Arama Sonuçları..

Toplam 239 kayıt bulundu.
Saphır Denizaltısı Batığı

Saphır Denizaltısı Batığı

BATIĞIN KONUMU : N40°10.737'- E26°23.689' Nara 55 m. Pol isk. 600m. Müttefiklerin ilk denemesinde Çanakkale Boğazını sualtından geçmeye çalışan Yzb. Henri Fournier komutasındaki Fransız Saphir denizaltısı 15 Ocak 1915 tarihinde Nara'da batırılmıştır. İsa Reis gambotu ve Nusrat gemimiz tarafından denizaltı mürettebatından 13 denizci sağ kurtarılmış, 14 Fransız denizci ölmüştür. Ölen denizcilerin gömüldüğü tahmin edilen Fransız mezarlığında inceleme yapılmış ancak harap haldeki mezarlıkta bir ize rastlanılmamıştır. Batık; Nara akaryakıt iskelesine çok yakın bir mevkide 55 metre derinlikte kulesi ve kıç tarafı sökülmüş (1970'lerde Metear tarafından) yatmaktadır. Geminin pruvası, sarnıçları doldurmak için kullanılan ştandroları ve mayın deflektörleri incelenmiş ve sualtı çekimleri yapılmıştır

http://www.ulkemiz.com/saphir-denizaltisi-batigi

Nuri Bilge Ceylan Kimdir

Nuri Bilge Ceylan Kimdir

Nuri Bilge Ceylan (Doğum tarihi 26 Ocak 1959, Yenice) Altın Palmiye ödüllü Türk yönetmen, senarist ve fotoğraf sanatçısı.Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sinema eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki eğitimi sırasında üniversitenin fotoğrafçılık (BÜFOK), dağcılık ve mağaracılık kulüplerine katılarak, doğa etkinlikleri ile ilgilendi. 1980'lerde kimi portföyleri Gergedan gibi dönemin nitelikli kültür ve sanat dergilerinde yayınlanan Ceylan, yaptığı dört filmin de, yönetmenliğini, senaryo yazarlığını ve yapımcılığını üstlendi. Sinemaya Koza adlı kısa filmiyle adımını atan Ceylan bu filmiyle, Cannes Film Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Ceylan 1997'de ilk uzun metrajlı filmi olan ve başta Berlin Film Festivali olarak pek çok dünya festivalinde gösterilen üç bölümlü, otobiyografik ve pastoral Kasaba filmini, 1999 yılında da bir meta-film olan ve ilk iki filmdeki otobiyografik izleği sürdüren ve büyük başarı kazanan Mayıs Sıkıntısı'nı çekti. Film, Berlin Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde gösterilmişti.56. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve favori filmler arasında gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımlı dram filmi Uzak, Altın Palmiye’den sonra festivalin ikinci önemli ödülü olan ‘Büyük Jüri Ödülü’nü (‘Grand Prix’) aldı. Filmde yalnız ve yabancılaşmış iki kuzeni oynayan filmin başrol oyuncuları Muzaffer Özdemir ve film tamamlandıktan hemen sonra bir trafik kazasında ölen Mehmet Emin Toprak da ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaşarak Türk sinema tarihinin en parlak başarılarından birine imza attılar.Ceylan'ın dördüncü uzun metrajlı filmi olan İklimler, 2006 Cannes Film Festivali'nin yarışma bölümüne kabul edildi. Ceylan'ın o güne kadar çektiği en büyük bütçeli eser olan film, dijital görüntü teknolojisiyle kotarıldı ve görüntü yönetmenliğini Ceylan'ın kendisinin üstlenmediği ilk filmi olma özelliğini kazandı. Filmin bir diğer önemli özelliği ise, Nuri Bilge Ceylan'ın bu kez kamera önüne de geçerek, eşi Ebru Ceylan'la başrolleri paylaşmış olmasıdır.2008 Cannes Film Festivali'nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı. Ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında "Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme..." dedi. 64.Cannes Film Festivalinde Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle Büyük jüri ödülüne layık görüldü.Nuri Bilge Ceylan'in "Kış Uykusu" isimli filmi 2014 yılında 67. Cannes Film Festivali'nde büyük ödül olan Altın Palmiye'ye layık görüldü. Böylece Yılmaz Güney'in Yol filminin ardından ikinci kez bir Türk filmi bu ödülü kazanmış oldu.

http://www.ulkemiz.com/nuri-bilge-ceylan-kimdir

Yazılıkaya Tapınağı

Yazılıkaya Tapınağı

Yazılıkaya, Çorum ilinde, Hattuşaş, Boğazköy antik yerleşkesinin 2 km kuzeydoğusunda MÖ 13. yüzyılda yapılmış Hitit açık hava tapınağı. Kayalar arasındaki, galeri adı verilen iki girintiden oluşur. Yazılıkaya Kaya Tapınağı, Aşağı Şehir'deki Büyük Tapınağın yaklaşık 1,5 km. kuzeydoğusunda kayalık bir yamaçta yer alır. Şehirdeki tapınak yapılarından farklı olarak burası, her iki kült odası (A ve B Odası) da üstü açık olan ve yüksekliği 12 metreye varan kayalıklarla çevrili bir açık hava tapınağıdır. En geç MÖ. 15. yüzyıldan itibaren kullanılan Yazılıkaya'da Hitit sanatçıları ancak MÖ. 13. yüzyılda kayaya uzun sıralar halinde tanrı ve tanrıça kabartmaları işlemişlerdir. Burası olasılıkla "Yeniyıl şenliği evi" dir. Hava tanrısına ait bu evde yeniyıl ve ilkbahar kutlamalarında tüm tanrılar bir araya geliyorlardı. Asıl kaya tapınağı, dışarıdan büyükçe bir yapı kompleksi ile ayrılır. Sadece duvarlarının temel ve kaideleri günümüze ulaşan yapının rekonstrüksyon çizimi burada da ahşap iskeletler ile desteklenen kerpiç duvarlı ve düz damlı yapıların bulunduğunu gösterir. Bu yapı kompleksinden geçip büyük A Odasına giriliyordu. Odanın her iki tarafında sürekli şeritler halinde, kireçtaşı kayaların oluşturduğu duvarlara işlenmiş kabartmalar görülür. Sol tarafta tanrılar, sağ tarafta ise tanrıçalar betimlenmişti. Hepsi bir yöne bakan figürler odanın arka duvarına doğru gidiyor gibi görünürler. Arka duvarda ana sahne işlenmiştir:Tanrılar ve tanrıçalar geçidinin önderleri olan en yüksek iki tanrı Hava Tanrısı ve Güneş Tanrıçası burada karşılaşmaktadırlar. Odanın sol tarafındaki tanrılar genellikle kısa etekli ve sivri başlıklıdır. Hepsi ucu yukarı dönük ayakkabı giyerler; yine tanrıların çoğu silah olarak orak biçimli ucu kıvrık kılıç ve omuzlarında bir topuz taşırlar. Odanın sağ tarafındaki tanrıçalar ise uzun pilili etek, ucu yukarı dönük ayakkabı giyip küpe takarlar. Tanrıçaların başlarında yüksek başlıklar vardır. Bireysel atribüler hemen hemen hiç yoktur. Bu tapınaktaki en büyük kabartma figür, ana sahnenin karşısındaki duvarda tanrıçalar geçidinin sonuna işlenmiştir. Burada bir tanrı değil, Büyük Kral IV. Tuhaliya'nın tasvir edilmesi önemlidir. Ana sahneye belirli bir uzaklıkta, ancak tam karşısında, adeta en yüksek tanrılara saygısını sunmak istercesine tasvir edilmiştir. Yazılıkaya Tapınağı'nın MÖ.13. yüzyılın ortalarında son şeklini almasından bu büyük kralın sorumlu olduğu görüşünü destekleyen etkenlerden biri, bu figürdür. Küçük B odası toprakla dolu olduğundan ve ancak 19. yüzyıl ortalarından sonra kazıldığından buradaki kabartmalar çok iyi korunagelmiştir. Girişin sağındaki duvarda bir dizi Yeraltı Tanrısı kabartması bulunmaktadır: Gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarı dönük ayakkabılı, birbirinin aynısı on iki tanrı figürü. Omuzlarında orak biçimli kılıç taşıyan figürlerin boynuzlu sivri başlıkları onların tanrı olduğunu gösterir. Karşıdaki duvarda bir kabartmada Tanrı Şarrumma Büyük Kral Tudhaliya'ya sarılarak ona kılavuzluk ediyor. Ikinci bir tasvirde dikey duran bir kılıç görülür. Kılıcın kabzasını boynuzlu sivri tanrı başlığı takmış bir erkek başı oluşturur. Bu Yeraltı Tanrısı Nergal olmalıdır. Ayrıca, B odasında Büyük Kral IV. Tudhaliya'nın adını ve ünvanını içeren bir kartuş kabartma olarak bulunur. Bu odayı Büyük Kral II. Şupiluliuma'nın ölen babası IV. Tudhaliya anısına yaptırdığı ve buraya bir de heykelini diktirdiği düşünülüyor.

http://www.ulkemiz.com/yazilikaya-tapinagi

TÜRKİYE YAYILIŞ GÖSTEREN KUŞTÜRLERİ LİSTESİ

TAKIM : GAVIIFORMES (DALGIÇ KUŞLARI) 1. Familya : GAVIIDAE (DALGIÇKUŞUGİLLER) Gavia stellata (Pontoppidan, 1763) (Kızılgerdan Dalgıç) Gavia arctica (Linnaeus, 1758) (Karagerdanlı Dalgıç) Gavia immer (Brünnich, 1764) (Buz Dalgıcı) TAKIM : PODICIPEDIFORMES (YUMURTAPİÇLERİ) 2. Familya : PODICIPEDIDAE (YUMURTAPİÇİGİLLER) Tachybaptus ruficollis (Pallas, 1764) (Küçük batağan, Yumurtapiçi) Podiceps cristatus (Linnaeus, 1758) (Bahri) Podiceps grisegana (Boddaert, 1783) (Kızılboyunlu Batağan) Podiceps auritus (Linnaeus, 1758) (Kulaklı Batağan) Podiceps nigricollis (Brehm, 1831) (Karaboyunlu Batağan) TAKIM : PROCELLARIIFORMES (FIRTINA KUŞLARI) 3. Familya : PROCELLARIIDAE (YELKOVANKUŞUGİLLER) Colanectris diomedea (Scopoli,1769) (Boz Yelkovan) Puffinus yelkouan (Acerbi,1827) (Yelkovan) 4. Familya : HYDROBATIDAE (FIRTINAKUŞUGİLLER) Hydrobates pelagicus (Linnaeus, 1758) (Fırtına Kuşu) TAKIM : PELECANIFORMES (KÜREKAYAKLI KUŞLAR) 5. Familya : SULIDAE (SÜMSÜKKUŞLARI) Sula bassa (Linnaeus, 1758) (Sümsük Kuşu) 6. Familya : PHALACROCORACIDAE (KARABATAKGİLLER) Phalacrocorax carbo (Linnaeus, 1758) (Karabatak) Phalacrocorax aristotelis (Linnaeus, 1758) (Tepeli Karabatak) Phalacrocorax pygmeus (Pallas, 1773) (Küçük Karabatak) 7. Familya : ANHINGIDAE Anhinga melanogaster (Pennant, 1769) (Yılanboyun) 8. Familya : PELECANIDAE (PELİKANGİLLER) Pelecanus onocrotalus (Linnaeus, 1758) (Akpelikan) Pelecanus crispus (Brunch, 1832) (Tepeli Pelikan) TAKIM : CICONIIFORMES (LEYLEKSİLER) 9. Familya : ARDEIDAE (BALIKÇILLAR) Botaurus stellaris (Linnaeus, 1758) (Balaban) Ixobrychus minutus (Linnaeus, 1758) (Küçük Balaban) Nycticorax nycticorax (Linnaeus, 1758) (Gece Balıkçılı) Ardeola ralloides (Scolopoli, 1769) (Alaca Balıkçıl) Bubulcus ibis (Linnaeus, 1758) (Sığır Balıkçılıl) Egretta garzetta (Linnaeus, 1758) (Küçük Ak Balıkçıl) Egretta alba (Linnaeus, 1758) (Büyük Ak Balıkçıl) Ardea cirenea (Linnaeus, 1758) (Gri Balıkçıl) Ardea purpurea (Linnaeus, 1758) (Erguvani Balıkçıl) 10. Familya : CICONIIDAE (LEYLEKGİLLER) Mycteria ibis (Linnaeus, 1758) (Sarıgagalı Leylek) Ciconia nigra (Linnaeus, 1758) (Kara Leylek) Ciconia ciconia (Linnaeus, 1758) (Leylek) 11. Familya : THERESKIONITHIDAE (KELAYNAKGİLLER) Plegadis falcinellus (Linnaeus, 1758) (Çeltikçi) Geronticus eremitta (Linnaeus, 1758) (Kelaynak) Platalea leucorodia (Linnaeus, 1758) (Kaşıkçı) TAKIM : PHOENICOPTERIFORMES (FLAMİNGOLAR) 12. Familya : PHOENICOPTERIDAE (FLAMİNGOLAR) Phoenicopterus ruber (Linnaeus, 1758) (Flamingo) TAKIM : ANSERIFORMES (KAZSILAR) 13. Familya : ANATIDAE (ÖRDEKGİLLER) Cygnus olor (Gmelin, 1789) (Kuğu) Cygnus columbianus (Küçük Kuğu) Cygnus cygnus (Linnaeus, 1758) (Ötücü Kuğu) Anser fabalis (Latham, 1787) (Tarla Kazı) Anser albifrons (Scopoli, 1769) (Sakarca) Anser erythropus (Linnaeus, 1758) (Küçük Sakarca) Anser anser (Linnaeus, 1758) (Boz Kaz) Branta leucopsis (Bchstein, 1803) (Akyanaklı Kaz) Branta bernicla (Yosun Kazı) Branta ruficollis (Pallas, 1769) (Sibirya Kazı) Tadorna ferruginea (Pallas, 1764) (Angıt) Tadorna tadorna (Linnaeus, 1758) (Suna) Anas penelope (Linnaeus, 1758) (Fiyu) Anas strepera (Linnaeus, 1758) (Boz Ördek) Anas crecca (Linnaeus, 1758) (Çamurcun) Anas plathyrnchos (Linnaeus, 1758) (Yeşilbaş) Anas acuta (Linnaeus, 1758) (Kılkuyruk) Anas falcata (Büyük Çamurcun) Anas querquedula (Linnaeus, 1758) (Çıkrıkçın) Anas clypeata (Linnaeus, 1758) (Kaşıkgaga) Marmoronette (Anas) angustirostris (Yaz Ördeği) Netta rufina (Pallas, 1773) (Macar Ördeği) Aythya ferina (Linnaeus, 1758) (Elmabaş Patka) Aythya nyroca (Guldenstadt, 1760) (Pasbaş Patka) Aythya fuligula (Linnaeus, 1758) (Tepeli Patka) Aythya marila (Linnaeus, 1761) (Karabaş Patka) Somateria mollissima (Pufla Kazı) Clangula hyemalis (Telkuyruk) Melanitta nigra (Kara Ördek) Melanitta fusca (Linnaeus, 1758) (Kadife Ördek) Bucephula clangula (Linnaeus, 1758) (Altıngöz) Mergus albellus (Linnaeus, 1758) (Sütlabi) Mergus serrator (Linnaeus, 1758) (Tarakdiş) Mergus merganser (Linnaeus, 1758) (Büyük Tarakdiş) Oxyura leucocephala (Scopoli, 1769) (Dikkuyruk) TAKIM : FALCONIFORMES (YIRTICIKUŞLAR) 14. Familya : ACCIPITRIDAE (YIRTICIKUŞLAR) Pernis apivorus (Linnaeus, 1758) (Arı Şahini) Pernis ptilorhyncus Elanus caeruleus (Desfontaines, 1789) (Ak Çaylak) Milvus migrans (Boddaert, 1783) (Kara Çaylak) Milvus milvus (Linnaeus, 1758) (Kızıl Çaylak) Heliaeetus albicilla (Linnaeus, 1758) (Akkuyruklu Kartal ) Gypaetus barbatus (Linnaeus, 1758) (Sakallı Akbaba) Neophron percnopterus (Linnaeus, 1758) (Küçük Akbaba) Gyps fulvus (Hablizl, 1783) (Kızıl Akbaba) Aegypius monachus (Linnaeus, 1758) (Kara Akbaba) Circaetus gallicus (Gmelin, 1788) (Yılan Kartalı) Circus aeruginosus (Linnaeus, 1758) (Saz Delicesi) Circus cyaneus (Linnaeus, 1758) (Gökçe Delice) Circus macrourus (Gmelin, 1771) (Akçe Delice) Circus pygargus (Linnaeus, 1758) (Çayır Delicesi) Accipiter gentilis (Linnaeus, 1758) (Çayır Kuşu) Accipiter nisus (Linnaeus, 1758) (Atmaca) Accipiter birevipes (Severtzov, 1850) (Yoz Atmaca) Buteo buteo (Linnaeus, 1758) (Şahin) Buteo rufinus (Cretzschmar, 1827) (Kızıl Şahin) Buteo lagopus (Pontopiddan, 1763) (Paçalı Şahin) Aquila pomarina (Brehm, 1831) (Küçük Orman Kartalı) Aquila clagna (Pallas, 1811) (Büyük Orman Kartalı) Aquila nipalensis (Hodgson, 1833) (Bozkır Kartalı) Aquila heliaca (Savigny, 1809) (Şah Kartal) Aquila chrysaetos (Linnaeus, 1758) (Kaya Kartalı) Hieraaetus pennatus (Gmelin, 1788) (Küçük Kartal) Hieraaetus fasciatus (Vieillot, 1822) (Tavşancıl) Pandion heliaetus (Linnaeus, 1758) (Balık Kartalı) 15. Familya : FALCONIDAE (DOĞANGİLLER) Falco naumanni (Fleischer, 1818) (Küçük Kerkenez) Falco tinnuculus (Linnaeus, 1758) (Kerkenez) Falco vespertinus (Linnaeus, 1758) (Ala Doğan) Falco columbarius (Linnaeus, 1758) (Boz Doğan) Falco subbuteo (Linnaeus, 1758) (Delice Doğan) Falco eleonorae (Gene, 1839) (Ada Doğanı) Falco concolor (Temmnick, 1825) (Gri Doğan) Falco biarmicus (Temmnick, 1825) (Bıyıklı Doğan) Falco cherrug (Gray, 1834) (Ulu Doğan) Falco peregrinus (Tunstall, 1771) (Gök Doğan) TAKIM : GALLIFORMES (TAVUKLAR) 16. Familya : TETRAONIDAE (ÜRKEKLİKLER) Tettraogallus caspius (Gmelin, 1784) (Ürkeklik) Tettraogallus caucasicus (Kafkas kekliği) 17. Familya : PHASIANIDAE (TAVUKSULAR) Tetrao tetrix (Linnaeus, 1758) (Orman Horozu) Tetrao mlokosiewiczi (Dağ Horozu) Tetraogallus caspius (Ürkeklik) Alectoris chukar (Gray, 1830) (Keklik) Alectoris graeca (Kayakekliği, Taşkekliği) Ammoperdix griseogularis (Brandt, 1843) (Kum Kekliği) Francolinus francolinus (Linnaeus, 1758) (Turaç) Perdix perdix (Linnaeus, 1758) (Çil Keklik) Coturnix coturnix (Linnaeus, 1758) (Bıldırcın) Phasianus colchinus (Linnaeus, 1758) (Sülün) TAKIM : GRUIFORMES (TURNAMSILAR) 18. Familya : RALLIDAE (YELVEGİLLER) Rallus aquaticus (Linnaeus, 1758) (Su Kılavuzu) Porzana porzana (Linnaeus, 1758) (Benekli Sutavuğu) Porzana parva (Scopoli, 1769) (Bataklık Sutavuğu) Porzana pusilla (Pallas, 1776) (Küçük Sutavuğu) Crex crex (Linnaeus, 1758) (Bıldırcın Kılavuzu) Gallinula chloropus (Linnaeus, 1758) (Saztavuğu) Porphyrio porphyrio (Linnaeus, 1758) (Sazhorozu) Fulica atra (Linnaeus, 1758) (Sakarmeke) 19. Familya : GRUIDAE (TURNAGİLLER) Grus grus (Linnaeus, 1758) (Turna) Grus leucogeranus (Pallas, 1773) (Ak Turna, Rahibe Turnası) Anthropoides virgo (Linnaeus, 1758) (Telli Turna) 20. Familya : OTIDAE (TOYKUŞUGİLLER) Tetrax tetrax (Linnaeus, 1758) (Küçük Toy, Mezgeldek) Chlamydotis undutula (Jacquin, 1784) (Yakalı Toy) Otis tarda (Linnaeus, 1758) (Toy, Büyük Toy) TAKIM : CHARADIIFORMES (YAĞMURKUŞUGİLLER) 21. Familya : HAEMATOPODIDAE (DENİZ SAKSAĞANLARI) Haematopus ostralegus (Linnaeus, 1758) (Poyrazkuşu) 22. Familya : RECURVIROSTRIDAE (AVOZETKUŞUGİLLER) Himantopus himantopus (Linnaeus, 1758) (Uzunbacak) Recurvirostra avosetta (Linnaeus, 1758) (Kılıçgaga) 23. Familya : BURHINIDAE (KOCAGÖZGİLLER) Burhinus oedicnemus (Linnaeus, 1758) (Kocagöz, Çayırbalabanı) 24. Familya : GLARAELIDAE (BATAKLIK KIRLANGICIGİLLER) Cursorius cursor (Latham, 1787) (Çöl Koşarı, Koşar Sukuşu) Glareoala pratincola (Linnaeus, 1758) Glareola nordmanni (Fıscher, 1843) 25. Familya : CHARADRIIDAE (YAĞMURKUŞUGİLLER) Charadrius dubius (Scopoli, 1786) (Kolyeli Küçük Yağmurkuşu, Halkalı Küçük Cılıbıt) Charadrius hiaticula (Linnaeus, 1758) (Kolyeli Büyük Yağmurkuşu, Halkalı Cılıbıt) Charadrius alexandrinus (Linnaeus, 1758) (Akça Cılıbıt) Charadrius mongolus (Pallas, 1776) (Moğol Cılıbıtı) Charadrius leschenaultii (Büyük Cılıbıt, Çöl Yağmurkuşu) Charadrius asiaticus (Pallas, 1773) (Doğu Cılıbıtı, Asya Yağmurkuşu) Eudromias morinellus (Linnaeus, 1758) (Dağ Cılıbıtı, Dağ Yağmurkuşu) Pluvialis fulvus (Gmelin, 1789) (Küçük Altın Yağmurcun) Pluvialis dominica (Statius Müller, 1776) (Amerika Altın Yağmurcunu) Pluvialis apricaria (Linnaeus, 1758) (Altın Yağmurcun) Pluvialis squatarola (Linnaeus, 1758) (Gümüş Yağmurcun) Hoplopterus spinosus (Linnaeus, 1758) (Mahmuzlu Kızkuşu) Vanellus indicus (Büyükkızkuşu) Vanellus leucurus (Akkuyruklu Kızkuşu) Vanellus gregarius (Sürmeli Kızkuşu) Vanellus vanellus (Linnaeus, 1758) (Kızkuşu) Arenaria interpres (Linnaeus, 1758) (Taşçeviren) 26. Familya : SCOLOPACIDAE (ÇULLUKGİLLER) Calidris canutus (Linnaeus, 1758) (Büyük, Kumkuşu, Kırmızı Göğüslü Kumkuşu) Calidris alba (Pallas, 1764) (Ak Kumkuşu) Calidris minuta (Leisler, 1812) (Küçük Kumkuşu) Calidris temminckii (Leisler, 1812) (Sarıbacaklı Kumkuşu) Calidris ferrugina (Pontoppidan, 1763) (Kızıl Kumkuşu) Calidris alpina (Linnaeus, 1758) (Karakarınlı Kumkuşu) Limicola falcinellus (Pontoppidan, 1763) (Sürmeli Kumkuşu) Philomachus pugnax (Linnaeus, 1758) (Dövüşkenkuş) Lymnocryptes minimus (Brunnich, 1764) (Küçük Su Çulluğu) Gallinago gallinago (Linnaeus, 1758) (Su Çulluğu) Gallinago media (Latham, 1787) (Büyük Su Çulluğu) Limosa lapponica (Linnaeus, 1758) (Kıyı Çamur Çulluğu) Scolopax rusticola (Linnaeus, 1758) (Çulluk) Limosa limosa (Linnaeus, 1758) (Çamurçulluğu) Numenius phaeopus (Linnaeus, 1758) (Sürmeli Kervan Çulluğu) Nemenius teniurostris (Vielliot, 1817) (Küçük Kervan Çulluğu) Numenius arquata (Linnaeus, 1758) (Kervan Çulluğu) Tringa erythropus (Pallas, 1764) (Kara Kızılbacak) Tringa totanus (Linnaeus, 1758) (Kızılbacak) Tringa stagnatilis (Bechstein, 1803) (Bataklık Düdükçünü) Tringa nabularia (Gunnerus, 1767) (Yeşilbacak) Tringa ochropus (Linnaeus, 1758) (Yeşil Düdükçün) Tringa glareola (Linnaeus, 1758) (Orman Düdükçünü) Xenus cinereus (Sarıbacak) Actitis hypoleucos (Dere Düdükçünü) Actitis macularia (Benekli Düdükçün) Arenaria interpres (Linnaeus, 1758) (Taşçeviren) 27. Familya : PHALAROPIDAE (KUMKUŞUGİLLER) Phalaropus tricolor (Vielliot, 1819) (Büyük Deniz Düdükçünü) Phalaropus lobatus (Linnaeus, 1758) (Deniz Düdükçünü) Phalaropus flucarius (Linnaeus, 1758) (Kızıl Deniz Düdükçünü) 28. Familya : STERCORARIIDAE (YIRTICIMARTIGİLLER) Stercorarius pomarius (Temminck, 1815) (Kütkuyruklu Korsan Martı) Stercorarius parasiticus (Linnaeus, 1758) (Korsan Martı) Stercorarius longicaudus (Uzunkuyruklu Korsan Martı) Catharacta skua (Brunnich, 1764) Büyük Korsan Martı) 29. Familya : LARIDAE (MARTIGİLLER) Larus leucopthalmus (Kızıldeniz Martısı) Larus ichthyaetus (Pallas, 1773) (Büyük Karabaş Martı) Larus melanocephala (Temminck, 1820) (Akdeniz Martısı) Larus minutu (Pallas, 1776) (Küçük Martı) Larus ridibundus (Linnaeus, 1758) (Karabaş Martı) Larus genei (Breme, 1839) (İncegagalı Martı) Larus audouinii (Ada Martısı) Larus canus (Linnaeus, 1758) (Küçük Gümüş Martı) Larus fuscus (Linnaeus, 1758) (Karasırtlı Martı) Larus argentatus (Pontoppidan, 1763) (Kuzey Gümüş Martı) Larus cachinnans (Gümüş Martı) Larus armenicus (Doğu Martısı) Larus hyperboreus (Kutup Martısı) Larus marinus (Linnaeus, 1758) (Büyük Karasırtlı Martı) Rissa tridactyla (Linnaeus, 1758) (Karayaklı Martı) 30. Familya: STERNIDAE (DENİZKIRLANGICIGİLLER) Gelochelidon nilotica (Gmelin, 1789) (Gülen Sumru) Sterna caspia (Büyük Sumru) Sterna bengalensis (Tepeli Sumru) Sterna sandvicensis (Latham, 1787) (Karagagalı Sumru) Sterna hirundo (Linnaeus, 1758) (Sumru) Sterna paradisea (Pontopidan, 1763) (Kuzey Sumrusu) Sterna albifrons (Pallas, 1764) (Küçük Sumru) Chlidonias hybridus (Pallas, 1811) (Bıyıklı Sumru) Chlidonias niger (Linnaeus, 1758) (Kara Sumru) Chlidonias leucopterus (Temminck, 1815) (Akkanatlı Sumru) TAKIM : COLUMBIFORMES (GÜVERCİNLER) 31. Familya : PTEROCLIDAE (STEPTAVUKLARI) Pterocles senegallus (Benekli Bağırtlak) Pterocles orientalis (Linnaeus, 1758) (Bağırtlak) Pterocles alchata (Linnaeus, 1758) (Kılkuyruk Bağırtlak) Pterocles exustus (Kahverengi Karınlı Step Tavuğu) Syrrhaptes paradoxus (Pallas, 1773) (Falçatalı Bağırtlak) 32. Familya : COLUMBIDAE (GÜVERCİNGİLLER) Columba livia (Gmelin, 1789) (Kaya Güvercini) Columba oenas (Linnaeus, 1758) (Gökçe Güvercin) Columba palumbus (Linnaeus, 1758) (Tahtalı Güvercin) Streptopelia decaocta (Frivaldzsky, 1838) (Kumru) Streptopelia turtur (Linnaeus, 1758) (Üveyik) Streptopelia senegalensis (Linnaeus, 1758) (Küçük Kumru) TAKIM : PSITTACIFORMES (PAPAĞANLAR) 33. Familya : PSITTACIDAE (PAPAĞANGİLLER) Psittacula krameri (Yeşil Papağan) TAKIM : CUCULİFORMES (GUGUK KUŞLARI) 34. Familya : CUCULİDAE (GUGUK KUŞUGİLLER) Clamator glandarius (Linnaeus, 1758) (Tepeli Guguk) Cuculus canorus (Linnaeus, 1758) (Guguk) TAKIM : STRIGIFORMES (GECE YIRTICILARI) 35. Familya : TYTONIDAE (PEÇELİ BAYKUŞGİLLER) Tyto alba (Scopoli, 1769) (Peçeli Baykuş) 36. Familya : STRIGIDAE (BAYKUŞGİLLER) Otus brucei (Hume, 1873) (Çizgili İshakkuşu) Otus scops (Linnaeus, 1758) (İshakkuşu) Bubo bubo (Linnaeus, 1758) (Puhu) Ketupa zeylonensis (Gmelin, 1788) (Balık Baykuşu) Athene noctua (Scopoli, 1769) (Kukumav) Strix aluco (Linnaeus, 1758) (Alaca Baykuş) Asio otus (Linnaeus, 1758) (Kulaklı Orman Baykuşu) Asio flammeus (Pontoppidan, 1763) (Kır Baykuşu) Aegolius fuenerus (Paçalı Baykuş) TAKIM : CAPRIMULGIFORMES (ÇOBANALDATANLAR) 37. Familya : CAPRIMULGIDAE (ÇOBANALDATANGİLLER) Caprimulgus europaeus (Linnaeus, 1758) (Çobanaldatan) TAKIM : APODIFORMES (SAĞANLAR, EBABİLLER) 38. Familya : APODIDAE (SAĞANGİLLER, EBABİLGİLLER) Apus apus (Linnaeus, 1758) (Karasağan) Apus pallidus (Shelley, 1870) (Bozsağan) Apus melba (Linnaeus, 1758) (Akkarınlı Sağan) Apus affinis (Linnaeus, 1758) (Küçük Sağan) TAKIM : CORACIIFORMES (KUZGUN KUŞLARI) 39. Familya : ALCEDINIDAE (YALIÇAPKINIGİLLER) Halcyon smyrnensis (Linnaeus, 1758) (İzmir Yalıçapkını) Alcedo atthis (Linnaeus, 1758) (Yalıçapkını) Ceryle rudis (Linnaeus, 1758) (Alaca Yalıçapkını) 40. Familya : MEROPIDAE (ARIKUŞUGİLLER) Merops persicius (Yeşil Arıkuşu) Merops supercillosus (Pallas, 1773) (Arıkuşu) Merops apiaster (Linnaeus, 1758) (Arıkuşu) 41. Familya : CORACIIDAE (KUZGUNGİLLER) Coracias garrulus (Linnaeus, 1758) (Gökkuzgun) Coracias benghalensis (Linnaeus, 1758) (Hint gökkuzgunu) 42. Familya : UPUPIDAE (ÇAVUŞKUŞUGİLLER) Upupa epops (Linnaeus, 1758) (İbibik, Hüthüt) TAKIM : PICIFORMES (AĞAÇKAKANLAR) 43. Familya : PICIDAE (AĞAÇKAKANGİLLER) Jnnx torquilla (Linnaeus, 1758) (Boyun Çeviren) Picus canus (Gmelin, 1788) (Küçük Yeşil Ağaçkakan) Picus viridis (Linnaeus, 1758) (Yeşil Ağaçkakan) Dyrocopus martius (Linnaeus, 1758) (Kara Ağaçkakan) Dendrocopos major (Linnaeus, 1758) (Orman Alaca Ağaçkakanı) Dendrocopos syriacus (Hemprich, ve Ehrenberg, 1833) (Alaca Ağaçkakan) Dendrocopos medius (Linnaeus, 1758) (Ortanca Ağaçkakan) Dendrocopos leucotos (Bechstein, 1803) (Aksırtlı Ağaçkakan) Dendrocopos minor (Linnaeus, 1758) (Küçük Ağaçkakan) TAKIM : PASSERIFORMES (ÖTÜCÜKUŞLAR) 44. Familya : ALAUDIDAE (TARLAKUŞUGİLLER) Ammomanes deserti (Linhtenstein, 1803) (Çöl Toygarı) Melanocorypha calandra (Linnaeus, 1758) (Boğmaklı Toygar) Melanocorypha bimaculata (Menetriies, 1832) (Küçük Boğmaklı Toygar) Melanocorypha leucoptera (Pallas, 1811) (Akkanatlı Toygar) Melanocorypha yeltoniensis (Forster, 1768) (Kara Toygar) Calandrella brachydactyla (Leisler, 1814) (Bozkır Toygarı) Calandrella rufescens (Vieillot, 1820) (Çorak Toygarı) Caladrella cheleensis (Asya Kısaparmaklı Toygarı) Galerida cristata (Linnaeus, 1758) (Tepeli Toygar) Lullula arborea (Linnaeus, 1758) (Orman Toygarı) Alauda arvensis (Linnaeus, 1758) (Tarlakuşu) Eremophila alpestris (Linnaeus, 1758) (Kulaklı Toygar) 45. Familya : HIRUNDINIDAE (KIRLANGIÇGİLLER) Riparia riparia (Linnaeus, 1758) (Kum Kırlagıcı) Hirundo rupestris (Scopoli, 1769) (Kaya Kırlangıcı) Hirundo rustica (Kır Kırlangıcı) Hırundo daurica (Linnaeus, 1758) (Kızıl Kırlangıç) Delichon urbica (Linnaeus, 1758) (Ev Kırlangıcı) 46. Familya : MOTACILLIDAE (KUYRUKSALLAYANGİLLER) Anthus novaeseelandiae (Mahmuzlu İncirkuşu) Anthus campestris (Linnaeus, 1758) (Kır İncirkuşu) Anthus trivialis (Linnaeus, 1758) (Linnaeus, 1758) Anthus pratensis (Linnaeus, 1758) (Linnaeus, 1758) Anthus hodgsoni (Richmond, 1907) (Yeşilsırtlı İncirkuşu) Anthus cervinus (Pallas, 1811) (Kızıl Gerdanlı İncirkuşu) Anthus spinoletta (Linnaeus, 1758) (Dağ İncirkuşu Habitat) Motacilla flava (Linnaeus, 1758) (Sarı Kuyruksallayan) Motacilla citreola (Pallas, 1776) (Sarıbaşlı Kuyruksallayan) Motacilla cinerea (Tunstall, 1771) (Dağ Kuyruksallayanı) Motacilla alba (Linnaeus, 1758) (Ak Kuyruksallayan) 47. Familya : PYCNONOTIDAE (GRİ BÜLBÜLGİLLER) Pycnonotus xanthopygos (Arap Bülbülü) 48. Familya : BOMBYCILLIDAE (İPEKKUYRUKLULAR) Bombycılla garrulus (Linnaeus, 1758) (İpekkuyruk) Hypocolius ampelinus (Tırtılyiyen) 49. Familya : CINCLIDAE (SU KARATAVUKLARI) Cınclus cınclus (Linnaeus, 1758) (Derekuşu) 50. Familya : TROGLODYTIDAE (ÇİTKUŞLARI) Trglodytes troglodytes (Linnaeus, 1758) (Çitkuşu) 51. Familya : PRUNELLIDAE (BOZBOĞAZGİLLER) Prunella modularis (Linnaeus, 1758) (Dağ Bülbülü) Prunella ocularis (Radde, 1884) (Sürmeli Dağbülbülü) Prunella collaris (Scopoli, 1769) (Büyük Dağbülbülü) 52. Familya : TURDIDAE (ARDIÇKUŞUGİLLER) Cercotrichas galactotes (Temminck, 1820) (Çalı Bülbülü) Erithacus rubecula (Linnaeus, 1758) (Kızılgerdan) Luscinia luscinia (Linnaeus, 1758) (Benekli Bülbül) Luscinia megarhynchos (Brehm, 1831) (Bülbül) Luscinia svecica (Linnaeus, 1758) (Buğdaycıl) Irania gutturalis (Guerin - Meneville, 1843) (Taş Bülbülü) Phoenicurus ochruros (Gmelin, 1789) (Kara Kızılkuyruk) Phoenicurus phoenicurus (Linnaeus, 1758) (Kızılkuyruk) Saxicola rubertra (Linnaeus, 1758) (Çayır Taşkuşu) Saxicola torquata (Linnaeus, 1758) (Taşkuşu) Oenanthe isabellina (Temminck, 1829) (Bozkuyrukkakan) Oenanthe oenanthe (Linnaeus, 1758) (Kuyrukkakan) Oenanthe pleschenka (Lepechin, 1770) (Alaca Kuyrukkakan) Oenanthe hispanica (Linnaeus, 1758) (Karakulaklı Kuyrukkakan) Oenanthe deserti (Çöl Kuyrukkakanı) Oenanthe finschii (Heuglin, 1869) (Aksırtlı Kuyrukkakan) Oenanthe xanthoprymna (Hemprich ve Ehremberg, 1833) (Kızılca Kuyrukkakan) Oenanthe lugens (Lichtenstein, 1823) (Karasırtlı Kuyrukkakan) Oenanthe leucophyga (C.L. Brehm, 1831) (Aktepeli Kara Kuyrukkakan) Monticola saxatilis (Linnaeus, 1758) (Taşkızılı) Monticola solitarius (Linnaeus, 1758) (Gökardıç) Turdus torquatus (Linnaeus, 1758) (Boğmaklı Ardıç) Turdus merula (Linnaeus, 1758) (Karatavuk) Turdus pilaris (Tarla Ardıcı) Turdus philomelos (C.L. Brehm, 1831) (Öter Ardıç) Turdus iliacus (Linnaeus, 1758) (Kızıl Ardıç) Turdus viscivorus (Linnaeus, 1758) (Ökse Ardıcı) 53. Familya : SYLVIDAE (ÖTLEĞENGİLLER) Cettia cetti (Temmick, 1820) (Kamış Bülbülü) Cisticola juncidis (Rafinesque, 1810) (Yelpaze Kuyruk) Prinia gracilis (Lichtenstein, 1823) (Dikkuyruklu Ötleğen) Locustella naevia (Boddaert, 1783) (Çekirge Kamışçını) Locustella fluviatilis (Wolf, 1810) (Ağaç Kamışçını) Locustella luscinioides (Savi, 1824) (Bataklık Kamışçını) Accephalus melanopagon (Temmick, 1823) (Bıyıklı Kamışçın) Acrocephalus paludicola (Vieillot, 1817) (Sarı Kamışçın) Acrocephalus schenobaenus (Linnaeus, 1758) (Kındıra Kamışçını) Acrocephalus agricola (Jerdon, 1845) (Doğu Kamışçını) Acrocephalus dumetorum (Blyth, 1849) (Kuzey Kamışçını) Acrocephalus palustris (Bechstein, 1798) (Çalı Kamışçını) Acrocephalus scirpaceus (Hermann, 1804) (Sazbülbülü) Acrocephalus arundinaceus (Linnaeus, 1758) (Büyük Kamışçın) Hippolais pallida (Hembrich ve Ehrenberg, 1833) (Ak Mukallit) Hippolais caligata (Lichtenstein, 1823) (Küçük Mukallit) Hippolais languida (Hembrich ve Ehrenberg, 1833) (Dağ Mukallidi) Hippolais olivetorum (Strickland, 1837) (Büyük Mukallit) Hippolais icterina (Vieillot, 1817) (Sarı Mukallit) Hippolais polyglotta (Vieillot, 1817) (Kısakanatlı Sarı Mukallit) Sylvia cantillans (Pallas, 1764) (Bıyıklı Ötleğen) Sylvia mystacea (Menetries, 1832) (Pembe Göğüslü Ötleğen) Sylvia melanocaphala (Gmelin, 1789) (Maskeli Ötleğen) Sylvia melanothrax Tristram, 1872 (Pullu Ötleğen, Kıbrıs Ötleğeni) Sylvia rueppelli (Temminck, 1823) (Kara Boğazlı Ötleğen) Sylvia nana (Hembrich ve Ehrenberg, 1833) (Çöl Ötleğeni) Sylvia hortensis (Gmelin, 1788) (Akdeniz Gözlü Ötleğen) Sylvia nisoria (Bechstein, 1795) (Cizgili Ötleğen) Sylvia curruca (Linnaeus, 1758) (Küçük Akdeniz Gerdanlı Ötleğen) Sylvia communis (Latham, 1787) (Akdeniz Gerdanlı Ötleğen) Sylvia borin (Boddaert, 1783) (Boz Ötleğen) Sylvia atricapilla (Linnaeus, 1758) (Kara Başlı Ötleğen) Phylloscopus trochiloides (Sundevall, 1837) (Yeşil Çıvgın) Phylloscopus inornatus (Blyth, 1842) (Sarı Kaşlı Çıvgın) Phylloscopus humei Phylloscopus orientalis Phylloscopus sibilatrix (Bechstein, 1793) (Orman Çıvgını) Phylloscopus lorenzii Phylloscopus collybita (Çıvgın) Phylloscopus trochilus (Söğütbülbülü) Regulus regulus (Linnaeus, 1758) (Çalıkuşu) Regulus ignicapillus (Temminck, 1820) (Sürmeli Çalıkuşu) 54. Familya : MUSCICAPIDAE (SİNEKKAPANGİLLER) Muscicapa striata (Pallas, 1764) (Benekli Sinekkapan) Ficedula parva (Bechstein, 1794) (Küçük Sinekkapan) Ficedula semitorquata (Hombron, 1885) (Alaca Sinekkapan) Ficedula albicollis (Temmink, 1815) (Halkalı Sinekkapan, Kolyeli Sinekkapan) Ficedula hypoleuca (Pallas, 1764) (Kara Sinekkapan) 55. Familya : TİMALIIDAE (BIYIKLI BAŞTANKARALAR) Panurus biarmicus (Linnaeus, 1758) (Bıyıklı Baştankara) 56. Familya : AEGITHALIDAE (UZUN KUYRUKLU BAŞTANKARALAR) Aegithalos caudatus (Linnaeus, 1758) (Uzun Kuyruklu Baştankara) 57. Familya : PARIDAE (BAŞTANKARAGİLLER) Parus palusturis (Linnaeus, 1758) (Kayın Baştankarası) Parus lugubris (Temminck, 1820) (Akyanaklı Baştankara) Parus ater (Linnaeus, 1758) (Çam Baştankarası) Parus caeruleus (Linnaeus, 1758) (Mavi Baştankara) Parus major (Linnaeus, 1758) (Büyük Baştankara) 58. Familya : SITTIDAE (SIVACIKUŞUGİLLER) Sitta krueperi (Küçük Sıvacıkuşu) Sitta europea (Linnaeus, 1758) (Sıvacıkuşu) Sitta tephronata (Büyük Kaya Sıvacıkuşu) Sitta neumayer (Kaya Sıvacıkuşu) 59. Familya : TICHODRAMADIDAE (DUVAR TIRMAŞIKLARI) Tichodrama muraia (Linnaeus, 1758) (Duvar Tırmaşık Kuşu) 60. Familya : CERTHIIDAE (AĞAÇ TIRMAŞIKLARI) Certhia brachydactyla (Brehm, 1820) (Bahçe Tırmaşıkkuşu) Certhia familiaris (Linnaeus, 1758) (Orman Tımaşıkkuşu) 61. Familya : REMIZIDAE (ÇULHA KUŞLARI) Remiz pendulinus (Linnaeus, 1758) (Çulhakuşu) 62. Familya : ORIOLIDAE (SARIASMAGİLLER) Oriolus oriolus (Linnaeus, 1758) (Sarıasma) 63. Familya : LANIIDAE (ÖRÜMCEKKUŞUGİLLER, ÇEKİRGEKUŞUGİLLER) Lanius ısabellinus (Ehrenberg, 1833) (Kızılkuyruklu Örümcekkuşu) Lanius collurio (Linnaeus, 1758) (Kızılsırtlı Örümcekkuşu) Lanius schach (Linnaeus, 1758) (Uzunkuyruklu Örümcekkuşu) Lanius minor (Gmelin, 1788) (Karaalınlı Örümcekkuşu) Lanius excubitor (Linnaeus, 1758) (Büyük Örümcekkuşu) Lanius senator (Linnaeus, 1758) (Kızlbaşlı Örümcekkuşu) Lanius nubicus (Lichtenstein, 1823) (Alaca Örümcekkuşu) 64. Familya : CORVIDAE (KARGAGİLLER, KUZGUNGİLLER) Garrulus glandarius (Alakarga) Pica pica (Linnaeus, 1758) (Saksağan) Nucifraga caryocatactes (Linnaeus, 1758) (Köknar Kargası) Pyrrhocorax graculus (Linnaeus, 1758) (Sarıgagalı Dağkargası) Pyrrhocorax pyrrhocorax (Linnaeus, 1758) (Kızılgagalı Dağkargası) Corvus monedula (Linnaeus, 1758) (Küçük Karga) Corvus frugilegus (Linnaeus, 1758) (Ekin Kargası) Corvus corone (Linnaeus, 1758) (Leş Kargası) Corvus ruficollis (Lesson, 1833) (Çöl Kuzgunu) Corvus corax (Linnaeus, 1758) (Kuzgun) 65. Familya : STURNIDAE (SIĞIRCIKGİLLER) Sturnus vulgaris (Linnaeus, 1758) (Sığırcık) Sturnus roseus (Linnaeus, 1758) (Ala Sığırcık) Acridotheres tristis (Mayna) 66. Familya : PASSERIDAE (SERÇEGİLLER) Passer domesticus (Linnaeus, 1758) (Serçe) Passer hispaniolensis (Temmick, 1820) (Söğüt Serçesi) Passer moabiticus (Tristram, 1864) (Küçük Serçe) Passer montanus (Ağaç Serçesi) Carpospiza brachydactyla (Çöl Serçesi) Petronia xanthocollis (Burton, 1838) (Sarıboğazlı Serçe) Petronia petronia (Linnaeus, 1758) (Kaya Serçesi) Montifringilla nivalis (Linnaeus, 1758) (Kar Serçesi) 67. Familya : FRINGILLIDAE (İSPİNOZGİLLER) Fringilla coelebs (Linnaeus, 1758) (İspinoz) Fringilla montifringilla (Linnaeus, 1758) (Dağ İspinozu) Serinus pusillus (Pallas, 1811) (Kara İskete) Serinus serinus (Linnaeus, 1758) (Küçük İskete) Serinus citrinella (Alp İsketesi) Carduelis chloris (Linnaeus, 1758) (Florya) Carduelis carduelis (Linnaeus, 1758) (Saka) Carduelis spinus (Linnaeus, 1758) (Karabaşlı İskete) Carduelis cannabina (Linnaeus, 1758) (Ketenkuşu) Carduelis flavirostris (Linnaeus, 1758) (Sarıgagalı Ketenkuşu) Carduelis flammea (Linnaeus, 1758) (Kuzey Ketenkuşu) Loxia curvirostra (Linnaeus, 1758) (Çaprazgaga) Rhodopechys sanguinea (Gould, 1838) (Alamecek) Rhodospiza obsoleta (Lichtenstein, 1823) (Boz Alamecek) Bucanetes mongolicus (Lichtenstein, 1823) (Doğu Alameceği) Bucanetes githagineus (Lichtenstein, 1823) (Küçük Alamecek) Carpodacus erythrinus (Pallas, 1770) (Çütre) Carpodacus rubicilla (Guldenstandt, 1777) (Büyük Çütre) Pyrrhula pyrrhula (Linnaeus, 1758) (Şakrakkuşu) Coccothraustes coccothraustes (Linnaeus, 1758) (Kocabaş) 68. Familya : EMBERIZIDAE (KİRAZKUŞUGİLLER) Plectrophenax nivalis (Linnaeus, 1758) (Alaca Kirazkuşu) Emberiza leucocephalos (Gmelin, 1771) (Akbaşlı Kirazkuşu) Emberiza citrinella (Linnaeus, 1758) (Sarı Kirazkuşu) Emberiza cirlus (Linnaeus, 1758) (Bahçe Kirazkuşu) Emberiza cia (Linnaeus, 1758) (Kaya Kirazkuşu) Emberiza striolata (Lichtenstein, 1823) (Gribaşlı Kirazkuşu) Emberiza cineracea (C.L. Brehm, 1855) (Boz Kirazkuşu) Emberiza hortulana (Linnaeus, 1758) (Kirazkuşu) Emberiza buchanani (Blyth, 1844) (Doğu Kirazkuşu) Emberiza caesia (Cretzschmar, 1828) (Kızıl Kirazkuşu) Emberiza rustica (Pallas, 1776) (Akkaşlı Kirazkuşu) Emberiza pusilla (Pallas, 1776) (Küçük Kirazkuşu) Emberiza schoeniclus (Linnaeus, 1758) (Bataklık Kirazkuşu) Emberiza bruniceps (Brant, 1841) (Kızılbaşlı Kirazkuşu) Emberiza melanocephala (Scopoli, 1769) (Karabaşlı Kirazkuşu) Miliara calandra (Linnaeus, 1758) (Tarla Kirazkuşu)

http://www.ulkemiz.com/turkiye-yayilis-gosteren-kusturleri-listesi

Trysa Antik Şehri

Trysa Antik Şehri

Trysa, Kaş - Demre yolu üzerinde bulunan Davazlar Köyünün Gölbaşı mahallesi yakınındaki platonun doğusunda yer alır. Adına antik kaynaklardan hiç birinde rastlanmaz. Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek tırmanmaya devam ederken, Trysa'nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.     M.Ö. 2. yüzyılda oluşan Likya Birliği’nde Trysa üye kentlerden biri olarak görünmektedir. Kentin ilk iki harfinin yazıldığı TP kısaltması ile Likya Birlik dönemine ait sikkeleriyle tanınmaktadır. Arkeoloji literatüründe adından ve özellikle Heroonu’ndan XIX. yüzyılın sonundan beri söz edilen Trysa’da Phellos, Istlada, Sura gibi ufak bir beyin veya kralın oturduğu iyi korunan bir kale görünümündedir. Kuzeydoğu ve güney yönleri oldukça sarp bir kayalığın zirvesinde, bugünkü Gölbaşı köyünden 30 m. yükseklikte doğu-batı doğrultusunda ince uzun bir Akropol görüntüsündeki Trysa antik kenti kalıntıları 550m. uzunluğunda ve 150 m genişliğinde bir alanı kaplar. Bu alanın bazı bölümleri teraslanmıştır. Kuzey ve batı tarafı ayakta olan düzensiz taşlardan örülmüş, İ.Ö 5. yüzyıla tarihlenen bir surla çevrilidir. Sur dışında Trysa’da bugün kalıntı olarak Heroon’un duvarları, tapınağa ait ufak kalıntı ve çok sayıda lahit bulunmaktadır. Lahitlerin çoğu sadedir ya da büst veya hayvan başı şeklinde tepeliklere sahiptirler. Kentin niteliği saptanabilen tek yapısı, Akropol’ün güneybatı eteğinde yer alan ileri derece de tahrip olmuş tapınaktır. Mimari elemanlarından anlaşıldığına göre ön cephedeki ante duvarları arasında bulunan iki sütundan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Burada Zeus ve Helios’a rahip olarak hizmet etmiş bir vatandaşı onurlandıran yazıta ait parçalar bulunmuştur. Söz konusu yazıta göre tapınak bu tanrılardan birine veya ikisine birden aittir. Trysa’nın en büyük eseri kentin kuzey-doğu ucunda yer alan ve 18m²’lik kapalı bir alan içinde duran, M.Ö. 4.yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenen Heroon’dur. Dört yandan rektogonal bloklarla örülmüş bir duvarla çevrilidir. Dış yüzünde güney tarafta ise üzerinde iki yatay bant halinde mitolojik sahnelerin yer aldığı bir friz bulunmaktadır. Bu sahneler arasında, İlyada ve Odysseia’dan bölümler, Theseus’un marifetleri, Thebes’e karşı olan Yediler’den parçalar, Yunanlılar ve Amazonlar ile Kentauros ve Lapitlerin savaşları yanı sıra kimlikleri belirlenemeyen pek çok diğer figürde yer alır. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan bu lahtin 1m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde olan duvarlarının üzerindeki çift sıra friz ve ornamentlerle süslü arşitrav blokları Viyana’ya götürülmüş olup, bugün ise bu frizden yalnızca doğu köşeye yakın yerde bir ion kymationu bloğu bulunmaktadır. Ayrıca, Heroon’un dışında güneydoğu köşede duran Dereimis ve Aiskhylos lahti denen gotik alınlıklı, kapağın her iki yanında quadriga (dört atlı savaş arabası) kabartması ile üste konmuş şerite benzer parçasının her iki yanında cenaze şölenini gösteren kabartmalar bulunan lahit Avusturyalılar tarafından Heroon’un frizleri ile birlikte 1882/83 yılında Viyana’ya götürülmüştür ve Sanat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir. Trysa, anıtlarının bazılarının tüm Likya’nın en erken örnekleri olması nedeniyle önemli bir turizm merkezidir.

http://www.ulkemiz.com/trysa-antik-sehri

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar, Yaşar Holding AŞ, adı ile Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler topluluğu altında kurulmuş bir markadır.

http://www.ulkemiz.com/pinar-sut-mamulleri-sanayi-a-s-kim-kurdu-ne-zaman-kurdu

TCG Gayret Gemisi Müzesi

TCG Gayret Gemisi Müzesi

CG Gayret (D-352), Türk Deniz Kuvvetleri'nde 22 yıl kullanılmış, Gearing sınıfı bir muhrip. Türkiye satın almadan önce USS Eversole (DD-789) ismiyle ABD Deniz Kuvvetleri'nde kullanıldı. Geminin ikinci ismi 1915-1942 yılları arasında yaşamış, Midway Savaşında hayatını kaybetmiş olan donanma pilotu Teğmen John T. Eversole'un adından gelmektedir. Eversole 8 Ocak 1946'da Todd-Pacific Shipyards şirketi tarafından, ölen Teğmen Eversole'un annesi S. R. Eversole sponsorluğunda suya indirilmiş, 10 Mayıs 1946'da B. P. Ross komutasında göreve başlamıştır. Eversole, ana limanı olan San Diego Donanması Limanı'na Kore Savaşı'nın ilk zamanları olan 6 Ekim 1946'da varmıştır. Çin ve Japonya'da devriye görevi yapmıştır. 1 Mayıs 1950'de San Diego'dan ayrılmış ve 8 Şubat 1951'de dönmüştür. Kuzey Kore hedeflerine hava saldırısında bulunmuştur. Kore Savaşı'ndaki ikinci seferi 27 Ağustos 1951'den 10 Nisan 1952'ye dek sürmüştür. Eversole Hungham, Wonsan ve diğer hedef nokatalrına bombardıman yapmış, Kanada, İngiltere, Hollanda, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi diğer ülkenin gemileriyle birlikte refakat ve koruma görevlerinde bulunmuştur. 17 Kasım 1952'den 29 Haziran 1953'e kadar rutin görevlerde bulunmuştur. 1954'den 1962'ye dek Eversole, Uzak Doğu'ya yıllık seferlerde bulunmuştur. Tayvan, Japonya ve Filipinler'de devriye görevi yapmıştır. 1957 ve 1958'de Avusturalya'ya gitmiş ve barış gücü harekâtlarına katılmıştır. Görev ve tatbikatlar boyunca sık sık kuzeybatı Pasifik limanları ve Hawaii Adalarını ziyaret etmiştir.11 Temmuz 1973'te, Eversole Türkiye'ye satılmış ve Türk Deniz Kuvvetleri'nde TCG Gayret (D-352) ismi ile göreve başlamıştır. Gayret 1995 yılında emekliye ayrılmıştır. 20 Ağustos 1997 tarihinde İzmit Yelken Kulübü yanında Türkiye'nin ilk müze gemisi olarak hizmete açılmıştır. Tel: (+90-262) 323 33 83 Ziyaretçi Saatleri : 09.00-17.30  12.00-13.30 arası kapalıdır. Ziyarete açık günler: Pazartesi-Salı hariç her gün.

http://www.ulkemiz.com/tcg-gayret-gemisi-muzesi

Hades Ölüm Tanrısı

Hades Ölüm Tanrısı

Hades (Antik Yunanca: Ἅιδης/ᾍδης), Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısıdır. Zeus, yeryüzünün hâkimiyetini kardeşleri arasında paylaşırken Zeus'a gökyüzü, Poseidon'a denizler ve Hades'e yeraltı düşer. O artık ölüler ülkesi tanrısıdır; ancak kötü değildir. Yer altının tüm hazineleri Hades'in olduğu için Romalılar onun adını varlıklı yani, Plüton olarak değiştirmiştir. Karısı, Demeter ve Zeus'un kızı Persephone'dir. Hades ve karısı Persephone amansız, insafsız, yürekleri hiçbir yakarış, hiçbir sunu ya da kurbanla yumuşamayan korkunç tanrılar olarak bilinir. Gigantlar arasındaki karşıtı Alcyoneus'dur.Kelime anlamı olarak "Hades" görünmez manasına gelmektedir. Onu görünmez yapan bir miğferi ve Bident denen iki uçlu bir asası vardır. Bu asanın bir ucu ölümü, bir ucu yaşamı temsil etmektedir. Yeraltı zenginliklerinin sahibidir, yerden çıkan değerli metaller onu bolluk çokluk ve servet tanrısı yapmıştır. Acımasız ve korkunç olsa da sözünden dönmez ve birçok tanrının aksine kaprisli bir tanrı değildir. Mitolojik öykülerde adı çokça yer almamaktadır. Bilinen en önemli öyküsü karısı Persephone'yi kaçırması ile ilgili olandır. Ancak Hades'in en önemli sıfatı, ölümün tanrısıdır. (Ölüm de başlıbaşına bir tanrıdır: Thanatos)Hades ve PersephoneHades aynı zamanda ölüler ülkesinin de adıdır. Hades ülkesi Asphodel, Tartarus ve Elysium olmak üzere üçe ayrılır. Ölen insanlar, fani yaşamlarında iyilerse Elysium'da, ne kötü, ne de iyilerse Asphodel'de yaşamlarını sürdürürler. Zeus ve Olimpos tanrılarının düşmanları, katiller vb. kişiler ise ceza olarak Tartarus'a atılırlar. Ayrıca Hades'in ülkesinde Phlegeton (ateş ırmağı), Lethe (unutuş ırmağı) ve tanrıların adına yemin ettikleri kutsal ırmak Styx bulunur. Zeus gibi Hades de insanlara rüyalar gönderir. Düşler yer altı dünyasından çıkarken iki kapıdan geçerler. Boynuz kapıdan çıkanlar güzel, iyi rüyalar, fildişi kapıdan çıkanlar kötü rüyalardır.Enteresandır ki, Hades'in yeraltı ülkesine yaşayanlar da ölmeden geçebilmektedir. Hades'e inip de dönen kahramanlar Odysseus, Orpheus, Theseus ve Herkül, Hades'e inip de canlı dönen kahramanlardır. Ancak diyarın girişini üç kafalı şeytani bir köpek olan Cerberus korur. Herkes o köpeğin dehşetinden korkar ve kimse o kapıyı geçemez. Herkül bir macerasında bu köpekle yüzleşmeye gider.Hades her ne kadar birçok zenginliğe sahip olsa da ortalıklarda pek gezinmez, övünmez, konuşmaz, diğer tanrıların Olimpos'ta katıldıkları şölenlere katılmazdı. Çünkü sahibi olduğu yeraltı ülkesi o kadar karanlık bir ülkedir ki, efendisi orayı tercih eder. Bir keresinde Poseidon, Hades'i sinirlendirmek için üç başlı çelimsiz mızrağını yere saplar ve yeryüzü boydan boya yarılarak Hades'in karanlık yeraltı ülkesi meydana çıkar. Hades sinirlenmiştir, daha sonra yetmiş bin kişilik Ölüler Ordusu ile Atlantis Denizini kurutur.Roma'da gladyatörlerin yıkandığı ve uyuduğu yerlerin başlarına ölümü hatırlatmak için siyah Plüton heykeli konulurdu. Plüton, tanrılar ve ölümlüler arasında en korkulanı ve sevilmeyen tanrıydı. İnsanlar onun dikkatini çekmemek için adını anmaktan kaçınırlardı ve onu yatıştırmak için kara koyunlar kurban ederek koyunların kanlarını derin çukurlara ya da yerdeki yarıklara akıtırlardı ve ona dua ederken de başlarını yere vururlardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Hades

http://www.ulkemiz.com/hades-olum-tanrisi

Abide-i Hürriyet Anıtı

Abide-i Hürriyet Anıtı

Abide-i Hürriyet diğer adıyla Hürriyet-i Ebediye Abidesi, 31 Mart Vakasında ölenlerin anısına İstanbul'un Şişli ilçesinde Hürriyet-i Ebediye Tepesi'nde dikilmiş olan anıt. Türkiye'de yapılmış ilk ulusal anıttır.

http://www.ulkemiz.com/abide-i-hurriyet-aniti

Thomas Edison Hayatı ve Buluşları

Thomas Edison Hayatı ve Buluşları

Thomas Alva Edison, Milan, Ohio'da doğdu. Yedi kardeşin 7.si olmaktadır. Babası Samuel Edison, anneside Nancy Matthews Elliott dur. Kendisinin Hollandalı olduğu düşünülmektedir.Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan'daki Port Huron'a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık 4 ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı.Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu.bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları zor işitmeye başladı.1880'lerde Fort Myers, Florida'dan bir arsa satın aldı ve daha sonra burada kışları kalmak için kendine küçük bir ev inşa ettirdi. Otomobil endüstrisinin büyük adamı Henry Ford yakın bir zaman sonra Edison'un evinin birkaç yüz metre ötesine taşındı. Bu nedenle Edison ve Ford ölene dek arkadaş kaldılar. 24 Şubat 1886 Edison ikinci evliliğini 19 yaşındaki Mina Miller ile gerçekleştirdi. Bu evliliğinden de üç çocuk sahibi oldu.   1879'da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı. 1880'de evde güvenle kullanılabilecek ampuller üreterek tanesini 2,5 dolara satmaya başladı. Ancak 1878 yılında bir İngiliz bilim adamı olan Joseph Wilson Swan da bir elektrik ampulü icat etmiştir. Ampul camdı ve içinde kömürleştirilmiş bir flaman bulunuyordu. Swan, ampulün içindeki havayı boşaltdı çünkü havasız ortamda flaman yanıp tükenmiyordu. Bu iki bilim adamı güçlerini birleştirmeye karar vererek Edison ve Swan Elektrikli Aydınlatma Şirketi'ni kurdular.1883'de hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. 1883'te bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra Akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı, bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. http://ilgiliforum.com

http://www.ulkemiz.com/thomas-edison-hayati-ve-buluslari

Pamukkale Hierapolis Antik Kenti

Pamukkale Hierapolis Antik Kenti

Denizli’ye 22 km. uzaklıkta bulunan Hierapolis (Pamukkale), yeraltından yükselen sıcak su kaynaklarının meydana getirdiği görsel şölene davet eden travertenlerinin ve şelalelerinin yanı sıra, Roma ve Bizans döneminden kalma arkeolojik kalıntıları ile de önemli bir bölge konumundadır.

http://www.ulkemiz.com/pamukkale-hierapolis-antik-kenti

Persephone  Zeus ile Demeter'in kızı

Persephone Zeus ile Demeter'in kızı

Persephone, Yunan mitolojisinde Zeus ile Demeter'in kızıdır. Persephone'nin asıl ismi Kore'dir. Hades Persephone ismini, O'nu yeraltına kaçırdıktan sonra vermiştir. Kaçırılıp Persephone orada, Hades'in sunduğu nardan biraz yedikten sonra, "ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır" kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde kalmak zorunda kalmıştır. Hades'in eşi ve ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur fakat doğan hiçbir çocuğu Hades'ten değildir. Annesi Demeter'in ısrarları sonucunda, kış dönemi hariç kalan kısmını yeryüzünde geçirmeye hak kazanmıştır. Bu yüzden ölülerle ve yeraltıyla olduğu kadar hasatla da ilişkilendirilir. Aynı zamanda Zeus'un eşlerinden biridir.Persephone'nin Kaçırılışı: Roma mitolojisinde, Proserpina olarak da bilinir. Tüm dünyaya buğday ekmekle görevli tanrıça Demeter'in Zeus'tan olan kızıdır.Hades Persephone'yi sevdiğini söyler. Zeus onav kızını kaçırmasını söyler. Bir gün Persephone arkadaşlarıyla çiçek toplamaya gider. Çiçekleri toplarken arkadaşlarından biraz uzaklaşır. Tam o sırada oldukça güzel, göz kamaştırıcı bir nergis çiçeğiyle karşılaşır. Bu çiçek oraya Zeus tarafından yerleştirilmiştir ve ışıl ışıl parlıyordur. Çiçeğin güzelliğinden, ışıltısından gözleri kamaşan Persephone çiçeği koparmaya gider. Çiçeğe doğru elini uzattığında yer yarılır ve Hades siyah atlı arabasıyla yarıktan çıkarak Persephone’u kaçırır. Demeter ise kızını çok sevmektedir. Günlerden bir gün kızının çığlığını duyar. Onu arar ama bulamaz. Bu yaşadığı acıyla Demeter dokuz gün boyunca dünyayı dolaşır ve kızını arar.Demeter büyü ve sis titanı Hekateye sorar ve Heliosa gitmesi gerektiğini söyler. Onuncu gün Güneş titanı Helios'a rastlar. Helios, ona Zeus'un gizli rızasıyla Hades'in Persephone'u kaçırıp ölüler ülkesinde ebedi karısı yaptığını açıklar. Demeter bu olaya isyan eder ve Olimpos'u terk ederek insanlar arasında yaşamaya başlar. Yaşlı bir kadın kılığında Eleusis'e varır. Bir kuyunun yanında zeytin ağaçlarının altında oturur. Kuyudan su almaya giden kral Keleos'un kızları yaşlı kadını alıp eve götürürler. Böylece Demeter kızların küçük kardeşi Demophon'un dadısı olur. Demeter, küçük çocuğa ölümsüzlük kazandırmak için geceleri çocuğun bedenini ambrosia ile sıvayıp yanmakta olan ateşe tutmaktadır. Bir gece çocuğun annesi olaya tanık olur ve dehşete düşer. Demeter şaşkınlıkla çocuğu elinden ateşe düşürür. Bu olay üzerine Demeter, kral Keleos ve eşinden özür dilemek için, Persephone'un kardeşi olan oğlu Tripolemos'a kanatlı ejderhaların çektiği bir araba verir ve ona buğday serpe serpe tüm dünyayı dolaşmasını emreder. Günler geçer ve Eleusis'te kaldığı süre içinde Demeter toprağı verimli kılmayı reddeder, böylece açlık hüküm sürmeye başlar. İnsanların çektiği acılara üzülen tanrılar Demeter'e yakarırlar, o da kızını görmek şartını öne sürer. Zeus'un yardımıyla kızını yeraltı dünyasından çıkarmak ister. Yeraltı dünyasında bir şeyler yiyenler yeraltı dünyasından ayrılamazlar. Yediği dört tane nar tanesi yüzünden Persophone yılın üç ayını yeraltı dünyasında, dokuz ayını ise dünyada geçirmeye mahkûm edilmiştir. Kızını görmenin coşkusuyla Demeter, toprağı çiçekler ve yapraklarla kaplar. Böylece ilkbahar olur. Kızının yeraltı dünyasında geçirdiği üç ayda ise kış olur. Yunan mitolojisinde baharın başlangıcı olarak Demeter anılır. Ancak Persephone, kibirli olmayışı nedeniyle Hades'e, yavaş yavaş aşık olmaya başlamıştır.Diğer;    Baharla ilişkili bir başka efsanede Adonis üzerinedir. Afroditin sevgilisi Adonis ölür ve yeraltına gider. Orada Adonise aşık olan Persophone, onu Afrodit'e vermek istemez. Zeus da Adonis'i, yılın bir bölümünde Afrodit'in, bir bölümünde Persephone'nin yanında kalacak şekilde uzlaşma sağlar. Adonis, Persephone'nin yanındayken kış başlar.    Ozan Orfeus, çok sevdiği ölen eşini kurtarmak için ölüler ülkesine gider. Ozanın, hüzünlü şarkısından etkilenen Persephone, Orfeus'a eşini götürmesi için izin verir. Ama bir şartı vardır tanrıçanın, çıkışa kadar Orfeus önden gidecek, karısı arkasından gelecek ve ozan ikisi de dışarı çıkana kadar, arkasına dönüp bakmayacaktır. Kendisi çıkar çıkmaz hevesle arkasını dönen Orfeus, kuralı bozar ve eşini yeniden kaybeder.    Görevleri sırasında Herkül ile de karşılaşan tanrıça ona yardım eder.    Hades, Menthe adlı güzeller güzeli bir peri kızı ile gizli bir aşk yaşar. Bir gün Yer altı kraliçesi Persephone bu yasak aşkın farkına varır ve genç periyi acımasızca ayakları altında ezer. Yeraltının tanrısı Hades, bu duruma üzülür sevgilisini hoş kokulu bir naneye çevirir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Persephone

http://www.ulkemiz.com/persephone-zeus-ile-demeterin-kizi

Mihrimah Sultan Kimdir ?

Mihrimah Sultan Kimdir ?

Mihrimah Sultan (21 Mart 1522, İstanbul - 25 Ocak 1578, İstanbul), Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın kızı.1522'de, Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın Mehmed'den sonraki ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Mihrimah Sultan'ın doğumundan 2 yıl sonra da Hürrem Sultan, I. Süleyman'ın ölümünden sonra yerine geçecek olan diğer çocuğu II. Selim'i dünyaya getirdi.1539'da 17 yaşındayken Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem Paşa ile evlendirildi. Düğün töreni iki küçük erkek kardeşi Bayezid ve Cihangir'in sünnet düğünüyle birlikte At Meydanı'nda şölenlerle kutlandı. Rüstem Paşa bu evlilikten sonra sadrazam oldu ve 1544-1561 yılları arasında 2 yıllık bir süre hariç kesintisiz sadrazamlık yaptı. Bu evlilikten 1541'de bir kız çocukları dünyaya geldi.Daha sonra 1545 te Murat beyi,1547 de Mehmet beyi dünyaya getirdi.Mihrimah Sultan yaşamı boyunca devlet işlerinde çok söz sahibi oldu. Babasını Malta'ya sefer düzenlemeye ikna etmek için kendi parasıyla 400 gemi yaptıracağına söz verdiği bile söylenir. Annesi Hürrem Sultan gibi Lehistan kralı II. Zygmunt August'la yazışmalar yaptı. Çok büyük bir servet sahibi oldu. 1540-1548 yılları arasında Mimar Sinan İstanbul'un Üsküdar ilçesinde cami Üsküdar İskele Camii, medrese, ilkokul ve hastaneden oluşan büyük bir külliye yaptı. Ayrıca 1562-1565 yılları arasında yine Mimar Sinan İstanbul'un Edirnekapı semtinde cami, çeşme, hamam ve medreseden oluşan Mihrimah Sultan Camii ve külliyesini yaptı. Annesi 1558'de öldükten sonra babasına annesinin oynadığı danışmanlık rolünü oynadı. 1566'da babası öldükten sonra yerine geçen erkek kardeşi II. Selim'in saltanatı boyunca da danışmanlığını sürdürdü. Anneleri Hürrem Sultan ölmüş olduğu için kardeşi için adeta bir Valide Sultan rolünü oynadı.ÇocuklarıAyşe Hümaşah Sultan (1541-1594)Murad BeyMehmed BeyMihrimah Sultan 1578'de yeğeni (erkek kardeşinin oğlu) III. Murat'ın saltanatı sırasında öldü ve babası I. Süleyman'ın Süleymaniye Camii'ndeki türbesinde babasının yanı başında gömüldü.

http://www.ulkemiz.com/mihrimah-sultan-kimdir-

Medusa yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.

Medusa yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olandır. Bu yüzden insanların kahramanı Perseus tarafından öldürülebilmiştir. Perseus, Graeae'nin ona verdiği ayna ile Medusa'ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes'in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena'nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Sağ taraftaki kanı zehirlidir sol tarafında panzehiri vardır. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandanChrisaor ve Pegasus doğmuştur. Bazı kaynaklarda kafası kesildiğinde Medusa'nın hamile olduğu yazar. İki çocuğun da babası "Deniz Tanrısı Poseidon"dur. Bir diğer kaynak ise Medusa'nın boynundan fışkıran her bir kan damlasının yılanlara dönüştüğünü söylemektedir.Perseus, Medusa'nın kafasını kestikten sonra onu, taşa çevirme laneti ile, bir süreliğine silah olarak kullanmıştır. Eve, annesinin bulunduğu adaya döndüğünde, annesinin kralla zorla evlendirilmeye çalışıldığını görür ve ona “Anne, gözlerini kapat der.” Medusa’nın kafasını havaya kaldırır. Onu gören herkes lanetten ötürü bir anda taşa dönüşür.Daha sonra ise Perseus Medusa'nın kafasını Athena'ya verir ve Athena'da onu kalkanına yerleştirir. Başka bir kaynağa göre ise Perseus Medusa'nın kafasını Argos'taki pazar yerine gömmüştür.Ovid'e(Romalı bir şair) göre ise Medusa'nın kafasındaki yılanlar Athena'nın lanetidir. Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon'u cezbeder. Poseidon, Athena'nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur ve Athena buna karşılık Medusa'nın saçlarını yılanlara dönüştürür. Yüzünü de o kadar çirkin yapar ki, suratına kim bakarsa taşa dönüşür.Klasik mitolojide MedusaKainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki; yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa'yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus'un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa'nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baştanrı Zeus'un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena'nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini. Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus'un izniyle öğrenmiş Poseidon'un,Medusa'ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena'ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon'un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena'ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa'yı.Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena'nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa'ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena'nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon'un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa'yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki "Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi."Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş. Medusa'nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena'nın siniri Medusa'ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış ve o da bunun üzerine dünyanın en kuzeyindeki Hyperborea'ya sürülmüş. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa'yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios'un kızı Danae'nin, Zeus'tan olma oğlu Perseus'la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa'nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.Ancak Athena'nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus'un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa'nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon'un Medusa'nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa'nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.Athena, denizler tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar'ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos'un oğlu Bellerophone'e vermiş. Pegasus'u ona vermesinin nedeni de Bellerophone'nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış. Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone'a Pegasus'u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Athena "Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon'un oğlu" diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus'u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus'a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış. Kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış korkunç canavara. Canavar yaralanıyormuş ama bu yaraları hiç de ölümcül değilmiş. En sonunda elinde tuttuğu,Tanrıların onu kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira'nın en zayıf yerine, yani tam çenesine saplamış.Canavar Khimaira'nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu hemen eritmiş.Eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış.Ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış.Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon'un oğlu Pegasus'la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş. Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış.Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı'nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış.O sırada Olympos'taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus,Olympos'a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone'u görünce çok sinirlenmiş. Hemen bir atsineğini göndererek Pegasus'u ısırmasını emretmiş.At sineği Baştanrıdan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus'un yanına gitmiş ve Pegasus'u ısırmış.At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus gökyüzünün engin mavilerinin ortasında çırpınınca sırtındaki Bellerophone'u da atıvermiş. Böylece Bellerophone tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin,kör, sakat olarak geçirmeye mahkûm olmuş.Pegasus ise yükselmeye devam etmiş. Sonunda Olympos'un tepesine varmış.Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanında görevlenmiş...Üçü de Gorgon ve kardeş olan Medusa, Stheno ve Euryale, antik deniz tanrıçası olan ve kardeşi archaic dünyada yeraltı canavarı olan Phorcys'in kızlarıydı.Stheno, Euryale ve medusa, Phorcys tarafından yay ve ok ile kutsanmışlardı.Yaylar yeraltına aitti ve lanet getirdiklerine inanılmıştı.Medusa ölümlü olup güzelliğinden dolayı lanetlendiğinde yayını onu lanetleyenlerden intikam almak ve eski güzelliğine sahip olabilmek için kullanacaktı.Medusanın lanetlendikten sonra yılanlardan ok yaptığına inanılır. Bakışları taşa çevirirken oklarıda hedefi yok ederdi.Medusa yayı sağ eliyle tutarsa lanet getirir sol eliyle tutarsa bakışları ile taşa çevirirdi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Medusa

http://www.ulkemiz.com/medusa-yilan-sacli-keskin-disli-disi-canavar-

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Sınıflandırmanın hiyerarşik düzeni: •       Domain - Archea, Eubacteria, Eukaryote •       Alem - Bitkiler, Hayvanlar, Mantarlar, Protists, Eubacteria (Monera), Archaebacteria •       Filum •       Sınıf •       Takım •       Aile •       Cins•       Türler Örneğin, Avrupa Hare’sinin sınıflandırılması şöyledir: Eukaryote -> Animal-> Chordata -> Mammalia -> Lagomorpha -> Leporidae -> Lepus -> Lepus Europaeus.   1-Eubacteria: •              Prokaryotik ,•              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok.•              hücre duvarları peptidoglikan yapılmış 2-Archae (veya Archaebacteria) •              Prokaryotik , •              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok .•              Tuz gölleri veya sıcak gibi aşırı ortamlarda yaşayan bakterilerdir,Bunların hücre duvarlarında peptidoglikan yok.  3-Protista •              Eukaryotik,•              tek hücreli veya koloni halindedir. Düzensiz ve büyük ölçüde bilinmeyen alemdir .  Örneğin, bazı protistalar hayvan ve bitkilerin özellikleri sergilemek  ortak taşırlar  4-Mantarlar •              Eukaryotik •              çok hücreli heterotrof canlılardır. •              Besinlerini emerek alırlar.. 5-Bitkiler •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Ototrof canlılardır 6-Hayvanlar •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Heterotrof canlılardır Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma• Canlıların organ yapılarının benzerliğine, dolayısıyla evrimsel akrabalıklarına bakılarak yapılan sınıflandırmadır.• Doğal sınıflandırmada homolog organlar dikkate alınır.• Homolog organlar; Köken ve yapıları aynı,şekil ve görevleri farklı olan organlardır. Homolog organları homoloji inceler. Örnek : İnsanın kolu – Kuşun kanadı – Balinanın yüzgeci• Organları homolog olan canlılar akrabadırlar. Akraba canlıların proteinlerindeki amino asit dizilişleri, embriyonik gelişim evreleri, boşaltım artıkları da benzerdir.• Nicel gözlemlere dayanır.Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler :o Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) o Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) o Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) o Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) o Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) o Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) o İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) o Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) o DNA’ daki baz dizilişi o Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım vs.) Ampirik (=Morfolojik) Sınıflandırma Aristonun yapmış olduğu sınıflandırma şeklidir. 1.Canlıları morfolojik benzerliklerine göre sınıflama.(kuş ve sinek) 2.Yaşadıkları çevreye göre sınıflama(havada,karada,suda) 3.Beslenme şekillerine göre sınıflama(etçil,otçul) 4.Analog organlarına göre sınıflandırma Filogenetik (=Bilimsel ,Doğal)Sınıflandırma 1.Köken birliği 2.Genetik benzerliği 3.Akrabalık derecesi 4.Protein benzerliği 5.DNA nükleik asit benzerliği 6.Boşaltım artığı benzerliği 7.Embriyonal orjin 8.Anatomik ve fizyoloji yapı Homolog Organ:Köken ve yapıları aynı ,şekil ve görevleri farklı veya aynı olan organlara denir. Örneğin, "Arının kanadı ile sineğin kanadı."(köken ve görevleri aynı) Analog Organ:Kökenleri ve yapıları farklı ,şekil ve görevleri benzer olan organlara denir. Örneğin,"Kuşun kanadı ile sineğin kanadı."(kökenleri farklı,görevleri aynı) NOT:Filogenetik sistematikte 1.Canlıların kromozom sayısı 2.Morfolojik benzerlik 3.Analog organ 4.Yaşanılan çevre dikkate alınmaz.Sistematik Birimler Alem----------->Bitkiler Alemden                                Şube----------->Tohumlu                                             Sınıf------------>Kapalı Tohumlu                              Takım--------->Çift Çenekli                                     Familya------->Baklagil                                           Cins----------->Fasulye                                          Tür------------->Ayşe Kadın Fasulye                         Türe doğru gittikçe 1-Birey sayısı azalır. 2-Çeşitlilik azalır. 3-Ortak özellik artar. 4-Genetik benzerlik artar 5-Akrabalık artar. 6-Protein benzerliği artar. Tür:Sistematikteki en küçük birimdir.Birbirine benzeyen aynı kromozom sayısına sahip,birbirleriyle çiftleştiklerinde kısır olmayan verimli döl oluşturan bireylere tür denir. Tür:  1- Ortak atadan gelen  2- Yapı,şekil,görev bakımından benzer 3- Kendi aralarında üreyebilen 4- Üreyebilen fertler meydana getirebilen bireyler topluluğudur. Tür sınıflandırmanın en küçük birimidir.Binominal (ikili adlandırma) sistemine göre adlandırılır. örn:Homo sapiens-Modern insan örn:Pinus  silvestris-Sarı çam           Binomiminal sistemde ilk ad a) Cins adıdır. b) Büyük harfle başlar. c) Sınıflandırmadaki yerini belirtir d) Farklı   türlerde cins adının aynı oluşu yakın akraba olduğunu gösteri Örn: Pinus pinea, Morus nigra, Populus nigra, Pinus nigra   verilen türlerde cins ismi aynı olan Pinus nigra ve Pinus pinea yakın türdür. (Akrabadır). Binominal sistemde  Ikinci ad. a) Tür adıdır b) Özellik belirtir c) Farklı türlerde aynı oluğu akrabalığı belirlemez. örn: Pinus nigra,Morus nigra,Populus nigra  Tür adları aynıdır ancak akraba değillerdir. *Türler ikili ad ile adlandırılırlar.İlk isim cins adını belirtirken ikinci isim belirleyici addır.İki isim birden türün adını oluşturur. *Cins aynıysa familya,takım,sınıf,şube,alem aynıdır. Sistematikte İkili İsimlendirme Metodu: Pinus pinea(Fıstık çamı) Pinus slvestris(Sarı çam) Pinus helepensis(Halep çamı) Pinus nigra(Kara çam) Pinus buritia(Kızıl çam)A-Hücre Sayısına Göre Canlılar 1.Bir Hücreliler: -Eubakteriler -Arkaebakteriler -Protistalar2.Çok Hücreliler -Mantarlar -Bitkiler -HayvanlarB-Hücre Yapısına Göre Canlılar1.Prokaryot Hücre -Çekirdek zarı yoktur. -DNA ve RNA zarsız,sitoplazma içinde bulunur.-Zarlı organelleri yoktur. -Sadece Ribozom organeli bulundurur. -Hepsi tek hücrelidir.-Organize çekirdeği olmayan hücredir. 1-Eubakteri2-Arkebakteri 2.Ökaryot Hücre-Çekirdek zarı vardır.-DNA ve RNA zarla çevrilidir.-Zarlı organelleri vardır.-Tek hücrelide çok hücrelide olabilir.-Organize çekirdeği olan hücredir. 1-Protista2-Fungia3-Plantae4-Animalia 1-Virüsler: Hücre zarı,sitoplazma,organeller bulunmaz. Enzimleri (Metabolizmaları )yoktur. Protein kılıf ve yönetici molekül(DNA veya RNA) den oluşur. Obligat endo-parazittir. Konukçu Hücre dışında cansızdır.Ancak,ph,ısı ve kimyasal koşullar uygun oldukça canlılıkları devam eder. Canlılara üremeleri,mutasyona uğramaları ve yönetici mol.taşımalarıyla benzer. Antibiyotiklerden etkilenmezler. hücreler virüslere karşı bağışıklık maddesi interferon üretirler. Her virüs özel bir Hücre içinde, çoğalabilir(Enfeksiyon oluşturur) Sınıflandırılması:1-Bakteri virüsleri:DNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bitkisel virüsler:RNA taşırlar. 3-Hayvansal virüsleri:DNA  taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bakteriler: Prokaryotturlar Enzim sistemleri bulunur,özgün metabolizmaları vardır. Nucleus ve zar sistemlerine ait organeller bulunmaz. yönetici molekülü DNA dır ve nuclear alanda çıplak olarak bulunur. Protein,yağ ve karbonhidrat içeren hücre çeperi vardır. Bazılarında kapsül bulunur. Sitoplazmada :DNA,RNA,ribozom,poliribozom,glikojen,yağ   damlaları bulunur. Hücre zarı kıvrımlarından oluşmuş mesezom ve tilakoid taşıyanlar vardır. 1-Mesezom:oksijenli solunum Enzimleri taşırlar. 2-Tilakoid:klorofil taşırlar. Flagellum(kamçı) taşıyanlar  aktif hareketlidir. Tek veya koloniler halinde yaºarlar.               Sınıflandırılması Şekillerine göre:                          Koloni oluşumuna göre: Gram boyama yöntemine göre:                                                         Solunum biçimlerine göre Beslenme biçimlerine göre:   3-Mavi-yeşil algler Prokaryotturlar. Tek veya koloni halinde yaşarlar. Selüloz çepere sahiptirler. Sitoplazmada klorofil(Yeşil),fikosiyanin(Mavi) pigmentleri taşırlar. Fotosentetik bakterilere benzemekle beraber  farklı olarak  fotosentezde  oksijen açığa çıkar. Mikroskobiktirler. Mantarlarla ortaklaşa likenleri oluştururlar. Havanın serbest azotunu tutarak toprağı verimli hale getirirler. Olumsuz koşullarda endospor oluştururlar Üremeleri: a)Eşeysiz üremeleri sporlarla gerçekleşir,b)eşeyli  üreme görülmez. Örnek:Nostoc  ,Oscillatoria. Protistalar Eukaryotturlar. Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Tek ve koloni oluşturan türler vardır. Suda,karada,canlı artıklarında,canlıların vücudları içinde yaşayabilirler. Aktif hareketlidirler. Beslenmeleri yönünden,hayvansal,bitkisel ve mantarsal özellikler gösteren türler vardır. Üremeleri  a)Eşeysiz: bölünerek ve sporla  b)Eşeyli: konjugasyon Önemli sınıflar ve özellikleri:A)Rhizopoda :Kök ayaklılar:(Amipler) Belirgin şekilleri yoktur. Serbest ve parazit olanları vardır. Beslenme ve hareketlerini pseudopod (yalancı ayak) denen sitoplazmik uzantılarla yaparlar. Tatlı suda yaşayanlarda kontraktil koful bulunur. Kontraktil koful hücreye giren fazla suyu ve metabolik  artıkları   hücrenin  dışına atar. Bölünerek (Amitozla) çoğalırlar. Beslenme bütün hücre yüzeyi  ile gerçekleştirilir.(Endositozla-Ekzositozla) B)Cilliata:Silliler(Paramecıum) Tatlı sularda     Kontraktil kofulları vardır. Beslenmelerini ve hareketlerini sillerle  yaparlar. Hücre zarı pelikula denen sert yapıdan oluşmuştur. Pelikuladan hareket organeli siller ve korunma organelleri trikositler bulunur. Pelikula hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Besinlerin alınımı hücre ağzı ile sindirim artıklarının atılımı ise hücre anüsüyle olur. İki nucleus taşırlar  a)Macronucleus:Metabolizmadan(Beslenme,solunum,boşaltım ,eşeysiz üreme vb.) b)Micronucleus: Eşeyli üremede görev alır. Üremeleri    a)eşeysiz:Amitozla b)eşeyli:Konjugasyonla  gerçekleşir. Dış uyarıları algılar ve yön değiştirerek tepki verirler.(Hücrede ön ve arka kavramı gelişmiştir.)      C)Flagellata:Kamçılılar: (Euglena) Tatlı sularda yaşarlar. Kontraktil kofulları vardır Beslenme ve hareketlerini kamçılarıyla  yaparlar. Kloroplast taşırlar.(Hem ototrof hem hetotrof beslenirler.) Işığı algılayan göz lekesi sayesinde ışıklı ortamlara doğru hareket ederler. Üremeleri  amitozla gerçekleşir. Besinlerini  hücre ağzıyla alırlar. D)Sporozooa: Sporlular: (Plazmodium) Parazit yaşarlar. Üremeleri sporla olur.(Metagenez görülür:Eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini ardışık takip etmesidir.) Hareket organelleri yoktur.(amoboid  hareket ederler.) Besinlerini hazır aldıklarından besin kofuluları bulunmaz. Hayvansal organizmaların vücudunda yaşadıklarından kontraktil koful taşımazlar.                          Mantarlar  Sentrozom ve kamçı oluşumu yoktur Eukaryot , çok hücreli canlılardır.                                                   Miselyum denen hücre sıralarından Oluşurlar Hücre çeperleri bulunur. Çeper kitinden oluşmuştur Mavi-Yeşil alglerle Likenleri oluştururlar Hücre dışı sindirim  yaparlar.                                                 Hücrelerde besin olarak yağ ve glikojen bulunur Saprofit ,parazit , patojen ve  mutualist beslenirler Sporla çoğalırlar(Metagenez görülür.) Canlı vücudunda ve organik artıklarda bulunurlar. Gerçek  dokusal oluşumları yoktur.  Bitkiler Eukaryot, çok hücreli canlılardır. Hücrelerinde çeper,kloroplast  ve  kofullar bulunur. Dokusal oluºuma sahiptirler. Üremeleri: a) Metagenez(Dölalmaşı) b) Eşeyli üreme ile olur. Su ve karasal ortamlarda  yaşayanları vardır. Ototrof canlılardır. SınıflandırılmasıA)Çiçeksiz bitkiler: Üremelerinde metagenez görülür. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları yoktur. Bazılarında iletim demetleri yoktur.(Su yosunu,Kara yosunu,vb) Gametofit dölü  sporofit döl takip eder. Gametofit  döl eşeysiz üreme ile(Sporla),Sporofit döl eşeyli üreme ile (Sperm ve Yumurtanın birleşmesiyle) meydana gelir. İlk kök ve iletim demetleri eğreltilerde görülür.   B)Çiçekli bitkiler: Eşeyli üreme görülür.Bazı gruplarda eşeysiz üremede ( Vegetatif üremede)  görülür. Üreme organları çiçeklerdir. İletim demetleri vardır. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları vardır. Üremeleri tohumlarla olur. Tohumlarının etrafında  meyve olanlara kapalı  tohumlular  olmayanlara  açık tohumlular (Kozalaklılar) denir. Kapalı tohumlularda tohumda bulunan çenek sayısına göre  1-Tek çenekliler(Soğan ,Lale, Zambak) 2-Çift çenekliler(Ella ,Nohut , Fasulye vb.) Hayvanlar           Çok hücrelidirler. Hetotrofturlar.Holozoik ve parazit beslenirler. Aktif hareket edebilirler Eşeyli ürerler.Bazı gruplarda eşeysiz üremede (Vegetatif üreme) görülür. SınıflandırılmasıA)Omurgasızlar:a)Süngerler: En ilkel çok hücreli hayvanlardır. Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar Sesil (Hareket edmezler.)  canlılardır. Vücudları iki deri tabakasından  oluşmuştur.   a)Ektoderm   b)Endoderm Dokusal oluşum yoktur. Vücut oldukça  basittir. Eşeyli ve eşeysiz (tomurcuklanarak:gemula) üreyebilirler. Vücudlarında organik ve inorganik artıklardan oluşmuş iç iskelet vardır. Vücudları porlarla kaplıdır. Beslenmesini porlardan giren su ile taşınan  besinlerle  sağlar. Solunum ve boşaltımı  derileriyle(Vücud yüzeyi )yaparlar. b) Sölentereler                                                               Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Vücudu iki deri tabakasından oluşmuştur (Ektoderm ve endoderm). Üremeleri eşeyli ve eşeysiz(Tomurcuklanma) olur Bazılarında  döl almaşı (Metagenez) görülür. Tek açıklıkla dışa açılan sindirim boşlukları vardır. Hem hücre içi hem hücre dışı sindirim vardır. Sesil ve aktif hareketli olanlar vardır. Diffüz(Agis) sinir sistemine sahiptirler. Hücreleri ( kas ,sinir epitel vb.) farklılaşmıştır Solunum ve boşaltımlarını derileri ile yaparlar. c) Solucanlar Vücud üç deri tabakasına sahiptir Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Eşeyli ürerler Rejenarasyon yetenekleri  vardır ve üremeyle sonuçlanır. İp merdiven sinir sistemleri vardır. Organ ve sistemleri  gelişmiştir. Solunumlarını derileri ile yaparlar. Su  kara ve diğer canlıların vücudları içinde yaşarlar. -Yassı solucanlar İlk üç deri tabakasına (Endoderm,mezoderm,ektoderm) sahip canlılardır. İlk sistemleşme bu canlılarda görülür.(Sinir , boşaltım vb.) Tek açıklığı bulunan sindirimleri  sistemleri vardır. Bu sistem aynı zamanda dolaşım sistemi olarakta görev yapar. Yüksek rejenarasyon yetenekleri vardır ve üremeyle (Vegetatif üreme) sonuçlanır Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Boşaltım organları pronefridyumlardır. -Yuvarlak solucanlar İlk sindirim sisteminde iki açıklık(Ağız ve anüs) bu canlılarda görülür. Serbest  ve parazit yaşayanları vardır. Üreme,sinir ve boşaltım sistemleri gelişmiş  solunum ve dolaºım sistemleri yoktur. Eşeyli ürerler ve ayrı eşeylidirler -Halkalı solucanlar İlk kapalı dolaşım bu canlılarda görülür.                              Solunum deri  ile yapılır. Vücudu halkalardan oluşmuştur.                           Sindirim sistemleri farklı görev yapan organlardan oluşur. Boşaltım organları nefridyumlardır.                      Çoğu hermafrodittir. d) Yumuşakçalar Suda ve  karada yaşarlar. Suda  yaşayanlar  solungaç karada yaşayanlar  kitapsı akciğerlerle  solunum yaparlar. Karından bacaklarla hareket ederler. Bazılarında evcik bulunur.(Dış iskelet ödevi görür.) Açık dolaş sistemi vardır. Genelde eşeyli ürerler.Bazı türler hermafrodittir.(Bir canlıda hem erkek hem diºi organlar bulunur ve kendi) kendini dölleyebilir. Boşaltım nefridyumlar la sağlanır. Duyu organları gelişmiştir e)Kabuklular: Vücudları sert bir kabukla örtülüdür.                                     Vücudları segmentlerden oluşmuştur. Suda  yaşarlar.                                                                                Açık dolaşım  vardır.  Eklemli üyelere(Hareket organlarına ) sahiptirler.           Boşaltım maksilla bezlerle yapılır Solungaç solunumu yaparlar.                                                   Sindirim sistemleri gelişkin ve salgı bezleri içerir.          f)Örümcekler: Solunum trake  ve bazı türlerde kitapsı akciğerlerle yapılır.             Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Açık dolaşım vardır.                                                                   Sindirim sistemleri gelişkindir Karada yaşarlar.                                                                                    İp merdiven sinir sistemi görülür. Vücudları baş ve göğüsten  oluşur. Dört çift eklemli bacakları vardır. g)Böcekler: Vücudları baş , göğüs , karından oluşur.           Sert(Kitin) dış iskeletleri vardır. İki çift kanat vardır.                                                   Üç çift eklemli bacak vardır. Açık dolaşımları vardır.                                             Trake solunumu yaparlar. Boşaltım organları malpighi tüpleridir.                              Yumurta ile ürerler.Metamorfoz(Başkalaşım) geçirirler. Petek gözlere sahiptirler.                                       Vücud hareketi çizgili kaslarla sağlanır. Vücud segmental yapıya sahiptir. h)Çok ayaklılar: Eklemli bacakları  oldukça çoktur.                                        Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Vücud segmentlerden oluşmuştur.                                   Solunum trakelerle yapılır Vücud baş ve gövdeden oluşmuştur.                                              Karada ve nemli yerlerde yaşarlar. I)Derisi dikenliler: Denizlerde yaşarlar. Vücudlarında kalkerli iç iskelet bulunur.                                          Beslenme ve hareket ,  kanal ve tüp ayaklarda oluşan su hareketi ile sağlanır. metamorfoz geçirirler. Solungaç solunumu yaparlar. Açık dolaşımları vardır. B)Omurgalılar Dokusal  özellikte  iç iskelet(Omurga) taşırlar. Eşeyli  ürerler. Kapalı dolaşıma sahiptirler. Hepside holojoik beslenir. Gelişkin sinir sistemine ve duyu organlarına sahiptirler. Solungaç , akciğer ve deri solunumu görülür. Su ve kara yaşamına uymuş sınıflar vardır. Boşaltım organları böbreklerdır. Sadece kurbağalarda  ileri  metamorfoz  görülür. Sınıflandırılması a-Balıklar: Yumurta ile ürereler Derileri pullarla kaplıdır Yüzerek hareket ederler Kalpleri 2 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır Solungaç solunumu yaparlar Suda yaşarlar b-Kurbağalar: Yumurta ile ürereler Derileri çıplaktır Yüzerek ve yürüyerek hareket ederler Larva döneminde suda yaşarlar,ergin dönemde suya bağlı karada yaşarler Larva döneminde solungaç ergin dönemde akciğer ve deri solunumu yaparlar. Kalpleri 3 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır c-Sürüngenler:  Yumurta ile ürerler Derileri plaklarla kaplıdır Sürünerek hareket ederler (Suda yüzerek hareket ederler.) Karada  veya suya bağlı karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 3-4 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır d-Kuşlar: Yumurta ile ürerler Derileri tüylerle kaplıdır Uçarak hareket ederler Karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır e-Memeliler Doğurarak ürerler Derileri kıllarla kaplıdır Karada veya suda yaşarlar Yürüyerek,uçarak ve ya yüzerek hareket ederler Akciğer solunumu yaparlar Kalplerei 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır Gagalı,Keseli ve Plasentalı memeli olmak üzere üç grupta incelenir.

http://www.ulkemiz.com/canlilarda-siniflandirma-nasil-yapilir-

Avakado Nedir ? Nasıl Yetiştirilir ?

Avakado Nedir ? Nasıl Yetiştirilir ?

Avokado (Persea americana), anavatanı Orta Meksika olan çiçekli bitkiler (kapalı tohumlular) sınıfından tarçın ve kafur ağacı'nı da içine alan Defnegiller familyasına ait bir ağaç ve bu ağacın meyvelerinin adıdır. Timsah armudu da denen avokado meyveleri, küre biçiminde, oval, elips ya da armut gibi eriksi tipli yeşil, kırmızı ya da erguvani renktedir. Eti krem sarı ya da beyazımsıdır. Ağaçlar ancak kısmen kendine verimlidir. Taze olarak tüketilir, ayrıca yemeklerde ve salatalarda kullanılır. Çok besleyicidir. Tropik iklime sahip bölgeler yanında, subtropikal iklime, don fazla olmaması kaydıyla Akdeniz iklimine sahip çeşitli bölgelerde de yetiştirilir. Bütün sıcak iklimlerde kültüre alınan bitkisi Türkiye'de Akdeniz bölgesinde Antalya'dan İskenderun'a kadar olan kuşakta ayrıca Rize gibi donun az olduğu Doğu Karadeniz Bölgesi illerinde yetiştirilir,Avokadonun anavatanı Puebla eyaleti ve Meksikadır. Yerel ve yabani ortamda yetişen ıslah edilmemiş türü criollo adı ile bilinir, küçük, koyu siyah bir deriye sahip meyvesinin ortasında büyük bir tohum bulunur. Avokado kullanımı ile ilgili en eski olgulara Coxcatlán, Puebla, Meksika'da M.Ö 10.000 yılına ait bilgileri içeren bir mağarada rastlanmıştır. Avokado orta amerika ve Güney amerika'da da uzun bir ıslah hikayesine sahiptir. Avokado gibi şekil verilmiş sürahi M.S 900 yılında İnka öncesi Chan Chan şehrinde bulunmuştur. Avrupa'da avocado ile ilgili bilinen en eski yazılı kayıt Martín Fernández de Enciso (doğum.1470–ölüm.1528) tarafından 1518 ya da 1519 yıllarında yazılan, Suma De Geographia Que Trata De Todas Las Partidas Y Provincias Del Mundo kitabındadır. Bilinen ilk 'avocado' kelimesinin kullanıldığı İngilizce yayında Hans Sloane tarafından 1696'da yapılan Jamaika bitkileri indeksindedir. Bitki Endonezya'ya 1750'de Brezilya'ya 1809'da, Levant'a 1908'da girmiştir ve Güney Afrika, Avustralya'ya 19.yy sonunda giriş yapmıştır.Etimoloji"Avokado" kelimesi Türkçe'ye İngilizce "Avocado" kelimesinden[kaynak belirtilmeli] bu kelime de İspanyolca aguacate kelimesinden gelmektedir. Bu kelime de ispanyolcaya Nahuatl dilindeki ahuácatl (testis (meyvenin şeklini belirten referans bir kelime)) kelimesinden gelmektedir. Avokadolar Aztekler'de 'bereket meyvesi' diye bilinirdi. Güney Amerika'da Arjantin,Bolivya,Şili,Peru ve Uruguay'da Avokado Keçuva dilindeki adıyla palta olarak bilinir. Diğer ispanyolca konuşulan ülkelerde ve portekizce de ise adı abacatedir. Bu meyve, şekline ve belli kültür türlerindeki düz yeşil kabuk yüzetine yapılan atıfla avokado armudu veya timsah armudu diye de bazen adlandırılır. Nahuatl ahuacatl kelimesi diğer bir kısım kelimelerle de ilişkilendirilebilir. Mesela ahuacamolli, avokado çorbası veya sosu anlamındadır ve bu kelimeden ispanyolcada avokado ile yapılan ve avokadonun bilinmesini sağlayan bir meze guakamole türetilmiştir.İngilizce bilinen en eski bu meyve ile ilgili yazılı kullanım 1697'de "Avogato Pear" dı bu kelime sonradan "alligator pear" "timsah armudu" şeklini almıştır. The "advocate"-formuna diğer bazı germanik dillerde rastlanmaktadır. Örneğin Almanca Advogato-Birne, isveçce advokatpäron, danca advokat-pære ve hollandaca advocaatpeer. Hindistan'ın bir kısım bölgelerinde ise bu meyve tereyağı meyvesi ("butter fruit") diye bilinir. Çin'de ise è lí ( "timsah armudu"nun doğrudan çevirisi") veya huángyóu guǒ ( "tereyağı meyvesi") olarak bilinir.Türkiye'de 1970'li yılların başında FAO aracılığıyla ABD'nin Kaliforniya eyaletinden deneme amaçlı çeşitli avokado fideleri getirilmiş deneme üretimine başlanmış ve bu şekilde avokado Türkiye'ye girmiştir. Türkiye'de halk arasında bazı kesimlerce bu meyve Amerikan armudu adıyla da anılmaktadırAğaç 20 metre kadar boylanabilir sıralı ve 12–25 cm arası uzunlukta yaprakları bulunur. Çiçekleri pek göze çarpmaz yeşilimsi sarı renkte 5 ile 10 mm genişliğindedir. Armut şekilli meyvesi 7 ila 20 cm uzunluğundadır, ağırlığı 100 gr ila 1000 gr ağırlığındadır, ortasındaki geniş tohum 5 cm ila 6.4 cm uzunluğundadır.Subtropikal türleri donsuz ve az rüzgar gerektiren bir iklimi tercih eder. Aşırı rüzgar nemi düşürür, çiçekleri kurutur ve polenlemeyi etkiler. Her ne kadar, Hass kültür türü -1'e kadar olan ısılara tahammül ederse de hafif donlar olgunlaşmamış meyvelerin ağaçtan düşmesine neden olur. Yaklaşık 1 metreden fazla derinliğe sahip iyi havalandırılmış toprağa da ağaç ihtiyaç duyar. Aşırı tuzlu toprak ürün verimini düşürür. Bu toprak ve iklim dünyanın ancak sayılı bölgelerinde olur. Güney İspanya, Portekiz, Fas, Girit, Levant, Güney Afrika, Kolombiya, Peru, Orta ve Kuzey Şili'nin belli bölgeleri, Vietnam, Endonezya, Güney Hindistan'ın belli bölgeleri, Sri Lanka, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Malezya, Orta Amerika, Karayipler, Meksika, Californiya, Arizona, New Mexico, Teksas, Florida, Hawaii, Ekvador ve Ruanda. Bütün bu bölgelerde farklı kültür türlerine sahiptir.Hasat ve hasat sonrasıTicari üretimde hektar başına yılda ortalama 7 ton ürün alınabilir, bazı bahçelerde bu hektar başına 20 tonu bulabilir. Zeytin gibi düzensiz ürün vermesi sorun teşkil edebilir zira 1 yıl yüksek verim alınırken bunun ardından düşük verim alınan bir yıl takip eder. Avokado dona tahamül edemez bu sebeple tropik ve subtropik iklimlerde yetişir. Bununla birlikte soğuğa dayanıklı varyetelerde bulunmaktadır mesela Ettinger varyetesi gibi varyeteler -6 dereceye kadar az bir yaprak hasarı ile dayanabilir. -10 dereceye kadar dayanıklı varyetelerinde bulunduğu iddia edilmektedir.Avokado klimakterikŞablon:Buyur bir meyvedir (Muzda bir diğeri) bunun anlamı meyve ağaç üstünde olgunlaşmaya başlar ancak esas olgunlaşması (sararıp) yenilecek hale gelmesi ağaçtan koparıldıktan sonra olur. Avokado yeşil olarak toplanır ve dondurucuda 3.3 ile 5.6 derecede saklanır ve son güzergahına ulaştırılır. Avokado'nun yetişmesinden sonra yenebilir hale gelmesi vakit alır. Meksikalı yetiştiricilerin Hass Avokadosu %23 oranında yenilebilir hale geldiğinde kuru materyal içerir diğer ülkelerde de aynı standartta sahiptir. Avokado toplandıktan birkaç gün sonra oda sıcaklığında da sararıp yenilebilir hale gelir. Bazı marketlerde daha hızlı şekilde etilen (karpit) gazı ile muamele edilerek yenilecek hale getirilmektedir. Bazı hallerde ise müşterilerinin en iyi şekilde kendilerine geri dönmesini siteyen ticari üreticiler avokado meyvesini iyice yetişip sararması için ağaçta bırakırlar ancak eğer ağaçta meyve çok fazla bekletilirse düşüp zarar görebilir.Avakado YetiştiriciliğiAvokadonun kültür çeşitleri (türleri) olan alt varyeteler şu varyetelerine dayanmaktadır.Persea americana var. drymifolia (Meksika varyetesi).Persea americana var. floccosaPersea americana var. guatemalensis (Guatemala varyetesi).Persea americana var. nubigenaPersea americana var. steyermarkiiAvokado türleri çiçeklerindeki erkek ve dişi organların ayrı zamanlarda olgunlaşmaları (dichogamy) yüzünden, kendisine ancak kısmen verimlidir. Bunun üzerine uzun bir büyüme dönemi bu ağaçların ve meyvesinin büyümesini zorlu hale getirir. Pek çok kültür türü tohumla büyütülen ağacın üzerine yapılan aşı ile çoğaltılır zira bu mutasyonları en aza indirdiği gibi meyve veriminin de korunmasını sağlar. Modern yetiştirme programlarıda isolasyon ile rastgele çapraz polenlemeyi en aza indirerek yeni türler yaratır. Bu konunda Kaliforniya Üniversitesi, Riverside;Volcani Centre;Şili'de "Instituto de Investigaciones Agropecuarias" gibi dünyada enstitüler bulunur. Türkiye'de ise Batem gibi enstitüler bulunmaktadır.Avokado çiçekleri hem dişi, hem erkek organa sahip olmasına rağmen bu organlar aynı anda işlev yapmazlar. Çiçekler iki eşeyli bir açılma düzeni gösterir. Her çiçek ilk açıldığında dişi safhadadır. Bu safhada dişi organ başka çiçeklerden gelen çiçek tozlarını kabul eder, erkek organlar çiçek tozu saçmazlar. Bu safhaya “Dişi Safha” denir. Daha sonra çiçek kapanır, gece kapalı kalır, ertesi gün aynı çiçek tekrar açılır. Bu açılışta ise erkek organlar çiçek tozu saçarken dişi organ artık kabul edici değildir. Dişicik tepesi kararmış ve kurumaya başlamış olabilir. Bu safhaya da “Erkek Safha” denir. Avokado çiçeğinin bu durumu bilimsel olarak “Senkronoiz Dikogami” olarak adlandırılır. Yani erkek ve dişi organların olgunlaşması farklı zamanda ama günün hep aynı saatlerinde olur.Avokado çeşitleri çiçek tipi bakımından A ve B tipi olarak 2 grupta sınıflandırılır.A tipi çeşitlerde çiçek ilk günün sabahı dişi, ertesi gün gündüz geç saatlerde veya öğleden sonra erkek safhadadır.B tipi çeşitlerinde ise çiçek birinci gün öğleden sonra dişi, sonrasında kapanıp ertesi sabah erkek safhadadır.Bu duruma göre kültür türleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır. "A" tipi kültür türleri: Hass, Gwen, Lamb Hass, Pinkerton, Reed."B" tipi kültür türleri: Fuerte, Sharwil, Zutano, Bacon, Ettinger, Sir Prize, Walter Hole.Avokado çiçeğinin bu iki eşeyli açılma düzeninden dolayı iyi bir meyve tutumu ve yüksek verim alabilmek için A ve B tipi çeşitler birlikte dikilmelidir. Ancak aynı tipteki kültür türlerinden bazıları gün ve saat farkı ilede olsa farklı zamanlarda çiçek açtıklarından belli ölçüde birbirlerini tozlama imkanı da bulunmaktadır. Belli Hass, gibi kültür türleri düzensiz verim nedeniyle belli yıllarda iyi ürün verir. Soğuk (avokado ağaçlarının pek tolere edemedikleri bir durum) gibi bir durumdan kaynaklı düşük ürün verme hali ağaçların bir sonraki yıl için daha bol ürün vermesine neden olur. Bazı yıllar ise çevresel koşullar tohumsuz (çekirdeksiz) avokado meyvelerinin oluşmasına neden olabilir. Avokado endüstrisinde bunlar "cukes" diye bilinir ve küçük boylarından dolayı bunlar ticari olarak dışlanır satılamazlar.Avokado anaçları genellikle meyve vermesi için tohumdan çoğaltılır. Normalde tohumdan ağacın büyütülmesi 4 ile 6 yıllık bir vakit alabilir ve ancak bu ağaçların tohumların alındığı ana ağaçla aynı meyve kalitesine sahip olması pek olası değildir. Bu sebeple sadece anaçlar tohumdan çoğaltılabildiği gibi çelikten de köklendirilerek çoğaltılabilir. Bu anaçlar 1 yıl serada büyütüldükten sonra artık aşılanmaya hazır hale gelir. Bunun ardından göz aşısı veya kalem aşısı ile çoğaltılır. Bu şekilde aşılana ağaç satıma hazır hale gelmeden önce 6-12 ay kadar daha büyütülür. Anaçlar genel koşullar gözönünde tutularak seçilir zira fakir toprak ve kök boğazı çürüklüğü gibi mantar hastalıkları anaçları tehdit eden durumlardır.Kapalı ortamda Avakado çimlendirmeKapalı ortamlarda avokado çukur bardaklarla özel bir teknikle çimlendirilebilir. Bunun için olgunlaşmış ve buzdolabında dondurulmamış avokado'nun tohumu olan meyve çekirdeği alınıp 3-4 kürdan hafifçe sadece kabuğa 1 kaç mm geçecek şekilde çekirdeğe saplanıp, çekirdek su dolu bir bardağa konularak tutturulur. Bardakta çekirdeğin üçte biri suyun üzerinde olmalıdır. 4 ile 6 hafta içinde avokado filizlenmeye ve kök salmaya başlar aksi takdirde çekirdek çöpe atılır. Kök 1–2 cm büyüyünce bitki saksıya alınır ve her birkaç günde bir sulanır ancak avokado geniş bir alan istediğinden saksı defa kere değiştirilip büyütülmelidir.Bitkisel HastalıklarP. americana, avocado bitkisi çiçekleriAna madde: Avokado hastalıkları listesiAvokado ağaçları bakteriyel, viral, fungal ve belli ana minerallerin eksikliğinden kaynaklanan beslenme hastalıklarına karşı duyarlıdır. Hastalıklar bitkinin bütün bölümlerini etkileyebilir. Lekelenme, çürük, kanserlere, renk solmalarına, paslanmaya neden olabilir.Kaliforniya ve Türkiye'de Avakado üretimiABD'nin avokado üretiminin %95'i Kaliforniya'da 59.000 dönüm (240km2)yi bulan bir ekim alanından ve bunun %60'ı Güney Kaliforniya-San Diego Country'den karşılanır.[27][28] Fallbrook-Kaliforniya gibi şehirler "Dünya'nın Avokado Başkenti" olarak adlandırılır. Fallbrook ve Carpinteria gibi şehirler yıllık avokado festivalleri düzenleyip hasatlarını kutlarlar.Türkiye'de ise devlete bağlı Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü (BATEM) (NAR-SER) tarafından Antalya ve Alanya koşullarında 1969–1983 yılları arasında tarafından yapılan denemede; ‘Fuerte’, ‘Hass’, ‘Bacon’ ve ‘Zutano’ çeşitlerinin bölgeye adapte olabildiklerini ve çeşide özgü karakterleri gösterdiklerini belirtilerek, bu çeşitlerin ticari yetiştiriciliklerinin yapılabileceği sonucu elde edilmiştir. Bu deneme üretiminden sonra Avokado üretimi Türkiye'de giderek yayılmaya başlamış Antalya, Mersin, Muğla Adana ve Hatay illerinde denize yakın, dondan korumalı alanlarda avokado yetiştirilmesine başlamıştır. 2008 yılında Türkiye’nin toplam avokado üretimi 958 ton ve üretim alanı toplam 130 hektar olmuştur.A tipi avokado kültür türleri ChoquetteMiami-Florida'da Remi Choquette adlı bir kimse tarafından bulunup yetiştirilen bir kültür türüdür. Güney Florida'da ticari bir tür olarak yetiştirilir.HassBugün Dünya'da ve Türkiye'de yetişen en yaygın ve bilinen avokado türüdür. Yılda boyunca meyve verir ve dünyada ki ıslah edilmiş avokado türlerinin %80'nini oluşturur. Bütün Hass Avokado meyveleri bir posta kuryesi olan La Habra Heights, Kaliforniya'daki Rudolph Hass'ın ismini taşıyan ve onun tarafından yetiştirilen bir ağaçtan türemiştir.[6][30] Hass 1935'de bu verimli ağacının patent hakkını almıştır. "Ana ağacın " türü belirsizdir, Eylül 2002'de kök çürüklüğü hastalığı nedeniyle ağacın ölmesi üzerine kesilmiştir. Hass ağaçları orta büyüklükte (150–250 g)lık, oval çakılımsı yüzeyli meyveler verir. Meyve eti ceviz gibi zengin aromalı ve %19 oranında yağ içerir. Bu kültür çeşidinin Guatemala A Hibrit türü −1°C (30°F )lık soğukluğa dayanıklıdır. Ancak Hass türleri dona karşı çok hassas olduğundan don olayları ağacın zarar görüp meyve veriminin düşmesine neden olur.GwenHass ve Thille türlerinin 1982de çaprazlanması ile elde edilen bir türüdür. Hass türüne göre daha çok ürün verir ve daha bodurdur. Ancak cevizimsi zengin aromalı oval şekilli meyvesi Hass'dan daha küçük 100-200 gr ağırlığındadır. Hass'a göre daha çakılımsı yüzeyi vardır ve olgunlaştığında koyu yeşil bir hal alır. Hass gibi -1 dereceye (30°F) dayanıklıdır.LulaMiami'ye dikilen 'Taft' avokadosu üzerinde yetişir ve Florida'da bu kültür türününün sahibi George Cellon'un karısı olan Lula'da ismini almıştır. Meksika ve Guatemala türlerinin muhtemelen çaprazlanması ile elde edilmiştir. Lula aroması yüksek yağ içeren yapısı ve Florida'da ticari satımı ilede bilinir. Bunun yanında anaç olarak kullanımıda yaygındır. −4°C (25°F)'a kadar dayanıklıdır.Pinkertonİlk kez Saticoy-Kalifornia Pinkerton çiftliğinde 1970li yıllarda yetiştirildiği için bu adı almıştır. Hass Rincon fidesinden elde edilmiştir, büyük bir meyveye, küçük bir tohuma sahiptir, yeşil meyvesi olgunlaştıkça koyulaşır. Soluk yeşil, düz, kremli, yüksek oranda yağ içeren bir meyve etine sahiptir. Hibrit bir Guatemela türü olarak tahmin edilmekle −1°C (30°F)ye dayanabilmektedir, kabuğu meyve etinden kolayca ayrılıp soyulabilir.Reed1948de James S. Reed tarafından Kaliforniya'da fide olarak tesadüfen geliştirilmiştir. Reed büyük, yeşil, düz yüzeyli bir meyve ile koyu kalın, parlak bir meyve yüzeyine sahiptir. Meyve eti lezzetli, pürüzsüz ve hafif cevizimsi tatdadır. Meyve derisi yeşildir Guatemela çeşidi olup −1°C (30°F)'a dayanabilir. Ağaçların boyu 4-5 metre arasında değişir. B Tipi avokado kültür türleri BaconJames Bacon adlı çiftçi tarafından 1954 de geliştirilmiştir. Bacon orta büyüklükte pürüzsüz, yeşil derili ve sarı-yeşil hsfif tatlı orta büyüklükte, biraz lifli meyve etine sahiptir. Çekirdek orta büyüklüktedir. Bitki derisi yeşil olsa da olgunlaştıkça sararır. Meyve hasadı, kasım başı ocak ortası olarak saptanmıştır. Ürün vermesi tutarlıdır, erken gelişen ve soğuk bölgelerde Fuerte çeşidinden daha yüksek meyve verimi olan bir çeşittir. Taşımaya uygunluğu iyi olan bir çeşittir. −5°C (23°F)'a kadar soğuğa dayanabilir.[13]BrogdenMeksika ile Batı Hint türlerinin çaprazlanması ile ortaya çıkmış bir tür olarak tahmin edilmektedir. Winter Haven, Florida'da Tom W. Brogden tarafından yetiştirilmiş bir fideden bu tür elde edilmiştir. −5°C (22°F)'a kadar soğuğa dayanabilir. Evde yetiştirilmek üzere çeşitli bitki satıcılarınca satılmaktadır. Meyve derisi olgunlaştığından koyu pembe bir hal alır.EttingerMeksika/Guatemala Fuerte türünün çaprazlanması ile elde edilmiş,İsrail orijinli ve 1947'den beri üretilen bir çeşittir. Yetişkin ağaçların 4 saat kadarda olsa −6°C (21°F) ısıyı tolere edebildikleri tespit edilmiştir. Meyvesi pürüzsüz, ince ve yeşil ancak soyulması zor olan bir kabuğa sahiptir, meyve eti ise çok açık yeşil renktedir.FuerteA Meksika/Guatemala çaprazı Puebla orijinli bir kültür türüdür, ispanyolca "güçlü" anlamına gelen adını 1913'te kaliforniya'da yaşanan nadir görülen bir don olayından sağ çıkması neticesi almıştır. −3°C (26°F)'a kadar dayanıklıdır, orta büyüklükte, armut şekilli, yeşil meyve derisi kolayca soyulabilir. Meyve et rengi açık sarı ve lifsiz bir çeşittir. Tohum orta büyüklüktedir.Meyve etinde, yağ içeriği %19-20 ve kuru madde içeriği % 29-30 arasýnda meydana gelmektedir. Meyve eti lezzetlidir. Meyve hasadı, kasım-nisanayları arasında yapılmaktadır. Ağaç boyu 4- ila 6 metre arasındadır.MonroeGuatemala/Batı Hint türleri ile çaprazlama sonucu Homestad-Florida'da JJJL Phillips tarafından ortaya çıkarılmış bir kültürü türüdür. 1937'de bu türün patenti alınmış ve soğuğa dayanıklılık ve ürünün kalitesi yönünden en önemli ticari türlerden biri olmuştur. Eliptik meyvesi epey büyük olup 910 gr (2 pound) bulabilmektedir. −3°C (26°F)'a kadar dayanabilir.SharwilBaskın Guatemala ancak bir ölçü Meksika Avocado türlerine ait genlere sahip Sharwil 1951'de Frank Sharpe tarafından Redland Plajı, güney Queensland, Australya'da geliştirilmiştir. "Sharwil" adı bu türün ilk üreten J.C. Wilson ile Frank Sharpe'ın Shar+wil kelimelerinin birleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Avustralya'dan 1966'da Hawaii'ye gelmiş, yine dünya'ya yayılmıştır. Orta büyüklükte düz yeşil meyvesi yüksek oranda (%20–24) yağ içerir ve küçük tohumludur. Meyve derisi olgunlaşıncada yeşildir. Hawaii'de dikilen Avokado ağaçlarının %57'den fazlası New South Wales, Avustralya'dakilerin %20'ye yakını bu türdür. Fuerte türünden daha fazla böcek ve hastalık direncine sahiptir, düzenli ve ortalama yüksek kalitede meyve verir. Ancak dona karşı hassastır.ZutanoR.L. Ruitt tarafından 1926'da Fallbrook'da bulunmuştur, bu Meksika varyetesi −4°C (25°F) ye kadar dayanıklıdır. Büyük, armut-şekilli meyvesi; parlak, ince, sarı-yeşil kolayca soyulabilir bir kabuğu vardır. Meyve eti soluk yeşil, lifli ve aroması hafiftir. Diğer kültür çeşitleriYukarıda sayılan çeşitler tahdidi değildir. Ticari alanda yaygın olmasa da William A.Spinks tarafından bulunan Spinks avokadosu başta olmak üzere diğer avokado çeşitleri de bulunmaktadır. Kaliforniya dışında Florida'da yetişen kültürler büyük, yuvarlak, pürüzsüz yüzeyli orta yeşil derili ve az yağlı, liflidir. Nadiren de olsa düşük kalorili avokado olarak pazarlanır. Avokado üretim tarihinde kullanılan ancak ticari olarak kullanımı artık günümüzde bırakılan Challenge, Dickinson, Kist, Queen, Rey, Royal, Sharpless, ve Taft türleri sınırlı olsa da çiftçilerce dikilip kullanılabilmektedir. Bununla birlikte Soğuğa dayanıklılık haritasında USDA 8b dayanıklılığa sahip Meksika varyetesi avokado türleri olduğu da iddia edilmekle pek yaygın olmasada bu türlerin ABD'nin Teksas eyaleti,Fransa'nın güneyinde Nîmes gibi yerlerde yetiştirilmesi yapılmaya çalışılmaktadır. -10 dereceye kadar dayandığı iddia olunan "Fantastic" varyetesi buna örnektir. Bunun yanında 'Brazos Belle', 'Joey', 'Lila', 'Poncho', 'Clifton', 'Duke', 'Ganter', 'Gottfried', 'Ignacio', 'Mayo', 'Mexicola', 'Mexicola grande', 'Northrop', 'Puebla', 'Stewart', 'Teague', 'Topa Topa', 'Walter Hole' gibi varyetelerde bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/avakado-nedir-nasil-yetistirilir-

Ege’nin Pırlantası: Ayvalık

Ege’nin Pırlantası: Ayvalık

Balıkesir’in ilçesi olan Ayvalık, ilin Ege Denizi’ne bakan sahil bölgesinde bulunmaktadır. İlçenin kuzeyinde Gömeç, güneyinde Altınova, doğu bölümünde Bergama, batısında ise Ege Denizi konumlanmıştır. Ayvalık’ın en belirgin özelliği, coğrafi konum itibariyle Ege Bölgesi’nde yer almasına rağmen, yönetimsel ve idari açıdan Marmara Bölgesi’ne bağlı olmasıdır.Yaz aylarında ilçenin nüfusu, yerli ve yabancı turistlerin bölgeye akın etmesiyle birlikte büyük artış göstermektedir. Kış mevsiminde ise nüfusta ciddi bir azalma gözlemlenmektedir. Türkiye’deki belli başlı turizm merkezleri göz önüne alındığında, Ayvalık hem coğrafi hem de tarihsel açıdan önemli bir tatil yöresidir. İlçenin kuruluş tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmasa da, bölgede yer alan bazı yerleşim alanlarının antik çağlardaki uygarlıklara kucak açtığı bilinmektedir. Modern Ayvalık’ın kuruluşunun ise yaklaşık 600 yıl öncesine dayandığı tahmin edilmektedir. Bu yönüyle Ayvalık, tarihi iliklerinize kadar hissedebileceğiniz manevi değerlere sahip olmasının yanında, misafirlerine muazzam bir görsel şölende sunmaktadır.Ayvalık’ta bulunan camiler görülmeye değerdir ki “Saatli Cami” bunların en önemlilerinden biridir. Birçok eski medeniyete ev sahipliği yapan ilçede, günümüze kadar korunarak gelmiş kiliseler de boy göstermektedir. Ancak belki de yörenin en çok dikkat çeken özelliği, her bir noktasından misafirlerine bakan tarihi Rum evleridir.Uzun bir süre Rumlara ev sahipliği yapan ilçede halen çok sayıda Rum vatandaşı yaşamaktadır.Genelde bitişik nizamda inşa edilmiş olan yığma taş evlerin çoğunluğu ahşap giriş kapılıdır. Söz konusu evler, dar ve engebeli Ayvalık sokaklarına öyle bir sıcaklık katar ki, sanki tüm sokaklar “sizindir”. Ayvalık, özellikle apart ve butik tarzındaki şirin otelleri ve de zengin Ege mutfağını güzel bir şekilde temsil eden sayısız restoranı ile tanınmaktadır. Dünya çapında üne sahip olan Ayvalık tostu, kalamar dolması ve deniz börülcesi mutlaka tadılması gereken lezzetlerdendir.ayvalıkAyvalık’la özdeşleşmiş olan Cunda Adası ya da diğer adıyla Alibey Adası; bölgede bulunan yel değirmenleri ve “Taş Kahvesi” ile oldukça önemli bir turizm beldesidir.İlçeye bağlı 20’den fazla ada mevcut olmakla birlikte, Cunda Adası yerleşime açık olan tek ada olarak varlığını sürdürmektedir. 10 kilometreyi geçen uzunluğu ile Sarımsaklı plajı ve tüm Ayvalık’a tepeden bakan yüksek kayalıklarda konumlandırılmış “Şeytan Sofrası” mutlaka görülmesi gereken doğal güzelliklerdir.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/AyvalıkYazar: Barış Atarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/egenin-pirlantasi-ayvalik

Hindi Yetiştiriciliği - Hindi büyütme ve bakım teknikleri

Hindi Yetiştiriciliği - Hindi büyütme ve bakım teknikleri

Dünya nüfusundaki hızlı artış, beslenme sorununun önemini ortaya koymaktadır. Bu durum yeni kaynaklar aramaya ve alternatif besin maddelerine yönelik araştırma yapmaya ihtiyaç duyulur hale getirmektedir.

http://www.ulkemiz.com/hindi-yetistiriciligi

II. Selim (1566 - 1574)

II. Selim (1566 - 1574)

Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524'de, İstanbul'da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice ögrenmek için de Anadolu'nun çesitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı. Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken Babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman'ın ölüm haberi üzerine İstanbul'a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır. Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezıd ve Şehzade Mustafa'nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî'ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuslardır. Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl Padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır. Sultan İkinci Selim'in tahta çıktğıi ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu. Sultan İkinci Selim, Babası Kanûnî Sultan Süleyman'dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad'a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır. İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Saheser beyitlerinden biri şudur: "Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi firaKız Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden" Erkekçocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir. Kızçocukları: Fatma Sultan, Sah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.

http://www.ulkemiz.com/ii-selim-1566-1574

İzmir - Agora

İzmir - Agora

Grekçe bir kelime olan Agora, “toplanılan yer, kent meydanı, çarşı, pazar yeri” gibi anlamlara gelmektedir. Antik Çağ’da agoraların ticari, siyasi ve dini fonksiyonlarının yanı sıra sanatın yoğunlaştığı ve birçok sosyal olayların geçtiği veya gerçekleştirildiği kentin odak noktası olduğunu bilinmektedir. Antik Çağ’da her kentte en az bir agora yer almaktadır. Kimi büyük kentler ise genelde iki agora yer alırdı. Bunlardan biri, devlet işlerinin görüldüğü, etrafında çeşitli kamu binalarının toplandığı devlet agorası, diğeri ise ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı ticaret agorasıdır. İzmir agorası, MÖ. 4 yy’da antik Smyrna Kenti’nin taşındığı Pagos (Kadifekale)’un kuzey yamacında kuruludur. Dönemin önemli kamu binalarıyla çevrilmiş olan bu yapı kentin devlet agorasıdır.  Hellenistik Dönem’de kurulmuş olan agorada günümüze gelebilmiş kalıntıların çoğu, MS. 178 depreminden sonra İmparator Marcus Aurelius’un destekleriyle yeniden inşa edilen Roma Dönemi agorasına aittir.  Smyrna agorası, dikdörtgen formda planlanmış, ortada geniş bir avlu ve etrafın sütunlu galerilerle (stoa) çevrili bir yapıdır. Kazılarla açığa çıkarılan kuzey ve batı stoa bodrum katı üzerinde yükselmektedir. Kuzey stoa plan özellikleri açısından bazilikadır.  Bazilika  Bazilikalar ortada geniş ve yüksek, yanlarda ise dar ve alçak birbirine paralel ince uzun koridorlar şeklinde tasarlanmış bir plana sahip olan yapılardır. Plan özellikleri açısından Hıristiyan kiliselerine öncülük eden Roma Dönemi bazilikaları, kentin hukuk işlerinin görüldüğü bir tür adliye sarayıdır. Öte yandan kentin ticari yaşamına yön veren tüccar ve bankerlerin faaliyetleri için de bazilikalar tercih edilmiştir.  Agoranın kuzey kanadında yer alan bazilika, dıştan dışa 165 x 28 m ölçülerinde, dikdörtgen bir plana sahiptir. Ölçüleri itibariyle, Smyrna agora bazilikası, bilinen en büyük Roma Dönemi Bazilikası olma özelliğine sahiptir.  Günümüze ulaşan görkemli bodrum katının doğu ve batı uçlarında görülen çapraz tonozlar Roma Dönemi mimarlığının en güzel örnekleri arasındadır.  Bazilikanın kuzey cephesinde, bodrum katına açılan iki anıtsal kapıdan batı yandaki günümüzde tamamıyla açığa çıkarılmıştır.  Roma Dönemi sonlarına doğru, devlet agorasının giderek ticari bir anlam kazanmaya başladığını gösteren tonozlu dükkan sıraları, bazilikanın kuzey cephesinde gün ışığına çıkarılmıştır.  Batı Stoa  Üç sıra sütun dizisiyle ayrılmış neflerden (galeri) oluşan batı stoa da bazilika gibi bir bodrum kat üzerinde yükselmekteydi. Günümüzde daha çok, kemerli bodrum katları görülen batı stoanın antik dönemde bodrum katı üzerinde yükselen iki katlı bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Avludan üç sıra basamakla çıkılan zemin kat ve ahşap tabanlı ikinci kat,Antik Çağ’da insanların yağmur ve güneşten korunarak gezinti yaptığı yerlerdi.  Olasılıkla Roma Dönemi sonlarında bodrum kat galerilerinin bazı duvarları örülerek yapılan sarnıçlar bunun en güzel örneği olarak günümüze ulaşmıştır.  Batı stoanın avluya bakan cephesindeki birinci kat sütunları, 1940’lı yıllarda ayağa kaldırılmıştır. Mimari bazı hataları tespit edilen bu sütunlar ve onların oturduğu zemin İZTO’nun katkılarıyla yeniden restore edilmektedir.  Faustina Kapısı ve Antik Cadde  Izgara planlı olan Smyrna kentinin, doğu-batı yönlü paralel caddelerinden biri agoradan geçiyordu. Olasılıkla agorayı iki eşit parçaya bölen caddenin batı yandan agoraya giriş yaptığı yerde görkemli bir kapı bulunmaktadır. İki gözlü olduğu düşünülen kapının kuzey kemerinin merkezinde Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina’nın portre kabartması yer alır. Günümüzde kullanımda olan sokağın altında olan ikinci gözde ise olasılıkla Marcus Aurelius’un portresi yer almaktadır. bu iki isim, MS.178’de depremle yıkılan agorayı yeniden inşa ettirdiği için Smyrnalılar vefa borçlarını bu kapı ile ödemiştir.  1940’lı yıllarda hatalı ölçülerle onarılan kemerli kapı 2004 yılında aslına uygun olarak yeniden restore edilmiştir.  Graffitiler  Roma Dönemi’ne ait duvar resimleri ve yazıları olan graffitiler bazilika bodrum katı duvar ve kemer ayaklarında yer alan sıvalar üzerine yapılmıştır. Demir ve Meşe Kökü karışımı bir mürekkeple çizilmiş olanlar dışında kazıma yöntemiyle yapılmış örnekler de vardır.  Graffitiler, özellikle Roma dönemindeki günlük sosyal hayat konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. Graffitilerde aşk oyunlarından gladyatör mücadelelerine, cinsellikten yelkenli resimlerine, sevgili adlarından kuşlara, gemilere, bilmecelere değin çok farklı konulara yer verildiği tespit edilmiştir. Roma Dönemi’nde Batı Anadolu’nun yıldızı parlayan üç kent, Pergamon, Ephesos ve Smyrna arasındaki rekabetin, halktan kişiler arasında bile kendini gösterdiğini graffitilerde görülen kent sloganlarında izlemek mümkündür.  Smyrna Agorası bazilika bodrum katında açığa çıkarılan graffitiler birçok açıdan özgündür. Öncelikle bu buluntular demir ve meşe kökü içeren bir malzeme ile yapılmış en eski grafitiler olma özelliğine de sahiptir. Öte taraftan, Dünya Antik Çağ araştırmalarında bugüne değin ele geçen yazılı kaynaklar genelde resmi ve dini nitelik taşımaktayken Grekçe yazılmış olan Smyrna Agorası graffitileri halkın günlük yaşamına ilişkin izler yansıtmaktadır. Bazilika graffitileri Hıristiyanlığın ilk zamanlarıyla ilgili önemli ipuçları da saklamaktadır. Graffililerin bir diğer önemli özelliği ise tasvir açısından dünyanın en kapsamlı graffitileri olmaları. Bu özellikleri açısından söz konusu grafitiler dünya arkeoloji literatüründe ünik bir yere sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/izmir-agora

 Yildirim Beyazid (1360 - 1403)

Yildirim Beyazid (1360 - 1403)

Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona 'Yıldırım' lakabı takılmıştı. Çocukluğunu Bursa Sarayı'nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr'in vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı. Sirbistan'ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar'ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne'de Kız kardeşi Maria'yi Bayezid'e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid Timur'la yaptığı Ankara Savaşı'nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti. Yıldırım Bayezid şiirlerinde "Yıldırım" mahlasını kullanırdı: “Ehl-i hicran fitne-i agyar Ortada bir bahanedir sandim.” Erkekçocukları: Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertugrul Çelebi, Kasım Çelebi Kızçocukları: Fatma Sultan

http://www.ulkemiz.com/yildirim-beyazid-1360-1403

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için, ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu. Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır. 1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837–1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşuran enzimdir.Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X-ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalışıtığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara ya RNA-enzim veya ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopaylanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat spesifisitesindeki bu genişlik sayensinde yeni metabolik yolların evrimleşebildiği öne sürülmüştür. "Anahtar kilit" modeliEnzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli halen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.İndüklenmiş uyum modeli1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmıyor, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlıyorlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini biraz değiştirir. Substrat tamamen bağlanana kadar aktif merkez şeklini değişitirir, o noktada en son şekil ve yükü belirlenmiş olur.MekanizmalarEnzimler birkaç farklı yolla çalışırlar, bunların hepsi aktivasyon enerjisini (ΔG‡) azaltır:Geçiş durumunu stabilize olduğu bir ortam yaratarak (örneğin, substratın şeklini zorlayarak - substrat/ürün molekülünün geçiş hâl biçimine bağlanarak enzim bağlı substrat(ları) çarpıtır ve geçişin tamamlanması için gerekli enerji miktarını azaltır)Geçiş halinin enerjisini azaltarak, örneğin geçiş halindekinin tersi bir yük dağılımına sahip bir ortam yaratarak.Alternatif bir yol sağlayarak. Örneğin, substratla geçici olarak tepkiyerek bir ES kompleksi oluşturarak.Substratları tepkimeleri için onları doğru yönde bir araya getirerek tepkime entropi değişikliğini azaltarak. ΔH‡ değerine tek başına bakmak bu etkiyi gözardı eder.İlginç bir şekilde, bu entropik etki, temel halin destabilizasyonu ile ilişkilidir ve katalize olan katkısı göreli olarak düşüktür.Geçiş hali stabilizasyonuAktivasyon enerjisi azalmasını anlamak için onun geçiş halinin katalizlenmemiş tepkimenin geçiş haline kıyasla enzim tarafından nasıl stabilize edildiğinin bilmek gerekir. Büyük bir stabilizasyon elde etmenin en etkili yolu elektrostatik etkiler kullanmaktır, özellikle geçiş halinin yük dağılımına doğru yönlenmiş, nispeten sabit polar bir ortam oluşturarak. Suda cereyan eden katalizlenmeyen tepkimede böylesi bir ortam yoktur.Dinamik ve işlevlerYakın zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda enzimlerin iç dinamikleri ile kataliz mekanizması arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Bir enzimin iç dinamikleri onun iç kısımlarının (örneğin bir grup amino asit, bir ilmik bölgesi, bir alfa sarmal, komşu beta yapraklar ve hatta bütün bir bölge) hareketleridir. Bu hareketler femtosaniyelerden saniyelere kadar uzanan zaman ölçeklerinde cereyena edebilir. Bir enzimin yapısının içinde yer alan protein kalıntılarının oluşturduğu ağlar, hareketleri ile katalize katkıda bulunabilirler. Protein hareketleri pek çok enzim için çok önemlidir, ama küçük ve hızlı titreşimlerin mi, büyük ve yavaş hareketlerin mi daha önemli olduğu tepkimenin tipine bağlıdır. Ancak, bu haketler substrat ve ürülerin bağlanma ve salınmaları için önemli olsalar da, protein hareketlerinin enzimatik tepkimelerdeki kimyasal adımları hızlandırdığı belli değildir. Bu bulgular alosterik etkilerin anlaşılmasında ve yeni ilaçların keşfinde önemli uzantıları vardır.Alosterik modülasyonAlosterik enzimler, effektörlerine bağlanmaya cevaben yapılarını değiştirirler. Eğer effektör molekül doğrudan enzimdeki bağlanma yerlerinden birine bağlanırak katalitik aktiviteye etki ederse modülasyon doğrudan olur, allosterik enzimle etkileşen başka protein veya protein alt birimlerine bağlanıyorsa modülasyon dolayı olur.Kofaktörler ve koenzimlerAna maddeler: Kofaktör ve KoenzimKofaktörlerBazı enzimler etkinliklerini göstermek için ek bir bileşiğe gerek duymazlar bunlara basit enzim denir. Ancak bileşik enzim denen bazıları aktiviteleri için, kofaktör denen, protein olmayan moleküllere gerek duyarlar. Kofaktörler inorganik (örneğin metal iyonları ve demir-kükürt kümeleri veya Organik bileşikler (örneğin, flavin ve hem). Organik kofaktörler ya prostetik gruptur, bunlar enzime sıkıca bağlıdır ya da koenzimdir, bunlar tepkime sırasında enzimin aktif merkezinden salınırlar. Koenzimler arasında NADH, NADPH, ve ATP sayılabilir. Bu moleküller enzimler arasında kimyasal gruplar taşımaya yararlar.Kofaktör içeren bir enzimlere bir örnek karbonik anhidrazdır, yukarıdaki şeritli şekilde aktif merkezinin parçası olan çinko kofaktörle birlikte gösterilmiştir. Bu sıkıca bağlı moleküller genelde aktif merkezde bulunur ve katalizle ilişkilidir. Örneğin flavin ve hem kofaktörleri çoğunluklar redoks tepkimelerinde yer alırlar.Kofaktör gerektiren ama bunlara bağlı olmayan enzimlere apoenzim veya apoprotein denir. Kofaktörüyle beraber olan apoenzime holoenzim denir, bu o enzimin aktif halidir. Çoğu kofaktör bir enzime kovalent bağlı değildir ama ona sıkıca bağlıdır. Buna karşın, organik prostetik gruplar kovalent bağlı olabilirler (örneğin pirüvat dehidrojenaz enzimindeki tiamin pirofosfat). Holoenzim terimi birden çok protein altbirimden oluşmuş enzimler için de kullanılabilir; örneğin DNA polimeraz'larda holenzim, aktivite için gerekli olan tüm altbirimleri içeren kompleksin tamamıdır.

http://www.ulkemiz.com/enzimler-ve-ozellikleri

Arıdan kavanoza: BAL

Arıdan kavanoza: BAL

Bal; tatlı lezzeti, enerji vermesi ve sağlığa olan faydaları için kullanılan doğal bir besindir. Kaynağına bağlı olarak çam balı, kestane balı gibi farklı çeşitlere ayrılır.

http://www.ulkemiz.com/aridan-kavanoza-bal

Nysa Antik Kenti

Nysa Antik Kenti

Antik Karia bölgesinin önemli bir kenti olan Nysa, Aydın – Denizli karayolu üzerinde Aydın’ın 30 km. doğusunda Sultanhisar İlçesi’nin 3 km. kuzeybatısında yer almaktadır. Nysa‘nın kuruluşu hakkındaki bilgileri Augustus devrinin ünlü gezgin ve coğrafyacısı Amasyalı Strabon (M.Ö.63 –M.S.21) ile tarihçi Stephanos’un anlattıklarından öğreniyoruz. Eskiden Karia olarak adlandırılan bölge Helenistik devirde,  M.Ö. 3. yüzyılın ilk yarısında Seleukos’un oğlu I. Anthiochos Soter tarafından kurulmuştur. İki şehir olarak kurulan kenti bir köprü birbirine bağlamaktadır. Burada tiyatro, Gymnasion, agora, tünel vb. yapılar mevcuttur. Roma döneminde binalara ilaveler yapılmıştır. Kent, özellikle Roma İmparatorluk egemenliği altındayken kültürel alanda önemli bir noktaya ulaşmıştır. Çok dik bir boğazın iki yanında kurulmuş binalar, sokaklar ve meydanlar tonozlu alt yapılarla desteklenmiştir. Nysa eski çağlarda özellikle eğitim alanında ünlü bir kentti ve  Strabon bu kentte eğitim görmüştü. Antik kentteki Gymnasion ve kütüphane kalıntısı Nysa’daki bu eğitim yapılarını oluşturmaktadır. Bugün Nysa’yı çevreleyen Helenistik şehir suruna ait herhangi bir kalıntıya rastlanmamaktadır. Ancak yer yer Bizans döneminden kalma sur izleri görülmektedir. Tiyatro kent merkezinde, doğu yamaçta olup iyi korunmuş durumdadır. Caveasının biçimi yarım daireyi biraz aşmaktadır. Nysa’nın en iyi korunmuş yapısı Bouleuterion’dur. Bu yapıyı Strabon Gerontikon (yaşlılar meclisi) olarak tanımlanmıştır. Dikdörtgen planlı yapının iç kısmında yarım daire şeklinde cavea (theatron) yer almaktadır. Nysa, antik dönemde, hızlı akan ve derin bir boğaz oluşturan bir nehirle ikiye bölünmüştür. Bu derin boğazın üzerinde bulunan üç köprü kentin iki yakasını birleştirmektedir. Şehri ikiye bölen dere yatağının batısında gymnasium ve stadium, kuzeyde Bizans yapı kalıntısı ve kütüphane, kütüphanenin kuzeydoğusunda ise 10.000 kişilik tiyatro bulunmaktadır. Kütüphane, iki katlı olup Ephesos’taki Celsus Kütüphanesi’nden sonra Anadolu’nun en iyi korunmuş antikçağ kütüphanesidir. Dere yatağının doğusunda ise agora, meclis binası ve roma hamamları yer almaktadır. Şehrin nekrapolü batıda antik kentin kutsal alanı olan Akharaka yolu üzerinde bulunmaktadır. Bouleuterion’un doğusunda agora yer almaktadır. Burası 89x105 metrelik boyutları olan dört yanı kolonlarla çevrili salonlardan oluşan Pazaryeridir. Kentte başta büyük bir yapı kalıntısı da gençlerin düşünsel ve bedensel olarak eğitim gördükleri spor yapısı olan Gymnasiumdur. Yapı yaklaşık 165x70 metre ölçülerinde olup Strabon zamanında daha küçük boyutlarda olmalıydı. Nysa ‘da antik kentin nekropolü yaklaşık 2 km. batıdaki Akharaka (Salâvatlı) kutsal yolu üzerindedir. Nysa’da kentin üzerinde yer aldığı kayalık platoyu kuzeyden güneye doğru bölen dere yataklarından en genişinin üzerinde Strabon’un Amphitheater olarak tanımladığı ve bugün sel suları nedeniyle tahrip olmuş Stadium yer almaktadır. Yaklaşık 192x44 metre ebadında olup, batıdaki oturma sıraları doğal arazi üzerine yerleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/nysa-antik-kenti

Anıtkabir Müzesi

Anıtkabir Müzesi

I. ANITKABİR DÜŞÜNCESİTürk Kurtuluş Savaşı'nın ve Türk İnkılâplarının büyük önderi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk vatanının bağımsızlığını kazanması için giriştiği savaş ve Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği inkılâplarla geçen yaşamı 57 yıl sürmüş ve Büyük Önder 10 Kasım 1938'de ebediyete intikal etmiştir.Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'yi bütün kurumları ile çağdaş uygarlığın bir üyesi yapan, insanlık tarihine mal olmuş büyük bir önderdir. O'nun yüceliğini her yönüyle temsil edecek, ilke ve inkılâpları ile çağdaşlaşmaya yönelik düşüncelerini yansıtacak bir anıtmezar yapma fikri, Atatürk'ü kaybetmenin derin hüznü içindeki Türk milletinin ortak isteği olarak belirmiş ve yapımına karar verilmiştir.II. RASATTEPE (ANITTEPE)Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin ismi Rasattepe idi.Bu tepede, M.Ö 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.III. ANITKABİR'İN İNŞAASIAnıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırılma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir'in inşaatı ise 9 Ekim 1944'de görkemli bir temel atma töreni ile başladı. Anıtkabir'in inşası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır.Birinci Kısım İnşaat: 1944-1945Toprak seviyesi ve aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 Ekim 1944'te başlamış ve 1945'te tamamlanmıştır.İkinci Kısım İnşaat: 1945-1950Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 Eylül 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu aşamada inşaatın kâgir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması göz önünde tutularak, anıt kütlesinin 'temel projesinin' hazırlanması kararlaştırılmıştır. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlanmış ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğinde betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına gelmiştir.Giriş kuleleri ile yol düzeninin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlanmıştır.Üçüncü Kısım İnşaat: 1950Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, aslanlı yol, tören meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu.Dördüncü Kısım İnşaat: 1950-1953Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise şeref holü döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve şeref holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaat 20 Kasım 1950'de başlamış ve 1 Eylül 1953'te bitirilmiştir.'Anıtkabir Projesi'nde mozolenin kolonat üstünde yükselen tonoz bir bölüm vardı. 4 Aralık 1951 tarihinde hükümet, şeref holünün 28 m.lik yüksekliğinin azaltılması ile yapının daha çabuk bitirilmesinin mümkün olup olmadığını mimarlara sordu.Mimarlar yaptıkları çalışmalar sonunda şeref holünü taş bir tonoz yerine, bir betonarme tavan ile örtmenin mümkün olduğunu bildirdiler. Böylece tonoz yapının zemine vereceği ağırlık ve bunun doğuracağı teknik mahzurlar da ortadan kalkıyordu.Anıtkabir yapımında beton üzerine dış kaplama malzemesi olarak kolay işlenebilen gözenekli, çeşitli renklerde traverten, mozole içi kaplamalarında ise mermer kullanılmıştır.Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı İlçesi'nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy'den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar'dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır.Şeref holünün zemininde kullanılan krem, kırmızı ve siyah mermerler Çanakkale, Hatay ve Adana'dan, şeref holü iç yan duvarlarında kullanılan kaplan postu Afyon'dan, yeşil renk mermer Bilecik'ten getirilmiştir. 40 ton ağırlığındaki yekpare lahit taşı Adana'nın Osmaniye İlçesi'nden, lahitin yan duvarlarını kaplayan beyaz mermer ise Afyon'dan getirilmiştir.IV. ANITKABİR'İN MİMARİ ÖZELLİKLERİTürk mimarlığında 1940-1950 yılları arası, 'II. Ulusal Mimarlık Dönemi' olarak adlandırılır. Bu dönemde daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı binalar yapılmıştır. Anıtkabir bu dönemin özelliklerini taşımaktadır.Bu dönem özellikleri ile birlikte Anıtkabir'de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır.Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir'in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır.Bütün bu özellikleriyle yapıldığı dönemin en iyi örneklerinden biri olan Anıtkabir yaklaşık 750.000 m² lik bir alanı kaplamakta olup, Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.A- BARIŞ PARKIAnıtkabir; Atatürk'ün 'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh' özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir.Afganistan, A.B.D., Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48.500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır.B- ANIT BLOKUAnıtkabir Anıt Bloku üç bölümden oluşmaktadır.1- Aslanlı Yol2- Tören Meydanı3- MozoleAnıtkabir'e Tandoğan kapısından girildiğinde Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan Aslanlı Yol başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında karşılıklı olarak istiklal ve hürriyet kuleleri yer alır.Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere ulusumuzun ve devletimizin oluşumunda büyük tesirleri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir. Kareye yakın 12 x14 x7,20 m. boyutlarında dikdörtgen plan üzerine kurulmuş olan kulelerin üzeri piramit biçiminde çatılarla örtülüdür. Çatıların tepelerinde, eski Türk çadırlarında görülen tunç mızrak ucu vardır. Eski Türk kilim desenlerinden alınmış geometrik süslemeler, fresk tekniğinde uygulanmıştır.Ayrıca kulelerin iç duvarlarında, o kulenin ismiyle ilgili bir kompozisyon ve Atatürk'ün özlü sözleri bulunmaktadır.1. İSTİKLAL KULESİAslanlı yolun sağ başındaki İstiklal Kulesi'nin iç duvarlarında bulunan kabartmada, ayakta duran ve iki eliyle kılıç tutan bir gencin yanında bir kaya üzerine konmuş kartal figürü görülmektedir. Kartal, mitolojide ve Selçuklu sanatında gücün, istiklâl ve bağımsızlığın sembolü olarak tasvir edilmiştir. Kılıç tutan genç ise istiklali savunan Türk milletini temsil etmektedir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.Ayrıca kule duvarlarında yazı bordürü olarak Atatürk'ün istiklalle ilgili şu sözleri yer almaktadır:'Ulusumuz en korkunç yok oluşla son buluyor gibi görünmüşken, tutsak edilmesine karşı evladını ayaklanmaya davet eden atalarının sesi, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son Kurtuluş Savaşı'na çağırdı.' (1921)'Hayat demek savaşma, çarpışma demektir. Hayatta başarı kesinlikle savaşta başarı kazanmakla mümkündür.' (1927)'Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı hiçe sayarız.' (1921)'İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar.' (1927)'Bu ulus bağımsızlıktan yoksun olarak yaşamamıştır, yaşıyamaz ve yaşamıyacaktır, ya istiklal ya ölüm.' (1919)Kulenin içinde ise Anıtkabir maketi ile Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.2. HÜRRİYET KULESİAslanlı Yol'un sol başında bulunan Hürriyet Kulesi içindeki kabartmada; elinde kağıt tutan melek figürü ile meleğin yanında şaha kalkmış bir at tasvir edilmiştir. Melek figürü bağımsızlığın kutsallığını, elindeki kağıt 'Hürriyet Beyannamesi'ni sembolize etmektedir. At figürü ise hürriyet ve bağımsızlık sembolüdür. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.Kule duvarlarında Atatürk'ün hürriyet ile ilgili şu sözleri yazılıdır.'Esas, Türk ulusunun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz.' (1927)'Bence, bir ulusta şerefin, onurun, namusun ve insanlığın sürekli olarak bulunabilmesi kesinlikle o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olabilmesiyle mümkündür.''Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayandığı ulusal egemenliktir.''Bütün tarihsel yaşantımızda özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir ulusuz.'Kule içinde Anıtkabir'in inşaat çalışmalarını gösteren fotoğraf sergisi ve inşaatta kullanılan taş örnekleri bulunmaktadır.3. KADIN HEYKEL GRUBUİstiklal kulesinin önünde, ulusal giysiler giymiş üç kadından oluşan bir heykel grubu vardır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk'e tanrıdan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır.Bu üçlü grup, Türk kadınlarının Atatürk'ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağırbaşlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Özkan'ın eseridir.4. ERKEK HEYKEL GRUBUHürriyet Kulesi'nin önünde üç erkekten oluşan heykel grubu vardır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerini temsil ederken, onun yanında elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanı, biraz gerisinde ise yerel kıyafetlerle Türk köylüsü temsil edilmiştir. Her üç heykelin yüzünde derin acı ile Türk milletinin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu, Hüseyin Özkan'ın eseridir.5. ASLANLI YOLZiyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 m. uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem sebebiyle, Anadolu'da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükuneti temsil etmektedir. Heykeller Hüseyin Özkan'ın eseridir.6. TÖREN MEYDANIAslanlı yolun sonunda yer alan tören meydanı 129 x84,25 m. boyutlarındadır. 15.000 kişi kapasiteli bu alanın zemini; siyah, kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir.7. MEHMETÇİK KULESİAslanlı yolun bitiminde sağda Mehmetçik Kulesi yer almaktadır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada; cepheye gitmekte olan Mehmetçiğin evinden ayrılışı ifade edilmektedir. Bu komposizyonda, elini asker oğlunun omuzuna atmış onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü, fakat gururlu anne tasvir edilmiştir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Mehmetçik ve Türk kadınları hakkında söylediği özlü sözler yer almaktadır:'Kahraman Türk eri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış, yeni bir ülke ile savaşmıştır.' (1921)'Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ulusunda Anadolu köylü kadının üstünde kadın çalışmasından söz etmek imkânı yoktur.' (1923)'Bu ulusun çocuklarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü birimi bulunamaz.'Kulenin içinde; Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili çeşitli kitaplar ve hediyelik eşyalar ziyaretçilere sunulmaktadır.8. ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİMehmetçik ve Zafer kuleleri arasında yer alan; müze, kitaplık ve Kültürel Faaliyetler Müdürlüğü'nün içindeki birimde 'Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi' bulunmaktadır. Atatürk, milli mücadele ve inkılâplar konulu Türkçe ve yabancı dillerde kitapların bulunduğu bir 'İhtisas Kütüphanesi' olarak, her kesimden araştırmacı ve okuyucuya hafta içi 09.00-12.30 / 13.30-17.00 saatleri arasında hizmet vermektedir.9. ZAFER KULESİKulenin duvarlarında Atatürk'ün en önemli üç zaferinin tarihi ve zaferle ilgili özlü sözleri yazılıdır.Kule içinde Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938'de İstanbul Dolmabahçe Sarayı'ndan alarak Sarayburnu'nda donanmaya teslim eden top arabası sergilenmektedir.10. İSMET İNÖNÜ'NÜN LAHTİBarış ve Zafer Kuleleri arasında yanları açık sütunların oluşturduğu galerinin ortasında 25 Aralık 1973 yılında vefat eden Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı, Türk Milli Mücadelesinin Batı Cephesi komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün sembolik lahdi bulunmaktadır. Mezar odası alt kattadır.İsmet İnönü, Anıtkabir'e 28 Aralık 1973'te Bakanlar Kurulu Kararı ile defnedilmiştir.11. BARIŞ KULESİKulenin iç duvarında Atatürk'ün 'Yurtta Barış, Dünyada Barış' ilkesini dile getiren bir kabartma kompozisyonu yer almaktadır. Bu kabartmada çiftçilik yapan köylüler ve yanlarında kılıcını uzatarak onları koruyan bir asker figür tasvir edilmiştir. Bu asker barışın sağlam ve güvenli kaynağı olan Türk ordusunu sembolize etmektedir. Bu şekilde insanlar Türk ordusunun sağladığı huzur ortamı içinde günlük hayatlarını devam ettirmektedirler. Kabartma, Nusret Suman'ın eseridir.Kule duvarlarında Atatürk'ün barış ile ilgili şu sözleri yer almaktadır.'Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.' (1935)'Yurtta Barış, Cihanda Barış.''Ulusun hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir.' (1923)Kulenin içinde ise Atatürk'ün 1935-1938 yılları arasında kullandığı Lincoln marka tören ve makam otomobilleri sergilenmektedir.12. 23 NİSAN KULESİKulenin iç duvarında 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışını temsil eden bir kabartma yer almaktadır. Bu kabartmada, ayakta duran kadının tuttuğu kağıdın üzerinde 23 Nisan 1920 yazılıdır. Kadının diğer elinde Millet Meclisimizin açılışını simgeleyen bir anahtar bulunmaktadır. Kabartma, Hakkı Atamulu'nun eseridir.Kule duvarlarında meclisin açılışıyla ilgili Atatürk'ün özlü sözleri yer almaktadır:'Bir tek karar vardı: O da ulusal egemenliğe dayalı, hiçbir koşula bağlı olmayan bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak.' (1919)'Türkiye Devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.''Bizim bakış açılarımız kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.'Kulede Atatürk'ün 1936-1938 yılları arasında kullandığı Cadillac marka özel otomobili sergilenmektedir.13. BAYRAK DİREĞİAnıtkabir'in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanına giriş merdivenlerinin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk bayrağı dalgalanır. Amerika'da özel olarak yaptırılan 33.53 m. yüksekliğindeki bu direk, Avrupa'daki tek parça çelik bayrak direklerinin en yükseğidir. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmaktadır. Amerika'da yaşayan Türk asıllı Amerika vatandaşı Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında imal edilerek 1946 yılında Anıtkabir'e hediye edilmiştir. Bayrak direğinin kaidesinde yer alan kabartmada; meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı ise barışı simgelemektedir. Türk bayrağı, ulusumuzun yurdunu savunma, zafer kazanma, barışı koruma ve uygarlık kurma gibi yüce değerleri üzerinde dalgalanmaktadır. Kabartma Kenan Yontuç'un eseridir.14. MİSAK-I MİLLİ KULESİMüzenin girişindeki bu kulenin içinde bulunan kabartma, tek vücut olarak kenetlenmemizi sembolize etmektedir. Kabartma, bir kılıç kabzası üzerinde üst üste konmuş dört elden ibarettir. Bu komposizyon Türk vatanının kurtarılması için içilen millet andını ifade etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Milli Misak ile ilgili şu sözleri yazılıdır:'Kurtuluşumuzun genel kuralı olan ulusal andı tarih safhasına yazan ulusun demir elidir.' (1923)'Ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamak istiyoruz.' (1921)'Ulusal benliği bulamayan uluslar başka ulusların avıdır.' (1923)Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Müzenin girişi olan bu kulede bulunan aktüalite panolarında Anıtkabir'de yapılan önemli törenlere ait fotoğraflar da sergilenmektedir.15. ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİAnıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılâp kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. Bu amaçla 21 Haziran 1960'ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk'ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir.Müzede ayrıca Atatürk'ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen'in müzeye armağan ettikleri Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir.16. İNKILAP KULESİMüzenin devamı olan bu kulede Atatürk'ün giydiği elbiseler sergilenmektedir. Kulenin iç duvarında yer alan kabartmada zayıf, güçsüz bir elin tuttuğu sönmek üzere olan bir meşale, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nu simgelemektedir. Güçlü bir elin göklere doğru kaldırdığı ışıklar saçan diğer bir meşale ise, yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'ün Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için yaptığı inkılâpları simgelemektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.Kule duvarlarında Atatürk'ün inkılâplarla ilgili şu sözleri yazılıdır:'Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesine, uygarlaşmasına teknik imkân ve bilimsel ihtimal yoktur.''Biz ilhamlarımızı gökten ve bilinmeyen alemden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.'Müzenin giysi bölümü olarak kullanılan bu kulede; Anadolu Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr.Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumu heykeli bulunmaktadır.17. CUMHURİYET KULESİSanat Galerisi'nin girişi olan bu kulenin duvarlarında Atatürk'ün Cumhuriyet ile ilgili şu özlü sözü bulunmaktadır.'En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız, ulusal egemenliğimizi kavramış ve onu eylemli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi gerçekten kanıtlamış olduğumuzdur.'Kulenin içinde, Atatürk'ün öğrenim gördüğü Manastır Askeri İdadisi ile Sivas ve Erzurum Kongre binaları ve I. T.B.M.M. binalarının maketleri ve o dönemlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.18. SANAT GALERİSİCumhuriyet Kulesi ve Müdafaa-i Hukuk Kuleleri arasında yer alan bu bölümde Atatürk'ün özel kitaplığı teşhir edilmektedir.Duvarlarda Atatürk'ü ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamları ile Atatürk'ü birlikte tasvir eden yağlı boya tablolar bulunmaktadır. Bu tablolar, ressam Rahmi Pehlivanlı'nın eseridir.Galeride ayrıca, Atatürk, Milli Mücadele ve Anıtkabir konulu belgesel filmlerin gösterildiği sinevizyon bölümü yer almaktadır.19. MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİBu kule duvarının dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşımızda ulusal birliğimizin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileri uzatmış sınırlarımızı geçen düşmana 'Dur!' diyen bir erkek figür tasvir edilmiştir. İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç yurdumuzu, onu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milletimizi temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Müdafaa-i Hukuk konusunda söylediği sözler yer almaktadır:'Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır.' (1919)'Ulus bundan sonra hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına şahsen kendisi sahip çıkacaktır.' (1923)'Tarih; bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez.' (1919)'Türk ulusunun kalbinden, vicdanından doğan ve onu esinlendiren en esaslı, en belirgin istek ve iman belli olmuştu: Kurtuluş.' (1927)Kulenin içinde 'Atatürk ve Milli Mücadele' konulu periyodik sergiler düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk'ün öğrenim gördüğü Harbiye Mektebi'nin maketi bulunmaktadır.20. SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMAKomposizyonun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek bulunmaktadır.Bunlar, savaşın ilk döneminde düşman saldırıları karşısında evlerini bırakıp yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya dönmüş, sol elini kaldırıp yumruğunu sıkarak düşmanlara; 'Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız' demektedir.Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın ile ayakta bir yiğit ve ona bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürleri, Sakarya Muharebesi başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk, düşman istilası altında, Türk ordusunu bekleyen halkımızı simgelemektedir. Bu halkın üzerinden uçarak Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.Komposizyonun sonunda yere oturan kadın vatan anayı, diz çöken genç Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan Türk ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk ordusunun zaferinin simgesi olan meşe ağacını göstermektedir. Kabartma İlhan Koman'ın eseridir.21. BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMAKomposizyonun solunda yer alan ve bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Sonraki bölümde; Atatürk bir elini ileri uzatmış ve 'Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!' diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek, Ata'nın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Bundan sonraki bölümüde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde ellerinde kalkan ve kılıçlı bir asker Türk ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Önde ise elinde Türk bayrağı ile Türk ordusunu çağıran zafer meleği bulunmaktadır. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.22. MOZOLEAnıtkabir'in en önemli bölümü olan mozoleye çıkan 42 basamaklı merdivenlerin ortasında 'hitabet kürsüsü' yer almaktadır. Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk'ün 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' sözü yazılıdır. Kürsü Kenan Yontuç'un eseridir.Mozole 72x52x17 m. boyutlarında uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olup, ön ve arka sekiz, yan cepheler ise 14.40 m. yüksekliğinde ondört kolonatla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde, solda Atatürk'ün Türk gençliğine hitabı, sağda ise Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümünde söylediği nutku yer almaktadır. Harfler taş kabartma üzerine altın yaldızlarla yazılmıştır.23. ŞEREF HOLÜŞeref holüne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk'ün 29 Ekim 1938 tarihli Türk ordusuna son mesajı, solda ise 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Atatürk'ün ölümü üzerine yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli Türk milletine taziye mesajı yer almaktadır. Bu iki yazıt Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981'de yazılmıştır.Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde, Atatürk'ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Lahit taşı tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref holünün zemini Adana ve Hatay'dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.Şeref holünün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref holünün yüksekliği 17 m. olup, yan duvarlarında altışardan 12 adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozole yapısının üstü, düz kurşun çatı ile örtülüdür.24. MEZAR ODASIAtatürk'ün aziz naaşı, mozolenin zemin katında doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozolenin birinci katı olan şeref holündeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası Selçuklu ve Osmanlı mimari stilinde sekizgen planlı olup, piramidal külahlı, tavanı geometrik motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/anitkabir-muzesi

Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Dünyanın yedi harikasından biri olup günümüze  kadar zarar görmeden ayakta kalabilmeyi başarabilmiş tek yapı Mısır’daki Gize piramitlerinden Keops piramitidir.Piramit şeklindeki yapılar sadece  Mısır’a özgü olmayıp dünyanın başka yerlerinde de inşa edilmiş örnekleri bulunmaktadır. Fakat sayıca en çok Mısır’da bulunduklarından bölgeyle özdeşleşerek “Mısır Piramitleri” olarak anılmaktadırlar. Dünyadaki Önemli Piramitler: ◦Keops Piramidi (145,75 metre)◦Mikerinos Piramidi(66,5 metre)◦Kefren Piramidi (143,56 metre)◦Sakkara Piramidi (63,17 metre)◦Maldum Snefru Piramidi (93,26 m)◦Dahahur Bent Piramidi (104,85 m)◦Dahahur Snefru P. (103,95 metre)◦Sakkara Pepi II P. (52,555 metre)◦Uxmal Tapınağı (Meksika)◦Teotehuacan (Meksika)◦Tiahuanaco (Bolivya)◦Dohan Tapınağı (Çin Halk Cumhuriyeti)Piramit Nedir?  Tabanı kare şeklinde olup köşelerin tepede tek bir noktada birleşmesiyle oluşan geometrik şekildir. Dört eşit büyüklükte üçgen yüzeye sahip olan piramitler, inşa edildiklerinde mühendislik açısından son derece sağlam bir yapı sergilemektedirler.Piramitlerin Tarihçesi iPiramitlerin firavunun mumyası ile onun değerli hazinelerini ve dönemin eşsiz sanat eserlerini saklamak amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Fakat bugüne kadar hiçbirisinin içerisinde herhangi bir mumyaya veya hazineye rastlanmamıştır. Dünyanın ilk inşa edilen piramidi Sakkara’da olup yapımı M.Ö 2620 yılında tamamlanmıştır. İlk örnekleri basamaklı yapıda olan piramitlerin birçoğu tamamlanamamış veya yapım aşamasında yıkılmıştır. Bunun ilk örneği M.Ö 2570 yılında yapımına başlanan Meidum piramidi olup, sekizinci basamak yapılmak istenirken yıkılmıştır.Piramitleri inşa edenler bundan ders çıkararak daha yüksek piramitler yapabilmek için tabanı mümkün olduğunca geniş tutarak eşkenar bir geometri kullanmanın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Nil nehri yakınlarındaki Dahahur bölgesinde M.Ö 2570 yılında inşasına başlanmış olan Bent piramidi, üçte ikilik bölümü tamamlandıktan sonra daha önceki tecrübeler baz alınarak eğim açısı düşürülmüş ve yükseltilmeye devam edilmiştir. Bu yöntemle M.Ö 2565 yılında başarıyla tamamlanan Bent piramidi çok daha rijit bir yapıya kavuşurken, eşsiz bir görünüme de sahip olmuştur. Bu tarihten sonra yapılan tüm piramitler daha küçük sabit bir açı ile yükseltilerek inşa edilmiştir.Piramitleri Kimler İnşa Etti ?  Önceleri piramitlerin Mısırlı köleler tarafından yapıldığı düşünülmekteyken 1990 yılında bir turistin bindiği atın ayağı bir çukura düşer ve bu çukur gizemli bir mahzene açılır. Burası piramit yapımında çalışan işçilerin ustabaşı olan kişinin mezarıdır. Kubbeli mezar olarak da bilinen mekan, duvarları işlemeli ve ihtişamlı bir yapıya sahiptir. Böylesine güzel bir mezarın işçi sınıfındaki birisine yapılması, çalışanların esir olmadığının göstergesiydi. İşçiler gündüzleri çalışıyor ve geceleri buradaki köylerde bulunan evlerine gidiyordu. Daha sonra bu bölgede yapılan kazılarda 250’den fazla farklı mezar daha bulunmuştur. Ustabaşının çevresindeki mezarlar seçkin işçilerin mezarlarıyken normal işçiler biraz daha uzakta toplu halde bulunmaktaydı.Ölen herkes için bir mezar yapılmakta olduğu anlaşılan bölgedeki kazılarda mezarların girişlerinde işçilerin statülerini gösteren hiyeroglif yazılar bulundu. Bu yazılarda “mezar inşaatı denetçisi”, “mezar inşaatı yöneticisi” gibi ibareler yazmaktaydı. Ayrıca bu mezarlarda işçilerin minyatür heykelleri ve sanat eserleri de yer almaktaydı.Yaklaşık 200.000 işçinin çalıştığı bölgedeki iskeletler incelendiğinde omurganın inanılmaz bir yüke maruz kaldığı ortaya çıkmıştır. Omurgaya binen aşırı yük buradaki taş taşıma işleminin güçlüğüne işaret etmekteydi. Bu kadar özveri ve emekle ortaya çıkan piramitlerin yapımı için binlerce işçi bu bölgedeki şehirlerde yaşamaktaydı. Yapılan kazılarda evler, fırınlar, çömlekler gibi birçok tarihi eser bulunurken duvarlardaki hiyerogliflerde nasıl ekmek yapıldığı ve içecek hazırlandığı gibi detaylar resmedildiğinden dönemin şehir yaşamı hakkında fikir edinmek de mümkün olmuştur.Gize piramitlerinde 15 milyondan fazla kireç taşı kullanıldı. Bu taşlar piramitlerden 300 metre uzaktaki bir taş ocağından çıkartılmış ve yine burada kesilip işlenerek hazır hale getirilmiştir. Kazılarda bu bölgede taşların kesilmesi için gerekli olan oluklu platformlar bulunarak etrafı kazılmaya devam edilmiş ve dev bir taş ocağının enkazı ortaya çıkartılmıştır. Taş ocağından çıkartılan taş miktarı piramitlerde kullanılan miktarla örtüşmekteydi. Ayrıca piramitlerin yapımında kullanılan taş rampalar kil ve kireç taşı tozunun karışımından oluşan bir çamurla sıvanmıştı. Bu yöntem çok dayanıklı ve sert bir yapı oluştururken, ufak bir keski darbesiyle de kolayca koparak çözülebilmekteydi. Taş ocağı bulunduğunda içi bu rampanın enkazı ile doluydu.i1954 yılında Keops piramidinin güney ucunda bir kubbe bulundu ve kalıntılar incelendiğinde burada bir geminin yatmakta olduğu anlaşıldı. Bu gemi, Mısır Firavunu Keops’un gemisiydi ve 13 sene süren yoğun çalışmanın ürünü olarak tüm parçalar birleştirilerek müzede sergilenmeye başlandı. Yılda 300.000 kişinin ziyaret ettiği müzede tamamı sedir ağacından yapılmış dünyanın en eski gemisi gururla sergilenmektedir. Daha sonraları benzer şekilde diğer firavunlar için yapılmış bir kardeş gemi daha bulundu fakat bu gemi zarar görmemesi ve tarihi değerini kaybetmemesi için bulunduğu odadan çıkarılmadı.Firavunların mumyaları bir mağara içerisindeki gizli bir mezarlıkta bulunmuştur. O dönemin mumyalama tekniği sayesinde binlerce yıl sonra bile hala yüzleri tanınabilir şekilde kalan 40 kadar mumya çıkartılmıştır. Mumyalama işleminin nasıl yapıldığı bu mezarlıkta duvarlara çizilen hiyerogliflerden anlaşılmaktadır. Sadece karın bölgesine bir elin girebileceği kadar açılan ufak kesikten bütün organların çıkarıldığı ve içinin özel baharatlar ve yağlarla sıvanarak doldurulduğu gösterilmekteydi. O dönemin insanları öldükten sonra tekrar dirileceğini düşünüyordu ve tüm parasını mumyalama işlemi için  saklıyordu. Çünkü dirildikten sonra bedenlerine ihtiyaçları olacaktı. Bu nedenle bir kişi ne kadar zenginse öldükten sonra o kadar iyi korunacak demekti. Çok pahalı olan mumyalama işlemi sadece önemli kişilere ve zenginlere yapılırken, yoksul insanlar toplu mezarlara gömülmekteydi.Piramitler Nasıl İnşa Edildi?keopsuniciİnşa edilen en önemli piramitler Gize Piramitleri’dir ve Mikerinos, Kefren ve Keops ismindeki üç pramitten oluşur. Gize Platosu’nda bulunan bu piramitlerin en büyüğü ve en gizemli olanı Keops piramididir.Keops piramidi 20 yıl içinde 150 metre yüksekliğe kadar kaldırılan her biri 2.5 ton ağırlığındaki 2.300.000 adet kireç taşı kullanılarak inşa edilmiştir. Toplam ağırlığı 5.5 milyon ton olan bu taşların bu süre zarfında dizilebilmesi için her iki buçuk dakikada bir taşın yerine oturtulmuş olması gerektirmektedir. Bu nedenle günümüzde bu piramidin en anlaşılmaz yönlerinden biri nasıl inşa edildiğidir.Hayranlık verici bir orantıya sahip olan yapı, gizemini taşların suskunluğuna bırakmıştır. 51° 51’ 14” eğimle dizilen bu taşlarda hassasiyetin binde bir oranında bile şaşması durumunda piramit en tepede düzgün birleşemezdi. Günümüzde bu tarz ufak hatalar en seçkin yapılarda bile makul bir tolerans olarak görülmektedir. Ama bundan 4500 yıl önce inşa edilen piramitlerde tepe noktası kusursuzca birleştirilmiştir.Milyonlarca taş nasıl olup da 140 metreyi aşan yüksekliklere kaldırılabilmiştir? Bunun için taş bloklardan yapılma büyük rampalar kullanılmıştır. Bu rampa piramitin yakınına kurulmuş olan taş ocağından başlayarak piramite kadar devam eden ve düzenli olarak kesintisiz taş taşınmasını sağlayan bir yapıda inşa edilmiştir. Aksi halde asla gerçekleştirilen süre içerisinde işi tamamlamak mümkün olmazdı. Fakat bu rampa piramit hacminin %65’i tamamlandıktan sonra 43 metre yüksekliğe ulaşır ve bu noktradan sonra ne kadar etkili olduğu tartışma konusudur. Çünkü piramidin tamamını bu rampa vasıtasıyla yapmak için 43 metreden 140 metreye ulaşmak gerekeceğinden, bunun için piramidin toplam hacminin iki katı kadar daha taşa gerek olacaktı. Bu nedenle bu seviyeden sonra piramidin inşasına içeriden devam edilmiştir.Piramit iki aşamada inşa edilmektedir. Birisi piramidin inşası diğeri ise kral odasının inşasıdır. Kral odası piramit tabanından 43 metre yukarıda bulunmakta olup içerisinde dış ortama açılan hava kanallarının bulunması ve tavanında 60 tonu aşan düz bloklarının kullanılmış olması açısından hayranlık uyandırıcıdır. Tanesi 15 ton olan bu taş blokların nasıl taşındığı ise, kralın odasına giden geniş yolda(büyük galeri) gizlidir. Burada karşı ağırlık mekanizmasıyla çalışan bir sistem bulunmaktaydı ve halatlarla birleştirilmiş olan bu terazi mekanizması sayesinde bloklar istenilen yüksekliğe rahatlıkla kaldırılırdı.Taşlar istenen yüksekliğe kaldırıldıktan sonra koyulması gereken yere götürülmek üzere 10 kişilik insan grupları tarafından piramidin kenarlarındaki tüneller içerisinde çekilirdi. Eğer bir köşe dönülecekse piramidin açık tünel uçlarında resimde gösterilen biçimde yine bir terazi sistemiyle kaldırılarak yön verilir ve diğer yöne gidecek raya oturtulurdu. Daha sonra bu tünelde de 10 kişilik grup tarafından gereken yere kadar çekilerek götürülürdü. Taşlar çekilirken oluşan sürtünme kuvvetini azaltmak içinse, çamur ve su kullanılırdı.Piramit yüzeyi önceleri şu an olduğu gibi basamaklı bir yapıda değildi. Keops piramidi 45 asırlık varolma sürecinde üstten 10 metre kadar aşınmıştır. Yüzeyin üçgen şeklindeki basamak araları özel bir kireçtaşı çamuruyla kaplanarak doldurulur ve pürüzsüz, parlak bir görünüm alırdı. Özellikle son 20 senede piramitler geçtiğimiz 400 seneden daha fazla hasar görmüştür. Gerek güneş ışınları gerekse iklim şartları gibi etmenler piramitlerin varlığını her geçen gün daha fazla tehtid etmektedir.Piramitlerin Gizemi Nedir? İngiliz matematikçi ve astronomist olan John Taylor birtakım çalışmalar yapmış ve elde ettiği sonuçlar Howard Vyse tarafından analiz edilmiştir. Bunlardan bazıları;– Keops piramidinin taban alanı dünyayı yataydan ikiye böldüğümüzde ortaya çıkan kesit alanı gibi düşünülürse ve piramidin tabanı dünyanın yarıçapı üzerine oturtulsa, yüksekliği tam kutup noktasına denk gelirdi. Yani burada kusursuz bir oran mevcuttur.- Keops piramidinin taban çevresini yüksekliğinin iki katına bölündüğünde tam olarak pi=3,1416 sayısı elde edilmektedir.– Keops ve Kefren piramitleri doğu-batı ve kuzey-güney sınırlarına öyle kusursuz yerleştirilmiştirler ki, o günün koşulları düşünüldüğünde hayret verici bir durum olarak görülmektedir.– Keops piramidinin üçgen şeklindeki dört yüzeyinin toplam alanı, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.– Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı tam olarak dünya ile güneş arasındaki mesafeyi(149.504.000km) vermektedir.– Piramitler bir güneş saati olarak işlev görmektedirler. piramitlerin Ekim ayı ortasında ve Mart ayının başlangıcında yre düşürdüğü gölgeler, mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir.– Keops piramidiyle dünyanın merkezi arasındaki mesafe, Kuzey kutbuyla arasındaki mesafeye eşittir.Bilimsel olarak kanıtlanmamış bazı rivayetler ise şunlardır;– Piramitlerin üzerinden geçen meridyen, karaları ve denizleri iki eşit parçaya bölmektedir.– Piramit hangi firavunun adına yapıldıysa, kralın odasına yılda sadece iki kez güneş girmektedir. Bunlar kralın doğduğu ve öldüğü günlerdir.– Piramitlerin içerisinde radar gibi aletler çalışmamaktadır.– Piramit içerisinde bırakılmış kirli bir su, birkaç gün içerisinde arıtılmış hale gelmektedir.– Piramitin içerisine bırakılan süt birkaç gün bozulmadan kalabilirken, beklenmeye devam edilmesi durumunda yoğurt haline gelmektedir.– Piramit içerisine koyulan bir bitki hiç ışık almasa da normale göre daha hızlı büyümektedir.– Açık bir yara, piramit içerisinde çok daha çabuk bir şekilde iyileşmektedir.– Piramitlerin içi yazın serin, kışın ise ılık olur.– Gize Platosu’ndan geçen boylam, denizlerle karaları iki eşit parçaya böler.Sfenks HeykeliGize piramitlerinden Kefren piramidini koruması için yapılmış olan dev bir köpek heykelidir. 70 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğinde olan Sfenks, çakal kafalı Anubis’in heykelidir. M.Ö 2520 yılında yapılmış olan heykel tarih boyunca Nil nehrine bakarak, nehir yoluyla gelenleri karşılamaktadır.Sfenks heykeline Mısır’ı işgal eden Hiksos’lar tarafından büyük zarar verilmiştir. Daha sonra ülkede düzenin sağlanmasıyla beraber dönemin kralı tarafından yüz kısmı değiştirilerek firavunun(Mısır Kralı) sureti yaptırılmıştır.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/misir-piramitlerinin-sirri-nedir

IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu

IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu

Hisarlı Ahmet, Değişen Toplumda Kültürlenme ve Kültürleşme, Müzik Algısı, Müzik Nereye Gidiyor?, Şehir ve Müzik, Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri, Müzik ve Terapi, Müzik, Medya ve Teknoloji… İşte, Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nun ilk sekiz yıllık verimi… Sempozyum, Mayıs 2018’de kapılarını “Müzik Teorileri” temasıyla açıyor. De Institutione Musica (Boëthius, 500’ler), L’arte del Contraponto Ridotta in Tavole (Artusi, 1586-9), L’armonico Pratico al Cimbalo (Gasparini, 1708) ve Der Freie Satz (Schenker, 1935): Bu dört referans kitap, bugün Batı Müziği Teorisi kategorisine dahil ediliyor. Oysa, çok az ortak noktaları var. İlkiyle sonuncusu arasındaki yaklaşık 1400 yılda müzik pratiğindeki bunca değişime rağmen, aralarında dikkate değer bir örtüşmenin bulunmayışı, müzik teorileri alanındaki konu zenginliğine ve hedef kitle çeşitliliğine bir örnek. Aşağıda, IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nda bildiri kabul edilecek konu başlıkları sergilenmekte. Bunları somutlaştırmak amacıyla, her bir alt başlığın altına, teori literatüründen seçilmiş makale ve bildirileri eklemeyi yararlı görüyoruz: A. ANALİZ A1. Eser Analizi Yüksel, M., Özçifci, S., Gürün, G. ve Berki, T. (2012). Bir Schumann Şarkısında Tonal Yapı-Şiir İlişkisi. U. Türkmen (Ed.). III. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müziği Algılamak Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 536-546). Kütahya: Ekspres Matbaası. Hyland, A. M. (2016). In Search of Liberated Time, or Schubert’s Quartet in G Major, D. 887: Once More Between Sonata and Variation. Music Theory Spectrum, 38(1), 85-108. A2. Bestecilik Yaklaşımları Karadeniz, İ. ve Berki, T. (2015). Bir Saygun İmzası: [5,3,3]. Ç. Adar (Ed.). VI. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 302-308). Afyonkarahisar: Matbaa-i Beka. Çaylı, F. (2017). Beethoven’ın Piyano Sonatlarındaki Retransition Kısımları Üzerine (Erken Dönem: 1795-1800) Sahne ve Müzik Eğitim-Araştırma e-Dergisi, 4, 96-108. Richter, P. (2003). The Schumannian déjà vu – Special Strategies in Schumann’s Construction of Large-Scale Forms and Cycles. Studia Musicologica Academiae Scientiarum Hungaricae, 44(3-4), 305–320. A3. Terim/Kavram İncelemeleri Yüceer, E. M. (2015). Müzikte Konsonans Kavramı İçin Sınıflandırma Önerisi. Ç. Adar (Ed.). VI. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 111-119). Afyonkarahisar: Matbaa-i Beka. Wright, O. (1990). Çargâh in Turkish classical music: History versus theory. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 53(2), 224-244. A4. Edisyon/Nüsha Analizi Önder Başarır, F. E. (2016). J. S. Bach’ın Kayıp Keman Konçertoları: Orijinalite, Transkripsiyon, Yeniden Yapılandırılış Süreci. Sahne ve Müzik Eğitim-Araştırma e-Dergisi, 3, 15-32. Yalçın, G. (2017). Nâyî Osman Dede’nin Nota Defterinden Üç Saz Eserinin Müzik Yazısı Açısından İncelenmesi. Rast Müzikoloji Dergisi, 5(1), 1447-1473. A5. Analiz Yöntemleri Yüksel, M. (2014). Schenker Analizi: Yeni Boyutlara Doğru. Ç. Adar (Ed.). IV. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Nereye Gidiyor? Sempozyum Tam Metin Kitabı, (s. 418-432). Afyonkarahisar: ARG Matbaacılık. Yust, J. (2016). Special Collections: Renewing Set Theory. Journal of Music Theory, 60(2), 213-262. B. TEORİ TARİHİ Levendoğlu, O. (2004). XIII. Yüzyıldan Bugüne Uzanan Makamlar ve Değişim Çizgileri. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1(17), 131-138. Rehding, A. (2016). Instruments of Music Theory. Music Theory Online, 22(4) C. SES SİSTEMLERİ Can, M. C. (2001). Müzikte Tam Beşli Zincirleri ve Pythagoras Dizileri. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 21(2), 143-159. Durfee, D. S. ve Colton, J. S. (2015). The physics of musical scales: Theory and experiment. American Journal of Physics, 83(10), 835-842. D. TEORİ EĞİTİMİ D1. Teori, solfej, form, armoni, makam ve usûl öğretiminde durum saptaması Cohn, R. (2015). Why We Don’t Teach Meter, and Why We Should. Journal of Music Theory Pedagogy, 29, 5-22. D2. Teori, solfej, form, armoni, makam ve usûl öğretiminde yeni yaklaşımlar, yöntemler Koçaslan, G. ve Berki, T. (2016). Müzik Formları Öğretiminde Yeni Bir Yaklaşım: Çok Katmanlı Analiz Şeması. E. Lehimler ve K. Çelenk (Ed.). 1. Erzurum Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumu Tam Metin Kitabı, (s. 439-452). Erzurum: Atatürk Üniversitesi E. TEORİ EKSENLİ DİSİPLİNLERARASI ÇALIŞMALAR Tekman, H. G. ve Bharucha, J. J. (1998). Implicit knowledge versus psychoacoustic similarity in priming of chords: Tests of a neural net model. Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 24, 252-260. Kunimatsu, K., Ishikawa Y., Takata, M. ve Joe, K. (2015). A Music Composition Model with Genetic Programming: A Case Study of Chord Progression and Bassline. Proceedings of the International Conference on Parallel and Distributed Processing Techniques and Applications (PDPTA), (s. 256-262). Athens: The Steering Committee of The World Congress in Computer Science, Computer Engineering and Applied Computing (WorldComp) IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nun; müziğin yapısının özgürce araştırılacağı kalitatif bir bilgi şölenine sahne olması dileğiyle… http://hisas.org.tr/

http://www.ulkemiz.com/ix-uluslararasi-hisarli-ahmet-sempozyumu

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi

Adres: Bahçeli Evler Mahallesi 15100 BURDURTelefon: 0248 212 27 00Web: www.mehmetakif.edu.tr/FAKÜLTE VE BÖLÜMLER Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, 01.03.2006 tarih ve 5467 sayılı kanunla kurulmuş bir üniversitedir.20 Temmuz 1982 tarih ve 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile kurulan Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanan Burdur Eğitim Fakültesive Burdur Meslek Yüksek Okulu ile yola çıkılan oluşum 1992 yılında 3837 sayılı yasa ile kurulan Süleyman Demirel Üniversitesi'ne bağlanarak devam etmiştir.Süleyman Demirel Üniversitesi'ne bağlı olunan süreçte iki birime ilave olarak Burdur Sağlık Yüksek Okulu, Bucak Hikmet Tolunay Meslek Yüksek Okulu, Bucak Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu, Ağlasun Meslek Yüksek Okulu, Gölhisar Meslek Yüksek Okulukurulmuştur. 01.03.2006 tarih ve 5467 sayılı kanunla Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Veterinerlik Fakültesi ve yeni kurulan Fen Edebiyat Fakültesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, Fen Bilimleri Enstitüsü ile Sağlık Bilimleri Enstitüsü de bu oluşuma katılmıştır.Mehmet Akif Ersoy üniversitesi değişime ve gelişime devam etmektedir. Bucak Zeliha Tolunay Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu oluşuma en son katılan yüksekokuldur. Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu Türkiyede sınırlı sayıda üniversitede vardır. Bu yönüyle Bucak Zeliha Tolunay Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinin gözbebeğidir.Üniversitenin Rektörü Prof. Gökay Yıldız, Sosyal Bilgiler Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Zafer Gölen'dir.Bucak Zeliha Tolunay Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik YüksekokuluMuhasebe ve Finansal Yönetim (Yüksekokul)Muhasebe ve Finansal Yönetim (Yüksekokul)(İkinci Öğretim)Uluslararası Ticaret (Yüksekokul)Yönetim Bilişim Sistemleri (Yüksekokul)Uluslararası Ticaret (Yüksekokul)(İkinci Öğretim)Eğitim FakültesiBilgisayar ve Öğretim Teknolojileri ÖğretmenliğiFen Bilgisi ÖğretmenliğiFen Bilgisi Öğretmenliği(İkinci Öğretim)İlköğretim Matematik Öğretmenliğiİngilizce ÖğretmenliğiOkul Öncesi ÖğretmenliğiOkul Öncesi Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Rehberlik ve Psikolojik DanışmanlıkSınıf ÖğretmenliğiSınıf Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Sosyal Bilgiler ÖğretmenliğiSosyal Bilgiler Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Türkçe ÖğretmenliğiTürkçe Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Fen-Edebiyat FakültesiAntropolojiArkeolojiBiyolojiKimyaMatematikSağlık YüksekokuluHemşirelik (Yüksekokul)Veteriner FakültesiVeterinerlik

http://www.ulkemiz.com/mehmet-akif-ersoy-universitesi

V. ULUSAL ECZACILIK ÖĞRENCİ KONGRESİ 2018

V. ULUSAL ECZACILIK ÖĞRENCİ KONGRESİ 2018

20-22 Nisan 2018 tarihlerinde Kayseri'de Farmakon 2018'de sizleri ağırlamaktan mutluluk duyar

http://www.ulkemiz.com/v-ulusal-eczacilik-ogrenci-kongresi-2018

Döllenme Nedir ?

Döllenme Nedir ?

Hayvanlarda döllenme Dişi eşey hücresi yumurta, erkek eşey hücresi spermle döllenir ya da partenogenetik olarak uyarılır. Yumurta, spermleri kendine çekmek için bazı özel kimyasallar salgılar. Yumurtanın mukopolisakkrit dış kısmında oluşan bu kimyasala fertilizin denir. Her yumurta hücresi, kendi türüne uygun fertilizin maddesi salgılar. Eğer yumurta suyu kılcal bir boru içersine konursa, spermalar bu kılcal borunun ağzında toplanır. Bu kemotropizm hareketidir. Döllenme sırasında sperm yumurtaya değer değmez, Antifertilizin denilen maddeyi salgılarak yumurta fertilizini nötralize eder. Döllenme sırasında akrozomdan salınan "Hyaluronidaz" enzimi ile yumurtanın dışındaki Corona radiata'yı eriterek spermin yumurtaya ulaşması sağlanır. Sperm yumurta içersine girer girmez, girdiği yerden başlayarak bir döllenme zarı oluşturur. Buna Kabuk Tepkimesi denir. Bu tepkimenin nasıl oluştuğu tam olarak bilinmemekle beraber, deneysel olarak bu zar kaldırıldığında birçok spermanın yumurtaya girmesine olanak tanır. Kural olarak bir yumurtaya bir sperma girer, (Monospermi), fakat bazı hayvan gruplarında birden fazla sayıda sperm yumurtaya girebilir (Polispermi). Döllenme zarı oluştuktan sonra hiçbir sperm yumurtaya giremez. Birleşme sırasında iğ iplikleri çekirdeğe yaklaşır ve daha sonra ikiye ayrılarak birbirinden uzaklaşır. İğ ipliklerinin oluşumu mayozu ve segmentasyonu başlatır. Normalde yumurta hücresinin geçirgen olmayan zarı, döllenme sonrasında geçirgen hale gelir ve metabolik aktivitesini arttırır. Yumurta, hücre içindeki depo besinleri kullandıktan sonra, zar aracılığıyla madde alış verişi yapmaya başlar. Döllenme öncesinde bulunmayan enzimlerin sentezine ve protein sentezine başlanır. Böylece segmentasyon başlar ve gelişme devam eder. Bitkilerde DöllenmeBitkilerde dişi organın stigması üzerine gelerek çimlenen polenden gelişen polen tüpü, stilusdan geçerek genellikle mikropilden, bazen de kalazandan embriyo kesesine ulaşır. Polen tüpü içindeki spermlerden biri yumurta hücresi ile birleşerek zigotu, bir diğeri de embriyo kesesi sekonder çekirdek ile birleşip, triploid endospermi (besi dokuyu) oluşturur. Zigot ilerki dönemlerde bölünerek embriyoyu meydana getirir.

http://www.ulkemiz.com/dollenme-nedir-

Labranda Antik Kenti

Labranda Antik Kenti

Labranda antik kenti Milas’ın 15 kuzeyinde Kargacık köyü üstündeki yaylada yer alır. Eski çağda Alabanda-Mylasa antik yolu üzerindeydi. Labranda adı “çifte balta” anlamındaki Labrys kelimesinden ortaya çıkmıştır. Çift başlı balta tanrı Zeus’un sembolüdür ve Karia’daki tüm tasvirlerinde bulunmaktadır. Kente yeralan en eski buluntular yaklaşık İ.Ö. 600 yılına aittir. 6. ve 5. asırlarda kutsal alan yapılmış ve bu alan sonradan tapınak terası olarak kullanılmıştır. Bu kutsal alan Zeus Labrayndas’a adanmış tek kutsal alandır. Halikarnassoslu tarihçi Herodotos kitabında, yukarıda da belirttiğimiz gibi (V,119) Karların Zeus Stratos’a tapınan yegâne halk olduğunu söyler. 497’de bu kutsal alanda bir savaş yapılmış ve Karia ordusu müttefikleri Miletlilerle beraber Pers ordusuna yenilmiştir. İ.Ö.4. yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (İ.Ö.377-352) ve İdrieus (İ.Ö. 351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanmıştır. 355’de Labranda’daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yönelik bir suikastten sonanda kurtulmuştur. Burada yer alan bir dizi suni teras, bir veya iki giriş binası, küçük bir Dor binası (olasılıkla çeşme binasıdır), anıtsal merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi diye adlandırılır), Stoa ve etrafı sütunlu Zeus Mabedi gibi yapılar bu olaydan sonra yapılmış olsa gerekir. 344’de İdrieus’un ölümüyle bu tür çalışmalara son verilmiştir. İ.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmıştır. Labranda ile Mylasa arasında 5 m enindeki yol taş bloklarla kaplanmış durumdaydı ve ‘’kutsal yol ‘’diye adlandırılırdı. B.zafer http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/labranda-antik-kenti

Keramos Ören Yeri

Keramos Ören Yeri

Muğla ili Milas ilçesi Keramos günümüzde Muğla iline bağlı Ören sınırları içinde yer almaktadır. Keramos, Yunancada çömlek, kiremit anlamına gelmektedir. Yunanlı antik çağ tarihçisi Strabon’a göre Keramos kentinin çok fazla köyü bulunmaktadır.. Antik dönemden Osmanlıların son yıllarına kadar yüzyıllar içinde yapılarda ve mahallelerde görülen yerleşim sürekliliği Keramos’un en önemli özelliğidir. Karia’nın önemli kentlerinden biridir. Günümüzde kısmen korunabilmiş surları, (i.ö.4.yy) birbirini izleyen tüm uygarlıklara barınak sağlamıştır Kentin kuruluş tarihi ile kesin bir bilgi yoktur ama kentin İ.Ö.2.yüzyıldan çok önce kurulmuş olduğunu kentteki kalıntılardan anlıyoruz. Kent Roma döneminde gönençe ulaşmıştır. Bizanslılar döneminde kent Piskoposluk Merkezi olmuştur. Kentte ilk madeni para yapımı m.ö.2.yy dan başlayarak Roma İmparatorluk dönemine dek sürmüştür. Madeni paralar üzerinde görülen kısa etekli, elinde çift ağızlı balta ve kalkan tutan tanrı kabartması, yerel Karia tanrılarındandır. Kentin baş tanrısı Zeus Khrysaor’dur. Osmanlı döneminde kenti gezen Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde “mamur abadan, safi bağlık ve bahçelik” bir köy olarak bahseder. Antik dönemde eski yunanda Olympia yöresinde başlanan Olimpiyat oyunları şölenlerine Keramosdan katılan Polites isimli sporcu, ünü kent sınırlarını aşan en ünlü Keramosludur. Aynı gün içinde stadium, dialos ve uzun mesafe koşularının tümünü birden kazanmıştır. http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/keramos-oren-yeri

Farklı Bir Haberleşme Dili; Arı Dansı

Farklı Bir Haberleşme Dili; Arı Dansı

Tüm yönleri ile insanlığın ve bilimin hayretle izlediği, takip ettiği muhteşem yaratık arı, ürettiği bal ve doğası gereği birçok bilinmeyene sahiptir. Bu ilginçliklerin başında kovanlarını ısıtma yöntemleri gelir. Titreşerek inanılmaz derecelere ulaşarak kovandaki ısıyı sabit şekilde tutarak, yumurtalarını korurlar ve inanılmaz bir saldırı yöntemi olarak yine ısıyı kullanılmaktır. Yaban arısı saldırı durumunda, yaban arısını aralarına alarak, onun doğasına aykırı şekilde ısıtır ve ölümüne yol açarlar.Arıların Hareket DiliBilim insanları, arıların bir dizi haberleşme sistemi kullandıklarını fark ettiğinde çok şaşırdılar. Bu sisteme arı dansı adını verdiler. Kovanlarından çıkarak doğada bal yapımı ve kolonilerinin hayatlarını sürdürebilecek kadar besin ve polen bulduklarında, diğer arılara haber verdikleri fark edildi. İnanılmaz deneyler ve sabırlı gözlemler sayesinde, bir dizi dans hareketine benzer hareket ile arılar, değerli besinlerin adeta koordinatını diğerlerine verebiliyorlar. Çeşitli hareketlerin ne anlama geldiğini tam olarak anlayamayan bilim adamları, arıların tam mesafe ve yön bilgisi verdiklerinden eminler.Arı Hareketleri İle İlgili TespitlerPeteğin üzerine gelen öncü arı, dairesel olarak hızlı yürüyüş yaptığında 100 metre mesafede besin olduğunu bildiriyor. Hedef daha uzakta ise “D” harfine benzeyen ve titreşimli bir hareket yapar. Kuyruk sallama dansı denilen bu iletişimde arılar yaklaşık olarak 15 saniye kadar hareketi tekrarlar. “D” harfinin düz dik çizgisini tekrarlaması tam olarak mesafenin ne kadar olduğunu anlatır. 10 tekrar 100metre, 7 tekrar 600 metre, 4 tekrar 1 kilometre, 2 tekrar ise 6 kilometreyi ifade ediyor. Ayrıca yön belirlemek için peteğe gelen güneş ışığının sağı ya da solu gibi yönlere doğru çizilen “D” şekli yönün neresi olduğunu anlatıyor.Arı Dansının AmacıBu dansın amacı sadece yön ve besin kaynağı ise arılar başka yönlere ve mesafelere uçmaz mı? Evet, uçmaz. Bunun sebebi de zaman ve enerji kaybını engellemek ve kovanı korumasız bırakmamak içindir. Arıların muhteşem yaradılışları gereği bu gibi faaliyetlerine hiç şaşırmaya gerek yok. Bilim insanları daha birçok deney ile arıları gözlemlemeye devam ediyor.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/farkli-bir-haberlesme-dili-ari-dansi

Kazlar Ve Kazlar İle İlgili İlgi Çekici Bilgiler

Kazlar Ve Kazlar İle İlgili İlgi Çekici Bilgiler

Kaz, gri – beyaz, boz renkli tüyleri olan ayakları perdeli, gagası yassı, ördekgiller familyasından bir kuş türüdür. Otçuldurlar ama bazı türleri böcek ve solucanları da yerler. Oldukça obur olan kazlar bir gün boyunca hiç durmadan yiyebilirler. Zaten zamanlarının çoğunu yiyecek bulmak için harcarlar. Bilinen türleri yaban kazı, angut, büyük kar kazı, ak yanaklı kaz, kanada kazı ve rahibe kazıdır. Kanada Kazı’nın diğer kaz türlerine göre daha zeki olduğu söylenebilir. Erkek ve dişisi hemen hemen aynı büyüklüktedir fakat erkek kazların biraz daha iri olduğu gözlenmektedir. Kuğulardan daha küçük, ördeklerden büyüktürler. Ülkemizde özellikle Erzurum – Kars bölgesinde daha fazla bulunurlar. Kanatları uçlara doğru sivrilen yumuşak ve gür tüylerle örtülüdür. Hızlı yüzmezler ama su altında uzun süre kalabilirler. Bataklıkların sığ sularına yuvalarını kuran kazların yavruları 30 – 34 günlük kuluçka süresi sonrasında sarı ve çok güzel hayvanlar olarak dünyaya gözlerini açarlar. Yavru kazlar 3 – 4 ay gibi bir süre içinde uçmaya başlarlar. Ortalama ömürleri 25 yıldır. yetişkin kazların ağırlıkları 4 – 7 kilo arasında değişmektedir. Göç sırasında “V” şeklinde uçan kazların pusulası yıldızlardır. Göç eden türler genellikle kuzey bölgelerde ve kutuplarda yaşarlar. Yetişkin erkek kazlar rahat uçabilmek için her yıl kuyruk tüylerini dökerler. Kazlarla İlgili Küçük Bir Anı“Kazlar, gagaları ile kanatlarını düşmanlarına karşı silah olarak kullanırlar.”Kazların bu özelliğiyle ilgili çocukluk günlerime dayanan kötü bir anım olmuştu. Köyümüz İç Anadolu Bölgesi’nde olmasına rağmen her evin bahçesinde en az on tane kaz olurdu. Yavrularına sevmek için yanaşmamla kaz sürüsünün bana saldırıp dizlerimi kanatana kadar beni gagaladıklarını ve yılana benzeyen tıslamalarını hiç unutmuyorum. Feryatlarımı duyan hane halkı beni kazlardan kurtarmıştı ama her yanım yara bere içinde kalmıştı. Bu nedenle en korktuğum hayvan diğer insanlarınkinden farklı olarak yılan, fare yada köpek değil, kazdır. Tabi bu anı, kazların vahşi hayvanlar olduğunu göstermez. Saldırganlıkları, yavrularına, birbirlerine ve eşlerine karşı çok gelişmiş korumacılık iç güdüsüne sahip olmalarından kaynaklanmaktadır.Nöbet Tutan KazlarErkek ve dişi kazlar uçarken ya da herhangi bir tehlike karşısında, kornayı andırır bir sesle ötüşür, yılan gibi tısıldar, kızdıkları zaman boyun tüylerini kabartırlar. Kazlar, sesleri nedeniyle Ortaçağ’da alarm yerine kullanılmış, beyler başkaları tarafından evlerine gelecek zararı önlemek için evlerinin kenarlarında kaz yetiştirmişlerdir.Eti Ve Tüyleriyle Kıymetli KazlarKaz etinin lezzetini Çerkez yemeklerinde tatmış biri olarak çok lezzetli ve yağlı olduğunu söyleyebilirim. Yumurtası doyurucu ve lezzetlidir. Yalnız kaz eti kar yere düşmeden yenmemelidir. Yazın yenilen kaz etinin çok ağır bir kokusu olur. Ciğeri 1 kg ağırlığa kadar çıkmaktadır. Kazlar özellikle göç öncesinde vücutlarına enerji takviyesi yapmak amacıyla yedikleri yiyeceklerin enerji ve yağlarını karaciğerlerine depolarlar. Bunu keşfedip fırsat bilen insanoğlu, kazları aşırı derecede beslemek ve ciğerlerini şişirmek yöntemiyle kaz ciğerini ticari amaçla kullanmaktadır. Özellikle Fransız mutfağında önemli bir yeri olan kazlara, yine bu ülkenin yetiştirme çiftliklerinde ciğer şişirme yöntemi uygulanmaktadır.Kaz tüyü çok kıymetlidir. Kaz tüyünden yastık ve yorganla uyumak… Pahalı olması sebebiyle genellikle zengin insanlar bu rahatlığı seçiyor. 1 kg kaz tüyü 10 adet kazdan elde edilmektedir. Bu ayrıntıyı göz önünde bulundurarak bu ürünleri kullanıp kullanmamak tamamen sizin vicdanınıza kalmış. Kaz tüyünden yapılmış mont ve yelekler de aynı şekilde yumuşak ve sıcaktırlar. Üretici firmalara kaz tüyü satışı yapan şirketlerin çoğu, kazlara uyuşturucu iğne dahi yapmadan tüylerini yolmak suretiyle, kazların tüylerini kanlı elleriyle satışa sunuyorlar. Son dönemde bu konuyla ilgili çıkan haberlerin videolarını izlerseniz, vahşetin boyutunu görebilirsiniz.“Kaz gelecek yerden tavuk esirgememek ” atasözü de kazın ne kadar değerli bir hayvan olduğunu bizlere kanıtlar gibi.. Babam kazın iç yağı ile ayakkabılarına bakım yapardı. Kaz yağı ayakkabı derisini yumuşatır ve uzun süre giymenizi sağlar. Bunu denemek isterseniz temiz bir bezle silinmiş ve kurumuş ayakkabılarınızın derisine elinizle ya da bir fırçayla kazın iç yağını sürmeniz daha sonra ayakkabınızın yağı emmesini beklemeniz yeterli olacaktır.Kazların İnsanoğluna Ders Veren Yaşam FelsefesiKazlar, hayatları boyunca tek eşli yaşayan kuşlardır. Bazı insanlar gibi eşlerinin cenazeleri kaldırılırken kiminle evleneceklerini düşünmezler. Eşleri ölen kazlar, eş seçimi için uzun yıllar beklerler. Ağırlıklı olarak da eşlerinin ölümü sonrasında tek kalmayı tercih ederler.Eşlerine ve yavrularına oldukça bağlı olan ve sevgi dolu olan kazlar, hastalandıklarında birbirlerine bakarlar. Birbirlerinin başında iyileşene kadar nöbet tutarlar. Özellikle erkek kazlar eşlerini ve yavrularını koruma içgüdüsüyle her an tetikte yaşarlar.Kazlar İle İlgili Deyim Ve AtasözleriDeyimler* Kaz gibi yolmak: Varını yoğunu elinden almak.* Kaz kafalı: Anlayışsız, kavrayışsız, kafasız.* Agop’un kazı gibi bakmak: Aptal aptal bakmak.* Kazı koz anlamak: Söyleneni tümüyle yanlış anlamak.* Kazın ayağı öyle değil: Bir sorun dışarıdan görüldüğü gibi değil.Atasözleri* Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez: Büyük çıkarların sağlanabileceği bir iş için ufak tefek armağan, bağış vermekten yada fedakarlıktan kaçınılmaz.* Kaz kazla, daz dazla, kel tavuk kel horozla: Ancak her yönden uygun olan kişiler birbiriyle anlaşıp arkadaşlık ederler. Yani, “davul bile dengi dengine” atasözü ile de açıklanabilirİnsanlar birbirlerini yerme ve birbirlerine kötü söz söyleme ihtiyacı duyduklarında hep hayvanları kullanıyorlar. Kazlarla ilgili günümüzde en çok kullanılan deyim “Kaz Kafalı” olsa gerek. Kazlar kadar sevgi dolu bir yaşamı olmayan, birbirlerine bağlılık ve sadakatten uzak insanoğlu keşke kazlar kadar olabilse…Kaynakça:www.lafsozluk.comwww.kuslar.gen.trtr.wikipedia.org/wiki/KazEda ŞAHAN’ın Günlüğünden NotlarYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kazlar-ve-kazlar-ile-ilgili-ilgi-cekici-bilgiler

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

İnsan beyni sadece 1,4kg olmasına rağmen biraz karmaşık bir yapıdır. Peki insan beyni nasıl çalışır, nasıl karar verir, belki tüm bu sorulara tamamen bir cevap bulamayacağız ama üzerinde çok konuşacağız gibi görünüyor.Nasıl biri olacağımıza karar vere şey nedir? Genler. Genlerimiz mi ne kadar zeki olacağımız, hangi meslekleri yapacağımızı, akşam yemeğinde ne yiyeceğimizi belirliyor? Nasıl şekilleneceğimizi anne-babamız, akranlarımız ya da hayran olduğumuz yıldızlar mı belirliyor? Genlerin ve çevrenin insan üzerindeki etkisini araştırmanın bir yolu genleri tamamen aynı olan tek yumurta ikizlerini incelemek olmuştur. Bilim adamları tek yumurta ikizlerini matematik kabiliyetinden kansere yatkınlık konularına kadar genlerin etkisini araştırıyorlar. Tek yumurta ikizlerinin çocukluktan erişkinliğe kadar incelenmesi konusunda bugüne kadar sadece bir çalışma yapılmıştır ve sonuçlarını ancak 2066 da öğrenebileceğiz. Beyin fonksiyonları neden durur?Bugün halen Alzheimer, huntington ve masküler distrofi, şizofreni gibi beyinle ilgi hastalıklar çözülememiştir. Henüz beyin fonksiyonlarını geri getirebilecek, ölen beyin hücrelerini yenileyebilecek sihir bir değnek maalesef bulunmamaktadır. Bilim adamlarının beynin neden çalışmayı durdurduğunu öğrenebilmeleri için, öncelikle tam olarak fonksiyonlarını bilmeleri gerekmektedir. Bilim adamları beyinin kısımlarının genel olarak nasıl çalıştığını biliyor olmalarına rağmen, bu bölümlerin günlük hayatta birlikte nasıl çalıştığını tam olarak bilmemektedirler. Nasıl bu kadar hızlı çalışıyor, vücudun diğer organları beyni nasıl kullanıyor ya da beyne cevap veriyor?Nasıl rüya görüyoruz? Rüyamızda neler oluyorHer gece birkaç saat uyuruz ve bilim adamları henüz neden uyuduğumuz bilmiyorlar. Fakat yeterince uyumamanın çok büyük zararları olduğunu biliyorlar. Neden bukadar çok uyuduğumuza dair birkaç teori vardır. Bunlardan biri insan vücudunun yenilenmesidir, uyku buna imkan verir. Fakat amaç dinlenmekse, beyin neden çalışmaya devam ediyor? Biz uyurken beynimiz problem çözmeye ve pratik yapmaya devam ediyor. Yapılan çalışmalara göre uyku olmadan öğrenme gerçekleşmiyor ve bilgi desteklenmiyor.Bu çalışmalar öğrenciler için gerçekten etkili olabilir. Araştırmacılara göre uyumadan önce tekrarlar yapmak ve sonra uyumak iyi bir yöntemdir.Peki uyuyunca neler oluyor? Uyku 1951 yılında bulundu ve beyinde yeni bir içerik olarak tanımlandı. Bilim adamları bu yeni durum için var güçleriyle çalışmış olsalar da gizemler halen daha yerini korumaktadır. Uyku gibi rüyalar da insan beyni için bir çeşit jimnastik anıdır. Rüyalar duygusal konular ve hatıraların pekiştirilmesine izin verir.Ya da hayat bir rüyadır. Uyuduğunuzda beyninizin gerçekleştirdiği görsel bir deneyim yaşıyorsunuz. Uyandığınızda farklı hislerinizde bir canlılık olabiliyor, belki de beyin bu hislerle hep aynı şeyi yapıyor. Eğer beynimiz biz uyurken tıpkı uyanıkmışız gibi çalışmaya devam ediyorsa, belki de hayat gözü açık gördüğümüz bir rüyadır.İnsan hafızasının sırları, hafızamız nasıl çalışıyor? 2004 yılında çekilen ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminde,Türkçeye ‘Silbaştan’ olarak çevrilmiştir, Jim Carrey ve Kate Winslet in canlandırdığı karakterler ilişkilerini birbirlerinin hafızasından sildirmek için bir takım işlemler yaptırırlar. Film hafızanın nasıl silineceğine dair bir çeşit metod kullanır.Gerçekte bilim adamları hafızanın nasıl şekillendiğini, bilginin nasıl geri getirileceğini ve nasıl yok edileceğini bilemiyorlar. Bir çok hafıza çeşidi var, bir çok şeyi hatırlıyoruz. Peki bilgiyi beyne kaydetmeye karar verdiren şeyler neler? Bilgiler nereye saklanıyor ve bazen en ihtiyacımız olduğu zaman neden onları bulamıyoruz?Bilim adamları hafıza çeşitlerinin nasıl kaydedildiğin buldular. Bilgiler kaydedilirken nöronlar harekete geçiyor ve sinaps bağları güçleniyor. Fakat bilgiyi kaydetmek için nöron hücrelerinde neler olduğunu ve bu bilgiyi unutmak istediğimizde bu sinirsel bağların nasıl koparılacağını bilemiyorlar. Yapılan son araştırmalara göre hafızadaki bilgiler geri çağırıldığında ilgili nöronlar o olayın gerçekleştiği zamanda olduğu gibi harekete geçiyor. Yani siz geçmiş anılarınızı gözünüzde canlandırdığınızda beyniniz o olayı ilk kez yaşadığınızda yaptığı işlemi tekrar yapıyor.Bunlarla beraber akıl-idrak beyinde nasıl gerçekleşiyor, ruh beynin içinde mi, bizi oluşturan duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan şey ne, bu gibi metafiziksel konularda beynin çeşitli elektrokimyasal tepkimeleri bir şekilde izlenebilse de asıl gerçekleşen olaylar hakkında henüz sağlam bir bilgi yoktur.http://www.calismaprensibi.com  

http://www.ulkemiz.com/beyin-nasil-calisir-beynimizin-gizemli-sirlari-nelerdir

Apollon Lairbenos Tapınağı

Apollon Lairbenos Tapınağı

En Erken devirlerden itibaren bağcılığa, dolayısı ile de leziz şarapları ile ün salmış öyle ki, Çalkarası olarak adlandırılan ve dünya çapında tanınan bir üzüm türüne adını vermiş olan Denizli’ nin bereketli topraklara sahip ilçesi Çal, değeri ölçülmeyecek tarihi hazineleri de sessizce bağrında saklar. İlçe halkı arasında Asartepe olarak isimlendirilen küçük bir tepenin üzerine konumlanmış olan Apollon Lairenos Tapınağı da bunlardan sadece bir tanesi: Bahadınlar Köyü’ ne 4 Kilometre mesafede, Menderes Vadisi’ne hakim konumdaki konik formlu tepenin üzerinde küçük bir tapınağın kalıntıları göze çarpar. İlk bakışta Batı Anadolu’ da bir çok bölgede karşımıza çıkan yerel kült merkezlerinden birisi izlenimi veren bu tapınak, bir süredir özellikle din tarihi çalışan araştırmacıların dikkatini çekmektedir. Çünkü dinler tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Anadolu’nun başka hiçbir bölgesinde karşımıza çıkmayan yazıt türlerinden birisine, yani katagraphe adı verilen ve bazı insanların ya da mülkleri “tanrıya tahsis etme” anlamını taşıyan yazıtlara tek başına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, bu mütevazi tapınak sadece Batı Anadolu’ da görülen ve daja sonraları Hıristiyanlar tarafından da benimsenmiş olan itiraf (Kefaret) geleneğini kanıtlayan yazıtların ele geçtiği iki bölgeden birisi olma özelliğine de sahiptir.Bir Anadolu Tanrısı olan Apollon Lairbenos’ a adanmış olan bu kutsal alan, Menderes Nehri’ nin güney kıyısında, Hierapolis’e 35 Kilometre mesafede bugün Çal Ovası olarak adlandırılan bölgede 1887 yılının Mayıs ayında araştırmacılar W.M.Ramsay, D.G. Hogarth ve H.A. Brown tarafından tespit edilmiştir. Bölgedeki diğer kült alanları göz önüne alınırsa Apollon Lairbenos Kutsal Alanı erken dönemlerde olasılıkla Tanrıça Kybele’ ye adanmış kült merkezinin üzerine, İ.S.II yüzyılda İmparator Hadrianus Dönemi ( İ.S.117-138 )  ve hemen sonrasında inşa edilmiş olmalıdır. Kutsal alanın en batısında Menderes Vadisi’ ne hakim bir noktaya tanrının tapınağı yerleştirilmiştir. Kuzeybatı-güneydoğu yönünde konumlandırılan tapınak, anakayayı kullanan yüksek bir podyum üzerinde, tetrastylos ( ön cephesinde dört sütun bulunan ) plan tipinde ve korinth düzenindedir.Bu Kutsal Alan’ın adanmış olduğu Tanrı, tasvirlerinde genellikle bir elinde buğday başağı, meşe dalı ya da patera ( sunu kasesi ), diğer elinde ise çifte balta ( labrys ) taşır vaziyette betimlenen bazen de omzunda etrafına bir yılanın sarıldığı çifte balta taşıyan süvari biçiminde karşımıza çıkan Apollon Lairbenos’ dur. Kutsal Alan ve civarındaki köylerde tespit edilmiş olan yazıtlarda 14 farklı formda karşımıza çıkan tanrının adı, Hierapolis sikkeleri üzerinde “Lairbenos” şeklinde görülmektedir. Hierapolis sikkeleri göz önüne alınırsa “Lairbenos” tanrının isminin resmi formu belki de aslına en yakın olarak kabul edilebilir. Tanrının adının Grekçe’de bu kadar çok sayıdaki farklı formlarda görülmesi, bu ismin yerel olduğunu ve içindeki bir sesli harfin Grek alfabesinde tam olarak karşılanmadığını göstermektedir. Roma İmparatorluk Devri’nde Anadolu’nun özellikle de Phrygia Bölgesi’nin dinsel atmosferine baktığımız zaman, Yunan tanrılarına ve Roma’nın resmi dinlerine olan saygının devam ettiğini fakat aynı zamanda çok sayıda yerel tanrı ve tanrıçanın da ortaya çıkmış olduğunu, sıklıkla da Yunan kökenli tanrı ve tanrıçaların yerel sıfatlarla nitelendirdiklerini ya da bir yer adı ile birlikte anılarak tapım gördüklerini böylece de bu dinlerin Anadolulaştırılmış olduklarını görmekteyiz.Özellikle İ.S.II. ve III. yüzyıllarda Anadolu’nun kırsal kesiminde yaşayan ve Grekçe konuşan dindar halkın geleneksel Yunan inançlarından uzaklaştıkları dikkati çekmektedir.  Bu yerel tanrı ve tanrıçalara verilen isimler ile ilgili günümüze kadar yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar göstermektedir ki, bu tanrı ve tanrıçalar ya bir kişi adı ile ya da bir yer adı ile anılmaktadırlar. Genel olarak kabul edilen görüşe göre; tanrı ya da tanrıça isimlerini izleyen kişi adları bu kültü o yöreye getiren ve belki de ona bir tapınak inşa eden kişilerin isimleriyle, yer adları ise o kültün merkezi olan köyün adı ile ilişkilidir. Sonuç olarak, Batı Anadolu’ da tapım görmüş olan çok sayıdaki yerel tanrı ve tanrıçanın kendilerine adanmış olan bir kutsal alan ya da tapınağın bulunduğu yerleşimin adı ile ilişkili ve “-enos” ile biten ethnik Anadolu isimleri ile nitelendirilmiş olduklarını görmekteyiz. Apollon’a verilmiş olan bu sıfat Anadolu’da çok yaygın bir şekilde gördüğümüz gibi tanrının tapımının ilk çıkış yeri ya da en önemli tapım merkezinin adından türetilmiş ethnik bir isim olmalıdır. Bütün bilgiler dikkate alındığında “Lairbenos” sıfatı “Lairba’lı” anlamındadır ve tanrı kutsal alan ve civarında “Lairba’lı Apollon” olarak adlandırılmış ve bu isimle tapım görmüştür.Apollon Lairbenos kutsal alanda, her dönem ve her bölgede gördüğümüz ve birlikteliği son derece doğal olan annesi Leto’ ve ikiz kardeşi Artemis ile birlikte saygı görmektedir. Özellikle Leto’ya duyulan inanç ve bağlılığı tapınak civarında ele geçen bir adak yazıtında Leto’nun Lairbenos’dan bagımsız bir şekilde “imkansızı mümkün kılan tanrıça” şeklinde nitelendirilmesi kanıtlamaktadır. Ayrıca yine kutsal alan civarında ele geçmiş olan adak yazıtlarına bakıldığı zaman tanrı Anadolu’nun bütün bölgelerinde olduğu gibi Helios’la özdeşleştirilmiş Helios Apollon Lairbenos olarak tapım görmüştür.Apollon Lairbenos Kutsal alanı’nda nasıl bir tapınma yöntemi izlendiği tam olarak bilinmemekle birlikte, epigrafik malzemelerden edindiğimiz bilgiler doğrultusunda halk bu tür yerel tapınma merkezlerine, olağan ibadetlerini yapmak (Kurban kesmek, ilahiler söylemek vb.), tanrılardan yardım ve şifa dilemek, tanrılara şükranlarını sunmak, tanrıların emirlerini öğrenmek, kendilerine rüya veya kehanet aracılığı ile verilen emir gereğince adak sunmak gibi amaçlar ile gelmekte idi. Apollon lairbenos Tapınağı’na da kişiler yukarıda sıraladığımız ibadet türleri için geliyorlardı. Fakat bu Kutsal Alanı diğer yerel tapınma merkezlerinden ayrıcalıklı kılan iki özellik küçümsenemeyecek kadar önemli ve değerlidir. Bunlardan ilki, kişilerin kendi istekleri ya da tanrının emri uyarınca çocukları, evlatlıkları ya da kölelerini birer “kutsal personel” olarak Tanrı apollon’un hizmetine tahsis ettiklerini gösteren ve katagraphe adı verilen yazıtları adamak buraya için gelmeleridir. Bir diğer ayrıcalığı ise, kişilerin tapınağa işledikleri bir günahı itiraf etmek ( günah çıkarma ) ve bunun kefaretini ödemek amacı ile adak yazıtı sunmak için gelmiş olmalarıdır.Bütün bu yazıtları Apollon Lairbenos Tapınağı’na adayan kişiler arasında, Hierapolis, Laodikeia, Motella, Dionysopolis(Ortaköy), Tripolis, Atyokhorion ve Blaundos ile Hyrgaleis Ovası’ndan gelenler yer almaktadır. Bu geniş yayılım alanı, Apollon lairbenos Tapınağı’nın bölge sınırlarını aşmış olan ziyaretçi yoğunluğunu ve yukarı Menderes Havzası ile Lykos Vadisi’nin dinsel ve sosyal yaşamdaki büyük önemini kanıtlar niteliktedir. Tamamen Roma İmparatorluk Dönemi’ne ait olan yazıtların çoğu İ.S.II. ve III. yüzyıllara aittir. Katagraphe adı verilen yazıt grubu Anadolu’da sadece Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’nda tespit edilmekte ve bu yazıtlar aracılığı ile Apollon Lairbenos’a insan bağışlama şeklinde bir ibadet de karşımıza çıkmaktadır ki Apollon Lairbenos Anadolu’da bu tür bir ibadetin yapıldığı tek tanrı olma özelliğine sahiptir. Bu yazıtların en yakın örnekleri Makedonia’da ele geçmektedir. Genel tarzda ifade edecek olursak, bu yazıtların amacı köleleri veya çocuklar, torunlar gibi yakın aile bireylerinin Apollon Lairbenos’a adanması eylemini halka duyurmaktı.Bu tür yazıtlardan edinilen bilgiler, adama işleminin adanmış olan kişi bir köle ise bu köleye özgürlük bahşettiğini ortaya koymaktadır. Fakat bu özgürlük şarta bağlıydı, yani kölenin adandığı tanrının tapınağında belli zamanlarda hizmet etme zorunluluğu ile sınırlanıyordu. Bu şartın dışında kimsenin adanmış köleyi satmaya veya para karşılığı kiralamaya hakkı olmazdı ve yazıt aracılığı ile de kölenin özgürlüğü hem adandığı tanrı hem de devlet kurumları tarafından garanti altına alınmış oluyordu. Bu nedenle cezalara kamusal bir nitelik de atfetmişlerdir.Kutsal alana ait sunaklar ve steller üzerindeki yazıtların çokluğu burada stel satıcılarının ve taşçı ustalarının bulunması gerektiği düşünülmektedir. Bunun yanı sıra, katagraphe yazıtları aracılığı ile öğrendiğimiz tanrıya dokuma ya da seramik atölyeleri tahsis edilmesi eylemi, kutsal alanın etrafına konumlanmış olan bu atölyelerde farklı ticari etkinliklerin yapıldığını, bunlardan bazılarının tapınak adına üretim ve satış yapma işlevi görmüş olabileceklerini, dolayısı ile de burada gelişen bir tapınak ekonomisinin varlığını düşünmemizi mümkün kılmaktadır. Apollon lairbenos Kutsal Alanı ve civarında tespit edilmiş olan epigrafik buluntuların büyük bir bölümünü katagraphe (Köle ve özgür vatandaşların tanrıya ithaf edilmesi) yazıtları oluştururken aynı ölçüde önemli bir kısmı da aslında birer adak yazıtı olan günah çıkarma (Kefaret) ya da itiraf (confessio) yazıtlarından oluşmaktadır. Antik devrin dinsel yaşantısını açık bir şekilde yansıtmaları açısından oldukça önemli bir yere sahip olan itiraf yazıtları, Anadolu’da sadece Lydia Bölgesi’nde katakekaumene (yanık arazi) olarak adlandırılan Kuzeydoğu Lydia da ve Phrygia’daki Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’nda ele geçmektedirler. Bu yazıtlarda kişiler işledikleri bir suçun günahını itiraf ettikten sonra tanrıya adaklar sunmuşlardır. Günah çıkarma yazıtları, bu adakları sunan kişilerin samimi itiraflarını barındırmaları nedeni ile tespit edildikleri yörenin sosyal ve kültürel yaşamı hakkında önemli bilgiler vermektedirler. Mezopotamya orijinli olan günah çıkarma geleneği Anadolu’da oldukça eskilere dayanmaktadır. Anadolu’daki kökeni Hititlere kadar inen ve Hitit imparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte ortadan kalkan bu geleneğin, Lydia’da katakekaumene olarak adlandırılan volkanik bölge ile Phrygia’daki Apollon Lairbenos Tapınağı civarında yüzyıllar sonra tekrar ortaya çıkması din tarihi araştırmacılarının doğal olarak dikkatini çekmektedir. Hitit İmparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte ortadan kalkan bu tür yazıtların Roma İmparatorluk Devri’nde tekrar görülmesi bilim adamları, bu geleneğin bütünüyle kaybolmuş olması nedeniyle değil henüz yeterli epigraphik buluntunun ele geçmemiş olmasından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmaktadır.Bu yazıtlar genel olarak kişilerin işledikleri günahları, bu günahlar nedeniyle tanrının onlara verdikleri hastalık ve ölüm gibi cezaları ve tanrısal öfkenin günahlar tarafından ne şekilde yatıştırıldıklarını konu almaktadır. Adak yazıtlarının en değerli grubu olarak kabul edilen, genellikle anlaşılması güç ve kötü bir Grekçe ile yazılmış olan günah çıkarma yazıtları edebi metinler aracılığı ile yeterli derecede bilgi edinemediğimiz yerel kültür hakkında sağladıkları ayrıntılı bilgiler açısından çok büyük önem taşımaktadırlar. İtiraf yazıtlarında karşımıza çıkan ifadeler Apollon Lairbenos’un bu bölgede yaşayan insanların yaşamında diğer tanrılardan daha büyük ve inanılmayacak derecede etkin rol oynadığı kanıtlamaktadır. Örnekler çoğaltılabilir olmakla birlikte Antik Devir ile içinde bulunduğumuz çağ arasındaki benzerliği çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermesi açısından yalan söylediği ve abdestsiz (temiz olmamak) bir şekilde kutsal alana girdiği için cezalandırılmış olan bir kişinin itiraf yazıtı herhalde tek başına yeterlidir. “ Ben Hierapolisli Sosandros, bir yalan yeminden sonra temiz olmayan bir durumda ortak tapınağa girdim; cezamı buldum, bildiririm ki, benim bu diktiğim steli ibret alan hiç kimse Lairmenos’u küçümsemesin” Yerel Anadolu dinlerinde büyük bir günah olarak kabul edilen ve hoş karşılanmayan davranışlardan birisi de, yalan yere yemin etme, yemin bozma ya da küfür edilmesiydi. Özellikle Phrygialılar’ ın yemin ve küfür konusunda son derece tutucu oldukları ile ilgili bilgileri bazı antik yazarlardan öğrenmekle beraber, Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’ndaki itiraf yazıtlarında da bu konuda titizlik dikkati çekmekte ve en sık karşılaştığımız günahlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.Edebi metinler aracılığı ile yerel kültler hakkında ne yazık ki yeterli derecede bilgi edinememekteyiz. Buna karşılık yerel tapım merkezlerinde tespit edilen adak yazıtları ilk çağ tarihi açısından çok büyük önem taşımaktadır.Apollon Lairbenos Kutsal Alanı ve civarında tespit edilmiş olan yazıtlardan anlaşılmaktadır ki; Roma İmparatorluk Dönemi’nde bölgede dinin günlük yaşan üzerinde yoğun bir etkisi bulunmaktaydı. Öyle ki bu tür yazıtlarda tanrıların tapınağın arazisinde bulunan yerleşimlerin sahibi olduğunu gösteren bazı ifadeler, dinsel bir iktidarın varlığı bile düşünmemize yol açacak niteliktedir. Apollon Lairbenos Kutsal alanı’nın adakları bahsettiğimiz iki yazıt türü arasındaki ilişkiyi belirleme açısından da oldukça önemlidir; aynı anıtlar üzerinde yazılmış olan itiraf yazıtları tanrının ona tapanların davranışlarını nasıl kontrol ettiğini, katagraphe yazıtları ise onları hizmetinde nasıl çalıştırdığını ortaya koymaktadır.      Esengül AKINCI ÖZTÜRK, Epigraf  Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi  Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi  http://www.pamukkale.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/apollon-lairbenos-tapinagi

Aizanoi Antik Kenti

Aizanoi Antik Kenti

Aizanoi, Kütahya şehir merkezine 58 kilometre uzaklıkta, Çavdarhisar ilçesinde bulunan antik bir kenttir.Öyle sanılıyor ki ismi Zeus'un kızı su perisi Erato ile Arkadya ulularından Kral Arkas'ın oğlundan gelmektedir.Aizanoi kültürel yapısıyla sanat çevreleri tarafından ikinci Efes unvanını almıştır.Kütahya bürokrasisi son yıllarda az da olsa gelişen Aizanoi tanıtımıyla umutludur. Kentte dünyanın en iyi korunmuş Zeus tapınağı, dünyanın ilk örneklerinden Stadyum-Tiyatro kompleksi, dünyanın ilk borsa yapısı vardır. Bu borsa yapısı 1970 Gediz Depreminde camiin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bunun dışında nekropoller, olimpiyat şeref tribün abidesi, 4 köprü da vardır ki bunların çok kötü şekilde restore edilmiş ikisi hala kullanılmaktadır. Bunun dışında Meter Steunne alanı ve tüneli önemli bir eserdir.Roma dönemine ait tapınağın çevresinde yürütülen kazılar İlk Tunç Çağı'na ait yerleşme tabakalarını da açığa çıkarmıştır. Buradaki ilk kazılar 1926 yılında, ikinci dönem kazıları ise 1970 yılında başlatılmıştır. Aizanoi anik kenti, eski adı Penkalas olan Koca Çay'ın iki yakasında kurulmuştur. Roma döneminde yün, şarap ve tahıl üretimi ile zenginleşen bu şehir, Erken Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olmuştur. Milattan sonra yedinci yüzyılda şehrin önemi giderek azalmıştır. Tapınağın bulunduğu alan, Orta Çağ'da bir hisara dönüştürülmüştür. Selçuklular zamanında buraya yerleşen Çavdar Tatarları, günümüzde buranın "Çavdarhisar" olarak adlandırılmasının nedeni olmuştur."Zeus" tapınağı, şehrin ana kutsal alanıdır. Bu tapınağın yapımına M.S. II. yüzyılın ikinci çeyreğinde, İmparator Hadrian döneminde başlanmıştır. Bu tapınağın en önemli özelliği, altında tonozlarla örtülü bir başka mekanın olmasıdır. Bu, Anadolu'da Roma döneminde pek alışılmamış bir uygulamadır ve bir benzerine henüz rastlanmamıştır. Tapınağın önünde bulunan kadın büstü biçimli akroter, tapınağın yalnızca Zeus'a adanmış olmayabileceğini göstermektedir. Son dönem araştırmaları ise bu tapınağın hem Zeus'a hem de Kybele'ye adanmış olamayacağını ortaya koymuştur. Tapınağın güney kısmında, büyük bölümü Bizans döneminde tahrip edilmiş bir odeon bulunmaktadırKoca Çay'ın üzerine kurulmuş dört Roma köprüsünden ikisi, Karayolları'nın onarımıyla bugün hala kullanılmaktadır. Şehrin iki kilometre güneybatısında Karabulut nekropol alanı bulunmaktadır. Koca Çay'ın kuzey yakasında bulunan mezar yapıları, şehrin Roma dönemindeki nüfusuyla ilgili bilgi vermektedir. Buna göre, Aizanoi'un Roma dönemindeki nüfusunun 30 bin olduğu düşünülmektedir. 2000 yılındaki sayıma göre, Çavdarhisar'ın nüfusu ise 4600'dür.Aizanoi'da M.S. II. yüzyılın ikinci yarısında, bugün dünyanın en eski borsası olduğu söylenen, olasılıkla bir gıda pazarı (macellum) da vardı. Yuvarlak biçimli bu yapının duvarlarındaki hem Latince hem Grekçe yazıtlar burada satılan malların fiyatlarına ilişkin açıklamalar içermekteydi. Örneğin, 8 numaralı blok yazıtta, 16-40 yaşlarında bir erkek kölenin iki eşeğin ücretine, aynı şekilde üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiştir. Borsa binası, 1970 yılındaki Gediz depremi sonrası üzerinde bulunan caminin yıkılması sonucu ortaya çıkmıştır. Borsa yapısının kuzeydoğusunda ise M.S. 400 yıllarına tarihlenen sütunlu bir cadde bulunmaktadır. Caddedeki sütunların daha önceki dönemlere ait antik yapılardan sökülerek buraya getirilmiştir. Bu caddenin VI. yüzyıla kadar varlığını koruduğu ve olasılıkla bir depremle yıkıldığı düşünülmektedir.Tapınağın kuzeyinde tiyatro ile stadyum bulunur. Bunların yapımına M.S. II. yüzyılda başlandığı ve bunların çeşitli aralıklarla üçüncü yüzyıla kadar inşa edildiği bilinmektedir. Birbirine bitişik olarak yapılmış tiyatro ve stadyumun bugün için bilinen bir başka benzeri yoktur. Bugün, tapınaktan tiyatro ve stadyuma gitmek için kullanılan yolun üzerinde ise bir hamam yer almaktadır. Bu hamamın su ve ısıtma kanallarıyla [mermer] kaplamaları bulundukları yerdedir.

http://www.ulkemiz.com/aizanoi-antik-kenti

Stres Nedir?

Stres Nedir?

Stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanmasıyla ortaya çıkan bir gerginlik durumudur. Tehlike ile karşılaşınca canlı kendini korumaya çalışır. Eğer savaşabileceği türden tehlikeyse savaşır, savaşamayacağı türdense ondan kaçar. Organizmanın tehdit durumunda olduğu stres karşısında insanlarda hem bedensel hem psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. Örneğin: gözbebekleri büyür, kas gerimi artar, kalp atış sayısı artar, kan basıncı yükselir, solunum sayısı artar, endişe vs...Stres, hayatın bir gerçeğidir. Ama stres genellikle olumsuz bir şey olarak düşünülür. Aşırı stres, insanı iş göremeyecek bir duruma getirip, ciddi sorunlar da yaratabilir. Ancak stresin olumlu bir yanı da vardır. Herkes için değişebilen ama belirli dozda stres, varoluşun olumlu bir özelliğidir ve etkili bir işleyiş için gereklidir. Bu tür stres organizmada fiziksel ve ruhsal gelişmelere, büyümeye ve olgunlaşmaya yol açar. Olumlu ve olumsuz stresarasındaki farklılık, kişinin stres oluşturucu olay ya da ortamı nasıl algıladığına ve onunla nasıl başaçıktığına bağlıdır.STRESİN PSİKOLOJİK YÖNÜPsikologlara göre stres, onu zihinde taşıyan kişiye aittir. Stres olgusu incelenirken stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerinin de ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, kişinin olaya verdiği tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Aynı olay farklı kişilerde, hatta bazen aynı insanda farklı zamanlarda farklı tepkiler ortaya çıkarır. Belirli bir uyarana belirli tepkiler verilir diye genelleme yapılamaz. Örneğin, babaları ölen üç çocuğu ele alalım. Bunlardan ikisi evli, birisi babayla yaşıyor olsun. Bu ölüm olayı evlatlar için önemli bir stres verici durumdur, fakat her üç çocuğu da aynı düzeyde etkilemez. Evli çocukları daha az etkilerken babasıyla yaşayanı daha çok etkileyebilir.Burada en önemli değişken bireye özgü farklılıklar gösteren psikolojik mekanizmalardır. Bir olayı algılayışımız ve onunla başaçıkabilecek becerilerimizi değerlendirişimiz, o olayı stres verici ya da vermeyici olarak tanımlamamıza neden olur.STRES ARAŞTIRMALARINDA ÖNCÜLERStres günümüzde çok iyi tanınmasına karşın, sadece modern toplumun insanına özgü değildir. Tarih öncesindeki insanlar bile stresin etkilerinin farkına varmışlardır. Günümüzdekilere benzer stres araştırmaları 20.yy’ın ilk dönemlerine kadar başlamamıştır. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Walter Cannon, insan bedeninin bir sistem olarak incelenmesinin önemini ilk farkeden bilim adamlarındandır. Cannon, 1930’larda “homeostatis” terimiyle sistemin kendi iç dengesindeki sürekliliği koruma özelliğinden söz etmiş; yaşamda gerekli olan dengeyi sürdürebilmek için kullanılan “geribildirim “ süreçlerini incelemiştir. Bedenin stres karşısında gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisine ilişkin ilk araştırmaları yapmıştır. Bugünkü stres bilgimizde bu araştırmaları katkıları vardır.Selye de stresin fizyolojisi üzerinde çalışmalarıyla tanınmıştır. Genel Uyum Sendromu adını verdiği bir süreç tanımlamıştır. O’na göre tepkisi genel utum belirtisi olarak da adlandırılır.Bunun 3 basamağı vardır:1. Alarm dönemi(reaksiyonu): Bu dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Organizma mücadele ederek ya da kaçarak stresten korunmaya çalışır.2. Direnç dönemi: Organizma yüzyüze olduğu stres verici duruma karşı direncini yükseltir. Bu dönemi başarı ile aşarsa beden normale döner, başarısız olursa beden kuvvetten düşer.3. Tükenme dönemi: Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse organizma tükenir, artık organizmada geri dönüşü olmayan izler bırakır.Bu süreçle ilgili bir psikiyatrist araştırma yapmıştır. Bu psikiyatrist öğrenciyken birkaç beyaz fareyi bir kafes içinde buzdolabına koymuş ve orada bırakmıştır. İlk 24 saat gözlerinde kaçınılmaz ölüm korkusuyla, tüyleri bakımsız ve karmakarışık birbirlerine ve kafesin bir köşesine sokulmuşlardır. Ertesi günden itibaren fareler ağır ağır hareket etmeye başlamışlar, çok geçmeden psikiyatristin hayatında gördüğü muhteşem fareler haline gelmişler. Tüyleri yumuşak, tertemiz ve düzgünmüş. Birbirleriyle oynaşıyor, sürekli hareket ediyor ve durmadan yemek yiyorlarmış. Dondurucu ortama tümüyle uyum sağlamışlardı. Ama bir sabah kafesi buzdolabından çıkarmak üzereyken, bu son derece dinç ve sağlıklı fareleri ölü bulmuş.Bu da Selye’nin Genel Uyum Sendromu araştırmalarında ortaya çıkan veriler doğrultusunda sonuçlanmıştır. Fareler başlangıçta alarm tepkisi göstererek ne mücadele ettiler ne de kaçabildiler. Bunun yerine hareketsiz kalarak, beden ısılarını koruyup, streslebaşaçıkmaya çalıştılar. Acil durumlarda bedenlerinin ürettiği yüksek düzeydeki adranalin ve kortizol, onların yeniden canlanmalarında ve gelişmelerinde yardımcı oldu. Ancak, durmaksızın süren soğuk yüzünden daha fazla dayanamayarak, titreyip öldüler.STRESİN ÇEŞİTLERİStres tepkisi yaratan durumlar 3 grupta toplanabilir:1. Fiziki çevreden kaynaklananlar: Hava kirliliği, gürültü, kalabalık, radyasyon, sıcaklık, soğukluk, toz vs... verilebilir.2. İş veya meşguliyet konusundan kaynaklananlar: Ağır iş, gece işi, aşırı yüklenme, karar verme güçlükleriyle dolu büyük sorumluluk getiren işler, zaman baskısı altında çalışma, rollerdeki belirsizlik, kişiler arası çatışmalar vs...3. Psikososyal ögelerden kaynaklananlar: Bunlar da kendi aralarında 3’e ayrılır:a. Günlük stresler: Günlük hayatın basit gerilimleridir. Örneğin, trafikte sıkışmak veya karşılaşılan bir terslik, evde işlerin aksaması, çocuk ağlaması, yemeğin yanması... Bunlar oldukça sık yaşadığımız streslerdir.b. Gelişimsel stresler: Gelişimsel nitelikteki olayların sebep olduğu streslerdir. Burada söz konusu olan çocuk veya yetişkinlerin kronolojik durum ile ortaya çıkan gelişimleridir. Örneğin, çocuğun okula başlaması, 11-13 yaşlarında buluğ çağ, orta yaşın sonlarında menopoz ve andropoz, yetişkinlikte iş hayatına geçiş...c. Hayat krizleri niteliğindeki stresler: Her hayata başlı başına biçim verecek nitelikteki olayların yarattığı streslerdir. Örneğin, ciddi hastalıklar, doğum, aile bireylerinden birinin ölümü, işten çıkarılma...STRESİN KISA DÖNEM ETKİLERİ: Kalp atış sayısında artış, kan basıncında artış, endişe karamsarlık, kızgınlık, unutkanlık, dikkati toplayamama...STRESİN UZUN DÖNEM ETKİLERİ: Kronik hastalıklar( başağrısı, kalp hastalığı), depresyon, fobiler, kişilik değişikliği, ruhsal hastalıklar, düşünce ve hafıza kusurları, uyku bozukluklarıdır.Sonuçta; üretkenliğin azalması, zevk alamama, yakın ilişkilerden uzaklaşma ortaya çıkar.STRESTEN KORUNMA YOLLARIPsikolojik anlamda stres kişiye özgü ve biricik olan bireysel bütünlüğü bozucu ve zorlayıcı etkenlerdir. İnsanlar stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğü korumak amacındadırlar. Bu korumayı hem bilinçdışı mekanizmalar hem de bilinçli çabaları ile yaparlar. Kişiyi koruyan mekanizmalardan birincisi “ben savunma mekanizmaları” denilen bilinçdışı çalışan, gerçeği bozan korunma yollarıdır. En çok kullanılanları: bastırma, unutma, karşı tepki geliştirme, yansıtma, yer değiştirme ve gerilemedir.Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar bilinç ve çaba gerektiren gayretlerdir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin etkisiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, yeni çözümler arama gibi zihinsel süreçler etkinlik gösterir.STRESLE BAŞA ÇIKMA TARZLARIHer insan aynı koşulları altında bile bir birinden çok farklı tepkiler gösterir. Biri kaygılı ve gerilimliyken diğeri soğukkanlı ve sakin olabilir. Bu çok doğaldır. Herkesin kendine özgü bir stresle başa çıkma tarzı vardır. Başaçıkma tarzımızın bazı yönleri sağlıklı ve etkiliyken diğer yönleri daha az etkili ve üstelik sağlığımıza, ilişkilerimize ve performansımıza zararlı olabilir.Stresle başa çıkma tarzları: Sigara içmek, alkol almak, yemek yemektir. Bazıları strese tepki olarak geri çekilir, içine kapanır, pasifleşir, sorunlarıyla yüzyüze gelmekten kaçınır, bazıları aşırı tepki gösterir, bazıları stres karşısında hiç tepki göstermeyip yaşanan sıkıntıyı içinde biriktirir. Stresle başa çıkmada esnek olabilmek önemli bir niteliktir. Esneklik, değişime daha açık olmamıza olanak tanır. Böylelikle stresli olarak algıladığımız olay sayısı azalabilir.Son yıllarda yapılan bazı araştırmalarda “A Tipi” davranışların kalp hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Fredman ve Rosenman yaşam biçimi ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Bu çalışmada derinlemesine gözlem ve görüşme yöntemi ile denekleri davranışlarına göre A tipi ve B tipi olarak sınıflandırmışlardır.A tipi davranışlar tipik olarak sürekli zamanla yarışan ve sabırsızlık duygusu içinde olan insanlarda görülür. A tipleri sabah erken kalkıp, işe gitmek için kapıdan fırlarken kahvesini bir dikişte içen, çoğunlukla bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışan insanlardır. Çoğu zaman ses tonları ve hareketleri yaşadıkları bu telaş duygusunu açıkça sergiler. Hızlı konuşurlar, konuşanın sözünü kesme eğilimindedirler. Konuşmanın gidişini denetlemeye çalışırlar. Yumruklarını sıkabilir ve dişlerini gıcırdatabilirler. A tipleri aynı zamanda aşırı derecede rekabetçidirler. Nitelikten çok niceliğe önem verirler, çoğunlukla güvensizdirler.B tipleri ise daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçi ve daha az saldırgandırlar. A tipleri küçük ayrıntılara takılma eğilimi gösterirken, B tipleri olaylara daha geniş bir bakış açısından bakabilirler. Yaşama karşı daha az telaşlı bir yaklaşımları vardır. B tipleri de stres yaşarlar, ancak zorlamalar ve tehditler karşısında daha az paniğe kapılırlar.STRESLE BAŞA ÇIKMADA KENDİMİZLE OLUMLU DİALOGStresli bir durumla başa çıkmaya çalışırken kişinin kendisine olumsuz şeyler yerine, olumlu ve mantıklı şeyler söylemesinin yararlı etkisi olur. Olaylar karşısında gösterilen olumsuz tutumlar, kişinin kendine söylediği olumsuz sözler, o olay sırasında hissedilen gerginliği artırmaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklayabiliriz; diyelim ki hazırladığımız bir ödevde önemli bir bilgiyi atladığımızı farkettik. Kendi kendimize şöyle söyleyebiliriz. “Berbat bir şey oldu. Böyle devam edersem asla başaramam.” Ya da şunları diyebiliriz “Çok aptalca bir hataydı. Ama yaptığım en kötü hata sayılmaz. Hocayla konuşup eksik kalan kısımları tamamlamayı önerebilirim.” İlk gruptaki düşünce olumsuz ve kişinin kendine zarar veren türdendir. İkinci grup ise daha olumlu ve sorunu çözmeye yöneliktir.GEVŞEME TEKNİKLERİ VE YARARLARIStresli durumlarda gevşemeye ayrılan zaman yoğun stresin fiziksel etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Gevşeye bilen kişiler, birikmiş stresin yarattığı gerginlikten sıyrıldıklarından yeniden enerji üretmek için bedenlerine zaman tanımış olurlar.1) Derinlemesine gevşeme: Sinir sistemi rahatlar, kasların gerginliği azalır. Çok gergin ya da üzüntülü durumlarda gevşeme egzersizleri bu gerilimi tümüyle yok etmez ama azaltabilir. Derinlemesine gevşeme durumunu başarabilmek için biraz pratik yapmak gerekir.Otojenik eğitim: Belli bedensel değişiklikleri yaratmak amacıyla hayal kurmaktır. Bunun için gözleri kapatıp sessizce oturmak ve kendi kendimize komutlar vermek gerekir. Örneğin; sağ kolum gittikçe ağırlaşıyor diyoruz. Kolumuzun ağırlaştığını hissediyoruz. Aynı şeyi sol kolumuz ve bacaklarımız için de yapıyoruz. Sonra sıcaklık duygusu geliştiriyoruz. Kolumuzdaki sıcaklığın arttığını hayal ediyoruz. Daha sonra kalp atışlarımızı sakinleştiriyoruz. Kendimize kalbim daha düzenli ve sakin atmaya başladı diyoruz. Aynı şekilde solunumu da düzenliyoruz. Son olarak bütün gövdem ısınmaya başladı diyoruz. Bunları yaparken alnım giddikçe serinliyor diyerek alnımızı serinletiyoruz. Kendi kendimize tekrarladığımız bu cümleler üzerinde odaklaşarak derinlemesine gevşemeyi gerçekleştirebiliriz.Aşamalı gevşeme: Gevşeme durumunu ortaya çıkarabilmek için gerginlik durumunun iyice anlaşılması ve fark edilmesi gereklidir. Rahat bir pozisyonda oturarak ya da uzanarak başlayın. Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzdaki çeşitli kas gruplarına odaklaşın. Ellerinizdeki kasları gerin ve yumruklarınızı sıkın. Yumruğunuzu sıkı tutmak için ne kadar çaba harcadığınıza dikkat edin. Sonra yumruğunuzu açın ve elinizin bütünüyle gevşemesine izin verin. Gerginlik ve gevşeme durumları arasındaki farkı görün. Bu yöntemi bedeninizdeki her bir kas grubu için izleyin.Meditasyon: Bir sözcük ya da bir renk üzerinde odaklaşarak zihnimizi onu oyalayan çeşitli düşüncelerden sıyırıp sakinleştirmektir.Biyo geri bildirim: Elektronik bir aygıtla beyin dalgalarını, kas hücrelerini ya da kan basıncını izlemektir. Amaç, bedensel tepkileri bazı sinyaller aracılıyla görmemiz ya da uymamızı sağlamaktır.2) Hızlı gevşeme: Strese karşı koymak için, kısa gevşeme araları vermektir. Derin soluk alıp verme, kendimizin rahat bir yerde olduğunu zihinde canlandırma, kas alışkanlıklarını tanıma ve stresli durumlarda kendimizde olup biten fiziksel belirtilerin farkına varabilme.Problem çözme teknikleri de stresle başa çıkmada yararlı olabilir. Aşamalar:1) Problemi saptama: Problemin ne olduğunun açığa kavuşturulması stresin çoğunu hafifletir.2) Seçenekleri gözden geçirme: Problemi saptadıktan sonra olabildiğince çok seçenek üretmektir.3) Bir çözüm yolu seçme.4) Eyleme geçme.5) Sonuçları değerlendirme.Zamanı iyi kullanarak stresi azaltma: zaman iyi kullanıldığında daha çok şey başarılır. Günlük etkinliklerimiz içinden gerekli olmayanları ayırarak öncelik tanıdıklarımıza odaklaşabilirsek yapılamayan şeyler için duyulan kaygı da azaltılmış olur. Etkili bir zaman planlaması için düzenli olmak, yazılı planlar yapmak, işleri uygun kişilere paylaştırmak ve zaman cetveli kullanmak yararlı olabilir.Etkili iletişim: Stresli durumlar genellikle insanlar arası iletişim sorunlarından kaynaklanır. Sorunlarımızı bu kişilerle tartışabilmek çözüm için bir anahtardır. Senli cümleler yerine benli cümleler kullanmak ; senli cümleler insanları genellikle aşağılama eğilimindedir. Senli cümleler kullanıldığında karşı tarafta genellikle olumsuz ve savunmacı bir tepki oluşur. Örneğin; hep sözümü kesiyorsun, çok fazla gürültü ediyorsun, her şeyime karışıyorsun gibi.Benli cümleler ise sorumluluğu kişinin kendi üstünde tutar. Örnek; bana fazla karıştığını düşünüyorum, söylemeye çalıştığım şeyi anlayamıyorum gibi.Soru sorma teknikleri: Açık uclu sorular, karşımızdaki kişiye en üst düzeyde özgürlük sağlar. Yönlendirici sorular, evet ya da hayır şeklinde cevap alınan sorulardır. Neden arayıcı sorular ve belirleyici sorular da bu gruba girer.Stresle başa çıkmada yardımcı olabilecek insanlar: Aile, yakın arkadaşlar, uzman kişiler…STRES KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMALARÜlkemizde çalışan kadınlarda stresle başa çıkma ve psikolojik rahatsızlıklar üzerine Doç.Dr. Perin Uçman bir araştırma yapmıştır. Saraştırmada şu sorulara cevap aranmıştır:1) Psikopatolojik belirtiler açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?2) Stresle başa çıkmada “kendilik kontrolü” veya “öğrenilmiş güçlülük” boyutu açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?3) Stresle başa çıkma yolları açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?4) Global psikopatoloji düzeyi stresle başa çıkma yollarından hangilerini yordamaktadır?5) Kendilik kontrolü psikopatolojik belirtilerden hangilerini yordamaktadır?Araştırma örneklemini ilkokul mezunu 50 kadın ve 50 erkek ile üniversite mezunu 50 kadın ve 50 erkek oluşturmuştur.Bulgular:1) Çalışan kadınlar çalışan erkeklere kıyasla daha fazla psikolojik sıkıntı ve psikopatolojik belirtiler göstermektedir. Eğitim düzeyinde farklılık bulunamamıştır.2) Kendilik kontrolü gerek cinsiyet gerek eğitim düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık yaratmamaktadır. Eğitim düzeyine göre planlı davranış, çağresizlik, batıl inanç ve düşünce kendini yerme ve ruh halinde anlamlı farklılık bulunmuştur. İlkokul mezunları üniversite mezunlarından daha yüksek ortalamalara sahiptirler.3) Batıl inanç ve düşünce, çağresizlik ve planlı davranışın genel psikopatoloji düzeyine anlamlı düzeyde yordadığı gözlenmiştir.4) Depresyon kendilik kontrolü ile ters yönde ve anlamlı düzeyde yordama göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/stres-nedir

Şamanizm Nedir ?  Şamanizmin Tarihi

Şamanizm Nedir ? Şamanizmin Tarihi

Şamanizm (şamanlar tarafından "deneyim" olarak ifade edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.Günümüzde yenilenerek tekrar uygulanmaya başlanan şekline ise Neo-Şamanizm denir.Farklı GörüşlerŞamanizm'in başlangıçta Batılılar'ca çoktanrılı bir ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce, Asya Şamanizmi'nde Şamanizmin tanımında bilim insanları aynı fikirde değildir, bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim insanları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun da bulunduğu bilim insanı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.“Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…” “Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuşcasına ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.” “Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır. Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir. Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.” TarihEskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un diğer adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az ya da çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.Şamanizm' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir, şaman sözcüğü için dört farklı görüş öne sürülmektedir ;1.Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişi anlamına gelen "samana" sözcüğünden türemiştir,2.Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de budacı rahip anlamına gelen samana sözcüğüdür,3.Şaman kavramı, Mançu dilinde oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden anlamındaki saman kavramından gelir.4.Tunguz kökenlidir. Yuçen (veya Yutşen, Curşet, Vu-şe) dilinde "şan-man" büyücü demektir.Bölgesel FarklarSon araştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar) göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderilileri'ni de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderilileri'nde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.AvrupaŞamanlık Avrupa'da ilk çağ devirlerinden beri yaygındı ve farklı Töton kabileleri ve Fin-Baltık halkları arasında Demir Çağı boyuncu uygulanmıştı. Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte şamanlık yok olmaya yüz tutmuş, özellikle şehirlerde oldukça kaybolmuş ve fakat kırsal kesimlerde şamanlıktan kalma adetler Hristiyan olan halklar arasında yaşamaya devam etmiştir.SibiryaSibirya klasik şamanizmin anavatanı kabul edilmektedir. Bölgedeki Ural, Altay, Paleosibiryalı halklar özellikle de avcı-toplayıcı gruplar modern dönemlere kadar şamanistik uygulamalarda bulunmaya devam etmişlerdir.EskimoDoğu Sibirya'dan Kuzey Kanada'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Eskimo gruplarının şamanist uygulama ve inançlara sahip oldukları kaydedilmiştir.Amazon BölgesiAmazon Yağmur ormanlarında bazı yerli grupları şaman eylemlerinde bulunmaktadırlar. 20.yüzyılda Tukano şamanlığının zengin sembolizmi üzerine alan araştırmaları yapılmıştır...Amerika KıtalarıKuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan Yerlilerin tek bir evrensel Yerli Amerikan Dini veya manevi sisteminden bahsedilemeyecek denli çeşitli inançlara sahip oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte yerel kültürlerin geleneksel şifacıları, mistikleri, otacıları (medicine people) bulunmakta ancak onlar halkları arasında şaman terimi yerine kendi yerel dillerindeki kelimelerle anılmaktadırlar. Söz konusu ruhsal liderler tipik asya şamanlığında olduğu gibi kabilenin karşılaştığı önemli olaylar veya kişisel rahatsızlıklara çare bulmak için ruhlar alemine uçabilmekte, trans haline girebilmekte ve ateş ve tütünden yararlanabilmektedirler.Şamanizm’de İnisiyasyonŞamanist inisiyasyonda her şaman adayı rüyalar, trans, ruhların isim ve fonksiyonları, şaman teknikleri, ‘gizli dil’ gibi bazı konularda bir eğitimden geçirildikten sonra şaman olabilir. Asya Şamanist inisiyasyonlarında sırra (mister) erme denilen “inisiyatik ölüm” ya da “cehenneme iniş” deneyimi Sibirya ve Orta Asya’daki Şamanist Türkler’in (Yakutlar, Altaylılar vs.) geleneklerine göre, hami-rehber ruhlarca, yeraltı denilen öte-alemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. Bu deneyim, fiziksel olarak, genellikle, orman, kır, mağara gibi toplumdan uzak ve kutsal sayılan bir yerde gerçekleştirilir. Şaman (Kam) adayı önceden hazırlık eğitimini almış olsa da, sırra (mister) erme denilen bu deneyimi yaşamadan adayın şamanlığı resmîleşmez. Bu deneyimi ancak gereken hazırlık eğitimini almış şaman adayları geçirebilir. (Hazırlık eğitimi, ancak, dalgınlık, olup bitene ilgisizlik, birtakım nöbetlere tutulma gibi ön belirtiler gösteren adaylar arasından, bir iç çağrısı alma ve mağaralarda haberci rüyalar görüp hami-rehber varlıklarıyla irtibata geçme gibi ilâhî “seçilme” belirtileri göstermiş olana verilir.) Davulu transa girmeyi kolaylaştıracak bir şekilde kullanmayı öğrenmiş aday, birtakım acı verici sınavlara tâbi tutulduktan sonra, ölüm deneyimini yaşamak üzere, transa girer. Şaman adayı birkaç gün süren bu deneyim boyunca, ruh ve beden bağları gevşemiş halde yatar. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizm’de şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir. Sırra erme denilen bu süre zarfında, hami-rehber varlıkları şamanın ruhuna şamanlığı için gerekli her şeyi öğretirler. Öğrettikleri arasında meslek sırları, “gizli dil”, hastalıkların özellikleri, iyileştirilme yolları da bulunur. Bu işlemler bittiğinde ve hipnotik uykudan çıktığında, aday kendini birtakım güçlerle donanmış ve bir hayli değişmiş halde bulur. Artık yalnızca bedensel gözleriyle değil, ruhani gözüyle (kalp gözüyle) de görebilmektedir.Şamanın trans deneyimi ve psişik yetenekleriŞaman’ın davul ve dans unsurlarıyla gerçekleşen, uçuş denilen transında posesyon hali söz konusu değildir. Yani trans halindeki şamanın hiçbir hal ve hareketi idrak ve iradesi dışında değildir. Şamanın transında, kendi başına yaptığı bir şuur deneyimi söz konusudur. Bununla birlikte şaman, gerekirse bir ruh ile –posede olmadan– bağlantı kurabilir. Bu, kimilerine göre, şuur ve kişiliğin kaybolmadığı gözlemlenen bir medyumluktur. Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, obsesyona uğramış insanları obsedörü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (maji)yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.Şamanizm’de üç âlemAsya Şamanizm’inde üç âlem söz konusudur: Yer, yeraltı, Gök. Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-alem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerinde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-alemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları söz konusudur. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist geleneklerde öte-alemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir. Yakut Türkleri, Çukçiler ve Yukagirler, insanın üç “can”ı olduğunu kabul ederler. Ölüm olayında biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise Göğe çıkar. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler. Uygurlar, inandıkları sürekli olarak tekrar doğma olgusuna “sansar” adını verirler.Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır.Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç alem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler. “Yer’in ekseni” kavramı Altay, Yakut ve Uygur geleneklerinin yanı sıra, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Buryat, Samoyet, Koryak, Moğol, Tibet, Fin, Lapon ve Estonya geleneklerinde da bulunur.Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, şamanın “Yeraltı”na inebilmesi veya “gökler”e çıkabilmesi için önce “Yer’in Ekseni”ne çıkması gerekir. “Yeraltı”na inmesi gereken Altay şamanı “uçuş” yolculuğunda önce “demir dağ”a (Temir taikşa) tırmanır. Yer’in Ekseni”ne çıkması işte bu sembolik “dağ”ı aşıp “Yerin Göbeği” denilen delikten girmesiyle mümkün olur.Şaman gölgeler diyarı’na giderken öncelikle “Yerin göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemi kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir köprü’yle karşılaşılır.Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise Gök katlarındaki ortamlara giderler. Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.

http://www.ulkemiz.com/samanizm-nedir-samanizmin-tarihi

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji, kazı bilimi veya kazıbilim; kazı vb. yöntemlerle ortaya çıkarılan tarihî yapıtları kültürel, sanatsal ve tarihsel yönden inceleyen bir bilimdir. Türkçeye yanlış bir şekilde "kazıbilim" olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler.Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında tarihöncesi (prehistorya) arkeolojisi, klasik arkeoloji, protohistorya ve önasya arkeolojisi, mısır arkeolojisi, tevrat arkeolojisi, ortaçağ arkeolojisi sayılabilir. Arkeoloji, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, araç, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpiç) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler Türkiye'de höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakındoğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır.Ülkemizdeki Alacahöyük,Yalıhüyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler birer höyüktür. Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. İnler, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer alır.Tarihöncesi arkeolojisi yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Bu incelemede kazılar çok büyük bir dikkatle yürütülür. Tarihöncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, taş araçlar, mimari kalıntılar ya da organik kalıntılar çok önem taşımaktadır.Tarihler ve ÇağlarArkeologların yapması gereken en önemli işlerden biri, ulaştıkları buluntuların hangi dönemden kaldığını saptamaktır. Bu buluntular arasında ele geçen yazılı belgeler, bu iş kolaylaştırır; ama yazılı bir belge yoksa, örneğin binlerce yıl öncesinden kaldığı tahmin edilen bir eşyanın kesin yapım tarihini bulmak çok zordur. Arkeolojinin eski yerleşmeleri ve buluntuları tarihlendirmede yararlandığı yazılı tarih öncesi dönemleri, ilk kez Danimarkalı bir arkeolog sınıflandırmıştır. Bu yazılı tarih öncesi dönem, Prehistorya ya da Tarihöncesi olarak adlandırılır. İnsanların çok sert bir taş olan çakmak taşından alet ve silah yaptıkları ilk dönem Taş Devri'dir. Alet ve silahların tunçtan yapıldığı bir sonraki döneme Tunç Çağı denmiştir. Demirin kullanılmaya başlandığı son dönemsse Demir Çağı olarak adlandırılır. Çağdaş arkeologlar bu üç çağı da kendi içinde daha kısa süreli dönemlere ayırırlar.Bir arkeolog, ortaya çıkardığı aygıtların hangi çağdan kaldığını saptasa bile bu aygıtların yapıldıkları tarihe ilişkin bilgi edinmesi her zaman kolay olmaz; çünkü bir bölgede yaşayan insanlar taştan aygıtlar kullanırken aynı dönemde başka bir bölgede insanların tunçtan aygıtlar kullandığı bilinmektedir.İlk BuluntularBir bilim dalı olarak arkeolojinin geçmişi çok eski değildir. Büyük çaplı ilk kazılar 18. yüzyılda 79 yıӀında patlayan Vezüv Yanardağı'nın püskürttüğü lavların ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Herkulaneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin ortaya çıkarılması, eski Roma kentleri konusunda yeni bilgilere ulaşılmasını da sağladı.Aynı yüzyılda İngiliz arkeolog John Frere, taştan yapılmış aygıtlarӀa soyu tükenmiş bazı hayvanların kemiklerini bir arada buldu. Frere, bu aygıtları yapmış olan insanlar ile soyu tükenmiş hayvanların aynı dönemde yaşadıklarını gösterdi; ama hiç kimse, yeryüzünde on binlerce yıl önce yaşamış insanların olabileceğine inanmak istemedi. Daha sonra bu bilgi bilim adamlarınca da doğrulandı.Eski Mısır yazısı olan hiyeroglifin 1822'de arkeologlar ve yazı uzmanları tarafından çözülmesi, arkeoloji için bir dönüm noktası oldu. Hiyeroglifin çözülmesinde kilit rol oynayan Rosetta Taşı’nda aynı sözcükler hem hiyeroglif hem de Eski Yunan yazısı ve başka bir tür Mısır yazısıyla yinelenmişti. Bu gelişme çok sayıda arkeologun Mısır'a ilgi göstermesine yol açtı. Yapılan kazılarla Eski Mısır’daki yaşama ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı. Arkeolojinin en önemli buluşlarından olan Rosetta Taşı, günümüzde Londra'da British Müzesi'nde sergilenmektedir.Ortadoğu'daki BuluntularArkeolojinin en zengin kaynakları Ortadoğu'da bulunmaktadır.Truva ve GiritEski Yunan şairi Homeros şiirlerinden birinde, 10 yıllık bir kuşatmadan sonra ele geçirilen Troya kentinin öyküsünü anlatır. Ama bu kentin nerede olduğu kesin olarak bilinmiyordu. Troya’nın gerçek yerini 1871'de Alman arkeolog Heinrich Schliemann saptadı. Schliemann, kazılarda ortaya çıkardığı buluntuları gizlice yurtdışına kaçırmasına karşın Osmanlı hükümetinden 1876'da yeniden kazı izni aldı ve Wilhelm Dörpfeld ile birlikte Troya’daki kazıları sürdürdü. Eski krallıklara ilişkin bir başka önemli kazının yapıldığı yer Akdeniz'deki Girit Adası'ydı. Arkeolog Sir Arthur Evans, 1900'da Knossos'ta yaptığı kazılarda eski Girit krallarının yaşadığı büyük bir sarayı ortaya çıkardı. O tarihe kadar yalnızca Yunan mitolojisinin bir kahramanı sanılan Minos'un gerçek bir kral olduğu anlaşıldı. Bulunan sarayın duvarları, boğa güreşlerinin, çiçeklerin ve hayvanların sanki 3.000 yıl önce değil de, bir gün önce yapılmış gibi duran parlak renkli resimleriyle bezenmişti.Su Altındaki KalıntılarToprak altındaki eski kentler, binlerce yıl dayanmış ve kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Su da toprak gibi Tarih öncesi’nde yaşamış olan insanların evlerini ve eşyalarını zamana karşı korumuştur. Bundan dolayı suyun altında da arkeoloji için pek çok zengin malzeme bulunmaktadır. Arkeolojinin su altındaki kalıntılarını incelen dalı sualtı arkeolojisi olarak adlandırılır. 1854'te, İsviçre'nin Zürich kentindeki gölün suları çok azalınca, dibindeki eski ev kalıntıları ortaya çıktı. Arkeologlar evlerin bulundukları katmanları inceleyerek yapıldıkları dönemleri saptadılar. Bulunan tahta aygıtlar, keçeler, sepetler ve hatta elma, armut ve ekmek artıkları o insanların günlük yaşamlarına ilişkin önemli bilgiler sağladı. Türkiye'de de Bodrum ve Antalya yöresinde su altı çalışmaları yapılmış ve çok sayıda buluntu ortaya çıkarılmıştır ki bunlar Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedirGünümüzde ArkeolojiEskiden zengin hazineler, saraylar ve tapınaklar bulma umuduyla kazı yapılırdı. Sıradan insanların yaşadıkları yerler definecileri ilgilendirmiyordu. Oysa arkeologlar geçmişi iyi anlayabilmenin yolunun, bulunabilen her şeyi incelemekten geçtiğini bilirler. Arkeologlar buluntuları incelerken, o topluluğun ekonomisini, değişik işleri ve görevleri olan insanlar arasındaki ilişkileri ve dinsel inanışlarını da araştırıyorlar. Yetiştirdikleri bitkilere ve hayvanlara bakarak insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerini, kendilerinin de çevreden nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyorlar.Ortadoğu'da bazı arkeologlar çöllerde araştırmalar yaparak, kentlerin henüz kurulmadığı ve uygarlıkların yerleşmediği dönemlerdeki göçebe topluluklara ilişkin bilgi edinmeye çalışıyorlar. Çok kısa bir süre öncesine kadar kitaplarda, elyazmalarında ve iyi korunmuş yapılarda ortaçağa ilişkin yeterince bilgi bulunduğu sanılıyordu. Yakın tarihlerde bu alanda da yepyeni gelişmeler oldu. Birçok araştırmacı son 200 yılda yapılmış kanalları, demiryollarını, fabrikaları konu alan sanayi arkeolojisi alanında çalışıyor. Günümüzde kısaca, geçmişe ilişkin her şey arkeolojinin kapsamına girmektedir.Alan AraştırmasıHavadan çekilen fotoğraflar arkeologların çalışmalarına büyük katkı sağlamaktadır. Bu fotoğraflar, araştırılacak alanı yere serilmiş bir harita gibi gösterir. Örneğin, birbirine bağlı kısa, düzenli yollar ya da setler Roma dönemini işaret eder. Güneş ışınlarının eğik olduğu saatlerde çekilmiş fotoğraflarda görülen hafif tümsekler ve çukurlar ise buralarda eski yerleşmelerin izlerini gösterir. Bunlar hisar, hendek ve yapı kalıntıları olabilir.Yılın belli zamanlarında çimenlerin ya da ekinlerin renginde ve boyunda gözlenen bazı değişiklikler de arkeologlara önemli ipuçları verir. Örneğin, bir tarlanın genelinde tahıllar yeşilken bir bölümü kısa zamanda olgunlaşıp sararmış olması, o toprağın altında taştan dayanakların bulunduğunu gösterir. Eğer tarlanın altında doldurulmuş çukurlar ya da hendekler varsa, buralarda su birikeceği için, ekili ürünün olgunlaşması gecikir. Bu yerler fotoğraflarda yeşil çizgiler ya da noktalar olarak göze çarpar. Bu tür belirtilerden birçok eski yerleşme yeri saptanmış ve gün ışığına çıkartılmıştır.Toprak altında kalmış çanak çömlek ocakları, pişmiş kilde bulunan magnetik güçten dolayı, duyarlı magnetometrelerle (magnetik güç ölçme aleti) saptanabilir. Bir zamanlar canlıların yaşamış olduğu ve organik maddelerin bulunduğu yerlerde de, çevrelerine göre daha çok magnetizma vardır. Arkeologlar magnetometreyle çanak çömlek ya da çini gibi eşyaların bulunduğu ve insanların yaşadığı yerleri kolayca saptayabilirler.Alan araştırmasında kullanılan bir başka yöntem de, topraktaki direncin elektrikle ölçülmesidir. İçi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterir.Ekili tarlalarda toprak sürülürken ortaya çıkmış bir çömlek ya da çini parçası ile tümsek ya da çukurlar, bir arkeologun buradaki eski kalıntıları bulmasına yardımcı olur. Ayrıca, eski haritalardan, belgelerden, yer adlarından ve yerel geleneklerden de yeni ipuçları çıkarılabilir ve dünya da pek çok yerleşme kalıntısı bu yolla bulunmuştur.Kazı Nasıl Yapılır?Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü daha iyi anlayabilmek için, Roma dönemi bir evin yapılış öyküsünü örnek almak iyi bir yol olabilir. Çünkü arkeologlar günümüzde Roma dönemi bir evi ortaya çıkarmak üzere kazıya başladığında, bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurmaktadır. Roma dönemin yapı ustası, bir evi yapmaya giriştiğinde önce toprağı temizler, ardından temel çukurlarını kazar. Sonra, mozaiklerle resimler ya da motifler yaparak zemini döşer. Duvarları örüp üstünü bir çatıyla kapatır.Ev artık oturulacak hale gelmiştir ve insanlar gelip yerleşirler. Ustanın cebinden düşen bir metal para evin temelinde kalabilir. Evde yaşayanlar bazı küçük eşyalarını evde yitirebilir. Kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede kalabilir. Arkeolojide bu süreç yerleşme dönemi olarak adlandırılır. Daha sonra bir savaştan dolayı insanlar yaşardığı evi terk etmek zorunda kalabilir, ev bir depremde çökebilir. Artık içinde insanın yaşamadığı evin zamanla tamamen çöker; ahşap kısımları çürür, duvarlar yıkılır. Aradan uzun yıllar geçince de ev bütünüyle toprağın altında kalır. Aradan yüzyıllar geçince üzerindeki toprak dümdüz olur. Burası ekili bir alan haline gelebilir ya da üzerine yine bir ev yapılabilir.Arkeologlar önce toprak altında böyle bir evin varlığını saptar. Kazı alanının tümünü ya da çevresini ince çelik çubuklarla çevirir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çıkarılacak plan ve sonuçların güvenilirliği için gereklidir. Artık sıra, çatıdan temele doğru bütün tabakaları tek tek özenle kaldırmaya gelmiştir.İlk tabakaya ulaşıncaya değin kazı makineleri kullanılabilir. Ama ilk tabaka kaldırılınca, artık kazıda yalnızca sivri uçlu mala, kürek ve kova kullanılır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan duvarlar, ocaklar, fırınlar ve insan yapımı öbür yapılar örselenmeden birbirinden ayrılır. Arkeologlar bütün bunları inceler ve ayrıntılı notlar tutar. Ele geçen eşyalar tek tek özenle temizlenir ve bulundukları tabakayı belirtecek biçimde numaralanır. Eşyaların üzerinde o dönemin hükümdarının resimleri varsa, bu eşyanın yapılış tarihini saptamayı kolaylaştırır. Ama buluntular daha eski dönemlerden kalmış, yazısız ve resimsiz de olabilir. Ayrıca başka döneme ait eşya o tabakadaki eşyayla karışmış olabilir. Böyle durumlarda kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmamış olması gerekir.Kazıyı yapan kişi, bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkılmaya bırakıldığı tarihleri saptar. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğunu ve yaşam biçimlerini ortaya çıkarabilir. Örneğin bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağını bilir. Buradaki bitki, tohum, polen ve tahıl kalıntıları, çevrenin o zamanki bitki örtüsünü gösterir. Hayvan kemikleri, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsini anlamamızı sağlar. Kullandıkları araç gereçler insanların günlük yaşamları hakkında bilgi verir.Kentlerde kazı çalışmaları, açık alanlardaki kazılardan daha zor ve karmaşıktır. İnsanların yüzyıllardır yaşamakta oldukları kentlerde kazılar yıllarca sürebilir. Öte yandan bir kalıntının varlığı saptansa bile, bu mevcut yapıların ya da sokakların altında bulunacağından kazı yapma olanağı da yoktur. Bu gibi nedenlerden dolayı büyük kentlerde daha az kazı yapılmaktadır. Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz. Bu tür kazılarda birbiri üzerine binen bütün katmanların görülebileceği bir kesit elde edilmeye çalışılır.Bilimsel YöntemlerArkeolojide günümüzde tarihlendirmede çeşitli bilimsel yöntemler kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan radyokarbonla tarihlendirme yönteminin bulunması, arkeolojide büyük bir gelişme sağladı. Bu yöntemle odunun, kömürün ve eski yerleşim bölgelerinde bulunan kemiklerin yaşlarını saptamak olanaklı hale geldi. Her canlıda karbon bulunur ve bunun neredeyse tamamı karbon-12'dir. Belli bir oranda da radyoaktif ve "ağır" olan karbon-14 vardır. Örneğin bir ağaç kesilince, artık yeni karbon-14 atomları alamaz ve var olan radyoaktif karbon atomları da belli bir hızla yok olmaya başlar. Böylece yaklaşık 5.500 yıl sonra bu atomların yarısı karbon-12 atomlarına dönüşür. Radyoaktif karbonun karbon-12'ye oranı ölçülerek, canlının ne kadar zaman önce öldüğü saptanabilmektedir. Ne var ki bu yöntem, tarihi belli olan Mısır buluntularına uygulandığında, saptanan tarihlerin çok kesin olmadığı anlaşılmıştır.Bir başka tarihlendirme yöntemi de ısıyla ışıldamadır (ısıl ışıldama). Bu yöntem yalnızca pişmiş kile uygulanabilmektedir. Kilde radyoaktif atomlar içeren elementler vardır. Kil pişirilmeden önce bunlar çevrelerine ışık biçiminde parçacıklar saçarlar. Pişme işleminin sonunda, atomların saçtığı bu parçacıklar kristalleşmiş yapının içinde hapsolur. Isıyla ışıldama yönteminde çömlekten alınan bir örnek, parçaların yeniden serbest kalacağı noktaya kadar ısıtılır. Bu parçacıklar ışık biçiminde (ışıldayarak) açığa çıktıkları için fotometre aygıtıyla ölçülür. Çömlek ne kadar çok ışık verirse, o kadar eskidir.Bir ağacın yaşının, gövdesindeki yıllık büyüme halkalarına göre saptanmasına dendrokronoloji denir. Ağaç gövdesinin kesitinde iç içe ince ve kalın halkalar görülür. Havaların iyi gittiği yıllarda ağaç daha çabuk büyüyeceğinden halkaların kalınlığı artar. Bu yöntemle ağacın yaşadığı dönemdeki iklim koşulları bile anlaşılabilir. Bir çam türünün 4.000 yıl önceki ve günümüzde yaşamakta olan örnekleri bu yöntemle karşılaştırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-nedir-kazi-nasil-yapilir-

Gamet Nedir ?

Gamet Nedir ?

Gamet eşeyli üreme yolu ile çoğalan organizmalarda döllenme evresinde bir başka hücre ile birleşerek kaynaşan hücredir. Morfolojik olarak iki farklı gamet üreten ve her bireyin tek bir tip gamet ürettiği türlerde ovum ya da yumurta adı verilen daha büyük gamet türünü üreten bireyler dişi, daha küçük ve iribaşa benzeyen sperm adı verilen gamet hücrelerini üreten bireyler erkek olarak adlandırılır. Dişilerin ve erkeklerin farklı boyutlarda gamet üretmesine anizogami ya da heterogami denir; örneğin insan ovumu bir tek insan sperm hücresinin yaklaşık 100.000 katıdır.). Buna karşın izogami her iki cinsiyetten gelen gamet hücrelerinin aynı büyüklükte ve şekilde olması durumudur. Gamet adı ilk olarak Avusturyalı biyolog Gregor Mendel tarafından kullanılmıştır. Gametler bir bireyin genetik bilgisinin yarısını, her tipin 1n takımını taşırlar.FarklılaşmaGametin aksine bir bireyin diploid somatik hücreleri spermeden gelen bir kromozom seti ile birlikte yumurtadan gelen bir kromozom seti olmak üzere ana ve babanın özelliklerini taşıyan genleri içinde barındırır. Bir gametin kromozomları her iki kromozom setinden birinin tam bir kopyası değildir ve genellikle rastgele mutasyonlar sonucunda farklılaşmış DNA dizisi yani yeni proteinler ve fenotiplar oluşur.BitkilerEşeyli olarak üreyen bitkilerin de gametleri vardır. Ancak bitkilerde diploid ve haploid kuşakların birbirini izlemesi nedeniyle bazı farklılıklar bulunur. Kapalı tohumlularda çiçekler haploid kuşağı oluşturmak için mayoz bölünmeden geçer, haploid kuşak ise gametleri oluşturmak için mitoz bölünmeden geçer. Dişi haploid tohum taslağı ya da ovül olarak adlandırılır ve çiçeğin yumurtalığında oluşur. Haploid ovül olgunluğa eriştiğinde dişi gameti oluşturur. Erkek haploide ise polen adı verilir ve anterde oluşur. Polen erişkin bir tepeciğin üzerine konduğunda çiçeğin içine doğru bir polen borusu hâline gelir. Haploid polen mitoz bölünme ile oluşturduğu spermi salarak döllenmeyi başlatır.Cinsiyetin belirlenmesiİnsanlarda normal bir ovum yalnızca X kromozumu taşırken bir sperm ya X ya da Y kromozomu taşır. Normal olmayan bir ovum mayoz bölünmenin iki evresinden biri ya da ikisinde oluşan hata sonucunda ya iki X kromozumu taşır ya da hiç kromozom taşımazken normal olmayan sperm ise yine aynı nedenle ya cinsiyet belirten kromozomları taşımaz, ya da bir XY çifti, bir XX çifti veya bir YY çifti taşıyabilir. Yani erkek ve dişi gamet hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigotun cinsiyetini sperm hücresi belirler. Eğer zigot iki X kromozomuna sahipse dişi, bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur.[4] Kuşlar için ise ZW cinsiyet belirleme sistemi ile dişi ovum yavruların cinsiyetini belirler.

http://www.ulkemiz.com/gamet-nedir-

Okçuluk Nedir? Okçuluk Hakkında Bilgi

Okçuluk Nedir? Okçuluk Hakkında Bilgi

Türklerin ata sporu olan okçuluk, yüzyıllar boyunca bu geleneksel özelliğini muhafaza etmiş, gerek tarihimiz içinde, gerekse İslam dininde özel bir yere sahip olmuştur.Türk tarihinin Orta Asya’ya uzanan derinliklerinde, önceleri bir savaş aracı olarak kullanılan ok ve yay, ateşli silahların keşfinden sonra, giderek bir spor dalı olarak kültürümüz içindeki yerini almıştır.Tarihsel belgeler incelendiğinde, Türklerde okçuluğun M.Ö. 5000 yıllarında başladığı ve okçuluk ile ilgili ilk kuralların Oğuzlar ile gerçekleştiği görülür. Oğuzlar’ın Müslümanlığı kabulünden sonra ise daha da gelişen okçuluk, en parlak devrine Osmanlılar ile ulaşır.Okçuluk, İslam dininde çok önemli bir yer tutmaktadır; öyle ki, adeta yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bizzat Hz. Muhammed de ok atmış, savaşlarında kullanmış ve ok atma konusunda birçok hadis-i şerif beyan etmiştir. Özellikle, “Evinizdeki kölenize bile ok atmayı öğretiniz” buyurmaları okçuluğa verilen özel önemin simgesi olmuş; yine bir başka hadislerinde “Bizim hakkımız gibi, çocukların da bizde hakları vardır, ki o hak, ona yazı yazma ile ok atmayı öğretmek ve helal miras bırakmaktır” demiştir.Osmanlılar döneminde, okçuluğu ciddi kurallara bağlayarak yarışma esası içine alan ve tesis kuran hükümdar Fatih Sultan Mehmet’tir. Her ne kadar Fatih’ten önceki bazı hükümdarların dönemlerinde çeşitli okçuluk yarışmaları yapılmış ise de, saha ve tesislerin oluşturulması Fatih Sultan Mehmet’in emri ile başlar. İstanbul’un fethinden hemen sonra, Kasımpaşa semtinde kurulan ve bugün ancak çok az bir bölümü korunabilmiş olan Ok Meydanı, Fatih’in bu spora verdiği büyük önemin bir göstergesidir. Fatih’ten sonraki hükümdarların hemen tümü bu sahayı genişletip ilave tesisler yapmışlar, diğer kentlerde de sahalar kurmuşlardır. Sultan II. Bayezit döneminde bununla da yetinilmemiş, okçular özel olarak himaye edilmiş, okçuluk malzemeleri imalatı ile uğraşan sanatkârlar bir araya toplanarak, kendilerine her türlü olanak sağlanmıştır. Hatta bu amaçla, sanatkârların neredeyse tümü İstanbul’a getirilmiş ve Bayezit Camii’nin arkasına inşa edilen Okçular Çarşısı’na yerleştirilmişlerdir. 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’da sayıları 500’ü bulan ok ve yay imal eden atölye ile özel olarak okçuluk eğitimi yapılan okulların bulunduğu gerçeği dikkate alınacak olursa, bu spor dalında ne denli zengin bir geçmişe sahip olduğumuz kolayca anlaşılacaktır.Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hükümdar ve sadrazamların birçoğu okçu idi. Bunların içinde özellikle Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın (1592-1644) okçuluk tarihi içinde özel bir yeri bulunmaktadır. Kara Mustafa Paşa, sadrazamlığı döneminde okçuluk ile ilgili bir ferman (kanun) yayınlamıştır. Bugün, aslı Topkapı Müzesi arşivinde bulunan bu ferman, spor ile ilgili ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Osmanlı döneminin ünlü okçuları içinde, Tozkoparan İsmail, Bursalı Şüca gibi isimler en çok bilinenlerdir.Hayvan boynuzu, sinir gibi organik maddeler ve ahşap malzemenin sentezi ile imal edilen eski Türk yaylarının inanılmaz teknik güçleri, bugün dahi, okçuluk tekniği ile ilgilenen dünya otoritelerini hayretler içinde bırakmaktadır.    Kemankeşlik    Kemankeşlik Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan bir okçuluk sporudur. Osmanlıda okçuluk Orta Asya Türkleri'nden gelerek, Arap geleneklerinin de hafif bezemeleri ile gelişmistir. Osmanlı kemankeşlik sporu yüzyıllardır adını çok bilmediğimiz büyük kemankeşlerin (Bosna'lı Şüca, Havandelen Solak Bali, Tozkoparan İskender vs...) yaratılmasını sağlamıştır. Bu sporcuların kimilerinin menzil atışları 1275 gez (800-850 metre) mesafeler ile kırılması güç rekorlara imza atmışlardır. Osmanlı kemankeşleri pir olarak Sahabe'den Ebu Vakkas'ı sayarlar.    Kemankeşlik sporunun araçları olan ok ve yay için ise;        Okun boyu "gez" olarak ölçülür. Bir gez yaklaşık olarak 65 - 70 cm. civarındadır, çeşitli ahşap malzemelerden (çam ağaçlarının kuzey rüzgarı alan kısımlarından) veya bambu kamışından yapılır.        Ok ucuna "demren" ya da "temren" adı verilir, kemik veya demirden yapılır.        Okun son kısmı olan tüy kısmına ise "yelek" adı verilir, genelde kuğu, kartal tüyleri kullanılır, ucunda temren'i olan oklara işlevine göre gerektiğinde yelek takılmaz.        Yay: Osmanlı yayı ise son derece işlevsel, aynı zamanda kısa, kullanımı kolay ve "pek", yani oldukça sert yaylardır.        Yay ipine Tirkeş veyahut Çile adı da verilir. Tirkeş, genelde koyun bağırsağından olabileceği gibi ibrişimden de imal edilir.        Yaylar genelde filmlerde görüldüğü gibi sürekli olarak gergin durumda değillerdir. Normal durumda tirkeş ve yay gerilimsiz ve gevşek bir şekilde durur, kullanılacağı zaman ise yay kurulur.        Yay terse doğru kurulmaktadır ve oldukça güç gerektiren bir iştir (Harbiye Askeri Müze'de yay örnekleri ve kurulumun nasıl yapıldığına dair çizimler mevcuttur). Kaynaklar bazı kemankeşlerin ve gücü ile nam salmış pehlivanların pek yayları tek kolları ile kurabildiklerinden övgü ile bahseder.Günümüzün ileri teknolojisi ile üretilen yaylarla 250-300 m mesafeye zorlukla ok atılırken, eski Türk yayları ile 800-900 metrelere ok atılabilmesi bu hayretin temel nedenini oluşturmaktadır. Okçuluk tarihimize dikkatle göz atıldığında, Fatih Sultan Mehmet’ten II. Bayezit’a uzanan dönemin ciddi bir “Planlama Dönemi”, II. Bayezit’ten II. Selim’in ölümüne değin geçen sürenin ise “Gelişme Devri” olarak değerlendirildiği görülür. Daha sonraki hükümdarlar da okçuluk ile ilgilenmişler, ancak III. Selim’in tahta geçmesinden II. Mahmut’un ölümüne kadar geçen süre “Yeniden Yükselme Devri” olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra II. Abdülhamid’ten V. Mehmet’in ölümüne kadar geçen süre ise okçuluğun “Duraklama ve Gerileme Devri” olmuştur, Osmanlı’nın son döneminde ise okçuluk sanatkârları artık ellerindeki sanatı bırakarak başka işlere yönelmişler, bu işi yürüten kişi sayısı 3-5 kişiyle sınırlı kalmıştır.Cumhuriyet dönemiyle birlikte, 1923-1937 yılları arasında, eski Türk okçularının ailelerinden gelen üç beş kişi, aralarına hevesli gençleri de alarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ok atışları yapmışlar ve geleneksel sporumuzu yürütmeye çalışmışlardır. Türk okçuluk tarihinin efsanevi ismi Tozkoparan’ın ikinci kuşak torunları olan İbrahim ve Bekir Özok ile, Türk okçuluğuna ilk kitabı armağan eden Mustafa Kani’nin torunu Vakkas Okatan, bu spora yakın ilgi duyan Prof. Necmettin Okyay, Hafız Kemal Gürses ve yine o devrin Beyoğlu Vakıflar Müdürü ve Milli Sporlar Federasyonu Başkanı Baki Kunter’in girişimleri sonucu kurulan Okspor Kurumu adındaki kulüp, Cumhuriyet dönemimizin ilk ciddi adımı olmuştur. İstanbul Beyoğlu Halkevi’nde, Ulu Önder Atatürk’ün direktifleri ile, milli sporumuz okçuluğu yeniden canlandırmak amacıyla 1937 yılında kurulan bu kulüp, Atatürk’ün ölümünden sonra himayesiz kalarak dağılmıştır. İlk bayan okçumuz olan Betül Diker (Or), o yıl yapılan 19 Mayıs gösterilerindeki atışları ile Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve Ulu Önder, Halim Baki Kunter’e “Bu kız ile ilgilenin!” talimatını vermiştir.

http://www.ulkemiz.com/okculuk-nedir-okculuk-hakkinda-bilgi

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit, at üzerinde oynanan spor dallarından biridir. At üzerindeki sporcunun süngü veya mızrağını (ciridini) rakibe karşı isabetli bir şekilde atmasını, muharebe anında kendisine ve bineğine olan hakimiyetini ve bu yolla rakibine üstün gelmesini amaç edinen, kuralları olan bir spordur.Cirit, Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya geldikleri dönemden beri oynadıkları savaş oyunu olarak bilinmektedir.Daha sonraki dönemlerde Anadolu 'da oynanan ve atlı spor olarak da anılan cirit , başlangıçtan beri nesilden nesile intikal ederek günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Alparslan döneminde Anadolu 'da oynanan bu spor dalı, özellikle Doğu ve İç Anadolu’nun farklı yörelerinde daha yaygındır. Anadolu 'da 11-16. yüzyıllarda bir savaş oyunu olarak oynanan cirit, sonraki dönemlerde özellikle 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ülkesi ve sarayında en büyük gösteri sporuydu. Müsabakalarda yaşanan hayati tehlike nedeniyle II. Mahmut döneminde bu oyunun oynanması yasaklanmış, daha sonra tekrar bir gösteri oyunu olarak Anadolu 'da oynanmaya başlanmıştır. Türkiye 'de Cirit sporuna günümüzde yoğun ilginin Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlarca gösterildiği gözlemlenmektedir.Bu bölgede yer alan Erzurum İlinde ilk Atlı Spor İhtisas Kulübü 1957 yılında kurulmuştur. Bu ile bağlı ilçe, belde ve köylerindeki Atlı Spor Kulübü sayısı toplam 11 dir.Oyunun özellikleriSavaşta düşmanı takım halinde alt etmeye, mağlup etmeye yönelik davranışlar ve sonuçta güçlü olanın galibiyeti cirit müsabakalarının ana temasıdır. Hal böyle iken , hiçbir spor müsabakasında bulunmayan sadece ciritte olan ‘rakibi affetme, bağışlama’ davranışı, ciride farklı bir anlam yüklemektedir. Rakibini bağışlayan sporcuya ve takımına puan kazandırmaktadır. Zayıf düşene el kaldırmamanın, güçsüze vurmak yerine onu bağışlamanın gerekliliğini ifade eden bu davranış, adeta spor ve erdemin bir arada sergilenişidir. Hasmının önünü kesip, ona ciritle vurma fırsatı varken vurmayan, rakibini affeden sporcuların bu anlamlı davranışları onların asaletini ortaya koymaktadır.Özellikle Erzurum , Bayburt ,Erzincan , Sivas , Tokat ve Söğüt yörelerinde Cirit müsabakaları yapılırken insanların bu spora karşı ilgisi yoğundur. Anadolu 'da günden güne sayısı artan Cirit (Atlı Spor) Kulüpleri hem kendi aralarında yöresel olarak ve hemde zaman zaman Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu işbirliği ile yılın her mevsiminde müsabakalar düzenlemektedirler. Federasyon olarak Türkiye'de oynanan cirit oyunları Türkler 'in ciride verdikleri önemin göstergesidir.Kullanılan özel ifadelerHer spor dalında olduğu gibi ciritte de kullanılan özel ifadeler vardır. Bunlar hem oyunla alâkalı ve hem de nesnel ifadelerdir.Oyunla ilgili olanlar : Cirit oynanan saha için Alan , ahaliyi oyundan haberdar etmek için davul ve zurna ile oyun öncesi ve oyun oynanırken de oyuna renk katması maksadıyla özel ritimlerde çalınan müziğe Cirit Havası, oyundan önce atları oyuna motive etmek maksadıyla oyunun oynandığı yöreye özel olarak yine davul-zurna ile çalınan müziğe At Oynatma Havası, beş kişiden oluşan takıma Bölük , yedi kişiden oluşan takıma da Alay denir.Atlarla ilgili olanlar : Atın iki ayakla koşuyormuş gibi aynı tarafta bulunan ayaklarını eş zamanlı atarak yaptığı, düzenli yürüyüş şekline Rahvan , binicisini sarsmadan koşan ata Rahvan At, atın arka kalçalarına yüklenerek yaptığı yavaş yürüyüşüne Aheste , atın çapraz olarak ayak atmak suretiyle hızlı ve sert yürüyüşüne Tırısa Kalkmak, atın süratli koşma şekline Dörtnal , atın dörtnal koşmasının en hızlı olanına Hücum Dörtnal , iki atın aynı hizada oluşuna At Başı , atların baş kısmına takılan başlığa Dizgin , atın bel kısmına üstten keçe veya post üzerine konan kolon kayışları ile bağlanan ve kesici olmayan üzengilerden oluşan teçhizata da Eyer denir.Sporcularla ilgili olanlar: Atlı askere süvari anlamında Osmanlı, cirit oyununda iyi at binenler ve at oyunlarında becerisi olan oyunculara Sipahi, at üzerinde hâkimiyet sağlamak, ve hüner göstermek eylemine At Oynatmak, kendi içlerinde hiyerarşik bir düzende atlı olarak cirit oyununa katılan takım gücüne Seğmen, at üzerinde beceri ve hüner gösteren oyuncuya, biniciye At Cambazı , cirit oyununda at üzerinde sıra halinde duranlara Menzil, bir kolunda işaret bulunan takım kaptanına Takım Kolbaşısı , attığı ciridi rakibinin atına isabet ettiren oyuncuya Acemi, oyun esnasında isabet alıp ölen kişilere Şehit denir.Oyun ve kurallarıHakemler üzengileri kontrol ederek maçı başlatırlar. Kolbaşı, takımındaki bütün sporcuların olumlu olumsuz tüm hareketlerinden sorumludur. Takımına oyun taktiklerini o verir. Kolbaşı vakitli-vakitsiz çıkış yapan veya aynı anda çift çıkan oyunculara engel olur, saftaki oyuncuların ileri veya geriye doğru 5 m mesafede, alay durağında durmalarını sağlar. Takımlar bölük düzeninde ise 2 'şer, alay düzeninde iseler 3 'er yedek oyuncuları bulunur. Yedek oyuncular saha hakeminin arkasında ve kendi sahasında açıkta beklerler. Oyuncu değişiklikleri oyunun duraklama anında saha hakemi tarafından baş hakem bilgilendirilerek yapılır. Bir oyunda en fazla 3 oyuncu değişikliği yapılabilir.Oyundan çıkan oyuncu bir daha oyuna alınmaz. Her oyuncunun arkasında ve atlarının üzerine konulan kumaşın her iki tarafında yazılı numaralar bulunur. (sporcu ile atının numarası aynıdır..) Takımların formaları aynı renkte ise: takım numaraları; A takımında 1’den 10’a kadar, B takımında ise 11’den 20’ye kadardır. Oyuna başlama ve ilk çıkış hakkı kur’a sonunda sahayı kaybeden takıma verilir. Alay çıkışları alay durağından yapılır. Erken çıkış ihlâli, yasak saha olarak; çift çıkış ihlâli ise atış sahası dışından atış olarak değerlendirilir. Her iki hatalı duruma düşen oyuncular alay durağına geldikten sonra başka bir oyuncu ancak o zaman hamle yapabilir. Bir ciritçi oyun sahasında rakip sporculardan birine yarım veya tam çark yapmak suretiyle ciridini atar. İki defadan fazla tam çark yapılamaz. Cirit genelde gösteri mahiyetinde oynanır. Cirit oyununda, sporcu rakibinin kendisine atacağı ciritten sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına veya boynuna yatar. Bazı sporcular rakiplerini kaçış çizgisine ulaşana kadar kovalar ve ardından cirit atarlar.İsabet ettirebildikleri için puan kazanırlar. Oyun esnasında baş ve yüz kısmına cirit isabet eden oyuncuların yaralanmaları muhtemeldir. Bu tür isabetler nedeniyle ölüm hadiseleri muhtemeldir.Bu durumda ölen sporcu, sporun geleneğine göre, er meydanında ölmüş sayılır.Ölen sporcu yakınlarının şikâyetçi ve davacı olmadığı sporun kendi geleneğindendir.Hatta bunu yiğitlik sayıp övünürler. Cirit, puan üzerinden oynandığında; oyun öncesi takımlarca birlikte tespit edilen kurallar çerçevesinde, puanı en fazla olan takım cirit oyunun galibi sayılır. Her iki takım ve o esnada orada bulunanlarca; cirit oyununun kurallarını iyi bildiğine inanılan kişilerin hakemliği ile cirit oynanır.Bu kişinin (hakemin) verdiği kararlara ve puanlamaya hiç kimse itirazda bulunmaz.PuanlamaPuanlamada, oyunda sergilenen hareketler dikkate alınır ve puan kazandıran veya kaybettiren özellikleri ile sayısal olarak değerlendirilir. Oyun puanlaması kriterleri takımlarca müsabakadan önce kararlaştırılır ve bu değerlere göre müsabaka sonuçlandırılır. Puan farkları takımların oyun puanını belirler. Toplam puanı yüksek olan takım galip sayılır.Hareketler ve sayısal değerleriPuan kazandıran hareketler : Alay durağında rakibe cirit isabet ettirme ve oyun alanında çelme yapma (kamçı ve sopa ile) karşı takıma isabet sayılır bu hareketlerinin her biri 4 puan olarak değerlendirilir. Rakibe alan içinde cirit isabetettirme, rakibe cirit atmaktan vazgeçme( bağışlama), rakibinin hamlesini bozma, atılan ciridi oyun alanında havada tutma (alay durağı yasaklanan bölgede hariç), tehlikeli durumda puandan vazgeçme hareketlerinin her biri ise 3 puan olarak değerlendirilir.Puan kaybettiren hareketler : Yasak saha ihlali, atı ile karşı alaya bölgesine girme , yan çizgiyi ihlal etme, atış sahası dışına çıkıp atış yapma, cirit atma (hamle) hakkını kullanmama, sahasından erken veya çift çıkış yapma, attan inme (izinsiz), yasak sahada 3 veya daha fazla, oyuncu bulunması, hamle hakkı doğan sporcunun yan çizgiden oyuna girmesi ve ciridini atış alanında sporcunun kasten yere atması ve sporcunun ciridini elinden düşürmesinin fena puan değeri 1 , sporcunun ciridi rakibinin atına kasten vurması, yakın mesafede rakibine cirit atması, atını rakip atlıya kasten çarptırması, attan düşmesi, karşı alaya kasten dalması, rakibi yakalayıp bağışlaması beklenen ve gereken pozisyonda onu bağışlamaması, (ikinci kez) attan düşmesinin fena puan değeri 3 dür. https://tr.wikipedia.org/wiki/Cirit

http://www.ulkemiz.com/cirit-nasil-bir-spordur-

Fransiyum Elemetinin Özellikleri

Fransiyum, (keşfedilmeden önceki teorik adıyla eka-sezyum veya aktinyum K[1]) sembolü Fr ve atom numarası 87 olan kimyasal element. Bilinen elementler içinde en az elektronegatifliğe sahip olan ve astatinden sonra doğada en az bulunan elementtir. Astatin, radyum ve radona bozunan fransiyumun radyoaktivitesi son derece yüksektir. Bir alkali metal olarak bir tane değerlik elektronuna sahiptir.Fransiyum Marguerite Perey tarafından 1939'da ismini aldığı Fransa'da keşfedildi. Sentezlenmeden doğada keşfedilen son elementtir.[2] Fransiyum laboratuvar dışında son derece az bulunur, fransiyum-223 izotopunun devamlı olarak oluşup bozunduğu uranyum ve toryum cevherlerinde eser miktardadır. Herhangi bir zamanda yerkabuğunda bu izotoptan 30 gram (1 ons) gibi az bir miktarda bulunur; diğer izotopların tamamı sentetik olarak elde edilir. Şimdiye kadar herhangi bir izotoptan toplanan en büyük miktar 1997'de Stony Brook Üniversitesi'nde ultrasoğuk gaz olarak yaratılan 10.000 fransiyum-210 atomunun oluşturduğu, yani yaklaşık 3.5x10-18 gramlık kümedir.[3]Fransiyum, 106 atom numaralı seaborgiyumdan hafif olan elementler içinde en karasız olanıdır;[3] fransiyumun en kararlı izotopu 22 dakikadan daha kısa yarı ömrü olan fransiyum-223'tür. Doğal olarak bulunan elementler içinde kararsızlıkta ikinci sırada bulunan astatinin en kararlı izotopunun yarı ömrü 8,3 saattir.[4] Fransiyumun bütün izotopları astatin, radyum ya da radona bozunabilirler.[5]Fransiyumun kimyasal özellikleri diğer alkali metaller arasından en çok sezyumunkine benzer.[3] Oldukça ağırdır ve eşdeğer ağırlığı en yüksek elementtir.[3] Bilinen elementler içinde (pauling ölçeğine göre) 0,7 değeri ile en düşük elektronegatifliğe sahip elementtir;[6] sezyum 0,79 ile ikinci en düşük elektronegatifliğe sahiptir.[7] Eğer elde edilebilseydi sıvı fransiyumun erime noktasındaki yüzey gerilimi 0,05092 N/m olurdu.[8] Fransiyum birkaç sezyum tuzu ile kopresipitasyon (beraber çökeltme) gerçekleştirebilir. Örneğin sezyum perklorat ile gerçekleşen kopresipitasyonun sonucu az miktarda fransiyum perklorattır. Bu kopresipitasyon, Glendenin ve Nelson'ın radyosezyum kopresipitasyon metodunun adapte edilmesiyle fransiyumun izole edilebilmesi için kullanılabilir. Fransiyum ek olarak iyodat, pikrat, tartarat (rubidyum tartarat), platinklorür ve silikotungsten gibi diğer birçok sezyum tuzu ile de kopresipitasyon gerçekleştirebilecektir. Element ayrıca, farklı bir ayrıştırma metodu sağlayan, taşıyıcı herhangi bir alkali metal olmadan tungosilik asit ve perklorik asit ile de kopresipitasyon gerçekleştirebilir.[9][10] Nerdeyse bütün fransiyum tuzları suda çözünebilirler.[11] KullanımFransiyum, kararsızlığı ve nadir bulunuşu[12][13][14][15][16] nedeniyle ticari amaçlı kullanılmaz. Element biyoloji ve atomik yapı alanlarında araştırma amaçlı kullanılır. Fransiyumun kanserle ilişkili hastalıkların teşhisinde kullanılabileceği düşünülüyordu, buna rağmen sonrasında varılan sonuç bu uygulamanın pratik olmadığı yönündedir.[5][14]Sentezlenebilmesi, tuzaklanabilmesi, soğutulabilmesi ve görece basit atomik yapısı ile fransiyum gelişmiş spektroskopi deneylerinde kulanılır. Bu deneyler enerji seviyeleri hakkındaki özel bilgilerin ve atomaltı parçacıklar arasındaki eşleşme sabitinin elde edilmesini sağladı.[17] Lazerle tuzaklanan fransiyum iyonları üzerindeki çalışmalar atomik enerji seviyeleri arasındaki geçişler hakkında kuantum teorisinin öngörüsüne benzer şekilde kesin bilgiler sağladı.[18] Tarih1870'lerde kimyagerler sezyumun ötesinde 87 atom numaralı bir alkali metal olması gerektiğini düşünüyorlardı.[5] Bu element eka-sezyum olan geçici bir isimle anıldı.[19] Araştırma ekipleri bu kayıp elementi saptayıp izole etmeyi denediler. Gerçek bir keşif yapılmadan önce, en az dört kez elementin bulunduğuna dair yanlış iddia ortaya atıldı. Hatalı ve eksik keşiflerRus kimyager D. K. Dobroserdov eka-sezyum ya da fransiyumu keşfettiğini iddia eden ilk bilim insanıydı. 1925'te, başka bir alkali metal olan potasyumun bir numunesinde zayıf radyoaktivite gözlemledi. Buradan eka-sezyumun örnekte radyoaktif kontaminasyona (radyoaktif kirlenme) sebep olduğu sonucunu çıkardı.[20] Sonrasında kendi ülkesine atfen russium adını verdiği eka-sezyumun özellikleri ile ilgili öngörülerini içeren bir tez yayımladı.[21] Kısa bir süre sonra Odessa Dobroserdov Politeknik Enstitüsü'ndeki öğretmenlik kariyerine odaklanıp elementle ilgili çalışmalarını daha fazla devam ettirmedi.[20]Takip eden yılda İngiliz kimyagerler Gerald J. F. Druce ve Frederick H. Loring, mangan(II) sülfat fotoğraflarının x-ışını analizini yaptılar.[21] Druce ve Loring eka-sezyuma ait olabileceğini öngördükleri spektral çizgileri gözlemlediler. Sonrasında element 87'yi keşfettiklerini açıkladılar ve en ağır alkali metal olan bu element için alkalinium ismini teklif ettiler.[20]1930'da Alabama Politeknik Enstitüsü'nden Fred Allison, manyeto optik makinesiyle polüsit ve lepidolit minerallerini incelerken element 87'yi keşfettiğini iddia etti. Elemente kendi eyaleti Virginia'ya atfen virginium isminin verilmesini ve sembol olarak da Vi veya Vm'yi önerdi.[21][22] 1934'te UC Berkeley'den H.G. MacPherson, Allison'un kullandığı yöntemin geçerliliğini ve keşfin doğruluğunu çürüttü.[23]1936'da Rumen kimyager Horia Hulubei ve Fransız meslektaşı Yvette Cauchois de polüsit incelemesi yaptı. İnceleme bu kez yüksek çözünürlüklü X-ray cihazı ile yapıldı.[20] İnceleme sırasında element 87'ye ait olduğunu sandıkları birçok emisyon çizgisi gözlemlediler. Hulubei ve Cauchois keşiflerini rapor ettiler ve element için çalışmalarını tamamladıkları Romanya'nın Moldavia iline atfen moldavium ismini ve Ml sembolünü önerdiler.[21] 1937'de Hulubei'in araştırma metodunu reddeden ABD'li fizikçi F. H. Hirsh Jr. çalışmayı eleştirdi. Eka-sezyumun doğal olarak bulunamayacağından emin olan Hirsh, Hulubei'in civa veya bizmut atomunun x-ışını çizgilerini gözlemlemiş olabileceğini söyledi. Ancak Hulubei kullandığı x-ışını cihazının böyle bir hata yapamayacak kadar hassas olduğu konusunda ısrar etti. Nobel Ödülü sahibi ve Hulubei'in akıl hocası olan Jean Baptiste Perrin, Marguerite Perey'nin yeni keşfi fransiyuma karşı gerçek eka-sezyum olarak moldaviumu destekledi. Perey, kendisinin element 87'nin tek kaşifi olduğu onaylanıncaya kadar Hulubei'in çalışmasını eleştirmeye devam etti.[20] Uraninit (UO2) örneği 100,000 atomun yaklaşık (3.3×10-20 g) kadarında fransiyum-223 örneği barındırır.[14]Eka-sezyum 1939'da Paris, Fransa'daki Curie Enstitüsü'nde Marguerite Perey tarafından, bozunma enerjisi 220 keV olarak rapor edilen aktinyum-227'nin saflaştırılması sırasında keşfedildi. Yine de Perey enerji seviyesi 80 keV'in altında bulunan bozunum parçacıkları olduğunu farketti. Perey bu bozunum aktivitesine daha önce tanımlanmamış bir bozunum ürününün sebep olabileceğini düşündü. Bu ürün saflaştırma esnasında ayrılıyor ama saf aktinyum-227'nin dışında tekrar ortaya çıkıyordu. Yapılan çeşitli testler bilinmeyen elementin toryum, radyum, kurşun, bizmut veya talyum olma olasılığını ortadan kaldırdı. Yeni ürün alkali metallerin kimyasal özelliklerini gösteriyordu. Bu özellik Perey'nin bu ürünün aktinyum-227'nin alfa bozunumu yapması sonucu ortaya çıkan element 87 olduğuna inanmasına yol açtı.[19] Perey daha sonra aktinyum-227'nin beta bozunumunun alfa bozunumuna oranını belirlemeyi denedi. Onun yaptığı ilk test alfa bozunumunun %0,6'ya uzandığını gösterdi, daha sonraki inceleme %1 sonucunu verdi.[24]Perey yeni izotopu aktinyum-K (fransiyum-223)[19] olarak isimlendirdi. Ardından 1946'da en elektropozitif katyon olduğuna inandığı bu element için catium ismini önerdi. Perey'nin danışmanlarından biri olan Nobel Ödülü sahibi bilim insanı Irène Joliot-Curie katyondan (cation) daha çok kediyi (cat) çağrıştırdığını söyleyerek bu isme karşı çıktı.[19] Sonrasında Perey Fransa'ya atfen fransiyum ismini teklif etti. Galyumdan sonra ismi Fransa'ya atfedilen ikinci element olan fransiyum 1946'da Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (International Union of Pure and Applied Chemistry - IUPAC) tarafından resmen benimsendi.[5] Simge olarak Fa seçildi kısa bir süre sonra da Bertrand Goldschmidt'in önerisi ile simge Fr olarak değiştirildi.[25] Fransiyum doğal olarak bulunan elementler içinde en son keşfedilendir.[19] Fransiyumun yapısı ile ilgili daha sonraki araştırmaları 1970'lerde ve 1980'lerde CERN'de Sylvain Lieberman ve ekibi yaptı.[26] BulunuşuDoğalBir MOT'ta bakır solenoidler tarafından manyetik alan yaratılır. Cam tüpe soldan giren nötr fransiyum atomları lazer ile tuzağa düşürülürlerFransiyum-223, aktinyum-227'nin alfa bozunumu yapması sonucu oluşur ve toryum ile uranyum minerallerinde eser miktarda bulunur.[3] Verilen bir uranyum numunesinde her 1×1018 uranyum atomuna karşın yaklaşık olarak sadece 1 tane fransiyum atomu vardır.[14] Ayrıca yeryüzü üzerinde herhangi bir anda toplam olarak en fazla 30 g kadar fransiyum bulunduğu hesaplanmıştır.[27] Bu özelliği ile fransiyum astatinden sonra yer kabuğunda en nadir bulunan elementtir.[5][14]SenteziFransiyum 197Au + 18O → 210Fr + 5n nükleer reaksiyonunda sentezlenebilir. Bu işlem 209, 210 ve 211 kütleli fransiyum izotopu ürünleriyle Stony Brook Physics'de geliştirildi.[28] Ardından ürünler manyeto optik tuzak (MOT) tarafından izole edildi.[29] Diğer sentezleme metodları ise radyumun nötron ile bombardıman edilmesi ve toryumun proton, döteronlar ya da helyum iyonları ile bombardıman edilmesidir.[24] 2006 itibarı ile henüz tartılabilinecek yeterlilikte fransiyum sentezlenemedi.[3][5][14][30] İzotopları Çeşitli izotopların, alfa ve beta ışınımı yoluyla radyoaktif bozunuma uğrayarak farklı atomların izotoplarına dönüşürken geçirdikleri safhaları gösteren radyum, aktinyum, toryum ve neptünyum zincirleriFransiyumun atomik kütleleri 199 ile 232 arasında değişen 34 tane izotopu vardır.[3] Fransiyum yedi tane yarı kararlı nükleer izomere sahiptir.[3] Sadece fransiyum-223 ve fransiyum-221 doğada bulunur.[31]Fransiyum-223, 21,8 dakikalık yarı ömrü ile en kararlı izotoptur,[3] daha uzun yarı ömre sahip bir fransiyum izotopunun keşfedilmesi veya sentezlenmesi olası görünmüyor.[24] Aktinyum 227'nin kız ürünü olan fransiyum-223 aktinyum bozunma serisinin beşinci ürünüdür.[16] Fransiyum-223 beta bozunumu sonucunda radyum-223'e dönüşür (1149 keV bozunma enerjisi), küçük (0,006%) bir alfa bozunumu ile astatin-219'a dönüşür (5,4 MeV bozunma enerjisi). [32]Fransiyum-221, 4,8 dakikalık bir yarı ömre sahiptir.[3] Aktinyum-225'in kız ürünü olarak fransiyum-221 neptünyum bozunma serisinin dokuzuncu ürünüdür.[16] Fransiyum-221 alfa bozunumu (6,457 MeV bozunum enerjisi) yolu ile astatin-217'ye dönüşür.[3]En az kararlı temel düzey izotopu 0,12 μs'lik yarı ömrü ile fransiyum-215'tir.[3] Bu izotopun yarı kararlı izomeri fransiyum-215m yine de sadece 3,5 ns olan yarı ömrü ile daha az kararlıdır.[33] Kaynakça    ^ En kararlı izotopu; Fr-223    ^ Teknesyum gibi bazı sentetik elementler daha sonra doğada da bulunmuşlardır.    ^ a b c d e f g h i j k l CRC Handbook of Chemistry and Physics, 4, CRC, 2006, ss. 12, 0-8493-0474-1 Kaynak hatası: Invalid <ref> tag; name "CRC2006" defined multiple times with different content (Bkz: Kaynak gösterme)    ^ http://www.webelements.com/astatine/    ^ a b c d e f Price, Andy (2004-12-20). "Francium". Erişim tarihi: 2007-03-25.    ^ Pauling, Linus (1960). The Nature of the Chemical Bond (3rd Edn.). Cornell University Press. s. 93.    ^ Winter, Mark. "Electronegativies". Caesium. The University of Sheffield. Erişim tarihi: 2007-05-09. Pauling places caesium and francium with the same electronegativity.    ^ Kozhitov, L. V.; Kol'tsov, V. B., and Kol'tsov, A. V. (2003-02-21). "Evaluation of the Surface Tension of Liquid Francium". Inorganic Materials (Springer Science & Business Media B.V.) 39 (11): 1138–1141. DOI:10.1023/A:1027389223381. Erişim tarihi: 14 Nisan 2007.    ^ Hyde, E. K. (1952). "Radiochemical Methods for the Isolation of Element 87 (Francium)". J. Am. Chem. Soc. 74 (16): 4181–4184. DOI:10.1021/ja01136a066.    ^ E. N K. Hyde Radiochemistry of Francium,Subcommittee on Radiochemistry, National Academy of Sciences-National Research Council; available from the Office of Technical Services, Dept. of Commerce, 1960.    ^ A. G. Maddock. Radioactivity of the heavy elements. Q. Rev., Chem. Soc., 1951, 3, 270–314. DOI:10.1039/QR9510500270    ^ Winter, Mark. "Uses". Francium. The University of Sheffield.    ^ Bentor, Yinon. "Chemical Element.com - Francium". Erişim tarihi: 2007-03-25.    ^ a b c d e f Emsley, John (2001). Nature's Building Blocks. Oxford: Oxford University Press. s. 151–153. ISBN 0-19-850341-5.    ^ Gagnon, Steve. "Francium". Jefferson Science Associates, LLC. Erişim tarihi: 2007-04-01.    ^ a b c Considine, Glenn D., ed. (2005), "Chemical Elements", Van Nostrand's Encyclopedia of Chemistry, New York: Wylie-Interscience, ss. 332, ISBN 0-471-61525-0    ^ Gomez, E; Orozco, L A, and Sprouse, G D (7 Kasım 2005). "Spectroscopy with trapped francium: advances and perspectives for weak interaction studies". Rep. Prog. Phys. 69 (1): 79–118. DOI:10.1088/0034-4885/69/1/R02. Erişim tarihi: 2007-04-11.    ^ Peterson, I (1996-05-11). "Creating, cooling, trapping francium atoms". Science News. ss. 294. Erişim tarihi: 2007-04-11.    ^ a b c d e Adloff, Jean-Pierre; Kaufman, George B. (2005-09-25). Francium (Atomic Number 87), the Last Discovered Natural Element. The Chemical Educator 10 (5). 2007-03-26 tarihinde erişildi.    ^ a b c d e Fontani, Marco (2005-09-10). "The Twilight of the Naturally-Occurring Elements: Moldavium (Ml), Sequanium (Sq) and Dor (Do)". International Conference on the History of Chemistry. Lisbon. ss. 1–8. 2006-02-24 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2007-04-08.    ^ a b c d Van der Krogt, Peter (2006-01-10). "Francium". Elementymology & Elements Multidict. Erişim tarihi: 2007-04-08.    ^ "Alabamine & Virginium". TIME. 1932-02-15. Erişim tarihi: 2007-04-01.    ^ MacPherson, H. G. (1934-12-21). "An Investigation of the Magneto-Optic Method of Chemical Analysis". Physical Review (American Physical Society) 47 (4): 310–315. DOI:10.1103/PhysRev.47.310. Erişim tarihi: 2007-04-08.    ^ a b c "Francium", McGraw-Hill Encyclopedia of Science & Technology, 7, McGraw-Hill Professional, 2002, ss. 493–494, ISBN 0-07-913665-6    ^ Grant, Julius (1969), "Francium", Hackh's Chemical Dictionary, McGraw-Hill, ss. 279–280    ^ "History". Francium. SUNY Stony Brook Physics & Astronomy. 2007-02-20. Erişim tarihi: 2007-03-26.    ^ Winter, Mark. "Geological information". Francium. The University of Sheffield. Erişim tarihi: 2007-03-26.    ^ "Production of Francium". Francium. SUNY Stony Brook Physics & Astronomy. 2007-02-20. Erişim tarihi: 2007-03-26.    ^ "Cooling and Trapping". Francium. SUNY Stony Brook Physics & Astronomy. 2007-02-20. Erişim tarihi: 2007-05-01.    ^ "Francium". Los Alamos Chemistry Division. 2003-12-15. Erişim tarihi: 2007-03-29.    ^ Considine, Glenn D., ed. (2005), "Francium", Van Nostrand's Encyclopedia of Chemistry, New York: Wylie-Interscience, ss. 679, ISBN 0-471-61525-0    ^ National Nuclear Data Center (1990). "Table of Isotopes decay data". Brookhaven National Laboratory. Erişim tarihi: 2007-04-04..    ^ National Nuclear Data Center (2003). "Fr Isotopes". Brookhaven National Laboratory. Erişim tarihi: 2007-04-04.. Kaynak: https://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/fransiyum-elemetinin-ozellikleri

Saat nasıl çalışır

Saat nasıl çalışır

Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece, kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını günün uzunluğuna ya da kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.Bu mekanizmanın en eski türü "kamalı" olarak biliniyor. Ucuna ağırlık bağlı iki yanından atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden oluşan mekanizmada, her gidişte bir tırnak salıveren bir düzen oluşturulmuş ve milin ivmesi de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla kontrol edilmiş. Ağırlık uzağa çekilince salınım hızlanıyor, yaklaştırılınca da yavaşlıyor. Böylece, başlangıçta dakikaların ve daha sonra da saniyelerin belirlenmesi mümkün olmuştur.Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.Güneş saati, su saati ve kum saati, değişik şekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik işlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiğine inanılıyordu.Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi’nin tasarımı, ağırlıkla işleyen mekanizmaya bağlı sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiştir. Günü eşit saatler halinde bölen ilk saat, Milano’daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doğru büyük Avrupa şehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye başlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiştir.1500’lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereği bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344’te 24 dilimlik saati yapan Dondi’dir.Saat gelişiminde atılan başka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduğunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da genişliğine değil, uzunluğuna bağlı olduğunu bulmuştur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleştirememiştir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656’da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak sağlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiştir.1670’lerin ortalarında Huygens’in balans yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini sağlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doğrulukta ölçülebilmesini sağlamıştır. Balans yayının geliştirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye başlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD’de üretilmiş, kol saatleri ise 1890’larda ortaya çıkmıştır. Başlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri, I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaşmıştır.Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya başlanmıştır. Bir saniyenin uzunluğu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60’ı, dakika saatin 1/60’ı ve saat te günün 24’te biri olduğu için bir saniye ortalama güneş gününün 86 400’de biri olarak ortaya çıkar. 1820’de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiştir.Kol saatinizin, duvardaki saatin, masa saatinizin nasıl çalıştığını hep merak etmişsinizdir. Günümüzde her ne kadar dijital elektronik saatler çok yaygın bir şekilde kullanılsa da, mekanik saatler her dönemde olduğu gibi, bu gün de insanların çok yaygın bir biçimde kullandığı saatler olmaya devam etmektedir. Mekanik saatler, dijital saatlere göre oldukça pahalı saatlerdir. Peki, saat nasıl çalışır?Saatin çalışma şekliMekanik saatlerde birbirine bağlı olarak çalışan beş ayrı çark bulunmaktadır. Kurulduğunda zembereği sıkıştırılmış olmaktadır. Bu kurgu boşaldıkça her sekiz saatte bir ilk çark tam bir devir yapmaktadır. Birinci çark, ikinci çarkın dönmesini sağlamaktadır. Bu ikinci çark birinci çarktan daha küçük olup, birinci çarkın sekizde biri kadar hızlıdır. Diğer bir deyişle ikinci çark 60 dakikada bir devir yapmaktadır. Dakika ve saat çubuğu direkt olarak bu çarka bağlıdır. Fakat saat kolu, başka bir çark tarafından kontrol edilmektedir ve her on iki saatte bir tam devir yapmaktadır. İkinci çark üçüncü çarkı, üçüncü çark ta dördüncü çarkı döndürmektedir. Beşinci çark ise, rakkas kolunun bir parçası olarak çalışır. Rakkas, bir yay, bir rakkas çarkı ve denge çarkından meydana gelmektedir. Rakkas kolunun görevi, zembereğin serbest bıraktığı enerjiyi ayarlamaktır. Denge çarkının üstünde bulunan yay, sarkaç görevini yerine getirmektedir. Bu yayın düzenli bir şekilde hareket etmesi de zaman aralıklarını ayarlamaktadır. Denge çarkı da rakkas çarkından iletilen itme hareketleriyle işlemektedir. Rakkas kolunun hareketi ise zemberek tarafından sağlanmaktadır. Denge çarkı hareket ettikçe yayı itmekte, yay da denge çarkını ters istikamette çekmektedir. Bunun sonucu olarak da denge çarkı ileri geri hareket etmeye başlar. Bu hareket esnasında, denge çarkının üstünde duran iğne veya dişlilerden bir tanesi, dişli rakkas çarkı üzerine bir dakika süreyle duran vurgu yapmaktadır. Denge çarkındaki dişli, rakkas kolu üzerindeki dişlilere uyarken rakkas çarkı da geri çekilmektedir. Bu geri çeklime işlemi yayı etkilemekte ve hareket eder durumda tutmaktadır.Rakkas çarkı, sonraki dişli tarafından durdurulana dek dönmektedir. Denge çarkının düzenli şekilde çalışması, rakkas çarkını her defasında bir dişliden diğerine geçebilecek kadar hareket ettirmektedir. Çark, her dişilden geçerken düzenli şekilde bir ses çıkarmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/saat-nasil-calisir

Tüm Yönleriyle Kaz Dağları

Tüm Yönleriyle Kaz Dağları

Kaz Dağları, Balıkesir Edremit ilçesi sınırlarında yer almaktadır. Edremit Körfezi’nin kuzey bölgesinde bulunan Kaz Dağı, Marmara ile Ege Bölgesini ikiye bölen ‘’İda Dağı’’ olarak bilinmektedir. Bu isim Kaz Dağı’na antik çağda verilmiştir. Biga yarımadasında bulunan en yüksek dağ unvanına sahiptir. Kaz Dağı, 1993 yılında UNESCO tarafından Milli Park olarak kabul edilmiş ve korunma altına alınmıştır. Kaz Dağı’nın eteklerinde tarih boyunca birçok medeniyet kurulup, yıkılmıştır. Tarihe yakından tanıklık eden Kaz Dağı, M.Ö 2000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Dağın eteklerinde Thebe, Lymessos, Khrysa, Killa, Anderia, Antandros, Astrya gibi şehirler kurulmuştur. Bu şehirler aynı zamanda da Truva Savaşı’na tanıklık etmişlerdir. Savaşın büyüklüğü bu şehirleri yok etmiştir. Kaz Dağı, birçok destana ve hikâyeye konu olmuştur. Ünlü Homeros İlyada’sında Kaz Dağları’nı ‘’Bol pınarlı vahşi hayvanlar anası’’ olarak bahsetmiştir. Kaz Dağı’nın eteklerinden yamaçlarına kadar, her yerinden kaynaklar çıkmaktadır. Yılın her mevsimi Kaz Dağları’nda su kaynaklarının kurumaması dikkat çekmektedir. Kaz Dağları coğrafi konumundan dolayı, mükemmel bir yerde bulunmaktadır. Hemen yanı başında bulunan deniz ile birleşen Kaz Dağları, görüntüsü ile insanları büyülemektedir. Oksijen miktarı çok fazladır. Dağın eteklerinden fışkıran su, içme suyu olarak kullanılabilmektedir. Kaz dağlarına gittiğiniz zaman sizi doğanın saf güzelliği karşılayacaktır. Buz gibi soğuk suları ile içinizi ferahlatacak Kaz Dağları, denizin iyotlu kokusu ile stresinizi alacaktır. Birçok yerli ve yabancı turist Kaz Dağlarını yılın her mevsimi ziyaret etmektedir. Ziyaretçilerin Kaz Dağlarına akın etmesinin bir sebebi de, hiç şüphesiz dağdaki bol oksijen miktarıdır. Oksijen saflığı bakımından Kaz Dağları, dünyada ilk üç yer arasında bulunmaktadır. Dünyada bu kadar nam salan bir dağı, kim ziyaret etmek istemez ki? Kaz Dağında, günümüzde birçok arkeolojik çalışmalar yapılmaktadır. Dağın tarihi çok öncelere dayandığı için, birçok bilim adamı Kaz Dağı bölgesine akın etmektedir. Gerek Dağın eteklerinde maden araştırmaları, gerekse dağın eteklerinde tarih öncesi kurulan eski yerleşim yerlerinin detaylı incelemeleri yapılmaktadır. Kaz Dağı Hakkındaki Efsaneler Dağın tarihi çok öncelere dayanmaktadır. Bu nedenle günümüze kadar Kaz Dağları hakkında birçok efsane gelmiştir. Bu efsaneler arasında Yunan efsanesi olan ‘’İlyada’’ da bulunmaktadır. Kaz Dağları hakkında dolaşan Türk efsaneleri ise, Sarıkız ve Hasan ile Emine’nin aşk öyküleri yer almaktadır. Kaz dağları hakkında en çok yayılan efsane hiç şüphesiz ki, Paris’in altın elmayı Afrodit’e verdiği hikâyesidir. Bu efsane sonucunda, Yunan Mitolojisinde geçen bir söz dikkatleri üzerine çekmektedir. Elmayı Afrodit’in alması sonucunda, dünya üzerindeki ilk güzellik yarışması Kaz Dağı’nda yapılmıştır. Bu efsane halk arasında olumsuz algılanmış ve bunun sonucunda Troia Savaşı başlamıştır. Sarıkız Efsanesi Bu tepe, Kaz Dağları’nın en yüksek tepesine verilen isimdir. Bu tepe, dilden dile dolaşan bir efsaneye sahiptir. Efsaneye göre, babasıyla yaşayan bir Sarıkız bulunmaktadır. Sarıkız’ın babası hacca gider. Bu sürede, köyün delikanlıları Sarıkızla konuşma isteklerini dile getirir ve Sarıkız bu istekleri reddeder. Sarıkız’ın istekleri reddetmesi üzerine, köyün delikanlıları Sarıkız hakkında kötü dedikodular çıkartırlar. Sarıkız’ın babası hacdan dönünce, köy halkı babasına sırt çevirir. Adam köydeki dedikodulardan dolayı, üzülse de kızını öldürmeye karar verir. Bu yüzden kızını Kaz Dağları’nın en tepesine çıkartır. Ama kızını öldürmeye gönlü el vermez ve öylece orada bırakır. Belki yabani hayvanlar yer diye bıraktığı kızını ise, köye döndüğünde öldürdüğünü söyler. Ancak yaşlı adamın aklı hep kızında kalır. Zaman geçtikten sonra köye gezgin olarak gelenler, sapsarı saçlı bir kızın yardımını gördüklerini ve kızın ermiş olduğunu söylerler. Baba bunları duydukça, o kızın kendi kızı olduğunu düşünür. Kaz Dağları’na çıkan yaşlı adam, kızını karşısında görür ve şükür namazı kılmak ister. Abdest almak için, kızından su ister. Sarıkız elindeki ibrikle, asla uzanamayacağı mesafede olan Güre Çayı’ndan bir çırpıda uzanıp, suyu alır. Bunu gören babası kızının ermiş olduğunu anlar ve hayrete düşer. Suyu veren Sarıkız, bir anda ortadan kayboluverir. İşte, Sarıkız Tepesi böyle bir efsaneye ev sahipliği yapmaktadır. Kaz Dağı Milli Park olması nedeniyle, rehberlerle gezilmektedir. Turistler, rehberler eşliğinde dağ hakkında daha detaylı bilgi edinebilirler. Kaz Dağı’nın Kestane ve Karaçam ağaçlarıyla kaplanmış olması, size büyülü bir hava sunmaktadır. Özellikle sonbahar da Kaz Dağı’nı ziyaret ederseniz, yollarının kızıl ve sarı yapraklar ile sarılmış olduğunu göreceksiniz. Dağın eteklerinde yürürken, burada bulunan ağaçlar size orman havasını eksiksiz yansıtacaktır. Dağın eteklerinden zirveye doğru çıkarken, dik yamaçlar sizi az da olsa zorlayabilir. Kaz Dağının cilvesi olarak nitelendirilen bu yollar, ilerledikçe size sürprizler sunacaktır. Attığınız her adımda sizi yeni bir doğa harikası karşılayacaktır. Ağaçların bile değiştiğini fark etmek, Kaz Dağının size sunduğu güzelliklerden bazılarıdır. Dağın eteklerinden ilerledikçe sizi Kayın, Köknar ve Meşe ağaçları karşılayacaktır. Attığınız her adım, sizi deniz seviyesinden birazcık daha yukarı çıkartacaktır. İyi bir açı ile denizin güzelliğini ve ormanların yeşilliğini aynı karede yakalayabilirsiniz. Kaz Dağı’na yerli halk ve birçok turist akın etmektedir. İnsanların bir kısmı dağın güzelliklerini ve doğayı keşfetmek için, bazıları ise spor yapmak için Kaz Dağı’nın yolunu tutmaktadır. Yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi, Kaz Dağında oksijen miktarı oldukça yüksektir. Bu nedenle, spor yapmak için ideal bir havaya sahiptir. Dağın eteklerinde yürümek için belirli yollar mevcuttur. Bu yolarda yürüyüş yapmak insana hem kalori harcatmakta, hem de doğanın huzurunu hissettirmektedir. Günümüzde birçok kişi Kaz Dağı’nda kurulan zayıflama kamplarına katılmaktadır. Belirli dönemlerde firmalar Kaz Dağlarına turlar düzenlemektedir. Bu turlara isterseniz sizde katılabilirsiniz. Eğer sizde temiz bir alanda yürüyüş yapmak veya dağın eşsiz güzelliklerini keşfetmek istiyorsanız, turlar sizleri beklemektedir. Kaz Dağının eteklerinde birçok yerleşim yeri mevcuttur. Bu yerleşim yerlerinde şifalı kaplıcalar bulunmaktadır. Bu kaplıcalar arasında en meşhuru ise, Kavurmacılar köyünde bulunmaktadır. Kaz Dağının hemen eteğinde bulunan Kavurmacılar köyü, yerli yabancı birçok turisti ağırlamaktadır. Kaplıcaları ile şifa bulabileceğiniz, aynı zamanda da dağın eteklerinde spor yapabileceğiniz muhteşem bir alandır Kaz Dağı. Kaz Dağında Gezilecek Yerler Antandros Antik Kenti Bu antik kent, Balıkesir’in Edremit ilçesinde yer almaktadır. Kazdağı’nın yakınlarında eski bir şehir olan bu antik kent, özellikle de M.Ö 5. yüzyılda Peloponnesos savaşlarında önem kazanmıştır. Bu kentte birçok kazılar yapılmıştır. Ayrıca bu kentte, dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmıştır. Antandros’a çok sayıda turist akını olmaktadır. Turistler Antandros’un uzun soluklu tarihini, kazı yerlerini görmek için bu kenti ziyaret etmektedirler. Burada yer alan, yaklaşık 800 yıllık zeytin ağacı da dikkatleri oldukça üzerine çekmektedir. Darı Dere Tabiat Parkı Bu park, Altınoluk Kaz Dağları’nda bulunmaktadır. Darı dere Tabiat Parkı, görüntüsü ve temiz havasıyla adeta insana huzur vermektedir. Bu parkın en önemli özelliklerinden biri ise, dünyanın en oksijenli yerleri arasında yer almasıdır. Darı dere Tabiat Parkı’nın çevresi, değişik iklim tiplerini bünyesinde barındırmaktadır. Güneyinde Ege Denizi’nin, kuzeyinde ise Çanakkale Boğazı’nın sebep olduğu iklim tipi mevcuttur. Dağ ve deniz rüzgârının etkisi altında kalan bu yer, aynı zamanda poyraz ve vadi meltemini en iyi hissettiren yerlerden biridir. Darı dere Tabiat Parkı’nın, köknarın kozalağından yapılan çayı ve çam reçeli oldukça meşhurdur. Bu parka geldiğinizde, meşhur olan çayı ve reçeli tatmanızı tavsiye ederiz. Kaynakça: Wikipedia http://www.bilgiustam.com/tum-yonleriyle-kaz-daglari/ Yazar: Ensar Türkoğlu

http://www.ulkemiz.com/tum-yonleriyle-kaz-daglari

Altınordu İmparatorluğu

Altınordu İmparatorluğu

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda, Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla, bilhassa Türklerden olmak üzere, büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun, birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı, 1236 yılına rastlar. Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Altınordu adı, Moğolca'da çadır demek olan "Orda" kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime, Türkçe'de "Altınordu" şeklinde yazıldı.Hem Altınordulular, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay'ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu, Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket, 1224'de Bulgarlar'ın, Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı.Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere, şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle, Moğol istilâsından sonra, Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey, müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden, bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu, Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu, birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef (Kiev) merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.İlmen Gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han'ın orduları, 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra, Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi.Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen, Batu Han kuvvetleri, 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu, İlmen Gölü'nün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt edilip ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri, 1238 ilkbaharında, Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla, seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han, "yıldırım" harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı.Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası, Kumanlar'a karşı oldu. 1224'de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar, Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde, Kumanlar, Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu'da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan'a iltica etmişlerdi.Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar'la birlikte olan, Yimekler'in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri'nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır.Batu Han, Kumanlar'ın işini bitirdikten sonra, 1240'da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef'in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek, bütün Rus yurdu, Batu Han'ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar'ın gittikleri, Macaristan'a yürürlerken, bir kolu da Lehistan'ın güney eyaletleri üzerinden, Silezya'ya kadar ilerlediler.1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan'a döndüler. Moğol-Türkler'in bir kolu, hattâ Balkanlar'a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle, 1240-41 seferi, tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han'ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi'ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han'ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.Batu Han, 1241 yılında, İdil'in (Volga) aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde "Orda"sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir'in en mühim siyasî merkezi oluverdi.Saray şehrinin kurulduğu yer "Cuci Ulusu"nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti.Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han'ın, ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına, Karakurum'daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han, kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti, 1255'de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı takiben, yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti'nin kurucusu sayılmaktadır.Bu devletin teşkilâtı, Cengiz yasası ve büyük Moğol-Türk Hakanlığı'nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcut eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu'nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin, Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir.Batu Han, Saray şehrinde oturuyor, fakat hukuken, Karakurum'da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday'a (Oktay'a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han'ın yerine Büyük Hakan olan Mengü, 1259'da ölünce, Batu Han, Karakurum'la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi.Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han'ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu'nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı, işte bu Gök Ordu'dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı'na bağlı kalmışlardı.Batu Han'ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum'la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, Yenisaray şehrini kurarak, burasını yeni başkent yaptı.Bu sırada Cengiz Han'ın öteki oğulları, birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han, bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında, önce Artık Böke'yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti.Cengiz İmparatorluğu'nun paylaşılmasında, Harezm bölgesinin Çağatay Han'a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada, Algu Han hüküm sürmekteydi.Berke Han, Kafkasya'ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han, sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu, Kafkasya'ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de, zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu'yu tam bir bozguna uğrattı.Berke Han'ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır'da devlet kuran Kölemenlerle (bkz. Memlûklar) arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu.Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans'la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay'ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu, Tuna'nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile, İstanbul'da esir bulunan II. Keykavus'u da kurtararak, Kırım'a götürdü.Berke Han, 1266'da ölünce, yerine Batu Han'ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday'ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke'nin yeğeni Emir Nogay'ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı.Mengü Temür'den sonra, sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise, Emir Nogay'ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay'a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere "Nogaylar" denildi.Tokta Han, 1312'de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında, Altın Ordu Devleti, tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler (Memlûk) Devleti ile akrabalık kurdu. Artık, hükümdar ailesi, yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk, zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de, Tatar kültürü olarak anılacaktı.Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han, dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan'ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri, önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey, ondan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet, daha da güçlendi. İran'daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Bey, Tebriz'i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde, Altın Ordu Devleti'nin, Kölemenlerle (Memlûklar) ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu'da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk Devleti Osmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi.Cani Bey, 1357 yılında ölünce, karışıklıklar başladı. Cani Bey'in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta, 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra, 1380'de, tahta çıkan Toktamış Han, duruma hakim oldu. 1359'da ölen Berdi Bey'den sonra, Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han, taht üzerinde otoriteyi kurmuştu, ama bu arada birçok emir, bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise, kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti, ikiye bölünmüş oluyordu.Toktamış Han, Timur Han'dan yardım görerek, birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını, Timur'un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur'la ilişkisini kesmek istedi. Aralarında böylece başlayan anlaşmazlık büyüdü. Timur'la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395 yılında yapılan Terek Savaşı'nda, Timur Han galip geldi ve Altın Ordu Devleti'ni, bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti'nin başına, Kutluk Han'ı getirerek çekildi.Toktamış, batıya kaçarak Litvanya'ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold'un yardımı ile, geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı, ama Kutluk Han'a yenildi. Litvanya ordusu, büyük bir bozguna uğratıldı.Kutluk Han, 1401'de ölünce, Emir Edige Mırza, onun yerine Şadi Bey'i tahta çıkardı. Bir süre sonra Edige Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Bey, tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine, Pulat Bey geçti. 1409'da Rusları da yenen Edige Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419'da, Toktamış'ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü.Bu sırada Litvanya, yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti'nin bölünmesine de yol açtı. 1437'de Uluğ Mehmed'in hakanlığı sırasında, devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda, kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441'de, Hacı Giray Kırım'da hanlığını ilan etti.Bölünmeler devam ediyordu. 1486'da, Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502'de, Kırım Hanı Mengli Giray, artık Osmanlılara tabi idi, fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti.Altınordu'nun son hanı Şeyh Ahmed'in öldürülmesinden sonra, bu devlet, ortadan kalkmış oldu.Altınordu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar, Büyük Altınordu Devleti'nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa'nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı.Altınordu devleti zamanında, gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda, eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket, Altın Ordu'nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan, bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri, fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden, bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi.Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de, birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ, öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han'a tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han'ın tabii sayılıyorlardı.İç intizam ve asayiş, yani polislik vazifesi, knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında, memleketin umumî asayişine, han'a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla, han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.Rus yurdundaki, 240 yıl süren, bu "Tatar" hâkimiyetinin, Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde, çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han, buraları zaptettiğinde Rus yurdu, tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültürel refahın gerekli şartlarından biri olan iç emniyet, mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beyleri) arasında, muntazam bir münasebet temini maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi.O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça "dengi" (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin (sincap derisi) sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça "tamojnya" (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında, Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin, Saray'a ve hattâ İç Moğolistan'a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar'ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar'ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde, Altın Ordu'da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur.Rus tarihinde "Tatar boyunduruğundan" bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti, kolay bir şey değildir. Fakat, 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamıyla muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin "boyunduruk" olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile, isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri, tarihî bir hakikattir.Altınordu'nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan'daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda, zerre kadar şüphe yoktur. Korkunç İvan'ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin, Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar'ın Saray'da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an'anesinin icabı olarak Altın Ordu'da tam bir din ve dil toleransı vardı.Metbu [bağımlı, tâbi olan] kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri "yarlık"lar sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar'a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese, bilhassa, kilise olmuştur.İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında, Altın Ordu hanları, Rus ahalisi nazarında, tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri, ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra "Çar" lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han'ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin, 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir. Bunun ancak 60.000'i Moğol'du; kalan kısmı, muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi.Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin "Tatar" demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerini böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar, kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen "Tatar" adıyla tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak, İdil-Ural ve Sibirya'da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin, daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.Ahalisi 922'den beri Müslüman olan Altın Ordu'da, Batu'nun küçük biraderi Berke Han'ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada, 922'den beri, İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan'la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu'da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları, Müslüman oldular.Berke Han'ın hâkimiyet zamanı, Altınordu'nun, Büyük Hakanlık'tan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı, Altın Ordu'nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir "Saray" (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir.Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini, büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi, camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı.Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbeddin-ür-Razî, Şeyh Sadeddin Teftezî ve başkalarının, Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc'ül-feradis gibi enteresan bir kitabın, ya doğrudan doğruya Saray'da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm'de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir.Altınordu'nun XIII-XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan, yalnız Şarkî Avrupa'nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk'tü; ancak üst tabakada, Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da, kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz'den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Göktürk ve Uygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözlerinde (ıstılahları) Uygurca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır.Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre, Altın Ordu'da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti'nin "yasalı" (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır.Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten, Orta-İdil boyundaki Türkler'in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil'in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da, yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu'ya ait sahada, şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Bakû, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray'ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha. Demek ki, Altınordu, sadece bir "step imparatorluğu" değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü, büyük ticaret merkezleri ve "ihracat ve ithalât" iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında, şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar, yapılan hafriyat (kazı) neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde, mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar, su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir.Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler'in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke'de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği, yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray, aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa'dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de, büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz.Altınordu'nun merkezi, Saray şehri idi. Saray şehrine "Taht ili" denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil'in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar, Saray şehrinin "Gülistan" denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların, kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere "yaylağa" çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların "yaylak"lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları, geniş bir sahayı kaplıyordu.Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi, kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı, altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde, yabancı elçiler, merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında, hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvafakatiyle, kendi adlarından "yarlık" verdikleri olurdu. Ulu Hatun, Osmanlı sultanlarının saraylarındaki baş kadınefendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir.Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han'ın karısı, Rum kayseri Andronikos Paleologos'un kızı idi. Umumiyetle, Altın Ordu Devleti'nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi, umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları, âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi.Altınordu Devleti'nde resmi dil, Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri'ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet, tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu "Türkleşme" deyimi, hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası, zaten Türk idi. (Kuman-Kıpçak, Bulgar... Türkleri).Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti'nin halkıdır ve Tatar adı, "Kuzey Türkleri" anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar, çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı, Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar, Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için, zamanla Moğol etkisi, sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı.Altınordu'nun idare sistemi, eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an'anesi ve teşkilâtı, mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine, devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu'nun resmi ismi, aslında "Büyük Ordu"dur. Bu devlet, birkaç kısma yahut "Ulus"a ("ölüş, hisse") bölünürdü; Rusya bile birkaç "Ulus"tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da, ayrı uluslara bölünmüştü.Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur) adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz'in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu, gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi ki, vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de "yurt" denirdi.Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu'ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden "kafa vergisi" alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257'de) ve ona göre, baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca âşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak "Tarhan" olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve "Tarhanlık yarlığı" ile tasdik olunurdu.Hana, devlet idaresinde "Divan" adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekserî Türk-İslâm devletlerinde rastladığımız bu müessesenin Altın-Ordu'daki mahiyeti, kesin olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi'leri) tâbiri, yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına, "elçi-keleci" denirdi. Ayrıca; yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri, birer birer tâyin ve tespit edilmişti. Ticaretin, Altın Ordu'da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak, para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı.Altınordu'nun siyasî tarihi cihetine gelince, bu hakanlık, Doğu Avrupa'yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı'nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak, birçok devletlerle, siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans'la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti'yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi'nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkları arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han'ın her ikisinin de Timur Han tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine, Osmanlı Devleti'yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki ülkeden, karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeye başladılar.Timur istilâsı, Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı. İkinci Murad Han ile Fatih Sultan Mehmed zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı'nı kuran Uluğ Muhammed'in, II. Murad'a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed'e gönderdikleri bitikleri (name, mektup) bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar'a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Timur'un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmıştır), bir daha kendine gelemedi. Hanedan üyeleri arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde, Altın Ordu Hakanlığı, gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu'nun son büyük hanı, Timur Han ve Yıldırım Bayezid Han'ın çağdaşı olan Toktamış Han'dır (1376-1391).Ondan sonra, "Taht-İli"nde (Saray'da), hanlar, sık sık değişmiş ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında, Saray Hanı Seyyid Ahmed, Moskova büyük knezi III. İvan'ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra, Rusya üzerinde 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti, kendiliğinden kalkmıştır. Zaten, Altın Ordu'nun ömrü de sona ermiş gibiydi. 1502'de bu devlet, artık, tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Nogay hanlıkları idi. Kaynak : Genel Türk Tarihi / dallog.com

http://www.ulkemiz.com/altinordu-imparatorlugu

Gazneliler

Gazneliler

Gazneliler, İran asıllı Samani Devleti bünyesinde varlık gösteren Türk Boyları tarafından 968 yılında Kurulmuş, 225 yıl boyunca İç Asya’nın güneyinde varlılarını devam ettirip, Asya’da yaşayan diğer Türk Devletleri Karahanlılar, Selçulular ve Oğuzlar ile komşu olmuş, 1187 yılında, İran-Tacik asıllı Gurlular tarafından yıkılmışlardır. Gaznelilerin Kuruluşu M.s. 2. Yy’da Hun Devletinin tamamen yıkılması ve Türk Yurdu Ötüken’in Çin Hakimiyeti altına girmesiyle batıya doğru yoğun göç hareketlerine girişen Hun Türkleri, Hazar Denizi, Afganistan, İran coğrafyalarına yayılmış, 800’lü yıllardan sonra Karahanlılar Devleti’nin İslâmiyet’i kabul etmesiyle Müslüman olmaya başlamış ve diğer Müslüman Devletlerle komşu olmuşlardı. İç ve Batı Asya’da Oldukça geniş bir Coğrafyaya yayılan Türk Boyları, 800-1000 yılları arasında hem büyük devletler kuruyor hem de pek çok devletin bünyesinde varlıklarını devam ettiriyorlardı. İç Asya’daki bu Türk Devletlerinden biri olan “Gazne Devleti” de, bugünkü Kuzey Hindistan coğrafyasında yaşayan İran kökenli Samani Devleti içerisinde kalabalık kitlelerle yaşayan toplumlar tarafından kurulmuş ve varlığını 225 yıl boyunca devam ettirmiştir. Gazneliler’in tarih sahnesine çıktığı coğrafya olan Kuzey Hindistan bölgesi, 900’lü yıllardan itibaren İran Kökenli Samani Devletinin kontrolü altındaydı. Abbasilerin İran Coğrafyasında hakim hale gelmesiyle yurtlarında barınamayan Sasaniler(İranlılar), doğu İran topraklarına yerleşerek burada Sasanilerin devamı olan Samaniler Devletini kurulmuş ve Abbasiler ile mücadeleye girişmemek için doğuya ve güneye doğru yayılarak Kuzey Hindistan coğrafyasına ulaşarak bu bölgeye hakim hale gelmişlerdi. Samaniler, Müslüman Abbasi’lerin hâkimiyeti altına girmeyi kabul etmemişlerdi ancak yine de Müslüman bir toplumdu. Abbasi hâkimiyetini kabul etmemelerinin sebebi ise, Abbasilerin hâkimiyet altına aldığı coğrafyalardaki yerel kültürel yapının yerine Arap kültürünü öne çıkartmalarıydı. Samaniler de bir anlamda kendi kültürlerini yaşatabilmek için yeni bir devlet kurma ihtiyacı hissetmişlerdi. Samaniler, kurdukları devlet ile Hindistan coğrafyasını hakimiyetleri altına alırken bir yandan da İslamiyet’i yayma ve İç Asya’da yaşayan Müslüman toplumları tebaası haline getirme gayreti içerisine girişmişlerdi. Bu gayretler neticesinde Türklerin yoğun olarak yaşadıkları İç Asya ve Maveraünnehir bölgelerine yakın olmaları nedeniyle yeni Müslüman olmuş ya da henüz Müslüman olmamış Türk Boylarını bünyesinde katarak güçlenmeye başladılar. Samanilerin bu gayretleri ile 900-950 yılları arasındaki dönemde yaklaşık 200 Bin Türk, İslamiyet’i kabul etmiş ve Samani Devletinin hâkimiyeti altına girmiştir. Samaniler, Türk boylarını bünyesine katarak giderek güçleniyor ve Batı Asya’da söz sahibi bir ülke haline geliyordu. Bu durum kaçınılmaz olarak ülke içinde kalabalık kitleler halinde yaşayan Türk Boylarının hem askeri alanda hem de devletin yönetiminde söz sahibi hale gelmesine yol açtı. 900’lü yıllardan itibaren, Maveraünnehir bölgesinden yoğun olarak göç eden Türk boyları, Samani devleti bünyesine katılarak Müslüman oluyor, askeri, siyasi ve idari alanlarda söz sahibi duruma geliyorlardı. Nitekim 910’lu yıllardan itibaren Samaniler bünyesinde yaşayan Türkler vali, komutan ve idareci olarak ön plana çıkmaya başlamışlardır. Zira kültürel yapıları gereği boy-budun teşkilatlanmasına göre yaşana Türkler, tabi oldukları boy sistemini terk etmemiş ve teşkilatlanmalarını kendi liderleri etrafında devam ettirmişlerdi. Bunun yanında askeri vasıfları itibariyle Samani Ordusunda önemli görevler üstlenen Türkler, zamanla Samani savaşlarına yön vererek devletin yönetimine doğrudan tesir etmeye başladılar. 900’lü yıllardan itibaren yükselen ve güçlenen Samani Devleti, 950’li yıllarda önemli bir iç karışıklıkla karşı karşıya kaldı. Samani sarayında entrika ve çekişmeler yaşanıyor, bu çekişmeler ülke yönetimindeki düzeni olumsuz yönde etkiliyordu. Saltanat mücadelesi, Devlet yönetiminde inisiyatif sahibi makamların anlaşmazlıkları ve valilerin bu karmaşadan istifade ederek giriştikleri gayri yasal hareketler kontrol edilebilir olmaktan çıkmıştı. Bu tarihlerde, Samanilerin en nitelikli gücünü oluşturan Horasan Orduları’nın başında Alptegin adlı bir Türk kumandan bulunuyordu. Alptegin, Samanilerin yaşadığı saltanat mücadelesi ve saray entrikalarından faydalanmak maksadıyla Samani Baş Veziri Muhammed Belami ile işbirliği yaparak ortaklaşa belirledikleri bir Saltanat adayını Samani Tahtına geçirmeye teşebbüs ettiler (961). Ancak bu girişimleri ortaya çıkınca baş vezir Belami öldürüldü ve Alptegin hedef haline geldi. Başarılı olamayan bu girişimden sonra Alptegin, kendisine bağlı kalan az sayıdaki Türk Kökenli askerleriyle birlikte Samani Hâkimiyeti altında olmayan Gazne şehrine çekildi. Gazne, bu tarihlerde önemli bir şehir değildi ve büyük devletler tarafından sahiplenilmemişti. Gazne yakınlarında ise Levikler olarak anılan Hint kökenli küçük bölgesel bir yönetim hüküm sürüyordu. Alptegin, kendisine bağlı kalan az sayıdaki askeri gücü ile Levikler üzerine yürüyerek Gazne topraklarındaki hâkimiyetlerine son verdi ve hüküm sürdükleri coğrafyaya sahip çıkarak GaznelilerDevletinin temelini atmış oldu (962). Alptegin Dönemi Gazneliler, oldukça küçük bir coğrafyada kurulmuş olsalar da bağımsızlıklarını ilan etmiş ve bir bakıma devletleşmişlerdi. Henüz tam anlamıyla bir devlet olamayan, daha çok bir Derebeylik ya da Şehir Devleti olarak kurulan Gaznelilerin tebaası ise yalnızca Alptegin ve beraberindeki askerlerinin ailelerinden oluşuyordu. Bu yeni Türk Beyliği, zamanla hem Samani Devletinin hem de Karahanlılar Devletinin içerisinde yaşayan Türk Boylarının tabi olmasıyla giderek kalabalıklaştı ve güçlendi. Bulundukları coğrafyanın ciddi bir dış baskıya ve mücadeleye sahne olmaması da Gazneliler’in büyümesini hızlandırmıştı. Gazneliler’in kurucusu ve ilk lideri Alptegin, bir şehir devleti olan Gazneli Beyliğini kurduktan yalnızca bir yıl sonra vefat etti (963). Ebu İshak İbrahim Dönemi Alptegin’in erken ölümü üzerine oğlu Ebu İshak İbrahim ülkenin yönetimini devraldı. Alptegin döneminde Gazne şehri hâkimiyetlerine son verilmiş olan Levikler, Alptegin’in ölümü üzerine tekrar taarruza geçip kaybettikleri toprakları geri almaya teşebbüs ettiler (966). Ebu İshak, Leviklerin bu beklenmedik taarruzlarına karşı koyamayıp Gazne Şehri’ni kaybedince Samanilerden yardım talep etmek zorunda kaldı. Samaniler, önce düşman olarak gördükleri Gaznelileri sonradan müttefik olarak kabul ettiler ve Ebu İshak’ın yardım talebine olumlu yanıt vererek Gazne bölgesini taarruz eden Levik Hanedanlığı üzerinde baskı kurup Gazne’nin tekrar Gaznelilerin hakimiyetine girmesini sağladılar. Gazneliler her ne kadar Gazne şehrini kendi inisiyatifleriyle değil Samani Devletinin desteğiyle geri almış olsalar da Samaniler’e herhangi bir bağımlılıkları bulunmuyordu. Bilge Tegin Dönemi Ebu İshak’ın hâkimiyet dönemi uzun sürmedi. Sağlık sorunları yaşayan Ebu İshak İbrahim 966 yılında vefat etti. Ebu İshak’ın oğlu bulunmuyordu. Yönetime geçecek bir bir halefi bulunmadığından Gazneliler hükümdarlarını Gazne ordusunun kumandanlarından seçerek yönetime Bilge Tegin’i geçirdiler. Gazneliler, Bilge Tegin döneminde Ebu İshak dönemine nazaran daha da güçlenmişlerdi. Karahanlılar ve Kırgızların hâkimiyet alanları dışında kalan ve Müslümanlığı kabul eden Türk Boylarının Gaznelilere tabi olmaları, Gaznelileri hem nüfus bakımından hem de askeri güç olarak daha kalabalık bir kitle haline getirmişti. Gazneliler halen tam anlamıyla bir Devlet olamamışlardı. Zira hem ülkeyi yönetecek bir saltanat ailesi bulunmuyordu hem de Devlet düzenini oluşturan siyasi, ekonomik ve yerel yönetimlerle ilgili idari makamlar oluşmamıştı. Öyle ki halen Samani Devletinin sikkelerini kullanılmaktaydı. 966 yılında seçilerek Gaznelilerin büyük kağanı olan Bilge Tegin, yüksek askeri vasıfları ve cengâver kişiliğiyle Gaznelilerin hakimiyet alanlarını önemli ölçüde genişletti. Ebu İshak İbrahim döneminde Leviklerin baskısı neticesiyle yardım isteyerek iyi ilişkiler içerisine girilen Samani Devleti ile münasebetler hasebiyle giderek Samani Hâkimiyeti altına girilme tehlikesi ortaya çıkmıştı. Bu durum Bilge Tegin’in Gaznelileri tam anlamıyla bağımsız ve Samanilere muhtaç olmayan bir güç haline getirmesiyle ortadan kalktı. Bilge Tegin, 9 yıllık hâkimiyeti döneminde Gaznelilerin sınırlarını genişletmiş, hem Samani Devleti içerisinde hem de İç Asya’da yaşayan Türk boylarını kendine tabi hale getirerek Gaznelilerin kalabalık bir beylik haline gelmesini sağladı. Bunun yanında, Samanilere ekonomik bağımlılık oluşturan Samani Sikkelerinin kullanımına son vererek Gazne Sikkesini bastırarak Gaznelilerin Devletleşme sürecini de hızlandırmış oldu. Bilge Tegin, Gazne Sikkesini bastıktan kısa bir süre sonra Hint toprakları içerisinde bulunan Gerdiz Kalesi kuşatmak için çıktığı gaza seferinde askeri olarak üstün olmalarına rağmen mağlup olup şehit oldu (975). Bilge Tegin, her ne kadar Gaznelilerin büyük kağanı ise de Gazneliler henüz tam olarak devletleşemedikleri ve bir saltanat ailesi oluşturamadıkları için ölen Kağanın yerine geçecek bir halefi bulunmuyordu. Gazneliler, daha önce olduğu gibi Bilge Tegin’in yerine geçecek büyük kağanı Gazne ordusunun komutanları arasından seçtiler. Bilge Tegin’den sonra yine seçilerek büyük kağan olan Piri Tegin, 2 yıl boyunca Gaznelilerin hükümdarlığını üstlendi ancak zamanla yeterli vasıflara sahip olamadığının anlaşılması üzerine, kendilerini seçen Gazne Ordusu tarafından azledildi ve diğer aday olan Sebük Tegin büyük kağan olarak seçildi (977). Sebük Tegin Dönemi Sebük Tegin, Gazneliler Devletinin başlangıç noktası kabul edilir. Zira Sebük Tegin’den önce devletleşemeyip derebeylik olarak yaşayan Gazneliler, Sebük Tegin’in 20 yıllık uzun hâkimiyeti döneminde tam anlamıyla bir Devlet Haline gelecek ve Sebük Tegin’in ailesi saltanat makamı haline gelecektir. Sebük Tegin, kendisinden önce gelen diğer Büyük Kağanlar gibi Gazneliler’in kurucusu olan Alptegin’e Samani Devleti döneminde tabi olmamıştı. Sebük Tegin, kadim Türk Yurdu olan Ötüken bölgesindeki Barsçan şehrinde doğmuş, 960 yılında Müslüman olarak Alptegin tarafından küçük sayılabilecek bir yaşta köle olarak alınmıştı (662). Alptegin, Gazneliler’in temellerini attığı yıllarda henüz Müslüman olan ve himayesine giren Sebük Tegin ile bizzat ilgilenerek onu yetiştirip manevi oğlu olarak kabul etti. Gazne Ordusu içerisinde önemli vazifeler vererek rüştünü ispatladığını görünce de kızı ile evlendirerek Damadı yaptı. Sebük Tegin, hem başarılı bir komutandı, hem de Alptegin’in damadı olarak Gazneliler tarafından büyük saygı görmekteydi. Sebük Tegin, Gaznelilerin hükümdarlığını aldığı ilk yıllardan itibaren art arda gaza seferlerine çıkarak Gaznelilerin hâkimiyet sahasını fevkalade bir hızla genişletmeye başladı. 977-978 yılındaki seferlerde Tohoristan (İslamabad), Tekin (Kabil’in Doğusu), Zebülistan (Afkanistan’ın güney batısı), Belucistan (Pakistan’ın doğusu) Şehirlerini zapt ederek hâkimiyet alanını neredeyse iki katına çıkarttı. 979 yılında Hindistan’ın kuzey batı bölgesine ilerleyip bölgedeki en büyük Hint hükümdarlığı olan Ceypal’ları mağlup etti ve Hindistan’ın içine doğru ilerleyerek Kabil Nehri’ni takip eden yol üzerinden Peşaver’e kadar ulaştı. Sebük Tegin’in bu topraklara ulaşması aynı zamanda İslam’ın bu coğrafya ya ilk kez ayak basması anlamına geliyordu. Sebük Tegin, 20 yıllık hakimiyeti döneminde Gaznelilerin hakimiyet alanlarını bugünkü Afkanistan-Pakistan coğrafyasını içine alan geniş bir coğrafyaya yaydı ve Gaznelileri tam anlamıyla bir devlet haline getirdi. Siyasal alandaki hâkimiyet boşluğu, Sebük Tegin ailesinin saltanat makamı haline gelmesiyle dolduruldu. Samaniler, artık Gazneliler için bir hami değil komşu bir ülke halini aldı. Gazneliler’e tabi olan Türk Boyları, devlet teşkilatlanması içerisine alındı. Şehirler ve eyaletler belirlendi, idare makamları oluşturuldu, valiler görevlendirilerek başıboşluk ortadan kaldırıldı ve toplum düzeni sağlandı. Genişleyen Gazne toprakları ile ticaret yolları kuruldu, şehirlerarasında kervan ticaretleri ilerledi. Gazne Sikkesinin kullanımı yaygınlaştırılarak ekonomi güçlendirildi. Siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısı itibariyle özgün, müstakil ve bağımsız bir devlet haline gelen Gazneliler, Sebük Tegin’in inşa ettiği bu büyük devleti, devam eden iki asır boyunca yaşatarak Türk Tarihinde önemli bir satır başı haline getirdiler. Sebük Tegin, uzun hakimiyet döneminden sonra 997 yılında ağır bir hastalığa yakalanarak başkent Gazne’de vefat etti. Sebük Tegin’in vefatı üzerine yerine vasiyeti üzerine küçük oğlu İsmail geçti. Ancak töre gereği saltanat varisi büyük oğul Mahmut olmalıydı. Mahmut, babasının vasiyetine rağmen kardeşi İsmail’in hükümdar olmasını kabullenmeyerek saltanat mücadelesine girişerek kardeşini mağlup etti ve hükümdarlığı ele geçirdi (998). Artık Gazneliler için en parlak dönem olan “Gazneli Mahmut” dönemi başlamış oldu. Gazneli Mahmut Dönemi Gazneli Mahmut dönemine kadar büyük kağanlık makamı kullanılmakta ve hükümdarlara “Tegin” ünvanı verilmekteydi. Bunun yanında bariz şekilde görünmektedir ki Mahmut dönemine kadar hükümdarların isimleri Kadim Türkçe İsimlerden oluşmaktaydı. Bu gelenek Gazneli Mahmut döneminde sona erdi ve devlet ünvanları ve teşkilatlanması yeniden şekillendirildi. Gazneli Mahmut’dan sonra Saltanat ailesi İslami usullere göre isimler vermeye başladılar. Devlet unvanı olarak ta Tegin değil “Han” ve “Sultan” kullanılmaya başlandı. Gazneli Mahmut, 998 yılında Gaznelilerin Han’ın ve Hükümdarı olduğu yıllarda Samani devleti oldukça zayıflamış durumdaydı. Kuzeyde Karahanlılar ile giriştikleri mücadeleler Samani devletinin toprak kaybetmesine ve askeri olarak zayıflayarak sahip oldukları coğrafyadaki hâkimiyetlerini koruyamamasına neden oluyordu. Üstelik Gaznelilerin hâkimiyet alanları aşılması imkânsız olan Himalayalara kadar dayanmıştı. Gazneliler artık güneyde Hindistan’a ve batıda Samani hâkimiyeti altındaki Horasan’a doğru yayılmak istiyordu. Gazneli Mahmut, Karahanlı hükümdarı Ahmet Togan Han ile birlikte Samani Devletini yıkınca (999) Gazneliler, Samani hakimiyeti altındaki geniş coğrafyada da yayılma olanağı buldu. Aslında Gazneliler ile Karahanlılar Devleti, Samanileri yıkmak için planlı olarak birlikte hareket etmemişlerdi. Bölgede önemli bir güç olarak geniş bir coğrafyaya hükmeden Samaniler, Karahanlılar içinde Gazneliler içinde önemli bir rakip ve İç Asya’da yayılmak için kaçırılmayacak bir fırsat niteliği taşıyordu. Bu noktada ortak hareket etmeseler de eşzamanlı giriştikleri taarruzlarla Samani Devletini birlikte yıkmış oldular. Gazneliler, Karahanlılarla eşzamanlı olarak giriştikleri taarruzlar ile Samanileri yıkınca, Samani hâkimiyeti altındaki topraklar bu iki devlet tarafından sahiplenildi. Karahanlılar, kendileri için büyük önem taşıyan Maveraünnehir’i, Gazneliler ise önemli bir ticaret kenti olan Horasan’ı sınırlarına dâhil ettiler. Böylelikle iki büyük Türk Devleti olan Karahanlılar ve Gazneliler sınır komşusu oldular. Bu komşuluk ilişkileri, 2 yıl sonra yapılan barışla müspet şekilde gelişmeye başladı. Maveraünnehir ile Horasan arasında bulunan Seyhun Nehri sınır kabul edilerek karşılıklı barış ve iyi niyet anlaşması sağlandı (1001). Gazneli Mahmut, Kuzey Batı sınırları olan Horasan’ı Karahanlılar ile yaptığı barışla güvence altına aldıktan sonra Hindistan’a yoğun seferlere girişti. Önce Hindistan yolu üzerindeki Sintan, Cüzcan, Caganiyan, Huttal ve Harezm’i sınırlarına dahil etti (1002). Bu hazırlık seferlerinden üç yıl sonra Hindistanın en güçlü kenti olan Pencap’ı ele geçirerek Kuzey Hindistan Coğrafyasını tam anlamıyla hâkimiyeti altına almış oldu (1005). 1005 yılında Hindistan seferlerini sonuçlandıran Gazneli Mahmut, Gazne’ye döndüğünde beraberinde eşi görülmemiş büyüklükte getirmişti. Gazneli Mahmut’un İslam sancaktarlığı ile giriştiği bu gaza seferlerinin tek amacı ülkesini genişletmek ve ganimet toplamak değil, aynı zamanda Hindistan coğrafyasında İslam ile tanışmayan Budist toplumları İslam âlemine kazandırmak ve İslam’ın yayılmasına engel olan Budist Hint krallıkları bertaraf etmekti. Gazneli Mahmut’un Hindistan coğrafyasına gerçekleştirdiği seferlerin izlerini bugünün Hindistan’ında açıkça görmekteyiz. Zira Hindistan bugün, içerisinde en çok Müslüman nüfus barındıran ülke durumundadır. Bu toplumların İslam’a katılmalarına şüphesiz Gazneliler vesile olmuşlardır. Gazneli Mahmut’un Hindistan seferlerinden döndüğü yıllarda, İslam âleminde bazı sapkın inançlar itibar görmeye başlamıştı. Bu inançlardan biride Batınilikdi. Batınilik, Şii (Şia) mezhebi içerisinde vücut bulmuş, İslam’a mistik inançlar empoze eden İslam ruhuna aykırı inanışlar içeriyordu. Bu inanışlara göre Kuran, ifade ettiğinden daha derin ve gizemli anlamlar içeriyordu ve bu anlamları yalnızca Allah ile ilişki kurabilen masum (Günah yazılmayan) imamların anlayabileceğine inanılıyordu. İslam’a açıkça fitne sokan bu sapkın inanç, Multan Emirliğinde yoğun şekilde itibar görmeye başlamıştı ve Multan Emiri Ebü’l Feth Davut’da bu inanışı devlet erkiyle desteklemekteydi. Gazneli Mahmut, bu sapkın inanışla mücadele etmek için güçlü bir orduyla Multan Emirliği üzerine Gaza seferine çıktı. Gaznelilerin güçlü ordusuna karşı koyması imkânsız olan Davut, kaçarak Sint ırmağında bulunan bir adaya sığındı. Multan’ı zapt eden Gazneli Mesut, Davut’u bulamasa da geri dönmedi ve Davut’u bulana dek Multan istilasını kaldırmadı. Nihayet Davut’u sığındı limanda ele geçirip Bâtıniliği yayan ve sorumlu sıfatı taşıyan herkesi öldürerek bu sapkın hareketi ortadan kaldırmış oldu. Gazneli Mahmut, Gaza’yı tamamladıktan sonra Multan şehrini hâkimiyeti altına alıp vergiye bağladı ve Nevase Şah adlı önde gelen bir Multan’lıyı vali olarak atayıp Gazne’ye geri döndü (1006). Ancak, Gaznelilere bağlı bir vali olarak atanan Nevase Şah, bir yıl sonra vergi vermeyi reddedip isyan edince tekrar sefere çıkarak Nevase Şah’ı hapsedip yerine daha emin bir vali atadı. Multan Seferinden sonra ise tekrar Hindistan seferine çıkarak önce Ganj vadisini ele geçirdi, sonra da Norayan seferine çıkarak bu bölgeyi de hâkimiyeti altına aldı. Bu son seferleri ile Hindistan ticaret yolu tam anlamıyla Gaznelilerin kontrolü altına girmiş oldu (1007). Gazneli Mahmut, Kuzey Hindistan’daki hâkimiyetini sağlamlaştırdıktan sonra sefer dönüşünde Horasanın Karahanlılar tarafından zapt edildiği haberini aldı. Bunun üzerine Gazne’ye dönmek yerine Horasana sefere çıktı (1008). Karahanlı hükümdarı İlek Nasr, her ne kadar Seyhun Nehrini Gazne-Karahanlı sınırı olarak kabul etmiş olsa da, Maveraünnehir’den sonraki en büyük idealleri olan Horasan’a sahip olmak için anlaşmayı çiğneyerek Horasana taarruz etti. İlek Nasr’ın amacı, güçlü Gazne ordusunu sefer dönüşünde yorgun halde yakalamak ve Horasan’a yerleşerek burada savunma savaşı yapmaktı. Ancak Gazne ordusu, yorgun bile olsa Karahanlı ordusundan daha güçlü durumdaydı. Zira Hindistan seferlerinde yoğun olarak kullandığı Savaşçı Filler, Karahanlıların karşı koyamayacağı bir mücadele unsuruydu. Gazneli Mahmut, Tarihe Belh Savaşı olarak geçen bu savaşla Karahanlıları ağır bir mağlubiyete uğratarak Horasan’ı geri aldılar. Karahanlılar ise bu savaştaki yenilgileri sebebiyle büyük iç karışıklıklar yaşadılar ve Karahanlıların bölünmesine sebep olacak süreci başlatmış oldular. 10. Yüzyıl, Türk Dünyasının en parlak, en geniş coğrafyaya hükmettiği dönem olarak Dünya Tarihine geçmiştir. Karahanlılar, Kadim Türk Yurdu Ötüken yakınlarında ve Maveraünnehir’de hakimiyet kurmuş, 3. Yüzyıldan itibaren batıya göç eden Türk boylarından olan Kıpçaklar, Peçenekler ve Oğuzlar Avrupa’ya ilerleyip kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa Coğrafyasını Kıpçak yurdu yapmış, Güney Hazar bölgesinde Büyük Selçuklu Devletinin temelleri atılmış, Gazneliler de İç ve Güney Asya’da fevkalade bir hakimiyet kurmuşlardı. Gazneliler, artık Türk Dünyasının 10. Yüzyıldaki en büyük Türk Devleti haline gelmişti. Gazneli Mahmut, Samanileri yıktıktan sonra İç Asya’daki hakimiyetini kesinleştirip, İslam sancaktarlığı vazifesiyle Gaza seferlerini Hindistan üzerine yoğunlaştırdı. Karahanlıların Horasan’ı işgal etme teşebbüslerini püskürttükten sonra Hindistan seferlerine devam etti. 1008-1010 yılları arasında Hindistan’a yaptığı seferlerle hem Hindistan ticaret yolunun hâkimiyetini sağlamlaştırdı hem de Putperest inançlar benimseyen ve İslam’la tanışmayan Ganj, Norayan Pencap bölgelerini fethederek bu bölgelere Camiler ve İslami kültürel eserler inşa edip Din adamları atayarak İslam’ın bu bölgelerde yayılmasını sağladı. Gazneli Mahmut, Hindistan seferlerini 30 yıl boyunca kararlılıkla devam ettirdi. Bu dönemde Arap Yarımadası kesin olarak İslamiyet’i kabul etmişti. İç Asya ve Hazar bölgesi de Karahanlılar ve Selçuklular ile İslam coğrafyasına dahil edilmişti. Oysa Hindistan, fevkalade kalabalık bir coğrafya olarak halen Putpeterst inançlara sahipti. Bu bakımdan Hindistan coğrafyasının Müslümanlıkla tanışması hem oldukça zordu hem de büyük bir vazifeydi. Gazneli Mahmut’un en çetin mücadelesi 1012 yılında Nadana’lılarla giriştiği mücadeledir. Mahmut’un Nadana’ya gerçekleştirdiği seferde Hintliler, 150 Bin kişilik muazzam bir ordu hazırlamışlardı. Mahmut Han, bu seferinde de muvaffak olarak Nadana’yı fethedip Hindistan coğrafyası üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmiş oldu. Nadana’nın alınmasından sonraki hedef Tanisar’dı. Tanisar, Putperest inanışın en çok itibar gören ve kutsal sayılan Put’unu barındırıyordu. Mahmut Han, bu Putu devirmek için giriştiği seferle zorlanmadı ve şehri zapt ederek tüm putları yıktırdı (1014). Hint coğrafyası Gazneli Mahmut’un taarruzlarına karşı koyamaz duruma gelmişti. Öyle ki, Mahmut Han pek çok seferinde mukavemet görmüyor, Gazne Ordusunun geldiğini haber alan yeren hükümdarlıklar savaşmadan şehirlerini teslim ediyordu. 1018 yılına gelindiğinde Gucerat ele geçirilmiş, Raca adı verilen Hint şehir devletleri birer birer Gaznelilerin hakimiyeti altına girmeye başlamıştı. Gazneli Mahmut’un en mühim seferi 1025 yılında Somnat’a düzenlediği gaza seferiydi. Öyle ki, Somnat zaferi ile Hint coğrafyası üzerinde artık İslam sancağı dalgalanır hale gelmişti. Bu büyük zafer, tüm İslam âleminde büyük yankı uyandırdı. Somnat zaferinden sonra Gazneli Mahmut, Ehli Sünnet toplumlar arasında büyük İslam kahramanı olarak anılmaya başlamıştır. Gazneli Mahmut, Somnat zaferinden sonra dikkatini doğu bölgesine doğru çevirdi. Bu tarihlerde Horasan, yoğun şekilde Türkmen göçlerine sahne olmaktaydı. Gazneli Mahmut, önceleri Müslüman Türkmenlerin hâkimiyeti altındaki Horasan topraklarına girmesinde mahsur görmeyip müsaade etmişti ancak Bozkır kültürünün tesiri ile zamanla bağımsızlık ve isyan hareketlerine girişince bu durumdan rahatsız oldu. Gazneli Mahmut’un izni ile Horasan’a girebilen Türkmen toplulukları, zamanla isyan ve istila hareketlerine girişince Gazneli Mahmut, bu duruma müdahale ederek kalabalık Türkmen topluluklarının isyan ve istila hareketlerini bastırarak huzuru sağladı. Ancak Türkmenler, her ne kadar Gazneli Mahmut döneminde bastırılmış olsalar da ilerleyen dönemlerde Gazneliler için büyük bir tehdit oluşturacaklardır. Gazneli Mahmut, ülkesinin sınırlarını Hindistandan Irak’a, Umman denizinden Maveraünnehir’e kadar genişletmişti. Hindistan seferlerindeki büyük başarılarından sonra ise artık yeni hedef ülkenin batı sınırlarındaki muhtelif sınır boyu düşmanlarıydı. Bu düşmanlardan biri, Sasani (İran) kökenli Büveylilerdi. Büveyliler, önce Kuzey Irak coğrafyasında hâkimiyet kurmuş, baskılar neticesinde Irak’ın güney sınırlarına doğru ilerlemek zorunda kalmışlardı. Bu tarihlerde, Gaznelilerin hâkimiyet sınırları Irak Acem boyuna kadar ilerlemişti. Büveylilerin Gazne sınırlarında oluşturduğu tehditler neticesinde Gazneli Mahmut, Büveyliler üzerine taarruz ederek hem Irak-ı Acem hattını topraklarına katmış hem de bu yeni sınır tehdidini ortadan kaldırmış oldu. Gazneli Mahmut, 32 yıllık hakimiyet dönemi sonrasında, ilerleyen yaşı hasebiyle ömrünü tamamlayıp 1030 senesinde vefat etti. Gazneli Mahmut’un vefatından sonra yerine büyük oğlu Muhammed Han geçmişti ancak diğer oğlu Mesut, Ağabeyinin hükümdarlığını kabul etmeyerek onu tahttan indirdi ve Gaznelilerin hükümdarı oldu (1030).   Gazneli Mesut Dönemi Sultan Mesut, Gaznelilerin Sultanlığına geçince önce sınır komşuları ile münasebetlerini yeniden gözden geçirdi. Gazneli Mahmut, komşuları ile iyi ilişkiler kurmayı yeğliyordu. Ancak Sultan Mesut, komşularına karşı daha agresif ve tehditkar bir tutum izledi. Sultan Mesut’un bu tutumu, ilerleyen dönemlerde Gazneliler için menfi gelişmeler hazırlayacaktır. Sultan Mesut, yönetimi eline aldıktan 3 sene sonra (1033), Hindistan coğrafyası üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmek ve istikrarını sağlamak amacıyla seferler düzenledi. Bu seferler neticesinde Sarsuti kalesini ele geçirerek bölgedeki hâkimiyetini pekiştirdi. Sultan Mesut döneminde Gaznelilerin batı sınırlarında yükselen ve güçlenen Selçuklular, hâkimiyet alanlarını giderek genişletiyor ve Türk Dünyasının en büyük Devleti olma yolunda ilerliyordu. Gazneli Mesut, Selçuklular ile münasebetlerini müspet şekilde geliştirmek yerine tehdit ve tahammülsüz bir tavır izlemeye başladı. Selçuklular, bu dönemde İran, Harezm ve uzun süredir Karahanlıların idaresinde olan Maveraünnehir’e hakim hale gelmişlerdi. Selçukluların bu hızlı ilerleyişi Gazneliler ile Selçukluları sınır komşusu haline getirmişti. Selçuklular, aslında önceleri Gazne Devletine tabi durumdaydılar ve Gazne ordusuna asker vermekteydiler. Bölgede yaşayan Türkmenlerle birlikte Horasan’a göç etmiş ve zamanla güçlenerek Harezm ve Maveraünnehir üzerinde hakim hale gelmişlerdi. Selçukluların 1035 yılında, Sultan Mesut’dan izin almadan Horasan’a girmesi Selçuklular ile Gazneliler arasındaki ilk mücadelenin fitilini ateşledi. Sultan Mesut, Selçukluların Horasan’a girmelerine tepki vermemişti ancak Horasan’ı geçip Merv şehrine ilerlemeleri mücadeleyi kaçınılmaz hale getirdi. Tuğrul ve Çağrı bey idaresindeki Selçuklular, Horasan’a Sultan Mesut’dan izin almadan girdikleri için, o dönemdeki diplomatik nezaket gereği resmi bir mektup göndererek Gazne Devletine bağlılıkları karşılığında Horasan’da oturma ve barınma izni istediler. Sultan Mesut, bu durum karşısında Selçuklulara müsamaha göstermek yerine, giderek daha büyük bir tehdit oluşturmalarını engellemek için ordusunu Selçukluların üzerine sefere gönderdi. Neticesinde Selçuklular ile Gaznelilerin ilk mücadelesi 1035 yılında Nesa şehrinde gerçekleşti. Sultan Mesut, Selçukluların sahip olduğu gücün tam olarak farkında değildi ve gönderdiği ilk ordu başarılı olamadı. Gazne Ordusu, bu mücadelede tam anlamıyla bir bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun yanında Selçuklular, Gazne Devletine bağlı bir toplum olmaktan çıkmış ve bağımsızlıklarını açıkça ilan etmişlerdi. Sultan Mesut, yeterince ciddiye almadığı Selçuklular ile mücadelesini kaybedince zorunlu olarak Horasan, Fergana ve Merv şehirlerine Selçukluların ikametlerine müsaade etti. Selçuklular, artık Merv, Horasan ve Fergana şehirlerinde barınarak güçleniyor, çevre bölgelerdeki Türk Boylarının da kendilerine tabi olmasıyla kalabalıklaşmaya başlıyorlardı. Zamanla güçlenen Selçuklular, Nesa galibiyetlerinden üç yıl sonra (1038) Sultan Mesut’dan üç şehirde daha ikamet izni istediler. Sultan Mesut, daha önce olduğu gibi Selçukluların bu talebini de kabul etmeyip bu kez daha güçlü bir orduyla Selçukluların üzerine taarruz etti. Ancak Selçuklular, 3 yıl öncesine göre çok daha güçlü durumdaydılar. Gazne Ordusu, bu mücadelede de mağlup olarak büyük bir hüsran yaşadılar. Sultan Mahmut döneminde hiçbir cephede yenilmeyen muazzam Gazne Ordusu, tam anlamıyla bir devlet bile olamamış Selçuklu Beyliği karşısında Muaffak olamamaktaydı. Sultan Mesut, son mağlubiyetten sonra Selçuklular üzerinde kesin bir hâkimiyet sağlayabilmek için ordusunun tüm imkânlarını kullanarak hazırlıklarına başladı ve bizzat ordusunun başına geçerek yeni bir taarruza hazırlandı. Bu mücadele tarihe Dandanakan Savaşı olarak geçecek, Selçuklu Beyliğinin büyük bir devlet haline gelmesine, Gaznelilerin ise yıkılmasına sebep olacak sürecin başlamasına sebep olacaktır. Sultan Mesut, 2 yıl süren hazırlıkları neticesinde 1040 yılında ordusunu takviye etmiş, birliklerini güçlendirmiş, çoğunluğu süvarilerden oluşan hızlı hareket kabiliyetine sahip 100 Bin kişilik büyük bir ordu teşekkül ederek savaşa hazırlanmıştı. Bu dönemde de Selçuklular Fergana, Merv ve Horasan şehirlerinde tam anlamıyla yerleşik hale gelerek bölgedeki Türk Boylarını da kendisine tabi hale getirmiş durumdaydı. Kıyaslandığı zaman Gazne Ordusu, Selçuklu Ordusuna nispeten daha kalabalık ve güçlü durumdaydı. Sultan Mesut, 13 Ocak 1040’da yola çıkarak 16 Ocak’ta Nişabur şehrine ulaştı. Sultan Mesut, mücadeleyi Nişabur üzerinden gerçekleştirmeyi düşünüyordu ancak 1038’deki Sarah savaşında ağır tahribata uğrayan Nişabur, hem temiz su hem de erzak sıkıntısı içerisindeydi. Yaşanabilecek olası sıkıntılar üzerine çevre şehirlerden erzak ve su tedarik etmeye çalışsa da yeterli olmayınca Ordusunu Selçukluların kontrolünde bulunan Merv şehrine konuşlandırmaya karar verdi. Selçuklular, ilerleyen kalabalık Gazne Ordusunu yavaşlatmak için vur kaç saldırıları düzenliyor, böylece onları hem yavaşlatıyor hem de hırpalıyordu. Gazne Ordusu, Selçukluların vur kaç saldırıları neticesinde yavaş ilerleyip yeterli erzak ve su ikmalini yapamadığı için oldukça yorgun düşmüştü. Gazne Ordusu, tüm imkânsızlıklara rağmen Mevr Şehrine ulaşmayı başardılar. Sultan Mesut, mücadeleyi, Merv Şehrinde bulunan Dandanakan kalesine konuşlanarak Savunma taktiği ile yapmayı planlıyordu. Ancak yorgun, aç ve susuz kalmış ordusu, Dandanakan kalesine konuşlanırsa dışarıdan erzak ve su ikmali imkânsız hale gelecekti. Bu sebeple kaleye ulaşmak yerine birkaç kilometre daha güneyde bulunan Su Kuyularına gidip ikmal yaptıktan sonra kaleye geçmeye karar verdi. Gazne Ordusu, Merv’e girdikleri andan itibaren Selçuklu taarruzlarına maruz kalmaktaydı. Üstelik Gazneliler, Su kuyularına ulaşmak istediklerinden ötürü Selçukluların taarruzlarına karşılık veremiyor ve önemli kayıplar veriyorlardı. Gazne Ordusunun su kuyularına ulaşmaya çalıştığını fark eden Selçuklu Ordusu, taarruzlarını daha da şiddetlendirerek Gazne Ordusu yıpratmaya uğraşmaktaydılar. Gazne Ordusu, sayıca üstün olmalarına rağmen susuzluk ve beraberinde getirdiği yorgunlukla mücadele etmek zorunda kalarak Selçukluların taarruzları karşısında etkinliğini kaybetmeye başladılar. Üstelik askerlerin su ihtiyacı hasebiyle ilk amaç Su kuyularına ulaşmak olduğundan Selçuklu taarruzlarına yeteri kadar mukavemette gösterilemiyordu. Bu keşmekeş, Gazne Ordusunun disiplininin bozulmasına sebep oldu. Gazne Ordusunun süvari birlikleri, su kuyularına ulaşmak için düzensizce ilerliyor, Selçuklular ise planlı ve yoğun taarruzlarıyla Gazne Birlikleri üzerinde büyük tahrifatlar veriyordu. Ortaya çıkan bu keşmekeş neticesinde Gazne Ordusu, mağlubiyeti kabul etmek zorunda kalarak düzensiz şekilde geri çekilmeye başladılar. Sultan Mesut ise stratejik hatalarla dolu bu mağlubiyet neticesinde askerlerinin saygısını yitirmişti. Bu sebeple hem Selçuklulardan hem de kendi ordusundan kaçmak zorunda kaldı. Kendisine bağlı az sayıdaki askerle savaş meydanından uzaklaşarak Selçuklulardan kaçmayı başardı. Selçuklular ise zaferden sonra Gazne Şehrine girerek Gazne Devletinin hazinesine el koydu. Savaş Meydanından kaçan Sultan Mesut, Selçukluların Gazne Hazinesine el koyması üzerine duyurmadan Saltanat makamına gelerek Selçuklulardan kalan Devlet Hazinesini yanına alarak Lahor’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak henüz yola çıkmışken muhafızları tarafından yakalanarak hapsedildi. Hapiste 7 ay kaldıktan sonra ise yeğeni tarafından öldürüldü (1041). Saltanat Mücadeleleri ve Gaznelilerin Zayıflaması Gazneliler, Dandanakan hezimetinden sonra hem iç hem dış sorunlar yaşamaya başladılar. Sultan Mesut’dan sonra yerine, hükümdarlığı elinden aldığı ağabeyi Muhammed geçti. Ancak Sultan Mesut’un oğlu Mevdud, babasının öldürüldüğü haberini alınca Gazne’ye gelerek amcası Muhammed’i tahttan indirip yerine kendisi geçti. Mevdud, Gaznelilerin yeni hükümdarı olmuştu ancak ülke, Dandanakan mağlubiyetinden sonra hem Batı topraklarını hem de itibarını kaybetmiş durumdaydı. Üstelik Selçuklular, hâkimiyeti altındaki Merv, Horasan ve Fergana’dan sonra Dandanakan savaşı sonrasında Tohoristan ve Zemindaver’i de ele geçirmişlerdi. Sultan Mevdud, ilerleyen Selçuklu akınlarını durdurmak için komşu devletlerden yardım talep ederek zorda olsa Selçukluların ilerlemelerini durdurabilmişti. Ancak genç yaşına rağmen hastalanarak 1049 yılında ölünce Gazne Devleti içerisinde saltanat mücadeleleri baş gösterdi. Sultan Mevdud’un ölümü üzerine yerine önce 2. Mesut çıktı. Sultan Mevdud’un oğlu bu durumu kabul etmeyince 2. Mesud’un yerine Sultan Mevdud’un kardeşi (Sultan Mahmut’un torunu) Ali yönetime geçirildi. Sultan Ali, saltanat ailesinin en yaşlı mensubu olan amcası Abdürreşit'i (1. Mahmu'un oğlu) kendisine rakip olmaması için hapse attırdı. Ancak Sultan Ali'nin bu hamlesi veziri ve ordu kumandanı olan Tuğrul Bozan'ın Abdürreşit'i hapisten çıkartıp ordusunu emrine vererek sultan ilan etmesiyle bertaraf oldu. Ordusunun amcası Abdürreşit'in elinde olduğunu göre Sultan Ali, kaçmaya çalışsa da yakalanarak öldürüldü ve Gaznelilerin hükümdarlığına Abdürreşit Han geçti. Abdürreşit Han yönetime geçmişti ancak Gaznelilerin içinde bulunduğu zor durum ve iç zafiyetler saltanat makamına göz dikenlerin sayısını arttırmıştı. Yaşı oldukça ilerlemiş olan Abdürreşit, saltanat makamının saygınlığını yitirmesi sebebiyle makamını ele geçirmek isteyen kişilerle baş edememekteydi. Gazne Ordusunun başkumandanı Tuğrul Bey, ülkenin içinde bulunduğu zor durum ve saltanat kavgası sebebiyle zayıflayan Gazne Devletinin itibarını yeniden kazandırmak için yönetime el koydu ve tüm saltanat varislerini öldürerek hükümdarlığını ilan etti (1050). Tuğrul Bozan Dönemi Tuğrul Bozan Han, Gaznelilerin kötü gidişatına son vermeyi başardı. Saltanat varislerini öldürerek taht mücadelesine son vermişti. Bu hamlesiyle devlet içindeki mücadeleler sona erdi. 1040 yılından buyana devam eden Selçuklu akınları da Sultan Ali döneminde durduruldu. Gaznelilere kaybettiği itibarı yeniden kazandırmak için hem devlet içindeki teşkilatlandırmayı güçlendirdi, hem ordunun nizamını ve gücünü yeniden toparladı hem de sınır komşuları ile ilişkileri kontrol altına aldı. Bu anlamda, Sultan Ali, Gaznelilerin 2. Sebüktegin’i olarak anılmaya başlanmıştır. Tuğrul Bozan Han, başarılı hâkimiyet dönemi sonrasında 1059 yılında vefat edince yerine kardeşi İbrahim geçti. Sultan İbrahim Dönemi Sultan İbrahim, Gaznelilerin hükümdarı olduğu ilk yılında ilk iş olarak Selçuklularla sulh yaptı. Zira Selçuklular artık bir beylik değil büyük bir Devlet haline gelmişlerdi ve Gazne Devleti, Selçuklularla mücadele edebilecek güce sahip değillerdi. Selçuklularla yapılan sulhun ardından iyi ilişkiler kurmak için oğlu Mesut’u Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kızı ile evlendirdi. Böylelikle sağlanan barış, akrabalık ilişkileri ile pekiştirilmiş oldu. Sultan İbrahim, batı sınırındaki Selçuklu tehdidini sulh ile bertaraf ettikten sonra, atası Gazneli Mahmut döneminde fethedilen Hindistan coğrafyası üzerinde kaybettiği hakimiyeti geri kazanmak için yoğun çaba sarfetti. Art arda giriştiği Hindistan seferleri ile doğu sınırlarını Ganj nehrine kadar ilerletti. 40 senelik saltanatı döneminde Gaznelilerin güçlenmesini ve yeniden ayağa kalkmasını sağladı. 1099 yılında vefat edince de yerine oğlu 3. Mesut geçti. 3. Mesut Dönemi Sultan İbrahim’den sonra yerine geçen oğlu 3. Mesut, babasının iyi ilişkiler içerisine girdiği ve aynı zamanda damadı olduğu Selçuklular ile dostluğunu devam ettirdi. Bu dostluk neticesinde 16 yıllık hâkimiyeti döneminde Selçuklular ile Gazneliler arasında hiçbir savaş meydana gelmedi ve ülkenin batı sınırları güvence altına alınmış oldu. Doğuda ise babası İbrahim’in seferlerle yeniden kontrolü altına aldığı Hindistan bölgesi üzerindeki fütuhatı devam ettirerek Gaznelilerin Hint coğrafyasındaki etkinliğini pekiştirdi. 3. Mesut, 16 yıl boyunca ülkesini dış tehditlerden uzak tutmayı başararak hem ülke içinde huzuru sağladı hem de Gaznelilerin bölgesel hâkimiyetini muhafaza etti. Ancak 3. Mesut’un vefatından sonra Gazneliler yine iç karışıklıklarla boğuşmak durumunda kaldı. 3. Mesut’un 1115 yılında vefat etmesiyle yerine oğlu Şirzad geçti. Gaznelilerin Selçuklu Hakimiyeti Altına Girmesi ve Yıkılması 3. Mesut’dan sonra yerine oğlu Şirzad’ın geçmesiyle veliaht kardeşler arasında saltanat mücadelesi baş gösterdi. 3. Mesut’un diğer oğlu Arslan, kardeşi Şirzad’ı öldürerek yerine geçti. Arslan, aynı akıbetin kendi başına gelmemesi için diğer saltanat rakibi olan kardeşi Behram’ın üzerine yürüyerek ortadan kaldırmaya teşebbüs etti. Ancak Behram, Selçuklu Devletine sığınınca Selçuklular Gaznelilerin içine düştüğü bu durumdan istifade ederek Behram’ı desteklediler ve Gazne üzerine peş peşe iki sefer düzenleyerek Sultan Arslan’ı öldürüp yerine Behram’ı getirdiler (1117). Behram, Selçuklu sultanı Sencer Bey’in desteği ile Gaznelilerin Sultanı olmuştu ancak Gazne Devleti artık Selçuklu boyunduruğu altına girmiş durumdaydı. Behram Şah, Selçukluların himayesi ve desteğiyle Gaznelilerin Sultanı olabilmişti. Bu durum, giderek Selçukluların Gazneliler üzerindeki politikalarını da şekillendiren bir unsur haline geldi. Selçuklular, artık Gaznelileri bir nevi vilayet gibi idare ediyor, vergi alıyor, Devlet politikalarını belirleyerek Gazne Askerlerini kendi ordusu içerisinde kullanabiliyordu. Zira Gazne Devleti de bölgesel otoritesini yitirmiş durumdaydı ve karşılaştığı zorluklarla tek başına mücadele edebilecek güce sahip değildi. Bu durum, giderek zayıflayan Gazneliler için sonun başlangıcı anlamına geliyordu. Zira Gazneliler, Selçuklu devletine faydalı olabildikleri sürece varlıklarını devam ettirebiliyorlardı ve Gaznelilerin karşılaşacakları olası bir dış tehdit Selçukluların milli meselesi değil, sadece bölgesel siyasetinin bir parçası olacaktır. Behram Şah, Selçuklu Sultanı Sencer’e sadakatini 1135 yılına kadar devam ettirdi. 1135 yılında, Selçuklu boyunduruğundan kurtulmak için kimi teşebbüslerde bulunduysa da Sultan Sencer’in Gazne’ye girerek Devlet Hazinesine el koyması üzerine Hindistana kaçtı. Bu durum karşısında ancak Sultan Sencer’e tekrar itaatini bildirerek yeniden Gazne Hükümdarı olabildi. Gazne Devleti, artık Selçuklu boyunduruğu altında zayıflayıp idari otoritesini kaybetmiş durumdaydı. Behram Şah da Selçukluların müsaadesiyle ülkesine hükmedebiliyordu. Behram Şah, 31 yıl boyunca Selçuklu boyunduruğu altında varlığını devam ettirdi. Bu durum 1148 yılına kadar devam etti. Bu tarihlerde, Gazne’nin kuzeyinde bulunan Gur şehrinde, İran-Tacik-Hint toplumlarının bir araya gelerek oluşturduğu yerel bir toplum bulunmaktaydı. Bu toplum, ilerleyen zamanlarda Delhi Sultanlığı olarak anılacak olan Gurlulardır. Gazne Ülkesinin kuzey bölgesinde yaşayan Gurlular, Gaznelilerin zayıflamasından da istifade ederek güçlenmiş ve bağımsızlıklarını ilan etme gayreti içerisine girmişlerdi. Bu gayret ile Gazne Hükümdarı Behram Şah ile görüşmek için Gazne Şehrine gelen Gur Hükümdarı Kutbettin, Behram Şah tarafından halen bilinmeyen bir sebepten ötürü öldürüldü. Hükümdarlarının öldürülmesi üzerine ayaklanan Gurlular, Kutbettin’in kardeşi Suri liderliğinde isyan ederek Gazne ve Bust şehirlerine girdiler. Şehri yağmalayıp tahrip eden Gurluların isyan hareketini bastıramayan Behram, Hindistan’a kaçtı. Gurlular, Gazne şehirlerini yağmalayıp zaten yıkılmak üzere olan Gaznelilerin saygınlığını, itibarını ve idari otoritesini telafi edilemeyecek şekilde yıpratmış oldular. Hindistan’a kaçan Behram Şah, himayesi altında bulunduğu Selçuklular’dan yardım talep edince Selçuklu Sultanı Sencer, 1152 yılında Gazne şehrine girerek Gurluları mağlup etti ve Behram Şah’ın tekrar Gazne’ye dönmesini sağladı. Behram Şah, bir kez daha Selçuklu desteğiyle tahta geçti ve 6 yıl daha hükümdarlık yaparak 1157 yılında vefat etti. Behram Şah’ın vefatından sonra yerine oğlu Hüsrev geçmişti. Hüsrev Şah da, babası gibi Selçuklu himayesini kabul ederek varlığını Sultan Sencer’e sadakati ile sağlayabilmişti. Ancak hükümdarlığa geçtikten sadece birkaç ay sonra Selçuklu Sultanı Sencer, Oğuzlar ile mücadelesinde mağlup olarak esir edilince himayesiz kaldı. Selçukluların desteği olmadan ayakta durması mümkün olmayan Gazne Şehri, Selçukluların korkusundan Gazne’den çekilmek zorunda kalan Gurluların taarruzlarına maruz kaldı. Gurlular, Selçuklu tehdidinin bertaraf olmasıyla tekrar Gazne’ye taarruz ederek şehri zapt ettiler ve kontrol altına aldılar. Gurlular’a karşı koyamayan Hüsrev Şah da, Gazne’yi terk ederek Pencap bölgesine yerleşti ve burada kurduğu hâkimiyeti 1186 yılına kadar devam ettirdi. Ancak Gurlular, 1186 yılında Pencap bölgesine de taarruz edince mağlup olarak esir düştüler ve yıkılarak tarih sahnesinden silindiler. Gaznelilerin tebası olan Türk Boyları ise Selçuklular, Karahanlılar, Oğuzlar ve diğer Arap kökenli devletlere sığınarak diğer toplumların arasına karıştılar.

http://www.ulkemiz.com/gazneliler

Kapitalizm Hakkında Merak Edilenler

Kapitalizm Hakkında Merak Edilenler

KAPİTALİZM NEDİR? Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bu araçların onlara sahip olmayan emekçiler tarafından işletilmesine dayanan bir insan toplumunun hukuksal statüsü; özel girişim ve piyasa serbestliğine dayanan üretim sistemi, esas olarak büyük çapta gelişmiş teknik sermayeye va mali sermayenin egemenliğine dayanan iktisadi sistem. Marxçı terminolojide, temel emekçilerin, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar tarafından sömürülmesi yoluyla sistemli bir biçimde artı değer elde edilmesine bu artı değerin önemli bir bölümünün ek sermaye haline getirilerek yeni bir artı değere dönüştürülmesine dayanan iç çelişkilerden dolayı yıkılmaya mahkum siyasi, iktisadi ve toplumsal rejim. Verimlilik üzerine yoğunlaştığı için, sürekli gelişme ortamı yaratabilen, fakat, adalet kavramını yok saydığı içinde insanların tepkisini fazlasıyla çeken sistem. Kapitalizm, tanım özellikleri konusunda iki farklı yaklaşım vardır. Bunlardan birine göre kapitalizm üretimin kar amacıyla yapıldığı ve pazarda satıldığı ekonomik sistemin adıdır. Öteki tanımda ise kapitalizmin ücretli emeğe dayalı bir ekonomik sistem, bir üretim tarzı olduğu vurgulanır. Birinci tanımı savunanlara göre kar için üretim eski çağlardan beri vardır ama bu kapitalizmin eski çağlardan beri varolduğu anlamına gelmez. Çünkü o zamanlar kar amaçlı üretim mevcut üretim tarzının esasını oluşturmayan oldukça küçük bir bölümü idi. Kar amaçlı üretimin sistemin temelini oluşturabilmesi için mal, para, emek ve sermaye akımlarının olması gerekir. Bu serbestliğin sağlandığı bir düzenin ortaya çıkabilmesi için 15. yüzyılı beklemek gerekmiştir. Ancak 15. yüzyıl Avrupa'sında kapitalizm ortaya çıkabilmiştir. İkinci tanımı savunanlar ise kapitalizmin ayırt edici unsuru olarak ücretli emeğin varlığını göstermektedirler. Yani kapitalizmde, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayanlar (işçiler) ücret karşılığında üretim araçları sahiplerinin bu araçlarını kullanarak üretimi gerçekleştirirler. Böyle bir sistem ancak 17. ve 18. yüzyılların Avrupa'sında ortaya çıkabilmiştir. Dikkat edilirse bu iki görüşün tanımları farklı unsurları vurgulamakla birlikte, kapitalizmin ortaya çıktığı yer ve zaman konusunda aralarında hayli yakınlık vardır. Kapitalizmin Avrupa'da, feodalizmin yıkılması sürecinde ortaya çıkmış olduğu konusunda anlaşmaktadırlar. KAPİTALİZMİN DOĞUŞU: 500yıl kadar önce Batı Avrupa'da ortaya çıktı. Kesin bir doğum tarihi koymak mümkün değil. Sanayi devrimi ile doğmuştur diyebiliriz. Çürüyen Avrupa feodalizminin içinde toprak sahibi sınıfın egemen olduğu bir toplumda değişim için bastıran güçlerin ittirmesiyle ekonomik bir sistem olarak büyüdü. Yeni kapitalist toplumun farkını sadece ticaret, olarak görmek doğru değil. Çünkü ticaret hep vardı. Kapitalizmin gelişimi için bir şey daha zorunluydu. Kar ve piyasa ilişkileri toplumsal yaşamın merkezine yerleşti ve üretim sürecinin kendisi rekabete dayalı sermaye yatırımları ve emeğin kar amacıyla istihdamı etrafında belirlenir hale geldi. Kapital (sermaye) sözcüğünün tanımladığı şey kapitalizmin merkezi olan yanıdır. 1500 yıllarında dünyanın birçok yerinde böylesi bir sistemin bazı unsurlarının yaşama geçmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak ilk çıkışı Batı Avrupa'da gerçekleşti. Bunun bir nedeni bu bölgenin dünyanın daha geri kalmış ve Büyük Ortadoğu, Hindistan ve Çin İmparatorluklarına göre daha az denetim ve kontrol altında olmasıydı. Sanayi Devrimi sonrası, 18. yüzyılda kapitalizm tüm kapasitesiyle çalışmaya başladı. Dönüştürme gücü arttı ve hızlandı. Kapitalizm 20. yüzyıla kadar bütün dünyayı kuşattı, dokunmadık yer bırakmadı.KAPİTALİZMİN AMAÇLARI VE ÖZELLİKLERİ:Kapitalist rejimde iktisadi etkinliğin temel amacı kar elde etmektir. Ama kar elde etmenin karşılığında girişimin başarısızlığa uğraması tehlikesi vardır. Modern kapitalizmin ayırıcı özelliği, kar dışında ayırıcı belli bir güvenlik araması ve yeterince büyüdüğü zaman da güç sahibi olmak istemesidir. Klasik kapitalizm, merkezi olmayan bir ekonomi tipine tekabül eder. Bu tip ekonomide üretimle tüketim arasındaki iktisadi denge, en yüksek karı elde etmeye yönelik bir iktisadi hesaba göre hareket eden işletmelerle tüketicilerin, arz ve talep yasası tarafından yönetilen bir rekabet piyasasında, hiçbir kısaltmaya uğramayan özgür davranışlarından doğar. Bu sistemin temellerini oluşturan iktisadi mekanizmaların aksamasını önlemek amacıyla devletin ara sıra müdahalede bulunması gerekir. Başlangıçta kapitalizm esas olarak ticari bir nitelik taşıyordu ve çoğu kez kurallara bağlıydı. XIX. yüzyılda en önemli kişisi girişimci olan sınai ve liberal kapitalizm ortaya çıktı. XIX. yüzyıl sonlarından bu yana bireylerin yerini grupların aldığı görüldü. Anonim şirketler, üretim araçlarının büyük çapta merkezleşmesine yol açtı. Rekabeti sınırlamak amacıyla üreticiler arsında antlaşmalar yapıldı. Girişimci artık en önemli kişi olmaktan çıktı ve onun yerini maliyeci aldı. Böylece modern kapitalizm doğdu. Bu sistemin temel özellikleri şunlardır: a) Teknik sermayelerin önemi ve mali sermayenin egemenliği, b)Ücretlilerle işverenlerin, birbirleriyle mücadele eden güçlü sendikalar kurmaları.Merkezleşme, bütünleşme ve devlet müdahaleciliğinin derecesi ülkeden ülkeye değişmektedir. Bununla birlikte hemen her yerde, sınai, mali ve ticari bir kamu kesimi ortaya çıkmakta ve aynı zamanda, gelirlerin yeni bir dağılımını ya da hiç olmazsa, risklerin toplumca karşılanmasını (sosyal güvenlik) amaçlayan yöntemler geliştirilmektedir. Devlet iktisadi ve mali siyasetiyle, bir yandan iktisadi öznelerin kararından doğan anarşinin yarattığı dengesizlikleri düzeltmeye çalışırken, öte yandan da gelirlerin ilk dağılımından ileri gelen eşitsizlikleri piyasa aracılığıyla azaltmaya çalışmaktadır. Ancak güdülen amaçlardan oldukça farklı ve hatta bunlara taban tabana karşıt bazı sonuçlara ulaşıldığı da görülmektedir. Kapitalist ekonomilerin çoğunda, işletme gelirlerinin hemen yalnızca devletle (vergiler) bizzat işletmeler (özfinansman) arasında paylaşılması yönünde bir eğilim gözlenmekte, böylece ortaklara düşen pay gittikçe azalmaktadır. MARX VE KAPİTALİZM: Marx, 1849 yılında Londra'da ölene kadar tarihin, devindirici gücünü, işlerinden başka bir şeye sahip olmayanlar ve onları çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıklardan aldığını açıkladığı'Kapital'adlı eseri üzerine çalıştı. Marx kapitalizmi inceledi ve bir işçinin üretiminin, aldığı ücretten daha değerli olduğunu fark etti. Aralarında bulunan ve Marx'ın artıkdeğer olarak adlandırdığı fark, patronların daha çok üretmek için yeniden çalıştırdığı kardı. Burjuvazinin çıkar yarışı-kapitalizmin temeli-bir devrimde kapitalistlerinmezarcısı'olacak, daha kalabalık ve daha organize bir proletaryanın doğmasına neden oluyordu. Tarihin son çağında kapitalizmi, üretim araçları ortaklaşıldığından dolayı kardan herkesin yaralandığı komünizm izleyecekti. DARWİN VE KAPİTALİZM: Kapitalizm terimi, sermayenin egemenliğini öngören, serbest, sınırsız, mutlak ve toplumun bu kriterler içinde kıyasıya bir rekabet içinde olduğu ekonomik bir sistemi ifade eder.'Kapitalist toplum'ise, bireylerin son derece çetin ve acımasız bir şekilde birbirleriyle rekabet ettikleri bir arenadır.Bu, aynı Darwin'in tarifini yaptığı, sermayeye sahip olanların yaşayabildikleri, güçsüz ve zayıfların ise ezilerek yok oldukları, acımasızlığın hüküm sürdüğü bir arenadır. Kapitalizmin temelini oluşturan bu mantığa göre, her birey-bu bir insanda, bir şirkette, ulus da olabilir-yalnızca kendi gelişimi ve çıkarları için savaşmalıdır. Bu savaşta esas olan kriter üretimdir. En iyi üreticiler ayakta kalır, zayıflar ve yetersizler elenir, yoksullukla ezilenlerin'insan'oldukları gözönünde bulundurulmaz. Dikkate değer görülen ekonomik gelişme ve bu gelişmenin ürünü olan eşyadır. Dolayısıyla kapitalist zihniyet insanın yok olmasına, zorluk içinde yaşamasına karşı ahlaki sorumluluk duymaz. İşte bu, Darwinizm'in, toplumun ekonomik yönüne eksiksiz uyarlanmış halidir. Darwin'in prensiplerini sosyal yaşama tanıtan ve Sosyal Darwinizm'in başlıca temsilcilerinden Herbert Spencer'a göre ise, eğer bir insan fakirse bu onun hatasıdır; hiç kimse onun yükselmesi için yardım etmemelidir. Eğer bir insan zenginse, bunu ahlaksızlıkla kazanmış olsa bile bu, onun becerisidir. Bu nedenle, fakir biri ortadan silinirken zengin biri varlığını sürdürür. İşte bu görüş, günümüzde toplumların hemen hemen tamamına ait bir görüştür ve Darwinist-kapitalist ahlakın bir özeti niteliğindedir. KAPİTALİZMİN OLANAKLARI VE BUNLARDAN YARARLANABİLMEK: Kapitalizmde ücretli emek kullanarak kar etme olanakları bunu becerebilen herkese açıktır. Bu olanaklardan yaralanabilmek için bir aileye mensup olmak, devletten belli bir yetki almak, belli bir eğitimi görmüş olmak gerekmez.Gereken tek şey bunu becerebilmektir.Bu beceri, daha somut olarak ifade etmek gerekirse, üretim araçlarını satın alacak ya da yaratacak parayı ve/krediyi bulmak ve insanların kullanmak isteyecekleri bir mal ya da hizmeti üretmek anlamına gelmektedir. İşte bu özelliği kapitalizme, kendisinden önceki üretim tarzlarında bulunmayan bir dinamizmi sağlamıştır. Burada insanların kar peşinde koşması serbesttir ve bu öteki insanların istedikleri mal ve hizmetleri üretebilmelerine bağlıdır. Bu sayede kapitalizmle birlikte hızlı bir teknolojik gelişme ve refah artışı başlamıştır. Çok sayıda insanın, kar için bir üretim serbestliğinden yararlanmak üzere işe koyulması bunlar arasında rekabete yol açmıştır. Bir yandan rekabet, öte yandan yeni mal ve hizmetler yaratma güdüsü teknolojik gelişme hızını, eski çağlara kıyasla tasvvur edilemez boyutlara ulaştırmıştır. Kapitalizmin kendi gelişme süreci içnde ortaya çıkan bir başka olay da teknolojik gelişme hızını daha da arttırmıştır. Kapitalizmin başlangıç dönemlerinde kar önemli ölçüde ucuz emeğe dayanmaktaydı. Hem ücretler düşüktü, hem de çalışma süresi sınırlı değildi, kadın ve çocukların çalıştırılması da serbest idi. Daha sonraları çalışanların mücadeleleri sonucunda iş günü 8 saate indi, ücretlerde yükselme oldu. Bu kapitalistleri karları artırmak için ucuz emekten ziyade, emek verimliliğini arttırmaya, yani teknolojik yeniliklere yöneltti. Böylece teknolojik gelişme hızı daha da arttı. Kapitalizm başlangıç dönemlerinde, bir yandan hızlı teknolojik gelişme ve refah artışı yaratırken, bununla eş anlamlı olarak yoksulluğa da yol açtı. İşçiler düşük yaşam standartlarına ve zaman zaman yoğunlaşan işsizliğe katlanmak zorunda kaldılar. Ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren işsizlik azalmaya, işçilerin yaşam standardı da yükselmeye başladı. Fakat bu noktada başka bir yorum yaygınlık kazanmaya başladı. Kapitalizmin 20. yüzyılda Avrupa, ABD, Japonya gibi ülkelerde genel refah artışına yol açması bu sistemin bir yandan bazılarının refahını artırırken, çoğunluğun yoksulluğunu doğurduğu gerçeğini değiştirmemiştir.Çünkü yukarıda sayılan ülkelerdeki refah artışı bu ülkelerin kapitalist sistemin geri kalmış ülkelerini eşitsiz mübadele yoluyla sömürmesinin sonucudur. Dolayısıyla kapitalizmin refahını dayandırdığı yoksul kitleler eskiden Avrupa ve ABD'nin işçileri idi, bu gün ise Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın yoksul halklarıdır. Buna karşı çıkanlar ise kapitalizmdeki refah artışının esas olarak teknolojik gelişmelerin neden olduğu emek verimliliği artışına ve bu artıştan çalışan kitlelerin de yararlanmasını sağlayan demokrasi olduğuna inanmaktadır. KAPİTALİST EKONOMİ NASIL İŞLER?İçinde yaşadığımız sistem zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapıyor. Dünyadaki üretim kapasitesi ve zenginlik artmasına rağmen sokaklarda yaşayan çocukların, işçilerin, yoksulların sayısı azalmıyor, aksine artıyor. Yani toplum olarak daha çok üretmemize karşın daha çok yoksullaşıyoruz. Bu gün toplam üretim 1960’lara göre 8 kat daha büyük. Ancak üretimdeki bu artış ne yazık ki çok adaletsiz paylaşılmakta. 1950’lerde dünya nüfusunun en zengin 20’lik kesimi toplam gelirin yüzde 30’unu alırken bu gün bu kesimin payı yüzde 60’ı geçti. Küçük bir azınlık gittikçe zenginleşirken çalışanlar daha fazla yoksullaşmakta, hayatlarımız bu adaletsizlik yüzünden daha da çekilmez hale gelmekte. İnsanlık bu kadar yüksek bir teknoloji ve zenginliğe sahipken hala her yıl yaklaşık 30 milyon kişi açlık nedeniyle ölüyor. Türkiye’de her 10 bin kişiye 1 sağlık ocağı düşerken 2 tank düşüyor. Bu işleyiş kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde öncelik insan değil kardır. Hiçbir girişimci şunları düşünerek fırın açmaz: ‘ Elimde epeyce bir sermaye var. Bari ben bu sermayeyi bir fırın açmak için kullanıyım.Böylece insanlar rahat rahat karnını doyurur. ‘ Yatırım yapacak bir girişimcinin kafasında öncelikle kar vardır. Şöyle düşünür: ‘ Elimdeki bu sermayeyi nasıl kullanırsam kar eder, daha fazla sermaye sahibi olurum? ‘ Girişimci, eğer ekmek üretmek kar getirecekse fırın açar, aksi halde açmaz. Ekmeğe ihtiyaç olup olmaması girişimcinin yatırım kararında belirleyici olmaz. Üretimde kar olgusunun varlığı kapitalist ekonominin tıkanmasına, sistemin insanların ihtiyaçlarına yanıt vermemesine neden olur. Kapitalizm Windows işletim sistemine çok benzer, başlıca amaçları hata vermek, diğer sistemleri yoketmek, sık sık kilitleni kriz yaratmaktır. Eninde sonunda mutlaka çökerek yenisiyle değiştirilerek hayatına devam edebilir. KAPİTALİST EKONOMİDE KRİZLER: Kapitalist ekonominin bir problemi de krizlerdir. Kapitalizmin krizleri de insanlık tarihindeki hiçbir ekonomik sistemde görülmemiş türden krizlerdir. Kapitalizm öncesinde de ekonomik krizler olurdu. Bunların ortak yanı üretim yetersizliğiydi. Kuraklık, sel vb nedenlerle üretim ihtiyacın altında gerçekleşir, bunun sonucundada insanlar açlık ve sefalete mahkum olurdu. Oysa kapitalizmin krizleri de olağanüstü, akıldışıydı. Kapitalizmde üretim yetersizliği değil, tam tersine aşırı üretim krizleri olmaktadır. Bu durumu çok iyi anlatan bir öyküyü aynen aktaralım: Kış ortasıdır. Ev soğuk. Küçük kız annesine ‘Neden sobayı yakmıyoruz? ‘ diye sorar. Anne, ‘Kömürümüz yok. ‘der. Küçük kız sormaya devam eder. ‘ Neden kömür almıyoruz? ‘ Annesi paraları olmadığını, çünkü babasının işten atıldığını anlatır. Küçük kız babasının neden işten atıldığını da merak eder. Anne yanıtlar: ‘Kızım baban bir madenci ve stoklarda çok kömür olduğu için artık babana ihtiyaç kalmamış. ‘ der. Öyküde anlatılanlar kapitalizmin krizlerine ayna tutuyor. Ürettiklerinin elinde kalacağı ve iflas edecekleri kabusu her kapitalistin uykusunu kaçırır. Kapitalistler bu nedenle ‘ istikrar ‘ için çırpınıp dururlar. Onlar için istikrar demek her şeyin aynen planladıkları gibi olması, böylece ürettiklerinin karlı biçimde satılabilmeleri, birbirini izleyen iflaslar yaşanmaması demektir. Oysa piyasa ekonomisinde istikrar istisnai bir durumdur. Marx kapitalist sistemde denge halinin mucizevi bir durum olduğunu söyler. Birbirinden bağımsız karar veren birbiriyle rekabet halinde ki yüzbinlerce girişimcinin hepsinin planlarının tutması neredeyse imkansızdır. Bu nedenle kapitalst sistem düzenli olarak kriz üretmektedir. Kapitalist ekonomi kurallarını kabul ederek bu krizlerden kaçmak bu güne değin mümkün olmamıştır. Kapitalist sitemin düzenli olarak krizlere girmesinin arkasında kar oranlarındaki düşme eğilimi vardır. İşçi sınıfı bedelini ödediği sürece kapitalist ekonominin aşamayacağı kriz yoktur. Kapitalizmin 1900’lerin başında sözcüleri yeni yüzyılın refah yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Fakat 20. yüzyıl adaletsizliğin daha da arttığı, milyonlarca insanın açlıktan, savaştan ve kötü yaşam koşullarından öldüğü, doğal dengenin bozulduğu bir yüzyıl oldu. TARİHTEKİ KAPİTALİST KRİZLER: 1846-1848 durgunluğu, geniş ölçekli ilk kapitalist krizdir. 1840’lı yıllarda, demiryollarına duyulan hayranlık, şirketlerin etkinlikleri ve önemli ama riskli girişimler üzerine spekülasyonları da beraberinde getirdi. Kırsal kesimdeki kriz, kredi bulmanın güçleşmesi, büyük girişimleri doğrudan etkiledi. Demiryollarında karşılaşılan güçlükler, önce metalurji, daha sonra ise tüm endüstrileri kapsadı. Şehirlerde işsizlik yaygınlaştı. Bu dönemde, köylerde kasabalara göre daha çok yiyecek varsa da işini kaybetmek her türlü geliri kaybetmek ve sefalet anlamına geliyordu. Yardım büroları dolup taşıyordu ve sezonluk göçler kasabalara yöneldi. Suç oranı gibi, yabancı işçilere karşı hoşgörüsüzlük de arttı. Kriz, modern imalat atölyelerini etkilerken, zanaatçılara ve dükkan sahiplerine de zarar verdi. Halk hareketinin en etkili gücü yeni kapitalizmi ve 1840’lı yıllardaki fransız liberalizmini suçluyordu. Devrim patlak verdiği anda, ekonomik kriz zaten gerilemiş, ama sosyal düşünceler radikalleşmiş ve halk ve elit tabaka arasındaki çatışma serleşmişti. KAPİTALİST SİSTEMİN TEMEL SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ: Kapitalist sistemde temel ekonomik sorunların çözümü piyasa ve fiyat mekanizması aracılığıyla yapılır. Fiyat mekanizması tam olarak işlerse devletin müdahalesine gerek kalmadan temel ekonomik sorunlara çözüm bulunur. Piyasa ve fiyat mekanizmasının üç temel soruna nasıl çözüm getirdiğini kısaca ortaya koyalım: Tam Kullanım Sorunu: Bu sorun genelde çalışmak isteyenlerin bir kısmının iş bulamaması şeklinde ortaya çıkar. İşsizliğin olduğu bir ekonomide fiyat mekanizmasının tam işlemesi durumunda ücretler düşmeye başlayacaktır. İşverenler, ücretlerin düşmesi karşısında daha fazla işçi çalıştırmak isteyecekler ve neticede toplumda işsizlik kalmayacaktır. İşgücü ücretleri, ekonomideki tüm işsizler iş bulana kadar düşmeye devam eder. İşgücü dışındaki üretim faktörlerinin üretime katılmasında da aynı şey geçerli olacaktır. Etkin Kullanım Sorunu: Etkin kullanımla ilgili olan, hangi malların ne miktarda, nasıl ve kimler için üretileceği sorularının çözümü de yine düzgün işleyen fiyat mekanizmasıyla sağlanacaktır. Hangi malların ne miktarlarda üretileceğine karar verenler kar amacıyla hareket eden firmalardır. Firmalara yön gösteren kuvvet ise fiyat mekanizmasıdır. Tüketiciler belirli parasal gelirleriyle kendilerine en fazla fayda sağlayacak mal ve hizmetleri satın almak durumundadırlar. Tüketici davranışları fiyat mekanizması yardımıyla üreticilere yön verir. Tüketiciler tarafından talep edilen malların üretimine devam edilirken, talep edilmeyen malların üretimi ise azaltılır veya durdurulur. Mal ve hizmetler nasıl üretilecektir? Yani üretim faktörleri hangi oranlarda kullanılacaktır. Üretim faktörleri piyasasında fiyat mekanizmasının işlemesi sonucunda bu sorun da çözümlenir. Rasyonel hareket eden üretici maliyetini minimum düzeye indirecek faktör bileşimini seçer. Yani emeğin fiyatı sermayeden ucuzsa daha fazla sermaye kullanılır. Üretilen malların bölüşümü nasıl yapılacaktır? Yani üretilen mallar nasıl bölüştürülecektir? Üretim faktörleri, elde ettikleri ücret, faiz, rant, ve kar durumunda hangi üretim faktörünün geliri daha fazlaysa diğerlerine oranla piyasadan daha fazla mal ve hizmet satın alır. Yani bölüşüm, üretim faktörlerinin elde ettiği gelirlerin büyüklüğüne göre gerçekleştirilir. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma Sorunu: Üretim kapasitesinin genişletilerek üretimin arttırılması, kar amacıyla üretimde bulunan girişimciler tarafından gerçekleştirilir. Daha fazla kar elde etme düşüncesinde olan girişimciler yeni teknolojileri kullanmak, üretim faktörlerinin verimliliklerini arttırmak suretiyle daha fazla mal ve hizmet üretimine yönelirler. Bu şekilde ekonomilerdeki büyüme ve kalkınma sorunu da çözülmüş olur.

http://www.ulkemiz.com/kapitalizm-hakkinda-merak-edilenler

Gülmekten Ölmek Mümkün Müdür?

Gülmekten Ölmek Mümkün Müdür?

Kahkaha atmanın sağlığa pek çok faydası varken, kontrolsüz bir şekilde uzun süre gülmek kalp rahatsızlıkları olan kişiler için sağlık riskleri taşımaktadır. Daha fazlası için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?Senior Woman Laughing --- Image by © Steve Prezant/CorbisGülme gazı olarak da bilinen nitrik oksit, geçici bir öfori (aşırı mutluluk hali) duygusu vermesiyle bilinmektedir. Ancak aşırı miktarlarda nitrik oksit solumak bilinç kaybı ve hatta ölüme neden olabilmektedir.Sağlığınız için bol bol gülmelisiniz. Sağlığınızı düzeltmek için verilebilecek en güzel tavsiyelerden biri budur. İçten gelen bir kahkaha stresinizi azaltmak konusunda harikalar yaratabilir. Dünyada sizi güldüren birinin yanında olmak kadar güzel bir şey yoktur. Ancak görülüyor ki, sürekli olarak aşırı derecede gülmek göründüğü kadar iyi olmayabilir.“British Medical Journal” dergisinin son raporunda çeşitli tıbbi koşullardan muzdarip insanlar üzerinde aşırı gülmenin kötü etkileri vurgulanmaktadır. Bu araştırma Birmingham Üniversitesi’nden R.E. Ferner ve Oxford Üniversitesi’nden J.K. Aronson tarafından yürütülmüştür.Aşırı derecede olmayan normal bir gülüş kalp-damar sistemi için faydalıdır. Ancak aşırı derecede gülme kan basıncını oldukça arttırıp, kalp üzerinde çok fazla basınç yaratır. Koroner arter hastalığı ve konjestif kalp yetmezliği gibi tıbbi koşulları nedeniyle sorunlu olan bir kalbin aşırı basınçla başa çıkması mümkün olmayabilir. Ayrıca şiddetli kahkaha kalp hızını da önemli ölçüde arttırmaktadır ve kalp hastalıkları olan kişiler bunu uzun süre tolere edemeyebilir. Basitçe söylemek gerekirse, hasta bir kalbin aşırı kahkaha ile ilişkili artmış kalp hızını sürdürmesi mümkün olmayabilir.Aşırı kahkaha ayrıca serebral anevrizması olan insanlar için ölümcül olabilir. Çok şiddetli gülmek kafa içi basıncı aşırı derecede arttırabilir. Bu aşırı basınç anevrizmanın patlamasına neden olabilir bu da inmeye yol açabilir. Diğer nörolojik bozuklukları olan insanların bile komplikasyonları uzak tutmak için aşırı derecede gülmemeleri tavsiye edilir.-Kahkaha İlişkili Astım:Astım hastası kişilerin aşırı derecede gülmekten uzak durmaları tavsiye edilir. Bir çalışmada, hastaların göğüs ağrısı ve öksürük gibi belirtilerinin aşırı gülme ile kötüleştiği fark edilmiştir. Ancak kahkaha ile ilişkili astımın tıbbi bir acil durum olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca hastaların astım hastalıkları ile iyi başa çıktıklarında, uzun süre aşırı güldüklerinde sorun yaşamadıkları gözlemlenmiştir. Yani aşırı kahkaha sonucu belirtilerin ortaya çıkması astım hastalığının düzgün yönetilemediği anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yoğun kahkahalar astım ataklarını tetikleyebilir. Aşırı gülmek göğüs kasları üzerine aşırı yük bindirir. Bu nedenle solunum sorunları yaşayan kişilerin aşırı gülmekten kaçınmaları gerekir.-Kahkaha İlişkili Bayılma:Yoğun kahkahalar solunum hızını arttırmaktadır ve bu uzun bir süre için devam ettiğinde örneğin 10-15 dakika süre, bu durum sağlıklı bireylerde bile riskli olabilir. Kahkaha sırasında nefes darlığı yaşayan insanlar bulunmaktadır. Ayrıca kontrolsüz kahkaha nedeniyle bilincini kaybedip baygınlık geçiren insanlar hakkında bazı raporlar bulunmaktadır. Uzmanlar aşırı kahkahanın hiperventilasyona yol açtığını, sağlık riski taşıdığını ama ölümle sonuçlanmasının olası olmadığını söylemektedir.-Kahkahadan Ölümler:Gülmekten ölen insanlar ile ilgili bazı raporlar bulunmaktadır. Örneğin 1989 yılında Danimarkalı odyolojist, Ole Bentzen bir soygun-komedi filmi izlerken kontrol edilemeyen bir kahkaha krizine girmiştir. O kadar aşırı güldü ki kalp hızı aşırı derecede arttı. Kalp hızı dakikada 250 ile 500 kalp atışına ulaştı. Bu da sonuç olarak kalbinin durmasına neden oldu.Başka bir örnek ise 1975 yılında, İngiltere’den Alex Mitchell popüler bir İngiliz komedi dizisinin bölümlerini izlerken kontrol edilemeyen bir kahkaha krizine girmiştir. Neredeyse 25 dakika boyunca çok şiddetli bir şekilde gülmüş ve nefessiz kalmıştır bu da kalp yetmezliğine yol açmıştır. Daha sonra, Alex’te uzun QT sendromu denilen nadir görülen bir doğumsal kalp bozukluğu olduğu tespit edilmiştir. Bu hastalık aşırı derecede gülme ile tetiklenip Alex’in ölümüne yol açmıştır.Harvard Tıp Fakültesi Nöroloji Profesörü, Dr. Martin Samuels aşırı üzüntü ve mutluluk duygularının beyinde savaş ya da kaç duygusunu uyardığını düşünmektedir. Savaş ya da kaç durumunda adrenalin gibi kimyasallar vücuda salınmaktadır. Çok fazla adrenalin sağlık için özellikle de kalp için zararlıdır. Yani duygularımızla kontrollü bir şekilde baş edebilmek önemlidir.Altta yatan hastalıklar gibi faktörler kahkaha sonucu nefes sorunlarına yol açabilmektedir. Uzun süre kontrolsüz gülmek ölüme neden olmasa da, nefes daralmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle ciddi bir sağlık sorununuz varsa, biraz daha dikkatli olmanız gereklidir. Sonuç olarak uzun süre kontrolsüz bir şekilde gülmek riskli olsa da bu gülmekten kaçınmanız anlamına gelmiyor. Hatta sağlıklı bir yaşam sürdürmek için içten gelen kahkahalara ihtiyacımız vardır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/can-you-die-of-laughter.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/gulmekten-olmek-mumkun-mudur

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0