Arama Sonuçları..

Toplam 64 kayıt bulundu.
Bob Marley Kimdir ?

Bob Marley Kimdir ?

Tam adıyla Nesta Robert Bob Marley, 6 Şubat 1945 tarihinde dünyaya gelmiştir. Jamaikalı efsane sanatçı Bob Marley, henüz 5 yaşındayken, annesinin Kingston’ a taşınma kararının ardından yeni bir hayata başlamış ve ömrü boyunca en iyi arkadaşlarından biri olacak olan Bunny Livingston ile tanışmıştır. Ardından da arkadaşı ve ailesi ile birlikte yaşamışlardır. Bob ve Bunny, çocuk yaşlarından itibaren müzik ile uğraşmışlardır.Bob Marley, reggae müzik türünün Jamaika sınırlarından geçmesini sağlayarak, tüm dünyaya bu müziği yayabilmiş bir isimdir. Müzik ile ilgili kesimin büyük bir bölümü Marley’ i, reggae müziğin kralı olarak tanımlamıştır. Bob Marley, aynı zamanda gitarist, solist ve söz yazarıdır. Profesyonel olarak The Wailers grubu ile müziğe başlayan Bob, bu grupta Peter Tosh ve Bunny Livingston ile çalışmıştır. İlk hitleri ise “Simmer Down” çalışması olmuştur. İlerleyen zamanda ise bu üç isim de ayrı ayrı solo çalışmalarına imza atacaklardır.The Wailers grubunun dağılmasından sonra, üç kadın reggae sanatçısından oluşan “The I-Threes” isimli gruba yardımcı olan Bob Marley, düzenlediği ve yazdığı şarkılarda politik bir içerik kullanmış, bunu da basit ve sade bir üslupla ortaya çıkarmıştır. 1972 yılında, “Catch A Fire” isimli çalışmasını yayınlayan Bob Marley, 1973 yılında “Burnin’” ve 1975 yılındaki “Natty Dread” ve “Live” albümleri ile müzikal yaşamını sürdürmüştür. Avrupa ülkelerinde de beğeni ile takip edilmesi nedeniyle, Avrupa turneleri de düzenlemiştir.Bob Marley’ in en çok bilinen iki çalışmasından biri olan “Get Up, Stand Up”, sosyal karmaşayı konu edinen politik bir eserdir. “No Woman No Cry” isimli eseri ise bir diğer popüler eseridir ve politik bir yönü yoktur. Birleşmiş Milletler’in verdiği “Barış Madalyası”, 1978 yılında kendisine takdim edilmiştir. Afrika’da yokluk çeken insanlara yapılan insani yardımlara, şarkıları ile destek verdiği için, Bob Marley bu ödüle layık görülmüştür. Müzisyenliğinin yanı sıra, vicdanlı ve insancıl oluşu, Bob Marley’i farklı kılan başka yönleridir.Bob Marley’in dini de bir dönem konuşulmuş ve tartışılmıştır. Çok az kişinin inandığı Rastafarianizm dini, Bob Marley’ in seçmiş olduğu bir inanıştır. Bahsedilen inanış, eski Etiyopya’ dan çıkmıştır. Saçını sürekli “rasta” yapması da dini inancından ileri gelmiştir. Zaten Bob Marley, rastanın moda olarak kullanılmasına karşıdır. “Dreadlock”, rastanın gerçek ismi olsa da, bu tip saç stili, günümüzde de rasta olarak bilinmektedir.Bob Marley’in hayatı, 1977 yılında bir futbol maçı sırasında değişti. Top oynarken ayak baş parmağında bir yara açıldı. Bu yara nedeniyle deri kanseri olduğu anlaşıldı. Tedavi ve operasyonların bir gereği olarak, parmağının kesilmesi gereken Bob Marley, bu durumu kabul etmedi. Çünkü, inandığı Rastafarianizm dininde, ölülerin mezarlarına tek parça halinde getirilmeleri istenmekteydi.1981 yılında, sağlık durumu ağırlaşan Bob Marley, artık son günlerini yaşamak için gitmek istediği ülkesine, Jamaika’ ya, Almanya’ dan gelmekteydi. Uçakta durumu kritikleşen Marley, acil tıbbi müdehale için Miami’ ye indirildi. Ancak, tüm müdehalelere rağmen kurtarılamayan Marley, 11 Mayıs 1981 sabahında, henüz 36 yaşında iken hayatını kaybetti.Bob Marley’in son sözleri, oğlu Ziggy’ ye idi. Bu söz ise uzun bir dönem tüm dünyayı etkileyecek ve yeni nesillere çok yerinde bir öğüt olarak aktarılacaktı; “Para hayatı satın alamaz. “Jamaikalı reggae sanatçısı Bob Marley’in, 130′ un üzerinde plağı ve kitlelerce bilinen yüzlerce şarkısı vardır. Bob Marley, bir reggea efsanesi olarak kabul edilmektedir. Felsefesi ışığında söylediği sözler ise birçok gence ilham kaynağı ve rehber olmuştur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bob_Marley

http://www.ulkemiz.com/bob-marley-kimdir-

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Nar, kınagiller (Lythraceae) familyasından bir bitkidir. Boyu yaklaşık olarak 5-7 metre civarındadır, ağaç gövdesi grimsi kahverengi, çatlaklı bir gövde yapısına sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/narin-faydalari-ve-ulke-ekonomisine-katkilari-nelerdir-

Akrep Zehiri Nedir ?

Akrep Zehiri Nedir ?

Varlığı ve zehirlilikleri çok eski çağlardan beri bilinen akrepler hastalık etkenlerini taşımazlar. Ancak çoğu zaman kendilerini korumak amacıyla, insan ve hayvanları sokarak zehirlenme ve ölümlere neden olabilirler. Akrep zehri, akreplerin telsonlarında bulunan, birçok protein, peptid ve biyolojik yönden etkin bileşiklerden oluşan nörotoksik etkili bir salgı olup, genellikle avını yakalamada ve sindirimde kullanırlar. Yanıcı ağrı, deride kızarıklık, şişlik olur. Kan basıncı yükselebilir veya düşer. Çift görme, bilinç kaybı, ağızdan köpük gelmesi gibi nörolojik belirtiler yaşanabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma olabilir. Kasılma, yerinde duramama, aşırı terleme gelişebilir. Kişi komaya da girebilir. Akrep sokmalarında akrebin zehrinin cinsine göre, vücutta aşırı bir adrenalin salınımı olur ve bu kan damarlarında ani spazma ve pıhtı oluşumuna yol açar. Bu ani değişiklikler de etkiledikleri damara göre kalp krizi, inme gibi acil durumlara neden olabilir. Akrebin cinsi ve zehiriyle bağlantılı olarak kalpte ciddi ritm bozuklukları oluşabilir. Özellikle, bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş olan yenidoğanlar ile küçük çocuklarda ve alerjik bünyeli kişilerde, akrep sokması (skorpionizm) ihmal edilmemesi gereken tıbbi vakadır. Akrep zehri, içeriğindeki etkin maddelerin çeşitliliği sebebiyle fizyolojik ve farmakolojik çalışmalarda, araştırma materyali olarak sıkça kullanılmaktadır.Dünyadaki 1750 akrep türü içinde ancak 50'sinin zehirli, 20-25'inin öldürücü olduğu biliniyor. Türkiye'de ise 19 akrep türünden 8'i zehirlidir. Bu 8 tür arasında 2'sinin çok zehirli ve "ölümcül" olduğuna dikkati çekmek gerekir.En zehirli akrep türleri arasında şu türler verilebilir:Güney Amerika : Tityus serrulatus , Centruroides suffususOrta Doğu ve Kuzey Afrika’da : Androctonus crassicauda , Buthus occitanusGüney Afrika’da : Parabuthus granulatusHindistan’da : Mesobuthus tamulus , Palamneus swammerdami

http://www.ulkemiz.com/akrep-zehiri-nedir-

Bağırtlak Familyası Kuşları Nasıl Canlılardır?

Bağırtlak Familyası Kuşları Nasıl Canlılardır?

Bağırtlaklar, olağanüstü kuşlar familyasıdır. Her bağırtlak, net olarak tanınabilen özellikleri paylaşmasına rağmen, familyanın sınıflama planı, uzun süren bir tartışma konusu olmuştur. Sorun, bağırtlak kuşlarının morfolojik bakımdan muhtelif diğer kuşların Özelliklerini ödünç almalarından kaynaklanmaktadır: tüylü ayaklarını keklik familyasından (dolayısıyla ismini); kısa gagalarını, boyun ve bacaklarını güvercin familyasından; sivri uçlu kanatlarını ise çamurda yürüyen dalıcı kuşlar familyasından. Fakat bağırtlaklar, hangileriyle ilişkilidir? Son zamanlarda elde edilen biyokimyasal kanıtlar, dalıcı kuşları işaret etmektedir fakat bu konudaki anlaşmazlık süreceğe benzer. 16 tür bağırtlak vardır. Hepsi, güvercinlerin ki gibi baş ve gövdeleri olan bodur, tıknaz kuşlardır. Bacakları kısa olmasına rağmen, uzun, zarif kanatları, ve kuyrukları vardır. Bu olağandışı birleşim onları ayırt edilir yapar, iyi uçarlar ve toprakta koşarlar fakat pençeleri, (Pterocles türlerindeki gibi) ya çok küçüktür ya da (Syrrhaptes türlerindeki gibi) hiç yoktur. İşte bu yüzden dolayı üstünde tüneyemezler. Ayaklarındaki tüyler, onları çöllerde aşırı sıcaktan korurken, kalın ayakaltı derileri, sert ve kaba yerlerde yürürken aşınma ve yırtılmalardan korur. Sessiz Yaşamlar En büyük çeşitliliği Afrika’da olmak üzere bütün bağırtlaklar Eski Dünya’da yaşar. İşlenmiş arazilerden gerçek çöllere kadar bir dizi doğal yaşam alanında yaşayan verimsiz, kıraç ve çorak bölgelerin kuştarıdır. Sessizce yerlerde beslenerek tohum, yaprak ve yeşil filiz arayarak günlerinin 6048_bagirtkançoğunu kendi hallerinde mütevazı bir hayat sürerek geçirirler. Bu kuşlar gizemli yaşam şekillerini sadece su içmeye gereksinimleri olduğu vakit terkeder. Bu, tamamen zamanlaması çok iyi ayarlanan ve günde bir defa, sabah yapılan bir etkinliktir. Küçük sürüler, daha büyük sürüler oluşturmak üzere büyük sürülere karışarak bazen üç-beş bine varan sayılarda bütün yönlerden su kaynağına doğru uçar. Kuşlar, suyun etrafında bir tur atar ve sonunda sahilden biraz uzağa iner. Sonra Ölçülü ve zarif adımlarla, sessizce su kıyısına tırmanırlar. Her bir kuş, birkaç yudum su içer ve hemen gider. Nadir olarak havalanmadan önce suyun başında 10 saniyeden fazla kalırlar. Havalandıktan sonra yiyecek aramaya giderler.Basit YuvalarYuva, genellikle sığ bir çukura, yere yerleştirilir. Bu çukur, deve gibi büyük memeliler tarafından yapılmıştır ve bunlar kuşların en sevdiği yuva yerleridir. Çoğu tür, herhangi bir malzeme koymadan doğrudan toprağın üstüne yumurtlar. Yuvaya mümkün olduğu kadar az dikkat çekmek için, ebeveynler yumurtaların üstünde saatler süren, uzun vardiyalar halinde kuluçkaya yatar. Erkek geceleri, daha çok kamuflaj tüyü olan dişi ise gündüzleri kuluçkaya yatar. 1896 yılında, su tutma özelliği yüksek olan karın tüyleriyle, erkek bağırtlakların yavrularına su taşıdığı keşfedildi. Erkek bağırtlaklann karınlarındaki tüyler, bir süngerin tutabileceği su miktarından üç kat daha fazla su emer. Üreme mevsimi esnasında, su kaynaklarını ziyaret ederken erkek bağırtlaklar gövdelerini suya daldırarak göbek tüyleri suya doymuş vaziyette yuvalarına geri uçar. Erkek bağırtlak yuvasına vardığında, yavrular kendilerini erkek kuşun tüylerine iliştirirler ve sıcak çöl güneşi altında babalarının tüyleri arasındaki nemi emerek susuzluklarını giderir. Bu özellik; uçsuz bucaksız çöl arazisinin ortasında, su kaynaklanndan uzaklarda güvenli yuva yeri seçen bir kuş için mükemmel bir uyumdur.Kaynakça: Reader’s DigestYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/bagirtlak-familyasi-kuslari-nasil-canlilardir

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mambalar, bazı başka türler ölümle sonuçlanan vakalardan daha çok sorumlu olsa da, Afrika’da insanları en çok korkutan yılanlardır.Mambalar, özellikle de kara mamba, saldırganlığı, saldırısının hızı ve çabuk etki eden güçlü zehriyle ün salmıştır. Bununla birlikte zehirleri gerçekten çok güçlü de olsa ve hatta gerektiğinde bölgesini geri adım atmadan koruyacak da olsa, mambalar genellikle gizlenen ve insanlarla karşılaşmaktan sakınan yılanlardır.Ağaçlarda yaşayan türler -Doğu yeşil mambası (Dendroaspis angusticeps), Batı yeşil mambası (D. virdis), Jameson mambası (D jamesoni) zamanlarının çoğunu nadir görüldükleri ağaç tepelerinde geçirir. Kara mambalar, özellikle Doğu ve Güney Afrika’daki savanlarda bulunan taş yığınları, içi boş ağaç gövdeleri, termit tepeleri ve benzer yerlerde yaşarlar. Bununla birlikte, nedensiz bir saldırı gerçekleştirmektense güvenli bir yerde olmayı daha çok tercih ederler.Ölümcül IsırıklarMamba ısırıkları son derece tehlikelidir ve acil tıbbi müdahale sağlanmadığında ölümle sonuçlanabilir. 1960’larda panzehiri yaygınlaşana kadar bütün kara mamba ısırıkları ölümle sonuçlanmıştı! Bugün tıbbı yardımın çok uzak olduğu kırsal bölgelerde hala ölümcüldür.Tüm mambaların çabuk etki eden ve kurbanının kaslarını felç eden nörotoksik zehirleri vardır. Semptomları arasında göğüs ve gırtlak daralması, yüz kaslarında kademeli felç, göz kapaklarının hissiz kalarak kapanması örnek verilebilir. Zehir üretimi, iri kara mambalarda 100-400 mg arasında değişebilir ki insanlar için ölümcül doz sadece 10-15 mg’dır. Her yılanda birçok insanı öldürecek miktardan fazla zehir bulunur. Kötü ısırıklar dakikalar içinde yaşamsal tehlike yaratabilir ve kurban tedavi edilmezse solunum yetmezliğinden dolayı ölüm gerçekleşir. Yeşil mambaların her üç türü de daha az saldırgandır ve daha az zehir üretir; bundan dolayı ısırıkları mutlak ölümcül değildir. Aslında yeşil mambaların ısırma ihtimali daha azdır, bunun sebebi; bir ölçüde ağaçta yaşıyor olmaları ve insanlarla daha az temas kurmaları ve bir ölçüde kara mambalardan daha çekingen olmalarıdır. Mambalar kolaylıkla zararsız yılanlarla karıştırabilirler. Genç dönemlerinde; özellikle yeşil türlerinin, bazı zararsız çalı yılanları (mesela Phılothamnus) türlerinden ayırt edilmesi olanaksızdır; ayrıca yetişkinleri ağaç yılanlarına (Pkpholidus typus) benzemektedir. Kara mambalar yetişkinken çok uzun olduklarından dolayı kolayca ayırt edilir, ancak gençken aynı bölgede yaygın olan Psammophis türü kum yılanlarıyla benzerlik gösterir. Mambaların tanımlanmasındaki karışıklıklar genellikle onlara çok benzeyen yılan türlerinin aleyhine çalışır. İnsanlar, bazen Afrika’da her yeşil ve siyah yılanın yeşil mamba ya da kara mamba (bununla birlikte yaygın isimlerine rağmen mambalar asla siyah olmazlar) olduğuna inanır. Bu karışıklık, turist safarilerini etkilese de; maalesef genelde zararsız bir yılanın ölümüyle sonuçlanır.İnce ve ZayıfMambalar, pürüzsüz pulları olan ince ve uzun yılanlardır. Kara mambalar Afrika’daki en uzun, zehirli yılan türüdür. Bir kara mambanın ortalama uzunluğu 2m’dir. Kafası ince, uzundur, dikey yanlıdır ve grafiksel olarak sıklıkla “tabut şekilli” olarak tasvir edilir. Renkleri, gizlenmiş yılanlardan bekleneceği şekilde, arka planlarına uyum sağlamalarına yardımcı olur: Ağaçta yaşayan üç tür yeşildir, yerde yaşayan tür ise kahverengi veya gridir (asla siyah değildir). Ağaçta yaşayan türler dalların arasında seri hareket ederler, ancak kara mamba muhtemelen tüm yılanlar arasında en hızlı olanıdır. Tek seferde kısa mesafede saatte 11 km hıza ulaştığı görülmüştür. Bu, insanlar için en yüksek tempolu koşu hızıdır. Daha dikkat çekici bir noktaysa mambaların insanların sıklıkla yapamayacağı şekilde kayalık ve çalılık alanlarda çabuk hareket edebilmeleridir. Mambalar sıklıkla kafa ve boyunlarını yukarı kaldırarak gezinirler. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde ileri doğru şaha kalkar, bazen de vücutlarının yarısını yerden kaldırarak dar bir başlık açarlar. Aynı zamanda ağızlarım genişçe açıp tıslar. Kara mambaların kolaylıkla 2.7 m uzunluğa ulaşabildikleri göz önünde bulundurulursa, kızgın bir mamba ortalama bir insanla göz göze gelebilir. Canlı bir tane yakalayıp onunla başa çıkmak çok az sürüngen bilimcinin hoşuna giden bir önermeye göre, kara mambalar üreme dönemleri boyunca daha saldırgan olurlar, ancak bu evrensel olarak kabul görmemektedir. Erkekler birbirleriyle, vücutlarının ön kısmını yerden kaldırarak, birbirlerini yere bastırmak suretiyle güç uygulayarak dövüşürler. Erkek doğu yeşil mambaları ve muhtemelen diğer iki türü de birbirleriyle dövüşür. Tüm mambalar yumurtlayan türlerdir, ancak üreme davranışının detayları yalnızca kara mamba ve doğu yeşil mambası için bilinmektedir. Dişi kara mambalar 12 -17 arasında yumurtayı, çoğunlukla uygun gördükleri termit tepeciklerine bırakır. Daha küçük olan yeşil mambalar daha az sayıda (10 yumurtaya kadar) yumurtayı içi boş ağaçlara, kütüklere ve yaprak yığınlarına bırakır, iki türün de yumurtaları yaklaşık 80 gün içinde çatlar ve yavrular 40-60 cm boyundadır. Kara mambalar özellikle hızlı büyüyen türlerdir ve bir yıl içinde 1,8 m uzunluğa erişebilirler.Baskı Altındaki MambalarAğaçlarda yaşayan mambalar, özellikle Afrika’nın kıyı bölgelerindeki yağmur ormanlarında sınırlı kalmışlardır. Doğu yeşil mambası Doğu ve Güney Afrika’da bulunur, Jameson yeşil mambası Orta Afrika’dan gelir, batı yeşil mambası ise Batı Afrika’dandır. Bu bölgelerdeki ormanların çoğu hızla yok olmaktadır. Koloniler halinde birbirlerinden izole olduklarından, uzun vadede ortadan yok olmaktadırlar. İnsan topluluklarına yakınlaşmalarına rağmen, ısırma vakalarının yaygın görülmemesi hayret vericidir. Aslında ormansızlaştırmadan en çok etkilenen iki tür o kadar nadir görünürler ki, biyolojileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmaz Üzerinde diğerlerine göre daha çok araştırma yapılan doğu yeşil mambası, 1 hektarda 2 veya üç, 1 km2’de ise 200 ile 300 adet kadar bulunur Aynı ağaçta en fazla beş adet yılan yaşayabilir.Kaynakça: BBC: Vahşi DoğaYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/mamba-yilanlari-nasil-canlilardir

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobragiller familyasındaki kobralar çoğunlukla Güney Yarımküre’de Güney Amerika, Afrika, Güneydoğu Asya ve Avustralya’da görülür. Kobragiller, kırbaç yılanlarının soyundan gelmektedir. Yüzeysel olarak; dar kafalarının üzerini kaplayan büyük pulları ve az çok silindirik vücutlarıyla birbirlerine benzerler. İçsel olarak fonksiyonel bir sağ akciğerden yoksundurlar, ancak sağ ve sol yumurta kanalına sahiptirler. Yalnızca sucul türlerde nefes borusunda akciğer vardır (daha verimli oksijen emilimi için).Çoğu kobragilin yuvarlak göz bebekli, büyük gözleri vardır. Bazı Avustralya türlerinin vücutları tıknaz, gözbebekleri de dikey çizgi şeklindedir. Kobraları kırbaç yılanlarından ayıran en temel özellik, ağzın ön kısmındaki zehir dişleridir. SınıflandırmaKobragiller familyası kobralar, Mambalar, mercan yılanları ve ölüm engerekleri gibi çok iyi bilinen ve kötü şöhrete sahip yılanları içermektedir. Ayrıca deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları da bu familyanın içinde yer alır, buna rağmen bu türler bazen ayrı bir familya olan Hydrophiidae’ye dahil edilir. Bu mantıklı bir sınıflandırma gibi gözükse de, taksonomik olarak bunun sağlam bir gerekçesi yoktur. Kobragiller iki ayrı alt familyaya ayrılmıştır. Kobragiller yalnızca karasal (bir başka deyişle denizsel olmayan) olan ve Amerika, Afrika ve Asya’da yaşayan kobralar, Mambalar, bungarlar ve mercan yılanlarını kapsamaktadır. Hydrophiinae ise Avustralya’daki karasal türler de dahil olmak üzere, deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanlarını da kapsayan tüm deniz yılanı türlerini içerir. Soy ağaçları hakkında hala yanıtlanamamış cevaplar vardır, bununla beraber sınıflandırma sisteminin bir noktada değişmesi de olasıdır.Alt familya Elapinae Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da Elapinae, mercan yılanları tarafından temsil edilir. Bu grup arasında Micruroides yalnızca Arizona, New Mexico ve Kuzey-Orta Meksika’da yaşayan M. Euryxanthus türü ile temsil edilir. Daha geniş bir alana yayılan Micrurus cinsinin ise 65 türü vardır. Bunların hepsi parlak renkli yılanlardır ve çoğunun vücudunda beyaz, kırmızı ve siyah halkalar bulunur. Birçoğu yağmur ormanlarında yaşasa da, bazıları Güneybatı Amerika ve Kuzey Meksika çöllerinde de görülür. Bir türü yarı sucudur ve yılan balıklarıyla beslenir, ayrıca tüm türleri insanlar için tehlikelidir. Mercan yılanları yarı-kendini gömen türlerdir ve çoğunlukla kendini gömen diğer sürüngenlerle beslenirler. Bunlar Kuzey ve Güney Amerika’nın tek karasal kobra türleridir.Karasal kobragiller en çok Afrika’da bulunmakta ve çok iyi bilinen bazı türleri içermektedir. Dendroaspis cinsinden olan Mamba’lar, genellikle ağaçta yaşayan türlerdir, ancak kara Mamba (D. Polylepsis), yerde avlanır. Mamba’lar Afrika’da en çok korkulan yılanlardır, ancak verdikleri zarar, şişen engerek (Bitiş arietans) ve halı engerekleri (Echis sp.) ile karşılaştırıldığında önemsizdir. Afrika’daki en kalabalık kobragil cinsi; sekiz kobra türünü içeren Naja’dır.Kobra BaşlığıKobralar pürüzsüz pulları ve parlak kafalarıyla çok güçlü yılanlardır. Tehdit edildiğinde vücudunun ön kısmını yerden yukarı kaldırır ve bir başlık (kaburga kemiklerinin çıkıntıları boyunca gerilmiş deri parçası) açar. Normalde, kaburgalarını vücutlarının üst kısmı boyunca katlanmış durumda tutar, ancak tepeliği açmak için bunları dışarı doğru hareket ettirir. Tüküren kobra (Hemachatus haemachatus) gibi bazı Afrika türleri tükürücüdür, zehir dişlerinin on kısmındaki açıklıklardan ince bir zehir püskürtürler Kobragiller arasında pürüzlü pullara ve yavruların canlı doğrulmasına pek sık rastlanmaz. Kurbağaları yeme konusunda uzmanlaşmışlardır ve saldırıya uğradığında ölü taklidi yapan birkaç yılandan türünden biridir. Aspidelaps cinsi; Afrika mercan yılanı (A. lubricus) ve zırh burunlu yılan (A.scutatus) türlerinden oluşmaktadır. Küçüktürler ve burunlarının ucunda büyükçe bir pul vardır, tehdit edildiklerinde başlıklarını açarlar. Afrika jartiyer yılanları -Amerika’daki jartiyer yılanlarıyla karıştırmamak gerekir- küçüktürler ve özellikle gençken şerit şeklinde desenleri vardır. Elle tutulduklarında bile ısırmaktan kaçındıklarından dolayı, oldukça zararsız olarak anılırlar. Afrika’da yaşayan dört tür elapid, karasal yaşam tarzını geride bırakmıştır: Afrika su kobraları (Boufengenna cinsi) büyük göllerin kıyı şeritlerinde yaşayıp balıkla beslenirken; ağaç kobraları (Pseudohaje cinsi) ağaççıldır ve kurbağalarla beslenir. Her iki cinsin de ikişer türü bulunur. Asya’da tüküren türleri de kapsayan birkaç Naja (kobra) türü vardır. Aynı zamanda Bungarlar (Bungarus) ve mercan yılanları (Maticora) gibi diğer yılanlarla beslenen başka cinsler de bulunmaktadır. Kesitleri üçgen biçimindedir ve üzerleri büyük pullarla kaplı, belirgin bir belkemiğine sahiptirler. Bungarlar ölümcül yılan ısırmalarının büyük kısmından sorumlu, ancak bunun sebebi agresif olmaları değil; üstlerine kolayca basılabilmesi ve gececi olmalarıdır.Alt familya Hydrophiinae, Avustralya’daki tüm yılan türleri bu alt familyaya aittir.Aralarında çok farklı şekil, boyut, huy ve yaşam alanına sahip yılanlar yer alır. Deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları denizdi yılanlar olarak uzmanlaşmıştır. Avustralya’da az sayıda kırbaç yılanı bulunması ve hiç engerek bulunmaması, kobragilleri bu türlerin nişine de taşımıştır. Kahverengi yılanlar (Pseudonaja) ve Avustralya kırbaç yılanları (Demansia) gibi cinsler; kayda değer bir biçimde Eski ve Yeni Dünya’daki kum yılanları, kırbaç yılanları ve karayılanlara benzer davranırlar ve görünüme sahip olsalar da bunlardan farklı olarak zehirlidirler. Diğerlerinin benzer yapıları vardır, ancak daha küçük ve gizemlidirler. Bunlar arasındaki taçlı yılanlar (Cathopis cinsi): Kuzey Amerika’daki karabaşlı yılanlar (Tantilfa ferden), halka boyunlu yılanlar (Diadophis punctatus) ve Avrupa’daki tepeli yılanlar (Macroprotodon cucullatus) gibi türlere karşılık gelirler. Avustralya bakır kafasının (Austrelaps superbus). Natrix (su yılanları) ve Nerodia (Amerika su yılanları)’ları andıran kısa ve kalın bir şekli vardır. Aynı onlar gibi bataklık ve batak zeminli yerin yakınında bulunurlar. Taypan’ların kral kobra ve kara Mamba’ya benzer bir yaşam tarzı vardır. On iki kadar türe sahip küçük mercan yılanları, Sımoselaps; kendilerini gömen türlerdir ve yalnızca geceleri yüzeyde bulunurlar. Kertenkelelerle beslenirler ve kuru, kumlu bölgeleri severler. Bantlı yılan (Vermicella annulata) ve onun yakın akrabası kuzey bantlı yılanı (V. Multifasdata) türlerinin ikisi de siyah ve beyaz renkte, koyu bantlara sahiptirler ki yaygın isimleri buradan gelmektedir. Küçüktürler ve esas olarak diğer yılanları yerler. Yeraltı tünellerinde yakaladıkları Tylophidae familyasına ait kör yılanlarla beslenirler. Alarm durumuna geçtiklerinde; vücutlarının büyük bir kısmını yerden kaldırarak rakiplerine karşı tokmak gibi kullanabilecekleri bir ilmik oluştururlar. Son olarak, ağır cüsseli ölüm engerekleri (Acanthopis) vardır. Yaygın isimleri, bu cinsi Eski Dünya’da yaşayan ve davranışları ile görünüşleri birbirine yakın olan engereklerle ilişkilendirmektedir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kobra-familyasi-nasil-canlilardan-olusur

Bakır ve Bakır Elementinin Özellikleri

Bakır  1B geçiş grubu elementidir. Kıbrıs'ta kaynakları bolca rastlandığından tüm dillerdeki isimlerinin Cyprium kelimesinden türediği tahmin edilmektedir. Simyacılar tarafından Venüs aynası ile gösterilmiştir.Bakırın önemi, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:    1. Dünya'nın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi,    2. Elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması,    3. Endüstriyel önemi yüksek, pirinç, bronz gibi alaşımlar yapmasıdır. Bakırın Sınıflandırılması     Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50 si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada'da rastlanmaktadır.    Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade orta Afrika’da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17 si bu yataklardan sağlanır.    Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya’nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.Termik (kömür, fuel-oil, motorin, doğalgaz, jeotermal), hidrolik ve nükleer gibi çeşitli enerjilerden yararlanılarak üretilen elektrik enerjisi, genelde uzun mesafelere iletilir; şehir ve köy gibi yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine dağıtılır ve buralarda tüketilir. Çıplak iletkenler, baralar, yalıtılmış hava hattı ve yeraltı güç kabloları ve ek malzemeleri elektrik enerjisi iletim ve dağıtımının başlıca elemanlarıdır. Yakın zamana kadar, elektrik enerji iletim ve dağıtımında, bakır, uygun özellikleri nedeni ile bu alandaki ana iletken malzemesi olmuştu. Bakır, yüksek elektrik geçirgenliği, işlenebilme ve mekaniksel özellikleri iyi olan bir metaldir. Gümüşten sonra en iyi iletken metal bakırdır.    İnşaat Sanayiinde KullanılışıBakır,inşaatlarda beton, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde kullanılır.    Ulaşım Sanayii    Kimya    Kuyumculuk:Bakır,dünyada çok bulunan bir madde olduğu için takı yapımında da kullanılır.    Boya sanayiiakır standartları%99.95 saflıkta bakır    Blister bakır: %97-98 saflıktadır. Fe, S, Au, Ag, Se, Te ve Ni içerir.    Elektrolitik bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    Ateşte rafine edilmiş bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    OFHC (Oxygen-Free High Conductivity, oksijensiz yüksek iletkenlikte) bakır: %99,99 saflıkta olması istenir.Bakır, çeşitli Bakır, çeşitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer şekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. Dünya bakır üretiminin %80’i sülfürlü cevherlerden yapılır.Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışardan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonun gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanan elektroliz elektrokimyasal olayın tersidir. Burada elektrik enerjisi yardımıyla kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirilir. Elektroliz hücreleri bir elektrolit ile temas halinde bulunan iki veya daha fazla elektrottan oluşur ve elektrotlar bir doğru akım kaynağına bağlıdır. Bağlantı anotun pozitif katotun negatif yükleneceği şekildedir. Yani elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doğru akarlar. Devreye akım verildiğinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler.Elektroliz işleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) şeklindedir. Genel olarak üç çeşit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiş tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz işlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluştukları için parçalanma voltajı teorik olarak sıfırdır. Uygulanan hücre voltajı bu nedenle sadece elektrolitin direncinin biraz üstünde olmalıdır. Rafinasyon elektrolizini tarif edecek toplam bir reaksiyon anlamsızdır.    Cu2+ + 2e- → Cu     E° = 0.34 V (anot)    Cu → Cu2+ + 2e-     E° = - 0.34 V (katot)Ayrıca bakınız: Elektrokimyasal potansiyel dizisiAnotta oluşan bir kısım bakır iyonları disproporsiyonlaşır. Burada oluşan bakır toz halinde anot yüzeyinde ve yüzeyden ayrılarak banyonun dibinde anot çamurunda birikir. Pb, Sn, Sb ve Bi anodik olarak çözünürler fakat elektrolit içinde oluşturdukları bileşikler nedeniyle şlam şeklinde yüzerler ve mekanik olarak katot kirliliği yaratabilirlerse de genelde çökerler ve anot çamuru içinde birikirler. Anodik olarak çözümlendirilemeyen Au, Ag, ve Pt gibi elementler anodun yenilmesine paralel olarak anottan ayrılıp banyo dibine inerler ve burada anot çamuru içinde birikirler. Ortalama olarak Au, Ag, Se, Te ve Pb %98 oranında, Sb %60 civarında anot çamuruna geçer. Anot bileşimindeki nikelin %5’i çözünmez ve bakır-nikel karışık kristali halinde anot çamuruna geçer. Aynı şekilde 3 Cu2O·4NiO·Sb2O5'de büyük oranda çözünmeden anot çamuruna gider. Üçüncü grup metaller de bakırla karışık kristal halinde bulunurlar ve anodik çözünme potansiyeli bakıra yakındır. Ancak bu metaller çözünseler bile daha sonra sementasyon sonucu anot çamuruna giderler. Örneğin, gümüş:    Cu + 2 Ag+ = Cu2+ + AgDördüncü grupta yer alan metallerden Se ve Te’ün Cu2S ve Cu2Te halinde anot bakırında bulunduğu ve çözünmeden direkt anot çamuruna geçtiği kabul edilir. Kalay ise bakırla intermetalik bileşik olmasına rağmen tamamen çözünür, ancak CuSO4’lı çözeltilerde çözünürlüğü çok az olduğundan aşağıdaki tepkime uyarınca hidroliz olarak anot çamuruna geçer:    Sn4+ + 2H2O = SnO2 + 4H+Kurşun direkt olarak çözünmeyen PbSO4 oluşturarak anot yüzeyinde kalır. Anot bakırı fazla miktarda kurşun içerirse oluşan PbSO4 yüzeyi tamamen kaplayarak anodun pasifleşmesine neden olur.Rafinasyon ve indirgenme elektrolizleri arasındaki temel fark anot tepkimeleridir. Rafinasyon elektrolizinde anot olarak kullanılan malzeme oksitlenip çözeltiye geçerken, indirgenme elektrolizinde çözünmeyen anotlar kullanılır. Çözünmeyen anotların indirgenme elektrolizindeki görevi iletkenliği sağlamaktır ve yüzeyinde oksijen çıkışı meydana gelir.Oksitli bakır cevherlerin doğrudan, diğerlerinin bir ön işlemden sonra veya bakteriler yardımıyla çözümlendirilmesi sonucu değişen derisimlerde elde edilen sülfatlı çözeltilerden bakırın kazanılmasında uygulanan yöntemlerden bir tanesi de indirgenme elektrolizidir. indirgenme elektrolizinde katot ve anot reaksiyonu ise şu şekildedir:    Cu2+ + 2e- = Cu     E° = 0.34 V    2H2O = O2 + 4 H+ + 4e-     E° = 1.229 Vİndirgenme elektrolizinde satılabilir kalitede katodik bakır üretimi elektrolitteki bakır derişimi litresinde 15 g civarına ininceye kadar mümkündür. 15 g'dan 8 g'a kadar olan derişimlerde yine satılabilir fakat toz veya sünger halde bakır üretilebilmektedir. Bu satılabilirlik sünger bakırın anot fırınında işleneceği açısından geçerlidir.Bir elektroliz olayında elektrolizin hangi şartlarda nasıl gerçekleşeceği, hangi tip anot ve katotlara nasıl tepki vereceği, uygun sıcaklık, akım şiddeti ve gerilim değerlerinin neler olacağı bazı parametrelere bağlıdır. Bu parametrelerden bir tanesi polarizasyondur. Elektrolizi gerçekleştirmek için gerekli olan potansiyel teorik olandan daha yüksek olmak zorundadır. Teorik değer ile pratikte uygulanan değer arsındaki fark fazla voltaj adını alır. Elektrolizde katotta indirgenmeyi gerçekleştirmek için bu fazla voltaj değerlerini aşmak gerekir ve sisteme verilmesi gereken fazla voltajların tümü polarizasyon adını alır.Anot ve katot polarizasyon toplamına parçalanma voltajı da denir. Diğer bir deyişle elektrolizin gerçekleşmesi için sisteme verilmesi gereken en düşük potansiyel değeridir.Bu değer en az indirgenecek iyonun EMK değerine eşittir.Termodinamik hücre potansiyelinin uygulanması ile bir elektroliz işleminin gerçekleşmeyeceği sisteme bazı fazla voltajların da verilmesi gerektiği yukarıdaki açıklamalarda belirtilmiştir. Bu fazla voltajlara ilaveten devredeki dirençleri aşabilecek ilave voltaja da ihtiyaç vardır. Bu dirençlerin başında anot -katot arasındaki elektrolitin direnci gelir. Elektrolitin direnci R, akım I olarak alınırsa Ohm kanunu gereğince uygulanacak potansiyel I*R büyüklüğündedir. Elektroliz esnasında ulaşılması gereken hücre voltajı, tüm fazla voltajlar, parçalanma voltajı ve dirençten kaynaklanan potansiyel düşüşlerin toplamına eşittir.Bir elektroliz olayında kullanılan elektrik enerjisi ile yapılan kimyasal iş arasındaki ilişkiler Faraday Kanunu ile belirlenir.    m = {A\times I\times h\times t \over{z\times 96500}}    m : indirgenen metal miktarı (g)    A : indirgenen metalin mol ağırlığı    I : devreden geçen akım (A)    t : zaman (s)    h : akım verimi (%)    z : elektron sayısı    96500 : Faraday sabitiParçalanma Voltajı, elektrolizin gerçekleşebilmesi için, yani örneğin bakır iyonlarının katodda toplanabilmesi için gereken en düşük potansiyeldir ve anotla kato polarizasyonlarının toplamına eşittir.Ohm kanunu gereğince kablo bağlantılarında ve elektrot-kablo temas noktalarında, sistemden geçen akım miktarı ile doğru orantılı olarak direnç ortaya çıkar, bu direnç potansiyel düşüşlerine yol açar. Elektroliz sırasında ulaşılması gereken hücre potansiyeli bunların toplamına eşittir.    UH = UZ + hT + I*R    UH : hücre potansiyeli (V)    UZ : parçalanma potansiyeli (V)    hT : tüm fazla voltajlar (V) (derişim, aktivasyon, difüzyon, kristalizasyon vb.)    I : akım (A)    R : elektrolit direnci (ohm)Voltaj arttıkça akım yoğunluğu da artmakta fakat belli bir noktadan sonra voltajın artması akım yoğunluğunda hiçbir değişikliğe sebep olmamaktadır ve bu akım değerine limit akım denmektedir. Limit akım uygulanabilecek maksimum akımdır. Genellikle limit akımın üçte biri değerinde çalışılmaktadır. Rafinasyon elektrolizinde aynı bir çözeltiye temas halinde olan aynı bir metal hem anotta hem katotta bulunduğundan, hücrenin elektromotor kuvveti pratik olarak sıfırdır, yani potansiyel farkı oluşmaz. Elektroliz sırasında indirgenecek metal iyonlarının çözeltinin iç taraflarından katot yüzeyine gelmeleri difüzyon, konveksiyon ve migrasyon yolu ile gerçekleşir. Katotun hemen yakınında metal iyonlarınca fakirleşmiş bir bölge oluşur. Buna "difüzyon tabakası" (Nernst diffusion layer) denmektedir. Bu tabaka kalınlığı elektrolizdeki akım şiddetine bağlı olmay:)ıp, hücre potansiyelini arttırmak suretiyle akım yükseltildiğinde faz sınırındaki derişim düşmektedir.Canlı bilimleriyle ilişkisiAskorbit asit, oksidaz, tirosinaz, laktoz ve monoamin oksidaz gibi yükseltgeyici enzimlerin bir parçası olarak birçok bitki ve hayvanda çok az miktarda bulunan bakır, bunların sağlıklı yaşamı için gereklidir. Bakır, bu proteinlerde, oksijen, kükürt ya da azot atomları içeren bağlanma bölgelerinde sıkıca bağlanır.İnsanların normal beslenme rejimi her gün 2-5 mg arasında bakır gerektirir. Kalıtımsal protein seruloplazmin (Kan plazmasında bulunan protein) eksikliği aşağı yukarı bütün dokularda, özellikle beyin ve karaciğerde bakır miktarının artmasıyla birlikte gelişir.

http://www.ulkemiz.com/bakir-ve-bakir-elementinin-ozellikleri

Germanyum Elementinin Özellikleri

Yarımetalik, yani metal ile ametaller arasında özellikler gösterir. Periyodik cetvelde dördüncü grupta olup, silisyum ve kalay arasında bulunur. Germanyum (+2) ve (+4) değerliklerini alır. Elmasa benzer kristalleşme gösterir. Atom numarası 32 ve atom ağırlığı 72,59’dur. Kütle numaraları 70 ile 76 arasında değişen 5 tâne kararlı, yine kütleleri 65 ile 78 arasında değişen ve yarılanma süreleri nispeten kısa olan 9 tâne radyoaktif izotopu vardır. Erime noktası 937 °C ve kaynama noktası 2800 °C’dir. Atmosferik şartlarda gayet kararlıdır. 600-700 °C’de havada oksitlenir. Halojenlerle şiddetli reaksiyon verir. Yoğunluğu 5,323 g/cm3tür. Nitrik asit ve derişik sülfürik asitte çözünür. Bulunuşu ve elde ediliş yöntemleri1871’de Dimitri Mendeleyev mevcudiyetini tahmin etmiştir. 1886’da Clemens Winkler, sülfitli mineral argiroditi analiz ederek, şimdiye kadar rastlamadığı bir element elde etti. Memleketine izafeten germanyum adını verdi. Germanyum nadir elementlerden olup, yer kabuğunda % 0,004-0,0007 oranında bulunur. Yer kabuğunda yoğun olarak bulunmadığından, germanyumun elde edilmesi oldukça zordur. Yer kabuğunda bulunan elementlerin miktar olarak otuz altıncısıdır. Hiçbir zaman serbest halde bulunmaz. Germanyum, argirodit (4 Ag2S GeS2) mineralinde %6-7, germanit (7CuS.FeS.GeS) mineralinde %8,7, renierit mineralinde ise %5-7 oranında bulunur. Son iki mineral en çok Afrika’da bulunur.Germanyum, çinkonun saflaştırılması sırasında yan ürün olarak elde edilir. Burada elde edilen germanyum sülfür (GeS2) hidrojen veya karbon ile indirgenir.Yine germanyum, yumuşak katranlı maden kömürünün yakılması sırasında yan ürün olarak elde edilir.Bileşikleriİki tane önemli bileşiği vardır: 1) Germanyum tetraklorür (GeCl4): Germanyumun klor gazı ile yakılmasından elde edilir. Karbon tetraklorüre benzeyen bir sıvıdır. 2) Germanyum -4-oksit (GeO2) olup, yüksek sıcaklıkta germanyumun oksitlenmesiyle elde edilir. Germanyumun birçok organik bileşikleri de yapılmıştır.Kullanıldığı yerlerGermanyum 1945’ten itibaren çok önem kazanmaya başladı. Yarımetal olan germanyum, yarı iletkendir, yani elektriksel iletkenliği metal ile ametaller arasındadır. Saf germanyum, düşük sıcaklıklarda yalıtkan, oda sıcaklığında zayıf iletken gibi hareket eder. Bu özelliklerinden dolayı elektronik sanayi için önemli elementtir. Germanyumlu aletler, vakum tüplerinin yerini aldı. Germanyum ile transistörlü aletler yaygın kullanma alanı bulmuştur. Diyotlarda kullanılır. Transistör ve diyotlar, basit ve uzun ömürlü aletler olup, düşük güç kullanırlar ve az ısı yayarlar. Isıtılacak bir flaman olmadığı için, hemen devreye girerler. Germanyum 1960’ların sonuna doğru gayeye en uygun ve ucuz olduğu için radyo ve diğer ses iletim cihazlarında, yüksek voltaj ve yüksek güç kapasitesine sâhib olduğundan da televizyon ve bilgisayarlarda kullanılmaya başlanılmıştır.Germanyum diyotları ince disk şeklinde ve çok ince telden ibarettir. Bunlar birbirlerine birleştirilir. Bir plastik içine konularak ısı ve nemden korunur. Bu bütün düzen bir mısır tanesi büyüklüğündedir. Transistörlerin, işitme cihazları gibi cihazlarda çok faydalı oldukları ortaya konmuştur. Bilgisayarlarla transistörlerin kullanılması basitleşmiş, aynı zamanda yaygınlaşmıştır.Germanyum normal ışığa karşı şeffaf olmadığı hâlde, kızılötesi ışınlara karşı şeffaftır. Yüksek kırılma indisine sahip olan germanyum, optik elemanların yapılmasında kullanılır. Camlarda silisyum muhtevası, kısmen veya tamamen germanyum dioksitle değiştirilerek, optik aletlerin özelliklerini değiştirmek mümkündür.Yüksek kırılma indisine sahip camlar, büyük açı kamera merkezlerinde, mikroskop objektiflerinde kullanılır. Germanyumlu camların kimyasal dirençleri de yüksektir. Isı şoklarına karşı dayanıklıdır. 400 °C’nin altında yumuşamazlar; erime dereceleri yaklaşık 1500 °C civarındadır. Kimyasal davranışları karbonunkine benzer. Bu sebeple organik bileşikleri, bir seri araştırma konusu olmuştur. Germanyumun, su gibi, donma noktası altında hacmi genişler. Alaşımlarında da bu özellik görülür.

http://www.ulkemiz.com/germanyum-elementinin-ozellikleri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

En önemli organlarımızdan olan ve yaşam boyunca durmadan çalışan kalp, hastalıklara karşı oldukça duyarlıdır. Kalpte en sık görülen sorun damar sertliğidir; ama bunun yanında, daha değişik kalp hastalıkları da vardır.

http://www.ulkemiz.com/kalp-hastaliklari-ve-belirtileri

2.18 Milyon Yaşında Yeni Hominin Fosilleri Keşfedildi

2.18 Milyon Yaşında Yeni Hominin Fosilleri Keşfedildi

Güney Afrika, Johannesburg’un kuzey doğusunda bulunan daha önce incelenmemiş olan Sterkfontein Mağaraları’nda iki yeni hominin fosili keşfedildi.

http://www.ulkemiz.com/2-18-milyon-yasinda-yeni-hominin-fosilleri-kesfedildi

Vaktiyle Amerika'yı haraca bağlamışız

Vaktiyle Amerika'yı haraca bağlamışız

Şuan ABD’nin dünyada istediği yerde, istediklerini o veya bu şekilde gerçekleştirmesi, bu uğurda her yolu denemesi, bir çoğumuzu olduğu gibi beni de çileden çıkartıyor çoğu zaman.Böyle durumlarda bitmek bilmez düşünce deryalarına dalıp; “ah şöyle olsaydı da böyle olsaydı” larla yakınırken, geçmişe dönüp atalarımızın neler yaptığı aklıma geliyor. Biz bu Amerika’yı zamanında haraca bağlamışız diyorum. ABD, 1775 yılında patlak veren bağımsızlık savaşı sonucu, 1783 de imzalanan barış antlaşması ile İngiltere’den bağımsızlığını kazanmıştır.İşte Osmanlı- ABD ilişkileri doğal olarak bu tarihten sonra başlamıştır. Amerikalılar, İngilizlere karşı okyanuslarda verdikleri mücadeleleri sürdürürken, ekonomik yönden de yağlı limanlar arıyorlardı. Onlar için kolay gibi gözüken Akdeniz, Osmanlıya bağlı Kuzey Afrika’daki geçimlerinin önemli bir bölümünü korsanlık yaparak sağlayan Müslüman Reisler tarafından yönetiliyordu.Nitekim Akdeniz’in acemisi Amerikan gemileri çok geçmeden korsanların kucaklarına düşmüşlerdi.1783’de Müslümanların “semiz ördek” diye dalga geçtikleri Amerikan gemilerinden yıllık 80 bin dolar haraç almışlardır.1787’ de, 100 kadar Amerikalı denizci korsanların eline esir düşmüş ve ABD onları kurtarmak için 4000 dolar fidye vermek zorunda kalmıştır. 1794’de durum iyice vahimleşmiş, 11 Amerikan gemisi ele geçirilmiş, 119 kişilik mürettebat da esir alınmıştır.Akdeniz’in korkusuz korsanları, Akdeniz’le yetinmiyor, Atlas okyanusuna da seferler düzenleyip, İrlanda sahillerine kadar korku salıyorlardı.O sırada, yeni bağımsızlık savaşından çıkan ABD başkanları bu uzak diyarlarda başlarının fazla derde girmesini istemiyorlar, neredeyse korsanların tüm isteklerine boyun eğiyorlardı.Nitekim 1795’de Amerikan Konseyi, tarihinin en ağır haracını onaylamış, nakit olarak yıllık 642.500 dolar, gerekli mühimmat ve 36 topa sahip bir adet de savaş gemisini korsanlara vermeye razı olmuştu. İlaveten yine her yıl 21.600 dolar değerinde deniz araç-gerecini de korsanlara vermeyi kabul etmişlerdi. Bu sayede Amerikan gemileri Akdeniz’de huzur içinde faaliyet gösterebileceklerdi.Antlaşmaya bir takım ilginç maddeler eklenmişti. Herhangi bir Amerikalı herhangi bir nedenden dolayı esir düşerse kişi başına 4000 dolar para ödenecekti. Antlaşma metni yalnız Türkçe yazılmıştı. Bu, ABD’nin bir yabancı ülke ile, yalnızca o ülkenin dilinde yaptığı tek antlaşmadır. Cezayir’de imzalandı. 1796 Martında Amerikan Senatosunca onaylanmıştır.Ancak 1800 yılında meydana gelen bir olay Amerika ile Osmanlı himayesindeki korsanların arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktır.Kaptan William Bainbridge, Cezayir’e Amerika’nın yıllık haracını ödemeye gelir. Amerikan gemisinin limana Türk bayrağı çekerek girmesi sağlanır. Haraç doğrudan Sultan’a ödenecektir. Bu yüzden kendisine eşlik eden Cezayir gemileri ile birlikte Kaptan Bainbridge, İstanbul’a götürülüp devrin Padişah’ı III. Selim’in huzuruna çıkarılır. İstanbul’a gelen ilk resmi Amerikan yetkilisi böylece adımını atmış olur.Amerika’nın Cezayir’e verdiği tavizler, Trablusgarb Paşası Yusuf’un gözünden kaçmaz. O da taleplerini yükseltir. İstenilen haraçlar ardından kalkılacak gibi değildir. Yıllık haraç miktarı 1800’lerin başında 2 milyon dolara ulaşmıştır. Bu miktar o dönem ABD’sinin sadece 10 milyon dolar olan yıllık gelirinin beşte birine denktir.ABD Başkanlığına Thomas Jefferson geçtikten sonra bölge için sert politikalar düşünür ve Osmanlı limanlarına çıkarmalar yapılması kararı alınır. Yıkıldı yıkılıyor denen Osmanlı Leventleri o günün koşullarında Amerikan filolarına ağır zararlar verdirmişlerdir. Amerikalılar bölgedeki bazı Arapların desteği ile küçük başarılar elde etse de, sonuçta Amerikanın bölgeyi işgal planı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Amerikalıların küçük başarılarının en önemlisi kısa süreli Trablusgarb’ın Derne kalesini ele geçirmeleridir. Bu başarılarını bahriye marşlarına da katmışlar. Türk tarihinin seyir defterinden, vay be dedirten ilginç olaylardan biri de bu… Hazırlayan: METİN ÜSKES

http://www.ulkemiz.com/vaktiyle-amerikayi-haraca-baglamisiz

Bu Sulara Girmeden Önce İki Kez Düşünün!

Bu Sulara Girmeden Önce İki Kez Düşünün!

Yüzme veya sörf insanların tatilde yapmayı en çok sevdikleri aktivitelerdendir. Gerçekten zaman geçirmek için harika yollardır. Ancak, suya atlamadan önce bu suların tehlikelerinin farkında olmak gerekir. Yüzmek için dünyanın en tehlikeli yerlerini öğrenmek istiyorsanız makalemizi okumaya devam edin.Tüm dünyada milyonlarca insan plajlara, şelalelere ve nehirlere akın ediyor. Ancak dikkatli olun, gördüğünüz her su cennet değildir. Okyanuslar, nehirler, göller ve benzeri dev su kütleleri güzel ve çekici görünebilir ama bunların altında ve içlerinde tamamen farklı bir dünyada bulunmaktadır. Dünya okyanuslarında mevcut 450’den fazla köpek balığı türü bulunmaktadır ve her yıl yaklaşık 200 köpek balığı saldırısı meydana gelmektedir. Bir çok kişinin hayatına mal olmuş başka bir tehlike ise su akıntılarıdır.Yaz yaklaşırken, dünyanın en tehlikeli suları hakkında sizi bilgilendirmek yararlı olacaktır. Bu yerlerden biri için gezi rezervasyonunuz varsa, planınızı değiştirmek akıllıca olabilir! İşte yüzmenin veya sörfün tavsiye edilmediği ölümcül sular!-Nil Nehri, Mısır:Nil nehri Mısır’ın en ünlü nehridir aynı zamanda dünyanın en uzun nehirdir. Nil nehri Kuzeydoğu Afrika’da yer almaktadır. Aynı zamanda dünyanın en tehlikeli su kitlelerinden biridir. Timsah ailesinin en tehlikelileri olarak kabul edilen Nil timsahlarının, 600.000 kadarına ev sahipliği yapmaktadır. Bu timsahlar her yıl yüzlerce kişinin ölümüne sebep olmaktadırlar. Yassı solucanlar, örümcekler, yılanlar ve sivrisinek gibi diğer organizmalar da bu nehrin habitatında yaşamaktadırlar.-Fraser Adası, Avustralya:Fraser Adası Avustralya, Queensland’ın güney kıyısında yer almaktadır. Uzunluğu yaklaşık 150 kilometre ve genişliği yaklaşık 30 kilometre kadardır. Bu ada dünyanın en büyük kum adası olarak bilinmektedir. Ayrıca Queensland’in en büyük adası ve Avustralya’nın en büyük altıncı adasıdır. Fraser Adası doğal güzelliği ve onu çevreleyen suları ile güzel görünüyor olsa da, pek çok denizanası ve köpek balığına ev sahipliği yaptığından, kesinlikle bir yasak bölgedir. Adayı çevreleyen sular aynı zamanda çok güçlü akıntılar taşır. Ada dünyadaki en ölümcül bir kaç örümceğe ve timsaha ev sahipliği yapmaktadır. Bazen insanlara saldırdığı bilinen yaban köpekleri de bulunmaktadır.-Bikini Atoll, Marshall Adaları:Bikini Atoll çok sayıda deniz canlısını barındırmaktadır ve dalgıçlar için harika bir yer olması ile bilinmektedir. Ancak bu bölge köpek balıkları ve yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle oldukça tehlikelidir. 1944- 1960 yılları arasında nükleer silahlar için bir deneme alanı olarak kullanılmıştır. 1946 ve 1958 yılları arasında, yaklaşık 25 nükleer cihaz Amerika’ da 7 deneme alanında patlatıldı. Adanın radyasyonla kirlenmiş olmasının nedeni budur. Ada şimdilerde güvenli bölge ilan edilmiştir.-Kilauea, Hawaii:Kilauea, Kauai’nin kuzeydoğu kıyısında bulunan bir kasabadır. Kauai, Havai’nin sekiz adasından biridir. Havai güzel plajları, dalgaları ve hoş bir havası ile bilinir. Ancak pek çok tehlikeyi de barındırmaktadır. Bölgede pek çok aktif volkan bulunmaktadır. Kilauea dağı aktif volkanları nedeniyle çoğunlukla popülerdir. Aktif volkanlar plaja çok yakın olduğu için plaj çok tehlikelidir.-Zipolite Plajı, Meksika:Bu plaj Meksika’da Oaxaca güney kıyısında San Pedro Pochutla belediyesinde yer almaktadır. Bu plaj Meksika’nın bir kaç çıplak plajından biri olması ve hippi kültürünü koruması nedeniyle bilinmektedir. 1960 ve 1970’lerde ünlü olmuştur. Bu plaj kristal berraklığında suyunun görünümü ve parlak beyaz kumları ile muhteşem görünmektedir. Aynı zamanda ölümcül su akımları ve her yıl bir çok insanın hayatını alması ile bilinmektedir. Ölenlerin bazıları denizde kaybolmuş, bazıları ise derin sulara çekilmiş ve geri gelen dairesel su hareketleri ile cesetleri sahile vurmuştur. Denizden uzak durmanız ve sörf ya da yüzmeden plajın keyfini çıkarmanız tavsiye edilir.-Kivu Gölü, Ruanda:Kivu gölü Afrika’daki en büyük göllerinden biridir. Bu göl Ruanda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti arasındaki sınırda yer almaktadır. Göl sakinleri için önemli bir besin ve gelir kaynağı olan pek çok balık bulundurmaktadır. Ancak, derin suların altında karbondioksit ve metan içeren bir gaz gizlenmektedir. Atmosfere ani bir metan patlamasına neden olabileceği için çok tehlikelidir. Kanıtlar gölün geçmişte ani gaz salınımları yaptığını göstermektedir. Bilim adamları gölün gelecekte ölümcül olabileceğini söylüyor.-Recife, Brezilya:1931’den beri 100’den fazla köpek balığı saldırısı olmuş ve 30 ölüm meydana gelmiştir. Bu saldırıların çoğu Brezilya’da idi. Bunların çoğu ise köpek balığı saldırıları ile bilinen bir plajı olan Recife adlı bir kasabada gerçekleşti. Yüzücüler ve sörfçüler ile hareketli bir bölge olmasına rağmen dünyada en çok köpek balığı saldırılarının olduğu ilk 10 yerden biridir. Ayrıca plaj boyunca yüzmenin tehlikelerini anlatan tabelalar bulunmaktadır.-Victoria Şelalesi, Zambiya:Zambiya’da bulunan Victoria şelalesi güzelliği ile muhteşem bir manzara olmakla birlikte, dünyanın en tehlikeli yerlerinden biridir. Şelalenin kenarında “şeytan havuzu” denilen doğal bir havuz bulunmaktadır. Bu havuz yüzücüler için mükemmel bir yer olmasına rağmen çok tehlikelidir. Kaya bariyerlerin üzerinden kayılması ile meydana gelen kazalarda ölümler meydana gelmiştir.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/think-twice-before-entering-these-waters.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/bu-sulara-girmeden-once-iki-kez-dusunun

Avrupa’da Bilinen En Eski Müslüman Mezarları Bulundu

Avrupa’da Bilinen En Eski Müslüman Mezarları Bulundu

Güney Fransa’da Avrupa’nın en eski müslüman mezarları bulundu. Yüzleri Mekke’ye dönük olarak bulunan üç mezardaki iskeletlerin 8. yüzyıla tarihlendiğine inanılıyor.

http://www.ulkemiz.com/avrupada-bilinen-en-eski-musluman-mezarlari-bulundu

Genel Cerrahinin Geleceğini Merak Ediyor Musunuz?

Genel Cerrahinin Geleceğini Merak Ediyor Musunuz?

Gelecekte Genel Cerrahi branşının ortadan kalkacağını öngören Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu, “Türkiye’de yapılan çoğu çalışmanın gerçek bilim üretmekten ziyade CV doldurmak için yapıldığını söylemek hatalı olmaz. Türkiye’den çıkan patent sayısına bakarak bunu söylemek çok kolay” dedi.Genel cerrahi branşında özellikle meme kanseri vakaları üzerine uzun yıllardır başarılı çalışmalar yapan Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu, gelecek yıllarda genel cerrahi ve meme kanseri ile ilgili neler olacağı hakkındaki öngörülerini Med-İndex’e anlattı. Genel Cerrahi’nin giderek daha fazla erozyona uğradığını söyleyen Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu, bundan yaklaşık 100 yıl önce her tür hastalıklara yönelik girişimler genel cerrahlar tarafından yapılırken, günümüzde her bir sistem ile uğraşan bilim dalları ayrı üst dal uzmanlık alanı şeklinde genel cerrahiden kopuş yaşandığını dile getirdi. Beyin cerrahisi, jinekoloji, üroloji, kardiyovasküler cerrahi, plastik ve rekonstrüktif cerrahi, çocuk cerrahisi, göğüs cerrahisi gibi branşlar genel cerrahiden koparak ortaya çıkmış branşlar olduğunu belirten Prof. Dr. Güllüoğlu, şunları söyledi: “Ama bu zaruri ve de faydalı olan bir kopuştu. Günümüzde genel cerrahi alanında sadece sindirim sistemi ile meme- endokrin cerrahisi ana konular olarak kalmış durumda. Bunlara ek olarak bazı yerlerde transplantasyon ve damar cerrahisi de genel cerrahi kapsamında yer almaktadır. Her Ana Akıma göre Ülkemiz Başka Bir KonumdaDünya derken çok geniş coğrafyadan bahsediyoruz. Her ana akıma göre ülkemiz başka bir konumda. Örneğin Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde hala genel cerrahi daha önce bahsettiğim bizde kopuş yaşamış branşları bünyesinde barındırırken, gelişmiş Batı ülkelerinde Genel Cerrahi bünyesinde yer alan Sindirim Sistemi Cerrahisi dahi kendi içerisinde alt branşlara ayrılmış durumda. Örneğin alt ve üst gastrointestinal sistemler ayrı branşmış gibi klinik işleyiş içerinde yer almaktadırlar. Bunların yanı sıra hepato-pankreato-biliyer cerrahi de gelişmiş ülkelerde diğer sindirim sistemi cerrahilerinden ayrılmış durumda.”“Genel Cerrahi 10-15 Yıl İçerisinde Ortadan Kalkacak”Genel Cerrahi branşının önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde tamamı ile ortadan kalkacağını kaydeden Prof. Dr. Güllüoğlu, “Ancak uzmanlık eğitiminde tüm tıpta uzmanlık öğrencilerinin ilk 2 ila 3 yıllarını yine temel cerrahi prensipler çerçevesinde travma ve acil cerrahi alanında daha fazla olmak üzere genel cerrahi eğitimi almaları gerekecek. Ancak bu eğitimi branşlaşmış cerrahi öğretim üyeleri birleştirilmiş ekip çalışması içerisinde ortak temel klinik yeteneklerin kazanılmasına yönelik verecekler. Ardı sıra uzmanlık öğrencileri isteklerine ve ilgilerine bağlı olarak üst dal eğitimine benzer şekilde belli bir cerrahi alanda 2 ila 5 yıl daha eğitim almaya devam edecekler” dedi. “Nadir Hastalık Tanılarında Tanı Gecikmeleri Kaçınılmaz Olacak”Gelecekteki teknolojinin tamamen yazılımlara dayalı tanı ve tedavi modaliteleri ile olacağını dile getiren Prof. Dr. Güllüoğlu, şunları söyledi: “Hekim hatasını en aza indirecek ancak nadir hastalık tanılarında tanı gecikmeleri kaçınılmaz olacak. Klinik altıncı his duyusu maalesef hekimlerde gelişmeyecek, kullanılamayacak. Öte yandan sık rastlanılan hastalıklara yönelik tanı süreci süratli olacak. Yazılımlar kişiselleştirilmiş tedavi üzerine geliştirilecek. Tedaviler hekimlerden ziyade konusunda yetişmiş teknisyenler tarafından verilebilecek / uygulanabilecek.“Klinik Araştırmalar Simülasyonlar Üzerinde Yapılacak”Klinik araştırmalar simülasyon modelleri üzerine yapılandırılacak. Bunun için teknolojinin yardımı ile hastalıkların taklit edildiği modeller ve sistemler, simülatif algoritmalar kullanılacak.“Geleceğin Doktoru, Hasta ile Minimum Temasta Olacak”Geleceğin doktoru google gözlüğü ve akıllı mobil cihazlar ile teknik donanımlı ancak hasta ile minimum temasta bir forma girecek. Klasik hekim-hasta ilişkisi ve teması hızla kaybolacak. “İnsanların İletişim Kabiliyetlerinin Korunması Gerekiyor”Günümüz iletişim çağında teknolojinin, yeniliğin geliştirildiği yerden Türkiye çok da farklı olmayacak. Ekonomik olarak kendi ayağı üzerinde durabilen her ülke ilerlemenin nimetlerini en hızlı şekilde kullanacak. Ancak ekonomik çöküş durumunda hasta-hekim ilişkisi uzun süre önce kopmuş ülkelerde tıbbi kaos yaşanması muhakkak. Bu yüzden sistemlerin sadece teknolojiye değil onu kullanan insanların iletişim kabiliyetlerinin korunması, insanlar arası teması koparmayacak formüller üzerine yatırım yapması gerekiyor. “Araştırmalardaki Gerçek Etik İhlal Sayılarının Bilinenden Daha Fazla Olma İhtimalidir”Türkiye’de bilim yapılması, kıstasınıza bağlı olarak değişir. Evet az da olsa yapılıyor ama yeterli değil. Kaliteli araştırma yapan ya da yapmaya çalışan bilim adamlarımıza haksızlık etmeyelim, hatta haklarını verelim. Ancak Türkiye’de yapılan çoğu çalışmanın gerçek bilim üretmekten ziyade CV doldurmak için yapıldığını söylemek hatalı olmaz. Türkiye’den çıkan patent sayısına bakarak bunu söylemek çok kolay. Bundan daha vahimi ise araştırmalardaki gerçek etik ihlal sayılarının bilinenden daha fazla olma ihtimalidir.http://fesraoz.blogspot.com.trHazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/genel-cerrahinin-gelecegini-merak-ediyor-musunuz

Beyin bir ampulü yakacak kadar

Beyin bir ampulü yakacak kadar

Türkiye gündemini şimdilik bir kenara bırakın. İşte pek çoğumuzun hiç bilmediği bilimsel gerçekler… İnsan uyandığı andan itibaren beyin küçük bir ampulü yakacak kadar elektrik üretir.İnanması güç ama Helicoprion isimli bu köpek balığının 270 milyon yıl önce yaşadığı sanılıyor. Bu hayvanların ilginç yanı ise testere şeklinde yuvarlak çene yapılarıydı.bilimselgerceklerBir mavi balinanın dili Afrika’da yaşayan ortalama bir filin ebatlarıyla aynıdır.2011’de Japonya’da meydana gelen 8.9 büyüklüğündeki deprem öyle etkili oldu ki Dünya’da günler 1.8 mikrosaniye kısaldı!Sadece Samanyolu galaksisinde 400 milyarın üzerinde yıldız olduğu sanılıyor.Her gün 275 milyon yeni yıldız doğuyor. Gerçekten inanılmaz!2004 yılında New York Times’ta yayınlanan bir makalede dünyanın en yalnız balinasına şahit olduk.Bilim adamlarının 1992 yılından beri takip ettiği bu balina diğer hiçbir balinayla anlaşamıyor. Peki bunun nedeni ne?Bu balinanın hiçbir arkadaşı yok, bir ailesi de… O hep yalnız… Bunun tek sebebi diğer balinalara göre farklı bir dile konuşması ve balinaların onun dilini anlayamaması…Normal bir balinanın çıkardığı ses 15 ila 25 hertz arası değişirken onunki ise 52 hertz… Ve bu gerçekten de çok büyük bir sorun.O ne kadar çığlık atarsa atsın, farklı frekansta ses çıkardığından hiçbir balina onu anlayamadığından okyanusun ortasında hep yalnız kalmak durumunda.Ancak ses frekansındaki bu farklılık bilim adamlarının onu daha rahat takip edebilmesini sağlıyor. Buna rağmen bilim adamları bugüne dek balinanın neden böylesine bir farklı ses çıkardığını açıklayabilmiş değil.İki gözünüz var ve her biri 130 milyon görme siniri hücresinden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içinde 100 trilyon atom olduğu düşünüldüğünde bu sayı evrendeki tüm yıldızların sayısından bile daha fazla…Hiçbir şey sonsuza kadar yaşayamaz ya da devam etmez…Derin sularda 180 balık türü hiç ışık yüzü görmeden büyür ve yaşamını sürdürür.İsveç, Norveç veya herhangi bir kuzey ülkesinde bulunma şansınız olursa görmeniz kuvvetle muhtemel kuzey ışıkları…Dünya’yı varoluşundan bu yana 24 saate sığdırmaya çalışsak insanlar bu sürenin sadece 1 dakika 17 saniyesini doldurabilir.Eğer bir kelimeyi hatırlamakta zorlanıyorsanız yumruğunuzu sıkın. Bu beyin aktivitenizin artmasına ve hafızanızı geliştirmeye yardımcı olur.Acil durumlarda bir pastel 30 dakika boyunca yanabilir.SCIENCEPORNKaynak: http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/beyin-bir-ampulu-yakacak-kadar

Hint Kobraları Nasıl Canlılardır

Hint Kobraları Nasıl Canlılardır

Başlığını açarak şahlanmış bir kobra, Uzak Doğu’daki sürüngenlerin muhteşem bir görüntüsüdür. Hint Kobrası, başlığındaki işaret ile insanların en aşina olduğu yılandır. Kobra familyasının diğer üyeleri de düşmanlarını korkutmak için başlığını iyice açar ancak bu hareket en gelişmiş şekliyle Naja cinsinin özellikle Asya’daki 9 türünde görülür. Başlık, dışarı doğru kıvrılmış, uzun kaburgaların aralarındaki derinin gerilmesi ile oluşur. İlk üç omurganın (atlas, axis ve üçüncü omurga) onlara bağlı bir başka kaburgası yoktur, ancak diğer 27 omurganın baş kısmını oluşturan kaburgaları vardır. Bu kaburgalar diğerlerinden daha az eğri ve uzundur, en uzunu her iki taraftaki omurganın gittikçe kısaldığı 9. ya da 10. omurgadır. Dinlenme zamanlarında, bu kaburgalar yukarı ve aşağı kıvrılır ve nadiren görünür olunurlar. Kobra yılanı başlığını açtığında, bu kaburgalar yılanın omurgasında doğru açıya gelinceye kadar yukarı ve aşağı kıvrılır. Üzerini örten deri, kaburgalara gevşekçe tutunur ve onların hareketleriyle çakışmaz. Lakin, başlık açıldığı zamanlarda deri, kaburgaların etrafında sıkıca gerilir ve pullar arasındaki silik işaretleri açığa çıkarır. Tüm yapı, sığ bir kaşık şeklini alır. Gözlük Deseni Yılan, başlığını diktiği zaman, aynı zamanda vücudunu da topraktan kaldırarak düz bir biçimde tutar. Aynı zamanda, başını da başlığı ile aynı açıya getirir. Düşmanla karşılaştığında boynunun arkasındaki işaretleri gösterebilir ya da onunla yüzleşebilir. Diğer Asya kobra yılanları, tek gözlüklü kobra Naja kaouthia yılanında olduğu gibi, başlıklarında göz deliği gibi işaretlere sahiptir. Bazı türler, gırtlaklarının çevresinde aynı amaca hizmet eden koyu beneklere ve bantlara sahiptir. Başlığı bir kez gerildiğinde, kobra öne ve arkaya doğru sallanarak sürekli tıslar. Öne doğru yarım hareketlerle saldırılar yapar ancak hemen dik duruma geri döner. Maksimum vuruş açısı, gövdesinin yerden yükseldiği uzunluğa eşittir. Yılan Oynatıcılar Usta yılan oynatıcıları mükemmel uzaklığı ayarlayarak, yılanın ellerinden cm’lerce öne saldırmasını sağlarlar. Hasır sepet ve odun flütlü bu insanlar, kobraların yaygın olduğu yerlerde alışageldik figürlerdir. Bu mistisizm akıllıca açıklanabilir olsa da, yılan ve insan arasında benzersiz bir etkileşim sergiler. Genel inancın aksine, yılanların ağzı nadiren dikilerek kapatılır ve yetişkin kobra yılanlarını eğitmek oldukça kolaydır. Aslında, yeni yakalanmamışlarsa, şahlanmadan önce başlarının üstüne keskin bir tokat atmak yeterlidir. Bunun yanısıra uzak Doğu’daki bazı yılan toplayıcılar vahşi kobraları elleriyle toplamaktan ve onları basitçe yerden kaldırmaktan oldukça mutlulardır. Genç yılanlarsa oldukça agresif ve saldırmaya yatkındır. İnsanlarla Yaşam Hint kobraları dünyanın en kalabalık bölgelerinden birinde yaşar ve bu sebeple insanlarla iç içedirler. Bunu birçok farklı duruma uyum sağlayarak yaparlar. Büyük ihtimalle geçmişin orman yılanları bahçeli evlerde, çiftliklerde, odunluklarda, depolarda ve ev plantasyonlarında da evlerinde gibi hissederler. Hiç şüphesiz yemeklerin cezbettiği fare ve sıçanların bolluğundan etkilenmektedirler. Bazı bölgelerde kobralar Budist ve Hindular tarafından kutsanarak özgür bırakılır. Yuvalardaki kuşları ve yumurtaları yakalamak için ağaçlara tırmanabilir, istekli olarak suya gidebilir, hatta bazen denizde bile yüzebilirler. Hint kobraları çok yemek seçmez. Fare ve sıçanlar özellikle kentsel bölgelerde besinlerinin önemli bir kısmını oluştursa da, kara kurbağaları, diğer yılanlar, kertenkele ve kuşlarla da beslenirler. Şaşırtıcı örnekler arasında, 1.2 m’lik bir kobra tarafından yenen 60 cm’lik Bengal monitör kertenkelesi, Varanus bengalensis ve daha küçük bir kobra tarafından yenen 1.8 m’lik Hint fare yılanıdır (Ptyas mucosus). Bazen evcil kuşları ve civcileri, hatta yumurtalarını da yerler. Kobralar, şansları tersine döndüğünde, tavuklar tarafından üzerilerine basılarak öldürebilirler ve benzer örnekler domuzlar, inekler ve geyik gibi vahşi hayvanlar tarafından da kullanılabilir. Varanlar, kobrada dahil çok sayıda yılan ile beslenir. Tüküren Kobralar Bir yılanın zehir evriminin nedeni ne olursa olsun, birçok yılan kendisini savunmak için en çok bu yönteme başvurur. Bunun ayrıntılı kanıtı, zehrin yılanın avını öldürmesine yetecek olandan çok daha fazla toksik olan doğasıdır başka bir direk kanıtı ise. Düşmana zehir tüküren ya da fışkırtan Afrika ve Güney Asya yılanlarıdır. Tüküren kobralar rinkallardır güney Afrika’dan hemachatus, hamachatus Afrika’dan naja cinsine mensup iki tür ve aynı cinse dahil yedi farklı Asya türü. Bu türler azı dişlerinin önündeki küçük aralıklardan hızlı ve kuvvetli bir fışkırma ile zehirlerini tükürürler. Bunu yapabilirler çünkü dişleri, ön tarafta küçük, öne bakan açıklıklar geliştirmiştir. Yılanlar tutarlı bir isabet oranıyla birkaç metreye kadar zehir fışkırtabilir, özellikle de düşmanın ani ve yoğun bir acı çekeceği gözlerini hedef alır. Eğer tedavi edilmezse, insanlarda körlüğe sebep olabilir. Tüküren kobraların da ısırabileceğini ve tükürük hareketinin düşmanları belli bir mesafede tutabilmek için söylemek faydalıdır. Agresif Gençler Erkek ve dişi Hint kobraları benzerdir, erkeklerin daha uzun azı dişleri vardır. Yağmurlu sezonun başında ürerler ve bu dönem 3 ay sürer. Çiftleşen çift, üreme sezonu bitene kadar birlikte yaşar. Dişi kobralar, 12-22 adet yumurta bırakır, ancak 36’sı hayatta kalan, 9’u kalmayan yumurtanın bulunduğu istisnai örnek de mevcuttur. Dişi kobra yumurtaları bir termit tepesine, kemirgen çukuruna yada başka bir oyuğa bırakır ve etraflarını yuva oluşturmak üzere yaprak yığınları ve bitkilerle doldurur. Yavrular yumurtadan 2-3 ay sonra çıkar. Yavrular 18-28 cm uzunluğunda olur ve erişkinlerden daha agresiftirler. Kaynakça: BBC Vahşi Hayat http://www.bilgiustam.com/hint-kobralari-nasil-canlilardir/ Yazar: Tuncay Bayraktar  

http://www.ulkemiz.com/hint-kobralari-nasil-canlilardir

Nar nasıl bir birkidir, morfolojik özellikleri nelerdir

Nar nasıl bir birkidir, morfolojik özellikleri nelerdir

Nar (Punica granatum), kınagiller (Lythraceae) familyasından içinde küçük çekirdekler ve meyve gövdesini oluşturan yüzlerce tanecikten oluşmuş, hafif ekşi ve bazen tatlı tadı olan, ılıman iklimlerde yetişen, bir meyve türü.

http://www.ulkemiz.com/nar-nasil-bir-birkidir-morfolojik-ozellikleri-nelerdir

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano. Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı. Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu. Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı. Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı. Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı. Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı. Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor. Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu. Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar. Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor. Kaynak : Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113 http://bilimfili.com/ilk-insanlarin-habitati-ilk-kez-yapilandirildi/

http://www.ulkemiz.com/homininlerin-habitatlari-ilk-kez-yapilandirildi

Gözlemevi (Rasathane) Nedir?

Gözlemevi (Rasathane) Nedir?

Gökyüzü, uzay ve evrenin bilinmezlikleri her daim insanlığın ilgi odağında olmuş bir konudur.

http://www.ulkemiz.com/gozlemevi-rasathane-nedir

Ebola Salgını Sonrası: Küresel Aşı Geliştirme Fonu

Ebola Salgını Sonrası: Küresel Aşı Geliştirme Fonu

2014 yılında Batı Afrika’da (Gine, Liberya, Sierra Leone) patlak veren bugüne kadarki en büyük Ebola salgını sırasında gündeme gelen aşı konusu, Ebola özelinden genele doğru düşünüldüğünde yeni aşı geliştirme çalışmalarındaki sorunları gündeme taşımış oldu. Hastalığın yayılma ve ölüm oranları “salgın” olarak nitelenebilecek seviyelerin altına düşse de hala hastalık nedenli ölümler kaydedilmekte, Dünya Sağlık Örgütü bölgedeki aktif çalışmalarına devam etmektedir. Stanley Plotkin ve arkadaşlarının 23 Temmuz 2015 tarihli The New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan yazılarının detaylarına geçmeden önce Ebola krizi ile ilgili kısa birkaç bilgi verelim. İlk defa 1976’da tanımlanan bu virüs ve yapmış olduğu hastalık 2014 yılına kadar kayıtlara geçen 2.387 kişiyi hasta etmiş, bunlardan 1.590’ının ölümüne neden olmuştur. 2013 yılı Aralık ayında küçük sayıda hasta ile yeniden ortaya çıkan hastalık kısa sürede yayılarak bir salgın halini almış ve 19 Temmuz 2015 itibariyle 27.741 hastanın 11.284’ünde ölümle sonuçlanmıştır. Çok sağlıklı bir ölçüm yapmak mümkün değilse de, hala devam eden bu sorun için bugüne kadar harcanan paranın 8 milyar ABD dolarını geçtiği hesaplanmaktadır. Elektron mikroskobu altında Ebola virüsü görüntüsü Tıpla ilgili yeni ilaç ve denemelerin kayıtlı olduğu clinicaltrials.gov sayfasındaki verilere göre aşı ile ilgili araştırmalar tüm araştırmaların çok az bir kısmını oluşturmakta ve yıllar geçtikçe konu üzerine yapılan araştırma sayılarında beklenen artış gerçekleşmemektedir. Yeni aşı geliştirme çalışmalarının önünde üç temel engel yatmaktadır; karşı karşıya olunan hastalığın karmaşıklığı ve konuyla ilgilenmek üzere gereken insan deneyimi ve paranın fazla oluşu, araştırma, geliştirme ve üretim yapmaya kararlı aşı üreticisi sayısında azalma ve geniş pazara sahip olması muhtemel aşıların geliştirilmesine öncelik veren finansal iş modeli. Aralarında Ebola, MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu), SARS (Şiddetli Ani Solunum Sendromu), Batı Nili gibi birçok hastalık etkenine karşı aşı geliştirme süreci, Pazar darlığına bağlı beklenen kazancın çok düşük olması nedeniyle neredeyse hiçbir aşı üreticisinin ilgisini çekmemektedir. Bugünün fiyatlarıyla, üretim tesislerinin de yapılması dâhil, yeni bir aşı geliştirilmesi için 500 milyon – 1 milyar ABD doları civarında sermaye yatırımına gereksinim vardır. Daha da ötesinde klinik öncesi çalışmalar seviyesine kadar ilerlemiş yeni aşı projelerinin sadece %7’si ruhsatlanmış ve kullanıma sunulmuş bir aşı ile sonuçlanmaktadır. Kabaca durum böyleyken yazarların kurulmasını önerdikleri küresel fon büyük ölçüde hükümetler tarafından desteklenen, dernek ve yardım kuruluşlarının, ilaç şirketlerinin ve bu konuda pek de alışıldık olmayan sektörler olan sigorta ve seyahat firmalarının katılımıyla ve başlangıç için 2 milyar ABD dolarlık bir bütçeyle hayata geçirilebilecek gibi görünmektedir. Bu fon kontrolünde yapılan çalışmalar sonrası elde edilen ilk faz sonuçlar bağımsız bilim insanları tarafından değerlendirildikten sonra en maliyetli klinik çalışma evresi olan faz 3 çalışmalar, konuyla ilgilenen bir ilaç firması tarafından finanse edilecektir. Faz 3 çalışmaların sürdürülmesi için hükümet destekleri ve teşvikler devreye sokulacaktır. Eğer faz 3 çalışmaların pratik olmadığına karar verilirse daha önceki basamaklarda elde edilen sonuçlar baz alınarak aşının ruhsatlanması mümkün olacaktır. Önlemenin, başa çıkmaktan daha ucuz ve insani olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda, yazarlarca önerilen bu stratejik küresel fonlama metodu ve bu fonun yönetilme ilkeleri, geniş tabanlı ekonomik ve bilimsel işbirliğine dayanması ve aşı geliştirme aşamalarını hızlandırabilecek önlemler içermesi açısından üzerinde çalışılmaya değerdir. Kaynaklar : http://www.who.int/csr/disease/ebola/en/ http://www.cdc.gov/vhf/ebola/outbreaks/2014-west-africa/index.html http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMp1506820 Erhan Güven http://bilimfili.com/ebola-salgini-sonrasi-kuresel-asi-gelistirme-fonu/

http://www.ulkemiz.com/ebola-salgini-sonrasi-kuresel-asi-gelistirme-fonu

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

İnsan cildi üzerine yapılan yeni bir araştırma, koyu renkli ciltlerin açık renkli ciltlerden daha güçlü olduğunu gösteriyor.

http://www.ulkemiz.com/daha-koyu-cilt-rengi-daha-guclu-cilt-anlamina-geliyor

Mehmet Nuri Conker

Mehmet Nuri Conker

1882 yılında Selanik’de doğdu. 1902’de Harbiye’yi, 1905’de Harp Akademisi’ni bitirdi. Atatürk’ün çocukluk ve silah arkadaşıdır.

http://www.ulkemiz.com/mehmet-nuri-conker

Köken Bakımından Dil Aileleri

Köken Bakımından Dil Aileleri

Köken akrabalığı olan dillerde öncelikle ses bilgisi, şekil bilgisi, cümle bilgisi ve söz varlığı bakımından benzerliklerin olması gerekir.

http://www.ulkemiz.com/koken-bakimindan-dil-aileleri

Doğal Afetler ve Toplum

Doğal Afetler ve Toplum

Deprem, sel, kasırga, heyelan, çığ gibi can ve mal kayıplarına neden olan doğa olaylarına doğal afet denir. Doğal afetlerin bir kısmı doğa kökenli olup bunların oluşumuna insan müdahalesi söz konusu değildir.

http://www.ulkemiz.com/dogal-afetler-ve-toplum

Kimyasal (yapay) gübreler nelerdir

Kimyasal (yapay) gübreler nelerdir

Yapay gübreler, sıvı ve katı halde bulunur. Genellikle taşınması ve depolanması kolay olduğundan, katı ve granül haldekiler tercih edilir.

http://www.ulkemiz.com/kimyasal-yapay-gubreler-nelerdir

Akrep zehiri hakkında bilgi

Akrep zehiri hakkında bilgi

Varlığı ve zehirlilikleri çok eski çağlardan beri bilinen akrepler hastalık etkenlerini taşımazlar. Ancak çoğu zaman kendilerini korumak amacıyla, insan ve hayvanları sokarak zehirlenme ve ölümlere neden olabilirler. Akrep zehri, akreplerin telsonlarında bulunan, birçok protein, peptid ve biyolojik yönden etkin bileşiklerden oluşan nörotoksik etkili bir salgı olup, genellikle avını yakalamada ve sindirimde kullanırlar. Yanıcı ağrı, deride kızarıklık, şişlik olur. Kan basıncı yükselebilir veya düşer. Çift görme, bilinç kaybı, ağızdan köpük gelmesi gibi nörolojik belirtiler yaşanabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma olabilir. Kasılma, yerinde duramama, aşırı terleme gelişebilir. Kişi komaya da girebilir. Akrep sokmalarında akrebin zehrinin cinsine göre, vücutta aşırı bir adrenalin salınımı olur ve bu kan damarlarında ani spazma ve pıhtı oluşumuna yol açar. Bu ani değişiklikler de etkiledikleri damara göre kalp krizi, inme gibi acil durumlara neden olabilir. Akrebin cinsi ve zehiriyle bağlantılı olarak kalpte ciddi ritm bozuklukları oluşabilir. Özellikle, bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş olan yenidoğanlar ile küçük çocuklarda ve alerjik bünyeli kişilerde, akrep sokması (skorpionizm) ihmal edilmemesi gereken tıbbi vakadır. Akrep zehri, içeriğindeki etkin maddelerin çeşitliliği sebebiyle fizyolojik ve farmakolojik çalışmalarda, araştırma materyali olarak sıkça kullanılmaktadır. Dünyadaki 1750 akrep türü içinde ancak 50'sinin zehirli, 20-25'inin öldürücü olduğu biliniyor. Türkiye'de ise 19 akrep türünden 8'i zehirlidir. Bu 8 tür arasında 2'sinin çok zehirli ve "ölümcül" olduğuna dikkati çekmek gerekir. En zehirli akrep türleri arasında şu türler verilebilir: Güney Amerika : Tityus serrulatus , Centruroides suffusus Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da : Androctonus crassicauda , Buthus occitanus Güney Afrika’da : Parabuthus granulatus Hindistan’da : Mesobuthus tamulus , Palamneus swammerdami Wikipedia

http://www.ulkemiz.com/akrep-zehiri-hakkinda-bilgi

Siyahi Irk, Zenciler Hakında Bilgi

Siyahi Irk, Zenciler Hakında Bilgi

Siyahi , antropolojide insanların ayrıldığı ırklardan biri. Bu kavram yalnızca belirli milletleri değil, derileri siyah olan tüm insanları kapsar. Batılı devletlerde yaygın olarak kullanılan Afro (Afrikalı) ve Karayipli sözcükleri de zaman zaman Türkçede kullanılır.

http://www.ulkemiz.com/siyahi-irk-zenciler-hakinda-bilgi

Sünnet Nedir ? Yapılmasının Gerekçeleri Nelerdir ?

Sünnet Nedir ? Yapılmasının Gerekçeleri Nelerdir ?

Yüzyıllardır bilinen ve ülkemizde yaygın olarak uygulanan sünnet, dünyada birçok toplum ve kültürde de, fayda zarar hesabı yapılmadan dini inanç ve gelenekler nedeniyle yapılan cerrahi bir işlemdir.

http://www.ulkemiz.com/sunnet-nedir-yapilmasinin-gerekceleri-nelerdir-

İnsanın Ataları Kimlerdi?

İnsanın Ataları Kimlerdi?

Bugünkü insana benzer özellikler gösteren ilk insansı canlıların, bundan milyonlarca yıl önce nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı sorusu, çağımızda bile hâlen açıklığa kavuşturulamamıştır.

http://www.ulkemiz.com/insanin-atalari-kimlerdi

Genler ve Çevre üzerine “Nature via Nurture”

Genler ve Çevre üzerine “Nature via Nurture”

Matt Ridley’in ‘Nature via Nurture’ (Yetişme ve Doğa) kitabı süregitmekte olan ‘Nature versus Nurture’ (Yetişmeye karşı Doğa) tartışmalarına nokta koyup, tartışmayı yeni bir söylemde başlatmayı başarmış bir kitap.

http://www.ulkemiz.com/genler-ve-cevre-uzerine-nature-via-nurture

Tropiklerde bir ada: Tioman

Tropiklerde bir ada: Tioman

Tioman adası Malezya'ya ait, 1970’lerde Time dergisinin dünyanın en güzel adalarından biri ilan ettiği, Güney Çin Denizi'nin çevrelediği, hindistancevizi ağaçlarını bolca görebileceğiniz ve yaban hayatına dair de ılıman iklim insanlarını çokça şaşırtacak türlerin olduğu bir ada. Adaya ziyaretimde gözlemlediğim bir türü ve denizin altındaki çeşitliliği özellikle anlatacağım bu yazımda. İlki biz ılıman ülke insanlarının bildiği 'süleymancık'lardan çok farklı bir sürüngen! Yılanınki gibi çatallanmış dili ve timsaha benzer derisi olan, timsah boyutunda bir kertenkeleden bahsediyorum. Adı Monitör kertenkelesi (cinsi lat. Varanus). Bu cinse ait 50’den fazla tür bulunuyor. Uzun boyunları, kuvvetli kuyruk ve pençeleri var. Yayıldığı bölgeler Afrika’dan Hindistan yarımadasına, Güneydoğu Asya’ya, Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi’ndeki adalara kadar uzanıyor. Monitör kertenkelelerini diğerlerinden ayıran özellikler arasında oldukça hızlı bir metabolizmaya sahip olması ve avını elde etmesine yardımcı olan çeşitli sensör adaptasyonları var. Bazı monitör kertenkelelerinin zehir salgıladıkları biliniyor. Adanın içindeki çöplükte ilk gün karşılaştığım tür oldukça büyük ve siyah derili bir bireydi, bugün de ormanlık alanda sarı benekli iki başka birey ve yine küçük siyah bir başkasını gördüm. Bu cinse ait bazı türler Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması için Uluslararası Birlik (IUCN) Kırmızı Listesinde "Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi büyük olan türler" başlığı ile tehdit altındaki türler kategorisine alınmış, adanın yerlisinden aldığım bilgiye göre ise yaklaşık 30 tane monitör kertenkelesi burada yaşamakta. Bu türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının en büyük sebeplerinden biri biz insanlar. Tropik ormanların da insanların kendine yaşam alanı açmak için ağaçsızlandırılması yaban hayatı açısından giderek artan bir sorun. Ağaçsızlandırmaya bir örnek olarak Güney Amerika'da yer alan Amazon yağmur ormanlarının son 30 yıllık dönemdeki uydu görüntülerine bakılabilir. Hele ki tropiklerde her bir ağaç neredeyse kendi başına bir mikro-ekosistem. Şöyle ki: Ağaçlar hem çok sık hem de boyları oldukça uzun (ışığa erişmek için bir adaptasyon). Ağaçların alt kısımları karanlıkken, kanopi diye adlandırılan üstlerdeki ağaç topluluğu ise ışığa kavuşmuş durumda. Bu durum ağacın üzerinde çok farklı türlerin bir arada yaşamasını mümkün kılıyor. Dolayısıyla Tropiklerden eksilen her bir ağaç birçok farklı canlının da yaşam alanını kaybetmesi anlamına geliyor. Öte yandan Tioman Adası korunan alan statüsüne sahip ve hala içine insanın giremeyeceği ormanları mevcut. Korunan alan olmasının bir sebebi mercan kayalıkları. Tioman adası ve civar adalar mercan resiflerinin güzelliği ile biliniyor, denizin içi akvaryum gibi, sayılamayacak kadar çeşitli deniz canlısı barındırıyor. Kayalara yapışmış kaya midyeleri, anemonların (denizşakayığı) içine saklanmış ve ancak bir kıpırtı olması halinde yuvalarından çıkan palyaço balığı (Kayıp balık Nemo mu demeli?), kuma gömülmüş ve neredeyse kumun rengini almış bir başka balık türü, kırmızıdan sarıya rengarenk mercanlar, siyah dikenleri ve merkezinde parlayan mavi-turuncu yuvarlak bölgesiyle devasa deniz kestaneleri, gökkuşağı renkli balıklar.. Suyun altı bir panayır alanı gibi. Yerli rehberin dediğine göre köpek balığı görmek de mümkünmüş; fakat şnorkelle dalış yaptığımız yerde böyle bir imkan olmadı. Sözün özü Tioman kafanıza hindistan cevizi düşmesi (Newton'ın kafasına düşen elma etkisi yapar mı bilinmez), karşınıza monitör kertenkelesi yahut bir daldan ötekine atlayan sincap ya da maymunun çıkması ve akvaryum gibi deniziyle sizi şaşırtması muhtemel bir ada. Futuyma'nın Evrim kitabının içinde dolaşıyor gibi hissetmeniz de bir diğer olasılık. Kaynakça: IUCN Red List (Ekim, 2013) 2. American Museum of Natural History (Ekim, 2013) 3. Kar amacı gütmeyen, türlerin kayıt altına alınmasında aracı websitesi (Ekim, 2013) Bilgenur Baloğlu http://www.bilim.org/tropiklerde-bir-ada-tioman/

http://www.ulkemiz.com/tropiklerde-bir-ada-tioman

Uçamayan Kuş Türleri

Uçamayan Kuş Türleri

Kuş denildiğinde ilk aklınıza gelen nedir? Uçmak, doğru! Ancak doğa ana kurallarına istisnalar yaratarak bizi şaşırtmayı hiç bir zaman bırakmaz.

http://www.ulkemiz.com/ucamayan-kus-turleri

Gelmiş Geçmiş En Önemli 10 Gemi Batığı

Gelmiş Geçmiş En Önemli 10 Gemi Batığı

Tarihin ilk gemi batığı kazısı 1961 yılında, 53 yıl önce yapılmıştı. O zamandan beri hepsinin kendine has hikayeleri olan, binlerce yeni batık keşfedildi.

http://www.ulkemiz.com/gelmis-gecmis-en-onemli-10-gemi-batigi

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Dallarında öncülük yapmış ve arkeolojinin gelişimine katkı sağlayan, hem dünyadan hem Türkiye’den 10 kadın arkeoloğu sizlere tanıtıyoruz.

http://www.ulkemiz.com/turkiyeden-ve-dunyadan-10-oncu-kadin-arkeolog

Havadan su elde eden kule

Havadan su elde eden kule

Etyopya’nın bazı kısımlarında, içilebilir su bulmak altı saatlik bir macera demek. Su Projesi (Water Project) isimli bir grup, su bulmanın oldukça zor olduğunu söylüyor.

http://www.ulkemiz.com/havadan-su-elde-eden-kule

Neden Uzayda Su Arıyorlar?

İnsanlık tarihi boyunca kavimler, suyun bol olduğu coğrafyalara doğru kitlesel göçler yapmışlar ve su boylarındaki bereketli topraklara hükmedebilme kaygısıyla birbirleriyle savaşmışlardır.

http://www.ulkemiz.com/neden-uzayda-su-ariyorlar

9 Ölümcül Virüs

9 Ölümcül Virüs

Son günlerde bütün dünyada bir Ebola kaosu yaşanmakta. Fakat öncelikle sevgili Küba’ya bir teşekkür borçlu olduğumuzu belirtmeliyim.

http://www.ulkemiz.com/9-olumcul-virus

Çikolatakolikler İçin Dünyanın En İyi Mekanları

Çikolatakolikler İçin Dünyanın En İyi Mekanları

Bir parça çikolata ısırdığınızda dünya öyle kötü bir yer gibi görünmüyor, değil mi? Onun ipeksi dokusu, çekici aroması ve göze hoş gelen renkleri tat tomurcuklarınızı harekete geçirmekten çok daha fazlasını yapabilir.

http://www.ulkemiz.com/cikolatakolikler-icin-dunyanin-en-iyi-mekanlari

Kafataslarındaki Muammalı Delikler

Kafataslarındaki Muammalı Delikler

Atalarımız niçin birbirlerinin kafataslarında delikler açtılar?

http://www.ulkemiz.com/kafataslarindaki-muammali-delikler

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına Girişi – 2. Bölüm

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına Girişi – 2. Bölüm

1. Dünya Savaşı'nın Başlangıcından Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girişine Kadar Geçen Süreçte Yaşananlar: 2 Ağustos 1914’de Osmanlı Devleti ile Almanya arasında ittifak imzalandıktan ve seferberlik ilan edildikten sonra, 5 Ağustos’ta İstanbul’da bulunan Rus elçisi de Giers, Enver Paşa ve diğer hükümet ileri gelenleriyle yapılan temaslara ait dikkate değer bilgileri kapsayan üç yazıyı hükümetine göndermiştir. ( Bayur, 1952: 133-134) Bu yazılarda Rus Büyükelçi, Enver Paşa ile Rus askeri ataşesi General Leontief’in yaptığı görüşmeden bahsetmiş ve bu görüşmede Enver Paşa, Rusya yanında savaşa dahil olunması durumunda Kafkasya sınırında bulunan 9 ve 11. Kolorduların Rusya hizmetine verilebileceği üzerinde durmuştur. Bununla beraber Türk ordusunun Balkanlarda Avusturya kuvvetlerine karşı da kullanılabileceğinin altını çizmiştir. Buna karşılık Rusya’dan Balkan devletlerini ikna ederek Ege adaları ve Batı Trakya’nın Türkiye’ye bırakılmasını sağlaması istenmiştir. ( Bayur, 1952: 133-134) Yine bu yazılarda Rus Büyükelçisi, Osmanlı ordusundaki Alman subaylardan duyduğu rahatsızlığı Enver Paşa’ya ilettiğinden ve Bulgaristan elçisi Toşef ile yaptığı görüşmeden de Bulgarların Türkler gibi düşündüklerini ve aralarında işbirliği olabileceği sonucunu çıkardığını bildirmiştir. Bu sebepler ile Rusya’nın Türk ittifak teklifini reddetmemesi gerektiğinin altını çizmiştir. Ancak Rus Dışişleri Bakanı Sazanov, “Rusya için bir taahhüt teşkil etmemek şartıyla Enver ile görüşmelere hiç olmazsa vakit kazanmak için devam ediniz.” karşılığını vermiştir. ( Bayur, 1952: 133-134) Buradan anlaşıldığı kadarı ile Enver Paşa Ruslar ile bir ittifak yapmak arzusunu, Almanya ile gizli ittifak yapıldıktan sonra da sürdürmüş, Ege Adaları ve Batı Trakya karşılığında doğu sınırında bulunan 9. ve 11. kolorduları batıya kaydırma sözü vermiş ve gerektiğinde bu kolorduları Rusya’yı korumak için Avusturya üzerine ya da Rusya’ya savaş ilan eden herhangi bir Balkan devleti üzerine sevk etme sözü vermiştir. Rus Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığına ivedilikle Türklerin tekliflerinin kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Ancak Rus Dışişleri Bakanı Sazanov, Bulgarlardan bir karşılık alınamadığını belirterek Enver ile yapılan görüşmelerde zaman kazanılmasını istemiş, bununla birlikte Türklerin Almanya ile birlik olmaları durumunda büyük bir hata yapacaklarının altını çizerek Osmanlı Devleti’nin geleceğinin Rusya, İngiltere ve Fransa’nın elinde olduğunu ve Türklerden çekinilmemesi gerektiğini belirtmiştir. (Akbay, 1970: 56) Tüm bu bilgiler ortaya 3 önemli sonuç çıkarmaktadır; Almanya ile yapılan ittifak anlaşmasının gizliliği korunabilmiştir. Almanya ile yapılan ittifak anlaşmasının Enver Paşa nezdindeki bağlayıcılığı tartışmalıdır. Rusya ile ittifak gerçekleşse Almanlar ile yapılan anlaşma yırtılacak mıydı? Bunu bilemeyiz. Ancak Enver Paşa, “weltpolitik” profilinden ziyade “realpolitik” bir bakış açısına da sahip olabilir. Bununla beraber bu hareket, Almanya ile birlikte savaşa girmeden Rusya’yı hazırlıksız yakalamak için yapılmış bir manevra da olabilir. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi, Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa girdiğinde yaşanabilecekleri öngörmüş ancak Rus Dışişleri Bakanı Sazanov bu öngörüye sahip olamamıştır. Büyükelçinin uyarılarını dikkate almamış, Osmanlı gücünü hafife alması ve müttefikleri olan İngiltere ve Fransa’ya fazla güven duyması bu uyarıları kulak arkası etmesine sebep olmuştur. Bu tavır, Rus Dışişleri Bakanının ileri görüşten uzak olduğunu ortaya koymaktadır. Savaşta Türkiye’nin Rusya’ya karşı oynayacağı büyük rolü görmemekle birlikte boğazların Türkler tarafından kapatılmasının yaratacağı sonuçları da hesaplayamamıştır. Osmanlı Devleti ile yapılabilecek bir anlaşmayı Bulgaristan’ın belirsiz durumunun aydınlanmasına bırakmıştır. Goeben ve Breslav’ın Osmanlı Devleti’ne sığınması: Osmanlı Devleti’nin en önemli çekincelerinden biri, savaş halinde Rusya’nın boğaza bir çıkarma yaparak Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakabilecek olmasıydı. Bundan başka bu durum ve Karadeniz üzerinde Rusya’nın donanma olarak en etkin güç olması, Balkan devletlerin üzerinde de etkili olabilirdi. Rus Karadeniz egemenliğinin herhangi bir savaşta doğuracağı yukarıda belirtilen tehlikeleri göz önünde tutan Osmanlı başkomutanlığı, Avusturya donanmasından bir kısmının Türkiye’ye gelmesini temenni etmişti. Kendi kıyılarını korumak isteyen Avusturya, bu teklifi olumlu karşılamamıştır. (Belen, 1964: 67) Halbuki bu durumun farkında olan Alman genelkurmayı, 2 Ağustos’ta, daha Osmanlı-Alman ittifakı imzalanmadan ve daha bu imza Berlin’de öğrenilmeden önce konuyu düşünmüştü. İttifak imzalandıktan sonra Goeben ve Breslau kruvazörleri Alman Bahriye Nazırı Amiral Tirpiç’in emriyle İstanbul’a gitme emrini aldılar. (Akbay, 1970: 62) 3 Ağustos’ta Afrika’daki Fransız üslerini bombardıman eden iki gemi, arkalarına İngiliz filosunu takarak Doğu Akdeniz’e doğru ilerlediler ve Enver Paşa’nın izni ile Osmanlı sularına girdiler. (Shaw, 1983: 374) Boğaz Komutanlığı, 10 Ağustos 1914 saat 06.50’de Alman savaş gemilerinin boğazdan içeri girdiklerini bildirmiştir. (ATESE, 1/1, D3, G2 Ds:648) Gemiler boğaza sığınmadan önce Boğaz Komutanlığı’na gemilerin geleceği haber verilmiş ve birtakım tedbirlerin alınması istenmiştir. 8-9 Ağustos 1914 gecesi Alman askeri heyeti, Enver Paşa’nın müsaadesi olduğunu bildirerek Çanakkale Müstahkem Mevkiiler Komutanı Weber Paşa’ya şifreyle bildirilmek üzere gönderdiği yazıda “Goeben ve Breslau ihtimal bugün dahil olurlar. Bütün kuvvet ve vasıtalarınızla boğazdan girmelerine yardım ediniz” denilmekteydi. (ATESE, 1/1, D13, G2, Ds:48) Nitekim 4 saatlik bir farkla İngiliz savaş gemileri boğaz ağzına gelmişlerdir. 12 Ağustos’ta İngiliz filosu komutanının, bir Alman savaş gemisinin geçip geçmediğine dair sorusuna, “geçti” cevabı verilmiş, gemilerin isimlerinin değiştirilerek satın alındığı, ayrıca bu gemilerin personelinin peyderpey Osmanlı personeli ile değiştirileceği ve Sultan Osman muharebe gemisinin[1] İngiltere’den gelmekte olan personelinin beklendiği, geldiklerinde Alman personeli ile değiştirileceği bildirilmiş ve bundan böyle bu husustaki konuşmaların elçilik aracılığı ile yapılmasının gerektiği karşılık olarak açıklanmıştır. (ATESE, 1/1, D13, G3, Harp ceridesi vesika no:2510) Alman savaş gemilerinin gelmesi, itilaf devletleri üzerinde birtakım tepkiler yaratmıştır. Bundan en çok kuşkulanan, hatta ürken ülke ise Rusya olmuştur. Rusların en büyük çekincesi Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de kendisinden daha güçlü bir hale gelmesi ve muhtemel bir boğaz saldırısının imkansız hale gelmesiydi. İngilizler de duruma sert tepkiler göstermişlerdir. Gemilerin gelmesi İngilizlerin de kuşku ve rahatsızlıklarını arttırmıştır. (Akbay, 1970: 66) ancak burada şunu da açıklamak yerinde olacaktır ki İngiliz filosu, en az Goeben ve Breslau kadar hızlı filosu ile gemileri takip etmiş ancak yakalayamamıştır ya da yakalamak istememiştir. İngiltere gemilerin Osmanlı karasularına girmesine ve Osmanlıların gemilere sahip olmasına, ileride savaştan galip çıkılması durumunda boğazlara inmesi muhtemel Rusya’ya karşı Osmanlı deniz gücünün bir miktar güçlü olmasını istemiş olabilir. Belki de İngiltere, bu iki güçlü geminin Osmanlı Devleti’ne geçmesine İngiliz Donanması karşısındaki Alman Donanmasının zayıflamasını istediği için izin verdiği de düşünülebilir. İtilaf devletleri tarafsızlık anlaşmalarına göre bu gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını, ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı hükümetini protesto etmişlerdir. Hükümet, Halil (Menteşe) Beyin teklifi üzerine gemileri satın alma yoluna gitmiştir. (Erarslan, Türkler C.13, S.341) 12 Ağustos’ta Rus sefiri bakanlığına şunu bildirdi: “Goeben ve Breslau’ın satın alınması burada durumu aleyhimize değiştirdi. Bana öyle geliyor ki askerlik bakımından bu alışveriş her halde Türkiye’nin gücünü arttırdı. Siyasal yöne gelince şüphesiz ki onun sonuçları son derece ciddi olacaktır. Çünkü bu, Türkleri yüreklendirdi. Ve onları kesin kararlara sevkedebilir. Sizin işaretlerinize uyarak zaman kazanmaya çalışacağım. Ancak benim düşüncem şudur ki, Türkiye ile ittifak yapma imkanını kabul ediyorsak derhal bir karar vermek zaruridir. Çünkü yarın belki çok geç olur. Şuna inancım var ki Türkiye ile ittifak Bulgaristan ile anlaşmayı ancak kolaylaştırır. Halbuki samimiliklerinden şüphe etmemize imkan olmayan Bulgaristan’ın hala karşılığını beklemek hem Türkiye, hem de Bulgaristan’ı kaybetmek ve kendimize düşman kılmak tehlikeleri doğurur.” ( Bayur, 1952: 139) Rus elçi de Giers’in Türkiye’nin Boğazlar ile elde ettiği stratejik önemi Sazanov’dan çok daha iyi kavradığı açıktır. Alman gemilerinin Osmanlı donanmasına katılmaları birtakım sorunlara da sebep olmuştur. Donanmayı ıslah etmekle görevli olan İngiliz Amirali Limpus ile İngiliz subayları, İngiliz amiralin isteği ile Osmanlı Donanmasından ayrıldılar ve Alman Akdeniz Filosu Komutanı olan Amiral Souchon, Osmanlı Donanmasının 1. Komutanlığına atandı. Bu durum büyük bir sorunu su yüzüne çıkardı. Bu amiral, öncelikle Akdeniz’deki Alman deniz kuvvetlerinin komutanı idi ve bu sıfatla Osmanlı Devleti’nin satın aldığı iki kruvazörün de komutanı idi ve yalnızca Alman askeri makamlarından emir alabileceğini iddia ediyordu. İkincisi, aynı zamanda Osmanlı Donanmasının 1. Komutanı olmuştu ve bu sıfat ile Osmanlı askeri makamlarından emir alması gerekiyordu. Osmanlı bayrağı taşıyan bu gemilerle Berlin’den aldığı emirlerle istediği gibi boğazlardan çıkabileceğini, dilediği donanmaya saldırabileceğini ileri sürmekteydi. Almanya büyükelçisi Vangenheim, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya yazdığı mektupta bu konuya açıklık getirmeye çalışmış, “…şu kesin teminatı verebilirim ki Amiral Souchon benim rızam olmadan, Osmanlı Hükümetinin siyasi sorumluluğunu gerektirecek hiçbir harekette bulunmayacaktır. Ben dahi hükümetlerimizi bağlayan anlaşmaların ruh ve amacına uygun olarak böyle bir konu karşısında sizlere danışmaktan geri kalmayacağım” demiştir. (Bayur, 1953: 88) Alman savaş gemileri her ne surette olursa olsun Osmanlı Devleti’nin vakitsiz savaşa girmesine sebep olmalarından dolayı zararlı oldular denilebilir ancak gemilerin gelmesi ile belki de Rusların boğaza tasarladıkları çıkarma önlenmiş ve Balkanlı devletlerin Osmanlı aleyhine girişebilecekleri faaliyetlerin ihtimalleri de azalmıştır. Bununla birlikte iki geminin Osmanlı’ya gelişleri Rusların Karadeniz üstünlüğüne karşı alınmış bir tedbirdir. Ayrıca daha savaş çıkmadan önce İstanbul’da bulunan Rus büyükelçisinin, Osmanlı Devleti’nin İngiltere’den sipariş ettiği ve teslimi yaklaşan iki geminin Türk donanmasına katılması hususundaki çekincelerini beyan etmesindeki sebebin, Karadeniz’deki Rus üstünlüğünü korumak olduğu açıktır. Rus büyükelçisinin bu isteğine uygun olarak 3 Ağustos 1914’te gemilerin devir teslimi beklenirken İngilizler gemilere el koymuşlardır.[2] Goeben ve Breslau’ın satın alınması bu bakımdan belki de İngilizlere karşı yapılmış bir misilleme hareketidir. Üçlü İtilaf Devletlerinin kendi aralarında yaptıkları görüşmeler İtilaf Devletlerinin büyükelçileri, Goeben ve Breslau gemilerinin boğazlardan geçmesi üzerine görüşmeleri yoğunlaştırmışlardır. Bununla birlikte Enver Paşa’nın Rus Ataşesine yaptığı ittifak teklifi de görüşmelerin yapılmasında etkilidir. Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçtiğini öğrenen Rus Dışişleri Bakanı Sazanov, Fransız büyükelçisine, “Almanlar bu iki gemiyi Marmara’ya sokmakla nüfuzlarını arttırıyorlar, buna karşı konulmazsa Türkiye’nin kaybedileceğini ve hatta aleyhe dönebileceğini, bu durum karşısında Rusya’nın kuvvetlerini Karadeniz kıyılarına, Doğu Anadolu ve İran sınırına dağıtmak zorunda kalacağını” söyledi. Elçinin, “Ne yapmalıyız?” sorusuna karşılık, “…ilk bakışta bana öyle geliyor ki Türkiye’ye tarafsızlığın mükafatı olarak bütünlüğü hakkında resmi ve kesin bir teminat vermeyi teklif etmeliyiz. Buna Almanya aleyhinde mali faydalar eklemeliyiz” demiştir. (Bayur, 1953: 144) Sazanov, boğazların Rusya aleyhine kapanmasının Rusya’ya getirebileceği tehlikeleri henüz görememiştir. Sazanof, Fransız büyükelçisiyle yaptığı görüşmeden sonra 15 Ağustos’ta Londra ve Paris’teki büyükelçilerine şunları bildirmiştir: “Alman gemilerinin satın alınması üzerine Osmanlı İmparatorluğu’na yapılmasını lüzumlu gördüğüm teklifler: Türkiye, tarafsızlık vaadinin samimiliğini göstermek için ordularını terhis eder, Buna karşılık üç devlet onun topraklarının dokunulmazlığını taahhüt ederler ve bunun nasıl yapılacağını incelemeye hazır olduklarını bildirirler, Türkiye, Almanya’nın Küçük Asya’da sahip olduğu demiryolu vesaire gibi ekonomik bütün imtiyaz ve teşebbüslere sahip olur. Bu sahip oluş, barış anlaşması ile kendisine temin edilecektir. Sonra Rus Dışişleri, durum gerektirirse kuvvete dayanan teklifler dahil bundan başka herhangi bir tedbiri de incelemeye hazır olduklarını bildirir.” (Akbay, 1970: 60) Bu tedbirler 17 Ağustos’ta Fransız ve İngiliz hükümetlerine bildirilmiştir. 16 Ağustos’ta Sazanov, aynı zamanda İstanbul büyükelçisine yazdığı yazıda yukarıdaki üç şartın Türklerce yeterli görülmesine karşı Limni adasının kendilerine verilmesini, yerine Yunanistan’ın Epir’i alabileceğini bildirmiştir. Aynı tarihte Sazanof, Enver Paşa’nın anlaşma tekliflerini de Londra ve Paris büyükelçilerine bildirmiştir. (Bayur, 1953: 145-147) Tüm bu görüşmeler ve teklifler bize göstermektedir ki Osmanlı Devleti ile Almanya arasında yapılan ittifakın gizliliği korunabilmiştir. Osmanlı Devleti seferberliği tarafsızlığını koruyabilmek için ilan ettiğini ileri sürmüştür. Durumu bilmeyen ve Rusya’nın teşebbüsleri ile harekete geçen İtilaf devletleri Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmasını sağlamak amacıyla görüşmelerde bulunmuşlardır. Görüşmeler devam ederken 1 Ekim’de yürürlüğe girmek üzere Osmanlı Devleti, tek taraflı olarak kapitülasyonları kaldırdığını 9 Eylül’de elçiliklere bildirerek açıklamıştır. Önce buna Osmanlı Devleti’nin müttefiki Almanya ve Avusturya karşı çıkmış ise de sonradan bu haklarından vazgeçmişlerdir. Seferberlik ve yığınağın bitirilmesine kadar zaman kazanmak isteyen Türk devlet adamları, Almanların Marn yenilgisinden sonra kararsızlığa düşmüşlerdir. Başkomutanlık karargahının ileri gelen Türk kurmayları da, ordunun bir yıl daha hazırlığa muhtaç olduğunu ileri sürmüşlerdir. (Çakmak, 1936: 4) Enver ve Talat Paşa, savaşın Almanlar tarafından kısa bir sürede bitirileceğini düşünmekteydiler. Ancak Türk kurmayları bu kanaatte değillerdi. Daha önceleri süratle savaşa katılıp Kafkasya, Mısır ve İran istikametlerine taarruzu hedef tutan planı hazırlayan Genelkurmay 2. Başkanı Hafız Hakkı Paşa, Bulgaristan’a yaptığı geziden sonra verdiği raporda Bulgarların savaşa girmeye niyetli olmadıklarını belirtmiş, ilkbahara kadar savaşa girilmemesini öğütlemiştir. (Akbay, 1970: 61) Kaynak: Bilimdili Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına Girişi – 2. Bölüm; http://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/osmanli-devletinin-i-dunya-savasina-girisi-2/    

http://www.ulkemiz.com/osmanli-devletinin-i-dunya-savasina-girisi-2-bolum

Atatürkün Katıldığı Savaşlar

Atatürkün Katıldığı Savaşlar

İkinci Balkan Savaşı (1913) I. Balkan Savaşında Balkan topraklarının büyük bir bölümünün Bulgaristan’ın eline geçmesi nedeniyle aralarında ittifak yapan Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan’a saldırdılar. Bu durumu fırsat bilen Osmanlı Devleti Bulgaristan’a savaş açtı. Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu Bolayır Kolordusu, Bulgaristan’a taarruz ederek 15 Temmuz 1913’te Keşan’ı, 17 Temmuz’da Enez ve İpsala’yı, 18 Temmuz’da Uzunköprü’yü, 21 Temmuz günü de, Karaağaç ve Dimetoka’yı alarak Edirne’ye girdi. Bunun üzerine Bulgaristan barış istedi. 29 Eylül 1913’te İstanbul Antlaşması imzalandı. Trablusgarp Savaşı (1911-1912) Sanayi Devrimi’ni ilk gerçekleştiren ülke olan İngiltere, kendisine hammadde ve Pazar bulmak amacı ile Akdeniz’e geçerek Güney Asya’ya (Hindistan’a) egemen oldu. İngiltere ilk olarak Hindistan’ın yolunu korumak amacıyla Kıbrıs’ı daha sonra da Mısır’ı aldı. Fransa; Cezayir ve Tunus’u sömürge amacı ile ele geçirdi. 1870 yılında siyasi birliğini tamamlayan İtalya, sanayisini de geliştirerek kendisine sömürge arayışı içerisine girdi. Bütün bu gelişmelerin sonucunda, İngiltere ve Fransa’nın desteğini alan İtalya Trablusgarp’a girdi. İtalyanların Trablusgarp’a saldırması sömürge arayışı içerisinde olmalarından kaynaklanıyordu. İtalya’nın Trablusgarp’ı işgalini kolaylaştıran en büyük sebep İngiltere, Fransa ve Rusya’nın İtalya’ya saldırmayacaklarına dair güvence vermesiydi. Bütün bu gelişmeler devam ederken Osmanlı Devleti bölgeye ordu ve donanma gönderemedi. Sadece, Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi vatan sever bazı subaylar sivil kıyafetler içerisinde Trablusgarp’a geçtiler. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve arkadaşları halkı ve askerleri teşkilatlandırmayı başararak, Derne, Tobruk ve Bingazi’yi kurtardılar. İtalya, Trablusgarp’ı işgalinde başarılı olamayınca Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için On İki Adayı işgal etti. Bu arada Osmanlı Devleti’nin güçsüz durumunu fırsat bilen Balkan devletlerinin Osmanlıya savaş açması üzerine Osmanlı Devleti İtalya’ya barış önerdi ve Uşi Antlaşması imzalandı.(1912) Bu antlaşmaya göre Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki son vatan toprağını da kaybederek Trablusgarp’ı İtalya’ya verdi. On İki Ada ise Balkan Savaşları bitene kadar İtalya’ya emanet edildi. Ancak İtalya, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yenildiği için On İki Ada’yı geri vermedi. On İki Ada çok sonra Paris Antlaşması ile Yunanistan’a verildi.(1947) Not: Trablusgarp’taki Osmanlı birlikleri başlıca üç komutanlığa ayrılmıştır: Derne Komutanlığı: Kurmay Binbaşı Mustafa KemalBingazi Komutanlığı: Kurmay Binbaşı Enver BeyTrablus Komutanlığı: Kurmay Albay Neşet Bey Çanakkale Savaşı I. Dünya Savaşı’nda İtilaf devletleri (İngiltere-Fransa-Rusya) Çanakkale Boğazı’nı ele geçirerek Osmanlı Devleti’ni tarih sayfasından silebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak müttefiklerden Rusya’nın Alman ve Avusturya ordularına karşı peş peşe aldığı yenilgiler İngiltere ve Fransa’yı oldukça rahatsız ediyordu. Avusturya’ya karşı Balkanlar üzerinden bir cephe açılmasını da çok istiyorlardı. Bütün bu nedenlerden dolayı İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nı dönemin en kuvvetli savaş gemileriyle abluka altına aldılar. Düşman kuvvetleri dönemin en gelişmiş savaş gemileri ile Kumkale ve Seddülbahir müstahkem mevkilerini 19 Şubat 1915’te ağır bir bombardımana tuttu. Bombardıman bir ay kadar sürdü. Bu bombardıman sonucunda Türk mevzilerinin tamamen sustuğunu zanneden düşman gemileri Çanakkale Boğazı’ndan artık rahatça geçebileceklerini düşündüler. Ancak bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlara çarpan dönemin en modern savaş gemileri, Türk topçusunun da aman vermez karşı koyuşu ile boğazın derin sularına gömüldü. (18 Mart 1915) Bunun üzerine Çanakkale Boğazı’nı geçemeyeceğini anlayan düşman kuvvetleri, ilkönce Gelibolu Yarımadasını işgal edip buradan Boğaza hakim olmayı hedefledi. 25 Nisan 1915’te büyük bir çıkarma yapan on binlerce İngiliz ve Anzak askeri karaya çıkmaya başlamışlardı. Fransız ordusu da Kumkale’ye ayak basmıştı. Osmanlı ordusu büyük destanlar yazarak kahramanca Çanakkale’yi savunmaya başladı. İngilizlerin giriştiği çevirme hareketi Anafartalar’da Mustafa Kemal’in yerinde müdahalesiyle önlendi. Mustafa Kemal, Arıburnu, Conkbayırı ve Kilitbahir’de de düşman kuvvetlerini büyük yenilgiye uğratmıştır. Artık tam bir siper savaşına dönen tarihin bu en kanlı savaşı göğüs göğüse devam ederken Bulgaristan’da Almanya yanında savaşa girdi. Bulgarista’nın savaşa girmesi ile Dimetoka’yı kendi rızamız ile Bulgarlara verdik. Böylelikle tarihimizde ilk kez bir vatan toprağı kendi rızamız ile elimizden çıkmış oldu. Bulgaristan’ın savaşa girmesi ile Almanya ile Osmanlı Devleti arasında bir köprü kurulmuş oldu. Almanya’dan bir çok yardım malzemesi Osmanlı Devleti’ne gelmeye başlayınca zaten savaşı kaybettiğini iyice anlayan İngilizlerde tamamen pes etti. İtilaf Devletleri 9 Ocak 1916’ta son birliklerini de alarak Çanakkale Boğazını terk etti. İtilaf devletlerinin Çanakkale Savaşı’nı kaybetmesinin hemen ardından Çarlık Rusya’sında Bolşevik ihtilali oldu. Doğu (Kafkas) Cephesi Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile doğuda büyük bir Rus cephesi açılmış oldu. Ruslar Berlin Barışı ile ellerine geçirdikleri Doğu Anadolu’daki Kars, Ardahan ve Batum’u ilerideki savaşlar için tam bir üs haline getirmişlerdi. Yıllarca Osmanlı Devleti içinde huzur içinde yaşayan Ermenileri, Kafkas Ermenileri ile iş birliği içerisine sokarak kışkırtmışlar ve bilinçli bir şekilde bir “Ermeni Sorunu” oluşmasına neden olmuşlardı. Rusya ile Osmanlı Devleti savaşa başladığı anda Rusya bölümünde kalan ermeni çeteleri silahlandırılmış ve Türklere karşı kullanılabilecek önemli bir güç haline getirilmişlerdi. Rusların hedefinde Doğu Anadolu’daki diğer illeri ele geçirmek ve bağlaşığı olan İngilizlerden önce Basra Körfezi’ne inmek vardı. Buna karşılık Enver Paşa’da Kars Ardahan ve Batum’u kurtarmak ardından Güney Kafkasya’ya girmek ve orada yaşayan Türkleri Rus ve Ermenilere karşı ayaklandırmak istiyordu. 2 Kasım 1914’te Rus kuvvetlerinin Kars’a doğru taarruz hareketine geçmesi ile savaş başladı. Bu sırada Enver Paşa’nın başında bulunduğu Osmanlı Ordusu da karşı saldırıya geçmişti. İlk önceleri Rus birlikleri biraz geri çekilse de, 22 Aralık 1914’te Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın çetin kış şartlarına rağmen Sarıkamış civarında Ruslara karşı yaptığı harekatta 3. Ordu’ya mensup 60.000 asker Allahuekber dağlarında donarak şehit oldu. 1915 yılı baharında Ermenilerle birleşen Rus birlikleri Van ve Malazgirt’i aldılar. 22 Temmuzda başlayan karşı taarruzla Van ve Malazgirt 25-26 Temmuz 1915’te kurtarıldı. 1916 yılında Ruslar Kafkasya’daki kuvvetlerini artırarak taarruza geçtiler. Şubat 1916’da Erzurum ve Muş, 3 Mart’ta Bitlis, 19 Nisan’da Trabzon ve 25 Temmuz’da da Erzincan Ruslar tarafından işgal edildi. Hükümet, Çanakkale bölgesinde bulunan 2.Ordu’yu Kazım Karabekir komutanlığında Doğu Cephesi’ne kaydırdı. 10 Mart 1916’da atama emrini alan Mustafa Kemal, Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılan 16. Kolordu’nun komutanı olarak, 15 Mart 1916’da Doğu Cephesinde göreve başladı. 7-8 ağustos 1916’da Muş ve Bitlis Ruslardan kurtarıldı. Yıl sonuna kadar Ruslarla savaşa devam edildi. 1917 yılında Rusya’da iç karışıklıklar başladı ve Bolşevikler devrimle yönetime el koydu. Yıl boyunca Rus birlikleri işgal ettikleri topraklardan çekildiler. 18 Aralık 1917’de Ruslarla “Erzincan Mütarekesi” yapıldı. Mütarekeden sonra Rus kuvvetleri Doğu Anadolu’yu tamamen terk etti. 1917 kışı, hem Türkler hem de Ruslar için güç şartlarda geçti. Soğuk ve hastalıklar sebebiyle iki tarafta ağır kayıplar verdi. 3 Mart 1918’de Rusya ile Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasında “Brest Litovsk Antlaşması” yapılarak Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlı İmparatorluğu’na bırakılması sağlandı. Brest Litovsk Barış Antlaşması’nın Osmanlı açısından önemi: -1878 Berlin Barışı ile Ruslara verdiğimiz Kars Ardahan ve Batum’u geri aldık -Rusların Kafkasları boşaltması ile Osmanlıya Kafkasya yolu açılmış oldu. Suriye-Filistin Cephesi Türklerin Süveyş Kanalı’na yaptıkları iki taarruz gerek Türk Ordusunun zayıf olması gerekse Almanların söz verdiği yardımları yapmaması üzerine başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine İngilizler Filistin’i işgal amacıyla karşı taarruza geçti ve Suriye Filistin Cephesi Osmanlı’ya karşı açılmış oldu. 1918 yılına kadar direnen Türkler, 400 bin kişilik büyük bir İngiliz ordusu karşısında 40 bin kişilik bir ordu ile karşı koymaya çalışmışlarsa da uzun süre direnemediler. İngilizlerin Suriye içlerine ilerlemesi devam ederken Yıldırım Ordular Komutanı Liman von Sanders Halep’te savunma düzeni kurma görevini Mustafa Kemal Paşa’ya bırakıp, Adana’ya gitti. Mustafa Kemal, bir yandan İngilizlerle mücadele ederken, diğer yandan Arap silahlı çeteleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa komutasındaki birliklerimiz İngilizleri bugünkü Suriye sınırında bir süre tutmayı başardı. 31 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Mustafa Kemal Paşa’da Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na atandı. Sakarya Savaşı (23 Ağustos - 13 Eylül 1921) İnönü’de ikinci kez mağlup olan Yunan kuvvetleri hazırlıklarını tamamlayarak, 10 Temmuz 1921’de iki ayrı cepheden taarruza geçerek Türk Ordusunu yok etmek istediler. Desteklenmiş kuvvetleriyle güçlü bir şekilde ilerlemeyi başardılar. Türk Ordusu, bu zor durumdan kendisini kurtarmak amacıyla Eskişehir’e kadar çekildi. Mustafa Kemal Paşa, 18 Temmuz 1921’de Batı Cephesi karargahına geldi ve durumu yakından görüp inceledi. Taktiksel bir anlayış sergileyerek ordunun düzenlenip kuvvetlendirilmesi için, Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmesini gerekli gördü. Bunun üzerine, Türk Ordusu, 25 Temmuz 1921’de taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya’nın doğusuna çekildi. Türk Ordusu Sakarya’nın doğusuna çekilmekle askeri bakımdan büyük bir avantaj elde etti. Bu durum Türk kuvvetleri için zor olsa da, Yunanlılar için daha da zor olan bir durum oluşturmuş oluyordu. Bu sayede, Türk kuvvetleri düşmanın gelişen taarruzlarının tehdidinden kurtarılmış, Sakarya’nın doğusunda yeniden düzenlenerek savunma gücü artırılmıştı. Yunan ordusu ulaştırma şartları ağır bir ortamda ikmal yapma mecburiyeti içerisine giriyordu. Türk Ordusunun Sakarya gerilerine çekilmesi halk arasında olduğu gibi TBMM içinde de bazı muhalif seslerin artmasına sebep olmuştu. Büyük Millet Meclisi’nde ve dışarıda son çare ve son tedbir olarak Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun başına geçmesinde fayda umulduğu yolunda bir kanaat oluştu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne verdiği bir önerge ile Başkumandanlığı kabul ettiğini bildirdi ve Meclis’in elindeki yetkileri de fiilen kullanmayı talep etti. Bu önerge üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın muhalifleri, kendisine Başkomutan ünvanını ve Meclis’in yetkilerini kullanmak hakkını önce vermek istemediler. Ancak ünvan ve yetki, 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla tanındı. Sakarya Savaşı’na Hazırlık TBMM, 5 Ağustos 1921’de çıkardığı yasa ile Mustafa Kemal Paşa’ya kendi yetkilerinin bir bölümünü üç ay süreliğine devretti. Bu yasa ile Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan (Başkumandan) atandı. Mustafa Kemal Paşa’nın bu üç aylık süre içinde verdiği kararlar “kanun” sayılacaktı. Başkomutan artık orduyu Yunan saldırısına karşı bütün olanakları en iyi şekilde kullanarak hazırlamaya başlamıştı. Başkomutan ilk olarak, Türk ulusunu özveriye çağırdı. 7-8 Ağustos’ta yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri (Ulusal Yükümlülükler Buyrukları) ile ulustan özetle şunları istiyordu. “Halkın ve tacirlerin elinde bulunan yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde kırkı, bedelleri sonradan ödenmek üzere orduya verilecekti. Öküz ve at arabalarının, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisi teslim edilecekti. Halkın elinde ne kadar silah ve cephane var ise üç gün içinde orduya teslim edilecekti. Eli silah tutan herkes orduya katılacaktır. Teknik elemanların hepsi ordu emrine alınmıştı. Bütün teknik araç ve gereçlerin yüzde kırkına el konulmuştu. Her aile bir takım çamaşır ile bir çift çorap ve çarık hazırlayıp orduya verecekti. İlçelerde Milli Vergi Komisyonu kurulacak, rahat çalışabilmeleri için bölgede İstiklal Mahkemeleri kurulacaktır. Sahipsiz mallar, komisyonun denetiminde olacaktı. Bu emirlerin yerine getirilmesinin denetimini İstiklal Mahkemeleri yapacaktı.” Artık ulus tam anlamı ile bilinçli bir hale gelmişti. Bu sonuçla Başkomutan’ın bütün emirleri fazlasıyla yerine getirilmiş ve ordunun ihtiyaçları elden geldiği ölçüde giderilmiştir. Sakarya Savaşı Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921’de Polatlı’daki Cephe Karargahına giderek ordunun başına geçti. Cephede teftiş yaparken, attan düşerek birkaç kaburga kemiği kırıldı. Savaşı cephede yaralı ve kaburga kemiği sarılı bir şekilde idare etmek zorunda kaldı. 14 Ağustos sabahı yunanlılar güçlendirdikleri birlikleriyle ilerlemeye başladılar. Kendilerini oyalamaya çalışan Türk kuvvetlerini önlerine alarak geldikleri Sakarya ırmağının kıyısında 23 Ağustos’ta Türk ordusu ile karşı karşıya geldiler. Asıl savaş o gün başladı. Çünkü Yunanlılar Sakarya ırmağını aşmaya başlamışlardı.Yunanlılar Ankara’ya ulaşmak için var gücüyle saldırıyordu. Özellikle Sakarya’nın doğusunda şiddetli çarpışmalar oluyordu. Yunanlılar bir ara Ankara’ya 50 km. kadar yaklaştı. Ancak her seferinde önlerine yeni birlikler yetiştirilerek durdurulmaları başarıldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa her seferinde değişik taktikler uygulayarak yeni savunma çizgileri oluşturdu. Bu taktiksel anlayışını Türk ordusuna ve milletine şu sözleriyle ifade ediyordu, “Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır, o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz” Yirmi iki gün, yirmi iki gece süren ağır çatışmaların ardından Yunanlılar yenilerek geri çekilmeye başladılar. 13 Eylül’de Sakarya Irmağı’nın doğusunda tek bir yunan askeri bile kalmamıştı. Sakarya zaferi, geri çekilmenin durduğu, ileri gidişin başladığı noktayı oluşturmuştur. Sakarya Savaşı’nın Türk Ulusu açısından tarihsel önemi Eğer bu savaş yitirilseydi Anadolu’da Türk varlığı tamamen sona erecekti. Yunanlıların Ankara’ya ulaşması demek, İngilizlerin yardımı ile Türk varlığının Anadolu topraklarından silinmesi işleminin hız kazanması demekti. Sakarya Savaşı’nın Sonuçları - 22 gün süren savaş sonucunda Yunanlılar yenilmiş ve savunma durumuna geçmişlerdir. - TBMM hakkındaki kuşkular tamamen ortadan kalkmıştır. - TBMM Mustafa Kemal’e “Gazilik” ve “Mareşallik” ünvanlarını vermiştir. (19 Eylül 1921) - Mustafa Kemal’e 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla verilen Başkomutanlık yetkisi süresiz uzatılmıştır. - İtilaf devletleri üç ay süreyle ateşkes önerisinde bulundular. - Savaş, Kurtuluş Savaşı’nın son savunma savaşı olmuştur. - İtalyanlar Anadolu’yu tamamen boşalttılar. - Rusya aracılığı ile Kafkas Cumhuriyeti’yle Kars Antlaşması imzalanmıştır. - İngiltere ile esir Mübadelesi Antlaşması imzalanmış ve Malta’daki Türk esirler serbest bırakılmıştır. - Fransa ile Ankara Antlaşması imzalanmıştır. - Ukrayna ile Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Büyük Taarruz (Başkomutanlık Meydan Muharebesi) Türk ordusunun Sakarya Savaşı’nda elde ettiği başarı kamuoyunda büyük ses getirmiş, TBMM’nde taarruza kalkılması gerektiği yönünde fikirlerin beyan edilmesine neden olmuştur. Elbetteki Türk ordusu Sakarya Savaşı’nı kazanarak büyük bir moral içerisine girmiş ve bir an evvel düşmanı yurttan atmanın hesaplarını yapar hale getirmiştir. Ancak Büyük Taarruz öncesi bazı şartların oluşması gerektiğini çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, acele edilmemesi gerektiğini 4 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’nin gizli bir toplantısında yaptığı şu konuşma ile açıkça ifade ediyordu, “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür”. Sakarya Savaşı’nda Yunan ordusunun saldırma ve ilerleme gücünün iyice zayıflamış olması henüz yurdun kurtarılmış olması anlamına gelmiyordu. Anadolu’dan tamamen sökülüp atılması gerekiyordu.1922 yılının Haziran ayı ortalarına gelindiğinde Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa,artık taarruza geçilmesi gerektiği kararını almıştı. Büyük bir gizlilik içerisinde yürütülen çalışmalarda düşmanın kuvvetlerinin dikkati başka yönlere çekiliyordu. Diğer taraftan Türk ordusu büyük bir zaferi sağlayacak olan bir taarruz hareketi için var gücüyle çalışıyordu. Mustafa Kemal Paşa ordu birlikleri arasında düzenlenecek futbol müsabakaları bahanesiyle tüm ordu komutanlarını Akşehir’e davet etti. 28 Temmuz gecesi ordu komutanları ile yapılacak taarruz hakkında bir toplantı yapan Mustafa Kemal Paşa, gereken talimatlarını burada ordu komutanlarına iletti. Basına 21 Ağustos günü Çankaya Köşkü’nde bir çay daveti verileceği haberi bildirilmişti. Böylelikle gizli bir şekilde yürütülen Büyük Taarruz hareketinde son aşamalara hızla geliniyordu. Mustafa Kemal Paşa 20 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. 26 Ağustos sabahı ordumuz Afyonkarahisar Kocatepe’de taarruza tam bir baskın şekline başlamış, düşman tam bir şaşkınlık içerisine girmişti. Sabah saat 04:30’da topçu birliklerinin taciz ateşi ile başlattığı harekat, saat 05:00’de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Piyadelerimiz, Sabah 06:00’da Tınaztepe’ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, işgalci Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe’yi ele geçirdiler. Daha sonra, saat 09:00’da Belentepe, ardından Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci günü, 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe’den Çiğiltepe’ye kadar on beş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5.Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. Aynı zamanda 2.Ordu’da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü. 26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz’u, Genelkurmay Başkanlığı’nca TBMM’ne bildirilmiş büyük bir sevinç ve gurur duyulmasına sebep olmuştur. Genellikle süngü hücumları ile gerçekleştirilen taarruz harekatı, 27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken Türk Ordusunun bütün cephelerde yeniden taarruza geçmesi ile devam etmiştir. 27 Ağustos saat 18:00’de, Afyon 8.Tümen tarafından kurtarıldı. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon’a taşındı. 28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekatı ile düşmanın 5.Tümeni tamamen çevrildi. 29 Ağustos gecesi yapılan toplantıda hızla harekete geçilerek artık muharebenin sonlandırılması gerektiği sonucuna varıldı. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz’un son safhası askeri tarihimize Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçmiştir. 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar’da Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta yok edilmiş bir kısmı da esir alınmıştı. Böylelikle Büyük Taarruz hedeflendiği gibi 5 gün gibi kısa bir sürede gerçekleştirilerek kesin sonuç elde edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, kaçan düşman askerlerinin takip edilmesini uygun görerek o ünlü sözünü söylemiştir, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir İleri” Yunan ordusu kesin yenilgi ile kaçarken acımasızca geçtikleri yerdeki halkı öldürüyor ve her yeri yakıp yıkıyorlardı. İzmir’e doğru kaçan Yunan askerlerinin bir kısmı ve Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis esir olarak ele geçirilmişti. Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Sabuncu Bel’den geçen 2.Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir’e doğru akarken, bunun solunda 1.Tümen de Kadife Kale’ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2.Alayı Tuzluoğlu Fabrikası’ndan geçerek Kordonboyu’na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükümet Konağına, 5.Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4.Alay Komutanı Reşat Bey’de Kadife Kale’ye bayrağımızı çektiler. Askerlerimiz İzmir’de coşku ve sevinç gösterileri arasında çiçeklerle karşılandı. Süvarilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Kurtuluş zaferinin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in kurtuluşunu Belkahve’den seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak kat edip İzmir’e ulaşması yurt içinde ve yurt dışında hayret ve takdir uyandırdı. Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o anda İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türk’lerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması’yla, silahlı çatışma durdurulmuş, Edirne dahil Trakya’nın da Türkiye’ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edilmişti. Bu gelişmeler üzerine, Anadolu’da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, istifa etti. Kaynak: http://www.ataturkdevrimleri.com/yazi-273-buyuk-taarruz.html

http://www.ulkemiz.com/ataturkun-katildigi-savaslar

ABD Büyükelçisi General Charles H. Sherrill; Çankaya Köşkü’ne ikinci ziyaretini

ABD Büyükelçisi General Charles H. Sherrill; Çankaya Köşkü’ne ikinci ziyaretini

“Ancak bu defa gideceğim yer merasim daireleri değildir. Askeri yaver bu çok uzun salonun sonunda sola dönerek merdivenlerden yukarıya çıkıyor.

http://www.ulkemiz.com/abd-buyukelcisi-general-charles-h-sherrill-cankaya-koskune-ikinci-ziyaretini

Ölümünün Ardından – Fidel Castro Kimdir?

Ölümünün Ardından – Fidel Castro Kimdir?

Kendi rahatları için değil, toplumun ve ulusunun rahatı için yola çıkanlar, hayatta büyük zorluklar ile karşılaşırlar ki pek azı bu zorlukların üstesinden gelebilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/olumunun-ardindan-fidel-castro-kimdir

Altay Dağlarında Büyük Keşif: 50.000 Yıllık Sanat Eserleri

Altay Dağlarında Büyük Keşif: 50.000 Yıllık Sanat Eserleri

Altay Dağlarında bir Paleolitik Çağ merkezi olan Denisova Mağarası, içerdiği ilginç buluntular ile dünya tarihine yeni katkılar sunuyor.

http://www.ulkemiz.com/altay-daglarinda-buyuk-kesif-50-000-yillik-sanat-eserleri


Makinalı Tüfeklerin İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Makinalı Tüfeklerin İcadı ve Tarihsel Gelişimi

1718’de James Puckle ilk defa savaşlarda toplu hedeflere karşı daha etkin olan bir savunma silahı icat etmiştir. Bu yeni üretilen “puckle” makineli tüfek, tek namlulu, büyük bir toplu tabancaya benzemekteydi.

http://www.ulkemiz.com/makinali-tufeklerin-icadi-ve-tarihsel-gelisimi

İnsanın genetik tarihinde kadınlar baskın!

İnsanın genetik tarihinde kadınlar baskın!

Investigative Genetics dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, insanlık tarihinde kadın popülasyonu erkeklerden daha fazla.

http://www.ulkemiz.com/insanin-genetik-tarihinde-kadinlar-baskin

Tanzanya Nasıl Bir Ülkedir?

Tanzanya Nasıl Bir Ülkedir?

Tanzanya ya da resmi adıyla Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti, Afrika’nın güneydoğu bölgesinde yer alan bir ülkedir. Tanzanya, kuzeyde Kenya ve Uganda ile sınır komşudur.

http://www.ulkemiz.com/tanzanya-nasil-bir-ulkedir

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır?

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır?

Yaygın Adı: Şişen engerek Bilimsel Adı: Bitis arietans Alt familya: Viperinae Familya: Viperidae (engerekgiller) Alt takım: Serpentes (yılanlar) Takım: Squamata (pullu sürüngenler) Boyutları: 90 cm’den 1.8 m’ye kadar Fiziksel Özellikleri: Geniş başlı ve yuvarlak burunlu, oldukça yapılı bir vücut; pulları karına çıkıntılı; rengi değişiklik gösterir; çoğu koyu gri; büyük, krem rengi kenarlı nişanlar veya arka aşağısında “U” şeklinde işaretler olan kirli-sarı ya da kahverengi vücutları vardır. Alışkanlıkları: Karasal, hava durumuna göre gececil veya gündüzcüldür. Yaşam Çizgisi: Yavrularını canlı ve kümeler halinde doğurur; bir seferde en çok 156 yavru kaydedilmiştir; gebelik süresi 90-120 gündür. Beslenme Tarzı: Memeliler, kuşlar ve kertenkeleler. Yaşam Alanı: Çok uyumludur; kapalı, sık ormanlar ve en kurak çöller dışında her yerde görülebilir. Yeryüzünde Dağılımı: Afrika Sahrasının güneyinde yalıtılmış bir nüfus ile Fas’ın güneyinde bulunur; Kongo havzasında bulunmaz; Arap Yarımadasında küçük bir nüfus bulunur. Türün Durumu: Oldukça yaygın. Benzer Türler: Yoktur, diğer büyük engerekler renkli, geometrik şekillere sahiptir. Zehir özellikleri: Nispeten toksiktir ama asıl tehlike, büyük miktarda enjekte edildiğinde gelir, bir insanı kolayca öldürebilir, zehir yavaş hareket eder, tedaviyle vakaların yüzde 90‘dan fazlası kurtarılabilir. Şişen engerek, en çok rastlanan Afrika yılanlarından biridir. Geniş bir dağılıma sahip olmakla birlikte, aynı zamanda farklı habitatlarda gözlenir ve büyük olması sebebiyle dikkat çekicidir. Erişkin şişen engerekler çok büyüktür, ağır kanlı yılanlar genellikle tırtıl gibi düz bir çizgide ve arkalarında belirgin bir sığ yarık bırakarak hareket ederler. Gövde altı pullarının izleri genellikle kumlu topraklarda görülebilir. Yılın başlarında genellikle sessiz yollardan geçerken görülürler; hareket etmeden yatarak, mümkün olduğu kadar çok ısı absorbe etmeye çalışmaları birçok yaralanmayla sonuçlanır. Hantaldırlar, tipik yılan kıvraklığıyla bir yerden bir yere kolayca kayarak hareket edemezler. Ancak eğer gerekirse, kayarak gitme metodunu kullanıp, şaşırtıcı derecede hızlı hareket ederler. Gevşek zemin üzerinde bu hareket yöntemi beceriksizce bir sarmala dönüşür. Güçlü Savunma Şişen engerekler genelde kolay korkmaz. Eğer açık alanda fark edilirse, muhtemelen bir süre hareketsiz kalır, daha sonra yavaşça uzaklaşır. Uzaklaşmasına engel olunursa, korunaklı “S” şeklinde bir sarmal halini alıp, kafasın hafifçe kaldırarak, vücudunu şişirir ve yüksek sesle tıslar. Bu ses; bir kere duyulursa, kolay kolay unutulmayacak bir sestir. Bazıları huysuz olur ve ufak provokasyonlarla saldırmaya başlar, hızlı ve güçlü bir şekilde ısırırlar (bilimsel ismi olan Arietans, Latince Arieto’dan gelir ve sertçe toslamak veya saldırmak anlamına gelir.). Saldırırken neredeyse yerden uzaklaşabilirler ama hemen geri çekilirler, bazen de darbenin kuvveti sonucunda geriye devrilirler. Bu da açıkça hatalı olan, şişen engereklerin sadece geriye doğru saldırabildiği teorisine neden olmuştur. Hatta çoğu zaman saldırırken geriye veya yana doğru siper alarak yanaşırlar ve dönüp uzaklaşmak için fırsat yaratırlar. Çoğu şişen engerek kurbanı, kendilerini sokan yılanı son ana kadar görmez. Şişen engerekler oldukça tembeldir ve yol kenarlarının tadını çıkarma alışkanlıkları vardır. Ayrıca çok iyi kamufle olur; gün batımında aktif olduğu için görülmesi zordur. Üzerine veya yanına basılması çok kolaydır ve bu yılanın refleks olarak saldırmasına neden olur. Büyük oldukları için yukarı doğru birçok ayakkabı ve botun boynundan yükseğe saldırabilirler, bu sebeple ısırıklar çoğunlukla ayak bilekleri ya da alt bacaklarda bulunur. Acı ve ısırılan alan çevresindeki şişkinlik, çok hızlı gelişir (bazı ısırıklar kuru ve zehir iletilmeden belirmesine rağmen). Şişkinlik kısa sürede etkilenen uzva ve bütün vücuda morarma ve kan dolu kabarcıklar şeklinde yayılır. Fakat zehir göreceli olarak yavaş hareket eder, ölüme yol açması iki-dört gün sürer, ki bu süre içinde tıbbı yardım almak mümkündür. Panzehiri bulunmaktadır ve vakaların yüzde 90’ından fazlası kurtarılmaktadır. Komplikasyonlar çoğunlukla yanlış ilk yardımdan kaynaklanır. Örneğin; uygun olmayan turnikeler, yarayı yırtarak açmak veya fazla heyecanla uygulanan panzehirler gibi. Yüksek iyileşme oranına rağmen, Güney Afrika’daki ciddi yılan sokma vakalarının yarısından çoğu ve ölümcül vakaların ise neredeyse tamamından şişen engerekler sorumludur. Ölüm, çoğunlukla böbrek iflası sonucu gelir. Nüfus Türevleri Şişen engerekler, nemli yağmur ormanları (gaboon engerekten, bitis gabonica. ile ye değiştikten bölgeler) ve kurak çöller dışında hemen hemen her ortamda yaşayabilirler. Sahra, dağılım alanlarının kuzeyinde bir bariyer oluştursa da, Güney Fas’ta türler genişleyen bir çölle yüz yüze gelip geri çekildikleri zaman, geride küçük bir nüfus kalır (kahverengi ev yılanlarıyla, Lampror fuliginosus, benzer şartlardadırlar). Şişen engerekler aynı zamanda Kızıl Deniz in karşısında ve Arap Yarımadası’nın güneybatı köşesinde de yaşarlar Dağılım alanının daha kuru yerlerindeki yılanlar, genellikle cansız olur ve kumlu, tozlu çevreye uyum sağlamak için donuk bir görüntüye sahiptir. Afrika’nın kuzeydoğusundaki soluk fertlere bazen Bitis arietans somalica, yani Somali şişen engereği de denir. Bu alt türlerin kuyruklarının altında karinalı pullar vardır (kuyruk altı olarak bilinirler). Bazı yüksek alanlarda bulunan şişen engereklerin, göz alıcı, sarı veya turuncu bir alt rengi vardır ve Güney Afrika’nın Cape bölgesindeki türlerle benzerlik gösterirler. Erkek şişen engerekler dişilere kıyasla daha küçük ve daha parlak renkli olur. Av Çeşitliliği Şişen engerekler pusuya yatarak avlanır; kemirgenler, kuşlar, kara kurbağaları ve diğer yılanlar gibi pek çok omurgalı ile beslenir. Kara kaplumbağalarını bütün olarak yuttukları bilinir ve Afrika kirpilerini de sıklıkla avlarlar. Küçük ve savunmasız avları da zehir enjekte etmeden yakalayıp yutabilirler ancak büyük avlarına saldırıp, hemen serbest bırakırlar ve zehir etkisini gösterene kadar izlerini sürerler. Erişkinler ağızlarını çok büyük açabilir ve beçtavuğu, bağırtlak, tavşan, hayreksler, hatta dik-dik fawn gibi küçük antilopları bile avlayabilir. Kışın etkin olmadıkları süre boyunca idare edecek kadar büyük miktarlarda yağı yaz döneminde depolayabilirler; bu yağ, yerel kabileler tarafından alınarak romatizma tedavisinde kullanılır. Dev Doğum Kümeleri Üreme döneminde, erkekler birbirleriyle savaşır ve feromon izini takip ederek dişilerin izini sürerler. Bir dişinin peşinde yedi adet erkek yılan olabilir. Yavrular çiftleşmenin ardından üç ya da dört ay sonra doğar. Güney Afrika söz konusu olduğunda bu yaz sonuna denk gelir. Tropik bölgelerde üreme dönemi sıcaklıktan çok yağışlarla uyumludur, yavruların dünyaya gelişi yağışlı dönemle aynı zamana denk gelir. Bir defada dünyaya getirilen yavru sayısı dişinin boyutuna bağlıdır; 65 cm’lik bir dişi, 11 yavru doğurur, 90cm’lik bir dişi 35 yavru, çok büyük bir dişi 147 yavru doğurabilir. Bu rakam, vahşi şişen engereklerde kaydedilen bir seferde en yüksek yavru sayısıdır, Çek hayvanat bahçesinde koruma altında tutulanlarda bu sayı 156 olarak kaydedilmiştir. Böylesine büyük doğum kümelerinde yavruların yırtıcılar tarafından avlanma oranı, her zaman çok yüksek olur. Şişen engerek yavruları ilk günden itibaren zehirli olsa da, varanlar, gevşek derili yılanlar (Mehelya) gibi diğer türler; leylekler, yırtıcı kuşlar ve hatta yırtıcı balıklar -şişen engerekler bazen suya girer- tarafından avlanır. Dağ Akrabaları Bitis cinsi, 16 türü kapsar. Koyu desenleri olan koyu gri dağ engerekleri. Bitis atropos, yavru bir şişen engerekle karıştırılabilir. Yaşam alanları Güney Afrika kıyılarındaki Drakensberg gibi dağlık çayırlarla sınırlıdır, bu da şişen engerekle yelpazesini örtüştürür. Dağ engereği hızlı, ısıran, huysuz bir türdür ancak zehrinin etkisi hafiftir ve ölümle sonuçlanmış bilinen herhangi bir ısırma vaka yoktur. İsmini Yunan mitolojisindeki üç kader tannçasından biri olan, Zeus’la Themis’in kızı, Atropos’tan almıştır. Atropos, hayat ipini kesen bir kader tanrıçasıdır, zehirli bir yılan için uygun bir isim ancak bu tehlikeli türlerden olmayan bir yılan için fazla dramatik bir isimdir. Diğer iki kader tanrıçasından biri, Lanchesis, hayatın ipini ölçen ve uzunluğuna karar veren kader tanrıçasıdır. Lanchesis ismi çalı ustalarını da içinde bulunduğu cinse verilmiştir. Kayıp Akraba Yaşayan yakın akrabaları arasında somut bir bağ kurulabilen fosil yılanlar, çok nadirdir. Bitis olduvaiensis ise bir istisnadır. 1950’lerde Antropolog Dr Louis Leakey ve karısı Mary tarafından Tanzanya’daki ünlü Olduvai Gorge bölgesinde keşfedilen 1.75 milyon yıllık insan kalıntılarına arasında bulunması (fosil omurgası şeklinde) nedeniyle kayda değerdir. Ultraviyole Koruma Birçok yılanda, gözlerinden geçen, ana hatlarını bozarak görülmelerini zorlaştırmak için tasarlanmış, karanlık çizgiler bulunur. Birçok zehirli yılan daha kalın çizgilere, gözlerinin arkasında ve zehir bezlerinin üzerinde, karanlık deri yamalara sahiptir. Bazı durumlarda siyah pigment (melanin) derinin hemen altında bulunur. Bazı sürüngen uzmanları, bu alanların ultraviyole radyasyonun (bazı proteinlerde kimyasal değişime sebep olan) zehrin özelliğini bozmasını engellediğini düşünmektedir. Siyah pigment, ultraviyole ışınlarını emer ve nüfus etmesine engel olur. Şişen engereğin derisi iridofor denilen ve ışığı emmek yerine yansıtan küçük, parlak hücreler içerir. Kaynakça: BBC Yazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir

Dünyadaki En Tehlikeli Plajlar

Dünyadaki En Tehlikeli Plajlar

Plaj gibi güzel ve büyülü bir yerin tehlikeli olabileceğini hiç düşündünüz mü? Öyleyse bu konuda düşünmeye başlayın.

http://www.ulkemiz.com/dunyadaki-en-tehlikeli-plajlar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0