Arama Sonuçları..

Toplam 27 kayıt bulundu.
Fotoğraf Okuma Nedir

Fotoğraf Okuma Nedir

Bir sanatsal ürün ile duyusal iletişime (algılamaya) geçmenin ilk aşamasıdır; “bakmak, dinlemek, okumak, izlemek…

http://www.ulkemiz.com/fotograf-okuma-nedir

Letoon - Letoum Antik Kenti

Letoon - Letoum Antik Kenti

Antik kent Fethiye - Kaş karayolunun 65. kilometresinde Kumluova Köyü yakınında bulunmaktadırLetoon’da bulunan arkeolojik kalıntılar, M.Ö.7. yüzyılda kurulduğunu göstermektedir. Arkaik ve Klasik Dönemlerde (M.Ö.7–5) Anadolulu bir tanrıça ve bir Nymphe (su perisi) kültünün olduğu bilinmektedir. Hellenistik Dönemde görülen Yunanlaşma eğilimi ile, bu kültün yerini Leto Kültü almıştır. Bu dönemde Letoon Likya Birliği’nin kutsal alanı haline gelmiştir. Likya sırasıyla Perslerin, Karyalıların ve Yunanlıların (önce Ptolomaioslar ve sonra da Rhodos) egemenliğine girmiştir.Şair Ovidius’un anlattığı bir efsaneye göre, Zeus’tan hamile kalan tanrıça Leto, çocukları, ikiz tanrı Artemis ve Apollon’u Delos’ta doğurur. Sonra KsantHos nehrinin denize ulaştığı yere gelip, nehir boyunca kaynağa varıncaya kadar yürür. Kaynakta çocuklarını yıkamak isteyen, ama yerli halk tarafından engellenen tanrıça, yöre halkını kurbağaya çevirerek intikamını alır. İşte Leto Tapınağı insanların kurbağaya çevrildikleri bu yer, tanrıça Leto adına yapılmıştır. Bu efsanenin ardındaki gerçek, Anadolulu bir tanrıçaya adanmış bir su kaynağının varlığının olasılığıdır. Letoon Antik Kenti Görüntüleri Alanın merkezinde yan yana üç tapınak görülür, ancak hiçbirinde zemintabakasının daha üstünden kalıntı ele geçmemiştir. Doğuda kayalık sırta doğru 27.90 x 15.07 m. Ölçülerinde 6x11 sütunlu bir peristlos’u olan Dor Düzeninde bir tapınak yer alır, tanrı Apollona adanmış olan tapınak, M.Ö. 2. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Tapınak, pronaos, cella ve opisthomodos’dan oluşur; cella duvarları yarım sütunlarla süslenmiştir. İlerde batıya doğru, daha erken bir tarihe ait olan ve daha büyük, Ion Düzeninde 30.25 x 15.75 m ölçülerinde tanrıça Leto’ya adanan bir tapınak daha bulunmaktadır. Bu tapınak diğerine göre daha iyi korunmuştur ve parçaları büyük bir bölümünün rekonstrüksiyonunun yapılmasına olanak vermektedir. Bu tapınağın da 6x11 sütunlu bir peristylos’u ve cella duvarlarında yarım sütunları bulunmaktadır. Söz konusu iki tapınağın arasında ise, 8.20 x 8.70 m ölçülerinde diğer tapınaklardan daha küçük ve daha erken tarihe ait tanrıça Artemis’e adanan bir tapınak daha bulunmaktadır.  Ayrıca Leto Tapınağında 1973 yılında bulunan üç dille yazılmış M.Ö 4. yüzyıla ait kitabenin bir yüzünde Aramice, diğer yüzünde ise Grekçe ve Likçe yazı bulunmaktadır. Likçe yazılarda, "Karya ve Likya satrabı olarak Pixodares`in M.Ö 358’de ilk kez yönettiğini, Hekotomnid sülalesi ile Likyalılar arasında iyi ilişkiler kurduğunu, Likya’ya Archon ve Xanthos’a vali gibi memuriyetlere adamlarını tayin etiğini yazmaktadır. Antik Kent Letoon Tapınakların doğusunda, bir kaya tabakasının altında ele geçen yazıtta, Kaunos’lu tanrı Basileus için Ksanthos’ta kurulan bir kültten söz edilmektedir. Efsanevi bir şehir kurucusu olan, Miletos’un oğlu Kaunos’un tanrılaştırılması, onun kültü, Kaunos’ta ‘kral’ ünvanı altında Roma Dönemi’ne kadar süregelir. M.Ö 4. yüzyılda Maussollos’un erkek kardeşi Piksodoros’un satraplığı döneminde de bu Kültlerin hala var olduğu ispatlanmıştır. Yazıtta aylık ve yıllık kurbanlardan bahsedilir; kurallara karşı çıkanların, Leto ve çocukları ile Nympheler önünde suçlu sayıldığı anlatılır. Kalıntılar ve ele geçen kitabeler buranın dinsel ve politik bir alan olduğunu göstermektedir.  Tapınakların güneyinde, MS 7. yüzyılda terk edilmiş olan, bazilika şeklinde bir kilise bulunmaktadır. Ana tapınağın güneyine ve batısına doğru yapılan kazılarda, kutsal bir kaynak ile bağlantılı olan büyük bir Nymphaion ortaya çıkartılmıştır. Doğu – batı doğrultusunda inşa edilmiş dikdörtgen bina, büyük ve yarım daire şeklinde kaplamalı bir tekne ile sınırlanmakta, kuzeyde iki yarım dairevi eksedra içermektedirler. M.S.3. yüzyılda tarihlenen Nymphaion, daha erken bir Hellenistik yapının yerine yapılmıştır. Letoon Antik Kenti Kazı çalışmaları çoğunlukla su altında yürütülmüş ve büyük bölümü hala su altındadır. Bu yapıların bir kısmı 6. yüzyılda inşa edilmiş olan kilisenin altında kalmıştır.  Alanın kuzeyinde, büyük ve iyi korunmuş Hellenistik Dönemde yapılmış olan bir tiyatro bulunmaktadır. Kuzeybatıya cephesi olan cevea, yarım daireden daha büyük olup, orta kısmı tepe yamacının kesmesi sureti ile inşa edilmiş; uç kısımları ise, düzgünyüzeyli duvar örgüsünden oluşur. Burada bir daizoma olup, iki tarafında bulunan kemerli geçit, cavea’ya açılır.  Strabon, Letoon’un nehrin ağzından 10 stadion ve Ksanthos’tan 60 stadion uzaklıkta olduğunu söyler. Verdiği ilk ölçü doğru olabilir, çünkü kıyı çizgisi antik dönemden bu yana değişmiştir, Ksanthos’a 60 stadion ise, doğru bir bilgi değildir.  Arap akınlarının başlaması ile, kentin terk edildiği düşünülmektedir. Letoon Antik Kenti 1988 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde bulunaktadır.

http://www.ulkemiz.com/letoon-letoum-antik-kenti

Tansu Çiller

Tansu Çiller

Tansu Penbe Çiller (24 Mayıs 1946, İstanbul), Türk ekonomist, akademisyen ve siyasetçi. Türkiye'nin ilk ve tek kadın başbakanı (1993-96), dışişleri bakanı (1996-97), başbakan yardımcısı (1996-97) ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı (1991-93). 1993 ile 2002 arasında Doğru Yol Partisi (DYP) genel başkanlığı yapmıştır.Gazetecilik ve valilik yapmış olan Milas doğumlu Hüseyin Necati Çiller ile Rumeli Türklerinden, Selanikli Muazzez Çiller'in (1909-1995) tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul, Fındıklı’da, İsmet İnönü İlkokulu’na kaydoldu. Ardından, babası Necati Çiller’in Bilecik Valisi olarak atanmasıyla, 1953 yılında, Bilecik Edebali İlkokulu’nun beşinci sınıf öğrencisi oldu. Babasının milletvekilliği adaylığı için emekliye ayrılmasıyla tekrar ailesiyle İstanbul'a dönen Çiller, Demokrat Parti'nin, okulunun adını değiştirmesiyle ilkokul diplomasını İsmet İnönü değil Namık Kemal İlkokulu’ndan aldı. Necati Çiller, Muğla'dan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adayı olarak katıldığı 1954 seçimleri'nde seçilemedi.Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu olan Tansu Çiller, 1967'de Robert Kolej Yüksek Okulu'nun (bugün Boğaziçi Üniversitesi) Ekonomi Bölümü'nü bitirdi. 1963'te Özer Uçuran'la evlendi. Eşiyle birlikte ABD'ye giden Çiller New Hampshire Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışmasını tamamladı (1969). Doktorasını Connecticut Üniversitesi'nde verdi (1971), doktora üstü öğrenimini Yale Üniversitesi'nde devam ettirdi. 1971-73 arasında Franklin & Marshall College'da yardımcı profesör olarak çalıştı. 1974 ve 1975 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi'nde asistan profesör olarak görev aldı. 1978 yılında doçent, 1983 yılında profesör oldu. Tansu Çiller'in ekonomi üzerine 9 yayını bulunmaktadır.Siyasi kariyeriBoğaziçi Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevinin yanı sıra TÜSİAD'da yaptığı çalışmalar ve özellikle de Anavatan Partisi'nin (ANAP) ekonomi politikalarına yönelik eleştirel raporlarıyla kamuoyunda isim yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'a kısa süre danışmanlık yaptı. Süleyman Demirel'in çağrısıyla 1990 yılı kasım ayında Doğru Yol Partisi'nde (DYP) siyasete girdi. Aynı yılın aralık ayında DYP'nin Genel İdare Kurulu'na seçildi ve ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu. 1991 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi. 1991 seçimlerinde ortaya attığı "iki anahtar" sloganı ile DYP'nin kampanyasına katkıda bulunurken, DYP'nin seçim öncesinde ilan ettiği UDİDEM (Ulusal Dinamik Denge Modeli) adlı ekonomik programı ile de tartışma yarattı. Seçimden sonra DYP ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) arasında kurulan, Demirel'in başkanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak görev aldı. 1992 yılının ocak ayında ilan ettiği UDİDEM programını uygulamadı.Çiller'in, Cavit Çağlar ve Gökberk Ergenekon gibi Demirel'e yakın isimlerle ihtilafa düşmesiyle Demirel'le ilişkisi soğumaya başladı. Bu süreçte 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ani ölümü Türk siyasetindeki dengeleri değiştirirken Çiller'in siyasi kaderinde de yeni bir mecra oluştu. Başbakan ve DYP genel başkanı Süleyman Demirel, 16 Mayıs 1993 tarihinde TBMM'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turunda Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel'den boşalan DYP genel başkanlığının -aynı zamanda başbakanlığın- belirlendiği kongre, 13 Haziran 1993 tarihinde Ankara'da yapıldı. Çiller, 8 Haziran'da bakanlık görevinden istifa ettiğini ve DYP genel başkanlığı için aday olduğunu açıkladı. Kongrede Çiller'le birlikte genel başkanlığa, Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan ve İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de adaylıklarını koydular. Çiller, ilk turda oylamaya katılan 1.106 delegeden 574'ünün oyunu aldı. İlk turda yeterli oyu alamamasına karşın Çiller'in yüksek oy almasıyla, öteki adaylar İsmet Sezgin ve Köksal Toptan adaylıktan çekildiklerini açıkladılar. Böylece ikinci tura rakipsiz giren Çiller, genel başkanlığa seçildi. Kongrenin ertesi günü, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. 25 Haziran 1993'te II. DYP-SHP Hükümetini kurarak Türkiye'nin ilk kadın başbakanı oldu. Tek aday olarak katıldığı, aynı yılın kasım ayında yapılan DYP 4. Olağan Büyük Kongresinde 1.074 delegeden 1.045'inin oyunu alarak DYP Genel Başkanlığı'na tekrar seçildi.Koalisyon hükümetinin diğer ortağı olan SHP'nin genel başkanı Erdal İnönü, DYP kongresinden önce, 6 Haziran tarihinde sürpiz bir kararla SHP'nin de DYP gibi lider değişikliğine gitmesi gerektiğini açıklayarak partisinin yapılacak ilk kurultayında aday olmayacağını açıkladı. Eylül 1993'te yapılan kurultayda genel başkanlığı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın seçildi. Çiller, Karayalçın ile terörle mücadele yasası, memur maaşları gibi anlaşmazlıklar dışında genellikle uyumlu bir ortaklık geçirdi.BaşbakanlığıÇiller'in, hükümetin başına geçmesini izleyen iki hafta içinde Sivas (2 Temmuz) ve Başbağlar (6 Temmuz) katliamları yaşandı. 10 Ekim 1993'te Avrupa Konseyi toplantısı için gittiği Viyana'da, Kürt sorununun çözümü yolunda "BASK modeli"ni telaffuz etmesine rağmen, daha sonra tam aksi yönde seyreden bir rotaya yöneldi. Körfez Savaşı'ndan sonra Irak'ın kuzeyinde meydana gelen iktidar boşluğundan yararlanarak eylemlerini giderek tırmandırmakta olan PKK’yı ileri düzeyde zayıflatacak bir politika izlemeyi tercih etti. Operasyonun ardındaki kilit isim olan dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, terörle mücadelede Çiller ile uyumlu çalışmalarıyla tanındı. Ayrıca verilen düşük yoğunluklu savaş nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernleşmesi çalışmalarına katkı vermiş ve PKK'nın ABD yönetimi tarafından terörist örgütler listesine alınmasını sağlamıştır. PKK'ya karşı başlatılan sert önlemler ise özellikle Güneydoğu Anadolu'da yaygın insan hakları ihlallerine neden oldu. 1994 yılının kasım ayında gerçekleştirdiği ziyaretle İsrail'e giden ilk Türkiye başbakanı oldu.5 Nisan Kararları    Ana madde: 5 Nisan KararlarıBaşbakan olarak ekonomiyi doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiren tüm kamu kuruluşlarını (Merkez Bankası, kamu bankaları, Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı, SPK, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, DPT, Tanıtma Fonu, Yüksek Planlama Kurulu Başkanlığı, Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı) kendine bağlayarak adeta ekonominin tek hakimi oldu. Hazine'den Sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemde fikir ayrılığına düştüğü Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu, Çiller'in DYP'nin genel başkanı seçilmesi ve başbakan olarak atanması ile Temmuz 1993'te başkanlık görevinden istifa etti..Tansu Çiller'in faizleri yapay biçimde emirle düşürme girişimi, 1994 başlarında mali piyasalarda krize neden oldu. Krizin etkilerini yumuşatmak için yürürlüğe konan program paralelinde 5 Nisan Kararları (1994) alındı. Tansu Çiller’in imza attığı 5 Nisan kararları kapsamında TL'de yüzde 51 oranla cumhuriyet tarihinin 3. en büyük devalüasyonunu gerçekleşti. Sıcak para girişini hızlandırmak için Hazine bonosu, tahvil ve repo gelirlerinden alınan yüzde 5’lik vergi oranı kaldırıldı. Serbest bırakılan döviz kurları bankaların inisiyatifine terkedilirken, 24 Ocak 1980’de KİT’lere tanınan zam yapma yetkisi geniş bir şekilde kullanıldı. Özellikle TEKEL ürünlerine büyük oranlarda zam yapıldı ve ek vergiler getirildi. Akaryakıt vergileri yüzde 10’dan yüzde 25’e çıktı. 8 Temmuz’da 14 aylık bir stand-by anlaşması imzalanarak IMF’nin maddi desteği alındı. 14 aylık süre sonradan altı ay uzatıldı ama 1995’in sonlarında erken seçim kararı alınınca istikrar programı yarım kaldı. Bunun üzerine stand-by anlaşması da fiilen sona erdi.Başbakan, başbakan yardımcısı ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak koalisyon hükümetlerinde bulunduğu 1991-1997 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %4,9 oranında büyümüş (1950'den günümüze kadar olan dönemin ortalaması %5'dir) ve Türkiye'nin GSMH'si Dünya toplamının binde 11.21'indan binde 12.37'sine yükselmiştir.Gümrük Birliği    Ana madde: Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük BirliğiTansu Çiller'in başbakanlığı döneminde yaşanan önemli gelişmelerden biri de 1995 Martı’nda imzalanıp, 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye-Avrupa Birliği Gümrük Birliği Antlaşması oldu. Antlaşmayla ilgili yaşanan tartışmalardan en dikkat çekeni, ülkelerin önce Avrupa Birliği'ne tam üye olup, karar mekanizmalarında yerlerini aldıktan sonra gümrük duvarlarını indirmesine rağmen Türkiye'nin karar alıcı statüsünde olmadan gümrük duvarlarını indirmesiydi.Ayrıca Yunanistan, Gümrük Birliği Antlaşması'nın önkoşulu olarak Türkiye'nin hukuken tanımadığı Kıbrıs yönetiminin AB'ye tam üyelik müzakerelerinin önünde engel olmaması şartını öne sürmüştü. Bazı çevrelerce, Tansu Çiller'in Yunanistan'ın Türkiye'nin gümrük birliğine katılımını veto etmemesi için Kıbrıs'la AB arasındaki tam üyelik müzakerelerinin başlamasına ‘evet’ demesi bir taviz olarak yorumlandı. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye verdiği Kıbrıs sorunuyla ilgili nihai çözüm bulunmadan Kıbrıs yönetiminin AB'ye tam üye olamayacağı yönünde güvenceye karşın Kıbrıs 2004 yılında AB'ye tam üye oldu.1995 Azerbaycan Darbe Girişimi    Ana madde: 1995 Azerbaycan Darbe Girişimi1995 yılının mart ayında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’e karşı Özel Amaçlı Polis Biriminin komutanı Ruşen Cevadov liderliğinde bir darbe girişiminde bulunuldu. Kısaca II. MİT Raporu olarak bilinen, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) 17 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı ve kısa süre sonra basına sızan raporda, darbenin Çiller’in onayı ile dönemin Türk Cumhuriyetlerinden sorumlu Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir, Emniyet Genel müdürü Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Korkut Eken tarafından planlandığı, ancak MİT’in olayı Süleyman Demirel’e bildirmesi ve Demirel'in de Aliyev’i haberdar etmesi ile başarısızlığa uğradığından bahsedildi.Malvarlığı17 Haziran 1994'te Milliyet gazetesi Washington D.C. temsilcisi gazeteci Turan Yavuz, Özer ve Tansu Çiller'in ABD'de otel, alışveriş merkezi ve villadan oluşan, milyonlarca dolarlık gayrimenkulu olduğunu duyurdu. Bu malların Çiller'in ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı döneminde edinildiğinin basında yer alması büyük bir tartışma başlattı. Gayrimenkullerin Çiller'in başbakanlığa aday olduğu 8 Haziran 1993'teki mal beyanında yer almadığı da ortaya çıktı. Bunun üzerine Çiller, söz konusu gayrimenkullerin Marsan Holding tarafından satın alındığından kişisel mal bildiriminde bulunmadığını açıkladı. Muhalefet partileri tarafından konu TBMM’ye taşındı. Çiller, ANAP'ın önergesinin TBMM'de görüşülmesinden bir gün önce açıkladığı mal varlığı listesinde 1973'te babasından miras kalan 437 bin liranın en verimli alanlarda işletilerek 677 milyar liraya çıkarıldığını öne sürdü ancak eşiyle sahip oldukları şirketlerin vergileriyle ilgili iddialara ise bir açıklama getirmedi. 15 Temmuz 1994’te Çiller’in malvarlığının araştırılmasını isteyen önerge TBMM Genel Kurulu’nda reddedildi. 1995 seçimlerinden önce ABD'deki malvarlığını Zübeyde Hanım Şehit Anaları Vakfı'na bağışlayacağını açıklamasına rağmen daha sonra bundan vazgeçti.DYP, Tansu Çiller liderliğinde girdiği ilk seçim olan 1994 yerel seçimlerinde birinci olmasına karşın 1989'a göre oyları yaklaşık 4 puan geriledi. 18 Şubat 1995 tarihinde yapılan birleşme kurultayında hükümet ortağı SHP feshedilerek CHP'ye katıldı. SHP-CHP birleşmesi, DYP-SHP koalisyonunu pek etkilemedi ve koalisyon DYP-CHP koalisyonuna dönüştü. Birleşmeden sonra sadece bazı bakanlar değiştirildi, ama koalisyon hükümeti işbaşında kaldı. Bununla birlikte, Deniz Baykal’ın 10 Eylül 1995’te CHP genel başkanlığına seçilmesi, kısa süre içinde, koalisyon hükümetinin sonunu getirdi. 20 Eylül 1995'te Çiller ile Baykal arasında yapılan görüşmede hükümetin sürdürülmesi konusunda anlaşma sağlanamadı.Bunun üzerine Çiller, 20 Eylül’de hükümetin istifasını Cumhurbaşkanı’na sundu. İstifayı kabul eden Demirel, bir gün sonra, hükümeti kurma görevini yeniden Çiller’e verdi. Çiller öteki parti liderleriyle yaptığı görüşmelerden bir sonuç alamadı ve bir koalisyon ortağı bulamadı. Bunun üzerine azınlık hükümetinin güvenoyu alabilmesi için, Meclis’te temsil edilen küçük partilerle temaslarda bulundu; Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) destek sözü alan Çiller bir azınlık hükümeti kurma yolunu seçti. Çiller’in oluşturduğu DYP azınlık hükümeti 5 Ekim’de Cumhurbaşkanı Demirel tarafından onaylandı. Bu süreçte, Çiller'in başbakan olduktan sonra Demirel'e cephe alması ve ona yakın isimlere karşı rezerv koyması DYP içinde bir çözülmeye neden oldu; Hüsamettin Cindoruk'un Tansu Çiller’le anlaşmazlığa düşerek, 1 Ekim’de TBMM başkanlığından istifa etmesinin ardından 12 Ekim tarihinde beş milletvekili (Orhan Kilercioğlu, Şerif Ercan, İbrahim Arısoy, Akın Gönen ve Ersin Faralyalı) DYP'den istifa etti. DYP'nin büyük fire verdiği 15 Ekim’de yapılan güven oylamasında Çiller’in azınlık hükümeti güvenoyu alamadı. Hükümet güvenoyu alamayınca Çiller Cumhurbaşkanı’na istifasını sundu. Bu arada, güvenoylamasına katılmayıp ya da katılıp da ret oyu veren, aralarında Cindoruk'un da olduğu 10 DYP'li milletvekili partiden ihraç edildi (16 Ekim).16 Ekim’de biraraya gelen Çiller ve Baykal erken seçim koşuluyla bir DYP-CHP koalisyon hükümetinin kurulması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu arada bir önceki DYP-CHP koalisyonunun bozulmasında etkisi olan İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, Çiller-Baykal uzlaşmasının sağlandığı gün görevinden istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel, 17 Ekim’de, Meclis’te temsil edilen partilerin genel başkanlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, yeni hükümeti kurma görevini üçüncü kez Çiller’e verdi. Bakanlar kurulu listesi açıklanmadan önce, TBMM, 26 Ekim’de erken seçim kararı aldı ve 24 Aralık 1995’te erken seçime gidilmesini kararlaştırdı. 5 Kasım’da hükümet 172 ret oyuna karşılık 243 kabul oyuyla güvenoyu aldı.24 Aralık 1995 genel seçimleri, Çiller’in, genel başkan olarak katıldığı ilk genel seçim oldu. DYP milletvekili aday listesi, temayül yoklaması ve ön seçim sonuçları değiştirilerek, muhalif grup üyelerinin imzaları olmadan, Tansu Çiller ve Yeminli grubun istediği şekilde oluşturuldu. Çiller'in Demirel ile seçim öncesinde yaşadığı sert bir tartışma nedeniyle Demirel’e yakınlıklarıyla bilinen Ekrem Ceyhun, Münif İslamoğlu ve Bekir Sami Daçe’ye milletvekili aday listelerinde yer vermediği iddia edildi. MHP ile yapılan seçim ittifakı görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. DYP seçim kampanyası boyunca milliyetçi bir söylem ve Tansu Çiller’in, laik Türk kadını imajını kullandı. Çiller, seçim kampanyasında ANAP lideri Mesut Yılmaz ve Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’a yüklendi.[18] 1991 seçimlerinde DYP, %27,03’lük oy oranıyla birinci parti olurken; 1995 seçimlerinde, 135 milletvekilliği kazanarak %19,18’lik oy oranıyla üçüncü parti oldu. 1991 seçimlerine kıyasla oy oranı yüzde 30 oranında azaldı.Örtülü Ödenek İddiaları24 Aralık 1995 seçimlerinden kısa süre önce Tansu Çiller'i arayan Selçuk Parsadan, emekli Orgeneral Necdet Öztorun'un adını kullanarak “emekli ve muvazzaf askerlerin seçimlerde DYP'ye çalışmak istediklerini” belirterek kendisinden para talebinde bulundu. Bu talebin Çiller tarafından olumlu karşılanmasıyla Başbakanlık Örtülü Ödeneğinden Parsadan'a 5,5 milyar ödeme yapıldı. Mayıs 1996'da patlak veren bu skandalda Parsadan, dolandırıcılıktan dolayı yargılandı ve mahkûm oldu. Çiller ise örtülü ödeneği siyasi çıkar için kullandığı gerekçesiyle eleştirilere uğradı. Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde örtülü ödenek ile yaşanan ikinci skandal Çiller'in, Başbakanlık görevini Yılmaz'a devretmeden hemen önce örtülü ödenekten usulsüz biçimde 500 milyar TL çektiği iddiasıydı. 11 Mayıs 1996 tarihinde Hürriyet'te yayımlanan 13 Şubat 1996 tarihli belgede bu miktarın örtülü ödenek hesabının tutulduğu Vakıfbank Merkez Şubesi'nden çekildiğini gösteriyordu. Çiller iddiaları şiddetle reddetti, 19 Haziran 1996'da, Çiller için için verilen "örtülü ödenek" önergesi TBMM'de reddedildi.Kardak Krizi    Ana madde: Kardak Krizi25 Aralık 1995 gecesi Çanakkale'den İsrail'e seyretmekte olan Figen Akat adlı Türk bandıralı bir yük gemisinin Bodrum Yarımadası'dan 3,8 mil uzaklıktaki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması, Türkiye ile Yunanistan arasında "Karasuları Sorunu"nu yeniden gündeme taşırken, iki ülke arasında ulusal egemenlik alanlarının saptanması konusunda da yeni bir tartışma başlattı. 1996'nın başlarında krize dönüşen bu kazadan sonra, Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis'in Kardak Kayalıkları'ndaki Yunan bayrağının kalacağına ilişkin açıklamasına Çiller'in "O asker gidecek, o bayrak da inecek" yaklaşımını sergilemesiyle gerginlik daha da tırmandı.30 Ocak 1996 tarihine gelindiğinde, Kardak Kayalıkları'nın, doğusundan Türk savaş gemileri, batısından da Yunan savaş gemileri tarafından ablukaya alınmasıyla birlikte iki ülke arasında topyekün bir çatışma riski yükselmeye başladı. 30/31 Ocak gecesi, Türk SAT komandoları, "Yunus 1" adı verilen bir operasyonla, bölgedeki Yunan deniz kuvvetlerine fark ettirmeden Kardak Kayalıkları'ndan ikincisine (Batı Kardak Kayalığı) çıktılar. Kriz giderek tırmanırken, ABD Başkanı Bill Clinton'ın, Çiller ve Simitis'i telefonla arayarak, iki NATO müttefikinin gerginliği artıracak davranışlardan kaçınmasını istemesiyle gerginlik yumuşamaya başladı.Anayol HükümetiSeçim sonucunda hiçbir partinin tek başına hükümet kurabilecek sayısal çoğunluğa ulaşamaması üzerine koalisyon görüşmeleri başladı. Seçimlerden birinci olarak çıkan Refah Partisi'nin genel başkanı Erbakan, hükümeti kurmakla görevlendirilmesine rağmen hiçbir partinin onunla koalisyon kurmak istememesiyle görevi iade etti. Kamuoyunun bir bölümü, iş çevreleri ve merkez medya'nın istediği iki merkez sağ partinin hükümet kurmasıydı. Bu taleplerin sonucu olarak yaklaşık iki ay süren koalisyon turlarından sonra Yılmaz ve Çiller 27 Şubat 1996'da “dönüşümlü başbakanlık” formülüyle ve Bülent Ecevit liderliğindeki Demokratik Sol Parti'nin (DSP) dışardan desteğiyle koalisyon kurmak üzere anlaştı. Başbakanlık koltuğuna önce Yılmaz oturacak, Çiller Başbakan olana kadar hükümete girmeyecekti. 53. Hükümeti Anayol koalisyonuyla 6 Mart 1996'da böyle kuruldu. Anayol azınlık hükümeti hakkında 12 Mart tarihinde yapılan güvenoylamasına 544 milletvekili katıldı ve 207 ret oyuna karşılık 257 olumlu oyla Yılmaz Hükümeti güvenoyu aldı. RP ve CHP milletvekilleri olumsuz oy kullanırken DSP Grubu çekinser kaldı.Ancak hem Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasındaki kişisel rekabet, hem de kendisinin devredışı bırakılmasını hazmedemeyen Refah Partisi'nin tüm gücüyle hükümete saldırmasıyla Anayol Hükümeti uzun süreli olamadı. RP bir yandan "Bir hükümetin güvenoyu almış sayılması için, oylamaya katılan milletvekillerinin salt çoğunluğunun olumlu oy vermiş olması gerektiğini, Mesut Yılmaz Hükümeti'nin ise yeterli güvenoyu alamadığını" ileri sürerek Anayasa Mahkemesine iptal davası açarken (12 Nisan), diğer yandan da Çiller ve eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Şinasi Altıner hakkında "TOFAŞ ve TEDAŞ ihalelerinde usülsüzlük ve yolsuzluk yapıldığını belirlenmesine karşılık gerekli işlemleri yapmayarak devleti zarara uğratarak görevini kötüye kullandıkları" iddiası konusunda iki ayrı soruşturma önergesi verdi.Koalisyonun iki ortağı arasındaki geçimsizlik giderek artarken, Çiller aleyhine verilmiş olan TEDAŞ soruşturma önergesi 24 Nisan tarihinde, TOFAŞ soruşturma önergesi ise 9 Mayıs tarihinde RP, CHP, DSP ve koalisyon ortağı ANAP'ın olumlu oy kullanmasıyla kabul edildi. Çiller için meclis soruşturmaları açılmasının yolunu açan bu önergelere ANAP'lıların da olumlu oy vermesi koalisyon ortaklarının arasının iyice açılmasına neden oldu.Refah Partisi'nin itirazını ele alan Anayasa Mahkemesi 14 Mayıs'ta yaptığı son toplantıdan sonra kararını açıkladı. Buna göre, Anayasa Mahkemesi RP'nin güvenoylamasına ilişkin iptal istemini yerinde bularak, oylamayı iptal etti. Mahkeme, yürütmeyi durdurma talebini ise reddetti. Bu kararın ardından haziran ayı başında DYP'nin hükümetten desteğini çekmesiyle Anayol koalisyonu kurulduktan 3 ay sonra karşılıklı suçlamalar eşliğinde dağıldı. Mesut Yılmaz 6 Haziran tarihinde başbakanlıktan istifa etti. Refahyol HükümetiRP, Çiller'i, TEDAŞ ve TOFAŞ dosyalarıyla zorlarken, ANAP da Örtülü Ödeneği usulsüz kullandığı gerekçesiyle Çiller'e karşı bir araştırma önergesi vermişti. Zor durumda kalan Çiller RP ile koalisyon kurmayı kabul etti. 29 Haziran 1996'da Erbakan'ın başbakanlığı altında kısaca Refahyol olarak adlandırılan RP-DYP koalisyon hükümeti kuruldu, Çiller de başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı oldu. 19 Haziran 1996'da, Çiller için verilen "örtülü ödenek" önergesi RP'nin desteğiyle TBMM'de reddedildi. 25 Kasım'da, Çiller'in TEDAŞ ihalelerinde görevini kötüye kullandığı iddiasıyla oluşturulan TBMM Soruşturma Komisyonu RP'li ve DYP'li sekiz üyenin oyuna karşılık yedi oyla Çiller'in Yüce Divan'a sevkine gerek olmadığına karar verdi. 28 Kasım tarihinde de TOFAŞ Soruşturma Komisyonu yine Refahyol ortaklarının oylarıyla Çiller'i akladı. Soruşturma komisyonlarına önceleri destek verip daha sonra da Çiller'i aklayan RP'nin bu tavrı, komisyonları koalisyonun kurulması konusunda koz olarak kullandığı biçiminde yorumlandı.Tansu Çiller'in 1995 seçim kampanyasında kendisini Türkiye'nin Batılı, modern yüzü olarak sunarak, RP tehlikesine karşı laikliğin güvencesi olduğunu söylemiş olmasına rağmen, seçimlerden yalnızca altı ay sonra bu partiyle koalisyon kurması DYP içinde küçük çaplı bir depreme yol açtı. 10 DYP milletvekili yeni hükümete güvenoyu vermedi, 5'i çekimser kaldı. Temmuz 1996'da, sadece eleştirilerini dile getirmek için aday olan Mehmet Dülger dışında neredeyse rakipsiz olarak yarıştığı DYP 5. Olağan Büyük Kongresi'nde tekrar genel başkan seçildi. Parti içi muhalefetin bir kısmı DYP'den istifa ederek Hüsamettin Cindoruk'un liderliği altındaki Demokrat Türkiye Partisi'ne (DTP) katıldı. Genel ülke siyasetinde ise ilk defa İslamcı bir partinin liderinin başbakan olması, Erbakan'ın ekonomiden dış politikaya kadar, Türkiye'nin egemen sınıflarına son derece uzak ve yabancı görüşlere sahip olması toplumun laik kesimlerinin, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dahil devlet aygıtının önemli bir kısmının, büyük sermayenin (İstanbul sermayesi) ve merkez medyanın Erbakan'a karşı tavır almasına neden oldu.Susurluk Kazası    Ana madde: Susurluk kazası3 Kasım 1996'da Balıkesir'in Susurluk ilçesi yakınlarında yaşanan trafik kazasında, bir kamyonun çarptığı 06 AC 600 plakalı Mercedes marka siyah renkli otomobilin içindekilerden Emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde Mehmet Özbay kimliği bulunan Abdullah Çatlı ve Melahat Özbay sahte kimlikli Gonca Us ölmüş, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralı olarak kurtulmuştu. Kazanın oluş şekli, otomobildeki kişilerin ilişkileri ve bulunan silah ve dökümanlar devlet-mafya-siyaset üçgeninden yoğunlaşan tartışmaları başlattı. Çiller 26 Kasım 1996 tarihinde yapılan DYP Meclis Grubu konuşmasında kazayla ilgili olarak "Bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler..." yorumunu yaptı. Çiller'e en yakın isimlerden biri olan İçişleri Bakanı Mehmet Ağar kazadan çok kısa bir süre sonra istifa etti (8 Kasım 1996). Koalisyonun özellikle DYP kanadını etkileyen bu kaza, kısa süre sonra Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemlerinin başlamasına neden oldu.28 Şubat Süreci    Ana madde: 28 Şubat süreciRefahyol hükümetinin kurulmasından itibaren kamuoyunun bazı kesimlerince irticai ve laiklik karşıtı faaliyetlerin kaynağı olarak görülen Refah Partisi ve büyük ortağı olduğu koalisyon hükümetine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) odaklanan bir muhalefet hareketi doğdu. 1997 yılının başlarına gelindiğinde, RP ile TSK arasındaki siyasi mücadele artık apaçık görünür hale gelmişti. 30 Ocak 1997'de RP'li Sincan belediyesi tarafından düzenlenen ve İran'ın Ankara büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri'nin de davetli olduğu Kudüs gecesinde cihad konulu bir piyes sahneye konmuştu. 4 Şubat tarihinde Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı'na bağlı tank ve kariyerlerle bazı askeri araçların sabah saatlerinde Sincan'dan geçirilmesi bu etkinliğe karşı düzenlenen bir gövde gösterisi olarak yorumlandı.Bu gergin atmosferde, 28 Şubat 1997 tarihinde düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında bir dizi karar alındı. Anayasal bir kurum olan MGK'nın aldığı kararların; hükümete birer tavsiye mi, yoksa yaptırım gücü de içeren bir muhtıra mı olduğu uzun süre tartışıldı. Bu dönemde MGK'nın askeri kanadının medya ile ilişkileri de tartışmanın bir başka boyutu oldu.Tansu Çiller bu dönemde, hem başbakanlığı sırasında terörle mücadele konusunda uyumlu çalıştığı TSK'yla sorun yaşanmayacağına inanırken, hem de Refah Partisi'nin aşırılıklarına karşı kendisini laikliğin güvencesi olarak gösteriyordu. MGK toplantısından sonra ise Çiller bir yandan 28 Şubat Kararları'nın Başbakan Erbakan tarafından onaylanmasını isterken, diğer yandan Refahyol'a karşı oluşan baskı gruplarına karşı durdu. 28 Şubat'taki MGK toplantısında TSK'nın Refahyol Hükümetini düşürmekteki kararlılığını gören Çiller, mart ayında hazırlattığı kararnameyle genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarını emekliye sevk etme girişiminde bulunduysa da bu girişim Erbakan tarafından engellendi.Refahyol Hükümetine karşın artan baskı koalisyonun zayıf halkası niteliğindeki DYP içinde çözülmeye neden oldu. Tansu Çiller kendi partisinin milletvekillerine hakim olmakta zorlanırken, kararları muhtıra olarak değerlendiren bazı DYP'liler erken seçime gitme veya hükümetten çekilme çağrısı yaptılar. 1997'nin ilkbahar aylarında TSK'nın doğrudan müdahalede bulunacağı kaygısıyla DYP'de başlayan istifa dalgası (özellikle 26 Nisan'da DYP'li Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez ile Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna'nın istifaları) sonucunda Erbakan, Çiller'in de baskısıyla koalisyon protokolü gereği başbakanlık görevinin Tansu Çiller'e verilmesi amacıyla 18 haziran 1997'de istifasını verdi. Ancak Cumhurbaşkanı Demirel hükümet ortakları arasındaki protokolü dikkate almayarak hükümeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz'a verdi.Sonraki GelişmelerANASOL-D hükümetinin kurulmasıyla DYP yaklaşık 6 yıl sonra muhalefete geçti. 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde DYP'nin oyları yüzde 12'ye geriledi. Tansu Çiller aday olduğu İstanbul 3. seçim bölgesinde, ancak CHP'nin yüzde 10'luk seçim barajını aşamamasıyla milletvekili seçilebildi. 1999'un kasım ayında yapılan DYP 6. Olağan Kongresinde tekrar ve son kez genel başkan seçildi. Çiller, 1228 delegenin oy kullandığı genel başkanlık seçiminde 922 oy alırken, en büyük rakibi durumundaki Köksal Toptan 280 oy aldı.2001 yılında anamuhalefet partisi Fazilet Partisi'nin (FP) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ve Milli Görüş hareketinin bölünmesiyle DYP anamuhalefet partisi, Çiller de anamuhalefet partisi lideri oldu. Çiller'in Muğla'dan aday olduğu 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DYP yüzde 9,54 oranında oy alarak çok küçük bir farkla yüzde 10'luk seçim barajını aşamayarak TBMM dışında kaldı. DYP'nin muhalefette olmasına rağmen oy kaybederek baraj altında kalması Çiller'e sert eleştirilerin yönelmesine neden oldu. Çiller 9 Kasım tarihinde yaptığı basın toplantısında bir sonraki kongrede adaylığını koymayacağını açıkladı. 14-15 Aralık 2002 tarihlerinde yapılan DYP 7. Olağan Büyük Kongresi'yle genel başkanlığı sona erdi ve aktif siyasetten çekildi.2012'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü 28 Şubat soruşturması kapsamında “mağdur” ve “tanık” olarak ifade verdi. 19 Aralık 2014'te İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 28 Şubat davası kapsamında talimatla 'şikayetçi' sıfatıyla ifade verdi.

http://www.ulkemiz.com/tansu-ciller

Aigai Antik Kenti

Aigai Antik Kenti

MÖ 3. yüzyılın başlarına kadar küçük bir kale-kent hüviyetinde olan Aigai Hellenistik Dönem’de gelişmiş ve bir Hellen kenti için vazgeçilmez olan kamu yapılarına kavuşmuştur. Kentin görülmeye değer yapılarından en önemlisi Hellenistik Dönem duvar işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği 3 katlı Agora ve Halk Meclisi Binası’dır (Bouleuterion).Kent yaşamı boyunca yağmur suyuna ihtiyaç duymuş, tüm cadde ve sokaklar taş döşenmiş, taş döşemelerin alt kesimleri yağmur sularını irili ufaklı yüzlerce sarnıca yönlendiren kanalizasyon sistemi ile donatılmıştır. Kentin batıya ve güneye bakan yamaçlarında yüksek teras duvarlar ile düz alanlar oluşturulmuş ve buralarda Tiyatro, Gymnasium, Stadium ve Hamamlar gibi kamu yapıları inşa edilmişti.Aigai, Manisa ili, merkez ilçeye bağlı Köseler Köyü’nün 2 km güneyindeki Gün Dağı’nın üzerinde, kısmen ayaktaki harabelerden ibaret bir antik kenttir. MÖ 1100 yıllarından sonra Yunanistan’dan gelip kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aioller tarafından kurulan 12 kent arasında sayılmaktadır.Günümüzde İzmir Körfezi ile Çandarlı Körfezi arasında yer alan ve antik dönemde Aiolis olarak adlandırılan bölgeye yerleşen ve kentler kuran Aioller, İzmir Körfezi’nin güneyine yerleşen İonlar'ın aksine iç kısımlarda da (Aigai ve Temnos gibi) kentler kurarak ticaretten çok tarım ve hayvancılığa önem vermişlerdir.Aigai ile ilgili ilk bilgileri tarihçi Herodotos’tan almaktayız. Herodotos (MÖ 5. yüzyıl) Aigai Kenti'ni Aiollerin kurduğu 12 kent arasında sayar. Gerçekten de, özellikle akropolisi çeviren teras duvarlarında kullanılan teknik kentin daha MÖ 6. yüzyıldan itibaren güçlü surlarla çevrili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, kentin gerçek kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak önümüzdeki yıllardaki kazılarda karşılaşılacak en erken tabakaların ve buluntuların Aigai'nin kuruluş tarihi hakkındaki bilgileri genişletmesi beklenmelidir.Kentin adı Herodotos’ta Aigaiai, Plinius’da Aegaeae, kentin bastığı sikkelerde ise Aigai ve Aigaion olarak geçmektedir. Kentin adını anan diğer antik yazarlardan Strabon (XIII. 3,5), Pseudo Skylax (98) ve Plinius (Naturalis Historia, V.121), bu yerleşimin deniz kıyısında değil, iç kısımda ve dağlık bölgede olduğunu vurgulamaktadır.Aigai'in diğer bir Aiol kenti olan Temnos ile birlikte MÖ 547 yılından sonra ortaya çıkan Pers egemenliğine karşı direndiği ve bağımsızlığını koruduğu anlaşılmaktadır (Xenophon, Hellenika IV.8,5 ). Kyme ve Myrina gibi kıyı kentlerinin aksine, MÖ 5. yüzyılda Attik Delos Birliği’ne vergi vermeyen Aigai’in şansı MÖ 3. yüzyılın başlarında Pergamon Krallığı’nın kurulması ile açılmıştır. Bu krallığın temellerini atan Filetairos’un büyük yardımlarda bulunarak Aigai kentini yeniden kurmuş olmalıdır. Zaten bu Hellenistik kent; plan, teraslamalar ve diğer birçok ayrıntı göz önüne alındığında Pergamon’u anımsatmaktadır. Ayrıca Filetairos’un kentin hemen yakınındaki Apollon Khresterios Tapınağı’nın yapımına yardım ettiği de bilinmektedir.Anadolu’da Pergamon Krallığı’nın güçlü rakibi olan Seleukos Krallığı’nın Akhaios adlı bir generalin komutasında başlattığı saldırılar (MÖ 220-218) sonucunda Aigai ve Aiolis kıyıları Pergamon Kralı I. Attalos’in elinden çıkmış, daha sonra krala isyan eden Akhaios’un öldürülmesi ile Aigai ve çevresi yeniden Pergamon Krallığı’na katılmıştı.Aigai'de Roma yönetimi ile ilgili en erken bilgi MÖ 1. yüzyıla aittir. Sezar'ın güvenilir bir adamı olan Publius Servilius Isauricus, Asya Valisi olarak görev yaptığı sırada (MÖ 48-46) kente ve buradaki Apollon Khresterios Tapınağı’na önemli yardımlar yapmıştı. Nitekim kentte ele geçen bir heykel kaidesinin üzerindeki yazıttan bu valinin Aigai’da onurlandırıldığı anlaşılmaktadır.M.S. 17 yılında bölgede meydana gelen şiddetli depremin yerle bir ettiği kentler arasında Aigai da vardır. Tacitus (Annales, 47) tarafından da sözü edilen bu depremin yaraları İmparator Tiberius’un cömert yardımlarıyla sarılmış ve depremden zarar gören kentler şükran ifadesi olarak İtalya’da imparatorun bir heykelini dikmişlerdi.Kentin adına son kez M.S. 5. yüzyıla ait Piskoposluk listelerinde ve Hierokles’in Gezi Rehberi’nde rastlanmaktadır. Tahminlere göre, Aigai, diğer bir dağ kenti olan Temnos gibi M.S. 7. yüzyıldaki Arap akınları nedeniyle terkedilmiştir. Kentteki en son iskan ise sadece Demir Kapı ve ardındaki sınırlı bir alanda yer alan; 12. ve 13. yüzyıla tarihli küçük bir geç Bizans kale-iskanıdır. Bu dönemi ise kentte küçük bir kilise temsil etmektedir. Söz konusu Geç Bizans iskanı da 14. yüzyılın sonlarında Manisa ve çevresini ele geçiren Saruhanoğulları tarafından terke zorlanmıştır.

http://www.ulkemiz.com/aigai-antik-kenti

Varlık Felsefesi Nedir ?

Varlık Felsefesi Nedir ?

Varlığı konu olarak ele alan felsefe, genel bir varlık kavramı üzerinde durur. Varlık, evrende varolan herşeyin ortak adıdır. Buna göre varlık, insan bilincinin dışında ondan bağımsız olabileceği gibi, zihne bağımlı olarak da bulunabilir. Örneğin, ağaç, kalem, ev gibi nesneler insan zihninden bağımsız olarak varolan gerçek varlıklardır. Bu tür (gerçek) varlıklar zamana ve mekana bağlı olarak değişir, gelişir ve yok olabilirler. Sayılar, geometrik şekiller, p (pi) sayısı gibi insan bilincinde ve ona bağımlı olarak varolan düşünsel (ideal) varlıklar da vardır. Bu varlıklar zaman ve mekan dışı olup, zihnimizde olduğunu kabul ettiğimiz varlıklardır. Felsefe, düşünsel ve ideal varlığı biraraya getirip genel bir varlık kavramı üzerinde dururken, “Varlık nedir?”, “Varlık var mıdır?”, “Varlığın ilk maddesi nedir?” gibi sorular sorar. Felsefe, varlıkla ilgili çeşitli soruları problem olarak ayrı ayrı inceleyip tartışma konusu yapar. Varlık, felsefenin konusu olduğu gibi bilimin de konusunu oluşturur. Ancak felsefe ile bilimin varlığı algılayışları ve yaklaşımları arasında farklılık vardır. Felsefe açısından varlık, bir yönüyle değil, genel olarak ele alınır. Varlığın var olup olmadığı sorgulanır. Felsefede varlık, akıl yoluyla, saf düşünce etkinliğiyle yorumlanır. Buna karşılık bilime göre varlık; her durumda var olarak kabul edilir. (Felsefedeki gibi var olup olmadığı sorgulanmaz.) Ayrıca her bilim, varlığın bir yönünü konu alır. Biyoloji canlı varlığı, psikoloji insanın psişik yönünü, coğrafya yerküreyi konu edinir. 1. Metafizik Açısından Varlık İlk sebeplerin ve nesnelerin ilkelerinin bilgisidir. Bu yüzden o, bilimin ele almadığı kimi konuları inceleyen, onları açıklamaya çalışan bir bilgi dalıdır. Tanrı ve Tanrı’nın varlığının kanıtlanması, dünyanın varlığı, ruh ve ruhun ölümsüzlüğü metafiziktir. Metafiziğin bu konularına hiçbir zaman tartışmasız kabul edilen açıklamalar getirilememiştir. Metafizik, varlığın özel alanlarını konu alan tek tek bilimler gibi kesin bir bilgi olamaz. Ama insan genel olarak bu konular üzerine soru sorma yeteneğini kaybetmediği ve bilimlerin çalışma alanlarında yeni sorular oluştuğu sürece metafizik, bir tür bilme etkinliği olarak varlığını ve önemini koruyacaktır. Kant, “İnsan aklı, bilgisinin belli bir türünde özel bir kaderle karşı karşıyadır. İnsan aklı bu bilgisinde öyle sorular tarafından rahatsız edilmektedir ki, akıl onları ne yadsıyabiliyor, ne de yanıtlayabiliyor” demektedir. İşte bu alan, metafiziktir. 2. Ontoloji Açısından Varlık Varlığı ele alan, irdeleyen bilgi dalı ontoloji, varlığı iki temel problem açısından ele alır: – Varlığın var olup olmadığı sorunu – Varlık varsa, bunun ne olduğu sorunu “Varlık var mıdır?” sorusuna verilen birbirine karşıt yanıt vardır. Nihilizm: Bilginin mümkün olduğu görüşünü reddeden, kendisinden şüphe edilemeyen hiçbir şeyin olmadığını öne süren ve maddi gerçekliğin varlığını yadsıyan bir öğretidir. Bunun nedeni “varlığın varolup olmadığını bilmenin imkânsız görülmesinde yatar. “Varlık var mıdır?” sorusunu olumsuz karşılar ve “yoktur” diye cevaplar. Bu yaklaşımı, Gorgias, “Hiçbirşey yoktur, olsa bile bilinemez, bilinse bile başkasına aktarılamaz” sözüyle vurgulamıştır. Realizm: Varlığı, var olarak kabul eder. İnsan bilincinden bağımsız olarak varlığın mevcut olduğunu iddia eder. Realizme göre, biz varlığı ya doğrudan duyularımızla algılarız ve algıladığımız evren bizim kavradığımız gibidir; ya da zihnin imkânları aracılığıyla onun varlığını biliriz. Ancak, varlığın varolduğu kabul edildikten sonra, zihne kaçınılmaz olarak “Varlığın ne türden bir varlık olduğu” sorusu belirir. Filozoflar bu soruya farklı şekillerde cevap vermişlerdir. 3. Varlığın Ne Olduğu Problemi a. Varlığı “Oluş” Olarak Kabul Edenler Varlıkta sürekli bir değişme ve oluşun gerçekleştiğini savunan yaklaşımdır. Bu anlayış, varlığın statik bir açıdan ele alınamayacağını, onun bir değişme ve oluş süreci olarak görülmesi gerektiğini savunur. O halde evren mekanik bir varlık değil, canlı bir oluştur. Her şeyin oluş (değişme) halinde olduğunu savunan Herakleitos, bu düşüncesini “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir” sözüyle dile getirmiştir. Oluşun başlangıcı ve sonu yoktur. Hayat da, bu sürekli varoluş ve yok oluşun ard arda gelişinden ibarettir. b. Varlığı “idea” Olarak Kabul Edenler Varlığın idea (düşünce)dan oluştuğunu savunan, varolan herşeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin varlığını yadsıyan yaklaşımdır. İdealistler, maddenin gerçek olmadığını, gerçeğin zihnimizde yer alan ide’lerden oluştuğunu savunurlar. Örneğin güzellik idesi, güzel diye algılanan bütün varlıklardan daha gerçektir. Bunun gibi, ağaç idesi de şu ağaçtan daha fazla bir şey ifade eder. Çünkü ikinciler varlıklarını birincilerden almışlardır. Güzel diye algılanan bir çiçek yok olur, unutulur ama çiçek fikrinin kendisi yok olmaz. Platon: Platon’a göre gerçek varlıklar idealardır. Duyusal dünyadaki varlıklar idealardan pay almak suretiyle var olurlar ve bunlar ideaların, yalnızca görünüşleridir. Aristoteles: Aristoteles, idea olarak belirttiği formu varlığın içinde görmüştür. İdealar tek tek nesnelerin özüdür. Madde, bu form sayesinde biçim kazanır ve gerçek olur. Örneğin bir heykelin ideası, sanatçının ona verdiği form, yani biçimdir. Hegel: Asıl ve gerçek varlık, insan zihninden bağımsız olarak var olan Mutlak akıl (Geist)dır. Bu Mutlak akıl, evrensel ve manevi bir varlıktır. Bu görüşün idealist olarak değerlendirilmesinin nedeni, Hegel’in varlığı temelde tinsel bir töz olarak belirlemesidir. c. Varlığı “Madde” Olarak Kabul Edenler Varlığı madde olarak ele alan görüşe materyalizm denir. Materyalizm, evrendeki tek cevherin madde olduğunu, maddenin düşünceden bağımsız olarak varolduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri sürer. Bilinç, ruh gibi tinsel varlık da dahil, bütün varlığı madde olarak anlar ve maddenin dışında başka bir varlık olduğunu kabul etmez. Düşünme, hayal gibi olayları da maddenin kuvvet ve hareketleriyle açıklar. Demokritos: Var olan her şeyi sonsuz sayıda atoma ayırmıştır. Her şey atomların birbirlerine çarpması sonucunda, mekanik bir zorunlulukla oluşur. Atomlar belli bir sıra ile birleşerek veya ayrılarak varlıkları oluşturur. Hobbes: Gerçekte var olanın, cisim veya madde olduğuna inanır. Ona göre dünya mekanik hareket kanunları tarafından yönetilen cisimlerin bütünüdür. Bütün gerçeklikler yalnızca maddi olarak düşünülebilir. Marks: Evrendeki hareket ve değişme maddeden başka bir şey değildir. Ona göre madde biçim değiştirir. Tüm değişmelerin temelinde karşıtlık ve çatışma vardır. Düşünce, maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır. d. Varlığı Hem “Düşünce” Hem “Madde” Kabul Edenler Varlığın düşünce ve madde gibi iki cevherden meydana geldiğini savunan anlayışa dualist anlayış denir. Dualizm, varlıkta daima iki prensibin varlığını kabul eder. Descartes: Varlıkta iki töz vardır: Biri “ruh”, öteki de “madde”. Ruh, düşünen, madde ise yer kaplayan bir tözdür. Bunlar arasında hiçbir birleşme noktası yoktur; yalnızca insanda bir araya gelirler. e. Varlığı “Fenomen” Olarak Kabul Edenler İnsan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan bir varlık alanı vardır; insan bu varlık alanını bilebilir. İnsanın bilinci tarafından belirlenen bu varlığa “fenomen” denilmektedir. Fenomen, insana göründüğü şekliyle varlıktır. Fenomene, Husserl’in “özü görme” denilen yöntemiyle ulaşılabilir. Husserl: Var olanın yalnızca fenomenler olduğunu söyler. Bu fenomenin insan bilinci tarafından bilinebileceğini savunur. İnsan onların özünün bilgisini edinebilir. Ona göre varlığın bilinçten bağımsız bir var olma durumu yoktur; varlıklar bilincimizin bilgi nesneleri olarak vardırlar. Yani bizim zihnimizin olanakları çerçevesinde var olurlar -------------------------------------------- Varlık Felsefesinin Konusu Nedir? •Varlık felsefesi varlığın ne olduğunu, anlamını, doğasını, yapısını ve türlerini inceleyen felsefe disiplinidir.•Varlıkla ilgili her türlü konu ve soruyu araştırma alanına alır.•Varlık felsefesinin ele aldığı varlık, duyularla algılanan, sınırlı ve nesnel dünyaya ait olabileceği gibi, ideal (düşüncel) varlıklar da olabilir.Felsefe ve Bilime Göre VarlıkA-) Bilim Açısından Varlık•Bilime göre varlık vardır ve bilim onları neden-sonuç ilişkileri içinde inceler.•Bilimler varlığı konularına göre parçalayarak ve kendilerine özgü yöntemlerle inceler.B-) Felsefe Açısından Varlık•Felsefe varlığın olup olmadığını tartışır, nedenin nedenini araştırır.•Felsefe varlığı tümel olarak ele alır.•Varlık felsefenin en temel konusudur.•Bilimin özel varlık türlerini veya cinslerini konu almasına karşılık, felsefe genel olarak varlıkla ilgilenir.•Bilimin görüntü-gerçeklik gibi konularla uğraşmasına karşılık, felsefe özellikle bu tür sorunlarla ilgilenir.Metafizik ve OntolojiOntoloji ve metafiziğin anlamları farklı olmasına rağmen aynı alanları paylaşırlar.Ontoloji:  Varlığın ne olduğunu, özünü, gerçekliğin ne olduğunu araştıran felsefenin bir alt dalıdır.Metafizik: Tarih boyunca bilimlerin ele alamadığı konuları ele alan, daha çok çözümlenmemiş problemlerle ilgilenen, tüm var olanın ilk sebeplerini, ardındaki asıl gerçekliği araştıran varlık, bilgi, ahlak, sanat, din, adalet, ruh, ölüm gibi tüm konuları bütün olarak ele alan felsefe dalıdır.Ontoloji Açısından Varlık a-) Varlığın Olup-Olmadığı ProblemiNİHİLİZMTarih boyunca varlığın olmadığını savunan, varlığın var olduğunu savunan yaklaşımlara karşı çıkan felsefi tavra nihilizm (hiççilik)denir.    Nihilizm TemsilcileriGorgias: Tarihteki nihilizmin ilk temsilcisi, sofist düşünür: “Varlık yoktur, olsa bile bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz” cümlesini ifade etmiştir.Nietzsche: Toplumsal değer ve normları tümüyle reddeden nihilizmin 19. yy temsilcisidir.REALİZMTarih boyunca varlığın var odluğunu savunan felsefi tavra realizm denir.Realist yaklaşımlar varlığın var olduğu konusunda uzlaşırken, varlığın ne olduğu konusunda farklı yaklaşımlar benimsemişlerdir.b-) Varlığın Ne Olduğu ProblemiVarlığı “OLUŞ” Olarak Ele Alan Yaklaşım•Bu yaklaşımın tarihteki ilk temsilcisi Herakleitos tur.•Herakleitos’a göre varlığın özü ateştir.•Var olan her şey ateşten gelmiş ve tekrar ona dönecektir. Bu sonsuz bir şekilde devam eden bir akıştır.•Evrende sabit bir şey yoktur, her şey ateş gibi sürekli değişmektedir. Nasıl “bir nehirde iki defa yıkanılamaz” ise varlık da sürekli akan bir nehir gibi varoluş ve yok oluşun ard arda gelişinden ibarettir.•Değişimin temelini karşıtların çatışmasından doğan uzlaşma oluşturur.•Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir, değişmenin düzenine logos (akıl) denir.•Whitehead’e göre ise evren, bütün bakımından, makine gibi bir varlık değil, sürekli oluş içinde bulunan canlı bir organizma gibidir. Varlığı “İDEA” Olarak Ele Alan Yaklaşım•Varlığı düşünceye bağlayan ve her türlü gerçekliğin düşünceden kaynaklandığını savunan felsefi tavra idealizm denir.•İdea’nın kelime anlamı, düşünce fikir, düşünce ile kavranılan, düşüncenin konusu olan şey, tasarımdır.Platon ve İdealar Kuramı•Platon idealizmin kurucusudur.•Dünyada yer alan, duyu organlarıyla algılanan, maddi olan her şeyin gerçekliği reddederek asıl gerçekliğin ideada olduğunu savunur.•Diğer bir değişle, şu gördüğümüz ağaç, masa, evler, araçlar insanların ihtiyaçlarına, özelliklerine göre sürekli değişmektedir. Fakat ağaç, kalem, ev, vb. düşünceyle kavranan kavramlar değişmez, sabit ve mutlaktır.

http://www.ulkemiz.com/varlik-felsefesi-nedir-

Rasyonalizm Nedir Felsefesi Nedir ?

Rasyonalizm Nedir Felsefesi Nedir ?

Rasyonalizm Nedir?"Doğru ve genel geçer bilgi elde edilebilir. Böyle bir bilginin kaynağı akıldır, düşünmedir." tezini savunun görüşe, akılcılık (rasyonalizm) adı verilir. Bu görüşe göre, akıl yoluyla belirlenmiş zorunlu, kesin, genel geçer bilgi örneği matematik ve mantıktır.SOKRATES (M.Ö. 469-399)İlk rasyonalist düşünürdür. Sahip olduğu görüşlere ilişkin hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun görüşleri öğrencisi olan Platon'un kitaplarından öğrenilmiştir. Sokrates'e göre bilgilerimiz doğuştandır. Bunu kanıtlamak için hiç matematik bilgisi olmayan bir köleye, yönelttiği sorularla bir geometri öğretemez, ancak onda doğuştan bulunan bilgi ve düşüncelerini uyandırabilir. Onun bu yöntemine diyalektik (soru-cevap) sanatı denir. Bu yöntem üç aşamadan oluşur: Soru sorma, ironi (alay etme), mayotik (doğurtma).Sokrates bu yöntemle kavrama ulaşmayı amaçlar. Kavram ile yargılara sağlam bir temel bulacağına inanmıştır. Sokrates'in üzerinde durduğu başlıca konu ahlâk olmuştur. Erdemli olmanın (ahlâklılık) mutlu olmaya vardıracağını, bu nedenle erdemin bilgi olduğunu dile getirmiştir.PLATON (Eflatun M.Ö. 427-347)Sokrates'in öğrencisidir. Rasyonalist anlayışı daha sistematik bir yapıya dönüştürmüştür. Platon'a göre iki evren vardır: Biri duyumlanabilen varlık evreni, diğeri akıl ve düşünme yoluyla kavranabilen idealar evrenidir. Asıl gerçeklik idealar evrenidir.Duyular yoluyla kavranabilen evren, idealar evreninin bir görüntüsü, kopyasıdır. İnsan, gerçek bilgiye, idealar evrenini kavrayarak, yani düşünerek varabilir. Duyumlanan evrenin bilgisi yanıltıcıdır ve görelidir. Bu düşünceleriyle Platon, rasyonalizmi idealizmle özdeşleştirmiştir.ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)Platon'un idealizmini eleştirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür. Aristoteles, aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık, doğruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak değerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi, aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.Aristotelese göre iki tür bilgi vardır: Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi; kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi, tek tek var olanlardan kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl, ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.FARABİ (870-950)Farabi, İslam Felsefesi'nin kurucusudur. Aristoteles'in felsefesini benimsemiştir. Kuran ile Aristoteles felsefesini uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle Farabi'ye ikinci öğretmen (muallim-i sani) denmiştir.Farabi'ye göre en gerçek, en yüce varlık Tanrı'dır. Tanrı, var olmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını kendinden alan bir özelliğe sahiptir. Diğer varlıklar ise kendi başlarına var olamaz.Farabi'ye göre Tanrı, hem öz hem de varoluştur. Yaratılanlar, Tanrı'ya en yakın varlıklar olan "akıllar" halinde Tanrı'dan çıkarak, var olurlar. Bu var oluş bir sıra düzenine göre olur. Tanrı'dan çıkan "akıl"lar arasında en önemlisi hep etkin akıldır. Bu akıl, mutlak bilgi ile aynıdır. İlk bilgiler bu etkin akıldan çıkmıştır.Duyumlara ve mantıksal çıkarımlara dayalı bilgilerin doğruluğundan emin olunamaz. Doğrulukları deneyle kanıtlanmış bilgiler tümel bilgilerdir. Bu bilgiler,doğruluğu aynı zamanda akla dayalı olan gerçek bilgilerdir.DESCARTES (1596-1650)Yeniçağ'da rasyonalizmin temsilcisi, Fransız filozofudur. Matematikçidir. Matematikte "Analitik Geometri"nin kurucusudur. Descartes'e göre matematiğin metodunda analiz ve sentez vardır. Bu yol, gerçeği elde etmede kullanılacak en doğru yoldur.Descartes, insan zihninde doğuştan var olduğunu kabul ettiği gerçeklerden başlanarak ve matematiğin metodu kullanılarak apaçık bilgilere varılabileceğini iddia etmiştir.Descartes, doğrulara, gerçek bilgilere varmada "şüphe" metodunu kullanmıştır. Kullandığı şüphe, bir amaç değil bir araç şüphesidir. Descartes'e göre şüphe etmek düşünmektir. Şüphe eden kişi düşünüyor demektir. Şüphe eden kişi, şüphe eden benliğinden, yani bilincinden ve bilincinin varlığından şüphe edemez. İşte bu Descartes'e göre ilk elde edilen gerçekliktir. Daha sonra bu yöntemle Tanrı'nın ve varlıkların şüphe edilemeyecek gerçeklikler olduğunu kanıtlar. Kanıtlamalarını hep akıl yoluyla yapar.LEİBNİZ (1646-1716)Leibniz bir Alman düşünürüdür. Aynı zamanda bir mantıkçı ve matematikçidir. Ona göre insan bilgisi iki yolla elde edilir: Duyularla ve akıl yoluyla elde edilen bilgiler. Duyu bilgisi, yanıltıcı ve güvenilir olmayan bilgidir. Matematik bilgisi buna örnektir.Leibniz'e göre her şey Tanrı'dan türemiştir. Tanrı sonsuzdur. İnsan aklı Tanrı bilgisine "çelişmezlik" ilkesi ile varır. Bu tür bilgiler, ezeli ve ebedi hakikatleridir. Bunun yanında olgulara dayalı bilgiler de vardır. Bu bilgiler "yeter sebep" ilkesine dayanırlar. Bu görüşleriyle Leibniz, rasyonalizm ile empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.HEGEL (1770-1831)Hegel'e göre akıl değişmez, mutlak, en güvenilir bilgi kaynağıdır. Akıl, insan düşünmesini ve bilinçsiz doğayı idare eden bir kanundur. Düşünmek, araştırılan ve bilgisi elde edilmek istenen "nesnenin özünü bilmek" etkinliğidir.Her nesnede görüntüsünün ardında bir de öz vardır. Düşünmek, nesnenin ardındaki bu özü kavramaktır. Hegel'e göre akla uygun olan gerçektir. Akıl, mutlak varlığın ve doğadaki değişmenin bilgisini apaçık olarak vermektedir. Rasyonalizmin Tanım ve Genel Tarihçesi Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile, çeşitli "a priori" ve apaçık gerçeklerin varolduğunu onaylar. Son zamanlarda, çeşitli dilbilimcilerin bazı dilbilim kavramları hakkındaki yazıları haricinde, "a priori" bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiş, kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği Matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda Dîn'deki vahiy ile yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. Bununla birlikte felsefede akıl genellikle içgörüyle (içe doğmayla değil) karşılaştırılır.Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pisagorcular ve Platon ile (aklın kendine yeterliliği teorisi Yeni-Platonculuğun ve idealizmin başat temasıdır.) başlar (Runes, 263). Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir (Bourke, 263). Akılcılık Avrupa'da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir, çünkü İngiltere'de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi filozofların düşünceleri, İngiliz deneyci filozoflarınkilerle sık sık karşılaştırılmıştır. Fakat bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylıca incelendiğinde pek doğru bir eylem veya bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir (Lacey, 286–287). Aşırı noktasında, deneycilik deneyim dışı her türlü bilgiyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Akılcılık ise, aşırı noktada bilginin deneyim ve algı olmaksızın saf akıl ile tamamen ve en iyi şekilde edilnilebileceğini savunur. Yani deneycilik ile akılcılık arasında en temel tartışma (insan) bilgi(si)nin kaynağıdır. Bununla birlikte, bu tüm rasyonalistlerin doğa bilimlerinin deneyimsel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anlamına gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof deneyime de en azından belirli oranda önem vermiştir ve belirtilen derecede aşırı bir noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır (Hatfield).Felsefî bir okul olarak akılcılık ve içerdiği temel ilkeler 18. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa, akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. Örneğin Alman Christian August Crusius ve yine Alman Moses Mendelssohn. 18. yüzyıl'da akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte, örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir. Kant eleştirel bir değerlendirmeyle yeni bir rasyonalizm fikrini temelendirmeye yönelir. Rasyonalizm geleneği başlangıcından itibaren ele alındiığında karşımıza pek çok farklı türlerde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşım biçimiyle karşılaşılır.Antik Çağ felsefesinde rasyonalizmRasyonalizm geleneği Elea Okulu ile birlikte başlatılabilir. İlk akılcı filozof Parmanides'tir denilebilir. Ona göre duyumlar değişebilen şeyler olduklarından bilginin temeli olamazlar, aksine aklın değişmeyen ilkeleri bilginin temeli olabilir. Elealı Zenon, hocası Parmanides'in akılcılığını daha ileriye götürmüştür. Duyuların güvenilmezliğini kanıtlayan paradoxlarının ardında rasyonalizm düşüncesi temellendirilir. Platon ise idealar teorisiyle rasyonalizmi belli başlı bir kuram olarak şekillendiren kişi olarak anılır. Platon, rasyonalizmin yöntemsel ilkesi olarak bilinen tümdengelimli yönteminin de önde isimlerindendir. Ayrıca Aristoteles'ide akılcılığın kurucu isimlerinden biri olarak belirtmek gerekir.Kıta felsefesinde akılcı filozoflarGenel anlamda kişinin akılcı olarak adlandırılabilmesi için iki temel noktayı onaylaması ve kabul etmesi gerekmektedir, bunlar:"Akılcı sezgi a priori bilgimizin tamamı veya bir kısmının kaynağıdır, veGerçeğin a priori bilgisi mümkündür" (Cassam, s.45).Elealılar ile başlayan akılcı geleneğin Batı'daki en önemli isimleri Descartes, Spinoza, Malebranche ve Leibniz'dir.Descartes'ın metafizik hakkındaki savları ve metafiziksel ilkelerinin sonucu olarak gördüğü dualistik yapıya sahip (akıl-vücut ayrımını barındıran) Kartezyen ruh kavramı Avrupa'daki akılcılık geleneği için çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Nitekim Descartes'ın metafiziğe dair akılcı görüşleri yaygın kabul görmüş ve 17. yüzyılın ikinci yarısında, fiziksel görüşleriyle birlikte bunlar da kitap olarak birçok öğretim merkezinde okutulmuştur. Descartes'ın görüşleri kendisinden sonraki filozofları da büyük oranda etkilemiştir. Nitekim Descartes'ın ortaya attığı insanın ontolojik dualizmi fikri modern toplumlarda dahi sıklıkla kabul edilen bir savdır.Bir diğer ünlü akılcı filozof Spinoza ise başlarda Descartes'ın metafizik savlarını benimsese de, zamanla kendi düşüncelerinin olgunlaşması ve gelişmesiyle birlikte Descartes'in savlarını bırakarak daha farklı bir metafiziksel anlayış geliştirmiştir. Kartezyan akıl-vücut dualizmini reddeden Spinoza, Tanrı'nın yaratılmış dünyadan ayrı olarak mevcut olduğu fikrine de karşı çıkmıştır. Ona göre bir tek ebedî varlık vardı. Spinoza'nın bu fikri ve metafiziksel açıklamaları Batı'da panteizm açısından çok önemlidir. Metafiziğe dair savları detaylıca Etik isimli eserinde yer alır. Ayrıca dinin de akılcı eleştirisini yapmıştır (Hatfield).Kartezyan ruh kavramıyla birlikte Descartes'in metafiziğe dair görüşlerini genel olarak benimseyen Malebranche ise aklî fikirlerin bireysel zihinlerden ziyade, Tanrı'da var olduğu ve Tanrı'nın gerektiğinde insanlara bu bilgileri ilâhî bir anlamda sunduğunu öne sürerek Descartes'tan ayrılmıştır.Anılan diğer filozoflar gibi Leibniz de başlarda Descartes'in fikirlerinin takipçisi olmuştur. Bununla birlikte daha sonra Descartes'in fikirlerini reddederek, kendi geliştirdiği metafiziksel fikirleri savunmuştur. Leibniz düşüncesinde Tanrı'nın yarattığı dünya bilinçli ve ayrı küçük varlıklardan oluşur. Daha sonra bu varlıklara monad ismini vermiştir (Monadoloji, 1714). Ayrıca Leibniz'in düşüncesinde Tanrı tüm olası dünyalardan en iyisi olarak dünyayı yaratmıştır ki burada kastedilen en iyi, mükemmel, eksiksiz anlamındadır. Bu fikir daha sonraları birçok filozof tarafından tenkit edilmiştir.Kantçı rasyonalizmImmanuel KantRasyonalizm konusunda en temel eleştirileri, kendisi de özgül bir rasyonalist olan Kant'tan gelir.Kant Saf Aklın Eleştirisi (1781) isimli eserinde bu noktadaki temel eleştirisini ortaya koymuş ve felsefi ilkelerini açıklamıştır. Hem amprizmin hem de rasyonalizmin felsefi problemleri eleştirel bir şekilde değerlendirilerek Kant felsefesinde aşılmaya çalışıldığı görülür.Bu bakımdan eleştirel felsefe olarak adlandırılan felsefe geleneğinin kurucusu Kant'tır ve o bu yolla ampirizmin ve rasyonalizmin yetersizliklerinden kurtulmaya çalışmıştır. Kant insan bilgisinin sınırlarını ve yapısını soruştururken, bir yanda aklın kuramsal statüsünün belirlenmesi ile ilgilenmiş öte yandan da her tür deneyimin kuramsal sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Saf Aklın Eleştirisi'de özellikle deneyimin zorunlu doğasının incelenmesine yönelik kapsamlı bir girişim vardır. A priori ve a posteriori bilginin varlığını kabul eden Kant, bunları farklı bilgi türleri olarak sınıflandırır ve önceki felsefe geleneklerinin yetersizliklerini bu kategoriler ekseninde değerlendirir.Hegelci rasyonalizmRasyonalizm geleneği Parmanides'ten Hegel'e uzanan bir gelişim cizgisi gösterir, bu çizgi üzerinde birbirinden çok farklı akılcılık anlayışlarıyla karşılaşılır. Farklı rasyonalizm tanımlarına rağmen; doğruluğun ölcüsünü akıl olarak ele almasını bu felsefe geleneğinin ortak bir öğesi olarak ele alırsak, söz konusu düşüncenin doruk noktasında Hegel ile karşılaşılır. Hegelci diyalektik yöntem rasyonalizmin kendi içinde kendini temellendirmesinin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Hegel'in ünlü sav sözü, "Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir" değişi, tüm bir rasyonalizm geleneğinin en özlü ifadesi olarak görülür.Aydınlanma ve rasyonalizmAydınlamacılık ile birlikte akıl ve akılcılık kavramları farklı bir anlam daha kazandı. Felsefî bir vurgudan öte, feodal ve dinî müessese ve uygulamalar ile sosyal ve politik uygulamaları akıl ışığında ve aklı temel alarak eleştiren kişilere rasyonalist adı verilmeye başlandı ve bu tip eleştirel yaklaşım da rasyonalizm olarak anılmaya başlandı. Burada felsefi ilkelerin aynı zamanda toplumsal düzenlemelerde yeni bir yönelimin kurucu ilkeleri haline gelmesi söz konusudur. Bu anlamda rasyonalizm aklı kurucu ilke olarak benimseyen ve dinsel toplumsal örgütlenmelere karşı akılcı toplumsal düzenlemelerini temel alan yaklaşımları ifade eder. Kant’ın Aydınlanma Nedir? Sorusuna verdiği, "insanın kendi aklını kullanmasıdır" şeklindeki cevabı, akıl'ın aydınlanmacılıkta felsefi bir ilke olduğunu gösterir. Buna göre evrensel bir dayanak noktası olan akıl, toplumsal yaşamın herkes için geçerli olabilecek akılcı bir düzenlemesini mümkün kılabilecektir.

http://www.ulkemiz.com/rasyonalizm-nedir-felsefesi-nedir-

Yapay zekâ nedir

Yapay zekâ nedir

Yapay zekâ, bir bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun çeşitli faaliyetleri zeki canlılara benzer şekilde yerine getirme kabiliyeti. İngilizce artificial intelligence kavramının akronimi olan AI sözcüğü de bilişimde sıklıkla kullanılır. Yapay zekâ çalışmaları genellikle insanın düşünme yöntemlerini analiz ederek bunların benzeri yapay yönergeleri geliştirmeye yöneliktir.Bir bakış açısına göre, programlanmış bir bilgisayarın düşünme girişimi gibi görünse de bu tanımlar günümüzde hızla değişmekte, öğrenebilen ve gelecekte insan zekâsından bağımsız gelişebilecek bir yapay zekâ kavramına doğru yeni yönelimler oluşmaktadır. Bu yönelim, insanın evreni ve doğayı anlama çabasında kendisine yardımcı olabilecek belki de kendisinden daha zeki, insan ötesi varlıklar meydana getirme düşünün bir ürünüdür. Bu düş, 1920'li yıllarda yazılan ve sonraları Isaac Asimov'u etkileyen modern bilim kurgu edebiyatının öncü yazarlarından Karel Čapek'in eserlerinde dışa vurmuştur. Karel Čapek, R.U.R adlı tiyatro oyununda yapay zekâya sahip robotlar ile insanlığın ortak toplumsal sorunlarını ele alarak 1920 yılında yapay zekânın insan aklından bağımsız gelişebileceğini öngörmüştü. Yapay Zekânın Tanımİdealize edilmiş bir yaklaşıma göre yapay zekâ, insan zekâsına özgü olan, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme, sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımsama yapma ve karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemidir. Bu sistem aynı zamanda düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.Yapay zekâ tarihçesi"Yapay zekâ" kavramının geçmişi modern bilgisayar bilimi kadar eskidir. Fikir babası, "Makineler düşünebilir mi?" sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing'dir. 1943'te II. Dünya Savaşı sırasında Kripto analizi gereksinimleri ile üretilen elektromekanik cihazlar sayesinde bilgisayar bilimi ve yapay zekâ kavramları doğmuştur.Alan Turing, Nazilerin Enigma makinesinin şifre algoritmasını çözmeye çalışan matematikçilerin en ünlenmiş olanlarından biriydi. İngiltere, Bletchley Park'ta şifre çözme amacı ile başlatılan çalışmalar, Turing'in prensiplerini oluşturduğu bilgisayar prototipleri olan Heath Robinson, Bombe Bilgisayarı ve Colossus Bilgisayarları, Boole cebirine dayanan veri işleme mantığı ile Makine Zekâsı kavramının oluşmasına sebep olmuştu.Modern bilgisayarın atası olan bu makineler ve programlama mantıkları aslında insan zekâsından ilham almışlardı. Ancak sonraları, modern bilgisayarlarımız daha çok uzman sistemler diyebileceğimiz programlar ile gündelik hayatımızın sorunlarını çözmeye yönelik kullanım alanlarında daha çok yaygınlaştılar. 1970'li yıllarda büyük bilgisayar üreticileri olan Microsoft, Apple, Xerox, IBM gibi şirketler kişisel bilgisayar (PC Personal Computer) modeli ile bilgisayarı popüler hale getirdiler ve yaygınlaştırdılar. Yapay zekâ çalışmaları ise daha dar bir araştırma çevresi tarafından geliştirilmeye devam etti.Bugün, bu çalışmaları teşvik etmek amacı ile Turing'in adıyla anılan Turing Testi ABD'de Loebner ödülleri adı altında makine zekâsına sahip yazılımların üzerinde uygulanarak başarılı olan yazılımlara ödüller dağıtılmaktadır.Testin içeriği kısaca şöyledir: birbirini tanımayan birkaç insandan oluşan bir denek grubu birbirleri ile ve bir yapay zekâ diyalog sistemi ile geçerli bir süre sohbet etmektedirler. Birbirlerini yüz yüze görmeden yazışma yolu ile yapılan bu sohbet sonunda deneklere sorulan sorular ile hangi deneğin insan hangisinin makine zekâsı olduğunu saptamaları istenir. İlginçtir ki, şimdiye kadar yapılan testlerin bir kısmında makine zekâsı insan zannedilirken gerçek insanlar makine zannedilmiştir.Loebner Ödülüü kazanan yapay zekâ diyalog sistemlerinin yeryüzündeki en bilinen örneklerinden biri A.L.I.C.E'dir. Carnegie üniversitesinden Dr.Richard Wallace tarafından yazılmıştır.Bu ve benzeri yazılımlarının eleştiri toplamalarının nedeni, testin ölçümlendiği kriterlerin konuşmaya dayalı olmasından dolayı programların ağırlıklı olarak diyalog sistemi (chatbot) olmalarıdır.Türkiye'de de makine zekâsı çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalar doğal dil işleme, uzman sistemler ve yapay sinir ağları alanlarında Üniversiteler bünyesinde ve bağımsız olarak sürdürülmektedir.Bunlardan biri, D.U.Y.G.U. - Dil Uzam Yapay Gerçek Uslamlayıcı'dır.Yapay zekânın gelişim süreciİlk araştırmalar ve yapay sinir ağlarıİdealize edilmiş tanımıyla yapay zekâ konusundaki ilk çalışmalardan biri McCulloch ve Pitts tarafından yapılmıştır. Bu araştırmacıların önerdiği, yapay sinir hücrelerini kullanan hesaplama modeli, önermeler mantığı, fizyoloji ve Turing'in hesaplama kuramına dayanıyordu. Herhangi bir hesaplanabilir fonksiyonun sinir hücrelerinden oluşan ağlarla hesaplanabileceğini ve mantıksal ve ve veya işlemlerinin gerçekleştirilebileceğini gösterdiler. Bu ağ yapılarının uygun şekilde tanımlanmaları halinde öğrenme becerisi kazanabileceğini de ileri sürdüler. Hebb, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların şiddetlerini değiştirmek için basit bir kural önerince, öğrenebilen yapay sinir ağlarını gerçekleştirmek de olası hale gelmiştir.1950'lerde Shannon ve Turing bilgisayarlar için satranç programları yazıyorlardı. İlk yapay sinir ağı temelli bilgisayar SNARC, MIT'de Minsky ve Edmonds tarafından 1951'de yapıldı. Çalışmalarını Princeton Üniversitesi'nde sürdüren Mc Carthy, Minsky, Shannon ve Rochester'le birlikte 1956 yılında Dartmouth'da iki aylık bir açık çalışma düzenledi. Bu toplantıda birçok çalışmanın temelleri atılmakla birlikte, toplantının en önemli özelliği Mc Carthy tarafından önerilen yapay zekâ adının konmasıdır. İlk kuram ispatlayan programlardan Logic Theorist (Mantık kuramcısı) burada Newell ve Simon tarafından tanıtılmıştır.Yeni yaklaşımlarDaha sonra Newell ve Simon, insan gibi düşünme yaklaşımına göre üretilmiş ilk program olan Genel Sorun Çözücü (General Problem Solver)'ı geliştirmişlerdir. Simon, daha sonra fiziksel simge varsayımını ortaya atmış ve bu kuram, insandan bağımsız zeki sistemler yapma çalışmalarıyla uğraşanların hareket noktasını oluşturmuştur. Simon'ın bu tanımlaması bilim adamlarının yapay zekâya yaklaşımlarında iki farklı akımın ortaya çıktığını belirginleştirmesi açısından önemlidir: Sembolik Yapay Zekâ ve Sibernetik Yapay Zekâ.Sembolik yapay zekâSimon'ın sembolik yaklaşımından sonraki yıllarda mantık temelli çalışmalar egemen olmuş ve programların başarımlarını göstermek için bir takım yapay sorunlar ve dünyalar kullanılmıştır. Daha sonraları bu sorunlar gerçek yaşamı hiçbir şekilde temsil etmeyen oyuncak dünyalar olmakla suçlanmış ve yapay zekânın yalnızca bu alanlarda başarılı olabileceği ve gerçek yaşamdaki sorunların çözümüne ölçeklenemeyeceği ileri sürülmüştür.Geliştirilen programların gerçek sorunlarla karşılaşıldığında çok kötü bir başarım göstermesinin ardındaki temel neden, bu programların yalnızca sentaktik süreçleri benzeşimlendirerek anlam çıkarma, bağlantı kurma ve fikir yürütme gibi süreçler konusunda başarısız olmasıydı. Bu dönemin en ünlü programlarından Weizenbaum tarafından geliştirilen Eliza, karşısındaki ile sohbet edebiliyor gibi görünmesine karşın, yalnızca karşısındaki insanın cümleleri üzerinde bazı işlemler yapıyordu. İlk makine çevirisi çalışmaları sırasında benzeri yaklaşımlar kullanılıp çok gülünç çevirilerle karşılaşılınca bu çalışmaların desteklenmesi durdurulmuştu. Bu yetersizlikler aslında insan beynindeki semantik süreçlerin yeterince incelenmemesinden kaynaklanmaktaydı.Sibernetik yapay zekâYapay sinir ağları çalışmalarının dahil olduğu sibernetik cephede de durum aynıydı. Zeki davranışı benzeşimlendirmek için bu çalışmalarda kullanılan temel yapılardaki bazı önemli yetersizliklerin ortaya konmasıyla birçok araştırmacılar çalışmalarını durdurdular. Buna en temel örnek, Yapay sinir ağları konusundaki çalışmaların Minsky ve Papert'in 1969'da yayınlanan Perceptrons adlı kitaplarında tek katmanlı algaçların bazı basit problemleri çözemeyeceğini gösterip aynı kısırlığın çok katmanlı algaçlarda da beklenilmesi gerektiğini söylemeleri ile bıçakla kesilmiş gibi durmasıdır.Sibernetik akımın uğradığı başarısızlığın temel sebebi de benzer şekilde Yapay Sinir Ağının tek katmanlı görevi başarması fakat bu görevle ilgili vargıların veya sonuçların bir yargıya dönüşerek diğer kavramlar ile bir ilişki kurulamamasından kaynaklanmaktadır.Bu durum aynı zamanda semantik süreçlerin de benzeşimlendirilememesi gerçeğini doğurdu.Uzman sistemlerHer iki akımın da uğradığı başarısızlıklar, her sorunu çözecek genel amaçlı sistemler yerine belirli bir uzmanlık alanındaki bilgiyle donatılmış programları kullanma fikrinin gelişmesine sebep oldu ve bu durum yapay zekâ alanında yeniden bir canlanmaya yol açtı. Kısa sürede Uzman sistemler adı verilen bir metodoloji gelişti. Fakat burada çok sık rastlanan tipik bir durum, bir otomobilin tamiri için önerilerde bulunan uzman sistem programının otomobilin ne işe yaradığından haberi olmamasıydı. Buna rağmen uzman sistemlerin başarıları beraberinde ilk ticari uygulamaları da getirdi.Yapay zekâ yavaş yavaş bir endüstri hâline geliyordu. DEC tarafından kullanılan ve müşteri siparişlerine göre donanım seçimi yapan R1 adlı uzman sistem şirkete bir yılda 40 milyon dolarlık tasarruf sağlamıştı. Birden diğer ülkeler de yapay zekâyı yeniden keşfettiler ve araştırmalara büyük kaynaklar ayrılmaya başlandı. 1988'de yapay zekâ endüstrisinin cirosu 2 milyar dolara ulaşmıştı.Doğal dil işlemeAntropoloji bilimi, gelişmiş insan zekâsı ile dil arasındaki bağlantıyı gözler önüne serdiğinde, dil üzerinden yürütülen yapay zekâ çalışmaları tekrar önem kazandı. İnsan zekâsının doğrudan doğruya kavramlarla düşünmediği, dil ile düşündüğü, dil kodları olan kelimeler ile kavramlar arasında bağlantı kurduğu anlaşıldı. Bu sayede insan aklı kavramlar ile düşünen hayvan beyninden daha hızlı işlem yapabilmekteydi ve dil dizgeleri olan cümleler yani şablonlar ile etkili bir öğrenmeye ve bilgisini soyut olarak genişletebilme yeteneğine sahip olmuştu. İnsanların iletişimde kullandıkları Türkçe, İngilizce gibi doğal dilleri anlayan bilgisayarlar konusundaki çalışmalar hızlanmaya başladı. Önce, yine Uzman sistemler olarak karşımıza çıkan doğal dil anlayan programlar, daha sonra Sembolik Yapay Zekâ ile ilgilenenler arasında ilgiyle karşılandı ve yazılım alanındaki gelişmeler sayesinde İngilizce olan A.I.M.L (Artificial intelligence Markup Language) ve Türkçe T.Y.İ.D (Türkçe Yapay Zekâ İşaretleme Dili) gibi bilgisayar dilleri ile sentaktik (Örüntü) işlemine uygun veri erişim metotları geliştirilebildi. Bugün Sembolik Yapay Zekâ araştırmacıları özel Yapay Zekâ dillerini kullanarak verileri birbiri ile ilişkilendirebilmekte, geliştirilen özel prosedürler sayesinde anlam çıkarma ve çıkarımsama yapma gibi ileri seviye bilişsel fonksiyonları benzetimlendirmeye çalışmaktadırlar.Bütün bu gelişmelerin ve süreçlerin sonunda bir grup yapay zekâ araştırmacısı, insan gibi düşünebilen sistemleri araştırmaya devam ederken, diğer bir grup ise ticari değeri olan rasyonel karar alan sistemler (Uzman sistemler) üzerine yoğunlaştı.Gelecekte yapay zekâGelecekte yapay zekâ araştırmalarındaki tüm alanların birleşeceğini öngörmek zor değildir. Sibernetik bir yaklaşımla modellenmiş bir Yapay Beyin, Sembolik bir yaklaşımla insan aklına benzetilmiş bilişsel süreçler ve Yapay Bilinç sistemi, insan aklı kadar esnek ve duyguları olan bir İrade ( Karar alma yetisi ), Uzman sistemler kadar yetkin bir bilgi birikimi ve rasyonel yaklaşımın dengeli bir karışımı sayesinde Yapay Zekâ, gelecekte insan zekâsına bir alternatif oluşturabilir.Bilginin hesaplanması matematiksel gelişme ile mümkün olabilir. Çok yüksek döngü gerektiren NP problemlerin çözümü, satranç oyununda en iyi hamleyi hesaplamak veya görüntü çözümleme işlemlerinde bilgiyi saymak yerine hesaplamak süreti ile sonuca ulaşılabilir.Yeni matematik kuantum parçacık davranışlarını açıklayacağı gibi kuantum bilgisayarın yapılmasına olanak verir .Yapay Zekânın Gücü Yapay zekâ uygulamaları gün geçtikçe gelişmeye ve insan zekâsını yakalamaya doğru adım adım ilerlemektedir.Bilişim uzmanları, bir insanın hepsi aynı anda paralel olarak çalışan 100 milyar nöron bağlantısının toplam hesap gücünün alt sınırı olan saniyede 10 katrilyon (1.000.000.000.000.000 = 10^{15}) hesap düzeyine 2025'te erişeceğini düşünüyorlar.Beynin bellek kapasitesine gelince, 100 trilyon bağlantının her birine 10.000 bit bilgi depolama gereksinimi tanınırsa, toplam kapasite 10^18 düzeyine çıkıyor. 2020'ye gelindiğinde insan beyninin işlevselliğine erişmiş bir bilgisayarın fiyatının 1000 dolar olacağı tahmin ediliyor. 2030'da 1000 dolarlık bir bilgisayarın bellek kapasitesi 1000 insanın belleğine eşit olacak. 2050'de ise yine 1000 dolara, dünyadaki tüm insanların beyin gücünden daha fazlasını satın alabileceksiniz.

http://www.ulkemiz.com/yapay-zek-nedir

Budist rahibin meditasyonu 200 yıldır devam ediyor.

Budist rahibin meditasyonu 200 yıldır devam ediyor.

Bir Budist rahibe ait olan, ancak kimliği henüz kesinleşmeyen bu vücut, yaklaşık 200 yıldır meditasyona devam ediyor. Uzmanlar bu vücudun ardındaki gizemi çözmek için araştırmalarına devam ediyor.200yillikmeditasyonFotoğrafta gördüğünüz vücut, 200 sene önce meditasyon yaparken ölen bir keşişe ait. Yüzlerce yıl sonra bile bağdaş kurmuş şekilde bulunan rahibin kimlik belirleme çalışmaları devam ediyor. Ancak uzmanların gerçeğe çok yakın bir tahmini de var.Discovery News sitesinin haberine göre bir keşişe ait olan ve artık mumyalaşmış haldeki ceset, Moğolistan’ın Songinokhairkhan şehrinde bulundu. Hayvan derisiyle kaplı ve mumyalanmış haldeki bedenin, yaklaşık 200 yıldır bağdaş kurmuş bir şekilde durduğu tahmin ediliyor. Haberde Budist rahibin vücudunun tam olarak nerede ortaya çıkartıldığının ise belli olmadığı söyleniyor. Budist rahiple ilgili bilinen tek detay, vücudunun sığır derisiyle kaplı olduğu ve üzerinde turuncu renkte bir keşiş kıyafetinin bulunduğu.Ulan Batur Ulusal Merkezi Adli Tıp Kurumu ’ndaki araştırmacılar kalıntılar üzerinde hala çalışıyorlar ama, cesedin kime ait olduğuna dair bir tahminleri de var. Uzmanlar, mumyalanmış vücudun 1852 yılında doğan Tibetli Budist bir rahip olan ünlü hoca Lama Dashi-Dorzho Itigilov olduğunu düşünüyor.Itigilov’un 1927 yılında bağdaş kurmuş halde meditasyon yaparken öldüğü ve çam ağacından yapılmış bir tabuta konarak toprağa verildiği biliniyor. Itigilov’un mezarı 1955 ve 1973 yıllarında açılmış, vücudun sağlam olduğu ve hala meditasyon pozunda durduğu görülmüştü.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/budist-rahibin-meditasyonu-200-yildir-devam-ediyor-

Kambriyen Patlaması’nın <b class=red>Ardındaki</b> Nedenler

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Namibya’nın çim düzlüklerinin üzerinde 80 metreye kadar yükselen bir dizi sarp tepecik görülüyor. Bu tepeler, çok eski tarih öncesine ait olayların izlerini bugün de taşıyormuş gibi görünür

http://www.ulkemiz.com/kambriyen-patlamasinin-ardindaki-nedenler

İlluminati’nin Doğuşu ve Sır Perdesinin <b class=red>Ardındaki</b> Gerçekler

İlluminati’nin Doğuşu ve Sır Perdesinin Ardındaki Gerçekler

Aslında illuminati için Dünya’nın kontrol merkezi desek, pek de yanılmış olmayız. Çünkü bu örgüt, bulunduğumuz sistemin başında yönetici katogerisinde bulunanların doğrudan veya dolaylı olarak illuminati’ye hizmet ettiği var sayılıyor.

http://www.ulkemiz.com/illuminatinin-dogusu-ve-sir-perdesinin-ardindaki-gercekler

Mayaların Yok Oluşu ve <b class=red>Ardındaki</b> Gizem!

Mayaların Yok Oluşu ve Ardındaki Gizem!

Birçok filme konu olan ve tarihte birçok olaya tanıklık eden bir uygarlığın yok oluşundan bahsedeceğim sizlere.

http://www.ulkemiz.com/mayalarin-yok-olusu-ve-ardindaki-gizem

Stephen Hawking Kimdir

Stephen Hawking Kimdir

Prof. Dr. Stephen Hawking CH CBE FRS (d. 8 Ocak 1942, Oxford), İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar.

http://www.ulkemiz.com/stephen-hawking-kimdir

Anneler, Çocuklarının İsimlerini Neden Karıştırır?

Anneler, Çocuklarının İsimlerini Neden Karıştırır?

Eğer siz de ailenin tek çocuğu değilseniz, annenizin sizi kardeşinizin ismiyle çağırması durumlarıyla muhtemelen karşılaşmışsınızdır. Peki, nasıl olur da anneniz sizin isminizi hâlâ karıştırıyor olabilir?

http://www.ulkemiz.com/anneler-cocuklarinin-isimlerini-neden-karistirir

Evrim Teorisini Çürüten Mucize “Başparmak”

Evrim Teorisini Çürüten Mucize “Başparmak”

Dünya yüzeyindeki canlı formasyonunu farklı bir kulvara taşıyan insan nesli, doğadaki efendilik yetkisini ve medeniyet kurucu unvanını sanıldığından daha basit bir özelliğine borçludur.

http://www.ulkemiz.com/evrim-teorisini-curuten-mucize-basparmak

Daha Güçlü Bir Hafıza İçin Tüketilmesi Gereken Bitkiler

Daha Güçlü Bir Hafıza İçin Tüketilmesi Gereken Bitkiler

Sizde pek çok kişi gibi hafızanızın yeterince iyi olmamasından yakınıyor ve keşke daha güçlü bir hafızam olabilseydi diye düşünenlerden misiniz? Öyleyse şimdi okuyacağınız bu bilgi ile daha güçlü bir hafızaya sahip olabilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/daha-guclu-bir-hafiza-icin-tuketilmesi-gereken-bitkiler

 Charlie Chaplin Kimdir *

Charlie Chaplin Kimdir *

Siyah beyaz bir palyaço suretinde yüzümüzü güldüren, melon şapkalı Şarlo'ya can veren Charlie Chaplin'in hayat hikayesidir.

http://www.ulkemiz.com/charlie-chaplin-kimdir-

Fotoğraf Okuma

Fotoğraf Okuma

Bir sanatsal ürün ile duyusal iletişime (algılamaya) geçmenin ilk aşamasıdır; “bakmak, dinlemek, okumak, izlemek…” Bu ilk duyusal etkileşim neticesinde alıcının (ürünle etkileşime giren kişinin) üründen estetik bir haz elde etmesi mümkündür. O ürünü “çözümlemek ve değerlendirmek” ise, bu duyusal etkileşimin sonrasındaki  aşamalardır. Öncelikle ürünü “anlamayı” gerektirir. Bakmaktan, izlemekten, okumaktan ve dinlemekten daha fazlasına; daha yoğun düşünsel, sezgisel yaklaşıma ve daha fazla bilgi birikimine ihtiyaç duyar. Duyusal etkileşim sonrasında izleyicinin, bir fotoğrafı çözümlemek amacıyla o görüntüyle girdiği etkileşime “Fotoğraf Okuma ve Yorumlama” diyoruz. Dilimizde “Fotoğraf Okuma ve Yorumlama” üzerine yazılmış kitapların çoğu fotoğraf tekniğine ve kompozisyon kurallarına yönelik anlatımlar yapmaktadır. Ancak bir sanat eserinin çözümlenmesi için, teknikten ve biçimsel tasarımdan daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulur. Alfabeyi ve grameri biliyor olmanın, edebi bir eser çözümlemesi için yeterli olamayacağı gibi. “Fotoğraf Okuma”; görüntü içerisindeki unsurların (içerik, biçim, teknik unsurlarının)“betimlenmesi” işlemini belirtmektedir. Buradaki “okuma” kelimesi, açıkça anlaşılacağı üzere bu kelimenin çağrışımsal anlamından dolayı kullanılmaktadır.   “Fotoğraf Yorumlama” ise; betimlenen unsurlar ışığı altında “anlamın ortaya konulması”, izleyicinin görüntüden “anlam üretmesi” işlemidir. Bütün yorumların temel prensibi şudur: Fotoğrafların yüzeyde taşıdıklarından (ilk bakışta temsil ettiklerinden) daha derin anlamları vardır. Yorumlamadaki temel soru, “Bu fotoğraf, temsil ettiği görüntü dışında bize ne demek istemektedir ve bizler izleyici olarak bu fotoğrafa neden maruz kaldığımızı düşünmekteyiz?”dir. Mehmet Ergüven yorumlamayı “yüksek sesle sorulan sorulara yüksek sesle verilen cevaplardır” diye tanımlar. Fotoğrafta yer alan her unsur ve hatta fotoğrafın sunum koşulları; paylaşıldığı andan itibaren fotoğrafı yorumlayan kişi tarafından artık sorguya tabidir. Bu sorgulama, izleyicinin görüntüden tutarlı anlamlar üretebilmesi için gerekir. Yoruma soyunan kişi, “fotoğrafın bir fotoğrafçı tarafından bazı tercihler ve niyetler doğrultusunda üretilmiş ve paylaşılmış olduğu” varsayımını çıkış noktası olarak ele alır. Bu doğrultuda izleyici; fotoğrafçının içerik, biçimsel ve teknik unsurlardaki tercihlerini betimler (kendi farkındalığını yaratır) ve bu görsel tercihlerin betimlemesi ışığı altında, sunum koşullarını da dikkate alarak, fotoğrafçının fotoğrafı bizlerle paylaşma niyeti konusunda bir takım fikirler ortaya koyar. Yorum yapan kişi söz konusu görüntüden uzaklaşmadan, sahip olduğu bilgi birikimi doğrultusunda, fotoğrafla ve fotoğrafçının niyetiyle ilgili ruhbilimsel, toplumbilimsel, tarihsel, bilimsel, sanatsal veya kültürel bazı fikirlere de ulaşabilir. Bu, yorumcunun fotoğraftan çıkarttığı ve ürettiği anlamlardır. Fotoğrafı yorumlayan kişinin sahip olduğu kültürel yapı, fotoğraftan ürettiği anlamı da belirleyecek, başka bir izleyicinin yorumundan farklılaştıracaktır. Aynı fotoğraf uzak doğu kültüründe, batı kültüründe, arap kültüründe farklı anlamlandırmalara neden olabilir. Hatta aynı toplum içerisinde farklı yaşam hikayelerine sahip kişiler arasında bile kültürel farklılıklar yorumları farklılaştırır. İzleyicilerin kültürel farklılıklarından kaynaklanan farklı yorumlar sonucunda aynı görüntüye bir çok farklı düşünce eklemlenebilir. Birbirine taban tabana zıt bile olsa, yorumların “doğru”luklarından ziyade ancak “tutarlılık”larından (görüntüye uygunluklarından) söz edilebilir. Zira, aynı görüntüden farklı kişilerin ortak bir yorum üretmesi düpedüz bir ütopyadır. Popüler bir kültür ürünü dahi olsa görüntüdeki “anlam”, fotoğrafta düzgünce paketlenmiş halde bulunan sabit bir kavram değildir. Fotoğrafın anlamlandırılması etkin bir süreçtir. Görüntü ile izleyici arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkar; hem kişiler arasında, hem de aynı kişiye ait farklı zaman dilimleri içinde değişim gösterebilir. İletişim kavramını “alıcının iletiden anlam üretmesi” olarak gören göstergebilim, fotoğraf yorumlama konusunda yararlanılabilecek önemli bir çözümleme yöntemidir. Tüm bunların yanı sıra, fotoğrafın bağlamı da fotoğrafın aktardığı mesaja etki eden, fotoğrafın yorumlanması aşamasında ele alınması gereken bir unsurdur. Fotoğrafın üretim amacı, kullanım amacı, üretildiği tarihsel dönem, görüntüye eşlik eden bir metin, fotoğrafın izleyiciyle buluştuğu ortam ve fotoğrafın sunum şekli gibi unsurlar, fotoğrafın bağlamını oluşturur ve fotoğrafçının fotoğrafı bizlerle paylaşma niyeti konusunda açık delil içerirler. Bir avcı ve geyik fotoğrafı avcılıkla ilgili bir dergi kapağında başka anlam, çevreyle ilgili bir dergi kapağında başka anlam içerecektir. Fotoğraf aynı olmasına karşın, fotoğrafın bağlamı anlamı derinden etkiler. Buraya kadarki fotoğraf ve izleyici etkileşimi, fotoğrafın anlamına yönelik çözümleme yöntemlerini içermekteydi. Ancak genelde çoğunluğunu fotoğrafçıların oluşturduğu fotoğraf izleyicileri, bir fotoğrafı çözümlemeden önce kestirmeden sonuca gitme eğiliminde, yani doğrudan yargı aşamasına geçmektedir.  Fotoğraflar üzerinden yapılan seçme, eleme, sıralama, beğenme gibi eylemlere“Fotoğraf Değerlendirme” diyoruz.  Her şeyden önce, bir başkasının fotoğrafik söylemini yargılayabilmek; fotoğraf tarzları, teknikleri, kuramları ve külliyatı hakkında birikime sahip olmayı gerektirir. Yetersiz bilgi birikimi, değerlendirmenin kısıtlı kriterler çerçevesinde yapılmasına neden olur ki, bu da ancak değerlendirmenin yetersizliğinin bir göstergesidir. Fotoğraf değerlendirmelerine öznel tercihler etki eder, ancak varılan yargıyı desteklemek adına hangi yargı kriterlerinin dikkate alındığı ve bu kriterler çerçevesinde varılan yargının gerekçelerinin açıklanmasına ihtiyaç duyulur. Genelde kullanılan kriterler teknik, içerik, kuramsal ve özgünlük kriterleridir: Teknik kriterde zanaatkarlık boyutuna göre değerlendirme yapılır. İçerik kriterinde fotoğrafın ardındaki dünya görüşü ve fikirsel altyapı değerlendirilir. Özgünlük kriterinde fotoğrafın kendisinden sonra gelen çalışmalara ne ölçüde yön verdiği değerlendirilir. Kuramsal kriterde ise fotoğrafın gerçekçilik, dışavurumculuk, biçimcilik, işlevsellik gibi  sanat kuramlarını ne ölçüde desteklediği üzerine değerlendirme yapılır. Bu makalede, detaylarını Afsad’da vermekte olduğum “Fotoğraf Okuma ve Yorumlama Yöntemleri” seminerinde aktardığım, bir izleyicinin fotoğrafa “bakmak” ve “estetik haz almak” dışında onunla ne gibi etkileşimler içine girebileceği konusundaki bazı başlıklara değinmeye çalıştım. İyi bir “Fotoğraf Okuru”  olabilmek için bu etkileşimlerin her biri üzerinde yetkinlik sağlanması gerekmektedir. Bunun yanı sıra bir fotoğrafçı, zaten her şeyden önce “iyi” bir fotoğraf okuru olmalıdır. Zira baktığı fotoğrafı okuyamayan, onun üzerine yorum yapamayan bir kişinin, fotoğrafla bir şeyler anlatması kendi başına paradoksaldir. Alıntıdır : Cengiz Engin http://www.birkarefotograf.com/fotograf-okuma/

http://www.ulkemiz.com/fotograf-okuma

Yok Olmadan Önce Ziyaret Etmeniz Gereken Yerler

Yok Olmadan Önce Ziyaret Etmeniz Gereken Yerler

Acele edin! Evet, doğru duydunuz yok olmadan önce dünyada nesli tükenmekte olan yerleri keşfetmelisiniz.

http://www.ulkemiz.com/yok-olmadan-once-ziyaret-etmeniz-gereken-yerler

Bretton Woods Anlaşması Ve Sistemi Nedir?

Bretton Woods Anlaşması Ve Sistemi Nedir?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkeler dünya ticaretini serbestleştirecek, yıkılan ekonomilerin onarımını kolaylaştıracak uluslararası ticari ve mali sistemin kurulması amacıyla 1944 yılında ABD’nin New Hampshire’deki Bretton Woods kasabasında toplandılar.

http://www.ulkemiz.com/bretton-woods-anlasmasi-ve-sistemi-nedir

Ekran Kartları Nasıl Çalışır?

Ekran Kartları Nasıl Çalışır?

Hemen hepimizin bilgisayar almaya kalktığımızda ilk seçtğimiz parçalardan biri de ekran kartıdır ama sadece işlemci, bellek ve sabit diske bakarak bilgisayar seçtiğimiz günlerin üzerinden o kadar da uzun yıllar geçmedi.

http://www.ulkemiz.com/ekran-kartlari-nasil-calisir

Şanghay İşbirliği Örgütü Nedir

Şanghay İşbirliği Örgütü Nedir

Şanghay İşbirliği Örgütü adını örgütün ilk toplandığı yer olan Şanghay'dan almaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın 1996'da yılında oluşturdukları yapılanma Şanghay Beşlisi olarak anılıyordu.

http://www.ulkemiz.com/sanghay-isbirligi-orgutu-nedir

Göz Çevresindeki Kırışıklıkların Azaltılması İçin Ev Reçeteleri

Göz Çevresindeki Kırışıklıkların Azaltılması İçin Ev Reçeteleri

“Gözler ruhun aynasıdır”. Bu ünlü alıntı haklı olarak yüzün en çekici özelliği olan gözlerin güzelliğini tasvir etmektedir.

http://www.ulkemiz.com/goz-cevresindeki-kirisikliklarin-azaltilmasi-icin-ev-receteleri

Dünyanın En Kirli 10 Kenti

Dünyanın En Kirli 10 Kenti

Teknoloji ve endüstrideki büyük ilerlemeler hayatı daha kolay hale getirirken, bu yenilikler de sürekli büyüyen çevre kirliliği yarattı. Olası istisnai olarak az gelişmiş ve uzak alanlar, neredeyse tüm dünya kirlilik ile ilgili bir sorun ile karşı karşıyadır.

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-en-kirli-10-kenti

Fizik dehası Stephen Hawking’in Başarı Hikayesi ve Hayatı

Fizik dehası Stephen Hawking’in Başarı Hikayesi ve Hayatı

Stephen William Hawking, Oxford, İngiltere’de, 8 Ocak 1942’de, Galileo’nun ölüm yıldönümünün 300. yıldönümünde doğdu ve kayda değer bir fizikçi için bir gurur kaynağı oldu.

http://www.ulkemiz.com/fizik-dehasi-stephen-hawkingin-basari-hikayesi-ve-hayati


Ebeveynler Boşanma Kararlarını Çocuklarına Nasıl Açıklamalı?

Ebeveynler Boşanma Kararlarını Çocuklarına Nasıl Açıklamalı?

Çerçeve kırıldığında, “ekvator çizgisindeki” çocuk için dünya, iki yarım küreye ayrılmıştır. Görsel Telif: Oksana Mizina / Shutterstock

http://www.ulkemiz.com/ebeveynler-bosanma-kararlarini-cocuklarina-nasil-aciklamali

Türlerin Ekosistemde Dağılımları

Türlerin Ekosistemde Dağılımları

Şu ana kadar, dünyada yaşayan pek çok bitki ve hayvan türünün aynı yerde sonsuza dek yaşamadıkları açık olarak görülecektir. Gerçekten iklimde oluşan şiddetli değişikliklere bakıldığında, pek çok karasal türün yeni alanlara dağılma yetenekleri yoksa kaçınılmaz olarak yok olmayla karşılaşacaklardır. Bir tür, başarılı olarak bir alana yayılmadan önce; en azından üç ana koşulu yerine getirmelidir. 1. Yeni alanda hayatını sürdürüp üreyecek fizyolojik potansiyele sahip olmalıdır. 2. Yeni alanda yerleşebilecek ekolojik uygunluk olmalıdır. 3. Yeni alana fiziksel girişi olmalıdır. Bu koşulların her birini daha ayrıntılı olarak inceleyelim. Yeni Bir Alanda Yaşamı Sürdürmek İçin Gerekli Fizyolojik Potansiyel Bir türün koloni oluşturan üyelerinin girebileceği herhangi bir yeni alan, koloni oluşturan bireylerin ayrıldıkları alandan biraz farklı olacaktır. Dolayısıyla, koloni oluşturacak populasyon hemen, yeni ortam için daha iyi adaptasyonlar evrimleştirmek üzere bir seçilim baskısına maruz kalacaktır. Ancak, böyle evrimsel gelişmeler alana yerleştikten sonra olacağından, koloninin oluşması, koloniyi oluşturan bireylerin en azından minimal ölçüde yeni çevre koşullarında yaşamak için ön uyum özelliklerine sahip olmaları ile mümkün olacaktır. On uyum sağlamış olmak, elbette yabancı bölgeye geçmek için herhangi bir önlem veya ön hazırlığı belirtmemektedir. Basitçe önceki habitatta gelişmiş özelliklerinin en azından minimum ölçüde yeni habitata uyması anlamına gelir. Örneğin, koloni oluşturan bireylerin yeni alandaki bazı besin kaynaklarını kullanabilmeleri ve iklimin sertliklerine karşı koyabilmeleri gerekir. İklimin, organizmaların dağılımının nasıl sınırladığını görelim. Önceden sıcaklık, nem, yağış ve diğer meteorolojik faktörlerdeki geniş bölgesel farklılıklara değinmiştik; geniş bir zaman dilimindeki, böyle faktörlerin ortalama değerleri, bu bölgenin iklimini oluşturur. Çöl iklimi kurak olsa da, herhangi bir zamanda yağmur yağabilir. Böylece, yukarıda tanımlanan iklim ile meteorolojik faktörlerin kısa bir zaman peryodundaki durumu olan hava durumu, farklı kavramlardır. Hava durumunun canlı organizmalar üzerinde, kesin ve günbegün etkisi vardır. Ilık bir dönemden sonra gelen geç don, bir bitki fidesinin potansiyel verimliliğini bozabilir; birçok hayvanın üreme başarısı alışılmadık kurak veya nemli yıllarda çok farklı olabilecektir. Diğer bir deyişle, bir alanın iklimi türlerin yayılımının belirlenmesinde önemli, hava durumu ise herhangi bir anda organizma için önemlidir. Gerçekte, hava ekstremleri, yılın en yüksek ve en düşük sıcaklıkları veya yağmursuz geçen en uzun peryodu, genellikle, organizmanın yayılımını sınırlamada, çok önemlidir. 0°C’nin altındaki sıcaklıklara hoşgörü göstermeyen bir bitki, ılıman iklimli (ortalama yıllık sıcaklık 25°C) bir bölgede, sıcaklık yılın bir günü bile 0°C’nin altına düştüğü takdirde yaşamını sürdüremeyecektir. Bölgedeki diğer bütün koşullar bitki için optimal olabilir; ancak tolere edemeyeceği bir koşul, onun orada yetişmesini önler. Organizmayı etkileyen ve yayılımını sınırlayan çevresel koşullar onun üzerinde doğrudan etkili olduğundan, ekologlar, çalışılan organizmanın katlanmak durumunda olduğu fiziksel faktörleri, tam anlayabilmek için, mikro-çevre koşullarını (mikrohabitat) analiz etmelidir. Havadaki değişimler çok lokal olabilir. Örneğin; tek bir küçük alanda, gölgeli ve açık alanlar, veya yer ile yer üzerindeki çeşitli yüksekliklerdeki noktalar arasında birkaç derece sıcaklık farklılıkları olabilir. Nem de, rüzgar hızında, güneş ışığı miktarında, toprak tipinde yüksek oranda, benzer lokal varvasyonlar mevcut olduğundan, küçük bir alan içindeki tüm noktalarda bile, tam olarak aynı çeşit organizmalar bulmayı beklememeliyiz. Bitki ve hayvanlar, genelleşmiş bölgesel koşullarda yaşamazlar; belirli bir bölgede esaslı değişiklikler gösterebilen mikro-çevresel koşulların belli aralıklarında yaşarlar. Buna bağlı olarak, ekologlar, bir bitki türü, Güneyde, Güney Carolina, Kuzeyde Newyork’a, Batıda Atlantik kıyılarından Ohio’ya kadar yayılır dediklerinde, bu, türler bu tüm alan içinde onu destekleyen mikrohabitatlarda yaşar ve bu sınırlar dışındaki hiçbir mikrohabitatta bulunmaz anlamına gelir. iklim ve hava durumu üzerine odaklanmış olsak da, aynı görüşler diğer çevre özelliklerine de uygulanabilir. Özel bir bitki türü için bölgenin iklimi ideal olabilir, toprak azot ve potasyumca zengin, olduğu halde eğer fosfor, bitkinin gereksindiğinden daha az ise, bitki orada gelişemez. Çevresel faktörlerin tek olarak önemi 1840’larda, Almanya, Giessen Üniversitesinden, Justus von Liebig tarafından belirlenmiştir. Liebig’in Minumum Kuralı, bitki gelişiminin hangi gerekli faktör ortamda en az ise, o faktör tarafından sımrlanacağını ifade eder. Daha sonra, İllinois Üniversitesinden V. E. Shelford, Liebig’in kuralını hayvanlara uygulayıp, fazla değerlerin de, çok az kadar zararlı olabileceğini dikkate alarak genişletmiştir. Shelford’un Hoşgörü Kuralı bir türün. dağılımının, organizmanın en dar adaptasyon sınırlarına sahip olduğu çevre faktörü tarafından sınırlanacağını ifade eder. Liebig ve Shelford yasalarının ardındaki prensip, ekolojide önemli olsa da tek bir faktörün daima sınırlayıcı olduğu varsayımına temkinli yaklaşılmalıdır. Gerçek yaşam durumlarında (laboratuvar modelleriyle zıtlık gösteren), çevresel faktörler, herhangi bir faktörü sınırlayıcı olarak tanımlamanın imkansız olduğu ölçüde çok karmaşıktır. Örneğin, son bölümde gördüğümüz gibi, bir koşul bir tür için optimum değilse tolere edilebilir olsa da diğer bazı faktörlere karşı tolerans azalabilir (elips şeklindeki bir hacmin bir türün ekolojik nişini en gerçekçi yansıttığı sonucu). Bunun ötesinde, Hoşgörü Yasası, avcılık ve rekabet gibi biyotik sınırlayıcı faktörleri kapsamadıkça uygulanabilirliği sınırlı kalacaktır. Bir örnek olarak, binbirdelikotu Hypericum perforatum olayını düşünün. Sığırlar için zehirli olan bu bitki, Avrupadan, Birleşik Devletlerin batısına getirilmiş ve burada süratle milyonlarca hektarlık değerli toprağa yayılmıştır. Binbirdelik otunu kontrol etmek için, onunla beslenen bir böcek türü getirilmiştir. Kınkanatlı türü, üzerinde pek fazla beslenmediği, ormanlık alanlardaki gölgelik yerlerde kalan bazı küçük populasyonlar dışında, kısa bir sürede otlaklardaki bu yabani otu yok etmiştir. Burada, ortamdaki bazı fiziksel koşullara tolerans eksikliği olmasına karşın, binbirdelik otunun ormanlarda sınırlı kalmasını sağlayan açık olarak bu türdür. Ancak yabani ot kınkanatlı ilişkisinin geçmişini bilmeyen bir gözlemci için otun otlaklarda yayılmasını neyin önlediğini belirleyebilmesi zordur ve hatalı bir şekilde tohumun gölgeli bir habitata gereksinim duyduğunu sanacaktır. Yeni Bir Alana Yerleşebilmede Ekolojik Uygunluk Bu gereksinme sıklıkla, yerleşecek türlerin önce çok az bir rekabet ve doğal düşman tehlikesi ile karşı karşıya kalmaları anlamına gelir. Yararlanabileceği henüz kullanılmamış kaynaklar olmalıdır. Neden basittir; koloni oluşturan birey yeni habitatta yaşayabilmek için fizyolojik potansiyele sahip olsa da, o alanda uzun süredir bulunmakta olan türlere göre, yeni koşullara daha az uyum yapma şansları olacaktır. Oraya yerleşmiş türlerden birinin nişi, koloni oluşturan bireyin potansiyel nişine çok benziyor ise, daha önce yerleşmiş türün muhtemelen rekabet avantajı olacak ve yeni bireylerin yerleşmesini önleyebilecektir. Bununla birlikte, olay her zaman böyle olmaz. Eğer yeni alandaki koşullar, önceki koşullara çok benzerse, koloni oluşturacak tür, yerleşik türe karşı rekabette üstün olabilir ve oradaki türün yerini alabilir. Ekolojik uygunluk aynı zamanda yeni alanın büyüklüğünden de etkilenir. Adanın büyüklüğünün önemi, ada biyocoğrafyası çalışmalarına öncülük eden, Princeton’dan Robert Mac Arthur ve Harvard’dan E.O. Wilson tarafından çok iyi açıklanmıştır. Biz, makul olarak küçük bir adanın, bir grup organizmanın daha az türünü barındırabileceğini bekleyebiliriz. Bunun gerçekte doğru olduğu bulunmuştur, adalardaki tür sayılarının, alan ile ilişkili olduğu tekrar tekrar gösterilmiştir. Alan-tür eğrileri farklılık gösterse de, ekolojik koşullara ve çalışılan organizmaların taksonomik grubuna bağlı olarak, alandaki her 10 kat artışta, tür sayısının yaklaşık iki katına çıktığı şeklinde kaba bir genelleme yapılabilir; buna bağlı olarak, diğer koşullar aynı ise, 100 km2’lik bir ada, 10 km2’lik adadan, kabaca 2 kat daha fazla türü destekler. Bunun nedeni, kısmen daha geniş adaların daha çeşitli habitatları, dolayısıyla, daha zengin kaynak ve tür ilişkileri seçenekleri sunmalarındandır. Bununla birlikte, küçük adalardaki tür sayısı, küçük populasyon büyüklükleri ile de düşük tutulur. Alışılmadık bir hava koşulunda, küçük popülasyonlarda tüm bireylerin ortadan kalkma riski varken, daha büyük adalar, her bir türün daha büyük populasyonlarını destekleme eğilimindedir. Sadece büyüklük değil, kaynaktan uzaklık da bir adada bulunan tür sayısını önemli ölçüde etkiler. Türlerin iklimsel ve coğrafik engelleri asma yetenekleri farklılık gösterir; biyocoğrafyacılar yıllardır aynı ölçü ve topografik yapıdaki orta-okyanus adalarıyla yakın-kıyı adalarını kıyasladıklarında, yakın kıyı adalarındaki yüksek tür çeşitliliğini, bu adalara ulaşmadaki kolaylığa bağladılar. Fakat bu açıklamada bir problem vardır. Belli bir zamanda, kuş gibi dağılma yeteneği iyi olan canlıların çeşitliliğinin, koloni oluşturan bireylerin kaynaktan uzaklığına bakılmaksızın, benzer adalarda aynı olması beklenecektir. Oysa, kuşlarda ve diğer hareketli organizmalarda bile “uzaklık etkisi”, kuvvetlidir. MacArthıır ve Wilson bu paradoksa bir çözüm önermişlerdir: sadece sınırlı kaynaklarda çoğalan bir populasyonun sonuçta doğum ve ölümler arasında bir dengeye ulaşması gerektiği gibi, bir adadaki türlerin sayısı da, göç sonrası yeni türlerin yerleşmesi ve varolan türlerin ortadan kalkması arasında bir denge değerine ulaşır. Adanın büyüklüğü, iklimi ve topoğrafyası, ada izolasyonundan bağımsız olan türlerin ortadan kalkma olasılığını belirler; fakat yeni türlerin göç oranı koloni oluşturan bireylerin kaynaktan uzaklığı ile değişir. Benzer adalardaki türlerin denge sayısı izolasyonun artması ile azalır. Çünkü göçle, yok olan türlerin yerini yenilerinin alması uzun sürer. Bir ada, tür çeşitliliği açısından dengeye ulaştığında bile oradaki türlerin yavaş, ancak düzenli bir döngüsü bulunduğunu hatırlamak önemlidir. Bir adaya henüz yerleşmemiş türlerin göç oranı , adaya yerleşen türlerin sayısı arttıkça düşmektedir. Kaynak adalardan veya kıtalardan gittikçe daha fazla göçmen bireyler, adada önceden yerleşmiş türleri temsil ettiğinden, yeni türlere ait göçmen bireylerin yüzdesi azalır. Diğer yandan, birim zamanda yok olan, tür sayısı olarak ölçülen, yok olma hızı, adadaki tür sayısı arttıkça yükselir. Bu kısmen, toplam tür sayısının daha fazla olmasına bağlıdır; ancak diğer bir neden (yok olma eğrisinin yukarı doğru kıvrılmasını sağlar), adadaki tür sayısı arttıkça ortaya çıkan türler arası rekabettir. Kaynak kullanımında çakışmanın giderek arttığının bir yansımasıdır. Göç, yerleşme ve yok olma eğrilerinin kesiştiği nokta, tür çeşitliliğindeki denge durumunu gösterir. Hem göç hem de yok oluş sürer; ancak yerleşmiş türlerin toplam sayısı önemli ölçüde değişmez. Ada biyocoğrafyası genelde türlerin dağılımını yöneten faktörler için net bir model sağladığından, ekologlar ada biyocoğrafyasını şevkle çalışırlar. Tatlı su gölleri veya kaplıcalar biyocoğrafik adalar olarak düşünülürler. Aynı şekilde otlaklarla birbirinden ayrılmış ormanlar, daha nemli alanlarla ayrılmış çöller, dağ zirveleri veya parklar biyocoğrafik bölge olarak düşünülebilir. Gerçek adalar gibi, bu habitat “adalar”da, alan-tür kuralına tabidirler, yani, daha büyük alan, daha çok tür çeşitliliği. Aslında, habitat adalar, gerçek adalardaki bazı sınıflara göre teoriye daha iyi uyarlar; yayılışı zayıf olan organizmaların (örneğin, kertenkeleler ve tatlı su balıklarının) okyanustaki adalara ulaşma ve ulaşabildikleri pek uygun olmayan adalarda yaşamını sürdürebilen bir populasyon oluşturma şansı azdır. Sonuçta şans etkisi baskın olacak ve uzaklık veya büyüklüğün düzenli bir etkisi ortaya çıkmayacaktır. Bunun tersine, Ana karalarda, kara köprüsü ve tatlısı’ göç yolları ile habitat adalara ulaşmak daha kolaydır. Yeni Alana Fiziksel Giriş Eğer, yeni bir alana ulaşmanın hiçbir yolu yok ise, bir tür için orada yaşayabilmek üzere fiziksel potansiyel ve ekolojik uygunluğa sahip olmanın bir yararı yoktur. Kuşkusuz, yaygın pek çok Kuzey Amerika memelisi, Avustralya’da yaşayabilir ve başarılı olabilirdi; fakat, kıtaya ulaşma yolları olmaksızın, bu potansiyel sınır genişlemesi gerçekleşmeyecektir. Organizmaların dağılabilecekleri veya bir yerden diğerine dağıtılabilecekleri çeşitli yollar vardır. Birçok hayvan için en belirgin olanı, yürüme, sürünme, uçma veya yüzme gibi aktif harekettir. Pek çok sesil deniz hayvanının bile, serbest yüzen larva dönemleri vardır. Aktif hareket tek bir jenerasyonun üyelerini başlangıç noktasından kısa bir mesafeye taşıyabilir; ancak pek çok jenerasyon sonra toplu etki, türleri yüzlerce veya binlerce mile yayabilir. Uzun jenerasyon serileri boyunca bu ilerleyen dağılma ilk bakışta çok yavaş gibi görünse de, böyle değildir. Tahminen bütün organizmalar, uygun habitatlar varlığında, nisbeten kısa bir zamanda, tüm dünyaya yayılabilirler. Bundan 15.000 yıl önce buzlarla çevrili bölgelerde, bugün mevcut tüm bitki ve hayvan türleri, bir kaç yüzyılda yeniden koloni oluşturmuştur. Büyük ve ağır hayvanlarda, dağılımın temel yolunun aktif hareket olduğunu düşünürüz. Fakat, bitkiler ve birçok küçük hayvan için pasif taşınma daha önemlidir. Örneğin, pek çok bitkinin, tohumları veya sporları -çok uzak mesafelere sürüklenebilir, böceklerin, örümceklerin, küçük yumuşakçaların ve diğer omurgasızların kuvvetli rüzgarlarla yüzlerce mil uçtuğu bilinmektedir. Pilotlar bazen, yüksek irtifalarda hızlı hava akıntılarıyla sürüklenen çok sayıda böcekle karşılaşırlar. Sucul organizmalar da, benzer şekilde kuvvetli su akıntılarıyla sürüklenebilirler. Hatta oldukça büyük karasal bitki ve hayvanlar, yüzen kütükler veya birbirine dolaşmış bitkiler ile su üzerinde, uzun mesafelere taşınabilir. Özellikle taşkınlarda, bu kütükler ve bitki yığınları Amazon, Kongo gibi büyük nehirlerle denize sürüklenir. Köklerle bağlanmış toprak ve organik madde artıklarından oluşmuş yaklaşık 100 m2 lik bir yığın, 1892’de Kuzey Amerika’nın Atlantik Okyanusu’nda görülmüştür. Bu yığının üzerinde 10 m uzunluğunda ağaçlar ve çalılar yetişmekteydi. Adeta yüzen bir ada görünümündeki yığının en azından 1600 km. sürüklenmiş olduğu bilinmektedir. Bazı bitki ve küçük hayvanlar, kuşlar ve memeliler aracılığıyla yayılır. Örneğin, pek çok bitki tohumu zarar görmeksizin yüksek hayvanların sindirim kanallarından geçebilir ve eğer hayvanın dışkısı uygun bir yere bırakılır ise, çimlenip büyüyebilir, gerçekten bazı tohumlar önce bir omurgalı bağırsağında geçmeden çimlenemez. (Örneğin, yenebilen meyveler, yenmek için omurgalıları teşvik eder, tohumlarını dağıtır ve tekrar dışkı bırakıldığında kendileri için gübre sağlar; meyvanın müshil etkileri de, tohumların sindirim enzimlerinden zarar görmeden, uzak mesafelere taşınması için bir adaptif özelliktir). Bitki tohumlarının ve bazı küçük sucul hayvanların yumurta ve larvalarının, yüzücü veya sığ su kuşlarının tüyleri veya bacakları ile taşınabileceğine ilişkin örnekler de vardır. Şüphesiz, insanoğlu da dağılımda önemli bir ajandır. Güney Batı Pasifik’te Java ve Sumatra arasındaki küçük bir ada olan Krakatoa’nın, yakın geçmişi hem bitkiler hem de hayvanlar tarafından yeni alanlara dağılma ve koloni oluşturmada doğal bir deneme oluşturur. 27 Ağustos 1883’de şiddetli bir volkanik patlama, adanın büyük bir bölüm-ünü tahrip- etmiş ve geride 6-60 In derinliğinde sıcak kül tabakası ve süngertaşı bırakmıştır. Adada herhangi bir yaşam kaldığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Krakatoa’ya en yakın ada 19 km uzaklıktaydı, orada da yaşamın çoğu patlamayla oluşan zehirli gazlar ve kalın bir kül tabakası tarafından yok edilmişti. Daha sonraki ada 40 km uzakta idi. Kısaca, Krakatoa bir anda, açık denizde, en yakın potansiyel koloni oluşturan bireylerin oluşturduğu kaynaktan 40 km uzakta yer alan, yaşamdan mahrum bir ada haline gelmişti. Patlamadan dokuz ay sonra, bir biyolog adaya gitti ve gayretli araştırmaları sonucu bulabildiği tek canlı, ağını örmekle meşgul yalnız bir örümcekti; örümceğin bu adaya rüzgarla sürüklendiği hemen hemen kesindi. Bununla birlikte büyük bir olasılıkla kıyıdaki yarıklar içinde, yaşamını sürdüren yoğun fotosentetik mavi-yeşil alg kolonileri mevcuttu. Sadece 3 yıl sonra, kumsalda yetişen çok sayıda bitki ve adanın daha iç kısımlarında bazı eğrelti ve çim bitkilerinin gelişmeye başladığı görüldü. Kıyı bitkileri, hemen hemen tüm tropikal Pasifik adaları kıyılarında bulunan, tohumları deniz suyuna çok dayanıklı olup, okyanus akıntıları ile düzenli olarak uzak mesafelere taşınan bitki çeşitleri idi. Krakatoa’da kısa bir süre sonra yetiştiği saptanan eğrelti, hafif hava hareketleriyle bile kolayca taşınabilen çok hafif sporlarla ürerler. Patlamadan 13 yıl sonra, 1896 yılında ada tamamen bitki örtüsü ile kaplanmıştı; ancak bitkiler iç kısımlara göre, hala sahilde daha fazlaydılar. Bitkilerin çoğu deniz akıntıları ve rüzgarla yayılmış olanlardı; ancak yaklaşık %9’u büyük bir olasılıkla kuşlar gibi, diğer aracılarla ulaşmış olmalıydı. 1906’da ada, yoğun bir vejetasyonla kaplıydı ve orada yaşayan 263 hayvan türü bulunuyordu, çoğu böcekti; ancak 4 tür kara salyangozu, 2 sürüngen türü ve 16 kuş türü vardı. Böceklerin pek çoğu adaya uçmuş veya sürüklenmişti ancak bazıları (ve belki sürüngenlerde), yüzen kalıntılarla ulaşmışlardı. Kuş türlerinin sayısı , 1921 ‘ye kadar doygunluğa ulaşmıştı ve MacArthur ile Wilson tarafından öngörülen yavaş bir döngü sonucu, yerleşik türlerin yok oluşları göçmen türlerin yerleşmesi ile dengelenmişti. Bitki türlerinin sayısı, en azından 1930’ların sonuna kadar artmaya devam etmişti. Rüzgar ve okyanus akıntılarıyla yayılan organizmalar ve kuş, yarasa, böcek gibi aktif olarak uçan hayvanlar, bugünde Krakatoa adasında baskınlığını sürdürmektedirler; ama diğer yollarla ulaşmış organizmaların yüzdesi de artmış olmalıdır. Eğer, Krakatoa’yı, adanın tarihiyle ilgili bilgisi olmayan biri ziyaret ederse, burasının yaklaşık 100 yıl önce yaşamın olmadığı kül ve buharlaşan lav kütlesi olduğunu güçlükle tahmin edecektir. Krakatoa, koloni oluşturan türlerin kaynaklarından daha uzakta olsaydı, tür çeşitliliği daha yavaş artacaktı. Ayrıca, uzaklık etkisi nedeniyle, dengeye daha az sayıda tür ile ulaşılacaktı; daha önce gördüğümüz gibi, bir ada, yeni koloni oluşturanların kaynağından uzaklaştıkça, uzaklık tek başına immigrasyon oranını azalttığından, daha düşük sayıdaki tür çeşitliliği ile denge olacaktır. Uzaklık ne olursa olsun, potansiyel olarak koloni oluşturabileceklere göre, bazı türlerin, bölgeye diğerlerinden daha kolay fiziksel giriş yolları vardır; bunun sonucu, küçük hayvanlar için sal üzerinde taşınarak, rüzgarla sürüklenerek Krakatoa’ya ulaşabilmek, büyük memelilerden daha kolay olmuştur. Herhangi iki bölge arasına giren jeolojik veya ekolojik zonların diğerlerine göre bazı türlerin dağılımı için daha etkili engeller oluşturacağı açıktır. Okyanusların geniş alanı, atları n ve fillerin hareketini hemen tamamen önleyebilir; ancak çok sayıda Hindistan cevizi, okyanusu geçebilir. Çünkü bunların suya dayanıklı tohumları zarar görmeden haftalarca denizde yüzebilir. İki ormanlık alanı ayıran bir otlak, bazı orman hayvanları için geçilemez bir engel olabilir ve bunların bir ormandan diğerine hareketlerini engeller. Diğer Orman hayvanları için otlağı geçmek zor olsa da, bazen başarabilirler, diğer bazıları da otlaktan serbestçe geçebilirler. Kısaca, bir türün dağılımı için engel olan bir bariyer diğeri için zor, ancak geçilmesi mümkün, üçüncü bir tür için ise kolayca aşılabilir olabilir. Farklı türler için etkili olan rota ve engelleri bilmek, yeryüzündeki organizmaların dağılım şekillerini anlamak için gereklidir. Ekoloji ile ilgili tartışmamızı geleceğe yansıtmadan tamamlamak olanaksızdır. Bir zamanlar türümüz gezegenimizdeki biyolojik kadronun küçük bir üyesiydi. İki teknolojik hamle —önce bitkilerin, daha sonra da hayvanların evcilleştirilmesi— populasyon büyüklüğümüzü ve dağılımımızı kontrol eden ana sınırlayıcı faktörleri bozdu. Kültür bitkilerini ve hayvan sürülerini yönetme ve tohum depolama yetkinlikleri, şehirlerin gelişimini, refahı ve kendi kendine yetebilmeyi sağlayan bir dizi kültürel ve tarımsal gelişmeyi mümkün kıldı. İnsan nüfus artışı eksponensiyel olarak artışını sürdürmektedir ve milyarlarca insanı besleme çabaları, diğer türlerin hızlı bir şekilde amansızca ortadan kalkmasına, ormanların, kültür alanlarının, su kaynaklarının ve hatta soluduğumuz havanın bozulmasına yol açmaktadır. Bilimsel gelişmelerle bu problemler kısmen çözülebilir ve biyosferin bozulması yavaşlatılabilir ise de, ancak insan nüfus artışının durması uzun dönemli çözümler yaratabilir. Ya moral bozucu, tüketici savaşlar, hastalık ve açlık, ya da bilinçli ve bilge kararlar, yirmi birinci yüzyılın seçimi olacaktır. Kaynakça: https://www.sciencedirect.com https://www.bilgiustam.com/turlerin-ekosistemde-dagilimlari/

http://www.ulkemiz.com/turlerin-ekosistemde-dagilimlari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0