Arama Sonuçları..

Toplam 37 kayıt bulundu.
Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Yunan filozofu Aristo canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğine inanıyordu. (Abiyogenez hipotezi) Bu hipoteze göre döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçaları bir aktif öz taşır. Bu aktif öz şartlar uygun olduğunda bir canlı meydana gelir. Aristo’nun bu görüşü ortaçağda birçok bilim insanı tarafından kabul edilmiştir. Aristo’nun görüşleri önce F. Redi’nin daha sonradan Louis Pasteur’ün düzenledikleri kontrollü deneylerde çürütülmüştür.F. Redi “Böcek sayıları üzerinde deneyler” adlı eserinde abiyogenez hipotezinin geçersizliğini şöyle anlatmıştır.Doğa bilimlerinde abiyogenez, yaşamın kökeni sorusu, yeryüzünde yaşamın canlı olmayandan nasıl gelişebildiğinin araştırılmasıdır. Bilimsel uzlaşmaya göre abiyogenez günümüzün 4,4 milyar yıl öncesi ile 2,7 milyar yıl öncesi arasında meydana gelmiştir. Bu zaman aralığının başı olan 4,4 milyar yıl öncesi, su buharının sıvılaştığı zamandır. 2,7 milyar yıl öncesi ise, sabit karbon (12C ve 13C ), demir (56Fe, 57Fe, ve 58Fe) ve kükürt (32S, 33S, 34S, ve 36S) izotop oranlarının mineral ve çökeltilerin biyolojik kaynaklı olduğuna, biyolojik göstergelerin ise fotosenteze [ölü/kırık bağlantı] işaret ettiği zamandır. Bu konu aynı zamanda, Büyük Patlama'dan beri evrenin 13,7 milyar yıllık gelişimi sırasında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, güneş sistemi veya dünya dışından yaşamın kaynaklandığını öne süren panspermia ve dış kaynaklı (eksojen) kuramlarını da içermektedir.Yaşamın kökeni çalışmaları biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır. Önerilen birçok kuram içinde demir-kükürt kuramı (önce metabolizma) ve RNA dünya hipotezi (önce genler) en çok rağbet görenlerdir.Abiyogenezin klasik anlayışı olan, günümüzde daha açık olarak kendiliğinden oluş olarak bilinen kavrama göre, karmaşık, canlı organizmalar organik maddelerin çürümesi ile meydana gelir; örnek vermek gerekirse fareler depolanmış tahıldan veya kurtçuklar kendiliğinden ette oluşur.Aristo'ya göre yaprak bitlerinin bitkilerin üstüne sinen nemden, pirelerin kokuşmuş maddelerden, farelerin kirli tahıldan, timsahların suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden meydana geldikleri su götürmez bir gerçekti. 17. yüzyılda bu iddialar sorgulanmaya başlandı; mesela Sir Thomas Browne'ın 1646’da yayımlanan Pesudoxia Epidemica'sı (Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması alt başlıklı), yanlış inanışlara ve kabaca işlenen hatalara bir saldırıydı. Çıkarımları büyük oranda kabul görmedi; örneğin çağdaşı Alexander Ross şunları yazmıştı: “Bunu (kendiliğinden oluşu) sorgulamak, nedeni, algıyı ve deneyimi sorgulamaktır. Eğer şüphesi varsa bırakalım Mısır'a gitsin, orada yerliler için bir felaket olan Nil'in çamurundan doğan tarlalar dolusu fare bulacaktır." Akşemseddin (1389-1459) Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Daha sonra 1546'da fizikçi Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların canlı olmayabilecek çok küçük, görünmez parçacıklardan ve sporlardan kaynaklanabileceğini kuramsallaştırdı, ancak bu görüş yaygın kabul görmedi. Daha sonra Robert Hooke 1665’te bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayımladı. Kendisi aynı zamanda mantar örneklerini gözlemlerken keşfettiği hücreyi adlandırmış olmasıyla kayda geçmiştir.1676'da Anton van Leeuwenhoek mikroorganizmaları keşfetti; yaptığı çizimlere göre bunların protozoa ve bakteriler olduğu düşünülmektedir. Bu mikroskobik dünyaya olan ilgiyi ateşledi.İlk adım 1688'de bir et parçasına sineklerin yumurtalarını bırakması engellendiğinde larvaların oluşamadığının kanıtlamasıyla İtalyan Francesco Redi tarafından atıldı. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.1768'de Lazzaro Spallanzani mikropların havadan geldiklerini ve kaynatılarak öldürülebileceklerini kanıtladı. Ancak 1861'de Louis Pasteur hücre kuramıni destekleyen dikkatlice planlanmış deneylerle bakteri ve mantarlar gibi organizmaların besleyici ortamlarda canlı olmayan maddelerden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtladı, böylece hücre teorisini güçlendirdi. Charles Darwin19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğer araştırmacılar canlıların cansız maddeden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtlayınca, yaşamın doğal yollardan nasıl meydana geldiği sorusu ortaya çıktı.[kaynak belirtilmeli]Charles Darwin, 1 Şubat 1871'de Joseph Dalton Hooker’a yazdığı mektupta yaşamın ilk kıvılcımının “amonyak ve fosfor tuzları, güneş ışığı, sıcaklık, elektrik akımı vb. unsurların bulunduğu ılık bir su birikintisinde" oluşmuş olabileceğini, "böylece daha karmaşık değişimlere gidebilecek bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluşabileceğini” öne sürmüştür. Bu iddiasını şöyle açıklamaya devam etmiştir: “canlı organizmaların oluşumundan önceki bir olgu olarak artık tespit edilemeyecek şekilde günümüzde bu madde çoktan ortadan kalkmış veya sindirilmiştir.” Diğer bir deyişle yaşamın kökeninin ancak arınık (steril) laboratuvar ortamında araştırılabileceğini ifade ediyordu.Haldane ve Oparin1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin, yaşamın evrimi için gerekli yapıların oluşmasında ihtiyaç duyulan organik moleküllerin sentezlenmesini atmosferde bulunan oksijenin engellediğini deneyle kanıtlayana kadar abiyogenez konusunda elle tutulur bir ilerleme kaydedilemedi. Oparin, Yeryüzünde Yaşamın Kökeni  isimli eserinde güneş ışığının etkisinde, oksijensiz bir atmosfer ortamında organik moleküllerden bir “ilkel çorba” oluşabileceğini iddia etti. Bunlar giderek daha karmaşık şekillerde bir araya gelip nihayet bir koaservat damlacığının içinde çözünmüş olabilirlerdi. Bu damlalar diğer damlalarla kaynaşarak "büyümüş" ve kardeş damlalara bölünerek "üremiş" olabilirdi. Böylece "hücre bütünlüğünü" sağlayan unsurları içeren ilkel bir metabolizma içeren damlacıklar varlıklarını sürdürmüş, diğerleri de yok olmuş olabilirdi. Günümüzdeki birçok yaşam kökeni kuramı Oparin’in düşüncelerini başlangıç noktası olarak alır. Aynı tarihlerde J.B.S. Haldane de –şimdiki okyanuslardan çok farklı olan- yaşam öncesi okyanusların, yaşamın yapı taşları olan organik bileşikleri içeren “sıcak derişik çorbalar” oluşturmuş olabileceklerini öne sürdü. Bu düşünce, biyopoyez veya biyopoez (canlıların canlı olmayan ama kendi kendini üreten maddelerden oluşması işlemi) olarak adlandırılmıştır.Dünyanın Oluşumundaki Şartlar Morse ve MacKenzie, okyanusların dünya oluştuktan 200 milyon yıl kadar sonra, yüksek sıcaklık (100 °C) indirgeyici bir ortamda meydana gelmiş olabileceğini ve o dönemde 5,8 olan doğal pH'nin hızla nötralleşmekte olduğunu öne sürdüler. Bu iddia Wilde tarafından desteklenmektedir, Batı Avustralya’daki Narryer Dağı’nda değişime uğramış kuvarsitteki zirkon kristallerinin daha önceleri 4,1–4,2 milyar yaşında olduğu sanılırken Wilde bunların yaşını 4.404 milyar yaşında olduğunu göstermiştir.Kuvarsit Bu şu anlama gelmektedir: Okyanuslar ve kıtasal kabuk Dünya’nın oluşumunu takip eden 150 milyon yıl içinde oluştu. Buna rağmen Hadean döneminin iklimi yaşamın oluşması için uygun değildi. Bu dönemde çapı 500 kilometreyi bulan büyüklükteki cisimlerin sık sık dünyaya çarpması muhtemeldi, böyle bir çarpmadan birkaç ay sonra okyanus tamamen buharlaşıp, su buharı ve kaya tozları dünyayı çepeçevre saran bulutlanmaya neden olmuş olabilir. Birkaç aydan sonra bulutların yüksekliği azalmaya başlamış ancak bulut seviyesi sonraki bin yıl boyunca yüksek kalmış olabilir. Daha sonraki iki bin yıl içinde yağmurlar yavaşça bulutların yüksekliğini düşürdüğünden çarpma olayından ancak 3000 yıl sonra okyanuslar orijinal derinliklerine ulaşmıştır. Ay ve iç gezegenleri (Merkür, Mars ve muhtemelen Dünya ve Venüs) 3,8 milyar yıl ile 4,1 milyar yıl arasında çiçek bozuğu gibi yüzeylere sahip hale getiren Geç Dönem Ağır Bombardıman, eğer o zamana kadar yeryüzünde yaşam meydana gelmişse büyük olasılıkla onu ortadan kaldırmıştır.Çarpma sonucu meydana gelen yıkıcı çevresel hasarlar arasındaki zaman aralıklarının, kendi kendini üreten proto-organizmaların oluşumu için gereken süreden daha uzun olması gerektiği göz önüne alınırsa, yaşamın kendi kendine oluşabileceği dönem farklı ortamlar için hesaplanabilir. Maher ve Stephenson’un çalışması eğer derin denizde hidrotermal ortam yaşamın kökeni için uygun bir ortam sağlamışsa, abiyogenez 4 ila 4,2 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir. Eğer yeryüzünün yüzeyinde olmuşsa abiyogenez 3,7 ila 4 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir.Başka bir araştırma yaşam için daha serin bir başlangıç önermektedir. Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan araştırma, sentezlenmek için adenin ve guanin'in suyun donma sıcaklığı, ancak sitozin ve urasil’in kaynama sıcaklıklarına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. AdeninAraştırmasına dayanarak yaşamın kökeninin dondurucu soğuğa ve patlayan meteoritlere ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir.[21]. 1972 – 1997 arasında Antarktika’da buzda bırakılan amonyak ve siyanürün yedi değişik amino asit ve 11 tip nükleobaz oluşturduğu bulunmuştur. Hauke Twins ise donma koşullarında tek iplikli bir RNA zincirinin kalıp olarak kullanılarak 400 baz uzunluğunda yeni bir RNA moleküllünün oluştuğunu göstermiştir. Bu yeni RNA ipliği büyüdükçe kalıp molekülüne bağlanmaktadır. Bu kadar düşük sıcaklıkta bu tepkimelerin sıra dışı hızının açıklaması ötektik donmadır. Buz kristali oluşurken, saf halde kalır: yalnızca su molkülleri büyüyen kristale katılır, tuz veya siyanür gibi katışıklar ise dışlanır. Bu katışık maddeler buz içindeki mikroskopik sıvı ceplerde birikir ve bu birikme moleküllerin daha sık birbirleriyle çarpışmasına neden olur.Yaşamın erken dönemde belirmesinin kanıtı Batı Grönland’daki Isua süper kabuk kemerinde ve yakınındaki Akilia Adası’ndaki benzer oluşumlarda bulunmaktadır. Kaya oluşumlarına giren karbonun δ13C değeri yaklaşık -5'dir, oysa canlıların 12C'yi tercihli kullanımı nedeniyle biokütlenin δ13C değeri -20 ile -30 arasındadır. Bu izotopik parmak izleri çökeltilerde saklanmıştır ve Mojzis bu tekniği kullanarak yeryüzünde yaşamın yaklaşık olarak 3.85 milyar yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamıştır. Lazcano ve Miller (1994) yaşamın evrimleşme hızının orta okyanustaki denizaltı sıcak su kaynakları ekseninde suyun devinimiyla belirlendiğini iddia etmektedir. Bir devinim 10 milyon yıl sürmektedir, böylece üretilen herhangi bir organik bileşik 300 °C’yi geçen sıcaklıklarla ya değişime uğramış ya da imha olmuştur. DNA ve proteinli, 100 kilobaz genomlu ilkel bir heterotroftan 7000 genli flamentöz bir siyanobakteriye evrimleşmesi için 7 milyon yıla ihtiyaç olduğunu tahmin edilmektedir.Günümüzdeki modellerYaşamın kökeni için standart bir model yoktur. Ancak günümüzdeki modellerin çoğu, aşağıda kabaca ortaya çıkma sırasında göre sıralanmış, yaşam için gerekli moleküler ve hücresel unsurların keşiflerine dayandırılmıştır:Fenilalanin temel amino asitlerden biridir1.Makul canlılık öncesi şartlar, amino asitler gibi yaşamın temel basit moleküllerinin (monomerlerinin) oluşmasını sağlar. Bu Miller-Urey deneyi ile 1953'te Stanley Lloyd Miller ve Harold Clayton Urey tarafından gösterilmiştir.2.Uygun bir uzunlukta fosfolipidler hücre duvarının temel bir bileşeni olan çift katlı lipit katmanını kendiliğinden oluşturabilir.3.Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan rastgele RNA molekülleri kendi kendini üreten ribozimlerin oluşmasına neden olmuş olabilir. (RNA dünya hipotezi)4.Katalitik etkililik ve çeşitlilik için doğal seçim baskısı, peptidil transfer katalileyebilen (ve dolayıyla küçük proteinlerin oluşturabilen) ribozimler meydana getirebilir, çünkü oligonükleotitler RNA ile birleşip daha iyi katalizürler oluştururlar. Böylece ilk ribozom meydana gelir ve protein sentezi daha yaygınlaşır.5.Proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. Nükleik asitler başlıca genom kullanımına sınırlanmışlardır.Temel biyomoleküllerin kaynağı daha kesinleşmemiş olmakla beraber, yukarıdaki 2. ve 3. adımların önemi ve sıralması kadar tartışmalı değildir. Yaşamın kaynaklandığı düşünülen temel kimyasal maddeler şunlardır:1.Metan (CH4),2.Amonyak (NH3),3.Su (H2O),4.Hidrojen sülfür (H2S),5.Karbon dioksit (CO2) veya karbonmonoksit (CO), ve6.Fosfat (PO43-).Moleküler oksijen (O2) ve ozon (O3) ya çok azdı veya yoktu.2008 yılı itibarıyla yaşamın gerekli özelliklerini taşıyacak temel bileşikleri kullanarak henüz hiç kimse bir "proto hücre" oluşturabilmiş değildir ("tabandan başlayan yaklaşım"). Bu yönde bir belirti olmayınca açıklamalardaki ayrıntıları eksik kalmaktadır. Ancak, bazı araştırmacılar, mesela Steen Rasmussen Los Alamos Ulusal Laboratuarı'nda ve Jack Szostak Harvard Üniversitesi'nde bu konuda çalışmalarını sürdürmekteler. Diğer araştırmacılar ise "tepeden inme yaklaşım"ın daha verimli olduğunu öne sürmüşlerdir. Craig Venter ve Genom Araştırma Enstitüsü'ndeki bir grubun bu yaklaşım ile mevcut prokaryotların gen sayısını gittikçe azaltmaktalar, böylece yaşam için en az sayıda gereksinimleri belirlemeye çalışmaktalar. Biyolog John Desmond Bernal, bu işlem için Biyopoez terimini geliştirmiş ve yaşamın kökenini açıklamada belirlenebilecek belli sayıda tanımlı "aşama" olduğunu iddia etmektedir:Aşama 1: Biyolojik monomerlerin oluşumuAşama 2: Biyolojik polimerlerin oluşumuAşama 3: Moleküllerin hücreye evrimiBernal, Darwinci evrimin çok önceden, 1. ve 2. aşamalar arasında başlamış olabileceğini öne sürmüştür.Organik moleküllerin kökeniDünyanın oluşumunda organik moleküllerin üç adet kökeni vardı:1.diğer enerji kaynakları (ultraviyole ışığı veya elektrik boşalmaları gibi) aracılığıyla organik sentez (örnek:Miller'ın deneyleri).2.dünyadışı nesneler (ör: karbon kondirit);3.ani şoklardan kaynaklanan organik sentezlerBu kaynaklara dair son zamanlarda yapılan tahminlerde dünyanın erken dönemine ait atmosfer ortamında, 3,5 milyar yıldan önceki zamanda meydana gelen ağır bombardıman sonucu meydana gelen organik madde miktarının diğerleri ile kıyaslanınca çok daha fazla olduğu iddia edilmektedir.Miller deneyleri (İlkel Çorba Kuramı)Ayrıca bakınız: Miller deneyi1953'te profesör Harold Urey ve asistanı Stanley Lloyd Miller bir deneyle, organik moleküllerin dünyanın oluşum döneminde inorganik maddelerden kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Günümüzde çok ünlü olan bu deney temel organik monomerlerin oluşumunu sağlamak için ileri derecede indirgenmiş moleküllerden oluşmuş bir gaz karışımı - metan, amonyak ve hidrojen- kullanmıştı.Ancak Miller-Urey deneyindeki gaz karışımının dünyanın ilk dönemlerindeki atmosferi ne kadar yansıttığı tartışmalı bir konudur. Diğer daha az indirgenmiş gazlar daha düşük bir birikim ve çeşitlilik göstermektedir. Önceleri yaşam öncesi atmosferde önemli miktarda oksijen olduğu tahmin ediliyordu bu da organik moleküllerin oluşumunu engellerdi; ancak hâlen bunun öyle olmadığı konusunda fikir birliği vardır. Bakınız Oksijen Felaketi.Basit organik moleküller elbette tam anlamıyla işlevsel kendi kendini üreten bir yaşam formundan daha çok uzaktı. Ancak yaşam öncesi hiçbir oluşumun olmadığı bir ortamda bunlar bir araya gelip ve kimyasal evrim ("çorba teorisi") için zengin bir ortamın oluşturmuş olabilirler. Diğer taraftan bu şartlar altında cansız maddelerden oluşan monomerler sayesinde üst düzey polimerlerin kendiliğinden oluşumu basit bir süreç değildir. Deneylerde, yaşamın oluşumu için gerekli temel organik monomerlerin yanı sıra polimerlerin oluşumunu engelleyecek bileşikler de oluşmuştur.Bu teorinin çözümsüz bıraktığı en önemli sorunun, “bir proto hücre oluşturmak için yoğun etkileşim içindeyken görece olarak basit organik yapı bloklarının nasıl polimerize olduğu ve daha karmaşık yapılar oluşturdukları” olduğu söylenebilir. Mesela sulu ortamda oligomerlerin/polimerlerin kendi bileşenleri olan monomerlere hidrolizi, tek monomerlerin polimerlere yoğunlaşmasına tercih edilecektir. Aynı zamanda Miller deneyi amino asitlerle tepkimeye girecek veya peptid zincirini kıracak birçok ürün ortaya çıkarmaktadır.Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi Derin deniz sıcak su kaynağıDünyada yaşamın kökenine dair derin deniz sıcak su kaynağı teorisi, gezegeni çevreleyen ay veya gezegenlerin çekim kuvveti gibi mekanizmalar nedeniyle ısınan, kimyasal açıdan zengin sıvıların deniz tabanından yükselmesiyle yaşamın başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Sıcak su kaynağından gelen hidrojen sülfit ve hidrojen ile karbon dioksit gibi indirgenmiş gazlar ile uygun bir oksitleyici arasındaki redoks reaksiyonları (tepkimeleri) sonunda kimyasal enerji elde edilebilir.Fox deneyleri1950'lerde ve 1960'larda Sidney W. Fox, dünyanın ilk oluşum zamanındaki muhtemel koşullar altında peptit yapılarının kendiliğinden oluşumu üzerinde çalıştı. Amino asitlerin kendiliğinden küçük peptitler oluşturabileceğini gösterdi. Bu amino asitler ve küçük peptitler mikroküreler olarak adlandırılan kapalı küresel yapılar oluşturmuş olabilirdi.Eigen hipotezi1970'lerin başında yaşamın kökeni sorunu için Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'nden (Max Planck Institut für biophysikalische Chemie) Manfred Eigen ve Peter Schuster konuya eğildiler. Yaşam öncesi çorbada moleküler kaos ve kendi kendini üreten hiper daire arasındaki geçiş süreçlerini incelediler.Bir hiper dairede, bilgi bir depolama sistemi (muhtemelen RNA) bir enzim üretir, bu da başka bir bilgi sisteminin olşumunu katalizler, bu işlem birçok kere tekrarlandıktan sonra en sonuncu ürün ilk bilgi sisteminin oluşumunu sağlar. Matematiksel olarak hiper dairelerin, doğal seçim ekseninde bir çeşit Darwinci evrime uğrayan quasispecies'ler (Türkçede türümsü öneriliyor) meydana getirebileceğini göstermişlerdir. Hiper daire teorisine önemli bir destek, RNA’nın bazı durumlarda kendi kimyasal tepkimelerini katalizleyebilme yeteneğine sahip olan ribozimler oluşturabilmesinin keşfedilmesiyle geldi. Ancak bu tepkimeler (uzun bir RNA molekülünün daha kısalaştığı) kendi kendine kısaltmalarla ve herhangi bir yararlı proteini kodlama yeteneğinden yoksun daha nadir küçük eklemelerle sınırlıdır. Hiper daire teorisini zayıflatan bir diğer nokta, söz konusu RNA moleküllerinin nükleotit gibi biyokimyasallara gerek duyacağı, Miller-Urey deneyinin gerçekleştiği şartlarda ise bu kompleks moleküllerin oluşmadığıdır.Wächtershäuser’ın hipoteziİçinden çıkılmaz bir soruna dönen polimerizasyon problemine getirilen yanıtlardan birisi ise 1980'lerde Günter Wächtershäuser’ın demir-kükürt kuramı oldu. Bu teoriye göre teorisyen (biyo)kimyasal patikaların yaşamın evriminin temeli olduğunu öne sürdü. Bugünün basit gaz bileşiklerinden organik yapı bloklarının sentezi için alternatif yollar sağlayan en eski reaksiyonlardan bugünün biyokimyasına kadar götüren tutarlı bir sistem sundu.Dış enerji kaynaklarına (yıldırım veya mor ötesi ışınlara) ihtiyaç duyan klasik Miller deneylerinin aksine "Wächtershäuser sistemleri" kendi içinden enerji kaynaklarını içermektedir: demir sülfürleri ve diğer mineraller (örneğin pirit). Bu metal sülfürlerin redoks reaksiyonlarından ortaya çıkan enerji sadece organik moleküllerin sentezi için değil, aynı zamanda oligomerlerin ve polimerlerin sentezi için de müsaittir.Yapılan deneyde az bir miktar dipeptid (%0,4 ten % 12,4’e kadar) ve az bir miktar tripeptid (%0.10) üretildi. Ancak yazarlar aynı zamanda şu notu eklediler: “aynı benzer koşullar altında dipeptitler hızlıca hidrolize edildi (suyla kesime uğradılar)”Radyoaktif sahil teorisiWashington Üniversitesi, Seattle'dan Zachary Adam şimdikinden çok daha yakında olan bir aydan kaynaklanan gelgitlerin uranyumun radyoaktif taneciklerinin ve diğer radyoaktif elementlerin o zaman varolan kıyılarda suların üst seviyelerinde yoğunlaşmasına neden olabileceğini, bunların buralarda yaşamı oluşturan yapı blokları üretmiş olabileceğini iddia etmektedir. Astrobiyoloji dergisinin cilt 7 sayfa 852'deki bilgisayar modellemesine göre, benzer radyoaktif maddelerin Gabon'da Oklo uranyum maden yatağında belirlendiği gibi benzer şekilde kendi kendini sürdüren nükleer reaksiyonlar gösterebilmektedir. Bu tip radyoaktif sahil kumu, sudaki asetonitrilden amino asit ve şeker gibi organik moleküller üretmeye yetecek enerji sağlamaktadır. Aynı zamanda radyoaktif monazit, kum tanecikleri arasındaki ortama çözünür fosfat salarak onun biyolojik olarak "erişilebilir" kılar. Böylece amino asitler, şekerler ve çözünür fosfatlar eş zamanlı olarak bu teoriye göre üretilebilirler. Radyoaktif aktinitler organik-metalik komplekslerin (karmaşıkların) içinde yer almış olabilir. Bu kompleksler yaşam süreçlerinin erken katalizörleri olmuş olabilir.Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell, böylesi bir sürecin ıslak kayalık herhangi bir gezegenin ilk dönemlerinde yaşamın potasının bir parçasını oluşturabileceğini düşünmektedir; yeter ki radyoaktif mineralleri yüzeye çıkaran kıtasal levha hareketleri sistemini üretecek kadar büyük olsun bu gezegen. Dünyanın ilk oluşum dönemlerinde gezegenin küçük "levhacıktan" oluştuğu düşünüldüğü için bu durum bu süreçler için uygun bir ortam mevcuttu.HomokiraliteAyrıca bakınız: HomokiraliteKimyasal evrimdeki bazı süreçler homokiralitenin kaynağını oluşturduğu düşünülmelidir; örnek vermek gerekirse canlı organizmalarda tüm yapı blokları benzer özelliklere sahiptir: sol elli amino asitler, sağ elli nükleik asit şekerleri riboz ve deoksiriboz ve kiral fosfogliseritler. Kiral moleküller sentezlenebilir ancak bir kiral kaynak veya bir kiral katalist olmazsa iki enantiyomer eşit oranda oluşur. Buna rasemik karışım denir. Clark, homokiralitenin uzayda başlamış olabileceğini ileri sürmüştür, çünkü Murchison göktaşındaki amino asitler üzerinde yapılan araştırmalar, L-alaninin D formundan iki kat daha fazla ve L-glutamik asidin de D formundan 3 kat daha sık bulunmuştur. Gezegenin oluşum döneminde etrafını saran halkanın içinde polarize ışığın bir enantiomeri yok edecek güce sahip olduğu öne sürülmektedir. Noyes Beta bozunumunun rasemik bir karışımda D-lösinin parçaladığını ve dünyanın erken devrelerinde çokca bulunan 14C’ün bunun nedeni olabileceğini gösterdi. Robert M. Hazen, değişik kiral kristal yüzeylerin makro moleküllere dönüşen kiral monomer birimlerinin olası yoğunlaşması ve bir araya gelmesi için kümeleşme ve sentez mekanları olabildiğini bildirmektedir. Bir kez oluştuktan sonra doğal seleksiyon kiralite lehine olacaktır. Şekerler sağ ellilik özelliği gösterirken amino asitler sol ellilik özelliği gösterdiğinden, göktaşlarında bulunan organik bileşiklerde yapılan çalışmalar kiralitenin abiyojenik sentezin bir karakteristiği olduğunu düşündürtmektedir.Kendi kendine organize olma ve kopyalamaKendi kendine organize olma ve kendini kopyalama özellikleri sıklıkla canlı sistemlerinin tanımlayıcı özelliği olarak olarak düşünülür; ancak uygun koşullarda benzer özellikleri gösteren birçok abiyotik (cansız) molekül örnekleri vardır. Mesela Martin ve Russel bulunduğu çevreden hücre zarları ile fiziksel olarak kompartımanlaşmasının ve kendi içinde bulunan redox reaksiyonlarının (tepkimelerinin) kendi kendine organize olmasının canlı varlıkların en korunmuş nitelikleri olduğunu göstermekte ve dolayısıyla bu niteliklere sahip olan inorganik maddelerin yaşamın en yakın atası olduğunu tartışmaktadırlar.Organik moleküllerden protocel'lere (ata hücrelere)"Basit organik moleküller nasıl bir proto-hücre (ön hücre) oluşturabilir?" sorusu büyük oranda yanıtsızdır ancak birçok hipotez vardır. Bazıları ("önce genler diyenler) nükleik asitlerin erkenden ortaya çıktıklarını öne sürerken , diğerleri (önce metabolizma diyenler) biyokimyasal reaksiyon ve yolların evrimini başlangıç olarak ileri sürmektedir. Son zamanlarda her ikisini birleştiren hibrid modelleri öne çıkaran eğilimler söz konusudur."Önce Genler" Modelleri: RNA dünya hipoteziAyrıca bakınız: RNA dünya hipoteziRNA dünya hipotezi, kendiliğinden oluşan göreceli kısa RNA moleküllerinin kendi kopyalanmalarını katalizleme yeteneğine sahip olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu oluşumun olasılığını tahmin etmek güçtür. Bu oluşum ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. İlk hücre membranları kendiliğinden, proteinoitlerden oluşmuş olabilir. Proteinoitler amino asit çözeltileri (solüsyonları) ısıtıldığında oluşan protein benzeri moleküllerdir, bunlar sulu çözeltide doğru konsantrasyonda bulunduklarında bunların kapalı zar (membran) kompartımanlarına benzer mikroküreler oluştururular. Diğer olasılıklar kilde veya pirit kayaların yüzeyinde meydana gelen kimyasal reaksiyon sistemlerini içermektedir. Dünyanın oluşumunda RNA'nın önemli bir ol oynadığını destekleyen unsurlar,1.Onun hem bilgi depolama hem de (bir ribozim olarak) kimyasal reaksiyon katalizleme yeteneği,2.Modern organizmalarda (DNA biçiminde) genetik bilginin ifadesi ve muhafazasında bir araç olarak sahip olduğu önemli roller;3.Dünyanın ilk oluşumundaki şartlara yakın şartlar altında onu oluşturan bileşiklerin (nükleotitlerin) kolayca kimyasal sentezinin olabilmesidir.Diğerlerini kopyalayacak görece kısa RNA molekülleri laboratuvar ortamında üretilebilmiştir.Araştırmacılar sitozin ve urasilden nükleotidlerin abiyojenik sentezinin çok zor olduğunu dikkati çekmişlerdir. Sitozin 100 °C'de 19 günlük, donmuş suda ise 17.000 senelik bir yarı ömre sahiptir. Larralde ve arkadaşları "ribozun genelde kabul görmüş prebiyotik sentezi olan formoz reaksiyonu, herhangi bir seçicilik olmaksızın pek çok şeker tipi üretmektedir" demektedir. ve şu sonuca varmaktadırlar: "sonuçlar ilk genetik materyalin omurgasının riboz ve diğer şekerleri, dengesiz yapılarından dolayı, içermediğini düşündürmekteir." RNA'daki riboz ve fosforik asidin ester bağı hidrolize olmaya eğilimli olarak bilinmektedir.Bu hipotezin biraz farklı bir biçimine göre, ilk kendi kendini üreten molekül PNA, TNA veya GNA gibi bir nükleik asit tipiydi, bu daha sonra RNA ile yer değiştirdi."Önce Metabolizma" modelleri: demir-kükürt kuramı ve diğerleriBirçok model bir "çıplak gen"in kendini kopyaladığı düşüncesini reddetmekte ve sonradan RNA kopyalamasının ortaya çıkışı için bir ortam sağlayabilecek ilkel bir metabolizmanın meydana gelmesi gerektiğini varsaymaktadır.Bu düşüncenin ilk ortaya konuluşlarından birisi 1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin'in, DNA yapısının keşfinin evveline dayanan, kendi kendini kopyalayan vezikül kavramıdır. 1980'lerde ve 1990'lardaki en son geliştirmeler ise Günter Wächtershäuser'in demir-kükürt kuramı ve Christian de Duve'ün tiyoesterlere dayanan modelleridir. Genler olmaksızın bir metabolizmanın ortaya çıkışı konusunda daha soyut ve teorik iddialar 1980lerin başında Freeman Dyson tarafından ortaya konan bir matematiksel model ve bu on yılın sonuna doğru tartışılan Stuart Kauffman'ın toplu otokatalitik kümeler kavramıdır.Ne var ki, Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülen, indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi kapalı bir metabolik döngününün kendiliğinden oluşabileceği iddiası kanıtlanamamış durumdadır. Son yirmi yıldır yaşamın kökeni konusundaki çalışmalara liderlik etmiş Leslie Orgel'e göre bu iddianın kanıtsız kalacağını düşünmek için yeterli gerekçe var. "Kendi kendini Organize eden Biyokimyasal Çevrimler" başlıklı bir makalede  Orgel şu cümle ile kendi iddiasının açıklamasını özetlemektedir: "Halen indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi çok adımlı bir döngünün FeS/FeS2'in veya benzer başka bir mineralin yüzeyinde kendi kendini organize etmesini beklemek için bir neden yoktur." Yaşamın başlangıcında başka tip bir metabolik yolun takip edilmiş olması muhtemeldir. Mesela, indirgeyici bir sitrik asit döngüsü yerine (bugün doğada karbon dioksit sabitlemesinin dört yönteminden biri olan) "açık" asetil CoA yolu, bir metal sülfür yüzey üzerinde kendi kendine organize olma fikriyle daha uyumlu olacaktır. Bu seçeneğin anahtar enzimi olan karbon monoksit dehidrojenaz/asetil KoA sentaz, reaksiyon merkezlerindeki karışık nikel-demir-kükürt öbekleri bulundurur ve tek bir adımda (asetil-tiyol'ün modern bir biçimi olarak kabul edilebilecek olan) asetil KoA'nın oluşumunu katalizler.Kabarcık teorisiSahilde sonlanan dalgalar kabarcıklardan oluşan kırılgan bir köpük oluşturur. Okyanus boyunca esen rüzgarların sahilde biriken ağaç dal parçaları gibi nesneleri kıyıya doğru sürükleme özellikleri vardır. Organik moleküllerin benzer şekilde sahillerde birikmesi olasıdır. Sığ kıyı suları, ayrıca daha sonra buharlaşma yoluyla molekülleri daha da yoğunlaştırabilecek şekilde ılıktır. Başlıca sudan oluşan kabarcıklar kolayca patlamasına karşın, amfifil bulunduran sudada oluşan kabarcıklar çok daha dayanıklıdır, önemli denemeleri gerçekleştirmek için daha fazla zamana sahiptir.Amfifililer, hidrofobik bir molekülün bir veya her iki ucunda hidrofilik bir başı olan yağlı bileşklerdir. Bazı amfifiler suda kendiliğinden zarlar oluşturmaya eğilimlidir. Küre şeklinde kapalı bir zar su içerir ve günümüzdeki hücre zarının hipotetik olarak öncüsüdür. Eğer bir protein gelip ana kabarcığın bütünlüğünü artırıyorsa, bu durum o kabarcığa bir üstünlük sağlamakta ve doğal seçilimin bekleme listesinde o en üst sıraya yerleştirilmiş olur. Kabarcıkların patlaması sonucunda deneyin sonuçlarını çevrelerine saçmaları ilkel bir üreme olarak düşünülebilir. Ortama yeterince doğru eleman dağıtıldığında ilk prokaryot, ökaryot ve çok hücreli organizmalar yaşamaya başlamış olabilir.Benzer şekilde, mikro küre olarak adlandırılan protein benzeri moleküllerden oluşturulan kabarcıklar, doğru şartlar altında kendiliklerinden oluşacaktır. Ancak hücre zarları muhtemelen amino asit bileşiklerinin öncülleri değildir, çünkü hücre zarları başlıca lipitlerden oluşur. (Abiyogenez ile ilişkili zar küre tipleri için bakınız protobiontlar, misel, koaservat.)Fernando ve Rowe tarafından geliştirilen son bir model enzimatik olmayan otokatalitik metabolizmaların proto-hücrelerin içine alınmasının, daha evvelki modellerin metabolizmasına has yan reaksiyon sorununun önünü almak için bir çözüm olmuş olabileceğini önermektedir.Diğer modellerOtokatalizİngiliz etolog Richard Dawkins 2004'te yayınlanan Ataların Hikayesi isimli kitabında yaşamın kökeni için olası bir açıklama olarak oto katalizleme hakkında yazdı. Otokatalistler kendilerinin oluşumunu katalizleyen maddelerdir ve dolayısıyla basit bir molekül koplayıcısı olma özelliğine sahiptirler. Kitabında Dawkins, Kaliforniya'da Scripps Araştırma Enstitüsünde Julius Rebek ve meslektaşları tarafından yapılan, otokatalist amino adenozin triasit ester (AATE) ile amino adenozin ve pentaflorofenil esteri birleştirdiği deneylere değinir. Deneydeki bir sistem kendi sentezlerini katalizleyen AATE'nin türevlerini içermekteydi. Bu deney, otokatalistlerin kalıtsallık göstererek bir topluluk içinde birbirleriyle rekabet edebilecekleri olasılığını göstermiş oldu; bu sistem doğal seçimin ilkel bir biçimi olarak yorumlanabilir.Kil teorisiGlasgow Üniversitesi'nden Dr A.Graham Cairns-Smith 1985’te kile dayanarak yaşamın kökenini açıklayan bir model ortaya koydu ve Richard Dawkins de dahil olmak üzere başka birçok bilim insanı tarafından akla yatkın bir açıklama olarak kabul edildi.Kil Teorisi karmaşık organik moleküllerin daha önceden var olan, inorganik bir kopyalama tabanı –çözelti içinde silikat kristalleri- üzerinden aşamalı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Farklı tip kil kristal yüzeyleri organik moleküllere farklı seçici baskılar uygulayarak onların karmaşıklaşmasını sağlamış olabilir, belli bir aşamadan sonra bu moleküllerin kendilerin kopyalama yeteneği silikat “çıkış noktalarından” bağımsız olarak devam edebilir hale gelmiş olabilir.Cairns-Smith kimyasal evrimin diğer modellerinin sıkı bir eleştirmenidir. Ancak kendisi, kendi modelinin de diğer modeller gibi yetersizlikleri olduğunu kabul etmektedir (Horgan 1991).2007’de Kahr ve arkadaşları potasyum hidrojen ftalat kristalleri kullanarak kristallerin bilgi aktarma aracı olarak kullanılabileceği fikrini inceleyen deneylerini duyurdular. Deneyde, kusurları olan “ana” kristaller kesildiler ve çözeltiden “yavru” kristalleri büyütmek için tohum olarak kullanıldılar. Araştırmacılar, daha sonra kristal sistemi içinde kusur dağılımlarını incelediler ve ana kristallerdeki kusurların “yavrularında” da aynen tekrarlandığını tespit ettiler. Yavru kristallerin fazladan birçok kusuru daha vardı. Gen tarzı bir davranışta ek kusurların “çocuklarda” daha az olmalıdır; bu nedenle Kahr kristallerin “bir nesilden sonrakine mesaj depolama ve aktarmada yeterince yetkin olmadığı” olmadığı sonucuna varmıştır. ".Gold'un "Derin Sıcak Biyosfer Modeli"1990'ların sonuna doğru nanob olarak adlandırılan, derin kayalarda bulunan, bakteriden daha küçük ama DNA içeren ipliksi yapılar keşfedildi. Bu keşif 1970'lerde Thomas Gold tarafından savunulan ve yaşamın dünyanın yüzeyinde değil kilometrelerce altında meydana geldiğini öne süren teori ile ilişkilendirildi Günümüzde mikrobiyal yaşamın Yeryüzünün sığ derinliklerinde (yüzeyden itibaren beş kilometre) başlıca aşırı şartlara dayanıklı arkelerden oluştuğu genel kabul görmüştür; bakteriler yaşamak için yüzeye daha yakın ortamlarda yaşamaktadır. Güneş Sistemimiz içerisinde başka bir cismin yüzeyinin altında mikrobiyal yaşamın keşfinin bu teoriye inanılırlık sağlayacağı iddia edilmektedir. Thomas Gold organik bir madde birikintisi içinde gelişen yaşamın orada bulunan bütün besini tüketip yok olacağından dolayı, varlığını sürdürebilmesi için aynı zamanda derin, ulaşılamaz bir kaynaktan besin sızıntısı olması gerektiğini savunmuştur. Gold’un teorisine göre besin akışı Dünyanın mantosundan ilk başta varolan metan çıkışına bağlıdır. Derinlerde bulunan ve tortulardaki karbon bileşiklerinden uzakta olan mikropların besin temini için daha geleneksel açıklamalara ise, bu organizmaların su ve kayalardaki (indirgenmiş) demir bileşikleri arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan hidrojenden yararlandığıdır."İlkel" dünyadışı yaşamDünyada başlayan bir abiogenez düşüncesine alternatif oluşturacak bir hipotez ilkel yaşamın dünyanın dışında oluşmuş olabileceğidir; uzayda veya yakın bir gezegende (Mars). (Eksogenez olarak adlandırılan bu kuram ile panspermia kavramları ilişkilidir ama eşanlamlı değidir.). Bu teoriyi savunanlardan birisi de Francis Crick'di.Organik bileşikler uzayda göreceli olarak yaygındır, özellikle uçucu maddelerin güneş ısısıyla buharlaştığı dış güneş bölgesinde. Kuyruklu yıldızların dışı koyu bir malzeme ile kaplıdır, bu katran benzeri maddenin, basit karbon bileşiklerinin ultraviyole ışınımı ile tepkimesi ile oluşan karmaşık organik malzeme olduğu düşünülmektedir. Bir kuyruklu yıldız yağmurunun bu içerikteki önemli miktarda karmaşık organik molekülleri dünyaya getirmiş olabileceği tahmin edilmektedir.Yukardaki hipotezle ilişkili ama ona alternatif bir diğer hipotez, yaşamın Mars'ta oluştuğudur. Bu hipoteze göre dünyanın soğumasıyla üzerinde yaşamın belirmesi arasında geçen zaman çok kısadır ve bu, prebiyotik evrim için açıkça çok kısadır. Daha küçük boyutundan dolayı Mars Dünya'dan birkaç milyon yıl önce soğumuş, Dünya'nın hâlâ çok sıcakken orada prebiyotik süreçlere olanak kılmıştır. Daha sonra, Mars’a asteroit ve kuyrukluyıldız çarpmalarıyla savrulan kabuk malzemesi ile birlikte yaşam Dünya'ya taşınmıştır. Bu arada Mars hızla soğumaya devam etti ve sonuçta evrimın ve hatta yaşamın devamı için uygunsuz hale geldi (Mars, volkanik faaliyetlerinden dolayı atmosferini kaybetmiştir); Dünya da Mars ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır ama o yönde yavaş ilerlemektedir.Bu hipotezlerin her ikisi de yaşamın ilk nasıl başladığına dair soruyu yanıtsız bırakıyor, sadece soruyu başka bir gezegen ya da kuyrukluyıldıza kaydırıyor. Ancak ilkel yaşamın Dünya dışı bir kaynağı olduğu tezinin avantajı, yaşamın bulunduğu her gezegende oluşmak zorunda olmaması, bunu yerine tek bir yerde oluşup daha sonra kuyruklu yıldızlar veya göktaşları aracılığıyla diğer yıldız sistemlerine ulaşabildiğini savunmasıdır. Bu yaklaşımın mantıklılığını destekleyecek kanıt yetersizdir ancak son yıllarda Antartika’da bulunan göktaşları üzerinde yapılan araştırmalarda ve ekstremofil mikroorganizmalarla ilgili incelemlerde bu varsayım için destek bulunmaya başlamıştır. Ek bir destek ise enerji kaynağı ışınetkinlik  olan bir bakteriyal ekosistemin bulunmasıyla geldi.Yakın bir tarihte Jason Dworkin tarafından düzenlenen bir deneyde, dünyadışı ortamın şartlarını taklit ederek, donmuş su, metanol, amonyak ve karbon monoksidi ultraviyole ışığına tabi tutulmuştur. Bu bileşim suya daldırıldığında, çok sayıda organik madde ortaya çıktı, bunlar kendi kendine organize olup kabarcıklar meydana getirdiler. Dworkin bu kabarcıkların hücre zarlarına benzediğini, yaşamın kimyasının içine alan ve onu yoğunlaştıran, onu dış dünyadan ayıran bir duvar oluşturduğunu düşünmektedir.Bu deneylerde üretilen kabarcıklar 10 ila 40 mikrometre veya yaklaşık alyuvar boyutunda idi. Dikkat çekici bir biçimde kabarcıklar ultraviyole ışığına tutulduğunda floresan ışıma gösteriyordu. Ultraviyoleyi emmesi ve onu bu yolla görünebilir ışığa çevirmesi ilkel hücreye enerji sağlamanın yollarından biri olarak düşünüldü. Eğer bu tip kabarcıklar yaşamın kökeni için bir rol oynadıysa, floresans ilkel fotosentez için bir öncü olmuş olabilirdi. Bu tip bir floresan ışıma aynı zamanda UV radyasyonu tarafından meydana getirilebilecek herhangi bir zararı da güneş koruma etkeni gibi işlev görerek ortadan kaldırmış olabilir. Böylesi bir koruma işlevi ilkel dünyada yaşam için hayati önem taşımış olmalıdır, çünkü güneşin en zararlı ultraviyole ışınlarını kesen ozon tabakası, fotosenteze bağlı yaşam oksijen üretmeye başlayıncaya kadar oluşamamıştır.Lipit DünyasıKendini kendini ilk kopyalayan nesnenin bir lipit olduğunu savunan bir teori de mevcuttur. Fosfolipitler su içinde çalkalandıklarında iki katlı tabakalar oluştururular, aynen hücre zarlarında olduğu gibi. Bu moleküller ilkel dünyada yoktular ancak diğer amfililik uzun zincir moleküller de zar oluşturmaktadır. Dahası bu cisimler ek lipitlerin eklenmesiyle büyüyebilirler ve aşırı genişleme sonucunda kendiliğinden ikiye bölünebilirler; iki "yavru" cisimde aynı boyut ve lipit bileşimind korunacaktır. Bu teorideki ana fikir, lipit yapılarının moleküler bileşiminin bilgi depolama için bir başlangıç aşaması olduğu ve evrim sonucunda bilgiyi daha uygun bir şekilde depolayabilen RNA veya DNA gibi polimer yapıların belirdiğidir. Henüz Lipit Dünyası teorisini destekleyecek herhangi bir biyokimyasal mekanizma ortaya konamamıştır.Polifosfat DünyasıAbiogeneszin birçok senaryosundaki sorun amino asitlerle peptitler arasındaki termodinamik dengenin peptitlerin aleyhinde olmasıdır. Teorilerde eksik olan, polimerizasyonu teşvik edecek bir güçtür. Bu sorunun çözümü polifosfatların özelliklerinde olabilir. Polifosfatlar sıradan monofosfat iyonlarının PO4−3 ultraviyole ışınlarıyla polimerizasyonu sonucu oluşur. Polifosfatlar aminoasitlerin peptitlere polimerize olmasına neden olur. İlkel okyanuslar üzerinde yeterince bol miktarda ultraviyole ışını olmalıdır. Anahtar sorun kalsiyumun fosfta ile tepkiyerek çözünmez kalsiyum fosfat (apatit) oluşturmasıdır, dolayısıyla serbest kalsiyum iyonlarını çözeltiden uzak tutacak makul bir mekanizmanın bulunması gerekmektedir.Polisiklik Aromatik Hidrokarbon DünyasıKarmaşık moleküllerin diğer kaynakları öne sürülmüştür, Dünya dışı yıldız sistemleri ve yıldızlararası kaynaklar dahil olmak üzere. Mesela, tayf çözümlemelerinden, organik moleküllerin kuyruklu yıldızlarda ve göktaşlarında bulunduğu bilinmektedir. 2004’te bir grup araştırmacı bir nebulada polisiklik aromatik hidrokarbonların izini belirledi. Bunlar bu güne kadar uzayda bulunan en karmaşık moleküllerdir. RNA Dünyası'nın oluşumunda PAH’ların kullanılığı PAH Dünya Hipotezi’nde önerilmiştir. Spitzer Uzay Teleskobu yakın bir tarihte güneşe benzer bir şekilde oluşmakta olan HH 46-IR isimli bir yıldız tespit etti. Yıldızı çevreleyen diskte, siyanür bileşikleri, hidrokarbonlar ve karbon monoksit içeren geniş bir molekül yelpazesi bulunmaktadır. PAH'lerin uzayda geniş bir alana dağıldıkları teyid olmuştur; PAH'ler dünyadan 12 milyon ışık yılı uzakta galaksi M81'in yüzeyinde de bulunmuştur.Çoklu başlangıçDünyanın tarihinin başlarında farklı yaşam biçimleri yaklaşık eş zamanlı olarak belirmiş olabilir. Diğer yaşam biçimler ya yok olmuş, kendi farklı biyokimyalarıyla farklı fosiller bırakmış olabilir, ya ekstremofiller olarak varlıklarını sürdürüyor olabilir, ya da mevcut yaşam ağacının organizmalarına benzemelerinden dolayı fark edilmeden basitçe yaşıyor olabilirler. Mesela Hartman birkaç teoriyi bir araya getirmektedir;İlk organizmalar karbon dioksit sabitleyerek oksalik ve diğer dikarboksilik asitleri oluşturan, kendini kopyalayan demir zengini killerdi. Bu kendini kopyalayan kil sistemi ve onların metabolik fenotipi daha sonra sıcak su kaynaklarının kükürt zengini bölgelerine evrimleşerek azot sabitleme yeteneğini kazandı. Bu evrimleşen sisteme en sonunda fosfat katılması, nükleotit ve fosfolipitlerin sentezine olanak sağladı. Eğer biyo-sentez biopoezin evrelerini tekrarlıyorsa o zaman amino asitlerin sentezi pürin ve pirimidin bazlarının sentezinden önce gelmiştir. Amino asit tiyoesterlerinin polipeptitlere polimerizasyonu da, amino asit esterlerinin polinükleotitler tarafından yönlendirilmiş polimerizasyonundan önce meydana gelmiştir.Kaynaklar- Brooks, J; Shaw, G. (1973). Origins and Development of Living Systems.. Academic Press. ss. 359. ISBN 0-12-135740-6.-De Duve, Christian (Jan 1996). Vital Dust: The Origin and Evolution of Life on Earth. Basic Books. ISBN 0-465-09045-1.-Fernando CT, Rowe, J (2007). "Natural selection in chemical evolution.". Journal of Theoretical Biology 247: 152–67.-Horgan, J (1991). "In the beginning". Scientific American 264: 100–109.-Huber, C. and Wächterhäuser, G., (1998). "Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni,Fe)S surfaces: implications for the origin of life". Science 281: 670–672.-Martin, W. and Russell M.J. (2002). "On the origins of cells: a hypothesis for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to chemoautotrophic prokaryotes, and from prokaryotes to nucleated cells". Philosophical Transactions of the -Royal Society: Biological sciences 358: 59–85.Russell MJ, Hall AJ, Cairns-Smith AG, Braterman PS (1988). "Submarine hot springs and the origin of life". Nature 336: 117.-Schopf, J. W.; et al. (2002). "Laser-Raman imagery of Earth's earliest fossils". Nature 416: 73–76. doi:10.1038/416073a. PMID 11882894.-Maynard Smith, John; Szathmary, Eors (2000-03-16). The Origins of Life: From the Birth of Life to the Origin of Language. Oxford Paperbacks. ISBN 0-19-286209-X.-Hazen, Robert M. (Dec 2005). [http://newton.nap.edu/books/0309094321/html Genesis: The Scientific Quest for Life's Origins]. Joseph Henry Press. ISBN 0-309-09432-1.-Morowitz, Harold J. (1992) "Beginnings of Cellular Life: Metabolism Recapitulates Biogenesis". Yale University Press. ISBN 0-300-05483-1-http://publishing.royalsociety.org/cell-evolution Dedicated issue of Philosophical Transactions B on Major Steps in Cell Evolution freely available.]-http://publishing.royalsociety.org/emergence-of-life Dedicated issue of Philosophical Transactions B on the Emergence of Life on the Early Earth freely available.]-Luisi, Pier L. (2006). [http://www.cambridge.org/catalogue/catalogue.asp?isbn=9780521821179 Emergence of Life: From Chemical Origins to Synthetic Biology]. Cambridge University Press. ISBN 0-521-82117-7.

http://www.ulkemiz.com/abiyogenez-hipotezi-nedir

Nanoteknoloji nedir?

Nanoteknoloji nedir?

Dünya, insanın tüm yaşamını etkileyecek kadar büyük yeni bir teknolojik devrimin eşiğinde. Nanoteknoloji adı verilen ve atomlar veya molekülleri tek tek alıp hassas şekilde birleştirerek her istenen ürünü elde etmek olarak tanımlayabileceğimiz bu teknolojinin temeli, doğadaki atomik dizilimi taklit etme ilkesine dayanıyor.   Nanoteknoloji nedir?   Yunancada 'cüce' anlamına gelen nano, fizikte bir metrenin milyarda biri anlamına gelen ölçü birimidir. Bu tanıma göre "nanoteknoloji" insanın saç kılının 80 binde biri büyüklüğünde "nano" ölçüdeki parçalarla uğraşan bilimdir. Tıpkı yap-boz oyununda parçaların birleştirilerek istenen şeklin oluşturulması gibi, nanoteknolojide de atomlar veya moleküller tek tek alınıp hassas şekilde birleştirilerek istenen ürün elde edilir. Bilindiği gibi bütün maddeler atomlardan oluşmuştur. Özelliklerini de atomlarının dizilişlerinden alırlar. Atomları hareket ettirebilecek boyutlarda aletler geliştirilebildiği takdirde, doğadaki atomik dizilim taklit edilerek her şey kopyalanabilir. Çünkü maddeleri farklı kılan; en küçük birim olan atomların dizilişlerindeki çeşitliliktir. Atomları hareket ettirebilecek bir teknoloji de bu çeşitliliğe bir ölçüde ulaşabilir. Sözgelimi kömür moleküllerindeki atomları düzenleyebilirsek aynı moleküllerin farklı bir dizilimi olan elmas elde edebiliriz.  Nanoteknolojide Nasıl Bir Üretim Gerçekleşir?   Günümüzde kullanılan üretim teknikleri, moleküler anlamda çok kaba tekniklerdir. Döküm, taşlama, tornalama vs. atomların büyük kitleler halindeki hareketlerine dayanır. Yapı taşları olan atomlar tek tek alınıp istenildiği gibi, üstelik de ucuza mal olacak şekilde birleştirilebilir. Bu gelişme özellikle bilgisayar sektöründe önümüzdeki yıllarda kullanıldığında tümüyle daha temiz, daha dayanıklı, daha hafif ve daha hassas ürünlerin üretilmesi mümkün olacaktır. Nanoteknolojiyle ilgili iki kavram daha vardır; mikro montaj ve kendi kendine çoğalma. Mikro montaja olan ihtiyaç moleküler robot sanayiine olan ilgiyi artırıyor. Bu şekilde moleküler boyutlarda ve hassasiyette robotlar üretilmesi söz konusu olabilecek. Bu nano makineler aslında günlük hayatta kullanılan aletlerin ve sistemlerin çok küçük birer kopyaları olacaktır. Nano makinelere en iyi örnek tüm canlıların hücrelerinde bulunan ve hemen hemen her çeşit proteini üretebilen ribozomlardır.  Ribozomlar oldukça küçük organellerdir (sadece birkaç mikro metre küp boyutunda) ve amino asitleri hassas çizgisel bir sırayla arka arkaya dizer ve proteinleri oluştururlar. Bu işlem için ribozomun belirli bir amino asidi seçebilme tekniği vardır. Bunu özel bir tür transfer RNA molekülünün yardımıyla yapar. Ribozomun bu işlemde izleyeceği sıra ona haberci RNA (mRNA) tarafından bildirilir. İşte ribozomların bu işleyiş prensibi, mühendislik alanında uygulanabildiğinde nanoteknoloji hayatımızın her yönüne hitap edecektir.  Nanoteknoloji, benzeri görülmemiş özelliklerdeki yeni aygıtları üretmek için atomların ve moleküllerin bilinen özelliklerini kullanacaktır. Eğer bilim adamları bağımsız atomları ve molekülleri bir yapılanmada belli ölçülerde ve sürede bir araya getirebilirlerse, bu buluş "programlanabilir kendinden inşâ ve türeyen makineler çağı"nın başlangıcı olacaktır.Nanoteknoloji ile üretim yapabilmek için bilim adamlarının üzerinde çalıştığı üç temel adım vardır:   1. Bilim adamlarının bağımsız atomları tek tek kontrol edebilmeleri için tek bir atomu tutup istenen noktaya getirebilmeyi sağlayacak bir tekniğin geliştirilmesi.  2. İkinci adım nano ölçekli gözlem yapabilen, atomları ve molekülleri isteğe göre kontrol etmeye programlanabilen iş makineleri, yani "derleyici"ler üretmektir. Uygun bir zaman çerçevesinde eşya üretebilmek için trilyonlarca derleyicinin kullanılması.  3. Üçüncü adım olarak ise, yeterli sayıda derleyiciyi elde etmek için varolanı sayısız kez "çoğaltmaya", "kopyalamaya" programlanabilecek "çoğaltıcı"ları geliştirmesi. Otomatik bir şekilde belirli bir ürünü üretmek için bu nanomakinelerin trilyonlarcası bir arada çalışarak alışılmış üretim kalıplarını değiştirecek, üretim maliyetini neredeyse sıfıra indirgeyebilecek, bol üretim yapılabilecek ve ürünler hiç olmadıkları kadar ucuz ve sağlam olabilecektir.  Atomları ve molekülleri taşıyacak, yerleştirecek küçüklükteki ilk robot kolun yapılmasıyla nanoteknolojinin ilk aşaması gerçekleşmiş olacaktır. Böyle bir minyatür robot kolun ürettiği robot kollar da kendi benzerlerini ve diğer nano ölçekli aygıtları yapacaklardır. Sayıları trilyonlara ulaştığında da süper nano bilgisayarlar tarafından kontrol edilen bu sürü ile nesneler üretilebilecektir.   Nanoteknoloji Hayatı Nasıl Değiştirecek?  Tüm insanlık için kökten değişim ve dönüşümleri beraberinde getirecek bu gelişmelerin olası sonuçları üzerinde herkesin düşünmesi gerekmektedir. Nano gelecekte herkes kendi bilgisayarına temel tüketim maddelerini üretmesi için emir verebilecek. Evin bir köşesinde çalışan nanobot sürüleri de istediğiniz malzemeyi, etrafımızda serbestçe dolaşmakta olan atomları toplayıp işleyerek üretecekler.  Diğer akla gelen soru ise nano çağda paranın değerinin ne olacağıdır. Ne de olsa atomlardan her şey sonsuz kere tekrar dönüştürülebilecek. Tuzlu deniz suyundan bile altın ve kobalt üretmenin mümkün olduğu bir çağda altının ne anlamı kalır? Paylaşımı üzerine savaşların yapıldığı kaynaklar anlamını yitirince nasıl bir uygarlıkta yaşayacağız?  Öyle görülüyor ki insanlık olarak maddi zenginliğe ve gelişmiş fiziksel sağlığa ulaşmanın eşiğindeyiz. Bilim adamlarının nanoteknoloji gibi doğayı taklit yolu ile geliştirmeye çalıştığı birçok teknoloji, doğada zaten yaratıldığı ilk günden itibaren mevcut... Bedeninizin her hücresi ve maddeyi oluşturan her atom üstün bir yapıya sahiptir. Bilim adamlarının taklit etmeye çalıştığı atomlardaki bu muhteşem düzen alemlerin Rabbi Allah'ın sonsuz aklının delillerinden yalnızca bir tanesidir.  "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2) Nanoteknolojinin sağlayacağı imkanları kısaca şöyle sıralayabiliriz: - Her atomu tam istenilen yere yerleştirme imkanı - Fizik ve kimya kurallarının mümkün kıldığı hemen hemen her şeyi atom seviyesinde üretebilme imkanı - Üretim maliyetlerinin ham madde maliyetlerini geçmediği ekonomik üretim imkanı

http://www.ulkemiz.com/nanoteknoloji-nedir

Petra Antik Kenti

Petra Antik Kenti

Yaşlı ama gül kırmızısı; kimi zaman pembe, kimi zaman da turuncu ve sarı... Güneşle bir oyun Petra'nın yaşadıkları, gül pembe duvarlarında gâh hüzün gâh masumiyet...

http://www.ulkemiz.com/petra-antik-kenti

Volkswagen Caravelle Fiyatları ve Teknik Özellikleri

Volkswagen Caravelle Fiyatları ve Teknik Özellikleri

Ticari araç sınıfındaki Volkswagen Caravelle, 180 beygir gücüne sahip teknolojik motoruyla sizlere performans üstü bir deneyim sunuyor. Sınıfındaki diğer araçlara nazaran oldukça seri olan bu araç 0 km/H den 100 km/h ye sadece 11,3 saniyede ulaşarak ne kadar seri olduğunu kanıtlıyor.Araç içi konfor ve güvenliğin ön planda tutulduğu Volkswagen Caravelle, hem ön koltuklar hem de arka koltuklar için klima üflemesi yaparak yolculuktan keyif almanızı sağlıyor. DGS teknolojisi ile donatılmış 7 ileri otomatik vitese sahiptir. Güvenlik için Volkswagen Caravelle, ABS, ASR, EBC gibi son teknolojik frenleme sistemine ve EDL Elektronik diferansiyel kilidine sahiptir. Ayrıca fren mesafesini azaltan BAS, yokuş yukarı kalkış yardımı (Hill Holder) sürücü ve yolcular için ön – yan hava yastıkları ve daha birçok özelliği ile güvenliğiniz için gereken her şeye sahiptir. Yakıt tüketimi olarak sınıfının diğer araçlarına nazaran oldukça cimri davranan Volkswagen Caravelle, bu özelliği ile cep dostu olmaktadır. Dış görünümde estetik bir tasarımla dizayn edilmiştir ve modern görünüme sahiptir.TDIYeni Caravelle’in yenilenen TDI motorları yüksek tork ve mükemmel gücü temsil ediyor. Yüksek teknolojili TDI motorlar, daha dinamik bir sürüş performansı ve düşük yakıt tüketimi ile ekonomi sunuyor.2.0 TDI 102 PS motor1500-2500 dev/dak aralığında 250 Nm’lik tork üretiyor. Yüksek performansIı ile düşük yakıt tüketimi ve emisyon değerleri sunuyor.2.0 TDI 140 PS motor1750-2500 dev/dak aralığında 340 Nm’lik tork üretiyor. 140 beygir gücü ile uzun mesafeli sürüşleriniz bile keyfe dönüşüyor.2.0 BiTDI 180 PS motorYeni BİTDI teknolojinin sunduğu çift turboşarjlI motor, 1500-2000 dev/dak aralığında 400 Nm’lik tork üreterek sportif sürüş ayrIcalIğI yaşatIyor.7 ileri DSG Otomatik Vites7 ileri DSG otomatik vites teknolojisi, vites aralIklarInI milisaniyeler içinde değişecek şekilde küçülterek daha yumuşak vites geçişleri ile sürüş konforunu artırıyor.DSG teknolojisi, manuel vitesin düşük yakıt tüketimini, ataklIk ve sportiflik avantajlarını, otomatik vitesin rahatlığı ile birarada sunuyor. Volkswagen Caravelle Fiyat Listesi ve Yakıt Tüketimleri Araç Modeli Araç Fiyatı Yakıt Tüketimi Şehir içi Yakıt Tüketimi Şehir dışı Vites Tipi Yakıt Türü Volkswagen Caravelle 2.0 TDI Comfortline 140 PS   79,500 TL   9,6 litre   6,3 litre   Düz Vites   Dizel Volkswagen Caravelle 2.0 TDI Comfortline 140 PS DSG   84,870 TL   10,2 litre   6,9 litre   Otomatik Vites   Dizel Volkswagen Caravelle 2.0 TDI Comfortline 180 PS   84,350 TL   9,6 litre   6,3 litre   Düz Vites   Dizel Volkswagen Caravelle 2.0 TDI Comfortline 180 PS DSG   89,710 TL   10,2 litre   6,9 litre   Otomatik Vites   Dizel Volkswagen Caravelle 2.0 TDI Trendline 102 PS   69,470 TL   9,5 litre   9,1 litre   Düz Vites   Dizel                                       http://arabasi.org/kategori/volkswagen/  

http://www.ulkemiz.com/volkswagen-caravelle-fiyatlari-ve-teknik-ozellikleri

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg'in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.İBR her ne kadar yerici bir şaka olarak ortaya çıkmışsa da bazı kişiler bu olgunun gerçek bir duruma karşılık geldiğini savunmaktadırlar. Bu kişiler İBR'yi genellikle alt türlere ayırırlar. Bu türlerden bazıları pornografi, coşkun ve mantık dışı oyun tutkusu, sosyal iletişim siteleri ya da web güncelerinde aşırı zaman tüketimi ve İnternet üzerinden alışveriş takıntısıdır. Dayanılmaz bir kumar oynama ya da alışveriş yapma isteği gibi kişide sorun yaratması olası olgular zaman zaman İnternet içtepileri olarak adlandırılır. Bilgisayar oyunları karşısında aşırı zaman geçirme ise bu olgunun etkilerinin günlük yaşama etkisi olmadığı sürece tehlikeli sayılmaz.Nedensiz bilgisayar kullanımı günlük yaşama etkiyen aşırı bilgisayar kullanımına örnek olarak verilebilir. Bu terimler bağımlılık terimini özellikle içermemekte ve oluşma nedenleri tek bir etmene bağlı bulunmamaktadır.Birçok çevrenin olumsuz tavrına karşın ruhbilimci Kimberly Young İBR'nin DSM'nin yeni sürümü DSM-V'e eklenmesi için çaba harcamaktadır. Young'a destek verenler rahatsızlığın resmi orunlarca tanınması durumunda sigorta şirketlerinin İnternet bağımlılığı danışmanlığı için ödenek ayırmalarının kolaylaşacağını düşünüyorlar. Ne var ki, karşı görüşteki birçok uzman İBR'nin gerçek bir bağımlılık ya da özel bir rahatsızlık olmadığını ve bu nedenle DSM-V'te yer almaması gerektiğini savunmaktalar. Ayrıca, tedavi gerektiren durumların ele alınmadığı da gerçek dışı ve hastalık genellikle başka adlar altında (ADD ve depresyon) ele alınarak tedavi ediliyor.Amerikan Medikal Kurumu Haziran 2007'de Amerikan Ruhbilim Kurumu'na ilettiği mektupta İBR'nin DSM'nin 2012 sürümüne eklenmeyeceğini bildirdi. Bunun yanında kurum, "uzun süreli oyun oynama" olgusunun daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesini salık vermiştir. Amerikan Bağımlılık İlaçları Topluluğu üyeleri aşırı İnternet kullanımı ve uzun süreli video oyunu oynamanın gerçek bir bağımlılık olduğu yargısına karşı çıktı. Bu aşamadaki araştırma konuları "aşırı kullanım"ın tanımlanması, "İnternet bağımlılığı"nın takıntı, depresyonda ilaç alımı ve içtepiden ayrılmasıdır.İnternet bağımlılığının kabul edilebilir bir rahatsızlık olup olmadığı tartışıladursun bu rahatsızlığı yaşadığını söyleyen kimi kişiler mahkemelerde tazminat davaları açmaktadırlar. Yakın tarihli bir Amerikan davasında (Pacenza - IBM Corp.) davacı Amerikan Engellilik Yasasına aykırı biçimde engellendiğini (Vietnam Savaşı ile ilintili Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yol açtığı İnternet bağımlılığına bağlı olarak) savunmuştur. Dava, New York'un güney kesimindeki başka bir davanın sonucunu beklemektedir.Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Bilgisayar Bağımlılığı Çalışma Merkezi müdürü Maressa Orzack'e göre İnternet kullanıcılarının %5 ila 10'unda İnternet bağımlılığı görülmektedir.Başka bir destekleyici İnternet Davranışları Merkezi müdürü olan David Greenfield'dır. Greenfield, 1999 yılında ABC News.com ile bir çalışma yürütmüştür ve halen Virtual Addiction yazarlığı görevini sürdürmektedir. Bu uzmana göre bazı İnternet hizmetleri sunduğu özellikler kullanıcıların kişilik çözünmesi, zaman algısı yitimi ve anlık zevk gibi bozukluklara yakalanma risklerini artırıyor ve tüm kullanıcıların %6'sı bu olguların doğrudan sonuçlarını gündelik yaşamlarında duyumsuyor. Ne var ki, bu olgunun bağımlılık yerine bir içtepi olarak kabul edilmesinin daha doğtu olacağını savunuyor. Greenfield, İnternet ortamında seks, oyun, kumar ve alışverişin kişilik bozukluklarına yol açabileceğini düşünüyor.İnternet Bağımlılığı Merkezi'ne göre İnternet bağımlıları depresyon ve kaygı bağlantılı rahatsızlıklar yaşamakta ve hoş olmayan düşünce ve stres yaratan durumlardan kaçmak amacıyla İnternet'in düşlemsel ögelerini kullanmaktadırlar. İBR tedavisi gören insanların yaklaşık %60'ı pornografiye karşı aşırı ilgi ve seks içerikli konuşmalarda bulunma gibi uygunsuz buldukları davranışları sergiliyor. Bu kişilerden yarıdan fazlasının ise alkol, uyuşturucu, tütün ve seks bağımlısı olduğu gözleniyor."Çoğu danışman ve uzmana göre bilgisayar karşısında geçirilen süre İnternet bağımlılığı tanısına katkı sağlayamaz. Asıl sorulması gereken İnternet kullanımının iş yirimi, evlilik sorunları, depresyon, içe kapanma ve kaygı gibi ciddi sorunlara yol açıp açmadığıdır. Proctor Hastanesi'nden Dr. Zehr İnternet bağımlılığı sınırını İnternet kullanımının kişinin denetiminden çıktığı nokta olarak kabul ediyor. Dr. Cash ve diğer terapistler bilgisayar oyunları ve anlık iletiler nedeniyle eskiye oranla daha fazla sayıda gencin karşılarına bağımlı olarak çıktığını söylüyorlar. Bu kişilerde ilgi eksikliği ve sosyal beceri bozukluğu sorunları gözleniyor."Amerikan Ruhbilim Dergisi'nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu'nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor. Bu uzmana göre İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)Engellenme karşısında geri çekilmeHoşgörüde artışOlumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86'sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.İBR öncelikli olarak yanıltıcı bir ada sahiptir. Ruhbilimci Dr. Goldberg'e göre İnternet bağımlılığı gerçek bir bağımlılık olmamasının yanı sıra diğer rahatsızlıkların belirtisi olabilir. Bağımlılığın ucu açık bir tanımı herhangi bir dengeleyici davranışın bağımlılık olarak tanımlanması olasılığına açık kapı bırakıyor. Örneğin, hoş olmayan bir durumun oluşmasını engellemek isteyen bir kişinin yaptığı uzun süreli bir telefon konuşması bu kişinin "telefon bağımlısı" olarak adlandırılmasına yol açabilir.Carol Potera ve Jonathan Bishop da İnternet bağımlılığının yanlış adlandırıldığını savunuyorlar. İnternet'in bir nesne değil sosyal bir ortam olması insanların ona bağımlı hale gelmelerini engeller. Bu olgu şu benzerliklerle açıklanabilir: Bir kişi çok sevdiği bir kentte, bir Japon balığı havuzda yaşamaya bağımlı olamaz.Daha sık kabul gören bir görüşe göre ise "İnternet bağımlıları"nın büyük bir kısmı bilinen diğer rahatsızlık ulamları altında sınıflandırılabilmektedirler. İnternet'in aşırı ya da uygunsuz kullanımı çoğu hasta için depresyon, kaygı, içgüdü denetimi rahatsızlıkları ve nedensiz kumarın göstergesidir. Bu görüşe göre İBR yemek bağımlılığıyla benzeştirilmektedir (yemek bağımlısı olduğu düşünülen insanların gerçekten yemeğe bağımlı olmadıkları bağlamında).Bir kişinin çevrimiçi açık artırmalarda fiyat bildirimlerine katılması, porno içerikli siteleri görüntülemesi, İnternet üzerinden oyun ve kumar oynaması gibi durumlara konu olması İnternet ortamının bağımlılık yaratan bir doğası olduğunu göstermez. Şu sorunlar İBR etiketi altında sunulmaktadırlar: Bir nedene bağlı olmaksızın kumar oynayan bir kişi bu eylemi bilgisayar karşısında ya da yüzyüze yapmasına bağlı olmaksızın kumar tutkunu olarak nitelendirilir.İçgüdü denetimi zayıf bir kişinin bilgisayar oyunları ya da İnternet'te gezinme nedeniyle uykusuz kalması bu kişinin sürükleyici bir roman ya da çok sevdiği bir televizyon izlencesi nedeniyle uykusuz kalabileceği gerçeğini değiştirmez.Seks takıntısı bulunan bir kişiye ait bu gerçek pornografik ürünlerin bilgisayarda ya da kâğıt üzerinde izlenmesine bağlı olarak değişmez.Alışveriş çılgını bir kişi bu özelliğini satın aldığı ürünlerin sergilendiği ortama bağlı olmaksızın koruyacaktır.Borsada sürekli işlem yapan bir kişinin bu alışkanlığının bulunduğu ortama bağlı olmadığı anlaşılmıştır.Ayrıca, İBR'nin üzerinde çok durduğu İnternet etkinlikleri (e-posta, yazışma, gezinme, kumar oynama) arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Kumara atfedilen toplumsal yaşam çemberinin dışına çıkma eğilimi İnternet için kesinlikle kabul edilebilir değildir. Sözde İnternet bağımlıları genelgeçer bağımlılık türleri ile ilgili tedavi gören kişilerin yaşadığı sağlık ve ilişki sorunlarıyla karşılaşmamaktadırlar.Bir araştırma sonucuna göre dokuz milyon Amerikalı nedensiz bilgisayar kullanıcısı olarak nitelendirilebilirler.Britanyalı ruhbilimcilerin geçen yıl Advances in Psychiatric Treatment dergisinde yayımlanan raporda "önemli azınlık" (tüm İnternet kullanıcılarının yüzde 5 ila 10'u arasında olduğu tahmin ediliyor) olarak adlandırılan kullanıcı öbeğinin İnternet bağımlısı olduğu belirtiliyor. Ayrıca, önceki bulgulara göre İnternet bağımlılarının içe dönük erkekler olan büyük bir kısmının evlerinde bilgisayar kullanan orta yaşlı kadınlar olduğu gözlenmiştir.Çin, Güney Kore ve Tayvan'ın da içinde bulunduğu birçok Asya ülkesi genç kuşakta İnternet bağımlılığına en sık rastlanan ülkelerdir.Konuyla ilgili hükümet destekli bir araştırmayı kısa süre önce sonuçlandıran Hanyang Üniversitesi çocuk ruhbilimi uzmanı Ahn Dong-hyun Güney Koreli gençlerin yaklaşık %30'unun (2.4 milyon insanın) İnternet bağımlısı olma riski taşıdığını belirtmektedir.Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi (CNNIC) 30 Haziran 2006 tarihi itibariyle 123 milyon kişinin İnternet'e girdiğini, bunların %14.9'unun 18 yaşından küçük olduklarını açıklamıştır. Chou ve Hsiao'ya göre hastalığın Tayvan üniversite öğrencileri arasında görülme sıklığı %5.9'dur. Wu ve Zhu Çinli üniversite öğrencilerinin %10.6'sının İnternet bağımlısı olduğunu ortaya koymuştur.Pekin savcısı Shan Xiuyun kentteki gençliğe özgü suçların %85'inin İnternet'le ilintili olduğunu vurgulamaktadır. Çin Komünist Gençlik Birliği 2007 yılında yaptığı bir açıklamada 13-17 yasları arasındaki Çin yurttaşlarının yüzde 17'sinin İnternet bağımlısı olduğunu öne sürmüştür.Block son araştırma sonuçlarına dayanarak yaptığı açıklamada Çinli yetişkinlerin %13.7'sinin İnternet bağımlılığı tanısına ait ölçütlerle uyumluluk gösterdiğini belirtmiştir. Bu durum Çin hükümetince başlatılan günde üç saatlik bilgisayar oyunu kısıtlamasına yol açmıştır.Tümünde olmamakla birlikte çoğu durumda sorun kendi kendine düzelir. Profesör Kiesler İnternet bağımlılığını moda bir hastalık olarak adlandırmaktadır. Kiesler şöyle diyor: "Televizyon bağımlılığı daha kötü. İnternet'te uzun süre geçiren kişiler üzerinde bir araştırma yapmaktayım ve ilk bulgular deneklerin büyük bir kısmının İnternet kullanımını azalttığını gösteriyor. Bu bana ciddi durumların bile kendi kendine düzelebildiğini düşündürüyor."

http://www.ulkemiz.com/internet-bagimliligi-nedir-biz-bagimlimiyiz-

Hangi ülkede ne yasak?

Hangi ülkede ne yasak?

Her ülkenin kendi sınırları içerisinde kendine ait kuralları vardır. Kimi kurallar öyle enteresan ki o ülkede yaşamayan insanların, o kuralın neden var olduğunu anlaması pek mümkün olmuyor. Altı yüzden fazla içeriğiyle seyahat severlere ilginç tur bilgileri veren Prontotour blog, bazı ülkelerde uygulanan enteresan kuralları sizinle paylaşıyor.SAKIZ YASAĞI - SİNGAPURSingapur’da ilk başlarda Tipitip isimli şirkete ait sakızların satışının yasaklanmasıyla başlayan sakız karşıtlığı zamanla öyle bir hale bürünmüş ki, ülkede sakız edinmek ve kullanmak yasal kurallara bağlanmış. 1994 yılında çıkarılmış bir yasaya göre ülkede insanlar sadece doktor reçetesi ile sakız edinip, tüketebiliyor. Singapur vatandaşları bu durumdan rahatsız olmadıklarını söylüyor. Singapur’da sakız çiğneyip sokağa atmanın cezası 2500 TL’den başlıyor.  BEBEK YÜRÜTECİ YASAĞI - KANADAKanada’da 1994 yılında sağlık bakanlığının yaptığı açıklama, ülkede ilginç bir yasağın yasallaşmasına yol açtı. Sağlık bakanlığının bebek yürüteçleri hakkında “çocuklar için tehlike arz ediyor, çocukların ulaşamadıkları yerlere ulaşmasını sağlayıp balkon ya da merdiven gibi yerlerden düşme ihtimalini artırıyor” şeklinde açıklama yapması sonucu hükümet yürüteçlerin üretimini, satışını ve tüketimini yasakladı.Yürüteçlerin çocukların zihinsel gelişimlerinin doğal seyrini bozduğunu da savunan Kanada hükümeti bir şekilde bu yürüteçleri kullanan olursa yüksek para cezalarıyla yaptırım uyguluyor. İÇ ÇAMAŞIRI YASAĞI - RUSYARusya’nın da içinde bulunduğu Avrasya Birliği ülkelerinin bir kısmında dantelli iç çamaşırlarının kullanılması yasak. Her ne kadar kullanım durumunun denetlenmesi imkansız olduğu için kural etkili olamasa da, yasak yasalarda varlığını koruyor. Dantelli iç çamaşırlarının yasak olmasının temel nedeni ise nem emme özelliğinin pamuklu iç çamaşırlarına oranla düşük olması. OYUN YASAĞI - YUNANİSTANYunanistan’da yavaş yavaş etkisi kırılmaya başlansa da bir dönem ortalığı kasıp kavuran bilgisayar oyunları oynama yasağı var. Çıkarılan kumar yasası kapsamında sadece konsol kullanıldığı için bilgisayar, xbox ve playstation oyunlarının kamuya açık alanlarda oynanması yasaklanmış. Hızlı bir şekilde yürürlüğe giren yasa ülkede öyle etkili oldu ki, birçok internet kafeye baskınlar yapılarak bilgisayarlar toplatıldı. Ülkede hala dolaylı da olsa bilgisayar, suç aleti olarak dava dosyalarında yer alıyor.LOLİPOP YASAĞI - ABDABD’nin Washington eyaletinde lolipop yemek kesinlikle yasak. Yasağın temel nedeni, çocuklar için tehlikeli olması ve gırtlak borusunu tıkadığı için çok sayıda ölüme neden olması olsa da, insanlar tek edenin bu olduğuna bir türlü inanamıyor. Aynı şekilde Washington yasalarında ailesi zengin olan insanlarla dalga geçilmesi de ciddi suçlar arasında yer alıyor.KUMAR YASAĞI - MONACODünyanın kumar konusunda başkenti olarak bilinen Monaco’da ilginç bir yasak var. İnsanların özellikle kumar oynamak için gittiği, milyon dolarlık yatırımlarla lüks casinoların açıldığı bu ülkede Monaco vatandaşlarının kumar oynaması kesinlikle yasak. Hatta halk bu lüks casinoların kapısından içeri bile giremiyor. GÜVERCİN BESLEME YASAĞI - İTALYAİtalya’nın birçok şehrinde geçerli olan bu yasak özellikle Venedik’te katı kurallarla uygulanıyor. Güvercin dışkılarının tarihi yapılara zarar verdiği gerekçesiyle uygulanan bu yasağa uyulmaması durumunda ise kişilere 400 - 500 Euro arasında para ceza uygulanıyor.Kaynak: Prontotour rehberlerinin seyahat deneyimlerinden yola çıkarak farklı tur bilgileri veren http://blog.prontotour.com/http://kokpit.aero

http://www.ulkemiz.com/hangi-ulkede-ne-yasak

İşte, Alzheimer riskini arttıran meslekler?

İşte, Alzheimer riskini arttıran meslekler?

Türkiye’de Alzheimer hasta sayısı henüz korkutucu boyutlarda olmasa da her geçen gün arttığını söyleyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, Dünyada yaklaşık 30 milyon Alzheimer hastası olduğu ve bu sayının katlanarak arttığı belirtiyor. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü nedeniyle hastalığa dikkat çeken Prof. Dr. Kütükçü, kimyasal ve toksik maddelere fazla maruz kalan kişilerle ve elektromanyetik alan etkisinde çalışanlarda Alzheimer riskinin önemli oranda artabileceği uyarısında bulunuyor.Alzheimer hastalığına yakalanmamak için erken yaşlarda önlem almaya başlamak gerekiyor. “Bana bir şey olmaz” düşüncesiyle hareket etmek hastalığa yakalanma riskini artırıyor. Özellikle 65 yaşından sonra görülme sıklığı giderek artan bu hastalıkla ilgili ülkemizde yapılan çalışmalarda, 65-70 yaş aralığında hastalığın görülme sıklığı %4-5, 70 yaş üzeri görülme sıklığı ise yaklaşık %10 olarak belirtiliyor. Hastaların yarısının 75-80 yaş aralığında olduğunu belirten Prof. Kütükçü, keyifli aktivitelerle hafızayı güçlendirerek hastalık riskini azaltmanın mümkün olduğunu kaydetti. Eğlenceli ve hoş zaman geçirerek bu hastalığı yenmek mümkün olduğunca ertelemek de olası. Bulmaca ve sudoku çözmek, scrable gibi strateji oyunları oynamak, bol miktarda gazete, dergi, kitap okumak, müzik aleti çalmak, yabancı dil öğrenmek ve yeni hobiler, uğraşlar edinmek hafızayı ciddi anlamda güçlendirmeye yardımcı oluyor.ELEKTROMANYETİK ALAN ETKİLİbobrek-radyo-sembolBazı meslek grupları Alzheimer hastalığına yakalanma riskine adeta davetiye çıkarıyor. Prof. Kütükçü, “Özellikle aşırı düşük frekanslı manyetik alan etkisinde fazla kalan kişilerde daha çok görüldüğü yapılan çalışmalarda bildiriliyor. Fenol, alkol, benzen, toluen ve diğer solventlere toksik dozlarda maruz kalma, kurşun, civa gibi ağır metaller ve pestisitlerle ilgili meslekler daha fazla risk altındalar” dedi.Unutkanlığı ve ileride gelişebilecek demansı önlemenin yolları önce bunlara neden olabilecek hastalıkların bilinmesi ve bunlara karşı yapılacak mücadele ile başlıyor. Damar sertliğine neden olan yüksek tansiyon, şeker, kolestrol yüksekliği, sigara kullanımı gibi nedenler var ise bunların önlenmesi gerektiğine dikkat çeken Kütükçü, özellikle düzenli egzersiz yapan kişilerde unutkanlık ve demansın gelişme riskinin daha düşük olduğunu söyledi ve ekledi: “Sosyal ilişkilerde bulunmak ve aktif olmak bu hastalık için oldukça önemli. Sosyal olan kişilerde stres, depresyon gibi belirtiler daha az görülüyor, bu da risk faktörlerinin azaltılmasın için mühim bir unsur. Alzheimer hastalığından korunmak için stresi azaltmak, dengeli beslenmek gerekli. Kişilerin hobilerini devam ettirmesi, uykusunu düzenlemesi ve sigara kullanıyorsa tüketimini azaltması gerekiyor.”Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, unutkanlıkla mücadelede yardımcı olacak basit önerileri ise şöyle sıraladı:• Günlük işlerinizi, planlarınızı ve randevularınızı not alın.• Alışverişe çıkarken liste yapın.• Önemli telefon numaralarını bir yere yazın, kaydedin.• Bir şeyi nasıl yapacağınızı unutuyorsanız yapış sırasını yazın.• Eşyalarınızı koyduğunuz yeri sürekli unutuyorsanız hep aynı yere koymaya özen gösterin.• Konuştuğunuz kişiye dikkatinizi verin, odaklanmaya çalışın. Mümkünse bu konuşmaları sessiz ortamda yapın.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/iste-alzheimer-riskini-arttiran-meslekler

Göbek yağlarını eritmek için uzman önerileri…

Kleopatra’nın güzellik banyosuna konu olan sütün, mucizevi bir özelliği daha ortaya çıkarıldı. Fazla kilolardan kurtulmak ve özellikle de göbek yağlarını eritmek için, sütten faydalanmak mümkün. Yapılan çalışmalar, sütün içeriğindeki kalsiyum sayesinde, günde iki bardak süt tüketiminin bir ayda 2-4 kilo yağ kaybı sağladığını ortaya koyuyor. Kan şekerlerinin düştüğü ikindi öğünü ve gece yatmadan önce içilecek birer bardak tarçınlı süt, yüzünüzü güldürmeye aday. Ancak ister beyaz ister esmer “sofra şekeri” denilen rafine şekerin günlük hayattan çıkarılması şart.Vitaminden minerale, proteinden kalsiyuma eşsiz içeriğiyle, en temel gıda maddelerinden süt. Kemikleri güçlendirmesinden tansiyonu düzene sokmaya yardımcı olmasına dek vücuda çok sayıda faydası, bilinenler arasında. Bir de bilinmeyenler var. İşte onlar da yeni yeni keşfediliyor. Yapılan çalışmalar, sütün mucizevi bir faydasını ortaya çıkardı. Günde 2 bardak süt içerek, fazla kilolarınızdan ve yağlarınızdan kurtulabilirsiniz! Acıbadem Ataşehir Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, sütün özellikle de tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketilmesinin etkiyi artırdığını belirtiyor.Göbek yağlanmalarına günde 2 bardak sütsüt içen kadınDoğduğumuz günden itibaren en temel gıda maddelerinden olma özelliğini taşıyor süt. Vücudumuzun ihtiyacı olan protein, yağ ve karbonhidratı yeterli dozda içeren en değerli vitamin kaynaklarından biri. Üstelik insan vücudu süt proteinini daha iyi kullanıyor. Sütün yüzde 87’ye yakını ise sudan oluşuyor. Süt, bilinen faydalarının yanı sıra şimdi bir de yeni yeni keşfedilen faydasıyla, rüştünü bu kez “estetik” açıdan ispatlıyor: Bölgesel yağ yakımı! Vücutta kilo artışları bazen vücudun tümüne yayılabildiği gibi bazen de bölgesel olarak birikim yapabiliyor. Özellikle aşırı stres, karbonhidrat tüketiminin çok olması, protein ve kalsiyum alımının az veya yetersiz olması ayrıca menopoz gibi durumlar da bölgesel kaynaklı kilo artışlarını beraberinde getiriyor. Süt ise, bölgesel yağ yakımı için gerekli üç dengeyi içeriğinde barındırıyor: Kan şekeri dengesi, yeterli protein alımı, yeterli kalsiyum alımı.Kilo vermede üç dengeye dikkatBeslenme ve Diyet Uzmanı Yüksek, “Kilo vermede bir denge vardır. Bu denge de karbonhidrat metabolizmasının iyi gitmesi, vücudun yeterli protein alımı ve yeterli kalsiyumun alınması. Bunların hepsine baktığınız zaman, işte bu üç denge sütte mevcuttur” diyor. Oysa günlük hayatta yanlış besin seçimleri, karbonhidrattan yoğun beslenme veya dışarıda çok fazla yemek tüketmek gibi nedenler kan şekerini aniden düşürüp yükseltebiliyor. Gün içinde yaşanan bu ani dalgalanmalar vücut insülinlerini de etkilediği için belli bir süre sonra kilo artışına, karın ve kollarda yağlanmaya yol açıyor. Bugüne dek toplumda kilo vermek için sebze tüketmek algısı bulunuyordu. Oya Yüksek, “Hatta tek kuralın bu olduğu düşünülüyordu. Oysa ki proteinin eksik olduğu beslenme şekillerihem kilo vermeyi zorlaştırıyor hem de ilerleyen dönemlerde kas kayıpları, vitamin-mineral kayıpları gibi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle protein mutlaka günlük beslenmemizde yer tutmalı” diyor. Kalsiyumun da toplumda çok ihmal edildiğini, özellikle yağ atımı ve kilo verme açısından kalsiyum alımının son derece önemli olduğunu belirten Yüksek,  “Kalsiyumun yağ attırıcı bir etkisi var. Özellikle bağırsaklardan yağların emilmeden atılmasını sağlıyor” diyerek kalsiyumun kilo vermedeki önemine dikkat çekiyor. Ve şeker metabolizması. Sütün içinde laktoz şekeri bulunuyor. Bu da kan şekeri dengesini sağlıyor. Yüksek, “Bu üçü birleştiği zaman kilo verme de kolaylaşmaya başlıyor bizim için” diyor.Bir ayda etkisini göstermeye başlıyor, peki ama nasıl?diyet -ve-sporBir bardak süt mide boşluğunu hissettirmeden kişiyi en az 4 saat boyunca tok tutuyor. Kişinin metabolik bir rahatsızlığı bulunmaması durumunda, günde 2 bardak süt tüketimi kilo verme ve incelmeye yardımcı oluyor. Peki etkisini ne zaman göstermeye başlıyor? Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, “Metabolizmada sorun yoksa günde iki bardak süt, bir ay boyunca düzenli tüketildiğinde 2-4 kilo yağ kaybı sağlıyor. Metabolizmada sorun varsa daha az olabiliyor bu kayıp ama illa ki verdiriyor” diyor. Metabolik sendromun kadınlarda özellikle kollarda kalınlaşmaya ve göbek bölgesinde “simit” denilen yağlanmalara neden olduğunu belirten Yüksek, “Bunun nedeni de hormonal problemlerle ve genetik yapının yanı sıra, biraz insülin dengesinin bozulmasından yani direkt kan şekerlerimizin bozulmasından kaynaklanıyor. Süt tüketimi kan şekerini çok hızlı yükseltmiyor, çok hızlı da düşürmüyor. Yani güzel bir denge sağlıyor. O da yavaş yavaş göbek bölgesini eritmeye başlıyor. Böylece mucizevi içecek olabiliyor bizim için” diyor.Tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketinSütün mucizevi zayıflatıcı etkisine yönelik pek çok araştırma bulunuyor. Bu araştırmalarda tarçının faydasına da vurgu yapılıyor. Sütün tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketilmesi etkiyi artırıyor. Tarçın kullanımı, özellikle açlık ve tokluk şekerlerini dengeye sokuyor. 3 gram tarçın, 1 tarçın kabuğuna denk geliyor. Günde toplam bir çay kaşığına denk gelecek şekilde tarçınlı süt tüketimi  son derece faydalı. Toplumumuzda laktoz intoleransı olduğu için kişiler “gaz yarattığı” gerekçesiyle sütü hayatlarından tamamen çıkarma yoluna gidiyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, “Oysa gaz problemi olanlar için laktozsuz sütleri tercih ediyoruz artık. Bu arada sütün dolaptan çıkarıldıktan sonra bir süre oda sıcaklığında olması beklenmesi gerekli. Aksi halde gaz problemine yol açabiliyor” diyor. Süt tercihinin günlük süt veya yarım yağlı süt şeklinde olması gerektiğine işaret eden Yüksel, içilecek öğünleri ise, kan şekerlerinin düştüğü ikindi ve gece yatmadan 2 saat öncesi olarak belirtiyor. Oya Yüksek, “Gece yatmadan iki saat önce içeceğimiz bir bardak süt, sabaha kadar kan şekerlerimizi  dengeye sokar. Sabah uyandığımız zaman aç uyanmayız. Birçok insanda sabah aç uyanma sorunu var. Bu da kan şekerlerinin çok düşmesinden kaynaklanıyor.   O yüzden sütün ikindi ve gece öğününde alınması tercihimiz” diyor. Süt, hamilelik sonrasında da kadınların fazla kilolarından kurtulmasına yardımcı oluyor. Yüksek, sütle zayıflayan hastalarından örnek veriyor: “Ölçtüğümüz zaman normalde kas-yağ ölçümlerinde daha az yansıyabiliyor ama özellikle vücut ölçümlerini aldığımızda bel ve karına baktığımız zaman bir ay içinde 3-4 santim incelme yakalıyoruz. O ölçüm bizim için daha önemli. Normal yağ-kas ölçümü önemli ama esas kişinin incelmesi daha önemli.”Sofra şekerine son; yürüyüş şartUzmanların her defasında zararını vurguladıkları sofra şekerinin artık günlük hayatımızdan çıkarılması şart. “Sofra şekeri” denilen rafine şeker, sağlık açısından son derece zararlı. Kilo verme çalışmalarını da tam anlamıyla baltalıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Yüksek, sofra şekerinin yanı sıra, şerbetli tatlıların, hazır sütlü tatlıların, pirinç pilavının da tüketilmemesini öneriyor: “Bunları çok fazla tüketip de üstüne süt içtiğimizde bir işimize yaramaz. O sadece birazcık daha nötrleme yapar. Biz ekmeğin diyette olmasını istiyoruz. Günlük en az mutlaka 3 dilim tam buğday veya çavdar ekmeği tüketilmeli. Spor yapanlarda 6 dilime kadar çıkabilir.” Sağlıklı zayıflamada düzenli yürüyüşün de etkisi büyük. Mutlaka hareket edilmesi gerekiyor. Haftada en az 2 kez yürüyüş önemli. Yürüyüş bandı da fayda sağlıyor.Kimler süt içimine dikkat etmeli?–    Gaz problemi ve şişkinlik sorunu çok yaşayanlar–    Reflü sorunu olanlar–    Laktozu sindiremeyen vücutlar (laktoz intoleransı) – laktozsuz sütler mevcut–    Taş problemi yaşayanlar–    Protein alımı kısıtlanmış olanlarhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/gobek-yaglarini-eritmek-icin-uzman-onerileri

Yeşil Çay Beyin Gücümüzü <b class=red>Artırıyor</b>

Yeşil Çay Beyin Gücümüzü Artırıyor

YENİ BİR ARAŞTIRMAYA GÖRE YEŞİL ÇAY BEYİN GÜCÜMÜZÜ, ÖZELLİKLE İŞLER BELLEĞİMİZİN KAPASİTESİNİ ARTIRIYOR Şimdiye kadar yeşil çayın bir sürü pozitif ektisinin olduğu varsayılıyordu. İlk defa, Basel Üniversitesi’ndeki araştırmacılar yeşil çay özütünün bilişsel fonksyonları, özellikle işler bellek kapasitesini artırdığını ifade ediyor. İşviçre’deki bulgular bunama gibi klinik vakalarda da bu bitkinin kullanılabileceğini söylüyorlar. Bulgular Psychopharmacology adlı akademik dergide yayınlandı. Önceki araştırmalarda yeşil çayın belirli parçaları detaylıca incelenerek kanser araştırmalarında kullanılıyordu. Son zamanlarda, bilim insanları içeceğin beyin üzerindeki pozitif etkisini araştırmaya başladı. Değişik araştırmalar yeşil çay ile bilişsel performans arasında bir bağ bulabildi ama altındaki sinirsel bağ şu anda çok açık değil. Daha iyi hafıza Yeni bir çalışmada Basel Üniversitesi’nden Profesör Christoph Beglinger ve Psikiyatrik Üniversite Kliniği’nden Profesör Stefan Borgwardt yeşil çayın beynin efektif bağ kurmasında, yani bir beyin bölgesinin diğer bir beyin bölgesini etkilemesi açısından bir işlevi olduğunu buldular. Aynı zamanda bu bağlantı işler bellek konusunda yeşil çayın etkisini de ortaya koyuyor. Sağlıklı erkek bireyler üzerinde yapılan araştırmada, içinde birkaç gram yeşil çay özü bulunan bir içecek içirilerek hafıza testi uygulandı. Daha sonra bilim insanları tarafından MRI kullanarak beynin nasıl etkilendiği ölçüldü. Sonuçlar beynin parietal ve frontal bölgeleri arasında daha kuvvetli bir bağ oluştuğunu gösterdi. Bu bulgular deneklerin hafıza konusunda uygulamalarında gelişme göstermesinin nedenini de açıklığa kavuşturdu. Borgwardt bulguların yeşil çayın beynin kısa süreli sinaptik bağlantısını güçlendirdiğini açıkladı. Klinik anlamda olası sonuçlar Araştırmanın olası sonuçları: Hafıza işlem çalışma sırasında frontal ve parietal beyin bölgeleri arasında etkili bağlantı modelleme ve bunama gibi nöropsikiyatrik hastalıklarda bilişsel bozuklukların tedavisi için yeşil çay etkinliğini değerlendirmek için yardımcı olması olasılıklar arasında.   Referans :  André Schmidt, Felix Hammann, Bettina Wölnerhanssen, Anne Christin Meyer-Gerspach, Jürgen Drewe, Christoph Beglinger, Stefan Borgwardt.Green tea extract enhances parieto-frontal connectivity during working memory processing. Psychopharmacology, 2014; DOI:10.1007/s00213-014-3526-1 Nathalie Barki http://bilimfili.com/yesil-cay-beyin-gucumuzu-artiriyor/

http://www.ulkemiz.com/yesil-cay-beyin-gucumuzu-artiriyor

Atık sudan yenilenebilir fosfor üretimi

Atık sudan yenilenebilir fosfor üretimi

İnsan vücudunda en fazla bulunan ikinci ve sağlıklı bir beslenme sistemi için temel bir element olan fosforun, kemik ve diş gelişiminden hücre büyümesine kadar birden çok rol oynadığı bilinmekte. Yararı yalnızca insanlara özgü olmayan bu element; gübre aracılığıyla bitki ve çimenlere uygulandığında, bu bitkilerin sağlıklı gelişimini sağlıyor. Fosfor olmadan bitki ve hayvanların temel hücrelerinin; esasında, doğal hayatın devam etmesi olanaksız. Fosforun, tipik olarak, sınırlı sayıda bulunan ve yenilenemeyen bir kaynak olan fosfat barındıran minerallerden çıkarıldığı biliniyor. Yıllık talebin sürekli artması ve kaynağın kısıtlı olması; üstelik bir kez kullanılan fosforun yeniden kazanımının bir hayli zor olması, fosforun önemini daha fazla artırıyor. Peki fosfor nereye gidiyor? Insanları da kapsayan hayvan sisteminde, fosfor, idrarla inorganik fosfat halinde vücuttan atılıyor.. Yüzey suları bitki ve çimenlerden aldıkları yüksek düzeydeki fosforu taşıyor; sonucunda fosfor, arıtma tesisleri aracılığıyla suyun içine boşaltılmış oluyor. Arizona State Üniversitesi profesörlerinden Rolf Hoden, kullandığımız ve okyanuslara boşalttığımız her fosforun doğa için büyük bir kayıp olduğuna dikkat çekiyor. Yanısıra, göl ya da diğer su birikintilerinde yığılan fosfor, algae blooms (alg patlaması) ve benzeri pekçok probleme neden olabiliyor. Devamında, alg patlamaları sudaki oksijeni tüketerek su altı yaşamının dengesini bozuyor. Halden’in ekibi, yayınladıkları çalışmalarında matematiksel bir modelleme yöntemiyle kullanılmış sudan nasıl fosfor elde edebileceklerini belirlemiş. Pekçok şehirdeki arıtım tesisleri, şu günlerde, çevrede kullanılmış suyu arıtmadan önce fosforu açığa çıkarmak yöntemler uyguluyor. Bunu en etkin şekilde yapabilmek için, kimyasal ve biyolojik temelli iki farklı yöntem mevcut. Kimyasal yöntemde, arıtım tesisi, kullanılmış suda çözünen fosforu ele alıyor. Biyolojik yöntemde ise, bazı çamur ve çöp kümelerinden fosforı çıkarmak için suya bakteri giriyor. Biyolojik yöntem, bakteriyi kümülatif şekilde fosforu toplaması için teşvik ediyor da denebilir. Bu işlem için tek bir yöntem seçmek oldukça karmaşık. Suyun bulunduğu bölgenin kalitesi, arıtım tesisinin büyüklüğü ve ekonomik sebepler seçimde etkin olan kriterler. Halden ve Venkatesan’ın çalışması ise, bütünleşik bir yaklaşıma odaklanmış. Öncelikli olarak, biyolojik yöntem kullanılarak, çöp ya da çamur yığınlarındaki fosfora odaklanılıyor. Sonrasındaki kimyasal arıtımlar sayesinde fosforun strüvit (cam kırıkları biçiminde kristal) formu alması sağlanıyor. Böylece, tipik bir arıtım tesisi her yıl yaklaşık olarak 490 ton strüvit formunda fosfor barındırabileceği çarpıcı biçimde ortaya konuyor. Halden, yaptığı vaka çalışmalarında ulaştığı sonuçlara ithafen, bütünleşik bir şekilde kimyasal ve biyolojik metotları uygulamanın yılda tam 367.500 ton fosforun geri dönüştürülebileceğini sağladığını ekliyor. Kaynak: sciencedaily.com http://www.bilim.org/atik-sudan-yenilenebilir-fosfor-uretimi/

http://www.ulkemiz.com/atik-sudan-yenilenebilir-fosfor-uretimi

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

Öncelikle Bilimfili.com ekibi olarak, uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenmeyi artırıcı çalışmaları ve uyuşturucu karşıtı mücadeleleri desteklediğimizi belirtmek isteriz.

http://www.ulkemiz.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-madde

Alzheimer ve Unutkanlığı İlk Fazlarında Durduran İlaç

Alzheimer ve Unutkanlığı İlk Fazlarında Durduran İlaç

 Hali hazırda bulunan bir ilacın terapötik yaklaşımla, Alzheimer dolayısıyla unutkanlık sorunu yaşayan yaşlı hastalarda; durumu tersine çevirme özelliği olduğu Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacıları tarafından keşfedildi.  İlaç, genel olarak epilepsi tedavisi için kullanılıyor ve amnestic mild cognitive impairment (aMCI) (hafif bellek yitimine bağlı bilişsel yetersizlik) hastalarının beyinlerindeki hiperaktiviteyi gideriyor. Klinik olarak tanınan hafıza yetersizliğinin yaşla karşılaştırıldığında beklenmedik seviyede olması ciddi bir Alzheimer hastalığı riski oluşturuyor. Bu bulgular bu hafta NeuroImage: Clinical’ da yayımlanan çalışmada yer alıyor. Bulgular ekibin daha önceki çalışmalarıyla uyuşuyor. Aynı zamanda bu alanda yapılmış tüm hayvan deneyleriyle de uyumluluk gösteriyor. Sinirbilimci Michela Gallagher, araştırmanın şimdi çok daha büyük bir kitle içerisinde klinik araştırmalar dahilinde test edileceğini umuyor. Hipokampal aşırı aktivite aMCI hastalarında ciddi oranda kaydedilmiş ve varlığı ileride yaşanacak bir bilişsel kaybın ve Alzheimer’a bağlı unutkanlığın göstergesi durumunda. Ekip çok düşük dozlarda uygulanan atipik antiepileptik levetirasetam bu aşırı aktiviteyi düşürdüğünü buldu. Aynı zamanda etken madde hipokampüs üzerindeki hafıza testlerinde performansı ciddi oranda artırıyor. Araştırma dahilinde 17’si sağlıklı ve geri kalanı aMCI teşhisi koyulmuş unutkanlık sorunu yaşayan olmak üzere 84 katılımcı üzerinde çalışıldı. Her katılımcı 55 yaşın üzerindeydi ve ortalama yaş 70 olarak kaydedildi. Katılımcılar değişen dozlarda ilaçlara maruz bırakıldı ki bunlara plasebo ilaçlar da dahil. Araştırmacılar düşük dozların hafıza performansını geliştirdiğini, aşırı-aktiviteyi normalleştirdiğini saptadı. Bu saptama için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) teknolojisinden yararlanıldı. Bu teknoloji sayesinde bir işlem yaparken ya da performans halindeyken beyin aktivitesi gözlemlenebiliyor. Önceki hayvan deneylerindeki doz oranları ile bağlantılı ve tutarlı sonuçlar ortaya çıkması da son derece umut verici. Şu an keşfedilmek istenen şey ilacın uzun vadede bilişsel düşüşü engelleyip engelemeyeceği. Unutkanlığı ve Alzheimer’ı geciktirmesi veya durdurması da beklenen sonuçlar arasında. Referans  :    Arnold Bakker, Marilyn S. Albert, Gregory Krauss, Caroline L. Speck, Michela Gallagher. Response of the medial temporal lobe network in amnestic mild cognitive impairment to therapeutic intervention assessed by fMRI and memory task performance. NeuroImage: Clinical, 2015; 7: 688 DOI:10.1016/j.nicl.2015.02.009  Baran Bozdağ http://bilimfili.com/alzheimer-ve-unutkanligi-ilk-fazlarinda-durduran-ilac/

http://www.ulkemiz.com/alzheimer-ve-unutkanligi-ilk-fazlarinda-durduran-ilac

Kütle ve Ağırlık Nedir? Arasındaki Farklar Nelerdir?

Kütle ve Ağırlık Nedir? Arasındaki Farklar Nelerdir?

İnsanoğlu, mekanik denilen hareket bilimini ve onun sıcaklığa uzantısı olan termodinamiği ancak son zamanlarda geliştirip, anlamaya başladı.

http://www.ulkemiz.com/kutle-ve-agirlik-nedir-arasindaki-farklar-nelerdir

Cem Adrian kimdir

Cem Adrian kimdir

30 Kasım 1980 tarihinde, Yugoslav kökenli bir ailenin ikinci çocuğu olarak Edirne’de dünyaya geldi.

http://www.ulkemiz.com/cem-adrian-kimdir

“Kırık Bir Kalp” Ölüme Yol Açar Mı?

“Kırık Bir Kalp” Ölüme Yol Açar Mı?

Kırık bir kalp ifadesi, size belki romantik bir film sahnesini hatırlatacaktır ya da bir kalp çiziminin porselen gibi kırıldığı bir görüntüyü. Esasında, “kırık kalp sendromu” popüler kültürde sertifikalı bir yere sahiptir ve filmlerde güçlü ve etkili bir tema olarak sıklıkla kullanılır, örneğin “The Notebook”. Peki, özellikle de duygusal karmaşa dönemlerinde varlığını hissettiğimiz “kalp kırıklığı” bir kişinin ölümüne yol açabilir mi? Cevap elbette ki o kadar basit değil. Dolayısıyla ilk olarak biraz bilimle başlamak zorundayız. Son 20 yılda, düzensiz kalp atışı olarak bilinen atrial fibrilasyon (AF) en önemli toplumsal sağlık problemlerinden birisi olmuştur ve özellikle de batı ülkelerinde sağlık giderlerinin artmasında belirgin bir sebep olmuştur. Atrial fibrilasyon sorunu yaşayan bireyler, beş kat daha fazla felç geçirme riski ve iki kat daha fazla ölüm riski taşırlar. Tahminlere göre her yıl 120.000 ila 215.000 yeni vakaların tanı konulduğu Avrupa’da, 2030 yılı itibarıyla 14-17 milyon AF hastası olacak. Amerika’da ise 2010 yılında 5.2 milyon olan AF vakası yaygınlığının 2030 yılı itibarıyla 12.1 milyona çıkması bekleniyor. Atrial fibrilasyonun tam olarak sebebi bilinmiyor ve muhtemelen de genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu birden fazla bileşeni söz konusu. Vakanın seyri ise şu şekilde oluyor; önce ani bir ritm bozukluğu ile başlıyor, sonra bu bozukluk süreklilik arz etmeye başlıyor ve nihayet de kalıcı hale geliyor. Bu geçişlerin ortaya çıkması yıllar alabilir, fakat bu ilerlemedeki asıl önemli şey, hastalık ve fiziksel yorgunluktan alkol, kafein ve duygusal strese kadar çeşitli tetikleyicilerin olmasıdır. Kayıp ve “Kırık Kalpler” Peki sevilen bir kimsenin kaybının kırık bir kalple ne ilgisi var? Görünüşe göre bu iki fenomen birbiriyle bağlantılı. Open Heart’da yayımlanan bir çalışmaya göre, partnerlerden birisinin ölümü, kayıptan bir yıl sonraya kadar AF geliştirme riskini artırıyor. Geçmişe yönelik olan bu çalışmada, Danimarka’daki hastane kayıtlarından toplanan 88.612 hastanın (%19.72’si eşini kaybetmiş hastalar) verileri incelendi ve  bireylerde AF tanısının ilk kez 1995 ile 2014 yılları arasında tanılandığı belirlendi. Araştırma ekibi, verileri AF hastası olmayan ve test grubuyla aynı yaş ve cinsiyetteki rastgele seçilmiş 886.120 insanın yer aldığı (%19.07’si eşini kaybetmiş) bir kontrol grubu ile kıyasladılar. Öte yandan araştırmada, medeni hâl, eğitim seviyesi, deneklerin kardiyovasküler bir hastalık, diabet gibi sorunları olup olmadığı da kontrol altında tutuldu. Araştırma sonucunda, birlikte yaşadığı ya da evlendiği partnerini kaybeden bireylerin, yaşadığı kayıpla birlikte 30 gün içerisinde AF riskinin arttığı görüldü. (Normalden yaklaşık %41 daha fazla bir risk.) Söz konusu bu risk kayıptan sonraki 8-14 günlük sürede normalden %90 daha fazla olarak en yüksek seviyeye çıkıyor ve bir yıldan sonra normal seviyelere doğru düzenli olarak inişe geçiyor. Riskin en fazla olduğu yaş grubu ise 60 yaş altı grupta ve beklenmedik ölümlerde görülüyor. İlginç bir biçimde, ölümler bir hastalıktan kaynaklı olduğunda, kayıptan sonra partnerlerin AF riskinde bir gelişme görülmüyor. Çalışmanın en güçlü yanlarından birisi örnekleminin genişliği ve populasyon temelli oluşu, fakat araştırma gözlemsel bir çalışma olduğu için herhangi bir neden sonuç ilişkisi sağlayamıyor. Öte yandan yaşam stili ya da AF’ye dair aile geçmişi gibi diğer faktörler de sonuçları etkilemiş olabilir. Eğer ki verilerde kullanılan bireylerin kalp hasarına ilişkin kan biyo-işaretleri ya da adrenalin gibi stres hormonlarına dair veriler de toplanılırsa, ya da ekokardiyografi kullanarak saptanabilen daha ciddi kalp hastalıklarının olup olmadığı da göz önünde bulundurulursa araştırma daha da geliştirilebilir. Kırık Kalbin Kökleri Son 25 yıldır elde edilen bilimsel veriler, gerçek hayatta kırık bir kalbin daha sonra kalp sorunlarına yol açabileceğini destekler nitelikte. Aynı zamanda stres temelli kardiyomiyopati ya da Takotsubo kardiyomiyopati olarak bilinen “kırık kalp sendromu” ilk olarak 1990 yılında Japon’yada tanımlandı ve giderek de gerçek bir medikal vaka olarak dünyaya yayıldı. Burada şunu belirtmek gerekiyor ki; ekokardiyografi, kan biyo-işaretleri ve diğer deliller olmadan Danimarka’da yapılan yukarıdaki çalışmanın “kırık kalp sendromu” olup olmadığını kesin olarak söyleyemiyoruz. Ancak yukarıdaki çalışmada da kabaca bahsedildiği gibi, Takotsubo kardiyomiyopati ansızın ve beklenmedik bir biçimde başlar (hatta sağlıklı bireylerde dahi). Vakanın semptomları ise sık sık yaşanan nefes darlığı, göğüs ağrısı ve kalp krizi işareti olan anormal elektrokardiyogram gibi işaretlerdir. Esasında, Takotsubo sendromu doktorlar tarafından görülen kalp krizi vakalarının yaklaşık %2 ila %5’ini oluşturmaktadır ve 50 yaş üstü kadınlarda daha yüksek bir görülme oranına (erkeklerde yalnızca %10) sahiptir. İlginç olan ise Takotsubo kardiyomiyopati genellikle, sevilen bir kişinin kaybı, majör cerrahi ya da deprem gibi felaketler gibi duygusal ve fiziksel stresler tarafından tetiklenir. Takotsubo kardiyomiyopatiye sebep olan asıl mekanizma tam olarak bilinmiyor olsa da bazı deliller, kalp kasının zayıflamasında birincil sebep olan adrenalin gibi bazı stres hormonlarının aşırı salınımının olduğunu ortaya koyuyor. Öte yandan, güçlü duygular her zaman olumsuz olmak zorunda değil, torun doğumu ya da doğum günü gibi mutlu olaylar da “mutlu kalp sendromu“nu başlatabilir. Takotsubo kardiyomiyopatinin uzun vadede etkileri belirsiz olsa da görünüşe göre geçici ve geri dönüşü mümkün olabilir. Yine de kalplerimizin kırılabileceği kesin ve bazılarımız için bu durum oldukça tehlikeli olabilir. Kaynak ve İleri Okuma:– Ghadri, Jelena R., Annahita Sarcon, Johanna Diekmann, Dana Roxana Bataiosu, Victoria L. Cammann, Stjepan Jurisic, Lars Christian Napp et al. “Happy heart syndrome: role of positive emotional stress in takotsubo syndrome.” European heart journal (2016): ehv757.– Takotsubo cardiomyopathy (broken-heart syndrome). Harvard Medical School. http://www.health.harvard.edu/heart-health/takotsubo-cardiomyopathy-broken-heart-syndrome– Takotsubo cardiomyopathy. British Heart Foundation. https://www.bhf.org.uk/heart-health/conditions/cardiomyopathy/takotsubo-cardiomyopathy– Graff, Simon, Morten Fenger-Grøn, Bo Christensen, Henrik Søndergaard Pedersen, Jakob Christensen, Jiong Li, and Mogens Vestergaard. “Long-term risk of atrial fibrillation after the death of a partner.” Open heart 3, no. 1 (2016): e000367.– Zoni-Berisso, Massimo, Fabrizio Lercari, Tiziana Carazza, and Stefano Domenicucci. “Epidemiology of atrial fibrillation: European perspective.” Clin Epidemiol 6, no. 213 (2014): e220.– Is Broken Heart Syndrome Real? American Heart Association. http://www.heart.org/HEARTORG/Conditions/More/Cardiomyopathy/Is-Broken-Heart-Syndrome-Real_UCM_448547_Article.jsp#.V9U7vvp97IU– Chong, N. “You really can die of a broken heart – here’s the science.” TheConversation. https://theconversation.com/you-really-can-die-of-a-broken-heart-heres-the-science-57442 http://bilimfili.com/kirik-bir-kalp-olume-yol-acar-mi/

http://www.ulkemiz.com/kirik-bir-kalp-olume-yol-acar-mi

Yoğun Trafikten Elektrik Elde Etmek Mümkün Olabilir

Yoğun Trafikten Elektrik Elde Etmek Mümkün Olabilir

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar, sıkışık trafiğin ne denli can sıkıcı olduğunu bilirler. Tabii ki, sıkışık trafiğin yarattığı tek sorun can sıkıntısından ibaret değil.

http://www.ulkemiz.com/yogun-trafikten-elektrik-elde-etmek-mumkun-olabilir

iPhone 7 Plus inceleme

iPhone 7 Plus inceleme

Merakla beklenen iPhone 7 Plus inceleme videosu ile karşınızdayız. Mat siyah iPhone 7 Plus bizlere neler sunuyor? Hem yeni rengi hem de iPhone 7 Plus'ın yenilikleri bu videoda!

http://www.ulkemiz.com/iphone-7-plus-inceleme

Güneş Sistemi`miz Nasıl Oluştu?

Güneş Sistemi`miz Nasıl Oluştu?

Sıcak bir gaz topunun çevresinde saatte 107.000 km hızla dönen bir kayanın üstünde oturuyoruz ve etrafımızda 300 milyar gaz topu daha var. İyi de, bu nasıl oldu?

http://www.ulkemiz.com/gunes-sistemimiz-nasil-olustu

Büyütme sağlayan kontakt lens

Büyütme sağlayan kontakt lens

Görüntüyü büyüten kontakt lensler geliştirildi.

http://www.ulkemiz.com/buyutme-saglayan-kontakt-lens

Miyopluğa “genetiksel” bakış

Miyopluğa “genetiksel” bakış

Miyopi sorunu yaşayan insanlar gözlük ya da kontakt lenslerle yaşadıkları probleme çözüm buluyorlar. Peki miyopluğa sebep olan sadece çevresel etkiler mi?

http://www.ulkemiz.com/miyopluga-genetiksel-bakis

Kısırlık ve Obezite

Kısırlık ve Obezite

Beslenme alışkanlıklarının değişmesinden dolayı çağımızın en büyük sorunlarından birisi haline gelen obezite başlı başına bir sorun olmasının yanında beraberinde birçok sağlık problemini getiriyor.

http://www.ulkemiz.com/kisirlik-ve-obezite


Kuantum teknolojisinde önemli adım: Tek foton ışınımı yöntemi geliştirildi

Kuantum teknolojisinde önemli adım: Tek foton ışınımı yöntemi geliştirildi

Purdue Üniversitesi’ndeki Rus araştırmacılar, tek foton ışımasını geliştiren yeni bir yöntem buldu. Tek foton ışınımı kuantum informasyon işleme alanının beygiri gibidir.

http://www.ulkemiz.com/kuantum-teknolojisinde-onemli-adim-tek-foton-isinimi-yontemi-gelistirildi

Hangi spor ömrü uzatıyor

Hangi spor ömrü uzatıyor

Sağlıklı kalmanın yolu büyük oranda düzenli spor yapmaktan geçer. Spor yaparak olası birçok hastalıktan korunmak mümkün. Bu yüzden düzenli spor yapmanın faydaları saymakla bitmez.

http://www.ulkemiz.com/hangi-spor-omru-uzatiyor

Kış aylarında sık görülen 5 cilt hastalığı!

Kış aylarında sık görülen 5 cilt hastalığı!

Kış mevsiminde havaların soğuması, rüzgar, hava kirliliği, kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirme, daha az su içilmesi ve terlemenin azalması…

http://www.ulkemiz.com/kis-aylarinda-sik-gorulen-5-cilt-hastaligi

Porno İzlemenin Beyne Etkileri

Porno İzlemenin Beyne Etkileri

Toplumumuzda cinsellik tabu olarak karşımızda dikiliyorken bununla ilişkili olan pornografi de aynı şekilde sıklıkla konuşmaktan kaçınılan bir konudur.

http://www.ulkemiz.com/porno-izlemenin-beyne-etkileri

Şehirlerin Dikkat Çekici Simgeleri: Stadyumlar

Şehirlerin Dikkat Çekici Simgeleri: Stadyumlar

Spor yapıları, Yunan uygarlığında düzenlenen olimpiyat oyunlarıyla birlikte ortaya çıktı. İlk stadyum inşa edilene kadar olimpiyat oyunları, basit düzenlemelerle gerçekleştirildi.

http://www.ulkemiz.com/sehirlerin-dikkat-cekici-simgeleri-stadyumlar

En İyi Öğrenme Stratejileri

En İyi Öğrenme Stratejileri

En çok merak ettiğiniz konulardan birini ele alıyoruz: Kısa zamanda çok şeyi iyi öğrenmek! Öğrenme konusunu mükemmelleştirmek için bilim insanları onlarca yıldır hummalı bir çalışma yürütüyorlar ve beynin çalışma ilkelerini anlamaya çalışıyorlar.

http://www.ulkemiz.com/en-iyi-ogrenme-stratejileri

Endonezya’da Yeni Bir Tür Keşfedildi; Gizemli Mavi Istakoz!

Endonezya’da Yeni Bir Tür Keşfedildi; Gizemli Mavi Istakoz!

Uzun süredir akvaryum ürünü olarak ticareti yapılıyordu. Fakat her ne kadar bu renkli tatlı su ıstakozu örnekleri 2000lerin başından beri satışta olsa da, hiç kimse bu canlının tür ismi ya da kökenine dair tam bilgi sahibi değildi.

http://www.ulkemiz.com/endonezyada-yeni-bir-tur-kesfedildi-gizemli-mavi-istakoz

Sosyal ve Semantik Ağlar Bilimde Hoş Bir Değişiklik Getiriyor

Sosyal ve Semantik Ağlar Bilimde Hoş Bir Değişiklik Getiriyor

Bilim, modern bilgi temelli ekonominin her yerinde, değişim ve büyüme için güçlü bir itici güçtür. Sonuç olarak, küresel bilim camiası giderek büyüyor ve araştırma hızla artıyor.

http://www.ulkemiz.com/sosyal-ve-semantik-aglar-bilimde-hos-bir-degisiklik-getiriyor


Agroekolojik toprak verimliliği nedir ?

Agroekolojik toprak verimliliği nedir ?

Baklagiller yetiştirmek ve/veya kompost, hayvan dışkısı ya da yeşil gübre eklemek, topraktaki organik maddeleri ve dolayısıyla toprağın verimliliğini artırmanın akıllıca yolları arasında.

http://www.ulkemiz.com/agroekolojik-toprak-verimliligi-nedir-

Güneş Sistemi İçinde İkili Göktaşı Sistemi Keşfedildi

Güneş Sistemi İçinde İkili Göktaşı Sistemi Keşfedildi

NASA/ESA Hubble Uzay Aracı, Güneş Sistemi içerisinde tam da Mars ve Jüpiter arasındaki asteroid kemerinde kendine has özellikler gösteren alışılmadık bir nesne keşfetti.

http://www.ulkemiz.com/gunes-sistemi-icinde-ikili-goktasi-sistemi-kesfedildi

Hamilelik döneminde anneye yapılması gereken tüm önemli testler

Hamilelik döneminde anneye yapılması gereken tüm önemli testler

Hayalindeki bebeğe kavuşacağı haberini alan anne adayının hem kendisinin güvenli bir gebelik geçirmesi hem de sağlıklı bebeğine kavuşabilmesi için düzenli takip edilmesi gerekiyor..

http://www.ulkemiz.com/hamilelik-doneminde-anneye-yapilmasi-gereken-tum-onemli-testler

Uzun Yaşamın Sınırı ve “Latin Geni”

Uzun Yaşamın Sınırı ve “Latin Geni”

Olabildiğince uzun ve sağlıklı yaşamak hemen hemen herkesin isteği. 19. yüzyıldan bu yana tıbbın aldığı mesafe yaş ortalamasını hayli yukarılara çekti.

http://www.ulkemiz.com/uzun-yasamin-siniri-ve-latin-geni

Aloe Vera'nın Şaşırtıcı Faydaları

Aloe Vera'nın Şaşırtıcı Faydaları

Aloe veranın sağlığa olan faydaları; sindirim sisteminin iyileştirilmesiyle başlar ve uzun vadede optimal bir sağlık ile sonuçlanabilir. Bağışıklık sistemini güçlendirir, yaşlanmayı geciktirir, dermatiti tedavi eder, menstrüel sorunları hafifletir, artrit ağrısını azaltır ve yaraları iyileştirir. Aynı zamanda mide bulantısına iyigelir, ülseri ortadan kaldırır, kan şekeri seviyelerini düşürür, şeker hastalığını önler, oksidatif stresini azaltır, kanserli büyümeyi inhibe eder, radyoterapi tedavilerinin yan etkilerini iyileştirir, saç büyümesini destekler ve asit reflü belirtilerini yatıştırır.Bu yaygın olarak yararlı bitki aynı zamanda kolesterol ve trigliseridleri düşürür, kardiyovasküler işlevleri geliştirir, eklem ve kas ağrısını hafifletir, ömrünü uzatır ve sakız hastalıklarını iyileştirir. Mükemmel anti-inflamatuar özelliklere sahiptir.Aloe bitkisinin tüm dünyadaki tıbbi uygulamalarda şüphesiz daha önemli hale gelecek daha fazla faydayı keşfetmek için çalışmalar devam etmektedir.Aloe Vera nedir?Asphodelaceae familyasından tıbbi amaçlarla kullanılan bir sarısabır türü. Yaprak, iki bölümden, meydana gelmiştir. Müshil olarak kullanılan ve antrakinonlar adı verilen maddeleri içeren yeşil kabuk bölümü ve Aloe jeli olarak adlandırılan müsilaj bölümü. Bu bitkinin büyük erdemleri Mısırlılar, İspanyollar, Persler, Rumlar, İtalyanlar, Afrikalılar, Japonlar ve Hintliler de dahil olmak üzere pek çok medeniyet tarafından kabul edilmiştir. Sıcak ve kuru iklimlerde en iyi yetişir ve Hindistan, Afrika ve diğer kurak bölgelerde yoğun bulunur. Bu bitki, bitkisel ilaçlarda geniş bir kullanım alanına sahiptir. Aloe vera bitkisi, insan sağlığı için son derece yararlı olan mannanlar, polisakkaritler, lektinler ve antrakinonlar gibi bileşiklere sahiptir.Aloe vera bitkisi, genellikle 60-100 cm (24-39 inç) yükseklikte yetişen ve genişliği yayılmış olan sapsız veya bazen çok kısa boylu sulu bir bitkidir. Bu bitkinin yaprakları kalın ve etli olup rengi yeşilden gri-yeşil renktedir. Bu bitkinin bazı çeşitleri gövde yüzeyinin üst ve alt kısımlarında beyaz lekelere sahiptir. Yaprakların marjı testere dişidir ve yaz boyunca çiçek açar. Bu bitki hem içeride (kapalı ortam) hem de dışarıda kolayca yetiştirilebilir. Jel kısmında, 18 amino asid, 20 mineral, 12 vitamin ile çeşitli bilimsel araştımalarda immunostimülan olduğu gösterilmiş olan asemannan, glukomannan, mannoz-6 fosfat, aloerid gibi polisakkaridler; çeşitli enzimler, deneysel olarak antihistaminik olduğu gösterilmiş olan alprogen; yine çeşitli çalışmalarda kan kolesterol düzeylerine ve selim prostat hipertrofisine etkili olduğu bildirilen lupeol, beta-sitosterol ve kampesterol gibi steroller ile lignin, salisilat gibi maddeler bulunmaktadır. Antrakinonları içeren kabuk bölümü suyunun uçurulması ile elde edilen ve laksatif olarak kullanılan kısma Aloe denir. Yaprağın iç kısmında bulunan ve parankim hücreler tarafından imal edilen müsilaj görünümlü renksiz kısma ise Aloe vera Jel adı verilir. Bu iki kısım devamlı şekilde kavram karışıklığına neden olduğu için, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) nün Seçilmiş Tıbbi Bitkiler monografında ayrı bölümler halinde incelenmiştir. Aloe vera jel inin gerek yüzeysel kullanım, gerekse besin tamamlayıcısı olarak içecek şeklinde hazırlanması, özel yöntemler gerektirmektedir ve ürünler, günümüzün son derece gelişmiş analiz yöntemleri ile kontrol edilmektedir. Bundan amaç, jelde varolduğu bilinen maddelerin ürünün içinde de korunmuş olarak bulunmasıdır.Aloe Vera nasıl yardımcı oluyor?Yıllardır, aloe veranın yatıştırıcı doğası doğal felsefeye inananlar tarafından bilinir ve saygı görür. Aleo veranın18 amino asidi vardır. En iyi özelliği cild yaraların ve diğer cilt sorunlarının iyileşmesi için kullanılmasıdır. Bununla birlikte, kalp rahatsızlıkları, şeker hastalığı, astım ve artrit tedavisi gibi diğer yararlar da vardır. Aloe Vera'nın Sağlık İçin FaydalarıAloe vera ürünlerini normal beslenme planınıza dahil etmek, otomatik olarak rejenere bir vücuda ve çekici, genç bir görünüm kazandıracaktır. Sindirimi GeliştirirAloe veranın adaptogenik özellikleri, doğru sindirim için faydalıdır. Daha iyi besin emilimini sağlar ve ayrıca pürüzsüz boşaltım yoluyla zararlı elementleri ortadan kaldırır. Sağlıklı bir sindirim süreci, düşüncelerinizi ve eylemleri olumlu şekilde etkiler ve böylece genel bir sağlık teşvik eder. Aloe vera, bir dizi sindirim sistemi ve ülseri tedavi edebilen polisakkaritler olarak adlandırılan bileşikler içerir. Ülserler, bu bitki özütü ile etkili bir şekilde iyileştirilen sindirim problemlerinin en önemli sonuçlarından biridir. Birçok çalışma, Crohn hastalığı, peptik ülserler ve diğer sindirim sistemi rahatsızlıkları gibi sorunları iyileştirdiğini kanıtladı. Ülserlerden muzdarip ve aloe vera özünü en az 3 - 4 hafta tüketiyorsanız mutlaka olumlu sonuçlar alırsınız. Bağışıklığı ArttırıyorAloe vera suyu ile yapılan içecekler, sindirim sistemini ve dolaşım sistemini etkili bir şekilde temizleyen doğal detoksifikasyon özelliklerine sahiptir. Besin maddelerinin emilme seviyesi hızlandıkça, daha iyi kan dolaşımı sağlar ve aynı zamanda sağlığa katkıda bulunur. Kan oksijen bakımından zengindir, otomatik olarak hücrelerdeki besin maddelerini daha verimli bir şekilde sağlar. Bu sağlıklı hücreler vücudunuzun enfeksiyonları önlemeyi, böylece bağışıklık sisteminizi güçlendirmesini sağlar. Zararlı bakterileri nötralize edebilme özelliği vardır ve gençleştirici özellikleri vücudunuzda çalışır ve gün boyunca taze ve aktif kalmasını sağlar. Birçok çalışma, bu antitümör ve immünomodülatör özelliklerin aloe vera polisakaritlerinden kaynaklandığını göstermiştir. Kanserli Büyümeyi EngelliyorÖnceki bölümlerde tartışıldığı gibi aloe vera, bağışıklık sisteminizi güçlendirmeye yardımcı olur; aloe jelin kullanılması da kanserli tümörleri tahrip eder. Uluslararası İmmünofarmakoloji (1995) 'te yayınlanan araştırmalara göre, aloe vera polisakaritleri, antitümör potansiyeline sahip çok miktarda nitrik oksit üreten bazı etkili makrofajları içerir. Natüropatide sayısız kanser önleme yöntemi vardır ve aloe vera bazlı en başarılı yöntemlerden biri olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, bazı uzmanlar, tek başına kullanıldığında, ileri durumlarda çok etkili olmayabileceğini söylüyor; bu nedenle spirulina, kedi pençesi ve intravenöz C vitamini gibi tedavilerin bir kombinasyonu da dahil edilmelidir. Her zaman bir doktora danıştıktan sonra her türlü kanser tedavisine başlanması önerilir. Radyoterapi Yan Etkilerini DüzeltirBir kanser tedavisi sırasında çoğu durumda radyoterapi kaçınılmazdır. Kanser hastalarında genellikle radyoterapi nedeniyle rahatsız edici yan etkiler görülür. Aloe vera jelinin radyasyon alanına topik olarak uygulanması, hastanın yatıştırıcı etkisini hemen hissettirir ve iyileşmeyi hızlandırır. Bu gibi durumlarda aloe suyu içerseniz, radyasyon yanıklarının iyileşmesinde size yardımcı olacaktır. Cilt bakımıAloe vera antik zamanlardan beri cilt hastalıkları için kullanılmıştır. Aloe yapraklarından alınan saf iç jel, cilt aşınmalarına karşı en iyi doğal ilaçtır ve yaşlanma cilt koşullarının belirtilerini azaltmaya yardımcı olur. Birçok cilt bakımı ve kişisel bakım ürünleri, tuvalet malzemeleri ve kozmetiklerde aloe özleri bulunur.  Pazardaki birçok pahalı cilt kreminden çok daha iyi ve daha etkili olacağını ispat edecektir. Çoğu kişi su içmeyi tercih eder, bu da cildin sağlığını geliştirir, çünkü bitkinin özellikleri dahili olarak çalışır. Ayrıca burun, kızarıklık, sivilce ve sedef hastalığının tedavisinde yardımcı olur. Saç BakımıAloe vera'nın saç büyümesini doğal olarak teşvik etmek için mükemmel bir seçenek olduğu kanıtlanmıştır. İçerdiği saç ürünleri, hacimli ve sağlıklı saçları korumak için gereklidir. Saç büyümesini teşvik etmek için faydalı bir enzim olduğu için, saç dökülmesini tedavi etmek için saç derisini ve saçlarını tümüne uygulayabilirsiniz. Aloe vera şampuanı kan dolaşımını geliştirir ve sizi stres ve zihinsel zorlamadan uzak tutar. Aslında, androjenetik alopesi ya da erkek tipi kellik tedavisinde etkili olan anti-inflamatuar özelliklere sahiptir. Eğer düzenli olarak bir şampuan ve saç kremi olarak kullanırsanız, erken saç dökülmesini önleyebilirsiniz. Eklem ve Kas Ağrısını DindirirAloe veranın anti-inflamatuar özellikleri, eklem ve kas ağrılarında etkili bir şekilde çalışmasına yardımcı olur. Aloe jel uygulamak topikal olarak eklem iltihaplanmayı azaltır. Aloe suyu vücudun her tarafındaki iltihaplanmayı azaltmak için de tüketilebilir, böylece canlandırıcı olur. Bazı çalışmalarda, aloe vera suyunu düzenli olarak en az iki hafta tüketen kişilerin iltihaplanma konularında belirgin bir iyileşme sağladığı bildirilmiştir. Bununla birlikte, beslenmenizde kırmızı et, şeker, süt, kızarmış yiyecekler ve beyaz unu daha az tüketirseniz verimli çalışır. Yaraları İyileştirirAloe vera, binlerce yıl önce keşfedildiğinden beri doğal şifacı olarak düşünülmüştür. Harici olarak kullanıldığında, yaraların sarılması için en iyi seçenektir. Birçok çalışmada, aloe'nin 3. derece yanık vakalrını etkili bir şekilde tedavi ettiği ve yanmış cildi daha hızlı bir şekilde iyileştirdiği kanıtlanmıştır. Aloe vera jelinin büyük bir kısmının silahlı yaralanmaları ve doku yaralarını iyileştirebileceği de bilinmektedir. Adet Sorunlarını Tedavi EdiyorAloe vera özütü uterusun mükemmel bir uyarıcısı ve suyunun alınması, ağrılı menstruasyon sırasında çok yararlıdır. Mide bulantısını hafifletirMide bulantısı, kirlenmiş yiyeceklerin tüketilmesi, virüs veya grip olması ve hatta kemoterapi tedavileri gibi çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilir. Mide bulantısı için insan yapımı birçok ilaç var, ancak bugünlerde doktorlar tedavi için doğal seçenekler önermektedir. Çoğu zaman, mide bulantısı, midede veya sindirim sistemindeki bozukluklardan kaynaklanır. Aloe vera suyu hasta mide için mükemmel ve vücuda sakin bir his getirerek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor. Bu dolaylı olarak bulantı duygularını hafifletmeye yardımcı olur. Kan Şekeri Seviyesini DüşürürAloe vera aynı zamanda kan şekeri seviyelerini düşürmek için kullanılır. Tüketilmesi, kan şekeri seviyelerini düşürmek için faydalı etkilere sahiptir. Aloe veranın diyabetik sıçan modelleri üzerindeki etkileri üzerine yapılan çalışmanın bir sonucu, şeker hastalığının tedavisinde de yararlı olduğunu düşündürür. Oksidatif Stresi ÖnlerAloe vera jel, vitamin B12, B1, B2, B6 ve vitamin A, E ve C, ve niasin ve folik asitlerce zengindir. Bu vitaminler insan vücudunun düzgün işleyişi için gereklidir. Vücudun savunma sistemi, suyun düzenli olarak tüketilmesi ile korunur ve böylece oksidatif stresin tehlikeli etkisinden uzak durursunuz. Asit Reflü Belirtilerini SöndürürAsit reflü çoğunlukla yanlış bir hastalık olarak bilinir; aslında sadece mide yanması ve rahatsızlığı içeren bir semptomdur. Başlangıçta, çoğunlukla etkili bir şekilde çalışan ve düzgün şekilde çalışmaya başlayan yatıştırıcı aloe vera suyunun doğal yollarını deneyebilirsiniz. Bununla birlikte, sorunu tamamen ortadan kaldırmak için kızartılmış ve işlenmiş gıdaları yemeyi bırakmalısınız. Kolesterol ve Trigliseridleri DüşürürAloe vera jel, içten kullanıldığında, otomatik olarak kan kalitesini artırır ve böylece kolesterol ve glikoz gibi diğer bileşenleri dengelemeye yardımcı olur. Etkili olarak kolesterol ve toplam trigliserid içeriğini düşürür.  Kardiyovasküler Fonksiyonu İyileştirirAloe vera özütü, kan tedarikini hızlandırır ve aynı anda arındırır. Bu kan vücuttaki organlara oksijen verilmesini hızlandırır, böylece işlevsellikleri en üst düzeye çıkarılır. Beyin ve kalp gibi organlar bu saf kan tarafından desteklenen oksijene ihtiyaç duyar. Bu nedenle, aloe vera dolaylı olarak kanı taze ve oksijen bakımından zengin tutar ve bu amaçlara mükemmel bir şekilde hizmet eder. Dişeti Hastalıkları TedavisiDiş ve diş eti hastalıkları da aloe vera ile tedavi edilebilir. Bu doğal çareyi evde deneyebilirsiniz; diş fırçanıza biraz aloe vera tozu koyduktan sonra normal şekilde fırçalayın. Aloe vera tozu dişetinizi yatıştırır ve her türlü enfeksiyon veya çürüğü iyileştirir.  Yiyeceklerin KorunmasıAlicante, İspanya'daki Miguel Hernández Üniversitesi'nden Profesör Daniel Valero, ince bir tabaka aloe vera jelinin doğal bir gıda koruyucusu olarak kullanılabileceğini kanıtladı. Birçok bilim adamı, aloe veranın bu yararının dünyadaki gıda güvenliği düzenlemelerine yeni bir boyut getirdiğini söylüyor. Diğer deneyler, aloe vera jelinde meyve ve sebzelerin daldırılmasının E.coli'yi elimine ettiğini, tazeliğini koruduğunu ve raf ömrünü uzattığını gösterdi. FDA, doğal bir gıda tatlandırıcı ajan olarak da onayladı. Kan Oksijenasyonunu ArtırıyorBazı çalışmalarda, aloe veranın kan oksijenasyonuna yardımcı olduğu bildirilmiştir. Bununla birlikte, bu potansiyel faydayı desteklemek için daha fazla kanıt gerekmektedir. Yaşlanmanın GecikmesiAloe vera, sağlıklı bir cilt ile gençlik tutmada yardımcı olan birçok cilt ürününün ana bileşenidir. Herhangi bir cilt kremi içindeki aloe desteğinin katkısı, kırışıklık azaltma ve cilt canlandırıcı olarak işlevini arttırır. Yaşlanma karşıtı özellikler cildi üzerinde çalışır ve taze, esnek, kırışmasız ve parlak olmasını sağlar. Aloe veranın özellikleri cildin çeşitli katmanları içinde, hatta vücudun kaslarına hızla nüfuz etmesini sağlar. Kaynak ve İleri okuma:   https://www.organicfacts.net/health-benefits/herbs-and-spices/health-benefits-of-aloe-vera.html Doktor tavsiyesi olmadan hiç bir bitkiyi tedavi amaçlı olarak kullamayınız.

http://www.ulkemiz.com/aloe-veranin-sasirtici-faydalari


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0