Arama Sonuçları..

Toplam 202 kayıt bulundu.
Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Beslenme insanların en temel gereksinimidir. Bu gereksinimin karşılanması ile hayati fonksiyonları yerine getirebilmek mümkün olur.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-hangi-gidalarda-bulunur

Limon ve Limon ağacı hakkında bilgi

Limon ve Limon ağacı hakkında bilgi

Limonun ağacının anavatanı kesin olarak bilinmemektedir. Ilıman iklime sahip bütün ülkelerde veya şehirlerde yetiştirilebilen yapraklarını dökmeyen, uçucu yağ taşıyan bu küçük ağaçların meyveleri salatalar başta olmak üzere birçok yiyecekte kullanılır. Limon ve diğer turunçgiller farklı tutarlarda kimyasal içerirler. Bunların sağlığa faydalı olduğu düşünülür. Terpene (hidrokarbon) olarak adlandırılan D-limone içerirler. Bunlar limonun koku ve tadını verirler. Limonlar önemli miktarda sitrik asit içerirler. Bu nedenle düşük değerde pH ve ekşi tada sahiptirler. Ayrıca onlar C Vitamini (asorbik asit) içerirler. Bunlar insan sağlığı için gereklidirler.100 ml limon suyu yaklaşık olarak 50 miligram C Vitamini (tavsiye edilen günlük değerin % 55'i) ve 5 gram sitrik asit içerirler. Limonlar yağ ve esans özünü çıkartmak için işleme tabi tutulabilirler. Ülkemizde Ege ve Akdeniz gibi bölgelerde evlerin bahçesinde bir limon ağaçlarına rastlamak mümkündür. Meyve öncelikli olarak suyu için kullanılır, eti ve kabuğu aşçılık ve fırında pişirmede kullanılmaktadır. Özellikle çorbalarda, bazı yemeklerde, salatalarda, lezzeti artırmak, sindirimi kolaylaştırmak ve vücut direncini güçlendirmek için kullanılan önemli bir C vitamini kaynağıdır. Günde bir tane limon suyu içmek gribal enfeksiyonu önlemeye yardımcı olur. Limon ve misket limonu halihazırda limonata olarak sunulur veya içeceklerde garnitür olarak, buzlu çay veya alkolsüz içeceklerde bir dilim şeklinde bardağın içinde veya kenarında kullanılır. Limon oda sıcaklığında uzun süre tutulursa kolayca çürümeye ve küflenmeye yüz tutar. Limon suyu balık yemeği üzerine sembolik olarak sıkılır. İlave olarak limon suyu salamuraya yatırılmış et pişirilmeden önce bir parça kullanılır. Bazı insanlar limonu bir meyve gibi yemeyi sever. Fakat daha sonra sitrik asit ve şekeri dişlerden temizlemek için su kullanmak gereklidir. Limonun sağlık açısından önemi herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Limon C ve B vitaminleri başta olmak üzere birçok vitamini de içinde barındırır. Limon suyunun yaklaşık % 5 asittir. pH değeri 2 ile 3 arasında değişebilir. Limon ; bütün bir yıl boyunca büyümeyi sürdüren, kışın yapraklarını dökmeyen küçük bir ağaç türü ve bu ağacın meyvesidir. Latince adı Citrus × limon dur. Limon ağacının bakımı iyi yapıldığı takdirde meyvesinin vitamin değerleri daha da yükselecek ve verimliliği daha da artacaktır. Bazı kaynaklar limonun flavoroid bileşimlerini içerdiğini ifade ederler. Bunlar antioksidan ve anti-kanser donanımlarına sahiptir. Bu yapı kanser hücrelerinin büyümelerini önler. Limonda bulunan Limoninler ayrıca anti-kanserojen olabilirler. Yüksek miktarda C Vitamini içermesinden dolayı limon Alternatif tıp da tüyo olarak verilebilir. Tonik olarak Gastrointestional tract sindirim sistemi ilacı, bağışıklık sistemi ve deri için. Ayurveda uygulamalarında bir inanış vardır, bir fincan sıcak limon suyu ciğerleri temizler. Japonların Aromaterapi (alternatif tıbbın bir çeşidi) deki çalışmalarında essential oil in buhar şeklinin farelerde stresi azalttığı görüldü. Limon bitkisi "ekşi portakal" ya da Turunç olarak da bilinen Citrus × aurantium ile ağaç kavunu olarak bilinen citrus medica'nın genetik çaprazlanması ile elde edilen doğal hibrit olarak kabul edilen bir türdür. İlk olarak limonun nerede ortaya çıktığı hususu muallak olsa da ilk yetiştirilmeye başlanan ülkeler; Güney Hindistan, Myanmar ve Çin olduğu tahmin edilmektedir. M.S 1.yüzyılda Roma İmparatorluğu döneminde Güney İtalya'ya ulaşan öncü limon meyvelerinin ardından; sonrasında M.S 7.yy'da Limonun Irak ve Orta Doğu'da tarımı yapılır hale gelmiştir.11. ve 16.yy arasındaki dönemde ise Avrupa'ya kadar sokulan limon; neredeyse bütün Akdeniz havzasında yetiştirilir hale gelmiştir. 1493'de Kristof Kolomb Amerika'yı fethedince pek çok narenciye türü gibi limonda bu kıtaya getirilmiş ve ABD'de başta Kaliforniya ve Florida eyaletleri olmak üzere Amerika kıtasının çoğunda yetiştirilir hale gelmiştir.

http://www.ulkemiz.com/limon-ve-limon-agaci-hakkinda-bilgi

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Sınıflandırmanın hiyerarşik düzeni: •       Domain - Archea, Eubacteria, Eukaryote •       Alem - Bitkiler, Hayvanlar, Mantarlar, Protists, Eubacteria (Monera), Archaebacteria •       Filum •       Sınıf •       Takım •       Aile •       Cins•       Türler Örneğin, Avrupa Hare’sinin sınıflandırılması şöyledir: Eukaryote -> Animal-> Chordata -> Mammalia -> Lagomorpha -> Leporidae -> Lepus -> Lepus Europaeus.   1-Eubacteria: •              Prokaryotik ,•              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok.•              hücre duvarları peptidoglikan yapılmış 2-Archae (veya Archaebacteria) •              Prokaryotik , •              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok .•              Tuz gölleri veya sıcak gibi aşırı ortamlarda yaşayan bakterilerdir,Bunların hücre duvarlarında peptidoglikan yok.  3-Protista •              Eukaryotik,•              tek hücreli veya koloni halindedir. Düzensiz ve büyük ölçüde bilinmeyen alemdir .  Örneğin, bazı protistalar hayvan ve bitkilerin özellikleri sergilemek  ortak taşırlar  4-Mantarlar •              Eukaryotik •              çok hücreli heterotrof canlılardır. •              Besinlerini emerek alırlar.. 5-Bitkiler •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Ototrof canlılardır 6-Hayvanlar •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Heterotrof canlılardır Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma• Canlıların organ yapılarının benzerliğine, dolayısıyla evrimsel akrabalıklarına bakılarak yapılan sınıflandırmadır.• Doğal sınıflandırmada homolog organlar dikkate alınır.• Homolog organlar; Köken ve yapıları aynı,şekil ve görevleri farklı olan organlardır. Homolog organları homoloji inceler. Örnek : İnsanın kolu – Kuşun kanadı – Balinanın yüzgeci• Organları homolog olan canlılar akrabadırlar. Akraba canlıların proteinlerindeki amino asit dizilişleri, embriyonik gelişim evreleri, boşaltım artıkları da benzerdir.• Nicel gözlemlere dayanır.Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler :o Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) o Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) o Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) o Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) o Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) o Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) o İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) o Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) o DNA’ daki baz dizilişi o Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım vs.) Ampirik (=Morfolojik) Sınıflandırma Aristonun yapmış olduğu sınıflandırma şeklidir. 1.Canlıları morfolojik benzerliklerine göre sınıflama.(kuş ve sinek) 2.Yaşadıkları çevreye göre sınıflama(havada,karada,suda) 3.Beslenme şekillerine göre sınıflama(etçil,otçul) 4.Analog organlarına göre sınıflandırma Filogenetik (=Bilimsel ,Doğal)Sınıflandırma 1.Köken birliği 2.Genetik benzerliği 3.Akrabalık derecesi 4.Protein benzerliği 5.DNA nükleik asit benzerliği 6.Boşaltım artığı benzerliği 7.Embriyonal orjin 8.Anatomik ve fizyoloji yapı Homolog Organ:Köken ve yapıları aynı ,şekil ve görevleri farklı veya aynı olan organlara denir. Örneğin, "Arının kanadı ile sineğin kanadı."(köken ve görevleri aynı) Analog Organ:Kökenleri ve yapıları farklı ,şekil ve görevleri benzer olan organlara denir. Örneğin,"Kuşun kanadı ile sineğin kanadı."(kökenleri farklı,görevleri aynı) NOT:Filogenetik sistematikte 1.Canlıların kromozom sayısı 2.Morfolojik benzerlik 3.Analog organ 4.Yaşanılan çevre dikkate alınmaz.Sistematik Birimler Alem----------->Bitkiler Alemden                                Şube----------->Tohumlu                                             Sınıf------------>Kapalı Tohumlu                              Takım--------->Çift Çenekli                                     Familya------->Baklagil                                           Cins----------->Fasulye                                          Tür------------->Ayşe Kadın Fasulye                         Türe doğru gittikçe 1-Birey sayısı azalır. 2-Çeşitlilik azalır. 3-Ortak özellik artar. 4-Genetik benzerlik artar 5-Akrabalık artar. 6-Protein benzerliği artar. Tür:Sistematikteki en küçük birimdir.Birbirine benzeyen aynı kromozom sayısına sahip,birbirleriyle çiftleştiklerinde kısır olmayan verimli döl oluşturan bireylere tür denir. Tür:  1- Ortak atadan gelen  2- Yapı,şekil,görev bakımından benzer 3- Kendi aralarında üreyebilen 4- Üreyebilen fertler meydana getirebilen bireyler topluluğudur. Tür sınıflandırmanın en küçük birimidir.Binominal (ikili adlandırma) sistemine göre adlandırılır. örn:Homo sapiens-Modern insan örn:Pinus  silvestris-Sarı çam           Binomiminal sistemde ilk ad a) Cins adıdır. b) Büyük harfle başlar. c) Sınıflandırmadaki yerini belirtir d) Farklı   türlerde cins adının aynı oluşu yakın akraba olduğunu gösteri Örn: Pinus pinea, Morus nigra, Populus nigra, Pinus nigra   verilen türlerde cins ismi aynı olan Pinus nigra ve Pinus pinea yakın türdür. (Akrabadır). Binominal sistemde  Ikinci ad. a) Tür adıdır b) Özellik belirtir c) Farklı türlerde aynı oluğu akrabalığı belirlemez. örn: Pinus nigra,Morus nigra,Populus nigra  Tür adları aynıdır ancak akraba değillerdir. *Türler ikili ad ile adlandırılırlar.İlk isim cins adını belirtirken ikinci isim belirleyici addır.İki isim birden türün adını oluşturur. *Cins aynıysa familya,takım,sınıf,şube,alem aynıdır. Sistematikte İkili İsimlendirme Metodu: Pinus pinea(Fıstık çamı) Pinus slvestris(Sarı çam) Pinus helepensis(Halep çamı) Pinus nigra(Kara çam) Pinus buritia(Kızıl çam)A-Hücre Sayısına Göre Canlılar 1.Bir Hücreliler: -Eubakteriler -Arkaebakteriler -Protistalar2.Çok Hücreliler -Mantarlar -Bitkiler -HayvanlarB-Hücre Yapısına Göre Canlılar1.Prokaryot Hücre -Çekirdek zarı yoktur. -DNA ve RNA zarsız,sitoplazma içinde bulunur.-Zarlı organelleri yoktur. -Sadece Ribozom organeli bulundurur. -Hepsi tek hücrelidir.-Organize çekirdeği olmayan hücredir. 1-Eubakteri2-Arkebakteri 2.Ökaryot Hücre-Çekirdek zarı vardır.-DNA ve RNA zarla çevrilidir.-Zarlı organelleri vardır.-Tek hücrelide çok hücrelide olabilir.-Organize çekirdeği olan hücredir. 1-Protista2-Fungia3-Plantae4-Animalia 1-Virüsler: Hücre zarı,sitoplazma,organeller bulunmaz. Enzimleri (Metabolizmaları )yoktur. Protein kılıf ve yönetici molekül(DNA veya RNA) den oluşur. Obligat endo-parazittir. Konukçu Hücre dışında cansızdır.Ancak,ph,ısı ve kimyasal koşullar uygun oldukça canlılıkları devam eder. Canlılara üremeleri,mutasyona uğramaları ve yönetici mol.taşımalarıyla benzer. Antibiyotiklerden etkilenmezler. hücreler virüslere karşı bağışıklık maddesi interferon üretirler. Her virüs özel bir Hücre içinde, çoğalabilir(Enfeksiyon oluşturur) Sınıflandırılması:1-Bakteri virüsleri:DNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bitkisel virüsler:RNA taşırlar. 3-Hayvansal virüsleri:DNA  taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bakteriler: Prokaryotturlar Enzim sistemleri bulunur,özgün metabolizmaları vardır. Nucleus ve zar sistemlerine ait organeller bulunmaz. yönetici molekülü DNA dır ve nuclear alanda çıplak olarak bulunur. Protein,yağ ve karbonhidrat içeren hücre çeperi vardır. Bazılarında kapsül bulunur. Sitoplazmada :DNA,RNA,ribozom,poliribozom,glikojen,yağ   damlaları bulunur. Hücre zarı kıvrımlarından oluşmuş mesezom ve tilakoid taşıyanlar vardır. 1-Mesezom:oksijenli solunum Enzimleri taşırlar. 2-Tilakoid:klorofil taşırlar. Flagellum(kamçı) taşıyanlar  aktif hareketlidir. Tek veya koloniler halinde yaºarlar.               Sınıflandırılması Şekillerine göre:                          Koloni oluşumuna göre: Gram boyama yöntemine göre:                                                         Solunum biçimlerine göre Beslenme biçimlerine göre:   3-Mavi-yeşil algler Prokaryotturlar. Tek veya koloni halinde yaşarlar. Selüloz çepere sahiptirler. Sitoplazmada klorofil(Yeşil),fikosiyanin(Mavi) pigmentleri taşırlar. Fotosentetik bakterilere benzemekle beraber  farklı olarak  fotosentezde  oksijen açığa çıkar. Mikroskobiktirler. Mantarlarla ortaklaşa likenleri oluştururlar. Havanın serbest azotunu tutarak toprağı verimli hale getirirler. Olumsuz koşullarda endospor oluştururlar Üremeleri: a)Eşeysiz üremeleri sporlarla gerçekleşir,b)eşeyli  üreme görülmez. Örnek:Nostoc  ,Oscillatoria. Protistalar Eukaryotturlar. Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Tek ve koloni oluşturan türler vardır. Suda,karada,canlı artıklarında,canlıların vücudları içinde yaşayabilirler. Aktif hareketlidirler. Beslenmeleri yönünden,hayvansal,bitkisel ve mantarsal özellikler gösteren türler vardır. Üremeleri  a)Eşeysiz: bölünerek ve sporla  b)Eşeyli: konjugasyon Önemli sınıflar ve özellikleri:A)Rhizopoda :Kök ayaklılar:(Amipler) Belirgin şekilleri yoktur. Serbest ve parazit olanları vardır. Beslenme ve hareketlerini pseudopod (yalancı ayak) denen sitoplazmik uzantılarla yaparlar. Tatlı suda yaşayanlarda kontraktil koful bulunur. Kontraktil koful hücreye giren fazla suyu ve metabolik  artıkları   hücrenin  dışına atar. Bölünerek (Amitozla) çoğalırlar. Beslenme bütün hücre yüzeyi  ile gerçekleştirilir.(Endositozla-Ekzositozla) B)Cilliata:Silliler(Paramecıum) Tatlı sularda     Kontraktil kofulları vardır. Beslenmelerini ve hareketlerini sillerle  yaparlar. Hücre zarı pelikula denen sert yapıdan oluşmuştur. Pelikuladan hareket organeli siller ve korunma organelleri trikositler bulunur. Pelikula hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Besinlerin alınımı hücre ağzı ile sindirim artıklarının atılımı ise hücre anüsüyle olur. İki nucleus taşırlar  a)Macronucleus:Metabolizmadan(Beslenme,solunum,boşaltım ,eşeysiz üreme vb.) b)Micronucleus: Eşeyli üremede görev alır. Üremeleri    a)eşeysiz:Amitozla b)eşeyli:Konjugasyonla  gerçekleşir. Dış uyarıları algılar ve yön değiştirerek tepki verirler.(Hücrede ön ve arka kavramı gelişmiştir.)      C)Flagellata:Kamçılılar: (Euglena) Tatlı sularda yaşarlar. Kontraktil kofulları vardır Beslenme ve hareketlerini kamçılarıyla  yaparlar. Kloroplast taşırlar.(Hem ototrof hem hetotrof beslenirler.) Işığı algılayan göz lekesi sayesinde ışıklı ortamlara doğru hareket ederler. Üremeleri  amitozla gerçekleşir. Besinlerini  hücre ağzıyla alırlar. D)Sporozooa: Sporlular: (Plazmodium) Parazit yaşarlar. Üremeleri sporla olur.(Metagenez görülür:Eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini ardışık takip etmesidir.) Hareket organelleri yoktur.(amoboid  hareket ederler.) Besinlerini hazır aldıklarından besin kofuluları bulunmaz. Hayvansal organizmaların vücudunda yaşadıklarından kontraktil koful taşımazlar.                          Mantarlar  Sentrozom ve kamçı oluşumu yoktur Eukaryot , çok hücreli canlılardır.                                                   Miselyum denen hücre sıralarından Oluşurlar Hücre çeperleri bulunur. Çeper kitinden oluşmuştur Mavi-Yeşil alglerle Likenleri oluştururlar Hücre dışı sindirim  yaparlar.                                                 Hücrelerde besin olarak yağ ve glikojen bulunur Saprofit ,parazit , patojen ve  mutualist beslenirler Sporla çoğalırlar(Metagenez görülür.) Canlı vücudunda ve organik artıklarda bulunurlar. Gerçek  dokusal oluşumları yoktur.  Bitkiler Eukaryot, çok hücreli canlılardır. Hücrelerinde çeper,kloroplast  ve  kofullar bulunur. Dokusal oluºuma sahiptirler. Üremeleri: a) Metagenez(Dölalmaşı) b) Eşeyli üreme ile olur. Su ve karasal ortamlarda  yaşayanları vardır. Ototrof canlılardır. SınıflandırılmasıA)Çiçeksiz bitkiler: Üremelerinde metagenez görülür. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları yoktur. Bazılarında iletim demetleri yoktur.(Su yosunu,Kara yosunu,vb) Gametofit dölü  sporofit döl takip eder. Gametofit  döl eşeysiz üreme ile(Sporla),Sporofit döl eşeyli üreme ile (Sperm ve Yumurtanın birleşmesiyle) meydana gelir. İlk kök ve iletim demetleri eğreltilerde görülür.   B)Çiçekli bitkiler: Eşeyli üreme görülür.Bazı gruplarda eşeysiz üremede ( Vegetatif üremede)  görülür. Üreme organları çiçeklerdir. İletim demetleri vardır. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları vardır. Üremeleri tohumlarla olur. Tohumlarının etrafında  meyve olanlara kapalı  tohumlular  olmayanlara  açık tohumlular (Kozalaklılar) denir. Kapalı tohumlularda tohumda bulunan çenek sayısına göre  1-Tek çenekliler(Soğan ,Lale, Zambak) 2-Çift çenekliler(Ella ,Nohut , Fasulye vb.) Hayvanlar           Çok hücrelidirler. Hetotrofturlar.Holozoik ve parazit beslenirler. Aktif hareket edebilirler Eşeyli ürerler.Bazı gruplarda eşeysiz üremede (Vegetatif üreme) görülür. SınıflandırılmasıA)Omurgasızlar:a)Süngerler: En ilkel çok hücreli hayvanlardır. Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar Sesil (Hareket edmezler.)  canlılardır. Vücudları iki deri tabakasından  oluşmuştur.   a)Ektoderm   b)Endoderm Dokusal oluşum yoktur. Vücut oldukça  basittir. Eşeyli ve eşeysiz (tomurcuklanarak:gemula) üreyebilirler. Vücudlarında organik ve inorganik artıklardan oluşmuş iç iskelet vardır. Vücudları porlarla kaplıdır. Beslenmesini porlardan giren su ile taşınan  besinlerle  sağlar. Solunum ve boşaltımı  derileriyle(Vücud yüzeyi )yaparlar. b) Sölentereler                                                               Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Vücudu iki deri tabakasından oluşmuştur (Ektoderm ve endoderm). Üremeleri eşeyli ve eşeysiz(Tomurcuklanma) olur Bazılarında  döl almaşı (Metagenez) görülür. Tek açıklıkla dışa açılan sindirim boşlukları vardır. Hem hücre içi hem hücre dışı sindirim vardır. Sesil ve aktif hareketli olanlar vardır. Diffüz(Agis) sinir sistemine sahiptirler. Hücreleri ( kas ,sinir epitel vb.) farklılaşmıştır Solunum ve boşaltımlarını derileri ile yaparlar. c) Solucanlar Vücud üç deri tabakasına sahiptir Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Eşeyli ürerler Rejenarasyon yetenekleri  vardır ve üremeyle sonuçlanır. İp merdiven sinir sistemleri vardır. Organ ve sistemleri  gelişmiştir. Solunumlarını derileri ile yaparlar. Su  kara ve diğer canlıların vücudları içinde yaşarlar. -Yassı solucanlar İlk üç deri tabakasına (Endoderm,mezoderm,ektoderm) sahip canlılardır. İlk sistemleşme bu canlılarda görülür.(Sinir , boşaltım vb.) Tek açıklığı bulunan sindirimleri  sistemleri vardır. Bu sistem aynı zamanda dolaşım sistemi olarakta görev yapar. Yüksek rejenarasyon yetenekleri vardır ve üremeyle (Vegetatif üreme) sonuçlanır Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Boşaltım organları pronefridyumlardır. -Yuvarlak solucanlar İlk sindirim sisteminde iki açıklık(Ağız ve anüs) bu canlılarda görülür. Serbest  ve parazit yaşayanları vardır. Üreme,sinir ve boşaltım sistemleri gelişmiş  solunum ve dolaºım sistemleri yoktur. Eşeyli ürerler ve ayrı eşeylidirler -Halkalı solucanlar İlk kapalı dolaşım bu canlılarda görülür.                              Solunum deri  ile yapılır. Vücudu halkalardan oluşmuştur.                           Sindirim sistemleri farklı görev yapan organlardan oluşur. Boşaltım organları nefridyumlardır.                      Çoğu hermafrodittir. d) Yumuşakçalar Suda ve  karada yaşarlar. Suda  yaşayanlar  solungaç karada yaşayanlar  kitapsı akciğerlerle  solunum yaparlar. Karından bacaklarla hareket ederler. Bazılarında evcik bulunur.(Dış iskelet ödevi görür.) Açık dolaş sistemi vardır. Genelde eşeyli ürerler.Bazı türler hermafrodittir.(Bir canlıda hem erkek hem diºi organlar bulunur ve kendi) kendini dölleyebilir. Boşaltım nefridyumlar la sağlanır. Duyu organları gelişmiştir e)Kabuklular: Vücudları sert bir kabukla örtülüdür.                                     Vücudları segmentlerden oluşmuştur. Suda  yaşarlar.                                                                                Açık dolaşım  vardır.  Eklemli üyelere(Hareket organlarına ) sahiptirler.           Boşaltım maksilla bezlerle yapılır Solungaç solunumu yaparlar.                                                   Sindirim sistemleri gelişkin ve salgı bezleri içerir.          f)Örümcekler: Solunum trake  ve bazı türlerde kitapsı akciğerlerle yapılır.             Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Açık dolaşım vardır.                                                                   Sindirim sistemleri gelişkindir Karada yaşarlar.                                                                                    İp merdiven sinir sistemi görülür. Vücudları baş ve göğüsten  oluşur. Dört çift eklemli bacakları vardır. g)Böcekler: Vücudları baş , göğüs , karından oluşur.           Sert(Kitin) dış iskeletleri vardır. İki çift kanat vardır.                                                   Üç çift eklemli bacak vardır. Açık dolaşımları vardır.                                             Trake solunumu yaparlar. Boşaltım organları malpighi tüpleridir.                              Yumurta ile ürerler.Metamorfoz(Başkalaşım) geçirirler. Petek gözlere sahiptirler.                                       Vücud hareketi çizgili kaslarla sağlanır. Vücud segmental yapıya sahiptir. h)Çok ayaklılar: Eklemli bacakları  oldukça çoktur.                                        Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Vücud segmentlerden oluşmuştur.                                   Solunum trakelerle yapılır Vücud baş ve gövdeden oluşmuştur.                                              Karada ve nemli yerlerde yaşarlar. I)Derisi dikenliler: Denizlerde yaşarlar. Vücudlarında kalkerli iç iskelet bulunur.                                          Beslenme ve hareket ,  kanal ve tüp ayaklarda oluşan su hareketi ile sağlanır. metamorfoz geçirirler. Solungaç solunumu yaparlar. Açık dolaşımları vardır. B)Omurgalılar Dokusal  özellikte  iç iskelet(Omurga) taşırlar. Eşeyli  ürerler. Kapalı dolaşıma sahiptirler. Hepside holojoik beslenir. Gelişkin sinir sistemine ve duyu organlarına sahiptirler. Solungaç , akciğer ve deri solunumu görülür. Su ve kara yaşamına uymuş sınıflar vardır. Boşaltım organları böbreklerdır. Sadece kurbağalarda  ileri  metamorfoz  görülür. Sınıflandırılması a-Balıklar: Yumurta ile ürereler Derileri pullarla kaplıdır Yüzerek hareket ederler Kalpleri 2 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır Solungaç solunumu yaparlar Suda yaşarlar b-Kurbağalar: Yumurta ile ürereler Derileri çıplaktır Yüzerek ve yürüyerek hareket ederler Larva döneminde suda yaşarlar,ergin dönemde suya bağlı karada yaşarler Larva döneminde solungaç ergin dönemde akciğer ve deri solunumu yaparlar. Kalpleri 3 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır c-Sürüngenler:  Yumurta ile ürerler Derileri plaklarla kaplıdır Sürünerek hareket ederler (Suda yüzerek hareket ederler.) Karada  veya suya bağlı karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 3-4 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır d-Kuşlar: Yumurta ile ürerler Derileri tüylerle kaplıdır Uçarak hareket ederler Karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır e-Memeliler Doğurarak ürerler Derileri kıllarla kaplıdır Karada veya suda yaşarlar Yürüyerek,uçarak ve ya yüzerek hareket ederler Akciğer solunumu yaparlar Kalplerei 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır Gagalı,Keseli ve Plasentalı memeli olmak üzere üç grupta incelenir.

http://www.ulkemiz.com/canlilarda-siniflandirma-nasil-yapilir-

Akrep Zehiri Nedir ?

Akrep Zehiri Nedir ?

Varlığı ve zehirlilikleri çok eski çağlardan beri bilinen akrepler hastalık etkenlerini taşımazlar. Ancak çoğu zaman kendilerini korumak amacıyla, insan ve hayvanları sokarak zehirlenme ve ölümlere neden olabilirler. Akrep zehri, akreplerin telsonlarında bulunan, birçok protein, peptid ve biyolojik yönden etkin bileşiklerden oluşan nörotoksik etkili bir salgı olup, genellikle avını yakalamada ve sindirimde kullanırlar. Yanıcı ağrı, deride kızarıklık, şişlik olur. Kan basıncı yükselebilir veya düşer. Çift görme, bilinç kaybı, ağızdan köpük gelmesi gibi nörolojik belirtiler yaşanabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma olabilir. Kasılma, yerinde duramama, aşırı terleme gelişebilir. Kişi komaya da girebilir. Akrep sokmalarında akrebin zehrinin cinsine göre, vücutta aşırı bir adrenalin salınımı olur ve bu kan damarlarında ani spazma ve pıhtı oluşumuna yol açar. Bu ani değişiklikler de etkiledikleri damara göre kalp krizi, inme gibi acil durumlara neden olabilir. Akrebin cinsi ve zehiriyle bağlantılı olarak kalpte ciddi ritm bozuklukları oluşabilir. Özellikle, bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş olan yenidoğanlar ile küçük çocuklarda ve alerjik bünyeli kişilerde, akrep sokması (skorpionizm) ihmal edilmemesi gereken tıbbi vakadır. Akrep zehri, içeriğindeki etkin maddelerin çeşitliliği sebebiyle fizyolojik ve farmakolojik çalışmalarda, araştırma materyali olarak sıkça kullanılmaktadır.Dünyadaki 1750 akrep türü içinde ancak 50'sinin zehirli, 20-25'inin öldürücü olduğu biliniyor. Türkiye'de ise 19 akrep türünden 8'i zehirlidir. Bu 8 tür arasında 2'sinin çok zehirli ve "ölümcül" olduğuna dikkati çekmek gerekir.En zehirli akrep türleri arasında şu türler verilebilir:Güney Amerika : Tityus serrulatus , Centruroides suffususOrta Doğu ve Kuzey Afrika’da : Androctonus crassicauda , Buthus occitanusGüney Afrika’da : Parabuthus granulatusHindistan’da : Mesobuthus tamulus , Palamneus swammerdami

http://www.ulkemiz.com/akrep-zehiri-nedir-

Vitaminler ve Özellikleri

Vitaminler ve Özellikleri

Vitamin sözcüğü Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından 1912'de kullanılmıştır. Vita Latince, hayat demektir, -amin son eki ise amin sözcüğünü kastetmektedir. Zira o dönemde tüm vitaminlerin amin oldukları sanılmaktaydı. Bugün bunun yanlış olduğu bilinmektedir.Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar.Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.Vitamin türleriHerkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz.Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini.A VitaminiGöz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle birlikte alınırsa daha etkili olur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir.A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir.A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir:Doğum anormallikleri,Karaciğer problemleri,Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz,Uygunsuz kemik büyümesi,Deride uygunsuz renk değişimi,Saç dökülmesi,Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalarA vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar:Gece körlüğü,Bağışıklık sistemi zayıflığı,Büyüme-gelişme yavaşlamasıD VitaminiProvitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur.Her çocuğun yaşamının ilk yılında alması gereken , büyüme ve gelişim için gerekli en önemli vitaminlerden biridirE VitaminiÇocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir. Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir.Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür.E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir.Kozmetik ürünlerinde sadece [[B5]] ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri:Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel)K VitaminiK vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. Yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir.Suda çözünenlerDiğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz.Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin).C Vitamini (askorbik asit)C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür.B1 Vitamini (tiyamin)Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur.B2 Vitamini (riboflavin)Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir.B3 Vitamini (niyasin)Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir.B5 Vitamini (pantotenik asit)Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir.B12 Vitamini (siyanokobalamin)Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir ve kanser olma ihtimali yoktur.

http://www.ulkemiz.com/vitaminler-ve-ozellikleri

Hücre zarı nedir ? Görevleri Nelerdir ?

Hücre zarı nedir ? Görevleri Nelerdir ?

Hücre zarı ya da hücre membranı, hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan seçici geçirgen katmandır.Hücre zarını ayırarak doğrudan analizlerden önce hücre zarının moleküler yapısı hakkındaki kuramlar, dolaylı kanıtlara dayanır. Yağda eriyen maddeler hücre zarından kolayca geçebildiği için, Overton (1902), hücre zarının ince bir lipit tabakasından yapıldığını ileri sürmüştür. Gorter ve Grendel (1902), hücre zarının iki lipit molekülü kalınlığında bir tabaka (bilayer) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Geçirgenlik, yüzey gerilimi elektrik ve kimyasal özelliklerini göz önünde bulundurarak, Danielli ve Davson 1935'de hücre zarının simetrik zar modelini teklif etmişlerdir. Bu modele göre, zarın yapısında tek tabakalı iki protein yaprağı arasında lipit molekülleri vardır. Lipit moleküllerinin polar uçları (hidrofilik kısımları) dışa doğrudur ve protein tabakalarıyla örtülüdür. Moleküler yapıyla ilgili ikinci model, Robertson (1959) tarafından teklif edilen asimetrik zar modelidir. Asimetrik zar modelinde, ortada iki molekül kalınlığında lipit tabakası, iki tarafında da tek molekül kalınlığında protein tabakası vardır. İki model de birbirine benzemekle, arasındaki fark; birinci simetrik modelde ortadaki lipit molekül sırasının veya tabakasının kalınlığı belli değildir. Yani, iki veya daha fazla lipit molekül sırasının bulunup bulunmadığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. Oysa, asimetrik modelde ortadaki lipit moleküllerinin sayısı sadece ikidir. İki model arasında ikinci önemli fark, lipit tabakasının iki yanındaki protein tabakalarının simetrik modele simetrik, asimetrik modele ise, kendisine eklenen yeni elementlerden dolayı sitoplazma tarafındaki protein tabakasının dıştaki protein tabakasından belli kimyasal farklar göstermesi, yani asimetrik oluşudur. Daha sonraları ortaya çıkan teori ise, Danielli-Davson'un modelidir. Danielli-Davson'a göre, lipit moleküllerinin polar, hidrofilik uçlarının koyu bölgeleri şekillendirdiği, polar olmayan, hidrofobik yağ asidi zincirlerinin açık renk bölgeleri şekillendirdiği düşünülmektedir. Bu modellerde hücre zarı, fosfolipit elementlerin kimyasal özelliğinden dolayı iki tabakalı görülür. Bu üç tabakalı yapı, plazma zarı dışında hücrenin sitoplazmada bulunan tüm zarlı yapılarında da görülmektedir. Danielli-Davson ve Robertson modelleri, hücre zarının elektriksel ve pasif geçirgenlik özelliklerini açıklamak yeterlidir. Bununla beraber, zardaki protein elemanlarının aktif taşınmayı nasıl gerçekleştirdiğini anlamak bu modelle zordur. Danielli ve Davson modelinin, hücre zarının işleyişini tam olarak ortaya koyamamasından dolayı, yeni hücre zarı modelleri geliştirilmiştir. 1972 yılında Singer ve Nicolson tarafından hücre zarının tüm özelliklerin açıklayan bir model ileri sürülmüştür. Böylece, mozaik zar modeli ya da akışkan-mozaik zar modeli 1966 yılında Singer ve Lenard tarafından ortaya atılmasına rağmen, 1972'de yayınlanmıştır. Bu modelde fosfolipit tabakaları daha önceki modellerdekine benzer şekilde hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır. Asıl farklılık proteinlerin dizilişinde görürlür. Bu modelde proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Hücre zarında bulunan zar proteinleri; bu modelde yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak kabul edilmiştir. Bir lipit denizinde yüzen, protein ve glikoproteinlerden yapılmış, almaç denilen özel bölgelerle dışarıya açılan bir model olarak mozaik zar modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.Hücre Zarının Moleküler yapısıHücre zarının moleküler yapısı hakkında bilgiler, kimyasal analizlerden, yaşayan hücrelerin yüzey gerilimi, elektrik ve geçirgenlik özellikleri gibi farklı fizikokimyasal özelliklerinden, antijenik özelliklerinden, polarizasyon, X-ışını difraksiyonu ve elektron mikroskobu gözlemlerinden elde edilmiştir.Elektron mikroskobuyla yapılan çalışmalarda, hücre zarlarının ortada açık renk bir tabakayla ayrılan iki koyu tabaka olmak üzere üç tabakalı bir yapı olduğu gösterilmiştir. Bu yapı, Danielli-Davson ve Robertson tarafından bildirilen modellere uygundur. Bu modelde, fosfolipit tabakalarının hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır, proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Akışkan zar modelinde zar hareketsiz değildir, birbirine zayıf bağlarla bağlı olan bireysel lipit molekülleri lateral olarak hareket edebilirler. Buna göre, herhangi bir molekül belli bir zamanda belli bir pozisyonda bulunurken, birkaç saat sonra tamamen farklı bir pozisyonda bulunabilir. Lipitlerin hareketi en fazla kolesterol içermeyen zarlarda görülür. Proteinler de belli sınırlar içinde lateral olarak hareket edebilirler. Fakat proteinlerin hareketi lipitlerinkinden daha azdır. Lipit yapraklarını baştan başa kat eden, iki yüze de açılan zar proteinleri şekillerine göre kabaca ikiye ayrılır. Bunlar; çubuk şeklinde ve küre şeklinde zar proteinleridir. Bu proteinler hücre dışı moleküller olarak reseptör görevinde ve bağışıklık sisteminde yabancı maddeleri tanımada rol oynarlar.Hücre zarında bulunan zar proteinleri; yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak bilinir. İntrinsik proteinler, karanlıkta 1/3'ü oranında, aydınlıkta ise, ½'si oranında zar içine gömülüdür. Ekstrinsik proteinler sulu ortamla temas halinde bulundukları için, hidrofilik aminoasitleri, intrinsik proteinler ise bir tarafları yağ tabakasına gömülü olduğu için bu kısımlarına hidrofobik aminoasitleri, sulu ortamla temas halinde olan diğer taraflarında ise, hidrofilik aminoasitleri taşırlar.Hücre zarında, çekirdek zarında bulunan porlar bulunmaz. Hücreye giren besinleri ve hücreden çıkan atık maddeleri; zar geçirgenliği, üç tabakalı moleküler diziliş ve özellikle proteinden oluşmuş almaçlar (reseptör) ile elektriksel yükün de önemi olduğu düşünülmektedir. Bir hücre zarından zardan her türlü madde geçebiliyorsa bunlara geçirgen (permeabl), hiçbir maddeyi geçirmiyorsa geçirgen olmayan (impermeabl) ya da geçirimsiz, bazılarını geçiriyor ve bazılarını geçirmiyorsa da seçici geçirgen (semipermeabl) hücre zarı denir.Tekhücreli bir canlıdaki hücre zarında bir yara oluşursa, bu yara yeni bir zarla hemen kapatılır, bu yeni zara plazmalemma denir.Yan yana duran iki hücrenin sitoplazma zarları arasında 150-200 Å (angstrom) genişliğinde hücrelerarası bir alan vardır. Bu alan, hücreleri birbirine yapıştıran bir madde ile doludur. Hücre zarı girintili çıkıntılıdır. Bu yapı hücreler arasında adezyonu ve aynı zamanda hücreler arasındaki dokunma yüzeyini artırır.Plazma zarının sitoplazmaya bakan yüzünde zar elemanları bulundukları noktalara demirleyen sitoiskelet elemanları yer alır. Sitoiskeleti oluşturan elemanlar şunlardır:            Mikrofilamenteler            Kalın filamentler            MikrotübüllerMikrofilamentler ve mikrotübüller reseptörlerin kontrolünde iş görürler. Mikrofilamentler kasılarak reseptörlerin hareketini idare ederler. Mikrotübüller ise, demirleme elemanlarıdır. Reseptörleri tutarlar veya serbest bırakırlar.Hücre zarının kimyasal yapısı    Zar lipitleri    Fosfolipit    Glikolipit    Sterol    Zar proteinleri    Zar karbonhidratları bulunur.Hücre zarının morfolojisiElektron mikroskobunda hücre zarı oldukça basit yapıda görülür. İki koyu ve bir açık renk olmak üzere üç tabakalı görülen yapıya, üç tabakalı veya unit zar, birim zar, denir. Bu tabakaların kalınlığı 75-100 Å arasında değişir. Lipitlerin hidrofobik kuyrukları açık renk görülür. Lipitlerin hidrofilik uçlarıyla proteinler birlikte koyu çizgiler oluşturur.    1- Glikokaliks    2- Hücre zarı farklılaşmaları (Desmosomlar)(Desmosomes, Cell Junctions, Cell Attachments)            Aralarında farklılaştıkları hücrelerin benzer veya farklı oluşuna göre:                    Otodesmosomlar                    Homodesmosomlar                    Heterodesmosomlar (Hemidesmosomlar)            Hücre yüzeylerinde dağılışlarına göre:                    Makular desmosomlar                    Zonular desmosomlar            Simetri durumuna göre:                    Simetrik desmosomlar                    Simetrik olmayan desmosomlar            İki hücre yüzeyinin elemanlarının desmosom yapısına katılamalarına göre:                    Sinsisyal desmosomlar                    Basit desmosomlar                    Gelişmiş desmosomlarHücre zarının görevleriHücre zarı, oldukça karmaşık ve devingen yapısıyla, hücre canlılığının çok önemli bir bileşenidir. Hücre canlılığının ve özgün hücre işlevlerinin sürekliliğini mümkün kılan çok önemli bazı fonksiyonları yerine getirir ki, bunları şöyle sıralamak mümkündür:    Hücre içi ortamın özgün bileşimini hücre dışı ortamdan ayırmak,    Hücre içi ile hücre dışı ortamlar arasında seçici bir şekilde madde alışverişini sağlayarak hücrenin atıklarını hücre dışı ortama vermek, hücre dışından hücreye gerekli maddeleri almak ve hücre içi ortamın özgün yapısını korumaya yardımcı olmak,    Komşu hücrelerle iletişimi ve madde alışverişini sağlamak,    Hücreyi dış ortamdan ayırır.    Hücreye şekil verir.    Madde giriş-çıkşını düzenler.    Canlı yapıdadır.    Kalınlığı 6-10 nm'dir.    Protein, yağ ve karbonhidratlardan oluşur.    Aktif taşıma olayını düzenler.    Hücrenin beslenmesine yardımcı olur.    Komşu ve yabancı hücreyi bulur.    Hücreyi alınacak hormonları tanır.    Hücrenin yıpranan kısmını onarır.    Metabolizma atıklarının dışarı atılmasını sağlayarak iç ortamı düzenler.    Prokaryot hücreye sahip canlılarda zardaki solunum enzimleri sayesinde enerji üretimi sağlanır.

http://www.ulkemiz.com/hucre-zari-nedir-gorevleri-nelerdir-

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpeklerde soğuk algınlığı çok yaygındır ve çoğu zaman insanlarda olduğu gibi çeşitli mikrop ve virüsler nedeniyle olur. Aşağıdaki makalede köpeklerde soğuk algınlığının nasıl tedavi edileceğini ve benzer belirtilere sebep olabilecek diğer bazı hastalıklardan bahsedeceğiz.Köpekler zaten enfekte olmuş bir köpek ile temas ederek soğuk algınlığına yakalanabilirler. Bunun yanı sıra stres, düşük bağışıklık düzeyi ve kötü hava koşulları da katkıda bulunan faktörler olabilir.Ancak çoğu evcil hayvan sahibi soğuk algınlığını ciddi bir rahatsızlıktan ayırt edemiyor. İşinizi biraz kolaylaştırmak için köpeklerde görülen soğuk algınlığının bazı belirtilerinden bahsedeceğiz. Köpeklerde Soğuk Algınlığının Belirtileri:-Öksürük-Gözlerde yaşarma-Sarımsı-yeşil burun akıntısı-Sık sık hapşırma-UyuşuklukKöpeğim Benden Soğuk Algınlığı Kapabilir Mi?Bu sorunun cevabı kocaman bir “hayır”. Köpekler kendi aralarında virüs taşıyabilirler, ancak insan köpek etkileşimi mümkün değildir. Bunun nedeni köpekleri etkileyen soğuk algınlığı virüsünün insanları etkileyenden farklı olmasıdır. Bu nedenle evcil hayvan sahipleri, soğuk algınlığı geçirirken evcil hayvanlarını hasta edeceklerinden endişelenmemelidir.Köpeğime İyileşmesi İçin Nasıl Yardım Ederim?-Sıvı Alımını Arttırmak:Köpeğinizin soğuk algınlığı varsa, köpeğinizi bu durumdan kurtarmanın en basit yolu onu besleyici sıvılar ile beslemenizdir. Tavuk suyu, mesela köpeğiniz için harikalar yaratacaktır.-Buhar Terapisi:Köpeğinizin sinüslerinin açılması için su baharı solutmayı deneyebilirsiniz. Bir kapta sıcak su getirin ve köpeğinizin buharını solumasını sağlayın. Köpeğinizin suya ve buhara çok yaklaşmamasına dikkat edin.-Bağışıklığı Güçlendirme:Eğer köpeğiniz soğuk algınlığına yakalanma eğiliminde ise bağışıklık sistemini güçlendirici tedbirler alabilirsiniz. Örneğin bağışıklık sistemini güçlendirici besinler verebilirsiniz. Bu soğuk algınlığına sebep olan bakteri ve virüslere karşı köpeğinizin dayanıklılığını arttıracaktır. Ayrıca iyi bir bağışıklık sistemi köpeğinizin değişen hava koşullarına iyi adapte olmasını sağlar, değişen hava koşulları da soğuk algınlığının önemli sebeplerinden biridir.-Vitamin Terapisi:Vitamin terapileri bir köpeğin bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olur. Soğuk algınlığından muzdarip olan köpeğinize A, C ve E vitaminleri sağlayın. Bu vitaminleri beslenmesine dahil etmek köpeğinizin bağışıklık sistemini pek çok hastalıktan korunmak için güçlendirecektir.-Öksürük Önleyici İlaçlar:Eğer yukarıdaki önlemler işe yaramazsa veterinerinizi arayın ve ilaçlar hakkında konuşun. Öksürük gidericiler, geçici rahatlama sağlamak için verilebilir. Bu ilaçlar ile belirtilerden tamamen kurtulmak mümkün olmamasına rağmen, rahatsızlığı en aza indirmek için verilebilirler.-Önleyici Tedbirler:Hava çok soğuduğunda köpeğinizi evde tutmak iyi bir fikirdir. Bu kadar soğuk havalarda hastalanma ihtimalleri çok daha yüksek olduğundan çok sık dışarı çıkarılmamalıdır. Soğuk kış aylarında ısınmaları için onları sıcak bir battaniye ile örtebilirsiniz.Köpeklerdeki Benzer Hastalıklar:Canine Parainfluenza (köpek nezlesi):Bu solunum yolu hastalığı insanlardaki soğuk algınlığına benzer belirtiler üretir. Bu hastalığı erken aşamalarındayken evde köpeğinize iyi bir bakımla çözebilirsiniz. Ancak belirtiler devam ederse mutlaka veterinerinizle konuşmalısınız.-Pnömoni (zatürre):Köpeklerde zatürre, solunum yolu enfeksiyonu ya da soğuk algınlığı kendiliğinden çözülmezse, tedavi edilmezse oluşur. Bu hastalık akciğerlerde oluşan bir iltihaplanma olup, nefes almada zorluk ve sık sık öksürüğe neden olmaktadır. Pnömoni geçiren köpeklerin acil tıbbi yardıma ihtiyaçları vardır.-Canine Distemper (gençlik hastalığı):Köpeklerde görülen gençlik hastalığı oldukça ciddi bir hastalıktır bu nedenle köpeğinizi bu hastalığa karşı aşı yaptırdığınızdan emin olun. Bu son derece bulaşıcıdır. Öksürük, hapşuruk ile birlikte gastrointestinal rahatsızlık gibi belirtilere neden olmaktadır. Bu ciddi hastalık köpeğin bağışıklık sistemini zayıflatır ve ölümcül olabilir.-Diğer hastalıklar:Bazı nadir durumlarda soğuk benzeri belirtiler kalp ve akciğerlere giren bazı parazitler nedeniyle gerçekleşebilir. Mantar enfeksiyonlarında, mantar parazitleri akciğerlere girdiğinde öksürük ve hapşurma gibi belirtilere neden olabilir.Köpeğinizin durumu düzelmezse, dehidratasyon, sık idrar yapma, iştahsızlık, kusma gibi belirtiler eklenirse ve köpeğiniz iyi görünmüyorsa uygun teşhis ve tedavi için mutlaka bir veterinere danışmalısınız. Ayrıca köpeğiniz çok genç ya da çok yaşlı ise evde tedavi etmek yerine bir veterinere göstermelisiniz.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/can-dogs-get-colds.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopekler-soguk-alginligi-gecirir-mi

Tuz Banyosu ve Faydaları Nelerdir ?

Tuz Banyosu ve Faydaları Nelerdir ?

Çok eskiden beri doğal kaynak suları tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Dünyanın her yerinde yaygın olan kaynak suları insanlara şifa veriyor. Mineral tuzlar vücuttarafından nufüz edilerek yaşam birimi hücre fonksiyonlarını besler ve hücrelerin görevlerini yerine getirmelerine yardımcı olur. New Beauty Dergisi tuz banyoları hakkında tüm bilinmesi gerekenleri açıkladı.Tuz Banyosu Faydaları;Tuzlar çok çeşitli mineral ve elementler içerir. İçeriğinde barındırdığı minerallerin oldukça faydası bulunmaktadır. Bunlar;Sodyum: Sodyum güçlü bir detokstur. Hücrenin beslenmesini sağlar ve fazlalıkları vücuttan atar. Belirli dokulardaki suyu düzenleyerek hidrasyonu dengeler. Potasyum: Cildin ve vücudun su tutma özelliğini azaltarak nemini dengeler.Çinko: Cildi güneş ve rüzgar yanıklarından korur, dahili kullanımlarda bağışıklık sistemini güçlendirir.Magnezyum: Stresi önler kişiyi sakinleştirir. Ölü deniz tuzu ya da Himalaya tuzunda daha çok bulunur.Kalsiyum: Ciltteki gözenekleri azaltır.Tuz Banyosu Nasıl Yapılır?    Tuz banyosunun etkilerinden yararlanmak için en az 20 dakika suyun içerisinde kalmanız gerekir.    Detoks özelliği olan bir banyo istiyorsanız sıcak su, cildinizi rahatlatmak istiyorsanız ılık su kullanın. Böylece vücut neminiz azalmayacaktır.    Tuz miktarını yaklaşık bir bardak kullanmalısınız.    Banyonuzda aromatik tedaviler istiyorsanız uçucu yağlar içeren tuzları tercih edin.    Gece yatmadan önce pembe Himalaya tuzu ile yapacağınız banyonuza birkaç damla lavanta yağı eklemek size huzurlu bir uyku sağlayacaktır.

http://www.ulkemiz.com/tuz-banyosu-ve-faydalari-nelerdir-

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Şifa Deposu Tuz Mağaraları

Şifa Deposu Tuz Mağaraları

Son yıllarda dünya nüfusunun % 4 – 10’u solunum yolu hastalıklarına yakalanmaktadır. Bu hastalıkların ilk sıralarında ise astım ve bronşit gibi solunum rahatsızlıkları gelmektedir. Çocuklarda ise bu hastalığın artışı % 10 – 15’e kadar yükselmektedir.Astım, maalesef tedavisi olmayan bir hastalıktır. Astım hastalarına karşı genellikle ilaç tedavisi uygulanır. Bronşial astım hastalığı tedavisinde ise ilaç tedavisine ek olarak speleoterapi yani Yunan sözünde “spelo” ( mağara ) tedavisi yapılmaktadır. Bu tedavi 2000 yıldan fazla süredir uygulanmaktadır.Tuz bilinen en eski antiseptik`tir. Avrupa’da, Asya’da ve Anadolu’da özellikle kaya tuzu mağaralarının insan sağlığına çok katkıları olduğu, yaşadığımız şu günlere kadar aktarılmıştır. Tuz mağaralarının keşfi, ilk olarak ikinci dünya savaşı sonrasına dayanmaktadır. Bir grup insanın savaş sonrası bombardımandan korunmak için sığındıkları bir tuz mağarasında, aylarca yaşadıkları halde, bir süredir gözlemledikleri astım hastalarının atak geçirmediklerini fark ederler.Bunun üzerine tuz çıkarmak için madende çalışan işçileri incelemiş ve başta akciğer olmak üzere birçok hastalığa yakalanma olasılıklarının diğer kişilerden çok çok daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmalar devam ederken, mağara içerisindeki tuz ve nem partiküllerinin birleşmesi nedeni ile ortaya çıkan havanın, nefes açıcı, temiz ve ferahlatıcı bir sprey özelliği taşıdığı görülmüştür. Tuz kayalarının etrafa yaydığı negatif iyonlar vardır. Bu iyonların alerjik etkenleri nötralize ettiği ve broşlarda genişletici özelliğinin olduğu görülmüştür. Ayrıca vücudun bağışıklık sistemini de sağlamlaştırdığı görülmüştür.Tuz terapi merkezlerinde bazı ortak uygulama çeşitleri vardır. Günlük maksimum 120 dakika ile minimum 60 dakika arasında solunum tedavi yöntemi uygulanır. Bu terapi hastanın klinik seyrine göre 15 ile 20 günlük seanslar olarak değişir.Tuz Mağaraları Hangi Hastalıklara İyi Gelir? * Alerjik rinit ve sinüzite * Üst solunum yolu hastalıklarında kronik rinit ve sinüizite * Alt solunum yolu enfeksiyonlarına * Alerjik ve kronik bronşitlerde * Astım hastalıklarlarında * KOAH * Amfizem * Hırıltı * Öksürük * Tonsilit * Saman nezlesi * Soğuk algınlığı ve grip * Burun tıkanıklığı * Otitis media ( Orta Kulak İltihabı ) * Pnomoni ( Zatürre ) * Kistik fibrozis * Cilt hastalıklarında * Egzamalar da, psöriazis ( sedef ) hastalıklarında * Alerjik dermotitlerde * Psikotik hastalıklar da ve depresyonda * Organik kaynaklı uyku bozukluklarında * Yorgun uyanmaHangi Hastalıklarda Uygulanmaması Gerekir?* Kalp yetmezliği hastalıklarında * Refüle edilemeyen hipertansif ( Kontrol edilemeyen yüksek tansiyon ) hastalarında * Kanserli hastalarda * Aktif tüberkülozlu hastalarda * Ateşli enfeksiyonlardaKaynakça: Helsinki Üniversite Hastanesi, Jouni Hedmen MD, Timo Hugg ve Tari HoahtelaYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sifa-deposu-tuz-magaralari

Stresi yenmenin yolları!

Stresi yenmenin yolları!

İşte stresi yenmenin yolları…FARKLI STRES ÇEŞİTLERİ VAR MI?Tıp dalında iki çeşit stresten bahsediliyor. Pozitif olarak yaşanan stres, kişide olumlu duygulara yol açıyor, hatta bağışıklık sistemini bile güçlendirebiliyor. Pozitif stres, stresli bir ortamdan pozitif olarak çıkma durumunda hissediliyor. Mesela iyi geçen bir sınav veya doğum sonrası gibi. Negatif stres durumunda ise olumsuz duygular uyanıyor. Sürekli yaşanması durumunda fiziksel veya ruhsal problemlere yol açabiliyor. SÜREKLİ STRES ALTINDA KALAN KİŞİLERİN SAĞLIĞI TEHLİKE ALTINA GİRER Mİ? Kişi stres altında olduğu zaman vücut bolca cortisol hormonu üretir. Bu hormon düşünme, öğrenme ve konsantrasyon sağlamada engel teşkil edebiliyor. Yorgun, sinirli ve depresyona girmeye müsait bir ruh hali yaratıyor. Bağışıklık sistemi zayıfladığından kişi hastalıklara karşı daha güçsüz oluyor ve daha kolay hastalanabiliyor. Kalp frekansı ve kan basıncı düşüyor. Bunun yanında kalp krizi geçirme riski de büyüyor. Bunların dışında stres ayrıca hazımsızlıkla ilgili sorunlara da yol açabiliyor. Bunun sonucunda ise kişi ülser oluyor.‘BURN-OUT’ SENDROMU NEDİR? ‘Burn out’ İngilizce tamamen yanmış anlamına geliyor. Bu terim vücudun hem fiziksel hem de ruhsal olarak çöktüğünü ve yanıp kül olduğu anlamını taşıyor. Bu durum sürekli olarak stres altındaki kişilerde meydana geliyor.‘BURN OUT’ SENDROMUNU ELE VEREN BELİRTİLER VAR MI? Genellikle sinsice ilerleyen ve hiç fark edilmeyen bu hastalık, kişinin kendisini yorgun ve işine karşı ilgisiz hissetmesiyle başlar. Özel hayatta ise fiziksel ve ruhsal olarak kişiler kendilerini güçsüz hissettiklerinden dolayı çoğu davetler iptal edilir. Kişi, kendini çok çalışıyor fakat bunun karşılığında gittikçe daha az şey elde ediyormuş bir konumda görüyor. Bu belirtiler kişi tarafından ciddiye alınmadığı taktirde mide, bağırsak ve kalp gibi rahatsızlıkların yanı sıra sırt ağrılarına da yol açıyor.BU SENDROM NASIL TEDAVİ EDİLİYOR? Konuşma terapisi ile burn-out sendromuna yol açan nedenler konuşularak ortaya çıkarılmaya ve çözülmeye çalışılır. Ayrıca fiziksel şikayetlerin de giderilmesi gerekir. İlaçların yanı sıra şifalı bitkilerde kullanılabilir.TERAPİDE ÖNEMLİ OLAN ŞEY NEDİR?  ‘Burn out’ hastaları genelde gergindirler ve rahatlamaya ihtiyaçları vardır. Mağdurlar, tekrar fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını hissedebilmeyi ve bu ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenmek durumundalar. Mesela ağlamak istediklerinde bunu bastırmak yerine ağlamaları gerektiği gibi. Bunun dışında burn-out sendromu yaşayan kişilerin özel yaşamlarında, kendilerini rahatsız eden sorunları düşünmemeyi ve dikkatlerini başka şeylere vermeyi öğrenmeleri gerekiyor.KİMLER ‘BURN OUT’ SENDROMUNU YAŞAYABİLİR? Bu rahatsızlığı yaşayanlar genelde duygularını bastırıp daha çok mantıklarını kullanarak hareket eden kişilerdir. İşlerine son derece bağlılar ve bu bağlılık kendi ihtiyaçlarını bile görmezden gelecek kadar kuvvetlidir. İşlerini en mükemmel şekilde yapma kaygısı ile kendilerini aşırı derecede zorluyor ve baskı altına sokuyorlar. Bu durum özellikle işleri gereği insanlarla sıkı bir ilişki içerisinde olması gereken meslek dallarında ortaya çıkar. Örneğin doktor, pedagog, yönetici ve sürekli stres altında olan anneler gibi.YORGUNLUĞUMU NASIL GİDEREBİLİRİM? Vücudunuzun vereceği sinyallere kulak verin. Yorgun olduğunuz zaman uykunuzu yeterince iyi almaya özen gösterin ve kendinizi rahatlatan şeyler yapın. Önemli: Arada bir hiçbir şey yapmamayı da deneyin. Sadece oturun ve düşüncelerinizle baş başa kalın.STRESLE DAHA İYİ BAŞ ETMEYİ NASIL ÖĞRENEBİLİRİM? Stresli olduğunuz zamanlarda sizi mutlu eden olayları düşünmeye ve onları hatırlamaya çalışın. Düşüncelerinizi sürekli olarak aynı şey etrafında toplamayın. Biraz rahatlayıncaya kadar dikkatinizi başka şeylere vermeye çalışın. Kronikleşmiş stres durumlarında ise en iyi çözüm sizi sıkan problemi iyi bir arkadaşla paylaşmak.STRESİ ÜZERİMİZDEN ATMANIN EN İYİ YOLU HANGİSİDİR? Bu konuda uzmanlaşmış kişilere göre stresi üzerimizden atmanın en iyi yolu hafif egzersiz yapmaktır. Mesela hızlı yürüme, yavaş koşu veya yüzme. Açık havada 20 dakikalık bir yürüyüş bile içinde bulunduğunuz stresli durumdan çıkmanıza yardımcı olacaktır. Kronik stres yaşıyorsanız: Haftada en az üç kez 30 dakika spor yapın. Ama kesinlikle kendinizi zorlamayın.RAHATLAMA TEKNİKLERİNİN YARARI NEDİR? Bu tür rahatlama egzersizlerinin yararı kuşkusuz, bize nasıl rahatlayabileceğimizi ve enerji depolayabileceğimizi adım adım gösteriyor olmaları. Bu sayede kaslarımızı nasıl gevşetebileceğimizi öğrenebiliriz. Bu hareketleri piyasada çok sayıda bulunan kitaplardan da öğrenmek mümkün.MÜZİK, DANS VE DİĞER TERAPİLERİN FAYDALARI NELER? Duygularını bastırıp kendilerini sadece kafalarıyla yöneten kişiler bu sayede yaratıcı yönlerini fark edebilirler. Bu kişiler müzik ve dans sayesinde çok farklı duygular yaşayıp değişik deneyimler elde ediyorlar. Terapiler kişilere duygularının açığa çıkmasına yardımcı oluyor ve onları sürekli bastırmanın mümkün olmadığını ve bu duyguların yaşanması gerektiğini anlamalarına yardımcı oluyor.BAZI YİYECEKLERLE SİNİRLERİ KUVVETLENDİRMEK MÜMKÜN MÜ? Bilinen en eski kuvvetlendiricilerden birisi magnezyum. Bu mineral stres hormonlarının üretimini bloke eder ve sinirlere yeteri kadar oksijen gitmesini sağlar. Stres faktörü olduğunda vücutta çoğalan serbest radikallere karşı ise antioxidan vitaminler en iyi çözüm. Bolca sebze ve meyve oldukça faydalı.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/stresi-yenmenin-yollari

Güneş Işığının Yararları

Güneş Işığının Yararları

Güneş dünyamızı ısıttığı gibi insana da büyük yararlar sağlar. Güneş ışığı her yere yayılır fakat insan derisine temas etmedikçe faydalarından yararlanmak zordur. Güneş ışığından yararlanmak için dışarı çıkmak güneşin altında durmak gerekmektedir. Bunu yaparken tabi uzun süre yapmak doğru değildir. Güneş ışığı psikolojik olarak da insanı rahatlatır. Aydınlık güzel bir havada kapalı havalara göre insanın enerjisi daha yüksek olur. Diğer yararları ise şunlardır;1. Güneş ışığı D vitamini ihtiyacının karşılanmasını sağlar. D vitamini insan için oldukça önemli bir vitamindir ve tek kaynağı güneştir. D vitamini güneş ışınlarının insan derisine temas etmesi ile insanda salgılanmaya başlar. D vitamini eksikliği bağışıklık sisteminde sorunlara neden olabilir ve metabolizmanın da yavaşlamasına neden olabilir. 2. Kas ve kemik sistemini daha sağlıklı olmasını sağlar. Kemik erimesi veya diğer kemik hastalıklarının oluşmasını engeller.3. Güneş ışığı bünyesinde melatonin barınır. Bu sayede uykusuzluğa iyi gelir ve rahat bir şekilde uyumaya yardımcı olur.4. Güneş ışınların vücutta kalsiyum ihtiyacının bir kısmını sağlamaya yardımcı olur.5. Güneş ışığı sayesinde romatizma, kas ve eklem ağrıları azalır.6. Metabolizmayı hızlandırır ve vücuda direnç sağlar.Çocuklar ve bebekler için de güneş ışığı çok faydalıdır. İskelet ve kas sistemlerinin sağlıklı bir şekilde büyümesi ve D vitaminlerinin karşılanması için çocukların da güneş ışığı ile temas ettirilmesi gerekmektedir. fakat özellikle bebeklerde dikkatli olmak gerekmektedir. Bebekleri güneşe çıkarmadan önce gözlerinin ve başının korunması için güneş başlığı giydirmek gerekmektedir. Güneş ışınlarının en yoğun olduğu saatlerde bebeklerin güneş altında tutulmaması gerekmektedir. Rüzgarsız havalarda bebeği güneş altında tutmak gerekir. Ve ilk gün 2 dakika daha sonra 2şer dakika artırılarak yarım saati geçmeyecek kadar bebekler güneş ışığından faydalandırılabilir. Çocukların uzun süre güneş altında beklemesi güneş çarpmalarına neden olabilir bu yüzden dikkatli davranmak gerekmektedir.Yetişkinlerin güneş ışınlarından faydalanabilmesi için günde 15-20 dakika güneş altında kalmaları yeterli olacaktır. Beyaz tenli olanların güneş altında beklerken dikkatli olmaları gerekmektedir. Çünkü açık tenler daha hassas olurlar. Bronzlaşmak için uzun süreler güneşin altında beklemek yanlıştır. Uzun süre güneş altında kalınacaksa güneş koruyucu sütler veya güneş koruma kremleri kullanılmalıdır.Yazar: Özge Yıldırımhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/gunes-isiginin-yararlari

Gribe yakalanmadan önce eczacınıza danışın!

Gribe yakalanmadan önce eczacınıza danışın!

Kışın kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde grip vakaları da gittikçe artıyor ve hastanelerin acil servisleri grip hastalarıyla dolup taşıyor. Etkin Eczacılık Derneği, koruyucu sağlıkta büyük rol oynayan eczacıların, gribe karşı da en etkili danışma mercilerinden biri olduğunu vurguluyor ve toplumu hem bilinçlenmek hem de hasta olmadan gereken önlemleri almak için eczanelere danışmaya davet ediyor.Etkin Eczacılık Derneği herkesi kış hastalıklarına karşı hazır olmaya ve bilgilenmeye davet ediyor. Öncelikli olarak halk arasında sıkça karıştırılan grip ve soğuk algınlığının farklı hastalıklar olduğunu vurgulayan dernek yetkilileri eczacıların kış hastalıklarından korunma yolları, sonraki adımlarda hastalık halinde neler yapılacağı, hangi durumda doktora başvurulması gerektiği ve söz konusu hastalıklarda antibiyotiklerin yanlış kullanımı konusunda en güvenilir danışma mercilerinden biri olduğunun altını çiziyor.Kış hastalıklarının risk grubunu özellikle çocuklar (okula giden ve 2 yaş altındaki çocuklar) olmak üzere hamileler, yaşlılar, kronik hastalığı olanlar (astım veya diğer akciğer hastalığı, baskılanmış bağışıklık sistemi hastalığı, kronik böbrek, kalp, diyabet hastaları) oluşturuyor. Özellikle bu risk gruplarına dahil olan kişilerin, kış hastalıklarına dair belirtilerin görülmesi halinde doktora başvurması, erken teşhis ve kolay tedavi konusunda büyük önem arz ediyor.Gereksiz antibiyotik kullanımı çok yanlış!Toplumumuzda sık görülen yanlışlardan biri de her kış hastalığı belirtisinde, doktor tavsiyesi almadan bilinçsizce antibiyotik kullanımına başvurmak. Soğuk algınlığı ve gribe virüsler yol açtığını vurgulayan yetkililer, virüslerin antibiyotiklerden etkilenmediğinin altını çizerek, doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanmak gerektiğini belirtti. Ayrıca Etkin Eczacılık Derneği grip ve soğuk algınlığı arasındaki farkı şöyle özetledi:Hastalıktan korunmak için bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerekiyorGüçlü bir bağışıklık sistemi hastalıktan korunmanın en temel yolu. Bunun için 8 saat uyumak, dengeli beslenmek, stresten kaçınmak, sigaradan uzak durmak ve bağışıklık sistemini desteklemek gerekiyor. Ayrıca uzmanlar elleri sık sık yıkamayı, bulunulan ortamı havalandırmayı, hasta kişilerle temastan kaçınmayı ve risk grubundakilerin gribe karşı aşılanmasını tavsiye ediyor. Dernek ayrıca aşağıdaki durumlarda doktora başvurmak gerektiğini vurguluyor:·         Hamileyseniz·         Belirtiler 10 günden fazla sürerse (çocuklar için 5 gün, 1 yaş altı için beklemeden)·         Ağrı kesicilerle geçmeyen baş- boğaz-kulak ağrısı varsa·         Tüberküloz, romatizmal ateş, böbrek ve kalp hastalığınız varsa·         Ciddi göğüs ağrısı ve soluk alma problemi varsa,·         Koyu kıvamlı, yeşil ya da kanlı balgamlı öksürük varsa,·         Boynun iki tarafında ya da arkasında şişmiş, sert ağrılı kitleler hissediliyorsahttp://www.medical-tribune.com.tr

http://www.ulkemiz.com/gribe-yakalanmadan-once-eczaciniza-danisin

Louis Pasteur Kimdir ?

Louis Pasteur (Lui Pastör) (d. 27 Aralık 1822 Dole, Fransa - ö. 28 Eylül 1895 Saint-Cloud, Fransa), Kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog ve kimyager.1822'de Fransa'nın Dole kentinde doğdu. 1846'da École Normale Supérieure'ün fen fakültesini bitirdi. 1847'de fizik ve kimya dalında doktora derecesini aldı. Pasteur, bu yıllarda izomerlik, kristal yapı ve optik etkinlik konularındaki çalışmalarıyla tanınmaya başladı. 1848'de Strasbourg Fen Fakültesi yardımcı kimya profesörü oldu. 1854'te Lille Fen Fakültesi'nde kimya profesörlüğüne yükseldi. Ecole Normale'de kurulmasını istediği araştırma laboratuvarının yöneticisi tayin edildi ve 1871'de çalışmaya başladı. Bu laboratuvarda şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi virütik hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalıştı. Pasteur, kuduz köpekler üzerine yaptığı çalışmaları daha güvenli hale getirmek için 1885'te eski bir imparatorluk şatosunu gereğine uygun olarak düzenleyerek, Pasteur Enstitüsü adına yapılan ilk adımı attı.Pasteur, Strasbourg Üniversitesindeki görevi sırasında tanıştığı Marie Laurent ile 29 Mayıs 1849 tarihinde evlendi. Bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulundu. Tıp doktoru olmadığı için, doktorlardan tepki gördü. Pasteur, tepkilere rağmen çalışmalarını devam ettirdi. Pasteur, bakterilerin var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceği yolundaki düşüncesini sürdürdü.Pasteur, mayalanma olayında ve bulaşıcı hastalıklarda mikroorganizmaların sorumlu olduğunu kanıtladı. Kendiliğinden türeme teorisini çürüttü. Bu sayede şarap, bira, süt, meyve suyu gibi mayalanabilir sıvıların uzun süre bozulmadan saklanabilmelerini sağlayan "pastörizasyon" adlı konserve yönteminin gelişmesini sağladı. Bu yöntem, sütü 63 °C'de otuz dakika süreyle ısıtmak ve daha sonra sütü hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koyarak uygulanıyordu. Buna benzer bir yöntem günümüzde (UHT) adı altında kullanılmaktadır.Pasteur'ün hastalıkların önlenmesi için Pierre Paul Émile Roux ile yaptığı çalışmalar sonucu aşı yöntemi geliştirildi. Pasteur, bu yöntemi tavşanlar üzerinde denedi. Daha sonra aşının kuduz hastalığı üzerindeki etkisini araştırmak için 11 köpek ile deney yaptı. 6 Temmuz 1885 tarihinde kuduz bir köpek tarafından ısırılmış olan 9 yaşındaki Joseph Meister'a kuduz aşısını uyguladı. Bu aşıyı uygulamadan önce tıbbi doktor olmadığı için Pasteur tereddütte kalmıştı ve danıştığı kişilerin desteğiyle uygulama kararını almıştı. Çocuğun sağlık durumu iyiye gitmeye başladı ve 3 ay sonra olumlu sonuç alındı. Bu başarı sayesinde Pasteur kahraman ilan edildi. Olumlu sonuçlar sayesinde Pasteur; 1887 yılında Pasteur Enstitüsü'nü kurdu.  

http://www.ulkemiz.com/louis-pasteur-kimdir-

Kök Hücre Nedir ?

Kök Hücre Nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;1.Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.2.Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.3.Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadırKök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.ÖzellikleriBir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Kendini yenilemeBir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:1.Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.1.Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Hücre yetkinliğiYetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler . Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.TanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın;embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları , karaciğer sirozu , knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği  gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır . Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. "Human adipose tissue is a source of multipotent stem cells".AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadırUyarılmış pluripotentBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak [49] insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28)  transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür Hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi) Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir. Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir. Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir--1

Kemik iliği nakli nedir ?

Kemik iliği nakli nedir ?

Bir kişiden hematopoetik kök hücreler alıp bunları başka birisine(Allojenik), veya ileride aynı kişiye (Otolog) aktarmak mümkündür. Eğer verici ve alıcılar uyumlu iseler aktarılan hücreler kemik iliğine göç edip kan hücreleri üretmeye başlarlar. Kök hücreler genelde ya ilium tepesinden genel anestezi ile alınır (bu işlem pek çok iğne batırması gerektirir) veya kök hücrelerin kemikten kan dolaşımına salınmalarını sağlayan bazı ilaçlar kullanılır, ardından bu hücreler kandan izole edilir.Bir kişiden diğerine nakil, kemik iliğinde ciddi hastalıklar olması durumunda yapılır. Hastanın iliğindeki hücreler önce radyasyon veya ilaçlarla öldürülür sonra yeni kök hücreler aktarılır. Kanser durumunda, radyasyon terapisi veya kemoterapiden önce hastanın hematopoetik kök hücrelerinin bir kısmı bazen toplanır, terapi bitince bağışıklık sistemini yeniden oluşturmak için hastaya geri verilir.

http://www.ulkemiz.com/kemik-iligi-nakli-nedir-

<b class=red>Bağışıklık</b> sistemi nedir ?

Bağışıklık sistemi nedir ?

Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı koruma yapan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden işleyişlerin toplamıdır. Sistem, canlı vücudunda geniş bir çeşitlilikte, virüslerden parazitik solucanlara, vücuda giren veya vücutla temasta bulunan her yabancı maddeye kadar tarama yapar ve onları, canlının sağlıklı vücut hücrelerinden ve dokularından ayırt eder. Bağışıklık sistemi, çok benzer özellikteki maddeleri bile birbirinden ayırabilir, örneğin; bir amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir. Bu ayrım, patojenlerin konak canlıdaki savunma sistemine rağmen enfeksiyon yapmaları için yeni yollar bulmalarına, bazı uyumlar sağlamalarına neden olacak kadar karmaşıktır. Bu mücadelede hayatta kalmak için patojenleri tanıyan ve onları etkisizleştiren bazı mekanizmalar gelişmiştir. Doğadaki tüm canlılar kendilerinden olmayan doku, hücre ve moleküllere karşı savunma sistemlerine sahiptirler. Hatta bakteriler gibi basit tek hücreli canlılarda da onları viral enfeksiyonlara karşı koruyan enzim sistemleri bulunur. Yüksek canlılardaysa çok daha karmaşık bir bağışıklık sistemi vardır. Omurgalılarda bağışıklık sistemi özel işlevlere sahip çok sayıda farklı hücre ve molekül içermektedir.Geçmiş çağlardaki ökaryotik canlılarda diğer basit bağışıklık mekanizmaları gelişmiş ve günümüzdeki bitkiler, balıklar, sürüngenler ve böcekler gibi torunlarına miras kalmıştır. Bu mekanizmalar, defensinler olarak adlandırılan antimikrobiyal peptidleri, fagositleri ve kompleman sistemi kapsar. Daha tecrübeli sistemler omurgalıların evrimiyle, nispeten yakın zamanda gelişmiştir. İnsan gibi omurgalılardaki bağışıklık sistemleri dinamik işleyiş sırasında birbirlerini etkileyen, seçilmiş proteinlerin, hücrelerin, organların ve dokuların bazı çeşitlerinden oluşur. Daha karmaşık bağışıklık yanıtının bir parçası olan omurgalıların sistemi, zamanla patojenleri daha etkili tanımaya uyum sağlamıştır. Uyum süreci bağışıklık belleğini yaratmış ve bu da patojenlerle gelecek karşılaşmalarda daha etkili bir koruma sağlamaya izin vermiştir. Edinilmiş bağışıklığın bu süreci aşılamanın temelini oluşturmaktadır.Bağışıklık sistemindeki bozukluklar hastalıklara neden olabilir. Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, bağışıklık sistemi normalden daha az etkin olduğunda meydana gelir, tekrarlayan ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanır. Bağışıklık yetmezliği ayrıca X-SCID gibi genetik hastalıkların bir sonucu ya da farmosötikler veya HIV retrovirüsünün neden olduğu AIDS gibi bir enfeksiyonun sonucu olarak da görülebilir. Buna zıt olarak, kendinebağışık (otoimmün) hastalıklar, normalden fazla etkin olan bir bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokularını yabancı olarak algılayıp, onlara saldırmasıyla sonuçlanır. Yaygın kendine bağışık hastalıklar; romatoid artrit, diyabet tip 1 ve sistemik lupus eritematozus'dur.Bağışıklık sistemi, eski çağlardan bu yana ilgi çeken bir konu olmuş, insanlar tarih boyunca bazı bağışıklık yöntemleri bile geliştirilmiştir.Günümüzde bağışıklık sisteminin çok geniş ölçüde aydınlatılabildiği söylenebilir, bu sistemi oluşturan unsurlardan, hastalıkların tanı ve tedavisinde geniş ölçüde yararlanılmaktadır. Günümüzde "bağışıklık bilimi" olarak bilinen "immünoloji", Eski Roma’da askerlikten muaf (korunmuş) asillere denilen immunitas sözcüğünden gelmektedir. İmmünoloji günümüzdeki rolüyle bilimsel çalışmalarının oldukça önemli alanlarını oluşturmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sistemi-nedir-

<b class=red>Bağışıklık</b> sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar, birincil lenfoid organlar ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Birincil lenfoid organlarda, lenfositlerin üretim işleri yapılırken; ikincil organlarda lenfositler ilk defa antijenlerle yüzleşirler.Bağışıklık sistemi organlarıLenf bezleri: Geniz eti olarak da bilinen, yutağın üst kısmında, burun boşluğunun arka tarafında bulunan lenfoid doku parçalarıdır. Bakteri ve virüs gibi enfektöz ajanları ve onların ürettiği antikorları yakalarlar.Bademcikler: Boğazda, lenfositlerin toplandığı ve dışarıya açılan bir açıklık olan ağızda ilk engeli oluşturan küçük yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenirler.- Timus: Göğsün üst bölümünde, tiroid bezinin altında yer alan ve olgunlaşmamış lenfositlerin kemik iliğinden çıkıp, olgunlaşma sürecine tabi tutuldukları vücut organdır.- Lenf düğümleri: Tüm vücuda yayılmış, B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezlerdir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunurlar. Karaciğer: Özellikle fetüsde olmak üzere, immünolojik etkin hücreleri içerir; T-hücreleri ilk olarak fetüs karaciğeri tarafından üretilirler.- Dalak: Karın boşluğunun sol üst tarafında bulunan ve eski kırmızı kan hücrelerinin yıkımından sorumlu bir organdır. Tek çekirdekli fagositik sistemin merkezlerinden biridir. Enfeksiyonlarla savaşmada yardımcı olur.- Peyer plakları: İnce bağırsağın ileum bölgesinde bulunan lenfoid dokuların yoğunlaştığı bölgelerdir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlar.Kemik iliği: Bağışıklık sisteminin tüm hücrelerinin kökeni olan kök hücrelerin bulunduğu bir merkezdir.- Lenf: Bağışıklık sisteminin hücre ve proteinlerini vücudun bir yerinden diğerine taşıyan, "akkan" olarak da bilinen bir çeşit dolaşım sistemi sıvısıdır.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sistemi-organlari-nelerdir

<b class=red>Bağışıklık</b> sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

AIDS Belirtileri Nelerdir? AIDS hakkında bilinmeyenler

AIDS Belirtileri Nelerdir? AIDS hakkında bilinmeyenler

İnsanların çoğu HIV bulaştıktan sonra belirtileri göstermez. Bazı insanlar virüse maruz kaldıktan birkaç gün veya hafta sonra grip benzeri bir hastalığa yakalanır. Ateş, baş ağrısı, yorgunluk ve ensene büyümüş lenf bezlerinden şikayet ederler. Bu belirtiler birkaç hafta içinde kendiliğinden yok olur.”    İlk enfeksiyondan sonra hiçbir belirti göstermeyebilirsiniz. Virüsün gelişimi kişiden kişiye değişir. Bu durum birkaç aydan 10 yıldan fazlasına kadar sürebilir.–    Bu süreçte virüs bölünerek çoğalır ve bağışıklık sistemindeki hücrelere bulaşarak öldürür. Bağışıklık sistemimiz bizim bakteriler, virüsler ve diğer enfeksiyonlarla savaşmamızı sağlar. –    Virüs enfeksiyonla savaşan CD4+ veya T4 diye adlandırılan hücreleri yok eder.“    Bağışıklık sistemi zayıfladığı anda, HIV bulaşmış kişi şu belirtileri gösterir:-    Enerji kaybı-    Kilo kaybı-    Sürekli ateş ve terleme-    Sürekli veya kalıcı mantar enfeksiyonu-    Kalıcı deri döküntüleri veya pul pul dökülen deri-    Kısa süreli hafıza kaybı-    Herpes enfeksiyonları nedeniyle ağız, jenital ve anal yaralar”    AIDS, HIV enfeksiyonunun en ilerlemiş halidir. Kanın mikrolitresi başına 200′ den az CD4+ hücresi olan her HIV bulaşmış kişi AIDS olarak tanımlanır. Tanım, ilerlemiş HIV hastalığında yaygın olan fakat sağlıklı insanlarda nadiren görülen 26 durumu da kapsar. Bu durumların çoğu bakteri, virüs, mantar, parazit ve diğer organizmaların neden olduğu enfeksiyonlardır. AIDS hastalarında “fırsatçı enfeksiyonlar” yaygındır. Fırsatçı enfeksiyon: Normal olarak hastalığa sebep olmayan pek az patojenliğe sahip olan bir mikro-organizmanın, başka bir hastalık veya tedavi yöntemi nedeniyle aktivasyon kazanarak meydana getirdiği ağır hastalık tablosu.AIDS Belirtileri Nelerdir?Hemen hemen her organ etkilenir. En yaygın belirtiler şunlardır:-    Öksürük ve nefes darlığı-    Nöbetler ve koordinasyon eksikliği-    Zor veya ağrılı yutkunma-    Kafa karışıklığı ve unutkanlık gibi zihinsel rahatsızlıklar-    Şiddetli ve kalıcı ishal-    Ateş-    Görüş kaybı-    Mide bulantısı, karın ağrısı, kusma-    Kilo kaybı ve aşırı yorgunluk-    Ensede sertleşmeyle beraber şiddetli baş ağrıları-    KomaAIDS hastaları Kaposi sarkomu, rahim ağzı kanseri ve lenfoma çeşitli kanser türleri gelişimine meyillidirler. Kaposi sarkomu ağız içinde veya deride yuvarlak kahve, kırmızımsı veya mor lekelere neden olur. AIDS teşhisi konduktan sonra, ortalama yaşam süresi 2-3 sene tahmin edilir.HIV teşhisiHIV testi yaptırmak korkutucu olabilir; bununla beraber, durum müdahale edilebilir olduğundan test yaptırmak önemlidir. Test için diğer kan testlerinde yapıldığı gibi sizden kan alacaklardır. Eğer testiniz pozitif çıkarsa, erken teşhis ve izleme, doktorunuzun hastalığınızın ilerleyip ilerlemediğini ve tedaviye ne zaman başlanması gerektiğini belirlemesine yardımcı olacaktır.Doktorunuz HIV testi ve öncesinde size danışmanlık önerebilir ve bu genellikle test yaptıracağınız klinik veya hastanede mevcut olan bir hizmettir. Bu size şu fırsatları verecektir:”    Test yaptırma korkunuz hakkında konuşmak”    Eğer testiniz negatif çıkarsa, HIV kapma riskinizi azaltmak için neler yapabileceğinizi öğrenmek”    Eğer testiniz pozitif çıkarsa, diğerlerine HIV bulaştırmamak için neler yapabileceğinizi öğrenmek”    HIV’in sizi sosyal, duygusal, mesleki ve finansal açıdan nasıl etkileyeceği gibi kişisel problemler hakkında düşünmek”    Mümkün olduğunca uzun süre sağlıklı kalabilmek için neler yapmanız gerektiğini öğrenmekhttp://www.e-psikiyatri.com  

http://www.ulkemiz.com/aids-belirtileri-nelerdir-aids-hakkinda-bilinmeyenler

Antibiyotik Direnci Kabus Olmaktan Çıkacak Mı?

Antibiyotik Direnci Kabus Olmaktan Çıkacak Mı?

Son günlerde sık sık gündeme gelen antibiyotik direnci için yeni bir yöntem bulan Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, “Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi. Antibiyotik direnci tıpta çok büyük bir problem haline geldi. Türkiye'de ve dünyada birçok hasta, hastanelerde kaptıkları antibiyotiklere dirençli bakteriler yüzünden ölüyor. Bu tür enfeksiyonların asıl sebebinin bakterilerin biyofilm oluşturması olduğunu belirten Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, yaptıkları araştırma sayesinde bakterilerin, 3 boyutlu biyofilmler oluşturup, metabolizmalarını yavaşlatarak dışarıdan besin alınımını durdurduğunu belirtti.  Aynı zamanda, antibiyotiklerin de alınımının durduğunu kaydeden Durmuş, “Böylelikle, antibiyotiklere ve hastanın bağışıklık sistemine karşı direnç kazanıyorlar. Geçtiğimiz senelerde, bazı nanomateryallerin antibakteriyel özellikleri gösterildi. Ancak, nanoteknoloji alanında asıl medikal problem olan biyofilmler üzerine çalışmalar çok az. Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi.   Dr. Durmuş, bu doktora çalışmasıyla ayrıca 2012 yılında Amerika’da ülke çapında yapılan ve mühendislik öğrencilerinin katıldığı “CIMIT Student Prize for Healtcare” adlı yarışmada finalist olmuş, yarışmaya katılan 78 projeden ilk 10 proje arasına girerek, 10 bin dolar araştırma fonu kazanmıştı.(*) Vancomycin’den 2 Kat Etkili YöntemMRSA enfeksiyonlarının tedavisinde şu anda klinikte kullanılan en yaygın antibiyotiğin Vancomycin olduğunu dile getiren Durmuş, bu antibiyotiğe de dirençli bakteri türleri de oluşmaya başladığına dikkat çekti. Durmuş, yaptıkları çalışmayla ilk kez, süperparamanyetik demiroksit nanoparcacıkların (Resim 1) Vancomycin - dirençli MRSA’yı öldürdüğünü ve bu parçacıkların Vancomycin’den 2 kat etkili olduğunu gösterdiklerini belirtti.  Durmuş, ayrıca, sentezlenen nanoparçacıkların vücutta birçok enfeksiyona sebep olan gram-negatif E. Coli ve P. aeruginosa  biyofilmlerini yok etmeyi başardığını kaydetti.  “Bakterilere Şeker Verip Kandırdık”Literatürde nanoparçacıkların 3 boyutlu yapısından dolayı biyofilmlerin içine çok da nüfuz edemediğinin gösterildiğini vurgulayan Durmuş, “Bu problemi çözmek için, geliştirdiğimiz nanoparçacıkların biyofilmlerin içine alınımı ve etkisini arttırmak için ilginç bir metot geliştirdik. Nanoparcacık solüsyonuna şeker (fruktoz) ilave edildiğinde, antibakteriyel özelliklerin yüzde 90 oranında arttığını gösterdik. Bu basit yöntemle besin alınımını durduran bakterilere şeker verip “kandırarak” nanoparcacıkların daha iyi alınımını sağlamış olduk” diye konuştu.  Manyetik Nanoparçacıklar Memeli Hücrelerinin Büyümesini Hızlandırırken, Bakterileri ÖldürüyorBu çalışmalara ek olarak, sentezlenen demiroksit nanoparçacıkların memeli hücrelerine olan etkisinin, kemik hücreleriyle deneyler yapılarak araştırıldığını dile getiren Durmuş, şunları söyledi: "Yapılan çalışmalarda nanoparçacıkların toksit etkilerinin minimum olduğu ve hatta manyetik nanoparçacıkların kemik hücrelerinin büyümesinde pozitif etkisi olduğu görüldü.  Klinik uygulamalara geçmeden önce bu parçacıkların memeli hücreleri ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri ve toksiteleri daha detaylı incelenmelidir. Özetle, manyetik nanoparçacıklar memeli hücrelerinin büyümesini hızlandırırken, bakterileri öldürüyor. Bu ve diğer çalışmalar, enfeksiyonların tedavisinde antibiyotiklere alternatif terapiler yaratma konusunda büyük bir potansiyeli olduğunu göstermiştir.  Gelecekteki uygulamalarda, nanoparçacıklar kana verildikten sonra manyetik bir güç kullanarak enfeksiyonlu bölgelere gönderilir ve MRI benzeri yöntemlerle görüntülenip sürekli monitör edilebilir.  Bu tarz uygulamalar bulaşıcı hastalıkların ve kanserin erken teşhisi ve tedavisi konusunda gelecekte çığır açma potansiyeline sahip." Kaynaklar: http://www.cimit.org/news/cimitprize-2012-finalists.html  http://brownengineering.blogspot.com/2012/03/three-biomedical-engineering-graduate.html  http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/adma.201302627/abstracthttp://iopscience.iop.org/0957-4484/19/26/265101/http://fesraoz.blogspot.com.trHazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/antibiyotik-direnci-kabus-olmaktan-cikacak-mi

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Toplumda beslenme konusu olduğunda hep akla zayıflama gelir oldu. Ancak uzmanlar doğru ve sağlıklı beslenme üzerinde durulması gerektiği konusunda uyarıyor. Besinlerin doğru tüketiminin kanseri nasıl etkilediği hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, besin çeşitleri ve kansere etkisi üzerine Med-Index'e konuştu. Pek çok hastalıkta olduğu gibi kanserde de tedaviden çok hastalığa yakalanmama yani korunma çok daha önemli vez ahmetsizdir. Her durumda hemen ilaçlara başvurmak yerine meyve, sebze ve her baharatın birer ilaç olduğunu unutmamak gerekiyor. Hastalıklardan korunmada en önemli basamağın beslenme ve yaşam biçimi olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı konu hakkında şu bilgileri verdi: “Kanserde beslenme daha da önem kazanmakta çünkü beslenme ve özellikle bazı besinler kanser için bir panzehir adetaki biz bunlara “antioksidant” lar diyoruz.Obezite Kanser İlişkisiÖzellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır. Posa Alımı Kalın Bağırsak – Rektum Kanserlerinin Önlenmesinde Etkili Karbonhidratlar başlıca enerji kaynağımızdır. Gereksinimin üzerinde alınması obeziteye neden olur. Bunun yanı sıra, kepekli tahıl ürünleri, kuru baklagiller, taze sebze ve meyvelerin fazla tüketilmesi, posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir. “Yağın Fazla Alımı Bazı Hormonların Çalışma Düzenini Bozar”Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) canlı organizmalarda yağ içinde birikir ve özellikle hayvansal kaynaklı fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.Özellikle kalın bağırsak-rektum kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar. Yağın yakılmasıyla oluşan oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar.“Bazı Kanser Türleri Hayvansal Proteini Çok Tüketen Ülkelerde, Hayvansal Proteini Az Tüketen Ülkelerden Daha Fazla Görülmektedir”Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir.Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.Vitaminler ve Kanser İlişkisiA vitamini :Yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde, A vitamininin ön maddeleri karotenoidler bulunur. Bunlar güçlü antioksidan özelliği taşırlar ve vücutta A vitaminine dönüşürler. Hayvansal besinlerde de(karaciğer, süt yağı, yumurta sarısı gibi ) A vitamini bulunur. A vitamini ve özellikle A vitamininin ön maddesi karotenoidler kanserejen maddelerin etkisini azaltarak kanserin önlenmesinde etkindirler.C vitamini :En fazla taze sebze ve meyvelerde bulunur. En çok C vitamini içeren besinler; kuşburnu, maydanoz, tere, roka ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, yeşilsivri biber, turunçgiller, domates, çilek ve patates’tir. C vitamini vücuda alınan kanserojenleri etkisiz hale getirir.E vitamini :Başta bitkisel yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, özü alınmamış tahıllar, fındık, fıstık gibi kuruyemişler, kuru baklagiller olmak üzere çeşitli yiyeceklerde bulunur. Bazı toksik maddelerin etkilerini azalır, güçlü bir antioksidan olduğu için yağların ve hücrelerin oksidasyonunu (bozulmasını) önler.D vitamini :Karaciğer, yumurta sarısı, süt ve süt ürünlerinde az miktarda bulunur. Günlük beslenme ile D vitamini gereksinmesi karşılanmaz. En iyi kaynağı güneştir.Düzenli güneşle temas ile derideki ön maddeden D vitamini oluşur ve gereksinmeyi karşılar. Düzenli güneşten yararlanarak vücutta yeterli D vitamini oluşumunun sağlanması ve yeterli kalsiyum alımı kemik kanseri riskini azaltır.Kanser Oluşumuna Neden Olan MinerallerNikel : Hava ve suda bulunur. Aşırı alımı kansere neden olabilir.Kurşun : Taşıtların egzozları, fabrika atıkları, boyalar en önemli kaynaklarıdır. Çevre kirliliği ile su ve besinlere geçerek vücuda alınır. En önemli kanserojenlerdendir.Kadmiyum : Kentlerin kirli havasından ve fabrika atıklarından sulara ve besinlere karışarak vücuda alınır. Fazla alımı kanser oluşumuna neden olmaktadır.Arsenik : Ani zehirlenmeler yaptığı gibi, az miktarlarda sürekli alımı deri ve akciğer kanser riskini arttırır. Fabrika atıkları ile hava, su ve besinlere karışarak vücuda alınır.Asbest : Gemi, bina, taşıt, ev aletleri kaplamalarında önemli miktarda bulunur. Kaplamaların dökülmesiyle havaya yayılmakta, bu havanın solunmasıyla akciğer kanser riskini arttırmaktadır.Kanserden Koruyucu MinerallerSelenyum : En çok su ürünlerinde ve kepeği ayrılmamış tahıl ürünlerinde bulunur. Dilyetle yeterli miktarda tüketimi kanserojenlere karşı ko- ruyucudur.Çinko : En zengin kaynakları, ay çekirdeği, su ürünleri, etler, mantar, yumurta ve kuru baklagillerdir. Yeterli düzeyde çinko alımı, A vitamininin etkisini ve savunma sistemini güçlendirerek kansere karşı koruyucudur.İyot : En iyi kaynağı iyotlu tuzdur. İyot yönünden zengin besinler; balıklar ve mantardır. İyot eksikliği tiroit bezinde kanser oluşturma riskini de arttırabilir.Molibden : Vücudun gereksinimi çok düşüktür. En zengin kaynakları; kurubaklagiller, kepekli tahıl ürünleri ve koyu yeşil yapraklı sebzelerdir.Bakır : En zengin kaynakları; etler, su ürünleri, kuru baklagiller, yağlı tohumlar, pekmezdir. Yetersizliğinde deride, beyin işlevlerinde ve kan hücrelerinin yapımında bozukluklar olur. Aşırı bakır alımı toksik olduğundan, kanserden korunmak için ek bakır alınması önerilmez.Demir : Demirden zengin besinler; etler, su ürünleri, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, susam, pekmez, kuru meyvelerdir. Demir bazı kimyasal kanserojenlerin etkisini azaltır. Fazla alımı zararlı olabileceği için uygun miktarlarda alınması önerilir.Kalsiyum : Kemik gelişimi ve sağlığı için en önemli besin ögesidir. Kalsiyumun en iyi kaynağı süt, yoğurt, peynir, dondurma, yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagillerdir. Kalsiyum, kemik ve kalın bağırsak kanser riskini azaltır.“Fazla Bira İçenlerde Kalın Bağırsak-Rektum Kanseri Daha Fazla Görülür” Fazla bira içenlerde kalın bağırsak-rektum kanseri daha fazla görülür.Sert içkileri fazla tüketenlerde, ağız, baş ve boyun kanserleri sık görülür.Alkol tüketimi fazla olanlarda karaciğer kanseri sık görülür.Sigara ile birlikte alkol alışkanlığı kanser riskini daha da fazla arttırır. Alkol beslenme durumunu da olumsuz yönde etkilediğinden kanser riskini arttırıcı faktörler arasında yer alır.Kanser Riskini Arttıran BesinlerÇevredeki  zararlı kimyasallar besinlerin yağlı kısımlarında birikir. Eğer yağlı kısım iyice ayrıldıktan sonra yenilirse, zararlı kimyasalların vücuda girişi azalır. Et ve peynirler ne kadar yağlıysa kanser yapıcı madde de okadar çoktur içinde.·         Yağda kızartılmış besinler ·         Tuzlanmış besinler ·         Tütsülenmiş besinler ·         Nitrit, nitrat eklenmiş besinler(Salam, sosis vb.işlenmiş et ürünleri)·         Ateşe çok yakın pişirilmiş kebaplar ·         Hamburger·         Domuz eti ve yağlı tüm etler·         Terayağı, içyağıKanser Riskini Azaltan Besinler Nelerdir?Kanser Riskini Azaltan Sebzeler·         Soğan, sarımsak ·         Lahana ·         Havuç, ıspanak ·         Marul, kıvırcık, salatalık ·         Pazı, asma yaprağı·         Karnabahar, pırasa, şalgam, turp ·         Maydanoz, tere, nane, roka ·         Biber ·         Taze-kuru fasulye, bezelye·         Bakla, mantar, patlıcan, enginar ·         Kabak ·         Domates, pancar, bamya Kanser Riskini Azaltan Meyveler·         Portakal, greyfurt, limon ·         Kuşburnu, böğürtlen, kızılcık ·         Elma, armut, ayva, erik ·         Kiraz, vişne, çilek ·         Kavun, karpuz·         Üzüm, incir, nar,dut·         Muz, hurma, yeni dünyaKanser Riskini Azaltan Kuru yemişler• Leblebi, kestane, badem, fındık, fıstık, ceviz ( dozunda tüketildiği taktirde.. )Kanser Riskini Azaltan Tahıllar• Kepekli ekmek• Çavdar ekmeği• Bulgur, yarmaKanser Riskini Azaltan Hayvansal besinler• Yumurta• Yağsız peynir, çökelek, yoğurtKaynaklar:•1.      Chemopreventive Effects of Tea in Prostate Cancer: Green Tea vs. Black Tea   :MolNutr Food Res. 2011 June ; 55(6): 905–920. doi:10.1002/mnfr.201000648.•2.      Diet and breast cancer, Isabelle Romieu, MD, MPH, ScD :SaludPublicaMex 2011;53:430-439.•3.      Nutrigenomics, Vitamin D and Cancer Prevention :J NutrigenetNutrigenomics 2011;4:1–11•4.      GurungR.L , Lim S.N, Khaw A.K ; Thymoquinone ınduces telomere shortening, DNA damage and apoptosis in human glioblastoma cells, PLoS one. 12;5(8):e12124(2010).•5.      Elif G. , KansereKarşıSavunmasızDeğilsiniz, PostigoYayınları, 2011http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/beslenme-kanseri-nasil-etkiler

Vitilgo Cilt Hastalığı Nedir

Vitilgo Cilt Hastalığı Nedir

Bir çeşit cilt hastalığı olan vitolgo çoğu insanın hayatını kabusa çeviren bir hastalıktır.Vitolgo genelde yüz,kol,bacak bölgelirnde oluşur.Kadın erkek her kezin başına gelebilecek ,görünüm olarak ta kişiyi rahatsız edecek bir rahatsızlıktır.Vitilgo hakında bilmek istediğiniz bilgiler konumuzda yer almaktaVitilgo Cilt HastalığıVitiligo, pigment kaybına bağlı deride beyaz, yama tarzında lekelerle giden bir deri hastalığıdır. Vücudun herhangi bir bölümü etkilenebilir. Sık tutulan alanlar: yüz, dudaklar, eller, kollar, bacaklar, genital bölgeler.Kimlerde görülür? Yüz kişinin 1-2 sinde görülür. Hastalık, genellikle 20 yaştan önce başlar. 1/5 hastada aile öyküsü vardır. Vitiligolu hastaların çoğunun genel sağlık durumu iyidir.Derinin rengini ne belirler?Deri, saç, ve göz rengini belirleyen melanin pigmentidir. Melanosit denilen hücrelerde üretilir. Eğer bu hücreler ölürse veya melanin yapamazsa deri rengi açılır veya tamamen beyaz olur.Vitiligoya ne neden olur?Vitiligo, derinin melanosit hücrelerinin kaybının sonucudur. Bunun nedeni bilinmez, ancak 4 ana teori vardır.Normal görev yapamayan sinir hücreleri melanositlere zarar verecek maddeler üretirler.Vucudun kendi bağışıklık sistemi melanositleri yıkar. Çünkü vücut, pigmenti zararlı bir madde gibi algılamaktadır.Melanositler kendi kendini yıkar. Pigment oluştururlarken oluşan yan ürünler sayesinde yıkılırlar.Melanositleri hasara yatkın kılan genetik bir bozukluk vardır.Vitiligo nasıl gelişir?Hastalığın seyri ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Açık tenli kişiler, ya vitiligolu alanlar ile normal deri arasındaki renk farkını direkt fark ederler ya da bronzlaşmanın ardından fark edilir. Esmer kişilerde vitiligo yıl boyunca daha kolay fark edilir. Yaygın vitiligo, bazen tüm vücutta pigment kaybı yapabilir. Ne kadar pigment kaybı olacağını önceden kestirmek zordur. Tipik vitiligo, süt beyazı alanlarla kendini gösterir. Pigment kaybının derecesi her vitiligo plağında farklı olabilir. Vitiligo alanında pigment gölgeleri veya alanın etrafında koyu renkli halka olabilir.Vitiligo, genelde hızlı pigment kaybıyla başlar. Bu kayıp, bilinmeyen nedenlerden dolayı işlem duruncaya kadar devam eder. Pigment kaybı dönemlerini, pigmentin değişmediği dönemler takip eder. Bu siklüsler sonsuza kadar devam edebilir.Vitiligo hastalarında deri renginin kendiliğinden geri dönmesi nadirdir. Artık vitiligosu olmayacağına inanan hastalar, aslında tüm pigmentlerini kaybetmişlerdir ve derilerinde zıtlık yaratan alan kalmamıştır. Vücutlarında tek renk vardır ancak vitiligoları devam eder.Vitiligo nasıl tedavi edilir?Bazen vitiligo için en iyi tedavi, hiç tedavi etmemektir. Açık renkli kişilerde bronzlaşmaktan kaçınmak, deride zıtlık oluşmasını önler. Vitiligolu alanın güneşe olan doğal savunması kaybolmuştur. Bu alanlarda kolaylıkla güneş yanığı gelişebilir. Bu yüzden, en az 15 faktörlü bir güneş koruyucu kullanılmalıdır. Güneşten olabildiğince kaçınılmalıdır. Vitiligoyu makyaj veya boyalarla örtmek güvenli ve kolay bir yöntemdir. Suya dayanıklı kozmetikler, hemen hemen her deri tipi için mevcuttur. Ayrıca bronzlaştırıcı bileşikler de mevcuttur. Bunlar, dihidroksi aston denen bir kimyasal madde içerirler ve deriye bronz renk katabilmek için melanositlere gerek duymazlar. Bu ajanlar da yavaş yavaş silinirler ve hastalığı iyileştirmezler. Sadece görünümü düzeltirler. Dövmeler de küçük vitiligo plağında mikropigmentasyonla yardımcı olabilirler. Güneş koruyucular ve makyajlar tatmin etmezse doktorunuz başka bir tedavi yöntemi önerebilir. Tedavi, ya normal deri rengine dönüş (repigmentasyon), ya da az miktarda kalmış normal renkteki alanların rengini açmak (depigmentasyon ) şeklinde olabilir. Repigmentasyon metodlarının hiçbiri tümüyle veya kalıcı değildir.Repigmentasyon tedavisi:1)Topikal kortikosteroid: vitiligoKortikosteroid içeren kremler, küçük lu alanların renginin geri dömesinde etkilidir. Bu yöntem, diğer tedavilerle birlikte de uygulanabilir. Ancak, bu ajanların, deriyi inceltme gibi yan etkiler vardır ve doktor kontrolünde kullanılmalıdırlar.2)PUVA tedavisi: Psoralen adında bir ajan kullanılır. Bu ajan, deriyi ışığa duyarlı kılar. Ardından deri, özel bir tip UV ışığına maruz bırakılır. Özel bir tıbbi donanım gerekir. Eğer vitiligo sınırlı bir alandaysa UVA tedavisinden önce psoralen sadece deriye uygulanabilir. Ancak genellikle hap olarak ağızdan verilir. PUVA ile tedavide yüz, gövde ve kol ve bacakların gövdeye yakın kısımlarında eski deri renginin kazanılma ihtimali %50-70 tir. El ve ayaklar zayıf cevap verir. Genellikle 1 yıl boyunca haftada 2 kez tedavi gerekir. PUVA’nın güneş yanığına benzer reaksiyon oluşturmasına sık rastlanır. Uzun dönemde kullanıldığında deride çillenme görülebilir ve deri kanseri riski artar. Psoralen, gözleri de ışığa daha duyarlı kıldığı için UVA bloke edici güneş gözlüğü günbatımına kadar kullanılmalıdır. Böylelikle katarakt oluşumu riski azalır. PUVA, 12 yaşın altındaki çocuklarda, gebelerde, süt emziren annelerde veya belli bazı durumlarda (ilaç kullanımı, hastalık) uygulanmaz.GreftlemeNormal deri alanının vitiligolu alana transfer sadece belli bazı merkezlerde ve belli bir grup hastada yapılabilir. Genellikle tedavi edilen alanlarda renk tamamen geri dönmez.Depigmentasyon tedavisi:Vitiligosu çok yaygın hastalar için en pratik yöntem, kalan pigmente alanın renginin açılıp tüm vücuda aynı rengin kazandırılmasıdır. Bu, hidrokinonların monobenzil eter formu ile sağlanabilir. Bu tedavi yaklaşık bir yıl alır. Sonuç kalıcıdır.Çocuklarda vitiligonun tedavisi:Çocuklar için genellikle çok yoğun tedaviler önerilmez . Güneş koruyucular ve makyaj en iyi yöntemdir. Kortikosteroidli merhemler kullanılabilir ancak kontrollü olmalıdır. 12 yaşa kadar PUVA önerilmez. Yine de yarar ve zararı tartılarak karar verilmelidir.Vitiligo tamamen tedavi edilebilir mi?Araştırmalar devam etmekte ve yeni tedavilerin gelişeceği ümit edilmektedir. Şu an vitiligonun tam nedeni bilinmemektedir. http://www.estetiktr.net

http://www.ulkemiz.com/vitilgo-cilt-hastaligi-nedir

Makat Çatlağı Nedir, Tedavisinde En Etkili Yöntemler Nelerdir?

Makat Çatlağı Nedir, Tedavisinde En Etkili Yöntemler Nelerdir?

Makat çatlağı utandıran hastalıklar arasında yer alır ve en çok kış aylarında görülmektedir. Kış aylarında kabızlık şikâyetlerinin artması en başta olmak üzere makat çatağına neden olabiliyor.Cam batması gibi tuvalete gitmeyi zorlaştıran ve yırtılırcasına aşırı şiddetli bir ağrı yaşatır. Tıpta adı anal fissür olan halk arasında da makat çatlağı olarak bilinen ve Türk toplumunda sıklıkla görülen rahatsızlıklar arasında ilk sıralarda geliyor.Makat Çatlağı Yüzünden Tuvalete Gitmek İşkenceMakat çatlağı tuvalete gitmeyi zorlaştıran kaşıntıdan kanamaya, ağrıdan şişmeye kadar birçok soruna problem yaratıyor. Bu rahatsızlıkla hayatın herhangi bir döneminde hatta bebeklik döneminde bile karşılaşılabiliyor. Makat bölgesinde sıklıkla görülen ağrılı sorun en başta gelmekte. Bazı hastalar ise cam batması ya da bıçak kesmesi gibi ifade eder yaşadıkları acıyı.Makat derisi fazla sayıda sinir ucu içerdiği için oldukça hassas bir yapıya sahiptir ve herhangi bir değişiklik olması sinir uçları tarafından çok kolay hissedilebiliyor. Bu bölgede oluşan, yaralanma, kesik ya da çatlak gibi problemler bu nedenle yok yoğun acı hissi yaratıyor. Bu durumun diğer bir nedeni ise makatın fizyolojik yapısından kaynaklı iki farklı ve iç içe geçen yerleşik kas tabakasının sarılı olmasıdır. Dışkılama esnasında zorlama kas yapısında refleks olarak kasılmaya sebep olmakta. Bu kasılma da oluşan çatlağın daha fazla derinleşmesine ve yırtılmasına sebep oluyor. Yırtılma kasılma ve daha fazla kasılma daha fazla yırtılma olarak özetlenebilecek bir durumdur. Kısaca kısır döngü.Kabızlık Makat Çatlağı Sorununu Ağırlaştırıyor!Genelde makatı zorlayan kabızlık, nadir durumlarda ishal ve düzensiz dışkılama başka nedenlere bağlı olarak gelişebilmekte. Makat çatlağı sorunu bebeklerde bile görülebilmektedir. Bu problemin yaygınlığındaki en büyük neden dışkılama zorluğunun yaşanmasından kaynaklanır. Yaşanan bu zorluk sebebiyle makatta yüzeysel çatlaklar oluşuyor ve bu durum geçici yani akut olarak kabul ediliyor. Bazı makat çatlakları yani komplike olmayan durumlarda basit tedavi yöntemleriyle iyileşebiliyor. Ancak bazı hastalarda çatlak, derin ve uzayarak kronik bir hal alabiliyor ve üstelik her dışkılama esnasında dışkı buradaki yara ile temas ediyor. Bu durumda da iyileşme gecikiyor ve makat iç kasının kasılmasına neden olmaktadır. Makat iç kasının kasılı kalması ya da gevşemesi çatlağın iyileşmesine engel oluyor. Bu hastalıklarda makatta dinlenme basıncı olarak tanımlanan sıklık artarak bir sertliğe dönüşüyor.Makat Çatlağı Saatlerce Süren Acıya Neden Olabiliyor!Makat çatlağı, aşırı ıkınma yani sıklıkla makatın aşırı zorlanması sonucunda oluşuyor. Bu sıkıntı kış aylarında daha sık görülüyor. Kış aylarında kabızlık şikâyetinin artması en başta olmak üzere, devamlı dışkı yumuşatıcı kullanımı, ishal, , lösemi, hamilelik dönemindeki hormonal değişimler, crohn hastalığı, makat yoluyla cinsel temas ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi birçok sebep de makat çatlağına neden olabiliyor. Hastalar çoğunlukla dışkılama sırasında yırtılır tarzda veya küçük bir cam parçası çıkarır tarzda şiddetli ağrı hissediyor ve bu ağrı, dışkılamadan sonra dakikalar hatta saatlerce devam edebiliyor. Genelde hastalar ağrı sebebi ile dışkılamadan kaçınıyor.Dışkılamayı geciktirme de dışkının daha da sertleşmesine neden oluyor. Sonuçta bu durumda yırtığın daha da derinleşmesine sebep oluyor. Sonuçta bu durumda da yırtığın daha da derinleşmesine sebep oluyor. Böylece bir kısır döngü halinde bu yakınmaları yaşıyor ve şikâyetleri giderek daha belirgin bir hal alıyor.Geçici – Akut Anal Fissür: Hasta yalnızca dışkılama esnasında acı hisseder. Tuvaletten çıktığı zamansa ağrı hissi kendi kendine azalır ve az da olsa kanama oluşabilir. Şikâyetler 2 ile 4 hafta devam edebiliyor.Kronik Anal Fissür: Hasta tuvaletten çıktıktan sonra da 1 ile 4 saat arası aynı acıyı yaşamaya devam eder. Be esnada kanama oranı artabiliyor ve akut olarak başlayan bu durum 6 ile 8 haftadan sonra da devam ederek kronik hale dönüşüyor.Makat Çatlağı Tedavi Yöntemleri Nelerdir?Diyet düzenlemeleri, ılık su banyoları, dışkı yumuşatıcıların kullanımı, spazm giderici ve lokal anestezik kremler. Kronik anal fissürlerdeyse GNT krem ve Botoks enjeksiyonuyla uygun hastalarda ameliyatsız tedavi sağlanılabiliyor.Kaynakça:www.medikalakademi.comYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/makat-catlagi-nedir-tedavisinde-en-etkili-yontemler-nelerdir

Çocuklardaki Saman Nezlesi Astımla Tehdit Ediyor

Çocuklardaki Saman Nezlesi Astımla Tehdit Ediyor

Çocuklarda görülen alerjiler saman nezlesine sebebiyet verir. Özellikle bahar aylarında artışı gözlemlenen saman nezlesi, havanın etken olduğu bir alerjik durumdur. Tabi her alerjik saman nezlesinin kökeni alerji de olmayabilmektedir. Saman nezlesinin tıbbi adı Alerjik Rinit olarak bilinmektedir. Saman nezlesi yani Alerjik Rinit genellikle bahar ayında polenlerin ortaya çıkmasıyla reaksiyon gösterir. Ancak alerjiler sadece polene değildir. Farklı alerji türleri olan hayvan, küf, akar alerjilerinde de görülen bir durumdur. Saman nezlesi alerjik kökenli olduğundan yine alerjik kökenli astım hastalığına dönüşebilmektedir. Saman nezlesi özellikle çocuklarda bağışıklı düşürerek basit bir saman nezlesini oldukça farklı bir boyuta taşıyarak durumu ciddileştirmektedir. Saman Nezlesinin Belirtileri Nelerdir?Saman Nezlesi, çocuklarda bağışıklık sisteminin düşüş olmasıyla başlayan bir süreçtir. Çocuklarda saman nezlesi en çok burun akıntısı olarak kendini gösterir. Bu durum grip ya da normal nezle ile karıştırılmaktadır. Genel olarak saman nezleleri alerjik bir ortama girildiğinde reaksiyon göstererek vücutta farklı tepkiler oluşturmaktadır. Bunlardan en belirgin tepkiler burun akıntısı, göz kaşıntısı, gözde akma, gözde kanlanma hapşırma ve kaşıntıdır.Astım ve Saman Nezlesi (Alerjik Rinit) İlişkisiSaman nezlesi hava yoluyla oluşan alerjik bir reaksiyondur. Bu yüzden havayı burundan soluyarak akciğerlerimize taşırız. Bu yüzden saman nezlesi olan çocukların astım belirtisi göstermesi çok normaldir. Saman nezlesi astımı tetikleyen en önemli unsurlardan biridir. Alerjik saman nezlesi olan çocukların alerjik bünye nedeniyle burundan aldıkları sağlıksız hava etkisini akciğerlerde sürdürerek akciğerlere oturarak broşları tıkayabiliyor. İşte bu anda solunum yollarında astım hastalığının belirtileri kendini göstermeye başlıyor.Çocukta Saman Nezlesi Ne Zaman Astım’a Dönüşür?Çocuklarda görülen Saman nezlelerin belirtisi olarak burun akıntısı, hapşırma, göz kaşıntısı gibi durumlar sergilediğini söylemiştik. Bu şekilde zaten yerince rahatsız olan çocuk saman nezlesinin boyut değiştirip astıma geçiş yaptığında nefes darlığı çekmeye başlar. Daha ileri boyutta ise nezlenin nefes darlığı ve öksürük kaçınılmaz boyuta gelir. Çocuğu bu dönüşümlerden korumak için alerjisini tetikleyen ortamlardan uzak tutmak çok önemli bir faktördür. Buna ek olarak Saman nezlesi uygun tedavi yöntemleri uygulanmalı ve doktor gerekli görüyorsa alerjik aşı yaptırılmalıdır.Kaynakça:www.medikalakademi.comYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/cocuklardaki-saman-nezlesi-astimla-tehdit-ediyor

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Çölyak hastalığı ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır. Bağırsaklar içersinde sindirimi sağlayan yapıların bozulması ile ortaya çıkar. Çölyak hastalığı her yaşta tanı konulabilir. İlk başlarda başka hastalıklarla da karıştırılması olasıdır. Belirtileri ise kas zayıflığı, ağız içersinde oluşan aflar, iştahsızlık, eklem ağrıları, kemik ağrıları, sinirlilik ve gerginlik, ciltte döküntüler ve kaşınmalar. Küçük çocuklarda en çok ishal, boy kısalığı, kilo kaybı, yemek yese de kilo almama, yediklerini çıkartma ilerleyen yaşlarında ise kemik zayıflıkları, karaciğer enzimleri bozukluğu hatta daha sayamadığımız birçok nedenle kendilerini gösterirler. Çölyak hastalığının ne olduğu ile ilgili detaylı bilgi için colyaklayasamak adlı internet sitesindeki yazılara bakabilirsiniz. Çölyak hastalığına yakalanan kişiler gluten içeren yiyecekler yiyemezler yedikleri an bu hastaların ince bağırsak sistemine zarar verirler. Villus adı verilen ince bağırsakta bulunan ve besinlerin emilmesini sağlayan yapıların tümü görevini yapamaz ve düzleşir. İnce bağırsak enzimleri bozulduğu için bağırsak görevini yapamaz hale gelir ve hasta ne kadar beslenirse beslensin kilo alamaz beslenemez. Böylece vücut kendi bağışıklık sistemine zarar vermeye başlar. Vücut kendi bağışıklık sistemine zarar verdiği için bu hastalığa sindirim sistemi hastalıda da denilebilir. Çölyak hastalığının teşhisi çok önemlidir. Bu yüzden bu hastalarını büyük bir araştırma hastanesi uzman bir gastroenterolog tarafından kontrol edilmelidir. Bu uzman doktor tarafından yapılacak kan testleri ve ince bağırsaktan alınacak biyopsiler ile tanımları yapılabilir. Çölyak hastalığı genelde bir genetik hastalık olarak bilinmektedir.Bu hastalık her yaş grubunda rahatlıkla ortaya çıkabilmektedir. Kimi insanda bir stres anında, kiminde doğum sonrasında, kimi insanı da iltihap tetikleyebilir. Tanı yöntemlerinden sonra Çölyak hastası kişi kendi perhizine çok dikkat etmek zorundadır. Gluten içeren tüm yiyeceklerden uzak durmaz zorunda olup, buğday, arpa, yulaf ve çavdar ununda uzak durmak zorundadır. Beslenme alışkanlıklarını tamamen değiştirmek zorunda kalan bu hastalar sıkı bir diyet uyguladıkları zaman genelde hastalıkları ile ilgili bir şikâyetleri kalmaz. Diyetin ardından ve beslenme şeklini değiştirme sürecinden sonra ince bağırsakta oluşan tahribat yavaş, yavaş azalır ve bağırsak düzeyi kendini toplaya başlar. Hastanın şikâyetleri belli süre azalmaya başlar. İnce bağırsakların hemen kendini toparlaması zaman alır. Genelde hastanın yaşına göre de farklılıklar göstermektedir. Gluten içeren gıdaların gösterdiği bu rahatsızlıklar uzun süre hissedilebilir. Her ne olursa olsun bu hastalar kesinlikle diyetlerine uymak zorunda kalan hastalardır. Diyetlerini bozdukları anda daha ciddi rahatsızlıklara neden olacaklarını bilmek zorundadırlar. Çölyak hastaları asla normal beyaz undan yapılmış ekmekleri, makarnaları, börekleri, çörek ve bisküvileri tüketemezler. Bu hastalara önerilen yiyecekler arasında gluten içermeyen mısır unu, patates unu, soya ununu sayabiliri. Bu gluten içermeyen unlar Çölyak hastalarını istediği kadar tüketmekte serbest olduğu unlardır. Bu hastalığın bilimsel olarak kanıtlanmış olan tek tedavi yöntemi Glutensiz diyet tedavisidir. Bu hastalar asla ama asla bu diyet şeklinde vazgeçmemelidirler. Çölyak hastaları kullandıkları her türlü besine dikkat etmek zorunda olan kişilerdir. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/ulkemizde-colyak-hastaligi

Uyurken İnsan Vücudunda Neler Olur?

Uyurken İnsan Vücudunda Neler Olur?

Uyku tartışılmaz bir şekilde hayatımızda büyük önem arz etmektedir. Bedensel ve ruhsal sağlığımızı korumak açısından bir insan hayatının yaklaşık olarak üçte birini uykuda geçirir.Uyku pasif bir dinlenme süreci değildir. Sanıldığının aksine; gün boyunca zihni meşgul eden olaylar, gerginlikler bir süzgeçten geçirilerek ayıklanır. Uyku esnasında hormon düzeyi yükselir, sindirim ve bağışıklık sistemi devreye girer, deri yapılandırılması başlar ve hücre bölünmesi en çok uyku esnasında gerçekleşir.Uykuda Neler Yenilenir?Cildimizin sağlıklı ve pürüzsüz kalabilmesi için 10 gr derinin dökülmesi gerekmektedir.Uyku esnasında ne güneş ne de rüzgar hücre bölünmesine etki edemediği için hücre bölünmesi hızlanır, hormon düzeyi artar ve reaksiyon hızlanır. Tüm bu olayların gerçekleşmesi için, vücudun oksijene ihtiyacı vardır; bu yüzden uzmanlar yatak odalarının uyumadan önce havalandırılmasını tavsiye eder. Uyku sırasında insan vücudu ısısını 2 derece düşürür ve özellikle rüya görülen zamanlarda vücut bol sıvı üretir. Sabahları saçlarımızın nemli olmasının sebebi budur.Ayrıca Uyku esnasında vücudun daha çok yağ yaktığı görülmüştür. Kolombiya Üniversitesi Obezite Araştırma Merkezinin 2004 yılında yaptığı çalışmaya göre 6 saat uyuyan insanların 7-8 saat uyuyan insanlara göre daha kilolu olduğu saptanmıştır.Ne Zaman Uyumalıyız?Uzmanlara göre gece uykusu diğer uykulara oranla daha önemlidir çünkü cildin yenilenme işlevini başlatacak olan melatonin hormonu yalnızca hava karadıktan sonra salgılanır.Kişide uyku bozukluğu olsa dahi öğle uykusu yerine gece uykusunun şart olduğu söylenmiştir.Yazar: Esra Korkmazhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/uyurken-insan-vucudunda-neler-olur

Stres Saçlarınızın Beyazlamasına Neden Olur Mu?

Stres Saçlarınızın Beyazlamasına Neden Olur Mu?

Saçınızdaki ilk beyazınızı fark ettiniz ve bunun stresten kaynaklanıp kaynaklanmayacağını mı düşünüyorsunuz? Sorunuzun cevabını bulmak için, okumaya devam edin.Ne zaman genç bir bay ya da bayanda beyaz saç fark etsek, stresli olup olmadığını sorarız. Onlara stres yapmamalarını ve saçlarının beyazlamaması için endişelenmemelerini öğütleriz. Peki, bu tavsiye gerçekten doğru mu? Bu durumu açıklayan bilimsel kanıtlar var mı? Hadi inceleyelim.Saçlar Neden Beyazlar?Biz yaşlandıkça “melanin” denilen saç pigmentini üreten hücreler de azalır. Bu da saç rengimizde değişime neden olur, yaşlandıkça saçlarımız beyazlamaya başlar. Beyaz saçlar 13-14 yaşındaki ergenlerde bile bulunabilir. Normalde erkeklerde 30, kadınlarda ise 35 yaşından sonra saçlar beyazlamaya başlamaktadır.Kafa derimizde binlerce saç folikülü bulunur ve bunların her birinden bir saç teli büyümektedir. Saçlarımız iki hücre tipinden oluşmaktadır, bunlardan birincisi “keratinosit” hücreleridir diğeri ise “melanosit” hücreleridir. Keratinosit hücreleri saçlarımızı oluşturan keratin maddesinin üretilmesini sağlayan hücrelerdir. Melanosit hücreleri ise saçlarımızın renginin oluşmasını sağlayan hücrelerdir. Saçlarımıza rengini veren melaninin ise iki türü vardır. Bunlar “eumalinin” ve “feomelanin” dir. Eumelanin koyu kahverengi veya siyah renk verir, feomelanin ise sarı veya kırmızı renk verir. Melaninin bu iki formu farklı oranlarda birleşerek bize siyah, kahverengi, kızıl ya da sarı gibi farklı saç renkleri verir. Saçlarımız melaninin çoğunu kaybettiği zaman gri, tamamını kaybettiğinde ise beyaz renk alır.Stres ve Saç Beyazlamasının Bağlantısı Nedir?Saçlarda melanin kaybına yol açan bir çok faktör vardır. Kronik serbest radikal hasarı, böbrekler ve kandaki dengesizlik ve hatta stresin saçların beyazlamasına neden olduğu söylenmektedir. Ancak stres ve saçların beyazlaması arasındaki ilişki net olarak kanıtlanmamıştır. Tyler Cymet tarafından yürütülen araştırmaya göre 2 ya da 3 yıl boyunca strese maruz kalan kişilerin saçlarının daha çabuk beyazlaştığı sonucuna varılmıştır. Bir kişi stres altında olduğunda, stres hormonları melanin aktivitesini bozar ve bu da saçların beyazlamasına yol açabilir. Harvard Tıp Okulu’nda Pediatri Profesörü olan David Fisher, pigment kaybına yol açan durumun melanositlerin kademeli tükenmesi olduğunu, bu nedenle stres ve saç beyazlamasının yakından ilişkili olup olmadığını anlamanın o kadar basit olmadığını söylemektedir. Ayrıca saçların beyazlama sürecinin çok değişkenli bir denklem olduğunu belirtmiştir. Stres hormonları melanosit hücrelerinin hayatta kalmalarını ve aktivitelerini etkileyebilir ancak ikisi arasında kesin bir bağlantı henüz bulunamamıştır.Stresin tek başına saçların beyazlamasına neden olabileceğini söylemek oldukça güçtür. Stresin kendisinin kalp sorunları, mide ya da sindirim bozuklukları, uyku bozuklukları ve zayıf bağışıklık gibi bir çok olumsuz sağlık etkileri bulunmaktadır. Stres ayrıca ciltte akne ve sedef hastalığına sebep olabilmektedir. Stresin sebep olduğu tüm bu sağlık problemleri de saçlarda beyazlamaya ve saç dökülmelerine yol açabilir. Yani doğrudan değil ama dolaylı olarak stres saçlarınızın beyazlamasına ve dökülmesine neden olabilir.Çocukluğumuzdan beri erken saç beyazlamasının stresten kaynaklanabileceğini duyduk. Bu bilgiyi ailelerimizden onlar da kendi ailelerinden duyarak öğrendik. Stres ve saç beyazlaması konusunda henüz bilimsel bir veri olmasa da, kim bilir belki de atalarımız çoktan bu ikisi arasındaki ilişkiyi bulmuştur.Stres artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İster çocuk ister yetişkin ve hatta yaşlılar bile bir sebepten dolayı stres altındayız. Henüz stresin direk olarak saç beyazlamasına sebep olduğunu kanıtlanmasa da, stresin etkilerinin bu süreci etkilediği kesin! Beyazlamış saçlarınız için bazı çözümler olsa da en etkilisi stresten uzak kalıp, doğal saç renginizi olabildiği kadar korumaktır. Saçlarınızın rengini daha uzun süre korumak için stresten uzak durun!Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/does-stress-cause-grey-hair.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/stres-saclarinizin-beyazlamasina-neden-olur-mu

Yemek Yedikten Sonra Baş Ağrısı

Yemek Yedikten Sonra Baş Ağrısı

Tıbbi olarak “sefalji” olarak adlandırılan baş ağrısının bir çok farklı sebebi olabilmektedir. Bazen çeşitli gıda maddelerinin tüketimi baş ağrısını tetikleyebilir. Eğer belirli bazı besin maddelerini tükettikten sonra baş ağrınız oluyorsa, kan şekeri ve kan basıncı düzeylerinizi kontrol ettirmeniz gerekebilir. Ayrıca kendinizi besin alerjisi yönünden de test ettirmeniz gereklidir.Çoğumuz ara ara kafamızda zonklayıcı bir ağrı yaşasa da, sürekli devam eden baş ağrısı yaptığımız yaşam tercihlerinin bir sonucu olabilir. Bu altta yatan tıbbi bir durumun işareti olabilir. Uyku yoksunluğu, göz yorgunluğu, stres ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımı yaygın tetikleyicilerden bazılarıdır. Bazı kişilerde ise belirli bazı besin maddelerini yedikten sonra baş ağrısı olabilmektedir. Ayrıca belirli gıda maddelerine karşı alerjik reaksiyon gelişebilir. Eğer tatlı ya da tuzlu besinleri yedikten sonra yineleyen baş ağrılarınız oluyorsa, bu altta yatan tıbbi bir durumun işareti olabilir.Nedenler:Neden bazı insanlar yemekten sonra baş ağrısı yaşarlar? Bu duruma yol açan çeşitli nedenler olabilir. Eğer bir kişi sistemine uymayan bir besin maddesi tüketirse, kişi keskin veya zonklayıcı bir ağrı hissedebilir. Yemeklerden sonra oluşan baş ağrısına sebep olabilen bazı faktörler ve tıbbi durumlar aşağıda verilmiştir.-Besin Allerjisi:Alerjik bir reaksiyon, temelde bağışıklık sisteminin bir tehdit olarak gördüğü bir madde tüketildiği zaman oluşan bir bağışıklık sistemi yanıtıdır. Bunun bir sonucu olarak immünoglobulin E (IgE) antikorları bağışıklık sistemi tarafından serbest bırakılır. Bu antikorlar mast hücreleri denilen hücreleri aktive eder. Bu hücreler de histamin denilen kimyasalları salgılar. Bu kimyasal allerjik belirtilere yol açar.Besin alerjisisinin belirtileri arasında ürtiker, yüz şişmesi, kaşınma, hırıltı, burun akıntısı, karın ağrısı, kramplar veya baş dönmesi sayılabilir. Bazen bir gıda maddesine karşı gelişen alerjik reaksiyon da migren baş ağrılarını tetikleyebilir.Yoğurt, ayran, ekşi krema ve peynir bir baş ağrısı atağını tetikleyebilen gıda maddelerinden bazılarıdır. Bu durum bu besinlerde bulunan tiramin maddesinin varlığına bağlıdır. Migreni tetikleyebilen diğer gıdalar arasında çikolata, muz, sığır eti, tavuk karaciğeri, salamura ringa balığı, soya sosu ya da narenciye bulunmaktadır. Gıda katkı maddelerinin tüketimi de atağı tetikleyebilir.Bir migren atağı sırasında yaşanabilen diğer belirtiler arasında bulantı, kusma, ışığa hassasiyet veya baş dönmesi sayılabilir. Yani belirli bir besin maddesi baş ağrısına neden oluyorsa, ileride bu besin maddesini tüketmekten kaçınmanız gerekmektedir.-Kan Şekeri Düzeyleri:Baş ağrısı kan şekeri düzeylerindeki dalgalanmalara bağlı da gerçekleşebilir. Düşük kan şekeri ya da hipoglisemiden müzdarip kişiler şeker yada şeker oranı yüksek besinler tükettiği zaman rahatsızlık hissedebilirler. Şekerli besinler tüketildiğinde kandaki şeker seviyesi aniden yükselir. Vücut kan şekeri seviyesini normale getirmek için insülin salgılar. Bu da kan şekeri seviyesinde ani bir düşüşe neden olur.Beyine yeterli miktarda şeker gitmezse, vücut beyne giden kan akımını arttırmaya çalışır bu da kan basıncını arttırır. Beyindeki kan damarları da kan şekerindeki bu dalgalanmalara bağlı olarak kasılır ve gevşerler bu da kafada bir rahatsızlık hissi, baş ağrısına neden olabilir.-Yüksek Kan Basıncı:Tuzlu gıdaları tükettikten sonra baş ağrısı mı yaşıyorsunuz? Cevabınız evetse, tansiyonunuzu kontrol ettirmelisiniz. Genellikle yüksek tansiyondan muzdarip kişilerin düşük tuzlu diyet yapmaları önerilir. Eğer tuz tüketiminiz çok yüksek ise böbrekleriniz aldığınız bu tuzu kontrol edemiyor ve fazla tuz kanınıza karışıyor olabilir. Kanda tuz çok fazla olduğunda bu tuz beraberinde kana su da çekmektedir. Bu da kan hacmini arttırararak kan basıncını yani tansiyonu yükseltmektedir.Eğer yemeklerden sonra baş ağrısı sorunu yaşıyorsanız kendinizi kontrol ettirmelisiniz. Eğer kan şekeriniz ve tansiyonunuz normal ise baş ağrınızın muhtemel sebebi besin alerjisidir. Eğer belirli bir yemekten sonra baş ağrısı oluyorsa kesinlikle bir besin alerji testi yaptırın. Alerjiniz olabilecek besin maddelerinden kaçının.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/headache-after-eating.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/yemek-yedikten-sonra-bas-agrisi

Soğuk algınlığından korunmanın yolları

Soğuk algınlığından korunmanın yolları

Soğuyan havalarla birlikte soğuk algınlığı şikayetleri de başladı. Uzmanlar, soğuk algınlığından korunma yollarını anlatıyor.  Havaların soğumaya başlamasıyla birlikte soğuk algınlığı şikayetleri de artıyor. Boğazda kuruluk, yanma ve hapşırma ile başlayan soğuk algınlığı, bur üst solunum yolları rahatsızlığı. Soğuk algınlığından korunmak için özellikle beslenme ve uyku düzenine dikkat edilmesi gerektiğini belirten Medline Acil Sağlık Genel Direktör Dr. Barış Mutluer, soğuk algınlığı ile ilgili bilinmesi gerekenleri aktardı. Özellikle mevsim geçişi dönemlerinde sayıca artan, soğuk algınlığının genellikle bir hafta veya en fazla on gün içinde, basit tedavi yöntemleri ile geçebileceğini söyleyen Mutluer, “Ancak dikkatli olunmazsa, hastalık ilerleyebilir ve bunun sonucunda sinüzit, orta kulak iltihabı ve zatürree gibi ağır tablolara neden olabilir” dedi.  Soğuk algınlığından korunmak için nelere dikkat edilmeli;  Bağışıklık sisteminizi güçlendirin. Bunun için meyve sebze ağırlıklı beslenin, fazla et tüketmeyin.Özellikle hasta olacağınızı düşündüğünüz dönemlerde bol bol C vitamini alınDüzenli olarak egzersiz yapınHava nemlendiricileri kullanın Odayı aşırı ısıtmayın, düzenli olarak havalandırın.Kalabalık ortamlarda, kapalı mekanlarda bulunmamaya özen gösterin Dışarıdan geldiğinizde ellerinizi sabunla yıkayın ve bunu çocuklarınızın da alışkanlık haline getirmesini sağlayın Çok kalın veya ince giysiler giymeyinUyku düzeninize dikkat edinStres altındaki insanlar hastalanmaya daha elverişlidir. Meditasyon yapın, kendinize zaman ayırın.Sigara içmeyin Tüm bu önerilere dikkat edilmesine rağmen hasta olan kişiler için tedavi yöntemlerini sıralayan Medline Acil Sağlık Operasyonlardan Sorumlu Direktör Dr. Barış Mutluer, uyarılarda da bulundu;  ■ Soğuk algınlığı tedavisinde dikkat edilecek en önemli husus, kendi kendine zarar vermemektir. Birçok kişi, gerek olmadığı halde bir sürü ilaç kullanır ve bunların farklı yan etkileri vardır.  ■ İnsan vücudu hastalıklarla savaş halinde iken fazla miktarda enerji sarf eder. Bu nedenle, iyileşmede istirahat önemlidir.■ Burundaki tıkanıklığı gideren veya hafifleten ilaçlar, soğuk algınlığı belirtilerinin geçici olarak iyileşmesine neden olabilirler. Ancak bunların hastalıktan korunma veya hastalığın iyileşmesinde bir    yararları bulunmaz. Aynı zamanda gelişigüzel kullanılan ilaçlar; sersemlik, baş dönmesi uykusuzluk ve midede rahatsızlık da yapabilir.■ Günde 8 bardak sıvı içilmesi hastanın solunum yollarının kurumasını önler.  Bu sıvı; meyve suyu, çorba ya da ıhlamur ve adaçayı gibi bitkilerden yapılmış içeceklerle de alınabilir.■ Hastalar; kahve, çay ve kola gibi kafein içeren içecekler tüketmemelidir.■ Sigara içmemeli hatta sigara içilen ortamlardan da uzak durmalıdır.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.ulkemiz.com/soguk-alginligindan-korunmanin-yollari

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera; vibrio kolera adlı bakterilerin insanların ince bağırsaklarında parazitlenmeleriyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. İlk Hindistan da ortaya çıkmıştır.1827-1975 yılları arasında dünyaya yayılmaya başlamıştır.”EL TOR “vibroyununa bağlı olan son büyük salgın celebeş’ten çıkmış ve 1965’te Basra körfezine,1970’te Afrika’ya ve sonrada Avrupa ya yayılmıştır. Yalnızca insanlarda görülür. Kusma ve dışkı yoluyla bulaşır. Sonralarda ise suyoluyla bulaşma önem taşımıştır. Kurak ve çöllerle kaplı bölgelerde daha çok görülmesi bunun kanıtıdır. Genelde yaz aylarında görülür. Hastanın sıvı ve elektrik kaybı sonucu ölümle sonuçlanabilir.Vibrio kolera ince bağırsakta “enterioksin” denilen protein yapısında bir zehir maddesi üretir. Bu madde bağırsaklardaki epitelyum hücrelerinde adenil sikloz adlı enzimi uyarır. Sikloz enderozinin 3,5 monofosfat adlı maddenin çoğalmasına yol açar böylece bağırsaktaki epitelyum hücreleri vücut sıvısının boşluğa geçmesini neden olup hastanın sıvı ve elektrik kaybına yol açar. Çünkü bağırsaklardan geçen sıvı ve elektrolitle ağır ve sürekli ishalle vücut dışına atılır.Belirtileri Nelerdir? -Hastalığın kuluçka süresi 6-48 saattir. Bu süre sonunda çok sulu ve ağrısız bir ishal gerçekleşir.-Hasta birkaç saat sonra sıvı yitiminden şoka girebilir.-Kusma, karın ağrısı başlar.-Kusma ve ishal sonucu tuz yitirilmesi olur ve kas krampları başlar.-Hasta morarır, koleraya özgü kısık ses meydana gelir.-Çökük karın, çökük gözler, kırışık deri gibi etkenler belirir.-Tansiyon düşer.-Hızlı nabız, aşırı susama duygusu başlar, Eğer bu tür belirtile ortaya çıkarsa tedavi edilmediği takdirde %60’lara varan ölümler meydana gelir. Tedavi edildiği takdirde bu oran %1 iner.Nasıl Tedavi Edilir? Kesinlikle kısa sürede doktora gidilmeli.Bu sürede hastaya 1 litresinde 20gr glokoz,40gr sodyum bikarbonat, 4 gr sodyum klorit ve 1gr potasyum klorit içeren sulu bir çözelti ağız yoluyla verilmelidir.6 saat olmak şartıyla iki gün 500gr tetrosiklin kloromfenikol yâda kas iç şırıngayla tek sefer sülf inat verilmelidir.Önlemler Kolera hastalığını önlemek için çevre koşulları düzletilmeli, temizliğe dikkat edilmeli, hastalığın yerleşik olduğu bölgelerde yalnız kaynamış su ve pişmiş yemek yenmelidir. En önemli tedbir aşı olunmalıdır.4-5 ay bağışıklık kazanılır ve bu süre içerisinde hastalıktan korunulur.Yazar: Elif AÇIKGÖZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kolera-nedir-belirtileri-nelerdir-nasil-tedavi-edilir

Yüksek Kan Şekerinin Etkileri Nelerdir?

Sağlıklı bir şekilde yaşamımızı sürdürebilmek için kan şekeri seviyemizin kontrol altında olması zorunludur. Vücudumuz enerji için şekere ihtiyaç duyar ancak kan şekerinin sürekli olarak yüksek kalması sağlığımızı tehdit etmektedir. Yüksek kan şekerinin etkileri hakkında daha fazla bilgi için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?Egzersiz haricinde düzenli olarak yeşil bir sebze olan kuşkonmaz yemek kan şekeri seviyesini kontrol altında tutmak için anahtardır. Kuşkonmaz pankreası insülin hormonu salgılaması için uyarmaktadır. İnsülin hormonu diyabet hastalığı gibi bazı durumların kontrol edilmesinde önemli olan kan şekerini kontrol eden bir hormondur.Yüksek Kan Şekerinin Kısa Dönem Yan Etkileri:Vücuttaki kan şekeri seviyesi kısa bir süre için yükseldiğinde, vücutta bulunan herhangi bir organa zarar vermez. Ancak tedavi edilmediğinde bu durum başka komplikasyonlara neden olabilir. Yüksek kan şekerinin ani etkilerinden biri de yorgunluktur. Kişi günlük faaliyetlerini gerçekleştirirken aşırı yorgunluk, güçsüzlük ve uykulu hisseder. Kan şekeri seviyesi yüksek olduğu zaman sık idrara çıkmaya da neden olabilir. Artan idrara çıkma kişiyi susuz bırakır ve aşırı susama hissi yaratır. Kişi yeterince sıvı almasına rağmen, gün boyunca susuz hissedebilir. Konsantrasyon güçlüğü ve baş ağrısı genellikle yüksek kan şekerinden muzdarip hastalarda görülmektedir. Kan şekeri yüksekliği kilo kaybına da neden olabilmektedir. Kısa vadeli yüksek kan şekeri ağız kurumasına ve kuru, kaşıntılı deriye neden olabilmektedir.Yüksek Kan Şekerinin Uzun Dönem Yan Etkileri:-Diyabet:İnsülin hormonu kandaki şeker seviyelerini korumaktan sorumludur. Vücut insüline cevap vermediğinde ya da pankreas düzgün insülin salgılamadığında kronik olarak yüksek kan şekerine sebep olur. Bu duruma tıpta diyabet hastalığı denilmektedir.-Görüş Problemleri:Kan şekeri seviyesi normal sınırlarda değilse ve yıllar boyunca tedavisiz kalırsa, bu problem görüş problemlerine neden olur. Kontrolsüz veya kötü kontrollü diyabet retinaya zarar verebilir. Koyu lekeler, ışık çakmaları ve odaklanmada zorluk gibi görüş problemleri olabilmektedir. Bulanık görme diyabet hastalığının bir komplikasyonu olan körlüğe ilerleyebilir.-Zayıflamış Bağışıklık Sistemi:Kalıcı yüksek kan şekeri düzeyleri bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Kişinin enfeksiyonlarla mücadele etme kabiliyetini önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak grip ve diğer benzeri hastalıklara karşı kişiyi yatkın hale getirir.-Sinir Hasarı:Kontrolsüz kan şekeri seviyeleri sinirlere de hasar vermektedir. Periferik nöropati gibi sağlık komplikasyonları kontrolsüz diyabet ile bağlantılı olmuştur. Periferik nöropatide eller ve ayaklarda bulunan sinirler hasarlanır. Sinir hasarı nedeniyle hasta el ve ayaklarında karıncalanma veya yanma hissi yaşar. Yukarıda değindiğimiz gibi, yüksek kan şekeri gözler için zararlı olabilir. Diyabet hastalarında zayıflamış görüş, retina ve beyin arasındaki görsel veri iletişimini sağlayan optik sinirin hasarlanması anlamına gelir.-Arterioskleroz:Arterioskleroz, yüksek kan şekeri düzeylerine bağlı arterlerin sertleşmesi olarak bilinmektedir. Arterler kalp ve beyin olmak üzere vücudun çeşitli bölgelerine kan tedarik eden kan damarlarıdır. Yüksek miktarda şeker içeren kanı taşımak arterlere zarar verebilir. Arterler esnekliğini kaybeder, sertleşir ve darlaşır. Arterlerin duvarları aşırı şeker birikmesi nedeniyle kalınlaşır. Arter hasarını kalp problemleri takip etmektedir. Bunun nedeni hasar gören arterlerin kalbe yeterli miktarda kan taşıyamamasıdır. Yani yüksek kan şekeri hem kalbe hem de beyne zarar vermektedir. Bu nedenle felç ve kalp krizi kontrolsüz yüksek kan şekerinin sonuçlarıdır.-Böbrek Yetmezliği:Sürekli yüksek kan şekeri düzeyleri böbreklerin düzgün çalışmamasına yol açabilir. Uzun süre boyunca kanda çok fazla şeker bulunması, böbrek bozukluklarının başlamasının arkasındaki en yaygın faktörlerden biridir. Hepimizin bildiği gibi, böbreklerin en önemli görevlerinden biri kandan toksinleri ve diğer yabancı maddeleri süzmektir. Bu nedenle, aşırı kan şekeri böbrekler için büyük bir yüktür. Böbrekler, kan şekeri anormal yüksek olduğunda kanı filtrelemek için daha çok çalışmak zorundadır. Zamanla böbrekler üzerindeki bu aşırı yük böbreklerin etkin bir şekilde çalışmalarını bozmaktadır. Basit bir deyişle, çok fazla kan şekeri böbrekler tarafından tolere edilemez.Ayrıca “hiperglisemi” olarak bilinen tedavi edilmeyen yüksek kan şekeri, aynı zamanda erektil disfonksiyon, gebelik komplikasyonları ve inme gibi sağlık sorunları ile de bağlantılıdır. Yeni yapılan bir çalışmada yüksek kan şekerinin tedavi edilmediğinde, büyüme hormonu üretimi üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Vücut yeterli büyüme hormonu üretmede başarısız olabilir bu da cildin yaşlanma sürecini hızlandırabilir.Bu konuda uzman doktorlar kan şekeri seviyesini kontrol altına alabilmek için neler yapacağınızı söyleyecektir. Doktorlar yüksek kan şekeri düzeyleri için bazı ilaçlar reçete edecektir. Bazen kan şekerini kontrol altına alabilmek için insülin enjeksiyonları gerekli olabilir. Egzersiz yüksek kan şekeri düzeylerini düşürmek için yardımcı olabilen başka bir faktördür. Kişinin aktif olması ve kan şekerini kontrol altında tutmak için gerekli egzersizleri yerine getirmesi son derece önemlidir. Doğru yiyecekleri tüketmek ve sağlıklı bir diyet uygulamak da kan şekeri düzeyleri üzerinde pozitif bir etki yaratır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/effects-of-high-blood-sugar.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/yuksek-kan-sekerinin-etkileri-nelerdir

Çocukları Hastalıktan Koruyan Besinler

Çocukları Hastalıktan Koruyan Besinler

Soğuk havalarla birlikte çocukların hastalıklara yakalanma riski artıyor.Uzmanlar çocukların hastalanmasını soğuklara bağlayıp geçiştirmenin yanlış olduğunu ,ayrıca çocukların kış dönemindeki beslenmelerinin önemli olduğu konusunda uyarıyorlar.Çocuklarınızın hastalanmasını istemiyorsanız yazımızı dikkatlice okumanızı tavsiye ederizÇocuklar İçin Sağlıklı BesinlerÇocukların hastalıklarla mücadelesinde besinlerin koruyucu kalkan rolü oynadığını belirten Uzman Diyetisyen Şefika Aydın Selçuk, kış dönemlerinde çocukların beslenmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında şu bilgileri verdi: BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ İÇİN YUMURTA “Vücudun savunma sistemini güçlendirmede en önemli rolü A vitamini üstlenmektedir. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerde bulunan A vitamini güçlü bir antioksidandır. Bu besinlerin belirli ölçülerde tüketilmesi hastalıklardan korunmada önemli rol oynamaktadır.   BİSKÜVİ VE ŞEKER YERİNE MEYVE  Sebze ve meyveler C vitamini açısından zengin besinlerdir. Bu nedenle taze sebze meyve tüketiminin artırılması gerekir. Ara öğünlerde çocuklara; şekerleme, pasta, bisküvi yerine taze meyveler, ana öğünlerde de salatalar verilmelidir. GÜNE İYİ BAŞLANGIÇ İÇİN İYİ BİR KAHVALTI  Kahvaltı güne iyi bir başlangıç yapmak ve bağışıklık sisteminin korunması için atlanmaması gereken en önemli öğündür. Sabah kahvaltı yapan çocuk yediklerinden aldığı enerji ile günü daha dirençli, kuvvetli ve konsantre şekilde geçirecektir. Süt, peynir, yumurta çocukların büyüme ve gelişmesinde en iyi kalitede proteinleri içeren besinlerdir. Aynı zamanda içeriğindeki kalsiyum ile çocukların boy gelişimini sağlar. Yağlı tohumlardan olan ceviz, kahvaltılarda olması gereken içeriğindeki yağ asitleri ile beyin gelişimine yardımcı bir besindir. Çocukların kahvaltılarında 2-3 tam ceviz tüketmesini alışkanlık haline getirmek gerekir. Pekmez, bal, fındık ezmesi veya reçel de çocukların günlük enerjilerine katkıda bulunabilecek karbonhidratlı besinlerdir. Bu gıdalar, anemi oluşumunu önler ve konsantrasyonu artırır. 6 ÖĞÜNE TAZE SEBZE VE MEYVE  Mevsimine uygun taze sebze ve meyveler günün 6 öğününe dağıtılmalıdır. Çocuklara mutlaka ekmek yeme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Tahıllı, cevizli ve zeytinli ekmekler de çocukların büyümesine katkı sağlayan lif içeriğine sahip olup sağlıklı seçimler olarak tercih edilebilir. Çocukların ana öğünlerinde et yemesi sağlanmalıdır. Köfte, balık, etli sebze yemekleri ve kurubaklagiller protein ihtiyacı açısından beslenmede olmazsa olmazlardır. ŞİŞMAN ÇOCUK SAĞLIKLI ÇOCUK DEĞİLDİR  Çoğu zaman ebeveynler çocuklarını okula gönderdikleri zaman beslenme konusunda daha rahatladıklarını düşünürler. Oysaki okula başlayan çocuğun dersleri kadar beslenmesi de ailenin denetimi altında olmalıdır. Öğün atlayıp atlamadığı, çıkan yemeklerden ne seçtiği, kantin tüketiminin olup olmadığı, arkadaşlarından etkilenip etkilenmediği, su içip içmediği gibi beslenme ile ilgili tüm ayrıntıların konuşulması gerekmektedir. Özellikle öğle yemeğini okulda alan çocuk, yemek veya çorba dışında makarna, patates veya pilav ile karın doyurmak ister ya da ara öğünlerde meyve, süt veya yoğurt alması gereken çocuklar çoğu zaman hamur işi besinler alır. Dolayısı ile kimi zaman okul beslenmesi çocuklarda gereksiz kilo artışı olarak döner. Unutmamak gerekir ki; şişman çocuk sağlıklı anlamına gelmemektedir. GEÇ VAKİTTE YENEN PİLAV VE MAKARNA TEMBELLEŞTİRİR  Çocuğunuzun geceleri ağır ve yağlı yemek yememesine özen gösterilmelidir. Daha hafif besinler tüketilmelidir. Özellikle fazla yağlı karbonhidratlar (Pilav, makarna, pasta, börek vb.) uyuşukluk halini artırır. Bu durum da çocuğunuzu giderek tembelleştirebilir. Bu yemeklerden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışılmalıdır. Tüketiliyorsa da akşam saatlerine bırakılmamalıdır. KIŞ HASTALIKLARININ EN ÖNEMLİ DOĞAL İLACI “SU” Havaların soğuması ile vücut yüzey ısımızın artması için sıvı ihtiyacımız da daha çok artmaktadır. Bu nedenle çocuklarda en az 2 litre su tüketmeleri gerekir. Enfeksiyon hastalıklarında ve ateşli hastalıklarda su doğal ilaçtır. Vücudun detoksifikasyonu; yani arındırılması için ihmal edilmemelidir. Ayran, süt, taze sıkılmış meyve suyu tercih edilmesi gereken sıvılardır. Gazlı, şekerli içecekler, hazır yoğunlaştırılmış şekerli meyve suları, gazozlar mümkün olduğunca az sıklıkta tüketilmelidir. ARA ÖĞÜNLERDE CEVİZ FINDIK VE BADEM  E vitaminin vücut çalışmasındaki en önemli görevi antioksidan özelliğidir. En zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tahin gibi besinlerdir. Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan “Omega-3″ yağ asitleri güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. ÇİNKO EKSİKLİĞİNE BAĞLI HASTALIKLARA KARŞI ET  Vücuda yapılacak çinko desteği fiziksel, nörolojik ve psikolojik gelişmeyi iyileştirir, yaşamı tehdit eden enfeksiyonların sıklığını da azaltır. En iyi kaynakları; kırmızı et ve kabuklu deniz ürünleri ile karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Diğer kaynaklar; fındık, ceviz, fıstık gibi kuruyemişler, süt, peynir ve kuru baklagiller olarak sayılabilir. DOĞAL ŞİFA KAYNAĞI BAL  Bal, enerji veriminin dışında karasal iklime sahip ve gün içi ısı farkının fazla olduğu bölgelerde soğuğa ve soğuk algınlığına karşı, ağız, boğaz ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Kahvaltıda veya çocuğunuzun okuldan eve geldiği saatte 1 dilim ekmeğe süreceğiniz 2 tatlı kaşığı bal hastalıksavar etki yapacaktır.”

http://www.ulkemiz.com/cocuklari-hastaliktan-koruyan-besinler

Çamur Banyoları Hakkında Bilgi

Çamur Banyoları Hakkında Bilgi

Citteki toksinleri atarak pürüzsüz bir tene sahip olmak için Ahmet Maranki çamur banyosunu öneriyor. Ayrıca kazalar, kırıklar ve çatlaklar sonucunda da zarar görmüş eklemler içinde çok büyük etkisi olduğunu da dile getiren Ahmet Maranki, tüm bu sorunlardan kurtulmak için bizleri daha çok bilgilendiriyor;)TOKSİNLER VE STATİK ELEKTRİK ATILIYOR Herhangib bir yan etkisi olmayan çamur banyoları ve sargılamalı uygulamaları, cilt altındaki toksinlerin emilerek dışarıya atılmasını, statik elektriğin vücuttan atılmasını, dolayısı ile doğal detox gerçekleşmesini sağlıyor. Bu mucizevi doğa hazinesi içerdiği zengin minerallerin ve tüm oligo elementlerin dokuların altına geçmesiyle vücudun iyon dengesi, vücutta toparlanma ve sıkılaşma, cilt yüzeyinde pürüzsüzleşme ve nemlenme sağlıyor.  Dünyadaki pek çok güzellik, spa ve thalasso merkezi, termal otelleri bu harika kaynaktan yararlanmak adına özel odalar dizayn ettirmektedir. Buharla birlikte ya da sıcak sargılanarak yapılan uygulamalarda vücudun destek yanıtlar geliştirmesini sağlıyor, termal etki sayesinde içerdiği yoğun oligo elementlerin cilt altına derinlemesine itilimini gerçekleştiriyor. Hareket sisteminin yapı taşları; özellikle kemik, kıkırdak, lif ve eklemleri oluşturan protein dokular desteklendiğinden; çamur bakımlarının en yaygın kullanım alanı romatizmal rahatsızlıklardır. Sedef hastalığı dahil bir çok cilt hastalığında (Egzema, toksik dermatid, akne, vulgaris), selülitli dokuların iyileştirilmesinde, adale ağrılarının giderilmesinde, kireçlenme ve bel ağrılarında, biriken ödemin atılmasında, adet düzensizliklerinde, vajinal ve servikal akıntılarda yararları kanıtlanmıştır. Sadece bir kez uygulanması bile 3 ila 7 gün olumlu etkiler yapmaktadır.BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİYOR 15 günlük kür alındığında eklemler üzerinde iyileşme sağlanır. Sıcaklığın 40-45 derecede olması ve 15-20 dakikalık sürelerle uygulanması çamur banyolarında en optimum sonucu yaratır. Cilt hastalıklarında ise daha çok cilt fonksiyonlarını destekleyici olduğu için, çamur sargılamaları tercih edilmeli ve 35 derece ısıyla başlayıp, ilerleyen her seansta 1 veya 2 derece ısı arttırılarak, kürün tamamlanması önerilmelidir.Çamur bakımları daha çok tatil amaçlı yerlerde ve stresten uzak ortamlarda yapılıyor olduğundan, ruhsal seviyede de çok olumlu sonuçlar yaratıyor, organik ve mineral zengin içeriğiyle sinir sistemini kuvvetlendiriyor, vücudun bağışıklık ve savunması da güçlenmiş oluyor bu sayede. Kısaca her bir çamur uygulaması, cilt yüzeyinde başlayıp bağışıklık sistemine kadar giden, hormonları ve kalbi etkileyen bir uyarı niteliği taşır. Ortopedik ameliyatlar, kazalar ve kırıklar sonrası zarar görmüş olan eklemlerin iyileştirilmesinde paket halinde yapılan uygulamalar son derece etkilidir.UZMAN KONTROLÜ ŞARTİnsan sağlığına bu kadar yaralı çamur bakımının tıbbi amaçlı uygulamalarda uzman kontrolünde uygulanması şarttır. Çünkü küre başlanılan ilk hafta vücutta yorgunluk hissedilebilir, hafif ateş yükselmeleri, bitkinlik ve ağrılar yaşanabilir. Özellikle bu aşamada kür yarım bırakılmadan, hekim yönlendirmesi ile sürdürülmelidir. Çamur, doğal ortamından elde edildiği haliyle kullanıldığı gibi kozmetik kullanım için de paketlenerek ev kullanımına önerilebilir, ama kullanıcının ısı faktörünü mutlaka dikkate alması gerekir.ÇAMUR BANYOSUNUN YARARLARI◾ Vücudun iyot dengesini sağlıyor,◾ Cilt altındaki toksinleri atıyor,◾ Vücuttaki statik elektriği dışarı atıyor,◾ Ciltte toparlanma ve sıkılaşma sağlıyor, selülitli dokuları iyileştiriyor,◾ Cildi nemlendiriyor,◾ Eklemleri güçlendiriyor,◾ Romatizmal rahatsızlıklara karşı etkilidir,◾ Sedef, egzama gibi cilt hastalıklarında etkilidir,◾ Adale ağrılarına iyi geliyor,◾ Kireçlenme ve bel ağrılarına karşı fayda sağlıyor,◾ Psikolojik rahatlık veriyor,◾ Bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

http://www.ulkemiz.com/camur-banyolari-hakkinda-bilgi

Antijen Spesifik İmmünoterapi Sayesinde Relaps MS gibi Otoimmün Hastalıklar Tedavi Edilebilir

Antijen Spesifik İmmünoterapi Sayesinde Relaps MS gibi Otoimmün Hastalıklar Tedavi Edilebilir

Bilim insanları elden ayaktan düşüren ciddi otoimmün hastalıklarda (MS gibi) hücrelerin ,sağlıklı vücut dokularına saldırmasını nasıl durduracağını ortaya çıkararak, bilimsel açıdan büyük bir ilerleme (breakthrough) kaydetti.

http://www.ulkemiz.com/antijen-spesifik-immunoterapi-sayesinde-relaps-ms-gibi-otoimmun-hastaliklar-tedavi-edilebilir

İnsan Hücrelerinde Telomer Uzaması Sağlanarak Yaşlanma Geciktirildi

İnsan Hücrelerinde Telomer Uzaması Sağlanarak Yaşlanma Geciktirildi

Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir.

http://www.ulkemiz.com/insan-hucrelerinde-telomer-uzamasi-saglanarak-yaslanma-geciktirildi

Kanser Dosyası: Kanser Oluşumu ─ Kanserli Hücreler ve Normal Hücreler

Kanser Dosyası: Kanser Oluşumu ─ Kanserli Hücreler ve Normal Hücreler

Kanserli hücreler, normal hücrelerden kontrol dışı büyümeleri ve bir anlamda ‘istilacı’ olmaları bakımından farklılık göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/kanser-dosyasi-kanser-olusumu-kanserli-hucreler-ve-normal-hucreler

Kötü haberler sağlığınıza iyi gelmiyor

Kötü haberler sağlığınıza iyi gelmiyor

Bilindiği gibi, stres gibi olumsuz duygular, vücutta zamanla belirli hasarlara yol açıyor. Ve internet sayesinde kötü haberlere, öfkeye, duygudurum bozukluklarına oldukça yakın bir kültürde yaşadığımız ortada.

http://www.ulkemiz.com/kotu-haberler-sagliginiza-iyi-gelmiyor

Alerji nedir, tanısı ve tedavisi nasıl yapılır?

Alerji nedir, tanısı ve tedavisi nasıl yapılır?

Alerji, genel anlamıyla aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin aşırı duyarlılık göstermesidir.

http://www.ulkemiz.com/alerji-nedir-tanisi-ve-tedavisi-nasil-yapilir

Alerji nedenleri nelerdir ?

Alerji nedenleri nelerdir ?

Polenler, Ev Tozları, Hayvan Proteinleri ve Tüyleri, Küf Mantarları, Haşereler ve Haşere Zehirleri, Alerjiye neden olan gıdalar, Alerjiye neden olan ilaçlar, İlaca bağlı oluşan alerjinin belirtileri ve Mesleki alerjenler alerji ekenlerinin başında yeralmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/alerji-nedenleri-nelerdir-

Alerji testleri ve alerji nasıl tespit edilir

Alerji testleri ve alerji nasıl tespit edilir

En önemli adım gerçek alerjiyi, alerji gibi semptom veren durumlardan (intolerans, gıda zehirlenmesi, ilaç yan etkileri, v.s.) ayırt etmektir.

http://www.ulkemiz.com/alerji-testleri-ve-alerji-nasil-tespit-edilir

Kanserden korunmada, sarımsak ve soğan mucizesi

Kanserden korunmada, sarımsak ve soğan mucizesi

Kanserle mücadelede doğru besinlerin tüketilmesinin büyük önem taşıdığını söyleyen Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Erkan Topuz, ‘Kanserin engellenmesi ve kanser tedavisinin başarıyla sonuç vermesi; lifli gıdaların yanı sıra, koyu renkli sebzelerle de mümkün oluyor.

http://www.ulkemiz.com/kanserden-korunmada-sarimsak-ve-sogan-mucizesi

Nar kabuğu mucizesi

Nar kabuğu mucizesi

Tacıyla adeta meyvelerin kralı olan nar, her derde deva bir ilaçtır. Nar bağışıklık sistemini güçlendirerek, bizleri başta kanser olmak üzere pek çok hastalıktan da korumaktadır.

http://www.ulkemiz.com/nar-kabugu-mucizesi

DNA Hasar Sinyalleri Nasıl Çalışır?

DNA Hasar Sinyalleri Nasıl Çalışır?

Görsel : DNA tamiri gösteriliyor – Tom Ellenberger, Washington University School of Medicine in St. Louis

http://www.ulkemiz.com/dna-hasar-sinyalleri-nasil-calisir

Mutasyon Nedir?

Mutasyon Nedir?

canlı evrimi, deletion, DNA, ekstrakromozomal genetik element, fenotip, Ginkgo biloba , insertion, miRNA,mRNA, mutajenler, mutasyon, nükleotit, RNA, siRNA, tRNA, türleşme

http://www.ulkemiz.com/mutasyon-nedir

HIV Virüsü Evrim Geçiriyor

HIV Virüsü Evrim Geçiriyor

AIDS aslında yaklaşık 100 yıldan bu yana var. Oxford Universitesi araştırmacıları ilk çıkış noktası aralığın 1909- 1930 yılları olarak belirlemişlerdi.

http://www.ulkemiz.com/hiv-virusu-evrim-geciriyor

Virüs Nedir ?

Virüs Nedir ?

Kapak Görsel: Bir maymun hücresinden (sarı-yeşil) tomurcuklanan Ebola virüsü parçacıkları (mavi).

http://www.ulkemiz.com/virus-nedir-

Genlerimizde Saklı Antik Virüsler Yenileriyle Savaşmamızda İşe Yarayabilir

Genlerimizde Saklı Antik Virüsler Yenileriyle Savaşmamızda İşe Yarayabilir

Eski çağ virüslerinin DNA’sı, bağışıklık sistemimizin modern virüs ve diğer patojenlerin sebep olduğu yeni hastalıklarla savaşmasına yardımcı oluyor olabilir.

http://www.ulkemiz.com/genlerimizde-sakli-antik-virusler-yenileriyle-savasmamizda-ise-yarayabilir

E Vitamini <b class=red>bağışıklık</b> hücrelerinizi kurtarabilir mi?

E Vitamini bağışıklık hücrelerinizi kurtarabilir mi?

Vücudunuz oksidatif stres altında iken bağışıklık sisteminiz daha zayıf bir hale gelir. UV radyasyonu, hava kirliliği, tütün ürünleri kullanımı ve alkol tüketimi oksidatif stres ve serbest radikallerin ortaya çıkması ile ilişkilendirilen unsurlardır.

http://www.ulkemiz.com/e-vitamini-bagisiklik-hucrelerinizi-kurtarabilir-mi

Geliştirilen Yeni Yöntem Sayesinde, Uygun Böbrek Tanımı Tarihe Karışabilir

Geliştirilen Yeni Yöntem Sayesinde, Uygun Böbrek Tanımı Tarihe Karışabilir

Çoğunlukla da kişi için nakledilmeye uygun böbrek, bu eşleşmelerin daha kolay sağlanabildiği kan bağı olan akrabalarından bulunur. Şimdi ise bilim insanlarının geliştirdiği test aşamasındaki yeni bir teknik sayesinde, böbrek nakline ihtiyacı olan kişiye herhangi bir organ bağışçısının böbreği biyolojik eşleşmeler ilk etapta var olmasa bile nakledilebilecek. Yeni geliştirilen bu tekniğin başarılı olması durumunda, hastaların kendilerine uygun böbreği bekleme süreleri ciddi oranda değişebilir. Bu yeni teknik hastanın bağışıklık sisteminin değiştirilmesi ile çalışıyor- özellikle bağışıklık sisteminin antikor bağlantıları üzerinde değişiklikler yapılarak yeni organı reddetme ihtimali azaltılıyor. Henüz bu durumun neden gerçekleştiği çok net değil; fakat orijinalleri filtrelendikten sonra meydana çıkan rejenere ya da iyileştirilmiş antikorlar, nakledilen böbreği kabul etmede oldukça uyumlu çalışıyorlar. Bu süreç desensitizasyon (duyarsızlaştırma) olarak biliniyor ve aslında doktorlar tarafından küçük ölçeklerde yıllardır kullanılıyor. Fakat yayımlanan yeni bir raporda desensitizasyonun aslında ne kadar etkili bir yöntem olduğuna daha farklı bir açıdan bakmamız sağlanıyor. 22 sağlık merkezinden 2.000’in üzerindeki hastadan alınan verilere göre, desensitize hastaların %76.5’i kendilerine uygun olmayan böbrekle 8 yıldan fazla süredir yaşamlarına devam ediyorlar. Kendilerine uygun böbreği bekleyen hastalarda ya da vefat etmiş bağışçılardan uygun böbrek sağlanan hastalarda bu oranın %62.9 olduğu düşünülürse, sonuçları oldukça olumlu olarak değerlendirmek mümkün. Bu pratiğin yaygın kullanıma sunulması ise bir miktar zaman alabilir. Çünkü bu tedavide kullanılan ilaçlar bu amaç için kullanımda resmi olarak onaylanmadı ve bu teknik uygulanarak naklin gerçekleştirilmesi için yaşayan bir bağışçıdan organ alınması gerekiyor, ayrıca bu tedavinin maliyeti de yaklaşık 30.000 dolar. Fakat ilk örneği New England Journal of Medicine’de yayımlanan bu teknik üzerindeki araştırmaların sıklaştırılması, yakın bir gelecekte organ nakillerinin riskini oldukça azaltabilir. İlgili Makale: Lionel P.E. Rostaing, M.D., Ph.D., and Paolo Malvezzi, M.D. N Engl J Med 2016; 374:982-984 March 10, 2016 DOI: 10.1056/NEJMe1601379

http://www.ulkemiz.com/gelistirilen-yeni-yontem-sayesinde-uygun-bobrek-tanimi-tarihe-karisabilir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0