Arama Sonuçları..

Toplam 154 kayıt bulundu.
Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Beslenme insanların en temel gereksinimidir. Bu gereksinimin karşılanması ile hayati fonksiyonları yerine getirebilmek mümkün olur.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-hangi-gidalarda-bulunur

Hamamboğazı Kaplıcası Uşak

Hamamboğazı Kaplıcası Uşak

Hamamboğazı Kaplıcası : Banaz İlçesi Hamamboğazı kaplıcaları Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 22.06.2004 tarih ve 262 sayılı olurları ile Kültür ve Turizm Bakanlığı adına 49 yıl süreyle tahsis edilerek, Bakanlar Kurulunun 22.10.2004 tarih ve 2004/8328 sayılı kararları ile Turizm Merkezi olarak ilan edilmiştir. Kaplıca 40 lt/sn. debiye sahiptir. 60 derece sıcaklıktadır. Kişibaşına günlük su tüketimi 700 lt.olarak kabul edilen kaplıca, günde 12.000 kişiye hizmet verebilecek kapasitedir. Bunların % 75’i tesislerde konaklayacağı varsayımla en az 300 nitelikli yatağa ihtiyaç duyulacaktır. Geri kalan, günübirlik kullanıma ayrılmıştır. Özellikleri : Fiziko-kimyasal ile bakteriyolojik analizleri yapılmış, sağlık yönünden çok yararlı olduğu görülmüştür. Mide, Karaciğer, Bağırsak ve özellikle kronik dejeneratif romatizmal hastalıklara iyi geldiği tespit edilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/hamambogazi-kaplicasi-usak

Kayaağıl  Termal Tesisleri  Uşak

Kayaağıl Termal Tesisleri Uşak

Kayaağıl  Termal Tesisleri : Kayaağıl Termal Tesisleri şehir merkezinden 10 km uzaklıkta eşsiz güzel bir doğa içersinde yer almaktadır.Kayaağıl Termal Apart kaplıca tesislerinde güzelleşmek ve sağlık bulmak isteyenler için bu modern tesis güzellik ve şifa dağıtmaya devam ediyor.   Özellikleri:Yumuşak doku romatizmaları ( Örneğin Fibromyalji , kronik bel ağrısı )Deri Hastalıklarında,Mide ve İnce bağırsakların fonksiyonel rahatsızlıklarında,Böbrek ve idrar yolları taşlarının önlenmesi,Aşırı yorgunluk ,bitkinlik ve tükenmişlik  durumlarında kullanılabilir niteliktedir.

http://www.ulkemiz.com/kayaagil-termal-tesisleri-usak

“Diyette Posayı Artıralım”… derken?

“Diyette Posayı Artıralım”… derken?

Fazla kilolar hareketsiz bir yaşam ve sağlıksız beslenme sonucu ortaya çıkan pek çoğumuzun sıkıntısını çektiği kötü bir sonuç. Aslında bununla baş etmenin birçok yolu var. Beslenme uzmanları sofralara mümkün olduğunca lifli ve posalı yiyeceklerin girmesi gerektiğini söylüyor

http://www.ulkemiz.com/diyette-posayi-artiralim-derken

Heterotrof Canlılar Nelerdir ?

Heterotrof Canlılar Nelerdir ?

Dışbeslenen ya da heterotrof canlılar, kendi besinini kendi üretemeyen, yaşamak için ototroflardan ya da diğer heterotroflardan besin alması gereken canlılardır. Hayvan ve mantarların tümü ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof organizmalar beslenme özellikleri yönünden,1. Holozoik formlar (besinlerini katı parçacıklar halinde alarak sindiren canlılardır. Örn : Hayvanların birçoğu.) Aldıkları besinin yapısına göre üçe ayrılır:a- Otçul (sadece bitkilerle beslenenler)b- Etçil (sadece etle beslenenler)c- Hepçil (hem ot, hem etle beslenenler) 2. Saprofitik Formlar (organik maddeleri doğrudan hücre zarlarıyla absorbe eden canlılar. Örn : Mayalar, küfler, bakterilerin birçoğu) Bu canlılar hücre zarı dışına salgılayabildikleri sindirim enzimleriyle hücre dışında sindirim yaparlar. Daha sonra da bu enzimlerle parçalanan bileşikleri hücre zarlarıyla metabolizmalarına alırlar. Hücre dışında gerçekleşen bu tepkimeler, organik bileşikleri yeniden inorganik bileşiklere ayrıştırmaktadır. Saprofitler, ekosistemdeki madde çevrimi yönünden önemli bir işlev görürler.3. Parazitik Formlar (bitkisel ya da hayvansal parazitler konukçu olarak tanımlanan bir bitki ya da hayvan üzerinde ya da içinde yaşar ve besinini konukçudan sağlayan canlılardır.) 2 çeşittir:a- Endoparazitler: Vücut içinde yaşarlar. Örn: Bağırsak solucanıb- Ektoparazitler: Vücut dışında yaşarlar. Örn: Bit, pire vs.

http://www.ulkemiz.com/heterotrof-canlilar-nelerdir-

1.Ulusal İnsan Mikrobiyotası ve Sağlığımıza Etkileri Kongresi

1.Ulusal İnsan Mikrobiyotası ve Sağlığımıza Etkileri Kongresi

Tarih: 08 Ara 2016 - 10 Ara 2016 Lokasyon: Swissotel Ankara Şehir: ANKARA Web Sitesi: www.mikrobiyota2016.org/ Değerli Meslektaşlarımız, Tıp ve teknolojideki ilerlemeler sağlıklı bir yaşamın  vücut, özellikle de bağırsak mikrobiotası ile çok yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Artık vücudumuzun içinde ve üzerinde 100 trilyon civarında bakteri, mantar, parazit vb mikrop, katrilyonlarca (= 10 24) virus taşıdığımızı bilmekteyiz.Bu mikropların ve virüslerin tümüne mikrobiota denilmektedir. Mikrobiota bazı araştırmacılar tarafından, yeni bir organ gibi de düşünülmektedir. Mikrobiotanın bakterilerden oluşan kısmıyla ilgil son yıllarda ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsünün 2005 yılında başlattığı, çok merkezli “İnsan Mİkrobiota Projesi” sonuçlarının da bu yıl sonunda açıklanması beklenmektedir. Muhtemelen çok kısa süre içerisinde sonuçları bilimsel dergilerde yayınlanacaktır.Sağlıklı bir mikrobiotaya sahip olmanın tam olarak ne olduğu henüz bilinmemektedir. Ancak araştırmalar obezite, Tip II diyabet, astım, inflamatuar bağırsak hastalıkları, (IBS), nörodejeneratif ve otoimmün hastalıklar, psoriazis, bazı kanser türleri, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar  vb pek çok kronik hastalığın mikrobiotayla ilişkili olduğunu  göstermektedir.  Hastalıklara neden olan mikrobiota değişiklikleri çeşitli nedenlere bağlı olabilirse de sık ve gereksiz antibiyotik kullanımının, gelişen antibiyotik dirençli mikroorganizmaların patogenezdeki yeri,  yine son yıllarda yaygın kullanılan pre/probiyotiklerin  mikrobiota dolayısıyla immün sistem ve kronik hastalıklar üzerindeki etkileri  araştırılmaktadır.Doğum şeklinin, anne sütü almanın, diyetle alınan gıdaların da mikrobiota üzerindeki etkileri artık bilinmektedir.  Araştırmalar düşük yağ, yüksek lif içeren diyetten yüksek yağlı ve şekerli  batı tipi diyete geçen farelerde bağırsak  mikrobiotasının bir gün içerisinde bile  değiştiğini göstermektedir.  Bu sonuçlar sağlıklı bir mikrobiota için ne yemeli, ne yemememliyiz tartışmasını da beraberinde getirmektedir.Mikrobiotanın sağlık ve hastalıklardaki etkisi artık şekillenmekle birlikte,  cevabı aranan pek çok da soru bulunmaktadır.  Çok önemli olduğunu düşündüğümüz mikrobiotayla ilgili yeni bilgilerin, hem genel tebabet yapan hem de değişik  uzmanlık alanlarında çalışan meslektaşlarımıza  aktarılabilmesi için  YİSAV tarafından, 8-10 Aralık 2016 tarihinde , Ankara’da I.Ulusal Mikrobiota Kongresi düzenlenmektedir.  Bu kongrede mikrobiota konusunda  çok önemli çalışmaları olan, çok sayıdaki yabancı bilim adamından güncel gelişmeleri  de dinlemek fırsatı bulunabilecektir.  YISAV daha çok  üreme sağlığı , anne ve çocuk sağlığı ile ilgili, çoğu TC Sağlık Bakanlı ile birlikte yaptığı  projeler ve bilimsel toplantılarla tanınan, kar amacı olmayan bir sivil toplum kuruluşudur.  Kongrenin bilimsel  programı ,  her biri kendi alanında çok önemli  bir değer olan , değişik branşlardaki  akademisyen  meslektaşlarımızın oluşturduğu çok saygın bir  Bilimsel Kurul tarafından hazırlanmıştır. Sizleri bu önemli kongreye katılmaya, katkıda bulunmaya, siz ya da arkadaşlarınızı serbest sunumlar ve posterlerle çalışmalarınızı sergilemeye davet ediyoruz.Ankara’da 8-10 Aralık 2016 tarihlerinde, kongrede görüşmek üzere YİSAV ve Kongre Bilimsel Kurulu adına sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.Kongre Tarihi ve Yeri1.Ulusal İnsan Mikrobiyotası ve Sağlığımıza Etkileri Kongresi, 08 – 10 Aralık 2016 tarihleri arasında Ankara, Swissotel’de gerçekleştirilecektir.Kongre MerkeziSwissotel Ankara Jose Marti Cd (21. Sk.) No:2, 06550 ÇankayaTel: +90 312 409 30 00 (pbx)Kongre DiliKongrenin dili Türkçe’dir.Davet MektubuKayıt işlemini yaptıran tüm katılımcılara talep ederlerse davet mektubu gönderilecektir. Bu mektup sadece katılımcının kurumundan izin almasına yardımcı olmak amacını taşımaktadır.Yaka KartıTüm katılımcılar, refakatçiler ve firma temsilcileri kayıt masasından yaka kartlarını temin edebilirler. Kongre süresince tüm bilimsel ve sosyal aktivitelerde yaka kartı takılması gerekmektedir.Katılım SertifikasıKongreye kayıt yaptıran tüm katılımcılara katılım sertifikası verilecektir.Stand AlanlarıKongre süresince ilaç, tıbbi malzeme, cihaz ve kitap alanlarında ürün sahibi firmaların, ürünlerini sergileyebilmesi amacıyla geniş bir alan ayrılmıştır. Sergi alanlarına girişte kongre kaydı yaptırmış olma şartı aranmaktadır.ÖdemeÖdemeler TL ve Euro olarak yapılacak ve banka transferi yada kredi kartı ile gerçekleşecektir.Banka havalesinden doğacak masraflardan katılımcı sorumlu olacaktır. Ödemelerini TL olarak yapacak katılımcılar ödemenin yapıldığı günün Merkez Bankası Efektif Satış kuruna göre ödeme yapmaları gerekmektedir.İptal / İade ŞartlarıKongrenin iptal ve iade koşulları ile ilgili detaylı bilgi kayıt – konaklama sayfalarında belirtilmiş olup, bunların dışında bir uygulama sözkonusu olmayacaktır.

http://www.ulkemiz.com/1-ulusal-insan-mikrobiyotasi-ve-sagligimiza-etkileri-kongresi

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Nar, kınagiller (Lythraceae) familyasından bir bitkidir. Boyu yaklaşık olarak 5-7 metre civarındadır, ağaç gövdesi grimsi kahverengi, çatlaklı bir gövde yapısına sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/narin-faydalari-ve-ulke-ekonomisine-katkilari-nelerdir-

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcınlar tavuk ve sülünlerle yakın bir bağa sahiptir. Bıldırcının evciltilmesi 11. yüzyılda Japonya veya Çin’de gerçekleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/bildircin-yetistiriciligi-bildircin-buyutme-ve-bakim-teknikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad.2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de[1] 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.Habitat ( Yaşama Alanı)Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması:Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar.Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar.Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır.Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr.Morfoloji ve FizyolojiKarakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.BaşlıgöğüsBaşlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.Pedipalp[değiştir | kaynağı değiştir]Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.KeliserKeliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.BacakBacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.GözlerGözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.KarınKarın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.PreabdomenPreabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. oluşmuştur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.PostabdomenKuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.CinsiyetEşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.TarakTarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer.SternumSternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır.Sindirim sistemiPedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir.Boşaltım sistemiBoşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır.Dolaşım sistemiAkrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner.Sinir sistemiSinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur.Solunum sistemiAkreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır.Salgı sistemiAkreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler.Duyu sistemiDuyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar.Üreme ve yaşam döngüsüÇiftleşmeİlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir.DoğumGebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir.Pro-juvenilNeonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar.JuvenilBirinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler.BesiniGeceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir.Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer.Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.

http://www.ulkemiz.com/akrepler-ve-ozellikleri

Arıdan kavanoza: BAL

Arıdan kavanoza: BAL

Bal; tatlı lezzeti, enerji vermesi ve sağlığa olan faydaları için kullanılan doğal bir besindir. Kaynağına bağlı olarak çam balı, kestane balı gibi farklı çeşitlere ayrılır.

http://www.ulkemiz.com/aridan-kavanoza-bal

Vitaminler ve Özellikleri

Vitaminler ve Özellikleri

Vitamin sözcüğü Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından 1912'de kullanılmıştır. Vita Latince, hayat demektir, -amin son eki ise amin sözcüğünü kastetmektedir. Zira o dönemde tüm vitaminlerin amin oldukları sanılmaktaydı. Bugün bunun yanlış olduğu bilinmektedir.Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar.Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.Vitamin türleriHerkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz.Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini.A VitaminiGöz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle birlikte alınırsa daha etkili olur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir.A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir.A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir:Doğum anormallikleri,Karaciğer problemleri,Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz,Uygunsuz kemik büyümesi,Deride uygunsuz renk değişimi,Saç dökülmesi,Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalarA vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar:Gece körlüğü,Bağışıklık sistemi zayıflığı,Büyüme-gelişme yavaşlamasıD VitaminiProvitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur.Her çocuğun yaşamının ilk yılında alması gereken , büyüme ve gelişim için gerekli en önemli vitaminlerden biridirE VitaminiÇocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir. Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir.Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür.E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir.Kozmetik ürünlerinde sadece [[B5]] ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri:Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel)K VitaminiK vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. Yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir.Suda çözünenlerDiğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz.Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin).C Vitamini (askorbik asit)C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür.B1 Vitamini (tiyamin)Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur.B2 Vitamini (riboflavin)Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir.B3 Vitamini (niyasin)Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir.B5 Vitamini (pantotenik asit)Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir.B12 Vitamini (siyanokobalamin)Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir ve kanser olma ihtimali yoktur.

http://www.ulkemiz.com/vitaminler-ve-ozellikleri

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

1800’lerin ortalarında insan yiyen bir ağaç hikayesi büyük ilgi çekiyordu. Güney Avustralya’da yaşayan Alman bir kaşif olan Carl Liche Madagaskar’ı keşfederken “gördüğü” bir olayı şöyle rapor ediyor: Bir kadın, bir büyük bitkinin gövdesine tırmanıp nektarını içti, kadının varlığını hisseden bitki, dokunaçlarıyla kadını vücudunun içine çekti.Bundan yaklaşık yüzyıl sonra, 1950’lerde bir bilim insanı bu efsaneye son noktayı koydu. Böyle bir ağaç hiç olmamıştı ve Carl Liche adında hiç kimse  Madagaskar’ı keşfetmemişti.Dokunaçlarını kullanarak insan yiyen bir ağaç hiçbir zaman yaşamamış olsa da bunun bir düşük versiyonları varlığını sürdürmekteler. Madagaskar’daki insan yiyen ağaç hikayesi, Madagaskar, Endonezya, Avustralya, Malezya ve diğer sıcak ve nemli bölgelerde yetişen etçil bitkilerin abartılması ile oluşmuş olabilir. Bu bitkilerin en büyüğü Nepenthes olarak bilinir ve küçük sürüngenleri, böcekleri avlar.Bu bitkiler dokunaçlarında bir sıvı biriktirir. Bu sıvı bitkinin köklerinden aldığı suyla karıştırılır. Böcekler ve bazı küçük hayvanlara bu kokulu su çok cazip gelir. Suyu içmeye geldiklerinde bitkinin ibriğinden içeri düşerler ve kaçamazlar. Bitki yakaladığı avındaki besinleri emer.Sinekkapanların boyutu insanlara göre çok çok küçük olduğundan bu bitkilere av olacağınızı sanmıyoruz fakat bazı bitkilerin yaydığı hastalıklara yem olabilirsiniz. İşte sizi öldürebilecek 10 tehlikeli bitki.   Aconitum plicatumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: MagnoliophytaSınıf: MagnoliopsidaTakım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeCins: AconitumTür: A. plicatumAconitum plicatum, düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından zehirli bir bitki türü.Orta Avrupa'da yayılış yapar. Bohemya, Silezya, Bavyera ve Kuzey Avusturya'nın dağlık bölgelerinde görülür.Subalpin çayırlar, dere ve orman kenarları yetişme ortamlarıdır.30-150 cm yüksekliğinde dik gövdeli otsu bir bitkidir. Saplı yaprakları elsi parçalıdır ve segmentler 3-5 mm genişliğindedir. Çiçekler 2-3 cm uzunlukta koyu menekşe renginde olup hazirandan eylüle kadar olan dönemde çiçekli kalır. Folikül tipi meyve görülür.Adam otuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Eudicots (İki çenekliler)Klad Core eudicotsKlad RosidsKlad Eurosids ITakım: SolanalesFamilya: Solanaceae (Patlıcangiller)Cins: Mandragora Adam otu (Mandragora), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından Mandragora cinsini oluşturan sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türleridir. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.Kökleri % 0,3 oranında Hiyosiyaminlerle Skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Halen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında zararlı olur.Japon anasonuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms(Kapalı tohumlular)Takım: AustrobaileyalesFamilya: IlliciaceaeCins: IlliciumTür: I. anisatum Japon anasonu ya da Japon yıldız anasonu (Illicium anisatum), yıldız biçiminde meyvesi olan, Çin yıldız anasonuna (Illicium verum ) benzeyen ve Japonya'da yetişen bir bitkidir. Meyveleri Çin yıldız anasonundan daha küçük ve daha az kokuludur, kokusu anasondan çok kakuleyi andırır. Çin yıldız anasonunun aksine meyveleri oldukça zehirlidir ve yenilmez.Zehirli olmasına rağmen Çin tıbbında bazı cilt sorunlarını tedavi etmek için harici olarak kullanılır. Japonya'da ise tütsü olarak kullanılır. Yenildiğinde krizler gibi ciddi nörolojik etkiler ve hastalıklar yaratır.Japon anasonu, şiddetli böbrek, idrar yolu ve sindirim sistemi iltihabına yolaçan anisatin, shikimin ve sikimitoksin maddelerini içerir.Kurutulduğunda yapı olarak birbirine benzeyen Çin ve Japon yıldız anasonunu görünüm olarak birbirinden ayırt etmek imkânsızdır. Japonya'da birkaç vakada yanlışlıkla bu iki türün karıştırılarak ürünlere konulması sonucu bazı ürünler piyasadan toplatılmıştır. Bu ürünleri tüketenler ise nörolojik belirtilerle hastaneye sevkedilmiştir.ManşinelÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: MalpighialesFamilya: EuphorbiaceaeOymak: HippomaneaeCins: HippomaneTür: H. mancinella Manşinel (Hippomane mancinella), sütleğengiller (Euphorbiaceae) Batı Hindistan ve tropik Amerika’ da yetişen bir ağaçtır. Boyu 3 metreden 15 metreye kadar uzanabilir. Düz ve açık kahverengi bir kabuğu; uzun dalları vardır. Yumurta şeklindeki yaprakları 10 cm uzunluğundadır ve dişli kenarlara sahiptir. Küçük ve pembe çiçeklere sahiptir. Elma şeklinde meyveleri vardır.Sütlü sapı ve sarı-yeşil meyveleri oldukça zehirlidir. Hatta meyvelerden sıçrayan yağmur damlaları ya da çiğ deride yaralanmalara sebep olabilir. Yanan odundan gelen dumanı ise geçici körlüğe neden olabilir.MügeÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Monocots (Bir çenekliler)Takım: AsparagalesFamilya: RuscaceaeCins: ConvallariaTür: C. majalis Müge (Convallaria majalis), çiçekli bitkilerin Ruscaceae familyasına dahil cinslerden Convallaria içindeki tek türdür. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimli tüm bölgelerinde (Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da) yaygındır.Çok yıllık bir bitkidir. İlkbaharda,topraktan 15-20 cm yukarıya kadar uzayan koyu yeşil geniş yapraklar verir. Yaprakların arasından aynı sap üstünde sıralanmış küçük çan şeklinde beyaz çiçekler açar. Çiçeklerin çok güzel kokusu olduğundan parfümeride yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitki, köklerinden çoğalarak bulunduğu alanı kaplamaktadır. Giderek daha az rastlanmaktadır. Türkçede inci çiçeği de denilmektedir.Nemli, gölge ağaç altlarını çok seven müge, iri yaprakların arasında çıtı pıtı beyaz kokulu çiçekleriyle çok zarif bir bitkidir. Köksap denen etli kökleri toprak altında dallanarak çoğalır. Gölge alanlarda yer örtücü olarak kullanılabilir. Çizgili yapraklı ve pembe çiçeklileri de mevcuttur. Kökleri kasım ile mart arası 2,5 cm. derinlikte ve 10 cm. aralıklarla dikilir. İlkbaharda çiçek açar. Suyu çok sever.ZakkumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: ApocynaceaeCins: NeriumTür: N. oleander Zakkum (Nerium oleander), Apocynaceae familyasından Haziran-Eylül ayları arasında beyaz, pembe, kırmızı, sarı ve krem renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde zehirli bir bitki türü.Dere yataklarında ve su kenarlarında yetişir. Susuzluğa en dayanıklı bitkilerdendir ve kışın yapraklarını dökmez. Ayrıca bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dairesel durumlarda dizilmiştir. Çiçekler, yalancı şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dahilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Haricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen, ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir.Beyaz YılanköküLatince adı Ageratina Altissima olan beyaz yılankökü, Kuzey Amerika’da yetişen oldukça zehirli bir bitki. Beyaz çiçekleri açıldıktan sonra, küçük ve tüylü tohumları rüzgar etkisiyle etrafa dağılırlar. İçerdiği yüksek miktarda tremetol toksininin, insanları doğrudan değil fakat dolaylı olarak öldürdüğü bilinmektedir. Bu toksin, bitkiyle beslenen bir sığırın etine ve sütüne geçer ve bu sığırın etiyle veya sütüyle beslenen insanlarda, titreme, istifra etme ve ağır bağırsak ağrılarıyla ortaya çıkan bir zehirlenmeye sebep olmaktadır ve oldukça ölümcüldür. 19. yüzyıl başlarında Amerika’ya yerleşen binlerce Avrupalı göçmen, bu zehirden dolayı hayatlarını kaybettiler. Ayrıca Abraham Lincoln’un annesi Nancy Hanks’in de bu zehirden ölmüş olduğu söylenmektedir. Katil Gözlü BitkiDoğu ve Kuzey Amerika’da yetişen bu bitkinin adı, 1 cm çapındaki beyaz meyvesinin üzerindeki siyah lekenin adeta bir gözü andırmasından gelmektedir. Bu bitkinin tümü insan için zehirli olmakla birlikte en zehirli kısmı toksinlerin en yoğun olduğu meyvesidir. Meyvelerinin tatlı olması sebebiyle malesef bazı çocuk ölümlerine sebep olmuştur. Kalp kasları üzerinde ani olarak yatıştırıcı etkisi gösteren karsinojenik toksin içeren bu meyveler, kolaylıkla hızlı bir ölüme sebep olabilmektedirler. Melek BorularıMelek boruları, Brugmansia türlerine verilen genel isimdir. Anavatanı Güney Amerika’nın tropikal bölgeleri olup genel olarak tüm dünyada bulunmaktadırlar. Melek borusu, ismini trompet şeklindeki sarkık ve çok ince tüylerle kaplı çiçeklerinden almıştır. Çiçekleri farklı boyutlarda (14-50cm) ve beyaz, sarı, turuncu, pembe gibi farklı renklerde olabilir. Bitkinin tüm kısımları tropan alkaloidleri, skopolamin ve atropin gibi toksinler içermektedir. Çayı yapılarak halusinojenik olarak tüketilebilmektedir. Zehir seviyesinin bitkiden bitkiye farklılık göstermesi sebebiyle, ne miktarda toksin tüketilmiş olduğunu belirleyebilmek neredeyse imkansızdır. Buyüzden bir çok kullanıcı aşırı dozdan dolayı hayatını kaybetmiştir. Kargabüken Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: LoganiaceaeCins: StrychnosTür: S. nux-vomica Kargabüken (Strychnos nux-vomica), Loganiaceae familyasında sınıflanan ve ana vatanı güneydoğu Asya olan her dem yeşil bir ağaç ve bu ağacın çok zehirli bir alkaloid olan striknin eldesinde kullanılan tohumlarının ortak adıdır.Striknin ağacı (İng. Strychnine tree) ya da Nux vomica olarak da bilinen kargabükenin kabuğunda da brusin gibi başka zehirli bileşikler bulunur.Kargagözü, Baykuşgözü ve Kusmacevizi olarak da bilinen Kargabüken, orta boylu bir ağaç olup anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yeşil portakala benzeyen meyvelerinde bulunan küçük tohumlar, zehirli alkaloidler olan strikinin ve brusin içermekte olup oldukça zehirlidirler. Bu toksinlerden 30mg almak bile omurgadaki sinirleri stimule edip kasılmalara yol açarak bir yetişkin için ölümcül olabilmektedirPorsukAnavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya olan porsuğun tohumları yumuşak, kırmızı ve üzümsü bir kabukla kaplıdır. Bu kabuk kısmının, bitkinin zehirli olmayan tek kısmı olması, meyvenin kuşlar tarafından yenmesi halinde zehirlenmeksizin tohumları farklı yerlere taşıyabilmelerine olanak sağlamaktadır. Yaklaşık 50g dozda insan için ölümcül olup, semptompları arasında nefes darlığı, titreme, kasılma ve son olarak kalp durması görülmektedir. Su BaldıranıSu Baldıranı, Kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunan oldukça zehirli bir bitki grubuna verilen addır. Bu bitkilerin tamamında bulunan şemsiye biçimindeki küçük beyaz ve yeşil çiçekleri ayırt edicidir. Su Baldıranı insan için aşırı derecede zehirli olup Kuzey Amerika’nın en zehirli bitkisi olarak kabul edilmektdir. Nöbetlere sebep olan sikutoksin isimli bir toksin içermektedir. Bu zehir bitkinin tamamında bulunmakla beraber en çok kök kısmında yoğunlaşmıştır. Neredeyse anında gerçekleşen nöbetlerin yanısıra, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı ve titreme de görülmektedir. Ölüm genellikle solunum durması veya ventriküler çırpınım ile birkaç saat içerisinde gerçekleşmektedir. Kurtboğan Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeJuss. Cins: Aconitum Kurtboğan (Aconitum), düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından çok zehirli bir bitki cinsidir.Kurtboğan, 50-199 cm yükseklikte, çok yıllık, otsu bitkilerdir. Çiçekleri sarı, morumsu ya da koyu mavi renkte olabilir. İçerdikleri alkoloitlerden dolayı çok zehirlidirler.Türkiye'de 4 türü bulunur: A. anthora, A. cochleare, A. nasutum, A. orientale.Kültürü yapılan türleri (A. × cammarum, A. carmichaelii, A. hemsleyanum, A. henryi, A. napellus), gösterişli çiçeklerinden dolayı bahçecilikte kullanılır.Boğan otu, kaplanboğan otu veya miğferotu olarak da bilinir. Kuzey yarımkürenin dağlık yörelerinde yetişmektedirler. Büyük miktarda Psödo akonitin denen bir alkaloid içermekte olup bu madde Japonya’daki Ainu halkı tarafından avlanma amacıyla oklarının ucuna sürülen bir zehirdir. Tüketilmesi durumunda miğde ve karında yanma görülmekte olup yüksek dozlarda, 2-6 saat içerisinde ölüm gerçekleşebilmektdir. 20ml kadarı yetişkin bir insanı öldürmeye yeter.İlginç olarak, Kurtboğan mitolojide kurtadam/likantrofları uzaklaştırma özelliği göstermekte olup adını buradan almaktadır.AbrusLatince ismi Abrus precatorius olan ve argoda Abruz olarak adlandırılan Abrus, ağaçların ve çalıların etrafında dolanan ince ve uzun ömürlü bir sarmaşıktır. Hemen heryerde yetişebilen bu bitkinin anavatanı Endonezya’dır. Boncuk olarak kullanılan parlak kırmızı ve siyah renkli tohumlarıyla tanınırlar. Bitkinin içerdiği zehir (abrin), diğer bazı zehirli bitkilerde bulunan risin zehrine benzemekle beraber risinden yaklaşık 75 kat daha güçlüdür. Bazı durumlarda 3 mikrogram abrin yetişkin bir insanı öldürmek için yeterli olmaktadır. Tohumları boncuk olarak kullanmak bile oldukça tehlikelidir. Tohumların delinmesinde kullanılan matkaba parmaklarıyla dokunarak hayatlarını kaybetmiş insanlar olduğu bilinmektedir. Güzel Avrat Otuİtüzümü olarak da bilinen bitkinin anavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’dır. Tropan alkaloidleri içeren bitki, sayıklama ve halüsinasyon başta olmak üzere, ses kaybı, ağız kuruması, baş ağrıları, titreme ve nefes darlığına sebep olmaktadır. Bitkinin tamamı zehirli olmakla beraber meyveleri, tatlı olmaları ve çocukların ilgisini çekmeleri sebebiyle daha tehlikelidir. 10-20 meyvesi veya sadece bir yaprağı, bir yetişkini öldürmeye yetmektedir. Tuhaftır ki, Elizabeth döneminde (16. yy.) yaşamış olan atalarımız, bu bitkiyi günlük kozmetik rutinlerinin bir parçası olarak kullanıyorlardı. Bitki özsuyundan yapılan göz damlaları kullanarak gözbebeklerini büyütmeleri onları daha çekici hale getirmekteydi. O zamanda fazla bilgi sahibi olunmaması sebebiyle bazı kadınlar siyanit içmek veya kendilerini “kanatmak” yoluyla daha soluk ve yarısaydam bir deri rengine kavuşmakta ve bunun üzerine yüzlerini kurşun bazlı bir boya ile boyamaktaydılar. Hintyağı Bitkisi Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım: MalpighialesFamilya: Euphorbiaceae (Sütleğengiller)Cins: Ricinus Tür: R. communis Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü.Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk satı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın incebağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikde, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktada kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.Hintyağı bitkisi, Akdeniz havzasının, Doğu Afrika ve Hindistan’nın yerlisi olsa da dekoratif amaçla yaygın olarak yetiştirilmektedir. Risin adlı toksin tüm bitkide bulunmakla beraber tohumlarda (hintyağının üretiminde kullanılan kısım) yoğunlaşmıştır. Tek bir tohum bir insanı iki gün içerisinde öldürmek için yeterlidir ve bu ölüm uzun, oldukça acı verici ve durdurulamaz bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk semptomlar bir kaç saat içerisinde kendisini gösterir. Ağız ve boğazda yanma hissi, karın ağrısı, kanlı ishal ve kusma bu semptomlar arasındadır. Zehirlenme başladıktan sonra engellenmesi imkansızdır ve son olarak dehidrasyon sebebiyle ölüm gerçekleşir. Bu tohumlara karşı en büyük hassasiyeti insanlar göstermektedir, zira 1-4 tohum ile yetişkin bir insan, 11 tohum ile bir köpek ve 80 tohum ile bir ördeği öldürmek mümkündür.

http://www.ulkemiz.com/dogada-bulunan-zehirli-bitki-turlerinden-bazilari

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Sevimli dostlarımızın en çok geçirdiği rahatsızlıklardan biri de iç parazitlerdir. İç parazitler, dış parazitlere göre daha tehlikelidir. Ancak iç parazitlerin oluşması yine dış parazitlerin etkisiyle oluşur. Yani dış parazitler ağız yoluyla iç organlara taşınır. Bunlara örnek olarak pire, kene dış parazitlerini göstermek çok doğrudur. Bu dış parazitlerin köpeklerin vücudunda bıraktığı yumurtalar köpeğe ağız yoluyla bulaşır. Köpeklerde görülen iç parazitler, hayvanın farklı iç organlarına girerek organların faaliyetlerini yerine getirmesini engeller. İç parazitler genellikle mide ve bağırsaklarda daha yoğun rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra kalp ve akciğer gibi organlarda çok az olsa da görülerek solunumu etkilediği görülür. İç parazitlerin oluşumda köpeklerin yaşam alanı olduğu kadar beslenmesi de büyük önem taşımaktadır. İç parazitler köpeklerde tedavi edilmediğinde köpeklere ciddi problemlere yol açabilmektedir.İç parazitler, vücudun içinde yaşayarak ve canlının organlarından beslenir. Bu durum ölüme bile sebebiyet verecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden köpeklerde parazitlerin erken teşhisi önem teşkil etmektedir. Köpeklerde Parazit Belirtileri Nelerdir?Parazitlerin köpekleri ele geçirdiğinin kanıtı olarak birçok belirti vardır. Bu belirtilerden bir kaçı köpeğinizde bulunuyorsa derhal bir veterinere götürmeniz tavsiye edilir. Köpeklerde görülen iç parazit etkileri olarak karın şişkinliği ve buna bağlı olarak aşırı gaz üretimi görülmektedir. Bazı köpeklerde kötü kokulu ishal gözlemlenir. Parazitlerin yapısına ve sıklığına göre bazı köpeklerde kanlı dışkılara rastlanmaktadır. Birçok köpek iç parazitler yüzünden kilo kaybı yaşamaktadır. Bununla birlikte köpeklerde özellikle parazitlerin verdiği sorundan kaynaklanan bir tüy azalması ve tüy kuruluğu görülmektedir. Hayvanı rahatsız edici öksürüklere nedende olan parazitler solunum yollarını da zorlamaktadır. Hayvan rahatsız edici iç parazitini kusma ya da dışkı yardımıyla dışarı atmaya çalışır. Elbette parazite yakalanmış köpeklerde göz içlerinde enflamasyon izlenir.Köpeklerde İç Parazit TürleriBirçok parazit çeşidi vardır. Bunlardan başlıca tehlikeli olanlar sevimli dostların ölümüne neden olacak derecede etkilidir. İç parazit türlerini genellikle bağırsak yollarından bulunurlar.1.Askaritler ( İnce bağırsak kıl kurtları) : Bu parazit türleri köpekten köpeğe geçebileceği gibi anneden doğmamış yavrulara da geçebilir. Bu yüzden oldukça rahatsız edicidir. Bu parazitleri rahatlıkla görebilmek mümkündür. Bu parazite maruz kalan köpeklerde gelişim bozuklukları görülmektedir. Ayrıca kusma, ishal en önemli belirtilerinden biridir.2.Kancalı Kurtlar: Bu parazit türleri genellikle yavru köpeklerde daha sık görülmektedir. Bu parazit türü bağırsaklarda faaliyet gösterir. Kancalı dişleri sayesinde bağırsak duvarlarını deşerek kanamaya sebep olurlar. Bu tür parazit cinsi hayvanların ölümüne sebebiyet verebilir. Bu yüzden acilen önlem alınması gereken türlerdir. Bir yavru köpek bulunan 50 ile 100 arası kancalı kurt rahatlıkla yavrunun ölmesine neden olur. Dışkıda kan, ishal, kusma belirtileridir. Bu parazitler mikroskobik inceleme sonucunda tespit edilmektedir.3.Tenyalar ( Yassı Kurtlar ): Bu parazit türleri anüs çevresindeki kıllardan tespit edilebilir. Buradan bağırsak sistemine yerleşerek hayvanda kilo kaybına ve ishale yol açar. Köpeğinizin gezindiği alanda, yattığı yerde göze çarpması muhtemelen parazitlerdir. Hareket halinde beyaz renkli olan bu parazitler hayvandan temizlense bile döküldüğü yerler temizlenmedikçe kurtuluşu mümkün olmayan cinstendir. O yüzden hem hayvanın temizliği hem de ev temizliğinin önemi büyüktür.4. Kalın Bağırsak Kurtları: Ağız yoluyla alt sindirim sistemine etki eden parazit türleridir. Mikroskobik inceleme yapılmadan anlaşılması mümkün değildir. Köpeklerde kusma, ishal ve bunlara bağlı olarak kilo kaybına neden olurlar.5. Kalp Kurtları: Parazit türleri arasında en korkutucu sonuçlara yol açan parazit türleridir. Sivrisineklerin ısırması sonucu hayvan vücuduna giren bu parazitler kalbe yerleşerek kalbin fonksiyonlarını yavaşlatır. Solunum yollarını etkileyerek birçok soruna neden olurlar. Tedavisinde başarı oldukça düşüktür.Tedavi Yöntemleri nelerdir?Köpeklerinizi parazitlere karşı korumak için alınacak ilk önlem dış parazitlerden uzak tutmaktır. Bunun için veterinerinizin önereceği anti parazit ilaçlarını üç aylık periyotlarda uygulamak oldukça önemlidir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopeklerde-ic-parazit-nedir-turleri-nelerdir

Stetoskop Nedir? Ne İşe Yarar

Stetoskop Nedir? Ne İşe Yarar

Stetoskop (stethoscope), vücut içinde oluşan sesleri dinlemek için kullanılan tıbbi bir cihazdır. Stetoskop genelde üç ana kısımdan meydana gelir;  Diyafram,  Tüp (elastik boru şeklinde)  Kulaklık  Bazı stetoskoplarda ayrıca çan denilen ve alçak perdeden sesleri yükseltmeye yarayan bir kısım da bulunur. Diyafram, stetoskobun tüp kısmının ucunda bulunan ve dinlenmek istenen bölgeye değdirilen yassı koni şeklinde bir parçadır. Bu parçanın içinde ortamdan yalıtılmış bir zar vardır. Yüzeydeki sesle titreyen zar konik parça içindeki havaya basınç uygular ve bu basınç tüp içinden kulaklığa kadar ulaşır ve uygun yapıdaki kulaklık parçaları, sesi kulak içine yayar. Basit bir mantıkla çalışan stetoskop, bir nevi mekanik yükselticidir.Stetoskopla en çok dinlenen sesler şunlardır;   Kalbin çıkardığı sesler, Akciğerlerin çıkardığı sesler,    Bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan sesler.  Ayrıca kan basıncını ölçmek için de kullanılır. Stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) denir. Oskültasyon, tecrübe gerektiren bir teşhis yöntemidir. Stetoskop ile kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak, eğitim ve deneyim gerektirir. Mesela kalpten yayılan birçok ses vardır ve bu seslerin bazısı insandan insana farklılık gösterebilir.  Stetoskobun Tarihçesi   M.Ö. 400 yılında Hipokrat, kalpten gelen sesleri, göğüs kafesinin içinde kaynayan sirkeye benzetmişti. 2000 yıl sonra, 17. yüzyılda William Harvey, bu sesi akan suyun çıkardığı şırıltı olarak açıkladı. 1816 yılında Dr. Rene Theophile Hyancinthe Laennec, kağıdı rulo yaparak bir ucunu hastanın kalbine diğer ucunu kulağına dayayıp kalp sesini dinledi. Kısa süre sonra rulo kağıdın yerini bir tüp aldı ve bu da stetoskobun başlangıcı oldu. Yunanca bir kelime olan stetoskop; stetos (göğüs) ve skopein (bakmak) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Günümüzdeki haline gelmesi için çeşitli malzemelerle deneyler yapıldı. En iyi ses iletimi, 30 cm.lik tahta silindirden elde edildi. Bu alet ile kalp sesleri daha net ayrıştırılmaya başlandı. 1829'da, Dr. Charles Williams, Laennec stetoskobunu iki parçaya bölerek geliştirdi ve değişik açılara bükülüp katlanabilen bir cihaz haline getirdi. 1830 ve 1840 yıllarında tek kulaktan dinlemeli ve dayanıklı kauçuktan, doktorların kalp ve akciğer dinlemelerine açısal hareketlerle kullanım kolaylığı sağlayan stetoskoplar geliştirildi. 1852'de ilk çift kulaklıklı stetoskoplar kullanıldı. Amerika'dan P. Camman ve İngiltere'den Alfred Leared, aynı zamanlarda bu aleti değişik formlarda ortaya çıkardı. Camman tarafından üretilen cihaz; 1 inç'lik ahşap çan bağlı tüplere doğru incelen spiral telli, yayla metal dinleme tüplerine bağlı, kullanımı kolay ve konforlu idi. Sonraki 40 yılda stetoskop tasarımı çok az değişime uğradı. 1894'te İtalyan Bianchi ile Amerikalı mühendis R.C.M. Bowles'ın çalışmaları, göğüs kafesi için kullanıldı. Bunları diyafram ve çanın yararları üzerine tartışmalar izledi. Çan ve diyaframa olan ihtiyaç artışı ile 1926'da Lad Howard Sprague ilk çan ve diyafram birleşimini bugünkü şekline getirdi.  1940'ta Dr.Sprague, Maurice Rappaport ile birlikte çalışarak stetoskobun bilimsel fizik prensiplerini belirledi.  1958’de İngiliz kardiyolog Dr. Aulrey Leatham'ın stetoskobu, sadece çan ve diyafram birleşimi olmayıp, ilkinin içinde ikinci en küçük çanı içeriyordu. Bir manivela sayesinde çocuklar için kullanıma imkân sağlıyordu.  1961'de Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirildi. Bu cihaz vakumlu tüp teknolojisi ile avantaj sağlıyordu. Uygun ağırlığı ve uygun boyu ile kullanıma elverişli bir cihaz oldu.

http://www.ulkemiz.com/stetoskop-nedir-ne-ise-yarar

Selüloz Nedir ? Yapısı Nasıldır ?

Selüloz Nedir ? Yapısı Nasıldır ?

Selüloz (C6H10O5)n, bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan kâğıt, yapay ipek ve patlayıcı maddelerin yapımında kullanılan bir karbonhidrat.Selüloz bitkinin sert ve kuvvetli olmasını sağlar, otçul hayvanlar selülozu sindirebilirler bunun nedeni ise bağırsaklarında yaşayan simbiyoz bakterileri, protozoa türleri ve odun yiyen bazı böcek türlerinin salgıladıkları selülaz enzimidir. Selüloz sanayide cmc adıyla seramik yapımında, boya üretiminde üstün film yapıcılığı sayesinde ekonomik oluşuyla da tercihen kullanılmaktadır.Glikoz moleküllerinin ters bağlanması sonucunda oluşmuşlardır. Hayvanlar selülozu enerji verici olarak kullanamazlar. Selüloz suda çözünmez ve iyotla reaksiyon vermez.

http://www.ulkemiz.com/seluloz-nedir-yapisi-nasildir-

Biyoyararlılık Nedir?

Biyoyararlılık Nedir?

Biyoyararlılık” terimi, uygulandığı alana bağlı olarak pek çok şekilde tanımlanır. Beslenme konusu ile bağlantılı bir bakış açısı ile tanımlanacak olursa; bir gıda ürününde bulunan bileşenin vücudumuzda sindirildikten sonra fizyolojik fonksiyonlara katılması için kullanılan yada depolanan miktarın başlangıç değerine oranı şeklinde ifade edilir. Benito ve ark. (1998) tarafından yapılan bir başka tanım ise; vücudun aldığı gıdada bulunan bileşeni kullanma oranı şeklindedir. Biyoyararlılık terimi, besinsel etkiler için anahtar niteliktedir.Beslenmenin bir parçası olarak, polifenoller midede sindirilen gıda matrisinin içinde bulunan kompleks karışımlardır. Midede bulunan epitel hücreler düzenli olarak bu sindirilmiş karışımlara maruz kalırlar. Diyet polifenollerinin, insanlarda mide sağlığı açısından etkilerini anlamak için bu bileşenlerin bağırsaktaki davranışları ve stabilitelerinin ölçülmesi zorunludur. Literatürde, in-vitro sindirim koşullarda yapılacak olan bu biyoerişilebilirlik çalışmalarından elde edilen sonuçlar, in-vivo çalışmalarla karşılaştırıldığında aralarında bir korelasyon bulunduğu tespit edilmiştir. Bu durum, hızlı, kolay ve güvenilir sayılan in-vitro metotların kullanımını arttırmıştır .Meyve ve sebzelerin bileşimindeki çeşitli fitokimyasallar nedeniyle sağlık üzerindeki olumlu etkileri ile son yıllarda daha fazla dikkat çekmektedir. Yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenme konusundaki bilinçlenme ile birlikte sağlık açısından pek çok faydası olduğu yıllardır bilinen ve antioksidan maddelerce zengin olduğu bildirilen meyve ve sebzelerin önemi daha da artmıştır. Meyve ve sebzeler taze olarak tüketilebilmelerinin yanında, meyve suyu ve konserveye işlenebilmekte ya da dondurularak ve kurutularak da tüketilebilmektedir.İnsanlarla yapılan biyoerişilebilirlik ve biyodönüşüm kontrol çalışmalarının tam ve kesin sonuçlar vermesi gerektiği düşünülür. Ancak in-vivo olarak yapılan bu çalışmalar zaman alıcı, yoğun, pahalı, karmaşık ve çalışılan gıda sayısının sınırlı olduğu çalışmalardır. Gıdalarda biyoerişilebilirlik bilgisinin elde edilmesi ve biyoerişilebilirliğe endüstriyel proseslerin ve evde pişirmenin etkilerinin incelenebilmesi, kısa zamanda çok sayıda örneğin analiz edilebilmesini gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda çok sayıda örneğin basit, ekonomik, hızlı ve tekrarlanabilir şekilde analiz edilebilmesini sağlayan in-vitro sindirim yöntemleri uygulanmaya başlanmıştır.Polifenollerin biyoyararlılığıyla ilgili in-vitro çalışmalarda kesin sonuçların alınabilmesi için, in-vivo deneylerle doğrulanması gerekir. In-vitro sindirim analizlerinde bileşenin gıda matrisinden açığa çıkmalarının belirlenmesi ile ilgili çalışmalarda çok kullanışlı ve hızlı sonuçlar alınmasını sağlamaktadır. In-vitro modellerin uygulanmasında in-vivo yöntemlere göre pek çok kısıtlamalar bulunmaktadır, örneğin; in-vitro modellerde sindirimin yalnızca statik modeli uygulanabilmektedir. Buna ragmen in-vitro yöntemler, polifenollerin mide-bağırsak koşulları altındaki stabilitelerini belirlemede kullanılan pratik yöntemlerdir. Fakat tüm bunlara rağmen, pek çok üründe yapılan in-vitro çalışmalarla elde edilen sonuçlar ile insan ve hayvanlar üzerinde yapılan pek çok in-vivo çalışmalar arasında korelasyon elde edilmiştir.İn-vitro sindirim ve diyaliz metotları, hızlı ve güvenilir olduklarından ve in-vivo yöntemlerde karşılaşılan etik problemlerle ilgili sınırlamalar bulunmadığından son zamanlarda daha geniş kullanım imkanı bulmuşlardır. In-vitro mide-bağırsak sindirim koşullarının polifenollerin stabilitesine olan etkisi, nar suyu, brokoli, kuş kirazı ,kırmızı lahana, elma ve dut gibi gıdalarda test edilmiştir.Çalışmada kullanılacak materyallerin antosiyaninler ve fenolik asitler açısından zengin olduğu bilinmekle birlikte, içerdiği fenolik bileşenlerin ve antioksidan maddelerin in-vitro biyoerişilebilirliği konusunda yapılan çalışmalar sınırlıdır. Çalışmanın amacı; ülkemize özgü olan bu yöresel materyallerin sindirim sonrası içeriğindeki antioksidan maddelerin değişimlerinin incelenerek vücutta oluşturdukları fayda düzeyinin belirlenmesidir. Katı gıda matrisinden açığa çıkan polifenollerin biyoerişilebilirliğinin incelenmesi konusundaki araştırmaların önemi gün geçtikçe daha çok artmaktadır, çünkü bir gıda bileşeninin biyoyararlılığından ve vücut için faydalarından söz edebilmek için, o bileşenin sindirim sırasında gıda matrisinden ayrılabilen kısmı önem teşkil etmektedir. Bu çalışma sayesinde farklı ürünlerden ekstrakte edilen fenolik bileşenlerin biyoyararlılığı belirlenerek, gıda matrisinin biyoyararlılığa olan etkisi ile ilgili de bilgi edinilecektir. Türkiye’ ye özgü olan ve kurutulmuş halde tüketilebilen yaban mersini, kızılcık, kara üzüm ve mor erik gibi meyvelerde de in-vivo biyoyararlılık çalışmaları ile in-vitro deneylerin karşılaştırılarak korelasyon olup olmadığının belirlenmesi ve literatürde bu anlamdaki eksikliklerin doldurulması gereklidir.Eğer gıda ve sağlık arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamak istiyorsak, sindirim sırasında gıdaların dönüşümleri ve stabiliteleri ile ilgili net bilgilere sahip olmamız gerekir. Proteinler, peptidler, aminoasitler, antioksidanlar gibi çeşitli gıda bileşenlerinin vücut içinde doğru yerde ve zamanda olabilmesi ve sağlık üzerine etkilerinin maksimum düzeyde olabilmesi için, sindirim mekanizması ile ilgili bilgi ve deneyimlerin artması yeni gıdaların üretilebilmesine olanak sağlayacaktır.Kaynakça:McDougall, G. J., Dobson, P., Smith, P., Blake, A., & Stewart, D. (2005). Assessing potential bioavailability of raspberry anthocyanins using an in vitro digestion system. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 53, 5896–5904.Manach, C., Scalbert, A., Morand, C., Remesy, C., & Jimenez, L. (2004). Polyphenols: Food sources and bioavailability. American Journal of Clinical Nutrition, 79, 727–747.Capanoglu, E., Beekwilder, J., Boyacioglu, D., Hall, R.D., De Vos, C.H.R. 2008. Changes in antioxidants and metabolite profiles during production of tomato paste. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 56(3): 964-973.Bermúdez-Soto, M. J., Tomás-Barberán, F. A., & García-Conesa, M. T. (2007). Stability of polyphenols in chokeberry (Aronia melanocarpa) subjected to in vitro gastric and pancreatic digestion. Food Chemistry, 102, 865–874.Bouayed J., Hoffmann L., Bohn T. (2010). Total phenolics, flavonoids, anthocyanins and antioxidant activity following simulated gastro-intestinal digestion and dialysis of apple varieties: Bioaccessibility and potential uptake , 128 (2011) 14–21Yazar: Buket Sağbasanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/biyoyararlilik-nedir

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

İçerdiği gluten vücutta kimyasal reaksiyona girmediğinden dolayı özellikle çölyak hastalarının tüketiminde ön planda olan karabuğday, tahıl benzeri bitki olup Polygonaceae (kuzukulağıgiller) familyasına aittir. 15 civarında türü olmakla birlikte sadece iki türünün tarımsal üretimde kullanımı yaygındır. Bunların içinde yaygın karabuğdayın tarımsal üretimdeki payı %90’dır. Diğer çeşit tatar buğdayı olup, tadının acı olmasından dolayı üretimde ikinci plandadır. Çölyak hastaları; gluten sindiremediklerinden, gluten içeren besin tükettiklerinde bağırsak duvarları kızarıp kabararak tahriş olabilir. Hastalığın daha ileriki safhalarında, glutenli gıda tüketilmeye devam edilirse, ishal, şişkinlik, kramp, ağrılı kramplara neden olabilir. Bu nedenle bu hastalar glüten içermeyen veya daha az miktarda glüten içeren gıdalar tüketmeleri gerekmektedir.  Karabuğday, Orta Asya kökenli bir bitki olup, geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. İlk olarak Çin ve Japonya’da yetiştirilmeye başlanan bu bitki daha sonra Rusya ve Avrupa’ya yayılmıştır. Bu bitkinin büyümesinin ve gelişmesinin hızlı olması (yılda iki ürün alınabiliyor), olumsuz şartlara dayanıklı olması, soğuk ve/veya kurak iklimlerde yetiştirilebilmesi ve zor (engebeli araziler) koşullara uyum sağlayabilme özelliği, yoğun girdi kullanılmaması, münavebeye uygun bir bitki olması sayesinde farklı coğrafyalara yayılmış ve buralarda yetiştiriciliği yapılmıştır. Amerika Kıta’sının keşfinden sonra, Avrupa’dan göçle birlikte 17. yüzyıl başlarında Amerika Kıta’sına taşınmıştır. 7. yüzyılda yayınlanmış eski kaynaklardan olan Çince yemek kitabı “Shokumotsuhonso”ya göre bilinen ilk karabuğday ürünü “Senkinyoho”dur.Karabuğday tek yıllık geniş yapraklı bitkidir. Bitki boyu yetiştirme koşullarına göre değişmekle birlikte 60-120 cm arasında değişmektedir. Karabuğday bitkisi, üzerinde küçük yan kökler bulunan kazık köke sahiptir. Yapraklar düz olmayan, geniş yapraklı olup, kalp şeklinde üçgen görünüme sahiptir. Çiçekler ise salkım şeklinde renkleri ise beyazdan pembeye kadar değişen tonlardadır. Hızlı büyüme özelliği sayesinde Nisan ve Temmuz ayında ekilerek, yılda iki kez yetiştirilebilmektedir.Karabuğdayda hasat dönemine kadar çiçeklenme devam ettiği için çiçeklenme dönemi uzun sürmektedir. Ayrıca çiçekleri kokulu olduğundan arıların ilgisini çekmektedir. Bu özellikler sayesinde, arılar bal yapımında, uzun süre karabuğday çiçeği özütü kullanabilmektedir.Karabuğday bitkisi çok yönlü kullanım alanına sahip olmasının etkisiyle dünya genelindeki üretim alanı günden güne artmaktadır. Ülkemizde günümüzde karabuğday üretimi bulunmamakla birlikte, araştırma enstitüleri ve üniversiteler tarafından karabuğday üzerinde çeşitli araştırmalar yapılmakta, ülkemiz iklim koşullarımıza uygun çeşitler geliştirilmektedir. Renk ve lezzet, karabuğdayın en önemli kalite kriterleridir. Yeni hasat edilmiş karabuğday tohumları açık yeşil renkli olup, eski tohumların rengi kırmızımsı kahverengidir. Tadı iştah açıcıdır, yeni hasat edilmiş olan tanelerde tipik karabuğday tadı vardır, eski tanelerde ise acımsı tat oluşur.Diyabet kontrolünü sağlamada ve kan şekerini yükseltme potansiyelini düzenlemede, düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar etkili olmaktadır. Dolayısıyla; düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar sağlık açısından daha yararlıdır. Yüksek düzeyde dirençli nişasta içeren gıdalar genellikle düşük glisemik indeksine sahiptir. Buğday ununun glisemik indeksi 100 kabul edilmektedir. Buğday unu ile karabuğday ununun karıştırılmasıyla yapılan ekmeğin glisemik indeksi daha düşük olmaktadır. Karabuğday (Fagopyrum esculentum Moench); bileşiminde yüksek düzeyde protein, temel aminoasitlerden biri olan lisin, diyet lif, vitamin (B ve E), mineral madde, temel çoklu doymamış yağ asitlerinim (linoleik asit) içermektedir. Bunların yanında, rutin, quercetin, antosiyanin, orientin, iso-orientin, viteksin ve isoviteksin karabuğdayda en yaygın bulunan flavanoidlerdir. Rutin ve quercetin önemli antioksidanlardandır. Karabuğday tohumunda bulunan rutin içeriği 12.6-35,9 mg/100g (% 2-4) olup, bitkinin ot kısmında da yeterli miktarda bulunduğu söylenmektedir. Rutin ve quercetin kronik toplardamar yetersizliği hastalığının tedavisinde etkilidir. Damarları korur ve genişletir. Rutin, pirinç, buğday, fasulye gibi pek çok buğdaygil ve baklagilde bulunmasına rağmen karabuğdayda daha yüksek oranda bulunmaktadır. Karabuğdayda yağ oranı oldukça az olduğundan, vücutta yağ depolanmasını engelleyerek zayıflama diyeti uygulayanlar için vazgeçilmez bir besindir. Karabuğday tohumunda yüksek seviyede bulunan tokoferol, fenolik asit ve flavanoit gibi antioksidanların dolayı karabuğday ürünlerinin raf ömrü uzundur.Biyolojik değer, vücuda alınan besin maddelerinin yüzde kaçının vücut tarafından kullanıldığını belirten değerdir. Bu değer, yağ ve karbonhidratın aksine proteinin fazlası vücutta depolanmadığı için, daha çok protein için kullanılmakta ve buna protein biyolojik değeri denilmektedir. Protein biyolojik değeri en yüksek 100 olarak kabul edilmekte olup, bu değere yakın besin maddelerinde proteinin tamamına yakını vücut tarafından kullanıldığı anlaşılır. Anne sütü ve bütün yumurta 100’e yakın değere sahiptir. Lisin ve arginin bakımından zengin olan aminoasit kompozisyonu etkisiyle karabuğdayın protein biyolojik değerinin 90’ın üzerinde olduğu söylenmektedir. Proteinlerin yapısını değiştirerek vücut tarafından kullanılmasını sağlayan lisin oranı karabuğdayda %5-7 arasındadır. Bu yüzden, karabuğday proteinleri hemen hemen tüm meyve-sebze ve tohumların proteinlerine göre besleyicilik ve insan sağlığına yarayışlılık bakımından daha kalitelidir.Karabuğday; başta ekmek, makarna, şehriye, kraker, kurabiye, kek, krep, dondurma külahı, tortilla gibi temel gıda maddelerinde olmak üzere; sirke, bira, çay, bal ve ispirto gibi çok sayıda gıda sanayisi ürününün üretiminde kullanılmaktadır. Pilav, çorba gibi çeşitli yemeklerin yapımında da karabuğday kullanılabilmektedir. Bunların dışında yeşil otu, kuru otu, silajı, tohum kabuğu hayvan beslenmesinde kullanılmaktadır. Gıda maddesi dışında, Çiçekleri kahverengi boya yapımında kullanılmaktadır.Karabuğdayın sağladığı diğer yararlar; * İnsan vücudunda bağırsakların çalışmasını desteklemektedir. * Kolesterolün azalmasını sağlıyor. * İçerdiği lignan maddesi sayesinde kalp hastalıklarına ve kansere karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır. * Safra taşı oluşumunu engelleme¬de yardımcı görev üstlenmektedir. * Kan şekerinin daha iyi bir biçimde kontrolünü sağlamaktadır. * İçerdiği P vitamini sayesinde damarlara esneklik ve güç kazandırır. * Karabuğdayın, iltihaplanmayı, aşırı terlemeyi ve burun kanamasını önlediği Japon araştırmacılar tarafından belirlenmiştir. * Karaciğerin çalışmasını kolaylaştıran choline ihtiva ediyor. * Böbreklerin çalışmasında yararlı etki gösteriyor. * Yüksek tansiyon ve kansızlıkta çok önemli olan potasyum, magnezyum, fosfor ve demir karabuğdayda bol miktarda bulunuyor.Karabuğdayın bu yararlarının yanında, bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara da neden olmaktadır. Bu alerjik reaksiyonların temel belirtileri; astım, cilt hastalıkları, harıltı, anaflaktik şok, hazımsızlık, ürtiker (kurdeşen), karın ağrısı, kusma gibi mide-bağırsak semptomlarıdır. Bu nedenle tüketilmeden önce doktora danışılması önerilmektedir.Kaynakça: Dizlek, H., Özer, M. H., İnanç, E., Gül, H., 2009, Karabuğday’ın (Fagopyrum esculentum moench) Bileşimi ve Gıda Sanayiinde Kullanım Olanakları.Kan, A., 2014, Türkiye İçin Yeni Bir Bitki; Karabuğday (Fagopyrum esculentum). Kara, N., Yüksel O., 2014, Karabuğdayı Hayvan Yemi Olarak Kullanabilir miyiz?Yazar: Çiğdem Aydın http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/karabugday-nedir-ve-yararlari-nelerdir

Magnezyum ve Magnezyumun Özellikleri

Magnezyum (Mg), gümüş beyazlığında bir metaldir ve genellikle alaşım maddesi olarak, yani başka metallerle karıştırılarak kullanılır. Kimyasal simgesi Mg, atom numarası 12; atom ağırlığı 24,312 olan bu element en hafif metallerden biridir ve bu özelliğiyle önem kazanmıştır. Toz halindeki magnezyum kolayca tutuşur ve parlak bir alevle yanar. Bu özelliği nedeniyle, elektrikli fotoğraf makinesi flaşları çıkmadan önce, magnezyum yakılarak flaşlı fotoğraflar çekilmiştir.1755 yılında İngiltere'de Joseph Black tarafından keşfedilmiştir. 1808 yılında Humphrey Davey tarafından saf olarak, magnezya ve civa-II-oksit (HgO) karışımından izole edilmiştir. Magnezyum ve insan vücuduTohum ve sebzelerde klorofil kompleksi halinde bulunur. Günlük ihtiyaç 0,2-0,3 g kadardır. Eksikliğine rastlanmaz. Vücuttaki toplam magnezyum miktarı 20-30 g kadardır. Bunun % 60-70'i kemiklerde, % 1,5 oranında magnezyum fosfat (Mg3(PO4)2)halinde yer alır. Geri kalan kısmı yumuşak dokularda, diğer kısmı ise sıvılarda bulunur. Kan plazmasında 0,02-0,03 mg; eritrositlerde 0,06 mg bulunur. Plazmadaki magnezyumun üçte biri proteinlere bağlıdır.Fosfataz, fosforilaz, enolaz, fosfoglukomutaz enzimlerinin aktivatörüdür. ATPaz'ın inhibitörüdür. Magnezyum idrar yollarında magnezyum amonyum fosfat (MgNH4PO4) şeklinde çökerek idrar yolu taşlarının yapısında bulunur. Damara şırınga edilen magnezyum iyonları narkotik etki gösterir. Magnezyum elementi sinir sisteminin aşırı duyarlılığını azaltır.Hipomagnezemi;    Böbrek yetmezliği    Diabetik koma    Hipotiroidizm    İyatrojenik    Addison hastalığında görülür.Hipermagnezemi ise;    Sindirim sistemi hastalıkları    Böbrek hastalıkları    Endokrin hastalıklar    Metabolik bozukluklar    Terleme, yanık, akut pankreatit    Beslenmeye bağlı olarak görülür.Bulunduğu yerlerVücut magnezyumunun yaklaşık % 60’ı kemik ve dişlerin yapısında yer alır. Diğer minerallerle birlikte sinir uyarımını ve kas kasılmalarım düzenler. Ayrıca enerji metabolizmasında rol alan pek çok enzimi etkin biçime dönüştürür. Kalsiyum gibi magnezyum tuzları da suda çözünmez ve besinlerdeki magnezyumun çoğu emilemez. Emilimin çoğu yukarı bağırsak bölgesinde olur. Günlük gereksinim düzeyi 300-350 mg arasındadır. Bitki klorofilinin bir yapı taşı olduğundan başlıca kaynak yeşil yapraklı bitkilerdir. Fındık, tahıl ve deniz ürünleri de Özellikle magnezyumdan zengin besinlerdir.Kullanım alanlarıFotoğraf makinelerinin gövde ve flaş kaplamalarında, işaret fişeklerinde ve yangın bombaları başta olmak üzere pirotekni alanında yoğun olarak kullanılır. Alüminyumdan üçte bir oranında daha hafif olması nedeniyle, alaşımlarından uçak ve füze yapımında faydalanılır. Eczacılık alanında önem taşıyan bileşikleri de vardır. İtici özellikteki bileşiklerin yapısına katılır. Döküm demir yapımında ve uranyum başta olmak üzere çeşitli metallerin tuzlarından saflaştırılması işleminde kullanılır. Şömine tuğlalarının, aydınlatma ampullerinin, renk maddelerinin ve filtrelerin yapımında da yeri vardır. Yeşil bitkilerde bulunan klorofil yapısında da yer alır. Ayrıca havai fişeklerin patlarken ortaya çıkardıkları renkleri vermek için de çeşitli bileşiklerle kullanılır.

http://www.ulkemiz.com/magnezyum-ve-magnezyumun-ozellikleri

Fosfor Elementinin Özellikleri

Fosfor insan vücudunda kalsiyumdan sonra en fazla bulunan kimyasal elementtir. Simgesi P ve atom numarası 15 dir.Bütün organizmalar için fosfor birleşimleri ( fosfodiester bağları) DNA yapıları için büyük önem taşır. Bunun dışında insan vücudu fosfora kemik ve diş oluşumu, hücre büyümesi ve onarımı, enerji üretimi, kalp kasının kasılması, sinir ve kas hareketleri, böbrek işlevleri açısından ihtiyaç duyar. Fosfor ayrıca vitaminlerin kullanımı ile besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde yardımcı olarak vücuda yarar sağlar. Fosfat (fosforun %85 kadarı kemikte fosfat formunda depolanır) hücre içi sıvıların ana anyonudur. Fosfatlar dönüştürülebilir olmalarından ötürü, birçok koenzim sisteminin ve metabolizma fonksiyonlarının işlemesi için gerekli bileşiklerle birleşme yeteneğine sahiptir. Fosfatların birçok önemli reaksiyonları özellikle ATP, ADP ve fosfokreatinin işlevleri ile ilişkilidir. Fosfor allotroplarıDoğada fosfor üç farklı formda bulunur. Bu değişik biçimlerine allotrop denir. Bunlar beyaz fosfor, kırmızı fosfor ve siyah fosfordur.Beyaz fosfor doğada en yaygın olan fosfor allotropudur. Kristal yapılıdır ve 44.25 °C'de erir. En önemli özellikleri, karanlıkta ışıldaması ve çok zehirli olmasıdır. Havayla temas ettiği halde tutuşur ve beyaz dumanlar çıkararak yanar. Bu yüzden su dolu şişe içinde tutulur. Beyaz fosfor, böcek ve fare zehiri, sis ve yangın bombaları için kullanılır.Kırmızı fosfor güneş ışığı ve ısı etkisiyle beyaz fosfordan oluşur. Beyaz fosforun aksine kolayca tutuşmaz, ışıldamaz ve zehirli değildir. Erime sıcaklığı ise çok daha yüksektir. Kırmızı fosfor kibrit yapımında kullanılır.Siyah fosfor, beyaz fosforun havasız ortamda ve basınç altında ısıtılmasıyla elde edilir. Siyah fosfor yarı iletkenlerin yapımı için gerekir. Fosfor izotopları31P, fosforun doğada bulunabilinen tek izotopudur. Bunun yanında başka radyoaktif fosfor izotoplarıda üretilmiştir. 25,3 günle en uzun yarılanma süresi olan radyoaktif fosfor izotopu 33P'dir.Vücuttaki fosforFosfatlar, pirofosfatlar ve ATP fosfor kaynağıdır. Özellikle sütlü besinlerde bulunur. Diyetle alınan fosfatların serbest formu ince bağırsaklardan emilir. Vücutta kemiklerde % 90 kalsiyum trifosfat, kalsiyum fosfat (Ca3(PO4)2) ve hidroksi apatit kristalleri halinde, plazmada ise 0,03-0,04 mg anorganik formda bulunur. İdrarla inorganik fosfat halinde atılır. Serum düzeyi parathormon ile sağlanır. Günlük fosfor ihtiyacı 2 g'dır.Biyolojik fonksiyonları    Hücre duvarı yapısının devamlılığının sağlanmasında fosfolipidlerin yapısında bulunur.    Enerji metabolizmasında ATP, GTP, ADP'nin yapısında bulunur.    Oksijen taşınımı ve H+ tamponlanmasında etkilidir.    Proteinlerin yapısına girerek faaliyetlerini kontrol eder. Enzimlerin yapısına katılır onları aktive veya inhibe eder.    DNA ve RNA'nın yapısına girer.    Hücre içi sıvısında en bol bulunan anyondur.Kimyasal fonksiyonlarıFosfor elementi, gün ışığına yani fotonlara maruz kaldığında enerji seviyesini yükseltir.Fakat bu element her daim eski enerji seviyesinde kalma isteğindedir. Bu istek doğrultusunda karanlık bir ortamda eski seviyesine dönerken elektronların bu enerji savurması olayı bizim gördüğümüz şekilde ışıma olarak algılanır.Bu olay dakikalar,saatler hatta günler sürebilir. Bu süreyi maruz kaldığı enerji seviyesi belirler. [kaynak belirtilmeli]    Hiperfosforemi (1,5 mmol/L üzeri plazma düzeyleri);    Böbrek yetmezliği    Diabet, hipoparatiroid    Çeşitli hastalıklar, vitamin D zehirlenmesi sırasında görülür.    Hipofosforemi (0,8 mmol/L'nin altında);    Hiperparatiroid    Osteomalazi (D vitamini eksikliği)    Glukoz veya fruktoz perfuzyonu    Vitamine dirençli osteomalazi durumlarında görülür.    Hipofosfatemi;    Emilimin azalması        Diyette eksiklik        Oral fosfat bağlayıcılar        Malabsorpsiyon    Hücreye alımının artması        Alkaloz        Diabetik ketoasidoz        Aşırı açlık çeken hastanın yeniden beslenmesi    Atılımın artması        Dializ        Böbrek testesteron bozuklukları durumlarında görülür.

http://www.ulkemiz.com/fosfor-elementinin-ozellikleri

Kükürt Elementinin Özellikleri

Kükürt, limon sarısında ametal, yalın katı cisimdir (simgesi S olan kimyasal bir elementtir). Kükürt doğada yaygın olarak bulunan bir elementtir (yer kürenin % 0,06'sını oluşturur). Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Louisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınında, alçı taşı ya da kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Çoğunlukla metallerle birleşmiş olarak görülür. Demir, bakır, kurşun, ve çinko sülfürler, bu metallerin en önemli cevherleridir. Kalsiyum sülfatı ya da başka deyişle alçıtaşını saymak gerekir.Doğada çeşitli bileşikler halinde bulunan kükürt dahilen hafif laksatif olarak kullanılır. Dıştan sürüldüğü zaman (losyonlar, merhemler) asalakları öldürücü seboreyi giderici ve keratin eritici nitelikler gösterir. Pek çok maddelerin moleküllerinde bir ya da birçok kükürt atomu bulunur. Kükürdün varlığı bu maddelere sülfamit örneğinde olduğu gibi bakteri öldürücü özellikler kazandırır. Kükürt gidermek bir maddeyi bileşiminde bulunan kükürtten ya da bir sülfürden arındırmak (dökme demirde bulunan kükürt kireç ferromanganez ya da sodyum karbonat katılarak giderilir). Kükürt sütü bir asidin hiposültid üzerine etkimesi sonunda oluşan kolodal kükürt asıltısıdır. Çubuk kükürt, silindir biçiminde dökülmüş kükürttür.Hidrojenle kükürt giderme bir benzinin bir mazotun kükürdünü bir katalizör eşliğinde gidermek için hidrojen kullanan arıtma yöntemidir. Kükürt taşı aşırı derecede kükürtlenmiş şaraplarda duyulan hoşa gitmeyen taddır.Kükürt, antikçağda bilinen dokuz yalın cisimden biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğu 1777'de Lavoisier'dan ortaya attı. 1810'a doğru Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı. Kükürt tatsız, kokusuz bir katıdır, ısı ve elektriği iyi iletmez. Sıcak suya bir parça kükürt atıldığında hafif çatırtılar çıkar ısıtıldığında 113° dereceye doğru eriyerek açık sarı bir sıvı verir, bu sıvı daha yüksek sıcaklıkta ağdalı bir kıvama erişerek esmerleşir. 220° dereceye doğru kararır ve akışkanlığını yitirir. Daha sonra akışkanlığını yeniden kazanmasına karşın rengini korur ve 446,6° derecede kaynar buharının yoğunluğu sıcaklığa göre değişir. Kükürt molekülündeki atom sayısının değiştiğini de gösterir. Suda çözünmemesine karşın benzende hafifçe çözünür ama en önemli çözücüsü karbon sülfürdür.Kükürt kimyasal olarak oksijenle birçok benzerlik gösterir ve bileşmelerde oksijenin yerine geçer. Ama daha az elektronegatifdir; Metaller, oksijenle olduğu gibi kükürt buharında yanarak sülfürleri meydana getirir. Nitekim demir talaşı ve kükürt çiçeği hafifçe ısıtıldığında akkor hale gelerek yapay demir sülfürüne dönüşür. Kükürt oksijen ve halojenlere karşı elektropozitiftir. KükürtKükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. Arı kükürt, kara barut ve havai fişeklerin bileşimine girer. Kükürtten ayrıca kibrit yapımında, kauçuğun kükürtlenmesinde, ebonit üretiminde yararlanılır. Bu aralarda bağlarda görülen külleme hastalığına karşı yapılan kükürtleme ile deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan pomat ve şampuanların hazırlanmasında kükürtten yararlanıldığını özellikle belirtmek gerekir. Kükürt dioksit, amfizemin ve süreğen bronşitlerin oluşumunda önemli rol oynar, çocuklarda solunum hastalıklarının sayısını artırır. Bitkilerde oldukça kısa süreli temaslarda yaprak nekrozlarına neden olur. Daha düşük yoğunlukta, ama daha uzun süreli temaslarda metabolizma etkinliğinde azalma yapar.Kükürt, hem dahilen hem de haricen kullanılan bir halk ilacıdır. Uyuz ve egzamada mangal külüyle karıştırılan kükürt, zeytin yağıyla pomat yapılarak hasta bölgeye sürülür. Alerjiye karşı toz kükürt, leblebi unu ya da balla karıştırılarak hastaya yedirilir. Yanıklarda bir miktar kükürt kireçle karıştırılıp pomat haline getirilerek deriye sürülür. Kulak hastalıklarını sağaltmak için, çocuk düşürmek içinde kullanılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde hayvan uyuzunda ve hayvanların mide bağırsak parazitlerini düşürmek üzerede dahilen kükürt kullanılır. Kükürt ve insan vücuduKükürt Minerali’ nin Görevi: Bağ dokusu, deri, tırnak üretimi, kan şekeri seviyesinin kontrolu, vücudun zehirlerden temizlenmesi, safra üretimi.Sağlıklı saç,cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur,bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur. Kükürt yataklarıKükürt, doğada bol bulunan bir elementtir; taş kürenin %0,06'sını oluşturur. Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Luisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınlarında, alçı taşı, kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Türkiye'de Keçiborlu'da Etibank tarafından kapatılan ocaklar 2008 yılında tekrar açılmıştır. Kükürt izotoplarıKükürtün 23 bilinen izotopları vardır. Bunların dördü kararlıdır: 32S (% 95,02), 33S (% 0,75), 34S (% 4,21), ve 36S (% 0,02). 35S dışında, kükürtün radyoaktif izotopları oldukça kısa ömürlüdür. 35S atmosferde 40Ar'un kozmik ışınlarla parçalanmasıyla oluşur. Bunun yarılanma süresi 87 gündür. Bir sonraki uzun ömürlü radyoizotop, 170 dakikalık bir yarılanma süresi ile, kükürt-38'dir. Yarılanma süresi 200 nanosaniye ile en kısa ömürlü radyoizotop, kükürt-49'dur.

http://www.ulkemiz.com/kukurt-elementinin-ozellikleri

Stresi yenmenin yolları!

Stresi yenmenin yolları!

İşte stresi yenmenin yolları…FARKLI STRES ÇEŞİTLERİ VAR MI?Tıp dalında iki çeşit stresten bahsediliyor. Pozitif olarak yaşanan stres, kişide olumlu duygulara yol açıyor, hatta bağışıklık sistemini bile güçlendirebiliyor. Pozitif stres, stresli bir ortamdan pozitif olarak çıkma durumunda hissediliyor. Mesela iyi geçen bir sınav veya doğum sonrası gibi. Negatif stres durumunda ise olumsuz duygular uyanıyor. Sürekli yaşanması durumunda fiziksel veya ruhsal problemlere yol açabiliyor. SÜREKLİ STRES ALTINDA KALAN KİŞİLERİN SAĞLIĞI TEHLİKE ALTINA GİRER Mİ? Kişi stres altında olduğu zaman vücut bolca cortisol hormonu üretir. Bu hormon düşünme, öğrenme ve konsantrasyon sağlamada engel teşkil edebiliyor. Yorgun, sinirli ve depresyona girmeye müsait bir ruh hali yaratıyor. Bağışıklık sistemi zayıfladığından kişi hastalıklara karşı daha güçsüz oluyor ve daha kolay hastalanabiliyor. Kalp frekansı ve kan basıncı düşüyor. Bunun yanında kalp krizi geçirme riski de büyüyor. Bunların dışında stres ayrıca hazımsızlıkla ilgili sorunlara da yol açabiliyor. Bunun sonucunda ise kişi ülser oluyor.‘BURN-OUT’ SENDROMU NEDİR? ‘Burn out’ İngilizce tamamen yanmış anlamına geliyor. Bu terim vücudun hem fiziksel hem de ruhsal olarak çöktüğünü ve yanıp kül olduğu anlamını taşıyor. Bu durum sürekli olarak stres altındaki kişilerde meydana geliyor.‘BURN OUT’ SENDROMUNU ELE VEREN BELİRTİLER VAR MI? Genellikle sinsice ilerleyen ve hiç fark edilmeyen bu hastalık, kişinin kendisini yorgun ve işine karşı ilgisiz hissetmesiyle başlar. Özel hayatta ise fiziksel ve ruhsal olarak kişiler kendilerini güçsüz hissettiklerinden dolayı çoğu davetler iptal edilir. Kişi, kendini çok çalışıyor fakat bunun karşılığında gittikçe daha az şey elde ediyormuş bir konumda görüyor. Bu belirtiler kişi tarafından ciddiye alınmadığı taktirde mide, bağırsak ve kalp gibi rahatsızlıkların yanı sıra sırt ağrılarına da yol açıyor.BU SENDROM NASIL TEDAVİ EDİLİYOR? Konuşma terapisi ile burn-out sendromuna yol açan nedenler konuşularak ortaya çıkarılmaya ve çözülmeye çalışılır. Ayrıca fiziksel şikayetlerin de giderilmesi gerekir. İlaçların yanı sıra şifalı bitkilerde kullanılabilir.TERAPİDE ÖNEMLİ OLAN ŞEY NEDİR?  ‘Burn out’ hastaları genelde gergindirler ve rahatlamaya ihtiyaçları vardır. Mağdurlar, tekrar fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını hissedebilmeyi ve bu ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenmek durumundalar. Mesela ağlamak istediklerinde bunu bastırmak yerine ağlamaları gerektiği gibi. Bunun dışında burn-out sendromu yaşayan kişilerin özel yaşamlarında, kendilerini rahatsız eden sorunları düşünmemeyi ve dikkatlerini başka şeylere vermeyi öğrenmeleri gerekiyor.KİMLER ‘BURN OUT’ SENDROMUNU YAŞAYABİLİR? Bu rahatsızlığı yaşayanlar genelde duygularını bastırıp daha çok mantıklarını kullanarak hareket eden kişilerdir. İşlerine son derece bağlılar ve bu bağlılık kendi ihtiyaçlarını bile görmezden gelecek kadar kuvvetlidir. İşlerini en mükemmel şekilde yapma kaygısı ile kendilerini aşırı derecede zorluyor ve baskı altına sokuyorlar. Bu durum özellikle işleri gereği insanlarla sıkı bir ilişki içerisinde olması gereken meslek dallarında ortaya çıkar. Örneğin doktor, pedagog, yönetici ve sürekli stres altında olan anneler gibi.YORGUNLUĞUMU NASIL GİDEREBİLİRİM? Vücudunuzun vereceği sinyallere kulak verin. Yorgun olduğunuz zaman uykunuzu yeterince iyi almaya özen gösterin ve kendinizi rahatlatan şeyler yapın. Önemli: Arada bir hiçbir şey yapmamayı da deneyin. Sadece oturun ve düşüncelerinizle baş başa kalın.STRESLE DAHA İYİ BAŞ ETMEYİ NASIL ÖĞRENEBİLİRİM? Stresli olduğunuz zamanlarda sizi mutlu eden olayları düşünmeye ve onları hatırlamaya çalışın. Düşüncelerinizi sürekli olarak aynı şey etrafında toplamayın. Biraz rahatlayıncaya kadar dikkatinizi başka şeylere vermeye çalışın. Kronikleşmiş stres durumlarında ise en iyi çözüm sizi sıkan problemi iyi bir arkadaşla paylaşmak.STRESİ ÜZERİMİZDEN ATMANIN EN İYİ YOLU HANGİSİDİR? Bu konuda uzmanlaşmış kişilere göre stresi üzerimizden atmanın en iyi yolu hafif egzersiz yapmaktır. Mesela hızlı yürüme, yavaş koşu veya yüzme. Açık havada 20 dakikalık bir yürüyüş bile içinde bulunduğunuz stresli durumdan çıkmanıza yardımcı olacaktır. Kronik stres yaşıyorsanız: Haftada en az üç kez 30 dakika spor yapın. Ama kesinlikle kendinizi zorlamayın.RAHATLAMA TEKNİKLERİNİN YARARI NEDİR? Bu tür rahatlama egzersizlerinin yararı kuşkusuz, bize nasıl rahatlayabileceğimizi ve enerji depolayabileceğimizi adım adım gösteriyor olmaları. Bu sayede kaslarımızı nasıl gevşetebileceğimizi öğrenebiliriz. Bu hareketleri piyasada çok sayıda bulunan kitaplardan da öğrenmek mümkün.MÜZİK, DANS VE DİĞER TERAPİLERİN FAYDALARI NELER? Duygularını bastırıp kendilerini sadece kafalarıyla yöneten kişiler bu sayede yaratıcı yönlerini fark edebilirler. Bu kişiler müzik ve dans sayesinde çok farklı duygular yaşayıp değişik deneyimler elde ediyorlar. Terapiler kişilere duygularının açığa çıkmasına yardımcı oluyor ve onları sürekli bastırmanın mümkün olmadığını ve bu duyguların yaşanması gerektiğini anlamalarına yardımcı oluyor.BAZI YİYECEKLERLE SİNİRLERİ KUVVETLENDİRMEK MÜMKÜN MÜ? Bilinen en eski kuvvetlendiricilerden birisi magnezyum. Bu mineral stres hormonlarının üretimini bloke eder ve sinirlere yeteri kadar oksijen gitmesini sağlar. Stres faktörü olduğunda vücutta çoğalan serbest radikallere karşı ise antioxidan vitaminler en iyi çözüm. Bolca sebze ve meyve oldukça faydalı.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/stresi-yenmenin-yollari

Boy Uzunluğu Kanser İle Bağlantılı Mıdır?

Boy Uzunluğu Kanser İle Bağlantılı Mıdır?

En son yapılan çalışmalar, kanser gelişiminin bir kişinin boyu ile doğrudan orantılı olduğunu göstermektedir. Bu bağlantı hakkında daha fazla bilgi edinmek için makaleyi okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?“British Journal of Cancer” dergisine göre 182 cm’ den daha uzun olan erkeklerin prostat kanseri olma riskleri çok daha fazladır.“Cancer Epidemiology, Biomarkers and Prevention” dergisinde (kanser araştırmaları yapan aylık bir dergi) yapılan yeni bir çalışmaya göre araştırmacılar 20.928 menopoz sonrası kadın ile ilgili veri topladı. Yapılan bu yeni çalışmaya göre, boy uzunluğu kadınlar için o kadar da değerli değildir. Bu çalışma menopoz sonrası, uzun boylu kadınların kansere yakalanma riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir. Yani bir kadının boy uzunluğu kansere yakalanma riski ile doğrudan orantılı görülmektedir. Boy ve Kanser Arasındaki Korelasyon:Çeşitli kanser tiplerinden müzdarip yaşları 50-79 arasında değişen kadınlar araştırmaya katıldı. Bu kadınlar boylarına göre 5 gruba ayrıldılar. Örneğin, 154 cm veya daha kısa olan kadınlar birinci gruba dahil edildi. Veriler her grupta boy ve kansere yakalanma sıklığının haritalanması ile analiz edilmiştir.Verileri 12 yıl boyunca inceledikten sonra, araştırmacılar uzun boylu kadınlarda daha yüksek kanser riski olduğunu ortaya koymuşlardır. Yaş, kilo, eğitim, sağlıksız alışkanlıklar (sigara ve aşırı alkol alımı) ve hormon tedavisi gibi kanser riskini etkileyen diğer faktörler de göz önüne alınarak araştırmacılar iki faktör arasındaki bağlantıyı anlamaya çalıştılar.Kadınlar söz konusu olduğunda her 10 cm’lik boy artışının kanser riskini %13 arttırdığı gözlenmiştir. Bu oranın tüm kanser tipleri için hemen hemen aynı olduğu düşünülmektedir. Çalışma belirli kanser türlerine daraltıldığında araştırmacılar kalın bağırsak, endometriyum, yumurtalık ve meme kanserlerinin uzun boylu kadınlarda %13-17 daha fazla görüldüğünü tespit etmişlerdir. Tiroid, rektum, böbrek ve kan kanserlerinde ise riskin %23-29 daha fazla olduğu düşünülmektedir.Araştırmacılar aynı zamanda bu çalışmada, kanser görülme sıklığının vücut kitle indeksinden çok boy uzunluğundan etkilendiğini belirtti. Toplamda 19 kanser türü araştırmaya katılmış ve her birinin boy uzunluğu ile yakından ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışma uzun boylu kadınların kansere yakalanma riskinin daha yüksek olma eğiliminde olduğunu bildirmektedir.1 milyon kadının katılımı ile İngiltere’de yapılan bir çalışmada da boy uzunluğu ve kanser riskinin ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada boy uzunluğundaki her 10 cm’ lik artışın kanser riskini %16 arttırdığı söylenmiştir.Vaka kontrollü bir çalışmada erkeklerde prostat kanseri görülme sıklığının boy uzunluğu ile doğrudan orantılı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma uzun boylu erkeklerin prostat kanserinin saldırgan bir formunu geliştirme riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir.Boy Uzunluğu Kanser Gelişimini Nasıl Etkilemektedir?Araştırmacılar boy uzunluğu ile kanseri ilişkilendiren faktörleri henüz belirleyememişlerdir. Boy uzunluğunun kanser gelişimini nasıl etkilediği henüz bilinmemektedir. Araştırmacılar boy uzunluğunu etkileyen büyüme hormonlarının kanser gelişimini etkileyebileceğine inanmaktadır. Boy uzunluğunu etkileyen genetik özellikler ve çocukluktaki çevresel faktörlerin de bu olayda rol oynayabileceği düşünülmektedir. Başka bir spekülasyon ise hücresel düzeyde, uzun boylu insanların daha fazla hücreleri olduğu bu nedenle doğal olmayan bölünme yani kanser hücresi geliştirme risklerinin daha fazla olduğudur.Bu çalışma uzun boylu kadınların mutlaka kansere yakalanacakları anlamına gelmez. Bu araştırma sadece boy uzunluğu ile kanser ilişkisine dikkat çekmeye çalışmakta ve boy uzunluğunun bir kanser etkeni olduğunu göstermez. Uzun boy ve kanser ilişkisini kesin olarak ortaya koymak için henüz çok erken, bu ilişkiyi açıklamak için bu konuda daha fazla çalışmanın yapılması gerekmektedir.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/how-is-height-linked-to-cancer.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/boy-uzunlugu-kanser-ile-baglantili-midir

Fibromiyalji nedir?

Fibromiyalji nedir?

Fibromiyalji, osteoartritten sonra en yaygın olan arterit ilişkili hastalıktır. Halen günümüzde çoğunlukla yanlış teşhis konur ve yanlış anlaşılır. Karakteristikleri arasında yaygın kas ve eklem ağrısı, yorgunluk ve diğer semptomlar vardır. Fibromiyalji depresyona ve sosyal izolasyona neden olabilir.Fibromiyalji sendromunu (FMS) anlatırken, semptomlara değineceğiz, teşhisi ve tedavisinden bahsedeceğiz. Fibromiyaljinin hayatımızdaki etkilerinden de bahsedeceğiz. Bu etki FMS ile gelen büyük fiziksel ve psikolojik zorlanmadan dolayıdır. Bu zorlanmalar çalışma saatlerimizi azaltarak, gelir ve hatta iş kaybına yol açabilir.  Fibromiyalji sendromu semptomlar topluluğudur. Bu semptomlar bir arada oluştuğunda, belirli bir hastalığın veya hastalığın gelişme ihtimalinin çok yüksek olduğunun habercisidir. Fibromiyalji sendromunda şu semptomlar çoğunlukla gerçekleşir:”    Anksiyete veya depresyon”    Düşük acı eşiği veya hassas noktalar”    Aciz bırakan yorgunluk”    Geniş alana yayılmış ağrı12 milyon Amerikalıda Fibromiyalji vardır. Çoğunluğu yaşları 25-60 arasında değişen kadınlardan oluşur. Kadınlar erkeklere nazaran 10 kat daha fazla bu hastalığa yakalanırlar.Fibromiyalji her yerinizin ağrımasına neden olur. Felç edici yorgunluk semptomlarına sahip olabilirsiniz-hatta uyanırken bile. Vücuttaki belirli noktalara dokunulması bile acı verir. Şişlik, yoğun seviyede rahatsızlık veya dinlendirici olmayan uyku ve ruh hali rahatsızlıkları veya depresyon deneyimleyebilirsiniz. Hiçbir egzersiz yapmadan ve hatta herhangi bir nedeni olmadan, kaslarınız sanki aşırı çalışmış veya çekilmiş gibi hissedebilirsiniz. Bazen kaslarınız seğirir, yanar veya bıçak gibi bir ağrı saplanır.Bazı Fibromiyalji hastalarının boyun, omuz, sırt ve kalça eklemlerinde ağrı ve acı olur. Bunlar uyumalarını ve egzersiz yapmalarını engeller. Diğer Fibromiyalji semptomları şunlardır:”    Abdominal ağrı”    Anksiyete ve depresyon”    Kronik baş ağrısı”    Uyuyamama veya uykusu hafif olma”    Ağız, burun ve gözlerde kuruluk”    Kalkar kalkmaz yorgunluk”    Soğuğa ve/veya sıcağa karşı aşırı hassasiyet”    Konsantre olamama (fibro fog denir)”    İnkontinans”    Irritabl Bağırsak Sendromu (Bowel Sendromu)”    Parmaklarda veya ayakta uyuşma veya karıncalanma”    Ağrılı adet görme”    TutuklukFibromiyalji osteoartrit, bursit (kesecik iltihabı) ve tendinit (tendon iltihabı) benzeri işaretler ve hislere neden olur. Bazı uzmanlar bunu arterit ve benzeri rahatsızlıklar grubuna koyar. Fakat bursit ve tendinit ağrısı belli bir bölgede olur, oysa Fibromiyalji geniş alana yayılan ağrı ve acıdır.FİBROMİYALJİ TANIFibromiyalji teşhisinde belirli bir laboratuvar testi yoktur. Doğru bir teşhis koyabilmek için doktorunuz kapsamlı bir fiziksel muayene yapacaktır ve tıbbi geçmişinizi inceleyecektir. Genellikle fibromiyaljiye eleme yöntemiyle teşhis konur. Yani doktorunuz benzer semptomları olan diğer hastalıkları eleyerek teşhis koyacaktır.Daha ciddi hastalıkları elemek için, doktorunuz belirli kan testleri yapacaktır. Örneğin, doktorunuz tam kan testi isteyebilir. Glikoz, tiroit gibi testler de isteyebilir, çünkü bunlar da benzer semptomlara sebep olur. Yorgunluk, kas ağrıları, halsizlik ve depresyon semptomları arasındadır.Diğer hastalıkları elemede kullanılabilecek diğer laboratuvar testleri şunlardır: lyme titer, antinükleer antikorlar (ANA), romatoid faktör (RF), eritrosit sedimentasyon oranı (ESR), prolaktin seviyesi ve kalsiyum seviyesi.Ayrıca doktorunuz bir inklüzyon teşhisi yapacaktır. Yani American College of Rheumatology tarafından belirtilen Fibromiyalji sendromunun tanısal kriterlerine semptomlarınızın uyduğundan emin olacaktır. Bu kriterler en az üç ay boyunca geniş bir bölgede-bedenin hem sağı hem solu, belin üstü ve altı, göğüs, ense, sırtın ortası veya altı-süre gelen ağrı, bedenin çeşitli yerlerinde hassas noktalar bulunmasıdır.Doktorunuz yorgunluk, uyku bozukluğu ve ruh hali bozukluğu gibi semptomların şiddetini değerlendirecektir. Bu, FMS’nin yaşam kalitenizde, fiziksel ve duygusal fonksiyonunuzdaki etkisinin ölçülmesine yardımcı olacaktır.FİBROMİYALJİ TEDAVİFibromiyaljinin ve tüm semptomlarının tedavisi yoktur. Bunun yerine, çok sayıda geleneksel ve alternatif tedavilerin bu zor sendromu tedavi etmede etkili olduğu görülmüştür. Bir tedavi programı ilaçları, egzersizi-güçlendirici kondisyon hareketleri ve aerobik-ve davranışsal teknikleri kapsar.American College of Rheumatology’ ye göre, birincil olarak fibromiyalji ilaç terapisi semptomları tedavi eder. FDA üç ilacı fibromiyalji tedavisi için onaylamıştır: Lyrica, Cymbalta ve Savella. FDA’ ya göre Lyrica-aynı zamanda zona veya diyabet nedeniyle oluşan sinir ağrılarının tedavisinde de kullanılır-bazı hastalarda fibromiyalji ağrısını hafifletir. Cymbalta ve Savella serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRIs) sınıfındandır.Flexeril, Cycloflex, Flexiban, Elavil veya Endep gibi Trisiklik ilaçların düşük dozların FMS ağrılarının tedavisinde etkili oldukları saptanmıştır. Ayrıca, dual geri alım inhibitörleri olarak bilinen antidepresanlar da (Effexor) pozitif etki gösterir. Neurontin de fibromiyalji tedavisi için umut vericidir.Doktorunuz Prozac, Paxil veya Zoloft gibi antidepresanlar yazabilir. Bu ilaçlar depresyon, uyku bozukluğu ve ağrı hissini hafifletebilir. Yakın zamanda araştırmacılar antiepileptik ilaç Neurontin’in ümit vaat edici bir fibromiyalji tedavisi olduğunu saptamıştır.Steroid yapıda olmayan antienflamatuar ilaçların (NSAIDS), Cox-2 inhibitörler dahil olmak üzere, FMS ağrısı tedavisinde etkili olmadıkları saptanmıştır. Opioid ilaçlardan kaçınılmalıdır, hem uzun vadede işe yaramazlar hem de alışkanlık yaparlar.Alternatif tedaviler, her ne kadar yeterince denenmemişlerse de, fibromiyalji semptomlarıyla başa çıkmada kullanılabilirler. Örneğin; terapötik masaj kasları ve yumuşak dokuları hareket ettirerek derin kas ağrılarını hafifletir. Hassas noktalardaki ağrıların hafiflemesine, kas kasılmalarının ve gergin kasların gevşemesine de yardımcı olur. Miyofasyal gevşeme terapisi bağ dokularını nazikçe gererek, yumuşatarak, uzatarak ve tekrar düzene koyarak rahatsızlığı hafifletir.Amerikan Ağrı Cemiyeti en azından haftada iki üç kez orta yoğunlukta aerobik önerir. Ayrıca hipnoz, akupunktur, terapötik masaj ve kiropraktik uygulamayı da önerir. Alternatif terapilerin yanında, her gün dinlenmek ve rahatlamak için zaman ayırmak da önemlidir. Relaksasyon terapileri-derin kas relaksasyonu veya derin nefes egzersizi-fibromiyalji semptomlarını tetikleyen ilave stresi azaltmaya yardımcı olabilir. Düzenli uyku saatleri de önemlidir. Bedenin kendini onarabilmesi için uyku gereklidir.Kaynak: http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/fibromiyalji-nedir

Şarbon Nedir ? Nasıl Bulaşır ?

Şarbon Nedir ? Nasıl Bulaşır ?

Şarbon, antraks veya anthrax; Bacillus anthracis adlı bakteri nedeniyle oluşan bulaşıcı bir hastalık. Otçul hayvanlarda -özellikle sığır, koyun ve beygirlerde- ani olarak ortaya çıkan ve insanlara da geçebilen bir hastalıktır. İnsanlara doğrudan hayvanlarla temastan veya hayvan ürünlerinden geçer. Mikroorganizma insanlara deriden girerse kara çıban denilen karakteristik bölgesel bir çıbanla ödem; kan dolaşımına karışması ile de sepsis (kan zehirlenmesi) ve iç organ lezyonları meydana gelir. Mikroplu etlerin yenmesi ağır bağırsak hastalıkları yapar. Hayvanlarda ise vücut sıcaklığı yükselir, dalak şişer, kan, katran gibi koyu renk alır ve pıhtılaşmaz.Etken Gram pozitif bir basildir (çomak).Hastalık oluşturan infektif formu spor formudur.Vücuda alındıktan sonra spor formu vejetatif forma dönüşür ve hastalık tablosunu ortaya çıkarır.Bu nedenle antraks'tan ölen insan ve hayvanların otopsi/nekropsi'sini yapmak yasaktır.Zira bu işlem etkenlerin sporlanmasına neden olur ve antraks sporları 30-60 yıl arası canlılığını koruyabilir. Fakat kadavra açılmadığı ve etkenler vejetatif formda kaldığı zaman birkaç gün içinde etkenler ölür.Doğal şartlar altında sıcak kanlı hayvanlardan beygir, sığır, koyun ve domuzlar arasında çok yaygın olarak görülebilir. Kanatlı hayvanlar ise inceleme yapmak için hastalandırılabilirler.Hastalığa en çok sığırlar duyarlıdır. Genç hayvanlar, ergin ve yaşlılardan daha duyarlıdırlar. Açlık, yorgunluk, uzun yolculuk, fazla sıcak ve soğuk, iyi beslenememe, fena bakım, organik bozukluklar, şap vb viral hastalıklar, iç parazitler ve diğer stres faktörleri hastalığın çıkış ve yayılışında önemli rol oynarlar. Hastalık rutubetli, bataklık ve sıcak bölgelerde diğer bölgelerden daha çok görülür. Önleyici tedbirler alınmazsa büyük kayıplara yol açar.Ölen hayvanların insanlar tarafından veya merada bırakılarak yırtıcı kuşlar ve hayvanlar tarafından parçalanması ve kuşlar, yağmur ve sel sularıyla uzaklara, diğer meralara ve topraklara nakledilmesi buralara bulaşmasına sebep olur. Kan emici sinekler de hastalığı yayabilirler.Şarbon, meslek hastalığı şeklinde görülür. Hayvanla meşgul köylülerde, dericilerde, veteriner hekimler/patologlarda rastlanabilir.Hastalık; hayvanlarda sendeleme, solunum güçlüğü, ayakta duramama, titreme ve halsizliklere sebep olur. Kısa sürede öldürür. Ölen hayvanlarda ölümden hemen önce ve sonra ağız, burun ve makattan kanlı bir akıntı gelir.Bu kan akması etkenin kanın pıhtılaşma yeteneğini sekteye uğratması sebebiyle olur. Vücut sıcaklığı artar. Hayvanlarda süt veriminde azalmaya, gebe olanlarda yavru atmaya sebep olur.Zira yüksek mortalite ile seyreden bir hastalıktır.Basil, insanlarda deriden girerse, ortası siyah, çevresi cerahatli karakabarcık adı verilen çıbanı (karbunkel) meydana getirir. Ölümden 2-3 saat sonra deri siyah bir renk alır.Hastalık deri şarbonu ve iç organ şarbonu olarak ikiye ayrılır. İç organlarda bağırsak şarbonu ve akciğer şarbonu olur. Deride karakabarcık ve kötü ödeme sebep olur.İnsanlarda çoğunlukla deri formu görülür.Cilt üzerinde derinin açık yüzeylerinde meydana gelir. Yüz, burun, el ve ayakta çıkar. Vücudun kapalı yerlerinde nadirdir. Hastalık başlarken bulaşma yerinde kaşınma ve yanma, pire ısırığı görünümünde kırmızı ufak bir nokta hasıl olur. Kabarır, büyür ve irinleşir, ortası çukurlaşır, içindeki sıvı bulanır, kahverengi olur. Çapı 6-9 cm'ye kadar ulaşabilir. Hastalığın başlangıcında baş ağrısı, halsizlik ve iştahsızlık vardır. Hastalık sükunet bulunca sıcaklık düşer, yaranın üzerindeki siyah kabuk kösele gibi sertleşir.Derinin bazı bölgelerinde boyun, göğüs, özellikle göz kapaklarında, ağız içi ve dilde meydana gelir. Mikrobun girdiği yerde hafif ve ağrısız bir kızarıklık görülür.Mikrop, ağızda çoğalırsa kısa sürede boğaza ilerler ve öldürür.Bağırsak şarbonu : Şarbonlu hayvan etini yiyen insanlarda görülür. Kırgınlık, halsizlik, başağrısı ve terleme meydana gelir. Bulantı, kusma, diyare(ishal) ve karın ağrısıyla vücut scaklığı yükselir. Bazen kanlı ishal görülür. Nabız hızlanır ve zayıfları 2-3 günde öldürür.Akciğer şarbonu; Sporlu toz ve kılların solunması ile olur. Ani bir titremeyle 40-41°C'ye yükselen, ateşle başlar. Şiddetli kusma vardır. Nabız zayıflar ve hızlanır. 2-3 günde öldürür.Şarbonun en tehlikeli formudur.Akciğerlerdeki yoğun dolaşımdan dolayı septisemiye neden olur ve ölüm nedeni genellikle septik şok, cerebral anoksemi'dir.Şarbon hayvanlardan insanlara geçen bulaşıcı bir hastalıktır. Korunma için öncelikle hayvan hastalığı ortadan kaldırılmalıdır. Hasta hayvanlar öldürülür ve cesetleri yakılır veya kireçli çukurlara gömülür. Çukurlar derin olmalıdır. Yüzeyde olursa şarbon sporları solucan ve böceklerle toprak yüzeyine taşınabilirler. Hayvan sürülerini şarbon sporları bulaşık olan otlaklardan uzaklaştırmalıdır. Buradaki otlar yakılmalıdır. Bulaşık ahır artıkları ve gübreler de yakılmalıdır. Şarbon sporları insanlara meslek ilgisi dışında yün ve deriden bulaşır. Kuşkulu maddeler yakılıp yok edilir. Hasta insanlarda kullanılan pansuman maddeleri yakılmalı ve madeni aletler strerilize edilmelidir.

http://www.ulkemiz.com/sarbon-nedir-nasil-bulasir-

Bağışıklık sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar, birincil lenfoid organlar ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Birincil lenfoid organlarda, lenfositlerin üretim işleri yapılırken; ikincil organlarda lenfositler ilk defa antijenlerle yüzleşirler.Bağışıklık sistemi organlarıLenf bezleri: Geniz eti olarak da bilinen, yutağın üst kısmında, burun boşluğunun arka tarafında bulunan lenfoid doku parçalarıdır. Bakteri ve virüs gibi enfektöz ajanları ve onların ürettiği antikorları yakalarlar.Bademcikler: Boğazda, lenfositlerin toplandığı ve dışarıya açılan bir açıklık olan ağızda ilk engeli oluşturan küçük yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenirler.- Timus: Göğsün üst bölümünde, tiroid bezinin altında yer alan ve olgunlaşmamış lenfositlerin kemik iliğinden çıkıp, olgunlaşma sürecine tabi tutuldukları vücut organdır.- Lenf düğümleri: Tüm vücuda yayılmış, B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezlerdir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunurlar. Karaciğer: Özellikle fetüsde olmak üzere, immünolojik etkin hücreleri içerir; T-hücreleri ilk olarak fetüs karaciğeri tarafından üretilirler.- Dalak: Karın boşluğunun sol üst tarafında bulunan ve eski kırmızı kan hücrelerinin yıkımından sorumlu bir organdır. Tek çekirdekli fagositik sistemin merkezlerinden biridir. Enfeksiyonlarla savaşmada yardımcı olur.- Peyer plakları: İnce bağırsağın ileum bölgesinde bulunan lenfoid dokuların yoğunlaştığı bölgelerdir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlar.Kemik iliği: Bağışıklık sisteminin tüm hücrelerinin kökeni olan kök hücrelerin bulunduğu bir merkezdir.- Lenf: Bağışıklık sisteminin hücre ve proteinlerini vücudun bir yerinden diğerine taşıyan, "akkan" olarak da bilinen bir çeşit dolaşım sistemi sıvısıdır.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sistemi-organlari-nelerdir

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

Nöralterapinin çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesi için tercih edildiğini belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, tedavide özellikle nörovejetatif sinir sistemi çok önemli olduğunu dile getirdi.   Vücudun kendi Nörovejetatif sinir sistemini uyararak yapılan bir tamamlayıcı tıp tedavi metodudur Nöralterapi, çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesidir. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, nöroalterapi tedavide yüzde 0.5-1’lik Lidokain ve Prokain kullanıldığını belirtti. Dr. Kaya, “Nöralterapi modern tıbbın temellerine dayanan tek başına veya mevcut terapi metotları ile birlikte kullanılabilen bütünsel odaklı regülasyon terapi formudur. Vücut üzerindeki belli noktalara veya alanlara lokal anesteziklerle bir uyarı verilir ve bu uyarıya vücut tarafından segmental veya segment üstü bir cevap alınır. Bu cevap bize hem teşhis koyma hem de tedavi etme konusunda yön verir. Nöralterapinin etkinliğinin kavranmasında nörovejetatif sinir sistemi çok önemlidir. Nöralterapi ile nörovejetatif sinir sistemi’ndeki parasempatik ve sempatik sistem dengelenir ve vücut kendi ahengi içinde çalışmaya devam eder. Nöralterapinin lokal etkilerinin yanı sıra, kibernetik etkileşim ile birlikte sinirsel, hormonal, hücresel ve psişik düzenleme sistemlerine etkileri kanıtlanmıştır” dedi.   Nöralterapinin Etki Mekanizması Nasıldır? Tamamlayıcı Tıp’ta vücut regülasyon mekanizmasının önemli bir unsuru olduğunu kaydeden Dr. Kaya, eğer birey sağlıklı ise vücudunun dengeli ve doğru çalıştığını dile getirdi. Bozucu uyarılar sonucunda vücudun üstesinden gelebileceği veya gelemeyeceği reaksiyonlar olduğunu ifade eden Kaya şu bilgileri verdi: “İnsan vücudunun regülasyon sisteminin görevi, iç ve dış değişikliklere karşı en kısa vadede ve en az enerji sarfiyatıyla organizmanın çalışmasını sağlamaktır. Bütünsel bakıldığında regülasyonun sürdürülmesinde gösterilen çaba, tüm organ, kas, sinir, bağ doku ve deri şebekesinin olumsuz uyarılardan uzak kalmasını sağlar. Bu karmaşık gibi görünen Nörovejetatif Sinir Sistemi iletkenliği bozulursa vücut arka arkaya gelen değişik olumsuzluklarla baş edemez ve bozucu alan kaynaklı disfonksiyonu gösteren ağrı gibi semptomlar ortaya çıkabilir.   Vücuda gelen her türlü uyaran mekanik, kimyasal, biyolojik, termal, elektromanyetik, hormonlar, toksinler gibi öncelikle afferent sempatik nöronlara etki ederek, frekans ve amplitutlarında değişikliğe sebep olur.   “Hastalık Klinik Bulgu Vermeden Önce, Vejetatif Sinir Sistemi’nde ve Lenfatik Dolaşımda Değişiklikler Başlar” Rickers yaptığı çalışmalarda organlarda yapısal herhangi bir değişiklik oluşmadan önce, damarların etrafında yer alan sempatik sinirlerde disfonksiyon ve değişimlerin meydana geldiğini tespit etmiştir. Yani hastalık klinik bulgu vermeden önce, vejetatif sinir sisteminde ve lenfatik dolaşımda değişiklikler başlar. Organlar daha sonra etkilenir ve çeşitli semptomlar ortaya çıkar. İlk olarak difüzyon bozulacak ve doku, organ ve hücreye yeterli oksijen gitmeyecek, ikinci olarak difüzyonun tam sağlanamadığı yerde meydana gelen yıkım ürünleri uzaklaştırılamayacak. Tüm dolaşım sistemi detaylı incelendiğinde arter, ven ve lenfatik sistemin sağlıklı çalışması için sağlıklı bir nörovejetatif sinir sistemi gerekmektedir. Pschinger ve Heine bu çalışmayı genişletmiş ve nörovejetatif sinir sistemi yanında temel madde denen içinde proteoglikan, glikozaminoglikan ve glikoproteinler gibi bağlayıcı proteinlerin, basal membran ve parenkim hücrelerinin, savunma ve mast hücrelerinin, fibrillerin, Fibroblastların, kapiller damarların, lenfatiklerin, VSS ve terminal sinir sonlanmalarının bulunduğu hücreler arası alanda da birçok değişikliklerin olduğunu tespit edilmiştir.   Nöralterapi ile verilen uyarılar hem VSS’deki bozulmuş olan frekans ve amplitutda düzelmeler yaparak hem de temel maddenin yapılarında meydana gelen bozuklukları bertaraf ederek vücudun regülasyon sistemindeki aksaklıkları gidererek organlardaki disfonksiyonu düzeltir.   Nöralterapi Hangi Hastalıklarda Etkilidir? Nöralterapi başta ağrı olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Nöralterapi boyun, bel, omuz, dirsek, kalça gibi tüm kas iskelet sistemi problemleri, fibromyalji sendromu, kronik yorgunluk sendromu, kırık sekelleri, myofasyal ağrılar, spor yaralanmaları, baş ağrısı, migren, huzursuz bacak sendromu, adet düzensizliği, premenstrüel sendrom, hormonal düzensizlik, bağırsak problemleri gibi bir çok hastalıkta başarıyla kullanılmaktadır.   Nöralterapi Ne Zamandır Uygulanmaktadır? Nöralterapi ilk olarak Alman Huneke doktor kardeşler tarafından lokal anesteziklerin ağrıda kullanımı ile ilgili çalışmalar yaparken gözlemledikleri sonuçlar sayesinde ortaya çıkmıştır. Daha sonraları geliştirilerek özellikle Almanya, İsviçre ve Avusturya’da Üniversitelerde kürsü olup 1940’lardan beri Avrupa’da özellikle ağrı ile uğraşan hekimler tarafından uygulanan bir tedavi metodu olmuştur. Ülkemizde Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul’un Bilimsel Nöralterapi ve Regülasyon Derneği çatısı altında Almanya’daki müfredata uygun bir şekilde verdiği eğitimlere katılan Türk hekimlerince 2003’den beri uygulanmaktadır.   “Şu Ameliyatı Oldum Ondan Sonra Ağrılarım Başladı” Kişisel olarak hastaların daha önceleri ağrı sürekli yer değiştiriyor, “şu ameliyatı oldum ondan sonra ağrılarım başladı” gibi ifadelerini tüm hekimler gibi anlamlandıramazdım. Nöralterapi ile sinir sisteminin bağlantılarını daha ayrıntılı öğrenmeye başladıktan sonra, niçin hastaların ağrıları olduğunu tespit edip sebebe yönelik tedaviyle şikâyetlerinin geçtiğini gözlemleyince Hekimlik daha keyifli hâle geldi.”   Hazırlayan: Esra ÖZ   http://fesraoz.blogspot.com.tr

http://www.ulkemiz.com/agriya-karsi-noralterapi

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Toplumda beslenme konusu olduğunda hep akla zayıflama gelir oldu. Ancak uzmanlar doğru ve sağlıklı beslenme üzerinde durulması gerektiği konusunda uyarıyor. Besinlerin doğru tüketiminin kanseri nasıl etkilediği hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, besin çeşitleri ve kansere etkisi üzerine Med-Index'e konuştu. Pek çok hastalıkta olduğu gibi kanserde de tedaviden çok hastalığa yakalanmama yani korunma çok daha önemli vez ahmetsizdir. Her durumda hemen ilaçlara başvurmak yerine meyve, sebze ve her baharatın birer ilaç olduğunu unutmamak gerekiyor. Hastalıklardan korunmada en önemli basamağın beslenme ve yaşam biçimi olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı konu hakkında şu bilgileri verdi: “Kanserde beslenme daha da önem kazanmakta çünkü beslenme ve özellikle bazı besinler kanser için bir panzehir adetaki biz bunlara “antioksidant” lar diyoruz.Obezite Kanser İlişkisiÖzellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır. Posa Alımı Kalın Bağırsak – Rektum Kanserlerinin Önlenmesinde Etkili Karbonhidratlar başlıca enerji kaynağımızdır. Gereksinimin üzerinde alınması obeziteye neden olur. Bunun yanı sıra, kepekli tahıl ürünleri, kuru baklagiller, taze sebze ve meyvelerin fazla tüketilmesi, posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir. “Yağın Fazla Alımı Bazı Hormonların Çalışma Düzenini Bozar”Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) canlı organizmalarda yağ içinde birikir ve özellikle hayvansal kaynaklı fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.Özellikle kalın bağırsak-rektum kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar. Yağın yakılmasıyla oluşan oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar.“Bazı Kanser Türleri Hayvansal Proteini Çok Tüketen Ülkelerde, Hayvansal Proteini Az Tüketen Ülkelerden Daha Fazla Görülmektedir”Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir.Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.Vitaminler ve Kanser İlişkisiA vitamini :Yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde, A vitamininin ön maddeleri karotenoidler bulunur. Bunlar güçlü antioksidan özelliği taşırlar ve vücutta A vitaminine dönüşürler. Hayvansal besinlerde de(karaciğer, süt yağı, yumurta sarısı gibi ) A vitamini bulunur. A vitamini ve özellikle A vitamininin ön maddesi karotenoidler kanserejen maddelerin etkisini azaltarak kanserin önlenmesinde etkindirler.C vitamini :En fazla taze sebze ve meyvelerde bulunur. En çok C vitamini içeren besinler; kuşburnu, maydanoz, tere, roka ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, yeşilsivri biber, turunçgiller, domates, çilek ve patates’tir. C vitamini vücuda alınan kanserojenleri etkisiz hale getirir.E vitamini :Başta bitkisel yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, özü alınmamış tahıllar, fındık, fıstık gibi kuruyemişler, kuru baklagiller olmak üzere çeşitli yiyeceklerde bulunur. Bazı toksik maddelerin etkilerini azalır, güçlü bir antioksidan olduğu için yağların ve hücrelerin oksidasyonunu (bozulmasını) önler.D vitamini :Karaciğer, yumurta sarısı, süt ve süt ürünlerinde az miktarda bulunur. Günlük beslenme ile D vitamini gereksinmesi karşılanmaz. En iyi kaynağı güneştir.Düzenli güneşle temas ile derideki ön maddeden D vitamini oluşur ve gereksinmeyi karşılar. Düzenli güneşten yararlanarak vücutta yeterli D vitamini oluşumunun sağlanması ve yeterli kalsiyum alımı kemik kanseri riskini azaltır.Kanser Oluşumuna Neden Olan MinerallerNikel : Hava ve suda bulunur. Aşırı alımı kansere neden olabilir.Kurşun : Taşıtların egzozları, fabrika atıkları, boyalar en önemli kaynaklarıdır. Çevre kirliliği ile su ve besinlere geçerek vücuda alınır. En önemli kanserojenlerdendir.Kadmiyum : Kentlerin kirli havasından ve fabrika atıklarından sulara ve besinlere karışarak vücuda alınır. Fazla alımı kanser oluşumuna neden olmaktadır.Arsenik : Ani zehirlenmeler yaptığı gibi, az miktarlarda sürekli alımı deri ve akciğer kanser riskini arttırır. Fabrika atıkları ile hava, su ve besinlere karışarak vücuda alınır.Asbest : Gemi, bina, taşıt, ev aletleri kaplamalarında önemli miktarda bulunur. Kaplamaların dökülmesiyle havaya yayılmakta, bu havanın solunmasıyla akciğer kanser riskini arttırmaktadır.Kanserden Koruyucu MinerallerSelenyum : En çok su ürünlerinde ve kepeği ayrılmamış tahıl ürünlerinde bulunur. Dilyetle yeterli miktarda tüketimi kanserojenlere karşı ko- ruyucudur.Çinko : En zengin kaynakları, ay çekirdeği, su ürünleri, etler, mantar, yumurta ve kuru baklagillerdir. Yeterli düzeyde çinko alımı, A vitamininin etkisini ve savunma sistemini güçlendirerek kansere karşı koruyucudur.İyot : En iyi kaynağı iyotlu tuzdur. İyot yönünden zengin besinler; balıklar ve mantardır. İyot eksikliği tiroit bezinde kanser oluşturma riskini de arttırabilir.Molibden : Vücudun gereksinimi çok düşüktür. En zengin kaynakları; kurubaklagiller, kepekli tahıl ürünleri ve koyu yeşil yapraklı sebzelerdir.Bakır : En zengin kaynakları; etler, su ürünleri, kuru baklagiller, yağlı tohumlar, pekmezdir. Yetersizliğinde deride, beyin işlevlerinde ve kan hücrelerinin yapımında bozukluklar olur. Aşırı bakır alımı toksik olduğundan, kanserden korunmak için ek bakır alınması önerilmez.Demir : Demirden zengin besinler; etler, su ürünleri, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, susam, pekmez, kuru meyvelerdir. Demir bazı kimyasal kanserojenlerin etkisini azaltır. Fazla alımı zararlı olabileceği için uygun miktarlarda alınması önerilir.Kalsiyum : Kemik gelişimi ve sağlığı için en önemli besin ögesidir. Kalsiyumun en iyi kaynağı süt, yoğurt, peynir, dondurma, yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagillerdir. Kalsiyum, kemik ve kalın bağırsak kanser riskini azaltır.“Fazla Bira İçenlerde Kalın Bağırsak-Rektum Kanseri Daha Fazla Görülür” Fazla bira içenlerde kalın bağırsak-rektum kanseri daha fazla görülür.Sert içkileri fazla tüketenlerde, ağız, baş ve boyun kanserleri sık görülür.Alkol tüketimi fazla olanlarda karaciğer kanseri sık görülür.Sigara ile birlikte alkol alışkanlığı kanser riskini daha da fazla arttırır. Alkol beslenme durumunu da olumsuz yönde etkilediğinden kanser riskini arttırıcı faktörler arasında yer alır.Kanser Riskini Arttıran BesinlerÇevredeki  zararlı kimyasallar besinlerin yağlı kısımlarında birikir. Eğer yağlı kısım iyice ayrıldıktan sonra yenilirse, zararlı kimyasalların vücuda girişi azalır. Et ve peynirler ne kadar yağlıysa kanser yapıcı madde de okadar çoktur içinde.·         Yağda kızartılmış besinler ·         Tuzlanmış besinler ·         Tütsülenmiş besinler ·         Nitrit, nitrat eklenmiş besinler(Salam, sosis vb.işlenmiş et ürünleri)·         Ateşe çok yakın pişirilmiş kebaplar ·         Hamburger·         Domuz eti ve yağlı tüm etler·         Terayağı, içyağıKanser Riskini Azaltan Besinler Nelerdir?Kanser Riskini Azaltan Sebzeler·         Soğan, sarımsak ·         Lahana ·         Havuç, ıspanak ·         Marul, kıvırcık, salatalık ·         Pazı, asma yaprağı·         Karnabahar, pırasa, şalgam, turp ·         Maydanoz, tere, nane, roka ·         Biber ·         Taze-kuru fasulye, bezelye·         Bakla, mantar, patlıcan, enginar ·         Kabak ·         Domates, pancar, bamya Kanser Riskini Azaltan Meyveler·         Portakal, greyfurt, limon ·         Kuşburnu, böğürtlen, kızılcık ·         Elma, armut, ayva, erik ·         Kiraz, vişne, çilek ·         Kavun, karpuz·         Üzüm, incir, nar,dut·         Muz, hurma, yeni dünyaKanser Riskini Azaltan Kuru yemişler• Leblebi, kestane, badem, fındık, fıstık, ceviz ( dozunda tüketildiği taktirde.. )Kanser Riskini Azaltan Tahıllar• Kepekli ekmek• Çavdar ekmeği• Bulgur, yarmaKanser Riskini Azaltan Hayvansal besinler• Yumurta• Yağsız peynir, çökelek, yoğurtKaynaklar:•1.      Chemopreventive Effects of Tea in Prostate Cancer: Green Tea vs. Black Tea   :MolNutr Food Res. 2011 June ; 55(6): 905–920. doi:10.1002/mnfr.201000648.•2.      Diet and breast cancer, Isabelle Romieu, MD, MPH, ScD :SaludPublicaMex 2011;53:430-439.•3.      Nutrigenomics, Vitamin D and Cancer Prevention :J NutrigenetNutrigenomics 2011;4:1–11•4.      GurungR.L , Lim S.N, Khaw A.K ; Thymoquinone ınduces telomere shortening, DNA damage and apoptosis in human glioblastoma cells, PLoS one. 12;5(8):e12124(2010).•5.      Elif G. , KansereKarşıSavunmasızDeğilsiniz, PostigoYayınları, 2011http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/beslenme-kanseri-nasil-etkiler

Duhring Hastalığı Nedir?

Duhring Hastalığı Nedir?

Duhring hastalığı; diğer adıyla “Dermatitis Herpetiformi”s olan bu hastalığın günümüz de çok duyulmamasına karşın ciddi bir hastalıktır.Difteri hastalığı; gırtlak difterisi, boğaz difterisi ve burun difterisi görmek mümkündür. İsmini az duyduğumuz bu hastalık nedir? Duhring hastalığı ( Dermatitis Herpetiformis), arpa, yulaf ve buğday başta olmak üzere gibi protein tahıllarda bulunur. Bu hastalık glutene bağlı enteropatinin görüldüğü bilinmektedir. Bacaklar, kollar ve gövde de simetrik olarak çıkar ve ardından papulerle ve su toplayan kabarcıklar gibi kronik kaşıntıları meydana getirir. Görülen duhring hastalığı genel olarak 20-40 yaş arasında görülür. Buna karşı çocuklarda da görüldüğü saptanmıştır. 1884 yılında, Amerikalı Dr. Louis Duhring tarafından keşfedilmiştir. Hastalığın başlangıç yaşı 20-60 olduğunu söylemek yanlış olmaz. Duhring Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bir hastanın ağzından gelen ”Sanki derimde oluşmuş şiddetli bir güneş yanığı sonrasında ısırgan otlarının üzerinde yuvarlanmışım ardından da karıca ve perilerle dolu bir yün battaniyeye sarılmışım gibi duygu” ifadesi hastalığın nasıl bir belirtileri gösterdiğini anlayabiliriz. Deride yanma ve batma, şiddetli ve periyodik kaşıntı oluşur. 10-12 saat önce semptomlar sıklıkla lezyonlar görülür. Glutenin ve iyoditlerin gerektiğinden fazla alınması, bu belirtilerin alevlenmesi neden olur. İnce bağırsak, emilim bozukluğu glutene duyarlı enteropatinin belirtisi, hastaların büyük çoğunlukta görülür. Derideki lezyonlar bazen içi kan dolu minik gergin su toplayan büller oluştururken, bazen kırmızı kabarcıklar ortaya çıkar. Sistemik semptomu genellikle yoktur. Kaşınmalar sonucunda vücutta kabuklar oluşmaya başlar. İyileşme evresinde açık veya koyu renkte izler bırakır.En sık dirseklerde, kürek kemiklerinin üzerinde, kalçalarda, saçlı deride ve kolların dış yüzeylerinde görülür. Karın ağrısı, çölyak ve ishal gibi benzeri bulgular yüksek glutenli diyetli hastalarda görülür. İnce bağırsak biyopsilerinde belli bir oranda gluten hassasiyetine bağlı oluşur ve hastaların %90’ı gibi büyük bir kısmında görülür.TanıKan örneklerinde, hücreler arasında oluşan bağlara karşı 19A antikorların görülmesi, tanı klinik muayenede tanı konulabilir. Duhring Hastalığı TedavisiDuhrind hastalığı (Dermantitis Herpatiformis) tedavisinde, doktorların önerdiği ve en çok kullanılan ilaç dapson’dur. Başlangıçta dozu, SO-300 mg olarak alınırken hastalığı iyileşen hastalığın iyileşmesine göre doz azaltılır ve nihayetinde kesilir. Hastalar dapsını tolere edemediği taktirde sülfapiridin ile tedavi edilmeleri gerekebilir. Hastalara yaşamı boyunca glutensiz diyet verilir. İyodun hastalığı şiddetlendirmesi sebebiyle deniz balıkları, iyot içeren ilaçlar ve iyotlu tuzlar tüketilmesi yasaklanır.Glutensiz DiyetteSerbest İçecekler: Kahve, salep, ayran, gazoz, kolalı içecekler, meyve suları, ıhlamur, adaçayı, süt serbesttir.Yasaklanan İçecekler: Çoğu alkollü içecekler ve boza ve tüm mayalı içecekler.Bu hastalık irsi değildir. Yani anne veya baba geçirmişse, çocuğa direk olarak geçmesi olası değildir. Ayrıca bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değildir. Türkiye’de bu hastalık görülmemesine karşın batı ülkelerinde 400 kişide bir veya 10.000 kişide bir arasında görülür.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/duhring-hastaligi-nedir

Tetanos Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos, yaralara bulaşan “klostridium tetani” adlı bakterinin hazırladığı zehirin yaradan vücuda girmesiyle ortaya çıkan ve genellikle öldürücü enfeksiyon oluşturan hastalıktır. Zehirin etkisiyle gelişen kasılma, nöbetleri ve vücudun katılaşması hastalığın karakteristik özelliğidir. Hastalığı yapıcı bakteri toprakta, bazı insan ve hayvanların bağırsaklarında ve dışkılarında bulunur. Hemen her türlü yaralanma sonucunda bakteri yaraya bulaşabilir ve hastalığa yol açabilir. Bu nedenle yaralanmalarda çok dikkatli olmak ve önlemini hemen almak gerekir. Türkiye’de çocuklarda gelişir. Kırsal kesimlerde evde yapılan doğumlarda ebe görevini üstlenen bilgisiz kişiler, doğumun ardından çocuğun göbek kordonunun jilet ya da başka kesici aletlerle, mikroplardan arındırmaksızın, keserler. Bu kesici aletlerde tetanos mikrobu varsa, kordon aracılığıyla çocuğa kadar ulaşıp onu hastalandırabilir ve hastalanan çocuk da birkaç gün içinde ölür. Bir başka bulaşma biçimi de yanıklar, çivi ya da diken batması, temiz olmayan iğneler, düşme ya da çeşitli nedenlerle kanamalar sonucunda da tetanos hastalığı gelişebilir. Nedenleri: Hastalığa neden olan bakterinin hazırladığı ve protein yapısında olan zehire “tetanospazmin” adı verilir. Bu zehir sinir lifleri aracılığıyla ya da kan içinde merkezi sinir sistemine ulaştırılır. Zehir hem kasların kasılma şiddetini düzenleyen sinir sistemi bölümlerinde bozukluklara yol açar, hem de sinir sistemine ışık, ses, dokunma gibi dışarıdan gelen uyarıların merkezi sinir sistemine gelen uyarıların merkezi sinir sistemine şiddetli bir biçimde yansımasına yol açar. Böylece kaslarda şiddetli kasılma gevşeme nöbetlerine, daha ağır durumlarda da kaslarda çözülmeyen şiddetli kasılmalara neden olur. Bu durumda hastalar kaskatı kesilir. Zehi, sinir hücrelerine bağlanarak etkisini gösterir, bu etkiler eğer hasta yaşarsa geçicidir. Hastalığın kuluçka süresi 2-56 gün arasında değişir. Ancak, vakaların % 80’’inde bu süre 14 gün kadardır. Eğer kuluçka süresi 2-4 gün arasında ise ölüm riski o/o 100’dür. Belirtileri: Baş ağrısı, gerginlik, kolayca uyarılma, çenede ağrı ve sertlik, karın ve bel ağrısı, yutma güçlüğü, ağzı açmada zorluk, yüz kaslarındaki gevşeyemeyen kasılma nedeniyle yüzde acı bir gülümseme görünümü başlıca belirtileri oluşturur. Dışarıdan gelen küçük bir uyarı bile şiddetli kasılmalara yol açabilir. Hastanın gırtlak ya da solunum kaslarının kramp biçiminde kasılıp gevşeyememesi nedeniyle boğulma ya da solunum durması görülebilir. Solunum durmasıyla hastanın oksijeni azalır ve beyin bu nedenle ağır hasar görür ya da tümüyle ölür. Solunum durması ve beynin ölmesi, ölümü oluşturan başlıca nedendir. Yaşatılabilen hasta iki hafta içinde iyileşir. Tedavisi: Tetanosa yakalanan hastaların öncelikle hastanede tedavi edilmesi gerekir. Hastaya tetanos antiserumu damardan verilir. Antiserum uygulaması için belirtilerin ortaya çıkmasını beklemeye gerek yoktur. Herhangi bir yaralanmada ya da yanıkta koruyucu önlem olarak antiserum uygulanabilir. Antibiyotikler tedavide önemli bir yer tutmazlar. Kasları gevşetmek için de uygun ilaçlar verilmesi yerindedir. Hastaların loş ve gürültüsüz bir odada tedavi edilmeleri gerekir. Tetanos hastalığına karşı en iyi korunma, tetanos aşısının belirli aralıklarla yapılmasıdır.Tetanos aşısı, zehirin zehirsizleştirilmiş biçimidir. Yeni doğan çocuklar 2-3 aylık olduklarında, içinde tetanosun da bulunduğu karma aşı yapılır ve belirlenen aralıklarla yinelenir. Okul çağındaki çocuklar ve erişkinlerde 3 doz biçiminde difteri ve tetanos aşısı olmalıdırlar. İlk iki doz 4-6 hafta arayla, üçüncü doz İkincisinden 6-12 ay sonra uygulanır. Daha sonra ise her 10 yılda bir difteri ve tetanos aşısı yapılmalıdır. Eğer son aşılanma herhangi bir yaralanmadan 5 yıl önce olmuşsa, yaralı kişiye antitoksin ya da aşı yapmaya gerek yoktur. Eğer son aşılanma 5 yıl ya da daha uzun bir süre önce yapılmışsa, yaralanan kişiye aşı ya da antiserum verilmesinde yarar vardır. Tetanos belirtilerinin geliştiği hastaya “trakeotomi” adı verilen bir cerrahi girişimde bulunmak yaşamsal önem taşır. Bu girişimde hastanın soluk borusu kesilerek gırtlak spazmında hastanın boğulması önlenir. Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tetanos  

http://www.ulkemiz.com/tetanos-nedir-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri-nelerdir

Yahya Kemal Beyatlı Kimdir

Yahya Kemal Beyatlı Kimdir

Yahya Kemal Beyatlı (2 Aralık 1884, Üsküp - 1 Kasım 1958, İstanbul), Türk şair, yazar, siyasetçi, diplomat. Doğum adı Ahmed Agâh’tır.Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyatı tarihi içinde "Dört Aruzcular"'dan biri olarak kabul edilir (Diğerleri Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Ahmet Haşim'dir). Sağlığında Türk edebiyatının baş aktörleri arasında kabul edilmiş ancak hiç kitap yayımlamamış bir şairdir.Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde milletvekilliği ve bürokratlık gibi siyasi görevler üstlenmiştir.1884 yılında Üsküp'te dünyaya geldi. Annesi; ünlü divan şairi Leskofçalı Galip’in yeğeni Nakiye Hanım; babası dönemin Üsküp Belediye Başkanı İbrahim Naci Bey'dir. Asıl adı Ahmed Agâh’tır.İlköğrenimini Üsküp'te gördü. 1897 yılında ailesiyle Selanik'e yerleşti. Annesinin veremden ölümü onu çok etkiledi. Babasının tekrar evlenmesi üzerine ailesinin yanından ayrılıp Üsküp’e döndüyse de kısa süre sonra Selanik'e geri döndü. “Esrar” takma adı ile şiirler yazdı. Orta öğrenimine devam etmek üzere 1902 yılında İstanbul’a gönderildi. Galatasaray İdadisi veya Robert Kolej’de okuma imkanı bulamayınca Vefa Lisesi’ne kaydoldu ve 1902 kışını İstanbul’daki akrabalarının yanında geçirdi. Serveti Fünuncu “İrtika” ve “Malumat” adlı dergilerde, "Agah Kemal" mahlasıyla şiirler yazmaya başladı.Okuduğu Fransızca romanların etkisi ve Jön Türkler’e duyduğu ilginin etkisiyle  1903 yılında II. Abdülhamit baskısı altındaki İstanbul’dan kaçarak Paris’e gitti. İstanbul’a 1912’de geri döndü.Paris yıllarıParis yıllarında Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai, Mustafa Fazıl Paşa, Prens Sabahattin, Abdullah Cevdet, Abdülhak Şinasi Hisar gibi Jön Türklerle tanıştı. Hiç dil bilmeden gittiği bu kentte hızlı bir şekilde Fransızca öğrendi. 1904 yılında Sorbonne Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi bölümüne kaydoldu. Okulda ders veren tarihçi Albert Sorel’den etkilendi.Okul hayatı boyunca derslerinin yanı sıra tiyatro ile ilgilendi; kütüphanelerde tarih hakkında araştırmalar yaptı; Fransız şairlerin kitaplarını inceledi. Tarih alanındaki incelemeleri sonucu 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesi'nin Türk tarihinin başlangıcı sayılması gerektiği görüşüne vardı. Araştırmaları ve sosyal etkinlikleri derslere zaman ayırmasını ve sınavlarda başarılı olmasını engelleyince bölüm değiştirerek Edebiyat Fakültesi’ne geçti ancak bu bölümden de mezun olamadı. Paris’te geçirdiği dokuz yılda tarih bakışı, şairliği, kişiliği gelişti.İstanbul’a dönüşü1913 yılında İstanbul'a döndü. Darüşşafaka İdadisi’nde tarih ve edebiyat öğretmenliği yaptı; bir süre Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersi verdi. Bu yıllarda Üsküp ve Rumeli’nin Osmanlı Devleti’nin elinden çıkması onu derinden üzdü.Ziya Gökalp, Tevfik Fikret, Yakup Kadri gibi şahsiyetlerle tanıştı. 1916’da Ziya Gökalp’in tavsiyesi ile Darülfünun’a Medeniyet Tarihi müderrisi olarak girdi. Sonraki yıllarda Garp Edebiyatı Tarihi, Türk Edebiyatı Tarihi derslerini de okuttu. Hayatının sonuna kadar çok yakın dostu olarak kalan Ahmet Hamdi Tanpınar, onun Darülfünun’da öğrencisi oldu.Bir yandan da yazın faaliyetlerini sürdüren Yahya Kemal; Türk dili, Türk tarihi konularında gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Peyam gazetesinde, "Süleyman Nadi" mahlasıyla, "Çamlar Altında Muhasebe" başlığı altında yazılar kaleme aldı. 1910’dan beri yazmakta olduğu şiirlerini ilk defa 1918 yılında “Yeni Mecmua” adlı dergide yayımladı; Türk edebiyatının baş aktörleri arasına girdi.Dergah dergisiMondros Mütarekesi’nin ardından gençleri etrafında toplayarak “Dergâh” adlı bir dergi kurdu. Dergi kadrosunda Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler yer almıştır. Yahya Kemal’in yakından ilgilendiği bu dergide yayınlanan tek şiiri "Ses Manzumesi”dir. Ancak dergi için pek çok düzyazı kaleme alan yazar; bu yazılarla Anadolu’da devam eden Milli Mücadele’ye destek vermiş ve İstanbul’da Kuvay-ı Milliye ruhunu canlı tutmaya çalışmıştır.. Benzer yazıları İleri ve Tevhid-i Efkar gazetelerinde de sürekli yayınlandı. Mustafa Kemal ile tanışmaYahya Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın Türklerin zaferi ile sonuçlanmasının ardından İzmir’den Bursa’ya gelen Mustafa Kemal’i tebrik için Darülfünun tarafından gönderilen heyette yer almıştı. Bursa’dan Ankara’ya giderken Mustafa Kemal’e eşlik etti; ondan Ankara’ya gelmesi için davet aldı.19 Eylül 1922’de Darülfünun Edebiyat Medresesi’nin müderrisler toplantısında Mustafa Kemal’e fahri doktorluk unvanı verilmesini teklif eden Yahya Kemal’in bu teklifi oybirliği ile kabul edildi.Ankara yılları1922’de Ankara’ya giden Yahya Kemal, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yaptı. O yıl, Lozan görüşmelerinde Türk heyetine danışman atandı. 1923'te Lozan’dan döndükten sonra II. Dönem TBMM’ye Urfa milletvekili olarak seçildi. Milletvekilliği 1926’ya kadar devam etti.Diplomatik görevleri1926’da İbrahim Tali Öngören’in yerine Varşova’ya elçi olarak atandı. 1930’da Lizbon büyükelçisi olarak Portekiz’e gitti. İspanya Orta Elçiliği görevi de kendisine verildi. Madrid’de görev yapan ikinci edebiyatçı sefir oldu (ilk, Samipaşazade Sezai’dir). İspanya Kralı XIII. Alfonso ile yakın dostluk kurdu.[2] 1932’de Madrid elçiliğindeki görevine son verildi.Yeniden TBMM’ye girişiİlk defa 1923-1926 arasında Urfa milletvekili olarak görev yapan Yahya Kemal, 1933 yılında Madrid’deki diplomatik görevinden döndükten sonra milletvekili seçimlerine girdi. 1934 yılında Yozgat milletvekili oldu. O yıl çıkan Soyadı Kanunu’ndan sonra “Beyatlı” soyadını aldı. Ertesi seçim döneminde Tekirdağ milletvekili olarak meclise girdi. 1943’te İstanbul’dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği döneminde Ankara Palas'ta yaşadı. Pakistan elçiliğiYahya Kemal, 1946 seçimlerinde meclise giremedi ve bağımsızlığını yeni ilan etmiş Pakistan'a 1947’de büyükelçi olarak atandı. Yaş haddinden emekli oluncaya kadar Karaçi'de elçilik görevini sürdürdü. 1949’da yurda döndü.Emeklilik yıllarıEmekli olduktan sonra İzmir, Bursa, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin ve civarını ziyaret etti. Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Trablusşam gezilerine çıktı İstanbul’da Park Otel’e yerleşti ve ömrünün sonuna kadar bu otelde yaşadı. 1949’da kendisine “İnönü Armağanı” verildi.1956 yılında Hürriyet gazetesi her hafta bir şiirine yer vererek tüm şiirlerini yayımlamaya başladı.Yakalandığı bir çeşit bağırsak iltihabı nedeniyle tedavi için 1957’de Paris'e gitti. Bir yıl sonra 1 Kasım 1958'de Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.Ölümünden sonraYahya Kemal'in sağlığında hiçbir kitabı yayımlanmamıştır, onun vefâtından sonra açılan 'Yahya Kemal Enstitüsü; şairin, edebiyat tarihçisi Nihad Sami Banarlı tarafından derlenen eserlerini yayınlamıştır.1961 yılında Divanyolu, Çarşıkapı’da yer alan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi'nde Yahya Kemal Müzesi açıldı.1968 yılında Hüseyin Gezer tarafından yapılan bir heykeli İstanbul’daki Maçka Parkı’na yerleştirildi.Edebi anlayışıDivan Şiiriyle batı şiirini ustalıkla kaynaştıran bir isimdir. Saf şiir anlayışına bağlı kalmıştır. Aruzu Türkçe'ye ustalıkla uygulamıştır. Hece ölçüsüyle yazdığı tek şiiri Ok'tur. "Beyaz Lisan" anlayışını (Yapmacıksız olmasına özen gösterilmiş, doğal ve samimi anlamlar içeren kelimelerle şiir yazılması) savunmuştur. Parnasizmin Türk edebiyatındaki temsilcisidir. Hiç kitap yayınlamamış; "esersiz şair" olarak nitelendirilmiştir.Kitapları    Kendi Gök Kubbemiz (1961)    Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962)    Rubailer ve Hayyam’ın Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963)    Edebiyata Dair    Aziz İstanbul (1964)    Eğil Dağlar    Tarih Musahabeleri    Siyasi Hikayeler    Siyasi ve Edebi Portreler    Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım    Mektuplar-Makaleler    Bitmemiş Şiirler    Pek Sevgili Beybabacığım Yahya Kemal'den Babasına Kartpostallar, YKY, İstanbul, 1998.'Gemi Elli Yıldır Sessiz: Özel Mektupları ve Yazışmalarıyla Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal    "Eren Köyünde Bahar (Şiir)  

http://www.ulkemiz.com/yahya-kemal-beyatli-kimdir

Organ Nakli Nedir ?

Organ Nakli Nedir ?

Özellikle son yıllarda adını daha sık bir biçimde duymaya başladığımız organ nakli, günümüze kadar bütün dünyada binlerce hastanın hayatını kurtarmıştır. Bu nedenle organ nakli, aynı zamanda “hayat kurtarın” sloganıyla da anılmaktadır.Modern tıpla birlikte, geçmişe oranla organ nakli çok daha fazla gelişmiş ve de nakil yapılan organların çeşitleri de artmıştır. Organ nakliyle birlikte, birçok hastalığa da kesin çözüm sağlanmış olmaktadır. Bu hastalıklar ise, vücutta çeşitli organların iflas etmesi ya da işlevini artık tam olarak yerine getirememesi neticesinde oluşmaktadır. Eğer bir kişi organ naklinde bulunmak istiyorsa, bu kişiye donör adı verilir. Organ nakli tanım olarak, donörlerden alınan organların hasta kişinin vücuduna nakledilmesi olayıdır. Bu işlemde organın bir kısmı ya da tamamı nakledilebilmektedir. Organ naklinde kişi, hayattayken organlarını hasta kişilere bağışlayabilmektedir. Aynı zamanda bunun dışında, kadavralardan da organ nakli yapılabilmektedir. Tabi bunun için, izin alınması gerekmektedir. Organ nakli dendiğinde, toplumda eksik bir inanış bulunmaktadır. İnsanlar, ilgili organın tamamının alınıp nakil edildiğini düşünmektedir. Bu doğru fakat eksik bir düşüncedir. Bazen ilgili organın bir kısmı alınarak da organ nakli gerçekleşmektedir. Organ naklinde; kalp, karaciğer, pankreas, akciğer, ince bağırsak, yüz, el, kornea, deri ve de vücut dokusu gibi birimler hasta kişilere aktarılmaktadır. Bu birimlerden yüz nakli, özellikler son yıllarda artış göstermiştir. Yüz naklinde, yüzü hasar görmüş kişinin yüzüne yüz derisi yerleştirilmektedir. Kornea naklinde ise, göremeye bir kişi tekrar görme imkanına sahip olabilmektedir. Bu birimlerin yanı sıra, yine vücudun birçok kısmı nakil işleminde kullanılabilmektedir.Organ nakli kavramı, uygulanış itibariyle çok yakın geçmişte gündeme gelmiş gibi gözükse de, bu konu esasında 18. yüzyıl ve daha öncesine kadar uzanmaktadır. İnsanlık tarihi var olduğundan beri, hastalıklar da var olmuş ve tıp alanında birçok bilim insanı yetişmiştir. Bu bilim insanları, sürekli olarak hastalıklara çözüm olarak organ naklini düşünse de dönemin imkanları neticesinde bu durum gerçekleşememiştir. Bilimsel anlamda organ nakli çalışmaları, 19. yüzyılın ortalarında başlamıştır. Bütün bu bilgiler ışığında, organ naklinin tarihin oldukça eski dönemlerinde düşünüldüğü, modern anlamda 18. yüzyılda uygulanmak istendiği 19. yüzyılın başlarında ise uygulanmaya başlandığı söylenebilmektedir. Organ, hasta kişiye oldukça başarılı bir şekilde aktarılsa dahi, bazı riskler mevcuttur. Bu risklerin başında, vücudun nakledilen organı reddedebilmesi gelmektedir. Buna neden olan etken ise, epigenetik ya da genetik unsurlardır. Bu nedenden dolayı da, organ nakli kişiye nakledilmeden önce tıbbi araştırmaların yapılması ve de bu araştırmaların titizlikle devam ettirilmesi gereklidir. Bu araştırmalarda, organın hangi kişilere nakledilebileceği en ince detayına kadar araştırılıp belirlenmektedir. Nakil öncesinde titiz bir araştırma gerektiren ve de, nakil sırasında tıp bilimi adına muazzam tıbbi işlemler gerektiren organ nakli, geleceğin tıp dünyası hakkında oldukça değerli araştırma konularından birisi haline gelmiştir.Organ nakline, en son çare olarak başvurulmaktadır. Eğer bir hastalığın aktif bir şekilde tedavisi bulunmuyorsa veya dokularda onarılamayacak düzeyde kalıcı bir hasar meydana gelmişse, organ nakline başvurulmaktadır. Bu tür durumlarda, hasta için organ nakli en büyük umut ışığı manası taşımaktadır. 1900’lü yılların hemen başında, tıp dünyasında oldukça büyük bir gelişme yaşanmıştır. Bu yıllarda, bir kişiye kornea nakli gerçekleştirilmiştir. Kornea naklinin, organ naklinin kapılarını araladığı bilim dünyası tarafından nitelendirilmektedir. Bu naklin ardında, bilim insanları dünyanın dört bir köşesinde organ nakli ile ilgili çalışmalar yürütmüştür. Bu çalışmaların neticesinde de, 1950 yılının ortalarında böbrek ve pankreas nakilleri gerçekleştirilmiştir. Bu nakiller, oldukça olumlu sonuçlar vermiş ve artık organ nakli hastalar için kullanılmaya başlanmıştır.Günümüzde ise bir bakıma organ nakli kendini aşmış ve de yüz nakli uygulanmaya başlanmıştır. Yüz naklinin yanı sıra, çift kol nakli de organ nakli için büyük bir adım sayılmaktadır. Türkiye’de ilk yüz nakli Antalya’da bulunan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesim Hastanesinde gerçekleştirilmiştir. Türkiye sınırları içerisinde gerçekleştirilen bu nakil, Türkiye’nin organ naklinde Dünya çapında ne kadar ileri düzeyde olduğunun bir göstergesi olarak da nitelendirilmektedir.Yazar: Erdoğan Gülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/organ-nakli-nedir-

Fibromiyalji nedir, belirtileri nelerdir? Nasıl tedavi edilir.

Fibromiyalji nedir, belirtileri nelerdir? Nasıl tedavi edilir.

Fibromiyalji, osteoartritten sonra en yaygın olan arterit ilişkili hastalıktır. Halen günümüzde çoğunlukla yanlış teşhis konur ve yanlış anlaşılır. Karakteristikleri arasında yaygın kas ve eklem ağrısı, yorgunluk ve diğer semptomlar vardır. Fibromiyalji depresyona ve sosyal izolasyona neden olabilir.Fibromiyalji sendromunu (FMS) anlatırken, semptomlara değineceğiz, teşhisi ve tedavisinden bahsedeceğiz. Fibromiyaljinin hayatımızdaki etkilerinden de bahsedeceğiz. Bu etki FMS ile gelen büyük fiziksel ve psikolojik zorlanmadan dolayıdır. Bu zorlanmalar çalışma saatlerimizi azaltarak, gelir ve hatta iş kaybına yol açabilir.Fibromiyalji sendromu semptomlar topluluğudur. Bu semptomlar bir arada oluştuğunda, belirli bir hastalığın veya hastalığın gelişme ihtimalinin çok yüksek olduğunun habercisidir. Fibromiyalji sendromunda şu semptomlar çoğunlukla gerçekleşir:”    Anksiyete veya depresyon”    Düşük acı eşiği veya hassas noktalar”    Aciz bırakan yorgunluk”    Geniş alana yayılmış ağrı12 milyon Amerikalıda Fibromiyalji vardır. Çoğunluğu yaşları 25-60 arasında değişen kadınlardan oluşur. Kadınlar erkeklere nazaran 10 kat daha fazla bu hastalığa yakalanırlar.Fibromiyalji her yerinizin ağrımasına neden olur. Felç edici yorgunluk semptomlarına sahip olabilirsiniz-hatta uyanırken bile. Vücuttaki belirli noktalara dokunulması bile acı verir. Şişlik, yoğun seviyede rahatsızlık veya dinlendirici olmayan uyku ve ruh hali rahatsızlıkları veya depresyon deneyimleyebilirsiniz.Hiçbir egzersiz yapmadan ve hatta herhangi bir nedeni olmadan, kaslarınız sanki aşırı çalışmış veya çekilmiş gibi hissedebilirsiniz. Bazen kaslarınız seğirir, yanar veya bıçak gibi bir ağrı saplanır.Bazı Fibromiyalji hastalarının boyun, omuz, sırt ve kalça eklemlerinde ağrı ve acı olur. Bunlar uyumalarını ve egzersiz yapmalarını engeller. Diğer Fibromiyalji semptomları şunlardır:”    Abdominal ağrı”    Anksiyete ve depresyon”    Kronik baş ağrısı”    Uyuyamama veya uykusu hafif olma”    Ağız, burun ve gözlerde kuruluk”    Kalkar kalkmaz yorgunluk”    Soğuğa ve/veya sıcağa karşı aşırı hassasiyet”    Konsantre olamama (fibro fog denir)”    İnkontinans”    Irritabl Bağırsak Sendromu (Bowel Sendromu)”    Parmaklarda veya ayakta uyuşma veya karıncalanma”    Ağrılı adet görme”    TutuklukFibromiyalji osteoartrit, bursit (kesecik iltihabı) ve tendinit (tendon iltihabı) benzeri işaretler ve hislere neden olur. Bazı uzmanlar bunu arterit ve benzeri rahatsızlıklar grubuna koyar. Fakat bursit ve tendinit ağrısı belli bir bölgede olur, oysa Fibromiyalji geniş alana yayılan ağrı ve acıdır.FİBROMİYALJİ TANIFibromiyalji teşhisinde belirli bir laboratuvar testi yoktur. Doğru bir teşhis koyabilmek için doktorunuz kapsamlı bir fiziksel muayene yapacaktır ve tıbbi geçmişinizi inceleyecektir. Genellikle fibromiyaljiye eleme yöntemiyle teşhis konur. Yani doktorunuz benzer semptomları olan diğer hastalıkları eleyerek teşhis koyacaktır.Daha ciddi hastalıkları elemek için, doktorunuz belirli kan testleri yapacaktır. Örneğin, doktorunuz tam kan testi isteyebilir. Glikoz, tiroit gibi testler de isteyebilir, çünkü bunlar da benzer semptomlara sebep olur. Yorgunluk, kas ağrıları, halsizlik ve depresyon semptomları arasındadır.Diğer hastalıkları elemede kullanılabilecek diğer laboratuvar testleri şunlardır: lyme titer, antinükleer antikorlar (ANA), romatoid faktör (RF), eritrosit sedimentasyon oranı (ESR), prolaktin seviyesi ve kalsiyum seviyesi.Ayrıca doktorunuz bir inklüzyon teşhisi yapacaktır. Yani American College of Rheumatology tarafından belirtilen Fibromiyalji sendromunun tanısal kriterlerine semptomlarınızın uyduğundan emin olacaktır. Bu kriterler en az üç ay boyunca geniş bir bölgede-bedenin hem sağı hem solu, belin üstü ve altı, göğüs, ense, sırtın ortası veya altı-süre gelen ağrı, bedenin çeşitli yerlerinde hassas noktalar bulunmasıdır.Doktorunuz yorgunluk, uyku bozukluğu ve ruh hali bozukluğu gibi semptomların şiddetini değerlendirecektir. Bu, FMS’nin yaşam kalitenizde, fiziksel ve duygusal fonksiyonunuzdaki etkisinin ölçülmesine yardımcı olacaktır.FİBROMİYALJİ TEDAVİFibromiyaljinin ve tüm semptomlarının tedavisi yoktur. Bunun yerine, çok sayıda geleneksel ve alternatif tedavilerin bu zor sendromu tedavi etmede etkili olduğu görülmüştür. Bir tedavi programı ilaçları, egzersizi-güçlendirici kondisyon hareketleri ve aerobik-ve davranışsal teknikleri kapsar.American College of Rheumatology’ ye göre, birincil olarak fibromiyalji ilaç terapisi semptomları tedavi eder. FDA üç ilacı fibromiyalji tedavisi için onaylamıştır: Lyrica, Cymbalta ve Savella. FDA’ ya göre Lyrica-aynı zamanda zona veya diyabet nedeniyle oluşan sinir ağrılarının tedavisinde de kullanılır-bazı hastalarda fibromiyalji ağrısını hafifletir. Cymbalta ve Savella serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRIs) sınıfındandır.Flexeril, Cycloflex, Flexiban, Elavil veya Endep gibi Trisiklik ilaçların düşük dozların FMS ağrılarının tedavisinde etkili oldukları saptanmıştır. Ayrıca, dual geri alım inhibitörleri olarak bilinen antidepresanlar da (Effexor) pozitif etki gösterir. Neurontin de fibromiyalji tedavisi için umut vericidir.Doktorunuz Prozac, Paxil veya Zoloft gibi antidepresanlar yazabilir. Bu ilaçlar depresyon, uyku bozukluğu ve ağrı hissini hafifletebilir. Yakın zamanda araştırmacılar antiepileptik ilaç Neurontin’in ümit vaat edici bir fibromiyalji tedavisi olduğunu saptamıştır.Steroid yapıda olmayan antienflamatuar ilaçların (NSAIDS), Cox-2 inhibitörler dahil olmak üzere, FMS ağrısı tedavisinde etkili olmadıkları saptanmıştır. Opioid ilaçlardan kaçınılmalıdır, hem uzun vadede işe yaramazlar hem de alışkanlık yaparlar.Alternatif tedaviler, her ne kadar yeterince denenmemişlerse de, fibromiyalji semptomlarıyla başa çıkmada kullanılabilirler. Örneğin; terapötik masaj kasları ve yumuşak dokuları hareket ettirerek derin kas ağrılarını hafifletir. Hassas noktalardaki ağrıların hafiflemesine, kas kasılmalarının ve gergin kasların gevşemesine de yardımcı olur. Miyofasyal gevşeme terapisi bağ dokularını nazikçe gererek, yumuşatarak, uzatarak ve tekrar düzene koyarak rahatsızlığı hafifletir.Amerikan Ağrı Cemiyeti en azından haftada iki üç kez orta yoğunlukta aerobik önerir. Ayrıca hipnoz, akupunktur, terapötik masaj ve kiropraktik uygulamayı da önerir.Alternatif terapilerin yanında, her gün dinlenmek ve rahatlamak için zaman ayırmak da önemlidir. Relaksasyon terapileri-derin kas relaksasyonu veya derin nefes egzersizi-fibromiyalji semptomlarını tetikleyen ilave stresi azaltmaya yardımcı olabilir. Düzenli uyku saatleri de önemlidir. Bedenin kendini onarabilmesi için uyku gereklidir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/fibromiyalji-nedir-belirtileri-nelerdir-nasil-tedavi-edilir-

Metabolizmayı Yoran Diyet Hataları

Metabolizmayı Yoran Diyet Hataları

Havaların ısınmaya başlamasıyla adım adım yaklaşan yaz tatilinin heyecanı ruhumuzu sarmalarken, kış aylarında aldığımız fazla kiloları bir an önce verme telaşı ile zayıflamak için yapılan yanlışlar, metabolizmamızda tamiri güç hasarlara sebep oluyor.Gün geçmiyor ki gazete ve dergilerde kısa sürede 8-10 kilo verdireceğini vaat eden yeni diyetler karşımıza çıkmasın. Fakat bilinçsizce uygulanan diyetler, ilk başlarda sonuç veriyor gibi görünse de, yapılan diyet hataları, metabolizmayı yavaşlatıyor, yoruyor ve kilo kaybına karşı direnç kazanan vücut, verdiği kiloları fazlasıyla geri almakla kalmıyor, bir de bunları depolamaya başlıyor. Üstelik sağlığımız üzerinde de çok zararlı izler bırakıyor.Doğru bilinen diyet yanlışları, bağırsak tembelliğinden böbrek yetmezliğine, damar tıkanıklıklarından kalp krizlerine kadar pek çok fizyolojik rahatsızlığa yol açmakla kalmıyor, sinirsel bozukluklar, anksiyete bozuklukları ve ağır depresyonlara da sebep olabiliyor.Peki en sık yapılan diyet hataları neler, diyette metabolizmayı ne yorar, diyette nelere dikkat edilmeli, zayıflamak için yapılan yanlışlar neler?Gelin metabolizmayı yoran diyet hatalarını birlikte inceleyelim ve zayıflamak için ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini öğrenelim.Diyette Nelere Dikkat Edilmeli?•* Diyet yaparken hiç bir şeyin tüketiminde ya da kısıtlamasında aşırıya kaçılmamalı.•* Kulaktan dolma bilgilere itibar ederek metabolizmayı deneme tahtasına çevirmek yerine mutlaka bir doktora danışılmalı ve uzman kontrolünde zayıflanmalı.•* Diyet mutlaka bir uzman kontrolü altında yapılan fiziksel aktivite ile desteklenmeli.•* Metabolizmayı yoran diyet hatalarından kaçınmalı.İşte Metabolizmayı Yoran 7 Diyet Hatası1- Aşırı Meyve TüketmekEn sık yapılan diyet hataları listemizin başında, sınırsız meyve tüketmenin bir zararı olmadığı kanaati geliyor. Meyveler mevsiminde tüketildiğinde yüksek besin değeri olan ve sağlık için oldukça faydalı birer doğal şifa kaynağı olmakla birlikte, içerdikleri früktoz, insülinden bağımsız hareket ediyor ve bu da karın çevresinde yağlanmaya sebep oluyor. Diyet yaparken meyve tüketiminde özgür olmadığımızı, sınırlı porsiyonlarda, ihtiyacımız ölçüsünde meyve tüketmemiz gerektiğini unutmamalıyız.2- Karbonhidrat Tüketimini KesmekDiyet yanlışları arasında en yaygın olanlarından biri de, karbonhidrat tüketiminin tamamen kesilmesi. Beynin fonksiyonlarını yerine getirirken ihtiyaç duyduğu yakıt olan Glikoz kesildiğinde, düşünsel faaliyetlerde gerileme başlar. Ayrıca ilerleyen dönemlerde, karbonhidrat ihtiyacının karşılanmaması, bitkinlik, yorgunluk, dikkat eksikliği, kas kaybı gibi yaşam kalitesini düşüren ciddi sorunlara yol açar. Gün içerisinde yaşanan ani tatlı krizleri de çoğunlukla diyetlerin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacak kadar kuvvetlidir.3- Bitki Çaylarının Bilinçsiz Ve Aşırı TüketimiDiyet konusunda doğru bilinen yanlışlardan biri de, bitki çaylarının bilinçsiz kullanımı ve tüketiminde aşırıya kaçılmasıdır. Bağırsak faaliyetlerini hızlandırma, vücuttaki fazla sudan ve ödemden kurtulma gibi amaçlarla içilen bitki çayları yanlış ve aşırı tüketildiğinde, böbrek hasarlarına, bağırsak tembelliğine, kalp ritminde bozukluklara yol açıyor, tansiyonda ani değişikliklere sebep oluyor. Bitki çaylarını bir uzmana danışarak tüketmek en doğrusu.4- Zayıflama İlaçları KullanmakAkıl dışı vaatlerde bulunan reklamlar ile kilo problemi olan kişileri kolayca tuzağına düşüren pek çok zayıflama ilacı, karaciğer ve böbrek yetmezliğine, kalp krizlerine ve sonucu ölüme kadar giden problemlere neden olabiliyor. Bu ilaçların kullanımından kaçınmak ve sağlıklı, doğal yollarla kilo vermek en uygun olanı.5- Aşırı Spor YapmakZayıflamak isteyenlere diyetlerini mutlaka fiziksel aktiviteyle desteklemeleri uzmanlar tarafından tavsiye ediliyor. Fakat spor öncesi ve sonrası beslenme programlarına uyulmadan, bilinçsizce, uzun süreli ve vücudun kaldırabileceğinden ağır egzersizler yapmak, kas kayıplarına, ani kalp krizlerine ve metabolizmayı bozan sonuçlara neden olabiliyor.6- Bazı Besinlerin Tüketimini Tamamen DurdurmakDiyet hataları arasında sıkça rastlananlardan biri de bazı besinleri fazla kalorili oldukları gerekçesiyle beslenme programının dışında tutmak. Bunun yerine bu besinleri, kısıtlı porsiyonlar halinde tüketmek ve sahip oldukları faydalardan vazgeçmemek en doğrusu.7- Doktora Danışılmadan Uygulanan Hazır Diyet ProgramlarıHer gün Tv, gazete ve dergilerde adını henüz duyduğumuz onlarca diyeti, bir uzmana danışmadan uygulamak da zayıflamak için yapılan yanlışlar arasında. Herkesin kendi fizyolojik yapısı ve yaşam tarzı doğrultusunda uygulaması gereken beslenme programı kendine özgü ve hazır diyet programları uygulamak metabolizma için oldukça zararlı sonuçlar doğurabiliyor.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/metabolizmayi-yoran-diyet-hatalari

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Çölyak hastalığı ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır. Bağırsaklar içersinde sindirimi sağlayan yapıların bozulması ile ortaya çıkar. Çölyak hastalığı her yaşta tanı konulabilir. İlk başlarda başka hastalıklarla da karıştırılması olasıdır. Belirtileri ise kas zayıflığı, ağız içersinde oluşan aflar, iştahsızlık, eklem ağrıları, kemik ağrıları, sinirlilik ve gerginlik, ciltte döküntüler ve kaşınmalar. Küçük çocuklarda en çok ishal, boy kısalığı, kilo kaybı, yemek yese de kilo almama, yediklerini çıkartma ilerleyen yaşlarında ise kemik zayıflıkları, karaciğer enzimleri bozukluğu hatta daha sayamadığımız birçok nedenle kendilerini gösterirler. Çölyak hastalığının ne olduğu ile ilgili detaylı bilgi için colyaklayasamak adlı internet sitesindeki yazılara bakabilirsiniz. Çölyak hastalığına yakalanan kişiler gluten içeren yiyecekler yiyemezler yedikleri an bu hastaların ince bağırsak sistemine zarar verirler. Villus adı verilen ince bağırsakta bulunan ve besinlerin emilmesini sağlayan yapıların tümü görevini yapamaz ve düzleşir. İnce bağırsak enzimleri bozulduğu için bağırsak görevini yapamaz hale gelir ve hasta ne kadar beslenirse beslensin kilo alamaz beslenemez. Böylece vücut kendi bağışıklık sistemine zarar vermeye başlar. Vücut kendi bağışıklık sistemine zarar verdiği için bu hastalığa sindirim sistemi hastalıda da denilebilir. Çölyak hastalığının teşhisi çok önemlidir. Bu yüzden bu hastalarını büyük bir araştırma hastanesi uzman bir gastroenterolog tarafından kontrol edilmelidir. Bu uzman doktor tarafından yapılacak kan testleri ve ince bağırsaktan alınacak biyopsiler ile tanımları yapılabilir. Çölyak hastalığı genelde bir genetik hastalık olarak bilinmektedir.Bu hastalık her yaş grubunda rahatlıkla ortaya çıkabilmektedir. Kimi insanda bir stres anında, kiminde doğum sonrasında, kimi insanı da iltihap tetikleyebilir. Tanı yöntemlerinden sonra Çölyak hastası kişi kendi perhizine çok dikkat etmek zorundadır. Gluten içeren tüm yiyeceklerden uzak durmaz zorunda olup, buğday, arpa, yulaf ve çavdar ununda uzak durmak zorundadır. Beslenme alışkanlıklarını tamamen değiştirmek zorunda kalan bu hastalar sıkı bir diyet uyguladıkları zaman genelde hastalıkları ile ilgili bir şikâyetleri kalmaz. Diyetin ardından ve beslenme şeklini değiştirme sürecinden sonra ince bağırsakta oluşan tahribat yavaş, yavaş azalır ve bağırsak düzeyi kendini toplaya başlar. Hastanın şikâyetleri belli süre azalmaya başlar. İnce bağırsakların hemen kendini toparlaması zaman alır. Genelde hastanın yaşına göre de farklılıklar göstermektedir. Gluten içeren gıdaların gösterdiği bu rahatsızlıklar uzun süre hissedilebilir. Her ne olursa olsun bu hastalar kesinlikle diyetlerine uymak zorunda kalan hastalardır. Diyetlerini bozdukları anda daha ciddi rahatsızlıklara neden olacaklarını bilmek zorundadırlar. Çölyak hastaları asla normal beyaz undan yapılmış ekmekleri, makarnaları, börekleri, çörek ve bisküvileri tüketemezler. Bu hastalara önerilen yiyecekler arasında gluten içermeyen mısır unu, patates unu, soya ununu sayabiliri. Bu gluten içermeyen unlar Çölyak hastalarını istediği kadar tüketmekte serbest olduğu unlardır. Bu hastalığın bilimsel olarak kanıtlanmış olan tek tedavi yöntemi Glutensiz diyet tedavisidir. Bu hastalar asla ama asla bu diyet şeklinde vazgeçmemelidirler. Çölyak hastaları kullandıkları her türlü besine dikkat etmek zorunda olan kişilerdir. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/ulkemizde-colyak-hastaligi

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Yaşlanmış bir vücudu rahatlıkla genç olanından ayırt edebiliriz. Fakat bir organ için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Şimdi de bir organın yaşlanmasını özelleştirebilecek işlevsel, biyokimyasal ve morfolojik değişikliklerden söz edelim. 1) Yapısal Değişiklikler: İnsan vücudu üzerinde patalog ve anatomistlerin uyguladıkları bilinen yöntemlerle, çıplak . gözle inceleme ve ışık mikroskobuyla, yaşlanma sürecinde söz konusu olan morfolojik değişmeler saptanmıştır. Çeşitli organlar içinde yaşlanmaya bağlanılan bazı değişiklikler tanımlanmıştır. Fakat bu değişikliklerin gerçek nedeninin yaşlanma mı yoksa Özgür bir hastalık mı olduğu (örneğin ateroskleroz] ya da fizyolojik koşulların bozulması (inaktivite ya da kötü beslenme) sonucu ortaya çıkan bir durum mu olduğunu saptamak henüz günümüzdeki tekniklerle olanaksızdır. Örneğin morfolojik değişimlerle ilgilenen geriyatristlerin pek hoşuna giden bir konuyu ele alalım; kalbin yaşlanması. Yaşh bir insan kalbi umulmadık derecede küçük olabileceği gibi, anormal derecede ağır da olabilir. Aşağıdaki değişikliklerin birçoğunun nedeni de yaşlılığa bağh olarak değerlendirilebilir; endokardiumun kalınlaşması, sertleşmenin artışı, kalp kapakçıklarının kalınlaşması ve kalsifikasyonu, miyokardiumdaki hücreler arası fibroz ve adipoz doku artışı, miyokardial dokunun bazı bölgelerinin büzülmesi, bazı bölgelerinin ise hipertrofisi, sino atrial nodülde fibrosis ve kas hücrelerinde lipofusin pigmentinin birikmesi sayılabilir. Tümüyle sağlıklı kişüerde, kalp ağırlığının yaşlanma ile bir artış göstermediği de saptanmıştır. Yukarıda saydığımız değişikliklerin tümü ya da bir bölümü (kas dokusunda lipofusin pigment birikimi dışında) yaşlılık dışı nedenlerden,örneğin, koroner damarlarındaki a rteroskle-roz, kalp damar sistemi bozuklukları, kalp romatizması ya da sigara içilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle kesin bir genelleme yapmak olanaksızdır.Yaşlanmakta olan beyin ve karaciğer dokuları içinde yukarıdaki yorumu destekler nitelikteki bulgular elde edilmiştir. Geçmişteki genel kanıya göre, organizma yaşının ilerlemesi üe birlikte, beyindeki sinir hücrelerinin artan biçimde azalmaları söz konusudur. Fakat bu konuda araştırmalar, beyindeki sinir hücreleri kaybının önemli ölçüde doğum ile ergenleşme aşaması arasında söz konusu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Deney hayvanları üzerinde yapılan bir inceleme -de de erişkin dönemdeki yaşam süreci içersinde beyindeki DNAmikt arlarının değişmeden kaldığı saptanmıştır. İnsanda da erişkin hale geldikten sonraki yaşam süreci içerisinde beyindeki sinir hücrelerinin belirli bir miktar azalma gösterdiği saptanmıştır. Fakat bu azalma miktar olarak değişkendir ve yalnız beynin sınırlı bölgelerinde görülür. Yaşlanma ile bir bağlantı kurmak oldukça güçtür.Herhangi bir karaciğer hastalığı geçirmemiş bir kişinin karaciğeri de çıplak gözle incelendiğinde, herhangi bir değişikliğe uğramamış olarak gözükür. Yapılan ışık mikroskobu incelemelerinde ise bazı hücresel değişiklikler olduğu görülebilir. Fakat bu değişiklikler için de bir genelleme yapmak olanaksızdır, çünkü birçok yaşlı karaciğerin histolojik açıdan da tümüyle normal ve eksiksiz işlev gördüğü saptanmıştır. Bağırsak, testis ya da akciğerler gibi diğer organlar üzerinde yapılan incelemelerin sonucu kalp, beyin ve karaciğer için varılan sonuçlar da aynıdır. Organizmanın yaşlanma süreci içerisinde dokularda bazı değişmeler olabilir, fakat bu değişmelerden sorumlu süreç yaşlanma olmaz. 2- Fonksiyonel Değişiklikler: Genellikle vücudun yaşlanması ile birlikte işlevlerde etkinlik yönünden azalmalar olduğu düşünülür. Klinik geriyatri üzerinde yazılmış kitaplarda, genellikle birbirlerine zıt işlevler olmalarına karşın kas gücünde, dokunma duyusunda, karanlığa uyumda, kalbin pompalama gücünde, mide asidi salgılanmasında, akciğer vital kapasitesinde, böbrek glomerü-ler filtrasyon oranında, periferik sinirlerdeki iletim hızında ve tiroit hormonları salgılanmasında yaşlanma ile birlikte azalmalar olduğu yazılır. Fakat bu değerlendirmelerin, genel doğrular olarak benimsenebilmeleri için üç temel noktanın sağlıklı biçimde yerlerine oturtulmaları gerekmektedir. Birinci önemli nokta; pek az sayıda belki de şimdiye kadar hiç kimse üzerinde, günümüz olanaklarından yararlanılarak, erişkin hale gelme_şiyje yaşlılık dönemi arasında sözü edinilen işlevlerde bir gerileme olup olmadığı saptanamamıştır. İkinci önemli nokta; bu işlevsel etkinliklerin düzeyleri ve azalma dereceleri üzerinde uluslararası ölçütlere henüz ulaşılamamış olmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise; söz konusu işlevlerde oluşan etkinlik azalmalarının yalnız kişinin yaşlanması sonucu ortaya çıktığını, herhangi bir hastalıkla, çevresel koşullarla, kötü Değişikliklerin türleri ve yerleri fiziksel değişikliklerin etkileri1) Vücut dokuları iskelet sistemiMineral tuzlar, özellikle kalsiyum, kemiklerden dokulara ve dolaşım sistemine geçerler.Hücre bölünmesi ve doku onarımı, hücre gelişmesi kapasitesi geriler.2) DişlerÇekilen dişler yenilenmez.Dişler dökülebilir.3) DuymaDuyma tek ya da her iki kulakta yavaş yavaş azalır.4) DolaşımKan damarları daralır ve kanın akışını yavaşlatır.Isı ve çeşitli etkinliklere uyum sağlama hızı azalır, uç noktalarda, özellikle bacaklarda dolaşım daha da yavaşlar.5) Sinir sistemiDuyu algılaması ve motor gücü azalır.6) GörmeGöz merceğinde ve gözdeki kan damarlarında değişiklikler oluşabilir.7) DeriDiğer organların yaşlanması deriyi etkiler. Do-laşun değişiklikleri kan miktarını azaltır ve duyu ve motor uyarıların taşınmasını yavaşlatır.Bezlerin etkinliklerinin azalması ve diğer yaşlanma öğeleri saçın rengini, yapısını ve miktarını değiştirebilir.8} UykuUyku düzeni değişir. Etkinliğin azalması uzunsüreli uyku gereksinmesini ortadan kaldırır,ancak genellikle gündüz uyumaya gerekduyulur.9) BeslenmeEtkinliğin azalmasıyla daha az besine gerek duyulur.Tad alma duyusu daha az duyarlı hale gelir.10) Cinsel YaşamKadınlarda adet kanaması durur ve menapoz başlar.Erkeklerde cinsel etkinlik azalır.Kemikler zayıflar ve kolayca kırılabilirler.Kan damarları esnekliğini kaybeder. Kalp iç organlara yeterli kanı sağlamak için daha çokçalışmalıdır.Ufak bir çürükte dişetleri bozulur ve dişler iltihaplanır.Diyet alışkanlıkları değişebilir. Yüzün görünümünde de değişiklikler oluşabilir.Kişi bu eksikliğin farkına varmayıp ya da ön em s e meyi p, söylenenleri sık sık yanlış anlayabilir. Grup etkinliklerinden uzaklaşarak fendini yalnız hissedebilir. Pıhtılar oluşabilir.Eğer varis damarları varsa çatlayıp ülser oluşturabilirler. Kısmi ya da genel felç oluşabilir.Kişi soğuğa karşı duyarlıdır ve vücut ısısı genellikle düşüktür.Dış uyarılara karşı duygusal ve motor uyarılar ve karşıt tepkiler geriler. Kişi tehlikelere daha yavaş tepki gösterir.Görme değişiklikleri, herhangi bir etkinlik sırasında oluşursa kişi duygusal tepki gösterebilir. Zayıf görme nedeniyle daha kolay kaza olabilir. Kişi puslu ya da kısıtlı görebilir. Glokoni ya da katarakt oluşabilir. Uç noktalar, özellikle ayaklar şişebilir, yanma üşüme hissedilebilir. Deri kolayca çürüyebilir ve özellikle ayaklar ve bacaklar kolayca iltihaplanabilir. Deri kuruyup buruşabilir.Saçlar beyazlanabilir, kuruyabilir, incelebüir.Boş zamanların artması daha sık dinlenme ve uykuya yol açar. Geceleri uyuma süresi kısalır.İştah azalabilir ve yiyeceğe karşı ilgisizlik oluşabilir.Genel menapoz belirtileri sıcak basması, terleme ve sıkıntıdır.Kadınlarda da, erkeklerde de telaşlı ve üzüntülü dönemler görülebilir ve yaşam ümitleriniyitirebilirler.Alınması gereken önlemlerBelirli aralıklarla sağlık kontrolünden geçmek.Fiziksel darbelerden korunmak. Geniş, orta yükseklikte topuğu olan, sağlam ayakkabılar giymek gerekiyorsa bilek desteği kullanmak.Merdivenleri iyi aydınlatmak, tamir ettirmek, ortalıkta fazlalık bırakmamak, trabzanların bulunmasına dikkat etmek.Düzenli diş bakımı yaptırmak. Ağzı teiniz ve mikropları barındırmayacak biçimde tutmak. Dengeli beslenme diyeti uygulamak.Bu eksikliği kabullenme ve düzeltme için yardım kabul etmek. Gerekli tıbbi yardım sağlamak. Gerekiyorsa işitme cihazını (kulaklığı) kullanmayı öğrenmek.Dolaşımı kolaylaştırmak için olabildiğince aktif olmak. Ülser ya da derideki açık yaralar için tıbbi yardım.sağlamak.Kasların gevşemesi ve dolaşımın kolaylaşması için salıncaklı sandalye gibi yardımcılar kullanmak. Dinlenmek için uzanıldığuıda ayakları kalp hizasına kadar yükseltmek. Kalp damar sistemi üzerine bir sağlık kontrolünden geçmekAğıza uygun protez yaptırmak.Ağız içi ve protez temizliğine dikkat etmek.Aileyi, arkadaşları ve diğerlerine duyma güçlüğü çeken kişiyle yüzyüze ve tek tek konuşmaları gerektiğini hatırlatmak.Deriyi kuru tutmak. Gerekli biyokimyasal ve hemotolojik analizleri belirli zamanlarda yenilemek.Sıcak ve soğuğa karşı önlem almak. Ağrıyı bir tehlike belirtisi olarak kabul etmek.Bellek kaybının etkisini gidermek için yazarak not almak.Yakından çalışma ya da okuma için bol ışık sağlamak.Gözleri sık sık dinlendirmek.Ayakları temiz ve kuru tutmak, dinlenirken yükseltmek.Deride bir kızarıklığı ya da yarayı doktora bildirmek.Vücut ısısı kaybını giyinerek önlemek. Evi ve yerleri yeterince sıcak lutmak.Kaza olasılığı yaratacak şeylere karşı gereken önlemleri almak. Gerektiğinde tıbbi yardım almak. Düzenli göz kontrolleri yaptırmak. Ortalıkta kazaya yol açabilecek eşya bırakmamak.Saçları temiz tutmak ve günde en az bir kere fırçalamak.Saçları fırçalamak, kafatası derisinde dolaşımı hızlandırır.Sabunu az kullanmak.Hareketsizliği kesinlikle engellemek. Çok fazla yorulmadan, sürekli birşeylerle uğraşmak.Boy ve yaşa göre gereken ortalama ağırlığı ya da biraz altını korumak.Dengeli beslenme uygulamak.Daha sık aralıklarla daha az yemek yemek.Sindirim zorluğuna yol açan yiyecekleri yememek.Yaşam döngüsünün bu dönemini anlamaya, tanımaya çalışmak. Tıbbi kontrolden geçmek.İlginç etkinlikle planlayarak, sürekli birşeylerle uğraşmak. Organizmada oluşan yapısal ya da işlevsel değişikliklerin gerçek nedeni yaşlılık olabileceği gibi, çeşitli hastalıklar da olabileceği gerçeği daima akılda tutularak ve bu konuda bir genelleme yapılmaması gereği göz ardı edilmeden bazı yaşlı kişilerde görülebilecek değişiklikler genel olarak şu biçimde sınıflandırılabilir: Kemiklerde: Atrofi osteoporoşis, kalsiyum metabolizması bozukluğu sonucu ortaya çıkan sorunlar, omurgada eğilme, boy kısalması. Kaslarda: Esneklik kaybına bağlı olarak gevşeme ve kasılma işlevlerinin gerilemesi, kas gücü azalması sonucunda çabuk yorulma, fiziksel iş gücü kaybı ve yürümede güçlük. Kardiovasküler sistemde: Parenkimal doku kaybı, özellikle kalp damar sistemindeki aterosklerotik değişmelerin kalbin beslenmesini bozması, kalbin kan pompalama gücünün azalması, kapakçıklarda sertleşme ve kalsiyum birikmesi, sistolik ve diyastolik basıncın yükselmesi. Solunum sisteminde: Akciğer kapasitesinin düşmesine neden olan fibröz değişmeler ve anfizem oluşumu, vîtal kapasitesinin azalması.” Gastro-intestinal sistemde: Mukozada atrofi, kas katlarında zayıflama, tonusun azalması. Tükürük salgısının azalması, ağız kuruluğu, dilde atrofi, tat doyuşunda azalma, dudak ve oral mukozada ödem, ağız kenarında kuruluk ve çatlaklar, mide asit salgısında azalma.Ürogenital sistemde: Bağdokusu artışı ile böbreklerin işlev yetersizliği, glomerüler filtrasyon oranında azalma, idrar torbasında atrofi, sistit ve prostat hipertrofisi.Deride: Pigmentasyon artışı, su içeriğinin azalması, ter bezlerinin dejenerasyonu. Epidermis tabakasının incelmesi, saydamlaşması, elastik liflerin azalması ve su kaybı. Endokrin bezlerde: İç salgı bezlerinde gerileme görülür. İdrarda 17-ketosteroid çıkışı azalır. Tiroit hormon salgısı geriler. Bazal metabolizma: Tam dinlenme durumunda, yalnız iç organların temel yaşam etkinliklerini sürdürmek için harcadıkları enerji olarak tanımlanan bazal metabolizma, zamanla azalma gösterir. Bu durum vücuttaki enerji üreten reaksiyonların yavaşladığına kanıttır. Başta tiroit bezi olmak üzere, bazal metabolizma üzerinde etkili olan iç salgı bezlerinin de bu değişime katkısı büyüktür. Solunum ve dolaşım sistemlerindeki yetersizlikler, biyolojik oksidasyonlar için gerekli 02′nin sağlanamaması da bazal metabolizmanın azalmasında rol oynayan etkenlerdir.

http://www.ulkemiz.com/hayat-surecinde-ortaya-cikan-yapisal-ve-islevsel-degisiklikler

Testis Tümörü Nedir

Testis Tümörü Nedir

Testis (erbezi) dokulannın sürekli ço­ğalma etkinliği göstererek tümör gelişi­mine oldukça uygun bir ortam hazırlamasına karşın, testis tümörleri seyrek görülür. Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkma­sı, hastanın psikolojik durumuna dikkat­le eğilmeyi gerektirir.Görülme Sıklığı Nedir ?Testis tümörleri erkeklerde görülen tü­mörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde testis tümörü görülür. Bu oran 20-40 yaş arasında 100 binde 6′ya çıkar. Testis tümörleri 18-34 yaşlarında kan kanseri (lösemi), lenfom ve beyin tü­mörlerinden sonra kanserden ölüm ne­deni olarak 4. sırada yer alır. Nedenleri Nelerdir ?Testis dokusunda travma ve kriptorşi-dizm (testislerin doğuştan torbaya in­memiş olması) tümör oluşumunu kolaylaştıran etkenlerdir. Karında bulunan testislerin altı yaşından önce cerrahi gi­rişimle yerine konması (orşidopeksi), sayesinde oluşabilecek kütle daha ça­buk fark edilebilir. Bazı uzmanlara göre ergenlikten sonra kriptorşidizmin en et­kili tedavisi orşidopeksi değil, testisin cerrahi girişimle alınması, yani orşiek-tomidir. Hastalığın kalıtsal olduğuna ilişkin kesin kanıt yoksa da, testis tümörlerine bazı ailelerde daha sık rastlandığı bilin­mektedir. Aynca deneysel olarak, kemirici hayvanlarda testis içine çinko ve kadmiyum gibi metal tuzlan verilince tümör oluştuğu görülmüştür.Tümör Tipleri Nelerdir ?Testis içindeki herhangi bir hücreden kaynaklanabilen tümörler, bu hücrelerin tipine göre yapısal ve işlevsel farklılık gösterir. Olguların yüzde 98′e varan bü­yük bölümünde tümörler doğrudan sperma üretmekten sorumlu dokudan kaynaklanır. Bu tür tümörlerin en sık (yüzde 50′den fazla) görüleni, birincil sperma hücrelerinden (spermatosit) kaynakla­nan seminomlardır. Aynı dokudan kay­naklanan teratokarsinom, embriyonsu karsinom ve koryokarsinom ise daha az farklılaşmış hücrelerden çıkan kötü huylu tümörlerdir. Testislerde Leydig ve Sertoli adlarıyla bilinen iki ayrı hüc­re tipi vardır. Çok daha az görülen bu hücrelerin tümörleri sırasıyla leydigom ya da Leydig hücresi tümörü ve androb-^ lastom adlarıyla tanınır.Belirtileri Nelerdir ?En sık (olguların yüzde 75-90′ında) rastlanan belirti, tek bir testisin, genellikle ağrısız biçimde büyümesidir. Tes­tis üzerinde tümsekleşme, olgulann yüzde 15-35′inde kasığa yayılan bir ağ­rıya neden olur. Muayene sırasında fark ‘ edilen teslisteki kütle farklı büyüklüklerde olabilir. Yeni gelişen ve özellikle seminom tipinde olmayan tümörlerde seyrek olarak tümörün testis torbası (skrotum) derisine yapıştığı görülür. Ol­gulann yüzde 53-57’sinde tümör sağ testistedir. Genellikle hasta hekime geç gitmekte, ilk belirtilerin ortaya çıkma­sından tanı konmasma değin geçen süre 6 ayı bulmaktadır. Hasta bel ağrılarından yakınıyorsa, tümörün karın zarı (periton) arkası lenf düğümlerine sıçradığından kuşkulanmak gerekir. İlerlemiş evrede, karam elle derinleme muayene­sinde, sağn bölgesinde veya da omur­ganın dış bölgesinde kütle saptanabilir. Bazı olgularda, büyümüş lenf düğümle­rinin idrar yollanna baskı yapmasına bağlı olarak idrar akımı kesilebilir. Koryokarsinom ya da androblastom tipi tü­mörler söz konusu olduğunda memeler­de büyüme (jinekomasti) ve meme başlarında koyulaşma saptanır. Bazı androblastomlar erkeklik özelliklerinin be­lirginleşmesine yol açmakla birlikte testis tümörlerinin önemli bir bölümü hormonal açıdan etkin değildir. Leydig hücrelerinden kaynaklanan tümörler er­keklik özelliklerinin ergenlikten önce ortaya çıkmasma neden olur.İncelemelerTestiste ortaya çıkan her türlü kabarık­lıkta önce tümörden kuşkulanmak gere­kir. Böyle bir kütlenin niteliğini sapta­mak için testisin içinden parça alınması (biyopsi) gerekir. Biyopsi incelemesi ancak lezyonun tümör olup olmadığını anlamaya yarar. Testis tümörü saptanın­ca hastanın durumu ve kesin tanı için çok daha ayrmtılı incelemeler yapmak gerekir.Testis tümörlerinin tanısında, iki aşamada gerçekleştirilen ayrıntılı radyo­lojik incelemelere başvurulur. İlk aşa­mada orşiektomi girişiminden Önce gö­ğüs filmi ve lenfografiden (kontrast madde verilerek lenf sistemi filminin çekilmesi) yararlanılır. Orşiektomi son­rası incelemeler ise bel-aort bölgesinin, bel göğüs bölgesine kadar olan bölümü­nün bilgisayarlı tomografisi, ürografi ve alt anatoplardamarın filminin çekilmesi­ni içerir. Bu incelemelerin amacı, semi-nom dışı tümörlerde karın zarı arkasın­daki lenf düğümlerinde bulunabilecek ikincil tümör odaklarının (metastaz) saptanmasıdır. Böyle bir durumla karşı­laşılırsa yapılan İncelemeler bu odakla­rın çıkarılma yöntemlerini belirlemeye, seminomlarda ışm tedavisi yapılacak bölgenin doğru biçimde saptanmasına ve ilaç tedavisinden (kemoterapi) sonra gerileme olup olmadığının anlaşılması­na yardımcı olur. Gerektiğinde karaciğer ve karın zarı arkasının incelenmesi için ultrasonogra-fiden yararlanılabilir. Kuşkulu bir kütle­ye rastlanırsa bu görüntüleme yöntemi­nin yardımıyla ince bir iğne kullanılarak biyopsi yapılabilir. Bilgisayarlı tomog­rafi hastalığın durumuna ilişkin çok ya­rarlı bilgiler verir. Bilgisayarlı tomogra­fi uygulamasının ilaç tedavisinden önce yapılması karın zarı arkasındaki deği­şikliklerin önceden bilinmesini ve ilaç­lara verilen yanıtın daha sağlıklı değer-lendirilebilmesini sağlar.İskelet ve beyin sintigrafisi gibi in­celemeler herhangi bir belirti beklen­meksizin yapılmalıdır. Sindirim sistemi ve karaciğer filmlerine, kuşku verici be­lirtiler varsa başvurulur. Yapılacak ince­leme belirtilere yol açan organlarla sı­nırlıdır. İlk tedavinin ardından hastalı­ğın bütünüyle gerilediği ve belirtilerin kaybolduğu durumlarda önce 1-2 ay arayla, 2. ve 3. yıllarda 3-4 ay arayla gö­ğüs filmi çekilir. Üç ayda bir bilgisayar­lı tomografi incelemesi önerilir. Ayrıca lenfografi yapılabilir. Son yıllarda laboratuvar incelemele­rine ağırlık verilmektedir. Özellikle be­lirteç denen bazı biyolojik maddelerin tümör tanısında taşıdıklan önem daha iyi anlaşılmışın”. Bunlar dölütte plazma proteinlerinin büyük bölümünü oluştu­ran alfa-fetoprotein (AFP) ve eteneden (plasenta) salgılanan koriyon gonadot-ropininin beta parçasıdır (B-HCG). Radyoimmünolojik yöntemlerle yapılan ölçümlerde, seminom dışında testis tü­mörü olan hastaların yüzde 65-70′inde AFP, yüzde 55-60′ında B-HCG değerle­ri yüksek bulunmuş, her iki belirtecin bir arada ölçülmesiyle bu oran yüzde 85-87′ye kadar yükselmiştir. Bu belirteçlerin testlerde olumlu (pozitif) sonuç vermesi, klinik ya da ya­pısal olarak ortaya konamasa bile, tü­mörün varlığını ve etkin halde olduğu­nu göstermeye yeterlidir. Her iki belir­tecin düzeyleri mutlaka eşzamanlı ola­rak ölçülmelidir. Seminom dışı tümörlü hastaların yaklaşık yüzde 40′ında bu iki belirteçten yalnızca birinin düzeyi yük­sektir. Aynca hastalığın gidişi sırasında iki belirtecin düzeyi paralellik göster­mez. Cerrahı girişim, ışm ve ilaç tedavi­sinin ardından belirteçlerin kanda yete­rince azalmaması, tümörün gizli artıklarının bulunduğunu düşündürmelidir. Be­lirteç düzeylerinde ani yükselmeler ise hastalığın yinelemekte olduğunun bir göstergesidir. Ama bu durumdan emin olmak için başka incelemeler de gerekli­dir. Genel olarak belirteçlerin düzeyin­deki değişiklikler, hastalığın yinelediği­ni ya da gerilediğini birkaç ay öncesin­den gösterdiği için AFP ve B-HCG’nin düzenli olarak saptanması tedavide bü­yük önem taşır. İlk klinik muayenede ve tedavi amacıyla yapılan her türlü giri­şimden sonra Ölçüm yapılmalıdır. Hastalığı tam anlamıyla gerileyen, tedaviden önceki belirteç düzeyleri yük­sek olan ya da teslisleri çıkanlmadan önceki belirteç düzeyleri bilinmeyen hastalarda, incelemeler belirli bir düzen içinde sürdürülür. İlk yılda her ay, 2. ve 3. yıllarda 4 ayda bir, 5. ve 6. yıllarda 6 ayda bir yapılacak incelemeler hastalı­ğın gidişinin iyi bir biçimde izlenebil­mesini sağlar. Aynca klinik ve radyolo­jik nicelemeler sırasında doğacak her yineleme kuşkusu karşısında belirteç düzeylerine bakılmalıdır.Belirteç olarak kullanılabilecek öbür rnaddelerden laktikdehidrogenaz özel-_-Je seminomlar ya da seminom dışı büyük kütleler olduğunda yararlıdır. Karsinoembriyonal antijen ise düzbağır (rektum) ve kalınbağırsak kanserle­rde daha önemlidir. Testis tümörü olan hastaların ersuyunda (semen) canlı sperma sayısının ızalmasına sık rastlanır. Ayrıca ilaç te­davisi de üreme hücrelerine zarar verebilir. DNA yapısına girerek tümörlü hücrenin, aşırı çoğalma eğilimini ketleyen alkilleyici ilaçlar kullanılmıyorsa, bu tür etki geçicidir.Ayırıcı Tanı YöntemleriTestis tümörlerini, verem (tüberküloz), genellikle testisin darbe görmesine bağlı olarak gelişen kan oturması (hematom), restis iltihabı (orşit) ve seyrek olarak başka bir organdan sıçrayarak testiste ortaya çıkan ikincil tümörlerden ayırt et­mek gerekir. Verem testisin üstünde, bu organa yapışık duran ve sperma hücrele­rine depo işlevi gören epididimde ortaya çıkar. Veremin özgün lezyonu olan tü-berkül kütleleri, tespih tanesi gibi yu­varlaktır, bazen de testis dokusunda ki­reçlenme görülür. Verem tanısı için da­ha ayrıntılı bir inceleme için radyografi­den yararlanılır. Testise bir darbe geldiğinin bilinme­si hemen her zaman testis dokusunda hematom oluşumunu düşündürmekle birlikte, pıhtının testis dokusunda yarat-nğı kalıcı şişliğin ve onarım sürecinde ortaya çıkan lifsi dokunun ayırıcı tanısı güçtür. Basit bir testis iltihabı, akut ilti­hap belirtilerinin varlığından dolayı ko­laylıkla ayırt edilebilir. Çeşitli irilikte nodüllerin oluştuğu granülomatoz ilti­hap ise seyrek görülür ve yanlışlıkla tü­mör tanısı konmasına yol açabilir. Ama ayırt edici tanı mikroskopik incelemeyle kesinlik kazanır.Hastalığın Gidişi ve Komplikasyonları Nelerdir ?Tümör önce bütün testise yayılır. Bölge­sel lenf düğümlerine sıçrama (metastaz) oldukça sık görülür. Seminomlulann yüzde 50’sinden fazlasmda, seminom dışı tümörlerin yüzde 75-80′inde, klinik tanı sırasında bu metastazlara rastlan­maktadır. Tanı gecikirse büyüyen lenf düğümlerinin dokulara basınç yapma­sından kaynaklanan belirtiler ortaya çı­kar. Kasık lenf düğümlerine metastaz yalnızca bütün testis torbasına yayılan tümörlerde ya da kasık kanalından tor­baya inmeyen testisten çıkan tümörler­de görülür. Testis tümörlerinin yayılımı testis torbası içinde yer alan spermatik kordon toplardamarları aracılığıyla, tü­mör sağ testisteyse alt anatoplardamara, sol testisteyse sol böbrek toplardamarı­na doğru olur. Koryokarsinomlar özel­likle lenf düğümlerine yayılmadan doğ­rudan toplardamar yolunu kullanır. Ak­ciğerler lenf düğümü dışındaki metas­tazların en sık görüldüğü organlardır. Metastazlar en çok yuvarlak biçimli, çok sayıda ve farklı büyüklüktedir. Da­ha ileri evrelerde akciğer zarında (plev-ra) sıvı toplanır, karaciğer, kemik ve be­yin metastazları görülür.En sık görülen komplikasyonlar şu şekildedir :• Baskı ve tıkanmaya bağlı belirtiler – Karın zarı arkasındaki büyük lenf dü­ğümlerinin idrar yollarına, alt anatoplar­damara ve omurganın yanlarında bulu­nan sinirlere baskı yapmasından kay­naklanır. İlerlemiş olgularda mideye ya­yılma olabilir.• Solunum yetmezliği – Akciğer dokusundaki metastazların yaygınlığına ya da akciğer zan katmanları arasındaki sıvı­ya bağlı olarak akut ya da kronik solu­num yetmezliği ortaya çıkabilir.• Beyin metastazları – Tek bir odakta ya da olguların yüzde 15′inde görüldü­ğü gibi çok sayıda olabilir.TedaviGeliştirilen tedavi girişimleri sayesinde embriyonsu yapıda testis tümörlerinin her tipinde ve evresinde iyileşme sağla­nabileceği gösterilmiştir. Tedavide bu ilerleme, seminomlarda yüksek enerjili yaygın ışın tedavisi aracılığıyla, seminom dışı tümörlerde ise birden çok ilaç kullanımına dayalı kemoterapiyle sağ­lanmıştır. Günümüzdeki tedavi sorunla­rı özellikle seminom dışı tümörlerde or­taya çıkar. Bu sorun, seçilen ilk ilaçlar­dan sonra tedavinin hangi ilaçlarla sür­dürüleceği noktasında yoğunlaşır. İler­lemiş evrelerde bulunan ya da yalnızca cerrahi tedavi uygulanıp sonradan yine­lemiş olgularda, bir engel yoksa cerrahi girişimle birlikte çok ilaca dayalı kemo-terapi uygulanabilir. Ayrıca yeni ilaçlar ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek maddeler üzerinde çalışmalar yapılmak­tadır. Bunların özellikle metastazı olan hastaların iyileşmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı sanılmaktadır.• Cerrahi tedavi – Testis tümörlerinde uygulanacak orşiektomi her durumda bütün testis ve çevre dokusunun alınma­sıyla gerçekleştirilir. Köktenci olmayan ve yanlış uygulanan cerrahi girişimler sonucu tümörün hem testis torbalarının bulunduğu bölgede, hem de kasık lenf düğümlerinde yineleme olasılığı olduk­ça yüksektir. Bu ikinci olasılık, daha önce yapılan bir cerrahi girişim nede­niyle lenf akışı bozulmuş hastalarda (ör­neğin çocuklukta kriptorşİdizm ya da skrotum fıtığı nedeniyle ameliyat edil­miş olanlarda) yüksektir. Karın zarı arkası lenf düğümleri ise seminom dışı embriyonsu hücre tümör­lerinde ya da saf Ttoryokorsinomlarda alınmalıdır. Bazı klinik çalışmalar, ka­rın zan arkasındaki lenf düğümlerinin önemli ölçüde etkilendiği seminom ol­gularında da lenf düğümlerinin alınma­sında yarar olduğunu göstermiştir. Gerçekten de bu tip tümörler, genellikle ti-’, pik seminomlara göre ışın tedavisine’ daha az yanıt verir. Bu girişim, tümör ti­pinin kesin olarak anlaşılmasından son­ra uygulanmalıdır. Bazen hastanın durumu ancak karnı açılarak incelendiğinde anlaşılabilmektedir. Uygulanan teknik ne olursa olsun, büyük damarlar boyunca uzanan bütün lenf dokusu ve çevresindeki bağdoku çı­karılmalıdır. Kasık lenf düğümleri yal­nızca bu bölgede klinik ya da radyolojik olarak metastazdan kuşkulanıldığı du­rumda çıkardır. Lenf düğümlerinin tam olarak çıkanldığmdan emin olmak için gözle görülür bütün lenf düğümlerinin çıkarılması ya da lenfografi inceleme­sinde büyümüş lenf düğümlerinin çıka­rıldığının görülmesi gerekir. Cerrah ke­serek aldığı bölgenin sınırlarında gözle görülür tümör artıklarının bulunmama­sına bakarak tümörün bütünüyle çıkarıl­dığına karar verir. Bu bölümler metal mandallarla işaretlenir. Beş yılldc sağ kalma süresi, semi-nom dışı tümörlerde karın zan arkası lenf düğümlerinin etkilenip etkilenme­diğine bağlıdır. Tümörün bütünüyle çı­karılıp çıkarılmaması da sağ kalma süre­sini etkiler.• Işın tedavisi (radyoterapi) – Semi-nomlu hastalarda seçilecek tedavi aşağı­daki gibi düzenlenebilir: a) Işın ve İlaç tedavisinin birlikte uy­gulandığı hastalarda kemik iliğinin za­rar görme olasılığı yüksektir, Bu neden­le ışın verme olanağı yoksa lenf düğüm­lerini çıkarma yoluna gidilmelidir. b) ilerlemiş evredeki bütün olgular­da “kısmi gerileme” durumunda, tedavi­nin bitiminden 8 hafta sonra, özellikle de ilk tanı anaplastik seminom ise cerra­hi tedavi düşünülmelidir. Hastalık yine­lerse daha sonra ilaç tedavisi uygulanır. Koryokarsinom bir yana bırakılırsa, seminom dışı tümörlerde ışın tedavisi, diyafram altındaki başlıca lenf düğüm­lerinin alınmasından sonra uygulanır. Özellikle mikrometastazlar, yani lenfog­rafi ile gösterilemeyen ikincil tümör odaklan üzerinde etkili olan bu tedavide beş yıl süreyle sağ kalma, lenf düğümle­rinin çıkarılması sonrası elde edilen oranlara (yaklaşık yüzde 90) yakındır. Lenf düğümünün cerrahi girişimle çıkarılması (lenfadenektomi) ile ışın te­davisi arasındaki seçim, bölgesel, sınırlı tümörlerde uzmanların görüşüne bağlı­dır. Günümüzde onkologlar (kanser uz­manları) lenfadenektomiyi yeğlemekte­dirler. Böylece hastalığın gerçek evresi saptanıp daha sonraki tedavi planlanabi­lir. Buna karşılık, ameliyatla ulaşılama­yan bölgelerdeki odakların temizlenme­sinde ışın tedavisi yararlıdır. Başka tümörlerde olduğu gibi ışın tedavisi mediyastin (akciğerler arasın­daki bölge), karaciğer ya da böbrek üze­rindeki baskıyı ve bu baskının yol açtığı ağrıyı azaltmak ya da beyin metastazla­rını küçültmek için uygulanabilir. Genel olarak ışın tedavisi, seminomlarda se­minom dışı tümörlere oranla daha etki­lidir. Kütle büyüdükçe ışın tedavisinin etkisi azalır.• İlaç tedavisi (kemoterapi) – Tümör tedavisinde yeni ilaçların ve tedavi yol­larının kullanılması, İlerlemiş evredeki bütün testis tümörlerinin gelişmesini sı­nırlama olanağı sağlamıştır. Günümüzde kullanılan ilaçlar, has­taların büyük bölümünde iyileşme sağ­lamaktadır. Günümüzde bütün testis tü­mörlerinin tedavisinde tümöre karşı et­kili olan değişik ilaçlar bir arada kulla­nılmaktadır. Ama bu ilaçların etkisini kesin bi­çimde saptamak için daha kapsamlı ve­rilere gereksinim vardır. Örneğin 2-3 kürlük tedaviden sonra tümör metasta­zında tam gerileme sağlanabilmesine karşın, özellikle yaygın metastazları olan hastalarda kaç kür ilaç kullanılma­sı gerektiği tartışmalıdır. Uzun süre kul­lanıldığında ilaçların kalıcı zehir etkisi yarattığı da bir gerçektir. Uygulamada üç kür ilaç tedavisin­den sonra yanıt alınmazsa, aynı tedaviy­le iyileşme olanağı bulunmadığı sonu­cuna varılır. Ayrıca başlangıçta sağla­nan gerileme etkisinin devamı için teda­viyi sürdürmek yararsızdır. Gene de, ilaç tedavisi sonrası uygulanan cerrahi girişimin tümör gelişimini durdurmadı­ğı görülürse, en az iki kür ilaç kullanıl­ması yararlıdır.• Komplikasyonların tedavisi – Testis tümörlerinde komplikasyonlarm tedavi­si çok güçtür. Günümüzdeki tedavi ola­nakları erken tanıyla birlikte tehlikeli komplikasyonlann ortaya çıkmasını en­gelleyebilmektedir. Ama bu ikincil has­talıkların ortaya çıkması, artık vücuttaki tümör oluşum sürecinin son evreye yak­laştığım, daha Önce kullanılan bütün ilaçların tedavi edici Özelliklerini yitir­diğini gösterir.• Yan etkiler – Testis tümörlerinin te­davisinde cerrahi girişimlerin ve kulla­nılan ilaçların çeşitli yan etkileri olabi­lir. Bu yan etkiler hastaya ayrıntılı ola­rak anlatılmalıdır. Ameliyatla karın zan arkasındaki lenf bezlerinin iki yanlı ola­rak bütünüyle çıkarılması, olguların yaklaşık yüzde 80′inde sperma üretimi­nin durmasına,yani kısırlığa yol açar. Bazı hastalarda normal boşalma, cerrahi girişimden yıllar sonra kendiliğinden, bazılarında da ancak cinsel birleşmeden 1-2 saat önce uyarıcı ilaç alınması saye­sinde gerçekleşir. Aynca tedaviye baş­lamadan önce olguların yüzde 90′ında, ersuyu (semen) sıvısının çok az sperma içerdiği ya da hiç içermediği unutulma­malıdır. Teslislerin sperma üretimi bir­biri ardına alınan ilaçlardan sonra daha da azalır. Tedavide alkilleyici ilaçlar kullanılmazsa, sperma azlığı ya da yok-; luğu geçicidir. İlaç tedavisinin ardından’ yapılan cerrahi girişimlerde kanama, enfeksiyon gibi etkiler ortaya çıkabilir. Seminom dışı tümörlerde uygulanan ışın tedavisi geç yan etkilere, örneğin; bağdokusu artışına, ışınıma bağlı doku ölümüne, kısırlığa ve yeni bir tümörün ortaya çıkmasına neden olabilir.İlaç tedavisinin yan etkileri, özellik­le testis tümörlerinde kullanılan cis-platin ve bleomisinin sonradan ortaya çıkan zehirleyici etkilerine bağlıdır. Özellikle tedavi kürleri sırasında hasta­ya yeterince sıvı verilmemişse, cis-platin ilerleyici böbrek rahatsızlığına, daha seyrek olarak da işitme azlığına yol açar. Vücutta biriken ilaç dozu 1.000-1.200 mg/m2lye ulaştığında bu ağır yan etkilerin ortaya çıkması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu nedenle, 3-4 kürlük tedaviden sonra sık sık böbrek işlev testleri ve işitme kontrolleri yapıl­malıdır. Aynı biçimde biriken toplam bleomisin dozu 200-250 mg/m2′yi aşar­sa, akciğer iltihabı ve akciğerde bağdo­ku artışı görülür. Yineleyen radyolojik kontrollerde bleomisine bağlı akciğer hasarı izlenmelidir. Önceden bleomisin-le tedavi edilen hastalarda, ameliyatın ardından akciğer komplikasyonu geliş­me olasılığı yüksektir.İlaç tedavisinde kullanılan adriamisin adlı ilaç da biriken toplam dozu 550-600 mg/m2lye eriştiğinde kardiyo-miyopatiye (kalp kası hasarı) yol açabi­lir. Olguların önemli bölümünde akut yan etkiler bulantı ve kusmadır. Vin-blastin verilmesinin ardından olguların yüzde 50’sinden fazlasında kas ağrıları ve bağırsakta kısmi felç ortaya çıkabilir. Bu yan etkiler önemliyse de 4-6 günde geriler. Olguların büyük çoğunluğunda kemik iliğinin etkinliği azalır. Bu da ol­guların yüzde 10′unda, akyuvar yapımı yetersizliğine bağlı olarak bağışıklığın zayıflamasına ve mikroorganizmaların bütün vücuda yayılması sonucu yaygın enfeksiyonlara yol açar. Sonuç olarak ilaç tedavisi sürerken 3-4 günde bir kan sayımı yapılmalı ve hastanın ateşi yük­seldiğinde hemen antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Bazı olgularda iyileş­meyi sağlamak için akyuvar nakli gibi daha yoğun bir tedavi gerekebilir. Sey­rek görülmekle birlikte kandaki trombo-sitler azalırsa trombosit verilir. Kansız­lık ise daha seyrek görülür. Hastalarda ilaç tedavisine bağlı tam ya da kısmi saç dökülmesi çok sık orta­ya çıkar. Ama bu hemen her zaman ge­çici bir yan etkidir.Beklenen Gidişi (Prognoz)Testis tümörlerinin gidişinde önemli öl­çüde iyileşme sağlanmıştır.. Bu iyileş­me, artık daha doğru tanı konabilmesi, daha etkili tedavi yöntemlerinin gelişti­rilmesi ve tedavinin daha iyi yönlendi­rilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.• Seminomlar – Seminomlar için 5 ve 10 yıllık yaşama süresi olguların yüzde 55′inden yüzde 90′ına kadar değişir. Or­talama yüzde 72 olan yaşama süresi ve iyileşme oranı hastalığın girdiği evre ile uygun tedavinin yapılıp yapılmamasına göre Önemli ölçüde değişir. Tedavide başarının tümör kütlesinin büyüklüğüy­le ilgisi yoktur.• Seminom dışı tümörler – Bu tümör­lerde sağ kalma süresi hastalığın evresi­ne uygun tedaviye, metastazların yay­gınlığına ve yerlerine, biyolojik belirteç­lerin varlığına bağlıdır. Biyolojik belirteçlerin varlığı, tam bir gerilemenin olup olmadığını göster­mesinin yanı sıra, yaşama süresine iliş­kin bilgi vermesi açısından önemlidir. AFP ve B-HCG’nin değerleri, tümörleri bütünüyle gerilemiş durumdaki hastala­rın yüzde 90′ında normaldir. İki belirteç de yüksekse bu oran yüzde 40′a (yalnız AFP için yüzde 25, yalnız B-HCG için yüzde 45) iner. Ayrıca LDH değeri 460 ünite/L’nin üzerinde olan hastaların yüz­de 20′den azı ilaç tedavisine tam yanıt verir. Testis tümörlerinde LDH değeri yüksek olan hastaların yaklaşık yüzde 70′inde tümör, ameliyatla çıkartılamayacak kadar ilerlemiştir.

http://www.ulkemiz.com/testis-tumoru-nedir

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera Nedir? Belirtileri Nelerdir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kolera; vibrio kolera adlı bakterilerin insanların ince bağırsaklarında parazitlenmeleriyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. İlk Hindistan da ortaya çıkmıştır.1827-1975 yılları arasında dünyaya yayılmaya başlamıştır.”EL TOR “vibroyununa bağlı olan son büyük salgın celebeş’ten çıkmış ve 1965’te Basra körfezine,1970’te Afrika’ya ve sonrada Avrupa ya yayılmıştır. Yalnızca insanlarda görülür. Kusma ve dışkı yoluyla bulaşır. Sonralarda ise suyoluyla bulaşma önem taşımıştır. Kurak ve çöllerle kaplı bölgelerde daha çok görülmesi bunun kanıtıdır. Genelde yaz aylarında görülür. Hastanın sıvı ve elektrik kaybı sonucu ölümle sonuçlanabilir.Vibrio kolera ince bağırsakta “enterioksin” denilen protein yapısında bir zehir maddesi üretir. Bu madde bağırsaklardaki epitelyum hücrelerinde adenil sikloz adlı enzimi uyarır. Sikloz enderozinin 3,5 monofosfat adlı maddenin çoğalmasına yol açar böylece bağırsaktaki epitelyum hücreleri vücut sıvısının boşluğa geçmesini neden olup hastanın sıvı ve elektrik kaybına yol açar. Çünkü bağırsaklardan geçen sıvı ve elektrolitle ağır ve sürekli ishalle vücut dışına atılır.Belirtileri Nelerdir? -Hastalığın kuluçka süresi 6-48 saattir. Bu süre sonunda çok sulu ve ağrısız bir ishal gerçekleşir.-Hasta birkaç saat sonra sıvı yitiminden şoka girebilir.-Kusma, karın ağrısı başlar.-Kusma ve ishal sonucu tuz yitirilmesi olur ve kas krampları başlar.-Hasta morarır, koleraya özgü kısık ses meydana gelir.-Çökük karın, çökük gözler, kırışık deri gibi etkenler belirir.-Tansiyon düşer.-Hızlı nabız, aşırı susama duygusu başlar, Eğer bu tür belirtile ortaya çıkarsa tedavi edilmediği takdirde %60’lara varan ölümler meydana gelir. Tedavi edildiği takdirde bu oran %1 iner.Nasıl Tedavi Edilir? Kesinlikle kısa sürede doktora gidilmeli.Bu sürede hastaya 1 litresinde 20gr glokoz,40gr sodyum bikarbonat, 4 gr sodyum klorit ve 1gr potasyum klorit içeren sulu bir çözelti ağız yoluyla verilmelidir.6 saat olmak şartıyla iki gün 500gr tetrosiklin kloromfenikol yâda kas iç şırıngayla tek sefer sülf inat verilmelidir.Önlemler Kolera hastalığını önlemek için çevre koşulları düzletilmeli, temizliğe dikkat edilmeli, hastalığın yerleşik olduğu bölgelerde yalnız kaynamış su ve pişmiş yemek yenmelidir. En önemli tedbir aşı olunmalıdır.4-5 ay bağışıklık kazanılır ve bu süre içerisinde hastalıktan korunulur.Yazar: Elif AÇIKGÖZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kolera-nedir-belirtileri-nelerdir-nasil-tedavi-edilir

Göbek yağlarını eritmek için uzman önerileri…

Kleopatra’nın güzellik banyosuna konu olan sütün, mucizevi bir özelliği daha ortaya çıkarıldı. Fazla kilolardan kurtulmak ve özellikle de göbek yağlarını eritmek için, sütten faydalanmak mümkün. Yapılan çalışmalar, sütün içeriğindeki kalsiyum sayesinde, günde iki bardak süt tüketiminin bir ayda 2-4 kilo yağ kaybı sağladığını ortaya koyuyor. Kan şekerlerinin düştüğü ikindi öğünü ve gece yatmadan önce içilecek birer bardak tarçınlı süt, yüzünüzü güldürmeye aday. Ancak ister beyaz ister esmer “sofra şekeri” denilen rafine şekerin günlük hayattan çıkarılması şart.Vitaminden minerale, proteinden kalsiyuma eşsiz içeriğiyle, en temel gıda maddelerinden süt. Kemikleri güçlendirmesinden tansiyonu düzene sokmaya yardımcı olmasına dek vücuda çok sayıda faydası, bilinenler arasında. Bir de bilinmeyenler var. İşte onlar da yeni yeni keşfediliyor. Yapılan çalışmalar, sütün mucizevi bir faydasını ortaya çıkardı. Günde 2 bardak süt içerek, fazla kilolarınızdan ve yağlarınızdan kurtulabilirsiniz! Acıbadem Ataşehir Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, sütün özellikle de tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketilmesinin etkiyi artırdığını belirtiyor.Göbek yağlanmalarına günde 2 bardak sütsüt içen kadınDoğduğumuz günden itibaren en temel gıda maddelerinden olma özelliğini taşıyor süt. Vücudumuzun ihtiyacı olan protein, yağ ve karbonhidratı yeterli dozda içeren en değerli vitamin kaynaklarından biri. Üstelik insan vücudu süt proteinini daha iyi kullanıyor. Sütün yüzde 87’ye yakını ise sudan oluşuyor. Süt, bilinen faydalarının yanı sıra şimdi bir de yeni yeni keşfedilen faydasıyla, rüştünü bu kez “estetik” açıdan ispatlıyor: Bölgesel yağ yakımı! Vücutta kilo artışları bazen vücudun tümüne yayılabildiği gibi bazen de bölgesel olarak birikim yapabiliyor. Özellikle aşırı stres, karbonhidrat tüketiminin çok olması, protein ve kalsiyum alımının az veya yetersiz olması ayrıca menopoz gibi durumlar da bölgesel kaynaklı kilo artışlarını beraberinde getiriyor. Süt ise, bölgesel yağ yakımı için gerekli üç dengeyi içeriğinde barındırıyor: Kan şekeri dengesi, yeterli protein alımı, yeterli kalsiyum alımı.Kilo vermede üç dengeye dikkatBeslenme ve Diyet Uzmanı Yüksek, “Kilo vermede bir denge vardır. Bu denge de karbonhidrat metabolizmasının iyi gitmesi, vücudun yeterli protein alımı ve yeterli kalsiyumun alınması. Bunların hepsine baktığınız zaman, işte bu üç denge sütte mevcuttur” diyor. Oysa günlük hayatta yanlış besin seçimleri, karbonhidrattan yoğun beslenme veya dışarıda çok fazla yemek tüketmek gibi nedenler kan şekerini aniden düşürüp yükseltebiliyor. Gün içinde yaşanan bu ani dalgalanmalar vücut insülinlerini de etkilediği için belli bir süre sonra kilo artışına, karın ve kollarda yağlanmaya yol açıyor. Bugüne dek toplumda kilo vermek için sebze tüketmek algısı bulunuyordu. Oya Yüksek, “Hatta tek kuralın bu olduğu düşünülüyordu. Oysa ki proteinin eksik olduğu beslenme şekillerihem kilo vermeyi zorlaştırıyor hem de ilerleyen dönemlerde kas kayıpları, vitamin-mineral kayıpları gibi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle protein mutlaka günlük beslenmemizde yer tutmalı” diyor. Kalsiyumun da toplumda çok ihmal edildiğini, özellikle yağ atımı ve kilo verme açısından kalsiyum alımının son derece önemli olduğunu belirten Yüksek,  “Kalsiyumun yağ attırıcı bir etkisi var. Özellikle bağırsaklardan yağların emilmeden atılmasını sağlıyor” diyerek kalsiyumun kilo vermedeki önemine dikkat çekiyor. Ve şeker metabolizması. Sütün içinde laktoz şekeri bulunuyor. Bu da kan şekeri dengesini sağlıyor. Yüksek, “Bu üçü birleştiği zaman kilo verme de kolaylaşmaya başlıyor bizim için” diyor.Bir ayda etkisini göstermeye başlıyor, peki ama nasıl?diyet -ve-sporBir bardak süt mide boşluğunu hissettirmeden kişiyi en az 4 saat boyunca tok tutuyor. Kişinin metabolik bir rahatsızlığı bulunmaması durumunda, günde 2 bardak süt tüketimi kilo verme ve incelmeye yardımcı oluyor. Peki etkisini ne zaman göstermeye başlıyor? Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, “Metabolizmada sorun yoksa günde iki bardak süt, bir ay boyunca düzenli tüketildiğinde 2-4 kilo yağ kaybı sağlıyor. Metabolizmada sorun varsa daha az olabiliyor bu kayıp ama illa ki verdiriyor” diyor. Metabolik sendromun kadınlarda özellikle kollarda kalınlaşmaya ve göbek bölgesinde “simit” denilen yağlanmalara neden olduğunu belirten Yüksek, “Bunun nedeni de hormonal problemlerle ve genetik yapının yanı sıra, biraz insülin dengesinin bozulmasından yani direkt kan şekerlerimizin bozulmasından kaynaklanıyor. Süt tüketimi kan şekerini çok hızlı yükseltmiyor, çok hızlı da düşürmüyor. Yani güzel bir denge sağlıyor. O da yavaş yavaş göbek bölgesini eritmeye başlıyor. Böylece mucizevi içecek olabiliyor bizim için” diyor.Tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketinSütün mucizevi zayıflatıcı etkisine yönelik pek çok araştırma bulunuyor. Bu araştırmalarda tarçının faydasına da vurgu yapılıyor. Sütün tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketilmesi etkiyi artırıyor. Tarçın kullanımı, özellikle açlık ve tokluk şekerlerini dengeye sokuyor. 3 gram tarçın, 1 tarçın kabuğuna denk geliyor. Günde toplam bir çay kaşığına denk gelecek şekilde tarçınlı süt tüketimi  son derece faydalı. Toplumumuzda laktoz intoleransı olduğu için kişiler “gaz yarattığı” gerekçesiyle sütü hayatlarından tamamen çıkarma yoluna gidiyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, “Oysa gaz problemi olanlar için laktozsuz sütleri tercih ediyoruz artık. Bu arada sütün dolaptan çıkarıldıktan sonra bir süre oda sıcaklığında olması beklenmesi gerekli. Aksi halde gaz problemine yol açabiliyor” diyor. Süt tercihinin günlük süt veya yarım yağlı süt şeklinde olması gerektiğine işaret eden Yüksel, içilecek öğünleri ise, kan şekerlerinin düştüğü ikindi ve gece yatmadan 2 saat öncesi olarak belirtiyor. Oya Yüksek, “Gece yatmadan iki saat önce içeceğimiz bir bardak süt, sabaha kadar kan şekerlerimizi  dengeye sokar. Sabah uyandığımız zaman aç uyanmayız. Birçok insanda sabah aç uyanma sorunu var. Bu da kan şekerlerinin çok düşmesinden kaynaklanıyor.   O yüzden sütün ikindi ve gece öğününde alınması tercihimiz” diyor. Süt, hamilelik sonrasında da kadınların fazla kilolarından kurtulmasına yardımcı oluyor. Yüksek, sütle zayıflayan hastalarından örnek veriyor: “Ölçtüğümüz zaman normalde kas-yağ ölçümlerinde daha az yansıyabiliyor ama özellikle vücut ölçümlerini aldığımızda bel ve karına baktığımız zaman bir ay içinde 3-4 santim incelme yakalıyoruz. O ölçüm bizim için daha önemli. Normal yağ-kas ölçümü önemli ama esas kişinin incelmesi daha önemli.”Sofra şekerine son; yürüyüş şartUzmanların her defasında zararını vurguladıkları sofra şekerinin artık günlük hayatımızdan çıkarılması şart. “Sofra şekeri” denilen rafine şeker, sağlık açısından son derece zararlı. Kilo verme çalışmalarını da tam anlamıyla baltalıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Yüksek, sofra şekerinin yanı sıra, şerbetli tatlıların, hazır sütlü tatlıların, pirinç pilavının da tüketilmemesini öneriyor: “Bunları çok fazla tüketip de üstüne süt içtiğimizde bir işimize yaramaz. O sadece birazcık daha nötrleme yapar. Biz ekmeğin diyette olmasını istiyoruz. Günlük en az mutlaka 3 dilim tam buğday veya çavdar ekmeği tüketilmeli. Spor yapanlarda 6 dilime kadar çıkabilir.” Sağlıklı zayıflamada düzenli yürüyüşün de etkisi büyük. Mutlaka hareket edilmesi gerekiyor. Haftada en az 2 kez yürüyüş önemli. Yürüyüş bandı da fayda sağlıyor.Kimler süt içimine dikkat etmeli?–    Gaz problemi ve şişkinlik sorunu çok yaşayanlar–    Reflü sorunu olanlar–    Laktozu sindiremeyen vücutlar (laktoz intoleransı) – laktozsuz sütler mevcut–    Taş problemi yaşayanlar–    Protein alımı kısıtlanmış olanlarhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/gobek-yaglarini-eritmek-icin-uzman-onerileri

Diyabet hastaları için bilimsel beslenme önerileri

Diyabet hastaları için bilimsel beslenme önerileri

Diyabet tedavisi, beslenme alışkanlıklarımızın değişmesini gerektirmektedir. Kan şekerini oluşturan asıl kaynak yiyeceklerdir ve bu nedenle sağlıklı beslenme diyabette tedavinin temelidir. Makalemizden aşağıdaki sorularınızın ve diğer birçok sorunuzun cevabını öğrenebilirsiniz. Sevdiğiniz yiyecekleri içeren sağlıklı beslenme planınızın oluşmasında ve beslenme alışkanlıklarınızın değişmesinde size yardımcı olacak kişi diyetisyeninizdir.•Yediğim yiyecekler kan şekerimi nasıl etkiliyor ?•Bir günde kaç kalori almam gerekir?•İhtiyacım olan enerjiyi alabilmek için hangi yiyecekleri yemem gerekir?•Daha az yağ tüketimini nasıl sağlayabilirim?•Tedavinize göre öğün saatlerini nasıl ayarlayabilirim?•Egzersiz planıma göre beslenme düzenimde yapmam gereken değişiklikler nelerdir?•Hipoglisemiden korunmam ve tedavi etmem için ne yapmam gerekir? Bir Diyetisyenle Görüşene Kadar Ne Yapmalısınız?Diyabeti olsun veya olmasın tüm insanların sağlıklı bir yaşam için yemeleri gereken yiyecekler aynıdır. Diyabetli olmanız diğer insanlardan farklı bir yiyeceği yemeniz veya yememeniz anlamına gelmez. Burada önemli olan vücudun ihtiyacı olan besinlerin çeşitli yiyeceklerden karşılanmasıdır. Ancak genellikle kişiler diyabetli olduklarını öğreninceye kadar, sağlıklı beslenmek amacı ile değil de karın doyurmak amacı ile canının istediğini veya kendisine sunulan yemeği yedikleri için beslenme alışkanlıklarını değiştirmekte güçlük çekerler. Bunun için aceleci ve çok fazla kuralcı olmamakta fayda vardır. Beslenme alışkanlıklarınızda yapmanız gereken değişikliklere sizin için en önemli olanlardandan başlayabilirsiniz.• Öncelikle kan şekerinizin hızlı bir şekilde yükselmesine neden olan şeker ve şeker içeren yiyecekler ile kilo almanıza neden olacak yağ ve yağlı yiyecekleri azaltın.•Bir veya iki öğün yemek yerine günde en azından üç öğün yemeye çalışın. Öğünler arasında ve gece yatmadan önce küçük bir ara öğün almanız da gerekebilir.• Alkolün tedavinize etkisini öğrenmeden , alkollü içki içmeyin.•Diyetisyeninizle görüşmeye gitmeden önceki üç veya beş gün süre boyunca içtiğiniz ve yediğiniz herşeyi not alın. Bu kayıtlar , diyetisyeninizin sizin beslenme alışkanlıklarınızı ve günlük yaşam tarzınızı öğrenmesine fırsat verir ve böylece alışkanlıklarınıza uygun bireysel bir plan oluşturmasına yardımcı olur.Öğün Sıklığı Ne Olmalı?beslenme-grafik-yemekGün içinde yemeniz gereken öğün sayısı diyabetinizin tipine, aldığınız medikal tedaviye, fiziksel aktivite düzeyinize ve o andaki kan şekeri düzeyinize bağlı olarak değişir. İnsülin kullanan tip 1 ve tip 2 diyabetlilerin sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği olarak üç ana öğün öğünler arasında ve gece yatmadan önce üç ara öğün olmak üzere altı öğün beslenmesi gerekir. Genellikle yapılan yanlış insülin enjeksiyonunu yaptıktan sonra yarım saat beklemeden hemen veya 5 dakika sonra yemek yenilmesidir.Bu tarz hatalar öğünden sonra kan şekerinin yükselmesine neden olur. Yapılan bir diğer yanlış ise açlık hissi oluşmadığı için ara öğünlerin yapılmaması veya ara öğünde yenilen yiyecek miktarının ve çeşidinin azaltılmasıdır. İnsülin kullanan bir kişide ara öğünün yapılmaması, bir ara öğünün atlanması veya yenilen yiyecek miktarının ve çeşidinin azaltılması şeklinde yapılan uygulamalar kan şekerinin düşmesine neden olur. Kan şekerinin 50 mg/dl’nin altına düşmesi hipglisemi olarak tanımlanır.Tip 2 diyabetlilerin iki -üç saat aralıklarla beslenmesi gerekir. Bir gün içinde yenilmesi gereken yiyecekleri gün boyunca yayarak sık ve az yemek yeme alınan öğünden sonra kan şekerinin daha az yükselmesini sağlar. Öğünlerde yenilen yiyeceklerin porsiyon ölçüsünü azaltarak, küçük öğünler halinde yemek yenilmesi fazla kalori alınmasını önleyerek ve açlığı kontrol altına alarak hem kan şekeri kontrolünü sağlar hem de kilo alımını önler. Ayrıca kan kolesterol düzeyindeki yükselmeyide azaltır.Ara Öğünlerde Ne Yenilebilir?Ara öğünler için yapılacak seçim insülin veya oral antidiyabetik ilaç kullanan kişiler için farklıdır. Ancak her iki tedavide 10-15 gram karbonhidrat içeren bir yiyecek yemenizi öneririz. Yiyecek seçiminde değişim listelerinden veya diyabet beslenme piramidinden faydalanabilirsiniz. Ara öğünler için yapacağınız en iyi seçim ekmek veya ekmek yerine yenilebilecek yiyecekler grubudur. Örneğin 2 galeta veya 4-5 adet şekersiz kepekli bisküvi, bir bardak dolusu yağsız patlamış mısır, yarım pogaca, vb. Bu grup yiyeceklerin yanına düşük yağlı süt, yoğurt, ayran veya peynir gibi protein içeren bir yiyecek ilave ederek ara öğünü kuvvetlendirebilirsiniz.Taze meyve ve sebzede iyi bir seçim olabilir . Ancak insülin kullanan kişilerin ara öğünde sadece meyve yemeleri her zaman için iyi bir seçim olmayabilir. Ara öğünde tek başına meyve yenilmesinin o andaki kan şekeri düzeyine bağlı olarak öğlen yemeğine doğru oluşabilecek bir hipoglisemi riski yaratabileceği unutulmamalıdır.Diyabetliler genellikle ara öğün saatinde evde olmadıklar için bir şey yiyemediklerinden yakınırlar. Ara öğünler için hazırlıklı olmayı unutmayın.. Yanınızda-çantanızda, arabanızda, işyerinde masanızın çekmecesinde-daima yiyebileceğiniz uygun yiyecekler bulundurun.Hangi Yiyecekleri Miktarını Kısıtlamadan Yiyebilirim?Herhangi bir yiyeceği gereginden fazla yemeyi düşünmeyin. Sağlıklı beslenmenin anahtarı dengedir. Vücudunuz için gerekli olan yiyeceklerin zaman ve miktar olarak belirli bir denge içinde alınması hiperglisemi ve hipoglisemiyi önleyerek, kan şekeri kontrolünü sağlayacak kan şekerinin kontrol altına alınması da kısa ve uzun dönemde gelişebilecek komplikasyonları önleyecek veya geçiktirecektir. Yağsız sütün içindeki yağ mıktarı azdır ancak kalorisi vardır. Diyet ürünlerinde şeker olmayabilir ancak içinde bulunan un, yağ veya meyve şekeri kan şekeri ve kan yağlarının kontrol altına alınması için uygun olmayabilir. Eğer yediğiniz yiyeceğin porsiyonunu kontrol edebilirseniz sevdiğiniz bir çok yiyecek dahil olmak üzere çeşitli yiyecekleri yiyebilirsiniz.Şeker ve Şeker İçeren yiyecekler Yenilebilir mi?Kan şekerinin kaynağı, çeşitli yiyeceklerde bulunan karbonhidrat adı verilen besin öğesidir. Karbonhidrat içeren yiyecekler sofra şekeri, şekerli yiyecekler (bal, reçel, pekmez, marmelat, şekerli meyve suları, meşrubatlar, çikolata, dondurma ve tatlılar gibi), un ve undan yapılan yiyecekler (ekmek, yufka, erişte, makarna gibi), pirinç, bulgur, kuru baklagiller, patates, sebzeler, meyveler, yoğurt ve süttür. Ancak bu yiyeceklerin içindeki karbonhidratların kan şekerini etkileme hızları birbirinden farklıdır. Bu nedenle yiyecekler kan şekerini hızla yükselten karbonhidratlı yiyecekler (basit karbınhidratlar) ve kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükselten karbonhidratlı yiyecekler (kompleks karbonhidratlar) olmak üzere iki gruba ayrılır.Şeker ve şeker içeren yiyecekler vücuda enerji verir ancak bu tür yiyeceklerin yenilmesi kan şekeri kontrolünü bozar. Sofra şekeri, reçel, bal, marmelat,pekmez, hazır meyve suları, pasta, kek, tatlı, şekerli bisküvit, çikolata, helva gibi yiyeceklerin içindeki karbonhidrat basit karbonhidratdır yani kan şekerini hızlı bir şekilde yükseltirler. Ayrıca başta diş çürüklüğü olmak üzere, şişmanlık, kalp hastalığı, barsak hastalıkları gibi bir çok sağlık sorununun oluşmasına neden olurlar. Vücudun ihtiyacı olan enerjiyi kompleks karbonhidratlardan karşılayarak kan şekerinin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlayabilirsiniz.Yediğimiz sebze, meyve, ekmek, pilav, makarna, çorba, kuru baklagiller gibi çeşitli yiyeceklerin içindeki karbonhidratlar yani kompleks karbonhidratlar, vücudumuzda şekere yani glikoza dönüşür. Ancak bu yiyeceklerin içindeki karbonhidratların şekere parçalanma hızı yavaş olduğundan kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükseltirler. Alışveriş yaparken almayı düşündüğünüz yiyeceğin ambalajında bulunan ‘içindekiler’ kısmını mutlaka okuyunuz. İçinde glikoz, sukroz, şeker bulunan yiyecekleri satın almadan önce marka ve çeşit olarak not ediniz ve sizin için uygun olup olmadığını öğrenmek için mutlaka diyetisyeninize danışınız.Sağlıklı Beslenmek İçin Hangi Yiyeceklerin Yenilmesi Gerekir?Diyabeti olan bir çok kişi beslenme planını uygulamak için aile ile yemek yeme zamanını ve birlikte yedikleri yemek çeşidini değiştirmekte, kendisi için ayrı yemek hazırlamaktadır. Oysa günümüzde diyabeti ve diyabeti olmayan bireylere önerilen sağlıklı beslenme prensipleri farklı değildir. Diyabet, bireyin temel besin öğelerine olan gereksinim düzeylerini etkilemez. Beslenme planı ile; bireysel özelliklere göre değişen enerji ve besin öğesi ihtiyacının yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayacak şekilde, çeşitli yiyeceklerden karşılanması sağlanır.Diyabeti olmayan bir kişinin de rafine şeker tüketimini kısıtlaması, doymuş yağ ve kolesterolden zengin olan et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi yiyecekleri belirli bir miktarda tüketmesi, az az ve sık sık yemek yemesi gerekmektedir. Sağlıklı beslenme için aşağıdaki besin öğelerini içeren yiyeceklerin yeterli miktarlarda ve öğün içinde dengeli bir şekilde alınması gerekmektedir. Karbonhidrat (tahıllar, un ve undan yapılmış yiyecekler, kuru baklagiller, patates, sebze ve meyveler, süt, yoğurt)Protein (et, yumurta, peynir, süt, yoğurt ) Yağ (yağ ve et, yumurta, peynir, süt, yoğurt gibi yağ içeren yiyecekler) Vitamin ve Mineral (sebze ve meyveler başta olmak üzere tüm yiyecekler) Posa (sebze, meyve, tam taneli tahıllar)Öğün Planı Nasıl Yapılabilir?Çoğu kişi diyabet tedavisini en zor kısmının öğün planı yapmak olduğu konusunda hemfikirdir. Yılın 365 günü, hergün düzenli olarak belirli zamanlarda, ölçülü miktarlarda yemek yemek gerçekten zordur. Ancak günümüzda kan şekeri kontrolünün sağlanması için verilen sağlıklı beslenme önerileri katı kuralların, belirli kalori hesabına dayalı daha önceden basılarak hazırlanmış diyet listelerinin uygulanmasından ziyade yaşam tarzı değişikliklerini temel almaktadır.Yaşam tarzınızda yapacağınız değişikliklerinin en önemlisi mevcut beslenme alışkanlıklarınızın sağlıklı beslenmenizi sağlayacak şekilde değişmesidir. Bu değişiklikleri başlatmanın temelinde ise bilinçli bir yiyecek seçimi ve mutfak alışverişi yer alır. Çünkü evinize aldığınız veya dışarıda yemek yerken seçmiş olduğunuz yiyeceklerin sağlıklı beslenmeniz için uygun yiyecekler olmaması durumunda kan şekeri kontrolünün sağlanması zorlaşır.Haftalık veya günlük beslenme planınınızı yapmak, alışveriş için markete gittiğinizde size kolaylık sağlayacaktır. Gereksiniminiz olan yiyecekleri içeren bir alışveriş listesi yapınız ve ihtiyacınız olan miktarlar belirleyiniz. Bu listede aşağıdaki beslenme piramidinde yer alan yiyecek gruplarının herbirinden bulunması gerektiğini unutmayınız.Diyabet Beslenme Piramidi’ size öğünlerinizi planlamada kolaylık sağlayan görsel bir methottur. Bu piramidte yer alan yiyecekler 6 grupta toplanmıştır. ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu piramidin temelini oluşturmakta ve en geniş bölümünü kapsamaktadır. Bu bölümde yer alan ekmek çeşitleri, tahıllar, kurubaklagiller, pirinç, patates gibi nişastalı yiyecekler bir öğünde yenilmesi gereken temel yiyeceklerdir. Sağlıklı bir beslenme planı içinde 1 porsiyonu 1 ince dilim ekmek veya 1 orta boy patates veya 2-3 kaşık pilav olarak belirtilen bu grubtan 6 veya daha fazla porsiyon yenilmesi gerekmektedir .‘Sebze ve Meyve’ grubu piramidin ikinci basamağını oluştururlar. Bu gruplar posa, vitamin ve mineral kaynağıdır. Bununla birlikte farklı sebzelerin ve meyvelerin içerdiği vitamin ve minerallerde farklıdır. Ispanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler kalsiyum minerali ve K vitamini için iyi bir kaynak iken , havuç gibi sarı renkli sebzeler A vitamininden zengindir. Çoğu meyve ise A , C vitamini ile potasyum, magnezyum ve bakır gibi mineraller için mükemmel bir kaynaktır. Kişisel özelliklere göre değişmekle birlikte günlük beslenme planında 3-5 porsiyon sebze ve 3-4 porsiyon meyve yenilmelidir. Porsiyon ölçüleri için değişim listelerinden faydalanabilirsiniz.Piramidin üçüncü basamağında ‘Süt, Yoğurt’ grubu ile et, balık, tavuk, yumurta ve peynir gibi hayvansal yiyecekleri içeren ‘Et’ grubu yer alır. Diyabet Beslenme Piramidi, bu iki grubun her birinden 2-3 porsiyon yenilmesini önermektedir. Özellikle kalsiyumdan zengin olan süt grubunda 1 bardak süt veya yoğurt 1 porsiyon olarak tanımlanmaktadır. ‘Süt, Yoğurt’ grubu ve ‘Et’ grubu proteinden zengindir ve sağlıklı bir beslenme planında günlük enerjinin %10-20’sinin proteinlerden sağlanması gerekmektedir.Bununla birlikte her iki gruptaki yiyeceklerin kolesterol, kalori ve özellikle doymuş yağ olmak üzere yağ içeriği fazladır. Bu nedenle de piramidin üçüncü basamağındadır ve kendisinden önceki diğer gruplara oranla daha az bir yer kaplamaktadır. Düşük yağlı veya yağsız süt ürünleri, yağsız et, derisiz tavuk etinin tercih edilmesi şüphesiz ki bu grubun içerdiği toplam yağın , doymuş yağın ve kalorinin azalmasını sağlayacaktır. 1 porsiyon ‘Et’ grubu 60-90 gr pişmiş et, tavuk, balık veya peynirden birini içerir ve bir gün içinde bu gruptan 2-3 porsiyon yenilmesi önerilir. Piramidin tepesine tırmandığımızda burada yer alan ‘Yağlar, Şeker ve Şekerli yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubunun çok az bir bölüm kapladığını görürüz. Bu da bize, bu yiyeceklerin sağlıklı bir beslenme planı içinde ki yerlerinin ne kadar az olduğunu göstermektedir.Bu grup için önerilen porsiyon ölçüsü yoktur çünkü grup içinde yer alan yiyecekler (yağ, şeker) ve alkollü içecekler sağlıklı bir beslenme planına katkıda bulunacak herhangi bir besin öğesini içermezler. Ancak bu grup içinde yer alan yiyeceklerden yağlar için 1 tatlı kaşığı yağ veya 5-6 adet fındık içi, şeker ve şekerli yiyecekler için 2 adet şekerli bisküvi veya 1top dondurma 1 porsiyona örnek olarak verilebilir. Eğer bu grupta yer alan alkollü içkilerden birini içmek istiyorsanız öncelikle alkolün kan şekerinizi nasıl etkilediğini öğrenmenizi öneririz.Diyabet Beslenme Piramidi’den Nasıl Faydalanılır?DİYA2Diyabet Beslenme Piramidi yalnız sizin değil diğer aile bireylerinin de sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlayacak yiyecekleri içermektedir.Sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemeği olarak tanımlanan ana öğünlerinizde, piramidteki 6 yiyecek grubundan 4 veya 5 farklı grup içinde yer alan yiyecekleri bir araya getirerek öğün planınızı yapabilirsiniz. Aşağıda bu konu ile ilgili birkaç örnek verilmiştir. Sizde diyetisyeninizden tedavinize uygun olan öğün sayısını ve her bir yiyecek grubu için gereksiniminiz olan miktarları öğrenerek kendi piramidinizi oluşturabilirsiniz.Diyabetliler için kahvaltı:Bir çay bardağı süt- Süt grubu 30 gr az yağlı beyaz peynir- Et grubu 2 ince dilim ekmek- Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler grubu 1 orta boy domates- Sebze grubuDiyabetliler için öğlen yemeği:2 adet köfte (60 gr)- ‘Et’ grubu Zeytinyağlı fasulye- ‘Sebze’ grubu+ ”Yağlar, Şeker ve Şekerli Yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubu 2-3 kaşık makarna- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu+’Yağlar, Şeker ve Şekerli Yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubu 1 dilim kepekli ekmek- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu 1 bardak ayran- ‘Süt-Yoğurt’ grubuDiyabetliler için akşam yemeği:Mercimek çorba- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu+’Yağlar, Şeker ve Şekerli yiyecekler ile Alkollü İiçecekler’Kıymalı Ispanak- ‘Et’ grubu+ ‘Sebze’ grubu 1 çay bardağı yoğurt-‘Süt-Yoğurt’ grubu 1 orta boy kivi- ‘Meyve’ grubu 1 dilim kepekli ekmek ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubuÖrneklerde de gördüğünüz gibi diyabetinizin olması her öğün ve her gün aynı yiyecekleri yemeniz anlamına gelmiyor. Diyabet Beslenme Piramidi ve değişim listelerinden faydalanarak ihtiyacınız olan temel besin öğelerini içeren ancak adı, görünüşü ve tadı farklı olan değişik yiyecekleri ve yemekleri yiyebilirsiniz. Örneğin 1 tabak kıymalı ıspanak yerine 1 küçük boy etli biber dolma veya 1 bardak süt ve yarım muz yerine evde hazırlanmış meyveli yoğurt yenilebilir.Öğün planlaması konusunda bilgi almak ve uygulamalarda başarılı olmak için diyabet tedavisi konusunda deneyimli bir diyetisyenle (diyabet diyetisyeni) birlikte çalışmaya gereksiniminiz olacaktır. Diyabet diyetisyeninizle birlikte öğün ve ara öğünlerinizi size uygun olacak şekilde planlayabilir, beslenme alışkanlıklarınızda gerekli olan davranış değişiklikleri konusunda bilgi alabilirsiniz. Yaşadığınız yerde danışabileceğiniz bir diyet uzmanı yok ise Türkiye Diyetisyenler Derneğinden, çevrenizdeki en yakın diyet uzmanının yerini ve telefonunu öğrenebilirsiniz.Diyet ve Diyabet ile İlişkili Gerçek Nedir?İyi bir kan şekeri kontrolü sağlamak diyabet tedavisinde öncelikli hedeftir Kan şekerinin mümkün olduğunca normale yakın düzeylerde olması kalp hastalığı, inme, böbrek ve göz hastalığı, sinir hasarı gibi diyabetle ilişkili komplikasyonlarının gelişme riskini azaltılabilir. Amerikan Diyabet Birliği Beslenme komitesi tarafından 1994 ilkbaharında yayınlanan yeni beslenme ilkelerinde, ‘Diyabetik Diyet’ yerine ‘Diyabette Tıbbi Beslenme Tedavisi’ nin kullanılması gerektiği ayrıca diyabetli bireylerin dengeli bir öğün planı içinde yer alan karbonhidratı şeker içeren bir besinle yer değiştirerek kullanabileceği bildirilmiştir.Aynı komitenin Mayıs 1994 de, Diabetes Care’de yayınlanan makalesinde ‘ basit şeker nişastaya kıyasla daha hızlı sindirilir ve emilir, bu nedenle de kan şekerini yükseltir’ şeklindeki teoriyi destekleyen bilimsel kanıtların yeterli olmadığı ifade edilmiştir. Peki bu yayının verdiği önerilerin diyabetli bireyler için anlamı nedir?Günümüzde, bu bilgiler ışığında diyabetli bireyin toplam tükettiği karbonhidrat miktarının önemi üzerinde durulmakta, tıbbi beslenme tedavisinde öğün planlaması için karbonhidrat sayımı yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle, diyabetli birey diyetisyeninden, ana ve ara öğünlerde ne miktarda karbonhidrat tüketmesi gerektiğine dair bilgi ve eğitim almakta ve tüketeceği karbonhidrat miktarına göre besin seçimini kendisi yapmaktadır. İnsülin tedavisi alan diyabetliler konuyla ilişkili yeterli beslenme eğitimini alarak, öğün öncesi tüketeceği karbonhidrat miktarını belirler ve yapacağı insulin dozunu tüketeceği karbonhidrat miktarına uygun olarak kendisi ayarlar. Evde yapacağı kan şeker ölçümleri ile aldığı karbonhidratın ve uyguladığı insulin dozunun kan şekeri üzerindeki etkisini izleme olanağını bulur.Kilolu veya obez olan diyabetlilerde ağırlık kaybının sağlanması hedeflenir. Bu nedenle kilolu ve obez bireylerin karbonhidrat sayımı yanında yağ sayımının yapması da önemlidir. Ayrıca diyabetli bireylerde sıklıkla yüksek kan yağları ve kolesterol düzeyleri sorunu da görülebilmektedir. Kilo sorunu olmasa bile kan yağları ve kan kolesterol düzeyi yüksek olan diyabetlilerin de öğün veya gün içinde yağ sayımı yapmaları gerekmektedir.Ne Kadar Karbonhidrat Tüketilmeliyim?Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Çünkü cevap kişiden kişiye farklılık gösterir. Ayrıca bir gün içinde alınması gereken toplam karbonhidrattan çok hedef kan şekeri kontrolünü sağlayacak karbonhidrat alımının gün içinde öğünlere ve ara öğünlere dağılımı önemlidir. Diyetisyeniniz aşağıdaki noktaları dikkate alarak ana ve ara öğünlerde almanız gereken karbonhidrat miktarını belirler.•Vücut ağırlığı/boy uzunluğu•Ne zaman ve ne sürede egzersiz yapıldığı•Diyabetinizle ilişkili aldığınız medical tedavi ve kullandığınız ilaç veya insülinin etki süreleri• Vücut ağırlığı hedefi•Yaş• Kolesterol, trigliserid, mikroalbümin ve Hemoglobin A1c ile ilişkili kan değerleri•Kişisel tercihler•Diğer medikal konular•Kültürel geçmiş ve yaşam tarzıYıllar once diyabet tedavisinin önemli bir bölümünü oluşturan beslenme konusunda diyabetlilere kendi planını kendin yap şeklinde bir yaklaşım dile getirilmezdi. Oysa günümüzde diyabetlilere öğün planı ile ilişkili bir bütçe verilmekte ve bu bütçeyi kendi istekleri doğrultusunda harcaması istenmektedir. Örneğin öğlen yemeğinde öğün bütçesinden 60 gram karbonhidrat harcaması gereken bir diyabetli bu miktarı 1 gözleme yiyerek veya Ikepçe çorba, 2 dilim ekmek ve 1 küçük boy muz yiyerek de harcayabilmektedir. Seçim tamamen kendisine aittir. Diyabetlilerin de diyabetli olmayanlar gibi sağlıklı bir yaşam sürmeleri için dengeli beslenmeleri gerekmektedir. Diyabetli bir bireyde diyabetli olmayan ve dengeli beslenen bir kişinin yaptığı gibi istediğini yiyebilir. Bunun için diyetisyeni ile birlikte çalışmalı, karbonhidrat sayımı ve yağ sayımı veya her ikisi ya da değişim listeleri ile ilişkili gerekli bilgiyi, uygun eğitimi ve desteği almalıdır.Posa (Lif) Nedir?Bitkisel kaynaklı gıdaların insandaki sindirim enzimleri tarafından parçalanmayan kısımlarına posa denir. Posa iki ana gruba ayrılır. 1- Buğday kepeği, hemiselüloz, liğnin gibi suda erimeyen ve sindirilemeyen posalar yiyeceklerin bağırsak kanalına geçişini ve bağırsak hareketlerini hızlandırır. 2- Suda eriyebilen posa; elma, greyfurt, limon, portakal, yulaf kepeği, kuru baklagiller ve birçok sebze ile guargum ve kanyak bitkisi suda eriyebilen posa içerir. Posanın bu türü mide boşalmasını geciktirir, karbonhidratların sindirimini yavaşlatarak glisemi yükselmelerini önler, bağırsak çalışmasını düzenler-kabızlığı önler. Suda eriyebilen posa yüksek kan kolesterol ve trigliserid düzeylerinin düşmesinde de yardımcıdır.Beslenmemizde Posa içeriğini Arttırmak Için Ne Yapmalıyız?Beslenme planınızda posa içeriğini arttırmak için beyaz ekmek yerine kepekli ekmek özelliklede çavdar veya yulaf ekmeği, pirinç yerine bulgur, meyva suyu yerine meyva tüketiniz. Kabuğu ile yenilebilen meyvaların kabuğunu soymayınız. Öğünlerde sebze ve salata yemeyi ihmal etmeyiniz. Kuru baklagilleri sıkça tüketiniz.Posa Kan Şekeri Düzeyini Nasıl Etkiliyor?Karbonhidrat, kan şekeri üzerinde etkisi en fazla olan besin öğesidir. Posada bir karbonhidratdır. Posanın kan şekeri üzerinde olumlu veya olumsuz bir etkisi var mıdır? Bu sorunun yanıtı çeşitli çalışmalarla araştırılmıştır. Yanıt şöyledir: 1- Posanın kan şekeri üzerine olumsuz etkisi yoktur, çünkü vücutta diğer karbonhidratlar gibi parçalanmaz. 2- Elma veya tam taneli tahıldan yapılmış ekmek içindeki posanın kan şekerine etkisi yoktur, kalori vermez. Bu nedenle, öğün planlamasında karbonhidrat sayımını kullananlara tüketilecek besinin içindeki posa miktarının toplam karbonhidrat miktarından çıkarılması önerilir.Mademki posa kalori vermez, o zaman niçin bize posa almamız önerilir? Posanın iki tipi vardır: 1- Suda çözünen posa, 2- Suda çözünmeyen posa. Suda çözünmeyen posa barsak çalışmasını düzenler. Buğday kepeği bu tip bir posadır. Suda çözünen posa ise fazla miktarda tüketildiğinde kan kolesterol düzeylerini düşürür, kan şekeri kontrolünü sağlar. Yulaf bu tip posa için iyi bir örnektir.Posadan zengin beslenmek diyabeti olanlar veya olmayanlar için oldukça faydalıdır. Bir günde ortalama olarak 20-35 gram posa tüketilmesi gerekir. New England Journal of Medicine’da yayınlanmış bir çalışmada , 50 gram posa (özellikle suda çözünen posa) tüketenlerde kan şekeri kontrolünün bu düzeyden daha az posa tüketenlere kıyasla daha iyi sağlandığı belirtilmiştir.Posanın bir diğer faydası tokluk hissi oluşturmasıdır.Tam taneli tahıllar, meyve ve sebzeler ile kurubaklagiller posa yönünden zengin besinlerdir. Günlük beslenmenizde posa miktarını artırmak için sebze ve meyveleri kabuğu ile yemeli, tam taneli tahıldan yapılmış ekmek tüketmeye dikkat etmelisiniz. Beslenmenizde posa miktarını arttırdığınızda konstripasyondan (kabızlık) sakınmak için günde 6-8 bardak su içilmesi gerekir.İdeal Vücut Ağırlığımı Nasıl Saptayabilirim?diyabeti-onlemenin-yolu-dogru-beslenme-3518223_7445_oİdeal vücut ağırlığı bir kişinin boy uzunluğuna göre olması gereken ağırlığı gösterir. Ancak bu ağırlığın saptanması için bazı formüllerle vücut yapısının belirlenmesi gerekmektedir. Aynı boy uzunluğuna sahip ince, orta veya iri yapılı insanların olması gereken ideal ağırlıkları farklıdır. İdeal ağırlığa ulaşmaktan ziyade arzu edilir vücut ağırlığını sağlamak ve onu korumak daha önemlidir. Beslenme planınız, zayıfsanız kilo alarak, şişmansanız kilo vererek arzu edilen ağırlığa ulaşacağınız veya ideal ağırlığınızı koruyacağınız bir şekilde düzenlenmelidir.Arzu edilir vücut ağırlığını saptamak için ise öncelikle beden kütle indeksi’nin (BKİ) saptanması gerekir. BKİ vucut ağırlığının boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi ile bulunur. Formülü, BKİ = Vücut Ağırlığı (kg)/Boy uzunluğu(m2) dir. Sizde boy uzunluğunuzu ve vücut ağırlığınızı ölçerek BKİ’inizi hesaplayabilirsiniz.BKİ’ niz ;   20’den az ise zayıf 20-24.9 25-29.9 30-40 40> ise normal ağırlıktasınız ise kilolusunuz ise şişmansınız ise çok şişmansınızÖrneğin. Boy uzunluğu 155cm, vücut ağırlı 64 kilo olan bir kişinin BKİ= 64a 1.55×1.55=26.6 dır. Yukarıdaki tablo göz önüne alındığında bu kişi vücut ağırlığına göre kilolu yani hafif şişman olarak tanımlanır. BKİ’nin 20 olması için yaklaşık olarak 48 kilo, 24.9 olması için ise yaklaşık olarak 60 kg olması gerekir diğer bir ifade ile bu kişi için arzu edilir ağırlık vücut yapısına göre değişmekle birlikte 48-60kg arasındaki herhangi bir kilo olabilir. Ortalama olarak 54 kilo kabul edilebilir.Arzu edilir vücut ağırlığınızı boy uzunluğun – 100 formülü ilede hesaplayabilirsiniz ama bu yöntemle vücut ağırlığınıza göre şişman olup olmadığınızı saptayamazsınız. Örnek: Boy uzunluğu 155 cm. Arzu edilen vücut ağırlığı 155-100=55 kg olmalıdır.Şişmanım, Kilo Vermem Diyabetimi Nasıl Etkiler?Kilo vermek, kan şekeri kontrolünün sağlanmasına yardım eder. Tip 2 diyabette pankreas insülin üretir ancak vücut ağırlığındaki fazlalık vücut hücrelerinin ve dokuların insülini kullanmasını önler. Buna ‘insülin dirençi’ denir. Sonuçta kan şekeri yükselir. Vücut ağırlığının azalması sonucunda hücre ve dokular insülini kullanmaya başlar ve kan şekeri kontrol altına alınabilir. Ayrıca fazla kiloların verilmesinin kan yağları ve tansiyon üzerinde de olumlu etkileri vardır. Diyabetlilerde kalp damar hastalığı oluşma riski diyabeti olmayanlara kıyasla iki kat fazladır. Kan yağlarında veya tonsiyonda mevcut olan yüksekliklerin önlenmesi kalp damar hastalığının oluşma riskini azaltır. Diyabetlinin vücut ağırlığı, olması gereken ideal ağırlıkta olmalıdır. Beslenme planınız, zayıfsanız kilo alarak, şişmansanız kilo vererek arzu edilen ağırlığa ulaşacağınız veya ideal ağırlığınızı koruyacağınız bir şekilde düzenlenmelidir.Haftada Kaç Kilo Vermem Uygun Olur?Bir haftada yarım kilo vererek sağlığınızı koruyabilirsiniz. Daha fazla kilo vermek vücudunuzu ihtiyacınız olan besinlerden yoksun bırakmanız demektir.Genellikle kural şudur: kilo alma süresi kilo verme süresine eşittir. Yani fazla kilolarınıza ne kadar sürede ulaştıysanız, o süre içinde de onlardan kurtulacaksınızdır. Bu hızda verilen kiloların tekrar alınma riski azdır. Aksi uygulamalarda kısa bir süre sonra verdiğiniz kiloyu tekrar alırsınız.Şişmansanız ve diyabetinizi kontrol altına almak için fazla kilolarınızdan kurtulmakta karalıysanız;•Ulaşmak istediğiniz hedef kiloyu bir kağıda yazın ve gün boyunca görebileceğiniz bir yere koyun.•Sonuça ulaşmak için göstereceğiniz çabayı izleyecek kadar size yakın olan doktorunuz, diyetisyeniniz veya bir arkadaşınızla hedefinizi, paylaşın.•Gazete ve dergilerde okuduğunuz diyet listelerini uygulamak yerine kendi kişisel öğün planınızı geliştirin. Size uygun olabileceğini düşündüğünüz planı diyetisyeninizle paylaşın ve desteğini isteyin.• Fiziksel aktivite düzeyinizi arttırın. Daha fazla yürüyün, asansör yerine merdiven kullanın.• Çevrenizdekilerden – ailenizden, arkadaşlarınızdan- hedefinize ulaşmak için destek alın.•Günlük sorunlardan uzaklaşmak için fazla yemek yemek yerine başka çözümler bulun. Konuşun, yürüyün veya spor yapın.•Günlük küçük önlemler alın. Örneğin işyerinde dışarda yemenizi önleyecek bir öğlen yemeğini evde hazırlayarak, yanınızda götürün.•Kan şekerinizi, fiziksel aktivite düzeyinizi ve yediğiniz yiyecekleri sıklıkla kaydederek, diyetisyeninize danışın.• Hergün tartılmayın. Haftada bir aynı kıyafetlerle aynı tartıda kilonuzu kontrol edin.•Başaracağınıza inanın. Başardıktan sonra daha sağlıklı olacağınızdan emin olun.Tüm çabalarınıza rağman hefefinize ulaşamazsanız, kendinize şu soruları sorun.•Yanlış bir hedef mi belirledim? Unutmayın büyük işler küçük adımlarla başarılır.• Fiziksel aktivitemi artırabilirmiyim?• Diyet gıdaları fazla miktarda kullandım mı? Diyet gıdaları şeker içermese de un ve yağ içerdiğini unutmayın.• Servis veya porsiyon ölçüm fazla mı?        Tekrar deneyin.      Başaracaksınız.Fiziksel Aktivitemi Nasıl Artırabilirim?egzersiz-kadin-sporFiziksel aktivitenin artması yiyeceklerin parçalanması sonucu oluşan şekerin kas dokuları tarafından kullanılmasını hızlandırarak kan şekeri kontrolünün sağlanmasına ve şişman diyabetlilerde vücut ağırlığının azalmasına yardımcı olur. Bir egzersiz proğramına başlamadan önce yapmayı planladığınız egzersiz çeşidi ve süresi ile ilişkili olarak mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir. Farkına varmadığınız bir kalp-damar veya böbrek hastalığı, sürekli ve ağır bir egzersiz proğramı esnasında size sorun çıkarabilir. Retinopati ve nefropati gibi komplikasyonları olan diyabetlilere egzersiz önerilmez. Hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, akçiğer, damar sistemi hastalıklarınız varsa pasif egzersizler yapabilirsiniz.Yemeklerden 3 saat sonra veya öğünden önce yapılan egzersizin hipoglisemi oluşturma riski vardır. Egzersizin öğünlerden 1 -2 saat sonra yapılması hipoglisemi riskini uzaklaştırır ve   postprandial (yemek sonrası) kan şekeri yüksekliğini önler. Egzersize başlamadan önceki kan şekeri düzeyi 100 mg/dl’nin altında veya 240 mg/dl’nin üstünde olmamalıdır. Kan şekeriniz 100 mg/dl’nin altında iken egzersiz yapmanızın hipoglisemi oluşturma riski vardır. Kan şekeriniz 240 mg/dl’nin üstünde iken egzersiz yaparsanız kan şekeriniz daha çok yükselir ve keton cisimler artar. Vücudun belirli bir bölgesini çalıştırmaya yönelik egzersizler yerine tüm vücudu çalıştıran egzersiz tipleri tercih edilmelidir. (vücut geliştirme yerine yürüme, koşma, yüzme gibi)Fiziksel aktivitenizi arttırmak için;•Asansör yerine merdiven kullanın.•Arabanızı gideceğiniz yerden uzağa park ederek yürüyün.•Yürüyerek gidebileceğiniz mesafelerde araba kullanmayın.•Alışverişinizi size en yakın olan yerden yapmak yerine daha uzak olan bir tanesinden yaparak , otobüse bir durak sonra binerek veya otobüsten bir durak önce inerek yürüyüş sürenizi uzatın.• Haftanın 3-4 günü düzenli olarak yürümek için egzersiz planı yapın.Hipoglisemiyi Nasıl Tedavi Edebilirim?634558504747782500Resim1Kan şekerinin 50 mg/dl’nin altına düşmesine hipoglisemi denir. Gereğinden fazla insülin veya oral antidiyabetik (sülfonilüre) kullanılması, yemekleri ve ara öğünlerin gereken zamanda ve miktarda alınmaması, her zamankinden fazla egzersiz yapılması ve alkollü içki içilmesi hipoglisemi oluşmasına neden olur. Hipoglisemi olduğunda baş ağrısı,titreme, terleme, yorgunluk, çarpıntı hissi, bulanık görme, açlık hissi, sinirlilik, dikkat dağılması gibi belirtilerin genellikle 2, 3 veya 4 tanesini birlikte hissedersiniz. Bu belirtilerden sadece birini hissediyor olmanız hipoglisemide olduğunuzu göstermez. Yukarıdaki hipoglisemi belirtilerini hissettiğinizde hemen bir bardak meyve suyu (şekerli) veya 3-4 adet küçük kesme şeker veya 2-3 adet büyük kesme şeker gibi 15 g basit karbonhidrat içeren bir yiyecek almalısınız. 10- 15 dakika içinde belirtilerin şiddeti azalmaya başlayacaktır. Bu süre içinde aktivitenizi kısıtlayın ve mümkünse yanınızdakilere kan şekerinizin düştüğünü söyleyin.Hipoglisemi tedavisi için çikolata, pasta, dondurma gibi şekerli yiyecekleri yemenizi uygun bir seçim değildir. Bu yiyeceklerin içinde bulunan protein ve/veya yağ kan şekerinizin hızlı bir şekilde yükselmesini önleyerek, hipoglisemi tablosunun ağırlaşmasına neden olur. Hipoglisemi bulunduğunuz her yerde olabilir bu nedenle çantanızda, çalışma masanızın çekmecesinde , arabanızda, cebinizde kesme şeker veya glikoz tablet bulundurmayı ihmal etmemelisiniz. Okul veya iş arkadaşlarınızı, çevrenizdeki yakınlarınızı hipoglisemi belirtileri ve tedavisi konusunda bilgilendirmenizde de fayda vardır.İstediğim Yapay Tatlandırıcıyı Kullanabilir Miyim? Yapay tatlandırıcılar, sakarin kullanmaması gereken hamile ve emzikli kadınlar ve aspartam kullanmaması gereken fenilketonürili kişiler dışındaki herkes için uygundur. Şeker tadı veren ancak şekerin verdiği kadar enerjiyi vermeyen tatlandırıcılar iki gruba ayrılır.Enerji değeri olan tatlandırıcılar: Fruktoz, sorbito, mannitol , ksilitol. Fazla miktarda fruktoz alınması vücuttaki yağları arttırır. Birçok diyet ürününde bulunan sorbitolün fazla miktarlarda alınması (günde yaklaşık 30 gr )ise isale neden olur. b-Enerji değeri olmayan tatlandırıcılar:•Aspartam (Canderal, Sanpa, Diyet tad, Nutra tad, Aspartil, Sweet’N Low, Nutra sweet))• Acesulfame- K, (Sweet’N Low)•Sakarin (Sakarin, Hermesetas, Dulcaryl, Tadalin, Scheekoppe, Sussli)•Siklamat (Dulcaryl, Tadalin, Scheekoppe, Sussli)Aspartamla İlişkili Olarak Internette Çıkan Haberin Doğrusu Nedir? Son zamanlarda aspartamla ilişkili olarak internet yolu ile dolaşan bir haber özellikle aspartam içeren tatlandırıcıları kullanan diyabetlilerin kafasında aspartamın güvenirliliğine dair sorular oluşturdu. Bilimin öne sürdüğü veriler doğrultusunda, aspartamla ilişkili haberde yazılan belirtilerin gösterildiği herhangi bir klinik çalışma mevcut değildir.Aspartam, aspartik asit ve fenilalanin metil esteri olarak isimlendirilen 2 amino asitten oluşmuştur. Amino asitler ve metil esterler doğal olarak süt, meyve, sebze gibi besinlerde de bulunmaktadır. Besinlerden veya aspartamdan alınsa da amino asitlerin vücutta kullanılma şekli aynıdır. Ancak aspartamın içerdiği fenilalanın ‘fenilketonüri (PKU)’olarak bilinen genetic hastalıkta metabolize edilmez. Bu nedenle fenilketonürisi olan bireyler aspartamda dahil olmak üzere fenilalanin içeren besinler konusunda dikkatli olmalıdır. İnternetle yayılan haberde özellikle diyabetliler için tehlikeli olduğu bildirilmiştir. Aspartam uygun miktarlarda kullanıldığında enerji değeri olmayan, kan şekeri düzeylerini etkilemeyen veya ağırlık artışına yol açmayan bir tatlandırıcıdır. Mevcut bilimsel çalışma verilerine gore aspartam içeren ürünlerin sağlık üzerine olumsuz etkisi yoktur. 1 bardak süt içinde nutrasweet (aspartam) ile tatlandırılmış 1 bardak sodaya kıyasla 6 kat fazla fenilalanin, 13 kat fazla aspartik asit vardır. 1 bardak meyve veya domates suyu ise yine aspartam ile tatlandırılmış 1 bardak sodaya kıyasla 3-5 kat fazla methanol içerir.Diyet Veya Diyabetik Gıdalaları Yiyebilir miyim?Diyet veya diyabetik gıdalar konusunda dikkatli olun. Üzerinde ‘diyet veya diyabet için uygundur’ yazılı bir yiyecek herkes için uygun olmayabilir. Örneğin diyet bisküvit içinde şeker yoktur fakat un, yağ ve kalori içermektedir bu nedenlede serbestçe, istediğiniz kadar yiyemezsiniz ancak öğün içinde bazı yiyeceklerle değişim yaparak kullanabilirsiniz. İçinde yağ, un olmayan ve fruktoz, sorbitol gibi enerji değeri olan tatlandırıcılar bulunmayan antidiyabetik içecek ya da yiyecekler diyabetli kişiler tarafından kullanılabilir. Ancak fruktoz ve sorbitol içeren diyet ürünler ile içeriğinde yağ ve un olan ürünler (diyet çikolata, diyet pasta, diyet kurabiye vb.), bir diyetisyene danışmadan kullanılmamalıdır.Diyet ürünleri yeterli ve dengeli beslenmeye katkıda bulunabilecek ürünler değildir ve ayrıca diyet olmayan benzerlerine kıyasla daha fazla yağ ve enerji içerirler. Üstelik ekonomikte değillerdir. Evde kendi tatlandırıcınız ile veya Aspartam ve/veya Asesülfam K içeren tatlandırıcıların toz formu ile reçel, kek, pasta, komposto, muhallebi aşure hazırlayabilirirsiniz. Tatlandırıcılar (özelliklede tablet olarak kullanılan tatlandırıcılar) ateş ile direkt olarak temas ettirilmemelidir , bunun için yiyeceğin içine koyacağınız tatlandırıcıyı, pişen yiyeceği ateşten aldıktan sonra ılık iken koyunuz ve eritiniz.Alkollü İçki İçebilir miyim?Kilo vermesi gereken tip 2 diyabetlilere, nöropati komplikasyonu oluşmuş diabetlilere, hipoglisemileri sık olan diyabetlilere, kan trigliserid düzeyi yüksek olan diyabetlilere alkollü içki içmeleri kesinlikle önerilmez. Açkarnına alınan alkol ciddi hipoglisemilere yol açar, bu nedenle diabetlilerin aç karnına alkollü içki içmemeleri gerekmektedir. Alkol ve alkol ile birlikte yenilen yiyeceklerin miktarının artması hiperglisemiye neden olabilir. Bu nedenle glisemi kontrolü kötü olan diyabetlilerin alkollü içki içmemeleri gerekir. Glisemi kontrolü sağlayan diyabetliler, alkollü içki içmek isterlerse 1 kadeh beyaz veya kırmızı şarap veya 1 bardak alkolsüz bira veya %80 sulandırılmış viski veya rakı kullanabilirler. Doktorunuza danışmadan alkollü içki içmeyin.Kalori Hesabı Yaparak Kan Şekerimi Kontrolünü Sağlayabilir miyim?Diyabet-hastaligi-ve-diyabet-beslenme2Aynı kaloriye sahip olmakla birlikte yiyeceklerin içerdiği besin öğesi çeşidi ve miktarı farklı olabilmektedir. Bu hesabı yaparken birbiri yerine geçen yiyecek porsiyonlarının enerji, karbonhidrat, protein ve yağ içeriklerinin benzer olmasına dikkat edilmelidir. Örneğin 8 adet tarçınlı kepekli bisküvi bir dilim ekmek yerine yenilebilir. Her iki yiyecek değişimi 15 gr karbonhidrat içerir ve yaklaşık olarak 68 kalori değerinde enerji verir. Buna karşılık sadece enerji değeri baz alınarak yapılan değişimler kan şekeri kontrolünü bozabilir. Örneğin 68 kalori veren, 15 gr karbonhidrat 2 gr protein içeren 1 ince dilim ekmek yerine 69 kalori veren, 6 gr protein 5 gr yağ içeren 1 adet hamburger köftesi yerseniz o öğünde 15 gr karbonhidrat eksik, 4 gr protein ve 5 gr yağ fazla almış olursunuz. Karbonhidrat miktarında yapmış olduğunuz bu azaltma kan şekerinin düşmesine yol açabilir. Besin içeriğini gösteren tablolardan faydalanarak uygun yiyecek değişimini nasıl yapabileceğinizi diyetisyeninizden öğrenebilirsiniz.Çeşitli Bitkilerin Veya Baharatların Kan Şekerini Düşürdüğü Doğru mu? Bazı bitki ve yiyeceklerin kan şekerinizi düşüreceği fikri doğru değildir. Asla inanmayınız ve uygulamayınız. Unutmayınız ki herhangi bir bitkinin, bir yiyeceğin veya başka uygulamaların (akapunktur gibi) kan şekerinizi düşürebilmesi için bileşiminde insülin bulunması veya insülin salgısını arttırıcı bir madde içermesi gerekir. Bildiğiniz gibi insülin sadece pankreas tarafından üretilen bir hormondur. Kan şekerinizi düşüren alternatif bir uygulamanın varlığı asla doğru değildir.Gerek Türkiye’de gerek ise dünyanın çeşitli ülkelerinde bu tür yanlış uygulamalar sonucu hayatını kaybeden insanlar vardır.Sağlık ekibinizin dialoga açık olduğunu unutmayın. Eğer çocuğunuza veya kendinize diyabet ekibinizin önerdiğinden farklı bir tedavi uygulamayı düşünüyorsanız bunu mutlaka danışın.Diyabette Beslenme Planlaması Nedir?Diyabette beslenme planlaması şu konuları içerir: Sağlıklı besinler seçmek, Gerekli miktarda besin almak, Uygun zamanda yemek. Beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi ile ilgili temel bilgileri mümkün olduğunca erken öğrenmeniz önemlidir. Bu bilgi sizi, sağlıklı besinler seçip bunları sizin için gerekli miktarlarda ve zamanlarda yemeye hazırlayacaktır. Bunu yaptığınızda, diyabetinizin iyi bir şekilde kontrol altına alınmasında önemli bir yol almış olacaksınız.Beslenme alışkanlıklarınızın düzenlenmesi için diyetisyeninizle birlikte sevdiğiniz ve sevmediğiniz yiyecekleri, yemeklerinizin nasıl hazırlandığını, yemek yeme saatlerinizi ve yerini konuşunuz. Bu bilgiler yemek planınızın diyabetinizin kontrol altına alınmasını sağlayacak şekilde hazırlanmasına olanak sağlar. Kendisini iyi ve sağlıklı hissetmek isteyen herkes, dengeli beslenmelidir. Bu, diyabetli olanlar için de, olmayanlar için de geçerli bir kuraldır.Hangi Yiyeceklerde Şeker Vardır? Şeker Yersem Ne Olur? Çay şekeri, şeker ve şekerlemeler, reçel, marmelat, pekmez, bal, çikolata, dondurma, helva çeşitleri, hazır meyva suları, şekerli kurabiyeler, pasta ve tatlılar, kurutulmuş meyvalar ve meşrubatlar gibi yiyecek ve içeceklerin içindeki şekerler vücudunuzda hızlı bir şekilde glikoza çevrilerek kana geçerler ve kan şekerinizde ani yükselmeler meydana getirirler. Yüksek kan şekeri sağlığınız için arzu edilen bir durum olmadığından bu tür yiyeceklerin diyetisyene danışılmadan beslenme planında yer almaması gereklidir.Hangi Yiyeceklerde Nişasta Vardır? Nişastalı Yiyecekleri Yerseniz Ne Olur? Ekmek, pirinç, makarna, patates, un, mısır, mercimek, kuru fasulye, nohut gibi yiyeceklerin içindeki nişasta vücudumuzda glikoza çevrilir, ancak bu tip yiyeceklerin içindeki nişastanın glikoza çevrilmesi yavaş olduğundan, kan şekeriniz daha geç ve daha yavaş yükselir. Posa içeriği yüksek olan nişastalı yiyecekler (kepekli ekmek, bulgur, kuru baklagiller gibi), düşük posalı nişastalı yiyeceklere göre (beyaz ekmek, patates, pirinç) kan şekerinizin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlarlar.Hangi Yiyeceklerde Protein Vardır? Kırmız et, balık, tavuk, süt, süt ürünleri ve yumurta gibi yiyeceklerde bulunan proteinler vücut dokularınızın gelişmesini ve gerektiğinde onarılmasını sağlar. Proteinler ayrıca enerji elde etmek amacıyla da kullanılabilir.İyi kontrollü şeker hastalığında günlük protein ihtiyacı yetişkinler için; ideal vücut ağırlığının 0.8, çocuklar için 1.5-3 ile çarpımı ile bulunur. Ancak kan şekerinizin uzun süre kontrollü olmaması böbreklerinizi etkileyebilir. Böyle bir durumda alacağınız protein kısıtlanır.Hangi Yiyeceklerde Yağ Vardır? Zeytinyağı, ayçiçeğiyağı, mısırözüyağı, soyayağı gibi sıvıyağlar margarin, kahvaltılık yağ, krema, mayonez, ayrıca salam, sucuk, pastırma gibi et ürünleri, fındık, fıstık, ayçekirdeği gibi kuruyemişler yağ bakımından zengin yiyeceklerimizdir.Daha Az Tuz Tüketmek Neden Önemlidir?İnsanlar çok zaman, vücutlarının ihtiyaç duyduğu miktardan biraz daha fazla tuz yer. Bu fazla tuz, bazı insanlarda tansiyonun aşırı yükselmesine neden olabilir. Diyabetlilerde tansiyonun yüksek olma olasılığı, diyabetli olmayanlardan çok daha fazladır. Yüksek tansiyon ve diyabet, tehlikeli bir ikilidir. Aldığınız tuz miktarını azaltmak için yemekleri pişirirken daha az tuz kullanın ve sofradaki tuzluğu ortadan kaldırın. Konservelenmiş, kutulanmış ya da saklanmak üzere tuzlanmış besinlerden çok az tüketin. Hazır çorbalar, dondurularak hazırlanmış gıdalar ve benzeri besinler tuz bakımından genellikle zengindir.Daha Az Yağ, Özellikle Daha Az Hayvansal Yağ Tüketmek Neden Önemlidir? Daha az yağ özelliklede daha az doymuş yağ tüketin. Bu önerinin hedefi, kalp sağlığıyla ilgili riskleri azaltmaktır. Kandaki kolesterol düzeyinin yüksek olması, kalp krizini davet eden etkenlerden biridir. Kolesterol vücutta da üretilen bir tür yağdır ve kandaki kolesterol düzeyinin çok yüksek olması, kan damarlarını tıkayabilir. Besinlerimizdeki yağı ve özellikle de hayvansal yağı azaltmak, kan kolesterol düzeyinin düşürülmesine yardım eder.Kalp Sağlığını Korumak Için Ne Yapmalıyız?•Balıketi ve tavuğun beyaz etini, kırmızı ete (koyun, dana gibi) tercih ediniz, kırmızı etin mümkün olduğunca yağsız kısımlarını yiyiniz.•Etli yemeklere ayrıca yağ eklemeyiniz.•Yemeklere koyduğunuz yağ miktarını azaltınız, katıyağ yerine sıvıyağ özellikle zeytinyağı kullanınız. Kızartma yerine haşlama ve ızgarayı tercih ediniz.• Haftada bir veya iki yumurtadan fazlasını yemeyiniz.•Sakatatları (karaciğer, beyin, böbrek gibi) yemeyiniz.•Yarım yağlı veya yağsız diyet sütlerini tercih ediniz, diyette bu şekilde azalan yağ miktarını salata veya yemeklere zeytinyağı ilavesi ile karşılayınız.•Kahvaltıda tereyağı yerine margarin kullanınız ve doymamış yağ asidi içeriği yüksek olan margarinleri tercih ediniz.•Kuyrukyağı ve iç yağı kesinlikle kullanmayınız.• Yemekleriniz pişirilirken daha az tuz konulmasını sağlayınız ve tabağınızdaki yemeğin tadına bakmadan tuz ilave etme alışkanlığından vazgeçiniz.Değişim Listesi Nedir? Hastalığınızın bulgularına, sosyoekonomik ve kültürel durumunuz ile beslenme alışkanlıklarınıza uygun biçimde beslenme tedaviniz düzenlenirken, öğün planlaması yapabilmeniz için yiyecek değişim listelerinden yararlanılır.Bu listeler enerji ve besin öğeleri değerleri birbirine denk olan besinlerin “değişim” adı altında aynı grupta toplanması ile oluşturulmuştur.Değişim listelerinde besinler süt, et, ekmek, sebze, meyva, yağ ve kuru baklagiller olmak üzere 7 grupta toplanmıştır. Her bir grupta birbirinin yerine geçebilecek yiyeceklerin adı, pratik ölçüsü ve gram olarak miktarı belirlenmiştir. Günlük enerji ve besin öğeleri gereksiniminize göre, bu gruplardan her gün belirli miktarda besin seçilerek beslenme planınız düzenlenir ve siz her bir grup için kendinize verilen değişim sayısını geçmemek koşuluyla bu listelerden seçim yapabilirsiniz.Kaynak:  Bu haber çalışması Hacettepe Üni. İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Diyabet ve Beslenme Rehberi’nden yararlanılarak hazırlanmıştırhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/diyabet-hastalari-icin-bilimsel-beslenme-onerileri

Ara Öğün Yemek Önerileri

Ara Öğün Yemek Önerileri

Doğru ve sağlıklı beslenmek için yaşamınıza uygun bir beslenme planı hazırlamanız çok önemli. Sağlıklı beslenip güzel bir vücuda sahip olmak istiyosanız kendinize mutlaka bir beslenme planı hazırlalısınız. Sabah, öğle ve akşam yemeklerinizi ihmal etmeden ara öğünlerinizde de yediklerinize dikkat ederseniz, istediğiniz gibi sağlıklı ve zayıf olabilirsiniz.Ana öğünler kadar ara öğünlerinde payı büyüktür. sizlere bu yazımızda ara öğün için uzman önerilerinden bahsediyoruz. Ara öğün beslenmelerinde neler yenmeli ve nelere dikkat edilmeli bu yazımızda öğreneceksiniz;)Sabah on gibi uyanarak öğlene kadar ara öğün yapmanıza gerek kalmayabilir. Fakat sabah yedide kahvaltı yapıyor ve öğlen birden önce yemek yiyemiyorsanız, vücudunuzun ara öğüne ihtiyacı olabilir. Ancak burada en önemlisi, kendi bedeninizi dinlemeniz. Kendinizi diğer insanların şablonlarına adapte etmeyin. Başka birisi için doğru olan, sizin için doğru olmayabilir. Ara öğün nedir? Ara öğün tüketimi, kan şekerinizi dengede tutarak çabuk acıkmayı ve bir sonraki öğünde çok fazla yemeyi engellerken metabolizma hızını da artırır. Ve unutmayın ki metobolizmanız ne kadar hızlı çalışırsa o kadar kilo kaybı yaşarsınız. Ancak herkes ara öğün yemek zorunda değildir. Bununla birlikte ara öğün tüketmek `zorunda olan` şeker hastaları, reaktif hipoglisemi sorunu ve mide rahatsızlıkları olan hastalar vardır ki bu grup ara öğün tüketmek zorundadır.Ara öğün önemi büyüktür. Çünkü kilo kontrolünüzü sağlar. Ara öğünle hem kilo kontrolü sağlamak hem de mide ve bağırsak sisteminizi rahatlatmak daha kolaydır. Bu konuda algılamada yanlışlıklar olduğunu da görüyorum. En önemlisi miktarın ne olduğu? Ana öğünde fazla yediyseniz, bir de ara öğün yerseniz tabii ki kilo alırsınız. Her öğünde olduğu gibi ara öğünlerde de porsiyon miktarları küçük olmalıdır. Çünkü gereğinden fazla tüketilen her besin vücutta yağa dönüşür.Ara öğünde ne yemeli?Bünyanizi kaloorifer kazanı gibi düşünün. Vücudu rölantide çalıştırmak, enerji harcamasında daha etkili olur. Günlük 1500 kalorilik yiyecek toplamını 2 öğün yerine 5 öğünde tüketmeniz, daha fazla enerji harcamanızı sağlar. Çünkü her yediğiniz besinle tüm sindirim sistemi çalıştığı yediğinizin yanma enerjisiyle birlikte kilo vermek kolaylaşıyor. Kesinlikle ara öğünü sadece kilo verme olarak düşünmeyin. Gaz ve sindirim şikayetiniz varsa ve çok hızlı yemek yiyorsanız, öğünleri bölerek yemek çok daha sağlıklı.Ara öğün faydalıdır ama ara öğünlerde ne tür besinler tüketildiği de çok önemlidir. Genelde ara öğün denildiğinde kişilerin aklına abur cuburlar, yağlı ve şekerli yiyecekler gelir. Fakat ara öğünlerde bu tür besinleri tüketmek, kilo almanızla sonuçlanacaktır. Özellikle şekerli besinleri tüketmek, kan şekerinde ani yükselmelere ve sonrasında ani düşüşlere sebep olacaktır.Ara öğün beslenmeleriKilonuzu kontrol altında tutmak, formda kalmak ve kan şekerinizi dengelemek için ara öğünlerde 100-200 kalori civarında sağlıklı seçimler yapmalısınız. Taze ve kuru meyveler, kolay taşınması açısından iyi birer ara öğün alternatifidir. Beraberinde süt, yoğurt veya ceviz ile tüketimiyse, daha dengeli ve tok tutan seçimlerdir. Ara öğünlerde lifli besinler tüketmeye özen göstermelisiniz. Çünkü lifli besinlerin midede ara öğün satleri kalma süreleri fazla olduğundan daha uzun süre tok tutarlar. Meyve ve sebzeler, tam tahıl ürünleri, lifli besinler arasına girmektedir. Light adı altındaki ürünlerin tüketimine de dikkat edilmelidir. Ara öğün için tercih edilebilir fakat `nasıl olsa light, kalorisi daha az` diye bir oturuşta 1-2 paket bitirmenin size yarardan çok zararı olacaktır. Ara öğünlerde, ana öğün değil ara öğün alındığınızı aklınızdan çıkartmamalısınız. Ara öğünlerde, tüketeceğiniz besinlerde farklılıklar yaratabilirsiniz

http://www.ulkemiz.com/ara-ogun-yemek-onerileri

Kaplıca Tedavisinin Yararları

Kaplıca Tedavisinin Yararlı Olduğu Durumlar Kaplıca tesislerinin kullandıkları termal suların fiziko-kimyasal özelliklerine göre endikasyonları Kaplıcalar Yönetmeliği uyarınca Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmektedir. Hastalıkların çeşidine göre uygun kaplıca suyunun seçimi, yararlanma teknikleri ve süreleri bir doktor tavsiyesi ile yapılmalıdır. Genel olarak kaplıca tedavisi aşağıda belirtilen durumlarda yararlıdır.  -Solunum Sistemi Hastalıkları  Astma bronşiyal, Aronik bronşit, Alerjik üst solunum yolu hastalıkları, Pnömokonyoz'dır. Bu tür hastalıklarda daha çok klimaterapi uygulanmaktadır.  -Cilt Hastalıkları Egzema, Akne, Psöriasis, Nörodermit, Kronik rezidüel ürtiker'dir. -Kas- İskelet Sistemi Hastalıkları   Dejeneratif eklem hastalıkları(Kireçlenmeler), Yumuşak doku romatizmaları, Bazı inflamatuar romatizmal hastalıklar (örneğin Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit), Ortopedik girişimler sonrası, Travmalar sonrası'dır. Bu tür hastalıklarda daha çok banyo kürleri uygulanmaktadır.  -Kalp-Dolaşım Sistemi Hastalıkları  Kompanse kalp yetmezliği, Fonksiyonel dolaşım bozukluğu, Esansiyel hipertansiyon, Varisler, Periferik arter hastalıkları, Esansiyel hipontansiyon (özellikle ortostatik)'dır. Bu tür hastalıklarda daha çok banyo ve iklim kürleri uygulanmaktadır.  -Mide-Bağırsak- Metabolizma Hastalıkları  Mide hastalıkları, Şeker hastalığı, Obesite, Gut, Karaciğer-Safra kesesi fonksiyonel yetmezlikleri'dir. Bu tür hastalıklarda içme kürleri ve şifalı çamur ağırlıklı olarak uygulanmaktadır.  -Böbrek ve İdrar Yoları Hastalıkları  Kronik piyelonefrit,Kronik sistit, Kronik prostatit, Böbrek taşları, Fonsiyonel yetmezlik'dir . Bu tür hastalıklarda içme kürü, şifalı çamur ve banyo kürü ağırlıklı olarak uygulanmaktadır.  -Kadın- Doğum Hastalıkları  Genital organların müzmin hastalıkları,Vejetatif over yetmezliği, Fonksiyonel sterilite (kısırlık), Ameliyatlar sonrası adhezyon profilaksisi, Dismenore(ağrılı ve zor adet görme), Fluor (genital akıntı). . Bu tür hastalıklarda daha çok banyo kürü uygulanmaktadır.  -Nörolojik Hastalıklar  Merkezi ve periferik kronik inflamatuar hastalıklar, Omurga hastalıkları, Travmatik lezyonlar, Spastik paraliziler, Nöro ve myopatiler, Vasküler nörolojik hastalıklar, inme rehabilitasyonu, Nöro-vejetatif distoni'dir.

http://www.ulkemiz.com/kaplica-tedavisinin-yararlari

Talassoterapi - Deniz Kürleri

Talasoterapi;koruyucu ve tedavi edici ve/veya kür amaçlı olarak tıbbi gözetim ve denetim altında, deniz ve çevresine özgü tüm yararlı etkenlerin, yani deniz iklimi, deniz suyu, deniz çamurları, yosunlar, kum ve denizden elde edilen diğer maddelerin kombine olarak değişik yöntemlerle kullanıldığı bir tedavi sistemidir.Isıtılmış deniz suyunun terapi amaçlı kullanımı antik çağlara dayanmaktadır. Termalizmde yüzyıllar süren doğal evrim, talasoterapiyi ortaya çıkarmıştır. Sadece deniz kıyılarında kurulabilen Talasoterapi Merkezleri, insan sağlığına gerekli olan iyileştirici gücünü denizden almaktadır. Talasoterapi zengin vücut ve yüz bakım programları ile deniz iklimi ve bol güneş sayesinde, vücudun ve zihnin tümüyle yenilenmesini, güzelleşmesini ve pozitif enerji depolamasını sağlamaktadır. Deniz ve ikliminin kür tarzında uygulanma yöntemi olan talaso bakımlarını SPA bakımlarından ayıran özellik sıcak deniz suyu ile yapılan özel talaso bakımları ile metabolizma hızlanır ve yoğun olarak mineral alımı sağlanır. Metabolizmanın hızlanması ve minerallerin vücuda nüfuz etmesi sonucunda yorgun olarak vücuttan toksin atılır. Bu da vücuttaki yağ yakımını kolaylaştırarak, kan dolaşımını hızlandırıcı endorfin (mutluluk) hormonunun salgılanmasını destekler ve toksinlerin atılmasını sağlar. Ayrıca talaso bakımları tam bir motivasyon kaynağı olmanın yanında zayıflama ve sağlıklı bir vücuda sahip olmada da önemli bir unsurdur.Türkiye’nin 3 tarafının denizle çevrili olması ve kıyıların deniz sıcaklıkları ile kimyasal içeriklerinin de değişiklik göstermesiülke turizmi için büyük bir avantaj sağlamaktadır.Deniz Suyu ve Deniz HavasıDeniz Suyunun ÖzellikleriDeniz suyu, içeriğinde bulunan eriyik mineral ve tuzlar nedeni ile maden suyu niteliği taşımaktadır. Bu nedenle 1 litresinde 1 gram mineral+tuz bulunan deniz suyu maden suyu olarak kabul edilmekte ve bu niteliğe sahip deniz suyunun sıcaklığı 20 C nin üzerinde bulunmaktadır. Deniz suyu, ısıtılarak bu sıcaklık elde edildiğinde ‘sıcak maden suyu’ olarak tanımlanır ve ‘kaplıca suyu’ niteliği kazanır.Litresinde 5.5 gram Sodyum, 8.5 gram Klorür içeren deniz veya göl suları da ‘tuzlu su’ sınıfına girmektedir.Deniz sularının analiz raporları incelendiğinde; Sodyum-Klorürlü, Kalsiyum ve Magnezyum-Sülfatlı bileşime sahip bir maden suyu olduğu görülmektedir. Deniz suyunda bunların dışında ikincil olarak, Potasyum ve Hidrokarbonat, üçüncül durumda da Flor, İyot, Fosfor, Demir, Silisyum, Rubidyum, Lityum ve Arsen gibi elementler yer almaktadır.Ayrıca denizde bulunan bazı canlı yapısının antibiyotik hormonsal ve bakterio-statik maddelerden dolayı bio-katalizör etkisiyle deniz suyuna tedavi edici özellikler kazandırmaktadır.Deniz Havasının ÖzellikleriDeniz havası, deniz suyuyla sürekli temas halinde bulunması ve deniz suyunun buharlaşması sonucu bazı özellikler kazanmaktadır.Deniz suyunun bileşiminde bulunan Flor, deniz suyunu çözerek Oksijen atomunu, Oksijen atomu da deniz havası içindeki Ozon oluşumunu hızlandırmakta, bu nedenle Ozon değeri yüksek olan deniz havası temiz ve sağlıklı olarak kabul edilmektedir.Talassoterapide Uygulama Türleri ve YöntemleriTalassoterapi merkezleri, deniz kıyısında veya deniz kıyısından en fazla 1000 m. uzaklıkta kurulmalıdır. En uygunu, denizden doğrudan faydalanmak olmakla beraber, taşıma yoluyla sağlanan deniz suyundan faydalanıldığı merkezlerde su 48 saatten daha uzun süre bekletilmemeli, 50 C derecenin üzerinde ısıtılmamalıdır.Hem serbest yolla ve hem de doktor denetiminde yapılan deniz kürleri için, deniz suyunun 1 litresinde en az 1 gram, en çok 260 gram mineral+tuz bulunması, kür açısından en uygun deniz suyunda ise 1 litrede 34-36 gram dolayında eriyik mineral+tuz bulunması uygun görülmektedir. Deniz suyu ve havasından yararlanılarak aşağıda belirtilen kür uygulamaları yapılmaktadır.    Serbest deniz banyosu    Deniz kaplıca kürleri    Deniz suyu içme kürleri    Deniz çamuru kürleri    Solunum yolu ile kür    Deniz iklim kürleri Serbest Deniz BanyosuSerbest deniz kürleri, sağlıklı insanların doktor denetimi dışında deniz suyundan ve havasından yararlandığı uygulamalardır. Daha çok tatil ve dinlenme amacı ile yapılan bu tür uygulamalardan sağlıklı bir sonuç alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken bazı kurallar tavsiye edilmektedir.    Serbest deniz banyosu günde 2 kez yapılmalı ve en az 10 gün, normal olarak 21 günlük bir süreyi kapsamalıdır.    Deniz banyosu için su sıcaklıklarının 18-28 C arasında, en uygun sıcaklık değerleri ise 22-25 C olmalıdır.    Deniz suyu kirlenmesi 100 mililitre/1000 “E” koli değerinin üzerinde olan kıyı kesimlerinde denize girilmemelidir.    Banyo sırasında hava sıcaklıkları en az 20 C, normal olarak 25-28 C, en çok ise 32-34 C derece olmalıdır.    Deniz suyunun ve havasının sürekli yenilendiği, kısmen dalgalı ve esintili (dalga yüksekliğinin 1-1.5 metreyi, kıyı melteminin 6-8 metre/saniye hızı geçmemek kaydı ile) kıyı kesimlerinde denize girilmelidir. Deniz Suyu ile İçme KürleriDeniz suları ile soğuk ve sıcak içme kürleri de uygulanmaktadır. Bu yöntemde de uyulması gereken bazı kurallar bulunmaktadır.    İçme kürlerinde kullanılacak deniz suyunun, kıyısında kirlenme görülen denizlerde 5-6 km. açıktan ve 15-30 metre derinden alınması gerekmektedir.    İçme kürleri genel olarak günde 3 kez ve yemek aralarında yapılır. Normal koşullarda içilen su miktarı yaklaşık 0.5 litre/kişi/gün olarak belirlenir.    İçme kürü 1/3 ü özel işlem görmüş ve şişelenmiş deniz suyuna 2/3 oranında saf su veya meyve suyu katılarak yapılır.    Doktor denetiminde yapılan uygulamalarda içme kürlerinin süresi, sayısı ve su miktarları doktor tarafından belirlenir. Deniz Kaplıca Kürleri:Kaplıca suları ile yapılan kür uygulamaları aynı kurallar ve ölçüler çerçevesinde ısıtılmış deniz suyu ile de yapılmaktadır. Ancak deniz kaplıca kürlerinde özellikle sıra banyo, havuz banyosu, sualtı masajı ve deniz çamuru uygulamaları ile masaj ve beden eğitimi gibi bünye kuvvetlendirici uygulamalar önem taşımaktadır.Serbest deniz ve deniz kaplıca kürlerinde havuz kullanımları için aşağıdaki kurallar ve ölçülere uyulmalıdır.    Açık ve kapalı havuz uzunlukları 25, derinlikler ise 1.50 metreyi geçmemeli, kişi başına 3-4 m² alan öngörülmelidir.    Açık veya kapalı havuzlarda serbest deniz kürlerinin yapılabilmesi için su sıcaklığının 18-28 C, deniz kaplıca kürlerinin gerçekleştirilmesi için 28-36 C derece arasında tutulması zorunlu olduğundan havuzların çok yönlü kullanımını temin için havuz suyu sıcaklığını 20-36 C derece arasında tutabilecek veya değiştirebilecek bir ısıtma sistemi öngörülmelidir.    Doktor denetiminde yapılacak kapalı havuz kürlerinde gün/banyo/kişi yöntemi uygulanarak, bir kişi için 30 dakika banyo ve 60 dakika dinlenme olarak toplam 1.5 saatlik bir süre öngörülmelidir. Serbest kürlerde ise bu süre ziyaretçi eğilimlerine göre işletme tarafından belirlenmelidir. Deniz Çamuru Banyoları:Bu tür uygulamalar gel-git olayının etkili olduğu deniz kıyılarında oluşan organik-inorganik bileşime sahip deniz çamurunun ısıtılması ile yapılır.Genel Talassoterapi UygulamalarıTalasso PoolKas gücünün arttırılması, hamilelerin kolay bir doğuma hazırlanmaları, kilo problemi olanların zayıflayabilmeleri için ideal bir yöntemdir. Isıtılmış basınçlı deniz suyu ile dolu olan havuzda profesyonel jimnastik hocası ve fizyoterapist ile çeşitli hareketler yapılır.Afüzyon Duşu MasajıYüzüstü uzanılarak üstten fıskiye ile verilen deniz suyunun yarattığı basınç gücü ile uygulanan bir masaj türüdür. Canlandırıcı, selülit giderici, doku düzenleyici, kan dolaşımını hızlandırıcı ve el masajına hazırlayıcı bir bakımdır. Vücudun direncini arttırıcı, cilt pürüzsüzleştirip güzelleştirici, bazal metabolizmayı düzenleyici ve vücudu dinlendirici bir etki yaratır.BalneoÖzel küvetlerde 35°C - 38°C sıcaklıktaki deniz suyu kullanılarak uygulanan bu yöntem de hidro masaj ile yosunların vücudu mineralize eden, zayıflatan, dolaşım sistemini hızlandıran ve dengeleyen etkisi bir araya getirilmistir. Uygulamaya özel yağlar eklendiğinde yosunların etkisi, bakımın niteliğine uygun olarak artar ve zayıflatma ve rahatlatma etkisi ortaya çıkar.Bacak DuşuBasınç ayarlı fıskiye ile verilen deniz suyuyla yapılan bir masaj türüdür. Varislerde, eklem romatizmasında, adale ve eklem ağrılarında önerilir. Selülit tedavisinde çok etkilidir. Ayrıca vücut direncini arttırır.PeelingBu bakim vücudu ölü hücrelerden arındırmak için uygulanır. Cildin dayanıklılığını arttırdığı için, temizlenen ve yenilenen cilde uygulanacak bakımlar, ürünlerin cilt tarafından daha kolay emilmesine yardımcı olur ve cildi pürüzsüzleştirir.Vücut BakımlarıDeniz suyu ve yosunu mineral yönden doğadaki en zengin ürünlerdir. Bu bakımlarla vücuda peeling uygulanarak ölü derinin atılması ve gözeneklerin açılması sağlanır. Ardından vücuda sürülen yosun maskesi (bodywrap) açılan gözeneklerden vücuda nüfuz eder. Vücut tarafından emilen mineraller ve ısının etkisiyle hizalanan metabolizma toksin atımını sağlar. Yosun maskesinin hem inceltici hem de anti-toksin etkisi vardır.Body Wrap Zayıflamada, dolaşım problemlerinde, gevsek cilt dokularına ton kazandırmada, cilt yenilemede kullanılan bu yöntem vücudun özel yosunlardan hazırlanan jel ile sarılması biçiminde uygulanır.Yosun MaskeleriDeniz yosunlarının etkisi ile vücutta kaybedilen mineralleri yenileyici, toksin giderici, vücudun su dengesini sağlayıcı bir etkiye neden olur.Göğüs BakımıGöğüsleri mükemmel bir biçime sokmak ve gerginliğini sağlamak için hazırlanan yoğun bir termik model maske kullanılır ve böylelikle göğüslere belli bir model ve form kazandırılır.Cilt BakımlarıSağlık ve güzellik birbirinden ayrılmaz iki faktördür. Güzel ve parlak görünen bir cilt insanin kendini temiz ve mutlu hissetmesini sağlar. Bu nedenle cilt bakimi bir Wellness ürünüdür. Sağlıklı ve bakımlı bir cilt için, cildin ihtiyaçlarının saptanması, belli aralıklarda derinlemesine temizlenmesi ve uygun destekleyici maskelerin uygulanması gerekmektedir. Bu, cildin yıpranmasını ve yaşlanmasını geciktirir.Temel Cilt Bakımı/B>Cildin derinlemesine temizlenerek cilt tipine ve gereksinimine uygun olarak seçilen maskelerle canlandırılması biçiminde uygulanan temel bir bakimdir.Özel Cilt BakımıCildin derinlemesine temizlenerek cilt tipine ve gereksinimine uygun olarak seçilen maskelerle ve ampullerle uygulanan özel bir cilt bakımıdır.Göz Çevresi BakımıGöz çevresindeki torbalanmaları ve yorgunluğu gideren maskenin özel rahatlatıcı etkisi ile gözler dinlenir ve yaşlılık etkileri azalır, göz çevresinin daha genç görünmesini sağlar.Dekolte BakımıDekolte bölgesindeki cilt üzerinde günlük hayatın oluşturduğu olumsuzlukları giderici, ölü deri dokusunu temizleyici maskelerin kullanıldığı bir bakımdır. Yenileyici ve cildi gençleştirici özelliği vardır.Talassoterapinin Olumlu Etki Yaptığı HastalıklarSerbest Deniz Banyosu ve Deniz İklim Kürlerinin Olumlu Etki Yaptığı Hastalıklar    Deri hastalıkları    Sinir yorgunlukları    Bünyesel yorgunluklar ve kasları güçlendirme    Solunum yolu rahatsızlıkları Doktor Denetiminde Yapılan Deniz Kürlerinin Olumlu Etki Yaptığı Hastalıklar    Deniz Kaplıca Banyoları             1. Romatizmal hastalıklar            2. Deri hastalıkları            3. Kan dolaşımı ve kalp hastalıkları            4. Sinir ve bünye yorgunluğu    Deniz Suyu İçme Kürleri           1. Mide ve bağırsak hastalıkları           2. Karaciğer-safra kesesi hastalıkları           3. Kan zayıflığı hastalıkları           4. Beslenme bozukluğu hastalıkları    Solunum Yolu ile Kürler           1. Astım           2. BronşitAyrıca deniz banyosu ve içme kürleri sonucunda, deniz suyunda ender element olarak bulunan fosfor düşünme yeteneği ve hücre çoğalması, Kalsiyum-Flor diş sağlığı, Demir-Kobalt kan dolaşımı, İyot ise gutlar üzerinde olumlu etki yapmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/talassoterapi-deniz-kurleri

Alerji nedir, tanısı ve tedavisi nasıl yapılır?

Alerji nedir, tanısı ve tedavisi nasıl yapılır?

Alerji, genel anlamıyla aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin aşırı duyarlılık göstermesidir.

http://www.ulkemiz.com/alerji-nedir-tanisi-ve-tedavisi-nasil-yapilir

Tiroid bozukluğunun en önemli 13 belirtisi

Tiroid bozukluğunun en önemli 13 belirtisi

Tiroid bezi insan vücudunda çok önemli rol oynar, bedendeki birçok aktiviteyi kontrol eder ve hormonların yapımını sağlar. Tiroid bezi, endokrin bezlerinizden sadece bir tanesidir.

http://www.ulkemiz.com/tiroid-bozuklugunun-en-onemli-13-belirtisi

Reflüye karşı dikkat edilmesi gereken 10 yiyecek!

Reflüye karşı dikkat edilmesi gereken 10 yiyecek!

Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü hastalığı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması nedeni ile oluşur.

http://www.ulkemiz.com/refluye-karsi-dikkat-edilmesi-gereken-10-yiyecek

Kanserden korunmada, sarımsak ve soğan mucizesi

Kanserden korunmada, sarımsak ve soğan mucizesi

Kanserle mücadelede doğru besinlerin tüketilmesinin büyük önem taşıdığını söyleyen Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Erkan Topuz, ‘Kanserin engellenmesi ve kanser tedavisinin başarıyla sonuç vermesi; lifli gıdaların yanı sıra, koyu renkli sebzelerle de mümkün oluyor.

http://www.ulkemiz.com/kanserden-korunmada-sarimsak-ve-sogan-mucizesi

Nar kabuğu mucizesi

Nar kabuğu mucizesi

Tacıyla adeta meyvelerin kralı olan nar, her derde deva bir ilaçtır. Nar bağışıklık sistemini güçlendirerek, bizleri başta kanser olmak üzere pek çok hastalıktan da korumaktadır.

http://www.ulkemiz.com/nar-kabugu-mucizesi

C. leptosoma Türleri Hakkında Genel Bilgi

C. leptosoma Türleri Hakkında Genel Bilgi

Her şey sevgili arkadaşım A. KESKİN’ e ait C.leptosoma türlerini görmekle başladı.

http://www.ulkemiz.com/c-leptosoma-turleri-hakkinda-genel-bilgi

Penis Nereden Geliyor?

Penis Nereden Geliyor?

Yılanların bacağı olsaydı, bulunacakları yerde bulunan cılız iki çıkıntı; bu yılan embriyosunun ikili penisinin başlangıç noktası..

http://www.ulkemiz.com/penis-nereden-geliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0