Arama Sonuçları..

Toplam 693 kayıt bulundu.
Kanser Biyoİşaretlerini Tespit Edebilen Teknoloji

Kanser Biyoİşaretlerini Tespit Edebilen Teknoloji

Nano Letters dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, Wake Forest Baptist Medical Center’dan araştırmacılar; nükleik asitleri hastalık işaretleri olarak tespit edebilecek yeni bir teknoloji geliştirmeyi başardı. Araştırmacılar bu gelişmeyi çok güçlü bir potansiyel taşıyan başlangıç olarak niteliyorlar, çünkü bu metot ile kanserden ebola virüsüne kadar birçok hastalığı hastaya, hastanın sağlıklı dokularına veya derisine zarar vermeden teşhis etmek ve tanı koymak mümkün olacak.

http://www.ulkemiz.com/kanser-biyoisaretlerini-tespit-edebilen-teknoloji

Kuş Gözleminde Kullanılan Malzemeler

Dürbün ve Teleskop Dürbün kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Kullandığımız dürbün ne kadar kaliteli olursa yapacağımız gözlemde o kadar zevkli olur. Gözlemci, dürbününü seçerken bazı noktaları göz önünde bulundurmalıdır. Sonuçta her dürbün ile kuş gözlemi yapılmaz. Eğer bir dürbünümüz yoksa, yapacağımız ilk iş bir dürbün almak olacaktır. Dürbünümüzü, konusunda uzman ve daha sonra bize teknik destek sağlayabilecek yerlerden almalıyız. Aksi takdirde, bir arıza durumda sorun yaşayabiliriz. Satın alacağımız ya da gözleme götüreceğimiz dürbünü seçmeden önce gözlem için en ideal dürbün nasıldır bunu belirleyelim. Gözlem yapacağımız dürbünde arayacağımız ilk özellik görüntü kalitesidir. Peki bir dürbünün kaliteli görüntü verdiğini nasıl anlarız? Bütün dürbünlerin üzerinde bazı sayılar vardır. Örneğin:6x42, 10x50 gibi. Buradaki sayılardan ilki (örneğin 6x42 büyütmedeki 6 rakamı) dürbünün Okülerinin, diğer sayı ise (42) dürbünün Objektif lensinin mm değerinden çapını ifade eder. Bu sayılar kuş gözlem için iyi bir dürbün almamızda bize yardımcı olurlar. Bir dürbünün kuş gözlem için uygun olup olmadığını anlamak için o dürbünün “Büyütme Değeri”ne bakarı. Dürbünün büyütme değerini, Objektif lens çapını Oküler Çapına bölerek bulabiliriz. Büyütme değeri 5-7 arasında olan dürbünler kuş gözlem için idealdir. Yukarıda ki örnek için Büyütme değeri 42/6=7’dir. Objektif lens çapı ne kadar büyük olursa dürbün o kadar çok ışık toplar. Büyük lense sahip dürbünler iyi ışık topladığından güzel görüntü verir. Bu tip dürbünler ışık şiddetinin düşük olduğunu, sabaha karşı, akşama doğru gibi kapalı havalarda gözlem yapmak için idealdir. Büyük mercekli dürbünlerin dezavantajı ise, büyük merceğe sahip oldukları için boyutları büyük ve ağırlıkları fazladır. Bu dürbünler uzun süreli yapılan gözlemlerde, gözlemciyi yorabilir. Eğer ışık şiddetinin düşük olduğu zamanlarda ve yerlerde gözlem yapmayacaksak mercek çapı küçük olan dürbünleri tercih etmeliyiz. Dürbünümüzde arayacağımız diğer özellikler ise şöyle olmalıdır; -Dürbünümüz demir ya da benzeri malzemelerden değil, plastik gibi hafif ve herhangi bir darbe anında merceğe zarar vermeyecek malzemeden yapılmış olmalıdır. Bu tür dürbünler ayrıca hafif oldukları için fazla ağırlık yapmazlar. -Dürbünümüz, elimizin büyüklüğüne uygun olmalı ve parmaklarımız ayar vidalarına rahatlıkla yetişebilmelidir. -Dürbünle baktığımızda nesneleri normal şekillerinde görmeliyiz. Ayrıca dürbünün ışığı halkalar biçiminde gösterip göstermediğine de dikkat etmeliyiz. Teleskoplar dürbünlere göre daha büyük, ağır ve kullanması deneyim isteyen aletlerdir. Teleskopların büyütme gücü x20 ve üzeridir. Bu büyütmeye sahip aletlerin gözlem esnasında titremesi görüntüyü bozar, bunun için teleskoplar, üçayakla (tripod) birlikte kullanılırlar. Bilimsel bir çalışma yapmıyor ve sürekli yerimizi değiştiriyorsak, gözlemimize teleskop götürmeye gerek yoktur. Çünkü bir teleskopu arazide saatlerce taşımak oldukça zordur ve gözlem açısından pratik değildir. Eğer teleskop alacaksak dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: -Teleskopumuz plastik malzemeden yapılmış olmalıdır. -Gözü yoran düz teleskoplar yerine üstten bakmalı teleskopları tercih etmeliyiz.   Arazi Rehberi Arazi Rehberi, dürbün ve not defteri ile birlikte kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Eğer uzman bir ornitolog değilseniz yanınızda mutlaka iyi bir Arazi Rehberi bulundurmanız gerekir. İyi bir Arazi Rehberi nasıl olmalıdır? Arazi Rehberi içinde, kendisine konu edindiği bölgenin kuş türlerine ait resim, fotoğraf, dağılım haritası, boy, kilo gibi özellikleri anlatır. Türkiye, Batı Palearktik Bölge olarak adlandırdığımız Kuzey Afrika’yı, Avrupa’nın tamamını, Asya’nın Batısını ve Ortadoğu’yu içine alan bölgede yer alır. Bir Arazi Rehberi alırken önce bu özelliğe dikkat etmeliyiz. Arazi rehberlerinde kuşların isimleri, Latince ve kitabın yayınlandığı dilde olarak yazılı olmalıdır. Kitap kaliteli fotoğraf ve resimlerle her kuş türünün çeşitlenmesini, yavru, erişkin birey, dişi ve erkekteki tüy dimorfizmini, kuşun uçuş şeklini varsa albino bireyleri ve kuşun doğal ortamını göstermelidir. Bunların dışında kuş türünün çok karakteristik bir özelliği varsa bunu fotoğraf ya da resimle göstermelidir. İyi bir Arazi Rehberi kuşun bulunduğu tehlike statüsünü, türü tehdit eden unsurları da içine alan kısa bir açıklama yapmalıdır. Arazi Rehberleri kuşları familyalar halinde (ya da fiziksel büyüklük sırasına göre) gösterir, çok iyi bir Arazi Rehberi alıp hangi familyanın hangi sayfalarda bulunduğu ve kuş familyalarının özelliklerini iyi biliyorsak yeni gördüğümüz bir kuşu teşhis etmemiz kolaylaşır. Arazi rehberlerinde ayrıca her türün dağılımını gösteren haritalar bulunur. Bu haritalar kuş türünün; -Göç Yolunu -Yerli Olduğu Bölgeyi -Kışı Geçirdiği Bölgeyi -Yazı Geçirdiği Bölgeyi -Populasyonun Tehlikede Olduğu Bölgeyi -Çok Seyrek Uğradı Bölgeyi gösterir. Bu bilgiler harita üzerinde genelde her bilgi bir renk veya şekille ifade edilmiş biçimde gösterir. Bu harita “Dağılım Haritası” olarak adlandırılır ve haritalarla ilgili bilgi kitabın en başında aşağıdaki şekilde olduğu gibi verilir. Arazi rehber kitabımızı çok iyi bir şekilde ciltlemeli ve dış etkilerden korumak için özel bir çanta içerisinde saklamalıyız. Arazide Arazi Rehberimıza çok dikkat etmeliyiz. Yeni gördüğümüz bir türü hemen Arazi Rehberindan bulmaya kalkışmamalı ilk önce türün özelliklerini not defterimize not etmeli gözlem bitince ya da bir boşluk anında Arazi Rehberindan gördüğümüz kuşun hangi tür olduğuna bakmalıyız. Batı Palearktik bölgenin ve Türkiye’nin kuşlarını konu edinen en iyi birkaç Arazi Rehberi şunlardır: -Collins Bird Guide -Parey Vogelbuch -The Raptor of Europe and The Middle East -Türkiye Kuşları -İ.Kiziroğlu III.Elbise Gözlem alanına gitmeden önce, gözlem alanının bulunduğu bölge ile ilgili bilgiler edinmeliyiz. Bu bilgiler gözlememiz öncesinde ve sonrasında çok işe yarayacaktır. Gözlem bölgesi ile ilgili edindiğimiz arazi yapısı ve hava durumu bilgileri elbise seçimimizde bize yardımcı olacaktır. Hava durumu ve arazi yapısı ne olursa olsun, elbiselerimizle ilgili unutmayacağımız temel kurallar şunlardır; -Elbiselerimiz koyu renk tonlarında olmalıdır. Örneğin; koyu yeşil, kahverengi, gri gibi. Çünkü doğadaki birçok hayvan açık ve canlı renklerden ürker. Birçok kuş türünün de gözlerinin çok iyi gördüğünü düşünürsek, açık renkli kıyafetlerimizle kuşlar tarafından hemen fark ediliriz ve biz çok uzakta olsak bile ürküp kaçarlar. Bu durum bizim sağlıklı gözlem yapmamızı engelleyecektir. Ayrıca kuşların bizi fark etmemesi için doğada kamufle olmamız gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı koyu renkli kıyafetler giymeye özen göstermeliyiz. -Elbiselerimizle ilgili ikinci temel ilke ise ayakkabımızdır, seçtiğimiz ayakkabı mutlaka ayağımızı bileklerimizden sarmalı ve tabanı kalın olmalıdır. Terlik, sandalet ve bileğimizi sarmayan ayakkabılar arazi koşullarına ve gözlemin hareketliliğine göre her an ayağımızdan çıkabilir ve yaralanmalara sebep olabilirler. Bu iki temel kural dışında seçim yaparken gözlem alanımızın arazi ve hava şartlarını göz önünde bulundurmalıyız. Hava şartlarını önceden öğrendiğimiz için elbisemizi ona göre ayarlamalıyız. Hava şartları ne olursa olsun seçtiğimiz elbisenin kollarımızı ve bacaklarımızı tamamen örtmesine özen göstermeliyiz. Aksi taktirde gözlem alanında ki böceklerden hastalık kapabiliriz, otlardan ve ağaçlardan kollarımız ve bacaklarımız yaralanabilir. Seçtiğimiz kıyafetlerin bol cepli olması, not defteri ve kalemimizi koyacağımız yerlerin olması arazide bize fayda sağlar. Kayalık alanlarda ve dik yamaçlarda gözlem yapacaksak ayakkabımızın ayağımızı bileğimizden sarması, tabanının kalın ve dişli olmasına özen göstermeliyiz. Gözlemimizi sulak ve çamurlu alanlar da yapacaksak ayakkabımız bir bot olmalıdır ve ayağımızı sıkıca sarmalıdır. Yanımıza bizi yormayacak ve eşyalarımızı koyabileceğimiz küçük bir sırt çantası ile birlikte susuz kalma ihtimaline karşı su ihtiyacımızı karşılayabilecek birde matara almalıyız. Çantamız sağlam ve sırtımızı terletemeyecek şekilde olmalıdır. Sıcak ve yağmurlu havalara karşı şapka olmayı da ihmal etmemeliyiz. IV.Not Defteri Arazide gözlem yaparken elde ettiğimiz verileri kaydetmemiz gerekir, bunun için iyi ve kaplı bir not defteri kullanmalıyız. Not defterimizi yeni gördüğümüz kuş türlerinin çizimini, gözlemlediğimiz türlerin kaydını yapmak ve gözlem raporlarımızı yazmak için kullanırız. V.Ölçüm ve Araştırma Malzemeleri Gözlem yaptığımız bölgede materyal toplamak ve basit ölçümler yapmak için bazı aletlere ihtiyacımız olabilir. Gerekli gördüğümüz bu malzemeleri de almalıyız. Bu malzemelerden pens ve saklama kutuları arazide çok işimize yarayabilir. VI.İlk Yardım Malzemesi Gözlem yapmak için gittiğimiz yerler çoğunlukla doğal hayatın bozulmadan korunduğu yerler olduğu için, çok küçükte olsa bazı tehlikeleri içinde barındırmaktadır. Bu tehlikeler günlük hayatta karşılaşabileceğimiz tehlikeler gibide olabilir ya da ilk defa karşılaşacağımız durumlarda olabilir. Bütün bunlar için önlemimizi önceden almalıyız. Arazide en sık karşılaşılan olaylar; -Hafif yaralanmalar, sıyrıklar -Böcek sokmaları -Eklem incinmeleri -Sıcak havalarda burun kanaması ve tansiyon düşmesi Olarak sıralayabiliriz. Önceliği bu durumlara vererek, gözleme çıkmadan bir ilk yardım çantası hazırlamalıyız. Böcek sokmalarına karşı hassasiyeti fazla olan kişiler gözleme çıkmadan önce mutlaka yanlarına gerekli ilaçlarını da almalılar.

http://www.ulkemiz.com/kus-gozleminde-kullanilan-malzemeler

Fotoğraf ve Fotoğrafçılık Tarihi

Fotoğraf ve Fotoğrafçılık Tarihi

Bir güvercin yuvasının görüntüsüyle başladı fotoğrafçılık tarihi. Dünyada bilinen ilk fotoğraf emekli bir subay olan Joseph Nicephore Niepce tarafından bir yaz günü 1827 tarihinde çekilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/fotograf-ve-fotografcilik-tarihi

Android İçin En Kullanışlı 5 Fotoğraf Uygulaması

Android İçin En Kullanışlı 5 Fotoğraf Uygulaması

Android telefonlarınız için, en kullanışlı 5 fotoğraf uygulaması ile karşınızdayız. 1- Pixlr Express Autodesk firmasının fotoğraf düzenleme yazılımı. İçerisinde bir çok seçenek mevcut. Hatta bu uygulamayı listenin 1. sırasına koymamın nedeni budur. Uygulamadaki önemli özellikler şöyle;– İstediğiniz yere blur efekti uygulama– Fotoğrafın siyah beyaz olup istediğiniz renkteki kısımların renkli gözükmesi– Nois yani kumlanma giderme özelliği. Fotoğraflarınız daha temiz– Kırmızı göz giderme– Yüzlerce hazır efekt.Öncesi ve sonrası yaptığım bir çalışma:2- Snapseed İçerisinde bir çok hazır efekt barındıran ücretsiz bir uygulama olarak listemizin ikinci sırasında yer alıyor. Snapseed ile çektiğiniz fotoğraflarda yaptığınız değişikliklere inanamayacaksınız. Snapseed ile yapabileceğiniz bazı efektler: – Keskinlik verme ve detayları arttırma– Tek tıklama ile siyah beyaz yapma ve– Fotoğrafın istediğiniz yerini kırpma– Özel efektler – Drama– Tilt-Shift efekti– Çerçeve ekleme– Köşeleri karartma– İstediğiniz noktayı aydınlatma 3- PicsArtBu uygulama sayesinde kendi fotoğraflarınıza hazır efektler uygulayabilir veya hazır efektler üzerinde değişiklik yapabilirsiniz. Ayrıca program Instagram’a benzerliğiyle dikkat çekiyor. Üye olup kendi fotoğraflarınızı diğer kullanıcılarla paylaşabilmenize imkan sağlıyor. Uygulamanın diğer bir özelliği kolaj yapmanıza imkan sağlaması. Yani 4-5 tane fotoğrafı tek bir karede toplayıp kolaj yapabilmenizi sağlıyor. 4- PhotoGrid Fotoğraflarınızı kolaj yapmanızı sağlayan diğer bir uygulama. Bu uygulama sayesinde ızgara görünümlü, serbest, yüksek, tek, yada geniş olarak kolajlama yapabiliyorsunuz. Kolaj yaparken uygulayabileceğiniz bir çok efekt mevcut. Bunlara örnek olarak; fotoğrafların büyüklüğünü ayarlayabilirsiniz yada grid renklerini özelleştirebilirsiniz.5- Photo Studio Fotoğraflarınıza basit ve hızlı efektler verebileceğiniz aynı zamanda kolaj yapabileceğiniz ücretsiz bir uygulama.Yazar: Süleyman Aydınhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/android-icin-en-kullanisli-5-fotograf-uygulamasi

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım. Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım.Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Kaynakça:http://www.apple.com/tr/iphone/features/http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0Phone_5http://shiftdelete.net/iphone-5in-yamuldugu-ortaya-cikti-42022.htmlYazar: İsa Gürbüzhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/apple-iphone-5-ve-ozellikleri

Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison, yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti. İlköğrenimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı bir kişiliğe sahip olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi. Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı. Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison, Michael Faraday’ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868′de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin isteği üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Sattığı patentlerle kısa sürede önemli miktarda para kazandı. Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park‘ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı. 1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf(telefon) üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu. 1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı. 1887′de Menlo Park’tan New Jersey’deki West Orange’a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890′lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892′de ise Edison General Electric Company’nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti. İki kez evlenen Edison’un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi. Ampulün İcadı Edison bir dinleme gezisi sırasında metal fabrikatörü ve Amerika dinamo makinesinin imalatçısı Willam Wallace’ın yaptığı yeni elektrik lambasını gözden geçirmeye davet edildi. Edison tahta çerçeveyle hareket eden iki koldan ibaret basit cihazın karşısına grafit plaka iliştirilmişti. Her iki plakayı birleştiren elektrik akımı ve mavi ışık yayı gibi görünüyordu. Gözleri kamaştıran bu alev, grafit plakaları çabucak eritiveriyordu. Edison’un 40-50 iş arkadaşıyla işe koyulma tarzı, bilim araştırmaları tarihinde eşsizdir. Ara vermeden çalışıyorlardı. Atölyede yapılan ufak cam ampullerin içerisindeki hava, elektrik akımının kızgın hale getireceği maddenin yanmasına engel olmak için boşaltıyordu. Fakat esas mesele bu maddenin ne olacağı konusundaydı. Kimi maddeler çok az dayanabiliyor, kimileri çok pahalıya mal oluyordu. Halbuki Edison öylesine ucuz bir lamba yapmak istiyordu ki, herkes alıp evine takabilsin.Kömürleştirme işleminden geçmiş mukavva, hindistan cevizi kabuğu, mantar, hatta laboratuarı gezmeye gelen bir misafirin kızıl sakalından bir iki tel bile denendi. Durmadan çalışmak yüzünden Edison’un gözleri yanıyor, dayanılmaz sancılar veriyordu. Ama o bunları kimseye söylemiyor, sadece hatıra defterine kaydediyordu. Peşpeşe deneylerin sürdüğü bir gün asistanı “Artık bu işten vazgeçsek, çünkü şu ana kadar bine yakın deney yaptık ve hiçbirinden sonuç alamadık!” dedi. Edison hemen itiraz etti ve: “Bu doğru değil! Evet, amacımıza ulaşamadık ama hiçbir netice elde edemediğimiz doğru değildir. Çünkü aradığımız şeyin bin farklı yapılamama şeklini öğrenmiş olduk.” dedi. Bu Edison’un tarihe geçmiş en önemli sözüdür. 1879 Kasım’ında Edison bir gece yazı masasının başına oturmuş, sönük bir puroyu emerek ne yapacağını düşünüyordu. Dalgın dalgın ceketinin düğmelerinden birini çevirirken düğme koptu. Üstünden bir iplik parçası sarkıyordu. Birden yerinden fırladı, laboratuvara geçti ve teknisyenlerine iplik parçasını gösterdi. Bir yumak ip alıp, ufak parçalar halinde bölmelerini ve kömürleştirip lambaya takmalarını söyledi. Asistanları sonuç ummamakla beraber hemen söylenileni yaptılar. Edison’un bu fikri, çalışmalarından vazgeçmeden önce başvurulacak son çare gibi görülüyordu. Kömürleştirilen iplikler her seferinde kırılmasına rağmen bir tanesi kırılmadan lambaya takılabildi. Lambanın havası hemen boşaltıldı. Lambaya elektrik verildiğinde iplik kızdı ve tatlı sarı bir ışık meydana geldi. Edison ve arkadaşları ışığa büyülenmiş gibi bakıp, acaba ne kadar sürecek diye kara kara düşünüyorlardı. Ampul saatlerce sönmedi. Süren çalışmalar sonunda elektrik santrali yapmak, 900 binada elektrik şebekesi kurmak, binlerce sayaç yerleştirmek,duylarıyla beraber 14.000 ampul yapmak gerekti. 4 eylül 1882’de meşhur mucidin bir işareti üzerine akım verildiği zaman, bütün mahallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik hallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik ampulü yandı ve etrafa parlak, tatlı ışıklar saçılmaya başladı. Edison devrinin en büyük meraklısı ilan edildi. Herkes sadece lambaları değil, onu da görebilmek için akın etti. Edison’u tanımayan kimse kalmadı. Edison’un en önemli yeri Menlo Park, New Jersey’deki ilk endüstriyel araştırma laboratuarıydı. Sürekli olarak teknolojik keşifler ve geliştirmeler-iyileştirmeler yapmak gibi özel bir amaç için kurulmuş ilk kurumdu. Edison birçok icadını resmi olarak bu laboratuarda üretmiş, birçok çalışanı onun direktifleri doğrultusunda icatların araştırma ve geliştirmesinde görev almıştır. Elektrik mühendisi William Joseph Hammer, 1879 Aralık’ında Edison’un laboratuar asistanı olarak görevine başlamıştır. Telefon, fonograf, elektrikli tren, demir madeni ayıracı, elektrikli aydınlatma ve diğer birçok icatta büyük katkılarda bulunmuştur. Hammer’ı özel kılansa elektrik ampulünün icadındaki ve bu aletin geliştirme ve testleri sırasındaki çalışmalarıdır. Hammer 1880’de Edison’un lamba çalışmalarının şef mühendisi olmuş, bu mevkiideki ilk yılında Francis Robbins Upton’ın genel müdürlüğünü yaptığı fabrika 50.000 ampul üretmiştir. Edison’a göre Hammer elektrik ampulünün bir öncüsüdür. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/thomas-alva-edison-kimdir-ampulun-icadi

BAŞKOMUTAN TARİHİ MİLLİ PARKI

BAŞKOMUTAN TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : AFYON Adı : BAŞKOMUTAN TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1981 Alanı : 40.742 ha. Konumu : İç-Batı Anadolu’da Afyon, Kütahya ve Uşak illeri sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka, Ankara - İzmir karayolu , Antalya-Afyon karayolu ve İstanbul-Bursa-Eskişehir karayolu ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           26 Ağustos’ta Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz’da, 27-28 Ağustos’taki kanlı muharebelerle Kocatepe Bölgesi’ndeki düşman kuvvetleri sürülmüş ve 29 Ağustos’ta Afyon’a ulaşılmıştır. Beş gün geceli gündüzlü aralıksız süren meydan savaşının, Ulu Önder Atatürk’ün 26-30 Ağustos 1922 tarihinde bütün dünyayı şaşırtan bir başarı ile sonuçlandırdığı Kurtuluş Savaşı’nın geçtiği yörelerdeki tarihi olgular Başkomutan Tarihi Milli Parkı’nın ana kaynak değerini oluşturur.           Milli parkın en önemli kaynak değeri olan harp tarihi, arazinin jeolojik yapısı ve bitki örtüsüyle de desteklenmektedir.           Kocatepe ve Dumlupınar bölümlerinde yer alan ormanlık alanlar içerisinde bütün yıl su bulunan vadi boyları, pek çok endemik türleri kapsayan bitki örtüsü ve yaban hayatı zenginlikleri milli parkın diğer kaynak değerlerini oluşturur. Görünecek Yerler : Milli park sahası içerisindeki iki ana bölüm içinde yer alan Kocatepe ve Dumlupınar savaş alanları, şehitlikler ve anıtlar görülmesi gereken yerlerdir. Ayrıca ormanlık alanlardaki vadi boylarındaki bitki zenginliği ziyaretçileri etkileyici niteliktedir. Saha içerisinde ve Afyon şehir merkezi ile Dumlupınar\'da bulunan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin anılarını ve eşyalarını sergileyen müzeler de görülebilecek yerlerdir. Mevcut Hizmetler : Akören mevkiindeki günübirlik kullanım alanı, ziyaretçilere piknik yapma imkanı sunmaktadır. Konaklama : Ayrıca çadırlı ve karavanlı kamping mümkündür. Basit kamping için Çalköy Göleti ve çevresi rekreaktif amaçlı kullanıma uygundur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Afyon Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 272 2135351          Afyon DKMP Şube Müdürlüğü : 0 272 2131371

http://www.ulkemiz.com/baskomutan-tarihi-milli-parki


Bob Marley Kimdir ?

Bob Marley Kimdir ?

Tam adıyla Nesta Robert Bob Marley, 6 Şubat 1945 tarihinde dünyaya gelmiştir. Jamaikalı efsane sanatçı Bob Marley, henüz 5 yaşındayken, annesinin Kingston’ a taşınma kararının ardından yeni bir hayata başlamış ve ömrü boyunca en iyi arkadaşlarından biri olacak olan Bunny Livingston ile tanışmıştır. Ardından da arkadaşı ve ailesi ile birlikte yaşamışlardır. Bob ve Bunny, çocuk yaşlarından itibaren müzik ile uğraşmışlardır.Bob Marley, reggae müzik türünün Jamaika sınırlarından geçmesini sağlayarak, tüm dünyaya bu müziği yayabilmiş bir isimdir. Müzik ile ilgili kesimin büyük bir bölümü Marley’ i, reggae müziğin kralı olarak tanımlamıştır. Bob Marley, aynı zamanda gitarist, solist ve söz yazarıdır. Profesyonel olarak The Wailers grubu ile müziğe başlayan Bob, bu grupta Peter Tosh ve Bunny Livingston ile çalışmıştır. İlk hitleri ise “Simmer Down” çalışması olmuştur. İlerleyen zamanda ise bu üç isim de ayrı ayrı solo çalışmalarına imza atacaklardır.The Wailers grubunun dağılmasından sonra, üç kadın reggae sanatçısından oluşan “The I-Threes” isimli gruba yardımcı olan Bob Marley, düzenlediği ve yazdığı şarkılarda politik bir içerik kullanmış, bunu da basit ve sade bir üslupla ortaya çıkarmıştır. 1972 yılında, “Catch A Fire” isimli çalışmasını yayınlayan Bob Marley, 1973 yılında “Burnin’” ve 1975 yılındaki “Natty Dread” ve “Live” albümleri ile müzikal yaşamını sürdürmüştür. Avrupa ülkelerinde de beğeni ile takip edilmesi nedeniyle, Avrupa turneleri de düzenlemiştir.Bob Marley’ in en çok bilinen iki çalışmasından biri olan “Get Up, Stand Up”, sosyal karmaşayı konu edinen politik bir eserdir. “No Woman No Cry” isimli eseri ise bir diğer popüler eseridir ve politik bir yönü yoktur. Birleşmiş Milletler’in verdiği “Barış Madalyası”, 1978 yılında kendisine takdim edilmiştir. Afrika’da yokluk çeken insanlara yapılan insani yardımlara, şarkıları ile destek verdiği için, Bob Marley bu ödüle layık görülmüştür. Müzisyenliğinin yanı sıra, vicdanlı ve insancıl oluşu, Bob Marley’i farklı kılan başka yönleridir.Bob Marley’in dini de bir dönem konuşulmuş ve tartışılmıştır. Çok az kişinin inandığı Rastafarianizm dini, Bob Marley’ in seçmiş olduğu bir inanıştır. Bahsedilen inanış, eski Etiyopya’ dan çıkmıştır. Saçını sürekli “rasta” yapması da dini inancından ileri gelmiştir. Zaten Bob Marley, rastanın moda olarak kullanılmasına karşıdır. “Dreadlock”, rastanın gerçek ismi olsa da, bu tip saç stili, günümüzde de rasta olarak bilinmektedir.Bob Marley’in hayatı, 1977 yılında bir futbol maçı sırasında değişti. Top oynarken ayak baş parmağında bir yara açıldı. Bu yara nedeniyle deri kanseri olduğu anlaşıldı. Tedavi ve operasyonların bir gereği olarak, parmağının kesilmesi gereken Bob Marley, bu durumu kabul etmedi. Çünkü, inandığı Rastafarianizm dininde, ölülerin mezarlarına tek parça halinde getirilmeleri istenmekteydi.1981 yılında, sağlık durumu ağırlaşan Bob Marley, artık son günlerini yaşamak için gitmek istediği ülkesine, Jamaika’ ya, Almanya’ dan gelmekteydi. Uçakta durumu kritikleşen Marley, acil tıbbi müdehale için Miami’ ye indirildi. Ancak, tüm müdehalelere rağmen kurtarılamayan Marley, 11 Mayıs 1981 sabahında, henüz 36 yaşında iken hayatını kaybetti.Bob Marley’in son sözleri, oğlu Ziggy’ ye idi. Bu söz ise uzun bir dönem tüm dünyayı etkileyecek ve yeni nesillere çok yerinde bir öğüt olarak aktarılacaktı; “Para hayatı satın alamaz. “Jamaikalı reggae sanatçısı Bob Marley’in, 130′ un üzerinde plağı ve kitlelerce bilinen yüzlerce şarkısı vardır. Bob Marley, bir reggea efsanesi olarak kabul edilmektedir. Felsefesi ışığında söylediği sözler ise birçok gence ilham kaynağı ve rehber olmuştur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bob_Marley

http://www.ulkemiz.com/bob-marley-kimdir-

İğne deliği kamera nasıl yapılır?

İğne deliği kamera nasıl yapılır?

Teknoloji ne kadar ilerlese de fotoğrafın icadından bugüne fotoğrafın temel yapısında hiç bir değişim olmamıştır. O meşhur karanlık kutu hala aynı karanlık kutu.

http://www.ulkemiz.com/igne-deligi-kamera-nasil-yapilir

Fotoğraf makinesi nasıl çalışır?

Fotoğraf makinesi nasıl çalışır?

Fotoğraf makinelerinin günümüzde bin bir çeşidi var desek yalan olmaz. İşte bu makinelerin elektronik parçalarını çıkardığımız zaman geriye kalan ışık geçirmez bir kutudur.

http://www.ulkemiz.com/fotograf-makinesi-nasil-calisir

Ototrof Nedir? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

Ototrof Nedir? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

İnorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun Molekül zincirlerini üretebilen canlılara ototrof adı verilir.Ototrof: Işık enerjisi veya kimyasal enerji kullanarak, inorganik Maddelerden kendi organik besinini üretebilen canlıdır .Ototrof canlılar , inorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun molekül zincirlerini üretebilen canlılardır. Diğer bir anlatımla bu canlılar, yaşamsal etkinliklerini sürdürebilmek için gereksinme duydukları tüm organik bileşikleri, doğrudan doğruya inorganik bileşikleri sentezleyerek elde ederler. Bu canlılar, karbondioksidi indirgeyerek organik bileşikler sentezlerken, işlemin kimsayal karakteri dolayısıyla enerjiye gereksinim duyarlar. Bu enerji, ışık -büyük ölçüde güneş ışığı- ya da kimyasal enerjidir.Yeşil bitkilerin hepsi ototrof olup, ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirirler. Çoğunluğu toprağa bağlı olduğundan yer değiştiremezler.Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır:a) Fotoototroflar : Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler, Yeşil bitkiler , Mavi - yeşil algler , Kloroplast taşıyan protistalar ve bazı bakteriler bu gruptan canlılardır.b) Kemoototroflar : Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Işık enerjisi kullanılmaz. Sadece bazı bakteri türleri tarafından gerçekleştirilir. Klorofil ve kloroplastları yoktur. Kimyasal enerjiyi kullanarak CO2 ve H2O yu birleştirerek organik besin yaparlar.Ototrof Üzerine GörüşlerBu görüşe göre dünyamızdaki ilk meydana gelen canlı ototrof olup kendi besinini kendi üretir. Ototroflar hem kendi besinlerini hem de diğer canlıların yararlanabileceği besinleri ürettiğine göre karmaşık yapılıdır.canlılar bu görüşe göre basit bir ortamda oluşmuşlardır.Ototroflar yapısal bileşikleri ve enerji gereksinimleri için Fotosentez yada kemosentez yoluyla inorganik moleküllerden organik moleküller üretirler. Basit inorganik bileşiklerden organik bileşikler oluşturulması evrimsel açıdan ileri bir basamak gibi görülmektedir. Bu yüzden ototroflar gelişmiş canlılardır.. Bunlardan da diğer canlılar meydana gelmiştir. Ancak bugünkü anlamdaki otorofların, dünyanın oluştuğu ilk günlerdeki gibi olumsuz ve basit bir çevrede oluşması mümkün görülmemektedir.Bu görüş kompleks organizmaları çok uzun bir sürede basit canlıların oluşturduğu şeklinde bir görüş olan heterof görüşü ile çelişir.Ototrof canlıların kendi besinlerini kendileri yapabilecek şekilde karmaşık bir yapıya sahip olmaları için milyonlarca yıllık bir evrim geçirmeleri gerekir.bu yüzden hetetrof hipotezi ile çelişirBu görüşe göre ilk hetetrof hipotezinde olduğu gibi ilk atmosferde O2 nin olmayışı, canlı organizmalar meydana gelmeden önce inorganik maddelerden organik maddenin meydana gelmesi gibi olayları söz konusu değildir.Hem Ototrof, Hem Heterotrof Canlılar Bu gruptaki canlılara en güzel örnek böcekçil bitkilerdir. Böcekçil bitkiler azotça fakir topraklarda yaşamakta olup, topraktan alamadıkları azotu böcekleri yakalayarak onların proteinlerinden karşılarlar. Bu yönleriyle besini hazır aldıkları için heterotrofturlar. Böceği yakaladıktan sonra sindirim enzimlerini dış ortama salgılayarak, yakaladıkları böceği sindirir. Sonra onun amino asitlerini hücre içine alırlar.Böcekçil bitkiler aynı zamanda fotosentez yaparak nişasta ve diğer karbonhidratlarını kendileri üretirler. Bu yönleriyle ise besin ürettikleri için ototrofturlar.

http://www.ulkemiz.com/ototrof-nedir-ototrof-canlilar-nelerdir-

Arduıno Nedir ?

Arduıno Nedir ?

Arduıona; Wiring dilinin bir uygulamasını içeren geliştirme ortamından oluşan bir fiziksel programlama platformudur. Basit olarak arduıonalara yazımızın devamında geliştirme kartları olarak adlandıracağız. Bu kartlar kullanıcının daha kolay geliştirebilmesi için bilgisayar üzerinde çalışan; Macromedia Flash, Processing, Max/MSP, Pure Data, SuperCollider gibi programlar ile de geliştirilebilir.Kartların yapısı ve donanımını incelemek gerekirse : Her kartın üzerinde Atmel AVR mikrodenetleyici 5V regüle entegresi, 16 MHZ kristal osilatör bulunur. Kartların çeşidine göre osilatör değişiklik gösterebilir; bunlar istisnai durumdur. Bu kartların işlevlerine, büyüklüğüne göre çeşitleri vardır, ilki kullanıcılar tarafından en çok tercih edilen arduıno uno’dur. İkinci olarak; arduıno mega üzerindeki portlar daha fazladır.Haliyle işlevsel olarak unoya göre daha gelişmiştir. Bir diğeri arduıona mega adk’dır. Adk’nın farkı Android işletim sistemine sahip akıllı telefonlar ile rahatlıkla haberleşmeyi sağlayan USB host arayüzüne sahip olmasıdır. Ve son olarak lilypad daire şekinde bir karttır. Nitekim de en büyük özelliği yıkanabilir olmasıdır. Programın yazılımı düşünülecek olursa; kartların mikro denetleyicisinde, önceden yüklü bir bootloader programı olduğu için ek bir yazılıma ihtiyaç duyulmaz.Arduıno kartları nasıl geliştirebilir ve neler yapabiliriz:Kartları geliştirmede c/c++ karışımı bir dil kullanılır. Kütüphanesi çok zengindir. Her türlü işleme algoritmaya açıktır. Kütüphane bilgileri firmanın resmi sitesinde yer almaktadır. Analog ve dijital girişleri sayesinde analog ve dijital verileri işleyebilirsiniz.Peki arduıona ile ne yapamayız:Gerçek zamanlı sinyal işleme, kamera görüntüsü aktarma gibi ağır işleri yapamayız. Fakat firma bunun üzerinde yoğun çalışmalar yapmaktadır ve kısmen başardılar sayılır.Bu kartlar üzerinde linux, android gibi işletim sistemleri çalıştırmak zordur. Bu tür çalışmalar Rasperry Pi, Beagle Bone gibi kartlarla yapılabilir.Ve atmega mikrodenetleyici yüzde yüz kullanamazsınız ki bu sorun da çözülmesi zor olan sorunlardandır.Kaynakça:http://www.robitshop.com/Arduino-Mega-ADK-Android-Gelistirme-Karti,PR-1357.htmlhttp://www.pardus-linux.org/haberler/2011/12/arduino-10-duyuruldu http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/arduino-nedir-

Ototrof ve Heterotrof Hipotezi Nedir?

Ototrof ve Heterotrof Hipotezi Nedir?

Ototrof Hipotezi Nedir? Ototrof hipotezine göre, dünyada ilk meydana gelen canlı ototroftur. Ototroflar kendi besinlerini üretebildiğine göre karmaşık organizmalardır. Bazı bilim adamları ilk oluşan canlının kendi besinini üretebilecek kadar bir yapıya sahip olamayacağını ileri sürerek, ototrof hipotezini kabul etmemektedirler. Kendi besinini üreten organizmanın nasıl meydana geldiği açıklanamadığında bu hipoteze karşı heterotrof hipotezi ileri sürülmüştür. Heterotrof Hipotezi Nedir? Heterotrof hipotezi bulunabileceği, ilk canlı heterotrof olup, cansız maddelerin uzun bir kimyasal evrim gerçirmesiyle meydana gelmiştir. Cansız maddelerin bir araya gelerek canlıları nasıl oluşturduğuna ait görüşler, Oparin ve Haldane gibi bazı bilim adamlarının hipotezlerine dayandırılmaktadır. Bu bilim adamları, ilk atmosferde serbest oksijenin bulunmadığını iddia etmiştir. Heterotrof Hipotezi Nedir? Heterotrof hipotezi bulunabileceği, ilk canlı heterotrof olup, cansız maddelerin uzun bir kimyasal evrim gerçirmesiyle meydana gelmiştir. Cansız maddelerin bir araya gelerek canlıları nasıl oluşturduğuna ait görüşler, Oparin ve Haldane gibi bazı bilim adamlarının hipotezlerine dayandırılmaktadır. Bu bilim adamları, ilk atmosferde serbest oksijenin bulunmadığını iddia etmiştir. Ayrıca ilk atmosferde metan, amonyak ve su buharının da bulunabileceği fikrini ileri sürmüşlerdir. Bu maddelerin yoğun mor ötesi ışınların enerjisi ile kompleks bileşikler yapabilecek reaksiyonlara girdiklerini iddia etmişlerdir. Bu reaksiyonlar sonucu oluşan maddelerin denizlere taşınarak basit organik bileşikleri oluşturdukları ileri sürülmüştür. Stanley Miller 1953′te ilk atmosferde metan, amonyak, hidrojen ve su buharı gazlarının bulunduğunu varsayarak bir deney düzenledi. Miller, yukarıda verilenleri bir cam balon içinde 7 gün elektrik arkına tutarak, balonda aminoasit benzeri bazı basit organik bileşiklerin meydana geldiğini gösterdi. İlk dünya şartlarının kesin olarak bilinmemesinden dolayı bu deneyin doğruluğu kabul görmemiştir. Ayrıca son yıllarda yapılan uzay çalışmaları, dünyamızın atmosferinde, S. Miller’in tahmin ettiğinden bin kat fazla oksijen bulunduğunu göstermiştir. Şimdiye kadar organik moleküllerden yeni bir canlı yapılmadığına göre, düzenlenen deneylerin tahmine dayalı olduğu söylenebilir.

http://www.ulkemiz.com/ototrof-ve-heterotrof-hipotezi-nedir

Diyafram ve Diyafram Değeri

Diyafram ve Diyafram Değeri

Diyafram nedir diye bakacak olursak, objektiflerde ışık miktarını ayarlayan yapraklı mekanizmaya verilen addır. Aparture olarak ta adlandırılır. Bu mekanizmada yer alan yaprak biçimindeki diyafram parçaları açılıp kapatılarak ışık miktarı ayarlanır.

http://www.ulkemiz.com/diyafram-ve-diyafram-degeri

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Yunan filozofu Aristo canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğine inanıyordu. (Abiyogenez hipotezi) Bu hipoteze göre döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçaları bir aktif öz taşır. Bu aktif öz şartlar uygun olduğunda bir canlı meydana gelir. Aristo’nun bu görüşü ortaçağda birçok bilim insanı tarafından kabul edilmiştir. Aristo’nun görüşleri önce F. Redi’nin daha sonradan Louis Pasteur’ün düzenledikleri kontrollü deneylerde çürütülmüştür.F. Redi “Böcek sayıları üzerinde deneyler” adlı eserinde abiyogenez hipotezinin geçersizliğini şöyle anlatmıştır.Doğa bilimlerinde abiyogenez, yaşamın kökeni sorusu, yeryüzünde yaşamın canlı olmayandan nasıl gelişebildiğinin araştırılmasıdır. Bilimsel uzlaşmaya göre abiyogenez günümüzün 4,4 milyar yıl öncesi ile 2,7 milyar yıl öncesi arasında meydana gelmiştir. Bu zaman aralığının başı olan 4,4 milyar yıl öncesi, su buharının sıvılaştığı zamandır. 2,7 milyar yıl öncesi ise, sabit karbon (12C ve 13C ), demir (56Fe, 57Fe, ve 58Fe) ve kükürt (32S, 33S, 34S, ve 36S) izotop oranlarının mineral ve çökeltilerin biyolojik kaynaklı olduğuna, biyolojik göstergelerin ise fotosenteze [ölü/kırık bağlantı] işaret ettiği zamandır. Bu konu aynı zamanda, Büyük Patlama'dan beri evrenin 13,7 milyar yıllık gelişimi sırasında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, güneş sistemi veya dünya dışından yaşamın kaynaklandığını öne süren panspermia ve dış kaynaklı (eksojen) kuramlarını da içermektedir.Yaşamın kökeni çalışmaları biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır. Önerilen birçok kuram içinde demir-kükürt kuramı (önce metabolizma) ve RNA dünya hipotezi (önce genler) en çok rağbet görenlerdir.Abiyogenezin klasik anlayışı olan, günümüzde daha açık olarak kendiliğinden oluş olarak bilinen kavrama göre, karmaşık, canlı organizmalar organik maddelerin çürümesi ile meydana gelir; örnek vermek gerekirse fareler depolanmış tahıldan veya kurtçuklar kendiliğinden ette oluşur.Aristo'ya göre yaprak bitlerinin bitkilerin üstüne sinen nemden, pirelerin kokuşmuş maddelerden, farelerin kirli tahıldan, timsahların suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden meydana geldikleri su götürmez bir gerçekti. 17. yüzyılda bu iddialar sorgulanmaya başlandı; mesela Sir Thomas Browne'ın 1646’da yayımlanan Pesudoxia Epidemica'sı (Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması alt başlıklı), yanlış inanışlara ve kabaca işlenen hatalara bir saldırıydı. Çıkarımları büyük oranda kabul görmedi; örneğin çağdaşı Alexander Ross şunları yazmıştı: “Bunu (kendiliğinden oluşu) sorgulamak, nedeni, algıyı ve deneyimi sorgulamaktır. Eğer şüphesi varsa bırakalım Mısır'a gitsin, orada yerliler için bir felaket olan Nil'in çamurundan doğan tarlalar dolusu fare bulacaktır." Akşemseddin (1389-1459) Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Daha sonra 1546'da fizikçi Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların canlı olmayabilecek çok küçük, görünmez parçacıklardan ve sporlardan kaynaklanabileceğini kuramsallaştırdı, ancak bu görüş yaygın kabul görmedi. Daha sonra Robert Hooke 1665’te bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayımladı. Kendisi aynı zamanda mantar örneklerini gözlemlerken keşfettiği hücreyi adlandırmış olmasıyla kayda geçmiştir.1676'da Anton van Leeuwenhoek mikroorganizmaları keşfetti; yaptığı çizimlere göre bunların protozoa ve bakteriler olduğu düşünülmektedir. Bu mikroskobik dünyaya olan ilgiyi ateşledi.İlk adım 1688'de bir et parçasına sineklerin yumurtalarını bırakması engellendiğinde larvaların oluşamadığının kanıtlamasıyla İtalyan Francesco Redi tarafından atıldı. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.1768'de Lazzaro Spallanzani mikropların havadan geldiklerini ve kaynatılarak öldürülebileceklerini kanıtladı. Ancak 1861'de Louis Pasteur hücre kuramıni destekleyen dikkatlice planlanmış deneylerle bakteri ve mantarlar gibi organizmaların besleyici ortamlarda canlı olmayan maddelerden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtladı, böylece hücre teorisini güçlendirdi. Charles Darwin19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğer araştırmacılar canlıların cansız maddeden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtlayınca, yaşamın doğal yollardan nasıl meydana geldiği sorusu ortaya çıktı.[kaynak belirtilmeli]Charles Darwin, 1 Şubat 1871'de Joseph Dalton Hooker’a yazdığı mektupta yaşamın ilk kıvılcımının “amonyak ve fosfor tuzları, güneş ışığı, sıcaklık, elektrik akımı vb. unsurların bulunduğu ılık bir su birikintisinde" oluşmuş olabileceğini, "böylece daha karmaşık değişimlere gidebilecek bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluşabileceğini” öne sürmüştür. Bu iddiasını şöyle açıklamaya devam etmiştir: “canlı organizmaların oluşumundan önceki bir olgu olarak artık tespit edilemeyecek şekilde günümüzde bu madde çoktan ortadan kalkmış veya sindirilmiştir.” Diğer bir deyişle yaşamın kökeninin ancak arınık (steril) laboratuvar ortamında araştırılabileceğini ifade ediyordu.Haldane ve Oparin1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin, yaşamın evrimi için gerekli yapıların oluşmasında ihtiyaç duyulan organik moleküllerin sentezlenmesini atmosferde bulunan oksijenin engellediğini deneyle kanıtlayana kadar abiyogenez konusunda elle tutulur bir ilerleme kaydedilemedi. Oparin, Yeryüzünde Yaşamın Kökeni  isimli eserinde güneş ışığının etkisinde, oksijensiz bir atmosfer ortamında organik moleküllerden bir “ilkel çorba” oluşabileceğini iddia etti. Bunlar giderek daha karmaşık şekillerde bir araya gelip nihayet bir koaservat damlacığının içinde çözünmüş olabilirlerdi. Bu damlalar diğer damlalarla kaynaşarak "büyümüş" ve kardeş damlalara bölünerek "üremiş" olabilirdi. Böylece "hücre bütünlüğünü" sağlayan unsurları içeren ilkel bir metabolizma içeren damlacıklar varlıklarını sürdürmüş, diğerleri de yok olmuş olabilirdi. Günümüzdeki birçok yaşam kökeni kuramı Oparin’in düşüncelerini başlangıç noktası olarak alır. Aynı tarihlerde J.B.S. Haldane de –şimdiki okyanuslardan çok farklı olan- yaşam öncesi okyanusların, yaşamın yapı taşları olan organik bileşikleri içeren “sıcak derişik çorbalar” oluşturmuş olabileceklerini öne sürdü. Bu düşünce, biyopoyez veya biyopoez (canlıların canlı olmayan ama kendi kendini üreten maddelerden oluşması işlemi) olarak adlandırılmıştır.Dünyanın Oluşumundaki Şartlar Morse ve MacKenzie, okyanusların dünya oluştuktan 200 milyon yıl kadar sonra, yüksek sıcaklık (100 °C) indirgeyici bir ortamda meydana gelmiş olabileceğini ve o dönemde 5,8 olan doğal pH'nin hızla nötralleşmekte olduğunu öne sürdüler. Bu iddia Wilde tarafından desteklenmektedir, Batı Avustralya’daki Narryer Dağı’nda değişime uğramış kuvarsitteki zirkon kristallerinin daha önceleri 4,1–4,2 milyar yaşında olduğu sanılırken Wilde bunların yaşını 4.404 milyar yaşında olduğunu göstermiştir.Kuvarsit Bu şu anlama gelmektedir: Okyanuslar ve kıtasal kabuk Dünya’nın oluşumunu takip eden 150 milyon yıl içinde oluştu. Buna rağmen Hadean döneminin iklimi yaşamın oluşması için uygun değildi. Bu dönemde çapı 500 kilometreyi bulan büyüklükteki cisimlerin sık sık dünyaya çarpması muhtemeldi, böyle bir çarpmadan birkaç ay sonra okyanus tamamen buharlaşıp, su buharı ve kaya tozları dünyayı çepeçevre saran bulutlanmaya neden olmuş olabilir. Birkaç aydan sonra bulutların yüksekliği azalmaya başlamış ancak bulut seviyesi sonraki bin yıl boyunca yüksek kalmış olabilir. Daha sonraki iki bin yıl içinde yağmurlar yavaşça bulutların yüksekliğini düşürdüğünden çarpma olayından ancak 3000 yıl sonra okyanuslar orijinal derinliklerine ulaşmıştır. Ay ve iç gezegenleri (Merkür, Mars ve muhtemelen Dünya ve Venüs) 3,8 milyar yıl ile 4,1 milyar yıl arasında çiçek bozuğu gibi yüzeylere sahip hale getiren Geç Dönem Ağır Bombardıman, eğer o zamana kadar yeryüzünde yaşam meydana gelmişse büyük olasılıkla onu ortadan kaldırmıştır.Çarpma sonucu meydana gelen yıkıcı çevresel hasarlar arasındaki zaman aralıklarının, kendi kendini üreten proto-organizmaların oluşumu için gereken süreden daha uzun olması gerektiği göz önüne alınırsa, yaşamın kendi kendine oluşabileceği dönem farklı ortamlar için hesaplanabilir. Maher ve Stephenson’un çalışması eğer derin denizde hidrotermal ortam yaşamın kökeni için uygun bir ortam sağlamışsa, abiyogenez 4 ila 4,2 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir. Eğer yeryüzünün yüzeyinde olmuşsa abiyogenez 3,7 ila 4 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir.Başka bir araştırma yaşam için daha serin bir başlangıç önermektedir. Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan araştırma, sentezlenmek için adenin ve guanin'in suyun donma sıcaklığı, ancak sitozin ve urasil’in kaynama sıcaklıklarına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. AdeninAraştırmasına dayanarak yaşamın kökeninin dondurucu soğuğa ve patlayan meteoritlere ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir.[21]. 1972 – 1997 arasında Antarktika’da buzda bırakılan amonyak ve siyanürün yedi değişik amino asit ve 11 tip nükleobaz oluşturduğu bulunmuştur. Hauke Twins ise donma koşullarında tek iplikli bir RNA zincirinin kalıp olarak kullanılarak 400 baz uzunluğunda yeni bir RNA moleküllünün oluştuğunu göstermiştir. Bu yeni RNA ipliği büyüdükçe kalıp molekülüne bağlanmaktadır. Bu kadar düşük sıcaklıkta bu tepkimelerin sıra dışı hızının açıklaması ötektik donmadır. Buz kristali oluşurken, saf halde kalır: yalnızca su molkülleri büyüyen kristale katılır, tuz veya siyanür gibi katışıklar ise dışlanır. Bu katışık maddeler buz içindeki mikroskopik sıvı ceplerde birikir ve bu birikme moleküllerin daha sık birbirleriyle çarpışmasına neden olur.Yaşamın erken dönemde belirmesinin kanıtı Batı Grönland’daki Isua süper kabuk kemerinde ve yakınındaki Akilia Adası’ndaki benzer oluşumlarda bulunmaktadır. Kaya oluşumlarına giren karbonun δ13C değeri yaklaşık -5'dir, oysa canlıların 12C'yi tercihli kullanımı nedeniyle biokütlenin δ13C değeri -20 ile -30 arasındadır. Bu izotopik parmak izleri çökeltilerde saklanmıştır ve Mojzis bu tekniği kullanarak yeryüzünde yaşamın yaklaşık olarak 3.85 milyar yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamıştır. Lazcano ve Miller (1994) yaşamın evrimleşme hızının orta okyanustaki denizaltı sıcak su kaynakları ekseninde suyun devinimiyla belirlendiğini iddia etmektedir. Bir devinim 10 milyon yıl sürmektedir, böylece üretilen herhangi bir organik bileşik 300 °C’yi geçen sıcaklıklarla ya değişime uğramış ya da imha olmuştur. DNA ve proteinli, 100 kilobaz genomlu ilkel bir heterotroftan 7000 genli flamentöz bir siyanobakteriye evrimleşmesi için 7 milyon yıla ihtiyaç olduğunu tahmin edilmektedir.Günümüzdeki modellerYaşamın kökeni için standart bir model yoktur. Ancak günümüzdeki modellerin çoğu, aşağıda kabaca ortaya çıkma sırasında göre sıralanmış, yaşam için gerekli moleküler ve hücresel unsurların keşiflerine dayandırılmıştır:Fenilalanin temel amino asitlerden biridir1.Makul canlılık öncesi şartlar, amino asitler gibi yaşamın temel basit moleküllerinin (monomerlerinin) oluşmasını sağlar. Bu Miller-Urey deneyi ile 1953'te Stanley Lloyd Miller ve Harold Clayton Urey tarafından gösterilmiştir.2.Uygun bir uzunlukta fosfolipidler hücre duvarının temel bir bileşeni olan çift katlı lipit katmanını kendiliğinden oluşturabilir.3.Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan rastgele RNA molekülleri kendi kendini üreten ribozimlerin oluşmasına neden olmuş olabilir. (RNA dünya hipotezi)4.Katalitik etkililik ve çeşitlilik için doğal seçim baskısı, peptidil transfer katalileyebilen (ve dolayıyla küçük proteinlerin oluşturabilen) ribozimler meydana getirebilir, çünkü oligonükleotitler RNA ile birleşip daha iyi katalizürler oluştururlar. Böylece ilk ribozom meydana gelir ve protein sentezi daha yaygınlaşır.5.Proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. Nükleik asitler başlıca genom kullanımına sınırlanmışlardır.Temel biyomoleküllerin kaynağı daha kesinleşmemiş olmakla beraber, yukarıdaki 2. ve 3. adımların önemi ve sıralması kadar tartışmalı değildir. Yaşamın kaynaklandığı düşünülen temel kimyasal maddeler şunlardır:1.Metan (CH4),2.Amonyak (NH3),3.Su (H2O),4.Hidrojen sülfür (H2S),5.Karbon dioksit (CO2) veya karbonmonoksit (CO), ve6.Fosfat (PO43-).Moleküler oksijen (O2) ve ozon (O3) ya çok azdı veya yoktu.2008 yılı itibarıyla yaşamın gerekli özelliklerini taşıyacak temel bileşikleri kullanarak henüz hiç kimse bir "proto hücre" oluşturabilmiş değildir ("tabandan başlayan yaklaşım"). Bu yönde bir belirti olmayınca açıklamalardaki ayrıntıları eksik kalmaktadır. Ancak, bazı araştırmacılar, mesela Steen Rasmussen Los Alamos Ulusal Laboratuarı'nda ve Jack Szostak Harvard Üniversitesi'nde bu konuda çalışmalarını sürdürmekteler. Diğer araştırmacılar ise "tepeden inme yaklaşım"ın daha verimli olduğunu öne sürmüşlerdir. Craig Venter ve Genom Araştırma Enstitüsü'ndeki bir grubun bu yaklaşım ile mevcut prokaryotların gen sayısını gittikçe azaltmaktalar, böylece yaşam için en az sayıda gereksinimleri belirlemeye çalışmaktalar. Biyolog John Desmond Bernal, bu işlem için Biyopoez terimini geliştirmiş ve yaşamın kökenini açıklamada belirlenebilecek belli sayıda tanımlı "aşama" olduğunu iddia etmektedir:Aşama 1: Biyolojik monomerlerin oluşumuAşama 2: Biyolojik polimerlerin oluşumuAşama 3: Moleküllerin hücreye evrimiBernal, Darwinci evrimin çok önceden, 1. ve 2. aşamalar arasında başlamış olabileceğini öne sürmüştür.Organik moleküllerin kökeniDünyanın oluşumunda organik moleküllerin üç adet kökeni vardı:1.diğer enerji kaynakları (ultraviyole ışığı veya elektrik boşalmaları gibi) aracılığıyla organik sentez (örnek:Miller'ın deneyleri).2.dünyadışı nesneler (ör: karbon kondirit);3.ani şoklardan kaynaklanan organik sentezlerBu kaynaklara dair son zamanlarda yapılan tahminlerde dünyanın erken dönemine ait atmosfer ortamında, 3,5 milyar yıldan önceki zamanda meydana gelen ağır bombardıman sonucu meydana gelen organik madde miktarının diğerleri ile kıyaslanınca çok daha fazla olduğu iddia edilmektedir.Miller deneyleri (İlkel Çorba Kuramı)Ayrıca bakınız: Miller deneyi1953'te profesör Harold Urey ve asistanı Stanley Lloyd Miller bir deneyle, organik moleküllerin dünyanın oluşum döneminde inorganik maddelerden kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Günümüzde çok ünlü olan bu deney temel organik monomerlerin oluşumunu sağlamak için ileri derecede indirgenmiş moleküllerden oluşmuş bir gaz karışımı - metan, amonyak ve hidrojen- kullanmıştı.Ancak Miller-Urey deneyindeki gaz karışımının dünyanın ilk dönemlerindeki atmosferi ne kadar yansıttığı tartışmalı bir konudur. Diğer daha az indirgenmiş gazlar daha düşük bir birikim ve çeşitlilik göstermektedir. Önceleri yaşam öncesi atmosferde önemli miktarda oksijen olduğu tahmin ediliyordu bu da organik moleküllerin oluşumunu engellerdi; ancak hâlen bunun öyle olmadığı konusunda fikir birliği vardır. Bakınız Oksijen Felaketi.Basit organik moleküller elbette tam anlamıyla işlevsel kendi kendini üreten bir yaşam formundan daha çok uzaktı. Ancak yaşam öncesi hiçbir oluşumun olmadığı bir ortamda bunlar bir araya gelip ve kimyasal evrim ("çorba teorisi") için zengin bir ortamın oluşturmuş olabilirler. Diğer taraftan bu şartlar altında cansız maddelerden oluşan monomerler sayesinde üst düzey polimerlerin kendiliğinden oluşumu basit bir süreç değildir. Deneylerde, yaşamın oluşumu için gerekli temel organik monomerlerin yanı sıra polimerlerin oluşumunu engelleyecek bileşikler de oluşmuştur.Bu teorinin çözümsüz bıraktığı en önemli sorunun, “bir proto hücre oluşturmak için yoğun etkileşim içindeyken görece olarak basit organik yapı bloklarının nasıl polimerize olduğu ve daha karmaşık yapılar oluşturdukları” olduğu söylenebilir. Mesela sulu ortamda oligomerlerin/polimerlerin kendi bileşenleri olan monomerlere hidrolizi, tek monomerlerin polimerlere yoğunlaşmasına tercih edilecektir. Aynı zamanda Miller deneyi amino asitlerle tepkimeye girecek veya peptid zincirini kıracak birçok ürün ortaya çıkarmaktadır.Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi Derin deniz sıcak su kaynağıDünyada yaşamın kökenine dair derin deniz sıcak su kaynağı teorisi, gezegeni çevreleyen ay veya gezegenlerin çekim kuvveti gibi mekanizmalar nedeniyle ısınan, kimyasal açıdan zengin sıvıların deniz tabanından yükselmesiyle yaşamın başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Sıcak su kaynağından gelen hidrojen sülfit ve hidrojen ile karbon dioksit gibi indirgenmiş gazlar ile uygun bir oksitleyici arasındaki redoks reaksiyonları (tepkimeleri) sonunda kimyasal enerji elde edilebilir.Fox deneyleri1950'lerde ve 1960'larda Sidney W. Fox, dünyanın ilk oluşum zamanındaki muhtemel koşullar altında peptit yapılarının kendiliğinden oluşumu üzerinde çalıştı. Amino asitlerin kendiliğinden küçük peptitler oluşturabileceğini gösterdi. Bu amino asitler ve küçük peptitler mikroküreler olarak adlandırılan kapalı küresel yapılar oluşturmuş olabilirdi.Eigen hipotezi1970'lerin başında yaşamın kökeni sorunu için Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'nden (Max Planck Institut für biophysikalische Chemie) Manfred Eigen ve Peter Schuster konuya eğildiler. Yaşam öncesi çorbada moleküler kaos ve kendi kendini üreten hiper daire arasındaki geçiş süreçlerini incelediler.Bir hiper dairede, bilgi bir depolama sistemi (muhtemelen RNA) bir enzim üretir, bu da başka bir bilgi sisteminin olşumunu katalizler, bu işlem birçok kere tekrarlandıktan sonra en sonuncu ürün ilk bilgi sisteminin oluşumunu sağlar. Matematiksel olarak hiper dairelerin, doğal seçim ekseninde bir çeşit Darwinci evrime uğrayan quasispecies'ler (Türkçede türümsü öneriliyor) meydana getirebileceğini göstermişlerdir. Hiper daire teorisine önemli bir destek, RNA’nın bazı durumlarda kendi kimyasal tepkimelerini katalizleyebilme yeteneğine sahip olan ribozimler oluşturabilmesinin keşfedilmesiyle geldi. Ancak bu tepkimeler (uzun bir RNA molekülünün daha kısalaştığı) kendi kendine kısaltmalarla ve herhangi bir yararlı proteini kodlama yeteneğinden yoksun daha nadir küçük eklemelerle sınırlıdır. Hiper daire teorisini zayıflatan bir diğer nokta, söz konusu RNA moleküllerinin nükleotit gibi biyokimyasallara gerek duyacağı, Miller-Urey deneyinin gerçekleştiği şartlarda ise bu kompleks moleküllerin oluşmadığıdır.Wächtershäuser’ın hipoteziİçinden çıkılmaz bir soruna dönen polimerizasyon problemine getirilen yanıtlardan birisi ise 1980'lerde Günter Wächtershäuser’ın demir-kükürt kuramı oldu. Bu teoriye göre teorisyen (biyo)kimyasal patikaların yaşamın evriminin temeli olduğunu öne sürdü. Bugünün basit gaz bileşiklerinden organik yapı bloklarının sentezi için alternatif yollar sağlayan en eski reaksiyonlardan bugünün biyokimyasına kadar götüren tutarlı bir sistem sundu.Dış enerji kaynaklarına (yıldırım veya mor ötesi ışınlara) ihtiyaç duyan klasik Miller deneylerinin aksine "Wächtershäuser sistemleri" kendi içinden enerji kaynaklarını içermektedir: demir sülfürleri ve diğer mineraller (örneğin pirit). Bu metal sülfürlerin redoks reaksiyonlarından ortaya çıkan enerji sadece organik moleküllerin sentezi için değil, aynı zamanda oligomerlerin ve polimerlerin sentezi için de müsaittir.Yapılan deneyde az bir miktar dipeptid (%0,4 ten % 12,4’e kadar) ve az bir miktar tripeptid (%0.10) üretildi. Ancak yazarlar aynı zamanda şu notu eklediler: “aynı benzer koşullar altında dipeptitler hızlıca hidrolize edildi (suyla kesime uğradılar)”Radyoaktif sahil teorisiWashington Üniversitesi, Seattle'dan Zachary Adam şimdikinden çok daha yakında olan bir aydan kaynaklanan gelgitlerin uranyumun radyoaktif taneciklerinin ve diğer radyoaktif elementlerin o zaman varolan kıyılarda suların üst seviyelerinde yoğunlaşmasına neden olabileceğini, bunların buralarda yaşamı oluşturan yapı blokları üretmiş olabileceğini iddia etmektedir. Astrobiyoloji dergisinin cilt 7 sayfa 852'deki bilgisayar modellemesine göre, benzer radyoaktif maddelerin Gabon'da Oklo uranyum maden yatağında belirlendiği gibi benzer şekilde kendi kendini sürdüren nükleer reaksiyonlar gösterebilmektedir. Bu tip radyoaktif sahil kumu, sudaki asetonitrilden amino asit ve şeker gibi organik moleküller üretmeye yetecek enerji sağlamaktadır. Aynı zamanda radyoaktif monazit, kum tanecikleri arasındaki ortama çözünür fosfat salarak onun biyolojik olarak "erişilebilir" kılar. Böylece amino asitler, şekerler ve çözünür fosfatlar eş zamanlı olarak bu teoriye göre üretilebilirler. Radyoaktif aktinitler organik-metalik komplekslerin (karmaşıkların) içinde yer almış olabilir. Bu kompleksler yaşam süreçlerinin erken katalizörleri olmuş olabilir.Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell, böylesi bir sürecin ıslak kayalık herhangi bir gezegenin ilk dönemlerinde yaşamın potasının bir parçasını oluşturabileceğini düşünmektedir; yeter ki radyoaktif mineralleri yüzeye çıkaran kıtasal levha hareketleri sistemini üretecek kadar büyük olsun bu gezegen. Dünyanın ilk oluşum dönemlerinde gezegenin küçük "levhacıktan" oluştuğu düşünüldüğü için bu durum bu süreçler için uygun bir ortam mevcuttu.HomokiraliteAyrıca bakınız: HomokiraliteKimyasal evrimdeki bazı süreçler homokiralitenin kaynağını oluşturduğu düşünülmelidir; örnek vermek gerekirse canlı organizmalarda tüm yapı blokları benzer özelliklere sahiptir: sol elli amino asitler, sağ elli nükleik asit şekerleri riboz ve deoksiriboz ve kiral fosfogliseritler. Kiral moleküller sentezlenebilir ancak bir kiral kaynak veya bir kiral katalist olmazsa iki enantiyomer eşit oranda oluşur. Buna rasemik karışım denir. Clark, homokiralitenin uzayda başlamış olabileceğini ileri sürmüştür, çünkü Murchison göktaşındaki amino asitler üzerinde yapılan araştırmalar, L-alaninin D formundan iki kat daha fazla ve L-glutamik asidin de D formundan 3 kat daha sık bulunmuştur. Gezegenin oluşum döneminde etrafını saran halkanın içinde polarize ışığın bir enantiomeri yok edecek güce sahip olduğu öne sürülmektedir. Noyes Beta bozunumunun rasemik bir karışımda D-lösinin parçaladığını ve dünyanın erken devrelerinde çokca bulunan 14C’ün bunun nedeni olabileceğini gösterdi. Robert M. Hazen, değişik kiral kristal yüzeylerin makro moleküllere dönüşen kiral monomer birimlerinin olası yoğunlaşması ve bir araya gelmesi için kümeleşme ve sentez mekanları olabildiğini bildirmektedir. Bir kez oluştuktan sonra doğal seleksiyon kiralite lehine olacaktır. Şekerler sağ ellilik özelliği gösterirken amino asitler sol ellilik özelliği gösterdiğinden, göktaşlarında bulunan organik bileşiklerde yapılan çalışmalar kiralitenin abiyojenik sentezin bir karakteristiği olduğunu düşündürtmektedir.Kendi kendine organize olma ve kopyalamaKendi kendine organize olma ve kendini kopyalama özellikleri sıklıkla canlı sistemlerinin tanımlayıcı özelliği olarak olarak düşünülür; ancak uygun koşullarda benzer özellikleri gösteren birçok abiyotik (cansız) molekül örnekleri vardır. Mesela Martin ve Russel bulunduğu çevreden hücre zarları ile fiziksel olarak kompartımanlaşmasının ve kendi içinde bulunan redox reaksiyonlarının (tepkimelerinin) kendi kendine organize olmasının canlı varlıkların en korunmuş nitelikleri olduğunu göstermekte ve dolayısıyla bu niteliklere sahip olan inorganik maddelerin yaşamın en yakın atası olduğunu tartışmaktadırlar.Organik moleküllerden protocel'lere (ata hücrelere)"Basit organik moleküller nasıl bir proto-hücre (ön hücre) oluşturabilir?" sorusu büyük oranda yanıtsızdır ancak birçok hipotez vardır. Bazıları ("önce genler diyenler) nükleik asitlerin erkenden ortaya çıktıklarını öne sürerken , diğerleri (önce metabolizma diyenler) biyokimyasal reaksiyon ve yolların evrimini başlangıç olarak ileri sürmektedir. Son zamanlarda her ikisini birleştiren hibrid modelleri öne çıkaran eğilimler söz konusudur."Önce Genler" Modelleri: RNA dünya hipoteziAyrıca bakınız: RNA dünya hipoteziRNA dünya hipotezi, kendiliğinden oluşan göreceli kısa RNA moleküllerinin kendi kopyalanmalarını katalizleme yeteneğine sahip olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu oluşumun olasılığını tahmin etmek güçtür. Bu oluşum ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. İlk hücre membranları kendiliğinden, proteinoitlerden oluşmuş olabilir. Proteinoitler amino asit çözeltileri (solüsyonları) ısıtıldığında oluşan protein benzeri moleküllerdir, bunlar sulu çözeltide doğru konsantrasyonda bulunduklarında bunların kapalı zar (membran) kompartımanlarına benzer mikroküreler oluştururular. Diğer olasılıklar kilde veya pirit kayaların yüzeyinde meydana gelen kimyasal reaksiyon sistemlerini içermektedir. Dünyanın oluşumunda RNA'nın önemli bir ol oynadığını destekleyen unsurlar,1.Onun hem bilgi depolama hem de (bir ribozim olarak) kimyasal reaksiyon katalizleme yeteneği,2.Modern organizmalarda (DNA biçiminde) genetik bilginin ifadesi ve muhafazasında bir araç olarak sahip olduğu önemli roller;3.Dünyanın ilk oluşumundaki şartlara yakın şartlar altında onu oluşturan bileşiklerin (nükleotitlerin) kolayca kimyasal sentezinin olabilmesidir.Diğerlerini kopyalayacak görece kısa RNA molekülleri laboratuvar ortamında üretilebilmiştir.Araştırmacılar sitozin ve urasilden nükleotidlerin abiyojenik sentezinin çok zor olduğunu dikkati çekmişlerdir. Sitozin 100 °C'de 19 günlük, donmuş suda ise 17.000 senelik bir yarı ömre sahiptir. Larralde ve arkadaşları "ribozun genelde kabul görmüş prebiyotik sentezi olan formoz reaksiyonu, herhangi bir seçicilik olmaksızın pek çok şeker tipi üretmektedir" demektedir. ve şu sonuca varmaktadırlar: "sonuçlar ilk genetik materyalin omurgasının riboz ve diğer şekerleri, dengesiz yapılarından dolayı, içermediğini düşündürmekteir." RNA'daki riboz ve fosforik asidin ester bağı hidrolize olmaya eğilimli olarak bilinmektedir.Bu hipotezin biraz farklı bir biçimine göre, ilk kendi kendini üreten molekül PNA, TNA veya GNA gibi bir nükleik asit tipiydi, bu daha sonra RNA ile yer değiştirdi."Önce Metabolizma" modelleri: demir-kükürt kuramı ve diğerleriBirçok model bir "çıplak gen"in kendini kopyaladığı düşüncesini reddetmekte ve sonradan RNA kopyalamasının ortaya çıkışı için bir ortam sağlayabilecek ilkel bir metabolizmanın meydana gelmesi gerektiğini varsaymaktadır.Bu düşüncenin ilk ortaya konuluşlarından birisi 1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin'in, DNA yapısının keşfinin evveline dayanan, kendi kendini kopyalayan vezikül kavramıdır. 1980'lerde ve 1990'lardaki en son geliştirmeler ise Günter Wächtershäuser'in demir-kükürt kuramı ve Christian de Duve'ün tiyoesterlere dayanan modelleridir. Genler olmaksızın bir metabolizmanın ortaya çıkışı konusunda daha soyut ve teorik iddialar 1980lerin başında Freeman Dyson tarafından ortaya konan bir matematiksel model ve bu on yılın sonuna doğru tartışılan Stuart Kauffman'ın toplu otokatalitik kümeler kavramıdır.Ne var ki, Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülen, indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi kapalı bir metabolik döngününün kendiliğinden oluşabileceği iddiası kanıtlanamamış durumdadır. Son yirmi yıldır yaşamın kökeni konusundaki çalışmalara liderlik etmiş Leslie Orgel'e göre bu iddianın kanıtsız kalacağını düşünmek için yeterli gerekçe var. "Kendi kendini Organize eden Biyokimyasal Çevrimler" başlıklı bir makalede  Orgel şu cümle ile kendi iddiasının açıklamasını özetlemektedir: "Halen indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi çok adımlı bir döngünün FeS/FeS2'in veya benzer başka bir mineralin yüzeyinde kendi kendini organize etmesini beklemek için bir neden yoktur." Yaşamın başlangıcında başka tip bir metabolik yolun takip edilmiş olması muhtemeldir. Mesela, indirgeyici bir sitrik asit döngüsü yerine (bugün doğada karbon dioksit sabitlemesinin dört yönteminden biri olan) "açık" asetil CoA yolu, bir metal sülfür yüzey üzerinde kendi kendine organize olma fikriyle daha uyumlu olacaktır. Bu seçeneğin anahtar enzimi olan karbon monoksit dehidrojenaz/asetil KoA sentaz, reaksiyon merkezlerindeki karışık nikel-demir-kükürt öbekleri bulundurur ve tek bir adımda (asetil-tiyol'ün modern bir biçimi olarak kabul edilebilecek olan) asetil KoA'nın oluşumunu katalizler.Kabarcık teorisiSahilde sonlanan dalgalar kabarcıklardan oluşan kırılgan bir köpük oluşturur. Okyanus boyunca esen rüzgarların sahilde biriken ağaç dal parçaları gibi nesneleri kıyıya doğru sürükleme özellikleri vardır. Organik moleküllerin benzer şekilde sahillerde birikmesi olasıdır. Sığ kıyı suları, ayrıca daha sonra buharlaşma yoluyla molekülleri daha da yoğunlaştırabilecek şekilde ılıktır. Başlıca sudan oluşan kabarcıklar kolayca patlamasına karşın, amfifil bulunduran sudada oluşan kabarcıklar çok daha dayanıklıdır, önemli denemeleri gerçekleştirmek için daha fazla zamana sahiptir.Amfifililer, hidrofobik bir molekülün bir veya her iki ucunda hidrofilik bir başı olan yağlı bileşklerdir. Bazı amfifiler suda kendiliğinden zarlar oluşturmaya eğilimlidir. Küre şeklinde kapalı bir zar su içerir ve günümüzdeki hücre zarının hipotetik olarak öncüsüdür. Eğer bir protein gelip ana kabarcığın bütünlüğünü artırıyorsa, bu durum o kabarcığa bir üstünlük sağlamakta ve doğal seçilimin bekleme listesinde o en üst sıraya yerleştirilmiş olur. Kabarcıkların patlaması sonucunda deneyin sonuçlarını çevrelerine saçmaları ilkel bir üreme olarak düşünülebilir. Ortama yeterince doğru eleman dağıtıldığında ilk prokaryot, ökaryot ve çok hücreli organizmalar yaşamaya başlamış olabilir.Benzer şekilde, mikro küre olarak adlandırılan protein benzeri moleküllerden oluşturulan kabarcıklar, doğru şartlar altında kendiliklerinden oluşacaktır. Ancak hücre zarları muhtemelen amino asit bileşiklerinin öncülleri değildir, çünkü hücre zarları başlıca lipitlerden oluşur. (Abiyogenez ile ilişkili zar küre tipleri için bakınız protobiontlar, misel, koaservat.)Fernando ve Rowe tarafından geliştirilen son bir model enzimatik olmayan otokatalitik metabolizmaların proto-hücrelerin içine alınmasının, daha evvelki modellerin metabolizmasına has yan reaksiyon sorununun önünü almak için bir çözüm olmuş olabileceğini önermektedir.Diğer modellerOtokatalizİngiliz etolog Richard Dawkins 2004'te yayınlanan Ataların Hikayesi isimli kitabında yaşamın kökeni için olası bir açıklama olarak oto katalizleme hakkında yazdı. Otokatalistler kendilerinin oluşumunu katalizleyen maddelerdir ve dolayısıyla basit bir molekül koplayıcısı olma özelliğine sahiptirler. Kitabında Dawkins, Kaliforniya'da Scripps Araştırma Enstitüsünde Julius Rebek ve meslektaşları tarafından yapılan, otokatalist amino adenozin triasit ester (AATE) ile amino adenozin ve pentaflorofenil esteri birleştirdiği deneylere değinir. Deneydeki bir sistem kendi sentezlerini katalizleyen AATE'nin türevlerini içermekteydi. Bu deney, otokatalistlerin kalıtsallık göstererek bir topluluk içinde birbirleriyle rekabet edebilecekleri olasılığını göstermiş oldu; bu sistem doğal seçimin ilkel bir biçimi olarak yorumlanabilir.Kil teorisiGlasgow Üniversitesi'nden Dr A.Graham Cairns-Smith 1985’te kile dayanarak yaşamın kökenini açıklayan bir model ortaya koydu ve Richard Dawkins de dahil olmak üzere başka birçok bilim insanı tarafından akla yatkın bir açıklama olarak kabul edildi.Kil Teorisi karmaşık organik moleküllerin daha önceden var olan, inorganik bir kopyalama tabanı –çözelti içinde silikat kristalleri- üzerinden aşamalı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Farklı tip kil kristal yüzeyleri organik moleküllere farklı seçici baskılar uygulayarak onların karmaşıklaşmasını sağlamış olabilir, belli bir aşamadan sonra bu moleküllerin kendilerin kopyalama yeteneği silikat “çıkış noktalarından” bağımsız olarak devam edebilir hale gelmiş olabilir.Cairns-Smith kimyasal evrimin diğer modellerinin sıkı bir eleştirmenidir. Ancak kendisi, kendi modelinin de diğer modeller gibi yetersizlikleri olduğunu kabul etmektedir (Horgan 1991).2007’de Kahr ve arkadaşları potasyum hidrojen ftalat kristalleri kullanarak kristallerin bilgi aktarma aracı olarak kullanılabileceği fikrini inceleyen deneylerini duyurdular. Deneyde, kusurları olan “ana” kristaller kesildiler ve çözeltiden “yavru” kristalleri büyütmek için tohum olarak kullanıldılar. Araştırmacılar, daha sonra kristal sistemi içinde kusur dağılımlarını incelediler ve ana kristallerdeki kusurların “yavrularında” da aynen tekrarlandığını tespit ettiler. Yavru kristallerin fazladan birçok kusuru daha vardı. Gen tarzı bir davranışta ek kusurların “çocuklarda” daha az olmalıdır; bu nedenle Kahr kristallerin “bir nesilden sonrakine mesaj depolama ve aktarmada yeterince yetkin olmadığı” olmadığı sonucuna varmıştır. ".Gold'un "Derin Sıcak Biyosfer Modeli"1990'ların sonuna doğru nanob olarak adlandırılan, derin kayalarda bulunan, bakteriden daha küçük ama DNA içeren ipliksi yapılar keşfedildi. Bu keşif 1970'lerde Thomas Gold tarafından savunulan ve yaşamın dünyanın yüzeyinde değil kilometrelerce altında meydana geldiğini öne süren teori ile ilişkilendirildi Günümüzde mikrobiyal yaşamın Yeryüzünün sığ derinliklerinde (yüzeyden itibaren beş kilometre) başlıca aşırı şartlara dayanıklı arkelerden oluştuğu genel kabul görmüştür; bakteriler yaşamak için yüzeye daha yakın ortamlarda yaşamaktadır. Güneş Sistemimiz içerisinde başka bir cismin yüzeyinin altında mikrobiyal yaşamın keşfinin bu teoriye inanılırlık sağlayacağı iddia edilmektedir. Thomas Gold organik bir madde birikintisi içinde gelişen yaşamın orada bulunan bütün besini tüketip yok olacağından dolayı, varlığını sürdürebilmesi için aynı zamanda derin, ulaşılamaz bir kaynaktan besin sızıntısı olması gerektiğini savunmuştur. Gold’un teorisine göre besin akışı Dünyanın mantosundan ilk başta varolan metan çıkışına bağlıdır. Derinlerde bulunan ve tortulardaki karbon bileşiklerinden uzakta olan mikropların besin temini için daha geleneksel açıklamalara ise, bu organizmaların su ve kayalardaki (indirgenmiş) demir bileşikleri arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan hidrojenden yararlandığıdır."İlkel" dünyadışı yaşamDünyada başlayan bir abiogenez düşüncesine alternatif oluşturacak bir hipotez ilkel yaşamın dünyanın dışında oluşmuş olabileceğidir; uzayda veya yakın bir gezegende (Mars). (Eksogenez olarak adlandırılan bu kuram ile panspermia kavramları ilişkilidir ama eşanlamlı değidir.). Bu teoriyi savunanlardan birisi de Francis Crick'di.Organik bileşikler uzayda göreceli olarak yaygındır, özellikle uçucu maddelerin güneş ısısıyla buharlaştığı dış güneş bölgesinde. Kuyruklu yıldızların dışı koyu bir malzeme ile kaplıdır, bu katran benzeri maddenin, basit karbon bileşiklerinin ultraviyole ışınımı ile tepkimesi ile oluşan karmaşık organik malzeme olduğu düşünülmektedir. Bir kuyruklu yıldız yağmurunun bu içerikteki önemli miktarda karmaşık organik molekülleri dünyaya getirmiş olabileceği tahmin edilmektedir.Yukardaki hipotezle ilişkili ama ona alternatif bir diğer hipotez, yaşamın Mars'ta oluştuğudur. Bu hipoteze göre dünyanın soğumasıyla üzerinde yaşamın belirmesi arasında geçen zaman çok kısadır ve bu, prebiyotik evrim için açıkça çok kısadır. Daha küçük boyutundan dolayı Mars Dünya'dan birkaç milyon yıl önce soğumuş, Dünya'nın hâlâ çok sıcakken orada prebiyotik süreçlere olanak kılmıştır. Daha sonra, Mars’a asteroit ve kuyrukluyıldız çarpmalarıyla savrulan kabuk malzemesi ile birlikte yaşam Dünya'ya taşınmıştır. Bu arada Mars hızla soğumaya devam etti ve sonuçta evrimın ve hatta yaşamın devamı için uygunsuz hale geldi (Mars, volkanik faaliyetlerinden dolayı atmosferini kaybetmiştir); Dünya da Mars ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır ama o yönde yavaş ilerlemektedir.Bu hipotezlerin her ikisi de yaşamın ilk nasıl başladığına dair soruyu yanıtsız bırakıyor, sadece soruyu başka bir gezegen ya da kuyrukluyıldıza kaydırıyor. Ancak ilkel yaşamın Dünya dışı bir kaynağı olduğu tezinin avantajı, yaşamın bulunduğu her gezegende oluşmak zorunda olmaması, bunu yerine tek bir yerde oluşup daha sonra kuyruklu yıldızlar veya göktaşları aracılığıyla diğer yıldız sistemlerine ulaşabildiğini savunmasıdır. Bu yaklaşımın mantıklılığını destekleyecek kanıt yetersizdir ancak son yıllarda Antartika’da bulunan göktaşları üzerinde yapılan araştırmalarda ve ekstremofil mikroorganizmalarla ilgili incelemlerde bu varsayım için destek bulunmaya başlamıştır. Ek bir destek ise enerji kaynağı ışınetkinlik  olan bir bakteriyal ekosistemin bulunmasıyla geldi.Yakın bir tarihte Jason Dworkin tarafından düzenlenen bir deneyde, dünyadışı ortamın şartlarını taklit ederek, donmuş su, metanol, amonyak ve karbon monoksidi ultraviyole ışığına tabi tutulmuştur. Bu bileşim suya daldırıldığında, çok sayıda organik madde ortaya çıktı, bunlar kendi kendine organize olup kabarcıklar meydana getirdiler. Dworkin bu kabarcıkların hücre zarlarına benzediğini, yaşamın kimyasının içine alan ve onu yoğunlaştıran, onu dış dünyadan ayıran bir duvar oluşturduğunu düşünmektedir.Bu deneylerde üretilen kabarcıklar 10 ila 40 mikrometre veya yaklaşık alyuvar boyutunda idi. Dikkat çekici bir biçimde kabarcıklar ultraviyole ışığına tutulduğunda floresan ışıma gösteriyordu. Ultraviyoleyi emmesi ve onu bu yolla görünebilir ışığa çevirmesi ilkel hücreye enerji sağlamanın yollarından biri olarak düşünüldü. Eğer bu tip kabarcıklar yaşamın kökeni için bir rol oynadıysa, floresans ilkel fotosentez için bir öncü olmuş olabilirdi. Bu tip bir floresan ışıma aynı zamanda UV radyasyonu tarafından meydana getirilebilecek herhangi bir zararı da güneş koruma etkeni gibi işlev görerek ortadan kaldırmış olabilir. Böylesi bir koruma işlevi ilkel dünyada yaşam için hayati önem taşımış olmalıdır, çünkü güneşin en zararlı ultraviyole ışınlarını kesen ozon tabakası, fotosenteze bağlı yaşam oksijen üretmeye başlayıncaya kadar oluşamamıştır.Lipit DünyasıKendini kendini ilk kopyalayan nesnenin bir lipit olduğunu savunan bir teori de mevcuttur. Fosfolipitler su içinde çalkalandıklarında iki katlı tabakalar oluştururular, aynen hücre zarlarında olduğu gibi. Bu moleküller ilkel dünyada yoktular ancak diğer amfililik uzun zincir moleküller de zar oluşturmaktadır. Dahası bu cisimler ek lipitlerin eklenmesiyle büyüyebilirler ve aşırı genişleme sonucunda kendiliğinden ikiye bölünebilirler; iki "yavru" cisimde aynı boyut ve lipit bileşimind korunacaktır. Bu teorideki ana fikir, lipit yapılarının moleküler bileşiminin bilgi depolama için bir başlangıç aşaması olduğu ve evrim sonucunda bilgiyi daha uygun bir şekilde depolayabilen RNA veya DNA gibi polimer yapıların belirdiğidir. Henüz Lipit Dünyası teorisini destekleyecek herhangi bir biyokimyasal mekanizma ortaya konamamıştır.Polifosfat DünyasıAbiogeneszin birçok senaryosundaki sorun amino asitlerle peptitler arasındaki termodinamik dengenin peptitlerin aleyhinde olmasıdır. Teorilerde eksik olan, polimerizasyonu teşvik edecek bir güçtür. Bu sorunun çözümü polifosfatların özelliklerinde olabilir. Polifosfatlar sıradan monofosfat iyonlarının PO4−3 ultraviyole ışınlarıyla polimerizasyonu sonucu oluşur. Polifosfatlar aminoasitlerin peptitlere polimerize olmasına neden olur. İlkel okyanuslar üzerinde yeterince bol miktarda ultraviyole ışını olmalıdır. Anahtar sorun kalsiyumun fosfta ile tepkiyerek çözünmez kalsiyum fosfat (apatit) oluşturmasıdır, dolayısıyla serbest kalsiyum iyonlarını çözeltiden uzak tutacak makul bir mekanizmanın bulunması gerekmektedir.Polisiklik Aromatik Hidrokarbon DünyasıKarmaşık moleküllerin diğer kaynakları öne sürülmüştür, Dünya dışı yıldız sistemleri ve yıldızlararası kaynaklar dahil olmak üzere. Mesela, tayf çözümlemelerinden, organik moleküllerin kuyruklu yıldızlarda ve göktaşlarında bulunduğu bilinmektedir. 2004’te bir grup araştırmacı bir nebulada polisiklik aromatik hidrokarbonların izini belirledi. Bunlar bu güne kadar uzayda bulunan en karmaşık moleküllerdir. RNA Dünyası'nın oluşumunda PAH’ların kullanılığı PAH Dünya Hipotezi’nde önerilmiştir. Spitzer Uzay Teleskobu yakın bir tarihte güneşe benzer bir şekilde oluşmakta olan HH 46-IR isimli bir yıldız tespit etti. Yıldızı çevreleyen diskte, siyanür bileşikleri, hidrokarbonlar ve karbon monoksit içeren geniş bir molekül yelpazesi bulunmaktadır. PAH'lerin uzayda geniş bir alana dağıldıkları teyid olmuştur; PAH'ler dünyadan 12 milyon ışık yılı uzakta galaksi M81'in yüzeyinde de bulunmuştur.Çoklu başlangıçDünyanın tarihinin başlarında farklı yaşam biçimleri yaklaşık eş zamanlı olarak belirmiş olabilir. Diğer yaşam biçimler ya yok olmuş, kendi farklı biyokimyalarıyla farklı fosiller bırakmış olabilir, ya ekstremofiller olarak varlıklarını sürdürüyor olabilir, ya da mevcut yaşam ağacının organizmalarına benzemelerinden dolayı fark edilmeden basitçe yaşıyor olabilirler. Mesela Hartman birkaç teoriyi bir araya getirmektedir;İlk organizmalar karbon dioksit sabitleyerek oksalik ve diğer dikarboksilik asitleri oluşturan, kendini kopyalayan demir zengini killerdi. Bu kendini kopyalayan kil sistemi ve onların metabolik fenotipi daha sonra sıcak su kaynaklarının kükürt zengini bölgelerine evrimleşerek azot sabitleme yeteneğini kazandı. Bu evrimleşen sisteme en sonunda fosfat katılması, nükleotit ve fosfolipitlerin sentezine olanak sağladı. Eğer biyo-sentez biopoezin evrelerini tekrarlıyorsa o zaman amino asitlerin sentezi pürin ve pirimidin bazlarının sentezinden önce gelmiştir. Amino asit tiyoesterlerinin polipeptitlere polimerizasyonu da, amino asit esterlerinin polinükleotitler tarafından yönlendirilmiş polimerizasyonundan önce meydana gelmiştir.Kaynaklar- Brooks, J; Shaw, G. (1973). Origins and Development of Living Systems.. Academic Press. ss. 359. ISBN 0-12-135740-6.-De Duve, Christian (Jan 1996). Vital Dust: The Origin and Evolution of Life on Earth. Basic Books. ISBN 0-465-09045-1.-Fernando CT, Rowe, J (2007). "Natural selection in chemical evolution.". Journal of Theoretical Biology 247: 152–67.-Horgan, J (1991). "In the beginning". Scientific American 264: 100–109.-Huber, C. and Wächterhäuser, G., (1998). "Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni,Fe)S surfaces: implications for the origin of life". Science 281: 670–672.-Martin, W. and Russell M.J. (2002). "On the origins of cells: a hypothesis for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to chemoautotrophic prokaryotes, and from prokaryotes to nucleated cells". Philosophical Transactions of the -Royal Society: Biological sciences 358: 59–85.Russell MJ, Hall AJ, Cairns-Smith AG, Braterman PS (1988). "Submarine hot springs and the origin of life". Nature 336: 117.-Schopf, J. W.; et al. (2002). "Laser-Raman imagery of Earth's earliest fossils". Nature 416: 73–76. doi:10.1038/416073a. PMID 11882894.-Maynard Smith, John; Szathmary, Eors (2000-03-16). The Origins of Life: From the Birth of Life to the Origin of Language. Oxford Paperbacks. ISBN 0-19-286209-X.-Hazen, Robert M. (Dec 2005). [http://newton.nap.edu/books/0309094321/html Genesis: The Scientific Quest for Life's Origins]. Joseph Henry Press. ISBN 0-309-09432-1.-Morowitz, Harold J. (1992) "Beginnings of Cellular Life: Metabolism Recapitulates Biogenesis". Yale University Press. ISBN 0-300-05483-1-http://publishing.royalsociety.org/cell-evolution Dedicated issue of Philosophical Transactions B on Major Steps in Cell Evolution freely available.]-http://publishing.royalsociety.org/emergence-of-life Dedicated issue of Philosophical Transactions B on the Emergence of Life on the Early Earth freely available.]-Luisi, Pier L. (2006). [http://www.cambridge.org/catalogue/catalogue.asp?isbn=9780521821179 Emergence of Life: From Chemical Origins to Synthetic Biology]. Cambridge University Press. ISBN 0-521-82117-7.

http://www.ulkemiz.com/abiyogenez-hipotezi-nedir

Rüstem Paşa Kimdir ?

Rüstem Paşa Kimdir ?

Damat Rüstem Paşa (1500 - 10 Temmuz 1561), I. Süleyman saltanatı döneminde 28 Kasım 1544-6 Ekim 1553 ve 29 Eylül 1555-10 Temmuz 1561 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.Rüstem Paşa, yaklaşık 1500 yılında Hırvat asıllı Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna yakınlarında olan ya Butmir ya da Sarajevsko Polje adlı bir köyde doğmuştur.[1] Ailesinin adının Opuković veya Cığaliç olduğu bildirilmektedir. Babası Mustafa Bey (Paşa) olup Sinan (Kaptân-ı Derya Sinan Paşa, ö. 1554) ve Nefise adlı iki kardeşi olduğu belirtilmektedir.Genç yaşta İstanbul'a getirilip devşirilen Rüstem Paşa Enderun'da eğitim gördü. Enderundan rikâb ağalığı ile çıktı. 1526 Mohaç Muharebesi'ne silahdar olarak katıldı. Bu seferden döndükten sonra birinci imrahor görevine tayin edildi. Üstün yetenekleri dolayısıyla Sultan Süleyman'ın gözüne girdi. Önce Diyarbakır beylerbeyi oldu. Sonra Anadolu Beylerbeyliği'ne nakledildi. 1539'da üçüncü vezir olarak görevlendirildi. Üçüncü vezir iken 26 Kasım 1539'da Şehzade Cihangir ve Şehzade Bayezid'in sünnet düğününde Kanûnî Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan ile evlendi. Bu nedenle 'damat' sıfatıyla anılır.Padişaha damat olması söz konusu olunca Rüstem Paşa'yı çekemeyen rakipleri onun cüzzamlı olduğu dedikodusunu yaymışlardı. Bunun üzerine hassa hekimlerinden Mehmet Halife, bu söylentinin gerçek olup olmadığını araştırmak için paşayı muayeneden geçirdi. Muayene sırasında gömleğinde bir bit bulundu. O günlerdeki tıp bilgisine ve halk inanışına göre bir cüzamlının üzerinde bit barınamaz olduğu kabul edilmekteydi. Gömleğindeki bit, cüzzamlı olmadığına delil olarak kabul edilerek evlenmesine izin verildi.“ Olucak bir kişinin bahtı kavi talii yar. Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar. Rüstem Paşa için söylenmiştir. Ballı adamın üzerinde bit çıksa işine yarar, anlamındadır ve üzerinde bit çıkması üzerine dile getirilmiştir. Bu yüzden, tarihçilerin kendisine vermiş oldukları bir diğer isim "Kehle-i İkbal" (İkbal Biti) Rüstem Paşa'dır.1544'de Hadım Süleyman Paşa'nın azledilmesi üzerine yerine getirilmesi beklenen ikinci Vezir Deli Hüsrev Paşa'yı Hürrem Sultan'ın emriyle birbirine düşürdü ve ardından Kanuni Sultan Süleyman hem Hüsrev Paşa'yı hem de Hadım Süleyman Paşa'yı azledip sadrazamlığa Rüstem Paşa'yı getirdi.Hürrem Sultan ve kızı Mihrimah Sultan bir olup Şehzade Mustafa'nın idamına ortam hazırladı. [kaynak belirtilmeli] Kanuni, Şehzade Mustafa'yı öldürttükten sonra yeniçerilerin ayaklanma çıkarabileceği korkusuyla Rüstem Paşa'yı azletti (1553) ve yerine Kara Ahmet Paşa'yı getirdi.Ancak Hürrem Sultan ile Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa'yı sadrazamlığa tekrar getirebilmek için çalıştılar. 29 Eylül 1555 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman basit bir bahaneyle Kara Ahmet Paşa'yı Divan-ı Humayun'un ortasında idam ettirdikten sonra Rüstem Paşa tekrar sadrazam oldu. 10 Temmuz 1561 İstanbul'da ölümüne dek sadrazamlık görevini sürdürdü. Cenazesi Şehzade Camii bahçesindeki türbesinde gömülüdür.Biri Tekirdağ'da, diğeri İstanbul'da kendi adına yaptırdığı 2 adet camii vardır. Edirne' de Mimar Sinan'a Rüstem Paşa Kervansarayı'nı yaptırmıştır. Ankara'da 1522-1523 tarihlerinde Çengel Han'ı inşa ettirmiştir. Ayrıca Kütahya'da Anadolu Beylerbeyliği yaptığı sırada bir medrese ve bir hamam yaptırmıştır. Kütahya'daki bu eserlerden hamam günümüze kadar gelmiş; taç kapısının bir bölümü hariç yıkılan medrese ise orijinaline uygun olarak yeniden yapılmıştır.Rüstem Paşa'nın tarihçi olarak Osmanlı kültürüne katkıları da bulunmaktadır. Tevarih-i Ali Osaman veya Tarih-i Rüstem Paşa adı ile yazdığı tarih eseri Osmanlı devletinin kuruluşundan 1561'e kadar dönem tarihini ihtiva etmektedir. Bu eserde kendisinin büyük katkısı olan Kanuni devrini işlemiş ve Osmanlı devletinin gelişmesinin zirvesine tarihsel bir pencere açmıştır. Ancak bu eserin 1923'de ilk Almanca çevrisini (Die Osmanische Chronik des Rüstem Pascha adlı) yapan I. Ferrer ve bazı diğer tarihçiler bu eserin Rüstem Paşa tarafından şahsen yazıldığına şüphe ile bakmaktadırlar. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

http://www.ulkemiz.com/rustem-pasa-kimdir-

KARAGÖL-SAHARA MİLLİ PARKI

KARAGÖL-SAHARA MİLLİ PARKI

İli : ARTVİN Adı : KARAGÖL-SAHARA MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1994 Alanı : 3.766 ha. Konumu : Artvin ili, Şavşat ilçesi sınırları içerisinde bulunan Karagöl-Sahara Milli Parkı iki ayrı sahadan oluşmaktadır. Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylaları’dır. Ulaşım : Karagöl, Savşat ilçesine 45 km., Sahara ise 17 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Kaynak Değerleri :          Karagöl : Genel olarak sahada Paleojen ve Neojen araziler yer alır. Kayaçlar genellikle sedimanter kökenlidir.           Karagöl ve çevresi yer yer vadilerle yarılmıştır. Bu yarılmalar yörede heyelan ve kütle hareketlerinin aktif olmasına neden olmuştur. Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür.           Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun ormanlarla kaplıdır. Bu doğal öğelerin ördüğü Karagöl, ender manzara güzelliklerine sahiptir. Ayrıca gölün kuzeydoğusundaki Bagat mevkii ve çevresinde çim kayağı pisti niteliğine sahip alanlar mevcuttur.           Sahara Yaylası : Yörenin genel olarak örtü bazaltlarından meydana gelen bir jeolojik yapısı vardır. Örtü bazaltlarının sıyrıldığı yerlerde Tersiyer arazisi ortaya çıkar.           Yer yer derin vadilerle parçalanan yörede eğim değerleri oldukça yüksektir. Sahara, bu eğimli arazide 1700-1800 m’lerde yer alan sınırlı düzlüklerden biridir.           Orman örtüsü ladin ve göknarlardan meydana gelmiştir. Alt zonlarda sarıçam da bulunmaktadır. Ayrıca Antropojen step karakterideki alanlar da bu kesimde geniş yer kaplamaktadır.           Kocabey Yaylası ve çevresinde Alpin Zonu’na ait bitki türleri yer almaktadır. Reşat Deresi kenarında 1700-1800 m’lerde kademeli olarak yer alan düzlüklerde aynı zamanda “Sahara Pancar Şenlikleri” yapılmaktadır. Bu şenliklere bölge dışında oturan yöre insanları katılarak bölgeye iç turizm açısından oldukça büyük ekonomik katkı sağlamaktadır. Görünecek Yerler :  Mevcut Hizmetler : Karagöl kesiminde, Milli Parklar ve Av Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü’ne ait kırgazinosu mevcut olup, aynı zamanda konaklama imkanı da bulunmaktadır.          Karagöl’ün doğu ve batısında bulunan ormanlık alanlar günübirlik ve kamping tesislerinin geliştirilmesine uygun nitelikte olmakla birlikte, düzenli bir günübirlik ve kamp sahaları değildir. Ancak kullanımı mümkündür.           Sahara kesiminde ise; yayla özelliği gösteren yörede bulunan Kocabey Yaylası, kışları konaklama merkezi olarak sabit tesisli hizmet sunacak potansiyel arz etmektedir.           Milli Parklar ve Av Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü’ne ait kırgazinosu, basit kamp olanakları, Sahara Kocabey Yaylası’ndaki yayla evleri konaklama için uygundur. Konaklama :  İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Artvin Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 466 2126048          Artvin DKMP Şube Müdürlüğü : 0 466 212 73 65

http://www.ulkemiz.com/karagol-sahara-milli-parki

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Canlılarda Sınıflandırma Nasıl Yapılır ?

Sınıflandırmanın hiyerarşik düzeni: •       Domain - Archea, Eubacteria, Eukaryote •       Alem - Bitkiler, Hayvanlar, Mantarlar, Protists, Eubacteria (Monera), Archaebacteria •       Filum •       Sınıf •       Takım •       Aile •       Cins•       Türler Örneğin, Avrupa Hare’sinin sınıflandırılması şöyledir: Eukaryote -> Animal-> Chordata -> Mammalia -> Lagomorpha -> Leporidae -> Lepus -> Lepus Europaeus.   1-Eubacteria: •              Prokaryotik ,•              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok.•              hücre duvarları peptidoglikan yapılmış 2-Archae (veya Archaebacteria) •              Prokaryotik , •              tek hücreli , •              küçük hücrelerden oluşmaktadır.  •              Çekirdek ve zarlı organel yok .•              Tuz gölleri veya sıcak gibi aşırı ortamlarda yaşayan bakterilerdir,Bunların hücre duvarlarında peptidoglikan yok.  3-Protista •              Eukaryotik,•              tek hücreli veya koloni halindedir. Düzensiz ve büyük ölçüde bilinmeyen alemdir .  Örneğin, bazı protistalar hayvan ve bitkilerin özellikleri sergilemek  ortak taşırlar  4-Mantarlar •              Eukaryotik •              çok hücreli heterotrof canlılardır. •              Besinlerini emerek alırlar.. 5-Bitkiler •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Ototrof canlılardır 6-Hayvanlar •              Eukaryotik •              çok hücreli •              Heterotrof canlılardır Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma• Canlıların organ yapılarının benzerliğine, dolayısıyla evrimsel akrabalıklarına bakılarak yapılan sınıflandırmadır.• Doğal sınıflandırmada homolog organlar dikkate alınır.• Homolog organlar; Köken ve yapıları aynı,şekil ve görevleri farklı olan organlardır. Homolog organları homoloji inceler. Örnek : İnsanın kolu – Kuşun kanadı – Balinanın yüzgeci• Organları homolog olan canlılar akrabadırlar. Akraba canlıların proteinlerindeki amino asit dizilişleri, embriyonik gelişim evreleri, boşaltım artıkları da benzerdir.• Nicel gözlemlere dayanır.Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler :o Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) o Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) o Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) o Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) o Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) o Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) o İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) o Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) o DNA’ daki baz dizilişi o Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım vs.) Ampirik (=Morfolojik) Sınıflandırma Aristonun yapmış olduğu sınıflandırma şeklidir. 1.Canlıları morfolojik benzerliklerine göre sınıflama.(kuş ve sinek) 2.Yaşadıkları çevreye göre sınıflama(havada,karada,suda) 3.Beslenme şekillerine göre sınıflama(etçil,otçul) 4.Analog organlarına göre sınıflandırma Filogenetik (=Bilimsel ,Doğal)Sınıflandırma 1.Köken birliği 2.Genetik benzerliği 3.Akrabalık derecesi 4.Protein benzerliği 5.DNA nükleik asit benzerliği 6.Boşaltım artığı benzerliği 7.Embriyonal orjin 8.Anatomik ve fizyoloji yapı Homolog Organ:Köken ve yapıları aynı ,şekil ve görevleri farklı veya aynı olan organlara denir. Örneğin, "Arının kanadı ile sineğin kanadı."(köken ve görevleri aynı) Analog Organ:Kökenleri ve yapıları farklı ,şekil ve görevleri benzer olan organlara denir. Örneğin,"Kuşun kanadı ile sineğin kanadı."(kökenleri farklı,görevleri aynı) NOT:Filogenetik sistematikte 1.Canlıların kromozom sayısı 2.Morfolojik benzerlik 3.Analog organ 4.Yaşanılan çevre dikkate alınmaz.Sistematik Birimler Alem----------->Bitkiler Alemden                                Şube----------->Tohumlu                                             Sınıf------------>Kapalı Tohumlu                              Takım--------->Çift Çenekli                                     Familya------->Baklagil                                           Cins----------->Fasulye                                          Tür------------->Ayşe Kadın Fasulye                         Türe doğru gittikçe 1-Birey sayısı azalır. 2-Çeşitlilik azalır. 3-Ortak özellik artar. 4-Genetik benzerlik artar 5-Akrabalık artar. 6-Protein benzerliği artar. Tür:Sistematikteki en küçük birimdir.Birbirine benzeyen aynı kromozom sayısına sahip,birbirleriyle çiftleştiklerinde kısır olmayan verimli döl oluşturan bireylere tür denir. Tür:  1- Ortak atadan gelen  2- Yapı,şekil,görev bakımından benzer 3- Kendi aralarında üreyebilen 4- Üreyebilen fertler meydana getirebilen bireyler topluluğudur. Tür sınıflandırmanın en küçük birimidir.Binominal (ikili adlandırma) sistemine göre adlandırılır. örn:Homo sapiens-Modern insan örn:Pinus  silvestris-Sarı çam           Binomiminal sistemde ilk ad a) Cins adıdır. b) Büyük harfle başlar. c) Sınıflandırmadaki yerini belirtir d) Farklı   türlerde cins adının aynı oluşu yakın akraba olduğunu gösteri Örn: Pinus pinea, Morus nigra, Populus nigra, Pinus nigra   verilen türlerde cins ismi aynı olan Pinus nigra ve Pinus pinea yakın türdür. (Akrabadır). Binominal sistemde  Ikinci ad. a) Tür adıdır b) Özellik belirtir c) Farklı türlerde aynı oluğu akrabalığı belirlemez. örn: Pinus nigra,Morus nigra,Populus nigra  Tür adları aynıdır ancak akraba değillerdir. *Türler ikili ad ile adlandırılırlar.İlk isim cins adını belirtirken ikinci isim belirleyici addır.İki isim birden türün adını oluşturur. *Cins aynıysa familya,takım,sınıf,şube,alem aynıdır. Sistematikte İkili İsimlendirme Metodu: Pinus pinea(Fıstık çamı) Pinus slvestris(Sarı çam) Pinus helepensis(Halep çamı) Pinus nigra(Kara çam) Pinus buritia(Kızıl çam)A-Hücre Sayısına Göre Canlılar 1.Bir Hücreliler: -Eubakteriler -Arkaebakteriler -Protistalar2.Çok Hücreliler -Mantarlar -Bitkiler -HayvanlarB-Hücre Yapısına Göre Canlılar1.Prokaryot Hücre -Çekirdek zarı yoktur. -DNA ve RNA zarsız,sitoplazma içinde bulunur.-Zarlı organelleri yoktur. -Sadece Ribozom organeli bulundurur. -Hepsi tek hücrelidir.-Organize çekirdeği olmayan hücredir. 1-Eubakteri2-Arkebakteri 2.Ökaryot Hücre-Çekirdek zarı vardır.-DNA ve RNA zarla çevrilidir.-Zarlı organelleri vardır.-Tek hücrelide çok hücrelide olabilir.-Organize çekirdeği olan hücredir. 1-Protista2-Fungia3-Plantae4-Animalia 1-Virüsler: Hücre zarı,sitoplazma,organeller bulunmaz. Enzimleri (Metabolizmaları )yoktur. Protein kılıf ve yönetici molekül(DNA veya RNA) den oluşur. Obligat endo-parazittir. Konukçu Hücre dışında cansızdır.Ancak,ph,ısı ve kimyasal koşullar uygun oldukça canlılıkları devam eder. Canlılara üremeleri,mutasyona uğramaları ve yönetici mol.taşımalarıyla benzer. Antibiyotiklerden etkilenmezler. hücreler virüslere karşı bağışıklık maddesi interferon üretirler. Her virüs özel bir Hücre içinde, çoğalabilir(Enfeksiyon oluşturur) Sınıflandırılması:1-Bakteri virüsleri:DNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bitkisel virüsler:RNA taşırlar. 3-Hayvansal virüsleri:DNA  taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bakteriler: Prokaryotturlar Enzim sistemleri bulunur,özgün metabolizmaları vardır. Nucleus ve zar sistemlerine ait organeller bulunmaz. yönetici molekülü DNA dır ve nuclear alanda çıplak olarak bulunur. Protein,yağ ve karbonhidrat içeren hücre çeperi vardır. Bazılarında kapsül bulunur. Sitoplazmada :DNA,RNA,ribozom,poliribozom,glikojen,yağ   damlaları bulunur. Hücre zarı kıvrımlarından oluşmuş mesezom ve tilakoid taşıyanlar vardır. 1-Mesezom:oksijenli solunum Enzimleri taşırlar. 2-Tilakoid:klorofil taşırlar. Flagellum(kamçı) taşıyanlar  aktif hareketlidir. Tek veya koloniler halinde yaºarlar.               Sınıflandırılması Şekillerine göre:                          Koloni oluşumuna göre: Gram boyama yöntemine göre:                                                         Solunum biçimlerine göre Beslenme biçimlerine göre:   3-Mavi-yeşil algler Prokaryotturlar. Tek veya koloni halinde yaşarlar. Selüloz çepere sahiptirler. Sitoplazmada klorofil(Yeşil),fikosiyanin(Mavi) pigmentleri taşırlar. Fotosentetik bakterilere benzemekle beraber  farklı olarak  fotosentezde  oksijen açığa çıkar. Mikroskobiktirler. Mantarlarla ortaklaşa likenleri oluştururlar. Havanın serbest azotunu tutarak toprağı verimli hale getirirler. Olumsuz koşullarda endospor oluştururlar Üremeleri: a)Eşeysiz üremeleri sporlarla gerçekleşir,b)eşeyli  üreme görülmez. Örnek:Nostoc  ,Oscillatoria. Protistalar Eukaryotturlar. Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Tek ve koloni oluşturan türler vardır. Suda,karada,canlı artıklarında,canlıların vücudları içinde yaşayabilirler. Aktif hareketlidirler. Beslenmeleri yönünden,hayvansal,bitkisel ve mantarsal özellikler gösteren türler vardır. Üremeleri  a)Eşeysiz: bölünerek ve sporla  b)Eşeyli: konjugasyon Önemli sınıflar ve özellikleri:A)Rhizopoda :Kök ayaklılar:(Amipler) Belirgin şekilleri yoktur. Serbest ve parazit olanları vardır. Beslenme ve hareketlerini pseudopod (yalancı ayak) denen sitoplazmik uzantılarla yaparlar. Tatlı suda yaşayanlarda kontraktil koful bulunur. Kontraktil koful hücreye giren fazla suyu ve metabolik  artıkları   hücrenin  dışına atar. Bölünerek (Amitozla) çoğalırlar. Beslenme bütün hücre yüzeyi  ile gerçekleştirilir.(Endositozla-Ekzositozla) B)Cilliata:Silliler(Paramecıum) Tatlı sularda     Kontraktil kofulları vardır. Beslenmelerini ve hareketlerini sillerle  yaparlar. Hücre zarı pelikula denen sert yapıdan oluşmuştur. Pelikuladan hareket organeli siller ve korunma organelleri trikositler bulunur. Pelikula hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Besinlerin alınımı hücre ağzı ile sindirim artıklarının atılımı ise hücre anüsüyle olur. İki nucleus taşırlar  a)Macronucleus:Metabolizmadan(Beslenme,solunum,boşaltım ,eşeysiz üreme vb.) b)Micronucleus: Eşeyli üremede görev alır. Üremeleri    a)eşeysiz:Amitozla b)eşeyli:Konjugasyonla  gerçekleşir. Dış uyarıları algılar ve yön değiştirerek tepki verirler.(Hücrede ön ve arka kavramı gelişmiştir.)      C)Flagellata:Kamçılılar: (Euglena) Tatlı sularda yaşarlar. Kontraktil kofulları vardır Beslenme ve hareketlerini kamçılarıyla  yaparlar. Kloroplast taşırlar.(Hem ototrof hem hetotrof beslenirler.) Işığı algılayan göz lekesi sayesinde ışıklı ortamlara doğru hareket ederler. Üremeleri  amitozla gerçekleşir. Besinlerini  hücre ağzıyla alırlar. D)Sporozooa: Sporlular: (Plazmodium) Parazit yaşarlar. Üremeleri sporla olur.(Metagenez görülür:Eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini ardışık takip etmesidir.) Hareket organelleri yoktur.(amoboid  hareket ederler.) Besinlerini hazır aldıklarından besin kofuluları bulunmaz. Hayvansal organizmaların vücudunda yaşadıklarından kontraktil koful taşımazlar.                          Mantarlar  Sentrozom ve kamçı oluşumu yoktur Eukaryot , çok hücreli canlılardır.                                                   Miselyum denen hücre sıralarından Oluşurlar Hücre çeperleri bulunur. Çeper kitinden oluşmuştur Mavi-Yeşil alglerle Likenleri oluştururlar Hücre dışı sindirim  yaparlar.                                                 Hücrelerde besin olarak yağ ve glikojen bulunur Saprofit ,parazit , patojen ve  mutualist beslenirler Sporla çoğalırlar(Metagenez görülür.) Canlı vücudunda ve organik artıklarda bulunurlar. Gerçek  dokusal oluşumları yoktur.  Bitkiler Eukaryot, çok hücreli canlılardır. Hücrelerinde çeper,kloroplast  ve  kofullar bulunur. Dokusal oluºuma sahiptirler. Üremeleri: a) Metagenez(Dölalmaşı) b) Eşeyli üreme ile olur. Su ve karasal ortamlarda  yaşayanları vardır. Ototrof canlılardır. SınıflandırılmasıA)Çiçeksiz bitkiler: Üremelerinde metagenez görülür. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları yoktur. Bazılarında iletim demetleri yoktur.(Su yosunu,Kara yosunu,vb) Gametofit dölü  sporofit döl takip eder. Gametofit  döl eşeysiz üreme ile(Sporla),Sporofit döl eşeyli üreme ile (Sperm ve Yumurtanın birleşmesiyle) meydana gelir. İlk kök ve iletim demetleri eğreltilerde görülür.   B)Çiçekli bitkiler: Eşeyli üreme görülür.Bazı gruplarda eşeysiz üremede ( Vegetatif üremede)  görülür. Üreme organları çiçeklerdir. İletim demetleri vardır. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları vardır. Üremeleri tohumlarla olur. Tohumlarının etrafında  meyve olanlara kapalı  tohumlular  olmayanlara  açık tohumlular (Kozalaklılar) denir. Kapalı tohumlularda tohumda bulunan çenek sayısına göre  1-Tek çenekliler(Soğan ,Lale, Zambak) 2-Çift çenekliler(Ella ,Nohut , Fasulye vb.) Hayvanlar           Çok hücrelidirler. Hetotrofturlar.Holozoik ve parazit beslenirler. Aktif hareket edebilirler Eşeyli ürerler.Bazı gruplarda eşeysiz üremede (Vegetatif üreme) görülür. SınıflandırılmasıA)Omurgasızlar:a)Süngerler: En ilkel çok hücreli hayvanlardır. Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar Sesil (Hareket edmezler.)  canlılardır. Vücudları iki deri tabakasından  oluşmuştur.   a)Ektoderm   b)Endoderm Dokusal oluşum yoktur. Vücut oldukça  basittir. Eşeyli ve eşeysiz (tomurcuklanarak:gemula) üreyebilirler. Vücudlarında organik ve inorganik artıklardan oluşmuş iç iskelet vardır. Vücudları porlarla kaplıdır. Beslenmesini porlardan giren su ile taşınan  besinlerle  sağlar. Solunum ve boşaltımı  derileriyle(Vücud yüzeyi )yaparlar. b) Sölentereler                                                               Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Vücudu iki deri tabakasından oluşmuştur (Ektoderm ve endoderm). Üremeleri eşeyli ve eşeysiz(Tomurcuklanma) olur Bazılarında  döl almaşı (Metagenez) görülür. Tek açıklıkla dışa açılan sindirim boşlukları vardır. Hem hücre içi hem hücre dışı sindirim vardır. Sesil ve aktif hareketli olanlar vardır. Diffüz(Agis) sinir sistemine sahiptirler. Hücreleri ( kas ,sinir epitel vb.) farklılaşmıştır Solunum ve boşaltımlarını derileri ile yaparlar. c) Solucanlar Vücud üç deri tabakasına sahiptir Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Eşeyli ürerler Rejenarasyon yetenekleri  vardır ve üremeyle sonuçlanır. İp merdiven sinir sistemleri vardır. Organ ve sistemleri  gelişmiştir. Solunumlarını derileri ile yaparlar. Su  kara ve diğer canlıların vücudları içinde yaşarlar. -Yassı solucanlar İlk üç deri tabakasına (Endoderm,mezoderm,ektoderm) sahip canlılardır. İlk sistemleşme bu canlılarda görülür.(Sinir , boşaltım vb.) Tek açıklığı bulunan sindirimleri  sistemleri vardır. Bu sistem aynı zamanda dolaşım sistemi olarakta görev yapar. Yüksek rejenarasyon yetenekleri vardır ve üremeyle (Vegetatif üreme) sonuçlanır Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Boşaltım organları pronefridyumlardır. -Yuvarlak solucanlar İlk sindirim sisteminde iki açıklık(Ağız ve anüs) bu canlılarda görülür. Serbest  ve parazit yaşayanları vardır. Üreme,sinir ve boşaltım sistemleri gelişmiş  solunum ve dolaºım sistemleri yoktur. Eşeyli ürerler ve ayrı eşeylidirler -Halkalı solucanlar İlk kapalı dolaşım bu canlılarda görülür.                              Solunum deri  ile yapılır. Vücudu halkalardan oluşmuştur.                           Sindirim sistemleri farklı görev yapan organlardan oluşur. Boşaltım organları nefridyumlardır.                      Çoğu hermafrodittir. d) Yumuşakçalar Suda ve  karada yaşarlar. Suda  yaşayanlar  solungaç karada yaşayanlar  kitapsı akciğerlerle  solunum yaparlar. Karından bacaklarla hareket ederler. Bazılarında evcik bulunur.(Dış iskelet ödevi görür.) Açık dolaş sistemi vardır. Genelde eşeyli ürerler.Bazı türler hermafrodittir.(Bir canlıda hem erkek hem diºi organlar bulunur ve kendi) kendini dölleyebilir. Boşaltım nefridyumlar la sağlanır. Duyu organları gelişmiştir e)Kabuklular: Vücudları sert bir kabukla örtülüdür.                                     Vücudları segmentlerden oluşmuştur. Suda  yaşarlar.                                                                                Açık dolaşım  vardır.  Eklemli üyelere(Hareket organlarına ) sahiptirler.           Boşaltım maksilla bezlerle yapılır Solungaç solunumu yaparlar.                                                   Sindirim sistemleri gelişkin ve salgı bezleri içerir.          f)Örümcekler: Solunum trake  ve bazı türlerde kitapsı akciğerlerle yapılır.             Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Açık dolaşım vardır.                                                                   Sindirim sistemleri gelişkindir Karada yaşarlar.                                                                                    İp merdiven sinir sistemi görülür. Vücudları baş ve göğüsten  oluşur. Dört çift eklemli bacakları vardır. g)Böcekler: Vücudları baş , göğüs , karından oluşur.           Sert(Kitin) dış iskeletleri vardır. İki çift kanat vardır.                                                   Üç çift eklemli bacak vardır. Açık dolaşımları vardır.                                             Trake solunumu yaparlar. Boşaltım organları malpighi tüpleridir.                              Yumurta ile ürerler.Metamorfoz(Başkalaşım) geçirirler. Petek gözlere sahiptirler.                                       Vücud hareketi çizgili kaslarla sağlanır. Vücud segmental yapıya sahiptir. h)Çok ayaklılar: Eklemli bacakları  oldukça çoktur.                                        Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Vücud segmentlerden oluşmuştur.                                   Solunum trakelerle yapılır Vücud baş ve gövdeden oluşmuştur.                                              Karada ve nemli yerlerde yaşarlar. I)Derisi dikenliler: Denizlerde yaşarlar. Vücudlarında kalkerli iç iskelet bulunur.                                          Beslenme ve hareket ,  kanal ve tüp ayaklarda oluşan su hareketi ile sağlanır. metamorfoz geçirirler. Solungaç solunumu yaparlar. Açık dolaşımları vardır. B)Omurgalılar Dokusal  özellikte  iç iskelet(Omurga) taşırlar. Eşeyli  ürerler. Kapalı dolaşıma sahiptirler. Hepside holojoik beslenir. Gelişkin sinir sistemine ve duyu organlarına sahiptirler. Solungaç , akciğer ve deri solunumu görülür. Su ve kara yaşamına uymuş sınıflar vardır. Boşaltım organları böbreklerdır. Sadece kurbağalarda  ileri  metamorfoz  görülür. Sınıflandırılması a-Balıklar: Yumurta ile ürereler Derileri pullarla kaplıdır Yüzerek hareket ederler Kalpleri 2 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır Solungaç solunumu yaparlar Suda yaşarlar b-Kurbağalar: Yumurta ile ürereler Derileri çıplaktır Yüzerek ve yürüyerek hareket ederler Larva döneminde suda yaşarlar,ergin dönemde suya bağlı karada yaşarler Larva döneminde solungaç ergin dönemde akciğer ve deri solunumu yaparlar. Kalpleri 3 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır c-Sürüngenler:  Yumurta ile ürerler Derileri plaklarla kaplıdır Sürünerek hareket ederler (Suda yüzerek hareket ederler.) Karada  veya suya bağlı karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 3-4 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır d-Kuşlar: Yumurta ile ürerler Derileri tüylerle kaplıdır Uçarak hareket ederler Karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır e-Memeliler Doğurarak ürerler Derileri kıllarla kaplıdır Karada veya suda yaşarlar Yürüyerek,uçarak ve ya yüzerek hareket ederler Akciğer solunumu yaparlar Kalplerei 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır Gagalı,Keseli ve Plasentalı memeli olmak üzere üç grupta incelenir.

http://www.ulkemiz.com/canlilarda-siniflandirma-nasil-yapilir-

Otomatik Netleme (Autofocus-AF) Nedir ?

Otomatik Netleme (Autofocus-AF) Nedir ?

Teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikle artık yaşamımızın her alanında teknolojinin nimetlerini görmemiz mümkün. Otomatik netleme teknolojisi de bunlardan birisi. Peki nedir bu otomatik netleme diye bakacak olursak;

http://www.ulkemiz.com/otomatik-netleme-autofocus-af-nedir-

Balığın Faydaları, Ülkemizdeki Çeşitliliği ve Doğru Pişirme Yöntemleri

Balığın Faydaları, Ülkemizdeki Çeşitliliği ve Doğru Pişirme Yöntemleri

Balık protein açısından son derece zengin bir besin kaynağıdır. 100 gram yağlı balık protein açısından kırmızı etten çok aha fazla protein içerir. Bunun dışında içerdiği mineral ve vitamin açısından da kırmızı etten çok daha zengindir.

http://www.ulkemiz.com/baligin-faydalari-ulkemizdeki-cesitliligi-ve-dogru-pisirme-yontemleri

Elektronik Sistemlerin Yapı Taşı; Mikrodenetleyici

Elektronik Sistemlerin Yapı Taşı; Mikrodenetleyici

Günümüz teknolojisinin birçok alanda yararlandığı elektronik bir elemanıdır. Mikroişlemcilerin MİB, giriş çıkış, hafıza, kristal osilatör, zamanlayıcı ve programlanabilir hafıza gibi bileşenlerinin tek bir devrede üretilmiş halidir.Mikrodenetleyici Nedir, Ne İşe Yarar ?Mikrodenetleyici, kısıtlı miktarlarda olsa da hafıza birimlerine ve giriş-çıkış uçları sayesinde, tek başlarına çalışabilirler. Tüm donanımı oluşturan farklı elektronik parçalar ile iletişim kurabilir, uygulama ve hafızası gereği çeşitli fonksiyonları gerçekleştirebilirler. Analog ile dijital çeviricileri ile sensörlerden her türlü bilginin toplanması ve işlenmesinde başarılı şekilde kullanılabilirler. Boyutlarının çok küçük olmaları ve düşük maliyetleri sayesinde, gömülü uygulamalar için tercih edilmektedirler. Normal işlemcilere göre dört büyük avantajı sayesinde günümüzde oldukça fazla tercih edilmektedirler. Bu avantajlar, küçük boyutları, düşük enerji tüketimi, ekonomiklikleri ve yüksek performanslarıdır.Mikrodenetleyicilerin Kullanım AlanlarıBüyük avantajları sayesinde, en basit elektronik aksamlı saatler, çamaşır makineleri, çeşitli robotlar, fotoğraf makineleri gibi oldukça fazla kullanım alana sahiptirler. LCD ekranlar, elektronik biletler, medikal hizmet makineleri, cep telefonları gibi saymakla bitmeyecek kadar çok elektronik alanda kullanılmaktadırlar.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/elektronik-sistemlerin-yapi-tasi-mikrodenetleyici

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Narın Faydaları ve Ülke Ekonomisine Katkıları Nelerdir ?

Nar, kınagiller (Lythraceae) familyasından bir bitkidir. Boyu yaklaşık olarak 5-7 metre civarındadır, ağaç gövdesi grimsi kahverengi, çatlaklı bir gövde yapısına sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/narin-faydalari-ve-ulke-ekonomisine-katkilari-nelerdir-

Efes Antik Tiyatrosu

Efes Antik Tiyatrosu

İl: Aydın İlçe: Selçuk Konum: -- Bölge: İonia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 65 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 19000 kişi Açıklama: Efes tiyatrosu Anadolu’nun en büyük antik tiyatrosudur. Toplam 65 sırayı bulan tiyatro, iki orta yollu, üç kademelidir. Sağdan eğimli yolla birinci kademeye ulaşılırken hem sağdan hem de soldaki destek duvarının içinden yükselen merdivenli tonozlu geçitler iki orta yola başlarda açılmaktadır. Bu tiyatronun izleyici koyağı tepeye yaslandığı için tonozlu geçitler, Miletos Tiyatrosundan farklı olarak izleyici sıralarının altında devam etmeden hemen orta yolların başlarında çıkışlarla sonlanır.   Erken dönemde tasarlanıp yapılmış olan tiyatro, Roma döneminde onarılıp büyütülse de izleyici koyağının yarıçapı 180 dereceden biraz büyük olarak kalmıştır. Sahne binası izleyici bölümünden ayrı, kopuk yapıldığı için izleyici koyağı 180 derecede kalsaydı ses izleyicilere ulaşmaz, aradaki yolun yarattığı boşluktan dolayı sağır bir tiyatro olurdu. İzleyici koyağı 180 dereceden biraz büyüyerek yanlarda iki yandan yelpaze kanadı gibi sahne binasını kucaklamakla sahne kaynaklı sesin dağılmadan, izleyici koyağına ulaşmasını kolaylaştıracağı düşünülmüştür. Bu nedenle oturma sıralarının yarıçapı hep180 dereceden büyüktür. Ayrıca, bu önlem de yetmediği için, orta yolun arkasındaki duvara yuvalar açılıyor ve içine canon müzik kurallarına uygun her biri ayrı nota tınısını veren ağzı yarık bronz küpler konuyordu. Roma mühendisliği bu durumu geliştirip, daha basit çözüm olan sırtlıklı sıraları orta yolun kenarına çepeçevre dizerek sesin yankısına yardımcı oldu. Uygulanması zor olan bu bronz küp düzeneğini ortadan kaldırdı. Aspendos örneğinde görüldüğü gibi sahne binasını birbirine bitişik inşa ederek kendi içinde kapalı izleyici koyağı 180 derecelik açısıyla kusursuz hale ulaştı.   Erken dönemde belki de tek kademe olarak tasarlanmış tiyatro, Efes’in zengin bir ticaret kenti olarak gelişmesine paralel olarak büyüdü.. Yapı birkaç kez büyütülüp onarıldı, orkestra çukurunun kenarı yükseltilip gladyatör dövüşlerine hazırlandı. Orkestra alanına ulaşan aşağı yollar, eğik düzlem üzerinden birinci kademedeki sıralara ulaştırıldı. Ticari dövüşlerin öne çıktığı dönemde artık sesin yankısından çok görerek izleme öncelik kazandı. Aslı üç katlı olan sahne arkası binasının önündeki sahne döşemesini ayakta tutan mermer sütunlar yerindedir. Alttaki bodrum katı kısmen sağlamdır. Orkestra kenarındaki su toplama hendeğini örten mermer kapaklar yer yer kaybolduğu için akaçlama hendeğinin büyük bölümü açıktadır. Hendeğin taban genişliği iki ayaktır. Işınsal merdivenli yolların kenarlarında aslanpençeli sıra başı taşlarının güzel örneği sağ tarafta az da olsa günümüze ulaşmıştır. Bu taşlar, Bergama Aşağı Tiyatrosu ile Torbalı’daki Metropolis Tiyatrosunun merdiven kenarı taşlarına benzer. Bergama’daki tiyatrolar gibi burada da oturma sıraları ince mermerle kaplanmıştır. Bu kaplamaların altındaki oturma sıralarının temellerinin bazı bölümleri kaba büyük taşlardan, bazı yerleri de horasan harcından oluşmaktadır. Orta yolun genişliği yedi ayaktır. Bu açıklıktaki genişlik, orta yolun önüne sırtlıklı koltukların konulmasını zorunlu kılar. Yerindeki izlerden anlaşıldığına göre orta yolların kenarına sırtlıklı koltuklar konulmuştu. Birinci kademede 12 ışınsal yol, ikinci kademede 23, üçüncü kademede ise aynı sayıda ışınsal yol vardır. Tiyatronun orkestra yarıçapı 56 ayak 13 parmaktır: Sahne binasının yüksekliğinin sağlamken yaklaşık 74 ayak olabileceği hesap hesaplanmaktadır. Güney batıya bakan tiyatronun eğimi 30 derecedir. Yaklaşık 19.000 kişi kapasitelidir Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/efes-antik-tiyatrosu

Fermantasyon Nedir Fermantasyon Türleri Nelerdir ?

Fermantasyon Nedir Fermantasyon Türleri Nelerdir ?

Fermantasyon ya da Mayalanma, bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla, genellikle ısı vererek ve köpürerek kimyasal olarak çürümesi olayıdır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.Fermantasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.FermantasyonTürleriGlikozun FermantasyonuAlkol fermantasyonu pirüvatın alkol ve karbon dioksite dönüşümüdür.Laktik asit fermantasyonu iki tipli olabilir: homolaktik fermantasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir.heterolaktik fermantasyon (veya heterofermantasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir.Laktik asit fermantasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermantasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermantatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermante eden organizmalar ise heterofermantatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermantasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler.Karışık asit fermantasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar butirik asit fermantasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir.solvent fermantasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.bütandiol fermantasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.Propionik asit fermantasyonu Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.Amino asit fermantasyonu (Stickland Fermantasyonu)Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir....Enerji üretimiGlikoliz, anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermantasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla metabolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermantasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam net 38 ATP dir. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar.FermantasyonunTarihçesiFransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermantasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermantasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştirBuchner'in bu sıvıda fermantasyon kuvvetine sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi.

http://www.ulkemiz.com/fermantasyon-nedir-fermantasyon-turleri-nelerdir-

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

İli : ANTALYA Adı : KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 36.614 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde Antalya ili, Manavgat ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka, Antalya – Manavgat karayolunun 49. km’sinden ayrılan asfalt bir yol ile gidilir. Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl’dan geçerek Beşkonak’a ulaşır. Kaynak Değerleri :           Milli parkın rekreasyonel dokusunu Köprü Irmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır. Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları milli parkın en önemli aktivitele-rini teşkil eder.           Bölgenin kil, kumtaşı, konglomera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağı’nın, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi, 14 km uzunluğu ve 100 m’yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur.           Milli parkta vadi tabanlarından, dağların çıplak doruklarına doğru çam, servi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz servisi ormanı, milli parkın flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin olanıdır.           Milli parkın yaban hayatı listesi oldukça geniş olmasına rağmen, usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri; geyik, dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar ve porsuktur. Köprü ırmağı ve kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır.           Milli park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. M.Ö. 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçları, su kemeri, Köprü Irmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge’yi Pamphylia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir. Görünecek Yerler : Selge antik şehri görülebilir. Renkli, hareketli ve çeşitli peyzaj örneklerinin bir arada bulunduğu Köprü Irmağı da diğer görülmesi gereken yerlerdendir. Mevcut Hizmetler : Özel şahıslara ait yeme-içme ihtiyacını karşılayacak tesisler ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama : Konaklama imkanı, ziyaretçilerin basit kamp yapmalarıyla sınırlıdır. Ancak Beşkonak ve Karabük köyünde bulunan bungalovlarda kalınabilir. Fakat yatak sayısı yetersizliği dolayısıyla Manavgat, Side ve Belek gibi çevredeki turizm merkezlerinde kalmak mümkündür. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Antalya Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 242 3217961          Antalya DKMP Şube Müdürlüğü : 0 242 3432652

http://www.ulkemiz.com/koprulu-kanyon-milli-parki

 Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları  ve Kaz Bakım Teknikleri

Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları ve Kaz Bakım Teknikleri

Hayvansal kaynaklı protein tüketiminin arttırılması ucuz üretim ile mümkündür. Kanatlı etleri ise bu bakımdan ucuza mal edilebilen hayvansal bir protein kaynağıdır.

http://www.ulkemiz.com/kaz-yetistiriciligi-kaz-irklari-ve-kaz-bakim-teknikleri

KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI

KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : ISPARTA Adı : KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1970 Alanı : 6.534 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde, Isparta ili Eğirdir ilçesinde yer almaktadır. Ulaşım : Isparta-Eğirdir-Konya devlet karayolundan ayrılıp güneye dönen 23 km’lik bir yol ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Kovada Gölü’nün meydana gelişi, Batı Toroslar’da görülen karstik göllere benzer. Havzaya düşen yağmur sularının fiziksel ve kimyasal aşınmasına eklenen tektonik yer hareketleriyle şekillenen göl, karstik tektonik bir polyedir. Eğirdir Gölü’nün güneye doğru uzantısı olan Kovada Gölü, sonradan aradaki dar vadinin alüvyonlarla dolması sonucunda bugünkü şeklini almıştır.           Tatlısu levreği (sudak), tatlısu istakozu ve sazandan meydana gelen göl faunası sayı olarak oldukça iyi durumdadır. Milli Parkın ana kaynak değeri olan kızılçam, meşe, çınar ağaçlarından meydana gelen bitki örtüsü ve parkın tabii güzellikleri, açıkhava da dinlenme ve kullanma potansiyeline katkıda bulunmaktadır.           Sahanın meydana gelişini hazırlayan karst morfolojisi; bakir doğanın araştırılması, yürüyüş, manzara seyretme, tırmanma ve basit kampçılık imkanı sağlamaktadır. Görünecek Yerler : Milli parka adını veren Kovada Gölü, çevresindeki zengin flora gibi doğal peyzajın pek çok çeşidini sunan bir sahadır. Mevcut Hizmetler : Saha; günübirlik rekreasyonel faaliyetlerden doğa yürüyüşü uygun olup, primitif kamping de yapılmaktadır. Sahadaki kır gazinosu ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama : Çadır ve karavanla konaklama mümkündür. Sahada konaklama tesisi bulunmadığı için ziyaretçiler Eğirdir ilçesinde bulunan otellerden faydalanabilirler. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Isparta Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 246 2287464          Isparta DKMP Şube Müdürlüğü : 0 246 2287463

http://www.ulkemiz.com/kovada-golu-milli-parki

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amacı Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanları Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981).  Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular),-Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir.-Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981).Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.

http://www.ulkemiz.com/herbaryum-nedir-herbaryum-teknikleri-nelerdir-

MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI

MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI

İli : TUNCELİ Adı : MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1971 Alanı : 42.000 ha. Konumu : Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Tunceli ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Tunceli’ye 8 km uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Karasu ve Murat çöküntü alanları arasında yükselen Munzur Dağları’nın jeolojik yapısı, metamorfik, volkanik ve tortul kayaçlardan meydana gelir. Kuzeyde 3300 m’ye kadar yükselen bu dağlık alan, Mercan ve Munzur suyu vadileri ile büyük ölçüde parçalanmıştır. Mercan Vadisi’nin 1600 m’den yukarı kesimlerinde buzul gölleri, dağlardan Ovacık düzlüğüne gelindiğinde kaynayan gözeler, vadi boyunca dökülen küçük şelaleler milli parkın peyzajının ilgi çekici örnekleridir.           Milli parkta tepeler ve yamaçlar meşe ormanları ile kaplıdır. Vadi tabanında ise ceviz, kızılağaç, dışbudak, karaağaç, çınar, kavak, söğüt ve çalı türlerinden meydana gelen zengin bir bitki örtüsü görülür. Sarp ve dik yamaçlar ise çıplaktır.           Yaban hayatı; kurt, tilki, ayı, kınalı keklik gibi türlerin yanında dağ keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, vaşak, su samuru, çil keklik, keklik, kaya kartalı gibi nadir türlerin de barınmasına imkan sağlamaktadır. Munzur Vadisi ve Mercan Suyu’nda bol miktarda alabalık bulunmaktadır. Görünecek Yerler : Mercan Vadisi’nin yukarı kesimlerinde buzul gölleri ve bu göllerin oluşturduğu peyzaj görüntüleri, Ovacık düzlüğüne inildiğinde kaynayan gözeler ve küçük şelale görülmeye değer kaynak değerleridir. Mevcut Hizmetler : Milli park içerisinde günübirlik rekreasyonel faaliyetlerden piknik, doğa yürüyüşleri ve isteğe bağlı olarak basit kamp yapılabilir. Konaklama : Ziyaretçilerin kendi imkanlarıyla primitif kamping imkanları söz konusudur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Tunceli Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 428 2132391          Tunceli DKMP Şube Müdürlüğü : 0 428 2126025

http://www.ulkemiz.com/munzur-vadisi-milli-parki

Panayia İsodion Kilisesi (Beyoğlu)

Galatasaray da Emir Nevruz Çıkmazında , günü 21 Kasım olan Rum Ortodoks kilisesidir. Kitabesinde 18 Eylül 1804 de inşa edildiği yazılıdır. Panayia Eiosodoion a (Meryem in Mabede takdimi) ithaf edilmiştir (III. Selim in (1789-1807) fermanı ile yapılan ilk bina tek nefli ve basit bir yapıdır. II.Mahmut (1808-1839) un fermanı ile kilise 1831 de iki yana doğru genişletilmiş ve çatısı da yenilenmiştir. 1860 da kilise tekrar bir onarım geçirerek genişletilmiş bunu 1875,1890 ve 1904 deki tamir ve küçük ilaveler takip etmiştir. İçerisinde çeşitli işlevli yapıların olduğu geniş bir avlu içerisindedir. Beş nefli Bazilika planında olan yapının orta nefi basık tonoz yan nefler ise ahşap çatıdır. Kilisenin Naosuna açılan üç,güneyinde ise iki giriş kapısı vardır. Apsis in önünde ve üç nefi kaplayan ahşap İkonastasion üçgen alınlığı ile antik dönem cephe düzenlemesini hatırlatmaktadır. 1860 daki onarımda yapılmış olan ahşap Ambonun yüzeyindeki madalyonlarda İsa ve dört İncil Yazarının tasvirleri vardır. Despot koltuğu da ahşap olup kabartma tekniğinde oymalıdır. Nefleri ayıran sütunlar ise yuvarlak kemerli ve iyon başlıklıdır. Naos daki orta nefin üzerinde Pantokrator İsa tasviri yer alır,sütunların arasında ise havari ve aziz figürleri işlenmiştir. Galeri korkuluğunun üzerinde Son Akşam Yemeği sahnesi,kuzeydeki neflerde Meryem in güneydekilerde ise İsa nın hayatından sahneler yer almaktadır. XIX.uncu yy. a ait olan bu resimlerin Sanat Tarihi açısından belirgin bir özelliği yoktur.

http://www.ulkemiz.com/panayia-isodion-kilisesi-beyoglu

Wien Yasasına Detaylı Bir Bakış

Wien Yasasına Detaylı Bir Bakış

Yazı dizimizin ilkinde Wien Yasası’na değinmiş, ikincide de buna bağlı örnekler vermiştik. Ayrıca ele alma istememe sebebim, kameralardan günümüzde kullandığımız birçok alete kadar olan teknolojik gelişmelerin astrofizik sayesinde nasıl gerçekleştiğine bir örnek daha eklemek.Wien Yasası bize çok basit bir formülle belirli bir sıcaklığa sahip cismin, hangi dalgaboyunda maksimum enerji yayınladığını veriyordu. Dolayısıyla bir cismin sıcaklığına göre onun hangi dalgaboyu aralığında daha iyi görünebileceğini, incelenebileceğini biliyoruz.λmax = 0.2898 (cm K) / T (K)Formülümüz oldukça basit. Lise Fizik dersinde gördüğümüz X=V.t formülünden bir farkı yok, hatta daha basit. Bir sabit sayı (0.2898 cm K) ve iki adet değişkenimiz var. Sıcaklığı değiştirdikçe λmax değerinin buna bağlı olarak değiştiğini görüyoruz. Basit örnekleri ele alalım, bu gündelik hayatta nerelerde karşımıza çıkıyor böylelikle anlayacağız. Öncelikle Astrofizik konusundan, Güneş’in yüzey sıcaklığından başlayalım. Güneş’in yüzey sıcaklığı yaklaşık 5780 Kelvin’dir. Formülde yerine koyalım.λmax=0.2898 cm K / 5780 Kλmax=0.00005 cm ya da 500nm olarak bulunur.Dikkatle incelerseniz 500nm’nin sarı renge oldukça yakın olduğunu görürüz. Tam olarak rengi vermeme sebebi renk diyagramı ile ilgili bir özelliktir, dolayısıyla yeşil gibi olması gereken renkleri yıldızlarda görmüyoruz. Bunun temel sebebi λmax’ın kendisidir. Bulduğumuz değer sadece enerjinin maksimum yayınlandığı noktadaki dalgaboyu. Dolayısıyla diğerleri duruma göre baskın olup rengin farklı olmasına sebep olabiliyor. Bunun için histogramları incelemek gerek, eğer photoshop ile biraz haşır neşir iseniz Hue/Saturation kavramından yola çıkarak bunu anlayabilirsiniz.Kozmolojiyle ilgili bir örnekten devam edelim. Evrenin oluşumuyla ilgili anlatılanlara aşinaysanız “Kozmik Mikrodalga Ardalan Işıması” kavramını muhakkak duymuşsunuzdur. Ya da evrenin en soğuk yeri neresidir gibi soruları. Teorik olarak 0 Kelvinden daha soğuk nokta yoktur fakat evrenin sıcaklığı olarak 2.7 Kelvin gibi değerlerden bahsedilir. Bu sıcaklık kozmik mikrodalga ardalan ışımasından kaynaklanır. Eğer bu sıcaklık değerini Wien Yasasında yerine koyacak olursanız:λmax=0.2898 cm K / 2.7 Kλmax=0.1 cm                   olarak bulunurDalgaboyunun maksimum yaptığı bu nokta (0.1 cm) mikrodalga diye bahsettiğimiz dalga aralığına denk düşer. İşte biz bu sebeple evrenin kendisini gözlerken, bu sıcaklığa uygun olarak gözlemimizi mikrodalga aralığında yapıyoruz.Şimdi gelelim günümüzdeki örneğine. Wien Yasası günümüzde nasıl karşımıza çıkıyor?İnsan sıcaklığına bağlı olarak çalışan termal kameraları görmüşsünüzdür, bunlar özellikle hava alanlarında kullanılıyor. Bunlar kızılöte (infrared) dalgaboyunda çalışırlar. Açıkçası artık neyin hangi dalgaboyunda olduğunu söylememe gerek kalmadı, çünkü kendiniz bulabilirsiniz.İnsanın vücut sıcaklığını 37 C derece kabul edersek ki bu 310 K derece sıcaklığına denk düşer, gerekli dalgaboyu aralığını bulabiliriz. Formülde yerine koyalım.λmax=0.2898 cm K / 310 Kλmax~0.001 cmKi beklediğimiz gibi bu dalgaboyu aralığı kızılöteye denk düşer. Aynı şekilde kızılöte bir alıcıyla insanın ateşinin nasıl ölçülebileceğini de açıkça görüyoruz. Önceleri koltuk altına, ağıza konularak dakikalarca beklenerek ölçülen ateş saniyeler içerisinde ölçülebiliyor.Bir diğer mevzu da kızılötesini görememe durumumuz. Gözümüzün algılama aralığı, kızılöte ve moröte ile ilgili konuya bir önceki yazı dizimizde değinmiştik. Burada ufak bir ekleme yaparak gündelik hayattaki kullanımına bir örnek daha verelim.Bugün kullandığımız kamera teknolojisi, sensörler yine astronomi sayesinde geliştirilmiştir. Gözünüz belki IR (kızılöte) göremiyor olabilir, fakat IR LED’e sahip televizyon kumandalarını telefon veya laptop kameranıza tutup bir tuşuna basarsanız sizin yanmıyor olarak gördüğünüz LED’in yandığını fark edeceksiniz. Çünkü kameralar bir nebze de olsa IR görüş aralığına sahiptir.Ögetay KayalıKaynak: http://www.kozmikanafor.com

http://www.ulkemiz.com/wien-yasasina-detayli-bir-bakis

Akson Nedir ?

Akson Nedir ?

Akson bir sinir hücresinin (nöronun) ince, uzun bir çıkıntısıdır. Sinir hücresinin gövdesindeki elektriksel uyarıları uzağa iletir. Aksonun işlevi bilgiyi farklı sinir hücrelerine, kaslara, bezelere iletmektir. Dokunmak ve sıcaklık algılama işlemlerini gerçekleştiren Pseudounipolar nöronlar gibi bazı duyu nöronlarında, elektriksel uyarılar, aksonun çeperinden hücrenin gövdesine doğru, oradan da aynı aksonun başka dalları vasıtasıyla omuriliğe gönderilir. Akson uyumsuzluğu, kalıtsal ve edinsel nörolojik hastalıklara neden olabilir. Bu hastalıklar hem merkezi hem de çevresel sinir sistemlerindeki nöronları etkileyebilir. Akson, nöronun hücre gövdesinden çıkan iki protoplazma çıkıntısından uzun biridir ve diğerinden daha uzundur. Diğer çıkıntı dendrittir ve aksondan daha kısadır. Aksonlar, şekilleri (dendritler daha çok koniksel yapıya sahipken, aksonlar genellikle sabit bir yarıçapa sahiptir), uzunluk (dendritler hücre gövdesinin küçük bir bölümünde sıkışmışken, aksonlar daha uzun olabilir) ve işlev (dendritler genellikle sinyalleri alırken, aksonlar onları iletir) gibi bazı özelliğinden dolayı dendritlerden daha seçkindirler. Tüm bu özellikleren bazı istisnaları da vardır.Bazı tür nöronlarda akson yoktur ve dendritlerindeki sinyalleri kendileri iletir. Bir aksondan daha fazla nöron olmazsa bile, böcekler gibi bazı omurgasızlarda akson bazen birbirlerinden bağımsız işleyen birkaç bölgeden oluşur. Çoğu aksonlar dallanır, bazı durumlarda da aşırı dallanır.Aksonlar, (çoğunlukla diğer nöronlar, bazen de kas ve bezeler gibi) diğer hücrelerle bağlantı sağlar. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Bir sinapsta akson zarı, hedef hücre zarını ile yan yanadır. Özel moleküler yapıları elektriksel ve elektrokimyasal sinyalleri boşluğun karşısına iletmeyi sağlar.Aksonlar sinir sisteminin birincil iletim hatlarıdır. Bazı aksonlar bir metreden daha uzun olabilirken, bazıları bir milimetreden daha kısadır. İnsan vücudundaki en uzun aksonlar, omurilikten ayakların baş parmağına kadar uzanan siyatik sinirde bulunur. Aksonların çapı değişir. En özel aksonlar mikroskopik (yaklaşık 1 mikron) çapa sahiptirler. Memelilerdeki en büyük akson 20 mikrondan daha büyük çapa ulaşabilir. Sinyalleri çok hızlı iletmesi ile özelleşen Kalamar aksonu yaklaşık 1 milimetre çapındadır. Bu da küçük bir kalem ucu kadardır. Merkezi sinir sistemindeki aksonlar, birçok dala sahip karmaşık ağaçlar gibi görülür. Karşılaştırmada beyinciğin granül hücre aksonu basit bir T şekli ile özelleşmiştir.Merkezi ve çevresel sinir sistemlerindeki, sinir hücresinin aksonunu çevreleyen, tabaka biçimindeki yalıtkan malzemeye miyelin denir. Miyelin nöroglianın bir çıkıntısıdır. Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemindeki nöronları oluşturur. Miyelinli sinir lifleri boyunca miyelin kılıftaki boşluklar (Ranvier boğumları) her bir boşluktan sonra ortaya çıkar. Miyelin kılıfın oluşmasına miyelinleşme veya miyelinizasyon denir. Miyelinleşme, elektriksel tepkinin daha hızlı yayılmasını sağlar. Miyelin tabakanın ortadan kalkması (demiyelinizasyon) Multipl skleroz hastalığına neden olur.bir omurgalıdaki beyin eğer açılır ve ince kesitlere dilimlenirse, her bir kesitteki bazı parçalar koyu olurken, diğer parçalar daha açık renkli olur. Koyu parçalar gri madde olarak ve açık renkli parçalar da beyaz madde olarak bilinir. Beyaz madde rengini aksonların oradan yoğun olarak geçmesinden dolayı alır. Serebral korteks, yüzeyinde gri madde bulunan bir mürekkep tabakaya sahiptir. Bu tabakanın altında da çok miktarda beyaz madde vardır. Bunun anlamı, yüzeydeki tabakanın büyük bir kısmı, nöron hücre gövdeleri ile doldurulurken, alt tabakanın büyük bir kısmı da miyelinli aksonlarla doldurulur.Akson başlangıç segmenti — aksonun doğrudan hücre gövdesine bağlanan segmentidir — özelleşmiş karmaşık proteinlerden oluşur.. Miyelinlidir ve yaklaşık 25 µm uzunluğuna sahiptir ve aksiyon potansiyel başlatma işlevlerini gerçekleştirir. Kalınlık bir tarafa bırakılırsa, hücre gövdesine (soma) bağlanan aksonun miyelinli parçasındaki başlangıç segmentinde çok miktarda sodyum ve potasyum kanalları vardır. Aksonun başlangıç segmentindeki sodyum kanallarının anma gerilim yoğunluğu, akson tepeciği hariç, geri kalan aksonlarınkinden veya bitişik hücre gövdesindekinden daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/akson-nedir-

Futbol Temalı Bilgisayar Oyunlarındaki Gerçeklik Unsurunun Önemi

Futbol Temalı Bilgisayar Oyunlarındaki Gerçeklik Unsurunun Önemi

Çağımızın en çok ilgi çeken spor dalı, şüphesiz ki futboldur. Bu popüler oyunun, bir de her evde simülasyonunun olduğu düşünülürse, ortaya video oyun sektörünün en büyük elementlerinden biri çıkmaktadır. O da, bilgisayar ya da konsol üzerinde oynanabilen futbol temalı oyunlardır.1980’li yılların sonu, 1990’lı yılların başı ile günden güne gelişen bilişim sektöründe, insanları bilgisayar kullanmaya itmek ve yeni bir hobi yaratarak geçim kaynağı sağlamak amacıyla, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bir sektör ortaya çıkmıştır. Bilgisayar oyunlarının dahil olduğu bu sektör, basit yazılımlar ile kendini gösterdiyse de, zaman içinde atılımlarını sürdürmüştür. Futbol temalı bilgisayar oyunları, yine 90’lı yılların ortalarında iyice popülaritesini artıran atari oyunlarının üzerinden geliştirilmiştir. Bu alanda, günümüzde de en çok oynanan FİFA serisi oyunları ile birlikte, geçmişin Winning Eleven’ı, günümüzün Pro Evulation Soccer’ı, sektörde lider konuma gelmişlerdir. Fifa 96 oyunu ile bir sıçrama yapan EA Sports şirketi, bu alanda farklı bir perspektifi yakalamıştır. Öncelikle takımlardan isim lisansları, federasyonlardan da lig lisansları almaya başlayan şirket, bu gerçek isimleri oyunlarına yansıtarak, rakiplerini bu alanda geride bırakmıştır. Çünkü gerçeklik algısı, çoğu bilgisayar kullanıcısında duyusal anlamda önemli bir yer teşkil etmektedir. Futbol oyunları ne kadar gerçeğe yakın olursa, kullanıcı kendini o kadar oyunun içinde hissedecektir.Futbol oyunlarındaki gerçekliğe yakınlık kriteri, sadece isim hakları satın alınarak olmamaktadır. Zaman içinde gelişen teknoloji, neredeyse birebir aynı yüz tipleri ve vücut şekilleri yaratabilecek gereçleri yazılımcılara sağlamayı başarabilmiştir. Yani, bilgisayar kullanıcılarının ilgisini sürekli diri ve ayakta tutabilecek bir başka gerçeklik etmeni, grafik açısından mükemmel oluşturulmuş olan futbolcu tipleridir. Bu kriter, gerek teknoloji dergilerinde, gerekse oyun sitelerinde, kullanıcılar tarafından oldukça tartışılan bir unsur halindedir. Çünkü, her bilgisayar kullancısı, oyunun içindeki Ronaldo’yu ya da Messi’yi, gerçeğe en yakın olarak benzeyen hali ile görmek istemektedir. Bir diğer gerçeklik algısı unsuru ise, futbol oyunlarında gerçeğe en yakın olması gereken iki elementin, stadyum ve tezahüratların doğru şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Bilgisayar kullanıcısı, oynadığı maçın hangi statta oynandığına dikkat edecek, bu nedenle de stadyum özelliklerini ve grafiklerini inceleyecektir. Bunun yanında da, maç sırasında tribünlerden gelen seslere de kulak kabartacağı için, bu iki unsurun önemi artacaktır.Gerçeklik algısını önemli kılan bir başka unsur ise, futbolcu ve kalecilerin “overall” diye tabir edilen yetenek ve güç göstergelerinin bütünüdür. Eğer oyun içinde, ligin en vasat oyuncusu ile bir dünya yıldızının maça etkisi hemen hemen aynı ise, kullanıcı oyunu beğenmeyecek ve bu markadan uzaklaşacaktır. Halbuki, oyuncunun seviyesi arttıkça, daha özel yetenklere sahip olması, vasat oyuncunun da maçın gidişatına fazlaca katkı sunamaması, gerçek hayattaki karşılaşmaların bir yansıması olduğu için, kullanıcı oyunun büyülü dünyasının içinde kalmaya devam edecektir.Futbol oyunlarının bir başka önemli gerçeklik kıstası ise, hakemlerin verdiği kararlardır. Her ne kadar, yapay zeka bu yönde güvenilir bulunsa da, kısmen görülen hakem hataları göze batabilecektir. Ancak bazen, bu tip hataların yüzde 2’lik ya da benzer dilimlerle, oyunların içine kasıtlı şekilde konduğu da tartışılmaktadır. Bu da, bir başka gerçekliği yakalamak olan, hakem hatası olaylarının şirket tarafından oyuna yansıtıldığı savını güçlendirmektedir. Her oyunda olduğu gibi, futbol oyunlarının da çeşitli “bug”ları, yani hataları vardır. Özellikle korsan şekilde edinilmiş oyunlarda, bu hataların görülmesi oldukça yüksektir. Maç normal devam ederken, oyuncuların ilginç şekilde sahayı terk etmeleri, her pozisyonda kırmızı kart çıkması, auta giden topun gol sayılması gibi gerçek dışı gelişmeler, futbol oyunlarının bug’ları arasında gösterilebilir. Ki bu bug’lar, oyunun gerçeklik algısını da sekteye uğratmaktadır.Her ne kadar bilim kurgu ya da olağan dışı durumlar ilgimizi çekse de, oynanmak istenen futbol oyunlarında bu durum kabul edilemez. Kullanıcılar, parasını verip satın aldıkları oyundan, gerçeğe yakınlık kıstası altında sonuç almak isterler. Bu nedenle de, her gün kendini yenileyen ve bu anlamda sürekli gelişimi hedef haline getiren yazılım şirketleri, futbol temalı bilgisayar ve konsol oyunlarını bir devinim halinde yenilemektedirler. Büyük bir sektör haline gelen, reklamlarında milyon dolarlık futbolcuların yer aldığı futbol temalı bilgisayar oyunları, yakın gelecekte de hayatımızda fazlasıyla yer almaya devam edecektir.Kaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Futbol_oyunuYazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/futbol-temali-bilgisayar-oyunlarindaki-gerceklik-unsurunun-onemi

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada ökaryotlar, arkeler ve bakterilerle beraber tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur.Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, gerçek (Grekçe: eu) ve çekirdek (Grekçe: karyon) sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (evvel (Grekçe: pro-) ve çekirdek (Grekçe: karyon)). Çekirdeğin yanı sıra ökaryotların kloroplast veya mitokondri gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır. Bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst âlem (İngilizce: domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst âlem sisteminde ökaryotların prokaryotlara kıyasla arkelerle daha çok ortak özellikleri olduğundan arkelerle beraber neomura kladı içinde gruplandırılırlar.Ökaryotlar arasındaki farklılıklarÖkaryotlar genel olarak bitki, hayvan, mantar ve protista olarak dört gruba ayrılırlar. Ancak protista grubu aslında bitki, hayvan ve mantar olarak sınıflandırılamayan canlıları bir arada toplayan bir grup olduğu için bazı biyologlar tarafından kabul görmez ve yerine daha küçük gruplar tanımlarlar.Çok çeşitli ökaryotik hücre tipi olmakla beraber hayvan ve bitkilerin en yaygın ve iyi bilinen çeşitleri olduklarından ökaryot yapısının anlaşılması için iyi bir başlangıç noktası oluştururlar. Ancak mantar ve çoğu protistanın hayvan ve bitkilerden önemli farklılıkları vardır.Hayvan hücresiHayvan hücresi, hayvanların dokularını oluşturan bir ökaryotik hücre tipidir. Hayvan hücreleri diğer ökaryotlardan (özellikle bitki hücrelerinden) belirgin bir farklılık gösterir; hücre duvarı ve kloroplastları yoktur ve kofulları daha küçüktür. Hücre zarı esnek olduğundan hayvan hücreleri çeşitli şekillere girebilir ve fagositik bir hücre, başka cisimleri içine alabilir. Ayrıca bitki hücresinden farklı organeleri vardır. İnsan hücreleri biyolojik olarak ökaryotik hücrelerle aynı kategoriden sayılırlar.Bitki hücresiBitki hücreleri diğer ökaryotik organizmaların hücrelerinden oldukça farklıdırlar. Belirgin özellikleriTonoplast adlı bir zarla çevrili büyük bir merkezî kofulun hücrenin turgorunu (hücre zarının hücre duvarına yaptığı basıncı) düzenler ve sitozol ile bitkinin öz suyu arasında moleküllerin hareketini kontrol eder.Selüloz, protein ve çoğu zaman ligninden oluşmuş hücre duvarı, protoplastlar tarafından hücre zarının dışına yerleştirilir. Buna karşın bakterilerin hücre duvarları peptidoglikandan, mantarlarınkiyse kitinden oluşur.Plasmodesmata, hücre duvarındaki gözenekleri birbirine bağlayarak her bir bitki hücresinin ona bitişik hücrelerle haberleşmesini sağlar. Bu, mantarlarda görülen hif ağından farklıdır.Plastitler, başlıca hücre içi organellerdir. Çeşitli biyokimyasal tepkimeler içlerinde gerçekleşir. Ayrıca besin depolamak için kullanılırlar. Fotosentezin yapıldığı kloroplastlarda bulunan klorofil, bitkilere yeşil rengi verir.Kamçısı (flagellası) olmayan bitkilerde (örneğin iğne yapraklılar ve çiçekli bitkiler) hayvan hücrelerinde bulunan sentrioller de bulunmaz.Mantar hücresiMantar hücreleri en çok hayvan hücrelerine benzerler. Hayvan hücrelerinden farklılıklarıHücre duvarı kitinden oluşmuştur.Hücreler birbirinden daha az ayrışmışlardır. Gelişmiş mantar türlerinin hücreleri septum denen gözenekli bölmelerden oluşurlar. Bunlardan sitoplazma, organeller ve bazen çekirdek geçebilir. Koenosit olarak adlandırılan septumlu türlerde organizma, aslında tek bir dev hücredir. Basit mantarlarda böyle bölmeler yoktur.Yalnızca en ilkel mantarlar, chytridiomycota bölümünde yer alanlar kamçılılardır.Ökaryot Hücrelerin Yapısı Ökaryotik hücreler, prokaryotlardan genelde çok daha büyüktürler. Organel olarak adlandırılan çeşitli iç zarlar ve iç yapılar, ayrıca miktrotüpçük (İngilizce: microtubule), mikroiplik (İngilizce: microfilament) ve ara ipliklerden (İngilizce: intermediate filaments) oluşmuş hücre iskeletine sahiptirler. Hücre iskeleti, hücrenin iç yapısını ve şeklini belirler. Ökaryotik DNA, kromozom olarak adlandırılan doğrusal tomarlar halindedir. Bunlar çekirdeğin bölünmesi sırasında kopyalanıp mikrotüpçükler tarafından çekilirler. Eşeysiz hücre bölünmesine (mitoz) ek olarak çoğu hayvan hücresinin hücre kaynaşması yoluyla gerçekleşen bir eşeyli üreme sürecine (mayoz) sahiptir. Bu üreme süreci prokaryotlarda görülmez.İç zarÖkaryotik hücrelerde çeşitli zarla çevrili yapılar bulunur. Bunlara toplu olarak iç zar sistemi denir. Vezikül veya koful (vaküol) gibi basit bölmeler başka zarlardan tomurcuklanarak meydana gelir. Çoğu hücreler endositoz adı verilen bir süreçle besin ve diğer maddeleri içlerine alırlar; endositozda dış zar içe kıvrılıp sonra büzülerek bir vezikül oluşturur. Çoğu zarla çevrili organelin evrim sırasında bu tür veziküllerden meydana gelmiş olduğu varsayılmaktadır.Çekirdek, çekirdek kılıfı olarak adlandırılan bir çift zar ile çevrilidir. Çekirdek örtüsünde bulunan gözenekler moleküllerin girip çıkmasını sağlar. Çekirdek kılıfının çeşitli tüp veya yapraksı uzantıları, endoplazmik retikulum (ER) olarak adlandırılan yapıyı oluşturur. Bu yapı protein ulaşımı ve olgunlaşmasından sorumludur. Granüllü ER'da ribozomlar bulunur ve bunların sentezlediği proteinler ER'un iç kısmına (lümenine) girer. Bu proteinler sonradan düz ER'dan (yani ER'un granülsüz kısmından) tomurcuklanan veziküllerin içine girerler. Çoğu ökaryotta bu protein taşıyan veziküller golgi aygıtı veya diktiyozom denen yassılaşmış vezikül desteleriyle kaynaşırlar ve proteinler orada çeşitli yapısal değişimlere uğrarlar.Veziküller çeşitli amaçlar için özelleşmişdir. Örneğin lisozomlar, besin kofullarının içindekileri sindiren enzimler bulundurur, peroksizomlarsa hücre için zehirli olan peroksiti parçalar. Çoğu protozoada bulunan büzülür (kontraktil) kofullar, hücredeki fazla suyu toplayıp dışarı atarken ekstruzomlar avcı (predatör) canlıları kaçırmasına ve hücrenin avını yakalaması için dışarı madde atmasına yarar. Çok hücreli canlılarda hormonlar, çoğu zaman veziküllerde üretilirler. Yüksek bitkilerde hücre hacminin büyük bir kısmını işgal eder merkezî koful, hücrenin osmotik basıncını sabit tutar.Mitokondri ve plastitlerMitokondriler hemen her ökaryotta bulunan organellerdir. Bir çift zarla çevrilidirler ve içte olanına krista adı verilen iç kıvrımlardan oluşurlar. Hücre solunumu burada gerçekleşir. Kendi DNA'ları vardır ve başka mitokondrilerin bölünmesi sonucu meydana gelirler. Evrim sırasında endosimbiotik bakterilerden (proteobakteriler) oluştukları teorisi genel kabul görmüştür. Mitokondrisi olmayan birkaç protozoda da hidrojenozom ve mitozomlar gibi mitokondri türevi organeller mevcuttur.Bitki ve çeşitli alg gruplarında ayrıca plastitler bulunur. Bunların da kendi DNA'ları vardır ve endosimbiontlardan (bu durumda siyanobakteriler) oluşmuşlardır. Bu plastitlerin çoğu kloroplast olup siyanobakteriler gibi klorofil içerip fotosentez yoluyla enerji üretirler. Diğer plastitler gıda depolamaya yarar. Plastitlerin tek bir kökeni olması muhtemel olmakla beraber plastit bulunduran bitki grupları evrimsel olarak birbirine yakın değildir. Bazı ökaryotlar plastitlerini ikincil bir endosimbiyoz veya yutma yoluyla edinmişlerdir.Çekirdeğin de endosimbiotik kökenli olduğu öne sürülmüş, ayrıntısı aşağıda verilmiştir. Ayrıca ökaryot kamçısının da endosimbiotik kökenli olduğu ve spiroketlerden geliştiği iddia edilmiş, ancak hücre anatomisi ile uyumsuzlukluğu ve hücre çoğalmasıyla bağdaştırılamadığı için bu iddia genel kabul görmemiştir.Hücre iskeletiÇoğu ökaryotun kamçı (flagella veya flagellum) adı verilen, ince, uzun ve hareketli sitoplazma uzantıları vardır. Bunlar tübülin ve kısa kirpiklerden (silyalardan) oluşur. Her ikisi de beslenme, duyum ve hareketle ilişkilidir ve prokaryot kamçılarından tamamen farklıdır. Kamçıyı içinden destekleyen bir demet mikrotüpçüktür. Bunlar, kinetozom ve sentriyol olarak da adlandırılan bazal cisimden çıkar. Mikrotüpçükler kamçının içinde, merkezde iki tekli ve onun çevresinde dokuz ikili olarak düzenlenmişlerdir. Kamçının ayrıca üzerini kaplayan saçlar (mastigonemler) ve onu zar ve hücre iskeletine bağlayan pullar da bulunabilir. Kamçının içi sitoplazmaya bağlıdır. Mikroiplik yapılar (aktin ve ona bağlanan α-aktinin, filamin, fimbrin) hücre zarının alt yüzeyinde tabaka ve desteler halinde bir ağ oluşturur. Mikrotübüllerin motor proteinleri, örneğin dinein ve kinesin, bu ağa dinamik bir özellik sağlar.Sentriyoller çoğu zaman kamçısı olmayan hücre ve gruplarda da bulunur. Genelde kinetit olarak adlandırılan birli veya ikili gruplar halinde mikrotüpçüklerin köklerini oluştururlar. Bunlar hücre iskeletinin ana bileşkelerinden biridirler ve inşâları birkaç hücre bölünmesi boyunca olur. Bir kamçı ana hücrede kalır, öbürü ise ondan türetilir. Sentriyoller, ayrıca çekirdeğin bölünmesi sırasında iğ ipliği oluşumunda da rol oynayabilirlerHücre iskeleti, hücrenin şeklini belirlemekte ve (kemokinez ve kemotaksi gibi) hareketini sağlamakta önemli bir rol oynar. Bazı protistlerin çeşitli başka mikrotüpçüklü organelleri de vardır: örneğin heliozoa ve radioloria, suda yükselme veya av yakalama için aksopodialara sahiptirler. Haptofitlerinse haptonema adlı kamçı benzeri bir organeli vardır.Bitki hücre duvarıBitki hücrelerinin bir hücre duvarı vardır; bu, hücre zarının dışında yer alan ve pek esnemeyen bir tabakadır. Hem hücreye yapısal destek sağlar, hem de bir filtre mekanizması olarak çalışır. Hücrenin içine su girmesi hâlinde aşırı şişmeyi engeller. Birincil hücre duvarını oluşturan başlıca karbonhidratlar selüloz, hemiselüloz ve pektindir. Selüloz mikrofibrilleri, hemiselüloz bir yulara bağlanarak bir selüloz-hemiselüloz ağı oluştururlar. Bu da pektin matriks içinde yer alır. Birincil hücre duvarında bulunan başlıca hemiselüloz ksiloglukandır.ÜremeÇekirdek bölünmesi ile hücre bölünmesi çoğunlukla eşgüdümlü olur ve genelde mitoz yoluyla gerçekleşir. Bu süreç sonunda her kromozomun birer kopyası yavru hücrelere dağıtılır. Çoğu ökaryotlarda ayrıca bir eşeyli üreme süreci vardır. Bunda tipik olarak haploit ve diploit döller (nesiller) sırayla birbirini izler. Haploit dölde her kromozomun bir, diploit dölde ise iki kopyası vardır; haploit döl mayoz bölünmeyle, diploit dölse çekirdek kaynaşmasıyla (singami) meydana gelir. Ancak bu genel kalıp içinde epey bir çeşitlilik görülebilir.Ökaryotik hücrenin oluşumu canlıların evriminde önemli bir dönem noktasıdır. Çünkü ökaryotlar tüm karmaşık hücreleri ve nerdeyse tüm çok hücreli canlıları içermektedir. Bu süreci oluşturan olayların zamanlamasını kestirmek zordur; Knoll (1992) yaklaşık 1,6-2,1 milyar yıl önce oluştuklarını öne sürer. Modern canlı gruplarına ait oldukları bâriz olan fosiller (kırmızı yosunlar), yaklaşık 1,2 milyar yıl önceden kalmadır.1980'ler ve 1990'larda yapılan araştırmalar sonucunda çizilen rRNA filojenik ağaçlarında çoğu ökaryot organizma çözümlenememiş, (teknik anlamıyla gerçek taç olmayan) bir "taç" grup içinde bırakılmıştı. Bu grup, mitokondri kristallerinin şekline bağlı olarak ikiye bölünmüştü. Mitokondrisi olmayan birkaç grup, ayrı bir dal olarak diğer ökaryotlardan ayrılıyor, dolayısıyla bu eksikliğin çok eski dönemlerden kalma olduğu düşünülüyordu. Ancak artık bunun "uzun dal çekimi" adı verilen bir artifakt olduğu belirlenmiştir. Bu grupların diğer ökaryotlardan ayrıldıktan sonra mitokondrilerini kaybettikleri bilinmektedir.Aktin ve diğer moleküllere dayandırılarak hazırlanmış ağaçlar, farklı ve daha tam bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Ökaryotların çoğu aşağıdaki üst gruplara aittir:Opisthokonta (Opistokontlar) Animalia (Hayvanlar), Fungi (Mantarlar), Choanoflagellatea (koanoflagellatlar), v. b. Amoebozoa (Amebozlar/Amebozolar) Çoğu kalın kökbacaklı amoeba (Amip) ve Mycetozoa (Sıvaşık küf) Rhizaria (Rizarlar) Foraminifera (Foraminiferler), Radiolaria (Radyolarlar) ve diğer çeşitli amipsi protozlar/protozolar Excavata (Ekskavatlar) Çeşitli kamçılı protozlar/protozolar Primoplantae/Archaeplastida (Primoplantlar/Arkeplastitler) Embryophyta (Kara bitkileri), yeşil algler, kırmızı algler ve Glaucophyta (Glaukofitler) Chromista (Kromistler) Kahverengi algler, diatomlar, Oomycete (su küfleri), v. s. Alveolata (Alveolatlar) Silyalılar, Apicomplexa (Apikompleksler), Dinoflagellata (Dinoflagellatlar), v. s. Birkaç sınıflandırma uzmanı, unikont ve bikontlar adlı iki büyük klad tanımaktadırlar: unikontlar tek, bikontlarsa iki kamçılı bir atasal canlıdan türemişlerdir. Bu sistemde ofistokontlar ve amibozoanlar unikont sayılırlar, kalanlar bikontturlar. Kromistler ve alveolatlar, atasal olarak kromalveolatlar adlı fotosentetik daha büyük bir gruba ait olabilirlerse de bu görüş hâlen tartışmalıdır. Özellikle sentrohelidler gibi bazı küçük protista grupları bu üst gruplardan hiçbiri ile ilişkilendirilmemişlerdir. Ökaryotlar, arkelerle genetik mekanizmaları açısından yakın derecede ilişkilidir. Bu yüzden bazı uzmanlarca arkelerle birlikte neomura kladına yerleştirilirler. Ancak hücre zarının yapısı gibi başka bakımlardan ökaryotlar bakterilerle benzeşirler. Bu durumu açıklamak için üç hipotez önerilmiştir:Ökaryotlar iki hücrenin kaynaşması ile oluşmuşlar, sitoplazmaları bir bakteriden, çekirdekler de bir arkeden (alternatif bir görüşe göre ise bir virüsten) oluşmuştur.Ökaryotlar arkelerden gelişmişler ve proto-mitokondrilerden öbakteriyel özellikler edinmişlerdir.Ökaryotlar ve arkeler değişime uğramış bir bakteriden ayrı ayrı gelişmişlerdir.Sonuncu hipotez halen en çok kabul görmektedir. İç zar sistemi ve mitokondrilerin kökeni de tartışmalıdır. Fagotrofik hipoteze göre endositozun gelişmesini takiben bu zarlar oluşmuş ve sonra özelleşmişlerdir. Mitokondriler, plastitler gibi yutma yoluyla edinilmişlerdir. Sintrofik hipoteze göre bir ön ökaryot (proto-ökaryot), beslenmek için ön mitokondriyi (proto-mitokondriyi) kullanıyordu. Zaman içinde büyüyerek onu tamamen sarmış, kısmen mitokondri genlerinin katkısıyla iç zarlar daha sonra oluşmuşlardır. (Bu hipotezin bir versiyonu hidrojen hipotezi olarak bilinir.)

http://www.ulkemiz.com/okaryot-hucre-nedir-yapilari-nasildir-

Akrepler ve Özellikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad.2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de[1] 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.Habitat ( Yaşama Alanı)Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması:Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar.Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar.Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır.Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr.Morfoloji ve FizyolojiKarakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.BaşlıgöğüsBaşlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.Pedipalp[değiştir | kaynağı değiştir]Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.KeliserKeliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.BacakBacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.GözlerGözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.KarınKarın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.PreabdomenPreabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. oluşmuştur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.PostabdomenKuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.CinsiyetEşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.TarakTarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer.SternumSternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır.Sindirim sistemiPedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir.Boşaltım sistemiBoşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır.Dolaşım sistemiAkrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner.Sinir sistemiSinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur.Solunum sistemiAkreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır.Salgı sistemiAkreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler.Duyu sistemiDuyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar.Üreme ve yaşam döngüsüÇiftleşmeİlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir.DoğumGebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir.Pro-juvenilNeonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar.JuvenilBirinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler.BesiniGeceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir.Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer.Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.

http://www.ulkemiz.com/akrepler-ve-ozellikleri

Karafenk Kalesi

Karafenk Kalesi

Hasan beyli ilçesinden doğuya doğru 7 km. toprak yoldan gidilerek araçla yanına ulaşılır. Kara Frenk kalesinden kuzeye gidilirse Bahçe’ye, doğusuna devam edilirse Fevzi paşa’ya ulaşılır. Bahçe ve Fevzi paşa’ya giden bu yollar kullanışlı değildir. Bu gözetleme kulesi ( kale ) buradan geçişleri engellemek için önemli noktadadır.Kara Frenk kalesi dört köşesinde köşe kuleleri olan basit bir yapıdır. Kulelerin yüksekliği 5 m.dir. Kuzeybatıdaki kule en büyük olanıdır. Batı duvarındaki iki payanda sonra ki dönemde yapılmış olmalı. Kesin bir bilgi yok. Kuzey batıda ki kulenin taşları dökülmüş olmasına rağmen temelden yukarıya doğru konik yapısı görülmektedir .Kara Frenk kalesi, Tumil ve Kütüklü kalelerine plan olarak benzer. Ancak duvar işçiliği farklıdır. Yapıldığı tarih hakkında farklı görüşler vardır. Ne yazık ki antik dönem ve ortaçağdaki adı bilinmemektedir.Kalenin içerisinde eskiden kalan mimari öge yoktur. Yapım malzemesi olarak kara taş kullanılmış. Duvarlarında üst örtüyü taşıyacak ahşap hatıl yerleştirmek için boşluklar var. Kale iki katlı ve ahşap çatılıdır.Kalenin batı yönündeki yamaçta bulunan mezarlıkta insan motifini andıran mezar taşları var. Mezarların üzerine konulan taşlar çok basit işçilikle yapılmıştır.Osmaniye ve Hasanbey’li ye uzak olmayan bu şirin garnizon kalesi önemsiz gibi duran bir geçidin korunması ve orada yaşayanların can güvenliklerinin nasıl sağlandığının görülmesi için ziyaret edilmelidir.

http://www.ulkemiz.com/karafenk-kalesi

Oylum Höyük

Oylum Höyük

Oylum Höyük, Kilis – Gaziantep karayolunun güneyinde yer almaktadır. Höyük, 460 m. uzunluğunda ve 370 m. genişliğindedir. Biri 22 metre diğeri 37 metre yüksekliğinde, bir boyunla birbirine bağlanan iki yükseltiden oluşmaktadır. Boyutları göz önüne alındığında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük höyüklerinden biridir. Oylum Höyük, yüksek Anadolu platosunun bittiği ve Suriye’ye doğru uzanan düzlüklerin başladığı verimli topraklar üzerinde Mezopotamya’dan Filistin’e kadar uzanan Bereketli Hilal’in kuzeybatı ucunda bulunur. Doğu-batı, kuzey-güney yönünde uzanan yollar üzerinde bulunması nedeniyle çeşitli dönemler boyunca stratejik bir öneme sahip olmuştur. Höyüğün batı eteklerinde tespit edilen kalıntılar, su taşkınlarına karşı 5500 yıl önce bir bent inşia edildiğini göstermektedir. Oylum Höyük kazıları Geç Kalkolitik Çağ’dan M.Ö. 3500-3000 başlayarak günümüze kadar uzanan kesintisiz bir yerleşimin varlığını açığa çıkarmıştır. Yine kazılarda , Mezopotamya ve Suriye’de gördüğümüz Geç Uruk kültürünü yansıtan yapı katları bulunmuştur. Höyüğün güneybatı yamacında yapılan kazılarda ise Kalkolitik Çağ’ın Ubeyd kültür evresine ait kalıntılara rastlanmıştır. Coba tipi adı verilen, basit ve kaba el yapımı kâseler bulgular arasındadır. Bazı mezarlarda, ölülerin bir tekstil ürününe sarılarak gömüldüklerini ortaya koyan izler belirlenmiştir. Mezarlara pişmiş toprak kaplar, tunç alet ve silahlar ile taş, kavkı ve madenden üretilmiş çeşitli süs eşyası bırakılmıştır. Mezarlarda ele geçen karbonlaşmış zeytin ve üzüm çekirdekleri ile buğday ve arpa taneleri, bugün Kilis Ovası’nda yetiştirilen bu ürünlerin köklü geçmişine ışık tutmaktadır. M.Ö.1200-M.Ö.500 yılları Demir Çağı’nda Oylum Höyük’ün yoğun bir biçimde yerleşim gördüğü belirlenmiştir. Oylum Höyük Pers döneminde de önemini korumuş Roma döneminde ise savunma duvarları tahkim edilerek yerleşime devam edilmiştir. Demir ok uçları, gümüş ve bakır sikkeler, pişmiş toprak heykelcikler Helenistik Dönem’e ait buluntular arasındadır. Yine Kazılarda Roma dönemine ait sikkeler bulunmuştur. Höyük çevresinde ortaçağa ilişkin buluntular saptanmıştır. M.S. 6. yüzyıla tarihlenen bir bazilikaya rastlanılmış ve bu yapıya ait mozaikler açığa çıkarılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/oylum-hoyuk

İyi Fotoğraf Çekmenin Sırları

İyi Fotoğraf Çekmenin Sırları

Bakış noktanızı iyi seçin. Bunun için fotoğrafını çekeceğiniz konuyu nasıl göstermek istediğinizi düşünün. Sabit bir konunuz varsa (bina, çeşme vs.) etrafında biraz dolaştıktan sonra en iyi açısını bulmaya çalışın. Perspektif hatalarını hesaba katmayı unutmayın! Farklı bakış açıları geliştirmeye çalışın. Ortalama uzunluktaki bir insanın göz hizası yerine, çok daha yukarıdan ya da aşağıdan da çekimler yapmayı deneyebilirsiniz. Herhangi bir konunun fotoğrafını çekerken, kompozisyonu yatay ya da dikey oluşturmanız konusunda önceki bilgi ve deneyimleriniz size yol gösterecektir. Bazı konular yatay çekildiğinde bazıları ise dikey çekildiğinde doğru ve güzel fotoğraf verirler. Bunun için ilk başta konunuzu kadrajladığınızda, büyük boşluklar kalıp kalmadığına ve konunuzun kesilen yerlerine bakabilirsiniz. Çekilecek konuya göre doğru objektif seçimi çok önemlidir. Bazı konular yakından, bazıları ise uzaktan fotoğraflanmalıdır. Bir futbol karşılaşmasında ya da vahşi hayvan fotoğrafları çekerken mutlaka belli bir uzaklıktan fotoğraf çekmemiz gerekir. Bunun için tele objektiflere ihtiyacımız olur. Doğru objektif seçimi için, objektif çeşitlerini ve nerelerde işimize yarayıp yaramayacaklarını iyi analiz etmeliyiz. Özellikle insan fotoğrafları ve portre çekiyorsanız, arka planlarının sade olmasına dikkat edin. Karışık bir arka plan, konumuzla karışacak ve belirginlikten uzak, seçici olmayan sıradan bir fotoğraf karesi olacaktır. Yakından tanıdığınız ya da ilk defa karşılaştığınız birinin fotoğrafını çekerken konunuzu hatırlatmaya çalışın. Kendinizden emin olun ve karşınızdaki kişiyle bir şekilde iletişim kurmaya çalışın. Fotoğraf çekerken kurulan iletişim sadece konuşarak değil, göz temasıyla ya da beden diliyle de yapılabilir. Yakından çektiğiniz portre fotoğraflarda göze netlik yapın. Gözlerin net çıkması diğer alanlardan çok daha önemlidir. Fotoğraf konunuza göre deklanşöre basma anınız değişebilir. Bir manzara ya da hatıra fotoğrafında başka, hız ve hareket olan fotoğraf konularında ise çok daha dikkatli deklanşöre basmak gerekir. Kısaca “kritik an” dediğimiz konu, zamanlama ile ilgilidir. Konunuzu veya olayı iyi takip ederek en can alıcı noktasında deklanşöre basılmalıdır. Bir daha tekrarlanamayacak önemli bir konu çekiliyorsa mutlaka deneme çekimi yapın ve normal zamanlardan daha fazla sayıda fotoğraf çekin. Güneşin tam tepede olduğu saatlerde (daha çok 12.00 ile 14.00 arası) mümkünse fotoğraf çekmemeye çalışın. Özellikle insan fotoğrafları üzerinde hoş olmayan sert gölgeler belirginleşebilir. Fotoğraf çekmek için geniş vaktiniz varsa, yanınızda bir tripod taşıyarak fotoğraflarınızı tripod ile çekin. Böylece kadrajlarınızı daha kontrollü yapma ve yüksek diyafram değerleri kullanma imkanınız olur. Seyahatlerinizde çantanızda mutlaka mini bir tripod bulundurun. Nerede gerekeceği hiç belli olmaz! Tripodunuz olmadan elde fotoğraf çekerken, enstantane değerlerinizi mutlaka kontrol edin. Enstantane değeriniz en azından kullandığınız objektifin odak uzunluğuna yakın olmalıdır. Örneğin, 50mm için 1/60sn, 200mm için 1/250sn, 300mm için 1/500sn gibi… Özellikle portre çekimlerinde ışık konunuzun arkasından geliyorsa konunuz ters ışıkta kalacak ve yüzü neredeyse tamamen karanlık çıkacaktır. Eğer portrenizin yüzünü karanlık değil de daha aydınlık şekilde göstermek isterseniz en basit yöntem olarak dolgu flaşı kullanabilirsiniz. Böylece portrenizin yüzü de arka plan ile dengeli şekilde aydınlanacaktır. Fotoğraf çekimlerinizde bir tripod kullansanız bile deklanşöre basma anınızda bir titreşim meydana gelebilir. Bunu önlemek için kablo deklanşör, uzaktan kumanda ya da hemen hemen tüm fotoğraf makinelerinde olan “self timer” modunu kullanabilirsiniz. Çok büyük ya da çok küçük şeylerin fotoğrafını çekerken karemizin içerisine, konunun boyutunu gösterebileceğimiz ve herkes tarafından bilinen referans alınabilecek bir nesne koymakta fayda var. Örneğin, çok küçük bir obje çekerken, kibrit çöpü ya da bir bozuk para kullanmak gibi… Ufuk çizgisi, fotoğraf karesinin alt kenarına paralel olmalıdır. Aksi takdirde hoş olmayan yamuk bir fotoğraf karemiz olur. Özellikle ters ışıkta ve güneş ışığının çok parlak olduğu yerlerde fotoğraf çekerken mutlaka objektifinizin parasoleyini (güneşliğini) kullanın. Panoramik çekim yapacağınız zaman makinenizi (daha çok kullanılan) yatay yerine tripodunuza dikey olarak bağlayın. Böylece çekmek istediğiniz alanda daha fazla fotoğraf çekebilecek ve perspektif bozulmalarını da en aza indirmiş olacaksınız. Hızlı konuların (spor karşılaşmaları, araba yarışları… fotoğrafını çekerken makinenizin obtüratör hızını kontrol edin. Enstantaneniz en azından 1/500sn olsun! Önemli ve hızlı fotoğraf karelerini kaçırmamak için makinenizin (drive) modunu önceden seri çekime getirin. Netliği konunun gerçekleşebileceği yere önceden yaparak da zaman kazanabilirsiniz. Böylece objektifiniz netlik yapmak için ekstra zaman harcamayacaktır. Fotoğraflarınıza hız efekti katmak için, nispeten düşük obtüratör hızlarında (1/30, 1/15… makineniz ile konuyu takip edip uygun yere geldiğini düşündüğünüzde deklanşöre basın ve takip etmeyi biraz daha sürdürün. Böylece pan tekniğini kullanmış olursunuz. Bu teknikle konunuzun bazı yerleri ve arka alanı netsiz çıkacak ve konunuz hareketli gözükecektir. Özel mekanlarda çekim ve tripod kullanmak için mutlaka izin alın. Başınızın derde girebileceği yerlerden uzak durun. En zor fotoğraflanabilecek konulardan biri bebek ve küçük çocuklardır. Çok hızlı ve sürekli hareket ettikleri için fotoğraf karelerine ya çok flu ya da istenmeyen bir anda çekilmiş halleri yansır. Yeni doğmuş bir bebek fotoğrafı çekecekseniz kesinlikle flaş kullanmayın ve flaşınızın kapalı olduğunu bir kez daha kontrol edin. Çocuk fotoğrafları çekerken de onları oyalayacak bir şeyler bulun. Oyuncaklar bu işe yarar! Arada bir de size bakması için ona seslenin. Unutmayın, küçük bir çocuğun dikkatini sürekli olarak aynı noktada tutamazsınız. Çekeceğiniz objeyi fotoğraf karenizin tam ortasına getirmeyin. Bilinenin aksine konuyu ortalamak yerine karenin alttan, üstten, sağdan veya soldan 1/3’üne yerleştirmek çok daha iyi bir sonuç verir. Ormanlık veya ağaçların çok olduğu alanlarda fotoğraf çekiyorsanız çıkan sonuç genellikle gözümüzün gördüğü kadar güzel olmayabilir. Ağaçların arasından süzülen parçalı ışık fotoğraf karenizde delik deşik (açık-koyu bölgeler) bir görüntü oluşturabilir. Çektiğiniz fotoğrafları mutlaka kontrol edin. Parçalı ışık etkisini yumuşatmak için flaş da kullanabilirsiniz. Çiçek fotoğrafları çekerken rüzgarın hızını hesaba katın. Çiçeğin arka alanına ve üzerine düşen ışığa dikkat edin. Bazı çiçekler ters ışıkta daha güzel fotoğraf verebilir. Sis, duman ve ters ışık fotoğraflarının her zaman ilgi çekeceğini unutmayın. İnsan ve yaşamlar üzerine fotoğraflar çekiyorsanız, sade kıyafetler giymeye özen gösterin. Gösterişli fotoğraf çantaları ve büyük fotoğraf makineleri işinizi zorlaştıracaktır. Hemen her kompakt dijital fotoğraf makinesinde bulunan dijital zoom özelliği gerçek zoom demek değildir. Bizim tek bakacağımız optik zoom özelliğidir. Objektifin içerisindeki mercek sistemlerinin ileri geri gitmesiyle optik zoom (yani gerçek zoom) yapılır. Dijital zoom ise, çekilecek olan konunun yazılımsal olarak büyütülmesiyle elde edilir. Görüntü kalitesini negatif yönde etkileyeceğinden dijital zoom özelliğinin kapalı olmasında ve hiç kullanılmamasında fayda vardır. Dijital fotoğraf makinelerimizdeki LCD ekranlar pil tüketimini en fazla artıran kısımdır. LCD ekranları mümkün olduğunca az kullanmaya çalışın. Her fotoğraf çekildikten sonra otomatik olarak gösterme özelliğini kapatın, ihtiyaç duyduğunuzda siz LCD ekrana getirin. Özellikle fotoğrafa yeni başlayanlarda LCD ekranın sık kullanılması istenmeyen kötü bir reflekse dönüşecek ve “nasıl olsa kötüyse siler yenisini çekerim” gibi bir anlayışa yol açacaktır. Seyahatlerinizde, depolama işinizi nasıl yapacağınızı ve ne kadar fotoğraf çekebileceğinizi hesap etmeye çalışın. Gideceğiniz yere göre taşınabilir bilgisayar, taşınabilir hard disk veya diğer depolama ürünlerini kullanın. Kısa seyahatlerinizde ise sadece hafıza kartlarınız da işinizi görebilir. Birden çok hafıza kartı taşıyın. Ancak onlarca hafıza kartı ile çalışmak işinizi güçleştirecek ve hata yapmanıza sebep olacaktır. En az 2GB hafıza kartları alın! Hafıza kartını takıp çıkarırken dijital fotoğraf makinenizin mutlaka kapalı olduğundan emin olun. Aksi takdirde hafıza kartınızdaki bilgiler kaybolabilir, kartınız ve fotoğraf makineniz bozulabilir. Hafıza kartlarınızı silmek içerisindeki bilgileri güvenli şekilde silmeye yetmez. Hafıza kartlarınızı formatlayarak kullanın! Yeni aldığınız bir dijital fotoğraf makinesinin kullanma kılavuzuna mutlaka göz gezdirin. Hatta üşenmeden hepsini okuyun! Makinenize özel veya daha önce hiç kullanmadığınız bir özelliği olabilir. Uzun seyahatlerinizde yanınızda yedek pil bulundurmaya çalışın. Eğer makineniz kendi özel şarjlı pili ile çalışıyorsa akşamları mutlaka şarj edin. Kalem pil ile çalışan bir makineniz varsa da kaliteli alkalin piller kullanın. Karanlık ortamlarda fotoğraf çekerken, genellikle 3-4 metreden uzak mesafelere flaşınızın gücünün yetmeyeceğini unutmayın. Konularınızı daha yakında çekin. Makinenizin üzerine takılan bir flaşınız varsa, direkt olarak konuya doğrultmak yerine yansıtmalı olarak kullanmaya çalışın. Bunun için duvar ve tavanları kullanabilirsiniz. Bazı üreticilerin flaşlara takılabilen yansıtıcı ve yumuşatıcı gibi aksesuarları da işinize oldukça yarayacaktır. Otomatik ve manuel olarak kullanılabilen ISO ve WB (White Balance-Beyaz Ayarı) özelliklerini çekimlerinizden önce kontrol etmeyi unutmayın! Özellikle zor ışık şartlarında fotoğraf çekiyorsanız RAW formatını kullanın. DSLR fotoğraf makinelerinde objektif değiştirirken hızlı davranmaya çalışın. Mümkünse tozun en az olabileceği tuvalet ve banyo gibi ortamlarda değiştirin. Fotoğraf makinenizin temizliğine önem verin. Dijital fotoğraf makinelerinin en büyük düşmanlarından biri tozdur. Özellikle objektiflerinizi temizlerken elinize ne geçerse onunla temizlik yapmaya çalışmayın. Kolonya benzeri çözücü maddeleri asla kullanmayın. Sadece objektif ve optik malzemelerin temizliğinde kullanılan özel kimyasalları ve kağıtları tercih edin. Fotoğraf makinelerinizi ve objektifleri fotoğraf çantasında taşıyın. Fotoğraf çantanızın su ve toz geçirmemesine, darbelere karşı korunaklı olmasına dikkat edin. Uzun yürüyüşlerde ve seyahatlerinizde sırtınızda, iki omuzda taşınabilen fotoğraf çantalarını tercih edin. Uzun süre tek omuzda taşınan ağır bir fotoğraf çantası belinizde ve sırtınızda ağrılara neden olabilir. Fotoğraflarınızı depolarken kendinize özgü bir sistematik geliştirin. Önemli fotoğraflarınızı hem hard diskte hem de CD/DVD ortamında saklayın. Kumsal ve çöl gibi ortamlarda fotoğraf çekiyorsanız makinenizi korumaya özen gösterin. Çekiminiz bittikten sonra mutlaka fotoğraf çantanıza yerleştirin. Uzun süreli fotoğraf çekimlerinden sonra makinenizin bakımını yapın. Özellikle DSLR fotoğraf makinesi kullanıyorsanız görüntü algılayıcınız (CCD/CMOS sensör) kirlenmiş olabilir. Bu gibi durumlarda da en ufak bir toz tanesi bile fotoğraf karenizde kocaman bir leke olarak görülecektir. Fotoğrafınızı internet üzerinde kullanacaksanız (web sayfası, mail vs) görüntü boyutunu düşürün ve mutlaka JPEG çekin. Yağmur altında fotoğraf çekerken fotoğraf makinenizin ıslanmaması için özel yağmurluklardan faydalanabilirsiniz. Makineniz ıslandığında da bir an önce kuru bir bezle temizlemenizde fayda var. Soğuk havalarda ve özellikle de kar altında fotoğraf çekerken pillerinizin sorun yaratabileceğini ve sizi yarı yolda bırakabileceğini unutmayın. Yanınızda mutlaka yedek bir pil bulundurun. Ani hava değişikliklerinden uzak durmaya çalışın. Çok soğuk bir ortamdan çok sıcak bir ortama geçtiğinizde, fotoğraf makinenizi direkt olarak ısı kaynağından uzak tutmaya çalışın. Objektiflerinizin önünde koruyucu filtre olarak UV ya da Skylight’i kullanabilirsiniz. Böylece objektifiniz dış kaynaklı sorunlara (çizilme, tozlanma, kırılma… karşı korunmuş olur. Alıntıdır (www.mustafabalta.net) http://www.birkarefotograf.com/iyi-fotograf-cekmenin-sirlari/

http://www.ulkemiz.com/iyi-fotograf-cekmenin-sirlari

Neden Siyah Beyaz Fotoğraf ?

Neden Siyah Beyaz Fotoğraf ?

Neden siyah beyaz fotoğraf sorusuna verilecek cevap elbette çok. Nihayetinde fotoğraf bir sanat ve fotoğraf sanatında isteyen istediği şekilde renkte fotoğraf çekebilir.

http://www.ulkemiz.com/neden-siyah-beyaz-fotograf-

Canon EOS 600D Özellikleri

Canon EOS 600D Özellikleri

Sınıfında lider 18 megapiksel çözünürlük, kullanıcı dostu tasarım ve EOS ailesine ait tüm lensler ve aksesuarlar elinizin altındayken, EOS 600D hiçbir şeyin fotoğrafçılığınızı gölgelemesine izin vermez. 18 megapiksel CMOS sensörü Otomatik Akıllı Sahne modu Full-HD EOS Video Ekran üzerindeki Özellik Rehberi 3,7 kare/saniyeye kadar sürekli çekim Geniş alanlı 9 noktalı AF 1.040.000 noktalı değişken açılı 7,7 cm (3,0 inç) ekran Basic+ ve Yaratıcı Filtreler Yerleşik kablosuz flaş kontrolü Temel Özellikler 18 megapiksel CMOS Temel alanda çekimlerinize kolayca göz atın Düşük ışıkta harika çekimler Sahnenizi otomatik olarak analiz edip en iyi ayarları seçin Tüm ışık koşullarında görüntülerin doğru şekilde pozlanmasını sağlayın Yaratıcı kadrajlama seçenekleri için AF noktası seçimi Sürekli çekim Güçlü DIGIC işleme Yaratıcı kadrajlama seçenekleri için hareket ettirilebilen ekran Net görüntüleme için büyük ve parlak ekran Muhteşem 1080p filmler İlgi çekici filmleri kolayca oluşturun Görüntülerinize yaratıcı efektler uygulayın Temel alanda çekimlerinize kolayca göz atın Öğrenmenize yardımcı olacak fotoğraf makinesi içinde kılavuz Speedlite’larınızı fotoğraf makinenizden uzaktan kontrol edin EOS Sistemiyle deneysel çalışmalar yapın Detaylı Özellikler 18 MP APS-C CMOS sensor APS-C şekilli, 18 megapiksel CMOS sensörü ayrıntı ve netlik sahibi görüntüler yakalamanızı sağlar. Bu yüksek çözünürlük, daha geniş yazdırma boyutları ve resimlerden kırpılan parçalarının farklı düzenlemelerde kullanılabilmesini sağlar. ISO 100-6400 hassaslık ISO 12.800’e yükseltilebilen 100-6400 değerinde ISO aralığı, düşük ışık koşullarında, flaş kullanımına gerek kalmadan, yüksek kaliteli çekimleri tripotsuz yapabilmenizi sağlar. 14 bit görüntü işleme Canon EOS 600D gücünü üst düzey renk oluşumu, sorunsuz ton geçişleri ve sıkı gürültü kontrolü sağlayan 14 bit DIGIC 4 görüntü işlemcisinden alır. Otomatik Akıllı Sahne modu Otomatik Akıllı Sahne her kareyi detaylı bir biçimde inceler ve her zaman doğru ayarları seçerek sizin asıl önemli olan fotoğrafçılığınıza odaklanmanızı sağlar. Ekran üzerindeki Özellik Rehberi EOS 600D’nin Özellik Rehberi fotoğraf makinesi işlevlerinin çoğu ile ilgili açıklama sağlar ve bu işlevlerin nasıl kullanılacağı ile ilgili öneriler sunar. Full-HD EOS Video Kare hızı, pozlama ve sesi manuel olarak kontrol ederek Full-HD video çekin. Video Görüntüsü teknolojisi 2, 4 veya 8 saniyelik kısa çekimlerin, profesyonel olarak düzenlenmiş gibi görülen bir video dosyasında birleştirilmesini sağlar. Video Dijital Zoom, 3-10x büyütme sunar. 9 noktalı geniş alanlı AF ve iFCL ölçümü Merkezde olmayan nesneler için dahi hızlı, hassas odaklama sağlayan, bir adet merkezi çapraz tip sensörü de içeren, çerçeve üzerinde dağılmış dokuz AF noktası. 63 bölgeli iFCL ölçümü her defada hassas pozlama sağlar. 1.040.000 noktalı değişken açılı 7,7 cm (3,0 inç) ekran Yüksek netlik için 1.040.000 nokta içeren, 7,7 cm (3,0 inç) 3:2 Clear View LCD ekran ile özel açılardan çekim yapın. Basic+ Basic+ teknolojisi fotoğrafçıların temel otomatik ayarları ışık koşullarına veya ortama göre özelleştirmelerini sağlar. Yaratıcı Filtre Efektleri Yaratıcı Filtre Efektleri Raw ve JPEG dosyalarına çekimden sonra uygulanabilir: Oyuncak kamera, Yumuşak Odak, Minyatür Etkisi, Taneli Siyah Beyaz ve Balık Gözü simülasyonları. Yerleşik kablosuz flaş kontrolü Entegre kablosuz Speedlite flaş kumandası ve Easy Wireless teknolojisi, fazladan aksesuar gerektirmeden makineden ayrı TTL flaş sağlar. Tüm EF ve EF-S lensler ile kullanabilirsiniz EOS 600D tüm sistem tarafından desteklenir: flaş lambaları, uzak deklanşörler ve tüm dünyada profesyonel fotoğrafçıların güvenini kazanmış 60’tan fazla lens. Sensör Type 22,3 x 14,9 mm CMOS Effective Pixels Yaklaşık 18,0 megapiksel Total Pixels Yaklaşık 18,7 megapiksel Aspect Ratio 3:2 Low-Pass Filter Yerleşik/Sabit Sensor Cleaning EOS entegre toz temizleme sistemi Colour Filter Type Ana Renk Resim işlemcisi   Type DIGIC 4 Lens   Lens Mount EF/EF-S Focal Length 1,6x lensin odak uzaklığına eşdeğer Fokus   Type CMOS sensörlü TTL-CT-SIR AF System/ Points 9 AF noktası (merkezde f/5,6 çapraz tip, f/2,8’de ekstra hassasiyet) AF Working Range EV -0,5 – 18 (23 °C ve ISO100’de) AF Modes AI Focus Tek Çekim AI Servo AF Point Selection Otomatik seçim, Manuel seçim Selected AF Point Display Vizörde süperempoze (LCD ekranda belirtilir) Predictive AF Evet, 10 m¹’ye kadar AF Lock Tek Çekim AF modunda deklanşöre yarıya kadar basıldığında kilitlenir AF Assist Beam Yerleşik flaşı aralıklı çaktırma veya isteğe bağlı adanmış bir Speedlite flaş tarafından üretilir Manual Focus Lens üzerinden seçilir; Canlı Görüş Modu’nda varsayılan değer AF Microadjustment Yok EXPOSURE CONTROL   Metering Modes 63 alanlı SPC ile TTL tam diyafram ölçümü (1) Değerlendirmeli ölçüm (tüm AF noktalarıyla bağlantılı olarak) (2) Merkezde kısmi ölçüm (vizörün yaklaşık %9’unda) (3) Nokta ölçüm (vizörün merkezde yaklaşık %4’ünde) (4) Merkez ağırlıklı ortalama ölçümü Metering Range EV 1-20 (50 mm f/1,4 lensle ISO 100’le 23 °C ‘de) AE Lock Otomatik: Odak yakalandığında, değerlendirmeli ölçüm pozlamasıyla Tek Çekim AF modunda. Manuel: Yaratıcı alan modlarında AE kilit düğmesiyle Exposure Compensation 1/3 veya 1/2 kademeli olarak +/-5 EV (AEB ile birlikte kullanılabilir). AEB 1/2 veya 1/3 kademeli olarak 3 Çekim +/-2 EV ISO Sensitivity* OTOMATİK(100-6400), 100-6400 aralığı 1 kademeli olarak H (yaklaşık 12800) aralığına genişletilebilir Çekim   Type Elektronik kontrollü odak düzlemi deklanşör Speed 30-1/4000 saniye (1/2 veya 1/3 kademeli), Ampul (Toplam enstantane hızı aralığı. Kullanılabilir aralık çekim moduna göre değişir) Beyaz Dengesi   Type Görüntü sensörüyle otomatik beyaz dengesi Settings AWB, Gün Işığı, Gölge, Bulutlu, Tungsten, Beyaz Floresan ışık, Flaş, Özel. Beyaz dengesi telafisi: 1. Mavi/Amber +/-9 2. Macenta/Yeşil +/-9 Custom White Balance Evet, 1 ayar kaydedilebilir WB Bracketing Tek kademeli +/-3 seviye Deklanşöre her basışta odaklanan 3 resim. Seçilebilir Mavi/Amber sapma veya Macenta/Yeşil sapma Vizör   Type Pentamirror Coverage (Vertical/Horizontal) Yaklaşık 95% Magnification Yaklaşık 0,85x¹ Eyepoint Yaklaşık 19 mm (göz merceği lensinin merkezinden) Dioptre Correction -3 m ila +1 m-1 (diopter) Focusing Screen Sabit Mirror Hızlı geri dönüşlü yarım ayna (Aktarım: yansıtma oranı 40:60, EF600 mm f/4 veya daha kısa lensle ayna kesilmesi olmaz) Viewfinder Information AF bilgileri: AF noktaları, odak onay ışığı Pozlama bilgileri: Enstantane hızı, diyafram değeri, ISO hızı (her zaman gösterilir), AE kilidi, pozlama düzeyi/telafisi, nokta ölçüm dairesi, pozlama uyarısı, AEB Flaş bilgileri: Flaş hazır, yüksek hızda senkronizasyon, FE kilidi, flaş pozlama telafisi, kırmızı göz düzeltme lambası Görüntü bilgileri: Açık ton önceliği (D+), monokrom çekim, maksimum patlama (1 haneli gösterim), Beyaz dengesi düzeltme, SD kart bilgileri Depth of Field Preview Evet, Alan Derinliği önizleme düğmesiyle Eyepiece Shutter Askıda LCD Ekran   Type Değişken açılı 7,7cm (3,0 inç) 3:2 Clear View LCD, yaklaşık 1.040.000 nokta Coverage Yaklaşık 100% Viewing Angle (Horizontally/Vertically) Yaklaşık 170° Coating Dual Parlama Azaltma, kirlenme önleme Brightness Adjustment Yedi düzeyden birine ayarlanabilir Display Options (1) Hızlı Kontrol Ekranı (2) Kamera ayarları FLASH   Built-in Flash GN (ISO 100, meters) 13 Built-in Flash Coverage 17 mm odak uzaklığına kadar (35 mm eşdeğeri: 27 mm) Built-in Flash Recycle Time Yaklaşık 3 saniye Modes Otomatik, Manuel flaş, Entegre Speedlite Transmitter Red-Eye Reduction Var – kırmızı göz düzeltme lambasıyla X-Sync 1/200 saniye Flash Exposure Compensation 1/2 veya 1/3 kademeli olarak +/- 2EV Flash Exposure Bracketing Evet, uyumlu Harici Flaşla Flash Exposure Lock Var Second Curtain Synchronisation Var HotShoe/ PC Terminal Evet/ – External Flash Compatibility EX serisi Speedlite flaşlarla E-TTL II, kablosuz çoklu flaş desteği External Flash Control Kamera menü ekranından SHOOTING   Modes Otomatik Akıllı Sahne, Flaşsız, Yaratıcı Otomatik, Portre, Manzara, Yakın Çekim, Spor, Gece Portresi, Film, Programlı AE, Enstantane öncelikli AE, Diyafram öncelikli AE, Manuel, A-DEP Picture Styles Otomatik, Standart, Portre, Manzara, Doğal, Aslına Sadık, Siyah Beyaz, Kullanıcı Tanımlı (x3) Colour Space sRGB ve Adobe RGB Image Processing Açık Ton Önceliği Otomatik Işık Optimizasyonu (4 ayar) Uzak pozlama parazit azaltma Yüksek ISO hızı parazit azaltma (4 ayar) Lens çevresi aydınlatmasını Otomatik Düzeltme Temel+ (Ortam seçimine göre çekim, Işıklandırma ya da sahne tipine göre çekim) Yaratıcı filtreler (Grenli B/W, Yumuşak odak, Oyuncak kamera, Minyatür etkisi, Balık gözü) – yalnızca izleme sırasında Drive Modes Tek, Sürekli, Otomatik Zamanlayıcı (2s, 10s + uzaktan, 10s + sürekli çekimler 2-10) Continuous Shooting Maks. Yaklaşık 3,7 kare/sn yaklaşık 34 JPEG görüntü¹³, 6 görüntü RAW²³ LIVE VIEW MODU   Type Görüntü sensörlü elektronik vizör Coverage Yaklaşık %99 (yatay ve dikey) Frame Rate 30 kare/sn Focusing Manuel Odak (Ekranda herhangi bir noktada görüntüyü 5x veya 10x büyütür) Otomatik Odak: Hızlı modu, Canlı modu Metering Görüntü sensörlü gerçek zamanlı değerlendirmeli ölçüm Etkin ölçüm zamanı değiştirilebilir Display Options Izgara üst üste, Histogram Dosya Tipi   Still Image Type JPEG: İyi, Normal (Exif 2.30 uyumlu) / Fotoğraf Makinesi Dosya sistemi (2.0) için tasarım kuralı, RAW: RAW (14 bit, Canon orijinal RAW 2. sürüm), Digital Print Order Format [DPOF] Sürüm 1.1 uyumlu RAW+JPEG Simultaneous Recording Evet, RAW + Büyük JPEG Image Size JPEG 3:2: (L) 5184×3456, (M) 3456×2304, (S1) 2592×1728, (S2) 1920×1280, (S3) 720×480 JPEG 4:3: (L) 4608×3456, (M) 3072×2304, (S1) 2304×1728, (S2) 1696×1280, (S3) 640×480 JPEG 16:9: (L) 5184×2912, (M) 3456×1944, (S1) 2592×1456 (S2) 1920×1080, (S3) 720×400 JPEG 1:1: (L) 3456×3456, (M) 2304×2304, (S1) 1728×1728, (S2) 1280×1280, (S3) 480×480 RAW: (RAW) 5184×3456 Movie Type MOV (Video: H.264, Ses: Doğrusal PCM) Movie Size 1920 x 1080 (29,97, 25, 23,976 kare/sn) 1280 x 720 (59,94, 50 kare/sn) 640 x 480 (30, 25 kare/sn) Movie Length Maks süre 29 dk 59 sn, Maks dosya boyutu 4 GB Folders Yeni klasörler manuel oluşturulabilir ve seçilebilir File Numbering (1) Ardışık numaralandırma (2) Otomatik sıfırlama (3) Manuel sıfırlama Diğer Özellikler   Custom Functions 34 ayarla 11 Özel İşlev Metadata Tag Kullanıcı telif hakkı bilgileri (kamerada ayarlanabilir) Görüntü puanlama (0-5 yıldız) Intelligent Orientation Sensor Var Playback Zoom 1,5x – 10x, 15’lik adımlarla Display Formats (1) Bilgili tek resim (2 seviye) (2) Tek resim (3) 4 resimli dizin (4) 9 resimli dizin (5) Atlamalı Görüntü Slide Show Görüntü seçimi: Tüm görüntüler, Tarihe göre, Klasöre göre, Filmler, Fotoğraflar. Oynatma zamanı: 1/2/3/5 saniye Tekrarlama: Açık/Kapalı Histogram Parlaklık: Evet RGB: Evet Highlight Alert Var Image Erase/Protection Silme: Tek görüntü, Klasördeki tüm görüntüler, İşaretlenen görüntüler, korumasız görüntüler Koruma: Bir seferde tek görüntü silme koruması Menu Categories (1) Çekim menüsü (x4) (2) Oynatma menüsü (x2) (3) Ayar menüsü (x3) (4) Menüm Menu Languages 25 Dil İngilizce, Almanca, Fransızca, Flamanca, Danca, Portekizce, Fince, İtalyanca, Norveççe, İsveççe, İspanyolca, Yunanca, Rusça, Lehçe, Çekçe, Macarca, Rumence, Ukraynaca, Türkçe, Arapça, Tayca, Basitleştirilmiş Çince, Geleneksel Çince, Korece ve Japonca Firmware Update Kullanıcı tarafından güncelleştirilebilir Bağlantı   Computer Yüksek Hızlı USB Other Video çıkışı (PAL/ NTSC) (USB bağlantı noktasına entegre), HDMI mini çıkışı (HDMI-CEC uyumlu), Harici mikrofon (3,5 mm Stereo mini jak) Direk baskı   Canon Printers PictBridge destekli Canon Kompakt Foto Yazıcılar ve PIXMA Yazıcılar PictBridge Var Depolama   Type SD kart, SDHC kart veya SDXC kart Destek Sistemleri   PC & Macintosh Windows XP – SP3 / Vista – SP1 ve SP2 ( Starter Edition hariç) / 7 ( Starter Edition hariç) OS X v10.5-10.6 (Intel işlemci gerekir) Yazılım   Browsing & Printing ZoomBrowser EX / ImageBrowser Image Processing Digital Photo Professional Other PhotoStitch, EOS Yardımcı Programı (inc. Uzaktan Çekim), Resim Stili Düzenleyicisi Güç   Batteries 1 adet Şarjlı Li-iyon Pil LP-E8 Battery Life Yaklaşık 440 (23 °C ‘de, AE %50 FE %50)¹ Yaklaşık 400 (0 °C’de, AE %50 FE %50) Battery Indicator 4 düzey Power Saving 30 saniye ya da 1, 2, 4, 8 veya 15 dakika sonra güç kapanır Power Supply & Battery Chargers AC Adaptör Kiti ACK-E8, Pil Şarj Cihazı LC-E8, LC-E8E Fiziksel Ayrıntılar   Body Materials Paslanmaz Çelik ve iletken fiberli polikarbonat reçine Operating Environment 0 – 40 °C, %85 veya daha az nem Dimensions (WxHxD) 133,1 x 99,5 x 79,7 mm Weight (Body Only) Yaklaşık 570 g (CIPA test standardı, pil ve hafıza kartı dahil) Aksesuarlar   Viewfinder Eyecup Ef, Lastik Çerçeve Ef’li E serisi Diopter Ayarlı Lens, Göz Parçası Uzatıcı EP-EX15II, Açı Bulucu C Case Yarı Sert Kılıf EH19-L Wireless File Transmitter Eye-Fi kartlarıyla uyumlu Lenses Tüm EF ve EF-S lensler Flash Canon Speedlite flaşlar (220EX, 270EX, 270EX II, 320EX, 420EX, 430EX, 430EX II, 550EX, 580EX, 580EX II, Macro-Ring-Lite, MR-14EX, Macro Twin Lite MT-24EX, Speedlite Transmitter ST-E2) Battery Grip BG-E8 Remote Controller/ Switch Uzaktan Düğme RS-60E3, Uzaktan Kumanda RC-6 Other El Askısı E2   http://www.birkarefotograf.com/canon-eos-600d-ozellikleri/

http://www.ulkemiz.com/canon-eos-600d-ozellikleri

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için, ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu. Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır. 1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837–1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşuran enzimdir.Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X-ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalışıtığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara ya RNA-enzim veya ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopaylanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat spesifisitesindeki bu genişlik sayensinde yeni metabolik yolların evrimleşebildiği öne sürülmüştür. "Anahtar kilit" modeliEnzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli halen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.İndüklenmiş uyum modeli1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmıyor, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlıyorlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini biraz değiştirir. Substrat tamamen bağlanana kadar aktif merkez şeklini değişitirir, o noktada en son şekil ve yükü belirlenmiş olur.MekanizmalarEnzimler birkaç farklı yolla çalışırlar, bunların hepsi aktivasyon enerjisini (ΔG‡) azaltır:Geçiş durumunu stabilize olduğu bir ortam yaratarak (örneğin, substratın şeklini zorlayarak - substrat/ürün molekülünün geçiş hâl biçimine bağlanarak enzim bağlı substrat(ları) çarpıtır ve geçişin tamamlanması için gerekli enerji miktarını azaltır)Geçiş halinin enerjisini azaltarak, örneğin geçiş halindekinin tersi bir yük dağılımına sahip bir ortam yaratarak.Alternatif bir yol sağlayarak. Örneğin, substratla geçici olarak tepkiyerek bir ES kompleksi oluşturarak.Substratları tepkimeleri için onları doğru yönde bir araya getirerek tepkime entropi değişikliğini azaltarak. ΔH‡ değerine tek başına bakmak bu etkiyi gözardı eder.İlginç bir şekilde, bu entropik etki, temel halin destabilizasyonu ile ilişkilidir ve katalize olan katkısı göreli olarak düşüktür.Geçiş hali stabilizasyonuAktivasyon enerjisi azalmasını anlamak için onun geçiş halinin katalizlenmemiş tepkimenin geçiş haline kıyasla enzim tarafından nasıl stabilize edildiğinin bilmek gerekir. Büyük bir stabilizasyon elde etmenin en etkili yolu elektrostatik etkiler kullanmaktır, özellikle geçiş halinin yük dağılımına doğru yönlenmiş, nispeten sabit polar bir ortam oluşturarak. Suda cereyan eden katalizlenmeyen tepkimede böylesi bir ortam yoktur.Dinamik ve işlevlerYakın zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda enzimlerin iç dinamikleri ile kataliz mekanizması arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Bir enzimin iç dinamikleri onun iç kısımlarının (örneğin bir grup amino asit, bir ilmik bölgesi, bir alfa sarmal, komşu beta yapraklar ve hatta bütün bir bölge) hareketleridir. Bu hareketler femtosaniyelerden saniyelere kadar uzanan zaman ölçeklerinde cereyena edebilir. Bir enzimin yapısının içinde yer alan protein kalıntılarının oluşturduğu ağlar, hareketleri ile katalize katkıda bulunabilirler. Protein hareketleri pek çok enzim için çok önemlidir, ama küçük ve hızlı titreşimlerin mi, büyük ve yavaş hareketlerin mi daha önemli olduğu tepkimenin tipine bağlıdır. Ancak, bu haketler substrat ve ürülerin bağlanma ve salınmaları için önemli olsalar da, protein hareketlerinin enzimatik tepkimelerdeki kimyasal adımları hızlandırdığı belli değildir. Bu bulgular alosterik etkilerin anlaşılmasında ve yeni ilaçların keşfinde önemli uzantıları vardır.Alosterik modülasyonAlosterik enzimler, effektörlerine bağlanmaya cevaben yapılarını değiştirirler. Eğer effektör molekül doğrudan enzimdeki bağlanma yerlerinden birine bağlanırak katalitik aktiviteye etki ederse modülasyon doğrudan olur, allosterik enzimle etkileşen başka protein veya protein alt birimlerine bağlanıyorsa modülasyon dolayı olur.Kofaktörler ve koenzimlerAna maddeler: Kofaktör ve KoenzimKofaktörlerBazı enzimler etkinliklerini göstermek için ek bir bileşiğe gerek duymazlar bunlara basit enzim denir. Ancak bileşik enzim denen bazıları aktiviteleri için, kofaktör denen, protein olmayan moleküllere gerek duyarlar. Kofaktörler inorganik (örneğin metal iyonları ve demir-kükürt kümeleri veya Organik bileşikler (örneğin, flavin ve hem). Organik kofaktörler ya prostetik gruptur, bunlar enzime sıkıca bağlıdır ya da koenzimdir, bunlar tepkime sırasında enzimin aktif merkezinden salınırlar. Koenzimler arasında NADH, NADPH, ve ATP sayılabilir. Bu moleküller enzimler arasında kimyasal gruplar taşımaya yararlar.Kofaktör içeren bir enzimlere bir örnek karbonik anhidrazdır, yukarıdaki şeritli şekilde aktif merkezinin parçası olan çinko kofaktörle birlikte gösterilmiştir. Bu sıkıca bağlı moleküller genelde aktif merkezde bulunur ve katalizle ilişkilidir. Örneğin flavin ve hem kofaktörleri çoğunluklar redoks tepkimelerinde yer alırlar.Kofaktör gerektiren ama bunlara bağlı olmayan enzimlere apoenzim veya apoprotein denir. Kofaktörüyle beraber olan apoenzime holoenzim denir, bu o enzimin aktif halidir. Çoğu kofaktör bir enzime kovalent bağlı değildir ama ona sıkıca bağlıdır. Buna karşın, organik prostetik gruplar kovalent bağlı olabilirler (örneğin pirüvat dehidrojenaz enzimindeki tiamin pirofosfat). Holoenzim terimi birden çok protein altbirimden oluşmuş enzimler için de kullanılabilir; örneğin DNA polimeraz'larda holenzim, aktivite için gerekli olan tüm altbirimleri içeren kompleksin tamamıdır.

http://www.ulkemiz.com/enzimler-ve-ozellikleri

Canon EOS 1000D Tanıtım

Canon EOS 1000D Tanıtım

Canon tarafından 10 Haziran 2008 tarihinde tanıtılan ve Ağustos 2008 ortalarında piyasaya sürülen 10.1 mega piksel digital single-lens reflex kamera.

http://www.ulkemiz.com/canon-eos-1000d-tanitim

Arıdan kavanoza: BAL

Arıdan kavanoza: BAL

Bal; tatlı lezzeti, enerji vermesi ve sağlığa olan faydaları için kullanılan doğal bir besindir. Kaynağına bağlı olarak çam balı, kestane balı gibi farklı çeşitlere ayrılır.

http://www.ulkemiz.com/aridan-kavanoza-bal

Fermantasyon Nedir ?

Fermantasyon Nedir ?

Fermantasyon ya da Mayalanma, bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla, genellikle ısı vererek ve köpürerek kimyasal olarak çürümesi olayıdır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.Fermantasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.Glikozun FermantasyonuGlikoz fermantasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür:Alkol fermantasyonu pirüvatın alkol ve karbon dioksite dönüşümüdür.Laktik asit fermantasyonu iki tipli olabilir: homolaktik fermantasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir.heterolaktik fermantasyon (veya heterofermantasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir .Laktik asit fermantasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermantasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermantatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermante eden organizmalar ise heterofermantatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermantasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler.Karışık asit fermantasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar. butirik asit fermantasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir.solvent fermantasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.bütandiol fermantasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.Propionik asit fermantasyonu Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.Amino asit fermantasyonu (Stickland Fermantasyonu)Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir....Enerji üretimiGlikoliz, anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermantasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla metabolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermantasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam net 38 ATP dir. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar.TarihçesiFransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermantasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermantasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştirBuchner'in bu sıvıda fermantasyon kuvvetine sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi.

http://www.ulkemiz.com/fermantasyon-nedir-

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroid Kuşağından geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa göktaşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder.Peki Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı gerçekte de bu kadar dolu dolu ve tehlikeli bir yer midir?Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroid mevcut. Bunlardan yalnızca 200 e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor. Bu kuşaktaki asteroidlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay’ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz.Bu kuşakta herhangi iki asteroid arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı… O kadar ki Asteroid Kuşağının Mars’a en yakın kenarında yer alan bir Asteroid, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterodin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroid Kuşağının sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroidler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar.Bilim İnsanları 70’li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroidlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler.En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroid Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, Bir asteroidin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroidi hiçbir zaman çok yakından göremeyebiliridik. Aynı durum, Neptün’ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren “Kuiper Kuşağı” için de geçerlidir.Sinan DUYGULUKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/asteroid-kusagindan-gecmek-ne-derece-tehlikeli-olabilir

Çikolatalı <b class=red>Basit</b> Kek Tarifi

Çikolatalı Basit Kek Tarifi

Bu gün sizlere erkek arkadaşların çok bile rahatlıkla yapabileceği basit bir kek tarifinden bahsetmek istiyorum.

http://www.ulkemiz.com/cikolatali-basit-kek-tarifi

Ekşi Mayalı Geleneksek Ekmek Tarifi

Ekşi Mayalı Geleneksek Ekmek Tarifi

Çok çeşitli ekmek tariflerini, ilgili kitap ve internet sitelerinden öğrenebilirsiniz ama biz size en basit ekşi mayalı geleneksel ekmek tarifini verelim.

http://www.ulkemiz.com/eksi-mayali-geleneksek-ekmek-tarifi

Mezopotamya Neresidir ?

Mezopotamya Neresidir ?

Mezopotamya, Ortadoğu'da, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölge. Mezopotamya günümüzde Irak, kuzeydoğu Suriye, Güneydoğu Anadolu ve güneybatı İran topraklarından oluşmaktadır. Büyük bölümü bugünkü Irak'ın sınırları içinde kalan bölge, tarihte birçok medeniyetin beşiği olmuştur.Mezopotamya, bazı kaynaklarda medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılır. Bereketli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yerleşmeye sahne olmuş ve birçok istilaya uğramıştır. Bilinen ilk okur-yazar toplulukların yaşadığı bölgede birçok medeniyet gelişmiştir. Mezopotamya Sümer, Babil, Asur, Akad ve Elam gibi en eski ve büyük medeniyetlerin doğduğu ve geliştiği yerdir. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir idari bölge de değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi anmışlardır.Mezopotamya Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alır. Bu isim geniş anlamda, Dicle ve Fırat nehirleri'nin vadileri ile bu iki nehrin arasında kalan topraklar için kullanılmaktadır. Mezopotamya, güneyde Basra Körfezi, kuzeyde Güneydoğu Toros Dağları, doğuda Zağros Dağları, batıda Suriye Çölü ve Arabistan Çölü ile çevrilidir. Doğu Anadolu'daki karlı dağlardan doğan ve Güneydoğu Toroslardaki kar ve yağmur sularıyla kabaran Dicle ve Fırat, Bağdat yakınlarında birbirlerine çok yaklaşır ve Kurna şehrinde birleşirler. Birleştikten sonra Şattü'l Arap ismini alan nehir, Basra Körfezi'nden denize dökülür. Nehirlerin oluşturduğu dar toprak şeridinin iki yanı çöldür. Dicle ve Fırat'ın sürükleyip getirdiği topraklar Mezopotamya'nın güneyinin çok verimli olmasına sebebiyet vermiştir. Dümdüz uzanan ova, Mezopotamya'nın kuzeyinde oldukça bereketli ve daha ılıman iklimli bir yaylaya dönüşür.Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular ve Aramiler gibi. Bunların dışında daha birçok kavim Mezopotamya'da yaşamıştır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyet(ler) Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir.Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar halinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hale gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.Güneydoğu Anadolu'da Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgeleridir. Bunlara kuzey Irak'taki Cermo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Tell Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf Kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa, taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.

http://www.ulkemiz.com/mezopotamya-neresidir-

Protein biyosentezi nedir ?

Protein biyosentezi nedir ?

Protein biyosentezi, hücrenin protein sentezlenmesi için gereken bir biyokimyasal süreçtir. Bu terim bazen sadece protein translasyonu anlamında kullanılsa da transkripsiyon ile başlayıp translasyonla biten çok aşamalı bir süreçtir. Prokaryotlarda ve ökaryotlarda ribozom yapısı ve yardımcı proteinler bakımından farklılık göstermesine karşın, temel mekanizma korunmuştur.Protein biyosentezi için aminoasil-tRNA'ların hazırlanmasında ya da sentez süresince ATP ve GTP hidrolizi ile yüksek miktarda enerji harcanır. Ayrıca, hücreler ürettikleri enerjinin büyük kısmını protein sentezinde görev alan yapıları oluşturmakta kullanırlar.Bu sürecin genel hata oranı 10-4 civarındadır (her 10000 amino asitten bir hatalı yerleştirilir). Bazı antibiyotikler protein sentezine müdahale ederek etki gösterirler.Genetik bilgi akışında sıra protein sentezine geldiğinde mesajcı RNA (mRNA)’dan başka taşıyıcı RNA (tRNA) da devreye girerek ribozomlarda protein sentez i gerçekleşir. mRNA da yer alan kodonların taşıdığı genetik mesaj ribozomlarda adım adım deşifre edilerek uygun amino asitler tRNA vasıtasıyla ribozoma getirilir. Hücre sitoplazmasında 20 çeşit aminoasil-tRNA ların ribozomda bağlanabilecekleri çeşitli bölgeler bulunur ve amino asitlerini bırakan tRNA’lar ribozomlardan ayrılırken polipeptid zinciri de sentezlenmiş olurlar. tRNA’lar üzerinde yer alan nükleotitlere antikodon adı verilir. Örneğin, UUU şeklinde olan bir mRNA zincirine uyan tRNA antikodonunun nükleotid sırası AAA şeklindedir. UUU şeklinde bir kodon da fenilalanin adlı aminoasitin şifresidir.tRNA Yapısı ve FonksiyonuTaşıyıcı RNA (tRNA), translasyon sırasında büyüyen polipeptid zincirine özel amino asitlerin eklenmesini sağlayan küçük bir RNA zinciridir (74-93 nükleotid). Yapısında amino asit bağlanması için bir bölgesi ve mRNA üzerindeki kodon alanına başlanmasını sağlayan antikodon alanı vardır. Her tRNA molekülü sadece bir amino aside bağlanabilir fakat genetik kodun dejenere olması (yani genetik kodun aynı amino asidi belirten birden çok kodon içermesi) yüzünden farklı antikodonları oluşturan birçok tRNA tipi aynı amino asidi taşıyabilir.Taşıyıcı RNA, mRNA’daki kodon dizisini tanımaya aracılık eden, kodonun uygun amino aside translasyonuna izin veren ve Francis Crick tarafından hipotezi kurulan "adaptör" molekülüdür. Yaklaşık 80 nükleotid uzunluğunda tek zincirli bir yapıdadır. Farklı tRNA bölgeleri, hidrojen bağlarıyla birbirlerine bağlanmış haldedirler. tRNA'nın 3' ucu CCA nükleotid dizisine sahiptir ve burası amino asitlerin bağlandığı bölgedir. Antikodonlar 3'->5' yönünde, mRNA'da kodonlar 5'->3' yönünde okunur. Örneğin, antikodon baz sırası 3'-AAG-5' ise, mRNA’daki kodon 5'-UUC-3' biçimindedir. mRNA’daki her bir amino asit kodonuna özgü bir tRNA olsaydı, 61 çeşit tRNA olması gerekirdi. Oysa tRNA çeşidi yaklaşık 45'tir. Bunun sebebinin, aynı antikodon bölgesine sahip olarak hazırlan tRNA'ların, verilen amino asitlere uyumlu olarak birden çok kodonu tanıma yeteneğinde olduğu gösterilmiştir. Kodonların 3. pozisyonundaki baz ile onun antikodonundaki eşi olan 1. baz arasında standart olmayan bir baz eşleşmesi veya "oynaklık" özelliği nedeniyle bir tRNA çok sayıda kodonu tanıyabilir. Bu konuda en değişken tRNA, oynak pozisyonunda inosin (I) bulunduran tRNA'lardır. İnosin, 2. karbon atomunda amino grubu taşımayan bir guanin analoğudur. tRNA antikodonunun oynak pozisyonundaki inosin ile adenin, sitozin veya urasil ile eşleşebilir. Örneğin, tRNA antikodonu CCI olan bir tRNA, GGU, GGC ve GGA şeklindeki mRNA kodonlarına uyup, glisin amino asidini büyümekte olan protein zincirine katabilir. Aminoasit-tRNA SentetazKodon-Antikodon eşleşmesinden önce tRNA’nın doğru amino asidi taşıması gerekmektedir. Her bir amino asidi tRNA’ya bağlayan 20 çeşit aminoasit-tRNA sentetaz enzimi vardır. Bu enzimin aktif yüzeylerinden birine önce amino asidin bağlanması gerekir. ATP, AMP’ye dönüşerek amino aside bağlanır ve aktive edilmiş amino asit kendine özgün enzime bağlanır. Daha sonra bu enzime ve amino aside özgü tRNA enzime bağlanır ve amino asitle tRNA arasında bir bağ oluşur. Bu sırada AMP de açığa çıkar. tRNA ile birleşen amino asit, enzimden serbest bırakılarak sitoplazmaya geçer. RibozomlarRibozom protein sentezinin yapıldığı, mRNA ile tRNA’lar arasındaki bağlantının kurulduğu organeldir. Büyük ve küçük alt birim olmak üzere iki kısımdan oluşur, bunlar protein sentezi sirasında birleşirler. Ribozom, protein ve ribozomal RNA’lardan (rRNA) meydana gelmiştir. Ökaryotlarda alt birimler çekirdekçikte sentezlenir. Her bir ribozomda üç bağlanma bölgesi vardır. Polipeptide eklenmek için bekleyen aminoasil-tRNA, A yüzeyinde beklerken, sentezlenen polipeptid P yüzeyinde durur. Yükünü boşaltan tRNA ise ribozomdan çıkmak için E yüzeyine geçer. Bu işlemlerin olabilmesi için mRNA kodonları ile tRNA antikodonları arasındaki eşleşmelerin uygun olarak gerçekleşmesi gerekir. Prokaryot ve ökaryot ribozomları arasında benzerliklerle birlikte bazı farklılıklar da vardır. Bakterilere karşı kullanılan antibiyotiklerin bazıları spesifik olarak prokaryot ribozomlarına etki ederek protein sentezini, ve dolayısıyla bakterinin büyümesini durdururlar.Polipeptid yapımıProtein yapımı (Translasyon) üç aşamaya ayrılabilir: başlama, uzama ve sonlanma. Translasyon için mRNA, tRNA ve ribozomların yanı sıra bazı protein faktörleri de gereklidir. Enerji ise guanozin trifosfat’tan (GTP) sağlanır.Protein sentezinin başlamasıDNA'yı kaynak olarak kullanan RNA polimeraz enzimi tarafından üretilen mRNA molekülü, IF proteinlerinin yardımıyla önce ribozomun küçük altbirimine bağlanır. Daha sonra mRNA 5' ucundan okunmaya başlar. AUG kodonu protein sentezini başlatıcı kodondur. Bu kodona Met-tRNAi (bakterilerde fMet-tRNAf) molekülü bağlanır. Daha sonra ribozomun büyük alt birimi ile küçük alt birimi birleşir ve protein sentezi ilerler. Gerekli olan enerji GTP’den sağlanır. Başlatıcı kodona uyan tRNA, ribozomun P bölgesine yerleşerek A bölgesine kodona uygun yeni bir aminoasil-tRNA gelmesi beklenir.UzamaRibozomun A yüzeyine uygun antikodona sahip tRNA gelir ve hidrojen bağlarıyla kodona bağlanır. Bu sırada 2 molekül GTP harcanır. İkinci basamakta P yüzeyde bulunan polipeptid, A yüzeyine gelen amino asit ile birleşecek biçimde ortama aktarılır. Ribozom, mRNA üzerinde 3' yönüne doğru hareket ederek A yüzeyinde bulunan tRNA ile birlikte polipeptidi P yüzeyine aktarır. P yüzeyinde bulunan tRNA ise E yüzeyine geçerek ribozomdan uzaklaştırılır. Enerji GTP’den sağlanır. Ribozom, mRNA üzerinde 5'->3' yönünde hareket eder. Okuma ise kodon seviyesinde gerçekleşir.SonlanmaUzama, mRNA üzerinde durma kodonlarına kadar devam eder. A yüzeyine serbest bırakıcı faktörler geldiğinde okuma sonlanır. Bu faktörlerin A yüzeyine gelebilmesi için mRNA’daki kodonun UAG, UAA veya UGA şeklinde olması gerekir. Hidroliz enzimleri yardımıyla P yüzeyinde bulunan polipeptit serbestbırakılır. Böylece protein sentezi sonlanmış olur.TranskripsiyonTranskripsiyon için DNA çift sarmalının sadece bir iplikçiği gereklidir. Bu ipliğe "kalıp iplikçik" denir. Transkripsiyonun başlangıç noktasını tayin eden RNA polimeraz enzimi DNA üzerinde belirli bir bölgeye bağlanır. Bu bağlanma bölgesine promotor denir. RNA polimeraz promotora bağlandığında, DNA iplikçikleri açılmaya başlar.İkinci aşama uzamadır (elongation). RNA polimeraz, kodlamayan kalıp iplikçik üzerinde dolaşırken bir ribonükleotid polimeri sentezler. RNA polimeraz kodlayıcı iplikçiği kullanmaz çünkü herhangi bir ipliğin kopyası, kopyalanan ipliğin tümleyici (komplemanter) baz dizisini üretir.Polimeraz sonlanma (termination) aşamasına geldiğinde, RNA polımeraz, DNA ve yeni sentezienmiş RNA birbirlerinden ayrılırlar. Prokaryotlardaki süreçten farklı olarak ökaryotlarda yeni sentezlenen mRNA'nın sitoplazma ve endoplazmik retikulum dahil birçok hücre bölgesine ulaşması için değişikliğe uğraması gerekmektedir. Yıkılmasını önlemek için mRNA'ya 5' başlığı eklenir. Kalıp olmak ve daha sonra işlenmesini sağlamak için 3' ucuna bir poli-A kuyruğu eklenir. Ökaryotlardaki hayati önem taşıyan uçbirleştirme olayı bu aşamada gerçekleşmektedir.PoliribozomlarAynı zaman diliminde birçok ribozomun tek bir mRNA’yı okuması, aynı proteinden birçok örneğin yapılmasını sağlar. Bir ribozom mRNA üzerinde ilerlerken, diğer ribozom da mRNA’nın 5' ucuna eklenip ilerlemeye devam eder. Böyle ribozom zincirleri poliribozomları oluştururlar. Prokaryotik ve ökaryotik hücrelerde bulunabilirler. Böylece kısa zamanda aynı proteinden çok sayıda sentezlenmiş olur. Proteinler sentezlendikten sonra işlevlerine göre değişik işlemlerden geçerek ait oldukları yerlere giderler.Sinyal Tanıma TanecikleriHücrede ribozomların bir kısmı sitoplazmada serbest halde bulunup sentezledikleri proteini sitoplazmaya verirken, bazı ribozomlar zar sistemlerine (endoplazmik retikulum, Golgi aygıtı, lizozom) bağlı halde bulunurlar. Ribozomların hepsinde protein sentezi sitoplazmada serbest haldeyken başlar. Sentez ilerlerken endoplazmik retikuluma (ER)’ye bağlanma gerçekleşir. Büyüyen polipeptid de sinyal peptid kısmı da (20 amino asit) sentezlenince sitoplazmada bulunan Sinyal Tanıma Tanecikleri (Signal Recognition Particle, SRP) ile birleşir. Protein sentezi ilerler ve polipeptid ER’ye bağlı kanallardan organelin boşluğuna bırakılır. Böylece sinyal, peptidler yardımıyla hedef proteinler istenen organele iletilmiş olur.Prokaryotik Ve Ökaryotik Hücrelerin Protein Sentezi FarklarıAralarında birçok benzerlik olmasına rağmen prokaryotik ve ökaryotik hücrelerin protein sentezleri arasında bazı farklılıklar da vardır. Prokaryotik ve ökaryotik polimerazlar birbirlerinden farklı olduğu gibi, ribozomlar arasında da farklar vardır. Prokaryotlarda çekirdek zarının olmaması, transkripsiyon ve translasyonun aynı anda olmasını sağlar. Ökaryotlarda organellerin gelişmiş olması hedef proteinleri meydana getiren sinyallerin gelişmesine yol açmıştır. Bu sistemler prokaryotlarda bulunmaz. Ayrıca transkripsiyonun prokaryot canlılarda stoplazmada gerçekleşmesi, ökaryot canlılarda çekirdekte gerçekleşmesi de bir başka farklılıktır. Çünkü DNA ökaryotlarda çekirdekte, prokaryotlarda ise stoplazmada dağınık halde bulunur.Nokta mutasyonuDNA baz diziliminde nükleotidlerde oluşan değişiklikler nokta mutasyonlarını oluşturur. Üreme hücrelerinde oluşan nokta mutasyonları döllere aktarılır. Örneğin, orak hücre anemisinde hemoglobinin bir polipeptid zincirini sentezleyen geninde bir nokta mutasyonu oluşmuştur. Bu, anormal bir proteinin üretilmesine neden olur. DNA'da bir timin yerine adenin girmesi, mRNA’da adenin yerine urasilin gelmesine ve bu da translasyonda valin adlı amino asitin yanlışlıkla proteinin yapısına girmesine yol açar, bu da hemoglobinin şeklini bozarak hastalığa neden olur.Çeşitli mutasyon tipleri vardır. DNA’ya baz ilavesi (insersiyon) ya da çıkarılması (delesyon), en zararlı iki mutasyon tipidir. Kodonların kayma sonucu yanlış okunmasına çerçeve kayması mutasyonu (frameshift mutation) denir. Baz çifti eklenmesinde, eğer üçüncü bazda bir değişme meydana gelirse çoğunlukla bir değişme olmaz. Örneğin, GGC yerine GGU olursa gene glisin amino asiti polipeptide eklenmiş olur. Diğer değişmeler ise farklı biçimlerde sonuçlanabilir. Baz eklenmesi ya da çıkması ise değişik amino asitlerin eklenmesini sağladığı gibi, durma kodlarının okunmasına da sebep olabilir. Ultraviyole ışınları, X ışınları gibi iyonize edici radyasyon, kozmik ışınlar, radyoaktif materyallerin emisyonları gibi yüksek enerjili radyasyon, mutasyonlara neden olur. İyonize edici radyasyon, basit tek baz değişimlerine sebep olabilir. Bazı mutajenik kimyasallar, etkilerini doğrudan bir bazı başka bir baza değiştirerek yaparlar. Örneğin, nitroz asidi sitozindeki amino grubunu deamine ederek urasil oluşturur.Baz çifti yer değiştirmesi    Baz çifti Eklenmesi ya da çıkarılmasıBir polipeptidin sentezinden sorumlu olan nükleotidlerden oluşmuş DNA parçası (veya parçaları) o polipeptidin genini oluşturur. Ökaryotlardaki genler, içlerinde kodlamayan intron bölgeleri bulundurabilir. Ayrıca bir gene bitişik olarak, polipeptid sentezini idare ve kontrol eden promotor ve düzenleyici bölgeleri vardır. Bu bölgeler okunmaz, sadece gen sentezini denetler. Başka genler, rRNA ve diğer RNA çeşitlerinin de sentezinden sorumludur. Yani gen, bir polipeptid ya da RNA sentezinden sorumlu bölge olarak tanımlanabilir.

http://www.ulkemiz.com/protein-biyosentezi-nedir-

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0