Arama Sonuçları..

Toplam 268 kayıt bulundu.
Frajil X Sendromu Nedir? <b class=red>Belirtileri</b> Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Nörogelişimsel bir bozukluk olan Frajil X Sendromu, zeka geriliğinin bilinen en önemli nedenlerinden biridir. X kromozomuyla ilişkili olan bu sendrom, X kromozomunun uzun kolundaki FMR1 geninde C-G-G tekrarı ve DNA polimeraz enziminin kaymasından kaynaklanmaktadır.6-50 CGG CCG GCC tekrarları taşıyan bireyler normaldir ancak 200-1000 tekrar taşıyan bireylerde Frajil X sendromu gözlenir. Bu sendroma bağlı olarak gelişen zeka geriliği, erkeklerde 3600 de 1, kadınlarda 6000 de 1 görülmektedir. 2000 kişide 1 ise daha hafif problemler görülür. (Bu oranlar yaklaşık olarak hesaplanmıştır.)Her iki cinsiyette de görülmektedir. Frajil X sendromu yaklaşık olarak erkeklerde 1/4000, kızlarda ortalama 1/7000 görülür. Farkında olmadan birçok insan bu geni taşıyor.Hastalık ancak ortaya çıktıktan sonra anlaşılabilmektedir. FMR1 genindeki bozukluklar nedeniyle oluşan bu hastalık babada herhangi bir sorun yapmazken çocukta bu sendrom görülebilmektedir. Erkeklerde ortalama 3 yaşında, kızlarda ise 8 yaş civarında hissedilmektedir. Frajil X Sendromlu kişilerde zihinsel davranışsal ve fiziksel farklılıklar gözlenmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde (Özellikle Erkeklerde) Fiziksel Farklılıklar :Erkek çocuklarda büyük testisler (macroorchidism), kaslarda hipotoni (anormal derecede düşük kas direnci) ve otizm görülmektedir. Yüz şekilleri farklı olan bu bireylerde büyük kulaklar, uzun yüz yapısı,geniş alın, yüksek kemerli damak gözlenebilir. Ayrıca lordosis (Omurganın konveksliği öne bacak şekilde arkaya bükülmesi, kamburluk, bel kemiğinin eğriliği ) kalp defektleri (mitral prolapsus, kalpte üfürme) düz tabanlılık, el kemiklerinin kısalığı ve şaşılık gözlenebilir. Erkekler bilişsel olarak geniş bir yelpazede etkilenirler. Zeka geriliği orta düzeydedir. Bu özellikler erkeklere oranla daha hafif olarak kadınlarda da görülebilmektedir.Frajil X sendromu olan erkeklerde psikiyatrik etkilenme gözlerini kaçırma ve sosyal anksiyete şeklinde olabilmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde Mental Ve Bilişsel (Kognitif) Farklılıklar:Kognitif (Bilişsel): IQ seviyesinde önemli ölçüde düşüklüğe sebep olan sendrom, öğrenme güçlüğü,ağır bilişsel bozukluk ve otizme sebep olmaktadır. Daha çok yürüme, konuşma,tuvalet eğitimi gibi temel işlevlerde bozukluk görülebildiği gibi bu çocuklarda dikkat eksikliği,matematiksel konularda zorlanma ve hiperaktivite görülmektedir. Ayrıca konuşmada gecikme,hızlı konuşma, kelimeleri tekrarlama ve heceleyerek söyleme gibi dilsel problemler de görülmektedir. Frajil sendromlu kişiler duygusal bilgileri algılamakta ve uygun yanıt vermekte zorluk çekerler. Kendilerine dokunulmasına tepki verirler. Göz teması kurmakta zorlanırlar. Sinirli ve hırçın oldukları gözlenirken el sallama,el ısırma gibi davranışlar gösterirler. Frajil Sendromlu kişilerde otistik davranış bulguları hakimdir.Kız Çocukları Ve Yetişkin Kadınlarda Frajil X Sendromu Özelikleri :Kızlarda 8’li yaşlarda farklılıklarını hissettiren Frajil X sendromu, kız çocuklarının hemen hemen yarısında (tam mutasyon taşıyanlarda) zeka geriliği ve entelektüel bozulmaya sebep oluyor. Kalan yarısında ise normal zeka ya da öğrenme problemi olmaktadır. Özellikle matematik ile ilgili ders ve konularda düşük başar performansı gözlenmektedir. Erkeklerdeki görülme oranından daha az olmakla birlikte motor öğrenme ve konuşma bozuklukları görülmektedir.Frajil X Sendromlu kızların bazıları otistiktir bazılarında ise normal IQ ile birlikte sosyal anksiyete, depresif duygu durumu, sosyal çekilme, dikkat sorunları, kronik depresyona eğilim yaratan duygu durum bozuklukları görülebilmektedir.Frajil X Sendromu Kimlerde Görülebilir? Nasıl Tanı Konur?– Nedeni açıklanamayan zeka geriliği veya otizmi olan kişiler– Hiperaktivite, öğrenme güçlüğü, hafif bilişsel geriliği olan kişiler– Yukarıda bahsetmiş olduğumuz Frajil X sendromuna ait fiziksel yada davranışsal özellikleri taşıyan herkes– Ailesinde Frajil X tanısı konmuş ya da ailesinde zeka geriliği öyküsü olan herkesEğer yukarıda bahsettiğimiz belirtilere siz ya da çocuğunuz sahipse Frajil X sendromu için kan testi yaptırmanız gerekmektedir. Bu test Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda Genetik Bölümünde yapılabilmektedir. Alınan kandan DNA analizi PCR ve Southern Blot metotlarıyla tespit edilmektedir. Bu yöntemle ailesinde Frajil X Sendromu olan kişilere doğum öncesinde erken tanı olanağı sağlanabilmektedir.Frajil X Sendromu Tedavi Yöntemi Nasıldır?Frajil X Sendromunun etkin ve rahatsızlığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavisi maalesef bulunmamaktadır. Ama tedaviye yönelik özel eğitim, konuşma ve dil terapisi, fizik tedavi ve farklı beceriler kazandırma amaçlı terapiler uygulanabilmektedir. İlaç tedavisi sendromun belirtileri olan hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı üzerinde ayrıca anksiyete bozukluğu ve depresyon tedavisinde kullanılmaktadır.Farajil X Sendromlu çocuklar belli konularda potansiyel sahibi,sevilen,birlikte zaman geçirmekten hoşlanabileceğiniz, hassas ve zarif kişilikleri olması gibi yönleriyle dikkat çekerler.Sevimli,duyarlı,cana yakın, sosyal ilişkilerinde pozitif, taklit yetenekleri çok kuvvetli ve esprili kişiliğe sahiptirler. Hayal güçleri çok zengindir. Sözel ve okumaya dayalı çalışmaları severler. Müzik, sanat ve spordan çok hoşlanırlar. Bu aktiviteler gelişimlerini hızlandırır ve potansiyellerini en üst düzeyde kullanmalarına yardımcı olur.En iyi tedavi iyi bir terapi ve Frajil X Sendromunda gelişim gösteren fiziksel,davranışsal ve bilişsel durumların yakın takibi ile mümkün olabilmektedir. Bu tür rahatsızlıklarda ailenin çok iyi bilgilendirilmesi ve aile bireylerinin de araştırıcı, bilinçli, donanımlı olması çocuğun hayatını kolaylaştıracak faktörlerden en önemlisidir.Unutmamak gerekir ki, çocuğunuzun hayatını kolaylaştırmanız, onu nasıl mutlu edeceğinizi ve mutsuz olduğu anlarda ona nasıl destek olacağınızı bilmeniz sizi de endişelerinizden uzaklaştıracak ve yüzünüzün gülmesini sağlayacaktır.Sağlıklı,mutlu,umut dolu yarınlar için bilinçli bir birey olabilmek adına yapacağımız ilk şey; hastalıklar konusunda bilinçlenmeyi o hastalık başımıza gelmeden önce gerçekleştirmemiz diye düşünüyorum.Kaynakça:www.rehabilitasyon.com/ct/Frajil_X_Sendromutr.wikipedia.orgwww.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/…/frajil-x-sendromuYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/frajil-x-sendromu-nedir-belirtileri-nelerdir-teshis-ve-tedavi-yontemi-nedir

Rett sendromu

Rett sendromu

Rett sendromu, yaygın gelişimsel bozukluklardan birisi olarak sınıflandırılan beyinsel gelişim bozukluğudur. Ancak bunun yanlış bir sınıflandırma olduğunu ve benzer şekilde otistik belirtiler gösteren frajil X sendromu, tüberoz skleroz ya da Down sendromunun yaygın gelişimsel bozukluklar olarak sınıflandırılabileceğini önesüren görüşler bulunmaktadır. Bu sendromun belirtileri kolaylıkla otizm ve Angelman sendromunun belirtileriyle karışır. Klinik belirtiler arasında baş büyüme hızının azalması ve bazen mikrosefali, küçük el ve ayaklar bulunur. Stereotipik ve yineleyici el hareketleri de gözlenir. Bilişsel bozukluk ve gerileme döneminde de sosyalleşme sorunları da belirtiler arasında görülür. Okula girdikleri dönemde sosyalleşme genellikle düzelir. Rett sendromu olan kız çocuklar gastrointestinal bozukluklara yakalanmaya yatkındır ve %80’i nöbet geçirir.  Hemen hemen hiç sözel becerileri yoktur ve kadınların %50’si yürüyemez. Skolyoz, büyüme eksikliği ve kabızlık çok yaygındır ve sorunlu olabilir. Rett sendromu X kromozumunda yer alan MECP2 (metil-CpG bağlayıcı protein 2) geninin ara sıra görülen mutasyonu nedeniyle oluşur. Hemen hemen her zaman kız çocuklarda görülür, bozukluk olan erkek fetüsler nadiren doğar. Doğduktan sonra altı ile on sekiz aylığa kadar gelişim genellikle normaldir, dil ve motor beceri gelişmesi geriler, amaçlı el kullanımı kaybolur ve bazen mikroensefaliye kadar giden baş büyüme hızında azalma görülür. El stereotipileri tipiktir ve hiperpne, nefes tutma ya da iç çekme gibi soluma düzensizlikleri çoğunda görülür. Başlangıçtan itibaren otistik benzeri davranışlar görülebilir. Rett sendromu genellikle çocuktaki bir mutasyon nedeniyle oluşur. İnfantil spazmlar ve erken epilepsi başlangıcı gibi özellikler taşıyan Rett sendromunun atipik bir türü, sikline ba¤l› kinaz benzeri protein 5 (CDKL5) geninde bir mutasyon sonucu oluşur. Rett sendromu, her 12.500 kız çocuğundan birinde on iki yaşına gelene kadar görülür.Rett sendromu olan bireylerin hemen hemen çoğu dişidir çünkü hastalığa neden olan gen X kromozumu üzerinde yer alır. X kromozunda MECP2 mutasyonu ile doğan bir kadının diğer X kromozumunda aynı genin normal bir kopyası bulunur. Hâlbuki X kromozumunda mutasyon olan bir erkeğin başka bir X kromozomu değil ama Y kromozumu olduğu için normal bir geni yoktur. Bu nedenle normal proteinler sağlayabilen bir geni olmaması ve MECP2 geni mutasyonu nedeniyle oluşan anormal proteinler nedeniyle XY karyotip erkek fetus hastalığı atlatıp gelişimini tamamlayıp doğamaz. Dişilerin ise en azından doğmalarına kadar yeterli protein sağlayan normal bir genleri vardır. Araştırmalar, Rett sendromu olan erkeklerin hemen hemen hepsinin XXY karyotipine sahip olduğunu yani Klinefelter sendromu da olduklarını göstermektedir.  Dolayısyla Rett sendromundan etkilenen embriyonun yaşayabilmesi için, erkek ya da dişi, MECP2 gen mutasyonundan etkilenmemiş bir X kromozumuna ihtiyacı vardır.Ancak MECP2 mutasyonu olan 46,XY karyotipinde bazı erkeklere de rastlanmıştır. Bunlar doğduktan sonra yenidoğan ensefalopatisinden etkilenmiş ve iki yaşından önce ölmüştür.  Rett sendromunun erkeklerde olan insidansı bilinmemektedir. Bunun nedeni kısmen MSCP2 mutasyonu ile bağlantılı Rett sendromu olan erkek fetuslerin düşük hayatta kalma oranı ve kısmen de MECP2 mutasyonlarının ve Rett sendromunun belirtileri arasındaki farklardır.Rett sendromu olan bebekler, görece normal görünüşleri ve bazı gelişimsel ilerlemeleri nedeniyle altı ile on sekiz aylığa kadar genellikle farkedilemeyebilirler. Ancak yakından bir inceleme, beyin sapı tarafından düzenlendiği düşünülen, normal anlık uzuv ve vücut hareketlerinde bozuklukları ortaya çıkarabilir. Kısa süren gelişimsel ilerleme döneminin ardından duraklama ve önceden edinilmiş becerilerde gerileme görülür. Gerileme döneminde otizme benzer durumlar görülür. Dolayısıyla Rett sendromu yerine yanlışlıkla otizm tanısı konabilir.Rett sendromunun otizme benzer belirtileri şunlardır:çığlık nöbetleripanik atakdurmadan ağlamagöz temasından kaçınmasosyal/duygusal karşılıklığın yokluğugenel ilgi noksanlığısosyal etkileşimi düzenleyen sözel olmayan davranışlarda hatalı kullanımkonuşma kaybıdenge ve koordinasyon sorunları, bazen yürüme becerisini yitirmeSerebral palside de görülen Rett sendromu belirtileri:olası kısa boy ve/veya yürüme zorluğu ya da yutma zorluğu nedeniyle oluşan kötü beslenme kaynaklı sıradışı vücut orantısızlığıhipotoniyürüme becerisi gecikmesi ya da noksanlığıadımlama/hareket etme zorluğuataksibazılarında mikrosefali olmak üzere anormal küçük baş ve baş büyümesinde zayıflıkspastik türlerinden bazılarıkore –el ya da yüz kaslarının kasılmasıdistonibruksizm – dişleri gıcırdatmaBazı belirtiler, özellikle seçim yapma gibi bilişsel ve etkileşim on yıllarca dengeli olabilir. Anti-sosyal davranış çok sosyal davranışlara dönüşebilir. Katılık ve distoni ortaya çıkınca motor işlevler yavaşlayabilir. Değişik şiddette nöbetler sorun çıkarabilir. Çoğunda skolyoz oluşur ve yaklaşık %10’unda düzeltici cerrahi müdahale gerekir. Yürümeye devam edenlerde skolyoz ilerlemesi daha azdır.Patojenik MECP2 mutasyonu olan erkek çocuklar, Klinefelter sendromunda olduğu gibi fazladan bir X kromozomları yoksa ya da somatik mozaiklikleri yoksa, genellikle ciddi ensefalopati nedeniyle iki yaşına kadar yaşayamazlar.Kadınlar 40 yaşın üstüne kadar yaşayabilirler. Rett sendromu üzerine yapılan laboratuar çalışmaları aşağıdaki anomalileri gösterebilir:iki yaşından itibaren EEG anomalileriatipik beyin glikolipidleriyüksek beta endorfin ve glutamat CSF düzeyleriP maddesi azalmasıCSF sinir büyüme faktörlerinin düşük düzeyleriÖlümlerin büyük bir oranı anidir ve çoğunun nedeni belirlenememiştir; bazı durumlarda aşağıdaki nedenlerden kaynaklanır:anlık beyin sapı işlev bozukluğukalbin durmasınöbetlerkardiyak kodüksiyon anomalilerimide delinmesiKaynak:^ Tsai, L.Y.. ""Is Rett Syndrome a Subtype of Pervasive Developmental Disorders"". Journal of Autism and Developmental Disorders. (İngilizce)2.^ Le Jian et al.. [[1] "Predictors of Seizure Onset in Rett Syndrome"]. (İngilizce)3.^ Schwartzman, J.S., et al. (2001). "Rett Syndrome in a Boy with 47,XXY Karyotype Confirmed by a Rare Mutation on the MECP2 Gene.". Neuropediatrics 32: 162-164. (İngilizce)4.^ Hardwick, S.A. et.al. (2007). "Delineation of large deletions of the MECP2 gene in Rett syndrome patients, including a familial case with a male proband.". European Journal of Human Genetics 15 (12): 1218-29.(İngilizce)5.^ [[3] ""New Study Reveals Rett Syndrome Can Strike Males""]. ScienceDaily. Erişim tarihi: 12 Ağustos 2006. (İngilizce)6.^ Moog, U., et al (2003). "Neurodevelopmental disorders in males related to the gene causing Rett syndrome in females (MECP2)". European Journal of Paediatric Neurology 07: 5-12.(İngilizce)7.^ [[5] ""Autism-like disorder 'reversible'""]. Erişim tarihi: 8 Şubat 2007.. 7 (İngilizce)

http://www.ulkemiz.com/rett-sendromu

Smyrna Antik Kenti (Tepekule- Bayraklı)

Smyrna Antik Kenti (Tepekule- Bayraklı)

Eski İzmir kenti (Smyrna) körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu. Son yüzyıllar boyunca Meles Irmağı Sipylos (Yamanlar) Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık bir tepe haline dönüştü. Şimdi Tepekule adını taşıyan bu höyüğün üzerinde Tekel Müdürlüğü'nün İzmir Şarap ve Bira Fabrikasına ait numune bağı bulunmaktadır. Yapılan en son kazılarda İzmir’deki yerleşim alanlarının M.Ö. 7000 yıllarına dek uzandığı ortaya çıkarılmıştır. Bayraklı’daki Smyrna kentinin tarihi her ne kadar M.Ö. 3000 yılından çok daha gerilere uzandığı tahmin edilmekte birlikte, yapılan en son kazılarda henüz M.Ö. 3000 yıllarına kadar gidilebilmiştir. Kazılarda elde edilen bilgiler ışığında ilk İzmir yerleşikleri evlerini höyüğün en üst düzeyinde denizden 3 ile 5 metre yukarıdaki kayalar üzerine oturtmuşlardır. Bu ilk yerleşme Eski Tunç Çağı dönemine aittir. Demir Çağı boyunca İzmir evleri, büyüklü küçüklü tek odalı yapılardan oluşmakta idi. Gün yüzüne çıkarılan en eski ev M.Ö. 925 ile M.Ö. 900'e tarihlenmektedir. İyi korunmuş halde ortaya çıkarılan bu tek odalı evin (2,45 x 4 m.) duvarları kerpiçten, damı ise sazdan yapılmıştı. Eski İzmir'liler kentlerini M.Ö. 850'lerde kerpiçten yapılmış kalın bir surla korumaya başladılar. Bu tarihten itibaren Eski İzmir'in bir kent devlet kimliği kazanmış olduğu söylenebilir. Kenti 'Basileus' adı verilen bir beyin idare ettiği olasıdır. Göçleri gerçekleştirenler ve kent ileri gelenleri soylu tabakayı oluşturuyordu. Kent duvarları içinde yaşayan nüfus olasılıkla bin kişi civarındaydı. Kent devlete ait halkın büyük bir bölümü civar köylerde yaşıyordu. Bu köylerde, bu çağdaki Eski İzmir'in tarlaları, zeytin ağaçları, bağları, çömlekçi ve taşçı işlikleri yer alıyordu. Geçimi tarım ve balıkçılıkla sağlanıyordu. Kentin en önemli kutsal yapısı Athena Tapınağı idi. Bu tapınağın günümüze değin korunan en eski kalıntısı M.Ö. 725-700 yılları arasına tarihlenmektedir. Eski İzmir'in parlak dönemi M.Ö. 650-545 yılları arasına denk düşer. Yaklaşık yüz yıl süren bu süre, bütün İon uygarlığının en güçlü dönemini oluşturur. Bu dönemde İzmir'in tarımla yetinmeyip Akdeniz ticaretine de ortak olduğunu görmekteyiz. Parlak dönemin İzmir'deki önemli belirtilerinden biri M.Ö. 650'den beri yazının yaygınlaşmaya başlamasıdır. Tanrıça Athena'ya sunulan armağanların birçoğunda sunu yazıtları bulunmaktadır. Kazılarda ortaya çıkarılan Athena Tapınağı (M.Ö. 640-580), Doğu Helen dünyasının en eski mimarlık eseridir. En eski ve en güzel sütun başlıkları şu ana kadar İzmir'de bulunmuştur. Eski İzmir'in cadde ve sokakları daha 7.yüzyılın ikinci yarısında ızgara planlı idi, caddeler ve sokaklar kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanıyor, evler genellikle güneye bakıyordu. İlerde M.Ö.5. yüzyılda Hippodamos tipi adını alacak olan bu kent planı özünde Yakın Doğuda çoktan biliniyordu. Bayraklı şehir planı bu tür kent dokusunun Batı dünyasındaki en erken örneğidir. İon uygarlığının en eski parke döşeli yolu Eski İzmir'de gün ışığına çıkarılmıştır. Helen dünyasının en eski sivil mimarlık eseri Eski İzmir'de 7. Yüzyılın ilk yarısında yapılmış olan güzel taş çeşmedir. Bir zamanlar Yamanlar Dağı üzerinde yükselen Tantalos Mezarı, tholos biçimli anıtsal mezarların güzel bir temsilcisidir. Tantalos mezarı adı ile anılan bu anıtsal eser, Eski İzmir'de MÖ.520-580 tarihlerinde yönetimi elinde tutan basileusun ya da tiranın mezarı olmalıdır. İzmir’in zenginliği ve gelişkinliği komşu Lydialıları harekete geçirdi ve İzmirlilerle savaşa girdiler. M.Ö. 610-600 yıllarında Lydia orduları İzmir’i ele geçirip kenti yakıp tahrip ettiler. Ancak İzmirliler kentlerini yeniden kurmayı başardılar. Eski İzmir’in çöküşü, Anadolu’da Pers istilasının sonuçlarındandır. Pers İmparatoru orduları Anadolu’da ilerlerken, Lydia krallığına karşı Ege’nin kıyı kentlerinin kendisini desteklemesini istemişti. Bu isteğe uymayan Ege’nin kıyı kentlerini cezalandırmak amacıyla, Pers İmparatoru Lydia’nın başkenti Sardes’i ele geçirdikten sonra, diğer kıyı kentleriyle birlikte İzmir’e de saldırdı. Pers Ordularının saldırısı sonucu M.Ö. 545 yılında İzmir tahrip edildi. Bu tahribattan sonra Bayraklı’daki yerleşim alanında bir daha kent düzeninde bir yerleşim olmadı.

http://www.ulkemiz.com/smyrna-antik-kenti-tepekule-bayrakli

Vitaminler ve Özellikleri

Vitaminler ve Özellikleri

Vitamin sözcüğü Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından 1912'de kullanılmıştır. Vita Latince, hayat demektir, -amin son eki ise amin sözcüğünü kastetmektedir. Zira o dönemde tüm vitaminlerin amin oldukları sanılmaktaydı. Bugün bunun yanlış olduğu bilinmektedir.Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar.Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.Vitamin türleriHerkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz.Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini.A VitaminiGöz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle birlikte alınırsa daha etkili olur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir.A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir.A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir:Doğum anormallikleri,Karaciğer problemleri,Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz,Uygunsuz kemik büyümesi,Deride uygunsuz renk değişimi,Saç dökülmesi,Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalarA vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar:Gece körlüğü,Bağışıklık sistemi zayıflığı,Büyüme-gelişme yavaşlamasıD VitaminiProvitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur.Her çocuğun yaşamının ilk yılında alması gereken , büyüme ve gelişim için gerekli en önemli vitaminlerden biridirE VitaminiÇocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir. Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir.Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür.E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir.Kozmetik ürünlerinde sadece [[B5]] ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri:Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel)K VitaminiK vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. Yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir.Suda çözünenlerDiğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz.Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin).C Vitamini (askorbik asit)C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür.B1 Vitamini (tiyamin)Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur.B2 Vitamini (riboflavin)Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir.B3 Vitamini (niyasin)Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir.B5 Vitamini (pantotenik asit)Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir.B12 Vitamini (siyanokobalamin)Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir ve kanser olma ihtimali yoktur.

http://www.ulkemiz.com/vitaminler-ve-ozellikleri

Yıldız Oluşumu: Bir Yıldız Nasıl Doğar?

Yıldız Oluşumu: Bir Yıldız Nasıl Doğar?

Yıldızların oluşması gerçekten zahmetli bir olay. Ancak, evrenin boyutunu düşündüğümüzde, aslında yıldız oluşumu zahmetli olmasına karşın,  nadir görülen bir olay değil. Galaksimiz Samanyolu’nda kabaca her yıl 1 veya 2 yıldız oluşuyor. Küçük bir rakam olarak görülse de, yılda 1 yıldızın oluşması gökbilim ölçeklerindeki zaman dilimleri göz önüne alındığında çok hızlıdır. İnsanlık, bu ışıltılı ve bir o kadar kalabalık cisimlerin gizemini, teknolojideki ve fizikteki gelişmelerin neticesinde ancak 19. Yüzyıl sonlarında çözmeyi başarmıştır.Yıldızların en temel özelliği, Evren’e enerji yayıyor olmalarıdır. Hemen tüm yıldızların içeriğinin neredeyse % 98 i, Evren’in Büyük Patlama ile doğumu sırasında oluşmuş iki element olan Hidrojen ve Helyum dan ibarettir. Bunların haricindeki diğer elementler ise, yıldızların yaşamları sırasında kendi çekirdekleri içerisindeki nükleer tepkimeler sonucu oluşup, yıldızların ölümleri neticesinde uzaya saçılmış daha ağır elementlerdir.Bugün günümüzde, yaptığımız detaylı incelemeler sonucunda artık yıldızların nasıl doğup nasıl öldüklerini, ne şekilde bir yaşam sürdüklerini ve bu yaşam süreçleri içerisinde ne tür aşamalar kaydettiklerini çok açık bir şekilde tespit edebiliyoruz. Yapılan gözlemler sonucunda astronomlar, yıldızların doğumları ile ilgili genel bir model oluşturmuşlardır. Detaylara girmeden önce uzay boşluğunda yıldız oluşumuna ön ayak olabilecek materyallere göz atmakta fayda var.Bart damlacığı:Boşluktaki gaz ve toz tanecikleri genellikle küçük bir bölgede yoğunlaşırlar. Bu gaz ve toz tanecikleri Bart damlacığı olarak isimlendirilir. Orion nebulası bu türe örnektir. Dışardan bakıldığında bu bölgeler uzayda siyah bir leke olarak görülseler de, içerisinde yoğun bir yıldız oluşumu vardır. Dışardan gelen ışınlarla ısınan bölge, bu enerjiyi geri salmaz ve dolaysıyla yıldız oluşumunu başlatacak sıcaklığa ulaşabilir. Bu bölge 10-100 Güneş kütlesinde olabilir. Sıcaklık ise 30 Kelvin (-243 santigrat derece) kadardır. Bart damlacıkları hakkında daha fazla bilgi için buraya bakabilirsiniz.HI bölgeleri:Bart damlacığının yanı sıra, uzay bir diğer bulut türüne de ev sahipliği yapar. HI bölgeleri nötr H ve H2 gazlarından (hidrojen gazı) oluşmaktadır. Bu bulutsular 10-100 atom/cm3 atom konsantrasyonuna sahiplerdir ve sıcaklıkları 50 ila 100 Kelvin (-223/-173 santigrat derece) arasında değişebilir. Kütleleri 1 ila 100 Güneş kütlesi arasında değişebilir.HI bölgelerinin fiziksel özellikleri:Tipik bir HI bulutu düşünelim.Kütle, M=2×10^30kgAtom konsantrasyonu, n=10 H atom/cm^3Açısal hız, ω=5×10^-16 rad/sSıcaklık, T=125KManyetik alan, B=10^-5 gaussBurdaki değerlerden yola çıkarak bulutun çapını 3.050×10^18cm olarak buluyoruz.Günümüzde kabul edilen modele göre yıldızlar, gökada içerisindeki devasa gaz ve toz bulutlarının kütleçekim etkisi ile kendi içlerine çökmeleri sonucunda birkaç milyon yıl içerisinde oluşmaktadırlar.Fakat şu da vardır ki, bu durum her kendi içine çöken bulutsudan da yıldız oluşacağı anlamına da gelmiyor. Bir bulutsudan yıldız oluşabilmesi için o bulutsunun yaklaşık olarak en az bizim yıldızımız Güneş’in % 8,5 i yada daha fazla miktardaki kütlesi yıldız oluşumu için kullanılmalıdır. Bu konu hakkında kırmızı cüce yıldızlar ve kahverengi cücelerle ilgili makalelerimizi okumanız faydalı olabilir.Yıldız oluşumu için gerekli olan enerji:Yazımızın başında yıldız oluşumunun ne kadar zahmetli bir iş olduğundan bahsetmiştik. Bunun arkasındaki neden; kütleçekim enerjisinin termal, manyetik ve açısal hızdan kaynaklanan rotasyonal enerjiyi alt etmek zorunda oluşu. Sürecin normal seyrinde olduğunu yani diğer bir deyişle her şeyin yolunda oluğu bir süreci var sayarsak eğer, kütlesi bir yıldız oluşumu için yeterli olan bir bulutsu, kendi kütle çekim kuvveti ile hızla içine çöker ve çökmenin etkisi ile hızla küçülür. Bu sırada da bulutsunun kendi ekseni etrafında dönme hızı da artış gösterir. Bulutsu küçüldükçe daha çok ısınır ve daha çok yoğunlaşır.Eğer bulutumuzu üniform olarak kabul edersek, yukardaki numaralardan kütleçekim enerjisi yaklaşık olarak 5.19×10^40 erg olarak bulabiliriz.Not: Erg astronomide sıkça kullanılan enerji birimidir. 1 Joule 10^7 erg e tekabül eder.Manyetik, termal ve dönüş enerjisinin toplamı, kütleçekim enerjisinden küçük olmak zorundadır yoksa yıldız oluşumu gerçekleşemez. Bu kriter “Jeans Kriteri” olarak bilinir. Peki yukardaki değerleri fizik yasalarından türetilen matematiksel formüllere yerleştirdiğimizde kütleçekim enerjisi diğer enerji türlerini alt edebiliyor mu? Hayır. Bu kriterin doğru ve dolayısıyla yıldız oluşumunun başlaması için, bu kısmın başında tahminde bulunduğumuz kütle değeri için 10 üzeri 5 Güneş kütlesine ihtiyaç duyulur.Kütle 10 üzeri 5 Güneş kütlesini geçince bulut çökelmeye başlar. Daha sonra büyük gaz, daha küçük gaz bölümlerine ayrılır. En küçükleri ise Bart damlacıklarıdır. Bu sırada bu bölgelerde sıcaklık 125 Kelvin’den 20-30 Kelvin’e düşer. Soğuyan gazlar (H2O, CO ve N2) toz parçacıklarının üzerine çöker ve taş-buz parçacıkları ortaya çıkar. Bu parçacıklar daha sonra merkezde toplanmaya başlar ve merkezde çekirdek oluşmaya başlar. Çökelmeye başlayan gaz ve toz parçacıkları, açısal momentumun korunumundan dolayı çekirdek etrafında dönmeye başlar.Bu süreç sonrasında bulutsunun şekli de artık bir diski andırmaya başlar. Güneş benzeri bir yıldızın ilk hali olan bu oluşum diski, 43 AB büyüklüğe (6.5 milyar km) tekabül eder. Bu kuramsal büyüklük, yaklaşık olarak Güneş Sistemi’nin sınırlarında buluna Kuiper kuşağı‘na dek gelir.Bu diskin merkezinde, çekirdek konumunda yer alan ön yıldızımızda zamanla madde birikimi artar, sıcaklık ve basınç korkunç boyutlara ulaşır. O kadar artar ki sonunda merkezde nükleer reaksiyonların başlaması kaçınılmaz bir hale gelir.Merkezde oluşan bu yüksek sıcaklık ve basınç ortamında maddeyi oluşturan elektron ve protonlar birbirinden kopuk halde ve çok yüksek hızlarda dolaşırlar. Bu sırada 4 proton, yani hidrojen çekirdeği çarpışarak bir helyum çekirdeğini yani yeni bir elementi oluşturur.Fakat, oluşan bu helyum çekirdeği, 4 protonun toplam kütlesinden daha hafiftir. Aradaki bu çok küçük kütle farkı, tepkime sırasında korkunç bir enerji olarak açığa çıkar.İşte bu enerji, yıldızın içinde yavaş yavaş dışa doğru ilerler ve çok uzun bir yolculuğun ardından yüzeye ulaşır ve uzaya ışık olarak yayılır.Yıldızımız artık doğmuş ve ışımaya başlamıştır. Artık o, ışımaya başladığı bu andan, ölümü ile ilgili ilk belirtileri göstereceği zaman dilimine kadar olan süre içerisinde tutarlı bir Anakol yıldızı olarak uzun yıllar boyunca yaşamını sürdürmeye devam edecektir.Yıldızlar hakkında daha fazla bilgi almak için “Yıldızları Anlamak” yazı dizimizi okuyabilirsiniz.Alperen Erol & Sinan Duyguluhttp://www.kozmikanafor.com

http://www.ulkemiz.com/yildiz-olusumu-bir-yildiz-nasil-dogar

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpeklerde soğuk algınlığı çok yaygındır ve çoğu zaman insanlarda olduğu gibi çeşitli mikrop ve virüsler nedeniyle olur. Aşağıdaki makalede köpeklerde soğuk algınlığının nasıl tedavi edileceğini ve benzer belirtilere sebep olabilecek diğer bazı hastalıklardan bahsedeceğiz.Köpekler zaten enfekte olmuş bir köpek ile temas ederek soğuk algınlığına yakalanabilirler. Bunun yanı sıra stres, düşük bağışıklık düzeyi ve kötü hava koşulları da katkıda bulunan faktörler olabilir.Ancak çoğu evcil hayvan sahibi soğuk algınlığını ciddi bir rahatsızlıktan ayırt edemiyor. İşinizi biraz kolaylaştırmak için köpeklerde görülen soğuk algınlığının bazı belirtilerinden bahsedeceğiz. Köpeklerde Soğuk Algınlığının Belirtileri:-Öksürük-Gözlerde yaşarma-Sarımsı-yeşil burun akıntısı-Sık sık hapşırma-UyuşuklukKöpeğim Benden Soğuk Algınlığı Kapabilir Mi?Bu sorunun cevabı kocaman bir “hayır”. Köpekler kendi aralarında virüs taşıyabilirler, ancak insan köpek etkileşimi mümkün değildir. Bunun nedeni köpekleri etkileyen soğuk algınlığı virüsünün insanları etkileyenden farklı olmasıdır. Bu nedenle evcil hayvan sahipleri, soğuk algınlığı geçirirken evcil hayvanlarını hasta edeceklerinden endişelenmemelidir.Köpeğime İyileşmesi İçin Nasıl Yardım Ederim?-Sıvı Alımını Arttırmak:Köpeğinizin soğuk algınlığı varsa, köpeğinizi bu durumdan kurtarmanın en basit yolu onu besleyici sıvılar ile beslemenizdir. Tavuk suyu, mesela köpeğiniz için harikalar yaratacaktır.-Buhar Terapisi:Köpeğinizin sinüslerinin açılması için su baharı solutmayı deneyebilirsiniz. Bir kapta sıcak su getirin ve köpeğinizin buharını solumasını sağlayın. Köpeğinizin suya ve buhara çok yaklaşmamasına dikkat edin.-Bağışıklığı Güçlendirme:Eğer köpeğiniz soğuk algınlığına yakalanma eğiliminde ise bağışıklık sistemini güçlendirici tedbirler alabilirsiniz. Örneğin bağışıklık sistemini güçlendirici besinler verebilirsiniz. Bu soğuk algınlığına sebep olan bakteri ve virüslere karşı köpeğinizin dayanıklılığını arttıracaktır. Ayrıca iyi bir bağışıklık sistemi köpeğinizin değişen hava koşullarına iyi adapte olmasını sağlar, değişen hava koşulları da soğuk algınlığının önemli sebeplerinden biridir.-Vitamin Terapisi:Vitamin terapileri bir köpeğin bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olur. Soğuk algınlığından muzdarip olan köpeğinize A, C ve E vitaminleri sağlayın. Bu vitaminleri beslenmesine dahil etmek köpeğinizin bağışıklık sistemini pek çok hastalıktan korunmak için güçlendirecektir.-Öksürük Önleyici İlaçlar:Eğer yukarıdaki önlemler işe yaramazsa veterinerinizi arayın ve ilaçlar hakkında konuşun. Öksürük gidericiler, geçici rahatlama sağlamak için verilebilir. Bu ilaçlar ile belirtilerden tamamen kurtulmak mümkün olmamasına rağmen, rahatsızlığı en aza indirmek için verilebilirler.-Önleyici Tedbirler:Hava çok soğuduğunda köpeğinizi evde tutmak iyi bir fikirdir. Bu kadar soğuk havalarda hastalanma ihtimalleri çok daha yüksek olduğundan çok sık dışarı çıkarılmamalıdır. Soğuk kış aylarında ısınmaları için onları sıcak bir battaniye ile örtebilirsiniz.Köpeklerdeki Benzer Hastalıklar:Canine Parainfluenza (köpek nezlesi):Bu solunum yolu hastalığı insanlardaki soğuk algınlığına benzer belirtiler üretir. Bu hastalığı erken aşamalarındayken evde köpeğinize iyi bir bakımla çözebilirsiniz. Ancak belirtiler devam ederse mutlaka veterinerinizle konuşmalısınız.-Pnömoni (zatürre):Köpeklerde zatürre, solunum yolu enfeksiyonu ya da soğuk algınlığı kendiliğinden çözülmezse, tedavi edilmezse oluşur. Bu hastalık akciğerlerde oluşan bir iltihaplanma olup, nefes almada zorluk ve sık sık öksürüğe neden olmaktadır. Pnömoni geçiren köpeklerin acil tıbbi yardıma ihtiyaçları vardır.-Canine Distemper (gençlik hastalığı):Köpeklerde görülen gençlik hastalığı oldukça ciddi bir hastalıktır bu nedenle köpeğinizi bu hastalığa karşı aşı yaptırdığınızdan emin olun. Bu son derece bulaşıcıdır. Öksürük, hapşuruk ile birlikte gastrointestinal rahatsızlık gibi belirtilere neden olmaktadır. Bu ciddi hastalık köpeğin bağışıklık sistemini zayıflatır ve ölümcül olabilir.-Diğer hastalıklar:Bazı nadir durumlarda soğuk benzeri belirtiler kalp ve akciğerlere giren bazı parazitler nedeniyle gerçekleşebilir. Mantar enfeksiyonlarında, mantar parazitleri akciğerlere girdiğinde öksürük ve hapşurma gibi belirtilere neden olabilir.Köpeğinizin durumu düzelmezse, dehidratasyon, sık idrar yapma, iştahsızlık, kusma gibi belirtiler eklenirse ve köpeğiniz iyi görünmüyorsa uygun teşhis ve tedavi için mutlaka bir veterinere danışmalısınız. Ayrıca köpeğiniz çok genç ya da çok yaşlı ise evde tedavi etmek yerine bir veterinere göstermelisiniz.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/can-dogs-get-colds.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopekler-soguk-alginligi-gecirir-mi

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Sevimli dostlarımızın en çok geçirdiği rahatsızlıklardan biri de iç parazitlerdir. İç parazitler, dış parazitlere göre daha tehlikelidir. Ancak iç parazitlerin oluşması yine dış parazitlerin etkisiyle oluşur. Yani dış parazitler ağız yoluyla iç organlara taşınır. Bunlara örnek olarak pire, kene dış parazitlerini göstermek çok doğrudur. Bu dış parazitlerin köpeklerin vücudunda bıraktığı yumurtalar köpeğe ağız yoluyla bulaşır. Köpeklerde görülen iç parazitler, hayvanın farklı iç organlarına girerek organların faaliyetlerini yerine getirmesini engeller. İç parazitler genellikle mide ve bağırsaklarda daha yoğun rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra kalp ve akciğer gibi organlarda çok az olsa da görülerek solunumu etkilediği görülür. İç parazitlerin oluşumda köpeklerin yaşam alanı olduğu kadar beslenmesi de büyük önem taşımaktadır. İç parazitler köpeklerde tedavi edilmediğinde köpeklere ciddi problemlere yol açabilmektedir.İç parazitler, vücudun içinde yaşayarak ve canlının organlarından beslenir. Bu durum ölüme bile sebebiyet verecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden köpeklerde parazitlerin erken teşhisi önem teşkil etmektedir. Köpeklerde Parazit Belirtileri Nelerdir?Parazitlerin köpekleri ele geçirdiğinin kanıtı olarak birçok belirti vardır. Bu belirtilerden bir kaçı köpeğinizde bulunuyorsa derhal bir veterinere götürmeniz tavsiye edilir. Köpeklerde görülen iç parazit etkileri olarak karın şişkinliği ve buna bağlı olarak aşırı gaz üretimi görülmektedir. Bazı köpeklerde kötü kokulu ishal gözlemlenir. Parazitlerin yapısına ve sıklığına göre bazı köpeklerde kanlı dışkılara rastlanmaktadır. Birçok köpek iç parazitler yüzünden kilo kaybı yaşamaktadır. Bununla birlikte köpeklerde özellikle parazitlerin verdiği sorundan kaynaklanan bir tüy azalması ve tüy kuruluğu görülmektedir. Hayvanı rahatsız edici öksürüklere nedende olan parazitler solunum yollarını da zorlamaktadır. Hayvan rahatsız edici iç parazitini kusma ya da dışkı yardımıyla dışarı atmaya çalışır. Elbette parazite yakalanmış köpeklerde göz içlerinde enflamasyon izlenir.Köpeklerde İç Parazit TürleriBirçok parazit çeşidi vardır. Bunlardan başlıca tehlikeli olanlar sevimli dostların ölümüne neden olacak derecede etkilidir. İç parazit türlerini genellikle bağırsak yollarından bulunurlar.1.Askaritler ( İnce bağırsak kıl kurtları) : Bu parazit türleri köpekten köpeğe geçebileceği gibi anneden doğmamış yavrulara da geçebilir. Bu yüzden oldukça rahatsız edicidir. Bu parazitleri rahatlıkla görebilmek mümkündür. Bu parazite maruz kalan köpeklerde gelişim bozuklukları görülmektedir. Ayrıca kusma, ishal en önemli belirtilerinden biridir.2.Kancalı Kurtlar: Bu parazit türleri genellikle yavru köpeklerde daha sık görülmektedir. Bu parazit türü bağırsaklarda faaliyet gösterir. Kancalı dişleri sayesinde bağırsak duvarlarını deşerek kanamaya sebep olurlar. Bu tür parazit cinsi hayvanların ölümüne sebebiyet verebilir. Bu yüzden acilen önlem alınması gereken türlerdir. Bir yavru köpek bulunan 50 ile 100 arası kancalı kurt rahatlıkla yavrunun ölmesine neden olur. Dışkıda kan, ishal, kusma belirtileridir. Bu parazitler mikroskobik inceleme sonucunda tespit edilmektedir.3.Tenyalar ( Yassı Kurtlar ): Bu parazit türleri anüs çevresindeki kıllardan tespit edilebilir. Buradan bağırsak sistemine yerleşerek hayvanda kilo kaybına ve ishale yol açar. Köpeğinizin gezindiği alanda, yattığı yerde göze çarpması muhtemelen parazitlerdir. Hareket halinde beyaz renkli olan bu parazitler hayvandan temizlense bile döküldüğü yerler temizlenmedikçe kurtuluşu mümkün olmayan cinstendir. O yüzden hem hayvanın temizliği hem de ev temizliğinin önemi büyüktür.4. Kalın Bağırsak Kurtları: Ağız yoluyla alt sindirim sistemine etki eden parazit türleridir. Mikroskobik inceleme yapılmadan anlaşılması mümkün değildir. Köpeklerde kusma, ishal ve bunlara bağlı olarak kilo kaybına neden olurlar.5. Kalp Kurtları: Parazit türleri arasında en korkutucu sonuçlara yol açan parazit türleridir. Sivrisineklerin ısırması sonucu hayvan vücuduna giren bu parazitler kalbe yerleşerek kalbin fonksiyonlarını yavaşlatır. Solunum yollarını etkileyerek birçok soruna neden olurlar. Tedavisinde başarı oldukça düşüktür.Tedavi Yöntemleri nelerdir?Köpeklerinizi parazitlere karşı korumak için alınacak ilk önlem dış parazitlerden uzak tutmaktır. Bunun için veterinerinizin önereceği anti parazit ilaçlarını üç aylık periyotlarda uygulamak oldukça önemlidir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopeklerde-ic-parazit-nedir-turleri-nelerdir

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Genellikle insanlarda teşhis edilen bir doğum defekti olan Down sendromu, hayvanlarda da görülebilmektedir. Bazı şempanzelerin Down sendromuna benzer belirtiler gösterdikleri tespit edilmiştir. Aşağıdaki makalede Down sendromlu hayvanlar üzerinde duracağız.Down sendromu 21.kromozomda her zamanki iki kopya yerine fazladan bir kopyanın bulunması nedeniyle görülen genetik bir anormalliktir. Bu kromozomal bozuklukta hücreler anormal olarak bölünür, 21. kromozomda üçüncü bir kopya oluşmasına neden olur. Bu genetik bozukluğu olan kişiler öğrenme güçlüğü, problem çözme, akıl yürütme becerilerinde zorluk ve sosyal eksiklikler yaşayabilmektedir. Down sendromu olan kişilerde yuvarlak yüz, çıkık kulaklar, basık burun kökü ve yukarı eğik gözler gibi karakteristik yüz özellikleri görülmektedir. Ancak Down sendromu insanlar ile sınırlı değildir, hayvanlar da bu genetik bozukluktan müzdarip olabilir. Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların hayvanlar alemindeki en yakın akrabaları da Down sendromu gibi bazı kromozomal hastalıkların belirtilerini göstermektedir. İnsanlar ve şempanzelerin %99 oranında genetik yapılarının benzer olduğu gösterilmiştir. Şempanzeler 48 kromozom (24 çift) taşırken, insanlar 46 kromozom (23 çift) bulundurmaktadır. Bu genetik olarak şempazelerin insanlarla benzerlik gösterdikleri anlamına gelmektedir. Bu nedenle şempanzeler insanlar ile aynı hastalıklardan müzdarip olabilmektedir.Köpeklerde Down Sendromu Görülebilir Mi?Down sendromlu köpekler çok nadirdir. Köpekler hücre başına 78 kromozom taşırlar ve 21.kromozomda herhangi bir kusur aslında köpekler için ölümcül olabilir. Down sendromlu yavru köpeklerin uzun süre hayatta kalma şansı oldukça düşüktür. Bunun nedeni kromozom anormallikleri olan, gelişmekte olan fetüsün anne karnında düzgün büyüyememesidir.Semptomlar:-Deri yamaları, kronik kuru burun, yetersiz saç ve sık sık tüy kaybı nedeniyle kürkte incelme gibi sıradışı fiziksel özellikleri nedeniyle Down sendromlu köpekleri kolaylıkla fark edebilirsiniz.-Bu genetik durumdan müzdarip köpekler genellikle vücut sıcaklığında dalgalanmalara yol açan tiroid bozuklukları, konjenital kalp kusurları, kötü görme ve işitme problemlerine sahip olma eğilimindedir.-Basit komutları yerine getirmekte zorlandıklarında bilişsel yetersizlik de fark edilebilir. Olağandışı hareketler de bu köpeklerde yaygın görülür.-Çağrılara cevap vermemek gibi davranışlar gösterebilirler. Bunun nedeni işitme sorunları ya da faaliyetlere daha az ilgi göstermelerine sebep olan diğer sorunlar olabilmektedir.Beyaz Kaplan Kenny:Amerika Birleşik Devletleri’nin güney bölgesinde bulunan bir yaban hayatı sığınağında doğan beyaz bir kaplan olan Kenny, 2008 yılında son nefesini verdi. Bu kaplanın Down sendromundan muzdarip olduğu söyleniyordu. Kenny akraba evliliği sonucu doğan bir kaplandı yani akraba olan hayvanların çiftleştirilmesi sonucu doğmuştu. Kenny’ nin ailesi kardeşlerdi.Haziran 2011 yılında, Amerikan Zooloji Derneği tarafından resmen yasaklanana kadar beyaz kaplanların akrabaları ile çiftleştirilmesi yaygın bir uygulamaydı. Bunun nedeni akrabalar ile çiftleşmenin genetik çeşitliliği engellemesi idi. Sağlıklı yavrular üretmek için genetik çeşitlilik gereklidir. Safkan hayvanlar genetik sorunlara yatkınlık yaratan sınırlı genetik çeşitlilik ile doğarlar. Bu duruma en iyi örnek, doğuştan zihinsel yetersizlik gösteren beyaz kaplan, Kenny olacaktır. Kenny zihinsel engellidir ve çeşitli bilişsel bozuklukları göstermektedir. Down sendromunda görülen tipik yuvarlak yüze sahiptir. Tipik özellikleri her ne kadar Down sendromuna benzese de, kaplanlar sadece 19 kromozoma sahiptir. Kenny de bu semptomlara neden olan genetik hastalığı belirlemek oldukça zordur.Kedilerde Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların aksine, kedilerde sadece 19 çift kromozom bulunmaktadır. Dolayısıyla 21. kromozoma sahip olmadıklarından, kedilerde Down sendromu görülmez. Ancak kedilerde bilişsel ve gelişimsel bozukluklara neden olabilen Klinefelter sendromu gibi diğer kromozomal bozukluklar görülebilmektedir. Bu durumdaki kediler aşırı büyük görünür, sıra dışı yüz özelliklerine sahiptir ve çok hızlı kilo almaktadırlar.Genel olarak, 21.kromozomdaki kusur Down sendromunun altta yatan nedenidir. Tıpkı kedilerde olduğu gibi, tüm hayvanlarda 21 çift kromozom bulunmaz. Ancak 21. kromozom haricinde farklı kromozomların çift kopyası olabilir ve bu durumlar Down sendromu semptomlarını taklit edebilir.Kaynakça http://www.buzzle.com/articles/do-animals-suffer-from-down-syndrome.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/hayvanlarda-down-sendromu-gorulebilir-mi

Yalan Makinesi Nedir

Yalan Makinesi Nedir

Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD'de polis sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya okumuşsunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır. 'Polygraph' denilen bir alet ile sanığa 4-6 adet sensör bağlanır. Bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın, - Nefes alış hızı. - Nabzı. - Kan basıncı (tansiyonu). - Terleme miktarı. kayda alınır.  Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.Yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulmaya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir.   Test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylendiğini derhal anlayabilir. Her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı olduğundan, yalan söylerken farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

http://www.ulkemiz.com/yalan-makinesi-nedir

Stres Nedir?

Stres Nedir?

Stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanmasıyla ortaya çıkan bir gerginlik durumudur. Tehlike ile karşılaşınca canlı kendini korumaya çalışır. Eğer savaşabileceği türden tehlikeyse savaşır, savaşamayacağı türdense ondan kaçar. Organizmanın tehdit durumunda olduğu stres karşısında insanlarda hem bedensel hem psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. Örneğin: gözbebekleri büyür, kas gerimi artar, kalp atış sayısı artar, kan basıncı yükselir, solunum sayısı artar, endişe vs...Stres, hayatın bir gerçeğidir. Ama stres genellikle olumsuz bir şey olarak düşünülür. Aşırı stres, insanı iş göremeyecek bir duruma getirip, ciddi sorunlar da yaratabilir. Ancak stresin olumlu bir yanı da vardır. Herkes için değişebilen ama belirli dozda stres, varoluşun olumlu bir özelliğidir ve etkili bir işleyiş için gereklidir. Bu tür stres organizmada fiziksel ve ruhsal gelişmelere, büyümeye ve olgunlaşmaya yol açar. Olumlu ve olumsuz stresarasındaki farklılık, kişinin stres oluşturucu olay ya da ortamı nasıl algıladığına ve onunla nasıl başaçıktığına bağlıdır.STRESİN PSİKOLOJİK YÖNÜPsikologlara göre stres, onu zihinde taşıyan kişiye aittir. Stres olgusu incelenirken stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerinin de ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, kişinin olaya verdiği tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Aynı olay farklı kişilerde, hatta bazen aynı insanda farklı zamanlarda farklı tepkiler ortaya çıkarır. Belirli bir uyarana belirli tepkiler verilir diye genelleme yapılamaz. Örneğin, babaları ölen üç çocuğu ele alalım. Bunlardan ikisi evli, birisi babayla yaşıyor olsun. Bu ölüm olayı evlatlar için önemli bir stres verici durumdur, fakat her üç çocuğu da aynı düzeyde etkilemez. Evli çocukları daha az etkilerken babasıyla yaşayanı daha çok etkileyebilir.Burada en önemli değişken bireye özgü farklılıklar gösteren psikolojik mekanizmalardır. Bir olayı algılayışımız ve onunla başaçıkabilecek becerilerimizi değerlendirişimiz, o olayı stres verici ya da vermeyici olarak tanımlamamıza neden olur.STRES ARAŞTIRMALARINDA ÖNCÜLERStres günümüzde çok iyi tanınmasına karşın, sadece modern toplumun insanına özgü değildir. Tarih öncesindeki insanlar bile stresin etkilerinin farkına varmışlardır. Günümüzdekilere benzer stres araştırmaları 20.yy’ın ilk dönemlerine kadar başlamamıştır. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Walter Cannon, insan bedeninin bir sistem olarak incelenmesinin önemini ilk farkeden bilim adamlarındandır. Cannon, 1930’larda “homeostatis” terimiyle sistemin kendi iç dengesindeki sürekliliği koruma özelliğinden söz etmiş; yaşamda gerekli olan dengeyi sürdürebilmek için kullanılan “geribildirim “ süreçlerini incelemiştir. Bedenin stres karşısında gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisine ilişkin ilk araştırmaları yapmıştır. Bugünkü stres bilgimizde bu araştırmaları katkıları vardır.Selye de stresin fizyolojisi üzerinde çalışmalarıyla tanınmıştır. Genel Uyum Sendromu adını verdiği bir süreç tanımlamıştır. O’na göre tepkisi genel utum belirtisi olarak da adlandırılır.Bunun 3 basamağı vardır:1. Alarm dönemi(reaksiyonu): Bu dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Organizma mücadele ederek ya da kaçarak stresten korunmaya çalışır.2. Direnç dönemi: Organizma yüzyüze olduğu stres verici duruma karşı direncini yükseltir. Bu dönemi başarı ile aşarsa beden normale döner, başarısız olursa beden kuvvetten düşer.3. Tükenme dönemi: Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse organizma tükenir, artık organizmada geri dönüşü olmayan izler bırakır.Bu süreçle ilgili bir psikiyatrist araştırma yapmıştır. Bu psikiyatrist öğrenciyken birkaç beyaz fareyi bir kafes içinde buzdolabına koymuş ve orada bırakmıştır. İlk 24 saat gözlerinde kaçınılmaz ölüm korkusuyla, tüyleri bakımsız ve karmakarışık birbirlerine ve kafesin bir köşesine sokulmuşlardır. Ertesi günden itibaren fareler ağır ağır hareket etmeye başlamışlar, çok geçmeden psikiyatristin hayatında gördüğü muhteşem fareler haline gelmişler. Tüyleri yumuşak, tertemiz ve düzgünmüş. Birbirleriyle oynaşıyor, sürekli hareket ediyor ve durmadan yemek yiyorlarmış. Dondurucu ortama tümüyle uyum sağlamışlardı. Ama bir sabah kafesi buzdolabından çıkarmak üzereyken, bu son derece dinç ve sağlıklı fareleri ölü bulmuş.Bu da Selye’nin Genel Uyum Sendromu araştırmalarında ortaya çıkan veriler doğrultusunda sonuçlanmıştır. Fareler başlangıçta alarm tepkisi göstererek ne mücadele ettiler ne de kaçabildiler. Bunun yerine hareketsiz kalarak, beden ısılarını koruyup, streslebaşaçıkmaya çalıştılar. Acil durumlarda bedenlerinin ürettiği yüksek düzeydeki adranalin ve kortizol, onların yeniden canlanmalarında ve gelişmelerinde yardımcı oldu. Ancak, durmaksızın süren soğuk yüzünden daha fazla dayanamayarak, titreyip öldüler.STRESİN ÇEŞİTLERİStres tepkisi yaratan durumlar 3 grupta toplanabilir:1. Fiziki çevreden kaynaklananlar: Hava kirliliği, gürültü, kalabalık, radyasyon, sıcaklık, soğukluk, toz vs... verilebilir.2. İş veya meşguliyet konusundan kaynaklananlar: Ağır iş, gece işi, aşırı yüklenme, karar verme güçlükleriyle dolu büyük sorumluluk getiren işler, zaman baskısı altında çalışma, rollerdeki belirsizlik, kişiler arası çatışmalar vs...3. Psikososyal ögelerden kaynaklananlar: Bunlar da kendi aralarında 3’e ayrılır:a. Günlük stresler: Günlük hayatın basit gerilimleridir. Örneğin, trafikte sıkışmak veya karşılaşılan bir terslik, evde işlerin aksaması, çocuk ağlaması, yemeğin yanması... Bunlar oldukça sık yaşadığımız streslerdir.b. Gelişimsel stresler: Gelişimsel nitelikteki olayların sebep olduğu streslerdir. Burada söz konusu olan çocuk veya yetişkinlerin kronolojik durum ile ortaya çıkan gelişimleridir. Örneğin, çocuğun okula başlaması, 11-13 yaşlarında buluğ çağ, orta yaşın sonlarında menopoz ve andropoz, yetişkinlikte iş hayatına geçiş...c. Hayat krizleri niteliğindeki stresler: Her hayata başlı başına biçim verecek nitelikteki olayların yarattığı streslerdir. Örneğin, ciddi hastalıklar, doğum, aile bireylerinden birinin ölümü, işten çıkarılma...STRESİN KISA DÖNEM ETKİLERİ: Kalp atış sayısında artış, kan basıncında artış, endişe karamsarlık, kızgınlık, unutkanlık, dikkati toplayamama...STRESİN UZUN DÖNEM ETKİLERİ: Kronik hastalıklar( başağrısı, kalp hastalığı), depresyon, fobiler, kişilik değişikliği, ruhsal hastalıklar, düşünce ve hafıza kusurları, uyku bozukluklarıdır.Sonuçta; üretkenliğin azalması, zevk alamama, yakın ilişkilerden uzaklaşma ortaya çıkar.STRESTEN KORUNMA YOLLARIPsikolojik anlamda stres kişiye özgü ve biricik olan bireysel bütünlüğü bozucu ve zorlayıcı etkenlerdir. İnsanlar stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğü korumak amacındadırlar. Bu korumayı hem bilinçdışı mekanizmalar hem de bilinçli çabaları ile yaparlar. Kişiyi koruyan mekanizmalardan birincisi “ben savunma mekanizmaları” denilen bilinçdışı çalışan, gerçeği bozan korunma yollarıdır. En çok kullanılanları: bastırma, unutma, karşı tepki geliştirme, yansıtma, yer değiştirme ve gerilemedir.Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar bilinç ve çaba gerektiren gayretlerdir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin etkisiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, yeni çözümler arama gibi zihinsel süreçler etkinlik gösterir.STRESLE BAŞA ÇIKMA TARZLARIHer insan aynı koşulları altında bile bir birinden çok farklı tepkiler gösterir. Biri kaygılı ve gerilimliyken diğeri soğukkanlı ve sakin olabilir. Bu çok doğaldır. Herkesin kendine özgü bir stresle başa çıkma tarzı vardır. Başaçıkma tarzımızın bazı yönleri sağlıklı ve etkiliyken diğer yönleri daha az etkili ve üstelik sağlığımıza, ilişkilerimize ve performansımıza zararlı olabilir.Stresle başa çıkma tarzları: Sigara içmek, alkol almak, yemek yemektir. Bazıları strese tepki olarak geri çekilir, içine kapanır, pasifleşir, sorunlarıyla yüzyüze gelmekten kaçınır, bazıları aşırı tepki gösterir, bazıları stres karşısında hiç tepki göstermeyip yaşanan sıkıntıyı içinde biriktirir. Stresle başa çıkmada esnek olabilmek önemli bir niteliktir. Esneklik, değişime daha açık olmamıza olanak tanır. Böylelikle stresli olarak algıladığımız olay sayısı azalabilir.Son yıllarda yapılan bazı araştırmalarda “A Tipi” davranışların kalp hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Fredman ve Rosenman yaşam biçimi ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Bu çalışmada derinlemesine gözlem ve görüşme yöntemi ile denekleri davranışlarına göre A tipi ve B tipi olarak sınıflandırmışlardır.A tipi davranışlar tipik olarak sürekli zamanla yarışan ve sabırsızlık duygusu içinde olan insanlarda görülür. A tipleri sabah erken kalkıp, işe gitmek için kapıdan fırlarken kahvesini bir dikişte içen, çoğunlukla bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışan insanlardır. Çoğu zaman ses tonları ve hareketleri yaşadıkları bu telaş duygusunu açıkça sergiler. Hızlı konuşurlar, konuşanın sözünü kesme eğilimindedirler. Konuşmanın gidişini denetlemeye çalışırlar. Yumruklarını sıkabilir ve dişlerini gıcırdatabilirler. A tipleri aynı zamanda aşırı derecede rekabetçidirler. Nitelikten çok niceliğe önem verirler, çoğunlukla güvensizdirler.B tipleri ise daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçi ve daha az saldırgandırlar. A tipleri küçük ayrıntılara takılma eğilimi gösterirken, B tipleri olaylara daha geniş bir bakış açısından bakabilirler. Yaşama karşı daha az telaşlı bir yaklaşımları vardır. B tipleri de stres yaşarlar, ancak zorlamalar ve tehditler karşısında daha az paniğe kapılırlar.STRESLE BAŞA ÇIKMADA KENDİMİZLE OLUMLU DİALOGStresli bir durumla başa çıkmaya çalışırken kişinin kendisine olumsuz şeyler yerine, olumlu ve mantıklı şeyler söylemesinin yararlı etkisi olur. Olaylar karşısında gösterilen olumsuz tutumlar, kişinin kendine söylediği olumsuz sözler, o olay sırasında hissedilen gerginliği artırmaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklayabiliriz; diyelim ki hazırladığımız bir ödevde önemli bir bilgiyi atladığımızı farkettik. Kendi kendimize şöyle söyleyebiliriz. “Berbat bir şey oldu. Böyle devam edersem asla başaramam.” Ya da şunları diyebiliriz “Çok aptalca bir hataydı. Ama yaptığım en kötü hata sayılmaz. Hocayla konuşup eksik kalan kısımları tamamlamayı önerebilirim.” İlk gruptaki düşünce olumsuz ve kişinin kendine zarar veren türdendir. İkinci grup ise daha olumlu ve sorunu çözmeye yöneliktir.GEVŞEME TEKNİKLERİ VE YARARLARIStresli durumlarda gevşemeye ayrılan zaman yoğun stresin fiziksel etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Gevşeye bilen kişiler, birikmiş stresin yarattığı gerginlikten sıyrıldıklarından yeniden enerji üretmek için bedenlerine zaman tanımış olurlar.1) Derinlemesine gevşeme: Sinir sistemi rahatlar, kasların gerginliği azalır. Çok gergin ya da üzüntülü durumlarda gevşeme egzersizleri bu gerilimi tümüyle yok etmez ama azaltabilir. Derinlemesine gevşeme durumunu başarabilmek için biraz pratik yapmak gerekir.Otojenik eğitim: Belli bedensel değişiklikleri yaratmak amacıyla hayal kurmaktır. Bunun için gözleri kapatıp sessizce oturmak ve kendi kendimize komutlar vermek gerekir. Örneğin; sağ kolum gittikçe ağırlaşıyor diyoruz. Kolumuzun ağırlaştığını hissediyoruz. Aynı şeyi sol kolumuz ve bacaklarımız için de yapıyoruz. Sonra sıcaklık duygusu geliştiriyoruz. Kolumuzdaki sıcaklığın arttığını hayal ediyoruz. Daha sonra kalp atışlarımızı sakinleştiriyoruz. Kendimize kalbim daha düzenli ve sakin atmaya başladı diyoruz. Aynı şekilde solunumu da düzenliyoruz. Son olarak bütün gövdem ısınmaya başladı diyoruz. Bunları yaparken alnım giddikçe serinliyor diyerek alnımızı serinletiyoruz. Kendi kendimize tekrarladığımız bu cümleler üzerinde odaklaşarak derinlemesine gevşemeyi gerçekleştirebiliriz.Aşamalı gevşeme: Gevşeme durumunu ortaya çıkarabilmek için gerginlik durumunun iyice anlaşılması ve fark edilmesi gereklidir. Rahat bir pozisyonda oturarak ya da uzanarak başlayın. Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzdaki çeşitli kas gruplarına odaklaşın. Ellerinizdeki kasları gerin ve yumruklarınızı sıkın. Yumruğunuzu sıkı tutmak için ne kadar çaba harcadığınıza dikkat edin. Sonra yumruğunuzu açın ve elinizin bütünüyle gevşemesine izin verin. Gerginlik ve gevşeme durumları arasındaki farkı görün. Bu yöntemi bedeninizdeki her bir kas grubu için izleyin.Meditasyon: Bir sözcük ya da bir renk üzerinde odaklaşarak zihnimizi onu oyalayan çeşitli düşüncelerden sıyırıp sakinleştirmektir.Biyo geri bildirim: Elektronik bir aygıtla beyin dalgalarını, kas hücrelerini ya da kan basıncını izlemektir. Amaç, bedensel tepkileri bazı sinyaller aracılıyla görmemiz ya da uymamızı sağlamaktır.2) Hızlı gevşeme: Strese karşı koymak için, kısa gevşeme araları vermektir. Derin soluk alıp verme, kendimizin rahat bir yerde olduğunu zihinde canlandırma, kas alışkanlıklarını tanıma ve stresli durumlarda kendimizde olup biten fiziksel belirtilerin farkına varabilme.Problem çözme teknikleri de stresle başa çıkmada yararlı olabilir. Aşamalar:1) Problemi saptama: Problemin ne olduğunun açığa kavuşturulması stresin çoğunu hafifletir.2) Seçenekleri gözden geçirme: Problemi saptadıktan sonra olabildiğince çok seçenek üretmektir.3) Bir çözüm yolu seçme.4) Eyleme geçme.5) Sonuçları değerlendirme.Zamanı iyi kullanarak stresi azaltma: zaman iyi kullanıldığında daha çok şey başarılır. Günlük etkinliklerimiz içinden gerekli olmayanları ayırarak öncelik tanıdıklarımıza odaklaşabilirsek yapılamayan şeyler için duyulan kaygı da azaltılmış olur. Etkili bir zaman planlaması için düzenli olmak, yazılı planlar yapmak, işleri uygun kişilere paylaştırmak ve zaman cetveli kullanmak yararlı olabilir.Etkili iletişim: Stresli durumlar genellikle insanlar arası iletişim sorunlarından kaynaklanır. Sorunlarımızı bu kişilerle tartışabilmek çözüm için bir anahtardır. Senli cümleler yerine benli cümleler kullanmak ; senli cümleler insanları genellikle aşağılama eğilimindedir. Senli cümleler kullanıldığında karşı tarafta genellikle olumsuz ve savunmacı bir tepki oluşur. Örneğin; hep sözümü kesiyorsun, çok fazla gürültü ediyorsun, her şeyime karışıyorsun gibi.Benli cümleler ise sorumluluğu kişinin kendi üstünde tutar. Örnek; bana fazla karıştığını düşünüyorum, söylemeye çalıştığım şeyi anlayamıyorum gibi.Soru sorma teknikleri: Açık uclu sorular, karşımızdaki kişiye en üst düzeyde özgürlük sağlar. Yönlendirici sorular, evet ya da hayır şeklinde cevap alınan sorulardır. Neden arayıcı sorular ve belirleyici sorular da bu gruba girer.Stresle başa çıkmada yardımcı olabilecek insanlar: Aile, yakın arkadaşlar, uzman kişiler…STRES KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMALARÜlkemizde çalışan kadınlarda stresle başa çıkma ve psikolojik rahatsızlıklar üzerine Doç.Dr. Perin Uçman bir araştırma yapmıştır. Saraştırmada şu sorulara cevap aranmıştır:1) Psikopatolojik belirtiler açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?2) Stresle başa çıkmada “kendilik kontrolü” veya “öğrenilmiş güçlülük” boyutu açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?3) Stresle başa çıkma yolları açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?4) Global psikopatoloji düzeyi stresle başa çıkma yollarından hangilerini yordamaktadır?5) Kendilik kontrolü psikopatolojik belirtilerden hangilerini yordamaktadır?Araştırma örneklemini ilkokul mezunu 50 kadın ve 50 erkek ile üniversite mezunu 50 kadın ve 50 erkek oluşturmuştur.Bulgular:1) Çalışan kadınlar çalışan erkeklere kıyasla daha fazla psikolojik sıkıntı ve psikopatolojik belirtiler göstermektedir. Eğitim düzeyinde farklılık bulunamamıştır.2) Kendilik kontrolü gerek cinsiyet gerek eğitim düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık yaratmamaktadır. Eğitim düzeyine göre planlı davranış, çağresizlik, batıl inanç ve düşünce kendini yerme ve ruh halinde anlamlı farklılık bulunmuştur. İlkokul mezunları üniversite mezunlarından daha yüksek ortalamalara sahiptirler.3) Batıl inanç ve düşünce, çağresizlik ve planlı davranışın genel psikopatoloji düzeyine anlamlı düzeyde yordadığı gözlenmiştir.4) Depresyon kendilik kontrolü ile ters yönde ve anlamlı düzeyde yordama göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/stres-nedir

İnsomnia - Uyku Bozuklukluğu Nedir ?

İnsomnia - Uyku Bozuklukluğu Nedir ?

İnsomnia (Uyuyamama Hastalığı)Uykuya dalamama veya gece boyunca uykuyu sürdürmede zorlanma, normalden daha erken uyanma ve gün boyunca yorgun olmakla tanımlanan insomnia çoğunlukla başka problemlerin belirtisidir. Uyuma zorluğu çekenlerin çoğu uygunsuz durumlarda uykuya dalmaz (örneğin direksiyon başında), eğer böyle bir durum gerçekleşirse, insomnianın sebebi uyku apnesidir. Uyku ApnesiUyku apnesi belirtileri; gündüzleri aşırı uyuklama, yorgunluk, uyurken horlama ve/veya soluksuz kalma, sabahları baş ağrısıdır.NarkolepsiNarkolepsi belirtileri gündüzleri aşırı uyku eğilimi ve kısa süreli uyku ataklarıdır. Bu uyuklamalar esnasında rüya görmek ve rüya benzeri halüsinasyonlar görmek narkolepsi uyarı işaretidir. Diğer belirtiler; gülme veya öfke gibi hislerle beraber oluşan kasların kontrolünün kaybı (katapleksi) ve uyku paralizi adı verilen, uyandıktan sonra hareket edememe halidir.Huzursuz Bacak SendromuUyku ya da istirahat esnasında (otururken veya yatarken) bacaklarda hissedilen rahatsızlık, huzursuzluk, hareket ettirme ihtiyacı olarak tanımlanır. Uyuşma, karıncalanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir his oluşur. Oturma ya da uzanma gibi hareketsiz durumlarda ortaya çıkar veya daha da kötüleşir.  Yürüme, germe gibi hareketlerle kısmen ya da tamamen düzelir.Şu durumlarda, uyku probleminiz için doktorunuza başvurmanız gerekir:•Banyo yapmak, kafein alımını kesmek, egzersiz ve rahatlama teknikleri gibi yöntemler işe yaramadığı zaman•Uyku probleminizin altında depresyon veya kalp rahatsızlığı gibi sebepler yattığına inanıyorsanız•Uyurken aşırı horluyorsanız ya da nefessiz kalıyorsanız•Konuşmak ya da araba kullanmak gibi normal aktiviteleri yaparken uyuya kalıyorsanız•Uyandığınızda kendinizi sürekli yorgun hissediyorsanız•Kullandığınız ilaçların uyku bozukluklarına yol açtığını düşünüyorsanızUyku bozuklukları için ne tür tedaviler uygulanır?Doktorunuz size uyku probleminizin teşhisi için bir uyku kliniğine gitmenizi önerebilir. Uyku klinikleri özellikle uyku apnesi, narkolepsi ve kalp rahatsızlıklarıyla ilişkili uyku problemleri için faydalıdır. Bir veya iki gecenizi, uyurken kalbinizin, beyninizin ve nefes alıp vermenizin gözlemlendiği bir uyku laboratuvarında geçirmeniz gerekebilir. Uyku uzmanı test sonuçlarınızı gözden geçirerek, neyiniz olduğunu söyleyebilir. Uyku probleminiz stres veya bir hastalıktan, fazla kafein veya alkol almaktan, fiziksel veya duygusal problemlerden, kullandığınız ilaçlardan veya yaşam stilinizden kaynaklanabilir. Uzman doktor neden uyku problemi çektiğinizi anlamaya çalışır, bu da nasıl daha iyi uyuyabileceğinizin belirlenmesine yardımcı olur.Sirkadiyen ritim bozukluklarıHem gecikmiş uyku fazı sendromu (gece uykuya dalmada ve gündüz uyanmada zorluk) hem de erken uyku fazı sendromu (çok erken uyumak ve sabah çok erken saatte uyanmak) tedavisinde parlak-ışık terapisinin kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Araştırmacılar bu tedavi şeklinin, jet-lag (uzun süreli uçuşlarda bedenin saat farkına uyum sağlayamayarak rahatsızlanması) veya vardiya değişiklikleri ile ilgili uyku problemlerinin tedavisindeki faydasını incelemektedir. Sirkadiyen ritim bozukluklarının tedavisinde melatonin de kullanılır, bununla beraber araştırmalar parlak-ışık tedavisinin daha faydalı olduğunu göstermiştir.İyi bir uyku için:•Düzenli bir uyku programına bağlı kalın. Hafta sonu ve tatillerde bile, sabahları aynı saatte kalkın.•Gün içinde kısa uykulardan kaçının.•Yatmadan iki saat önce stresli aktivitelerden ve ağır idmanlardan kaçının. Günün erken saatlerinde düzenli egzersiz yapın.•Yatmadan biraz önce derin nefes alma, yoga, meditasyon gibi rahatlama tekniklerini deneyin.•Yatak odanızın karanlık, sessiz ve serin olmasına dikkat edin. Gerekirse kulak tıkacı ve göz maskesi kullanın.•Eğer uyuyamıyorsanız yatak odanızdan çıkın, başka bir odaya gidin ve kitap okuyun ya da sessiz ve rahatlatıcı bir şey yapın.•Kahve, çay, aperatif içki veya diyet hapı gibi kafein, tein içeren şeylerden uzak durunHorlamaEğer horlamanız hafifse, şunlar faydalı olur:•Yana dönerek yatın•Alerji veya burun tıkanıklığınız varsa doktorunuzdan yardım isteyin•Kafein ve alkolden kaçının•Uyku ilaçları ve yatıştırıcılardan kaçınınUyku apne sendromuKilo vermek, uyku apnesini tam olarak iyileştirmese de, hafifletebilir. Alkol ve uyku ilaçlarından kaçının. Ameliyatlar sadece hafif şiddette uyku apnesi vakalarını tedavi etmeye olanak sağladığından, doktorunuz hava yolunun gece sürekli açık kalmasını sağlamak için CPAP (continuous positive airway pressure = kesintisiz pozitif havayolu tazyiki) tedavisi uygulayabilir. Her gece uygulanan bu işlem, havayı doktorunuz tarafından belirlenen basınçla burun maskesi aracılığıyla hava yoluna ileterek, kasların gece boyunca çökmesini engeller. Böylece bütün gece kesintisiz uyumanız sağlanır. Bazı kişilerde, alt çeneyi önde tutmaya yarayan bir diş teli hafif veya orta dereceli uyku apnesinde ve horlamada faydalı olabilir.Hamilelik ve uykuHamilelikleri esnasında uykusuzluk çeken kadınlar akşamüstleri kısa süreli uykularla, sıcak süt içerek veya yatmadan önce sıcak bir banyo yaparak rahatlayabilirler. Egzersizin de yardımı olabilir. Bebek bekleyen anneler yan dönerek, başlarını, karınlarını ve dizlerini yastıkla destekleyerek daha rahat uyuyabilirler.NarkolepsiÇoğunlukla kısa uyuklamalar rahatlatıcıdır. Ayrıca doktorunuz gün boyunca daha canlı olmanız için uyarıcılar verebilir. Yeni, daha az güçlü ve diğer uyarıcılardan daha az alışkanlık yapma riski olan bazı ilaçların uyanık kalmayı sağlamada oldukça etkili olduğu saptanmıştır. Antidepresanlar katapleksi veya uyanır uyanmaz yaşanan felç hissini tedavi etmede yardımcı olabilir.Huzursuz Bacak SendromuHuzursuz bacak sendromu tedavi edilebilir bir durumdur. Kafein alımını kesmenizin, yatmadan önce sıcak bir banyonun veya rahatlama egzersizlerinin faydası olabilir. Bacağınıza uygulayacağınız sıcak veya soğuk torbalar rahatlamanızı sağlayabilir. Bazı etkili ilaçlar da vardır, fakat bunların ciddi yan etkileri olabilir.Kabuslar ve KarabasanlarEğer çocuğunuz kabus görmüşse, en iyi ilaç onu rahatlatmaktır. Eğer bu kabuslar veya karabasanlar sık sık tekrarlanıyorsa, bu problem hakkında çocuğunuz doktoruyla konuşun.YaşAraştırmalar, düzenli olarak egzersiz yapan, aktif yaşlıların diğerlerinden daha iyi uyuduğunu göstermiştir. Geceleri iyi uyuyamayan yaşlılar, akşamüstü uyuklamalarıyla bu açığı kapatabilirler. Yine de aşırı uyuklamaların gece uykusunu bozacağını da unutmamak gerekir. Gün boyunca, özellikle sabahları, kafi derecede güneş ışığı faydalı olabilir.Yaşam Stiliİyi bir uyku düzenine sahipseniz, alkol, kafein ve nikotin kullanmıyorsanız ve geceleri yatmadan önce ağır yemekler yemiyorsanız, daha iyi uyursunuz. Düzenli egzersiz de uykuya faydalıdır, fakat idmanlar en geç yatmadan 2 saat önce bitmiş olmalıdır.İlaçlarHer gün kullanmanız gereken ilaçlar uyku düzeninizi bozabilir. Böyle bir durum oluştuğunda, doktorunuzla görüşünüz. Yeni doz ayarlamaları veya ilaç değişikliği çözüm olabilir.Depresyon ve anksiyeteDepresyon veya anksiyete sebebiyle birkaç günden fazla uykusuz kaldıysanız, tedavi için doktorunuzla görüşün.Kalp rahatsızlıkları ve akciğer problemleriEğer yatağa uzandığınızda nefessiz kalıyorsanız veya gece zor nefes alarak uyanıyorsanız, hemen bir doktora görünün. Kalbinizde veya akciğerlerinizde bir problem olabilir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/insomnia-uyku-bozukluklugu-nedir-

Şamanizm Nedir ?  Şamanizmin Tarihi

Şamanizm Nedir ? Şamanizmin Tarihi

Şamanizm (şamanlar tarafından "deneyim" olarak ifade edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.Günümüzde yenilenerek tekrar uygulanmaya başlanan şekline ise Neo-Şamanizm denir.Farklı GörüşlerŞamanizm'in başlangıçta Batılılar'ca çoktanrılı bir ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce, Asya Şamanizmi'nde Şamanizmin tanımında bilim insanları aynı fikirde değildir, bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim insanları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun da bulunduğu bilim insanı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.“Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…” “Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuşcasına ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.” “Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır. Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir. Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.” TarihEskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un diğer adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az ya da çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.Şamanizm' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir, şaman sözcüğü için dört farklı görüş öne sürülmektedir ;1.Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişi anlamına gelen "samana" sözcüğünden türemiştir,2.Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de budacı rahip anlamına gelen samana sözcüğüdür,3.Şaman kavramı, Mançu dilinde oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden anlamındaki saman kavramından gelir.4.Tunguz kökenlidir. Yuçen (veya Yutşen, Curşet, Vu-şe) dilinde "şan-man" büyücü demektir.Bölgesel FarklarSon araştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar) göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderilileri'ni de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderilileri'nde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.AvrupaŞamanlık Avrupa'da ilk çağ devirlerinden beri yaygındı ve farklı Töton kabileleri ve Fin-Baltık halkları arasında Demir Çağı boyuncu uygulanmıştı. Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte şamanlık yok olmaya yüz tutmuş, özellikle şehirlerde oldukça kaybolmuş ve fakat kırsal kesimlerde şamanlıktan kalma adetler Hristiyan olan halklar arasında yaşamaya devam etmiştir.SibiryaSibirya klasik şamanizmin anavatanı kabul edilmektedir. Bölgedeki Ural, Altay, Paleosibiryalı halklar özellikle de avcı-toplayıcı gruplar modern dönemlere kadar şamanistik uygulamalarda bulunmaya devam etmişlerdir.EskimoDoğu Sibirya'dan Kuzey Kanada'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Eskimo gruplarının şamanist uygulama ve inançlara sahip oldukları kaydedilmiştir.Amazon BölgesiAmazon Yağmur ormanlarında bazı yerli grupları şaman eylemlerinde bulunmaktadırlar. 20.yüzyılda Tukano şamanlığının zengin sembolizmi üzerine alan araştırmaları yapılmıştır...Amerika KıtalarıKuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan Yerlilerin tek bir evrensel Yerli Amerikan Dini veya manevi sisteminden bahsedilemeyecek denli çeşitli inançlara sahip oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte yerel kültürlerin geleneksel şifacıları, mistikleri, otacıları (medicine people) bulunmakta ancak onlar halkları arasında şaman terimi yerine kendi yerel dillerindeki kelimelerle anılmaktadırlar. Söz konusu ruhsal liderler tipik asya şamanlığında olduğu gibi kabilenin karşılaştığı önemli olaylar veya kişisel rahatsızlıklara çare bulmak için ruhlar alemine uçabilmekte, trans haline girebilmekte ve ateş ve tütünden yararlanabilmektedirler.Şamanizm’de İnisiyasyonŞamanist inisiyasyonda her şaman adayı rüyalar, trans, ruhların isim ve fonksiyonları, şaman teknikleri, ‘gizli dil’ gibi bazı konularda bir eğitimden geçirildikten sonra şaman olabilir. Asya Şamanist inisiyasyonlarında sırra (mister) erme denilen “inisiyatik ölüm” ya da “cehenneme iniş” deneyimi Sibirya ve Orta Asya’daki Şamanist Türkler’in (Yakutlar, Altaylılar vs.) geleneklerine göre, hami-rehber ruhlarca, yeraltı denilen öte-alemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. Bu deneyim, fiziksel olarak, genellikle, orman, kır, mağara gibi toplumdan uzak ve kutsal sayılan bir yerde gerçekleştirilir. Şaman (Kam) adayı önceden hazırlık eğitimini almış olsa da, sırra (mister) erme denilen bu deneyimi yaşamadan adayın şamanlığı resmîleşmez. Bu deneyimi ancak gereken hazırlık eğitimini almış şaman adayları geçirebilir. (Hazırlık eğitimi, ancak, dalgınlık, olup bitene ilgisizlik, birtakım nöbetlere tutulma gibi ön belirtiler gösteren adaylar arasından, bir iç çağrısı alma ve mağaralarda haberci rüyalar görüp hami-rehber varlıklarıyla irtibata geçme gibi ilâhî “seçilme” belirtileri göstermiş olana verilir.) Davulu transa girmeyi kolaylaştıracak bir şekilde kullanmayı öğrenmiş aday, birtakım acı verici sınavlara tâbi tutulduktan sonra, ölüm deneyimini yaşamak üzere, transa girer. Şaman adayı birkaç gün süren bu deneyim boyunca, ruh ve beden bağları gevşemiş halde yatar. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizm’de şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir. Sırra erme denilen bu süre zarfında, hami-rehber varlıkları şamanın ruhuna şamanlığı için gerekli her şeyi öğretirler. Öğrettikleri arasında meslek sırları, “gizli dil”, hastalıkların özellikleri, iyileştirilme yolları da bulunur. Bu işlemler bittiğinde ve hipnotik uykudan çıktığında, aday kendini birtakım güçlerle donanmış ve bir hayli değişmiş halde bulur. Artık yalnızca bedensel gözleriyle değil, ruhani gözüyle (kalp gözüyle) de görebilmektedir.Şamanın trans deneyimi ve psişik yetenekleriŞaman’ın davul ve dans unsurlarıyla gerçekleşen, uçuş denilen transında posesyon hali söz konusu değildir. Yani trans halindeki şamanın hiçbir hal ve hareketi idrak ve iradesi dışında değildir. Şamanın transında, kendi başına yaptığı bir şuur deneyimi söz konusudur. Bununla birlikte şaman, gerekirse bir ruh ile –posede olmadan– bağlantı kurabilir. Bu, kimilerine göre, şuur ve kişiliğin kaybolmadığı gözlemlenen bir medyumluktur. Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, obsesyona uğramış insanları obsedörü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (maji)yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.Şamanizm’de üç âlemAsya Şamanizm’inde üç âlem söz konusudur: Yer, yeraltı, Gök. Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-alem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerinde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-alemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları söz konusudur. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist geleneklerde öte-alemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir. Yakut Türkleri, Çukçiler ve Yukagirler, insanın üç “can”ı olduğunu kabul ederler. Ölüm olayında biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise Göğe çıkar. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler. Uygurlar, inandıkları sürekli olarak tekrar doğma olgusuna “sansar” adını verirler.Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır.Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç alem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler. “Yer’in ekseni” kavramı Altay, Yakut ve Uygur geleneklerinin yanı sıra, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Buryat, Samoyet, Koryak, Moğol, Tibet, Fin, Lapon ve Estonya geleneklerinde da bulunur.Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, şamanın “Yeraltı”na inebilmesi veya “gökler”e çıkabilmesi için önce “Yer’in Ekseni”ne çıkması gerekir. “Yeraltı”na inmesi gereken Altay şamanı “uçuş” yolculuğunda önce “demir dağ”a (Temir taikşa) tırmanır. Yer’in Ekseni”ne çıkması işte bu sembolik “dağ”ı aşıp “Yerin Göbeği” denilen delikten girmesiyle mümkün olur.Şaman gölgeler diyarı’na giderken öncelikle “Yerin göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemi kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir köprü’yle karşılaşılır.Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise Gök katlarındaki ortamlara giderler. Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.

http://www.ulkemiz.com/samanizm-nedir-samanizmin-tarihi

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

İçerdiği gluten vücutta kimyasal reaksiyona girmediğinden dolayı özellikle çölyak hastalarının tüketiminde ön planda olan karabuğday, tahıl benzeri bitki olup Polygonaceae (kuzukulağıgiller) familyasına aittir. 15 civarında türü olmakla birlikte sadece iki türünün tarımsal üretimde kullanımı yaygındır. Bunların içinde yaygın karabuğdayın tarımsal üretimdeki payı %90’dır. Diğer çeşit tatar buğdayı olup, tadının acı olmasından dolayı üretimde ikinci plandadır. Çölyak hastaları; gluten sindiremediklerinden, gluten içeren besin tükettiklerinde bağırsak duvarları kızarıp kabararak tahriş olabilir. Hastalığın daha ileriki safhalarında, glutenli gıda tüketilmeye devam edilirse, ishal, şişkinlik, kramp, ağrılı kramplara neden olabilir. Bu nedenle bu hastalar glüten içermeyen veya daha az miktarda glüten içeren gıdalar tüketmeleri gerekmektedir.  Karabuğday, Orta Asya kökenli bir bitki olup, geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. İlk olarak Çin ve Japonya’da yetiştirilmeye başlanan bu bitki daha sonra Rusya ve Avrupa’ya yayılmıştır. Bu bitkinin büyümesinin ve gelişmesinin hızlı olması (yılda iki ürün alınabiliyor), olumsuz şartlara dayanıklı olması, soğuk ve/veya kurak iklimlerde yetiştirilebilmesi ve zor (engebeli araziler) koşullara uyum sağlayabilme özelliği, yoğun girdi kullanılmaması, münavebeye uygun bir bitki olması sayesinde farklı coğrafyalara yayılmış ve buralarda yetiştiriciliği yapılmıştır. Amerika Kıta’sının keşfinden sonra, Avrupa’dan göçle birlikte 17. yüzyıl başlarında Amerika Kıta’sına taşınmıştır. 7. yüzyılda yayınlanmış eski kaynaklardan olan Çince yemek kitabı “Shokumotsuhonso”ya göre bilinen ilk karabuğday ürünü “Senkinyoho”dur.Karabuğday tek yıllık geniş yapraklı bitkidir. Bitki boyu yetiştirme koşullarına göre değişmekle birlikte 60-120 cm arasında değişmektedir. Karabuğday bitkisi, üzerinde küçük yan kökler bulunan kazık köke sahiptir. Yapraklar düz olmayan, geniş yapraklı olup, kalp şeklinde üçgen görünüme sahiptir. Çiçekler ise salkım şeklinde renkleri ise beyazdan pembeye kadar değişen tonlardadır. Hızlı büyüme özelliği sayesinde Nisan ve Temmuz ayında ekilerek, yılda iki kez yetiştirilebilmektedir.Karabuğdayda hasat dönemine kadar çiçeklenme devam ettiği için çiçeklenme dönemi uzun sürmektedir. Ayrıca çiçekleri kokulu olduğundan arıların ilgisini çekmektedir. Bu özellikler sayesinde, arılar bal yapımında, uzun süre karabuğday çiçeği özütü kullanabilmektedir.Karabuğday bitkisi çok yönlü kullanım alanına sahip olmasının etkisiyle dünya genelindeki üretim alanı günden güne artmaktadır. Ülkemizde günümüzde karabuğday üretimi bulunmamakla birlikte, araştırma enstitüleri ve üniversiteler tarafından karabuğday üzerinde çeşitli araştırmalar yapılmakta, ülkemiz iklim koşullarımıza uygun çeşitler geliştirilmektedir. Renk ve lezzet, karabuğdayın en önemli kalite kriterleridir. Yeni hasat edilmiş karabuğday tohumları açık yeşil renkli olup, eski tohumların rengi kırmızımsı kahverengidir. Tadı iştah açıcıdır, yeni hasat edilmiş olan tanelerde tipik karabuğday tadı vardır, eski tanelerde ise acımsı tat oluşur.Diyabet kontrolünü sağlamada ve kan şekerini yükseltme potansiyelini düzenlemede, düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar etkili olmaktadır. Dolayısıyla; düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar sağlık açısından daha yararlıdır. Yüksek düzeyde dirençli nişasta içeren gıdalar genellikle düşük glisemik indeksine sahiptir. Buğday ununun glisemik indeksi 100 kabul edilmektedir. Buğday unu ile karabuğday ununun karıştırılmasıyla yapılan ekmeğin glisemik indeksi daha düşük olmaktadır. Karabuğday (Fagopyrum esculentum Moench); bileşiminde yüksek düzeyde protein, temel aminoasitlerden biri olan lisin, diyet lif, vitamin (B ve E), mineral madde, temel çoklu doymamış yağ asitlerinim (linoleik asit) içermektedir. Bunların yanında, rutin, quercetin, antosiyanin, orientin, iso-orientin, viteksin ve isoviteksin karabuğdayda en yaygın bulunan flavanoidlerdir. Rutin ve quercetin önemli antioksidanlardandır. Karabuğday tohumunda bulunan rutin içeriği 12.6-35,9 mg/100g (% 2-4) olup, bitkinin ot kısmında da yeterli miktarda bulunduğu söylenmektedir. Rutin ve quercetin kronik toplardamar yetersizliği hastalığının tedavisinde etkilidir. Damarları korur ve genişletir. Rutin, pirinç, buğday, fasulye gibi pek çok buğdaygil ve baklagilde bulunmasına rağmen karabuğdayda daha yüksek oranda bulunmaktadır. Karabuğdayda yağ oranı oldukça az olduğundan, vücutta yağ depolanmasını engelleyerek zayıflama diyeti uygulayanlar için vazgeçilmez bir besindir. Karabuğday tohumunda yüksek seviyede bulunan tokoferol, fenolik asit ve flavanoit gibi antioksidanların dolayı karabuğday ürünlerinin raf ömrü uzundur.Biyolojik değer, vücuda alınan besin maddelerinin yüzde kaçının vücut tarafından kullanıldığını belirten değerdir. Bu değer, yağ ve karbonhidratın aksine proteinin fazlası vücutta depolanmadığı için, daha çok protein için kullanılmakta ve buna protein biyolojik değeri denilmektedir. Protein biyolojik değeri en yüksek 100 olarak kabul edilmekte olup, bu değere yakın besin maddelerinde proteinin tamamına yakını vücut tarafından kullanıldığı anlaşılır. Anne sütü ve bütün yumurta 100’e yakın değere sahiptir. Lisin ve arginin bakımından zengin olan aminoasit kompozisyonu etkisiyle karabuğdayın protein biyolojik değerinin 90’ın üzerinde olduğu söylenmektedir. Proteinlerin yapısını değiştirerek vücut tarafından kullanılmasını sağlayan lisin oranı karabuğdayda %5-7 arasındadır. Bu yüzden, karabuğday proteinleri hemen hemen tüm meyve-sebze ve tohumların proteinlerine göre besleyicilik ve insan sağlığına yarayışlılık bakımından daha kalitelidir.Karabuğday; başta ekmek, makarna, şehriye, kraker, kurabiye, kek, krep, dondurma külahı, tortilla gibi temel gıda maddelerinde olmak üzere; sirke, bira, çay, bal ve ispirto gibi çok sayıda gıda sanayisi ürününün üretiminde kullanılmaktadır. Pilav, çorba gibi çeşitli yemeklerin yapımında da karabuğday kullanılabilmektedir. Bunların dışında yeşil otu, kuru otu, silajı, tohum kabuğu hayvan beslenmesinde kullanılmaktadır. Gıda maddesi dışında, Çiçekleri kahverengi boya yapımında kullanılmaktadır.Karabuğdayın sağladığı diğer yararlar; * İnsan vücudunda bağırsakların çalışmasını desteklemektedir. * Kolesterolün azalmasını sağlıyor. * İçerdiği lignan maddesi sayesinde kalp hastalıklarına ve kansere karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır. * Safra taşı oluşumunu engelleme¬de yardımcı görev üstlenmektedir. * Kan şekerinin daha iyi bir biçimde kontrolünü sağlamaktadır. * İçerdiği P vitamini sayesinde damarlara esneklik ve güç kazandırır. * Karabuğdayın, iltihaplanmayı, aşırı terlemeyi ve burun kanamasını önlediği Japon araştırmacılar tarafından belirlenmiştir. * Karaciğerin çalışmasını kolaylaştıran choline ihtiva ediyor. * Böbreklerin çalışmasında yararlı etki gösteriyor. * Yüksek tansiyon ve kansızlıkta çok önemli olan potasyum, magnezyum, fosfor ve demir karabuğdayda bol miktarda bulunuyor.Karabuğdayın bu yararlarının yanında, bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara da neden olmaktadır. Bu alerjik reaksiyonların temel belirtileri; astım, cilt hastalıkları, harıltı, anaflaktik şok, hazımsızlık, ürtiker (kurdeşen), karın ağrısı, kusma gibi mide-bağırsak semptomlarıdır. Bu nedenle tüketilmeden önce doktora danışılması önerilmektedir.Kaynakça: Dizlek, H., Özer, M. H., İnanç, E., Gül, H., 2009, Karabuğday’ın (Fagopyrum esculentum moench) Bileşimi ve Gıda Sanayiinde Kullanım Olanakları.Kan, A., 2014, Türkiye İçin Yeni Bir Bitki; Karabuğday (Fagopyrum esculentum). Kara, N., Yüksel O., 2014, Karabuğdayı Hayvan Yemi Olarak Kullanabilir miyiz?Yazar: Çiğdem Aydın http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/karabugday-nedir-ve-yararlari-nelerdir

Kalsiyum ve Kalsiyumun Özellikleri

Kalsiyum, toprak alkalileri grubundan metalik bir element. Sembolü “Ca”dır. İsmi Latincede “kireç” anlamına gelen “calx” sözcüğünden gelmektedir. İlk defa 1808’de Lumphru Davy tarafından kalsiyum hidroksitten elektroliz yoluyla elde edilmiştir.Metalik kalsiyum gümüş gibi parlaktır. Özgül ağırlığı 1,55 g/cm³tür. 851 °C’de erir. 1439 °C’de kaynar.Vücudumuzda makro yapıda bulunur.Elektriği iyi iletir. Gevrek (kırılgan) olmasına rağmen yumuşaktır. Sertliği sodyum ile alüminyum arasındadır. Haddelenebilir ve dövülebilir. Çekme mukâvemeti 438 kg/cm²dir. Oksidasyon değeri 2+’dır. Atom numarası 20, atom ağırlığı 40,078’dir. Yeryüzünde altı tabiî izotopu bulunmaktadır: Ca40, Ca42, Ca44, Ca46 ve Ca48. Dünya üzerindeki kalsiyum elementinin % 97’si Ca40 izotopudur. Sun’î olarak pek çok radyoaktif izotopları elde edilmektedir. Bunlardan birisi Ca45 olup, kemikte kalsiyum kalıntısı üzerinde yapılan araştırmalarda, su tasfiye işlemlerinde, deterjan aktivitesi için ve yüzey ıslanması hâdiseleri üzerindeki çalışmalarda kullanılmaktadır.Kalsiyum yeryüzünde en bol bulunan beşinci elementtir. Volkanik kayaların % 3-63’ünü teşkil eder. Kimyevî reaktivitesi yüksek olduğundan serbest halde bulunmaz. Yer kabuğunda genellikle karbonat, sülfat, silikat ve fosfat bileşikleri şeklinde bulunur. En çok rastlanan mineralleri kireçtaşı, mermer, kalsit (CaCO3), dolamit (MgCO3 CaCO3), fluorit, fluspat (CaF2) apatit Ca3(PO4)2 Ca(FCl)2, gips (CaSO4.2H2O) ve fosfrittir Ca3(PO4)2. Ayrıca deniz suyunda çözünmüş olarak ve kemiklerde kalsiyum fosfat, kabuklu hayvanların kabuklarında ise kalsiyum karbonat hâlinde bulunmaktadır.Bugün metalik kalsiyum yalnız eritilmiş kalsiyum klorürün elektrolizi ile elde edilmektedir. Elektrolit kabı olarak porselen veya demir kaplar kullanılmaz. Çünkü yüksek sıcaklıkta yapılan bu işlemde erimiş kalsiyum klorür, bu tür kaplara tesir eder. Bu sebeple grafitten yapılmış kaplar kullanılmaktadır.Bundan başka kimyevî yollarla da kalsiyum elde edilebilir. Bunlardan biri eritilmiş kalsiyum iyodürü sodyum ile muamele etmektir:CaI2 + 2Na → Ca+ 2NaIdenklemine göre ayrılan kalsiyum, sodyumun fazlasıyla sıcakta alaşım yapar, soğukta kristallerden saf alkol ile sodyum uzaklaştırılarak kalsiyum elde edilir.Kalsiyum, pek çok metallerin alaşımlarının elde edilmesinde kullanılır. Kalsiyum-silikon alaşımları çelikte kristallerin tânecik büyüklüğünü kontrol eder. Alüminyumlu alaşımlarda ise kalsiyum, metallerin mekanik ve elektrik özelliklerini iyileştirir. Kalsiyum-lityum alaşımları, çelik, bakır ve nikel alaşımlarında deoksidan olarak kullanılır. Kalsiyum-germanyum alaşımları da, saflaştırıcı olarak kullanılır % 98 kurşun, % 2 kalsiyumdan meydana gelen alaşım mekanik yatak metallerinin hazırlanmasında kullanılır.Kalsiyum kolayca elektron kaybettiğinden dolayı, çok iyi bir indirgeyicidir. Bu amaç için kullanılan metalik sodyumdan pahalı olmasına rağmen, zirkonyum, hafniyum, vanadyum, tungsten, toryum, uranyum, yitryum, skandiyum, sezyum ve nadir toprak metalleri gibi az bulunan metallerin elde edilmesinde yaygın olarak kullanılır. Bu metaller, oksitleri veya florürlerinin indirgenmesi sonucu elde edilir. Suya olan aşırı hassaslığından dolayı, kalsiyum aynı zamanda alkol gibi organik çözücüleri kurutmak için de kullanılır. Deniz altında ses veren aletlerde kullanılması, su ile olan reaksiyonunda hidrojen gazı açığa çıkarmasına dayanır.Önemli bir kalsiyum bileşiği olan kalsiyum asetat ve asetik asit îmâlâtında, tekstil kurutmasında ve baskısında; kalsiyum bromür, fotoğrafçılıkta, su alıcı madde olarak yiyecek ve ahşabın korunmasında; kalsiyum siyanamit, sun’î gübrede istenmeyen otlara karşı ve demir-çeliğin sertleştirilmesinde; kalsiyum sikhamat, alkolsüz içkilerde, düşük kalorili ve diyabetik yiyeceklerde sun’î tat verici olarak; kalsiyum hipoklorit, bakterilere, mantarlara karşı; kalsiyum tungstat ışık veren boyalarda ve floresan lambalarda kullanılır. Bu bileşiğin sentetik kristalleri laser ve maserler için bir başlangıç maddesidir. Biyolojik önemiYaşayan canlıların fizyolojik kimyâsında kalsiyum önemli rol oynar. İnsan vücûdundaki kalsiyumun % 99’u kemiklerde ve dişte bulunur. Kan kalsiyum düzeyi sağlıklı bır insanda 8,5-10,2 mg/dL düzeyindedir. 8,5 mg/dL altındaki değerler Hipokalsemi, 10,2 mg/dL üzerindeki değerlerde ise hiperkalsemi olarak adlandırılır. Kalsiyumun büyük bir kısımı kanda Albumine bağlanarak taşınır. Vücutta birçok fizyolojik fonksiyonu olan kalsiyumun yeterli miktarlarda alınmaması, barsaklardan emiliminde bozukluklar, yetersiz güneş ışığına maruz kalmak kalsiyum eksikliğine sebep olur. Çocuklardaki klinik tablo Raşitizm, yetişkinlerde ise Osteomalazi olarak isimlendirilir. Kalsiyumun dokularda kullanılabilmesi için C ve D vitaminlerinin de yeterince bulunması lâzımdır. Hattâ kandaki fosfor ve kalsiyumun birbirine oranları da uygun olmalıdır. Peynir kalsiyumca, ceviz fosforca zengin bir yiyecektir.Kalsiyumun, kasların gerginliği ve kalbin çalışmasında, gebelik ve doğumdan sonra süt yapımında büyük rolü vardır. Kemik gelişimi ve yapısı üzerindeki etkileri nedeniyle özellikle bebeklerde ve çocuklarda yeterince kalsiyum alınmasına özen gösterilmelidir. Kalsiyum, süt ve süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. Ayrıca, badem, fındık gibi kuru yemişler de kalsiyum içerir. Keçiboynuzundaki kalsiyum oranı, inek sütündekinden üç kat daha yüksektir.[1]Çok Fazla alınması durumunda ise kas güçsüzlüğü, kireçlenme gibi belirtiler görülebilir.Bitkilerdeki önemiYaşlı yapraklardan genç yapraklara hareket etmediği için eksiklik belirtileri ilk olarak genç yapraklarda veya dokularda görülür. Bitkinin kök gelişimi zayıflar. Genç yapraklarda kenar ölümleri, kıvrılma ve kırışma olur. Meyveler yumuşar ve raf ömürleri kısalır. Şeker pancarında uç yanıklığı oluşur. Domateste çiçek burnu çürüklüğü, karpuz ve biberde de benzer belirtiler görülür. Elma ve armutta mantarsı leke, acı çürük ve acı beneğe rastlanır. Birçok meyve ve sebzelerde dış ve iç zararlar görülür. Meyvelerin pazar değeri düşer ve ucuz olur.

http://www.ulkemiz.com/kalsiyum-ve-kalsiyumun-ozellikleri

Alüminyum Elementinin Özellikleri

Alüminyum (veya aluminyum, Simgesi Al). Gümüş renkte sünek bir metaldir. Atom numarası 13 tür. Doğada genellikle boksit cevheri halinde bulunur ve oksidasyona karşı üstün direnci ile tanınır. Bu direncin temelinde pasivasyon özelliği yatar. Endüstrinin pek çok kolunda milyonlarca farklı ürünün yapımında kullanılmakta olup dünya ekonomisi içinde çok önemli bir yeri vardır. Alüminyumdan üretilmiş yapısal bileşenler uzay ve havacılık sanayii için vazgeçilmezdir. Hafiflik ve yüksek dayanım özellikleri gerektiren taşımacılık ve inşaat sanayiinde geniş kullanım alanı bulur.Alüminyum,yumuşak ve hafif bir metal olup mat gümüşümsü renktedir. Bu renk, havaya maruz kaldığında üzerinde oluşan ince oksit tabakasından ileri gelir. Alüminyum, zehirleyici ve manyetik değildir. Kıvılcım çıkarmaz. Saf alüminyumun çekme dayanımı yaklaşık 49 megapascal (MPa) iken alaşımlandırıldığında bu değer 700 MPa'a çıkar. Yoğunluğu, çeliğin veya bakırın yaklaşık üçte biri kadardır. Kolaylıkla dövülebilir, makinede işlenebilir ve dökülebilir. Çok üstün korozyon özelliklerine sahip olması, üzerinde oluşan oksit tabakasının koruyucu olmasındandır. Elektrik iletkenliği %64,94 IACS'dir (saf Al, 2 °C'de).Eski Yunanlar ve Romalılar, alüminyum(æljʊˈmɪniəm)un tuzlarını, boyaların renklerini sabitleştirmede ve kan durdurucu olarak kullanmışlardır. Alum günümüz tıbbında hala kan durdurucu ve damar büzücü olarak kullanılmaktadır.Friedrich Wöhler'in, alüminyumu, 1827'de, susuz alüminyum klorürü potasyum ile karıştırarak ayrıştıran ilk kişi olduğu bilinirse de metal, o tarihten iki sene kadar önce, Danimarkalı bir fizikçi ve kimyacı olan Hans Christian Øersted tarafından saf olmayan bir formda üretilmiştir. Dolayısıyla almanaklarda ve kimya literatüründe Øersted'in adı alüminyumu bulan kişi olarak geçer. Fransız Henri Saint-Claire Deville, 1846'da, Wöhler'in metodunu, daha pahalı olan potasyum yerine sodyum kullanarak geliştirmiştir.Amerikalı Charles Martin Hall 1886'da, alüminyumun elektrolitik bir işlemle eldesine ilişkin bir patent başvurusunda (patent no: 400655) bulunmuş, aynı yıl, Hall'un bu buluşundan tamamen habersiz olmak üzere Fransız Paul Héroult da aynı tekniği Avrupa'da geliştirmiştir. Bu nedenle iki bilim adamının adı verilen Hall-Heroult işlemi, günümüzde alüminyumun cevherinden eldesinde bütün dünyada kullanılan temel yöntemdir.ABD'deki Washington anıtının zirvesinin yapımında alüminyum kullanılması kararlaştırılmış ve o tarihte alüminyumun yaklaşık 30 gramının maliyeti bu projede çalışan bir işçinin yevmiyesinin iki katına eşdeğer olmuştur.Adolf Hitler'in yönetime gelişinden hemen sonraki yıllarda Almanya, alüminyum üretiminde dünya lideri olmuştur. Ancak 1942'de, ABD'de yeni hidroelektrik santral projelerinin (örneğin, Grand Coulee Barajı) devreye alınması, ABD'ye Nazi Almanya'sının başedemeyeceği bir üstünlük vermiştir. Bu üstünlük, dört yıl içinde 60 bin savaş uçağı yapmaya yetecek kadar alüminyum üretimi şeklinde ortaya çıkmıştırYerkabuğunda bol miktarda (%7,5-8,1) bulunmasına rağmen serbest halde çok nadir bulunur ve bu nedenle bir zamanlar altından bile daha kıymetli görülmüştür. Alüminyumun ticari olarak üretiminin tarihi 100 yıldan biraz fazladır.Alüminyum ilk keşfedildiği yıllarda cevherinden ayrıştırılması çok zor olan bir metal idi. Alüminyum rafine edilmesi en zor metallerden biridir. Bunun nedeni, çok hızlı oksitlenmesi, oluşan bu oksit tabakasının çok kararlı oluşu ve demirdeki pasın aksine yüzeyden sıyrılmayışıdır.Alüminyumun hurdalardan geri kazanımı, günümüz alüminyum endüstrisinin önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Geri kazanım işlemi, metalin basitçe tekrar eritilmesi esasına dayanır, ki bu yöntem metalin cevherinden üretimine nazaran çok daha ekonomiktir. Alüminyum rafinasyonu çok yüksek miktarlarda elektrik enerjisi gerektirir, buna karşılık geri kazanım işlemi, üretiminde kulanılan enerjinin %5'ini harcar. Geri kazanım işlemi 1900'lü yılların başlarından beri uygulanmakta olup yeni değildir. 1960'lı yılların sonlarına kadar düşük profilli bir faaliyet olarak devam eden geri kazanım olgusu, bu tarihte içecek kutularının alüminyumdan yapılmaya başlanması ile gündeme daha yoğun şekilde gelmiştir. Diğer geri döndürülen alüminyum kaynakları arasında otomobil parçaları, pencere ve kapılar, cihazlar ve konteynerler sayılabilir.Alüminyum reaktif bir metal olup cevherinden (alüminyum oksit, Al2O3) kazanımı çok zordur. Örneğin, karbonla doğrudan redüksiyonu, alüminyum oksitin ergime sıcaklığı yaklaşık 2000 °C olduğundan ekonomik olmaktan uzaktır. Dolayısıyla, alüminyum elektroliz yöntemiyle kazanılır. Bu yöntemde alüminyum oksit, ergimiş kriyolit içinde çözündürülür ve daha sonra saf metale redüklenir. Bu yöntemde redüksiyon hücrelerinin çalışma sıcaklığı 950-980 °C civarındadır. Kriyolit, Grönland adasında bulunan doğal bir mineraldir fakat alüminyum üretimi için sentetik olarak yapılır. Kriyolit, alüminyum ve sodyumun florürlerinin bir karışımı olup formülü Na3AlF6 şeklindedir. Alüminyum oksit (beyaz toz), yaklaşık %30-40 demir içerdiği için kırmızı renkli olan boksitin rafinasyonu ile üretilir. Bu işlemin adı Bayer işlemidir ve daha önceleri kullanılmakta olan Deville işleminin yerini almıştır.Wöhler işleminin yerini alan elektroliz yönteminde her iki elektrot da karbondan yapılmıştır. Cevher bir kez ergimiş hale geldikten sonra iyonlar serbestçe dolaşmaya başlarlar. Negatif elektrotta (katot) gerçekleşen reaksiyon:    Al3+ + 3e- → Alolup alüminyum iyonunun elektron alarak redüklendiğini gösterir. Alüminyum metali daha sonra hücrenin tabanına sıvı halde çöker ve buradan sifonlanarak dışarı alınır.Öte yandan, pozitif elektrotta (anot) oksijen gazı oluşur:    2O2- → O2 + 4e-Anot karbonu bu oksijen ile oksitlenerek tükenir ve dolayısıyla düzenli aralıklarla yenilenmesi gerekir:    O2 + C → CO2Katotlar elektroliz işlemi sırasında, anotların tersine, tükenmezler çünkü katotta oksijen çıkışı olmaz. Katodun karbonu, hücre içinde sıvı alüminyum ile örtülmüş olduğu için korunmalıdır. Öte yandan katotlar, elektrokimyasal işlemler gereği erozyona uğrarlar. Elektrolizde uygulanan akıma bağlı olarak, hücelerin 5-10 yılda bir tümüyle yenilenmesi gerekir.Hall-Héroult işlemiyle alüminyum elektrolizi çok fazla elektrik enerjisi tüketirse de, alternatif yöntemler gerek ekonomik gerekse ekolojik olarak uygulanabilirlikten uzaktırlar. Dünya genelinde, ortalama spesifik enerji tüketimi, kg Al başına yaklaşık 15±0.5 kilowatt saat dir (52-56 MJ/kg). Modern tesislerde bu rakam yaklaşık 12.8 kW·h/kg (46.1 MJ/kg) civarındadır. Redüksiyon hattının taşıdığı elektrik akımı, eski teknolojilerde 100-200 kA iken bu değer, modern tesislerde 350 kA'e kadar çıkmış olup 500 kA'lik hücrelerde deneme çalışmaları yapıldığı bilinmektedir.Alüminyum üretim maliyetinin %20-40'ını, tesisin bulunduğu yere göre değişmek üzere, elektrik enerjisi oluşturmaktadır. Bu nedenle alüminyum üreticisi işletmeler, Güney Afrika, Yeni Zelanda'nın Güney Adası, Avustralya, Çin, Orta Doğu, Rusya, İzlanda, Kanada'da Quebec gibi elektrik enerjisinin bol ve ucuz olduğu bölgelere yakın olmak eğilimindedirler.Çin 2004 itibarıyla, alüminyum üretiminde dünya lideridir.Alüminyumun canlı hücreler üzerinde yararlı bir işleve sahip olduğu gözlemlenmemiştir. Bazı kişilerde, alüminyumun herhangi bir formundan kaynaklanabilen temas dermatiti (deri iltihabı), stiptik (kan durdurucu) veya ter önleyici ürünler kullanımıyla birlikte ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklık, alüminyum tencerelerde pişen yemeklerin yenmesiyle ortaya çıkan sindirim bozuklukları ve besinlerin emiliminin durması, ve Rolaids, Amphojel, ve Maalox gibi antasit (asit giderici) ilaçların kullanımıyla ortaya çıkan kusma vb. gibi zehirlenme belirtileri şeklinde alerjik reaksiyonlar yaratabilir. Diğer kişilerde alüminyum, ağır metaller kadar zehirli olmasa da ve alüminyumdan yapılmış mutfak gereçleri kullanımının (yüksek korozyon direnci ve iyi ısı iletkenliği nedeniyle tercih edilir), genelde alüminyum zehirlenmesine yol açtığı kanıtlanmamış olsa da, yüksek dozlarda alındığında zehirlenme belirtileri gösterebilir. Alüminyum bileşikleri içeren antasitlerin aşırı dozda tüketimi ve alüminyum içeren ter önleyicilerin aşırı miktarda kullanımı zehirlenme nedeni olabilir. Alüminyumun Alzheimer hastalığına yol açtığı iddia edilmişse de o araştırma, tam tersine, Alzeimer hastalığının neden olduğu tahribatın, vücutta alüminyum birikimine yol açtığı şeklinde çürütülmüştür. Özetle, eğer alüminyum zehirlenmesi varsa bunun oldukça spesifik bir mekanizma ile gerçekleşmesi gerekir. Zira insanın yaşamı boyunca, toprakta doğal kil mineralinin içindeki alüminyum ile olan teması zaten yeterince yüksektir.Alüminyumun, onun hızla korozyona uğramasına neden olan bazı kimyasallarla temas etmesinden kaçınmak gerekir. Örneğin, bir parça alüminyumun yüzeyine damlatılan çok küçük bir miktar civa, koruyucu alüminyum oksit tabakasını kolayca deler ve birkaç saat içinde devasa yapı kirişleri bile önemli derecede zayıflayabilir. Bu nedenle, pek çok havayolu şirketi, uçakların yapısal iskeletinde alüminyum önemli bir yer tuttuğu için civalı termometrelere izin vermemektedir. Kimyasal YapısıOksidasyon kademesi 1    Alüminyum hidrojen atmosferi altında 1500 °C ye ısıtıldığında AlH üretilir.    Alüminyumun normal oksidi (Al2O3) silisyum ile 1800 °C de vakum altında ısıtıldığında Al2O üretilir.    Al2S3 ün alüminyum talaşları ile 1300 °C de vakum altında ısıtılması ile Al2S üretilir. Ancak hızlıca başlangıç maddelerine ayrışır. İki değerlikli selenyum da benzer şekilde yapılır.    Üç değerlikli halojenürleri, alüminyum ile ısıtıldıklarında -AlF- -AlCl- ve -AlBr- gaz fazında elde edilebilir.Oksidasyon kademesi 2    Alüminyum tozu oksijenle yandığında alüminyum alt-oksidinin (AlO) varlığı gösterilebilir.Oksidasyon kademesi 3    Fajans kuralı, basit bir üç değerlikli katyonun (Al3+) susuz tuzlarda veya Al2O3 gibi ikili bileşiklerde bulunamayacağını gösterir. Hidroksit zayıf bir bazdır ve karbonat gibi zayıf baz olan alüminyum tuzları hazırlanamaz. Nitrat gibi kuvvetli asit tuzları kararlı ve suda çözünürdürler. En az altı moleküllü hidratlar oluştururlar.    Alüminyum hidrür (AlH3)n, trimetil-alüminyum ve aşırı oksijen kullanarak üretilebilir. Havada patlayarak yanar. Alüminyum klorürün eter çözeltisi içinde lityum hidrürle muamelesi sonucu da üretilebilir. Ancak çözücüden ayrıştırılamaz.    Alüminyum karbür (Al4C3) elementlerin oluşturduğu karışımın 1000 °C nin üzerine ısıtılması ile üretilebilir. Açık sarı renkli kristallerinin kompleks bir kafes yapısı vardır ve su veya seyreltik asitle metan gazı verirler. Asetilit (Al2(C2)3), ısıtılmış alüminyum üzerinden asetilen geçirmek suretiyle üretilir.    Alüminyum nitrür (AlN), elementlerinden 800 °C de üretilebilir. Su ile hidrolize olarak amonyak ve alüminyum hidroksit verir.    Alüminyum fosfit (AlP), benzer şekilde yapılır ve fosfin vererek hidrolize olur.    Alüminyum oksit (Al2O3), doğada korundum olarak bulunur ve alüminyumun oksijenle yakılması veya hidroksit, nitrat veya sülfatının ısıtılmasıyla elde edilir. Kıymetli taş olarak sertliği elmas, bor nitrür ve karborundum'dan sonra gelir. Suda hemen hemen hiç çözünmez.    Alüminyum hidroksit, bir alüminyum tuzunun sulu çözeltisine amonyak ilavesi yoluyla jelatinimsi bir çökelek şeklinde elde edilebilir. Amfoteriktir; hem çok zayıf bir asit olup hem de alkalilerle alüminatlar yapar. Değişik kristal formlarında bulunur.    Alüminyum sülfür (Al2S3), alüminyum tozu üzerinden hidrojen sülfür geçirerek üretilebilir. Polimorfiktir.    Alüminyum florür (AlF3), hidroksitinin HF ile muamelesi sonucu veya elementlerinden üretilir. 1291 °C de ergimeksizin gaz fazına geçen dev bir molekül yapısına sahiptir. Çok inerttir. Diğer üç değerliürleri dimerik ve köprü benzeri yapıdadırlar.    Ampirik formülü AlR3 olan organo-metalik bileşikleri vardır ve dev yapılı moleküller değilse de en azından dimerik veya trimeriktirler. Organik sentez alanında (örneğin, trimetil alüminyum) kullanılırlar.    Alümino-hidrürler bilinen en elektro-pozitif yapılardır. İçlerinde en kullanışlı olan lityum alüminyum hidrür'dür (Li[AlH4]). Isıtıldığında lityum hidrür, alüminyum ve hidrojene parçalanır ve su ile hidrolize olur. Organik kimyada pek çok kullanım alanı vardır. Alümino-halojenürler de benzer yapıya sahiptirler.Kullanım alanlarıAlüminyum kolay soğuyup ısıyı emen bir metal olması nedeniyle soğutma sanayinde geniş bir yer bulur. Bakırdan daha ucuz olması ve daha çok bulunması, işlenmesinin kolay olması ve yumuşak olması nedeniyle birçok sektörde kullanılan bir metaldir.Alüminyum genel manada soğutucu yapımında, spot ışıklarda, mutfak gereçleri yapımında, hafiflik esas olan araçların yapımında (uçak, bisiklet, otomobil motorları, motosikletler vb.) kullanılır. Bunun yanında sanayide önemli bir madde olan alüminyum günlük hayatta her zaman karşımıza çıkan bir metaldir.İngilizce konuşulan ülkelerde, adının hem aluminium hem de aluminum şeklinde yazılması ve uygun tarzda okunması yaygındır. ABD'de aluminium pek bilinmemekte ve daha çok aluminum kullanılmaktadır. ABD'nin dışındaki diğer ülkelerde ise durum tam tersine olup aluminium şeklinde yazılış tarzı daha iyi bilinmektedir. Ancak Kanada'da her iki yazılış tarzı da yaygındır.İngilizcenin hakimiyeti dışındaki ülkelerde ise "ium" şeklindeki yazılış daha yaygındır. Hem Almanca hem de Fransızcada sözcük aluminium şeklindedir."International Union of Pure and Applied Chemistry" (IUPAC) organizasyonu 1990'da aluminium kullanımını, dünya standardı olarak onaylamıştır. Ancak üç yıl sonra aluminum sözcüğünü de kabul edilebilir bir terim olarak tasdik etmiştir.

http://www.ulkemiz.com/aluminyum-elementinin-ozellikleri

Arsenik Elementinin Özellikleri

Arsenik , 4. periyot metaloidi. Zeolit, demirüçklörür gibi çeşitli metotlar ile çöktürülmektedir.Arsenik kimyada As sembolü ile gösterilen ve metal ile ametal arasında bir özelliğe sahip bir element.On üçüncü yüzyılda element olarak elde edildi ve özellikleri aydınlatıldı.Atom numarası 33, atom ağırlığı 74,91’dir. Periyodik cetvelin 5A grubunda, fosfor ile antimon arasında olup, ikisinin arasında özellikler gösterir. Arsenik, bileşiklerinde 5+, 3+ ve -3 değerlikleri alabilir. Yerkürenin kabuğunda çok az bulunan ve geniş olarak dağılmış bir elementtir. Yer kabuğunda kalay ve antimon nisbetinde bulunmaktadır. İşlenmemiş verimli topraklarda milyonda birkaç kısım arsenik bulunmaktadır. Fakat buralarda da, arsenik ihtiva eden pestisitlerin birkaç yıl kullanılmaları sonucu arsenik derişimi birkaç yüz misli artmaktadır. Deniz suyunda milyonda on oranında bulunmaktadır. Bazı elementel arsenik yatakları biliniyorsa da, arseniği, arsenit ve arsenat gibi filizleri şeklinde bulunduran mineraller daha yaygındır. En çok bulunan mineral arsenopirit, FeS2FeAs2'dir. Tabiatta bulunan diğer bileşikleri realgar, As4S4, orpigmen As2S3 ve arsenikli nikel sülfür, NiAsS'dir.ÖzellikleriArseniğin üç allotropu mevcuttur. Bunlardan gri arsenik metalik halde bulunur ve kararlıdır. Bunun yoğunluğu büyüktür. Sarı arsenik ametalik halde olup dört atomlu As4 moleküllerden meydana gelir ve uçucudur. Bu, arsenik buharının ani soğutulması ile elde edilir. Amorf olan siyah arsenik, arsin'in (AsH3), ısı ile bozunmasından elde edilir.Gri arsenik, ısıyı çok iyi, elektriği ise, bakırın % 5’i kadar iletir. Metalik olan gri arsenik 610 derecede sıvı hale geçmeden katı halden doğrudan buhar haline geçer (süblimleşir). 36 atmosfer basınç altında 814 derecede erir. Özgül ağırlığı 5,7 gr/cm3tür.Arsenik, 400 derecenin üstünde yanar ve arsenik trioksit, As4O6 verir. Kükürt, halogen ve metallerle reaksiyon verir.BileşikleriOksitleri1. Arsenik trioksit (As2O3). Su ile arsenit asidini, HAsO2 verir. Özgül ağırlığı 3,87 gr/cm3tür. Alkalilerde çözündüğünde arsenit tuzlarını verir. Şiddetli zehir olup, 0,06 ile 0,2 gram arası insanı öldürür.2. Arsenik pentaoksit. Beyaz renktedir. Su ile arsenat asidini, H3AsO4 verir.Halojenli bileşikleriArsenik, halojenlerle AsX3 ve AsX5 şeklinde iki tip bileşik verir.Arsenat ve arsenit bileşikleri arsenat (AsO4)3- ve Arsenit (AsO2) köklerinin çeşitli metallerle verdiği bileşiklerdir. Bunlar çeşitli maksatlarla kullanılır. Na3 AsO4.12H2O bileşiği matbaa mürekkebi, tekstil boyaları ve böcek öldürücü olan kalsiyum ve kurşun arsenatların üretiminde kullanılır. Potasyum di hidrojen arsenat, KH2AsO4 sinek kağıdı, böcek öldürücü, tekstil boyamada ve derinin korunmasında kullanılır. Bu maksatlar için sodyum meta arsenit, NaAsO2 de kullanılır. Bakır arsenitler bir böcek öldürücü olan paris yeşilinde ve bir pigment olan scheele yeşilinde kullanılır.SülfürleriArsenik, kükürt ile As4S3As4S4 (kırmızı arsenik), As2S3 (sarı arsenik) ve As2S5 verir. Bunlar asidik özellikte olup, kuvvetli bazlarla çözünür. Kırmızı ve sarı arsenik sülfürler pigment olarak kullanılır.Organik bileşikleriArseniğin karbon ile yaptığı organik bileşikler birçok yollarla elde edilebilir. En basit yolu arsenik halojenür ve grignard bileşikleri kullanmaktır.Arseniğin bileşikleri zehirli ve tatsızdır. As2O3 dişçilikte kullanılır. Arsenik mide ve vücudun diğer kısımlarında mahalli (yerel) iltihaplanmalara sebep olur. Arsenik zehirlenmelerine karşı kalsiyum, mağnezyum ve demir hidroksitleri kullanıldığı gibi İngiliz tuzu, MgSO47H2O da kullanılır. Bunlar çözünmeyen arsenikleri teşekkül ettirirler. Böylece zehir etkisini yok ederler.Arsenik bileşikleri MÖ 5. yüzyılda tıbbi maksatlarla kullanılmıştır. 1909’da Paul Ehrlich arsenik ihtiva eden bir organik bileşiğin frengi hastalığını tedavi ettiğini buldu. Şimdi bu bileşiklerin yerini antibiyotikler aldı.Arsenik kurşunun sert alaşımlarının yapılmasında, cam endüstrisinde kullanılmaktadır.Arsenik zehirlenmesiÇeşitli arsenik bileşiklerinin vücut dokuları ve fonksiyonları üzerindeki zararlı etkileridir. Arsenikli bileşikler, böcek ve tarım ilaçları, fare zehiri, bazı kanser ilaçları, boya, duvar kağıdı, seramik gibi çeşitli ürünlerin imalatında kulanılır.İnsanda arsenik zehirlenmesi, genellikle arsenik -3- oksit (arsenik anhidrit), bakır asetoarsenit, kalsiyum veya kurşun arsenat gibi arsenik bileşikleriyle hazırlanmış böcek ilaçlarının ağız veya teneffüs yoluyla alınmasından meydana gelir. İlaçlı meyve ve sebzelerin yıkanmadan yenmesi de zehirlenmeye yol açacak seviyede arseniğin vücutta birikmesine sebep olabilir.Arseniğin zehirli etkilerinin, vücuttaki bazı enzimlerle birleşerek hücre metabolizmasına bozucu etkide bulunmasından ileri geldiği zannedilmektedir. Arsenik zehirlenmesi, ya bir kerede alınan yüksek dozda arsenikten (akut zehirlenme) veya küçük dozlarda ard arda alınmaktan (kronik zehirlenme) kaynaklanır. Akut zehirlenmenin başlıca belirtileri mide bulantısı, kusma, ağız ve boğazda yanma ve şiddetli karın ağrılarıdır. Bunu takiben dolaşım bozukluğu ve kalp yetersizliği başlar ve birkaç saat içinde zehirlenme ölümle neticelenebilir. Kronik zehirlenme ise, yavaş yavaş güçten düşme, boşaltım bozuklukları, deride tümör meydana gelmesi, şuur bozukluğu, sinir sistemi bozukluğu, kansızlık ve tırnaklarda tipik çizgilerin belirmesiyle belli olur. Akut arsenik zehirlenmesinde ilk iş mideyi yıkamak ve zaman kaybetmeden demirkaprol ilacını almaktır. Arsenik-3- oksit renksiz ve tatsız bir tozdur. Adli tıpta kimyasal araştırma tekniklerinin geliştirilmesine kadar cinayet amacıyla en çok kullanılan zehirlerin başında geliyordu.Arsenik zehirlenmelerinde kullanılacak spesifik antidot Dimerkaprol(BAL)'dür.Arsenik antik çağlarda tunç yapımında da kullanılmıştır fakat Kalay+Bakır alaşımıyla yapılan tunçtan sertliği ve döküm kolaylığı bakımından kalitesi daha düşüktür.Arsenik ile yaşayan bakteriNASA’lı bilim insanlarının 2010 yılında yaptığı ve dünya çapında çok büyük yankı uyandıran keşfin ‘hatalı’ olduğu ortaya çıktı. NASA, ABD’deki bir gölde, dünyadaki tüm canlılardan farklı bir DNA yapısına sahip olarak, arsenik sayesinde hayatta kalan bir bakteri keşfedildiğini açıklamıştı.Bugüne dek 6 elementin yaşamın gelişimi için temel unsur olduğu kabul ediliyordu. Ama yaşamın tanımını değiştirecek yeni bir yaşam şekli keşfedildi. Arseniği yapıtaşı olarak kullanan bir bakteri. Dünya üzerindeki tüm canlılar DNA, protein ve yağ oluşturmak için karbon (C), hidrojen (H), azot (N), oksijen (O), fosfor (P) ve kükürt (S) kullanıyor. Amipten balinaya ya da bitkilere kadar tüm canlılar aynı yapıtaşlarına sahipler ve tam olarak DNA yapılarımız birbirleriyle uyumlu bir durumda.. Kaliforniya’daki (Amerika Birleşik Devletleri) Mono Gölü’nde keşfedilen bir bakteri, DNA’sında fosfor elementi yerine zehirli bir kimyasal olarak bilinen arsenik elementini (As) kullanıyor. Bu bakterinin keşfiyle bilim, yaşamın gelişimi için gerekli temel unsurları da yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Çünkü bakteri, fosfor yerine arseniğe maruz kaldığında da üremeye devam ediyor. Canlılar için oldukça zehirli olduğu bilinen arseniğe dayanabilen canlıların varolduğu biliniyordu. Fakat yeni keşfedilen bakteri yalnızca arsenikte yaşamakla kalmıyor. Aynı zamanda bu kimyasal maddeyi kendi hücresel mekanizmasında da kullanabiliyor.

http://www.ulkemiz.com/arsenik-elementinin-ozellikleri

Kalp Hastalıkları ve <b class=red>Belirtileri</b>

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

En önemli organlarımızdan olan ve yaşam boyunca durmadan çalışan kalp, hastalıklara karşı oldukça duyarlıdır. Kalpte en sık görülen sorun damar sertliğidir; ama bunun yanında, daha değişik kalp hastalıkları da vardır.

http://www.ulkemiz.com/kalp-hastaliklari-ve-belirtileri

Migren Nedir? Nasıl Oluşur? Tedavi Yolları Nelerdir?

Migren Nedir? Nasıl Oluşur? Tedavi Yolları Nelerdir?

Migren günümüz insanlarında yaygın bir şekilde bulunan bir hastalıktır. Genel anlamda baş ağrısı olarak ifade edilmektedir. Bu baş ağrısının tekrarlanması sonucu insan vücudu çok zarar görmektedir. Bir süre sonra migren hastalığı yüzünden insanlar iş yapamamaktadır. Migren hastalığı kişilere kalıtsal yollarla da gelebilmektedir. Migren atağının bir çok belirtisi bulunmaktadır. Başımızın bir bölümünde meydana gelen ağrılar en önemli belirtisidir. Ayrıca bulantı ve gözümüzün önünden siyah benek ve lekelerin uçuşması migren atağının belirtilerindendir. Ayrıca migren hastalarında konuşma güçlüğü bulunmaktadır. Migren Atağı Aşamaları Migren atağı genel anlamda dört ana döneme ayrılmıştır. Hastalar bazen bu dört dönemi sırasıyla yaşamaktadır. Ancak bazı hastalar dört dönemin hepsini yaşamaz. Bu dönemleri sayacak olursak; a) Uyarı Dönemi Uyarı döneminde migrenin belirtileri ortaya çıkmaktadır. Bu belirtiler gün içinde bizi uzun bir süre etkileyebilmektedir. Bu belirtiler uyarı döneminde bir kaç saat vücudumuzu rahatsız etmektedir. Ancak bazen bu uyarılma günlerce sürebilmektedir. Bu dönemde insan vücudunda yorgunluk baş gösterir. Yorgunlukla birlikte esneme durumu oluşmaktadır. İnsanda bir durgunluk oluşmaktadır. Bununla birlikte psikolojik olarak etkilenen insan değişken ruh hallerine bürünebilmektedir. Ayrıca ışık, koku, ses gibi dış uyarıcılar insan vücuduna daha çok tesir etmeye başlamaktadır. b) Aura Belirtisi Bilindiği gibi migren hastasının sık sık baş ağrısı olmaktadır. Aura, baş ağrısından yaklaşık 1 saat öncesinden başlayan bu bir migren belirtisidir. Genel anlamda göz ile ilgili meydana gelen aksaklıklardır. Gözümüzün önünden zik zak şeklinde geçen çizgiler oluşabilmektedir. Ayrıca baktığımız nesnelerin rengini tam olarak ayırt edemeyip onları gri bir tonda görmemiz aura belirtilerindendir. Ayrıca zihinde bulanma ve yüzümüzde meydana gelen karıncalanmalar migrenin baş ağrısı döneminden kısa bir süre önce meydana gelebilmektedir. c) Baş ağrısı Başlangıcı Aura belirtilerinden sonra sıra baş ağrısına gelmektedir. Bu migren hastasının en sıkıntı çektiği dönem olarak bilinmektedir. Ağrı başımızın her tarafında olabilmektedir. Vücudumuzu yoracak bir iş yaptığımızda bu ağrılar artmaktadır.Migren basit bir baş ağrısı değildir. Migren hastaları migren atakları başladığında sessiz ve ışık olmaya bir yere kaçma eğilimi göstermektedir. Çünkü bu durum onları rahatlatmaktadır. d) Migreni Atlatma Dönemi Baş agrısı geçtikten sonra migrenin diğer belirtileri devam edebilmektedir. Bu migren ataklarının şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Bazen migren atakları insanları iş yapamaz hale getirebilmektedir. Bazen ise çok hafif bir baş ağrısıyla birlikte kısa sürede geçmektedir. Migren ataklarının ne zaman geleceği bilinememektedir. Migren hastaları ortalama olarak 1 ayda bir ya da iki migren atağı yaşamaktadır. Bazı durumlar migreni tetiklemektedir. Bunun için şu uyarılara dikkat etmeliyiz : – Stres yapmamalıyız – Gürültülü ortamlardan uzak durmalıyız – Beynimizi fazla yormak – Her şeye sinirlenmemeliyiz Bazı besinlerin tüketimi de migreni tetiklemektedir. Özellikle sucuk, çikolata ve domuz eti migren hastalığına sebep olmaktadır. Yapılan araştırmalar alkol tüketiminin migren hatalığının şiddetini arttırdığını göstermektedir. Aşağıda verilmiş olan beslenme tablosu migren hastaları için düzenlenmiştir.Bu programdan yararlanarak migrenin zararlarını en aza indirebilirsiniz. Migren tedavisi farklı metodlarla yapılabilmektedir. Ancak en yaygın tedavi yöntemi ilaç ile yapılandır. İlaç tedavisi atak tedavisi ve önleme tedavisi olarak ikiye ayrılmaktadır. Atak tedavisi, migren hastalığı hastanın yaşamını çok fazla etkilemediği zaman yapılmaktadır. Çok nadiren görülen migren atakları basit ağrı kesiciler yardımıyla atlatılmaya çalışılır. Önleme tedavisinde ise durum biraz daha farklıdır. Çok sık migren atakları geçiren hastalara uygulanmaktadır. Migren atakları artık kronikleşmiş kabul edilmektedir. Bu yüzden bu hastalar her gün düzenli olarak ilaç almaktadır. Bu sayede gelebilecek migren atağının zararları önlenmektedir. Hatta bu migren ataklarının oluşması engellenmektedir. Rahatsızlığı psikoloji olan migren hastaları iyi planlanmış bir dinlenme programına alınmaktadır. Sistematik bir şekilde tedavi görmektedir. Migren hastalığı ilaç tedavisi haricinde başka yollarla da tedavi edilebilmektedir. Bunlardan biriside Fizik tedavidir. Bu tedavi süresince akupunktur ve el masajları yapılmaktadır. Özellikle Kafkas ülkelerinde bu tedavi yöntemi gelişmiştir. Bitkisel karışımlar migren hastalığına iyi gelmektedir. Biberiye , kuşdili otu, melisa otu migren tedavisinde bitkisel kürlerin yapımında kullanılmaktadır. Bazı insanlarda migren hastalığı çok ilerlemiştir. Yukarıda saydığımız klasik yöntemler fayda vermemektedir. İşte bu aşamada olan kronik migren hastaları üzerinde yeni tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Çalışmaları süren bir tedavi yöntemine göre; Hastanın beyinine ve saç köklerine elektirik veya manyetik alan yayan mıknatıslar yerleştirilmektedir. Oksipital sinir stimülasyonu uygulanan hastalarda  bu şekilde migrenin neden olduğu ağrılarda azalma görülmüştür. Görüldüğü gibi migren basit bir baş ağrısı değildir. Beraberinde bir çok yan etkisi bulunmaktadır. Bu yüzden insanlar migren hastalığı için yapılan uyarıları dikkate almalıdır. http://www.bilgiustam.com/migren-nedir-nasil-olusur-tedavi-yollari-nelerdir/

http://www.ulkemiz.com/migren-nedir-nasil-olusur-tedavi-yollari-nelerdir

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg'in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.İBR her ne kadar yerici bir şaka olarak ortaya çıkmışsa da bazı kişiler bu olgunun gerçek bir duruma karşılık geldiğini savunmaktadırlar. Bu kişiler İBR'yi genellikle alt türlere ayırırlar. Bu türlerden bazıları pornografi, coşkun ve mantık dışı oyun tutkusu, sosyal iletişim siteleri ya da web güncelerinde aşırı zaman tüketimi ve İnternet üzerinden alışveriş takıntısıdır. Dayanılmaz bir kumar oynama ya da alışveriş yapma isteği gibi kişide sorun yaratması olası olgular zaman zaman İnternet içtepileri olarak adlandırılır. Bilgisayar oyunları karşısında aşırı zaman geçirme ise bu olgunun etkilerinin günlük yaşama etkisi olmadığı sürece tehlikeli sayılmaz.Nedensiz bilgisayar kullanımı günlük yaşama etkiyen aşırı bilgisayar kullanımına örnek olarak verilebilir. Bu terimler bağımlılık terimini özellikle içermemekte ve oluşma nedenleri tek bir etmene bağlı bulunmamaktadır.Birçok çevrenin olumsuz tavrına karşın ruhbilimci Kimberly Young İBR'nin DSM'nin yeni sürümü DSM-V'e eklenmesi için çaba harcamaktadır. Young'a destek verenler rahatsızlığın resmi orunlarca tanınması durumunda sigorta şirketlerinin İnternet bağımlılığı danışmanlığı için ödenek ayırmalarının kolaylaşacağını düşünüyorlar. Ne var ki, karşı görüşteki birçok uzman İBR'nin gerçek bir bağımlılık ya da özel bir rahatsızlık olmadığını ve bu nedenle DSM-V'te yer almaması gerektiğini savunmaktalar. Ayrıca, tedavi gerektiren durumların ele alınmadığı da gerçek dışı ve hastalık genellikle başka adlar altında (ADD ve depresyon) ele alınarak tedavi ediliyor.Amerikan Medikal Kurumu Haziran 2007'de Amerikan Ruhbilim Kurumu'na ilettiği mektupta İBR'nin DSM'nin 2012 sürümüne eklenmeyeceğini bildirdi. Bunun yanında kurum, "uzun süreli oyun oynama" olgusunun daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesini salık vermiştir. Amerikan Bağımlılık İlaçları Topluluğu üyeleri aşırı İnternet kullanımı ve uzun süreli video oyunu oynamanın gerçek bir bağımlılık olduğu yargısına karşı çıktı. Bu aşamadaki araştırma konuları "aşırı kullanım"ın tanımlanması, "İnternet bağımlılığı"nın takıntı, depresyonda ilaç alımı ve içtepiden ayrılmasıdır.İnternet bağımlılığının kabul edilebilir bir rahatsızlık olup olmadığı tartışıladursun bu rahatsızlığı yaşadığını söyleyen kimi kişiler mahkemelerde tazminat davaları açmaktadırlar. Yakın tarihli bir Amerikan davasında (Pacenza - IBM Corp.) davacı Amerikan Engellilik Yasasına aykırı biçimde engellendiğini (Vietnam Savaşı ile ilintili Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yol açtığı İnternet bağımlılığına bağlı olarak) savunmuştur. Dava, New York'un güney kesimindeki başka bir davanın sonucunu beklemektedir.Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Bilgisayar Bağımlılığı Çalışma Merkezi müdürü Maressa Orzack'e göre İnternet kullanıcılarının %5 ila 10'unda İnternet bağımlılığı görülmektedir.Başka bir destekleyici İnternet Davranışları Merkezi müdürü olan David Greenfield'dır. Greenfield, 1999 yılında ABC News.com ile bir çalışma yürütmüştür ve halen Virtual Addiction yazarlığı görevini sürdürmektedir. Bu uzmana göre bazı İnternet hizmetleri sunduğu özellikler kullanıcıların kişilik çözünmesi, zaman algısı yitimi ve anlık zevk gibi bozukluklara yakalanma risklerini artırıyor ve tüm kullanıcıların %6'sı bu olguların doğrudan sonuçlarını gündelik yaşamlarında duyumsuyor. Ne var ki, bu olgunun bağımlılık yerine bir içtepi olarak kabul edilmesinin daha doğtu olacağını savunuyor. Greenfield, İnternet ortamında seks, oyun, kumar ve alışverişin kişilik bozukluklarına yol açabileceğini düşünüyor.İnternet Bağımlılığı Merkezi'ne göre İnternet bağımlıları depresyon ve kaygı bağlantılı rahatsızlıklar yaşamakta ve hoş olmayan düşünce ve stres yaratan durumlardan kaçmak amacıyla İnternet'in düşlemsel ögelerini kullanmaktadırlar. İBR tedavisi gören insanların yaklaşık %60'ı pornografiye karşı aşırı ilgi ve seks içerikli konuşmalarda bulunma gibi uygunsuz buldukları davranışları sergiliyor. Bu kişilerden yarıdan fazlasının ise alkol, uyuşturucu, tütün ve seks bağımlısı olduğu gözleniyor."Çoğu danışman ve uzmana göre bilgisayar karşısında geçirilen süre İnternet bağımlılığı tanısına katkı sağlayamaz. Asıl sorulması gereken İnternet kullanımının iş yirimi, evlilik sorunları, depresyon, içe kapanma ve kaygı gibi ciddi sorunlara yol açıp açmadığıdır. Proctor Hastanesi'nden Dr. Zehr İnternet bağımlılığı sınırını İnternet kullanımının kişinin denetiminden çıktığı nokta olarak kabul ediyor. Dr. Cash ve diğer terapistler bilgisayar oyunları ve anlık iletiler nedeniyle eskiye oranla daha fazla sayıda gencin karşılarına bağımlı olarak çıktığını söylüyorlar. Bu kişilerde ilgi eksikliği ve sosyal beceri bozukluğu sorunları gözleniyor."Amerikan Ruhbilim Dergisi'nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu'nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor. Bu uzmana göre İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)Engellenme karşısında geri çekilmeHoşgörüde artışOlumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86'sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.İBR öncelikli olarak yanıltıcı bir ada sahiptir. Ruhbilimci Dr. Goldberg'e göre İnternet bağımlılığı gerçek bir bağımlılık olmamasının yanı sıra diğer rahatsızlıkların belirtisi olabilir. Bağımlılığın ucu açık bir tanımı herhangi bir dengeleyici davranışın bağımlılık olarak tanımlanması olasılığına açık kapı bırakıyor. Örneğin, hoş olmayan bir durumun oluşmasını engellemek isteyen bir kişinin yaptığı uzun süreli bir telefon konuşması bu kişinin "telefon bağımlısı" olarak adlandırılmasına yol açabilir.Carol Potera ve Jonathan Bishop da İnternet bağımlılığının yanlış adlandırıldığını savunuyorlar. İnternet'in bir nesne değil sosyal bir ortam olması insanların ona bağımlı hale gelmelerini engeller. Bu olgu şu benzerliklerle açıklanabilir: Bir kişi çok sevdiği bir kentte, bir Japon balığı havuzda yaşamaya bağımlı olamaz.Daha sık kabul gören bir görüşe göre ise "İnternet bağımlıları"nın büyük bir kısmı bilinen diğer rahatsızlık ulamları altında sınıflandırılabilmektedirler. İnternet'in aşırı ya da uygunsuz kullanımı çoğu hasta için depresyon, kaygı, içgüdü denetimi rahatsızlıkları ve nedensiz kumarın göstergesidir. Bu görüşe göre İBR yemek bağımlılığıyla benzeştirilmektedir (yemek bağımlısı olduğu düşünülen insanların gerçekten yemeğe bağımlı olmadıkları bağlamında).Bir kişinin çevrimiçi açık artırmalarda fiyat bildirimlerine katılması, porno içerikli siteleri görüntülemesi, İnternet üzerinden oyun ve kumar oynaması gibi durumlara konu olması İnternet ortamının bağımlılık yaratan bir doğası olduğunu göstermez. Şu sorunlar İBR etiketi altında sunulmaktadırlar: Bir nedene bağlı olmaksızın kumar oynayan bir kişi bu eylemi bilgisayar karşısında ya da yüzyüze yapmasına bağlı olmaksızın kumar tutkunu olarak nitelendirilir.İçgüdü denetimi zayıf bir kişinin bilgisayar oyunları ya da İnternet'te gezinme nedeniyle uykusuz kalması bu kişinin sürükleyici bir roman ya da çok sevdiği bir televizyon izlencesi nedeniyle uykusuz kalabileceği gerçeğini değiştirmez.Seks takıntısı bulunan bir kişiye ait bu gerçek pornografik ürünlerin bilgisayarda ya da kâğıt üzerinde izlenmesine bağlı olarak değişmez.Alışveriş çılgını bir kişi bu özelliğini satın aldığı ürünlerin sergilendiği ortama bağlı olmaksızın koruyacaktır.Borsada sürekli işlem yapan bir kişinin bu alışkanlığının bulunduğu ortama bağlı olmadığı anlaşılmıştır.Ayrıca, İBR'nin üzerinde çok durduğu İnternet etkinlikleri (e-posta, yazışma, gezinme, kumar oynama) arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Kumara atfedilen toplumsal yaşam çemberinin dışına çıkma eğilimi İnternet için kesinlikle kabul edilebilir değildir. Sözde İnternet bağımlıları genelgeçer bağımlılık türleri ile ilgili tedavi gören kişilerin yaşadığı sağlık ve ilişki sorunlarıyla karşılaşmamaktadırlar.Bir araştırma sonucuna göre dokuz milyon Amerikalı nedensiz bilgisayar kullanıcısı olarak nitelendirilebilirler.Britanyalı ruhbilimcilerin geçen yıl Advances in Psychiatric Treatment dergisinde yayımlanan raporda "önemli azınlık" (tüm İnternet kullanıcılarının yüzde 5 ila 10'u arasında olduğu tahmin ediliyor) olarak adlandırılan kullanıcı öbeğinin İnternet bağımlısı olduğu belirtiliyor. Ayrıca, önceki bulgulara göre İnternet bağımlılarının içe dönük erkekler olan büyük bir kısmının evlerinde bilgisayar kullanan orta yaşlı kadınlar olduğu gözlenmiştir.Çin, Güney Kore ve Tayvan'ın da içinde bulunduğu birçok Asya ülkesi genç kuşakta İnternet bağımlılığına en sık rastlanan ülkelerdir.Konuyla ilgili hükümet destekli bir araştırmayı kısa süre önce sonuçlandıran Hanyang Üniversitesi çocuk ruhbilimi uzmanı Ahn Dong-hyun Güney Koreli gençlerin yaklaşık %30'unun (2.4 milyon insanın) İnternet bağımlısı olma riski taşıdığını belirtmektedir.Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi (CNNIC) 30 Haziran 2006 tarihi itibariyle 123 milyon kişinin İnternet'e girdiğini, bunların %14.9'unun 18 yaşından küçük olduklarını açıklamıştır. Chou ve Hsiao'ya göre hastalığın Tayvan üniversite öğrencileri arasında görülme sıklığı %5.9'dur. Wu ve Zhu Çinli üniversite öğrencilerinin %10.6'sının İnternet bağımlısı olduğunu ortaya koymuştur.Pekin savcısı Shan Xiuyun kentteki gençliğe özgü suçların %85'inin İnternet'le ilintili olduğunu vurgulamaktadır. Çin Komünist Gençlik Birliği 2007 yılında yaptığı bir açıklamada 13-17 yasları arasındaki Çin yurttaşlarının yüzde 17'sinin İnternet bağımlısı olduğunu öne sürmüştür.Block son araştırma sonuçlarına dayanarak yaptığı açıklamada Çinli yetişkinlerin %13.7'sinin İnternet bağımlılığı tanısına ait ölçütlerle uyumluluk gösterdiğini belirtmiştir. Bu durum Çin hükümetince başlatılan günde üç saatlik bilgisayar oyunu kısıtlamasına yol açmıştır.Tümünde olmamakla birlikte çoğu durumda sorun kendi kendine düzelir. Profesör Kiesler İnternet bağımlılığını moda bir hastalık olarak adlandırmaktadır. Kiesler şöyle diyor: "Televizyon bağımlılığı daha kötü. İnternet'te uzun süre geçiren kişiler üzerinde bir araştırma yapmaktayım ve ilk bulgular deneklerin büyük bir kısmının İnternet kullanımını azalttığını gösteriyor. Bu bana ciddi durumların bile kendi kendine düzelebildiğini düşündürüyor."

http://www.ulkemiz.com/internet-bagimliligi-nedir-biz-bagimlimiyiz-

Gülmekten Ölmek Mümkün Müdür?

Gülmekten Ölmek Mümkün Müdür?

Kahkaha atmanın sağlığa pek çok faydası varken, kontrolsüz bir şekilde uzun süre gülmek kalp rahatsızlıkları olan kişiler için sağlık riskleri taşımaktadır. Daha fazlası için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?Senior Woman Laughing --- Image by © Steve Prezant/CorbisGülme gazı olarak da bilinen nitrik oksit, geçici bir öfori (aşırı mutluluk hali) duygusu vermesiyle bilinmektedir. Ancak aşırı miktarlarda nitrik oksit solumak bilinç kaybı ve hatta ölüme neden olabilmektedir.Sağlığınız için bol bol gülmelisiniz. Sağlığınızı düzeltmek için verilebilecek en güzel tavsiyelerden biri budur. İçten gelen bir kahkaha stresinizi azaltmak konusunda harikalar yaratabilir. Dünyada sizi güldüren birinin yanında olmak kadar güzel bir şey yoktur. Ancak görülüyor ki, sürekli olarak aşırı derecede gülmek göründüğü kadar iyi olmayabilir.“British Medical Journal” dergisinin son raporunda çeşitli tıbbi koşullardan muzdarip insanlar üzerinde aşırı gülmenin kötü etkileri vurgulanmaktadır. Bu araştırma Birmingham Üniversitesi’nden R.E. Ferner ve Oxford Üniversitesi’nden J.K. Aronson tarafından yürütülmüştür.Aşırı derecede olmayan normal bir gülüş kalp-damar sistemi için faydalıdır. Ancak aşırı derecede gülme kan basıncını oldukça arttırıp, kalp üzerinde çok fazla basınç yaratır. Koroner arter hastalığı ve konjestif kalp yetmezliği gibi tıbbi koşulları nedeniyle sorunlu olan bir kalbin aşırı basınçla başa çıkması mümkün olmayabilir. Ayrıca şiddetli kahkaha kalp hızını da önemli ölçüde arttırmaktadır ve kalp hastalıkları olan kişiler bunu uzun süre tolere edemeyebilir. Basitçe söylemek gerekirse, hasta bir kalbin aşırı kahkaha ile ilişkili artmış kalp hızını sürdürmesi mümkün olmayabilir.Aşırı kahkaha ayrıca serebral anevrizması olan insanlar için ölümcül olabilir. Çok şiddetli gülmek kafa içi basıncı aşırı derecede arttırabilir. Bu aşırı basınç anevrizmanın patlamasına neden olabilir bu da inmeye yol açabilir. Diğer nörolojik bozuklukları olan insanların bile komplikasyonları uzak tutmak için aşırı derecede gülmemeleri tavsiye edilir.-Kahkaha İlişkili Astım:Astım hastası kişilerin aşırı derecede gülmekten uzak durmaları tavsiye edilir. Bir çalışmada, hastaların göğüs ağrısı ve öksürük gibi belirtilerinin aşırı gülme ile kötüleştiği fark edilmiştir. Ancak kahkaha ile ilişkili astımın tıbbi bir acil durum olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca hastaların astım hastalıkları ile iyi başa çıktıklarında, uzun süre aşırı güldüklerinde sorun yaşamadıkları gözlemlenmiştir. Yani aşırı kahkaha sonucu belirtilerin ortaya çıkması astım hastalığının düzgün yönetilemediği anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yoğun kahkahalar astım ataklarını tetikleyebilir. Aşırı gülmek göğüs kasları üzerine aşırı yük bindirir. Bu nedenle solunum sorunları yaşayan kişilerin aşırı gülmekten kaçınmaları gerekir.-Kahkaha İlişkili Bayılma:Yoğun kahkahalar solunum hızını arttırmaktadır ve bu uzun bir süre için devam ettiğinde örneğin 10-15 dakika süre, bu durum sağlıklı bireylerde bile riskli olabilir. Kahkaha sırasında nefes darlığı yaşayan insanlar bulunmaktadır. Ayrıca kontrolsüz kahkaha nedeniyle bilincini kaybedip baygınlık geçiren insanlar hakkında bazı raporlar bulunmaktadır. Uzmanlar aşırı kahkahanın hiperventilasyona yol açtığını, sağlık riski taşıdığını ama ölümle sonuçlanmasının olası olmadığını söylemektedir.-Kahkahadan Ölümler:Gülmekten ölen insanlar ile ilgili bazı raporlar bulunmaktadır. Örneğin 1989 yılında Danimarkalı odyolojist, Ole Bentzen bir soygun-komedi filmi izlerken kontrol edilemeyen bir kahkaha krizine girmiştir. O kadar aşırı güldü ki kalp hızı aşırı derecede arttı. Kalp hızı dakikada 250 ile 500 kalp atışına ulaştı. Bu da sonuç olarak kalbinin durmasına neden oldu.Başka bir örnek ise 1975 yılında, İngiltere’den Alex Mitchell popüler bir İngiliz komedi dizisinin bölümlerini izlerken kontrol edilemeyen bir kahkaha krizine girmiştir. Neredeyse 25 dakika boyunca çok şiddetli bir şekilde gülmüş ve nefessiz kalmıştır bu da kalp yetmezliğine yol açmıştır. Daha sonra, Alex’te uzun QT sendromu denilen nadir görülen bir doğumsal kalp bozukluğu olduğu tespit edilmiştir. Bu hastalık aşırı derecede gülme ile tetiklenip Alex’in ölümüne yol açmıştır.Harvard Tıp Fakültesi Nöroloji Profesörü, Dr. Martin Samuels aşırı üzüntü ve mutluluk duygularının beyinde savaş ya da kaç duygusunu uyardığını düşünmektedir. Savaş ya da kaç durumunda adrenalin gibi kimyasallar vücuda salınmaktadır. Çok fazla adrenalin sağlık için özellikle de kalp için zararlıdır. Yani duygularımızla kontrollü bir şekilde baş edebilmek önemlidir.Altta yatan hastalıklar gibi faktörler kahkaha sonucu nefes sorunlarına yol açabilmektedir. Uzun süre kontrolsüz gülmek ölüme neden olmasa da, nefes daralmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle ciddi bir sağlık sorununuz varsa, biraz daha dikkatli olmanız gereklidir. Sonuç olarak uzun süre kontrolsüz bir şekilde gülmek riskli olsa da bu gülmekten kaçınmanız anlamına gelmiyor. Hatta sağlıklı bir yaşam sürdürmek için içten gelen kahkahalara ihtiyacımız vardır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/can-you-die-of-laughter.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/gulmekten-olmek-mumkun-mudur

Gribe yakalanmadan önce eczacınıza danışın!

Gribe yakalanmadan önce eczacınıza danışın!

Kışın kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde grip vakaları da gittikçe artıyor ve hastanelerin acil servisleri grip hastalarıyla dolup taşıyor. Etkin Eczacılık Derneği, koruyucu sağlıkta büyük rol oynayan eczacıların, gribe karşı da en etkili danışma mercilerinden biri olduğunu vurguluyor ve toplumu hem bilinçlenmek hem de hasta olmadan gereken önlemleri almak için eczanelere danışmaya davet ediyor.Etkin Eczacılık Derneği herkesi kış hastalıklarına karşı hazır olmaya ve bilgilenmeye davet ediyor. Öncelikli olarak halk arasında sıkça karıştırılan grip ve soğuk algınlığının farklı hastalıklar olduğunu vurgulayan dernek yetkilileri eczacıların kış hastalıklarından korunma yolları, sonraki adımlarda hastalık halinde neler yapılacağı, hangi durumda doktora başvurulması gerektiği ve söz konusu hastalıklarda antibiyotiklerin yanlış kullanımı konusunda en güvenilir danışma mercilerinden biri olduğunun altını çiziyor.Kış hastalıklarının risk grubunu özellikle çocuklar (okula giden ve 2 yaş altındaki çocuklar) olmak üzere hamileler, yaşlılar, kronik hastalığı olanlar (astım veya diğer akciğer hastalığı, baskılanmış bağışıklık sistemi hastalığı, kronik böbrek, kalp, diyabet hastaları) oluşturuyor. Özellikle bu risk gruplarına dahil olan kişilerin, kış hastalıklarına dair belirtilerin görülmesi halinde doktora başvurması, erken teşhis ve kolay tedavi konusunda büyük önem arz ediyor.Gereksiz antibiyotik kullanımı çok yanlış!Toplumumuzda sık görülen yanlışlardan biri de her kış hastalığı belirtisinde, doktor tavsiyesi almadan bilinçsizce antibiyotik kullanımına başvurmak. Soğuk algınlığı ve gribe virüsler yol açtığını vurgulayan yetkililer, virüslerin antibiyotiklerden etkilenmediğinin altını çizerek, doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanmak gerektiğini belirtti. Ayrıca Etkin Eczacılık Derneği grip ve soğuk algınlığı arasındaki farkı şöyle özetledi:Hastalıktan korunmak için bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerekiyorGüçlü bir bağışıklık sistemi hastalıktan korunmanın en temel yolu. Bunun için 8 saat uyumak, dengeli beslenmek, stresten kaçınmak, sigaradan uzak durmak ve bağışıklık sistemini desteklemek gerekiyor. Ayrıca uzmanlar elleri sık sık yıkamayı, bulunulan ortamı havalandırmayı, hasta kişilerle temastan kaçınmayı ve risk grubundakilerin gribe karşı aşılanmasını tavsiye ediyor. Dernek ayrıca aşağıdaki durumlarda doktora başvurmak gerektiğini vurguluyor:·         Hamileyseniz·         Belirtiler 10 günden fazla sürerse (çocuklar için 5 gün, 1 yaş altı için beklemeden)·         Ağrı kesicilerle geçmeyen baş- boğaz-kulak ağrısı varsa·         Tüberküloz, romatizmal ateş, böbrek ve kalp hastalığınız varsa·         Ciddi göğüs ağrısı ve soluk alma problemi varsa,·         Koyu kıvamlı, yeşil ya da kanlı balgamlı öksürük varsa,·         Boynun iki tarafında ya da arkasında şişmiş, sert ağrılı kitleler hissediliyorsahttp://www.medical-tribune.com.tr

http://www.ulkemiz.com/gribe-yakalanmadan-once-eczaciniza-danisin

Beyin tümörünün 6 habercisi

Beyin tümörünün 6 habercisi

Beyin tümörlerinin habercileri nelerdir, diğer hastalıklardan nasıl ayırt edilebilir ve nasıl tedavi edilebilir? beyintumorTüm bu soruların yanıtlarını Alman Hastanesi Beyin, Omurilik ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Osman Arıca verdi…Yeni doğan çocuklar dahil olmak üzere tüm yaş dönemlerinde rastlanabilen beyin tümörleri, orta yaş sonrası özelikle kanserli hastaların büyük bölümünde kanserin yayılması sonucu yaygın olarak görülebiliyor. Beyin tümörlerin yaklaşık üçte ikisi bu şekilde beyine sıçrama sonrası görülür. BEYİN HAKKINDA BİLMEDİĞİNİZ HER ŞEYBeyin tümörleri için en önemli ayırt edici nokta ise bu ağrıya mide bulantısı ve kusmanın eşlik etmesi oluyor. Ancak her hastalıkta olduğu gibi beyin tümörlerinde de erken teşhis kuşkusuz hem çoğu zaman hastaların hayatını kurtaran bir faktör olurken, hem de yaşam konforunu büyük ölçüde etkileyebiliyor.Beyindeki tümörün yerleşim yerine göre şikâyetler değişebilir. Peki, beyin tümörlerinin habercileri nelerdir, diğer hastalıklardan nasıl ayırt edilebilir ve nasıl tedavi edilebilir? Tüm bu soruların yanıtlarını Alman Hastanesi Beyin, Omurilik ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Osman Arıca verdi…BEYİN TÜMÖRLERİ HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR? Beyin tümörleri yeni doğan çocuklar dahil olmak üzere tüm yaş dönemlerinde görülürler. Orta yaş sonrası özellikle kanserli hastaların büyük bir bölümünde kanserin yayılması ile beyinde tümör ortaya çıkabilir.BEYİN TÜMÖRLERİNİN OLUŞUMUNUN SEBEBİ NEDİR? Beyin tümörlerinin kesin sebebi henüz bilinmemekle birlikte kalıtımın, çevre kirliliği gibi birçok faktör bu konuda suçlanmaktadır. Erken teşhisin önemi nedir? Beyin tümörlerinin erkenden teşhis edilebilmesi çoğu kez hastanın hayatını ve yaşam kalitesini etkilemektedir. Bunun için hastanın bedeninde olan değişiklikleri erkenden fark edebilmesi ve vakit kaybetmeden hekime başvurması gerekmektedir.BEYİN TÜMÖRÜNÜN ERKEN BELİRTİLERİ NELERDİR?BAŞ AĞRISIBeyninde tümör olan hastaların bir kısmında baş ağrısı görülür. Bu ağrı genellikle son birkaç aydır ortaya çıkmıştır ve gittikçe şiddetlendiğini ifade eder hastalarımız.SARA NÖBETLERİ (EPİLEPSİ) Bilinç kaybı olarak ya da olmaksızın istem dışı kasılmalar, titremeler gelişebilir. Özellikle 20 yaş sonrası ortaya çıkan bu tarz nöbetler aksi ispatlanana kadar beyin tümörüne bağlı olduğu düşünülerek araştırılmalıdır.ÇİFT GÖRME VE GÖRME BULANIKLIĞIBaş ağrısı ile birlikte veya baş ağrısı olmaksızın ortaya çıkan çift görme, bulanık görme, görmenin azalması beyin tümörlerinin belirtilerindendir.KONUŞMA BOZUKLUĞU Konuşamama, anlama güçlüğü, konuşurken yanlış kelime ifadeleri ya da sarhoşvari konuşma keza beyin tümörlerinin bulgusu olabilir.MAHMUREKaynak: http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/beyin-tumorunun-6-habercisi

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon; evet gerçekten de nedir depresyon? Artık herkes “Depresyondayım” diyor. Aslında depresyon, temel belirtileri  isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Hastalığın üzerine basarak söylemek gerekirse, bir beyin bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır.Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler. Uzm. Dr. Oğuz TAN   Uzm. Psk. Zehra EROLDepresyon TürleriTüm depresyon türleri aynı değildir. Aynı zamanda klinik depresyon olarak bilinen majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.Majör Depresif Bozukluk nedir?Majör depresif bozukluk belirtileri şunlardır:•Çalışamama•Uykusuzluk•Yemek yiyememe•Bir zamanlar keyif alınan aktivitelerden artık zevk alamama•Depresif ruh hali•Çevrede gelişen olaylara karşı ilgisiz kalmaMajör depresyon veya klinik depresyon, normal günlük yaşamınızı engelleyebilir. Depresif semptomlar ıstıraba veya fonksiyon bozukluğuna sebep olur. Klinik depresyonda belirtiler kendiliğinden oluşur, ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı ya da hipotiroit gibi tıbbi durumlar sonucu ortaya çıkmaz.Kronik Depresyon veya Distimi nedir?Kronik depresyon veya distimi uzun süredir devam eden (iki sene veya daha fazla) depresif ruh halidir. Kronik depresyon majör depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..Atipik Depresyon nedir?Atipik depresyonun belirtileri şunlardır: Aşırı yeme, aşırı uyuma, yorgunluk, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet, olaylara karşı verilen reaksiyon olarak kötüleşen veya iyileşen ruh hali. Sıradan depresyonda ise yaygın üzüntü dikkati çeker.Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon nedir?Bipolar bozukluk -bazen manik depresyon olarak da adlandırılır- klinik depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen karmaşık bir ruh hali bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II. Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişi vardır.Mevsimsel Depresyon diğer depresyon türlerinden ne kadar farklıdır?Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılan mevsimsel depresyon, her sene aynı zamanda oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. “Kış sıkıntısı” veya “kapalı yerde kalma sıkıntısından” daha fazla şey ifade eder. Bunun nadir bir türüne “yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.Psikotik Depresyon ciddi bir şey midir?Psikotik depresyonda, psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer semptomlarına depresyon semptomları eşlik eder. Psikotik depresyonla gerçeklikten kopulur. Hastalar halüsinasyon ve sanrılar deneyimler.Postpartum (doğum sonrası) Depresyon nedir?Yeni anne olanların % 75’i “bebek melankolisi” çeker. Fakat 10 anneden birinde postpartum depresyon adı verilen daha ciddi bir durum gelişir. Anne doğumdan sonraki bir ay içinde majör depresif dönem yaşadığı zaman postpartum depresyon tanısı konur. Ne tür depresyon semptomu gösterirseniz gösterin, doktorunuzla konuşmak önemlidir. Doğru bir tıbbi teşhis ve etkili bir tedavi depresyonla başa çıkmanızı sağlar.Majör Depresyon (Klinik Depresyon)Mutsuz ve umutsuz mu hissediyorsunuz? Klinik depresyon olarak bilinen majör depresyonunuz olması muhtemeldir. Majör depresyonu olanlar derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içindedir. Majör depresyonda, çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve arkadaşlar ve aktivitelerden zevk almanızı zorlaştıran semptomlara sahip olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya gelebilir.Majör veya klinik depresyon nedir?İnsanların çoğu hayatlarında bir yere kadar üzgün veya kötü hissedebilir. Fakat klinik depresyonda günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olunur, DSM-IV’e göre -ruhsal sağlık durumlarına tanı koymakta kullanılan kılavuz- majör depresyonla beraber başka belirtilere de sahip olabilirsiniz. Bu belirtiler aşağıdakileri içerebilir:•Hemen hemen her gün yorgunluk veya enerji kaybı•Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu•Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık•Hemen hemen her gün insomnia (uykusuzluk) veya hipersomnia (aşırı uyuma)•Hemen hemen her gün hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması (anhedoni [haz yitimi•Psikomotor ajitasyon veya retardasyon (huzursuzluk veya yavaşlama)•Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil)•Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5’inden fazla bir değişiklik)Durumunuzun majör depresyon olarak görülmesi için, belirtilerinizden biri ya depresif ruh hali ya da ilgi kaybı olmalıdır. Belirtiler hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.Kimler majör depresyon riski altındadır?Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Cemiyeti’nin bildirimlerine göre, majör depresyon Birleşik Devletler’deki 18 yaş üstü nüfusun % 6.7’sini etkilemektedir. Toplamda, % 20-25 arası hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon devresi geçirmiştir. Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler.Kadınlar daha yüksek depresyon riski mi altındadır?Kadınlar erkeklerden yaklaşık iki kat fazla majör depresyona sahiptir. Buluğ çağı, menstruasyon, hamilelik, düşük ve menopoz esnasında kadınlarda hormonal değişikliklerin majör depresyon riskini arttırdığı düşünülür. Majör veya klinik depresyon riskini arttıran diğer faktörler arasında evde veya işte artan sorumluluklar vardır. Çocuklarla, kariyerle, bağlılıklarla uğraşmak ve yaşlı anne veya babanın bakımıyla uğraşmak majör depresyon riskini arttırabilir. Tek başına çocuk büyütmek de riski arttıracaktır.Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir?Erkeklerde depresyon bildirimi daha azdır. Klinik depresyondan mustarip erkeklerin yardım istemesi veya deneyimleri hakkında konuşmaları bile düşük bir olasılığa sahiptir. Erkeklerde depresyon işaretleri; asabiyet, öfke, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır. Duygularını bastırmaları, hem evde hem de dışarıda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Majör depresyon hastalıklara, intihara ve hatta cinayete bile yol açabilir.Majör depresyonu ne tetikler?Herkesin bir klinik depresyon tetikleyicisi yoktur. Bununla beraber bazı genel majör depresyon tetikleyicileri şunlardır:•Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü•Sosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi•Büyük yaşamsal değişiklikler—taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik•Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma•Fiziksel, seksüel veya duygusal istismarBazı ailelerde majör depresyon nesilden nesile geçer. Bununla beraber aile geçmişinde depresyon olmayanlarda da majör depresyon görülür.Majör depresyon nasıl teşhis edilir?Bir sağlık uzmanı -doktorunuz veya bir psikiyatrist- tam bir tıbbi değerlendirme yapacaktır. Uzman sizin ve ailenizin psikiyatrik geçmişi hakkında sorular soracaktır. Muhtemelen bir depresyon görüntüleme testi de yapabilirsiniz. Kan testi, röntgen veya diğer laboratuvar testleri majör depresyona tanı koyamaz. Bununla beraber, doktorunuz depresyon belirtileri gösterebilecek başka bir durum olup olmadığına açıklık getirmek için bazı kan testleri isteyebilir. Örneğin, hipotiroidizm depresyonla benzer belirtilere sahiptir. Alkol kullanımı veya bağımlılığı, bazı ilaçlar, felç veya yasa dışı ilaçların kullanımı da depresyon belirtilerine neden olabilir.Majör depresyon nasıl tedavi edilir?Majör veya klinik depresyon ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doktorunuz muhtemelen size antidepresan reçetesi yazacaktır. Aynı zamanda bir konuşma terapisi olan psikoterapiyi de önerecektir. Bazen antidepresanın etkisini arttırmak için diğer ilaçlar da ilave edilir. Belirli ilaçlar bazı insanlara daha yararlıdır. Doktorunuzla beraber yaşam tarzınıza uyan bir tedavi bulmak için konuşmak önemlidir. Doktorunuzun sizin için hangisinin daha iyi olacağını anlaması için farklı ilaçları farklı dozlarda denemesi gerekebilir. İlacın yetersiz olduğu zamanlarda, depresyon için başka tedavi yolları da vardır; Elektrokonvulsif Terapi gibi, buna EKT veya şok terapi de denir.Majör depresyon önlenebilir mi?Bir kez bir majör depresyon dönemi yaşadıysanız, bir sonraki için yüksek risk altındasınızdır. Bir başka depresyon dönemini önlemenin en iyi yolu, tetikleyicilerin veya majör depresyon sebeplerinin bilincinde olmaktır. Ayrıca majör depresyon belirtilerini bilmek ve bu belirtilerden herhangi biri sizde varsa erkenden doktorunuzla konuşmak oldukça önemlidir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/depresyon-nedir-depresyon-turleri-nelerdir

Sosyal Fobi – Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir ?

Sosyal Fobi – Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir ?

Sosyal fobi adı da verilen sosyal anksiyete bozukluğu, kişinin sosyal durumlara karşı aşırı ve akıl almaz derecede korku duyduğu bir tür anksiyete rahatsızlığıdır. Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme ve yargılanma korkusundan kaynaklanır.Sosyal fobisi olan kişi hata yaparak başkalarının önünde rezil olacağından veya utanç duyacağından korkar. Belki de korku sosyal beceri eksikliği veya başkalarının önünde yaşanan bir deneyimle kötüleşebilir, anksiyete patik atağa dönüşebilir. Korkunun bir sonucu olarak, kişi aşırı sıkıntı içinde bazı sosyal durumlara katlanır veya hepsinden kaçınabilir. Sosyal fobisi olanlar henüz gerçekleşmemiş olaylar nedeniyle günlerce hatta haftalarca korku çekerler. Sosyal fobisi olanların çoğu korkusunun yersiz olduğunu bile bile bunun üstesinden gelemez. Sosyal durumlar ve diğerlerinin negatif fikirleri hakkında yanlış inançlara sahiptirler. Tedavi edilmeyen sosyal fobi kişinin okul, iş, sosyal aktiviteler ve ilişkiler de dahil olmak üzere günlük rutinini bozabilir. Topluluk önünde konuşmak gibi belirli durumlardan korkarlar. Fakat çoğunlukla tek korkuları yoktur, birçok sosyal durumdan rahatsız olurlar. Anksiyeteyi tetikleyen diğer durumlar şunlardır:•Başkalarının önünde yemek veya içmek•Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak•Dikkatin odağı olmak•Buluşmak veya bir partiye gitmek gibi insanlarla etkileşime girmek•Toplulukta soru sormak veya rapor vermek•Umumi tuvaletleri kullanmak•Telefonda konuşmakSosyal anksiyete panik, obsesif-kompülsif bozukluk ve depresyon gibi diğer zihinsel rahatsızlıklarla bağlantılı olabilir. Gerçekten de çoğu insan doktora sosyal fobi belirtileri nedeniyle değil de diğer rahatsızlıklar yüzünden gider.Sosyal fobi belirtileri nelerdir?Sosyal anksiyete rahatsızlığı olan çoğu insan bir şeylerin ters gittiğinin farkındadır, fakat bu hissi bir hastalık işareti olarak görmez. Belirtiler şunlardır:•Sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete•Sosyal durumlardan kaçınma•Kafa karışıklığı, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi, mide ekşimesi ve ishal gibi anksiyete belirtileriÇocuklar ağlayarak, ebeveyne yapışarak veya öfke nöbetiyle anksiyetelerini ifade edebilirler.Sosyal anksiyeteye ne sebep olur?Bilinen tek bir sebebi yoktur. Araştırmacılar biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bu fobinin gelişiminde rol oynadığını ileri sürmektedir.•Biyolojik: Sosyal anksiyete serotonin dengesizliğiyle ilişkili olabilir. Serotonin bir nörotransmiterdir. Nörotransmiterler, sinir hücreleri arasındaki haberleşmeye yardımcı olan kimyasallardır. Eğer dengeleri bozulursa, bilgiler beyinde gerektiği gibi iletilmez. Bu da stresli durumlarda beynin reaksiyonunu değiştirebilir, örneğin anksiyeteye sebep olabilir. Sosyal anksiyete genetik de olabilir.• Psikolojik: Sosyal fobinin gelişimi geçmişte gerçekleşmiş utanç verici veya küçük düşürücü bir olay sonucu gerçekleşmiş olabilir.•Çevresel: Sosyal anksiyete bozukluğu olanlar başkalarının davranışlarının sonucunda başlarına geleni (örneğin; alay konusu olma gibi) gözlemleyerek bu fobiyi geliştirmiş olabilirler. Ayrıca ebeveynleri tarafından aşırı korunmuş çocuklar normal gelişim sürecinde öğrenilen bazı sosyal becerileri yeterince geliştiremeyebilirler.Sosyal fobi tanısı nasıl konur?Eğer sosyal anksiyete belirtileri varsa, doktorunuz sorular sorarak tıbbi geçmişinizi değerlendirecek ve tam bir fiziksel muayene yapacaktır. Böylece herhangi bir fiziksel rahatsızlığın bu belirtilere sebep olup olmadığını anlayacaktır. Fiziksel bir rahatsızlık bulmadığı taktirde, sizi psikiyatrist veya psikoloğa yönlendirecektir. Psikiyatrist ve psikologlar özel olarak dizayn edilmiş testlerle anksiyetenizi değerlendirecektir. Tüm bunların sonucunda belirtilerinizin sosyal anksiyete rahatsızlığına uyup uymadığına karar vereceklerdir.Sosyal fobi nasıl tedavi edilir?Sosyal fobi, çoğunlukla doğru tedaviyle tamamen iyileştirilebilir bir rahatsızlıktır. En etkili tedavi bilişsel-davranış terapisidir. İlaç tedavisi de belirtilerin azalmasına sebep olarak bilişsel-davranış terapisini daha etkili hale getirebilir.•Bilişsel-davranış terapisi: Bu terapinin amacı kişinin düşüncelerini daha akılcı bir yere yönlendirmek ve daha önceden anksiyeteye sebep olmuş durumlardan kaçınmasını engellemeye yardımcı olmaktır. Kişinin anksiyete belirtilerini tetikleyen durumlara karşı farklı reaksiyon vermesini öğretir. Terapi sistematik duyarsızlaştırmayı veya korkulan duruma gerçek hayatta maruz kalmayı içerebilir. Sistematik duyarsızlaştırmada kişi ürkütücü durumu hayal eder ve korkularıyla güvenli ve rahat bir çevrede başa çıkmayı öğrenir (örneğin terapistin ofisi). Gerçek hayatta maruz kalmada ise; terapistin desteğiyle kişi aşamalı olarak kendisi için ürkütücü olan durumla karşı karşıya gelir.•İlaç tedavisi: Bazı antidepresanlar, sakinleştiriciler (benzodiazepinler) ve beta-blokerler belirli anksiyete belirtilerini hafifletmek için kullanılabilir.Özsaygının ve sosyal becerilerin geliştirilmesi için danışmanlık ve nefes egzersizi gibi rahatlama teknikleri de sosyal fobiyle başa çıkmada kişiye yardımcı olabilir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/sosyal-fobi-sosyal-anksiyete-bozuklugu-nedir-

Kadında stres daha fazla

Kadında stres daha fazla

İngiltere’de sağlık çalışmaları gerçekleştiren Stroke Association ve Siemens’in 2 bin kişi üzerinde yaptığı araştırmada, yaklaşık olarak her 5 kadından birinde “kontrolsüz stres” belirlendi. Bu oran erkeklerde daha düşük; 10 erkekten birinde kontrolsüz stres tespit edildi.Çalışan ev kadınları hastalıkların hedefi İngiltere’de yapılan yeni bir araştırmada, hem ev hem de işte çalışarak ‘çifte vardiya’yapan kadınların erkeklere oranla stresin yol açtığı rahatsızlıklar daha çok yakalandıklarını ortaya koydu. Daily Mail’in haberine göre, 4 yıl süren araştırmada, stresin klasik belirtileri olan sırt ve boyun ağrılarının kadınlarda daha şiddetli görüldüpünü ortaya koydu. Lancester Üniversitesi’nden Prof. Cary Cooper, hemen her gelişmiş ülkede kadınların “çifte iş” yaptıkların belirterek “Bir erkek gibi işe gidiyorlar fakat aynı zamanda evdeki esas işi de onlar yapıyor. Dolayısıyla bu iki görevin baskısını çekiyorlar” dedi.Akademisyenlerden Anna Grimby-Ekman, öğrenci grubundaki sonuçların kendilerini şaşırttığını çünkü böylesine genç bir grupta hem erkek hem de kadınlarda boyun ağrısının eşit olacağını düşündüklerini söyledi.REUTERShttp://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/kadinda-stres-daha-fazla

Tetanoz Nedir ?

Tetanoz Nedir ?

Tetanoz ya da Kazıklı humma, gram-pozitif, anaerobik bir basil olan Clostridium tetani bakterisinden ileri gelen ve çizgili kaslarda uzun süreli sertleşme ve kasılmayla belirginleşen toksik ve ölümcül bir enfeksiyon hastalığıdır.Tetanoz aşısı, boğmaca ve difteri aşılarıyla birlikte yapılır. Bu aşı DBT (difteri-tetanoz-boğmaca) olarak bilinir. Doğumdan sonraki ikinci aydan başlayarak üç doz yapılan aşı, ilkokul döneminde üç doz olarak tekrarlanırken ortaokul ve yirmili yaşların başında bağışıklığı güçlendirmek için yeniden uygulanmalıdır. İnsanlar en çok açılan yaralara temas eden paslı bir aletin bu hastalık mikrobunu bulaştırdığını düşünse de hayvan ve insan dışkısı ile karışmış toprağa temasla, yanıklarla ve nadiren cerrahi operasyonlar esnasında bulaşması dünya üzerinde çok sık görülür. Ayrıca tetanoz mikrobu havada ve suda da görülür. İnsandan insana ancak hastalık mikrobunu taşıyan açık yarayla teması halinde bulaşır ve hayvan ısırıklarıyla bulaşması sık rastlanmasa da görülen bir durumdur.Tetanozun en rahat gelişebileceği ortam oksijensiz bölgeler ve vücuttaki açık yaralardır. Bir insan üzerinde gelişme süresi 5-10 gün sürerken bu süre bazı durumlarda 2 gün ile 2 ay arasında değişebilir.Toprakta yaşayan Clostridium tetani, derideki bir yara, çizik vb (portantre) aracılığıyla organizmaya girmesinden kaynaklanan hastalıkta, giriş noktasında üreyen basilin çıkardığı toksinlerin organizmanın her yanına dağılması sonucunda 8-16 gün süren kuluçka döneminin ardından, önce çene kaslarında görülen ağrılı kas kasılmaları (çene kilitlenmesi) bütün vücuda yayılır. Tedavi edilmezse çok ağrılı kasılma nöbetleriyle sürer ve ölümle sonuçlanır.Clostridial etkenler oluşturdukları hastalık tablosuna göre üçe ayrılır. Bunlar:EnterotoksikHistotoksikNörotoksik'tirler. Tetanos nörotoksik tipte bir infeksiyondur.Tetanoz' un BelirtileriTetanozun belirtileri, tetanoz bakterisinin toksininin (zehirinin) merkezi sinir sistemi üzerindeki etkisi ile ortaya çıkar. Tetanozun en sık görülen şeklinde ilk belirti çene kitlenmesidir. Daha sonra ense sertliği, yutma güçlüğü ve karın kaslarında sertleşme, kasılma görülür. Diğer bulgular ateş, terleme, kan basıncı artışı ve kalp hızında artıştır. Sıklıkla kas kasılmaları ve spazmlar oluşur ve dakikalarca devam eder, haftalarca sürer. Eğer kişi iyileşirse bu aylar alabilirtetanozYeniden canlandırma ortamında, kasılmaları ve nöbetleri önlemek için yüksek dozda uyuşturucu verilmesine, hastanın tedavi komasına sokulup solunumunun yeniden canladırılmasına dayanır.Paslı yüzeylere temas etmeme.Yaraların antiseptik solüsyonlarla temizlenmesi.Kapalı ortam oluşturabilecek yaraların hidrojen peroksit (Oksijenli su) ile dezenfeksiyonu.

http://www.ulkemiz.com/tetanoz-nedir-

Akciğer kanseri nedir ? <b class=red>Belirtileri</b> Nelerdir ?

Akciğer kanseri nedir ? Belirtileri Nelerdir ?

Akciğer kanseri, akciğer dokularındaki hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı bir hastalıktır. Bu kontrolsüz çoğalma, hücrelerin çevredeki dokuları sararak veya akciğer dışındaki organlara yayılmaları ile (metastaz) sonuçlanabilir. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) raporuna göre akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1,3 milyon ölüme neden olmaktadır.Ölüm oranı (mortalitesi) oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak alttiplerinde ve kadınlarda görülme oranlarında değişimler olmuştur. Akciğer kanserinin en sık nedeni uzun süreli olarak tütün dumanına maruz kalmak olmakla beraber, tüm akciğer kanserli hastaların %15'e ulaşan bir oranı sigara içmeyenlerden oluşmaktadır. Akciğer kanseri birçok faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu nedenler arasında; genetik faktörler, radon gazı, asbest ve hava kirliliği gibi faktörler sorumlu tutulmaktadır.Akciğer kanserinin belirtileri hastalığın nerede başladığına, nasıl yayılmış olduğuna, ve vücudun hastalığa tepkilerinin varlığına bağlı olarak fark edebilir. En sık görülen belirtileri, nefes darlığı (dispne), öksürme (kanlı öksürme da dahil) ve kilo kaybıdır. Bu belirtiler sadece akciğer kanserine özgü olmadıklarından hastaların tanı almaları gecikebilir. Akciğer kanseri, göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile görülebilir. Kesin tanı, biyopsi ile konmaktadır. Biyopsi genelde bronkoskopi veya BT-yardımlı biyopsi ile yapılır. Tedavi ve prognozu belirleyen faktörler; kanserin histolojik tipi, kanserin evresi, ve hastanın genel performans durumudur. Akciğer kanserinin birçok histolojik alttipi olmasına karşın, klinikte genellikle küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olmak üzere iki başlıkta incelenir, çünkü tedavide izlenecek yolu bu gruplandırma belirler. Küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi tercih edilirken, küçük hücreli dışı kanserlerde ilk tercih cerrahidir.Akciğer kanserinin görülme oranı yaşla artar, genelde 50-70 yaşlarında görülür. Akciğer kanserinin erken evrelerde beş yıllık sağkalımı %60-70 iken, ileri evre olgularda bu oran %5'in altına düşmektedir. Tüm alttipler ve evreler göz önüne alındığında, tedavi ile beş yıllık sağkalım oranı %14'türTüm kanser türleri arasında en ölümcül kanser türü olan akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür, ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1.3 milyon ölüme neden olmaktadır. Bununla beraber ABD'de hem kadın hem de erkeklerde ölüme sebep olan kanser türleri arasında 1. sıradadır. Günümüzde akciğer kanseri, ABD'de kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanser türleri arasında en önde gelenidir ve meme kanseri, yumurtalık ve yumurtalık tüpü kanserleri toplamından daha yaygındır. Ancak ABD'de sigara içiminin azalması ile akciğer kanseri sıklığı da azalmaya başlamıştır. Buna karşılık Türkiye'de sigara içimi arttığı için artmaya devam etmektedir. Ancak, başka yönlerden sağlıklı olan ve hayatı boyunca sigara kullanmamış olan insanlar da akciğer kanserine yakalanabilmektedir.Akciğer kanseri, 20. yüzyılın başlarında nadir bir hastalık iken, bugün her iki cinsiyette de kanserden ölümlerinin başında yer almaktadır. Mortalitesi oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak histolojik alttiplerinin oranında değişiklik yaşanmış ve kadınlar sigara kullanımının zamanla artmasının sonucunda kadınlarda görülme sıklığında artma gözlenmiştir. Tarihsel olarak çoğunlukla erkeklerde görülen bu kanser türü zaman içinde meydana gelen sosyolojik değişiklikler sonucunda, kadınların da sigara kullanma alışkanlıklarının artması sonucunda kadınlarda bu kanser türünün görülme sıklığı artmıştır.Akciğer kanserinin küresel insidans artış hızı yılda %0,5 iken, özellikle kadınlarda her yıl %4,1 artış söz konusudur. Gelişmiş ülkelerde önceleri kanserden ölümlerin %34'ünden akciğer kanserleri sorumlu iken, günümüzde %28'inden sorumludur. Bu azalmaların nedeni gelişmiş ülkelerde sigara kullanımında belirgin azalma ve sigara içeriğinde yapılan değişikliklere bağlanmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanımında azalma olmaması bilakis artması sonucunda hem erkeklerde hem de kadınlarda tüm kanser ölümleri içinde önemli yerini korumakta ve belirgin artış gözlenmektedir.Türkiye'de de akciğer kanserine sık rastlanmaktadır. Ancak Türkiye'de kanserli hasta verilerinin toplanmasındaki sorunlar sebebiyle, bu konuda istatistik sonuçlarının güvenilirliği azdır. Verilerin yetersizliği, çeşitli araştırmalarda çelişkili sonuçlar bulunmasına sebep olmakta bu da akciğer kanserinin sıklığı ve yaygınlığı konusunda sağlıklı bilgi edinmeyi engellemektedir. Örneğin, Sağlık Bakanlığı Kanser Kontrol ve Kanser İstatistiği Kurumu'nun verilerine göre, 1999 yılı akciğer kanseri insidansı sadece 14,2/100.000'dir (erkeklerde 7,8/100.000, kadınlarda 1,2/100.000). Bu verilere göre, akciğer kanseri erkeklerde en sık görülen kanser türüyken, kadınlarda 6. sırada yer almıştır. Bununla beraber İzmir'de 1993-94 yıllarını kapsayan bir araştırmada, akciğer kanseri insidansı 61,6/100.000 bulunmuştur. Bu sonuca göre Türkiye, dünyada akciğer kanseri insidansı en yüksek ülke olarak kabul edilebilir.T.C. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 1983-89 yılları arasında Türkiye'de kanser insidansı 32/100.000 olarak hesaplanmış, bunun %26'lık bölümü ise aynı zamanda en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri vakaları oluşturmaktadır. 1991-1992 verilerine göre solunum sistemi kanserlerinin oranı, tüm kanserler içinde %43 olarak bulunmuştur. Yine aynı verilere göre yapılan tahminlerde, Türkiye'de gerçek kanser insidansının 120-130/100.000 civarında olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de akciğer kanserinin bölgelere göre görülme sıklığı sırayla; Akdeniz Bölgesi %41, Ege Bölgesi %39,5, Marmara Bölgesi %26,9, İç Anadolu Bölgesi %23, Doğu Anadolu Bölgesi %21, Güneydoğu Anadolu Bölgesi %18,2 oranındadır. Türkiye'de, akciğer kanserinden ölüm oranını da kesin olarak bilinmemekle beraber, her yıl tütün ile ilgili hastalıklardan 35.000 kişinin kaybedildiği düşünülürse, yaklaşık 25.000 kişinin akciğer kanserinden öldüğü tahmin edilmektedir Akciğer Kanseri Belirti ve bulgularıAkciğer ve bronş sisteminin ağrı duyusu içermemesi ve ilk semptom olan öksürüğün sigara içenler tarafından bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilmemesi nedeniyle, akciğer kanseri vakalarının tanısı çoğunlukla ileri evrelerde konulmaktadır. Semptomlar tümörün lokal büyümesine bağlı olabileceği gibi metastatik hastalığa veya metastatik olmayan kanserli hücrelerin vücudun diğer dokularına dolaylı etkilerine (paraneoplastik sendromlara) bağlı olabilir.Akciğer Kanseri SemptomlarıAkciğer kanserinin semptomları birincil (primer) tümör tipine, tümörün göğüs kafesi içinde (intratorasik) dağılımına yayılımına, metastazlara veya paraneoplastik sendromlara bağlı olarak ortaya çıkar. American Thoracic Society (ATS) ve European Respiratory Society'nin (ERS), çeşitli araştırmaların verilerine göre yaptığı ortak araştırmaların sonucunda; öksürük %8-75, kilo kaybı %0-68, nefes darlığı (dispne) %3-60, göğüs ağrısı %20-49 ve öksürükle kan tükürme (hemoptizi) %6-35 oranlarında görülebilmektedir.Tanı konan hastaların %10 ile 25'e varan oranlarda asemptomatiktir yani herhangi bir semptom göstermez. Böyle hastalarda kanser tanısı, tesadüfen çekilen akciğer röntgeni veya bilgisayarlı tomografide saptanan soliter pulmoner nodüllerin incelenmesiyle tanı konmaktadır. Kanserin büyümesi ve akciğer dokusuna yayılması sonucunda öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum (wheezing), göğüs ağrısı, hemoptizi semptomları görülür. Akciğer kanserinin metastazları ise yayılım gösterdiği organa bağlı olarak bulgu verir. Bu kanserin, beyine yaptığı metastaz nörolojik semptomlara neden olurken, kemiğe metastazıyla ağrı şikayetleri görülür. Tümör hücrelerinden salınan hormonlara dolaylı olarak paraneoplastik sendromlar gelişebilir. Çeşitli hormonların salınımı sonucunda, salınan hormona bağlı olarak çeşitli bulgular görülebilir. Ayrıca akciğer kanserli hastaların çoğunda kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk gibi nonspesifik (özgül olmayan) semptomlar bulunabilir.Semptomlar, primer tümörlerin lokalizasyonuna göre değişebilir. Bronş içi (endobronşial) merkezi tümörlerde daha çok öksürük, nefes darlığı, hemoptizi; çevresel olanlarda ise sıklıkla plevra kaynaklı göğüs ağrısı ve dispne gibi semptomlar görülür. Bununla beraber hastaların %5-10'nda hiç semptom olmayabilir.Akciğer kanserine bağlı ortaya çıkan semptomlar primer tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, tümörün yayılım yeri ve yayılma derecesi gibi parametrelere göre çeşitlilik gösterebilir. Nefes darlığı genellikle merkezî yerleşimli tümörlerin, bronş içi havayolu tıkanması ile akciğer hacimlerinin azalmasına; göğüs ağrısı ise akciğer çevresi tümörlerde plevra veya göğüs duvarının istilası, brakial pleksusa sızma ve tümöral kitlenin büyümesine bağlıdır. Öksürük merkezî yerleşimli olan tümörlerde çevresel olanlara göre daha sıktır ve havayollarının tıkanması, sıkışması, tümörün içine sızması ve enfeksiyonlarına bağlıdır. Hışırtılı solunum (wheezing) veya stridor hava yolu (trakea veya ana bronş) kısmî tıkanması ile meydana gelir. Ses kısıklığı, özellikle merkezi tümörlerde rekürren larengeal sinir tutulumu ile ilgili; yutma güçlüğü (disfaji) ise, özefagus sıkışması ile ilgili olarak ortaya çıkar. Ayrıca akciğer kanserinde nonspesifik bir bulgu olan ateş; obstrüktif (tıkanmalı) pnömoni ve karaciğer metastazları ile ilgili olup, sıklıkla pürülan (irinli) balgam ve hemoptizi ile birliktedir.Görülen belirtiler sıklıkla birincil tümörün sebep olduğu belirtilerdir. Birincil tümöre bağlı belirtilere; göğüs ağrısı, öksürük, dispne, hemoptizi örnek verilebilir. Bununla beraber hastaların %40'ında göğüs kafesi içi (intratorasik) yayılıma bağlı semptomlar görülür. İntratorasik yayılıma bağlı olarak bası yaptığı yerlere göre değişik semptomlara sebep olabilir. Boyundaki sempatik sinirlere bası yaptığında horner sendromu; plevraya doğru yayılım gösterdiğinde plevral efüzyon; özafagusa bası yaptığında özafagiyal belirtiler; superior vena cava tıkanması sonucunda superior vena cava sendromu gibi çeşitli klinik bulgulara neden olabilir. Göğüs kafesi dışı (ekstratorasik) yayılımda ise metastaz yapılan organa göre belirtiler ortaya çıkar. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde ekstratorasik yayılıma bağlı belirtiler görülür. Bunlar arasında; kemik ağrısı, kırıklar, akıl bulanıklığı (konfüzyon), kişilik değişmesi, alkalin fosfataz seviyelerinde yükselme, sınırlı konumlu (fokal) nörolojik hasar, baş ağrısı, bulantı, kusma, ele gelen lenfadenopati, zayıflık, halsizlik, bayılmalar gibi belirtiler bulunmaktadır. Yaklaşık %10 hastada ise paraneoplastik sendrom görülür.Kronik öksürük veya olağan öksürük şeklinde değişiklikNefes darlığı ve nefes almada zorlanmaKanlı balgam çıkarma ve kan tükürmeEgzersiz yapmada zorlanmaGöğüs ağrısıSes kısıklığıKol ve omuz ağrısıYutarken zorlanma ve takıntı hissiKemik ağrısıAnemi (kansızlık)Düzensiz kalp atımlarıLenfadenopatiBaş ağrısı SarılıkCilt ve ciltaltı nodülleriİştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybıHışıltılı solunum (Wheezing)Sık tekrarlayan zatürrelerYutma güçlüğüYüzde dolgunluk ve kızarmaGöğüs kafesi içinde lenf sıvısı birikimiAteşÇarpıntı ve bayılma (senkop)Omuz ve kol ağrısıGöz kapağında düşme, gözün içine çökmesi vb. Paraneoplastik sendromParaneoplastik Sendrom, bir tümör veya tümörün metastazları ile doğrudan ilgili olmayan, ancak tümörün varlığına bağlı olan ve dolayısı ile tümörün çıkarılmasından sonra gerileyebilen belirtilerdir. Tümör hücrelerinin biyolojik olarak aktif bileşenler salgılaması sonucu meydan gelir. Salgılanan etmenlere (hormon gibi) göre çeşitli belirtilere yol açabilirler. Bunlar arasında; kan sodyum miktarının azlığı (hiponatremi), Cushing sendromu, normalin üstünde kan kalsiyumu (hiperkalsemi), erkek göğüsünde normalden fazla büyüme (jinekomasti) sayılabilir.Paraneoplastik sendromlar, küçük hücreli akciğer kanserlerinde genellikle daha fazla görülür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde daha sık görülen paraneoplastik sendromlar arasında, hiperkalsemi ve hipertrofik osteoartropati sayılabilir. Hipertrofik osteoartropati, en sık akciğer adenokarsinomlarına eşlik eder.Akciğer Kanserinde Fiziki bulgularİn situ tümör aşamasında fizik bulgu yoktur, tümör büyüdükçe lokal ve genel bulgular ortaya çıkmaktadır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile birlikte ise fizik muayenede hışıltılı solunum (wheezing), her iki akciğerde dağınık ronküsler ve ekspiryum uzaması gibi bulgular bulunabilir. Herhangi bir lenf bezini tutacak şekilde tümör yayılmış ise tutulan lenf bezleri muayenede elle hissedilebilir. Lenf bezlerine metastaz oranları; hiler %90, bronşial %40-60, skalen %85, supraklaviküler %15-20 ve hiler-mediastinal %50'dir. Muayenede nadir olarak karina düzeyinde ana bronşların daralmasına ikincil stridor, daha derindeki hava yollarında yerleşmiş tümörlerde ise hışıltılı solunum (wheezing) ve yerelleşmiş ronküs duyulur. Radyolojik tetkiklerde tek taraflı atelektazi, pnömoni ve plörezi görülebilir, fizik muayenede de bu patolojilere bağlı bulgular saptanabilir. Bu bulgular, muayenede göğüsün yarısındaki solunum hareketlerinde kısıtlılık, solunum sırasında göğüsteki titreşimlerde artma veya azalma, perküsyonda tok ses, stetoskopla dinlemede (oskültasyonda) solunum seslerinde azalma ve hırıltı (ral) duyulması gibi bulgulardır. Karaciğer metastazı halinde karaciğer büyümesi (hepatomegali) görülebilir. Serebral yayılım varsa, seyrek olarak vücudun tek tarafında duyu azalması (hemiparezi) veya hareketsizlik hemipleji, veya nöropatiye neden olabilir. Vena cava superior sendromu, Horner sendromu bulguları, çomak parmak ve cilt altında nodüller saptanabilir.Akciğer Kanserinin NedenleriTütün ürünleri, endüstriyel ürünler (uranyum, radyasyon, asbest), hava kirliliği, beslenme eksiklikleri kanserin oluşmasında rol alan faktörlerdendir. Son araştırmaların ışığında, akciğer kanseri riskini artıran en önemli faktör kanserojen maddelerin uzun süre boyunca solunumundan kaynaklanmaktadır. Akciğer kanserinin oluşumunda şu faktörler yer alır:Tütün ürünleri (sigara v.b.) kullanımı (% 90'dan daha fazla)Radon (% 10-15)AsbestAkciğerde skar, fibrozisKronik İntertisyel PnömonitisHalojen eterler (klorometileter)İnorganik arsenik RadyoizotoplarHava kirliliğiAğır metallerKromNikelHardal gazıVitamin A ve E eksikliği Moleküler genetik ve patogenezSolunum yolları mukozasının karsinojen etkenlerle uzun süre karşılaşması sonucunda dokularda bir takım değişiklikler olur. Karsinojenler hücre içinde protein, lipid gibi birçok moleküle ve DNA'ya bağlanır. Kronik karsinojen teması ile genetik malzemede hasar oluşur. Bu hasar hücre çoğalmasından sorumlu, c-myc, ras gibi onkogenlerin aktivasyonu ve hücre büyümesini baskılayan Rb, p53 gibi tümör supresör genlerin inaktivasyonuna yol açabilir.Kronik karsinojen maruziyeti sonucunda genetik yapıda hasar oluşmaktadır. Hücre çoğalmasını kontrol eden genlerdeki hasar, kanser oluşumundaki temel unsurdur. Diğer kanser türlerine benzer olarak, akciğer kanserinde de onkogenlerin aktivasyonu ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktivasyonu sonucunda gelişir. Son yıllarda proto-onkogen olarak adlandırılan normal ve genellikle hücrenin bölünmesi ile ilgili işlevlerde rol alan genlerin; belirli karsinojenlerle onkogen haline geçerek, karsinogeneziste rol aldıkları anlaşılmıştır. Küçük hücreli karsinomda genellikle c-myc ve Rb; küçük hücreli dışı karsinomda ise genelde ras ve p16'de sorun vardır.Akciğer kanseri ile ilgili etkinleşmiş onkogenlerin 6 familyası vardır; en önemlileri ras (H-ras, K-ras, N-ras) ve myc (N-myc, C-myc, Lmyc)dir. K-ras proto-onkogenindeki mutasyonlar akciğer adenokarsinomlarının %10-30'undan sorumludur.Epidermal büyüme faktörü (EGF) reseptörünü kodlayan ERBB1 geni ve RAS protoonkogenleri daha çok küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularında izlenen mutasyonlardan sorumludur. Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) hücrelerin profilerasyon, apoptoz, anjiogenezis ve tümör invazyonunda rol alır.Tümör supresor genlerin inaktivasyonuna neden olacak kromozomal hasarlar da akciğer kanserinde rol alır. İnsan kanserlerinde en sık bulunan tümör supresör geni kromozom 17'de bulunan p53 ve kromozom 13'deki Rb genidir. Rb, hücre siklusu boyunca ilerlemeyi bloke edip, büyümeyi kontrol eder. p53 mutasyonları büyümeyi hızlandırarak kanser oluşumunda rol oynar. Tüm akciğer kanserli hastaların yarısında bu mutasyonlar gözlemlenmektedir. Baskılayıcı genler içinde en fazla araştırılanı p53 geni mutasyonlarıdır. Bir nükleer fosfoprotein olan p53, özellikle DNA hasarına cevap olarak hücre siklusunu, DNA sentezi ve onarımını, hücre farklılaşmasını ve apoptozisi kontrol eden genleri düzenler. p53 tümör supresör geninin mutasyonları akciğer kanseri vakalarının ise %60-75'inde görülür. 3p, 5q, 13q, ve 17p konumlarında meydana gelen kromozom hasarları, bilhasa küçük hücreli akciğer kanserleri olmak üzere akciğer kanserlerinde görülür. Küçük hücreli akciğer kanseri olgularının %90'ında ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularının ise %50'sinden fazlasında, 17p konumunda mutasyonlar bulunmuşturEvrelendirmeAna madde: Akciğer kanserinde evrelendirmeAkciğer kanseri tanısı konduktan sonra, hastanın prognozu hakkında sağlıklı bir yaklaşımda bulunmak, en etkili tedavi yöntemini belirleyebilmek ve alınan tedavi sonuçlarının bilimsel kıyaslamasını yapabilmek için, hastalığın anatomik yaygınlığının saptanması yani evrelendirilmesi gerekir. Akciğer kanseri için birincil tümörün büyüklüğü ve yayımına (T), bölgesel lenf bezi (nodu) tutulumuna (N), uzak metastaz varlığına (M) dayanan TNM evrelendirmesi yapılmıştır. Sonraki yıllarda daha sağlıklı evrelendirme yapabilmek amacıyla TNM sisteminin yeniden geliştirilmesi ile skuamöz, büyük hücreli ve adenokarsinomlu (Küçük hücreli dışı, Non-small cell, NSCLC) hastalar yapılacak tedavi ve prognoz yönünden Evre IA, IB, IIA, IIB, IIIA, IIIB ve IV şeklinde sınıflandırılmaktadır. Küçük hücreli kanserli hastalarda TNM sistemi yerine VALG (Veterans Administration Lung Cancer Group) tarafından önerilen evreleme sistemi kullanılmaktadır. Buna göre hastalığın konumu göğüs kafesinin yarısında (bir hemitoraksta) ise "sınırlı" ve hemitoraksın dışında daha yaygın ise "yaygın" olarak evrelendirilmektedir. Bununla beraber TNM evreleme sistemi küçük hücreli hastalarda da kullanılabilmektedir.Akciğer kanserlerinde evreler:Evre 1: Tümör, sadece akciğerin küçük bir bölümünde görülme halidir. Evre 1A: Kanser sadece bir akciğerdedir.Evre 1B: Kanser ya (a) akciğer içinde büyür, ya (b) akciğerin ana bronşa yayılır ya da (c) akciğeri kaplayan plevranın iç tabakasına yayılır.Evre 2: Hastalık, en yakın lenf bezelerine atlamış durumdadır. Evre 2A: Kanser, göğüste bulunduğu taraftaki lenf bezlerine yayılırEvre 2B:Kanser ya Evre 1B'deki gibidir ve aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır; veya kanser lenf bezlerine yayılmamıştır ama şunlardan bir veya daha fazlasına yayılmıştır: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3: Tümör, plevra veya iki akciğer arasındaki mediasten denen boşluğa veya buradaki bezelere yayılmışsa bu durum 3. evredir. Evre 3A: Kanser kendisiyle aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır. Ayrıca şunlardan bir veya daha fazlasına da yayılmış olabilir: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara (perikardiyum) ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3B:Kanser köprücük kemiğinin üstündeki lenf bezlerine veya göğsün karşı tarafındaki lenf bezlerine yayılmıştır ve.veya şunlardan biri veya daha fazlasına yayılmıştır: (b) kalbe, (c) aşağı vena kava ve aorta, (d) göğüs duvarına, (e) diyaframa, (f) trakeaya, (g) sternum ve yutağa. Kanser ayrıca plevra tabakaları arasındakı sıvıya da yayılmış olabilir.Evre 4: Karaciğer, kemik, böbrek üstü bezi gibi uzak organlara yayılmış durumudur.Histopatolojik sınıflamaAkciğer kanserlerinin büyük bir çoğunluğu karsinomdur (epitel hücrelerinden köken alan tümör). Akciğer karsinomlarının iki ana grubu vardır: küçük hücreli dışı (%80,4) ve küçük hücreli (%16,8). Histolojik kriterleri baz alan bu sınıflama, klinik yaklaşım ve hastalığın prognozu açısından önemlidir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının tek bir grupta toplanmasının nedeni, bu gruptaki karsinom tiplerinin prognozları ve tedavi yaklaşımlarının benzer olmasıdır. Başlıca üç alttipi şunlardır: Skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve büyük hücreli karsinom.Birincil (primer) akciğer kanserinde tümör tipinin bilinmesi tedavi yönteminin seçilmesi ve prognoz açısından önemlidir. Erkeklerde en sık epidermoid kanser (skuamöz hücreli karsinom) görülürken, kadınlarda en sık görülen tümör adenokarsinomdur. Adenokarsinom daha çok çevresel (periferik) yerleşimlidir. Skuamöz hücreli karsinom ise tipik olarak santral bronş yerleşimli olduğu için hilus ve mediasten civarında izlenir. Büyük hücreli karsinom genellikle periferik yerleşimlidir. Küçük hücreli karsinom, proksimal hava yollarındaki yerleşimi ile yine hilus ve mediasten bölgesinde yerleşir ve olguların %78'inde santral yerleşimli radyolojik lezyon ile karşımıza çıkar. Santral tümörler sıklıkla küçük hücreli veya skuamöz hücreli, periferik tümörler ise adenokarsinom veya büyük hücreli tiptedir.Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri alttiplerinin sigara içen ve içmeyenlere göre sıklık oranlarıHistolojik alttiplerKüçük hücreli dışı akciğer kanserilerinin sıklığı (%)Sigara içenlerHiç sigara içmemiş olanlarSkuamöz hücreli karsinom 42 33 Adenokarsinom Adenokasinom (bronkioalveolar olmayan) 39 35 Bronkioalveolar Karsinom 4 10 Karsinoid 7 16 Diğer 8 6 Akciğer kanser tipleri:Bronkojenik karsinom %90-95Nöroendokrin tümörler %5Mezenkimal tümörler %2Metastatik tümörler

http://www.ulkemiz.com/akciger-kanseri-nedir-belirtileri-nelerdir-

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

Seksüel Performans Anksiyetesi Nedir ?

Seksüel Performans Anksiyetesi Nedir ?

Seksin hoş bir deneyim olması gerekir, fakat eğer seksüel performans anksiyeteniz varsa, partnerinizleyken seksi hissetmeniz ve yakınlaşmanız çok zordur. Eğer sürekli şöyle düşünüyorsanız: “Doğru mu yapıyorum?”, “Partnerim bundan hoşlanıyor mu?”, “Şişman mı gözüküyorum?”, seksten zevk alamayacak kadar kendinizi meşgul ediyorsunuz demektir. Sürekli görünüşünüz ve yataktaki performansınız hakkında dertlenmek, seksi stresli ve sinir bozucu hale getirir. Hatta seksten kaçınmanıza bile sebep olabilir.Seks fiziksel bir reaksiyondan daha fazlasıdır. Uyarım emosyonlarınıza da bağlıdır. Eğer zihniniz sekse odaklanamayacak kadar stres yüklüyse, bedeniniz de heyecanlanamaz. Birçok farklı türde kaygı seksüel performans anksiyetesine sebep olabilir. Bunlardan bazıları şunlardır:”    Yatakta başarılı olamama ve partnerini tatmin edememe korkusu”    Kilolu olma hakkındaki endişeler dahil olmak üzere, zayıf beden imajı”    İlişkideki zorluklar”    Erkeklerdeki penis boyunun uygun ölçülerde olmama endişesi”    Erkeklerde erken boşalma veya orgazma geç ulaşma endişesi”    Kadınlarda orgazm olamama veya seksten zevk almama anksiyetesiBu anksiyeteler bedeninizin “savaş veya kaç” diye adlandırılan bir reaksiyonu ateşlemesine sebep olur. Epinefrin ve norepinefrin gibi stres hormonları esasen vücudunuzu koşmaya ve bir tehlikeyle karşı karşıya gelmeye hazırlayan bir dizi reaksiyon olarak salınır. Elbette ki partneriniz bir tehdit değildir, bu yüzden bu reaksiyon yakınlaşmanızda ters tepkiye sebep olur.SEKSÜEL PERFORMANS ANKSİYETESİ BELİRTİLERİ (SEMPTOMLARI)Zihin durumunuzun tahrik olmanız üzerinde büyük bir etkisi vardır. Cinsel açıdan çekici olduğunu düşündüğünüz biriyle bile olsanız, partnerinizi memnun edip edemeyeceğiniz hakkında endişelenmeniz, bunu imkansız hale getirir.Erkeklerde stres hormonlarının etkilerinden biri de kan damarlarının büzülmesidir. Penise giden az kan ereksiyonu zorlaştırır. Hatta bazı erkekler seksüel performans anksiyetesiyle başa çıksalar bile erekte olmakta zorlanırlar.Seksüel performans anksiyetesi kadınlarda erkeklerde olduğu kadar sık görülmez, fakat kadınlarda da uyarımı etkileyebilir. Anksiyete kadının cinsel ilişkiye girmesini zorlaştıracak kadar kuruluğa sebep olabilir ve fiziksel arzuyu köreltebilir.Anksiyete hem kadının hem de erkeğin arzusunu söndürebilir. Performansınız hakkında endişelenirken, yatakta yaptığınız şeye konsantre olamazsınız. Dikkati dağılmış sevgili ihmalkar sevgilidir, bu da sizi daha da başarısız yapar. Uyarım gerçekleşse bile, orgazm gerçekleşemez.Seksüel performans anksiyetesi bir kısır döngüye dönüşebilir. O kadar endişelenirsiniz ki başarısız olursunuz, bu da daha fazla anksiyeteye yol açar. Seksüel Performans Anksiyetesinin Üstesinden GelmekEğer seksüel performans anksiyeteniz varsa bir doktora görünün-seksle ilgili rahatça konuşabileceğiniz biri olsun. Doktor sizi muayene ederek ve bazı testler yaparak sebebin tıbbi veya ilaçla ilgili bir şey olup olmadığına bakacaktır. Bundan sonra doktorunuz seks geçmişinizle ilgili sorular soracaktır, bu anksiyetenin ne kadar zamandır sürdüğünü ve seksle aranıza giren düşüncelerin neler olduğunu irdeleyecektir.İlaçlar ve diğer tedaviler fiziksel sebeplerden dolayı oluşan iktidarsızlık problemini iyileştirir. Eğer ortada tıbbi bir durum yoksa aşağıdaki yaklaşımlardan birini önerebilir:”    Terapistle görüşün. Cinsel problemlerin tedavisinde uzmanlaşmış bir terapistten randevu alın. Terapi kendi cinselliğinizle daha rahat olmanızı öğretir ve seksüel performans anksiyetesine sebep olan meseleleri anlamanıza ve daha sonra bunları azaltmanıza veya elemenize yardımcı olur. Erken boşalma problemi olan erkekler, örneğin, boşalma üzerinde daha iyi kontrol sağlayabilecekleri bazı teknikleri deneyebilirler.”    Partnerinize karşı açık olun. Anksiyeteniz hakkında partnerinizle konuşmak bazı endişelerinizin azalmasına yardımcı olur. Beraberce bir çözüme ulaşmaya çalışmak, sizin bir çift olarak yakınlaşmanızı sağlar ve cinsel ilişkinizi geliştirir.”    Başka yollarla yakınlaşın. Tam olarak seks yapmadan yakınlaşmanın başka yolları da vardır. Partnerinize masaj yapın veya beraber sıcak bir banyo yapın. Birbirinize sırayla hoşa gidecek ve özdoyuma ulaşacak şekilde dokunun, böylelikle her zaman cinsel başarı baskısı altında kalmazsınız.”    Egzersiz yapın. Egzersiz yaparak sadece bedeninizden hoşnut kalmayacaksınız, aynı zamanda yataktaki gücünüz de artacaktır.”    Dikkatinizi başka yöne çevirin. Sevişirken romantik bir müzik veya seksi bir film koyun. Sizi tahrik eden bir şey düşünün. Zihninizi cinsel performansınızdan uzaklaştırmak, heyecanlanmanızı engelleyen endişelerinizi ortadan kaldırabilir.Son olarak, kendinizi zorlamayın, görünüşünüz ve yataktaki becerileriniz yüzünden kendinizi cezalandırmayın. Seksüel performans anksiyetesi için yardım alın ki, sağlıklı ve zevkli bir cinsel hayatınız olsun.

http://www.ulkemiz.com/seksuel-performans-anksiyetesi-nedir-

AIDS <b class=red>Belirtileri</b> Nelerdir? AIDS hakkında bilinmeyenler

AIDS Belirtileri Nelerdir? AIDS hakkında bilinmeyenler

İnsanların çoğu HIV bulaştıktan sonra belirtileri göstermez. Bazı insanlar virüse maruz kaldıktan birkaç gün veya hafta sonra grip benzeri bir hastalığa yakalanır. Ateş, baş ağrısı, yorgunluk ve ensene büyümüş lenf bezlerinden şikayet ederler. Bu belirtiler birkaç hafta içinde kendiliğinden yok olur.”    İlk enfeksiyondan sonra hiçbir belirti göstermeyebilirsiniz. Virüsün gelişimi kişiden kişiye değişir. Bu durum birkaç aydan 10 yıldan fazlasına kadar sürebilir.–    Bu süreçte virüs bölünerek çoğalır ve bağışıklık sistemindeki hücrelere bulaşarak öldürür. Bağışıklık sistemimiz bizim bakteriler, virüsler ve diğer enfeksiyonlarla savaşmamızı sağlar. –    Virüs enfeksiyonla savaşan CD4+ veya T4 diye adlandırılan hücreleri yok eder.“    Bağışıklık sistemi zayıfladığı anda, HIV bulaşmış kişi şu belirtileri gösterir:-    Enerji kaybı-    Kilo kaybı-    Sürekli ateş ve terleme-    Sürekli veya kalıcı mantar enfeksiyonu-    Kalıcı deri döküntüleri veya pul pul dökülen deri-    Kısa süreli hafıza kaybı-    Herpes enfeksiyonları nedeniyle ağız, jenital ve anal yaralar”    AIDS, HIV enfeksiyonunun en ilerlemiş halidir. Kanın mikrolitresi başına 200′ den az CD4+ hücresi olan her HIV bulaşmış kişi AIDS olarak tanımlanır. Tanım, ilerlemiş HIV hastalığında yaygın olan fakat sağlıklı insanlarda nadiren görülen 26 durumu da kapsar. Bu durumların çoğu bakteri, virüs, mantar, parazit ve diğer organizmaların neden olduğu enfeksiyonlardır. AIDS hastalarında “fırsatçı enfeksiyonlar” yaygındır. Fırsatçı enfeksiyon: Normal olarak hastalığa sebep olmayan pek az patojenliğe sahip olan bir mikro-organizmanın, başka bir hastalık veya tedavi yöntemi nedeniyle aktivasyon kazanarak meydana getirdiği ağır hastalık tablosu.AIDS Belirtileri Nelerdir?Hemen hemen her organ etkilenir. En yaygın belirtiler şunlardır:-    Öksürük ve nefes darlığı-    Nöbetler ve koordinasyon eksikliği-    Zor veya ağrılı yutkunma-    Kafa karışıklığı ve unutkanlık gibi zihinsel rahatsızlıklar-    Şiddetli ve kalıcı ishal-    Ateş-    Görüş kaybı-    Mide bulantısı, karın ağrısı, kusma-    Kilo kaybı ve aşırı yorgunluk-    Ensede sertleşmeyle beraber şiddetli baş ağrıları-    KomaAIDS hastaları Kaposi sarkomu, rahim ağzı kanseri ve lenfoma çeşitli kanser türleri gelişimine meyillidirler. Kaposi sarkomu ağız içinde veya deride yuvarlak kahve, kırmızımsı veya mor lekelere neden olur. AIDS teşhisi konduktan sonra, ortalama yaşam süresi 2-3 sene tahmin edilir.HIV teşhisiHIV testi yaptırmak korkutucu olabilir; bununla beraber, durum müdahale edilebilir olduğundan test yaptırmak önemlidir. Test için diğer kan testlerinde yapıldığı gibi sizden kan alacaklardır. Eğer testiniz pozitif çıkarsa, erken teşhis ve izleme, doktorunuzun hastalığınızın ilerleyip ilerlemediğini ve tedaviye ne zaman başlanması gerektiğini belirlemesine yardımcı olacaktır.Doktorunuz HIV testi ve öncesinde size danışmanlık önerebilir ve bu genellikle test yaptıracağınız klinik veya hastanede mevcut olan bir hizmettir. Bu size şu fırsatları verecektir:”    Test yaptırma korkunuz hakkında konuşmak”    Eğer testiniz negatif çıkarsa, HIV kapma riskinizi azaltmak için neler yapabileceğinizi öğrenmek”    Eğer testiniz pozitif çıkarsa, diğerlerine HIV bulaştırmamak için neler yapabileceğinizi öğrenmek”    HIV’in sizi sosyal, duygusal, mesleki ve finansal açıdan nasıl etkileyeceği gibi kişisel problemler hakkında düşünmek”    Mümkün olduğunca uzun süre sağlıklı kalabilmek için neler yapmanız gerektiğini öğrenmekhttp://www.e-psikiyatri.com  

http://www.ulkemiz.com/aids-belirtileri-nelerdir-aids-hakkinda-bilinmeyenler

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi’nde yeni yayımlanan bir makaleye göre aralarında Psikiyatrist Dr. Ulaş M. Çamsarı’nın bulunduğu Mayo Clinic Bağımlılık Psikiyatrisi’nden bir ekip Alkol Yoksunluğu Sendromu tedavisinde yeni bir model öneriyor.    Alkol bağımlılığı ile ilgili yeni bir model için araştırma yapan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi, Mayo Clinic Sağlık Sistemi Waycross-Georgia Kampüsü Psikiyatri Bölüm Başkanı, Bağımlılık ve Konsültasyon-Liyezon Psikiyatristi Dr. Ulaş M. Çamsarı, çalışma hakkında Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.      Alkol Kullanım Bozuklukları (Alcohol Use Disorders) nelerdir, bağımlılık psikiyatrisinde nasıl ele alınır, bu konular hakkında bilgi verebilir misiniz? Alkol kullanım bozuklukları, dünyada en sık görülen sağlık problemlerindendir. Günümüzde alkol kullanım bozuklukları, dört ana temel çerçevede incelenmekte ve tedavi edilmektedir. Alkol dışında, insanlar tarafından kötüye kullanılan (misuse) diğer maddeler için de geçerli olan bu dört temel kavram şu şekildedir. Alkol İntoksikasyonu (zehirlenme), Alkol Yoksunluğu, Alkol İstismarı ve Alkol Bağımlılığı olarak ele alıyoruz.     Alkol intoksikasyonu, alkolün aşırı tüketimi sonrası ortaya çıkan beyin işlevlerinin bozulmasına yol açan bir zehirlenme tablosudur. Özetle karaciğerin temizleyebilme (detoksifikasyon) kapasitesinin çok üstündeki bir miktarda alkolü çok kısa süre içinde tüketen bireylerde ortaya çıkar. Halk arasında “sarhoşluk” olarak tarif edilen durumdur. Toksikasyonun derecesine göre koma nedeniyle gerçekleşecek solunum yetmezliğine bağlı olarak ölüme yol açabileceği gibi, geçici hafıza kaybı, karaciğer hasarı gibi başka komplikasyonlara da yol açabilmektedir.    Alkol genellikle iki şekilde kötüye kullanılır. Bireylerin bir kısmı alkolü sık sık yüksek miktarlarda alarak, her defasında tıbbi, sosyal ve yasal bir takım sorunlara yol açıyorlarsa bu kullanım tarzına daha çok “alkol istismarı” (abuse) denilir. Bireyler alkolü günlük olarak yüksek miktarlarda alıyorlarsa, alkole olan dayanıklılıkları giderek artan bir davranış gösteriyorsa, alkolü aniden kestiklerinde çekilme/yoksunluk (withdrawal) belirtileri gösteriyorlarsa, alkol tüketimi günlerinin büyük bir kısmını oluşturuyorsa ve olumsuz sonuçlara rağmen tüketimi kontrol edemiyorlarsa, bu  kişilerin kullanım şekilleri daha çok “alkol bağımlılığı” (dependence) tarifine uyar. Bu iki farklı kullanım şekli, istismar ve bağımlılık, sıklıkla beraber seyreder. Şimdi gelelim alkol yoksunluğu (çekilme) sendromuna...   Düzenli Alkol Alan Beyinde Yeni Bir Nörobiyolojik Denge Alkolü sürekli alan kişiler, beyinde bir takım nörobiyolojik değişiklerin olmasına yol açarlar. Öncelikle beyindeki aktivasyon ve inhibisyona yol açan iki temel nörotransmitter sisteminde bahsetmek gerekir. İnsan beyninde glutamat sistemi ve GABA sistemi birbirini dengeleyen tarzda beynin genelinde gerçekleşen faaliyetleri artıran ve azaltan şekilde işlev gösterirler. Özetle, glutamat maddesi beyinde aktivite artışına (eksitasyon), GABA maddesi beyinde bir aktivite azalmasına (inhibisyon) yol açar. Sürekli alkol tüketimi beyinde GABA maddesinin kullandığı almaçları (reseptör) sürekli uyararak beyinde sürekli bir yavaşlamaya neden olmaya çalıştığı için, beyin bunu dengelemek için sürekli olarak glutamat maddesini hücre aralıklarında tutmaya çalışır. Diğer deyişle, her gün alkol alan beyinde yeni bir nörobiyolojik denge oluşur.    Dengeyi Sağlayan Kuvvetlerden Bir Taraf Güç Kaybederse, Denge Diğer Tarafa Doğru Bozulur Alkol yoksunluğu, sürekli alkole maruz kalan ve seviyesi çok artmış bulunan bir beyinde aniden alkol maruziyetinin kesilmesine bağlı olarak gelişir, Alkolün temel yavaşlatıcı olan GABA’yı uyarmasına alışmış ve dengeyi o şekilde kurmuş olan beyin nörokimyası, yavaşlatıcının ani kesilmesi ile oluşan, glutamat yönüne doğru gelişen dengesizliğini kontrol edemeyecektir. Bu durum biyokimyasal olarak hiperglutamaterjik bir durumdur ve GABA eksikliğine bağlı gelişen kontrolsüz aktivasyon nedeniyle, beyinde epileptik krizler, kalp hızının aniden artması, kan basıncının ani yükselmesi (sempatomimetik hiperaktivite) , kas seyirmeleri, bilinç kaybı, konfüzyon, deliryum (akut beyin yetmezliği/ensefalopati) ve ölüm gibi çok çeşitli problemlere yol açabilen tehlikeli bir tablo ortaya çıkabilir.    Peki alkol vererek bu tabloyu düzeltebilir miyiz? Evet. Bu tehlikeli durumu alkol vermeye devam ederek, düzeltebiliriz. Ama bu tıbben önerilen bir tedavi değildir. Çünkü yüksek derecede alkol vermenin çok başka sakıncaları vardır, ayrıca tıbben bu işi çok daha güvenli yapabilecek ilaç tedavilerimiz vardır.   Nedir o ilaç tedavileri? Günümüzde alkol yoksunluğunun temel patofizyolojik açıklaması, az önce açıkladığımız üzere, ani GABA eksikliğinin ve ani Glutamat fazlalığının aynı anda ortaya çıkmasına bağlı olduğuna inanılmaktadır. Bir diğer deyişle, alkol nedeniyle yükselen glutamatı, dengelemek için alkolün yaptığı işi yapacak GABA uyarıcıları olan benzodiyazepin denilen GABA agonistleri (reseptör uyarıcıları) alkol tedavisinde yaygınlıkla kullanılmaktadır. Bu tedavi ajanları, alkolün, onu sürekli alan kişinin beyninde yol açtığı aşırı GABA uyarısının (yavaşlatma) devamını sağlamaktadır.   O zaman da kişi alkol değil de, bu ajanlara bağımlı hale gelmeyecek mi? Bu ajanlar da GABA uyarıcıları olduğundan, benzer mekanizmalarla alkol gibi bağımlılığa yol açabilen ajanlardır ve yoksunluk anında biz bu ilaçları vererek o akut durumu düzeltiriz, ama birkaç gün içerisinde verdiğimiz bu ajanları da yavaş yavaş azaltarak beynin yeni duruma yavaş yavaş adapte olmasını bekleyerek ve bunu bazı ölçeklerimiz yardımıyla ölçerek (CIWA ölçeği) , sonunda bu ilaçları tamamen keseriz. Kişi yaklaşık bir hafta içinde, yeni duruma adapte olur ve ne alkole ne de o ajanlara fiziksel olarak bir ihtiyacı kalmaz.   Sizin üzerinde çalıştığınız yeni ilaçlar bahsettiğinizden farklı mı? Evet. Şimdi önce halen uygulanan bu tedavilerin eksik tarafını ve sakıncasını açıklayalım. Halen dünyada yaygın olarak kabul edilen alkol yoksunluğu tedavi modeli benzodiyazepin tedavisidir. Bu tedavi, kişide zaten alkolün yol açtığı durumu düzeltmeye yeltenen bir tedavidir. Öyle ki, kişi alkol nedeniyle aşırı GABA uyarısına adapte olmuş ve bunun kesilmesi durumunda ortaya çıkan sorunu biz yine alkol nedeniyle oluşmuş GABA uyarısını devam ettirerek tedavi etmekteyiz. Bu tedavi çok işe yarayan bir tedavidir. Yalnız, bu tedavi sorunun kökenine tedavi etmeye yeltenen bir tedavi değil gibi görünmektedir. Çünkü alkol yoksunluğu esas nedeni, glutamaterjik uyarının dengesiz olarak artmasından kaynaklanır. Bizim hayvan deneyinde kanıtladığımız tedavi modeli, mevcut dengesiz durumu devam ettirerek tedavi etmeye çalışmak yerine bu durumu azaltmaya yönelik bir yaklaşım modelini önermekte ve daha önce denenmemiş  yeni bir potansiyel ilaç grubu üzerinde durmaktadır.   Nedir o ilaç grubu? Alkol yoksunluğu sendromunun nörobiyolojisini açıkladığımıza göre, sorunun esasını düzeltmek için, hücre dışında meydana gelen hiperglutamaterjik durumu düzeltmeye çalışan  ajanlara ihtiyacımız var aslında. Biz de bu yönde etki eden ajanları aramaya koyulduk. Bu arayışımızın sonunda gördük ki, ne yazık ki daha öncesinde literatür ile desteklenen çok seçeneğimiz yok. Bu seçeneklerden biri olarak “seftriakson” denilen bir ilaçta karar kıldık. Seftriakson, özellikle menejit tedavisinde kullanılan beta laktam grubundan geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Bu antibiyotik bir kaç sene evvel yapılan hayvan çalışmalarında görüldü ki, sadece bir antibiyotik değil aynı zamanda beyinde yaygınca bulunan Astrosit denilen destek hücrelerinin çeperinde bulunan glutamat taşıyıcısını (EAAT2) uyararak hücre içinde glutamat girişini sağlamakta ve hücre dışında bulunan glutamat fazlasını temizlemektedir. Bu, tam olarak bizim alkol yoksunluğunda istediğimiz yaklaşımdır.    Nasıl bir deney tasarladınız? Mayo Klinik Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Osama Abulseoud, zaten seftriaksonun bahsettiğim etkisini daha önceden kanıtlayan bilim adamlarından biriydi, bu konuda çalışan tanınmış bir bilim insanıdır. Bu deneyin laboratuvar sıçanları kullanarak nasıl yapılabileceğini beraber tasarladık. Sıçanlar alkolü seviyorlar, insanlar gibi...     Önlerine iki su ve alkol koyduğunuz zaman alkol tercih ediyorlar. Bazıları daha çok içiyor. Onlara alkolik sıçan anlamına gelen A-P (alcohol preferring rat) sıçan adı veriliyor. Biz bu deneyi hem alkolik olanlarda hem alkolik olmayanlar için tasarladık. Öncelikle bir grup sıçanı, kafeste hem alkol hem su olacak şekilde bir iki hafta bıraktık, sonra, aynı alkol bağımlısı insanların yaptığı gibi, uzun süre alkol düzenli alımı sonrası örneğin bir haftasonu aşırı miktarda alkol almak paternini taklit etme niyetiyle, 2 hafta sonrasında yaklaşık 3 gün bu sıçanların midesine 6 saatte bir alkol enjekte ettik. Bu yönteme “gavaj” yöntemi deniyor. Bir fikir vermesi açısından insanla karşılaştırarak söyleyelim, 2 hafta her gün bir şişe rakı içen insanların aldığı alkolün eşdeğerini sıçanlara bu peryot sonrası 3 gün boyunca 6 saatte bir enjekte ettik. Bu işlem biter bitmez, aniden kafeslerinden alkolü aldık ve onları yoksunluğa bıraktık. Bu yoksunluk sürecinde  bir gruba Seftriyakson, diğer gruba su (salin)  enjekte ettik.    Onları 2 gün boyunca videoya kaydettik. Gördük ki, aynı insan gibi, kas seyirmeleri, epileptik nöbetler, titremeler meydana geliyor. 48 saat boyunca  ortaya çıkan tüm belirtileri saydık, her titreme, her seyirme, her nöbet her kuyruk hareketi birer birer sayıldı. Alkol Yoksunluğu Sendromu’nda bu şekilde kesintisiz bir ölçüm metodu literatürde ilk defa yapıldı. Yaptığımız analizin sonucunda gördük ki, Seftriyakson alan sıçanlar almayanlara göre çok daha az belirti gösterdiler, bu sıçanların beyinleri çıkarıldığında ve glutamat transporter (EAAT2) analizi yapıldığında bunun artmış olduğu görüldü.    Peki bu ilaç şimdi insanlarda kullanılabilecek mi? Henüz hayır. Öncelikle şu konuyu açıklayalım. Bu bir hayvan çalışmasıdır (preklinik)  ve henüz insanlarda geçerliliği yoktur. Ama halen günümüzde insanların kullandığı hemen hemen tüm ilaçlar bu yoldan geçmek zorundadır. İlaçlar insanlardan denenmeden önce hayvan çalışmalarında “proof-of-concept”  aşamasını başarıyla geçmesi gerekiyor, bu aşama tamamlanmış oldu.     Mayo Klinik’deki ilgili komite insan çalışması için de yeşil ışık yaktı yalnız bilinmeli ki seftriyakson, bir antibiyotiktir, ve insanlarda ağır menenjit (beyin zarı enfeksiyonu) tedavisinde hayat kurtacısı olarak kullanılmaktadır. Bu ilacın sık kullanılması toplumda dirence neden olabilir ve menenjit ile savaşta dahiliyecileri zor durumda bırakabilir, o nedenle, bu durumun dikkate alınması gerekiyor. Burada biz, alkol yoksunluğu için başka bir tedavi modalitesi önerdik, tedavi için kurduğumuz hipotez yeni bir hipotezdi. Bu hipotezi de deneyle kanıtladık. Buradan sonra gidilecek yol, seftriyaksonda ısrar etmek değil de, bahsettiğimiz EATT2 glutamat taşıyıcısını uyaran ve bizim önerdiğimiz modeli kullanarak alkol yoksunluğunu tedavi eden başka ilaçlar keşfetmeye ya da sentezlemeye çalışmak olabilir. Bu şekilde Alkol Yoksunluğu daha doğru görünen bir tedavi modeli ile benzodiyazepin kullanılmadan tedavi edilebilecektir.   Çalışmanız bilimsel bir dergide yayınlandı mı? Çalışma, Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi tarafından Ocak 2014’de yayınlandı.  Özetine aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilir.  http://www.nature.com/npp/index.html http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24452391 http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan : Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/alkol-yoksunlugu-tedavisinde-alternatif-bir-tedavi-modeli

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger sendromu nedir? Asperger sendromu kimlerde görülür, tedavisi nasıldır. İşte cevaplar. Asperger sendromu diğer insanlarla etkileşimi oldukça zorlaştıran gelişimsel bir bozukluktur. Çocuğunuz sosyal olarak beceriksiz olduğu için arkadaş edinmeyi çok zor bulabilir. Asperger sendromu olanlarda otizm özelliklerinin bazıları vardır. Örneğin; sosyal becerileri zayıftır, rutini severler ve değişiklikten hoşlanmazlar. Fakat otistiklerin aksine Asperger sendromu olanlar normal olarak konuşma becerisinin geliştiği yaşta, yani 2 yaşından önce konuşmaya başlarlar. Asperger sendromu hayat boyu sürer, fakat belirtiler zaman içerisinde düzelme eğilimindedir. Yetişkinler kendi güçlü ve zayıf yönlerini anlamayı öğrenebilirler ve sosyal becerilerini geliştirebilirler.   Hem Asperger sendromu hem de otizm yaygın gelişimsel bozukluklar grubuna dahildir. Asperger sendromunun nedeni tam olarak bilinmemektedir ve bunu engellemenin yolu da bilinmemektedir. Genetik olduğu düşünülür ve bunun üzerine araştırmalar yapılmaktadır. Asperger sendromunun en önemli belirtisi sosyal durumlar karşısında yaşanan problemlerdir. İki Asperger sendromlu çocuk birbirine benzemez, çünkü belirtiler çok çeşitlidir. ÇOCUKLUKTA BELİRTİLER Ebeveynler çocuklarında Asperger sendromu belirtilerini ilk olarak diğer çocuklarla etkileşime girdiği okul öncesi çağda fark ederler. Belirtiler: •Sosyal ipuçlarını seçememe ve diğerlerinin beden dilini anlama, sohbete başlama veya sohbeti sürdürme ve sırayla konuşma gibi doğuştan gelen sosyal becerilerin eksikliği •Rutinlerdeki herhangi bir değişiklikten hoşlanmama •Empati eksikliği •Diğerlerinin konuşmalarının anlamını değiştiren konuşma tonundaki değişiklikleri, vurguları fark edememe. Yani çocuğunuz bir şakayı anlamayabilir veya alaycı bir yorumu kelime anlamıyla algılayabilir. Ve konuşması tek düze olabilir ve vurgu veya tonlamadan yoksun olduğu için anlaşılmayabilir. •Kendi yaşına göre fazla resmi bir konuşma stili vardır. Örneğin, “geri geldi” yerine “iade edildi” •Göz kontağından kaçınmak veya başkalarına bakmak •Alışılmışın dışında yüz ifadeleri veya vücut dili •Çok iyi hakim olduğu bir veya iki ilgi alanı olması. Asperger sendromlu çocukların çoğu bir bütünün sadece parçalarıyla veya alışılmışın dışında aktivitelerle aşırı ilgilenir. Örneğin; evler dizayn etmek, aşırı detayları olan resimler çizmek veya astronomi öğrenmek gibi. Yılanlar, yıldızların adları, dinozorlar gibi belirli konulara aşırı ilgi gösterirler. •Genellikle sevdikleri konular hakkında aşırı konuşurlar. Tek taraflı sohbetler yaygındır. İçsel düşünceler çoğunlukla sözlü ifade edilir. •Motor gelişimleri gecikmiştir. Çocuğunuz çatal bıçak kullanmayı, bisiklete binmeyi veya top yakalamayı öğrenmede gecikmiş olabilir. Yürüyüşü garip olabilir. El yazısı çoğunlukla kötüdür. •Yüksek duyarlılığa sahiptir ve yüksek ses ve ışık,yoğun tat veya dokulara karşı hassastır. Bir çocuğun bu belirtilerin bir veya ikisini göstermesi Asperger sendromu olduğu anlamına gelmez. Asperger sendromu teşhisi konması için, çocuğun bu belirtilerin karışımına sahip olması ve sosyal durumlar karşısında belirgin bir problem yaşaması gerekir. Asperger sendromu birçok açıdan otizme benzese de, Asperger sendromu olan bir çocuğun dil ve zeka gelişimi normaldir. Ayrıca, Asperger sendromu olanlar otistiklere nazaran daha fazla arkadaş edinmek ve diğerleriyle aktivitelere katılmak için çaba harcarlar. GENÇLİKTE BELİRTİLER Belirtilerin çoğu gençlik boyunca kalır. Asperger sendromu olan gençler kendilerinde eksik olan sosyal becerileri öğrenmeye başlayabilse de, iletişimde zorlanmaya devam ederler. Diğerlerinin davranışlarını anlamada zorlanmaya devam ederler. Asperger sendromlu genç (tıpkı diğer gençler gibi) arkadaşları olsun isteyecektir, fakat diğer gençlere yaklaşırken ürker veya korkar. Kendini diğerlerinden farklı hissedebilir. Çoğu genç havalı olmaya ve görünmeye önem verse de, Asperger sendromlu gençler uyum sağlamayı asap bozucu ve duygusal olarak tüketici bulabilirler. Yaşlarına göre daha çocuksu ve saf olduklarından ve kolay güvendiklerinden, kolayca alaylara ve zorbalığa maruz kalabilirler. Tüm bu zorluklar Asperger sendromlu gençlerin çekingen olmasına, sosyal olarak dışlanmasına, anksiyete ve depresyona sebep olabilir. Yine de bazı Asperger sendromlu gençler birkaç yakın arkadaş edinebilir ve bu arkadaşlıkları sürdürebilir. Bazı klasik Asperger özellikleri çocuğunuza yarar sağlayabilir. Asperger sendromlu gençler genellikle sosyal normları, modayı ve geleneksel düşünceyi takip etmekle ilgilenmezler, bunun yerine yaratıcı düşünce ve orijinal ilgi alanları ve hedefler peşindedirler. Kurallar ve dürüstlükle ilgili seçimleri sınıfta ve vatandaş olarak sivrilmelerine neden olabilir. YETİŞKİNLİKTE BELİRTİLER Asperger sendromu hayat boyu sürer, yine de zamanla dengelenir ve gelişim görülür. Yetişkinler çoğunlukla güçlü ve zayıf yönlerinin farkındadır. Diğerlerinin sosyal işaretlerini anlamak dahil sosyal vasıfları öğrenebilirler. Asperger sendromlu çoğu kişi evlenir ve çocuk sahibi olur. Detaylara dikkat etme ve ilgi alanlarına odaklanma gibi bazı tipik Asperger sendromu özellikleri üniversite ve kariyerde başarı şansını arttırabilir. Teknoloji Asperger sendromlu birçok kişiyi cezbeder ve Asperger sendromluların en yaygın kariyer seçimleri mühendisliktir. Tabii ki Asperger sendromlu kişilerin tek iyi olduğu alan bilim değildir. Wolfgang Amadeus Mozart, Albert Einstein, Marie Curie ve Thomas Jefferson gibi tarihte saygı duyulan bazı kişilerde de Asperger sendromu vardı. TEDAVİ Asperger sendromu tedavisi, çocuğunuzun diğerleriyle etkileşim yeteneğini geliştirmesi ve böylece toplumda etkin olarak yer alması ve kendine yetmesini sağlamayı amaçlar. Her bir Asperger sendromlu çocuğun belirti sayısı ve yoğunluğu farklıdır, bu yüzden tedavi çocuğun bireysel ihtiyaçları ve ailesinin kaynaklarına göre düzenlenmelidir. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/asperger-sendromu-ve-otizm

Otizm Nedir ?

Otizm Nedir ?

Otizm diğerleriyle iletişim kurmayı zorlaştıran ve engelleyen bir beyin bozukluğudur. Otizmde beynin farklı bölgeleri bir arada çalışamaz. Otizmlilerin çoğu diğerleriyle iletişim kurmakta her zaman zorlanacaktır. Fakat erken tedavi teşhis gittikçe daha fazla kişiye tam potansiyellerini kullanmada yardım etmiştir. Otizmin nedeni tam olarak bilinmese de, bazı bilim adamları genetik olduğunu düşünmektedir. Halen hangi genin buna neden olabileceği araştırılmaktadır. Diğer araştırmalar, otizmi tetikleyenin belirli ilaçlar veya çocuğun çevresindeki şeyler olup olmadığı üzerine yoğunlaşmıştır. Bazıları da kızamık-kabakulak-kızamıkçık gibi çocukluk aşılarının buna yol açtığına inanır. Fakat araştırmalar bunun gerçek olmadığını göstermiştir. Bu aşılar çocuğunuza zarar verebilecek hatta ölüme sebep verebilecek hastalıklardan koruduğu için, bu aşıların yapılması önemlidir. Otizmde Ana Belirtiler Belirtilerin şiddeti farklılık gösterse de otistiklerde şu alanlarda belirgin belirtiler gözlenir: Sosyal etkileşim ve ilişkiler. Belirtiler: •Göz göze gelme, yüz ifadesi ve beden dili gibi sözsüz iletişim becerisinin gelişiminde belirgin problemler •Yaşıtlarıyla arkadaşlık kuramama •Diğerleriyle eğlence, ilgi veya başarıyı paylaşmaya karşı ilgisizlik •Empati eksikliği. Otistikler, diğerlerinin acı ve üzüntü gibi duygularını anlamada zorluk çekebilirler. Sözlü ve sözsüz iletişim. Belirtiler: •Konuşmayı öğrenememe veya konuşmada gecikme. Otistiklerin %40’ı asla konuşmaz •Sohbet etmeye başlamada zorlanma. Ayrıca otistikler başlamış bir konuşmayı sürdürmede zorlanırlar. •Kalıplaşmış veya sürekli tekrarlanan konuşma. Otistikler daha önceden duydukları belli bir cümleyi sürekli tekrar ederler (ekolali). •Dinleyicilerinin bakış açısını anlamada zorlanma. Örneğin bir otistik karşısındakinin espri yaptığını anlamayabilir. Kelimelerin teker teker karşılıklarını algılar ve ima edileni anlayamaz. Aktivitelere veya oyunlara karşı sınırlı ilgi. Belirtiler: •Parçalara alışılmışın dışında odaklanma. Otistik çocuklar, arabayla oynamaktan çok arabanın tekerleğiyle oynamak gibi daha çok oyuncağın bir bölümüne odaklanırlar. •Belirli konularla meşgul olma. Örneğin, daha büyük çocuklar ve yetişkinler video oyunlarına, kartlarına veya araba plakalarına hayran olabilirler. •Aynı şeyler ve rutin ihtiyacı. Örneğin, otistik bir çocuk salatadan önce hep ekmek yemek veya okula hep aynı yoldan gitmek ister. •Kalıplaşmış (stereotip) davranışlar. Örneğin, sallanma veya el çırpma ÇOCUKLUKTA OTİZM BELİRTİLERİ Otizm belirtileri çoğunlukla ebeveyn veya çocuğun bakıcısı tarafından ilk 3 yılda anlaşılır. Her ne kadar otizm doğuştan olsa da, bebeklikte belirtileri anlamak veya teşhis koymak zordur. Ebeveynler çoğunlukla bebekleri kucağa alınmaktan hoşlanmadığında, ce-e gibi oyunlarla ilgilenmediğinde veya konuşmaya başlamadığında endişelenirler. Bazen çocuk yaşıtlarıyla aynı zamanda konuşmaya başlar ve sonra konuşma becerisini yitirir. Ayrıca çocuğun işitme problemi olduğundan da şüphelenilebilir. Otistik bir çocuk çoğunlukla işitmez görünür, fakat bazı zamanlar tren düdüğü gibi uzaktan gelen bir ses ilgilerini çeker. Erken teşhis edilen ve yoğun tedavi gören bir otistik, başkalarıyla ilgilenebilir, iletişim kurabilir ve büyüdükçe kendine bakabilir. Yaygın olarak düşünülenin aksine, çok az otistik sosyal olarak tamamen izoledir ve kendi dünyasında yaşar. GENÇLİKTEKİ OTİZM BELİRTİLERİ Gençlikte davranış modeli çoğunlukla değişir. Gençlerin çoğu yeni beceriler edinir, fakat diğerleriyle ilişki kurma ve onları anlamada hala geridedirler. Buluğ çağı ve artan cinsellik otistik gençlerde diğerlerine nazaran daha zor olabilir. Genç otistikler depresyon, anksiyete ve epilepsiyle ilgili problemler açısından büyük risk altındadırlar. YETİŞKİNLİKTE OTİZM BELİRTİLERİ Bazı otistik yetişkinler çalışabilir ve kendi başlarına yaşayabilir, bu durum zeka ve iletişim becerisinin derecesine bağlıdır. En azından %33’ü kısmen bağımsızdır. Bazı yetişkin otistikler, özellikle zeka düzeyi düşük ve konuşamayanlar, çok fazla yardıma ihtiyaç duyar. Yelpazenin öbür ucundaki çok daha iyi durumdaki otistikler mesleklerinde başarılı olabilir ve tek başlarına yaşayabilirler, fakat yine de diğerleriyle ilişki kurmada zorlanırlar. Bunların zeka düzeyi ortalama veya ortalamanın üzerindedir. DİĞER OTİZM BELİRTİLERİ Otistiklerin çoğunun gösterdiği belirtiler dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun belirtilerine benzer. Fakat bu belirtilerin çoğu, özellikle sosyal ilişkilerde, çok daha yoğundur. Otistiklerin yaklaşık %10’u bazı becerilere aşırı hakimdir. Örneğin listeleri akılda tutma, takvim günlerini hesaplama, resim yapma veya müzik yeteneği gibi. Otistiklerin çoğu alışılmışın dışında duyusal algılamaya sahiptir. Örneğin, hafif bir dokunuşu acı verici nitelerken, kuvvetli bir baskıyı rahatlatıcı bulabilir. Bazıları ise acıyı hiç hissetmez. Otistiklerin bazı çok sevdikleri veya hiç sevmedikleri yemekler vardır ve alışılmışın dışında tatları karıştırmaktan hoşlanabilirler. Otistiklerin %40 ila %70’inde uyku problemi vardır. DİĞER DURUMLAR Otizm, otistik spektrum hastalıkları da denilen yaygın gelişimsel bozuklukların birçok türünden biridir. Otizmin Asperger sendromu gibi diğer yaygın gelişimsel bozukluklarla karıştırılması mümkündür. Diğer bozuklukların da otizme benzer belirtileri olabilir. OTİZM TEDAVİSİ Erken teşhis ve tedavi otistik çocukların tam potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olur. Tedavinin birincil hedefi çocuğun yükümlülüklerini yerine getirebilmesini sağlayan becerilerini geliştirmektir. Otizm belirtileri ve davranışları farklı kombinasyonlarda olabilir ve yoğunlukları değişebilir. Ayrıca bireysel belirtiler ve davranışlar zamanla değişiklik de gösterebilir. Bu nedenlerden dolayı tedavi stratejileri bireysel ihtiyaçlar ve aile kaynaklarına göre düzenlenir. Otistik çocuklar genellikle çok iyi yapılandırılmış ve kendilerine özel tedavilere iyi reaksiyon verirler. En başarılı program ebeveynlere yardımcı olan ve çocuğun yaşamına iletişimsel, sosyal, davranışsal, uyum sağlayıcı ve eğitici yönler katandır. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP) çocuğun fonksiyonlarının gelişmesi ve potansiyeline ulaşması için şu stratejileri önerir: Davranışsal eğitim ve yönetim. Davranışsal eğitim ve yönetim, davranış ve iletişimi geliştirmek için pozitif destek, kendine yardım ve sosyal beceri eğitimini kullanır. Uygulamalı Davranışsal Analiz, Otistik ve İlgili İletişim Engelli Çocukların Tedavi ve Eğitimi ve duyusal entegrasyon gibi çeşitli tedavi türleri geliştirilmiştir. Özel terapiler. Bunlar konuşma, meşgale ve fiziksel terapilerdir. Bu terapiler otizmi yönetmede önemli unsurlardır ve hepsi çocuğun tedavisinin aşamalarına dahil edilmelidir. Konuşma terapisi otistik çocuğun daha iyi iletişim kurabilmesi için dil ve sosyal becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Meşgale ve fiziksel terapi koordinasyon ve motor becerilerdeki eksiklikleri geliştirmeye yardımcı olabilir. Meşgale terapisi, otistik çocukların duyulardan (görme, duyma, dokunma, koklama) gelen bilgiyi daha yönetilebilir yollarla işlemelerine de yardımcı olur. •İlaçlar. Depresyon, anksiyete, hiperaktivite ve obsesif-kompülsif gibi otistiklerin problemli davranışlarını tedavi etmede ilaç kullanılabilir. •Toplum desteği ve ebeveyn eğitimi. Destek ve eğitim için doktorunuzla konuşabilir veya TOHUM vakfı gibi yasal bir gruba başvurabilirsiniz. Otistiklerin çoğu uyku problemi yaşar. Genellikle aynı saatte yatmak ve kalkmak gibi bir rutin belirlenerek tedavi edilir. Doktorunuz son çare olarak ilaç tedavisini deneyebilir. Sekretin ve işitsel bütünleşme terapisi gibi alternatif tedaviler hakkında hikayelere medyada ve diğer iletişim kaynaklarında sıkça rastlanır. Herhangi bir tedavi aradığınızda, her zaman bilginin kaynağını bulun ve bilimsel olarak uygun olup olmadığına bakın. Bir tedavinin kullanılması için, bireysel başarılar yeterli değildir. Büyük ve bilimsel olarak kontrol edilip onaylanmış çalışmalara bakmalısınız. Uzmanlar henüz otizmi engelleyecek bir yol bulamamıştır. Otizmi çocukluk aşılarına bağlayan hikayelere karşı toplumsal ilgi halen devam etmektedir. Fakat yapılmış olan birçok araştırma bu bağlantıyı kanıtlayamamıştır. Eğer çocuğunuzun aşılarını yaptırmazsanız, hem çocuğunuzu hem de diğerlerini tehlikeye atmış olursunuz, çünkü bu hastalıkların çoğu çok zarar verisi, hatta ölümcül olabilir.  http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/otizm-nedir-

‘Çocuğum kekeme’ diye üzülmeyin

‘Çocuğum kekeme’ diye üzülmeyin

Dil gelişimi halen tamamlanıyor olduğundan çocukların çoğunda akıcılık bozuklukları gözlenir. Aileler dikkat! “Çocuğum kekeme” diye üzülmeyin! 3 yaş civarı çocuklarda dil gelişimi halen tamamlanıyor olduğundan çocukların çoğunda normal akıcılık bozuklukları gözlenir. Bu durum bir süre sonra kendiliğinden düzelir. Ancak normal akıcılık bozuklukları ile kekemeliği ayırt edici risk faktörlerine dikkat etmek gereklidir. KEKEMELİK BELİRTİLERİ – Kısmi kelime tekrarları tüm kelime tekrarlarından fazladır. – Kelimenin bir kısmı ikiden fazla defa tekrar edilir. Tekrarlamalar düzensiz bir ritimdedir.   – Bir ses bir saniyeden fazla tutuluyor olabilir. – Ses uzatmaları, sessiz uzatmalardan ve sessiz uzatmalar da ses tekrarlarından fazla görülür. – Konuşurken herhangi bir efor belirtisi (Ör: göz kapatma, kırpma, baş hareketleri, dudak büzme vs.) görülmesi. – Konuşmaya karşı negatif bir tutum olması. – Konuşurken ses tonunda ve perdesinde değişiklikler olması. – Ailede kekeleyen bir bireyin olması. ANNE – BABA ÇOCUĞUNA NASIL DESTEK OLABİLİR? – Çocuğunuzun kelimelerini onun yerine bitirmekten kaçının. – Konuşurken onu sabırla dinleyip lafını bitirmesi için ne kadar vakte ihtiyacı varsa bekleyin. – Çocuğunuzla konuşurken göz temasını bırakmayın. – Onu başkalarının yanında “Hadi bir şiir oku” gibi stres seviyesinin artacağı durumlara maruz bırakmayın. – Acele etmeden, sakin konuşmayı alışkanlık haline getirin. – Nasıl dediğinden çok ne dediğine önem verdiğinizi hissettirin. – Konuşmasını asla eleştirmeyin. – Dil ve konuşma bozuklukları uzmanı ile birlikte çocuğunuzun terapisine dahil olun.

http://www.ulkemiz.com/cocugum-kekeme-diye-uzulmeyin

Astigmatizma Nedir?

Astigmatizma Nedir?

Astigmatizma kavramı, tıp literatüründe yer alan bir kavram olmakla birlikte, beş duyu organından birisi olan göz organıyla alakalı bir hastalıktır. Göz, fizyolojik açıdan incelendiği takdirde karşımıza, oldukça kompleks ve de sistemli bir yapı çıkmaktadır.Bu yapı içerisinde herhangi bir sorun ya da aksaklık yaşandığında, görme işlevinde de olumsuzluklar yaşanmaktadır. Astigmatizma da, göz organında yaşanan bu tür olumsuzluklardan biridir. Göz organında, saydam tabaka adı verilen bir tabaka bulunur. Bu saydam tabakada meydana gelen eğrilik bozukluğu sonucunda ortaya çıkan göz sorununa, astigmatizma adı verilmektedir. Göz organında bulunan saydam tabakada, iki tür meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenlere, dikey ve yatay meridyen adı verilir. Bu meridyenlerin göz organındaki görevi, göze gelen ışınları kırmaktır. Eğer meridyenler göze paralel olarak gelen ışınları farklı noktalarda kırarlarsa, bu ışınlar aynı noktada toplanamazlar. Bu olay neticesinde ise, göz organında bulunan sarı lekeye görüntüler, net bir şekilde eğil bulanık şekilde yansır.Gözde bu şekilde meydana gelen rahatsızlığa, “astigmatizma” adı verilmektedir. Astigmatizma rahatsızlığı, iki farklı şekilde olabilmektedir. Bu şekiller, düzenli astigmatizma ve düzensiz astigmatizma olarak adlandırılmaktadır. Bu noktada, düzenli astigmatizma da kendi içerisinde iki farklı gruba ayrılır. Bu gruplar, kaideye uygun astigmatizma ve kaideye aykırı astigmatizma olarak adlandırılmaktadır. Kaideye uygun ve de kaideye aykırı şekilde sınıflandırılan astigmatizmaların bu şekilde sınıflandırılmasının nedeni, eksenler’dir. Öyle ki, kaideye uygun asitgmatizmada dikey eksen, daha eğriyken kaideye aykırı astigmatizmada ise yatay eksen daha eğri konumdadır. Bu göz rahatsızlığında, göz organı aynı düzlemde bulunan dikey ve yatay doğruları eşit netlikte görememektedir. Bunun nedeni ise, dikey ve de yatay eksendeki eğriliklerdir. Bu duruma örnek vermek gerekirse; kaideye uyguna astigmatizmada dikey eksen daha eğri, yatay eksen ise normal eğriliktedir. Bunun neticesinde göz, yatay doğruları net görür. Yatay görüntüye dikey olan bir görüntü ise, net değil bulanık bir şekilde görülür. Bu durumunun yaşanmasına neden olan etken ise, dikey meridyendeki eğrilik oranının, yatay meridyendeki eğriliğe göre daha fazla olmasıdır. Böylece dikey eksende meydana gelen kırılma, yatay eksene göre daha fazla gerçekleşir.Bir göz hastalığı olan astigmatizmanın, çeşitli belirtileri bulunmaktadır. Bu hastalık, hafif veya ileri düzeyde yaşanabilmektedir. Eğer hafif düzeyde yaşanırsa, astigmatizmanın belirti verme ihtimali oldukça düşüktür. Bu hastalığın belirtileri, özellikle kitap okumakla alakalıdır. Eğer kitap okurken, kitabı gözünüze doğru yaklaştırma eğiliminde bulunuyorsanız, bu durum astigmatizmanın belirtileri arasında sayılmaktadır. Yine kitap okuduktan sonra, sık sık baş ağrısı meydana geliyorsa bu da astigmatizmanın belirtileri arasında yer alır. Kaş çatma durumu da, bu hastalığın belirtileri arasında gösterilmektedir. Kaşları çatmanın nedeni ise, bulanık olan görüntüyü netleştirme isteğidir.Astigmatizma hastalığının tedavisi, diğer göz hastalıklarına nazaran daha kolaydır. Silindir şeklindeki mercekler sayesinde, bu görme kusuru düzeltilebilmektedir. Bu kusur tedavi edilmezse, baş ağrıları ve de kitap okumanın hemen ardından görüntülerde bulanıklaşma gibi sorunlar yaşanabilmektedir. Düzensiz astigmatizma sorununda ise, saydam tabakadaki eğrilik düzenli değildir. Bu noktada, rahatsızlığın tedavisi merceklerle mümkün olmaz. Kontakt lens kullanımı, düzensiz astigmatizma durumunda kullanılmakta olan en iyi tedavi yöntemleri arasında gösterilmektedir.Yazar: Erdoğan Gülhttp://www.bilgiustam.com/

http://www.ulkemiz.com/astigmatizma-nedir

Glokom Göz Tansiyonu Nedir ? Nasıl Oluşur

Glokom Göz Tansiyonu Nedir ? Nasıl Oluşur

Glokom; tıp literatürüne ait bir kavram olmakla birlikte, bir göz rahatsızlığıdır. Aynı zamanda göz tansiyonu olarak da adlandırılmaktadır. Göz iç basıncının yükselmesi, gözlerde yer alan görme sinirlerini tahrip edebilmektedir. Bu tür durumlarda çıkan sağlık sorununa “glokom” adı verilmektedir.Glokom rahatsızlığı, başlangıçta çok fazla belirti göstermemektedir. Bu da, hastalığın geç fark edilmesine neden olan bir durumdur. Glokom belirtilerinin geç olması nedeniyle erken teşhis ve tedavinin zorlaşması, gözde meydana gelen tahribat artar ve belirli bir süre sonra onarılamayacak bir seviyeye gelir. Tıp biliminde, erken teşhis oldukça önemlidir. Bu durum, glokom rahatsızlığında da çok büyük bir önem arz etmektedir. Öyle ki bu hastalığın erken teşhisi sayesinde, hastalık nedeniyle görme sinirleri fazla tahrip olmadan hastalık kontrol edilir. Glokom diğer bir adıyla da göz tansiyonu, daha çok 30 yaş üstü kişilerde görülmektedir. Bu nedenle de, 30 yaşın üstünde olan kişilerin yılda en az bir kere glokom muayenesi olması gerekmektedir. Kişilerin göz sağlığı açısından glokom tedavisinin yanı sıra, görme alanı ile ilgili de gerekli taramadan geçmeleri göz sağlığı açısından oldukça önemlidir. Glokom rahatsızlığı 30 yaş üstünde görülmeye başlansa da, hastalık asıl olarak 40 yaş üstünde ortaya çıkmaktadır. Glokom hastalığı eğer tedavi edilmezse, kişide ani körlüğe sebep olabilmektedir. Göz organı, oldukça kompleks bir yapıdadır. Gözün ön kısmında “aköz humor” adı verilen bir sıvı vardır. Aköz humor sıvısı, şeffaf bir yapıdadır. Bu sıvı madde, sabit bir hızda üretilmektedir.Göz içerisinde bir basınç alanı bulunmaktadır. Göz içerisinde yer alan bu basınç, dengeli bir biçimde tutulmaktadır. Basınçta dengeyi sağlamak içinse, sabit bir hızla üretilen aköz humor sıvısı, aynı oranda gözün içerisinde çıkmaktadır. Bu durumda, basınç dengesi sağlanmış olur. Gözün içerisini terk eden bu şeffaf sıvı, gözün içinden mikroskobik kanal sistemi adı verilen bir yöntemle ayrılmaktadır. Göz organı, kapalı bir sistemden oluşmaktadır. Bu nedenle de, eğer kanal yolları tıkanırsa dengeyi sağlamak için gözden ayrılan şeffaf sıvı gözden ayrılamaz. Bu durumda ise, göz iç basıncında artış meydana gelmektedir. Gözün içerisinde oluşan bu yüksek basınç, görme sinirlerine zarar vermektedir. Bu zarar sonucunda ise, glokom hastalığı ortaya çıkmaktadır.Glokom rahatsızlığı, daha çok 30 yaş üstünde görülse de aynı zamanda her yaşta bu hastalığın görülme riski bulunmaktadır. Tedavi edilmediğinde ani körlüğe neden olabilen bu hastalıkta erken teşhis, oldukça önemlidir. Glokom hastalığının belirtileri geç ortaya çıksa da, bu hastalığın bazı durumlarda görülme ihtimali daha da artmaktadır. Özellikle; 30 yaş üstü, yüksek hipermetrop ve miyop ve şeker hastalığı olan ve de uzun bir süre kortizon bulunan ilaç kullanan kişiler risk altında bulunabilmektedir.Glokom hastalığının belirtileri ise şunlardır: Görmede bulanıklık, Tv izlerken göz etrafında meydana gelen ağrılar, geceleri ışıkların etrafında oluşan ışıklı halkalar ve sabahları yaşanan baş ağrılarıdır.Bu hastalıktan korunmak için en güzel yöntem ise, her yıl düzenli bir şekilde glokom taramasından geçmektir.Glokom hastalığı oldukça ciddi ve önemsenmesi gereken bir hastalıktır. Bunun nedeni ise, glokom hastalığında oluşan hasarın tedaviyle onarılamamasıdır. Tedavi, sadece gözde meydana gelen hasarı durdurma ve hastalığın ilerlemesine engel olmak için yapılmaktadır. Tedavi sayesinde görme kaybının ilerlemesi önlenmektedir. Kaybolan görme kaybı ise, tedavi yoluyla geri getirilememektedir. Göz tansiyonu yani glokom tedavisi ise, göz damlaları, lazer yöntemi ve cerrahi ameliyatlar şeklinde yapılmaktadır. Glokom hastalığının erken teşhis edilip erken tedaviye başlanması için, her yıl düzenli olarak göz muayenesinden geçilmelidir.Yazar: Erdoğan Gülhttp://www.bilgiustam.com/

http://www.ulkemiz.com/glokom-goz-tansiyonu-nedir-nasil-olusur

Protein Eksikliğinin <b class=red>Belirtileri</b> Nelerdir?

Protein Eksikliğinin Belirtileri Nelerdir?

Merdiven çıkmak ya da köpeğinizi yürüyüşe çıkarmak gibi basit bir fiziksel aktivite yaptığınızda bile yoruluyor musunuz? Bu protein eksikliğinin bir göstergesi olabilir. Protein eksikliğini tespit etmek için, saç dökülmesi ve cilt sorunları gibi bu durumun diğer belirtilerini kontrol etmeniz gerekir.Protein eksikliği dünya çapında açlık ve hastalıklarla ilgili sağlık tehlikelerinden, yüksek oranda sorumludur. Bu durum sadece insanların büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşadığı ve yemek için yeterli yiyeceğin olmadığı az gelişmiş ülkeler ile sınırlı değildir, aynı zamanda insanların yağlı beslendikleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde de görülür. Daha da kötüsü, bu durumun kurbanları çoğunlukla beş yaşın altındaki çocuklardır. Aslında yeterince protein alamamanın neden olduğu “kwashiorkor” yetişkinlere oranla çocuklarda daha yaygındır. Biri beslenme yoluyla günlük protein dozunu aldığımızdan, kwashiorkor ve benzeri diğer koşulların gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde görülmeyeceğini iddia edebilir. Ancak durum göründüğü kadar basit değildir. Amino asitlerin ana kaynağı olan proteinler, saçlardan kaslara kadar özellikle de vücudun çeşitli bölgelerinin gelişiminde ve insan büyümesinde önemli bir rol oynar. Ne protein fazlalılığı ne de protein eksikliği sağlık için faydalıdır. Bu konuda anahtar nokta yaş ve fiziksel aktivite dahil olmak üzere bir çok faktöre bağlı olan doğru miktarda protein alımıdır.Protein Eksikliği:Tıpta protein eksikliği, vücuttaki proteinlerin yetersiz miktarı ile karakterize edilen bir sağlık durumunu ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Protein eksikliği kısıtlayıcı diyet, yüksek proteinli gıdalar hakkında bilgi eksikliği ve malnütrisyondan kaynaklanabilir. Eğer vücudumuz gerekli proteini alamazsa, kaslarda depolanmış kaynakları kullanmaya başlar. Bu da saç dökülmesinden kas erimesine kadar değişen çeşitli sağlık sorunlarına yol açar.Belirtiler ve Semptomlar:Protein eksikliği kendini vücudun çeşitli yerlerinde gösterir. Gerekli miktarda protein alamadığınız zaman vücudumuz kaslardaki proteinleri kullandığı için protein eksikliği belirtilerinin ortaya çıkması biraz zaman alabilir. Aşırı yorgunluk veya enerji düzeylerinde azalma gibi basit durumlar protein eksikliğinin ilk belirtileridir. İhmal varsa, durum kötüleştirebilir ve hatta bazen ölümle sonuçlanabilir.Protein eksikliğinin en yaygın belirtileri şunlardır;-Halsizlik ve kas kaybından kaynaklanan aşırı kilo kaybı olabilir.-Yürümek ve merdiven çıkmak gibi basit işler bile kişiyi yorgun bırakır.-Kırılgan tırnaklar görülebilir.– Cilt özellikle de ayak ve ayak bilekleri altında sıvı birikmesi ile karakterize bir tıbbi durum olan ödem görülebilir.-Azalmış pigmentasyon, saç dökülmesi ve kırılgan saçlar gibi saç problemleri görülebilir.-Deri ülserleri, kuruluk, kızarıklık ve pul pul dökülmeler gibi cilt problemleri görülebilir.-Amino asitler iyileşme süreci için gerekli olduğundan protein eksikliğinden iyileşme süreci uzar.-Bulantının eşlik ettiği aşırı karın ağrısı görülebilir.-Düşük kan şekeri sonucu olarak uyku eksikliği ve şiddetli baş ağrısı görülebilir.-Kişi sık sık ruh hali değişiklikleri ve şiddetli depresyon yaşayabilir. Zamanla durum daha da ilerleyebilir ve safra taşı, artrit, kas erimesi ve organ yetmezliği gibi komplikasyonlara yol açabilir.Protein eksikliği tedavisi veya önlenmesinin en kolay yöntemi günlük beslenmenize et, yumurta ve bakliyat gibi yüksek proteinli gıdaları eklemektir. Eğer vejetaryen iseniz, vücudunuzun protein ihtiyacını karşılamak için bitki bazlı proteinlere başvurmak zorundasınız. Belirtiler şiddetli ise derhal bir doktora danışmalısınız. Şiddetli belirtiler aşırı protein eksikliğini gösterebilir bu durum da protein takviyeleri ya da tıbbi yardıma başvurmayı gerektirebilir.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/protein-deficiency-symptoms.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/protein-eksikliginin-belirtileri-nelerdir

Duhring Hastalığı Nedir?

Duhring Hastalığı Nedir?

Duhring hastalığı; diğer adıyla “Dermatitis Herpetiformi”s olan bu hastalığın günümüz de çok duyulmamasına karşın ciddi bir hastalıktır.Difteri hastalığı; gırtlak difterisi, boğaz difterisi ve burun difterisi görmek mümkündür. İsmini az duyduğumuz bu hastalık nedir? Duhring hastalığı ( Dermatitis Herpetiformis), arpa, yulaf ve buğday başta olmak üzere gibi protein tahıllarda bulunur. Bu hastalık glutene bağlı enteropatinin görüldüğü bilinmektedir. Bacaklar, kollar ve gövde de simetrik olarak çıkar ve ardından papulerle ve su toplayan kabarcıklar gibi kronik kaşıntıları meydana getirir. Görülen duhring hastalığı genel olarak 20-40 yaş arasında görülür. Buna karşı çocuklarda da görüldüğü saptanmıştır. 1884 yılında, Amerikalı Dr. Louis Duhring tarafından keşfedilmiştir. Hastalığın başlangıç yaşı 20-60 olduğunu söylemek yanlış olmaz. Duhring Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bir hastanın ağzından gelen ”Sanki derimde oluşmuş şiddetli bir güneş yanığı sonrasında ısırgan otlarının üzerinde yuvarlanmışım ardından da karıca ve perilerle dolu bir yün battaniyeye sarılmışım gibi duygu” ifadesi hastalığın nasıl bir belirtileri gösterdiğini anlayabiliriz. Deride yanma ve batma, şiddetli ve periyodik kaşıntı oluşur. 10-12 saat önce semptomlar sıklıkla lezyonlar görülür. Glutenin ve iyoditlerin gerektiğinden fazla alınması, bu belirtilerin alevlenmesi neden olur. İnce bağırsak, emilim bozukluğu glutene duyarlı enteropatinin belirtisi, hastaların büyük çoğunlukta görülür. Derideki lezyonlar bazen içi kan dolu minik gergin su toplayan büller oluştururken, bazen kırmızı kabarcıklar ortaya çıkar. Sistemik semptomu genellikle yoktur. Kaşınmalar sonucunda vücutta kabuklar oluşmaya başlar. İyileşme evresinde açık veya koyu renkte izler bırakır.En sık dirseklerde, kürek kemiklerinin üzerinde, kalçalarda, saçlı deride ve kolların dış yüzeylerinde görülür. Karın ağrısı, çölyak ve ishal gibi benzeri bulgular yüksek glutenli diyetli hastalarda görülür. İnce bağırsak biyopsilerinde belli bir oranda gluten hassasiyetine bağlı oluşur ve hastaların %90’ı gibi büyük bir kısmında görülür.TanıKan örneklerinde, hücreler arasında oluşan bağlara karşı 19A antikorların görülmesi, tanı klinik muayenede tanı konulabilir. Duhring Hastalığı TedavisiDuhrind hastalığı (Dermantitis Herpatiformis) tedavisinde, doktorların önerdiği ve en çok kullanılan ilaç dapson’dur. Başlangıçta dozu, SO-300 mg olarak alınırken hastalığı iyileşen hastalığın iyileşmesine göre doz azaltılır ve nihayetinde kesilir. Hastalar dapsını tolere edemediği taktirde sülfapiridin ile tedavi edilmeleri gerekebilir. Hastalara yaşamı boyunca glutensiz diyet verilir. İyodun hastalığı şiddetlendirmesi sebebiyle deniz balıkları, iyot içeren ilaçlar ve iyotlu tuzlar tüketilmesi yasaklanır.Glutensiz DiyetteSerbest İçecekler: Kahve, salep, ayran, gazoz, kolalı içecekler, meyve suları, ıhlamur, adaçayı, süt serbesttir.Yasaklanan İçecekler: Çoğu alkollü içecekler ve boza ve tüm mayalı içecekler.Bu hastalık irsi değildir. Yani anne veya baba geçirmişse, çocuğa direk olarak geçmesi olası değildir. Ayrıca bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değildir. Türkiye’de bu hastalık görülmemesine karşın batı ülkelerinde 400 kişide bir veya 10.000 kişide bir arasında görülür.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/duhring-hastaligi-nedir

Tetanos Nedir? <b class=red>Belirtileri</b> ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos, yaralara bulaşan “klostridium tetani” adlı bakterinin hazırladığı zehirin yaradan vücuda girmesiyle ortaya çıkan ve genellikle öldürücü enfeksiyon oluşturan hastalıktır. Zehirin etkisiyle gelişen kasılma, nöbetleri ve vücudun katılaşması hastalığın karakteristik özelliğidir. Hastalığı yapıcı bakteri toprakta, bazı insan ve hayvanların bağırsaklarında ve dışkılarında bulunur. Hemen her türlü yaralanma sonucunda bakteri yaraya bulaşabilir ve hastalığa yol açabilir. Bu nedenle yaralanmalarda çok dikkatli olmak ve önlemini hemen almak gerekir. Türkiye’de çocuklarda gelişir. Kırsal kesimlerde evde yapılan doğumlarda ebe görevini üstlenen bilgisiz kişiler, doğumun ardından çocuğun göbek kordonunun jilet ya da başka kesici aletlerle, mikroplardan arındırmaksızın, keserler. Bu kesici aletlerde tetanos mikrobu varsa, kordon aracılığıyla çocuğa kadar ulaşıp onu hastalandırabilir ve hastalanan çocuk da birkaç gün içinde ölür. Bir başka bulaşma biçimi de yanıklar, çivi ya da diken batması, temiz olmayan iğneler, düşme ya da çeşitli nedenlerle kanamalar sonucunda da tetanos hastalığı gelişebilir. Nedenleri: Hastalığa neden olan bakterinin hazırladığı ve protein yapısında olan zehire “tetanospazmin” adı verilir. Bu zehir sinir lifleri aracılığıyla ya da kan içinde merkezi sinir sistemine ulaştırılır. Zehir hem kasların kasılma şiddetini düzenleyen sinir sistemi bölümlerinde bozukluklara yol açar, hem de sinir sistemine ışık, ses, dokunma gibi dışarıdan gelen uyarıların merkezi sinir sistemine gelen uyarıların merkezi sinir sistemine şiddetli bir biçimde yansımasına yol açar. Böylece kaslarda şiddetli kasılma gevşeme nöbetlerine, daha ağır durumlarda da kaslarda çözülmeyen şiddetli kasılmalara neden olur. Bu durumda hastalar kaskatı kesilir. Zehi, sinir hücrelerine bağlanarak etkisini gösterir, bu etkiler eğer hasta yaşarsa geçicidir. Hastalığın kuluçka süresi 2-56 gün arasında değişir. Ancak, vakaların % 80’’inde bu süre 14 gün kadardır. Eğer kuluçka süresi 2-4 gün arasında ise ölüm riski o/o 100’dür. Belirtileri: Baş ağrısı, gerginlik, kolayca uyarılma, çenede ağrı ve sertlik, karın ve bel ağrısı, yutma güçlüğü, ağzı açmada zorluk, yüz kaslarındaki gevşeyemeyen kasılma nedeniyle yüzde acı bir gülümseme görünümü başlıca belirtileri oluşturur. Dışarıdan gelen küçük bir uyarı bile şiddetli kasılmalara yol açabilir. Hastanın gırtlak ya da solunum kaslarının kramp biçiminde kasılıp gevşeyememesi nedeniyle boğulma ya da solunum durması görülebilir. Solunum durmasıyla hastanın oksijeni azalır ve beyin bu nedenle ağır hasar görür ya da tümüyle ölür. Solunum durması ve beynin ölmesi, ölümü oluşturan başlıca nedendir. Yaşatılabilen hasta iki hafta içinde iyileşir. Tedavisi: Tetanosa yakalanan hastaların öncelikle hastanede tedavi edilmesi gerekir. Hastaya tetanos antiserumu damardan verilir. Antiserum uygulaması için belirtilerin ortaya çıkmasını beklemeye gerek yoktur. Herhangi bir yaralanmada ya da yanıkta koruyucu önlem olarak antiserum uygulanabilir. Antibiyotikler tedavide önemli bir yer tutmazlar. Kasları gevşetmek için de uygun ilaçlar verilmesi yerindedir. Hastaların loş ve gürültüsüz bir odada tedavi edilmeleri gerekir. Tetanos hastalığına karşı en iyi korunma, tetanos aşısının belirli aralıklarla yapılmasıdır.Tetanos aşısı, zehirin zehirsizleştirilmiş biçimidir. Yeni doğan çocuklar 2-3 aylık olduklarında, içinde tetanosun da bulunduğu karma aşı yapılır ve belirlenen aralıklarla yinelenir. Okul çağındaki çocuklar ve erişkinlerde 3 doz biçiminde difteri ve tetanos aşısı olmalıdırlar. İlk iki doz 4-6 hafta arayla, üçüncü doz İkincisinden 6-12 ay sonra uygulanır. Daha sonra ise her 10 yılda bir difteri ve tetanos aşısı yapılmalıdır. Eğer son aşılanma herhangi bir yaralanmadan 5 yıl önce olmuşsa, yaralı kişiye antitoksin ya da aşı yapmaya gerek yoktur. Eğer son aşılanma 5 yıl ya da daha uzun bir süre önce yapılmışsa, yaralanan kişiye aşı ya da antiserum verilmesinde yarar vardır. Tetanos belirtilerinin geliştiği hastaya “trakeotomi” adı verilen bir cerrahi girişimde bulunmak yaşamsal önem taşır. Bu girişimde hastanın soluk borusu kesilerek gırtlak spazmında hastanın boğulması önlenir. Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tetanos  

http://www.ulkemiz.com/tetanos-nedir-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri-nelerdir

Rahim Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir ?

Rahim Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir ?

Jinekolojik kanserler arasından en çok rastlanan vaka, rahim kanseridir. Amerika’da her sene 40 bin kadın bu kanser ile karşı karşıya kalıyoruz. Herhangi bir kadının rahim kanserine yakalanma olasılığı %2.5 iken hastalık teşhisi konulan ortalama yaş 61 dir.Rahim kanserlerinin oluşum süreci rahim iç yüzünü örten endometrium denen tabakanın kalınlaşması, ardından kansere yol açan rahimin aşırı miktarda östrojen ile uyarılmasıdır. Bu durumdaki kanserler Tip1 olarak sınıflandırılır. Bu tanı konulan hastaların risk faktörleri; şişmanlık, erken adet görme yaşı, geç menopoza girme, doğum yapmamış olma, kısırlık, polikistik over sendromu, bazı ilaçlar, şeker hastalığı ve yüksek tansiyondur. Tip 2 endometrial kanserdir. Bu kanserler östrojenin aşırı uyarmasıyla alakalı değildir. Hastaların büyük çoğunluğu teşhis sırasında, 70 yaşın üzerindedir ve %50’den fazlası teşhis sırasında ileri evrededir, ilerlemiş yaştan başka tanımlanmış başka risk faktörü bulunmamaktadır.Rahim Kanseri Belirtileri:Kadınlar vajinal kanama ile hekime başvururlar. Gerekli muayeneler sırasında kanser olduğu anlaşılır. Ayrıca, vajinada aşırı kokulu akıntı ve ağrı olması yine hastalık göstergesidir. Bununla beraber uzun süren yada erken olan adet kanamaları, ara kanamalar kanser belirtileri arasındadır.Rahim kanseri nasıl tedavi edilir?Rahim kanseri teşhisi konulan kadınlar fizik muayene, tam kan sayımı ve biyokimyayı içeren rutin kan tetkikleri ve akciğer filmi ile ameliyat öncesine hazır hale getirilir.Rahim alınması, iki taraflı tüpler ve yumurtalıkların alınması, karın içi yıkantı sıvısı alınması ve karın boşluğunun dikkatli değerlendirilmesi birçok rahim kanserinin tedavisinin başlıca dayanağıdır. Erken teşhis edilen kanserde, lenf bezleri çıkarılmamaktadır. Rahim alınması sonrası ameliyat sırasında patolojiye gönderme uygulaması hastalığın değerlendirilmesi için tercih edilen tekniktir. Hastalığın rahim dışına yayılımı için riskli hastalarda, aort damarının etrafındaki lenf bezlerinin çıkarılması da gerekmektedir. Yakın zamanlardaki yayınlar laparoskopinin rahim kanserinin cerrahi tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılabileceğini ortaya koymuşlardır. Tüm bu sayılan ameliyatlar, laparoskopik ya da robotik cerrahi yöntemiyle de yapılmaktadır.Yazar: Betül Şahinhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/rahim-kanseri-risk-faktorleri-nelerdir-

Ağrı Kesiciler İle İlgili Yanlış Bilinenler

Ağrı Kesiciler İle İlgili Yanlış Bilinenler

Ağrımız olduğunda, hemen ağrı kesicilerden medet umarız. Bu ilaçlar, yaralanmalar ve artrit (eklem iltihabı) gibi kronik tıbbi durumlardan kaynaklanan rahatsızlıkların giderilmesinde, etkili bulunmuştur. Son bir kaç on yıl içinde ağrı kesicilerin kötüye kullanımı inanılmaz derecede artmıştır. Bunun nedeni halk arasında dolanan yanlış inanışlardır. Bu yazımızda ağrı kesiciler ile ilgili yanlış bilinen inanışları açıklayacağız.1) Ne kadar yüksek doz alırsanız ağrınız o kadar hafifler ve bu kişiyi hiçbir şekilde olumsuz etkilemez.Gerçek: Eğer aynı anda birden fazla ağrı kesici alırsanız, ilaçların etkisi daha uzun sürebilir. Başlangıçta şiddetli veya kronik ağrıların tedavisi için yardımcı olabilir ancak tekrar tekrar kullanım sonunda ilaç toleransına neden olur yani, söz konusu ilaç artık ağrının tedavisinde etkili değildir. Aynı ilaç daha yüksek bir dozda uygulandığında bile, kişi ilaca yanıt vermez. Ayrıca reçeteli ağrı kesicilerin fazla alınması çok daha ciddi yan etkilere neden olabilir. Ağrı kesiciler altta yatan nedeni düzelterek ağrının azalmasını sağlarlar.Gerçek: Ağrı kesicilerin sadece ağrıyı azaltan kendi mekanizmaları vardır ancak ağrıya sebep olan altta yatan sağlık sorununu çözmezler. Morfin gibi opioid ağrı kesiciler ağrı sinyallerinin beyne ulaşmasını engeller. Bunlar beyini etkiler ve kullanıcının hissettiği ağrı biçimini değiştirebilirler. Öte yandan, asetaminofen ve ibuprofen gibi ağrı kesiciler sadece ağrıya neden olan bazı enzimlerin salgılanmasını azaltır.3) Eğer ağrı kesiciler düşük bağımlılık oranlarına sahipse bu ilaçları istediğim şekilde alabilirim.Gerçek: Ağrı kesici ilaçların kötüye kullanımları bağımlılık durumlarının artmasına katkıda bulunmuştur. Ağrı kesiciler ister opioid olsun ister opioid olmasın, doktor tarafından belirtildiği şekilde alınmalıdır. İlaçları önerilen dozda almamak bağımlılık riskini artırır. Yani dozajı artırmak veya reçetede belirtilenden daha uzun bir zaman süresi boyunca kullanmak, ilaç bağımlısı olmanıza sebep olabilir. Tıbbi önerileri hiç dikkate almadan kendi istediğiniz şekilde ilaç kullanmak tehlikeli sonuçlara yol açabilir ve bağımlılıkla sonuçlanabilir.4) Ağrı kesicilerin uzun süreli kullanımı sağlık için zararlı değildir.Gerçek: Ağrının kontrol edilmesi için rutin olarak uzun süreler ağrı kesici alınması tavsiye edilmez. Çeşitli çalışmalarda alışkanlık olarak ağrı kesici kullanımının sağlık için zararlı olabileceği gösterilmiştir. Dikkatli olmak için kısa süreli ilaç kullanımı daha güvenlidir. Artrit gibi kronik rahatsızlıkları olan kişiler genellikle uzun süreler boyunca yüksek dozda ağrı kesici alma eğilimindedir. Ancak yüksek dozlarda uzun vadeli olarak ağrı kesicilerin alınması ile kalp sorunlarına yakalanma riski daha yüksek korelasyon göstermektedir. Kalp hastalıkları ile ilişkili sağlık risklerinin dışında, uzun süreli kullanım bağımlılıkla sonuçlanabilir ve bireyin ağrı toleransını azaltabilir.5) Ağrı kesiciler bağımlılık yapabileceğinden bu ilaçları almaktan kaçınmalısınız.Gerçek: Ağrı kesiciler kötü olduğundan değil, ancak ilaç tedavisinin süresi onları zararlı yapabilir. Tıbbi durumlar ve ciddi yaralanmaları ağrı kesici kullanımını gerektirir. Artık ağrıyı tolere edemeyeceğinizi hissettiğinizde bir ağrı kesici almanız faydalıdır. Bununla birlikte, bu ilaçların kısa süreli kullanımı yan etkilerden korunmak için tavsiye edilir.Doktorlar bağımlılık tedavisinin nasıl yapılacağını iyi bildiği için ağrı kesici bağımlılığı endişe edilecek bir neden değildir.Gerçek: Doktorunuzun sizi kesinlikle bağımlılıktan vazgeçirebilecek olmasına inanmak çürütülmesi gereken başka bir mittir. Bir çok doktorun ilaç bağımlılığı tedavisi ile ilgili tam bir bilgisi bulunmamaktadır. Hastalar özellikle bağımlılığıyla mücadele edebilmek için bir rehabilitasyon merkezine katılmak zorunda kalabilirler. Bu gibi durumlarda profesyonel danışmanlık sağlayan bir bağımlılık uzmanı da hasta için gerekli olabilir.7) Yoksunluk belirtileri ağrı kesicilere bağımlılığı göstermektedir.Gerçek: Yoksunluk belirtileri yaşamak mutlaka bağımlılık anlamına gelmez. İlaç isteği içinde olmak ile bağımlılığı karıştırmamak gerekir. Ağrı kesiciler fiziksel bağımlılığa neden olabilir, henüz kişi bağımlılığı ile ilgili herhangi bir belirti göstermeyebilir. Bağımlılık kronik bir beyin bozukluğu olarak sınıflandırılır çünkü kişi o maddenin vücudu için zararlı olduğunu bildiği halde psikolojik olarak o maddeye bağımlıdır. Kişi ilaç için yalvarır ve kullanımını durdurmak onu öfkeli ve saldırgan yapar. Öte yandan, ağrı kesicilerin yoksunluk semptomları tamamen baskın değildir.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/7myths-about-painkillers-busted.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/agri-kesiciler-ile-ilgili-yanlis-bilinenler

Fibromiyalji nedir, <b class=red>belirtileri</b> nelerdir? Nasıl tedavi edilir.

Fibromiyalji nedir, belirtileri nelerdir? Nasıl tedavi edilir.

Fibromiyalji, osteoartritten sonra en yaygın olan arterit ilişkili hastalıktır. Halen günümüzde çoğunlukla yanlış teşhis konur ve yanlış anlaşılır. Karakteristikleri arasında yaygın kas ve eklem ağrısı, yorgunluk ve diğer semptomlar vardır. Fibromiyalji depresyona ve sosyal izolasyona neden olabilir.Fibromiyalji sendromunu (FMS) anlatırken, semptomlara değineceğiz, teşhisi ve tedavisinden bahsedeceğiz. Fibromiyaljinin hayatımızdaki etkilerinden de bahsedeceğiz. Bu etki FMS ile gelen büyük fiziksel ve psikolojik zorlanmadan dolayıdır. Bu zorlanmalar çalışma saatlerimizi azaltarak, gelir ve hatta iş kaybına yol açabilir.Fibromiyalji sendromu semptomlar topluluğudur. Bu semptomlar bir arada oluştuğunda, belirli bir hastalığın veya hastalığın gelişme ihtimalinin çok yüksek olduğunun habercisidir. Fibromiyalji sendromunda şu semptomlar çoğunlukla gerçekleşir:”    Anksiyete veya depresyon”    Düşük acı eşiği veya hassas noktalar”    Aciz bırakan yorgunluk”    Geniş alana yayılmış ağrı12 milyon Amerikalıda Fibromiyalji vardır. Çoğunluğu yaşları 25-60 arasında değişen kadınlardan oluşur. Kadınlar erkeklere nazaran 10 kat daha fazla bu hastalığa yakalanırlar.Fibromiyalji her yerinizin ağrımasına neden olur. Felç edici yorgunluk semptomlarına sahip olabilirsiniz-hatta uyanırken bile. Vücuttaki belirli noktalara dokunulması bile acı verir. Şişlik, yoğun seviyede rahatsızlık veya dinlendirici olmayan uyku ve ruh hali rahatsızlıkları veya depresyon deneyimleyebilirsiniz.Hiçbir egzersiz yapmadan ve hatta herhangi bir nedeni olmadan, kaslarınız sanki aşırı çalışmış veya çekilmiş gibi hissedebilirsiniz. Bazen kaslarınız seğirir, yanar veya bıçak gibi bir ağrı saplanır.Bazı Fibromiyalji hastalarının boyun, omuz, sırt ve kalça eklemlerinde ağrı ve acı olur. Bunlar uyumalarını ve egzersiz yapmalarını engeller. Diğer Fibromiyalji semptomları şunlardır:”    Abdominal ağrı”    Anksiyete ve depresyon”    Kronik baş ağrısı”    Uyuyamama veya uykusu hafif olma”    Ağız, burun ve gözlerde kuruluk”    Kalkar kalkmaz yorgunluk”    Soğuğa ve/veya sıcağa karşı aşırı hassasiyet”    Konsantre olamama (fibro fog denir)”    İnkontinans”    Irritabl Bağırsak Sendromu (Bowel Sendromu)”    Parmaklarda veya ayakta uyuşma veya karıncalanma”    Ağrılı adet görme”    TutuklukFibromiyalji osteoartrit, bursit (kesecik iltihabı) ve tendinit (tendon iltihabı) benzeri işaretler ve hislere neden olur. Bazı uzmanlar bunu arterit ve benzeri rahatsızlıklar grubuna koyar. Fakat bursit ve tendinit ağrısı belli bir bölgede olur, oysa Fibromiyalji geniş alana yayılan ağrı ve acıdır.FİBROMİYALJİ TANIFibromiyalji teşhisinde belirli bir laboratuvar testi yoktur. Doğru bir teşhis koyabilmek için doktorunuz kapsamlı bir fiziksel muayene yapacaktır ve tıbbi geçmişinizi inceleyecektir. Genellikle fibromiyaljiye eleme yöntemiyle teşhis konur. Yani doktorunuz benzer semptomları olan diğer hastalıkları eleyerek teşhis koyacaktır.Daha ciddi hastalıkları elemek için, doktorunuz belirli kan testleri yapacaktır. Örneğin, doktorunuz tam kan testi isteyebilir. Glikoz, tiroit gibi testler de isteyebilir, çünkü bunlar da benzer semptomlara sebep olur. Yorgunluk, kas ağrıları, halsizlik ve depresyon semptomları arasındadır.Diğer hastalıkları elemede kullanılabilecek diğer laboratuvar testleri şunlardır: lyme titer, antinükleer antikorlar (ANA), romatoid faktör (RF), eritrosit sedimentasyon oranı (ESR), prolaktin seviyesi ve kalsiyum seviyesi.Ayrıca doktorunuz bir inklüzyon teşhisi yapacaktır. Yani American College of Rheumatology tarafından belirtilen Fibromiyalji sendromunun tanısal kriterlerine semptomlarınızın uyduğundan emin olacaktır. Bu kriterler en az üç ay boyunca geniş bir bölgede-bedenin hem sağı hem solu, belin üstü ve altı, göğüs, ense, sırtın ortası veya altı-süre gelen ağrı, bedenin çeşitli yerlerinde hassas noktalar bulunmasıdır.Doktorunuz yorgunluk, uyku bozukluğu ve ruh hali bozukluğu gibi semptomların şiddetini değerlendirecektir. Bu, FMS’nin yaşam kalitenizde, fiziksel ve duygusal fonksiyonunuzdaki etkisinin ölçülmesine yardımcı olacaktır.FİBROMİYALJİ TEDAVİFibromiyaljinin ve tüm semptomlarının tedavisi yoktur. Bunun yerine, çok sayıda geleneksel ve alternatif tedavilerin bu zor sendromu tedavi etmede etkili olduğu görülmüştür. Bir tedavi programı ilaçları, egzersizi-güçlendirici kondisyon hareketleri ve aerobik-ve davranışsal teknikleri kapsar.American College of Rheumatology’ ye göre, birincil olarak fibromiyalji ilaç terapisi semptomları tedavi eder. FDA üç ilacı fibromiyalji tedavisi için onaylamıştır: Lyrica, Cymbalta ve Savella. FDA’ ya göre Lyrica-aynı zamanda zona veya diyabet nedeniyle oluşan sinir ağrılarının tedavisinde de kullanılır-bazı hastalarda fibromiyalji ağrısını hafifletir. Cymbalta ve Savella serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRIs) sınıfındandır.Flexeril, Cycloflex, Flexiban, Elavil veya Endep gibi Trisiklik ilaçların düşük dozların FMS ağrılarının tedavisinde etkili oldukları saptanmıştır. Ayrıca, dual geri alım inhibitörleri olarak bilinen antidepresanlar da (Effexor) pozitif etki gösterir. Neurontin de fibromiyalji tedavisi için umut vericidir.Doktorunuz Prozac, Paxil veya Zoloft gibi antidepresanlar yazabilir. Bu ilaçlar depresyon, uyku bozukluğu ve ağrı hissini hafifletebilir. Yakın zamanda araştırmacılar antiepileptik ilaç Neurontin’in ümit vaat edici bir fibromiyalji tedavisi olduğunu saptamıştır.Steroid yapıda olmayan antienflamatuar ilaçların (NSAIDS), Cox-2 inhibitörler dahil olmak üzere, FMS ağrısı tedavisinde etkili olmadıkları saptanmıştır. Opioid ilaçlardan kaçınılmalıdır, hem uzun vadede işe yaramazlar hem de alışkanlık yaparlar.Alternatif tedaviler, her ne kadar yeterince denenmemişlerse de, fibromiyalji semptomlarıyla başa çıkmada kullanılabilirler. Örneğin; terapötik masaj kasları ve yumuşak dokuları hareket ettirerek derin kas ağrılarını hafifletir. Hassas noktalardaki ağrıların hafiflemesine, kas kasılmalarının ve gergin kasların gevşemesine de yardımcı olur. Miyofasyal gevşeme terapisi bağ dokularını nazikçe gererek, yumuşatarak, uzatarak ve tekrar düzene koyarak rahatsızlığı hafifletir.Amerikan Ağrı Cemiyeti en azından haftada iki üç kez orta yoğunlukta aerobik önerir. Ayrıca hipnoz, akupunktur, terapötik masaj ve kiropraktik uygulamayı da önerir.Alternatif terapilerin yanında, her gün dinlenmek ve rahatlamak için zaman ayırmak da önemlidir. Relaksasyon terapileri-derin kas relaksasyonu veya derin nefes egzersizi-fibromiyalji semptomlarını tetikleyen ilave stresi azaltmaya yardımcı olabilir. Düzenli uyku saatleri de önemlidir. Bedenin kendini onarabilmesi için uyku gereklidir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/fibromiyalji-nedir-belirtileri-nelerdir-nasil-tedavi-edilir-

Su Zehirlenmesi Nedir?

Su Zehirlenmesi Nedir?

Su, hayatın sürdürülebilmesindeki en önemli temel besinlerdendir. Vücudumuzda ısı dengesini ayarlayan, hücre içindeki yaşamın devamının yanı sıra su, besinlerin yakılabilmesi ve sindirilebilmesi için oldukça gereklidir. Ancak, suyun aşırı tüketilmesiyle de ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılmaktadır. Bunların içinde en çok görülebilen elbette, su zehirlenmesi problemidir. Peki, ciddi sonuçlar doğurabilen su zehirlenmesi nedir? Hemen, bu çok önemli sorunun yanıtını verelim.Su zehirlenmesi (Hiperhidrasyon) aşırı su tüketimiyle, vücutta elektrolitlerin normal dengesinin bozulmasıyla beyin fonksiyonlarında meydana gelen ölümcül bir bozulma olarak tanımlanmaktadır. Pozitif ve negatif yüklü olan iyonların yani elektrolitlerin vücutta, sıvı dengesini ve sinir iletimini sağlamak gibi başlıca görevleri vardır. Vücudun görevlerini yerine getirebilmesi için bu elektrolitlerin vücutta olması gerekmektedir. En önemli su zehirlenmesi sebepleri olarak, aşırı su içmekle böbreklerin normalden daha fazla çalışmasını ve vücutta mineral kaybı gözlenmesini sayabiliriz. Aşırı suyla birlikte vücutta sodyum miktarı düşer, ayrıca, hücreler de aşırı su nedeniyle şişmektedir. Böylece beyin ödemi, hatta ölüme neden olabilecek vahim sonuçlar doğurmaktadır. En önemli su zehirlenmesi belirtileri olarak sodyum eksikliğiyle oluşan bulantı, kusma, baş ağrısı ve bilinç düzeyinde değişiklik gözlenmesini sayabiliriz. Su zehirlenmesinde sodyumun önemi:Metobolizmayı düzenleyen ve metobolik birçok artığın kandan uzaklaşmasını sağlayan su, sağlığımız için oldukça yararlıdır. Ancak, bilinmesi gereken en önemli şeylerden biri de her şeyin fazlası zararlıdır. Bu nedenle, suyu aşırı tüketmek sodyum oranının azalmasına neden olmaktadır. Hava sıcaklığının artması ya da sarf edilen eforla birlikte vücutta terleme oluşabilmektedir. Terleme yoluyla vücuttaki su ve suda çözünen birçok mineral vücuttan atılmaktadır. Atılan bu mineralleri ve suyu karşılamak gerekmektedir. Terleme sonucunda meydana gelen sodyum eksikliği vücut için mühim bir problemdir. Sodyuma duyulan ihtiyaç giderilmeden, aşırı su tüketimiyle de vücuttaki sodyum iyice azalmaktadır. Sinir sisteminin çalışma mekanizmasındaki en önemli parçalarından biri olan sodyumun eksikliği durumunda, kas krampları ve kusma oluşmaktadır. Ardından bilinç kaybı da başlamaktadır. Kan basıncını dengede tutan sodyum eksikliği karşılanmadığı takdirde, koma ya da ölümle sonuçlanabilmektedir. Su zehirlenmesi en çok kimlerde görülür?Su zehirlenmesi özellikle çok terleten sporlarla uğraşan kişilerde, maraton koşan atletlerde ve kilo vermek isteyen kişilerde görülmektedir. Su zehirlenmesinde erken tanının önemi oldukça önemlidir. Çünkü, vücutta meydana gelen sodyum düşüklüğünde, koma hali ve ölümle sonuçlanma durumu söz konusudur. Böyle ciddi sorunlar yaratan bir problem olan su zehirlenmesi tedavisi olarak, ağızdan alınabildiği takdirde tuzlu içecekler verilmelidir. Ya da ağızdan alınamadığı takdirde, damar yoluyla tedavi uygulanmalıdır.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/su-zehirlenmesi-nedir

Akne Nedir? Oluşumu, Sebepleri Ve Tedavi Seçenekleri

Akne Nedir? Oluşumu, Sebepleri Ve Tedavi Seçenekleri

Yapılan çalışmalarda Amerika Birleşik Devletleri’nde 17 milyon insan birçok ortak deri hastalıklarından biri olan akneye sahip olduğu görülmüştür. Ciddi bir sağlık tehtidi olmamasına rağmen, sahip olan insanlar açısından üzücü olabilen kalıcı skar dokusuna ve lekelenmelere öncülük edebilir.Bu yazı sizin aknenin nasıl tedavi edilebileceğini ve ne olduğunu anlamanıza yardım edecek.AnatomiVücudumuz birkaç alan dışında kıllarla kaplıdır. Kılların bazıları ancak fark edilebilir derecede ve yumuşaktır. Kıl deri içindeki kıl folikülleri tarafından keratin olarak adlandırılan kimyasal bir bileşikten oluşur. Kıl foliküllerinin etrafında yer alan küçük bezler sebum olarak adlandırılan yağlı bir ürün üretirler. Bu bezler yağ bezi olarak adlandırılır. Sebum açılan folikülün içinden deri yüzeyine sızar.Kıl folikülü ve etrafındaki yağlı bez birlikte pilosebase birim olarak adlandırılırlar. Pilosebase birimler en büyük ve en fazla olarak yüzde, üst sırt kısmında ve göğüste bulunur. Bunlar akne gösterme eğiliminde olan alanlardır.Akne Nasıl Oluşur?Sivilce olarak da adlandırılan akne, lezyonlar ve tıkanan gözenekler sonucunda derinin yağlı bezlerinin düzensizleşmesidir. Akne lezyonları çoğunlukla yüzde, sırtta, göğüste ve omuzlarda ortaya çıkar. Sebum kıl folikülünün içinden geçemediği zaman akne oluşur. Folikülün astar hücreleri , sebum folikülün içinden geçemediği için tıkanan foliküllerle birlikte dökülür ve kümelenir. Sebum ve hücrelerin karışımı, tıkalı hücreler içinde bakterilerin büyümesine neden olur. Bu bakteriler, iltihaba yol açabilen enzimleri ve kimyasalları üretir. Tıkanmış bir folikül, içeriğini uzun süre tutamadığında patlar ve sebum, deri hücreleri ve bakteriler cildinize dökülür.İnsanlar her yaşta sivilce çıkarır ama bu en çok ergenlik dönemindeki gençlerde görülür. Neredeyse ergenlik çağındakilerin ve 12-24 yaş arası yetişkin gençlerin %85’inde akne gelişir. Her ırktan insanda sivilce çıkar ancak Kafkaslarda daha yaygındır. Birçok insan 30’larına ulaştığında artık sivilce çıkarmaz. Buna rağmen bazı insanlarda 40-50 yaşlarına kadar çıkmaya devam eder.SebepleriAknenin kesin sebebi bilinmiyor. Ancak doktorlar birkaç faktörün sonucu olduğuna inanıyor. Temel faktör yüksek hormon seviyeleridir. Androjen olarak adlandırılan erkek cinsiyet hormonları, erkek ve kız çocuklarında ergenlik döneminde artış gösterir. Fazla androjen yağ bezlerinin büyümesine öncülük eder ki bu da daha fazla sebum üretimi demektir. Bir başka faktör kalıtım, yani genlerdir. Sivilce gelişimine eğilim aileden miras olabilir. Örneğin; okul çağındaki çocuklarla yapılan çalışmalar akne olan çocuklarda aile öyküsünün var olduğunu göstermektedir.Birkaç faktör akneyi daha kötü yapabilir. Kadınlardaki hormon seviyesi menstrual döngünün başlangıcından 2-7 gün öncesinde aknenin kötüleşmesine sebep olabilir. Gebeliğe bağlı hormonal değişiklikler aknenin kötüleşmesine sebep olabilir. Ayrıca kadınlar doğum kontrol haplarını kullanmaya başladıklarında ya da bıraktıklarında oluşan hormonal değişiklikler de aknenin alevlenmesine sebep olabilir. Stres, özellikle ağır yada uzamış duygusal gerginlik de ayrıca akneyi daha kötü yapabilir.Belli ilaçlar akne sebebi olarak bilinir. Bunların içindekiler;a. Androjenler: erkeklik hormonlarıb. Lityum: bipolar bozukluklar için kullanılır.c. Barbitüratlar: nöbetleri kontrol için kullanılır.Yağlı makyaj yapmak folikül hücrelerini değiştirebilir ve onları birlikte yapıştırabilir. Yüzü sıkıştırmak yada ovalamak, baskı uygulayan bisiklet kaskları, sırt çantaları yada sıkı yakalar,çevresel irritanlar (örneğin; yüksek nem ve çevre kirliliği), lekelerin sıkıştırılması yada didiklenmesi akneyi daha da kötüleştirebilir. Akne çikolata yemeye, yağlı yiyecek tüketmeye ve kirli deriye bağlı değildirBelirtileriAkne sebebi doku zedelenmeleri olan komedonlar bakteri ve yağ ile tıkanmış kıl foliküllerinin genişlemesidir. Komedon sıklıkla mikrokomedon olarak da adlandırılır. Çünkü çıplak gözle görülemez. Eğer komedon deri altında kalırsa kapalı komedon yada beyaz nokta olarak adlandırılır. Beyaz nokta genellikle derinin yüzeyinde küçük beyazımsı yumrular olarak görülür. Deri yüzeyine ulaşan ve açılan bir komedon siyah nokta olarak adlandırılır. Siyah lekeler kir nedeniyle değildir. Beyaz ve siyah noktalar deride uzun bir süre için kalabilir.Akne lezyonlarının diğer türleri;a.Papüller: dokunmaya karşı hassas olabilen küçük, pembe yumrular halinde olan iltihaplı lezyonlarb.Püstüller: iltihaplı, tabanı kırmızı olabilen irin dolu lezyonlarc.Nodüller: deri içinde derin yerleşmiş katı, ağrılı ve büyük lezyonlard.Kistler: skar ve ağrıya sebep olabilen derin, iltihaplı, irin dolu lezyonlarTedaviDermatologlar cilt düzensizlikleri ve hastalıkları üzerinde uzmanlaşmış olan doktorlardır. Akne genellikle dermatologlar tarafından tedavi edilir. Akne tedavisinin amacı skar dokusu oluşumundan korumaktır. Ayrıca akne tedavisinde aknenin neden olduğu sıkıntıları minimize etmek ve lezyonların sayısını azaltmak amaçlanır. Dermatologlar akne tedavisi için sıklıkla ilaç kullanır. Akne ilaçları foliküldeki hücre yığınlarını, yağ üretimini, bakterileri ve iltihabı azaltır.Aknenin ağırlık derecesine bağlı olarak doktor topikal yada oral ilaç reçete edebilir. Topikal ilacı deriye sürmek anlamına gelir ve oral demek ağızdan almaktır. Bazen doktorlar birden fazla topikal ilaç ya da hem topikal hem de oral ilaçları birlikte reçete edebilir.Akne için bazı yaygın reçetesiz topikal ilaçlar şunlardır:– Benzoil peroksid– Salisilik asit– Sülfür– Sülfür ve resorsinolAkne için bazı yaygın reçeteli topikal ilaçlar:– Benzoil peroksid– Klindamisin– Eritromisin– Tetrasiklin– Tretinoin (Retin-A®,Avita®)Reçeteli ilaçlar reçetesiz ilaçlardan farklıdır. Çünkü reçeteli ilaçlar bakterilerin büyümesini engelleyen antibiyotikleri ve diğer kimyasalları içerirler. Bazı hastalarda akne ilaçları deri irritasyonları, yanık ya da kızarıklık gibi yan etkilere neden olur. Yan etkiler genellikle ilaç bir süre kullanıldıktan sonra geçer. Ağır yan etkiler doktora rapor edilmelidir.Deride fark edilen düzelme ilaca başladıktan 4-8 hafta sonra görülebilir. Diğer ilaçlarla düzeltilemeyen ağır akneler için ise isotretinoin gerekir. İsotretinoin genellikle 16-20 hafta boyunca günde 1 ya da 2 kez oral olarak kullanılan bir ilaçtır. Çok pahalıdır ve ağır yan etkileri de olabilir. Bazı yan etkileri şunlardır :– Kaşıntı– Burun kanaması– Kas ağrıları– Işığa duyarlılık– Kuru ağız, burun ve deri– Azalmış gece görüşü– Gebelikte isotretinoin kullanımına bağlı doğumsal defektlerYan etkiler ilaç bırakıldığında geçer. Ağır yan etkilerden korunmak için hasta tedavi öncesi ve sonrası monitorize edilmelidir. Bu genellikle kan örnekleri alınmasını da içerir. Kadınlar isotretinoin kullanmadan 1 ay önce, kullanırken ve 1 ay sonrası için doğum kontrol yöntemi uygulamak zorundadır. Akne için diğer tedaviler;– Hormon tedavisi– Düşük doz kortikosteroidler– Anti-androjen ilaçlar– Dermatologlar tarafından komedonların kaldırılması– Lezyonların içine steroid enjekte edilmesi– Cilde peeling uygulanması– Skar dokusunu küçültmek için estetik cerrahiCilt BakımıAkneli insanlar ciltlerini sabah ve akşam 1 kez yumuşak bir arındırıcı maddeyle nazikçe yıkamalıdır. Akneli alanlar ovalanırsa akne kötüleşebilir. Ağır egzersizler sonra cilt yıkanmalıdır. Yüz çene altından saç çizgisine kadar yıkanmış olmalıdır. Sert ovalama yapılmamalıdır. Cilt yıkandıktan sonra iyice durulanmalıdır. Saçlar yağlıysa her gün yıkanabilir.Cilde çok sık dokunulmamalıdır. Lekeleri sıkan insanlarda skar gelişme riski vardır.Akneli erkekler elektrikli tıraş makinelerinin güvenli olup olmadığını araştırmalıdır. Eğer tıraş bıçağı kullanılacaksa bıçağı keskin olmalı ve sakallar tıraş kremi uygulamadan önce su ve sabunla yumuşatılmış olmalıdır.Bronzlaşmaktan kaçınılmalıdır. Bronzlaşmış bir ten lekeleri saklasa da faydaları geçicidir. Güneş deriye zarar verebilir, yaşlanmayı hızlandırabilir ve cilt kanserine sebep olabilir. Ayrıca akne tedavisi için kullanılan birçok ilaç ciltte daha hızlı yanıklara sebep olabilir.Kozmetikleri seçerken dikkatli olunmalıdır. Akne ilaçları alırken kozmetiklerin değiştirilmesi gerekli olabilir. Fondöten, allık, göz farı, nemlendiriciler gibi tüm kozmetikler yağlı olabilir.Özellikle topikal tirotisonin ve benzoil peroksid kullanımı sırasında, tedavinin ilk birkaç haftası boyunca fondöten uygulaması zorunlu olabilir,Nemlendirici içeren dudak ürünleri küçük, açık veya kaplı komedonlerın oluşmasına sebebiyet verebilir.Saç çizgisi boyunca deriye uygulanan saç ürünleri yanmaya ve sızlamaya sebep olabilir. “Non- comodogenic” etiketli ürünler kullanılmaya özen gösterilmelidir. “Non-comodogenic” lekelerin oluşumunu desteklemeyen ürün anlamına gelir.ÖzetAkne tedavi edilebilir, çok yaygın bir cilt sorunudur. Sıklıkla farklı ilaç tedavileri tercih edilir ve yaşam tarzını değiştirmek gerekli olabilir.Birçok insan ilaçlar sayesinde kontrol edilebilir ve hiçbir skar dokusu olmadan atlatabilir. Dermatologlar sayesinde akneyi kontrol ederek yaşamınıza hoşça devam edebilirsiniz.Kaynakça:http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/tutorials/acne/dm019104.pdfYazar: Hilal Kirdük http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/akne-nedir-olusumu-sebepleri-ve-tedavi-secenekleri

Mide Kanaması Nedir, En Temel <b class=red>Belirtileri</b> Nelerdir?

Mide Kanaması Nedir, En Temel Belirtileri Nelerdir?

Mide kanamasının sıklıkla görülen nedeni %40 oranında mide ülserlerine bağlı olarak gelişen kanamalardır. Bu kanamalar önemlidir. Çok miktarlı ve ani kan kaybına sebep olabilen mide kanaması geçiren kişi ve yakınlarının bu durumları anlayabileceği beş durum vardır: Baş dönmesi, göz kararması, ayakta zor durma, halsizlik, bayılma ve şok.Tüm bu belirtiler haricinde kanama oranının farklı olacağını bu durumda da kanamanın hızı, miktarı ve hastada bulunan diğer hastalıklara bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Kanama sebebi ile hasta kişinin taze kan kusması, kahve telvesi şeklinde kusması ve dışkının siyahlaşması ile yumuşaması gibi yakınmalara şeklinde de kendini gösterebilmektedir. Mide Kanamasında Hasta Yakınları Gözlemi Teşhis Koymada YardımcıMide kanaması bazı belirtiler ile kendinden haberler verir. Fakat mide kanaması tanısı, hasta ve hasta yakınları sayesinde alınan bilgiler ile ayrıntılı muayene sonrasında konulur. Aynı zamanda laboratuvar testleri de yapılır. Ancak hastalığın kesin tanısı, hasta iyi olduğu zaman gastrodudenoskopiyle konulur.Mide Kanamasının Durdurulması İçin Neler Yapılır?Hasta mide kanamasından şüphelendiği zaman doktora başvurur ve doktor hayati fonksiyonları kontrol eder. Genel durum kötü, nabız yüksek, tansiyon düşük ya da şuurda bozulma durumları fark edilir ise hastaya hemen damar yolu açılır. Kan nakli ve serum takılır. Hasta da mide kanaması belirtileri kesin ise hastanın genel durumu hemen toparlatılarak gastıdudenoskopi yapılana kadar ayrıca damar yolundan asit baskılayıcı ilaçlar verilir. Hasta çok kötü değil ise tetkikler yapılır ve sonuçlarına göre müdahaleler planlanır. Hayati fonksiyonlar el verdiği zaman ise kanama nedeni araştırılması için gastrodudenoskopi yapılır. Bu endokopik işlemin hedefi hem kanama nedenini netleştirmek hem de kanamaya endoskopik teknikler ile müdahale edip tedavi edebilmektir. Endoskopik müdahaleler veya ilaçlar ile kanaması durdurulamayan hastalarda cerrahi tedaviler nadiren de olsa gerekebilir.Mide Kanamasını Tetikleyen Faktörler* Kişinin kortizon, aspirin, romatizmal ilaçlar ve kan sulandırıcı ilaçlar kullanması* Mide asidini arttırıcı besinler ve düzensiz beslenme* Alkol ve sigara kullanılması* Stres* Yanık ya da ağır travmalar geçirilmesi* Yaşın çok ileri olması* Yanık ya da ağır travma geçirilmesiMide Kanamasında Yapılmaması GerekenlerHastalık sırasında mide ağrısı da kendisini göstereceği için ağrıyı azaltmak için ağrı kesici verilmemesi gerekir. Süt verilmemesi ve yemek yedirilmemesi gerekir. Bu durumlar mideyi daha fazla tahrip edecektir.Eğer mide kanaması geçiren kişinin hayati fonksiyonlarını daha da kötü hale getirdiyse yani baş dönmesi, halsizlik, bayılma gerçekleşti ise en kısa zamanda hastaneye götürülmelidir.Eğer kanama hafif şiddette ise dışkı rengi koyulaşacak ya da ağzından kahve telvesi biçiminde kusması olacaktır. Bu tarz durumlarda hiç zaman kaybetmeden yemek yemeyi bırakmalı ve hastaneye gitmelidir.Mide Kanaması Tekrar Yaşanabilir Mİ?Tedavi edilen mide kanaması tekrar yaşanabilir. Kanamaya neden olan etken ortadan kalkmadığı süre boyunca mide kanaması tekrar tekrar yaşanabilir. Yaşanan bu nedenler karaciğer sirozuna bağlı özofagus varislerini olabilir ya da helicopter pylori olabilir. Hasta kişi eğer yoğun olarak ağrı kesici kullanmaya devam ediyorsa da kanama tekrar yaşanabilir.Mide Kanaması Tedavi Edildikten Sonra Nelere Dikkat Edilmelidir?Tedavi olan kişi artık daha düzeni beslenmeli ve mideye dokunmayan besinler tüketmelidir. Baharatlı besinler, gazlı içecekler ve kafeinli içeceklerden kesinlikle kaçınmalıdır. Ağrı kesici içmeyi en aza indirmeli hatta kullanmamalıdır. Ancak ilaçların kullanılması gerekli hallerde mide asidini baskılayan ve mideyi koruyan ilaçlarla beraber kullanmasında yarar vardır. Eğer stresli bir hayatı varsa bu yaşam tarzını da değiştirmelidir.Kaynakça:www.medikalakademi.comYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/mide-kanamasi-nedir-en-temel-belirtileri-nelerdir

Çocuklardaki Saman Nezlesi Astımla Tehdit Ediyor

Çocuklardaki Saman Nezlesi Astımla Tehdit Ediyor

Çocuklarda görülen alerjiler saman nezlesine sebebiyet verir. Özellikle bahar aylarında artışı gözlemlenen saman nezlesi, havanın etken olduğu bir alerjik durumdur. Tabi her alerjik saman nezlesinin kökeni alerji de olmayabilmektedir. Saman nezlesinin tıbbi adı Alerjik Rinit olarak bilinmektedir. Saman nezlesi yani Alerjik Rinit genellikle bahar ayında polenlerin ortaya çıkmasıyla reaksiyon gösterir. Ancak alerjiler sadece polene değildir. Farklı alerji türleri olan hayvan, küf, akar alerjilerinde de görülen bir durumdur. Saman nezlesi alerjik kökenli olduğundan yine alerjik kökenli astım hastalığına dönüşebilmektedir. Saman nezlesi özellikle çocuklarda bağışıklı düşürerek basit bir saman nezlesini oldukça farklı bir boyuta taşıyarak durumu ciddileştirmektedir. Saman Nezlesinin Belirtileri Nelerdir?Saman Nezlesi, çocuklarda bağışıklık sisteminin düşüş olmasıyla başlayan bir süreçtir. Çocuklarda saman nezlesi en çok burun akıntısı olarak kendini gösterir. Bu durum grip ya da normal nezle ile karıştırılmaktadır. Genel olarak saman nezleleri alerjik bir ortama girildiğinde reaksiyon göstererek vücutta farklı tepkiler oluşturmaktadır. Bunlardan en belirgin tepkiler burun akıntısı, göz kaşıntısı, gözde akma, gözde kanlanma hapşırma ve kaşıntıdır.Astım ve Saman Nezlesi (Alerjik Rinit) İlişkisiSaman nezlesi hava yoluyla oluşan alerjik bir reaksiyondur. Bu yüzden havayı burundan soluyarak akciğerlerimize taşırız. Bu yüzden saman nezlesi olan çocukların astım belirtisi göstermesi çok normaldir. Saman nezlesi astımı tetikleyen en önemli unsurlardan biridir. Alerjik saman nezlesi olan çocukların alerjik bünye nedeniyle burundan aldıkları sağlıksız hava etkisini akciğerlerde sürdürerek akciğerlere oturarak broşları tıkayabiliyor. İşte bu anda solunum yollarında astım hastalığının belirtileri kendini göstermeye başlıyor.Çocukta Saman Nezlesi Ne Zaman Astım’a Dönüşür?Çocuklarda görülen Saman nezlelerin belirtisi olarak burun akıntısı, hapşırma, göz kaşıntısı gibi durumlar sergilediğini söylemiştik. Bu şekilde zaten yerince rahatsız olan çocuk saman nezlesinin boyut değiştirip astıma geçiş yaptığında nefes darlığı çekmeye başlar. Daha ileri boyutta ise nezlenin nefes darlığı ve öksürük kaçınılmaz boyuta gelir. Çocuğu bu dönüşümlerden korumak için alerjisini tetikleyen ortamlardan uzak tutmak çok önemli bir faktördür. Buna ek olarak Saman nezlesi uygun tedavi yöntemleri uygulanmalı ve doktor gerekli görüyorsa alerjik aşı yaptırılmalıdır.Kaynakça:www.medikalakademi.comYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/cocuklardaki-saman-nezlesi-astimla-tehdit-ediyor

Astım Krizi Esnasında Yapılması Gerekenler

Astım Krizi Esnasında Yapılması Gerekenler

Astım hastalığı genellikle çocukluktan başlayıp ölene dek devam eden bir süreci teşkil eder. Genellikle birçok kişi buluğ çağında atlatılabilir bir hastalık olarak görse de Astım hastalığı iyileştirilebilir bir hastalık değildir. Ancak düzenlenebilir ve durumun kötüleşmesine engel olunabilmektedir. Tabi ki bu özenli ve dikkatli bir yaşam tarzıyla mümkün olabilmektedir. İleri safta da astım hastalarının astım krizi geçirdiği görülmektedir. Astım krizi hayati bir tehlikesi olan krizlerdir. Bu yüzden çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu yüzden özellikle astım hastalarının astım krizini tetikleyici stresli ortamlarda ve astım krizi oluşturabilecek etkenlerden uzak durması gerekmektedir.Astım Krizi Belirtileri Nelerdir?Astım krizinin en büyük belirtilerinden biri nefes darlığı ve öksürüktür. Bazı astım krizlerinde morarma da görülebilmektedir. Bununla birlikte ağır astım vakalarında bayılma haline sık sık rastlanılmaktadır. Nefes alma fonksiyonunda azalma görülerek düzensizleşmesi ve bu durumdan sebep nefes alıp verişte şeklinde ritimsizlik görülmektedir. Hasta nefes darlığı yaşadığından tam cümle kurması imkânsızdır, bu yüzden cümleleri kesik kesiktir. Hastalarda tüm bu rahatsızlıklara ek olarak terleme görülmektedir.Astım Krizi Geçiren Hastaya Nasıl Müdahale Edilmelidir?Astım krizi tutan hasta tüm olumsuz durumlar içerisinde paniğe kapılması doğaldır. İlk olarak astım hastasının durumu kötüleşmemesi adına yapılması gerek hastanın sakinliğini korumasına yardımcı olmaktır. Bunun yanı sıra kriz esnasında yanında bulunan kişilerin mutlaka hastanın nabzını sayması ve nefes alıp verişteki ritimleri kontrol etmesi çok yerinde bir davranış olacaktır. Astımlı hastalar, bir krize karşı mutlaka yanında ilaç taşımalıdır. Bu yüzden astık krizi geçiren bir hasta ile karşılaşılırsa yapılması gereken önemli detaylardan biri de cep ve yahut çantasını kontrol edil yanında ilacı olup olmadığını belirlemektir. Eğer ilaç bulunuyorsa yanında muhakkak hastaya uygulanmalıdır. Eğer hasta tek başına ise yardım alamayacak bir durumla karşı karşıya ise ilaçlarını uygulamayı denemelidir. Her iki durumda da eğer ilaçlarına rağmen durum daha kötüleşiyorsa kesinlikle ilk yardım yapacak olan “112” acil servis aranmalıdır. Astım krizi geçiren hasta en yakın sağlık kuruluşuna götürülerek ilgili müdahaleleri yapılmalıdır.Kaynakça:www.medikalakademi.comYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/astim-krizi-esnasinda-yapilmasi-gerekenler

Ağız Kuruluğu Nedir, Niçin Olur, Nasıl Geçer?

Ağız Kuruluğu Nedir, Niçin Olur, Nasıl Geçer?

Tükürük salgısının azalması ile ağız içinin nemsiz kalma durumuna denilir. Diş hekimliğinde ise ağız kuruluğuna kserostomia denilir. Tükürük ağzı ıslak tutmak haricinde dişleri çürükten korumak için ağız içi enfeksiyonları önlemek, besin sindirimi, çiğnemek ve yutmak gibi işlevlere de yardımcı olmaktadır. Ağız kuruluğu ciddi bir problemdir. Bu nedenle ağız kuruluğu ihmal edilmemelidir.Ağız Kuruluğunun Nedenleri Nelerdir?Birtakım ilaçların yan etkisi olabilir. Yaklaşık olarak 400’ den fazla ilaç ağız kuruluğuna sebebiyet vermektedir. Diyabet, HIV AIDS, Parkinson hastalığı gibi tükürük bezlerini etkileyen hastalıklar ağız kuruluğuna neden olmaktadır.Kanser tedavisi için kullanılan ilaçlar, ağızda kuruluk hissi yaratabilir. Baş ve boyun tedavisi için ışın tedavisi esnasında radyasyona maruz kalınca hasar görebilir.Kafein, alkol ve sigara kullanımı da ağız kuruluğuna neden olmaktadır.Ağız Kuruluğunun Belirtileri Nelerdir?* Dilde yanma hissiyatı* Kötü ağız kokusu* Konuşmada zorluk çekmek* Dudaklarda kuruluk hissi ve çatlama* Burunda ve boğazda kuruma* Özellikle kuru yiyecekleri tüketirken yeme zorluğu* Tat almada azalma olması, metal tadı ve bozukluk* Protez kullanmakta zorluk. Özellikle de hareketli ve tam protezlerde.Ağız Kuruluğu Nelere Neden Olur?Diş eti hastalığı ve çürük oluşumunu hızlandırır. Tükürüğün tek başına yıkama ve temizleme mekanizması diş yüzeylerini temiz tutmayı sağlar. Ağız kuruluğu yaşandığında ise bu mekanizma ortadan kalkmış olur. Kısacası tükürük bezlerinin çalışmaması demek ağız sağlığımız için çok kötü bir durumdur.Ağız Kuruluğu Nasıl Geçer?Yapacağınız ilk şey, bol bol su tüketmek olmalı. Şekerli yiyecekler ağzınızı daha çok kurutacağı için tüketmekten kaçınmalısınız. En önemlisi sigara ve alkol tüketimini bırakmalısınız. Bulunduğunuz yerin nem dengesini sağlamalısınız.Peki, Ağız Kuruluğunun Tedavisi Var Mı?Ağız kuruluğunu tedavi etmenin tek kalıcı yolu ağız kuruluğunuzun sebebini öğrenerek çözümünü bulmak olacaktır. Sebebi kullandığınız ilaçlar ise doktorunuzla görüşerek reçetenizi ya da kullandığınız ilacın dozunu değiştirtmek olmalıdır. Eğer tükürük bezleriniz az da olsa tükürük üretiyorsa doktorunuz yardımıyla tükürük bezlerinizin daha iyi çalışmasına yardımcı ilaçlar kullanabilirsiniz.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/agiz-kurulugu-nedir-nicin-olur-nasil-gecer

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Ülkemizde Çölyak Hastalığı

Çölyak hastalığı ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır. Bağırsaklar içersinde sindirimi sağlayan yapıların bozulması ile ortaya çıkar. Çölyak hastalığı her yaşta tanı konulabilir. İlk başlarda başka hastalıklarla da karıştırılması olasıdır. Belirtileri ise kas zayıflığı, ağız içersinde oluşan aflar, iştahsızlık, eklem ağrıları, kemik ağrıları, sinirlilik ve gerginlik, ciltte döküntüler ve kaşınmalar. Küçük çocuklarda en çok ishal, boy kısalığı, kilo kaybı, yemek yese de kilo almama, yediklerini çıkartma ilerleyen yaşlarında ise kemik zayıflıkları, karaciğer enzimleri bozukluğu hatta daha sayamadığımız birçok nedenle kendilerini gösterirler. Çölyak hastalığının ne olduğu ile ilgili detaylı bilgi için colyaklayasamak adlı internet sitesindeki yazılara bakabilirsiniz. Çölyak hastalığına yakalanan kişiler gluten içeren yiyecekler yiyemezler yedikleri an bu hastaların ince bağırsak sistemine zarar verirler. Villus adı verilen ince bağırsakta bulunan ve besinlerin emilmesini sağlayan yapıların tümü görevini yapamaz ve düzleşir. İnce bağırsak enzimleri bozulduğu için bağırsak görevini yapamaz hale gelir ve hasta ne kadar beslenirse beslensin kilo alamaz beslenemez. Böylece vücut kendi bağışıklık sistemine zarar vermeye başlar. Vücut kendi bağışıklık sistemine zarar verdiği için bu hastalığa sindirim sistemi hastalıda da denilebilir. Çölyak hastalığının teşhisi çok önemlidir. Bu yüzden bu hastalarını büyük bir araştırma hastanesi uzman bir gastroenterolog tarafından kontrol edilmelidir. Bu uzman doktor tarafından yapılacak kan testleri ve ince bağırsaktan alınacak biyopsiler ile tanımları yapılabilir. Çölyak hastalığı genelde bir genetik hastalık olarak bilinmektedir.Bu hastalık her yaş grubunda rahatlıkla ortaya çıkabilmektedir. Kimi insanda bir stres anında, kiminde doğum sonrasında, kimi insanı da iltihap tetikleyebilir. Tanı yöntemlerinden sonra Çölyak hastası kişi kendi perhizine çok dikkat etmek zorundadır. Gluten içeren tüm yiyeceklerden uzak durmaz zorunda olup, buğday, arpa, yulaf ve çavdar ununda uzak durmak zorundadır. Beslenme alışkanlıklarını tamamen değiştirmek zorunda kalan bu hastalar sıkı bir diyet uyguladıkları zaman genelde hastalıkları ile ilgili bir şikâyetleri kalmaz. Diyetin ardından ve beslenme şeklini değiştirme sürecinden sonra ince bağırsakta oluşan tahribat yavaş, yavaş azalır ve bağırsak düzeyi kendini toplaya başlar. Hastanın şikâyetleri belli süre azalmaya başlar. İnce bağırsakların hemen kendini toparlaması zaman alır. Genelde hastanın yaşına göre de farklılıklar göstermektedir. Gluten içeren gıdaların gösterdiği bu rahatsızlıklar uzun süre hissedilebilir. Her ne olursa olsun bu hastalar kesinlikle diyetlerine uymak zorunda kalan hastalardır. Diyetlerini bozdukları anda daha ciddi rahatsızlıklara neden olacaklarını bilmek zorundadırlar. Çölyak hastaları asla normal beyaz undan yapılmış ekmekleri, makarnaları, börekleri, çörek ve bisküvileri tüketemezler. Bu hastalara önerilen yiyecekler arasında gluten içermeyen mısır unu, patates unu, soya ununu sayabiliri. Bu gluten içermeyen unlar Çölyak hastalarını istediği kadar tüketmekte serbest olduğu unlardır. Bu hastalığın bilimsel olarak kanıtlanmış olan tek tedavi yöntemi Glutensiz diyet tedavisidir. Bu hastalar asla ama asla bu diyet şeklinde vazgeçmemelidirler. Çölyak hastaları kullandıkları her türlü besine dikkat etmek zorunda olan kişilerdir. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/ulkemizde-colyak-hastaligi

Düşük Tansiyonun Nedenleri Nelerdir?

Düşük Tansiyonun Nedenleri Nelerdir?

Düşük tansiyon da en az yüksek tansiyon kadar tehlikelidir. Bu yazımızda düşük tansiyon ya da düşük kan basıncının nedenleri ve belirtileri hakkında bilgi vereceğiz.Kan basıncı, kan akışının damar duvarına yaptığı basınç olarak tanımlanmaktadır. Normal kan basıncı 120/80 mm Hg’ dır. 140/90 mm Hg ‘nin üzerindeki kan basıncı sınır yüksek kan basıncı, 99/60 mm Hg sınırda düşük kan basıncı olarak kabul edilir. Pek çoğumuz yüksek kan basıncının kalp krizi ve kalp hastalıklarına yol açabileceğinden tehlikeli olduğunu biliyoruz. Ancak düşük kan basıncı veya hipotansiyonun vücut üzerindeki etkilerini görmezden gelme eğilimindeyiz. Çok düşük tansiyonun da eşit derecede zararlı olduğunun farkına varmalıyız. Düşük Kan Basıncı:Hipotansiyon, kan basıncının çeşitli nedenler sonucunda bariz bir şekilde düştüğü durumdur. Yukarıda bahsedildiği gibi 90/60 mm Hg kan basıncı, sınır düşük kan basıncı olarak bilinmektedir. Kan basıncı 60/40 mm Hg veya 50/30 mm Hg gibi daha düşük değerlere düşerse, o zaman tehlike işaretidir. Bu durum kalp, böbrekler ve beyin üzerinde kötü etkiler yaratmaktadır. Ayrıca bayılma, baş ağrısı, şok, böbrek problemleri ve hatta kalp krizi düşük tansiyonda görülebilecek bazı problemlerdir.Düşük Kan Basıncının Nedenleri:Herhangi bir nedenle kan hacmi etkilenirse, bu kan basıncını etkilemektedir ve düşük tansiyona neden olmaktadır. Ayrıca çeşitli hastalıklar ve sendromlar ile bazı ilaçlar da düşük kan basıncına yol açmaktadır. Aşağıda düşük kan basıncına yol açan bazı durumlardan bahsedeceğiz.-Susuz Kalmak:7110_kanszlk_1Susuz kalmak özellikle kadınlarda olmak üzere düşük kan basıncına neden olmaktadır. Susuzluk özellikle ağır durumlarda kan hacminde azalmaya neden olarak kan basıncını düşürmektedir böylece düşük kan basıncına neden olmaktadır.-Kan Kaybı:Yukarıda belirtildiği gibi, kan kaybı düşük kan basıncının en yaygın nedenlerinden biridir. Yaralanma, iç kanama, dış kanama, ülser ve divertikülit gibi bazı hastalıklar kan kaybına neden olarak düşük tansiyona yol açarlar.-Gebelik:Gebelik kadınlardaki düşük kan basıncının önemli nedenlerinden biri olarak adlandırılır. Bir kadının dolaşım sistemi hamilelik sırasında genişledikçe, kan basıncı azalma eğilimindedir. Bu durum kısa sürede tedavi edilmelidir.-İlaçlar:İdrar söktürücü gibi ilaçların kullanımı ve beta blokör gibi yüksek tansiyon ilaçlarının kullanımı düşük kan basıncının ana nedenlerindendir. Düşük tansiyon aynı zamanda alfa blokerler, antidepresanlar, ereksiyon fonksiyon bozukluğu ve Parkinson hastalığını tedavi etmek için kullanılan ilaçların ciddi yan etkilerinden biri olabilir.-Hastalıklar ve Bozukluklar:Ayrıca hipotiroidizm, Addison hastalığı, düşük kan şekeri, kalp yetmezliği, şeker hastalığı ve hormon problemleri gibi çeşitli hastalıklar ve bozuklukların bir belirtisi olabilir.Düşük kan basıncının belirtileri arasında bayılma, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes alıp vermede değişiklikler, soğuk ve nemli vücut, bulantı, bulanık görme ve halsizlik sayılabilir. Düşük kan basıncının nedeni ne ise, bu nedenler farklı tedavi yöntemlerinin yardımı ile tek tek tedavi edilebilir. Bu nedenle düşük tansiyonun nedenini doğru teşhis etmek çok önemlidir.Son olarak, düşük kan basıncının yani hipotansiyonun yaşamı tehdit eden sonuçlara yol açabileceği unutulmamalıdır ve bu nedenle hemen tedavi edilmesi gerekmektedir. Yukarıda bahsedilen belirtilerden birini yaşarsanız, hemen bir doktora başvurmalısınız. Kendinize iyi bakın!Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/causes-of-low-blood-pressure.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/dusuk-tansiyonun-nedenleri-nelerdir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0