Arama Sonuçları..

Toplam 26 kayıt bulundu.
Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar, Yaşar Holding AŞ, adı ile Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler topluluğu altında kurulmuş bir markadır.

http://www.ulkemiz.com/pinar-sut-mamulleri-sanayi-a-s-kim-kurdu-ne-zaman-kurdu

IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu

IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu

Hisarlı Ahmet, Değişen Toplumda Kültürlenme ve Kültürleşme, Müzik Algısı, Müzik Nereye Gidiyor?, Şehir ve Müzik, Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri, Müzik ve Terapi, Müzik, Medya ve Teknoloji… İşte, Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nun ilk sekiz yıllık verimi… Sempozyum, Mayıs 2018’de kapılarını “Müzik Teorileri” temasıyla açıyor. De Institutione Musica (Boëthius, 500’ler), L’arte del Contraponto Ridotta in Tavole (Artusi, 1586-9), L’armonico Pratico al Cimbalo (Gasparini, 1708) ve Der Freie Satz (Schenker, 1935): Bu dört referans kitap, bugün Batı Müziği Teorisi kategorisine dahil ediliyor. Oysa, çok az ortak noktaları var. İlkiyle sonuncusu arasındaki yaklaşık 1400 yılda müzik pratiğindeki bunca değişime rağmen, aralarında dikkate değer bir örtüşmenin bulunmayışı, müzik teorileri alanındaki konu zenginliğine ve hedef kitle çeşitliliğine bir örnek. Aşağıda, IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nda bildiri kabul edilecek konu başlıkları sergilenmekte. Bunları somutlaştırmak amacıyla, her bir alt başlığın altına, teori literatüründen seçilmiş makale ve bildirileri eklemeyi yararlı görüyoruz: A. ANALİZ A1. Eser Analizi Yüksel, M., Özçifci, S., Gürün, G. ve Berki, T. (2012). Bir Schumann Şarkısında Tonal Yapı-Şiir İlişkisi. U. Türkmen (Ed.). III. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müziği Algılamak Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 536-546). Kütahya: Ekspres Matbaası. Hyland, A. M. (2016). In Search of Liberated Time, or Schubert’s Quartet in G Major, D. 887: Once More Between Sonata and Variation. Music Theory Spectrum, 38(1), 85-108. A2. Bestecilik Yaklaşımları Karadeniz, İ. ve Berki, T. (2015). Bir Saygun İmzası: [5,3,3]. Ç. Adar (Ed.). VI. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 302-308). Afyonkarahisar: Matbaa-i Beka. Çaylı, F. (2017). Beethoven’ın Piyano Sonatlarındaki Retransition Kısımları Üzerine (Erken Dönem: 1795-1800) Sahne ve Müzik Eğitim-Araştırma e-Dergisi, 4, 96-108. Richter, P. (2003). The Schumannian déjà vu – Special Strategies in Schumann’s Construction of Large-Scale Forms and Cycles. Studia Musicologica Academiae Scientiarum Hungaricae, 44(3-4), 305–320. A3. Terim/Kavram İncelemeleri Yüceer, E. M. (2015). Müzikte Konsonans Kavramı İçin Sınıflandırma Önerisi. Ç. Adar (Ed.). VI. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Dinleme ve Çalgı Performansında Ses-Tını-Algı Bileşenleri Sempozyum Tam Metin Kitabı (s. 111-119). Afyonkarahisar: Matbaa-i Beka. Wright, O. (1990). Çargâh in Turkish classical music: History versus theory. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 53(2), 224-244. A4. Edisyon/Nüsha Analizi Önder Başarır, F. E. (2016). J. S. Bach’ın Kayıp Keman Konçertoları: Orijinalite, Transkripsiyon, Yeniden Yapılandırılış Süreci. Sahne ve Müzik Eğitim-Araştırma e-Dergisi, 3, 15-32. Yalçın, G. (2017). Nâyî Osman Dede’nin Nota Defterinden Üç Saz Eserinin Müzik Yazısı Açısından İncelenmesi. Rast Müzikoloji Dergisi, 5(1), 1447-1473. A5. Analiz Yöntemleri Yüksel, M. (2014). Schenker Analizi: Yeni Boyutlara Doğru. Ç. Adar (Ed.). IV. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu: Müzik Nereye Gidiyor? Sempozyum Tam Metin Kitabı, (s. 418-432). Afyonkarahisar: ARG Matbaacılık. Yust, J. (2016). Special Collections: Renewing Set Theory. Journal of Music Theory, 60(2), 213-262. B. TEORİ TARİHİ Levendoğlu, O. (2004). XIII. Yüzyıldan Bugüne Uzanan Makamlar ve Değişim Çizgileri. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1(17), 131-138. Rehding, A. (2016). Instruments of Music Theory. Music Theory Online, 22(4) C. SES SİSTEMLERİ Can, M. C. (2001). Müzikte Tam Beşli Zincirleri ve Pythagoras Dizileri. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 21(2), 143-159. Durfee, D. S. ve Colton, J. S. (2015). The physics of musical scales: Theory and experiment. American Journal of Physics, 83(10), 835-842. D. TEORİ EĞİTİMİ D1. Teori, solfej, form, armoni, makam ve usûl öğretiminde durum saptaması Cohn, R. (2015). Why We Don’t Teach Meter, and Why We Should. Journal of Music Theory Pedagogy, 29, 5-22. D2. Teori, solfej, form, armoni, makam ve usûl öğretiminde yeni yaklaşımlar, yöntemler Koçaslan, G. ve Berki, T. (2016). Müzik Formları Öğretiminde Yeni Bir Yaklaşım: Çok Katmanlı Analiz Şeması. E. Lehimler ve K. Çelenk (Ed.). 1. Erzurum Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumu Tam Metin Kitabı, (s. 439-452). Erzurum: Atatürk Üniversitesi E. TEORİ EKSENLİ DİSİPLİNLERARASI ÇALIŞMALAR Tekman, H. G. ve Bharucha, J. J. (1998). Implicit knowledge versus psychoacoustic similarity in priming of chords: Tests of a neural net model. Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 24, 252-260. Kunimatsu, K., Ishikawa Y., Takata, M. ve Joe, K. (2015). A Music Composition Model with Genetic Programming: A Case Study of Chord Progression and Bassline. Proceedings of the International Conference on Parallel and Distributed Processing Techniques and Applications (PDPTA), (s. 256-262). Athens: The Steering Committee of The World Congress in Computer Science, Computer Engineering and Applied Computing (WorldComp) IX. Uluslararası Hisarlı Ahmet Sempozyumu’nun; müziğin yapısının özgürce araştırılacağı kalitatif bir bilgi şölenine sahne olması dileğiyle… http://hisas.org.tr/

http://www.ulkemiz.com/ix-uluslararasi-hisarli-ahmet-sempozyumu

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek… Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu. İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.   Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi. Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı . Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı. Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı. 1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu. Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu. Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü. Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu. 1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu. Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu. Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular. 1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… Telefon nasıl çalışır?  Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir: 1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. 2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. 3. Elektrik enerjisi nakledilir. 4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür. 5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür. 6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür. Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır. Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1. Ses alıcı (mikrofon), 2. Mikrofon akım kaynağı, 3. Ses verici (kulaklık), 4. Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar, 6. Çağırma kadranı. Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır. Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür. Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar: 1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma). 2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma). 3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma). 4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma). 5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü). 6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma). İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir. Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır. İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir. Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994). Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir. Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonun-icadi-alexander-graham-bell

Tezhip sanatı nedir?

Tezhip sanatı nedir?

Tezhip Farsça bir kelimedir. Altın ile süsleme anlamına gelen tezhip, Ferman, berat ve Kur’an ayetleri gibi değerli evrak ve levhaların yüksek manevi değerini ifade etmek amacıyla gelişen bir sanat dalıdır. Kanuni Sultan Süleyman Devri (1520-1566) tezhip sanatının en parlak dönemlerindendir. Tezhip çalışmalarında, özellikle zahriye, serlevha, sure başları ve hatime sahifelerinde zengin bir işçilik ön plana çıkar. Altının çokça kullanıldığı bu dönemin karakteristik rengi laciverttir. Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kağıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra bu delikli kağıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur. Delikli kağıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.   Tezhip sanatının kullanım alanları nereleridir? 1- Yazma Kitaplar, 2- Levhalar, 3- Ferman ve Tuğralar, 4- Kitap Ciltleri, 5- Minyatürler, 6- Kubur, Kutu, Sandık (Lake İşleri), 7- Diğer Alanlar. Tezhip sanatında kullanılan teknik ve üsluplar nelerdir? 1- Klasik Tezhip, 2- Halkar, 3- Zerefşan, 4- Saz Yolu, 5- Şukufe, 6- Münhani. Tezhip sanatının araç ve gereçleri nelerdir? 1- Çeşitli ayarlarda, özel yöntemlerle ezilmiş altın, 2- Akik taşından yapılmış, altını parlatmak için tasarlanmış "mühre", 3- Tüm numaralarda fırça, 4- İnce uçlu kurşun kalem, 5- Guvaj boya, 6- Aydınger veya çeşitli eskiz kağıtları, 7- Çayla terbiye edilmiş kağıt, 8- Buğday nişastası, 9- Arap zamkı, 10- Mukavva karton, 11- Şap, 12- Maket bıçağı, 13- Altın süzmek için ipek kumaş, 14- Tiriling, 15- Rapido çeşitleri, 16- çini mürekkebi , 17- Yapıştırıcı çeşitleri, 18- Cetvel ve gönye çeşitleri, 19- Aydınlatma lambası, 20- İs mürekkebi, 21- Altın ezme kabı. Kaynak: http://tezhipsanati.nedir.com/#ixzz3taGC6rCH

http://www.ulkemiz.com/tezhip-sanati-nedir

Cüneyt Arkın Kimdir

Cüneyt Arkın Kimdir

Cüneyt Arkın, asıl adı Fahrettin Cüreklibatur, (d. 8 Eylül 1937; Karaçay, Odunpazarı, Eskişehir), Türk sinema oyuncusu. Sinemada canlandırdığı "Malkoçoğlu" karakteri kendisine lakap olarak atfedilmiştir.Eskişehir'in merkezine bağlı Karaçay köyünde doğdu. Babası Kurtuluş Savaşı'na katılmış Hacı Yakup Cüreklibatur'dur . Aslen Nogaydır. Lise öğrenimini Eskişehir Atatürk Lisesi'nde gördü, 1961 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun oldu,Sinema kariyeriMemleketi Eskişehir'de, yedek subay olarak askerliğini yaparken, Göksel Arsoy'un başrol oynadığı Şafak Bekçileri (1963) filminin çekimleri sırasında yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çekti. Askerliğini bitirdikten sonra Adana ve civarında doktorluk yaptı. 1963 yılında Artist dergisinin yarışmasında birinci oldu. Bir süre iş arayan Cüneyt Arkın, 1963'te Halit Refiğ'in teklifiyle sinema oyunculuğuna başladı ve 2 yıl içinde en az 30 film çevirdi.1964 yılında oynadığı Gurbet Kuşları filminin finalindeki kavga sahnesi, Arkın'ın kariyerinde bir kırılma noktası oldu. Bir süre daha duygusal-romantik jön karakterlerini canlandırdıktan sonra yine Halit Refiğ'in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi. Bu dönemde İstanbul'a gelen Medrano Sirki'nde altı ay süreyle akrobasi eğitimi aldı. Burada öğrendiklerini Malkoçoğlu ve Battalgazi serilerinde beyaz perdeye aktararak, Türk sinemasına daha önce hiç örneği olmayan bir tarz getirdi. Kısa sürede avantür filmlerin en aranan oyuncusu haline geldi. Romantik jön filmlerle başladığı sinema yaşantısını hareketli filmlerle sürdürse de hemen her karakter role de can verdi. Kariyeri boyunca westernden komediye, macera filmlerinden toplumsal filmlere değişik türlerde filmler çekti. Özellikle Maden (1978) ve Vatandaş Rıza (1979) filmleri, Cüneyt Arkın'ın kariyerinde özel bir yer kaplar.12 Mart dönemi sırasında, 4. Altın Koza Film Festivali'nde (1972) jürinin ilk oylamasında Yılmaz Güney'i Baba filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilmesine rağmen daha sonra siyasi baskılarla Yılmaz Güney'in yerine, ilk oylamada Yaralı Kurt filmindeki performansıyla ikinci olan Cüneyt Arkın'ı en iyi erkek oyuncu seçti. Bu karara tepki gösteren Arkın ödülü reddetti.Cüneyt Arkın sinemasına ayrı bir renk getiren, yönetmenliğini Çetin İnanç'ın yaptığı 1982 tarihli Dünyayı Kurtaran Adam zamanla bir kült film haline geldi. 1980'li yıllarda Ölüm Savaşçısı, Kavga, Sürgündeki Adam ve İki Başlı Dev gibi aksiyon filmlerinden sonra, 1990'lı yıllarda da polisiye dizilere yöneldi.Cüneyt Arkın, at binmede ve karatede uzman sporcu unvanına sahiptir. Oyunculuğun yanı sıra televizyon izlenceleri sunmuş ve kısa bir süre gazetelerde sağlıkla ilgili köşe yazarlığı da yapmıştır. 2009 yılında omurgasındaki sinir sıkışmasından dolayı yaklaşık üç ay hastanede tedavi gördü.Özel hayatıCüneyt Arkın ilk evliliğini 1964 yılında kendisi gibi doktor olan Güler Mocan ile yaptı. 1966 yılında kızları Filiz doğdu. 1968 yılında boşandıktan bir yıl sonra Betül (Işıl) Cüreklibatur ile evlenen Cüneyt Arkın'ın,bu evlilikten de Kaan ve Murat adlarında iki çocuğu vardır. Kızı bir şirkette genel müdürlük yapan Arkın'ın oğullarından Murat da dizilerde oyunculuk yapmaktadır. Bir dönem alkolizm tedavisi görmüş olan Arkın, alkol, uyuşturucu ve gençliğin sorunları konulu sayısız konferans vermiş, bunlarla ilgili teşekkür beratları ve onur ödülleri almıştır.Siyasi yaşamı2002 Genel Seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Eskişehir milletvekili adayı olması için Mesut Yılmaz tarafından teklif götürüldü.Sonraki yıllarda ise İşçi Partisi adına düzenlenen ve bir grup bilim adamı, aydın ve sanatçının katıldığı "İşçi Partisi Hükümeti’nde Göreve Hazırız" kampanyasına katılarak, yeniden siyaset sahnesinde adı duyuldu.

http://www.ulkemiz.com/cuneyt-arkin-kimdir

Halil İnalcık Kimdir

Halil İnalcık Kimdir

Halil İnalcık (26 Mayıs 1916, İstanbul[2] - 25 Temmuz 2016, Ankara[3]), Türk tarihçi.[4] İnalcık, aslen Kırım Tatarıdır.[5][6] Balıkesir Muallim Mektebi'ni tamamladı. 1936[6] yılında Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi bölümünde yüksek öğrenimine başladı. 1942 yılında Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı doktora tezini verdi. Uzun yıllar aynı fakültede Osmanlı ve Avrupa tarihi üzerine dersler verdikten sonra 1972 yılında Chicago Üniversitesi Tarih Bölümü'ne "Osmanlı Tarihi Üniversite Profesörü" olarak davet edildi. 1973 yılında kitabı The Ottoman Empire The Classical Age 1300-1600 yayımlandı. Yurt içi ve dışında çeşitli üniversitelerden fahri doktora payeleri aldı. 1993 yılında Bilkent Üniversitesi'ne davet edildi ve burada Tarih bölümünü kurdu. Halen Bilkent Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölümü'nde yüksek lisans ve doktora öğrencilerine seminer dersi vermektedir. Ayrıca İnalcık çok iyi düzeyde Osmanlı Türkçesi, iyi düzeyde; İngilizce, Fransızca, Almanca, orta düzeyde de; Arapça, Farsça ve İtalyanca bilmektedir.[7] Dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda fahri doktora tevcih edilen İnalcık, 20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterilmiştir.[8] Hayatı ve tarihçiliğini anlattığı Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı adlı söyleşi kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan 2005 yılında yayımlanmıştır. Avrasiya Akademiyasının kurucu üyelerinden biridir.[9] Halil İnalcık, 25 Temmuz 2016 tarihinde Ankara'da vefat etmiştir.[3] Başlıca eserleri The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1974. Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985. The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993. Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993. An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994. From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995. Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995. History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999. Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003. Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık. Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005. Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954. Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000. Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001. Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004. Osmanlı İmparatorluğu - Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık. Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003. Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık. ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005. Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003. Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile). Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 - 2.Baskı: Aralık 2007. Devlet-i Aliyye, 2009. Kuruluş - Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011. OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler Has-Bağçede 'Ayş u Tarab - Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011. Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı Osmanlılar, 2010. Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011. Rönesans Avrupası Türkiye'nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011. Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013. Devlet-i 'Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014. Ödülleri 1986 İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Ödülü 1991 T.C. Dışişleri Bakanlığı Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması 1993 Sedat Simavi Vakfı ödülü: Sosyal Bilim alanında yılın en iyi eseri: Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İstanbul: Eren Yayınevi 1995 Titulesco Medal of High Service, Romanya Büyükelçiliği, Ankara 1998 İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü ödülü. 2002 T.C. Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü 2002 The “2002 Soranos Friendship-Award 2002[6] Fahri doktoraları 1986 Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul 1987 Atina Üniversitesi, Atina 1992 Selçuk Üniversitesi, Konya 1993 Hebrew University of Jerusalem, Kudüs 1993 University of Bucharest, Bükreş 1995 Uludağ Üniversitesi, Bursa 1986 Chicago Üniversitesi Emeritus Profesörlük[6] Kaynakça ^ Turksoy, TÜRKSOY’DAN PROF. DR. HALİL İNALCIK’A ONUR MADALYASI, 16 Şubat 2012 ^ Türkiye Araştırmaları Literatür dergisi, 3. cilt, 5. sayı, s. 477 ^ a b http://t24.com.tr/haber/tarihcilerin-kutbu-prof-halil-inalcik-hayatini-kaybetti,351852 ^ İNALCIK, Halil. http://www.inalcik.com/turkish/turkish.htm ^ KARATAY, Zafer. TBMM Onur Ödülü Halil İnalcık'ın Bahçesaray Dergisi, sayı: 52 ^ a b c d DELİBAŞI, Melek. Prof. Dr. Halil İnalcık (Prof. Dr. Halil İnalcık'ın 29 Mart 2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Rektörlüğü 100. Yıl Salonu'nda sunduğu "Tarih ve Politika" konulu konferansın takdim konuşması) ^ http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2942 ^ http://www.inalcik.com/indexTr/halil_inalcik_ozgecmis.asp ^ Eurasian Academy Official Site   20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında göstermiştir. İnalcık; Türk, Amerikan, İngiliz, Sırp ve Arnavutluk akademilerine üye seçilmiştir.                Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci  Immanuel Wallerstein, İnalcık hakkında şu satırları yazmıştır (Arka Kapak Yazısı, Makaleler, Ankara: Doğu-Batı, 2005) “Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir “tarihçi” olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.” I. HALİL İNALCIK’IN AKADEMİK BİYOGRAFİSİ DTCF YILLARI (1940-1972) Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsü’nde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.                AÜDTCF tarafından bilgi, görgü ve çalışma alanındaki ihtisasını artırmak üzere 1949’da gönderildiği İngiltere, British Museum’da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies’de (SOAS) Prof. Paul Wittek’in seminerlerine katıldı. Bu seminerlere katılan  B. Lewis, V. Ménage, V. Parry, E. Zachariadou gibi tarihçilerle tanıştı. Dünyanın en önemli arşivlerinden İngiltere, Public Record Office’te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1950’de Paris’te toplanan Milletlerarası Tarihi İlimler Kongresi’ne katıldı.  Annales okulunun (École des Annales ) kurucularından Fernand Braudel ile tanıştı. Onun 1949’da yayınlanan La Méditerranée et le monde méditerranéen à l’époque de Philippe II (II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası) adlı çığır açan eseri İnalcık üzerinde derin etki yaptı ve Türkiye’de bu eseri tanıtan bir yazı yazdı (1950). İngiltere’den 1 Şubat 1951’de Türkiye’ye döndü. 1951’in yaz aylarında Bursa Şer’iyye Sicilleri üzerinde çalışmaya başlayarak bu sicillerin önemi belirten bir makale yazdı (“15. Asır Türkiye İktisadî ve İçtimaî Tarihi Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 15 (1953-54), 51-67). Osmanlı hukuku ve sosyal hayatı açısından son derece kıymetli bilgiler içeren 280 defterlik bu koleksiyonunun tasnif edilip ciltlenmesi için girişimde bulundu. Bu girişim neticesinde Topkapı Sarayı’ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa’ya gönderilen siciller bugün Bursa Arkeoloji Müzesi’nde araştırıcıların istifadesine açılmıştır.                İnalcık, 2 Haziran 1952’de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük pâyesi aldı.  1953–54 ders yılında Columbia Üniversitesi School of International Affairs’a ziyaretçi profesör olarak davet edildi. Prof. Tibor Halasi-Kun ile birlikte Amerika’da Osmanlı-Türk araştırmalarının gelişmesinde rol oynamış bulunuyor. 1956-57’de Rockefeller Vakfı’nın bursuyla Harvard Üniversitesi’nde “research fellow” olarak bulundu. Amerikan tarihi derslerini izledi. Harvard Üniversitesi’nde ayrıca Prof. H. A. R. Gibb’in İslam tarihi derslerini izledi. Harvard profesörlerinden W. Langer’in teklifi üzerine An Encyclopaedia of World History’nin Osmanlı kısmını gözden geçirmeyi üstendi (bkz. eserin 4. baskısı). 1957’de Türkiye’ye döndü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (AÜSBF) Osmanlı, Avrupa ve Amerika tarihi okuttuğu gibi  “İdari Teşkilât Tarihi” ve “Devrim Tarihi” derslerini de üstlendi.                Bu yıllarda İnalcık, yurt içinde ve Batı memleketlerinde birçok kongreye bildiri vererek katıldı.  1958’de Münih’te düzenlenen XI. Uluslararası Bizantinistler Kongresi’nde “The Problem of the Relationship between Byzantine and Ottoman Taxation” başlıklı bildirisini okudu. 1960’ta ders vermek üzere İsrail İbranî Üniversitesi’ne davet edildi. Yaz aylarında Millî Birlik Komitesi’nin isteği üzerine Güneydoğu bölgesine üniversiteden bir heyetle inceleme gezisi düzenledi. Toprak meseleleri hakkındaki araştırmaları dolayısıyla çağrıldığı toplantıda bölgenin meselelerinin tespiti için bir Güneydoğu Enstitüsü kurulmasını teklif etti. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün (TKAE) kuruluş döneminde faaliyetlerde bulundu.                Nisan 1961’de  bir heyetle Kıbrıs tarihi hakkında araştırma yapmak maksadıyla Kıbrıs’a giden İnalcık, Kıbrıs Vakıflar İdaresi’nde Kıbrıs kadılıklarına ait 56 sicil defterini tespit etti ve bunlar üzerinde çalıştı. 1961-1962’de yedi ay kadar Beyrut’ta bulundu, Arapçasını ilerletti. Yurt dönüşü Hollanda’ya davet edildi, Amsterdam Üniversitesi Doğu Tetkikleri Enstitüsü’nde “Turkey and Europe” başlıklı bir konferans verdi. 1962 sonbaharında New York’ta The Social Science Research Council’in düzenlediği Conference on the Political Modernization of Japan and Turkey’de bir bildiri sundu.                1966’da Uluslararası Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Kurumu’na (Association Internationale des Etudes du Sud-Est Européen-AIESEE) üye seçildi. İnalcık, burada Türk tarih ve kültürünün tanıtılması yolunda büyük gayret sarf etti. 1971-74 yılları arasında bu kurumun başkanlığını yaptı. 1967’de Münih’te Uluslararası Müsteşrikler Kongresi’ne iştirak etti. Aynı yıl Princeton ve Pennsylvania üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler verdi. 1968’de Londra ve Paris’te üç ay Bibliothèque Nationale ve arşivlerde  araştırmalar yaptı. G. Veinstein ve M. Berendi ile birlikte  II. Bayezid devrine ait bir Mukataa Defteri üzerinde çalışmalar yaptı. 1969’da AIESEE’nin Sofya toplantısında kendisinden istenen Osmanlı Devrinde Balkanlar raporunu takdim etti. Yine 1969’da Türkolog Tibor Halasi-Kun ile birlikte Osmanlı araştırmaları için büyük önem taşıyan Archivum Ottomanicum dergisini çıkarmaya başladı. 1971’de İngiltere Royal Historical Society tarafından “corresponding member” seçildi. Aynı yıl Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nin (Center for Middle Eastern Studies) davetlisi olarak iki konferans verdi. 1972’de otuz yıl çalıştığı AÜDTCF’den emekli oldu. AMERİKA (1972-1992) 1950’lerden beri yayınları ve öğretim faaliyetleriyle adı dünya tarih çevreleri tarafından yakından izlenen İnalcık, 1972’de Chicago Üniversitesi tarafından imtiyazlı profesör önerisiyle bir davet aldı. Daveti kabul eden İnalcık, Tarih Bölümü’nde profesör olarak çalışmaya başladı. 1973’te İngiltere’de The Ottoman Empire: the Classical Age, 1300–1600 (London: Weidenfeld and Nicolson) adlı eserini yayınladı. Bu sentez eseri, yedi Balkan diline ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Bugün seçkin dünya üniversitelerinde okutulan temel eserler arasındadır. Aynı yıl Cumhuriyet’in kuruluşunun 50. yıldönümü münasebetiyle Chicago Üniversitesi’nde Prof. Fahir İz ile birlikte Continuity and Change in Turkish Society and History ve AIESEE’nin desteği ile İstanbul’da, İstanbul: Crossroads of Civilisations and Cultures konferanslarını düzenledi.                1974’te AIESEE’nin Macaristan’da tertip edilen üçüncü kongresinde “The Mediterranean and the Balkans” başlıklı bildirisini okudu. Amerikan Tarih Derneği’nin (American Historical Association) yıllık toplantısında “Braudel’s Thesis, Turkish Perpective” başlıklı bildirisini sundu. 1974’te The Royal Historical Society’ye muhabir üye seçildi. 1976’da Dumbarton Oaks’ta (Washington) düzenlenen Urban Societies in the Mediterranean World sempozyumuna “Galata (Pera) after 1453” başlıklı bildiri ile katıldı. Türkiye ile bağını hiçbir zaman koparmayan İnalcık, 1977’de International Association for Social and Economic History of Turkey’i kurdu. Bu uluslar arası ilim cemiyeti ilk kongresini 11–13 Temmuz 1977’de Hacettepe Üniversitesi’nde toplamıştır. Bu cemiyet sonuncusu 2005’te Venedik’te olmak üzere Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde on uluslar arası kongre düzenlemiştir.                                                                  İnalcık, 1978’de Royal Asiatic Society tarafından şeref üyesi seçildi. Aynı yıl Prof. G. Veinstein’ın daveti üzerine Paris’e giderek F. Braudel için tesis edilen Maison de L’Homme’da Osmanlı toprak meseleleri üzerine iki konferans verdi. 12–14 Haziran 1978’de Princeton Üniversitesi’nde düzenlenen Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi üzerindeki kongrede “Ottoman Archival Materials on the Millets” bildirisini sundu. 17–21 Haziran tarihleri arasında Babolasar’da (İran) katıldığı 19. Yüzyılda İran ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Toplum ve Ekonomi konferansında “Aga and Reaya in the Social and Political Transformation of the Ottoman Empire” başlıklı konuşmayı yaptı. 1980’de New York’ta Amerikan Tarih Derneği’nin yıllık toplantısında “The Emergence of Large Farms” üzerine bir konferans verdi. Salt Lake City Üniversitesi’ne (Utah) bir konferans vermek üzere davet edildi. Aynı yıl Nejat Göyünç ve Heath Lowry ile birlikte Osmanlı Araştırmaları Dergisi’ni (Journal of Ottoman Studies) çıkarmaya başladı.                1983 Haziran’ında Paris’te L’école des hautes études en sciences sociales’da “Geleneksel Tarım ve Timar Sistemi” üzerine bir konuşma yaptı. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Peter Burke ile beraber UNESCO’nun The History of Scientific and Cultural Development of Mankind serisinin 5. cildinin (History of Humanity-Scientific and Cultural Development: From the Sixteenth to the Eighteenth Century, London: Kegal Paul) editörlüğünü üstlendi. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi (American Academy of Arts and Sciences) üyeliğine ve Türk Araştırmaları Enstitüsü’nün (Institute of Turkish Studies-Washington) yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Mayıs 1985’te Türk-Arap İlişkileri Vakfı’nın desteğiyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde düzenlenen Osmanlı Arşivleri ve Osmanlı Araştırmaları sempozyumunda “Osmanlı Arşivlerinin Türk ve Dünya Tarihi Bakımından Önemi”ni içeren açılış konuşmasını yaptı.                Halil İnalcık 1986’da yaklaşık 15 yıldan beri çalışmakta olduğu Chicago Üniversitesi’nden emekli oldu. Aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi Prof. İnalcık’a fahri doktora verdi (İnalcık’ın çeşitli üniversitelerden aldığı doctor honoris causa unvanı ve ödüller için aşağıdaki listeye bakınız). 1989’da eşi Şevkiye Hanım’ı kaybetti. 1990–92 arasında Harvard ve Princeton üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler veren İnalcık, 1991’de Türk tarih ve kültürüne yaptığı katkılardan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması’na layık görüldü. YENİDEN TÜRKİYE (1993-  ) Halil İnalcık, 1992’de Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı ve Rektör Prof. Ali Doğramacı tarafından lisansüstü tarih okutacak Tarih Bölümü’nü kurmak üzere davet edildi. Aynı yıl Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na üye, Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) şeref üyesi seçildi. Harvard Üniversitesi’nde bir sömestr ziyaretçi profesör olarak Osmanlı tarihi dersleri verdi.                1994’te An Economic and Social History of the Ottoman Empire’i yayınlandı. 1996’da iki cilt halinde basılan eserin ilk cildi (1300–1600) Prof. İnalcık tarafından yazılmıştır (1600-1900 dönemi ve para tarihi için S. Faroqhi, B. McGowan, D. Quataert ve Ş. Pamuk işbirliği). Türkçeye çevrilen bu eser (Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi 1300–1600, çev. H. Berktay, Cilt:1, İstanbul: Eren, 2001) Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihinin temel referans kitabı olarak dünya üniversitelerinde okutulmaktadır. Yunanca ve Arapçaya tercüme edilmiştir.                            Uluslar arası bir şöhret yapan İnalcık’ın biyografisi Encyclopaedia of Historians and Historical Writing’de  ve Thomas Naff’ın çıkardığı Paths to the Middle East (Albany: State University of New York, 1993) adlı eserlerde yer aldı.                İnalcık, 1998’de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Ödülü’nü aldı. Kültür Bakanlığı’nın Osmanlı uygarlığı üzerinde bir eser hazırlamak üzere tertip ettiği komisyonun (Kültür Bakanlığı 700. Yıldönümü Yayın Komisyonu) başına getirildi. İnalcık’ın editörlüğünü yaptığı eser, (Türkçe ve İngilizce ikişer cilt şeklinde hazırlanan-bakınız aşağıda kitap listesi) Dünya Kitap Fuarı’nda birincilik ödülü almıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü Araştırma Kurulu ve Kültür Bakanlığı Osmanlı Bilim ve Kültür Mirası’nın 700. Yılı Anma Komitesi üyeliklerine seçildi. Prof. S. Faroqhi ile birlikte E. J. Brill’in (Leiden) The Ottoman Empire and Its Heritage serisinin editörlüğünü üstlendi. 2005 yılına kadar bu seriden yayınlanana 38 cilt Osmanlı tarihini Batı dünyasına tanıtan belli başlı eserler arasında yer almıştır.                İnalcık, 1999’da Balıkesir Üniversitesi’nden, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’ndan şükran plaketleri aldı. Aynı üniversitede bir “Halil İnalcık Salonu” açıldı. 2000’de İstanbul’un sosyal ve ekonomik tarihi için büyük önemi haiz Halil İnalcık Araştırma Projesi’ni hayata geçirdi. Sabancı Üniversitesi ve Packard Humanities Institute (PHI) desteği ile sürdürülen bu projenin “Şer’iyye Sicilleri’ne Göre İstanbul Tarihi” kapsamında ilk kitabı (İstanbul Mahkemesi 121 Numaralı Şer’iyye Sicili) 2006’da yayınlandı.                2001’de Sofya Üniversitesi Prof. İnalcık’a fahri doktora verdi. 2002’de İslam Konferansı Teşkilatı tarafından Teşekkür Plaketi verildi. Kültür Bakanlığı 2002 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü kazandı. Macaristan Cumhurbaşkanı Ferenc Madl’ın elinden Macaristan Liyakat Nişanı’nı aldı. 2003’te Türkiye Yazarlar Birliği ve Ankara Üniversitesi Prof. İnalcık’a şükran plaketleri verdiler. Öte taraftan 2003’te Milli Savunma Bakanlığı Ödülü’nü, 2004’te de Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat ve Turizm Vakfı tarafından Bursa Ulusal Kültür Yaşamına Katkı Ödülü’nü aldı.       II. ESERLERİ HAKKINDA Metodolojisi Hiç şüphesiz bu kısa yazıda, 25’den fazla kitabın ve 300’ü aşkın makalenin müellifi olan Halil İnalcık’ın tarih metodolojisini bütün yönleriyle değerlendirme imkânı yoktur. Burada sadece onun tarih metodolojisi hakkında genel bir çerçeve sunulmaya çalışılacaktır. İnalcık’ın eserlerine bakıldığında onun Osmanlı siyasî tarihine ilişkin çok kapsamlı araştırmalar yapmış olsa da esas ilgisini sosyal ve ekonomik problematikler üzerinde yoğunlaştırdığı görülür. İnalcık’ın Osmanlı tarihinin sosyal ve ekonomik problematiklerini çözmeyi esas alan tarih metodolojisi üzerinde Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan gibi bazı önemli Türk tarihçiler ile 1950’lerde tanıştığı F. Braudel ve  Annales okulunun önemli etkisi söz konusudur. İnalcık, Fuad Köprülü ve Barkan’ın kendi üzerindeki etkilerini şu sözlerle ifade eder: “Köprülü ve Barkan yazıları bize ilham kaynağı olmakta idi. Tarihçi şahsiyetim üzerinde, hiç şüphesiz bu iki yazarın belirgin bir etkisi vardır.”                Her şeyden önce bütün araştırmalarında arşiv materyaline ve belgelere dayanan İnalcık’ta teori, yaklaşım ve analiz bakımından F. Braudel ve Annales okulunun etkisi, 1950’lerde Paris’te başladı. İnalcık’a göre Braudel, “doğu Akdeniz’e hâkim olan Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal, ekonomik ve demografik niteliklerinin Batı’dakilerle paralellik arz ettiğini, bu iki dünyanın karşılıklı yakın temas ve etkileşim içinde bulunduğunu ve birbirinden ayrı incelenemeyeceğini göstermiş, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa dışında ve Avrupa’ya düşman âdeta anormal bir gelişim gibi tasvir edilmesi geleneğini bırakarak, gerçek bir tarihçi görüşü ile iki ayrı kültüre bağlı bu iki dünyanın gerçekte birbirini tamamladığını ortaya koymuştur. Bütüncül tarihi (total history) Akdeniz toplumlarına ve bu arada Osmanlı toplumuna uygulamaya çalışan fakat Osmanlı İmparatorluğu’nu “aşılması zor belirsizliklerle dolu bir alan” (a zone of formidable uncertainty) olarak değerlendiren Braudel, sorduğu sorulara cevap veren pek az araştırma bulabilmiş, yazılanlar da onu çoğu kez yanlış hükümlere götürmüştür. Bununla beraber bu büyük tarihçi, parlak üslubu ile Osmanlı tarihinin temel meseleleri üzerinde açık ve anlamlı sorular sormuş bu soruların her biri Osmanlı tarihçileri için bir araştırma yolu açmıştır.”                İnalcık, metodolojik açıdan Annales okulunun “bütüncül tarih” ve “uzun dönem”  (longue durée) kavramlarını benimsemesine rağmen bunların Osmanlı tarihine sağlıklı bir şekilde uygulanmasının ancak ampirik verilere dayalı açıklamalarla gerçekleşebileceğini savundu. Bu bağlamda çeşitli açıklama modelleri temelinde yapılan genellemelerden kaçındı ve genel nitelikteki açıklamalar karşısında da temkinli bir tutum izledi. İnalcık, genellemelerin Osmanlı tarihi araştırmaları açısından doğurduğu sakıncaları şu sözlerle ifade eder: “Marksist veya Weberian sosyolojilerin formüle ettikleri modelleri Osmanlı tarihine tatbik etme çabaları, bu tarih araştırmalarına muhakkak ki yeni ilginç istikametler ve konular getirmiştir. Fakat öbür taraftan yapılan genellemeler bizi yanlış istikametlere de götürmektedir. Osmanlı tarihine ait sosyal ve ekonomik konular üzerinde şimdiye kadar esaslı araştırma yapılmadığı için bu genellemelerin çoğu, tarihî temelden yoksun hayalî teoriler olarak kalmaktadır. Öbür taraftan sosyolojik kavramlar ve genellemeler bize tarihî problemleri belli formüllerle çözdüğümüz hissini vermektedir... Orijinal kaynakları incelemek için gerekli vasıta ve bilgilere hakkı ile sahip olmadan, Osmanlı tarihinin büyük problemlerini bir takım sosyolojik genellemelerle halledilmiş saymak, son dönemde bir moda haline gelmiştir. Bizim disiplinimiz, zamansız ve mekânsız genellemeler yapmak değil, zaman ve mekân içinde olayları incelemektir.”                           İnalcık, tarih metodolojisi, tarih yazıcılığı, kaynakları değerlendirme yöntemleri, Annales okulu, bu okulun Osmanlı tarih araştırmalarına yaptığı etki ve katkıları şu yazılarında ele aldı: “The Rise of Ottoman Historiography”, Historians of the Middle East, ed. P. Holt-B. Lewis, London, 1962, s. 152-167[1]; “Impact of the Annales School on Ottoman Studies and New Findings”, Review, Journal of the Fernand Braudel Center, I (1978), s. 69-96; “On the Social Structure of Ottoman Empire: Paradigms and Research”, From Empire to Republic, İstanbul: Isis Press, 1995, s. 17-60; “Türkiye’de Modern Tarihçiliğin Kurucuları”, XIII. Türk Tarih Kongresi, 4-8 Ekim 1999, Kongreye Sunulan Bildiriler, I, s. 85-166; “Hermenötik, Oryantalizm, Türkoloji”, Doğu Batı, 20 (2002), s. 13-39.   Eserleri Halil İnalcık’ın eserlerine bir bütün olarak bakıldığında onun Osmanlı tarihinin hemen hemen bütün dönemleri üzerine araştırmalar yaptığı ve bu araştırmalarında muazzam bir konu çeşitliliği olduğu görülür. İnalcık’ın eserleri temelde I) Siyasî Tarih II) Sosyal ve Ekonomik Tarih (kurumlar tarihi, devlet yapısı ve felsefesi, hukuk, ticaret, toplumsal tabakalar, üretim, vergi, bürokrasi, demografik yapı, şehir tarihi v.b.) ve III) Sentez Eserleri (ki bu son grup da esas itibariyle Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihini aydınlatmaya dönük çalışmaları kapsar) şeklinde gruplandırılabilir. I) Siyasî Tarih ile İlgili Eserleri İnalcık’ın Osmanlı siyasî tarihi ile ilgili araştırmalarının önemli bir bölümü kuruluş devri ve 15. yüzyılın temel problemleri hakkında olmakla birlikte Kırım tarihi ve Osmanlı-Avrupa ilişkileri üzerine de önemli araştırmalar yaptığı görülür. İnalcık bu araştırmalarıyla, söz konusu dönemlerin siyasî tarihine hem kronoloji ve mekân tespiti hem de hadiselerin altında yatan dinamiklerin anlaşılması bakımından önemli açılımlar getirdi.                İnalcık, kuruluş devri araştırmalarında Osmanlı Devleti’nin kökenine dair iki temel yaklaşımın (rivâyetlerin hiç bir tarihî esası olmayan masallardan ibaret olduğu ve onları bir tarafa bırakmak gerektiği- black holecular-, ikincisi bu rivâyetleri gerçek tarihî kaynaklar gibi tenkitsiz tekrarlayan görüş-İsmail Hakkı Uzunçarşılı-) dışında farklı bir yol izledi. O, kuruluş devrine ve özellikle Osman Gazi’ye ait rivayetlerin 14. yüzyıl Osmanlı epik tarihçiliğinin aktardığı gerçek kronik malzeme ile Osmanlı tarihinin sonraki devirlerinde yazan tarihçilerce hanedanın meşrûiyeti ve idealleştirilmesi gayesiyle yapılan ilâveler olmak üzere iki unsurdan meydana geldiğini gösterdi. Beylik devrinin epik tarihçiliğinin verdiği malzemeyi, arşiv vesikalarında ortaya çıkan (özellikle Osman dönemine kadar giden vakfiyeler) kayıtların ışığı altında tenkid edip değerlendirdi, bununla da yetinmeyerek bu malzemenin doğruluğunu ya da yanlışlığını topografik araştırmalarla kontrol etti. İnalcık’ın bu istikamette yaptığı yerel seyahat ve araştırmalar, eski Osmanlı rivayetlerini “masaldır” diye bir çırpıda bir tarafa atmak yerine dikkatli bir tenkid altında incelenmesi durumunda çok önemli tarihî gerçeklere ulaşılabileceğini gösterdi (bkz: TDV İA’ne yazdığı  “Osman”, “Orhan” ve “I Murad” maddeleri)                Bunun yanında 15. yüzyıl sonlarında yapılmış olan kompilasyonlarda (Aşık Paşa-zade, Neşrî ve İdris-i Bitlisî tarihlerinde) görülen meşrûiyet amacı ile yapılmış bir takım ideolojik ilavelerin de tarihî anlamlarının olduğunu, bu eklemelerin Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde karşılaşılan tehditlere karşı reaksiyonları ve Osmanlı siyasî iddialarını ifade etiğini gösterdi (mesela Osman’ı Oğuz Han, Kayı’ya bağlama iddiası, sikke ve hutbe sahibi olduğu vb). Öte taraftan II. Murad ve Fatih devirlerinin siyasî gelişmelerini, iç siyasî krizlerini, bu krizlerin Osmanlı dış siyasetini nasıl etkilediğini derinliğine inceledi. Bu konular hakkında yazılan eserleri kaynaklar eşliğinde tenkid süzgecinden geçirmek suretiyle ve Batı’daki incelemeleri izleyerek, bilinmeyen birçok siyasî meseleyi aydınlattı ve yanlış bilgileri tashih etti.                İnalcık kuruluş devri ve 15. yüzyıla dair görüş ve tespitlerini; Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara: TTK, 1954; “Mehmed the Conqueror and His Time”, Speculum, XXXV (1960), s. 408-427; “The Emergence of the Ottomans”, The Cambridge History of Islam, 1, ed. P. M. Holt-Ann K. S. Lambton-B. Lewis, Cambridge: Cambridge University Press, 1970, s. 263-291; “The Rise of the Ottoman Empire”, ibid., s. 293-323; “The Conquest of Edirne (1361)”, Archivum Ottomanicum, 3 (1971), s. 185-210; “Tursun Beg, Historian of Mehmed the Conqueror’s Time”, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 69 (1977), s. 55-71; “Osman Gazi’s Siege of Nicea and the Battle of Bapheus”, The Ottoman Empire (1300-1389), ed. E. Zachariadou, Rethymnon: Crete University Press, 1993, s. 77-98[2]; “Periods in Ottoman History”, Essays in Ottoman History, İstanbul: Eren, 1998, s. 15-28 gibi eserleri ve İslam Ansiklopedisi (İA) ile Encyclopaedia of Islam’ın ikinci baskısına (EI²) yazdığı “Bayezid”, “Murad II”, “Mehmed II”, “Djem” gibi ansiklopedi maddelerinde ortaya koydu. Ayrıca II. Murad devrine ait Varna Haçlı seferi üzerine yazılmış, Osmanlı menakıbnâmelerinin eski bir örneği olan ve John Hunyadi’nin Osmanlılara karşı seferleri hakkında mufassal ve otantik bilgiler veren, bir yazmayı öğrencisi Mevlûd Oğuz’la birlikte bilim dünyasına tanıttı ve daha sonra da yayınladı: Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) Üzerinde Anonim Gazavâtnâme, Ankara: TTK, 1978.                Babası Seyit Osman Nuri Bey’in Kırım’dan Türkiye’ye göçmüş bir Kırım Türk’ü olması dolayısıyla, Kırım tarihine akademik kariyerinin ilk dönemlerinden itibaren tabii bir ilgisi bulunan İnalcık, bu alandaki ilk araştırmasını 1944’de Kırım Hanlığı’nın Osmanlı tâbiliğine girmesi üzerinde yaptı: “Yeni Vesikalara Göre Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Tâbiliğine Girmesi ve Ahidnâme Meselesi” Belleten, 30 (1944), s. 185-229. Daha sonraki dönemlerde de Kırım tarihi üzerine araştırmalarını sürdürdü. İslam Ansiklopedisi,  Encyclopaedia of Islam (ikinci baskı) ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne (TDV İA) Kırım hanlarının biyografilerini, kullandıkları unvanları ve Kırım Hanlığı’nın tarihini yazdı. Kırım’ın Osmanlı İmparatorluğu içindeki durumu, Rus Çarlığı ile ilişkileri gibi konuları kapsayan önemli çalışmalar yayınladı. Ansiklopedilere yazdığı maddeler dışında[3] şu eserleri zikredilebilir: “The Khan and the Tribal Aristocracy: the Crimean Khanate under Sahib Giray I (1532-1551)”, Harvard Ukrainian Studies, X (1981), s. 445-456 [4]; “Power Relationship Between Russia, Ottoman Empire and Crimean Khanate as Reflected in Titulature”, Passé Turco-Tatar, Présent Sovietique, Études offertes à Alexandre Bennigsen, ed. Ch. Lemercier-Quelquejay-G. Veinstein-S. E. Wimbush, Paris-Leuven: Peeters, 1986, s. 175-211; “Struggle for East European Empire, 1400-1700: The Crimean Khanate, Ottomans and Rise the Russian Empire”, Turkish Yearbook of International Relations, XXI (1995), s. 1-16; “Kırım Kadı Sicilleri Bulundu”, Belleten, LX/227 (1996), s. 165-190.                Osmanlı-Avrupa ilişkilerini konu alan siyasî tarih araştırmalarında ise bütüncül bir bakışla (Batılı tarihçilerin neredeyse görmezden geldikleri) modern Avrupa’nın şekillenmesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kritik rolünü ortaya koyan ve bu iki dünyanın birbiri ile tarih boyunca hem kültürel hem de politik bakımdan etkileşim içinde bulunduklarını gösteren eserler verdi: “The Turkish Impact on the Development of Modern Europe”, The Ottoman State and its Place in World History, ed. K. Karpat, Leiden: E. J. Brill, 1974, s. 51-58; “Turkey and Europe: A Historical Perspective”, Perceptions, Journal of International Affairs, II/1 (1997), s. 76-92; “Mutual Political and Cultural Influences Between Europe and the Ottomans”, Ottoman Civilization, ed. H. İnalcık-G. Renda, İstanbul: Ministry of Culture and Tourism, 2002, s. 1049-1089; Turkey and Europe in History, İstanbul: Eren, 2006. II) Sosyal ve Ekonomik Tarih ile İlgili Eserleri Yukarıda da belirtildiği üzere Halil İnalcık’ın ilgilendiği esas alan Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik tarihidir. Bu bağlamda özellikle toprak meselesi, hukuk, şehir hayatı, ticaret, kurumlar tarihi, bürokrasi, devlet yapısı ve felsefesi, Osmanlı toplumunda alt tabakaların durumu, tabakalar arasındaki sosyo-ekonomik gerilim ve çatışmaların kökenleri, demografik yapı, toplumsal değişim ve dönüşümler vb. konuları kaynakların eşliğinde derinliğine araştırdı ve bu alanların her birinde Osmanlı tarihçiliği açısından devrim sayılabilecek neticeler ortaya koydu. İnalcık’ın sosyal ve ekonomik tarih ile ilgili çalışmaları a) Osmanlı Toprak Rejimi ve Timar Sistemi b) Osmanlı Hukuku c) Osmanlı Şehir Tarihi d) Osmanlı Ticaret Tarihi e) Çözülme ve Reform Dönemlerinde Sosyal ve Ekonomik Değişim ve Dönüşümler alt başlıkları altında toplanabilir. a) Osmanlı Toprak Rejimi ve Timar Sistemi 1942’de savunduğu Tanzimat ve Bulgar Meselesi başlıklı doktora tezinde Dolmabahçe Sarayı arşivinde II. Abdulhamid’in Bulgar meselesi hakkında toplattığı vesika külliyatını (1840–41 Vidin isyanı ile ilgili belgeler) bulan İnalcık, Vidin valisinin ve müfettişlerinin gönderdiği raporlardan isyanın sebeplerinin altında, ağalarla Bulgar köylüsü arasındaki toprak meselelerinin yattığını tespit etti ve incelediği dönemde diğer bölgelerdeki huzursuzluk ve karışıklıkların da yine toprak meselelerinden kaynaklandığı gerçeğinden hareketle Osmanlı tarihinin temel probleminin toprak meselesi ve buna bağlı sorunlar olduğunu ortaya koydu.                Akademik hayatının ilk dönemlerinde Osmanlı toprak rejimi ve timar sisteminin çözülüşünün doğurduğu sorunlarla ilgilenen İnalcık daha sonraları bu çözülüşü anlamak için, bu rejimin nasıl kurulduğunu, hangi geleneklerden etkilendiğini, ne türden özgün nitelikleri ihtiva ettiğini derinliğine araştırmaya başladı. Bu bağlamda çalışmalarını özellikle tahrir defterleri ve kanûnnâmeler üzerinde yoğunlaştırdı. Başbakanlık arşivinde Fâtih devri tahrir defterleri üzerindeki incelemeleri sırasında, II. Murad devrine ait 1432 tarihli Arnavutluk (Arvanid) sancağının timar defterini bulan İnalcık, hem Arnavutluk hem Osmanlı hem de Balkan tarihi için büyük ehemmiyeti haiz (Osmanlı arşivlerinde bulunan en eski tahrir icmâl defteri) bu defteri, dil, kaligrafi, terim, adlar ve kavramlar açısından ciddi zorluklar taşımasına rağmen geniş bir giriş yazısıyla birlikte bilimsel standartlarda yayınladı: Hicri 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid, Ankara: TTK, 1954. L. Fekete’nin neşriyatından (Segedin’e ait defter) sonra bu alandaki ilk çalışma olması bakımından da önemli olan Arvanid defterinin neşriyle, Osmanlı toprak rejimi ve timar sistemi, Balkanlar’da Osmanlı yerleşmesinin niteliği ve Osmanlı timar-erleri durumuna gelmiş olan yerli Hıristiyan feodal aileler gibi konularda önemli bir araştırma zemini doğdu ve bu konularda bir takım yeni araştırma ve yayınlar yapıldı.                İnalcık, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmperatorluğu’na: XV. Asırda Rumeli’de Hıristiyan Sipahiler ve Menşeleri” (60. Doğum Yılı Münasebetiyle Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, 1953, s. 207-248) ve “Ottoman Methods of Conquest” (Studia Islamica, II (1954), s. 104-129)[5] gibi araştırmalarıyla Osmanlıların Balkanlar’a yerleşim sürecinde toprak rejimi ve timar sisteminin niteliğini belirledi ve Osmanlı öncesi feodal-askerî zümrenin Osmanlı timar sınıfı içinde devam ettiğini ortaya koydu. Osmanlıların Balkanlar’a yerleşmesi hakkındaki eski görüşleri temelinden değiştiren bu bulgular Balkan tarihçilerinin dikkatini çekmekte gecikmedi, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmperatorluğu’na...” makalesi N. Filipović tarafından Sırpçaya tercüme edildi.[6] Öte taraftan A. Vakalopoulos, yazdığı Yunan tarihinde İnalcık’ın bu yeni buluşlarına yer verdi. Bugün artık İnalcık’ın çalışmaları sayesinde Osmanlıların Balkanlar’da kurdukları rejimin ve bu coğrafyaya yerleşme süreçlerinin temel nitelikleri açık bir şekilde bilinmektedir.                İnalcık, hem 15. yüzyıl tahrir defterleri hem de Osmanlı hukukunun farklı kaynakları üzerine yaptığı araştırmalarla daha doktora tezi bağlamında tespit ettiği toprak meselelerinin ve buna bağlı vergi sisteminin kökenlerine indi. Böylece Osmanlı zirâî rejimi açısından çok önemli bir husus olan raiyyet rüsûmunun menşei ve mahiyeti hakkında çok yeni fikirler ortaya attı. Çift resmi ve başka ilgili vergilerin köylü sınıfının statüsünü belirleyen bir sistem olduğu ortaya çıkaran İnalcık, bu mesele hakkındaki görüşlerini “Osmanlılarda Raiyyet Rüsumu” (Belleten, 23 (1959), s. 575-610) makalesinde etraflıca izah etti: Elinde ailesini geçindirebilecek bir çift toprağın (50-150 dönüm) sahibi bir köylünün, tam çift resmine tâbi olduğunu, onun yarısı kadar toprağa sahip olanların ikinci sınıfı teşkil ettiğini, toprağı yarım çiftlikten az ailelerin ve hiç toprağı olmayan bekâr köylülerin ise bu sistemde köylü sınıfının aşağı kademelerini teşkil ettiğini, köylü sınıfının bu esasa göre gruplara ayrıldığını ve vergilerin buna göre tayin edildiğini, toprak ile beraber ailenin bu sistemde kombine bir üretim ünitesi olduğunu (çift-hane) gösterdi.                Sonraki araştırmalarında çift-hane sisteminin sadece Osmanlı toprak rejiminin değil Osmanlılardan önce kuru tarıma bağlı tarım ekonomisinin ve köylü sosyetesinin de temel müessesesi olduğunu ve imparatorluk idarelerinin gelir kaynaklarını kontrol altına almak için Roma İmparatorluğu’ndan beri bütün Akdeniz bölgesinde böyle bir rejimin uygulandığını, Osmanlıların da pek az değişiklikle bu rejimi Balkanlar’da ve Anadolu’da devam ettirdiklerini tespit etti. Bu tespitler sadece Osmanlı döneminin değil, kaynakların yetersiz olduğu Osmanlı öncesi (Roma, Bizans ve Selçuklu) dönemin sosyal ve ekonomik yapısının gün ışığına çıkarılması bakımından büyük önemi haizdir. 1990’da “Köy Köylü ve İmparatorluk” (V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Ankara: TTK, s. 1-11) makalesinde konuya daha geniş açıdan bakıp, düzenin tarihsel derinliğine ve bölgede Osmanlı’da da görülen üretim tarzının niteliğine berraklık getirerek Osmanlı’da mîrî toprak rejimi ilgili bazı kilit kavramların anlaşılmasına ve yanlış yorumların düzeltilmesine imkân sağladı.                İnalcık’ın Osmanlı toprak düzeni ve timar sistemi üzerine yukarıda zikredilenlerin ve ansiklopedilere yazdığı “Bennâk”, “Çift-Resmi”, “Çiftlik”, “Timar” gibi maddelerin dışında başlıca araştırmaları şunlardır: “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş ve İnkişâfı Devrinde Türkiye’nin İktisadî Vaziyeti Üzerine Bir Tetkik Münasebetiyle”, Belleten, XV (1951) s. 629-690; “Timariotes Chrétiens en Albanie au XV siècle d’après un registre de Timar Ottoman”, Mitteilungen des Österreichischen Staatsarchivs, IV (1952), s. 118-138; “Land Problems in Turkish History”, The Muslim World, 45 (1955), s. 221-228; “İslâm Arazi ve Vergi Sisteminin Teşekkülü ve Osmanlı Devirlerindeki Şekillerile Mukayesesi”, İslâmî İlimler Dergisi, I/1 (1959), s. 29-56; “Osmanlı Timar Rejimi ve Sipahi Ordusu”, Türk Kültürü, III/34 (1965), s. 758-765; “Rice Cultivation and çeltükci re˓âyâ System in the Ottoman Empire”, Turcica, XIV (1982), s. 69-141; “Islamization of Ottoman Laws on Land and Land Taxation”, Festgabe an Joef Matuz: Osmanistik-Tukologie-Diplomatie, ed. C. Fragner-K. Schwarz, Berlin: K. Schwarz Verlag, 1992, s. 100-116; “The Çift-Hâne System and Peasant Taxation”, From Empire to Republic, İstanbul: Isis Press, 1995, s. 61-72. b) Osmanlı Hukuku    Halil İnalcık, Osmanlı sosyal ve ekonomik meselelerinin hiçbirinin dayandığı hukukî temellerinden soyutlanarak incelenemeyeceğinden hareketle, akademik hayatının daha ilk dönemlerinden itibaren Osmanlı hukuku üzerinde araştırmalar yaptı. Şüphesiz onun bu sahaya yönelmesinde hukuk tarihçisi Prof. Sadri Maksudi Arsal’ın da etkisini kaydetmek gerekir (Lise yıllarında Prof. Arsal’ın Türk Hukuk Tarihi üzerine yazdığı eserlerin eski harfle yazılmış müsveddelerini temize çeken İnalcık, bu vesile ile hukuk meseleleriyle erken dönemlerden itibaren ilgilendi). Onun hukuk alanındaki ilk büyük çalışması Dr. Robert Anhegger ile birlikte yayınladığı Kanûnnâme-i Sultânî ber Mûceb-i Örf-i Osmanî: II. Mehmed ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasaknâme ve Kanûnnâmeler’dir (Ankara: TTK, 1956). Fâtih ve II. Bayezid dönemlerine ait ferman şeklinde kanunları (gümrük, vergi tahsili, yasaknâmeler gibi örfî, yani şeriat dışında kalan meselelerde Sultana mahsus hususlara ait kanunları) ihtiva eden bu yayın, özellikle klasik dönem Osmanlı hukuk sistemini araştıranlar için vazgeçilmez bir kaynaktır.                1960’lara doğru Osmanlı hukuku üzerindeki araştırmalarına devam eden İnalcık, 1958’de “Osmanlı Hukukuna Giriş, Örfî- Sultanî Hukuk ve Fatih’in Kanûnları”nı (Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 13 (1958), s. 102-126), 1965’te de “Adâletnâmeler” (Türk Tarih Belgeleri Dergisi, 11 (1965), s. 49-145) isimli hacimli makalesini yayınladı. “Osmanlı Hukuku’na Giriş”te Türklerde kanun koyma geleneğini, Osmanlı Devleti’nde hukukî yapının temel dinamiklerini, devletin neşvünema bulduğu şartları ve dayandığı geleneği ele alıp, Osmanlı Devleti’ni bir imparatorluğa dönüştüren Fâtih’in, bu geleneğe dayanarak koyduğu kanunları titiz bir şekilde inceledi ve Osmanlı hukukunun özgün niteliğini sarahatle tarif ve tespit etti. “Adâletnâmeler”de ise Mezopotamya ve İran devlet geleneğinde adâletin ne denli önemli bir mefhum olduğunu ve bu mefhum temelinde formüle edilen “adâlet dairesi”nin Ortadoğu devlet felsefesinde ve Osmanlı hukuk sistemindeki yerini gösterdi. Kanûnnâme-i Osmânî’nin menşei ve klasik dönemde uygulanışından sonra, çeşitli bidatlerin ortaya çıkarak sistemde yol açtığı dejenerasyonu, şikâyet konularını (bunların çoğu, gittikçe etkisini artıran merkezî idarenin taşra temsilcilerinin suiistimalleri hakkındadır) ve devletin bunlara karşı aldığı tedbirleri inceledi.                Osmanlı hukuku ile ilgili bir diğer önemli çalışması “Suleiman the Lawgiver and Ottoman Law” (Archivum Ottomanicum, I (1969), s. 105-138) başlıklı makalesidir. Burada öncelikle kanun fikri ve Türk devlet geleneğinde bunun yansımaları üzerinde duran İnalcık, devamla Sultan Süleyman’ın koyduğu kanunları üç kategoride (her bir sancak için çıkarılan kanûnnâmeler, spesifik konuları ihtiva eden hükümler ve genel nitelikteki kanûnnâmeler) analiz etti. Süleyman’ın kanûnnâmeleri ile Fatih’in kanûnnâmelerini mukayese edip aralarındaki benzerlik ve farklıları gösterdi. Ayrıca 16. yüzyılda Osmanlı hukuk sistemindeki evrimin genel bir çerçevesini çıkardı.                  Yine Osmanlı hukuk ile ilgili olarak “The Rûznamče Registers of the Kadıasker of Rumeli as Preserved in the Istanbul Müftülük Archives” (Turcica, XX (1988), s. 252-275)[7] makalesinde ilmiyye sınıfını, kadıların eğitim ve görev almalarına ilişkin temel prensipleri, zaman içinde ortaya çıkan problemleri, ilmiyye sınıfının üst ve alt tabakaları arasında meydana gelen çatışmaları etraflıca inceledi. Bu yayınların dışında özellikle Osmanlı hukukunun temel yapısı ve kavramlarını tanımladığı ansiklopedi maddeleri zikredilmelidir: “Djizya”, EI², II (1963), s. 563-566; “Örf”, İA, IX (1964), s. 671-683; “Kānūn”, EI², IV (1975), s. 556-562; “Kānūnnāme”, EI², IV (1975), s. 562-566; “Mahkama”, EI², VI (1986), s. 3-5; “Adâletnâme”, TDV İA, I (1988), s. 346-347. c) Osmanlı Şehir Tarihi Halil İnalcık’ın, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik tarihi bağlamında araştırmalar yaptığı bir diğer alan Osmanlı şehir tarihidir. Özellikle 1950’lerde Bursa kadı sicilleri üzerinde yaptığı araştırmalar (Bursa kadı sicillerine ait 300’den fazla belgeyi neşretmiştir) İnalcık’ı Osmanlı ticaret ve sanayii ile kadıların durumu gibi konuların yanında Osmanlı şehri üzerinde araştırmalara sevk etti. Yaptığı araştırmalarla, şehirlerin gelişimi, kurumları, fizikî yapılarının egemen öğeleri, şehirlilerin yaşayış biçimleri, imar faaliyetleri, vakıflar, mülk sahipleri, nüfus yapısı, şehir toplumunun kültürü gibi çok boyutlu konulara ışık tuttu ve ayrıca Osmanlı şehir tarihi araştırmalarının yaygınlık kazanması için kendi araştırmaları yanında, bu konudaki çalışmaları teşvik edip doktora tezleri yönetti.                İnalcık’ın Osmanlı şehir tarihi ile ilgili başlıca araştırmaları şunlardır; “Bursa and the Commerce of Levant”, Journal of Economic History of Orient, 3 (1960), s. 131-147; “The Re-building of Istanbul by Sultan Mehmed the Conqueror”, Cultura Turcica IV, (1967)[8]; “The Policy of Mehmed II toward the Greek Population of Istanbul and Byzantine Buildings of the City”, Dumbarton Oaks Papers, 23-25 (1970), s. 231-249; “The Foundations of the Ottoman Economic-Social System in Cities”, La Ville Balkanique, Sofia, 1970, s. 17-24; “Ottoman Galata 1453-1553”, Premiere Rencontre Internationale sur l’empire Ottoman et la Turquie Moderne, ed. E. Eldem, İstanbul: l’Institut Français d’Etudes Anatoliennes, 1991, s. 17-105, “Istanbul: An Islamic City”, Journal of Islamic Studies, I (1990), s. 1-23[9]; “Erzurum”, İA, IV (1948), s. 345-357; “Bursa”, EI², I (1960), s. 1333-1336; “İstanbul”, EI², IV (1973), s. 224-248. d) Osmanlı Ticaret Tarihi Prof. İnalcık’ın sosyal ve ekonomik tarih çerçevesinde derin araştırmalar yaptığı bir başka alan Osmanlı ticaret tarihidir. “The Ottoman Economic Mind and Aspects of the Ottoman Economy” (Studies in the Economic History of the Middle East, ed. M. A. Cook, London, 1970, s. 207-218) ve “Capital Formation in the Ottoman Empire” (Journal of Economic History, XXIX/1 (1969), s. 97-100) gibi çalışmalarında Osmanlı toplumunda ticaret kavramı ve ticarî düşünce üzerinde durdu. Osmanlı ticaretinin boyutlarını, büyük tüccar diye nitelenebilecek tacir gruplarının hukukî statülerini, ticarî sermayenin yapısını inceledi ve bu gelişmelerin dünya ticaret tarihi açısından, Batı toplumlarındaki gelişmelerle mukayesesini yaptı.                Yine “Osmanlı Pamuklu Pazarı, Hindistan ve İngiltere: Pazar Rekabetinde Emek Maliyetinin Rolü” (ODTÜ Gelişme Dergisi, Özel Sayı II (1979-1980), s. 1-65) adlı kapsamlı makalesi ile Osmanlı ekonomisinin hububattan sonraki en önemli üretim sektörü olan pamuk sanayii, üretim ve ticaretindeki gelişmelerin niteliğini ve 17. Yüzyıldan itibaren Hindistan’dan, 19. yüzyılda da İngiltere’den yapılan pamuklu ithalatının Osmanlı ekonomisi nasıl etkilediğini gösterdi. Karadeniz ticareti üzerinde ise Kefe Gümrük Defteri’ni yayınladı: The History of the Black Sea Trade: the Register of Customs of Caffa, Cambridge: Cambridge University Press, 1993.                Ayrıca, “İmtiyazat” (EI², III (1971), s. 1179-1189) maddesinde ticaret faaliyetlerinin uluslararası hukukî niteliğini ortaya koydu. Osmanlılarda daha sonra kapitülasyonlar diye anılacak ayrıcalıkların, hukukî menşelerini açıklığa kavuşturdu. Bunun yanında, “Harir” (EI², III (1969), s. 211-218) maddesinde, Osmanlı ticaret tarihinde önemli yer tutan ipek sanayii ve ticaretine ilişkin çok değerli bilgiler sundu. e) Çözülme ve Reform Dönemlerinde Sosyo-ekonomik Değişim ve Dönüşümler Halil İnalcık’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve klasik dönemleri yanında çözülme ve reform dönemlerinin sosyal ve ekonomik tarihine dair önemli araştırmaları söz konusudur. “The Ottoman Decline and Its Effects upon the Reaya” (Aspects of the Balkans, Continuity and Change, ed. H. Birnbaum ve S. Vryonis Jr., The Hauge, 1972, s. 338-354) makalesinde klasik Osmanlı rejimin hangi faktörlerin etkisi altında çözülmeye yüz tuttuğunu, Osmanlı yönetici sınıfı ile reaya arasındaki ilişkiyi teorik düzeyde belirleyen kanunların nasıl ve hangi yollarla aşıldığını, vergi toplama sırasında reayanın ne surette istismar edildiğini, merkezî yönetimin bu gelişmeleri bertaraf etmek için ne tür tedbirler aldığını daha önceki araştırmalarından elde ettiği bulgular çerçevesinde analiz etti.                “Military and Fiscal Transformation in the Ottoman Empire, 1600-1700” (Archivum Ottomanicum, VI (1980), s. 283-337) başlıklı çalışmasında 16. yüzyılın sonları ve 17-18. yüzyıllarda Osmanlı sosyo-ekonomik ve siyasî yapısını derinden etkileyen değişimler üzerinde durup, bu değişimlerin sebepleri hakkında hem çağdaş Osmanlı bürokratlarının teşhislerini hem de konu ile ilgilenen tarihçilerin değerlendirmelerini inceledi. Bu makalede, Orta-Avrupa’nın savaş meydanlarına gönderilmek üzere ateşli silahlarla donatılmış asker ihtiyacının ve toprağı işleyen köylülerin asker yazılmak için topraklarını terk etmeleriyle ortaya çıkan üretim düşüşü ve sosyal düzensizliklerin Osmanlı İmparatorluğu’nu yeni bir döneme götüren faktörler olduğunu gösterdi. Hemen ardından Batı’dan gelen ucuz gümüşün Osmanlı para sistemini nasıl etkilediğini ve bütün bunların Osmanlı İmparatorluğu’nun malî ve askerî sistemlerinde ne tür değişikliklere yol açtığını gösterdi.                “The Emergence of Big Farms, Çiftliks: State, Landlords and Tenants”, (Contributions à I’histoire économique et sociale de I’Empire otaman, Collection Turcica, III, Leuven: Peeters, 1984, s. 105-126) başlıklı araştırmasında Osmanlı toprak rejiminde meydana gelen değişimi, büyük çiftliklerin ortaya çıkış sürecini ve bu süreçte rol oynayan faktörleri inceledi. “Tanzimat’ın Uygulanması ve Sosyal Tepkileri” (Belleten, XXVII (1964), s. 624-690) makalesinde 1839’da ilan edilen Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn’unun Osmanlı İmparatorluğu’nda yol açtığı geniş çaplı hareketler, imparatorluğun sosyal yapısında meydana getirdiği  derin sarsıntılar üzerinde durdu.                İnalcık’ın sosyal ve ekonomik tarih içinde değerlendirilebilecek, fakat Osmanlı diplomatiğini, Osmanlı terim ve deyimlerini de ilgilendiren ve bu yönüyle Osmanlı tarihçilerine özgü teknik bilgiler olarak da kabul edilebilecek konular hakkında araştırmalar da yaptı. Bunların başında “Introduction to Ottoman Metrology” (Turcica, XV (1983), s. 311-334)[10] gelmektedir. Osmanlı ekonomisi ve ticareti üzerine yapılacak araştırmalar için vazgeçilmez bir kılavuz olan bu makalede, Osmanlı döneminde ekonomik ve ticarî münasebetlerde kullanılan ağırlık, uzunluk ve hacim ölçülerinin belli başlı birimlerinin bugünkü sistemlere mütekabiliyetini ve farklı mekân ve zamanlarda kullanılan birimlerin birbirlerine karşı durumlarını tespit etti. “Yük (Himl) in Ottoman Silk Trade, Mining and Agriculture” (Turcica, XVI (1984), 131-156)[11] yazısı da bu meyanda zikredilmelidir.   III) Sentez Eserleri Halil İnalcık, yukarıda yeri geldikçe temas edilen “uzun dönem” (longue durée) perspektifinden hadiseleri ve olguları inceleyen makalelerinin dışında, Osmanlı tarihinin siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel ve askerî alanlarını bir bütün olarak ele aldığı eserler verdi. Bunlardan ilki bugün artık dünya üniversitelerinde temel bir referans kitabı olarak kabul edilen The Ottoman Empire: the Classical Age, 1300-1600, (London: Weidenfeld and Nicolson, 1973)[12] adlı kitabıdır. İnalcık, bu eserinde geniş bir perspektiften klasik dönem olarak adlandırdığı 1300-1600 yıllarının siyasî tarihini verdikten sonra Osmanlı’da devlet kavramını, saray teşkilatını, hukuk yapısını, merkez ve taşra yönetiminin niteliğini, ekonomik ve toplumsal yaşam ile din ve kültürün dayandığı temelleri berrak bir şekilde açıkladı. Hem bu niteliği hem de kitabın sonundaki ekler (Osmanlı Hanedanı Soyağacı, Osmanlı Tarihi Kronolojisi (1261-1924), Sözlük ve Osmanlı’da kullanılan Ağırlık ve Ölçüler) bu eseri yalnızca Osmanlı tarihine ilgi duyanlar için değil profesyonel tarihçiler için de vazgeçilmez kılmıştır. Bu genel sentez eseri İngilizcede dört kez basılmış, altı Balkan diline ve Arapçaya çevrilmiştir. Bu eser sayesinde bu bölgeler Osmanlı dönemi tarihlerini yeni baştan gözden geçirme imkanı bulmuşlardır.                İnalcık’ın bu bağlamda bir diğer eseri uzun yıllara dayanan bilimsel bir projesinin meyvesi olan An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Cambridge University Press: 1994) isimli çalışmasıdır. İnalcık, özellikle Barkan’ın açtığı yoldan ilerleyen tarihçilerin arşivleri kullanmak suretiyle Osmanlı tarihinin sosyal, ekonomik, demografik yapısına, toplum hayatına dair vücuda getirdikleri muazzam araştırma ve kaynak neşri külliyatının Osmanlı araştırmalarını hangi noktaya eriştirdiğini, bu külliyatla nelerin bilindiğini ve hangi alanların boşlukta kaldığını tespit amacıyla bir sentez eserin yazılması projesini geliştirdi. 1980’lerde başlayan bu projede 1300-1600 yıllarının yazımını İnalcık, sonraki dönemleri ise S. Faroqhi, B. McGowan, D. Quataert üstlendi.  Bu projenin bir neticesi olarak 1994’te yayınlanan An Economic and Social History of the Ottoman Empire’da[13] İnalcık, klasik dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve sosyal dinamiklerini bir bütünlük içinde ele alarak nüfus hareketleri ve imparatorluğa etkileri, klasik dönem Osmanlı ekonomik zihniyeti, devlet gelirleri ve harcamaları, toprak rejimi, köylünün durumu, çift-hane sistemi, yerleşimler ve ticaret (İstanbul’un iaşesi, uluslararası ticaret, kapitülasyonlar, gümrük rejimleri, Bursa ve ipek ticareti ve imparatorluğun muhtelif coğrafyalarındaki ticarî faaliyetler, Osmanlı-Portekiz mücadelesi, Osmanlı-İngiliz ve Osmanlı-Hollanda ticarî ilişkileri) gibi konuları inceledi. Eser büyük ilgi görmüş, iki yıl sonra iki cilt halinde yeniden basılmıştır. Arapça ve Yunancaya tercüme edilmiştir. Başlıca Kitapları Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Ankara: TTK, 1943. Hicri 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid, Ankara: TTK, 1954. Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara: TTK, 1954. Kanûnnâme-i Sultânî ber Mûceb-i Örf-i Osmanî: II. Mehmed ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasaknâme ve Kanûnnâmeler, Ankara: TTK, 1956 (R. Anhegger ile birlikte). The Ottoman Empire: the Classical Age, 1300-1600, London: Weidenfeld and Nicholson, 1973. Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) Üzerinde Anonim Gazavâtnâme, Ankara: TTK, 1978 (M. Oğuz ile birlikte). Tursun Beg, The History of Mehmed the Conqueror, Chicago-Minnesota: American Research Institute, 1978 (R. Murphey ile birlikte). The Ottoman Empire: Conquest, Organization and Economy, London: Variorum Reprints, 1978. Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi / Social and Economic History of Turkey (1071-1920), Ankara: Meteksan, 1980 (editör, O. Okyar ile birlikte). Studies in Ottoman Social and Economic History, London: Variorum Reprints, 1985. Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmaları, İncelemeler, İstanbul: Eren, 1993. The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington: Indiana University Turkish Studies and Turkish Ministry of Culture Joint Series Volume 9, 1993. The History of the Black Sea Trade: the Register of Customs of Caffa. Cambridge: Cambridge University Press, 1993. Süleyman the Second and his Time, İstanbul: Isis Press, 1994 (editör, C. Kafadar ile birlikte). An Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge: Cambridge University Press, 1994 (1300-1600 arasını Halil İnalcık yazdı, editör, D. Quataert ile birlikte). From Empire to Republic: Essays on Ottoman and Turkish Social History, İstanbul: Eren, 1995. Essays in Ottoman History, İstanbul: Eren, 1998. Osmanlı, 12 Cilt, İstanbul: Yeni Türkiye Yayınları, 1999 (editör, N. Göyünç, E. İhsanoğlu, Y. Halaçoğlu ile birlikte). Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adâlet, İstanbul: Eren, 2000. Şâir ve Patron, Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Bir İnceleme, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2003. Osmanlı Uygarlığı, 2 Cilt, İstanbul: Kültür Bakanlığı, 2004 (editör, Günsel Renda ile birlikte; İngilizcesi, Ottoman Civilization) Doğu Batı Makaleler I, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2005. Tanzimat / Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Ankara: Phoenix Yayınları, 2006 (editör, M. Seyitdanlıoğlu ile birlikte). Turkey and Europe in History, İstanbul: Eren, 2006. Atatürk ve Demokratik Türkiye, İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2007. PROJELER ve KURDUĞU BİLİM KURUMLARI 1) Halil İnalcık, 1950’lerde Bursa kadı sicilleri üzerinde çalışmaya başladığı zaman, Sultan I. Mehmed’in (1413-1421) Yeşil Medresesi’nde bir hücrede yere atılmış, toz toprak içinde bir yığın halinde bulduğu sicillerin düzene konulması için Ankara’da Müzeler Genel Müdürlüğü’ne başvurmuş, Fatih devrine kadar çıkan ve en eski Osmanlı arşivi olarak eşsiz bir değer taşıyan bu sicillerin düzenli bir arşiv haline getirilmesi konusunda İnalcık’ın teklifine genel müdürün ilgi göstermesiyle siciller İstanbul’a gönderilmiş, ciltlenen ve tertip edilen siciller Bursa Arkeoloji Müzesi’nde özel arşive düzenli bir biçimde yerleştirilmiş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır. 2) II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada sosyal ve ekonomik tarih araştırmalarının gelişmesine paralel olarak İnalcık, Osmanlı tarihinin bu dinamikler temelinde araştırılması, sonuçlarının bilim dünyasına sunulması ve konu ile ilgilenen tarihçilerin belli aralıklarla bir araya gelmesi için bilimsel bir platform olarak düşündüğü International Association for Social and Economic History of Turkey’i kurmuş ve bu birliğin başkanı olarak International Congress on the Social and Economic History of Turkey adıyla 11 uluslararası kongrenin toplanmasına öncülük etmiştir. Bu kongrelerin toplantı yerleri ve yılları şöyledir: Hacettepe Üniversitesi, Ankara (1977) Strasbourg Üniversitesi, Strasbourg (1980) Princeton Üniversitesi, Princeton (1983) Münih (1986) İstanbul (1989) Aix-en-Provence (1992) Heidelberg (1995) Bursa (1998) Dubrovnik (2001) Venedik (2005 ) Bilkent Üniversitesi, Ankara (2008) 3) İnalcık’ın üstlendiği bir diğer proje UNESCO’nun yazdırmakta olduğu The History of the Scientific and Cultural Development of Mankind’dır. Yedi cilt planlanan bu eserin 1500-1800 tarihlerini kapsayan V. cildi için Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Peter Burke ile birlikte baş editörü tayin edilmiştir. Kitap 1999 yılında yayınlanmıştır (History of Humanity-Scientific and Cultural Development: From the Sixteenth to the Eighteenth Century, Londra: Routledge). 4) Halil İnalcık Araştırma Projesi / Şer’iyye Sicilleri’ne Göre İstanbul Tarihi: 1980’lerde İstanbul tarihi için İstanbul şer’î mahkeme sicilleri koleksiyonundan on bine yakın defteri ihtiva eden şehir arşivinin değerlendirilmesi (İstanbul müftülüğünde özel bir binada yerleştirilmiş olan bu arşiv II. Abdülhamid (1876-1905) döneminde İslâmî ilimlere ve İslâm hukukuna ilginin artması üzerine şeyhülislamlığa bağlı olarak düzenlenmiştir. Bu arşiv yalnız İstanbul tarihi için değil, genel olarak Osmanlı şehir, esnaf ticaret ve hukuk tarihi için birinci derecede önemlidir) konusunda yeni bir projeyi başlatmıştır. Prof. İnalcık bu amaçla Prof. A. Kuran, Prof. Z. Toprak ile bir araya gelmiş enstitü veya vakıf kurmanın yollarını aramış, sonradan Prof. N. Atasoy, katılması ile komite genişlemiştir. Bir vakıf ya da enstitü kurulması planlanmış ancak mali kaynakların sağlanmasında ortaya çıkan güçlükler nedeniyle projenin gerçekleşmesi bir müddet gecikmiştir. Sonunda Prof. Atasoy’un girişimi ile projenin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi merkezine bağlı bir proje biçiminde başlatılması kararı alınmıştır. Proje, 1999 yılından bu yana Sabancı Üniversitesi - Packard Humanities Institute (PHI) işbirliğiyle sürdürülmüştür. Projenin ilk kitabı İstanbul Mahkemesi 121 Numaralı Şer'iyye Sicili (haz. Ş. N. Aykut, İstanbul, 2006) başlığıyla çıkmıştır. 5) Halil İnalcık’ın editörlüğünü S. Faroqhi ile beraber yaptığı Leiden’de E. J. Brill tarafından çıkarılan Ottoman Empire and Its Heritage serisinden şimdiye kadar 38 cilt yayın yapılmıştır. Bu seri özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’da bilimsel çerçevede tanınması ve anlaşılması bakımından önemlidir. 6) 2003 yılında Bilkent Üniversitesi’nde Halil İnalcık Center for Ottoman Studies’i kurmuştur. Halil İnalcık, yıllardan beri çeşitli arşivlerden topladığı belge ve defterlerin kopyalarını, yarım kalmış araştırma metinlerini, 1000’den fazla ayrıbasımı ve diğer materyalleri bu merkeze bağışlamıştır. Hâlâ tasnif işlerinin yürütüldüğü merkez yakın zamanda araştırmacıların hizmetine girecektir. EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞI YAYINLAR Archivum Ottomanicum (The Hague, 1969, T. Halasi-Kun ile birlikte) Osmanlı Araştırmaları Dergisi (İstanbul, 1980, H. Lowry ve N. Göyünç ile birlikte) History of Scientific and Cultural Development of Mankind, Cilt: V (History of Humanity-Scientific and Cultural Development: From the Sixteenth to the Eighteenth Century, P. Burke ile birlikte) Tarih Tezleri Serisi (İstanbul, Eren Yayınları,1988’den itibaren ) Ottoman Empire and Its Heritage, (Leiden, Brill, 1998’den itibaren bu seriden şu ana kadar 38 cilt basılmıştır) Osmanlı Uygarlığı, 2 Cilt (İstanbul: Kültür Bakanlığı, 2001, eser İngilizce olarak Ottoman Civilization adıyla basılmıştır) YAYIN KURULUNDA OLDUĞU BİLİMSEL DERGİLER Turcica (Paris) Harvard Ukrainian Studies (Cambridge) International Journal of Turkish Studies (Madison, Wisconsin) East European Quarterly (Boulder, Colorado) Türk Tarih Kurumu Belgeler Dergisi (Ankara) Studia Islamica (Paris) Islamic Studies (Islamabad) Doğu Batı (Ankara) ÜYESİ OLDUĞU BİLİM KURUMLARI Türk Tarih Kurumu, Asli Üye (1947–1980) Association Internationale des Etudes du Sud-Est Européen, Üye (1964–1974), Başkan (1971–74) Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Üye (1960) The Royal Historical Society, Londra, Muhabir Üye (1974) The Royal Asiatic Society, Londra, Şeref Üyesi (1978) L’école des hautes études en sciences sociales, Paris, Ziyaretçi Direktör (1979) American Academy of Arts and Sciences, Fellow (1983) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Üye (1993) Srpska Akademija Nauka i Umetnost (Sırbistan Bilim ve Sanat Akademisi), Belgrad, Üye (1991) Türkiye Bilimler Akademisi, Şeref Üyesi (1993) Middle East Studies Association, Şeref Üyesi (1994) American Historical Association, Şeref Üyesi (1995) Institutul de Istorie Nicolae Iorga (Nicolae Iorga Tarih Enstitüsü), Bükreş, Şeref Üyesi (1995) The British Academy, Muhabir Üye (1995) Kültür Bakanlığı Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunun 700. Yıl Dönümü Yayın Komisyonu, Üye (1998) Vakıflar Genel Müdürlüğü Araştırma Kurulu, Üye (1998) Near East Studies Danışma Kurulu, Princeton Üniversitesi, Üye (yeniden seçildi, 1998) Institute of Turkish Studies, Washington, Üye (Yönetim Kurulu, 1998) Kültür Bakanlığı Osmanlı Bilim ve Kültür Mirasının 700. Yılı Anma Programı Komitesi, Üye (1998) Halil İnalcık Araştırma Projesi, Sabancı Üniversitesi-Packard Humanities Institute İşbirliği ile “Şer’iyye Sicillerine Göre İstanbul Tarihi”, Onursal Başkan (1999) Vehbi Koç Ödülleri Seçici Kurulu, Üye (2002) TEVCİH EDİLEN FAHRİ DOKTORALAR Boğaziçi Üniversitesi, Türkiye (1986)  Atina Üniversitesi, Yunanistan (1987) Selçuk Üniversitesi, Türkiye (1992) Kudüs İbranî Üniversitesi, İsrail (1993) Bükreş Üniversitesi, Romanya (1993) Uludağ Üniversitesi, Türkiye (1995) Balıkesir Üniversitesi (1999) Sofya Üniversitesi, Bulgaristan (2001) Manas Üniversitesi, Kırgızistan (2004) Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Türkiye (2005) Koç Üniversitesi, Türkiye (2006) Trakya Üniversitesi, Türkiye (2007) BURSLAR, ÖDÜLLER, MADALYA VE NİŞANLAR Rockefeller Vakfı Araştırma Bursu, Harvard Üniversitesi (1956) İslam Tarihi Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Ödülü, İslam Konferansı Örgütü (1986) T. C. Dışişleri Bakanlığı Yüksek Hizmet Madalyası ve Diploması (1991) Prof. Dr. Mustafa Parlar Eğitim ve Araştırma Vakfı Ödülü, ODTÜ (1992) Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi (İstanbul: Eren, 1993) eseriyle Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimlerde En İyi Çalışma Ödülü, İstanbul (1993) Titulesco Yüksek Hizmet Madalyası, Romanya Büyükelçiliği, Ankara (1995) İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Ödülü (1998) Balıkesir Üniversitesi Şükran Plaketi (1999) Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Şükran Ödülü (2000) Macaristan Cumhurbaşkanlığı Liyakat Nişanı (2002) T. C. Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü (2002) Türkiye Yazarlar Birliği, Şükran Beratı (2003) Milli Savunma Bakanlığı Plaketi (2003) Üsküdar Belediyesi Plaketi (2003) Ankara Üniversitesi Şükran Plaketi (2003) Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı, Bursa Ulusal Kültür Yaşamına Katkı Ödülü (2004) T. C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü (2004) Türk İdareciler Derneği (2008) Halil İnalcık Center for Ottoman Studies’de Mevcut Madalya, Berat, Plaket ve Ödüllerin Envanteri 150. Yılında Dolmabahçe Sarayı Uluslararası Sempozyumu, Porselen Tabak Ankara Üniversitesi DTCF, Plaket Ankara Üniversitesi, Ödül Balıkesir Üniversitesi, Plaket Birinci İktisat Tarihi Kongresi Plaketi (Gümüş Tabak) Bursa Büyükşehir Belediyesi, Ödül ICANAS, Ödül IRCICA, Plaket (Gümüş Tabak) Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Fahri Doktora Plaketi Kırım Türkleri Kütler ve Dayanışma Plaketi Kültür A. Ş., Ödül Macaristan Devlet Nişanı ve Beratı Mülkiye Büyük Ödülü (Gümüş Tabak) Osman Gazi Belediyesi, Plaket + Porselen Vazo Osman Gazi Üniversitesi Fahri Doktora   Osman Gazi Üniversitesi, Porselen Tabak Polatlı Belediyesi, Berat Popüler Bilim, Plaket + Ödül Romanya Devlet Nişanı ve Beratı Sedat Simavi, Ödül Sosyal Bilimler Lisesi, Ödül T. C. Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü, Plaket + Madalya T. C. Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, Plaket + Ödül T. C. Milli Savunma Bakanlığı, Plaket (Gümüş Çerçeveli Porselen) TASAM, Ödül The Soranos Friendship Award, Berat + Plaket TÜBA, Gümüş Plaket Türk İdareciler Derneği (Gümüş Çerçeveli Tabak) Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Ödül Türkiye Yazarlar Birliği, Berat Üsküdar Belediyesi, Berat   KAYNAKLARArı, Bülent, “Halil İnalcık’ın Keşifleri ve İki Örnek: Bafeus/Koyunhisar ve Pelekanon Muharebeleri”, Tarihte 4 Sima, Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Halil Sahillioğlu, Mehmet Genç, 27-28 Mayıs 2005, İstanbul, Kültür AŞ, 2006.Arı, Bülent, “Halil İnalcık ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 5 (2005), s. 791-803.Arı, Bülent, “Türk-İslam-Osmanlı Şehirciliği ve Halil İnalcık’ın Çalışmaları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 6 (2005), 27-56.Arı, Bülent-Selim Aslantaş, “Tarih Öğretiminde Tek Kişilik Akademi: Halil İnalcık”, Türk Yurdu, 175 (2002), s. 56–60.Boyd, K (ed), Encyclopaedia of Historians and Historical Writing, 2 vols. London: Fitzroy, 1999.Ergenç, Özer, “Halil İnalcık Neden ‘Büyük’”, Doğu Batı, 12 (2000), s. 121-141.İnalcık, Halil, Tarihçilerin Kutbu “Halil İnalcık Kitabı”, (Söyleşi: Emine Çaykara), İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2005.İnalcık, Halil, “The Shaykh’s Story Told By Himself”, Paths to the Middle East, ed. Thomas Naff, Albany: State University of New York, 1993.Şakiroğlu, Mahmut, “Halil İnalcık Bibliyografyası”, Tarihçilerin Kutbu içinde, s. 523-560.HAZIRLAYAN Dr. Selim AslantaşHacettepe ÜniversitesiTarih Bölümü Ankaraselimaslantas@gmail.com[1] “Osmanlı Tarihçiliğinin Doğuşu”, (çev. F. Unan), Söğüt’ten İstanbul’a, ed. O. Özel-M. Öz, s. 93-117, Ankara: İmge Kitapevi, 2000. [2] “Osman Gazi’nin İznik (Nicea) Kuşatması ve Bafeus Savaşı”, (çev. S. Aydın), Söğüt’ten İstanbul’a, s. 301-334. [3] Ansiklopedi maddelerinin künyeleri için bakınız: Mahmut Şakiroğlu, “Halil İnalcık Bibliyografyası”, Tarihçilerin Kutbu içinde, s. 523-560. [4] “Han ve Kabile Aristokrasisi: I. Sahib Giray Döneminde Kırım Hanlığı”, (çev. ?), Emel, 135 (1983), s. 51-73. [5] “Osmanlı Fetih Yöntemleri”, (çev. O. Özel), Söğüt’ten İstanbul’a, s. 443-472. [6] “od Stefan Dušana do osmanskog Carstva”, Prilozi za Orijentalnu filologiju i istorija jugoslovenskih Naroda pod turskom Vladavinom, 3-4 (1953), s. 23-54. [7] “Kazasker Ruznamçe Defterine Göre Kadılık”, (çev. B. Arı), Adâlet Kitabı, ed. B. Arı-S. Aslantaş, s. 11-137, Ankara: Adalet Bakanlığı, 2007. [8] “Fâtih Sultan Mehmed Tarafından İstanbul’un Yeniden İnşası”, (çev. F. Unan), Ondokuzmayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 3 (1988), s. 215-225. [9] “İstanbul: Bir İslam Şehri”, (çev. İ. Kalın), Dergâh, 24 (1992), s. 14-15; 25 (1992), s. 15-17. [10] “Osmanlı Metrolojisine Giriş”, (çev. E. B. Özbilgen), Türk Dünyası Araştırmaları, 73 (1991), s. 21-51. [11] “Osmanlı İpek Ticareti, Madencilik ve Ziraatinde Yük (Himl)”, (çev. E. B. Özbilen), Türk Dünyası Araştırmaları, 75 (1991), s. 9-29. [12] Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ, 1300-1600, (çev. R. Sezer), İstanbul: YKY, 2003. [13] Eser ilkin (1994) tek cilt ,1997’de ise iki cilt olarak basılmıştır. Türkçeye iki cilt halinde çevrilmiştir: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Cilt: I, (çev. H. Berktay), İstanbul: Eren, 2000. Kaynak: http://www.inalcik.com/indexTr/halil_inalcik_ozgecmis.asp

http://www.ulkemiz.com/halil-inalcik-kimdir

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

OSMANLIDA MERKEZİ YÖNETİM •       Osmanlı Devleti merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışı ile yönetiliyordu. Devletin başında Osmanlı hanedanından gelen Padişah bulunuyordu. •       Egemenlik Allah adına padişaha aitti. Bu nedenle bütün yetkiler padişahta toplanmıştır. Padişahlar, Bey, Gazi, Hünkar, Hüdavendigar ve Sultan gibi unvanlar kullanmışlardır. •       Padişahlar, hükümdarlık alameti olarak kendi adlarına hutbe okutup, para bastırmışlardır. •       Padişah adayı şehzadeler, yetişmeleri için san­caklara gönderilirlerdi. Buna "Sancağa Çıkma" denilirdi. Devlet yönetiminde tecrübe kazanmala­rı için gittikleri sancaklarda yanlarına "Lala" adı verilen tecrübeli devlet adamları verilirdi. I. Ahmet 1603 yılında bu uygulamayı kaldırarak "Kafes Usulü"nü getirdi. Bu tarihten itibaren şehzadeler sarayda yetiştirilmeye başlanıldı. •       I. Ahmet devrine kadar Osmanlı Devleti'nde pa­dişah öldüğü zaman yerine kimin geçeceği belir­lenmemişti. Her şehzadenin padişah olma hakkı bulunduğundan bu durum şehzadeler arasında taht kavgalarının çıkmasına neden olmuştur. •       I. Ahmet 1603'te Ekber ve Erşed (büyük ve akıl­lı) olanın tahta geçmesi kuralını getirdi. Böylece taht kavgaları ve kardeş katliamı önlendi. •       Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517) ile Osmanlı padişahları aynı zamanda halife oldu­lar. •       Padişahın yetkileri ilk kez ayanlar karşısında Sened-i İttifak ile kısıtlandı. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti'nde hukuk devleti anlayışı yerleşmeye başladı. 1876 Kanun-u Esasi ile padişahın yetkileri ilk kez anayasa ile sınırlandı. Divan-ı Hümayun •       Divan, devlet işlerinin görüşülerek karara bağ­landığı en yüksek kuruldu. Divan teşkilatı Orhan Bey zamanında kurulmuştur. II. Mahmut yaptığı ıslahatlar sırasında Divanı kaldırarak yerine Ba­kanlar Kurulu'nu kurmuştur. •       Divan, padişah için danışma meclisi niteliğinde­dir. Divanın iki özelliği vardır, hem yönetim kuru­mudur hem de en yüksek mahkemedir. Divan üyeleri ve görevleri şunlardır; 1.     Padişah : Padişahlar Fatih'e kadar (1475) diva­nın başkanı idiler. Fatih'ten sonra padişahlar di­van toplantılarına katılmadılar. 2.     Vezir-i Azam (sadrazam): Padişahın mutlak vekili olup günümüzdeki Başbakan' in konu­mundadır. Padişah mührünü taşır, padişah adına tayin ve terfiler yapar ve devlet işlerini yürütürdü. Sadrazamlar padişah yerine sefere çıktıkları za­man "Serdar-ı Ekrem"(Büyük Asker) unvanı alırlardı. 3.     Vezirler: Günümüzde Devlet Bakanları konu­munda olan vezirler daha çok askeri ve siyasi işlerden sorumlu idiler. Tecrübeli birer devlet adamı olup vezir-i azamın yardımcısı idiler. Osmanlı Devleti büyüdükçe sayıları artmıştır. 4.     Kazaskerler: Anadolu ve Rumeli Kazaskeri ol­mak üzere sayıları ikidir. Adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı. Divandaki büyük da­valara bakan kazaskerler ayrıca kadı ve müder­rislerin (profesör) tayin ve terfilerine bakarlardı. Günümüzdeki hem Milli Eğitim hem Adalet Bakanı konumundaydılar. 5.     Defterdarlar: Günümüzdeki Maliye Bakanı' nın konumunda olan defterdarlar, devletin bütün mali işlerinden sorumludur. Anadolu ve Rumeli def­terdarları olmak üzere sayıları ikidir. 6.     Nişancı: Protokol, yazı ve tapu işlerinde so­rumlu idi. Padişah adına yazılan ferman, berat ve diğer belgelere padişahın tuğrasını (imzasını) çekerdi. Os­manlı kanunlarını çok iyi bilen nişancılar gerekti­ği zaman Divana bilgi verirlerdi. •       Bu görevlilerden başka 16. yüzyıldan itibaren di­van üyeleri arasında din işlerinden sorumlu Müf­tü (Şeyhülislam), donanmadan sorumlu Kaptan-ı Derya ve dış işlerinden sorumlu Reis'ül Küttap da katılmıştır.   OSMANLIDA TAŞRA YÖNETİMİ Osmanlı Devleti'nde, fetihlerle toprakların genişlemesi üzerine ülke yönetimini kolaylaştırmak için ülke eya­letlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köylere ayrılmıştır. Eyaletler Eyaletler idari bakımdan kendi içinde üçe ayrılıyordu. 1 Merkeze Bağlı Eyaletler Merkeze bağlı eyaletler Anadolu ve Rumeli Beyler­beyliği olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Merkeze bağlı eyaletleri Beylerbeyi yönetiyordu. Bu eyaletlerin halkı daha çok Müslüman Türklerden oluşuyordu. 2.     Özel Yönetimi Olan Eyaletler Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Mısır, Basra, Bağdat, Habeş, Yemen gibi eyaletlerdir. Bu eyaletlerden yıllık belirli bir vergi alınmaktadır. Dirlik Sistemi uygulan­mamaktadır. Bu eyaletlerin vergi gelirleri açık artırma yoluyla Mültezim adı verilen şahıslar tarafından topla­nırdı (iltizam usûlü). 3.     İmtiyazlı Eyaletler (Bağlı Beylikler) İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti'ne bağlı Eflak, Boğdan, Kırım ve Erdel gibi eyaletlerdir. Bu eyaletler Osmanlı Devleti'ne vergi öderler, gerekti­ğinde orduya asker gönderirlerdi. OSMANLIDA ORDU VE DONANMA Osmanlı ordusu kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere ikiye ayrılırdı. Kara ordusu; Kapıkulu askerleri, Eya­let askerleri ve yardımcı kuvvetler olmak üzere üçe ayrılırdı, - KAPIKULU (MERKEZ ORDUSU) ASKERLERİ I. Murat zamanında savaş esiri çocukların asker ola­rak yetiştirilmesi amacıyla kuruldu. Kapıkulu ordusu piyadeler ve süvariler olmak üzere ikiye ayrılıyordu. 1.     Kapıkulu Piyadeleri a)     Acemi Ocağı : Devşirilen çocukların getirildiği ilk ocaktır. Burada ilk askeri eğitim verilirdi. Acemi Ocağında eğitimlerini tamamlayan devşirmelerin bir kısmı enderuna gönderilirken bir kısmı da di­ğer Kapıkulu Ocaklarına gönderilirlerdi. b)     Yeniçeri Ocağı : I. Murat zamanında kurulmuş­tur. Osmanlı ordusunun yaya (Piyade) askerleri­dir. Komutanlarına Yeniçeri Ağası denilirdi. Ye­niçeriler savaş zamanında padişahın yanında yer alırlardı. Barış zamanında ise Divanın koruyucu­luğunu ve İstanbul'un güvenliğini sağlarlardı. c)     Cebeci Ocağı : Yeniçerilerin silahlarını yapan, tamir eden ve saklayan ocaktı. d)     Topçu Ocağı : Orduya ait topların yapımı, bakı­mı ve savaşlarda kullanılması ile görevli ocaktı. e)     Top Arabacılar Ocağı : Topların sefer sırasında taşınmasıyla görevli idi. f)     Lağımcı Ocağı: Kale kuşatmalarında tünel ka­zarak surların altına patlayıcılar koyan ve patla­tan ocaktır. g)     Humbaracı Ocağı : Dinamit, bomba, havan topu yapan ve kullanan ocaktır. h) Tulumbacı Ocağı: Lale Devri'nde açılan itfaiye ocağıdır. ı) Doğancı ve Turnacı Ocağı : Haberleşme ve avlanmada kullanılan kuşları eğitmekle görevli ocaktır. i) Saka Ocağı : Ordunun su ihtiyacını karşılayan ocaktır. 2.     Kapıkulu Süvarileri Saray etrafında bulunan atlı askerlerdir. Savaşta hükümdarın sağında ve solunda yer alarak padi­şahı, ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. OSMANLI ( SANCAK) EYALET ASKERLERİ 1. Tımarlı Sipahiler Dirlik arazi sahipleri (has, zeamet ve tımar) tarafından yetiştirilen askerlerdir. Tamamı atlı askerlerdir. Bunlar maaş almazlar, geçimlerini dirliklerden sağlarlardı. Osmanlı ordusunun asıl gücünü oluştururlardı. II. Mahmut zamanında tımarlara son verilince Tımarlı Si­pahiler de ortadan kalktı. 2. Akıncılar Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan ülkelerle olan sınırlarda­ki eyaletlerde bulunurlardı. Düşman ülkelerine akınlar yaparak askeri hedefleri tahrip ederler, düşman kuv­vetleri hakkında bilgi toplarlardı.   OSMANLIDA YARDIMCI KUVVETLER 1. Azaplar Orduya sefer sırasında yol açarlar ve köprü kurarlardı. 2. Yaya ve Müsellemler Orhan Bey zamanında kurulan ilk daimi ordudur. Ka­pıkulu ordusu kurulunca geri hizmetlere verildi. 3. Gönüllüler Eli silah tutan Müslüman ve Hıristiyanların kendi is­tekleri ile savaşa katılmaları ile oluşan birliklerdi. 4. Derbentçiler Önemli yollar üzerindeki geçitleri koruyan askerlerdir. 5. Bağlı beyliklerin ve özel yönetimli eya­letlerin gönderdikleri ordular OSMANLI DONANMASI • Orhan Bey döneminde ele geçirilen Karesioğulları Beyliği'ne ait donanma Osmanlı donan­masının temelini oluşturur. • Kuruluş Dönemi'nde istenen güce ulaşamayan Osmanlı donanması, Fatih zamanında Venedik ve Cenevizlilerle mücadele edecek bir güce ulaşmıştır. Yükselme Dönemi'nde Karadeniz ve Akdeniz Osmanlı hakimiyetine alınmıştır. • Kanuni'den sonra donanmaya verilen önem azaldığı için Osmanlı donanması giderek gücünü yitirdi. Buna rağmen Sultan Abdülaziz'in gayretleri ile (1861-1876) Osmanlı donanması dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmiştir. • Donanma başkomutanına Kaptan-ı Derya veya Kaptan Paşa denilirdi. Donanma komutanına Reis, deniz askerlerine de Levent adı verilirdi. Osmanli hânedani, Oguzlarin Kayi boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çikaran boylardandi. Bir uç beyligi olarak tarih sahnesine çikisindan itibaren bünyesinin gerektirdigi dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Beyligi, kisa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin sartlarina göre çok kisa denilebilecek zamanda, tarihin akisini degistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazi tesadüflerle izah etmeye çalismak mümkün degildir.Gerçekten, çok genis topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanli Devleti, çesitli din, dil, irk, örf ve âdetlere sahip topluluklari asirlarca âdil bir sekilde idare etmisti. Ulasim teknolojisi bakimindan günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansizliklar içinde bulunan o asirlarin dünyasinda, bunca farkli yapidaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayisinin sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü'nün n bir madde halinde siraladigi ve Rasonyi'ye göre batili tarihçilerce de kabul edilen basarinin bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun isaret ettigi bu on bir maddenin birçogunda diger Anadolu beylikleri de ortakti. Osmanlilarin din, irk ve cografi ortam bakimindan Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanli basarisinin sebeplerini baska sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, diger beyliklerin sahip olmadiklari veya yapamadiklari bazi seyleri basarmislardi. Bu konuyu arastiran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Pasa da baslangiçta küçük bir uç beyligi olan bu devletin basarisini, maddî ve manevî sebeplere baglar. Ona göre bu sebepler sunlardir:1-Kurulus dönemindeki hükümdarlarin tamami, Islâm dinine ve bu dinin prensiplerine bagli olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve ser'î meseleleri bütünüyle kadilara havale etmislerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayri görmezlerdi. Dolayisiyla halktan herhangi birine yapilan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baski yapmadiklari gibi, tamamen Islâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarina da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde saglam bir adlî mekanizmanin çalismasina ve adaletin gerçeklesmesine sebep oluyordu. Iste bu adalet anlayisi sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelisti.2- Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Anadolu Selçuklu Devleti'ne bagli kaldilar. Bu baglilik, adi geçen devletin varligina son verildigi ana kadar devam etti. Onlarin bu baglilik ve vefalarindan dolayi Allah, kendilerini mükâfatlandirdi. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve bas kaldirmalarda hep onlara yardimci oldu.3- Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasi ve Bizans'in içinde bulundugu sIkIntili durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmamasi.4- Osmanlilar, Islâm dünyasinin hudud boylarinda kurulmuslardi. Cihad ve ilay-i kelimetullah için devamli harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve söhretleri de artiyordu. Onlarin bu durumunu ögrenen ve baska ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onlarin kuvvetlenmesine sebep oluyordu.5- Osmanli hükümdarlari, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karsi son derece hürmetkâr davranip onlari gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardimci olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrica topraklarini genisletip Müslüman nüfusunu artirmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çikardiklari kanunlara da sIkI sIkIya bagli kaliyorlardi. Mustafa Nuri Pasa'ya göre, Osmanli Devleti'nin kisa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulasmasina ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onlarin bu anlayis ve davranislaridir.Selçuklu-Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uç beyliginin, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugu'nun enkazi üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve Islâm damgasi vurmasi hadisesi, çagdas tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakasa edilmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu münakasa daha uzun süre devam edecege benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazi kimseler de bu gelismeyi padisah sahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar.Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlilarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlilarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazi merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunlarin basinda bey'at, cülûs ve kiliç kusanma merasimleri gelmektedir. Saltanatin intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padisahta "amûd-i nesebî" denilen babadan ogula geçmek suretiyle olmustur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanin ortak mülkü olma telakkisi Osmanlilarda özellikle Fâtih döneminde degisIk bir anlayisa bürünmüstür. Kanunnâmenin meshur olan maddesi ile saltanatin babadan ogula intikalinde kolaylik saglanmistir. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmis. Daha sonraki dönemde bir iki istisna disinda "ekberiyet ve ersediyet" usûlüne göre hânedanin en yasli erkek üyesi padisah olmustur. Hükümdarlik ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adini tasiyan kisi, ayni zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanli Beyligi'nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanindan itibaren sadece hükümdarin çocuklari için geçerli hale gelmisti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarinin hakki olarak telakki edilmeye baslandi. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu degildir. Devlet adamlari ve askerlerce sevilip takdir edilen sehzade, ölen babasinin yerine hükümdar ilan olunurdu.Osmanli padisahlari cülûslan münasebetiyle çikardiklari fermanda Allah'in lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatin kendilerine müyesser oldugunu ifade ederler. Öyle anlasiliyor ki ilk dönemlerde devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahi teskilatinin da bu seçimde büyük bir payi bulunmaktadir. Çok nadir de olsa, zaman zaman padisahlarin, yerlerine geçecek sehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslilarin yaninda bulunan kardesi Mustafa Çelebi'nin tekrar hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatindan ümidini kestigi sirada yanindaki vezir ve beylerine oglu Murad'in hükümdar yapilmasini ve o yetisinceye kadar ölümünün gizli tutulmasini vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardes kavgasinin sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almis oluyordu.Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlilarda hükümdarin çocuklarindan kimin padisah olacagina dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeslerini öldürürlerdi. Kardes katli, Yildirim Bâyezid zamanindan beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazili hale getirilmistir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladimdan saltanat müyesser ola, karindaslarini nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.Töreye göre Osmanli padisahi, memleketin sahibi sayilirdi. Bu sebeple tebeasinin mali ve cani üzerinde tasarruf hakki vardi. Vasitali vasitasiz bunu kullanirdi. Her türlü kuvvet padisahin elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak degil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarina göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)'nde, padisahin yetkilerini nasil kullandigina isaretle söyle denilmektedir: "Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlasildigina göre bütün dünyevî ve dinî idare padisah adina yapilmaktadir. Buna dayanilarak padisahin, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamlari, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadiaskerleri, daha sonra da seyhülislâmlari vekil tayin ettigi söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapilacak tayin ve azillerde padisahin mutlak selâhiyet sahibi oldugu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantilarinda alinan her türlü kararin "arz" yolu ile onun tasdikine sunulmasi da padisahin nihaî karar mercii oldugunu teyid etmektedir.Islâm hukukuna göre devletin basinda bulunan hükümdarin, hakkinda nass bulunmayan mevzularda tebeasinin maslahatini gözeterek çikardigi kanunlarina uymak dinin emridir. Islâm hukukuna göre hükümdar her istedigini yapan ve her türlü arzusuna uyulmasi gereken bir kisi degildir. O da ser'î hukukun gerektirdigi emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in "Allah'in emirlerine uymayana itaat yoktur" Hadis-i Serifi ile Hz. Ebu Bekir'in halife seçildigi zaman yaptigi ilk konusmasinda dedigi gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli devlet adamlari, bundan baska türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneginde hâkim bulunan anlayisa göre "devlette din asil, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayisin disina çikmamak için Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Islâm fikhina (hukuk) yakindan âsina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Pasa ile Çandarli Halil ulemâdandi. Esasen, XIV. asir Türk dünyasini gezip onlar hakkinda canli levhalar gibi saglam bilgiler veren Ibn Batuta'nin müsahede ettigi gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yaninda en serefli mevkide yer almakta idiler.Bernard Lewis'in dedigi gibi; "Kurulusundan düsüsüne kadar Osmanli Devleti, Islâm gücünün ve inananin ilerlemesine veya savunmasina adanmis bir devlet idi. Osmanlilar, alti yüzyil, ilk önce esas itibariyla basarili olarak, Avrupa'nin genis bir kisminda Islâm egemenligi kurma çabasiyla, daha sonra da Bati'nin amansiz karsi saldirisini durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamli olarak Hiristiyan Bati ile savas halinde idiler. Yüzyillar boyu süren bu mücadele, Türk Islâmliginin tâ köklerindeki kaynaklari ile Türk toplumunun ve kurumlarinin bütün yapisini etkilememezlik edemezdi. Osmanli hükümdarinin halki, her seyden önce kendini Müslüman sayardi. Daha önce gördügümüz gibi Osmanli ve Türk, nisbeten yeni kullanilan deyimlerdir. Osmanli Türkleri, kendilerini Islâm ile özdes görmüslerdir. Diger herhangi bir Islâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini Islâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye'de hemen hemen kullanilmaz iken, Bati'da Müslümanin es anlami haline gelmesi ve Müslüman olmus bir Batiliya, olay Isfahan veya Fas'ta olsa bile "Türk olmus" denmesi ilginçtir."Osmanli pâdisahlarinin, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onlarin keyfî bir sekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenligi için tehlike teskil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarindan bahs edilirken görüldügü gibi Haçlilarla birlik olup Osmanli vatandasi olan Müslümanlari arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoglu Ibrahim Bey'in bu tecavüzünü, Islâmla bagdastiramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoglunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemisti. Ibn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu's-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoglu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoglu üzerine yürümüstü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafina topladigi bazi çapulcularla birlikte isyan baslatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Seyh Bedreddin Mahmud, yakalandigi zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin Islâm'a uygunluk derecesinin arastirilmasi ve cezanin, âlimler tarafindan kurulacak bir heyet tarafindan takdir edilmesini bizzat padisah istemisti. Padisahlar, her zaman bir kurulun danisma niteligindeki kararlarini almazlarsa bile hiç olmazsa en az seyhülislâm veya müftüden fetva aldiktan sonra hüküm verirlerdi. Onlarin bu emir ve iradeleri, hatt-i hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-i hümâyunun bizzat padisahin kendi el yazisi oldugu, digerlerinin onun adina Divan-i Hümâyundan çiktigi bilinmektedir.Osmanlilarda, devlet islerinde kesin bir karar verilmeden önce, isler, Divan'da görüsülürdü. Bu görüsmelerden sonra son karar hükümdarin olurdu. Hükümdarin herhangi bir mesele hakkinda verdigi karar ve kesin olarak beyan ettigi fikir, kanundu. Bununla beraber pâdisah, devlet isleri ile ilgili meselelerde ser'î ve hukukî konularda gerekli gördügü kimselerle görüsüp onlarin fikirlerini alirdi. Bu durumdan anlasilacagi üzere zâhiren genis ve hudutsuz selâhiyeti oldugu görülen padisah, gerçekte bir takim kanunlarla bagli di. Bu da bir devletin devam ve bekasi için sartti. Osmanli hükümdarlarinin ilk ve en kudretli zamanlarinda bile divan kararlarina tamamen riayet ettikleri ve alinan kararlarin disina çikmadiklari görülmektedir.Osmanli padisahlari, XVI. yüzyil sonlarina kadar sehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarinda komutanlik yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazaniyorlardi. Hükümdar olduklari zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardi. Osmanli hükümdarlari, ordularinin baskomutani idiler. Büyük ve önemli savaslara bizzat kendileri istirak edip komutanlik yapiyorlardi. Küçük savaslara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardi.Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarina kadar Osmanli padisahlari, Divan-i Hümâyuna baskanlik ederlerdi. Divan'da halki ve devleti ilgilendiren isleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalik veya baska bir sebepten dolayi padisahin istirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam baskanlik ederdi. Solakzâde'nin bir ifadesine dayanilarak Fâtih'in, Divan baskanligini terk edisi söyle bir hadiseye baglanir: Bir gün Fâtih'in baskanliginda Divan toplantisi yapildigi sirada isini takip etmek üzere payitahta gelmis olan bir Türk köylüsü, Divan çavuslarinin ellerinden kurtularak toplanti yerine girer ve "Devletlû Hünkâr kanginizdir, sIkayetim var" demis. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padisahin canini sIkmis. Vezir-i A'zam Gedik Ahmed Pasa'nin tavsiyesiyle hükümdarin Divan müzakerelerini bir perde arkasindan dinlemesi ve vezâret mührünün yani mühr-i hümayunun vezir-i a'zama verilmesi sistemi kabul edilmisti. Bundan sonra adi geçen vezir-i a'zamin teklifi üzerine padisahlar için toplanti mahallinin arkasinda biraz yüksekçe ve önü kafesli bir yer yapilmisti. Bundan sonra padisahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye baslamislardi.Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine baskanlik etmeyip bir perde veya kafes arkasindan dinlerdi. Meshur kanunnâmesinde de "Cenab-i serifim pes-i perdede oturup" demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmisti. Görüldügü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanli hükümdarlari devamli olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davalari dinleyip devlet islerini görüyorlardi.Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her firsatta halka yardimci olmaya çalisiyorlardi. Bunu bilen halk, sIkâyet, taleb ve arzularini çesitli vesilelerle hükümdarlara ulastiriyordu. Bu anlayis, kökleri mazide olan eski bir an'anenin yerlesmesine sebep oluyordu. Bu an'anelerden biri, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine sehir devletinde, oldukça sade bir yapi içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüsüyordu. Süphesiz ki bu davranis, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teskil ediyordu. Hulafa-i Rasidîn döneminde gelisen fetihlerle büyüyen idarî yapida, çok farkli inanç ve düsüncede olan kimselerin mevcud olmasi, bazi suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarinda bazi tedbirlerin alinmasi ihtiyaci dogdu.Halk ile Osmanli hükümdarlari arasindaki münasebeti saglayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazlari, ava çikma, Istanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasirlara yapilan ziyaretler, halka hükümdara ulasma imkani veren firsatlardi.Osmanli hükümdarlari, daha Osman Bey'den itibaren mesru mazeretlerinin disinda Cuma namazini sarayin disinda ve halka açik bir camide kilmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatirat ve seyahatnâmelerden açikça anlasilmaktadir. Cuma selamligi sirasinda üzerinde durulmasi gereken en önemli husus, halkin dilek ve bilhassa sIkayetlerini bizzat hükümdara ulastirmis olmasidir. Osmanli tarihi boyunca bunun pek çok örnegini görmek mümkündür. Aslinda Osmanli Devleti'nde tebeanin padisaha ulasmasi yerlesmis bir gelenekti.Padisahlarin zaman zaman kiyafet degistirerek halk arasinda dolasip kamuoyunu yoklamalari (tebdil gezmeleri), günlük hayatlari, yemekleri, Istanbul ve civarinda çesitli gezintiler' saltanat kurumu açisindan önemli hususlardir.Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da hükümdarin hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adina "Hükümdarlik alametleri" denilen isaret ve semboller vardi. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kurulus döneminde Osmanli padisahlarinin hakimiyet sembolü olan hükümdarlik alametleri sunlardir: Payitaht, saray, çadir (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kiliç, bayrak, tiraz, tug.Padisahlarin kullandiklari unvanlar, bunlarin kullanildigi yerler Osmanli hâkimiyet anlayisi açisindan önemlidir. Halil Inalcik ("Padisah", ÎA, IX) bunlari, ser'î ve örfî ünvanlar olarak iki kisimda degerlendirmekte ve resmî belgelerde bunlarin itina ile kullanildigina isaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padisah gibi ünvanlardir. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabik zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanini kullandi. Bu ünvan daha sonraki padisahlarca da kullanildi.OSMANLI SEHZÂDELERIXIV. asrin sonlari ile XV. asirda, diger Anadolu beyliklerinde de görüldügü gibi "çelebi" ünvani ile de anilan Osmanli hükümdar çocuklarina, sehzâde ismi verilmekte idi. Mense' ve mânâsi tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafindan kullanildigi ifade edilmektedir.Osmanli sehzâdeleri babalarinin sagliginda yüksek haslarla bir sancagin idaresine (sancaga çikma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî islerde tecrübe kazanip yetistiriliyorlardi. Sehzâdeler, tâkriben on-onbes yaslarinda tayin edildikleri sancaga gönderilirlerdi. Devlet islerinde kendilerini yetistirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adami ile çesitli hizmetler için kalabalik bir maiyet verilirdi. Sehzâdeler, gidecekleri sancaga validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan sehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi.Osmanli sehzâdelerinden, sancak beyi olanlarin maiyetlerinde nisanci, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapi agasi ve diger bazi saray erkâni vardi. Çelebi sultanlarin yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarina ait isleri görürlerdi. Yaslari küçük olanlarin bu islerine de lalalari bakardi. Sancagin bütün islerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen sahislardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Sehzâdeler, kendi sancaklarinda zeâmet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacaklari bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asil deftere kaydettirmek mecburiyeti vardi.XV. yüzyil ortalarina kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskisehir, Aydin, Kütahya, Balikesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi sehirler, baslica sehzâde sancak merkezleri olmustur. Sehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun degildi. Sehzâdelerin bulunduklari sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.Kurulus dönemindeki Osmanli sehzâdeleri, ya babalari ile beraber veya yalniz olarak sefere giderlerdi. Babalariyla sefere katildiklari zamanlarda ordunun yanlarinda, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanli sehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadigindan dolayi hükümdar olma hakkina sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karsi zaman zaman diger kardeslerin saltanat iddiasiyle ortaya çiktiklari görülür. Bu arada Savci Bey gibi, babasi I. Murad'a karsi hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikanlar da olmustur.III. Mehmed'in cülûsundan (1595) itibaren sehzâdelerin fiilen sancaga gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adina bir vekil sancaga gönderilmistir. Sehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmislerdi. Bu gelenegin terk edilmesi, Osmanli saltanat kurumu için tam bir felaket olmustu. XVII-XVIII. asirlarda Topkapi Sarayi'nin Harem kisminda "Simsirlik" denilen dairede hayatini geçiren sehzâdelerin sahsiyetleri, tam gelisememis, ilim ve kültür bakimindan zayif kalmislardi. Bununla beraber XVIII. asrin sonlarinda sehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmus ve devlet isleri ile ilgilenir olmuslardir.OSMANLI MERKEZ TESKILÂTIKurulus dönemi Osmanli Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki asiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müsterek mali sayiliyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek basina karar vermeyerek bir kisim devlet adaminin fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adina "Divan" denecek meclis (bir çesit bakanlar kurulu) tarafindan yerine getiriliyordu. Baslangiçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarin birinci derecede yardimcilari idi. Her sey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayali olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazili kanun haline getirilmistir. Bununla beraber, devletin genel kanunlari disinda, her kaza ve sancagin ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunlari vardi.îdarede bütün yetki padisahin ve onu temsilen divanin elinde toplanmisti. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çikarmis oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandiriyordu. Çünkü daha kurulustan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçilige giden bir yol tutmuslardi. Bu bakimdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altinda yapiliyordu. Merkezin en önemli karar organi da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.DIVAN-I HÜMÂYUNIslâm dünyasinda, Hz. Ömer ile baslayan divan teskilati, daha sonra degisIk sekil ve isimlerle gelisip devam etti. Osmanli döneminde bizzat padisahin baskanliginda önemli devlet islerini görüsmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yillarinda nasil gelistigine dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çikan divanin bir benzeri olmalidir ki, pek fazla bir gelisme göstermemistir. Babasinin yerine geçip Bey ünvanini alan Orhan döneminde, divanin varligi artik kesinlik kazanmis görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamaninda, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarinin (divan üyeleri) burmali tülbent, yani bir çesit sarik sarmalarini emr ettigini söylemesi, onun divan erkâni için bir kiyafet tesbit ettigini göstermektedir. Osmanli divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organlari arasinda yer alacaktir.Ilk dönem Osmanli divaninin çok sade ve basit oldugu tahmin edilebilir. Öyle anlasiliyor ki bu ilk divan, uç beyligi zamanindaki seklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanli beyinin kendisinden baska bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan sehrin kadisi, beyligin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayida üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabinda orduya kumanda eden sahis olarak sahnede Osmanli beyinin oglu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyligi divaninin modeline göre oldugu hakkinda bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yikilip Mogol nüfuzu da sarsilmaya baslayinca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanli Beyligi'nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandigi görülür.Orhan Bey zamaninda müesseselestigi görülen divanin üyeleri için, artik resmî bir kiyafetin tesbit edildigi görülür. Divan toplantilari, Sultan I. Murad, Yildirim Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmisti. Yildirim Bâyezid, halkin sIkâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çikardi. Herhangi bir derdi ve sIkIntisi olanlar orada kendisine sIkayette bulunurlardi. O da bunlarin problemlerini derhal çözerdi.Divan, Orhan Bey zamanindan, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanirdi. Toplantilar sabah namazindan sonra baslar ve ögleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarindan sonra (Fâtih dönemi) toplantilar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Sali) inmis, Pazar ve Sali günleri de arz günleri olarak tesbit edilmisti.Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sinif ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açikti. Idarî, siyasî ve örfî isler re'sen, digerleri de müracaat, sIkâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksizliga ugrayan, zulüm gören veya mahalli kadilarca haklarinda yanlis hüküm verilmis olanlar, vali ve askerî siniftan sIkâyeti bulunanlar, vakif mütevellilerinin haksiz muamelelerine ugrayanlar vs. gibi davacilar için divan kapisi daima açikti. Divanda önce halkin dilek ve sIkâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüsülüp karara baglanirdi.Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadiasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nisanci tarafindan görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapilirdi. Toplanti bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandiktan sonra çavusbasi, elindeki asasini yere vurarak divanin sona erdigini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri agasi padisah tarafindan kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alinirdi. Ondan sonra kadiaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padisahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldirilmisti. Divan erkânindan baska o gün isleri için divana gelmis bulunan halka da din ve milliyet farki gözetilmeksizin yemek verilirdi.Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti divani, devletin en yüksek organi özelligini tasimaktaydi. Devlet baskani olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacini hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kisinin degil, bir kurulu teskil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanilarak en mükemmel sekilde yapilabileceginin açik bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüsülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teskil eden üyelerin fikirlerinin alinarak atamalar yapildigina isarettir. Bir kurulun yapacagi atamalarin ise bir tek kisinin yapacagi atamalardan daha isabetli olacagi bir gerçektir. Divanda son söz süphesiz ki sultanindir. Ancak gördügümüz gibi hükümdarin, vezirlerin mütalaalarini almasi, daha dogrusu böyle bir ihtiyaci hissetmesi, devlet idaresinde is birligi ve koordinasyonun ön planda tutuldugunu göstermektedir.DIVAN ÜYELERIKurulus dönemi Osmanli divani, her gün sabah namazindan sonra padisahin huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdigi isleri yapardi. Divan toplantilarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padisahi bir tarafa birakacak olursak kurulus döneminde divanda vezir-i a'zam, kadiasker, defterdar ve nisanci gibi asil üyeler bulunuyordu.VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLEROsmanlilarin ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sinifina mensuptu. Daha sonra vezir sayisi artinca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan baska "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanilmis ise de bunlar asil el-kabtan degillerdir.Osmanli Devleti'nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa'dir. Bu zat, ilmiye sinifina mensup oldugu gibi ayni zamanda taninmis ahi reislerindendi. Osmanli tarihçilerinin büyük bir kismi, bu zat ile Sehzâde Alaeddin'i birbirine karistirir. Alaeddin Pasa'dan sonra bu makama sira ile Ahmed Pasa, Haci Pasa ve Sinaneddin Yusuf Pasa gelmislerdi. Çandarli Halil Hayreddin Pasa ise Sinaneddin Yusuf Pasa'dan sonra vezirlige getirilmisti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yil kadar kalan Çandarlizâde Ali Pasa zamaninda, Timurtas Pasa'ya da vezirlik verilince Çandarlizâde Ali Pasa vezir-i a'zam diye anilmaya baslandi.Çandarli Halil Hayreddin Pasa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sinifa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Pasa'nin Rumeli fetihlerinde komutanligi vezirlikle birlestirip mühim muvaffakiyetler kazanmasi, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasina sebep olmustu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep ayni sekilde hareket etmislerdi.Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayisi artmis ve XVI. asir ortalarina yakin zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul'da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Misir valiligine tayin edilmislerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bagdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmisti.Vezir-i azam, padisahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarin mutlak vekili oldugundan, sözü ve yazisi padisahin iradesi ve fermani demekti. Çandarli hanedaninin düsüsüne kadar bütün islerde birinci merci vezir-i azamdi. Çelebi Mehmed zamanindaki Amasyali Bayezid Pasa'nin vezir-i azamligi bir tarafa birakilacak olursa Çandarli ailesinin bir silsile halinde kadiaskerlikten gelmek suretiyle yetmis seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii isgal etmeleri ve hükümdarlarin itimadlarini kazanmalari bütün Türk devlet adamlarinin bir ailenin etrafinda toplanmalarina sebep olmustu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanati oglu Mehmed'e birakan Ikinci Murad, karsi tarafin bu firsati ganimet bilip antlasmayi bozmasi üzerine, anormal bir hal alan olaylar karsisinda tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istedigi zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa'nin tesebbüsüyle ikinci defa hükümdarlik makamina getirilmisti.Icabinda padisah adina divana riyaset (baskanlik) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarin mutlak vekili idiler. Pâdisahin elips seklindeki altin bir mührü, bunun alameti olarak yanlarinda bulunurdu. Vezir, devlet islerinde bütün selahiyet ve mesuliyetlere sahip oldugu gibi bütün azil ve tayin isleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmisti.Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazili bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak söyle denilmektedir:"Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkinda su ifadeler kullanilmaktadir:"Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir. Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."Kanunnâme metinlerinde görüldügü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve genis yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padisahi temsil etmekteydi. Vezir-i a'zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a'zamlar, padisahin yüzük seklindeki tugrali altin mührünü tasirlardi. Vezir-i a'zamlarin, diger vezirlerden farklari "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlik selâhiyetinin icrasina ve padisahin kendisini vekil ettigine dair bir delil oldugu için onlar bu mührü örülmüs bir kese içinde koyunlarinda tasirlardi. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.Osmanli Devleti'nde XVI. asrin ilk yarilarina kadar yalniz devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardi. Bunlarin sayilari pek fazla degildi. Kubbe vezirleri divanda kidem sirasina göre otururlardi.Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantilarina katilmayi terk edip, riyaseti sadrazama biraktiktan ve XVI. asrin ikinci yansinda bu toplantilar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasinda sadrazamin verdigi izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet isleri Pasakapisi'nda görülmeye baslanmis ve Divan-i Hümâyun XVIII. asirdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmisti. Sadrazamlarin hükümdarlarla görüsmeleri ise XVI. asirdan itibaren gittikçe azalmisti. Bunlar, devlet islerini "telhîs" veya "takrîr" adli vesIkalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmis olan ve hükümdarin tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamin arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkinda padisahin fikrini sorardi. Telhislerin hazirlanmasi Reisü'l-küttabin görevi olup, hazirlandiktan sonra genellikle padisahi yormamak ve merami açikça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazilarak saraya gönderilirdi. Padisahin "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamani degildir", "berhüdar olasin", "olmaz" gibi hatt-i hümâyunu ile isaret etmesinden sonra sadrazam onu isleme koyardi. Sadrazamlarin diger devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise "buyruldu" denirdi. Osmanli Devleti'nin ilgasina kadar sadrazamlarin ya re'sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazilan kagitlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazi ile yazilmasi ve bas tarafina da sadrazamin ismini havi sadaret mührünün basilmasi usûldendi.KADIASKEROsmanli Devleti'nde askerî ve hukukî islerden sorumlu olan kadiaskerlik teskilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmise sahiptir. Hz. Ömer tarafindan ordugâh sehirlerine tayin edilen kadilar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet tasiyorlardi. Bu sebeple, kadiaskerligin Hz. Ömer tarafindan kuruldugu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemsahlar'da, Anadolu Selçuklulari'nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlilar'da da vardi.Osmanli Devleti'nde ilk kadiaskerin Bursa Kadisi Çandarli Kara Halil Hayreddin Pasa oldugu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadiaskerin adi geçen zat oldugunda müttefik olmalarina ragmen, tayin tarihi için farkli rakamlar vermektedirler. ÂsIkpasazâde ve Oruç Bey, bu makamin 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbasi 763 (M. 1361)'de ihdas edildigini belirtmektedirler. Bundan baska kadiaskerlik hakkindaki arastirmasinda M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildigini söyler.Kelime olarak lügat mânâsi "asker kadist" demek olan kadiaskerlik, Osmanli ilmiye teskilâti içinde önemli bir mevki idi. Kadiasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelligi açisindan önem tasir. Zira, Seyhulislâmliktan takriben bir asir kadar önce (80 sene) kurulmus olan müessesenin kurulusunda devletin, asker ve onlarin ihtiyaçlarini karsilamada titizlikle hareket ettigini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azasi olan kadiaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sinirli degildi. Kadiaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî islere de bakiyorlardi. Onlar, belli seviyedeki bazi kadi ve nâiblerin tayinlerini de yapiyorlardi. Divan toplantilarinda vezir-i a'zamin saginda vezirler, solunda da kadiaskerler yer alirdi.Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalniz bir kadiaskerlik vardi. Hududlarin genislemesi ve islerin çogalmasi yüzünden 885 (M. 1481) yilinda biri Rumeli, digeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrildi. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadiaskerligine, o dönemde Istanbul kadisi olan Balikesirli Haci Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadiaskerligine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu'nun Osmanli ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafindan 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreginde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadiaskerligi adi altinda üçüncü bir kadiaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzakligi sebebiyle olsa gerek ki divân üyeligi bulunmayan bu kadiaskerligin basina meshur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadiaskerlige Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adi geçen sahsin bu görevden ayrilmasindan sonra bir müddet vekaletle idareye baslanan bu kadiaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadiaskerligine birakildi. Böylece Rumeli ve Anadolu kadiaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanli saltanatinin sonuna kadar devam etti.Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadiaskerleri ile daha asagi bir mevkide bulunan Anadolu kadiaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde söyle belirtilir:"Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai ser'an caiz olur.Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir."Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadilarin tayini, Anadolu kadiaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadilarin tayini de Rumeli kadiaskeri tarafindan yapilmaktaydi. Görüldügü gibi müessesenin görevleri, egitim ve yargi teskilatinin idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek baris, gerekse savas sirasinda hukukî ihtilaflarinin giderilmesi ve davalarinin görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.Kadiaskerler, XVI. yüzyilin ikinci yansini müteakip, Seyhülislâmligin ön plâna çiktigi tarihe kadar bütün kadi ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a'zama ait olan kirktan yukari müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzlari kendilerinden alinarak, kirk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadilarinin tayinleri eskisi gibi bunlara birakildi. Kirktan yukari yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmistir. Tayin olunacak müderris veya kadi Anadolu'da ise Anadolu kadiaskeri, Rumelide ise Rumeli kadiaskeri tarafindan arz günlerinde, bizzat kendisi tarafindan, padisah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadilarin tayinleri için padisahin muvafakati alinirdi.Bir kimsenin kadiasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadilik mansibinda bulunmasi gerekirdi. XVI. asrin ikinci yarisina kadar kadiasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadilarindan veya Anadolu kadiaskeri pâyesi olan Istanbul kadisi mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadiaskeri olmasi kanun haline gelmisti. Bu kadiaskerlikten sonra da Rumeli kadiaskerligi gelirdi. Kurulustan sonraki dönemlerde kadiaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde oldugu gibi bir yildi. Bu müddeti dolduran kadiasker, mazûl sayilarak yerine sirada olan bir baskasi tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarisindan itibaren Rumeli kadiaskerleri Seyhülislâm olurlardi.Zamanla maaslarinda farklilik görülen kadiaskerler, Fatih kanunnâmesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça aliyorlardi. XVI. yüzyilin ortalarindan sonra Rumeli kadiaskeri 572, Anadolu kadiaskeri ise 563 akça yevmiye aliyorlardi. Bunlarin maaslarindan baska askerî siniftan olup vefat edenlerin "resm-i kismet"lerinden, binde onbes akça olarak gelirleri vardi. Bu para, kadiasker kassamlari vasitasiyle tahsil edilirdi. Âli'nin kaydina göre Rumeli kadiaskerine resm-i kismetten günde sekiz bin akça hasil olurdu. Anadolu kadiaskerinin resm-i kismeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Misir'in bu kadiaskerlige bagli olmasi, bu artisa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaüdlerinde de kendilerine maas tahsis edilen kadiaskerlere, daha sonra birer arpalik verilerek iaselerinin temin edilmesi saglanirdi.Divân'daki davalari dinleyen kadiaskerler, Sali ve Çarsamba hariç olmak üzere hergün kendi konaklarinda divân akdedip kendilerini ilgilendiren ser'î ve hukukî islere bakarlardi. Kadiaskerlerden her birinin tezkireci, rûznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardimcilari bulunurdu. Ayrica her birinin davali ve davaciyi divâna getiren yirmiser muhziri bulunmaktaydi.Padisah, sefere çiktigi zaman kadiaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padisah sefere gitmedigi takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser'î muameleleri görmek üzere onlarin yerine "ordu kadisi" tayin edilip gönderilirdi. Ayni sekilde padisahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padisahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina istirak ederlerdi.Bu müessese, Osmanli Devleti'nin sonuna kadar devam etmis, Osmanli hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmustur.DEFTERDÂRDefter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Dogudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlilar, defterdâr diyorlardi. Bir bakima günümüzdeki Maliye bakanligi mânâsini ifade eder. Osmanlilar, XIV. asrin son yarisinda ve Sultan I. Murad zamaninda maliye teskilâtinin temelini atip onu tedricen gelistirmislerdir. Buna bakarak Osmanlilarin daha kurulus yillarindan itibaren maliye isleri üzerinde önemle durduklari söylenebilir. Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasinda oglu Orhan'a yaptigi vasiyetinden bahs ederken onun "beytü'l-mal-i müslimîn"i korumasi gerektigini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamamasi gerektigine isaretle bunun önemini belirttigine temas eder.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan tedvin ettirilmis olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diger kanunnâmelere göre defterdâr, padisah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dis hazine ile maliye kayitlarini ihtiva eden devlet hazinesinin açilip kapanmasi defterdârin huzurunda olurdu. Baska bir ifade ile hazinenin açilmasinda hazir bulunmak, defterdârin vazifeleri arasinda bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece sali günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padisahin huzurunda okuyacagi telhîs hakkinda daha önce vezir-i a'zamla görüsür ve onun muvafakatini alirdi. Bayram tebriklerinde padisah vezirlere oldugu gibi defterdarlara da ayaga kalkardi.Genel olarak devlet gelirlerini çogaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olani da muhafaza altinda bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kurulus yillarinda bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçlarin çogalmasi yüzünden sayilan artirildi. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait islere bakan Rumeli defterdâri veya bas defterdâr ile Anadolu'nun malî islerine bakan Anadolu defterdâri olmak üzere iki kisi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde bas defterdârdan baska Anadolu defterdâri ile "sIkk-i sânî" denilen defterdârlar vardir. Bunlar da bas defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasinda bas defterdâr ordu ile gittigi zaman, Anadolu defterdâri onun yerine vekâleten bakardi.Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî islerdeki sIkâyetleri, Defterdâr Kapisi'nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tugrali ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmistir. Her defterdâr, kendi dairesinden çikan evrakin arkasini imzalardi. On yedinci asrin ortalarindan itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarina kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdâra verildi. Bundan baska bas defterdâr, divan karari ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenari sadr-i a'zamin buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a'zama re'sen yazdigi veya havale edilmis bir muameleli kagit üzerine cevap verdigi zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardi.Kanunnâmede bas defterdâr ve vazifeleri hakkinda su bilgiler verilmektedir: "Bas defterdâr pâye ve itibarda "nisanci" gibidir. Bas defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davalari dinler. Maliye tarafindan ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrina (tugrali ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek. Kanunnâme metninden anlasilacagi üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârlarin vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginlestirmek degildir. Onlar, devlet hazinesine haram malin girmesine engel olmak zorunda olduklari gibi yetim mali dahi sokmayacaklardir.Onsekizinci asir baslarindan itibaren Rumeli defterdârlarina veya bas defterdâra "sIkk-i evvel", Anadolu defterdârina "sIkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "sIkk-i sâlis" adi verildi.Icraat ve tahsilatta defterdârin icra memuru olarak maiyetinde farkli vazifeleri bulunan bes görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, bas bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlikta bunun bir dairesi olup emri altinda bakikulu ismiyle altmis kadar mübasir vardir.Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sIkIstirma ile tahsilat yaparlardi. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar bas bakikulu hapishanesinde tutuklanirlardi.îkinci icra memuru, cizye bas bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanlari takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememis veya yatirmamis olanlari takib ederdi.Adi geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar basidir. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardi. Bas defterdârin icra memurlarindan dördüncüsü sergi nâziri, besincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardi.Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayinda sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanilmistir.NISANCIOsmanli devlet teskilâtinda Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanilan bir tabirdir. Nisan kelimesinden türetilmis olan "Nisanci", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakinin bas tarafina padisahin imzasi demek olan nisani koyardi. Bu görevliye nisanci, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.Osmanli devlet teskilâtinda XVIII. asir baslarina kadar önemli bir makam olan nisancilik, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Nisancilik müessesesinin basinda bulunan görevliye Osmanlilar'da nisanci denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-Insa" deniyordu. Bu teskilat, sadece Müslüman Dogu'da degil, Bati Müslüman devletlerinde de vardi. Nitekim batida devlet kurmus ve zaman zaman Endülüs'e de geçmis bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-insa" adi ile ayni görevi yerine getiren bir müessese vardi. Büyük Selçuklular'da da ayni vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanin basindaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa" adi veriliyordu. Bazan da sadece "Tugraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarin mensûr, ferman vs. gibi isimler altinda çikardigi emirnâmelere, onun isaret ve tugrasini koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teskilati içinde de ayni görevleri yerine getiren ve adina "Tugraî" denilen bir görevlinin bulundugunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir'daki bu hizmeti bes merhalede ele alir ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-însa" adinin verildigini bildirir. Görüldügü gibi müesseselesmis hali ile Abbasîlerde görülen nisancilik, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da olacakti. Bunun için Osmanli Devleti'nin merkez teskilâti içinde önemli bir yeri bulunan divanin azalarindan biri de "Nisanci" adini tasiyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasina ragmen, nisanciligin Osmanlilar'da hangi tarihlerde kuruldugu kesin olarak tesbit edilebilmis degildir. Bununla beraber, bazi arastiricilar bu kurulusu Osmanli Devleti'nin ikinci hükümdari olan Orhan Gazi dönemine kadar çikarirlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tugra bulunmaktadir. Bu da nisanciligin basit sekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var oldugunun bir isareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarinda kullanildigini gösteren kayitlar da vardir. Nitekim, Sultan Ikinci Murad'in emri ile Türkçe'ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nisanci" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adli tarihinin mütercimi olan zat, nisanci kelimesini kullandigina göre, bu tabir, o dönem Osmanli toplumu arasinda biliniyordu demektir.Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdigi kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmis olmasi, bunun Fâtih'ten önce mevcud oldugunu, fakat onun zamaninda tam anlamiyla gelistigini göstermektedir.Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamin saginda ve vezirlerin alt tarafinda oturan nisanci, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nisancilar, görevleri icabi bazi özellikleri tasiyan kimseler arasindan seçiliyorlardi. Nisanci olacak kimselerin insa konusunda maharetli bulunmalari gerekirdi. Nitekim kiraat ilminin büyük isimlerinden Seyh Muhammed Cezerî'nin küçük oglu Ebu'l-Hayr Muhammed (Muhammed-i Asgar), Misir'dan, Osmanli hizmetine geldigi zaman insadaki kudretinden dolayi kendisine nisancilik verilmisti.Görevleri icabi olarak insa konusunda maharetli olmalari, devlet kanunlarini iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasinda bag kurup anlari telif etme kabiliyetine sahip bulunmalari gereken nisancilarin, ilmiye sinifi arasindan dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.Nisancilar, XVI. asrin baslarindan itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasinda, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye baslanmistir. Eger reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasindan uygun görülen bir kisi bu vazifeye tayin edilirdi.Fâtih döneminde müesseseleserek kuruldugunu gördügümüz nisancilik, Osmanli Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teskil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadiaskerlik ve defterdarliktan sonra en önemli vazife nisancilikti. Fâtih zamaninda bu görevi büyük bir basari ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nisanciligin itibari daha da artmisti. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nisancilik yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak tesrifatta defterdârin üstüne yükseltilmis ve vezirler gibi otag kurmasina müsaade edilmistir. Niçancilik mansibinin üstünlügü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmis, "Koca Nisanci" lakabi ile taninan Celalzâde, meslegindeki kidemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârin önüne geçirilmisti.Nisancilarin nüfuzlari ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kismi beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrin sonuna kadar nisancilar vezir olmayip sadece beylerbeyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nisanci olan Boyali Mehmed Pasa (öl. 1001) vezirlige nakl edilince nisanciligi birakmis fakat sonradan tekrar nisanci olunca tayini beylerbeyi rütbesi ile yapilmisti. Daha sonra bazan kubbe vezirligi ile nisanciligin birlestirilerek bir kisiye verildigi (tevcih) de oldu.Nisanci, Divan-i Hümâyun azasi olmasina ragmen, vezir rütbesini haiz degilse kanun geregi arz günlerinde padisahin huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nisanciliga tayin edildigi zaman bir defa padisahin huzuruna girip tayinlerinden dolayi tesekkür ederdi.XVI ve XVII. asrin baslarinda serdar veya padisah seferde bulundugu zaman, Istanbul muhafazasinda birakilan vezire nisanci tarafindan tugralari çekilmis bos ahkâm kagitlari gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafindan doldurularak kullanilirdi.XVII. asrin sonlarinda (1087) tedvin edilmis önemli bir Osmanli kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde "Kanun-i Nisanci" basligi altinda ayri ve özel bir fasil bulunmaktadir. Bu fasilda, o dönem nisancilarinin nizamlari tafsilatli bir sekilde verilmekte, onlarin resmî ve hukukî durumlari belirtilmektedir. Buna göre nisanci, "tugra-i serif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazilir. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarini çeker ve defteri tashih etmek lazim gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarini, düzeltilmesi lazim gelen defter hakkinda vazifeli kilar. Sonra tashihi yapar, fermani da kendisi saklar, Kadiaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarini çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedari ile kagit eminine gönderir. Divan tarafindan verilen sIkâyet ahkâmini reis efendi (reisu'l-küttâb) resid ettikten sonra kesedari toplayip kendisine getirir, tugralarini çekerdi." Kanunnâmede aynen su ifadeler yer almaktadir: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nisancilardan sual olunagelmistir. Sâbikta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmustur.”Kanunnâme, nisancilar hakkinda daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nisancinin vezirligi varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kidemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden baska bütün beylerbeylere ve kadiaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çiktikça vezirler ile birlikte girip çikar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasinda nisancinin disarida nerede ve nasil selama çikacagini da belirtmistir. Nisancinin beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nisanci bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadilarina tasaddur eder. Diger divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftani giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Haslari da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nisancilarin vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.Nisancilik, XVI. asrin sonlarindan itibaren yavas yavas önemini kayb etmeye basladi. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü'l-küttâbla esit duruma getirilmisti. XVII... asnn ortalarinda nisancilik adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyilin baslarina kadar ismen de olsa varliklarini devam ettiren nisancilar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nisancilik 1836 yilinda tamamen lagv edilerek vazifeleri "Defter eminine" verilmistir. Mühim islere dair fermanlarin üzerlerine Bâbiâlî, digerlerine de defter eminleri tarafindan tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafindan tugra çekilirdi. 1838'de tugra-nüvislik görevi de kaldirilip Bâbiâlî ile defter eminligi tugraciligi birlestirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlastirildi.SARAY TESKILÂTIBursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanogullari'na ait özel bir saray yoktu. Osmanli Beyi, diger emirler gibi kendi ailesi halki ile birlikte bir evde oturur, beyligin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Isler, bu mütevazi evde görüsülürdü. Bu sekildeki bir ikametgâhin, muhafiz vs. gibi fazla sayida yardimci kimselere de ihtiyaci yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavus, haberci ve az sayida bir muhafiz grubu, bütün isleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarinda, genellikle bey evinin karsisindaki ulu çinarlarin serin gölgelikleri, toplanti yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantilar, Osmanlilarin Sögüt bölgesine yerlesmeden önceki göçebelik dönemini hatirlatiyordu. Zira bu dönemlerde, asiretin ileri gelenleri açik havada, beyin çadirinin önünde toplanip isleri görüsüyor ve bir karara variyorlardi. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sirtinda da toplantilar yaparlardi. Böyle toplantilarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazinda hazir bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüsmeye, onlarin dert ve sIkâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oguz töresince icra olunurdu.Orhan Bey, Bursa'yi feth edip is basina geçtikten sonra beyligi her sahada teskilâtlandirmaya gayret etmisti. Bunun içindir ki bazi arastiricilar, Osmanli Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda "devlet" denebilecegini kayd ederler.Gerçekten, Osmanli Devleti, gelisip büyüdükçe, hükümdarlarinin oturduklari saraylar da bu gelismeye paralel olarak büyümüs ve ihtisamlari artmisti. Ilk Osmanli sarayi, mütevazi bir sekilde Bursa'da yapilmisti. Bundan sonra Edirne'de saraylar insa edilmisti. Istanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan bugünkü Bâyezid'de Istanbul Üniversitesi'nin bulundugu sahada bir saray yaptirilmisti. Fakat daha sonra begenilmeyen bu sarayin (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasinda bulunan çikintili tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray insa edilmisti. Yeni saray adi verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padisahin ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dis hizmetlerle alâkali Birûn adi verilen üç kisimdan tesekkül etmekteydi. Fâtih'ten sonra gelen Osmanli padisahlari, 1400 metre uzunlugunda "Sûr-i Sultânî" denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan insasina baslanilan ve XIX. yüzyil ortalarinda Dolmabahçe Sarayi'na tasinincaya kadar yaklasIk dört asra yakin Osmanli padisahlarina hizmet eden Topkapi Sarayi'na, hemen her Osmanli padisahi bir ilavede bulunmustu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çikanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmistir.Orhan Bey'in, Bursa'nin iç kalesinde bir sarayi vardi. Fatih devrine kadar gelen Osmanli hükümdarlari tarafindan kullanilan Bursa sarayindan Evliya Çelebi de bahs etmekte, ancak sarayin bu hükümdardan sonra ragbet görmedigini, sadece muhafiz bostancilarinin burada bulundugunu kayd etmektedir. Mamafih, Bursa büyük bir yangin ve depreme maruz kaldigi için Evliya Çelebi'nin bahs ettigi sarayin, Orhan Bey devrinden kalan bina olmadigi söylenebilir. Ayrica 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra Bursa'nin maruz kaldigi Mogol istilasi esnasindaki yangin ve yagmalamalar da düsünülecek olursa Orhan döneminden XVII. asra pek fazla bir seyin kalmayacagi kanaatine varilabilir.Bursa sarayi hakkinda bilinenler pek fazla degildir. Teskilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazasi için kapicilarinin, muhtelif hizmetler için iç halkinin ve harem kisminin bulundugu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmisti.Bilindigi gibi Rumeli fetihlerinin basladigi siralarda Osmanli Devleti'nin merkezi Bursa idi. Edirne'nin fethinden sonra da burasi hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayin Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafindan h. 767 (m. 1365) yilinda yaptirildigi ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulundugu yüksek yerde veya yakininda oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamaninda bu sarayin bulundugunu ve Musa Çelebi tarafindan etrafinin bir duvarla çevrilmis oldugunu bildirir. Yine onun yazdigina göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayi tamir ettirmis ve acemi oglanlarina tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafindaki Saray Hamami denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamin kalintisi oldugu kabul edilmektedir.Edirne saraylarinin en meshuru, Hünkârbahçesi Sarayi denilen Yeni Saray olup burada harem daireleri ile diger teskilâtlar vardi. Yine Evliya Çelebi'nin kaydina göre önceleri koru halinde bulunan bu yer, Sultan Birinci Murad tarafindan imar edilmis, fakat Sultan II. Murad, Tunca nehrinin kenarinda bulunan bu mevkii kösklerle süslemisti. Kendisinden sonra gelenler de buraya ilaveler yaparak Kanunî zamaninda mükellef bir hale getirmislerdi.Istanbul'un fethinden üç yil sonra, yani 1457 senesinde Edirne sehri büyük bir yangin sonunda tamamen yok olmus gibiydi. Bu arada saray da yangindan zarar görmüstü. Bunun için sehrin yeniden imari sirasinda Fâtih'in emri ile yeniden Hünkârbahçesi Sarayi diye anilan yerde insa edilen sarayda alti bin iç oglani ile besyüz civarinda bostanci vazife görüyordu. Iç oglanlari, Topkapi Sarayi'nda oldugu gibi muhtelif koguslar halindeydiler. Bostancilar hem Edirne sarayi bahçelerine hem de Edirne'de bulunan Mamak, Çömlek ve Mesihpasa bahçelerine bakiyorlardi. Aynca Edirne Bostancibasisinin idaresinde sehrin inzibat isleri ile de mesgul oluyorlardi. Hükümdarlar, Istanbul'da ikamete baslamadan önce Edirne sarayinda, muhafiz kapicilar ve kapicibasilar vardi. Bunlar sonradan kaldirilmislardi. Onlarin yerine bostancilar bakmaya baslamislardi. Edirne sarayindaki iç oglanlarin kidemlileri, üç senede bir Istanbul'daki yeni sarayin Enderûn kismina veya kapi kulu süvari ocaklarina verilirlerdi. Keza Bostancilar da zamani gelince kidemlerine göre Yeniçeri, Sipahi veya Müteferrika olurlardi.Edirne sarayi da Istanbul'daki yeni sarayda oldugu gibi Enderûn, Birûn ve Harem kisimlarindan meydana geliyordu.ENDERÛNOsmanli Devletinde XV. asir ortalarindan itibaren medrese disinda en köklü ve saglam ikinci egitim kurumu, Enderûndu. Sarayin, Enderûn halkini, devsirme denilen bazi hiristiyan tebea çocuklari veya harplerde esir alinip yetistirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devsirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaslari arasinda toplanip önce Enderûn disindaki Edirne Sarayi, Galatasarayi ve Ibrahim Pasa Sarayi gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini ögrendikten sonra Enderûn'daki ihtiyaç ve kidemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânini ögrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarindan birisine çikarilirlardi. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasindaki eskiler, yani kidemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (bosaldiginda) buraya verilirlerdi. Veya zamanlari gelince kapikulu süvarisi olarak disari çikarilirlardi. Bu odalarin en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asil Enderûn agalan bunlardi. Gerek devsirme sistemi, gerekse Iç oglanlari hakkinda asagidaki bilgiler konuya daha bir açiklik getirecektir.Devsirme olarak alinip sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarina namzet olarak yetistirilen çocuklara, Iç oglani denirdi. Rivayete göre Osmanli sarayinda Iç oglani istihdami Yildirim Bâyezid zamanindan itibaren baslamistir. Iç oglanlarinin bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mizrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için baslica bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayi bunlar kuvvetli, çevik ve dayanikli olurlardi. Bazan odalar arasinda müsabakalar yapilirdi. Bunlar, mensup olduklari odalara göre hizmet ve sanat ögrenirlerdi. Öyle anlasiliyor ki, Iç oglanlari II. Murad zamanina kadar silah egitiminden baska egitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanli Devleti'nin kültürel, siyasî ve askerî gelisiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmustur. Bu bakimdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmistir.HAREMTopkapi Sarayi'nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kisminda yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç'e nâzir çesitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çesmeler ve hizmet binalarindan meydana gelmekte idi. Buralarin üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarlari en degerli çini ve mermerlerle kapli oldugu gibi en güzel kitâbe ve yazilarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açisindan yüzyillari burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanli padisahlarinin hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasinda eskiden beri yaygin olarak bilinen bir terim olarak harem, saraylarin ve büyükçe evlerin sadece hanimlara tahsis edilen bölümü ve selamligin mukabili olarak kullanilmistir. Topkapi Sarayi da Osmanli padisahlarinin sarayi oldugundan, padisahin aile efradi ve onlara hizmet eden kadinlara tahsis edilmis bölümüne Harem-i Hümâyun denilmistir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padisah olduguna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binalarin konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alinarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadin efendiler), sehzâdeler, padisah kizlari (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer aliyorlardi.Harem halkini, padisah, vâlide sultan, padisah hanimlari, sultanlar ve sehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler seklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta degerlendirmek mümkündür.AK VE KARA HADIM AGALARI"Aga-i Bâbu's-Saâde" denilen kapi agasi, hadim ak agalarindan olup yeni sarayin bas nâziri, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Baska bir ifade ile bunlar, Osmanli sarayinin "Bâbu's-Saâde" denilen kapisini muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrin sonlarina kadar sarayin en nüfuzlu agasi Bâbu's-Saâde veya Kapi agasi idi. Atâ tarihinde belirtildigine göre Kapi agaligi ile Hazinedar basilik, Saray agaligi ve kilerci basilik, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmislerdi. Kapi agasi, Harem'in en büyük zâbiti durumunda idi. Kapi agasinin emrindeki Ak hadimlar, sarayin kapisini muhafaza etmekte olup sayilari otuz civarinda idi.Kara hadim agalari ise kadinlarin bulundugu harem kisminda vazife görüyorlardi. Kara hadimlarin en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Agasi" veya "Kizlar Agasi" denirdi. Bunlar harem kisminda bulunduklari için kendilerine "Harem Agasi" da deniyordu.BIRÛN ERKÂNIOsmanli sarayinin dis hizmetlerine bakan ve sarayda yatip kalkma mecburiyetinde olmayip disarida evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padisah hocasi, hekimbasi, cerrahbasi, göz hekimi, hünkâr imami gibi ulemâ sinifindan olanlarla sehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan baska sarayin Enderûn disindaki hizmet erbabindan olup emir-i alem, kapicilar kethüdasi, çavusbasi, mirahur, bostanci ve bunlarin maiyetinde bulunan memurlar da "Bîrûn" erkâni içinde yer aliyorlardi.Bîrûn'da hizmet eden ilmiye sinifi ile "Agayan-i Bîrûn" yani dis agalari denilen agalar, sarayin Harem ile Enderûn kisminin haricindeki yer ve dairelerde oturup islerini görürlerdi. Aksam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn agalari gibi sIkI bir disipline tabi olmadiklari gibi sarayda yatip kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da birakabilirlerdi. Bîrûn teskilâtinin bütün tayinleri, sadr-i azam tarafindan yaptirdi.

http://www.ulkemiz.com/osmanlida-devlet-yonetimi

Fetret Devri

Fetret Devri

Fetret Devri, Bunalım Devri veya Fasıla-i Saltanat, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'in beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları nedeniyle 1402'den 1413'e kadar süren kargaşa dönemidir.

http://www.ulkemiz.com/fetret-devri

İsa Çelebi Kimdir

İsa Çelebi (d. 1380 - ö. 1406) Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile Devlet Şah Hatun'un oğludur.

http://www.ulkemiz.com/isa-celebi-kimdir

Mehmet Emin Resulzade Kimdir ?

Mehmet Emin Resulzade Kimdir ?

Mehmed Emin Resulzâde (Azerice: Məhəmməd Əmin Rəsulzadə /mæhæmˈmæd æˈmin ɾæsulzɑːˈdæ/; 31 Ocak 1884 – 6 Mart 1955), Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti‘nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olmakla beraber Müsavat Partisi‘nin ilk lideri. Gazetecilik hayatı: Babası Hacı Molla Alekber Resulzade, annesi ise Zinyet Zal’dır. İlk eğitim ve öğretimini ailesi yanında alan Mehmed Emin Resulzade, sonradan Teknik okula katılmıştır. 1902’de “Müslüman Gençlik” kurumunu kurmuştur. 1903’te ilk makalesi “Şark-i Rus” gazetesinde yayınlanmıştır. Sonradan “Hayat”, “İrşad”, “Terakki” ve başka gazetelerde makaleler yazmış, “Tekamül” (Bakü), “İran-i Nov” (Tahran), “Açık Söz” (Bakü 1915-1917), İstanbul‘da yayınlanan “Yeni Kafkasya” (1923-1928), “Azeri Türk” (1928-1929), “Odlu Yurd” (1929-1931) ve 1933-1939’da Berlin‘de yayınlanan “Kurtuluş” dergilerinin ve “İstiklal” gazetelerinin kurucusu olmuştur. 1952’de ise Mehmed Emin Resulzade rehberliği ile “Azerbaycan” dergisi kurulmuştur. İran’da kaldığı 1908-1911 döneminde meydana gelen İran inkılabı sonrası isyancıların hürriyet ordusuTahran‘a girmiş ve İran’da meşrutiyet ilan edilmişti. Mehmed Emin, Tahran’da günlük çıkardığı Batılı tarzdaki ilk gazete olan “Yeni İran” (İran-ı Nev) gazetesinin müdürü ve başyazarı olmasına rağmen, bu girişimden vazgeçerek Türkiye‘ye gelmiştir. Mehmed Emin Resulzade’nin gazeteci kimliğinin dışında yazdığı, birtakım kitaplar da yayınlanmıştır. Bunlardan biri olan, “Azerbaycan Cumhuriyeti” adlı kitabını 1922’de Türkiye’de yayınlamıştır. Siyasi hayatı: Rus-Japon Savaşı‘nda Çarlık hükumetinin yenilmesi Rusya‘daki diğer milletler arasında özgürlük hareketleri yaratmış olmasına rağmen, hükumet toparlanıp 1907 sonlarında bu tip siyasi faaliyetler gösteren kişileri izlemeye almıştır. Bu izlenenlerden biri olan Mehmed Emin Resulzade, 1908-1911 yılları arasında İran‘da çalışıp, Settar Han harekatı ile yakından ilgilenmiştir. 1911-1913’de İstanbul’da Türk Ocağı‘nda çalışmıştır. 1913 yılında Bakü‘ye dönen Resulzâde, yine basın alanında faaliyetlere devam ettiği gibi,Musavat Partisi ile de siyaset yapmaya başlamıştır. 1918’deki Bolşevik Devrimi sonrasında meydana gelen otorite boşluğunda, 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmiş, sonrasında Azerbaycan Milli Konseyi’nin başkanı olmuştur. Toparlanan Sovyet Rusya’nın Kızıl Ordu‘su 27 Nisan 1920’de Azerbaycan’a girerek, ülkeyi 1991’e kadar sürecek olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti idaresine aldı.[2] İşgal olayı sonrası tutuklanarak hapse atılan Mehmed Emin Resulzade’nin cezası, 1922 yılında Josef Stalin‘in isteğiyle idam cezasından sürgüne çevrilmiştir. Sürgün hayatını; Türkiye‘nin, Polonya‘nın ve Almanya‘nın bazı şehirlerinde geçiren Resulzade, Azerbaycan‘ın bağımsızlığı uğrundaki çalışmalarına devam etmiştir. Bir süre Nazilerle irtibat kuran Resulzade, 1947’de Türkiye’ye gelerek, 1949 yılında “Azerbaycan Kültür Derneği”ni kurmuştur. 6 Mart 1955 tarihinde Ankara’da son yolculuğuna uğurlandı. Fikirleri Milli Kültürün esasına dayanması ve milli demokratik Türk devletçiliği temeli üzerine kurulması itibariyle Azerbaycan, ilk Türk Devleti ve ilk Müslüman Türk cumhuriyetidir. Yıkıcı ve çökertici enternasyonalist ve kozmopolit fikirlerin önüne ancak milli bünyeyi kuvvetlendirmek ve sağlamlaştırmak suretiyle geçilebilir. Milletçilik fikri, en tabii, en medeni ve en ileri bir fikirdir. İlim ve kültürün gelişmesini ve yayılmasını engellemek şöyle dursun, bu gelişme ve yayılmanın en müessir ve en kuvvetli bir amilidir. Hem de insanlık kültürünün en tabii en normal inkişaf yoludur. Ey Gençlik! Senin uhdende Büyük bir vazife var: Senden evvelki nesil yoktan bir bayrak, mukaddes bir ideal remzi yarattı. Onu bin müşkülatla yücelterek dedi ki: Bir kere yükselen bayrak,bir daha inmez! Elbette ki, sen onun ümidini kırmayacak, bu gün parlamento binası üzerinden Azerilerin yanık yüreklerine inmiş bu bayrağı tekrar o bina üzerine dikecek ve bu yolda ya gazi veya şehit olacaksın! Mehmet Emin RESULZADE ATATÜRK için diyor ki: “Ne İngiliz himayesi, ne Amerika mandası altında değil, o kurtuluşu yalnız hakimiyeti milliyeye müstenid, bilakayduşart müstakil bir Türk devleti tesis etmekte görmüştü. Onun dileği : ‘Ya ölüm, Ya istiklal’ idi. Anadolu’ya o bu dilekle geçti, efsanevi İstiklal Harbini başaran baş kahraman, Çanakkale zaferi üzerine, Sakarya ve Dumlupınar gibi zafer taçlarıyla bezendi.Tarihin üç büyük imparatorluğunu dizleri altına alarak istedikleri gibi parçalayan galipler, bir avuç Anadolu mücahitleri karşısında ricate mecbur kaldılar! “Başındaki kumandanı kaçmadıkça, Türk neferi hiçbir zaman kaçmaz” diyen büyük kumandanın sözü doğru çıktı. Ölüm beratı sevr yırtıldı, istiklal vesikası “Lozan” yazıldı. Atatürk, bir milletin halasını yalnız kendisindeki kuvvetten beklemiştir. Bu fikir, onun gençliğe hitabında bilhassa belirtilmiştir. Muazzam eserinin müdafaasını emanet ettiği Türk Gençliğine “ Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyen ATATÜRK’ün Türk köylüsü ile neferi hakkındaki samimi fikirleri, malumdur. Ona göre, “Memleketin yegane efendisi köylüdür!” , Ne mutlu Türküm diyene!Bu en çok tekrarladığı bir şiardır. Onun için çağdaşları şöyle diyordu : 28 Mayıs 1918 Azerbaycan tarihinde büyük milli arzuların tahakkuk ettiği bir gündür. Nesip YUSUFBEYLİ Azerbaycan cumhuriyeti sağlam bir milli fikir ve Türklük şuuru üzerine kurulmuştur. İslam mezhepleri arasındaki zıddiyet ilk defa olarak burada tadile uğramış, Müslümanların tesanüdü fikrine büyük kıymet verilmiştir. Aynı zamanda Azerbaycan, çağdaş bir cemiyet kurmağa, Avrupalı bir zihniyetle çalışmağa azmetmiştir. Bayrağının üç rengi (Mavi,kırmızı,yeşil) bu üç umdenin timsalidir. Üzeyir HACIBEYLİ Kitapları Azerbaycan Cumhuriyeti, Keyfiyeti Teşekkülü ve Şimdiki vaziyeti Asrımızın Siyavuşu İhtilalci Sosyalizmin İflası ve Demokrasinin Geleceği Milliyet ve Bolşevizm Rusya’da Siyasi Vaziyet İstiklal Mefkuresi ve Gençlik Panturanizm ve Kafkasya Problemi Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı Azerbaycan Şairi Genceli Nizami Azerbaycan Kültür Gelenekleri Çağdaş Azerbaycan Tarihi Milli Tesanüt Siyasi ve İlmi Makaleler

http://www.ulkemiz.com/mehmet-emin-resulzade-kimdir-

Musa Çelebi Kimdir

Musa Çelebi Kimdir

Musa Çelebi (d. 1388, Bursa - ö. 5 Temmuz 1413 Çamurlu, Bulgaristan), Fetret Devri'nde 1411 - 1413 döneminde Edirne'de Sultan olarak Osmanlı Rumeli toprakları üzerinde saltanat süren bir Osmanlı şehzadesidir.

http://www.ulkemiz.com/musa-celebi-kimdir

Köprülü Mehmed Paşa Kimdir ?

Köprülü Mehmed Paşa Kimdir ?

Köprülü Mehmed Paşa, (d. 1578 - ö. 31 Ekim 1661) Osmanlı sadrazamı.

http://www.ulkemiz.com/koprulu-mehmed-pasa-kimdir-

Ses Kaydının İcadı, İlk Ses Kayıt Edilmesi ve Fonotograf (Edouard-Leon Scott de Mar)

Ses Kaydının İcadı, İlk Ses Kayıt Edilmesi ve Fonotograf (Edouard-Leon Scott de Mar)

İnsanlık, var olduğundan beri pek çok hayaller kurdu. Bu hayallerinin önemli bir kısmını gerçekleştirmiş olmakla birlikte, pek çok hayalini de henüz gerçekleştiremedi.

http://www.ulkemiz.com/ses-kaydinin-icadi-ilk-ses-kayit-edilmesi-ve-fonotograf-edouard-leon-scott-de-mar

Tuğraların Özellikleri ve Kullanım Amaçları

Tuğraların Özellikleri ve Kullanım Amaçları

Tuğra, padişahın ismi ve lakabı bulunan alâmet, imza. Tuğra, hat sanatının bir kolu halinde yüzyıllar boyunca usta hattatlar eliyle yazılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/tugralarin-ozellikleri-ve-kullanim-amaclari

Leonard Cohen Kimdir.

Leonard Cohen Kimdir.

Leonard Norman Cohen (d. 21 Eylül 1934; Montreal, Quebec ö. 11.Kasım 2016 ), Kanadalı yazar, şair, söz yazarı ve müzisyen.

http://www.ulkemiz.com/leonard-cohen-kimdir-

Osmanlı İmparatorluğu Kapitülasyonları

Osmanlı Kapitülasyonları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancılara verilen ekonomik, adli, idari vb. hak ve ayrıcalıklardır.

http://www.ulkemiz.com/osmanli-imparatorlugu-kapitulasyonlari

Beceriler Doğuştan mı Gelir Yoksa Çalışarak mı Kazanılır?

Beceriler Doğuştan mı Gelir Yoksa Çalışarak mı Kazanılır?

Beceriler doğuştan mı gelir gerçekten? Bazılarımız sadece şanslı mı doğuyor? Yazımıza 1993 yılında K. Anders Ericsson adlı bir bilim insanının müzisyenlere sorduğu soruyla başlayacağız.

http://www.ulkemiz.com/beceriler-dogustan-mi-gelir-yoksa-calisarak-mi-kazanilir

Şehzade Sancağı Manisa

Şehzade Sancağı Manisa

Şehzadelik geleneğinin kökenleri ve amacı: Monarşik devletlerde “monark” yani hükümdar için en önemli meselelelerden birisi kendisinden sonra yerini alıp gücü devam ettirecek bir varis bırakabilmektir.  Gücü devam ettirebilmeleri için de varislerin iyi eğitim almaları ve devlet yönetiminde henüz tahta geçmeden bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Bu sebeple monarşik veliahtlar tarih boyunca hanedanlarının gözbebekleri olmuş ve doğumlarından itibaren tahta hazırlanmışlardır. Ancak aynı anda birden fazla veliahtın bulunması durumunda taht kavgaları kaçınılmazdır ve bu durum sadece bizde değil, batılı monarşilerde de sıklıkla yaşanmıştır. Biz burada Osmanlı Devleti’nin taht varislerini yetiştirme geleneğinden, taht kavgalarını önleme çabalarından ve bu gelenekte önemli bir yere sahip olan Manisa’dan bahsedeceğiz. Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde şehzadeler, yönetimde tecrübe kazanmaları amacıyla sancak denilen idari birimlere yönetici olarak gönderilmişlerdir. Sancağa çıkma denilen bu usul, eski Türk geleneklerine dayanmaktadır. İlk dönemlerden beri Türklerde “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışı gelişmiştir ve bu anlayışın gereği olarak da ülke toprakları hanedanın malı sayılmıştır. Yönetimin başında bulunan “kağan”, kendi ailesine mensup olanları “şad”, “yabgu” gibi ünvanlar ile idari ve askeri görevlere getirmiştir ve  ülkelerini oğulları arasında paylaştırmışlardır. Oğuz Kağan destanında “ Ey oğullarım! Ne çok (sınırlar) aştım! Ne çok savaşlar ve vuruşmalar gördüm! Kargılar fırlattım! Çok oklar attım! Aygırlarımla çok (yollar) yürüdüm! Düşmanlarımı ağlattım! Dostlarımı güldürdüm! Gök Tanrı’ya ben borcumu ödedim! Yurdumu sizlere veriyorum! (Oğuz destanı, Bang, 42) bahsi geçer. İslamiyetin kabulünden sonra kurulan devletlerde de bu gelenek devam etmiştir. Hükümdar ailesine mensup olanlar önemli devlet kademelerinde görev almış, idari birimlere yönetici olarak gönderilmişlerdir. Osmanlı Devleti’ne kadar kurulmuş Türk devletlerine baktığımızda merkezi yapının zayıf, veraset yasasının yetersiz olduğunu görmekteyiz. “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışının, Türk devletlerinin uzun ömürlü olmasını engellediği, verasette bir belirsizlik yarattığı açıktır. Bu anlayış, uzun ömürlü taht kavgalarına ve devletlerin hanedan üyeleri arasında parçalanmasına sebep olmuştur. Osmanlılarda ise veraset sistemindeki bu yapı değiştirilmiştir. I. Murad döneminde “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışı terkedilerek “ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır” anlayışı getirilmiş ve o dönem için radikal sayılabilecek bir değişiklik gerçekleştirilmiştir. Pek tabii ki bu durum taht kavgalarını tamamen sona erdirmemiştir ancak tahta geçebilecek hanedan mensubu olarak sadece hükümdarın oğulları bırakılmıştır. Osmanlı Devleti’nin kurucuları, devlet teşkilatını oluştururlarken, eski Türk devletlerinin yaptığı hataları çok iyi analiz etmişler ve bu hataları giderek klasik dönemde mükemmel sayılabilecek bir teşkilata ulaşmışlardır. Veraset sisteminde yukarıda bahsettiğim değişiklik ile birlikte şehzadelerin sancağa çıkmalarını da düzenlemişlerdir. Selçuklular döneminde hükümdarın oğulları olan ve “melik” ünvanı alan şehzadelerin eğitimlerinden “atabey” denilen eğitmenler sorumlu tutulmuştur. Ancak Selçuklular, atabeyleri genellikle nüfuzlu Türkmen beylerinden seçmiş,  bu durum devletin zayıfladığı dönemde atabeylerin melikleri ortadan kaldırarak bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan etmelerine sebep olmuştur. Hatta bu şehzadeler atabeyler tarafından siyasi emelleri için de kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ise şehzadelerin eğitimlerini “lala” denilen devlet adamlarına devretmiştir ki lalalar genellikle devşirme kökenlilerden seçilmiştir. Kul taifesinden olan ve bir nevi hükümdarın köleleri olan devşirmelerin, atabeyler benzeri bir siyasi kalkışmaya girmeleri imkansızdır. Yine Anadolu Selçukluları döneminde bazı meliklerin Bizans ile ilişkiye girip saltanat mücadelerlerine kalkışmaları Osmanlı sancak sistemi için önemli bir örnek olmuş ve devlet, şehzadelerin Hıristiyan güçler ile saltanat için işbirliğine girmemesi için I. Murad’tan itibaren Rumeli’ye şehzade göndermemiş ve burada şehzade sancağı oluşturmamıştır. Klasik dönemde şehzade sancaklarının tamamı Anadolu’dadır.  Belli başlı şehzade sancakları olarak Manisa, Amasya, Konya, Trabzon ve Kütahya’yı görmekteyiz. Şehzade sancağı olarak Manisa: Şehzade sancakları içerisinde en önemlisi Manisa’dır. Osmanlılardan önce Saruhan Beyliği’nin merkezi olan Manisa, Osmanlı döneminde Saruhan Sancağı olarak adlandırılmış, canlı bir kültür ve ilim merkezi haline gelmiştir. Manisa’yı şehzade sancakları içerisinde ayrıcalıklı konuma getiren birtakım özellikleri vardır. Osmanlı Devleti’nde padişahların kendilerinden sonra tahta geçecek oğullarını belirleme geleneği yoktur. Usül, başkente ilk ulaşan şehzadenin tahta çıkmasıdır. Bu sebeple şehzade sancaklarının coğrafi konumları, başkente olan yakınlık ve uzaklıkları sebebiyle çok önemlidir. Bu durumu Osmanlı şehzadelerine ev sahipliği yapmış sancakların harita uzerinden İstanbul’a uzaklıklarına  bakarak görebiliriz. Basit bir GPS haritasından dahi sancakların kuş uçuşu uzaklıklarını hesaplayarak bu önemi görmek mümkündür. Padişahlar veliaht belirlememekle birlikte tahta geçmesini istedikleri şehzadeye yakın sancaklar vermişlerdir ki Manisa, diğer şehzade sancakları ile kıyaslandığında İstanbul ve Edirne’ye Kütahya’dan sonra en yakın sancaktır. Ancak Menemen-Foça üzerinden deniz yolu ile İstanbul’a daha çabuk ulaşılması Manisa’yı avantajlı bir konuma getirmiştir. Manisa’da görev yapan şehzadeler içerisinde II. Mehmed (Fatih), I. Süleyman (Kanuni), II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed tahta çıkarak padişah olmuşlardır.  II. Murad ise tahtı oğlu II. Mehmed’e devrettikten sonra Manisa’ya yerleşmiştir. I. Mustafa ise Manisa doğumludur. Şehzadelerin sancağa çıkma usulü III. Murad’ın ölümünden sonra terk edilmiş ve 17. yy.dan itibaren şehzadelerin sarayda yetiştirildiği “kafes usulü” getirilmiştir. Şehzadelerin sancağa çıkışları ve sancaklardaki faaliyetleri: “Çelebi” denilen şehzadeler, yaklaşık 10-15 yaşlarında sancaklara gönderilirdi. Maiyetlerinde lala ile birlikte silahtar, kapıcıbaşı, mir-i alem,  mirahor, kapı ağası, solak, peyk…vs gibi devlet görevlileri bulunurdu. Ayrıca yanlarında hükümet memuru olarak nişancı, defterdar, reisülküttab, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası gibi vazife sahipleri de vardı. Tüm bunlarla birlikte irfan ve kaabiliyetlerine göre yanlarında alimler, şairler ve zanaatkarlar da bulunmuştur.               Selaniki ve Peçevi Tarihi’nden III. Murad’ın büyük oğlu şehzade Mehmet’in sancağa çıkışı ile ilgili malumat vardır: 2 zilhicce 992 (1584). Bahtı açık ve padişah tahtına layık Sultan Mehmet Han hazretlerinin sünnet düğünü bitip o sonu gelmez toplantılar artık arkada kalınca, şehzadeyi sancağına uğurlama hazırlıklarına başlanması için padişah buyruğu çıktı. Bunun üzerine önce lala, nişancı, defterdar, özengi ağaları, sipahiler, sağ ve sol bölük silahtarları, sekbanlar, solaklar, peykler, saray ahırı görevlileri, mutfak ve kiler hizmetçileri, iki bine yakın çoğu dergah-ı ali kullarından ve kul cariyelerinden ve kul oğullarından ve ileri gelenlerin kullarından yazılıp deftere kaydolundu. Aynı günde şehzade hazretleri, sabah rüzgarı gibi uçan, eğeri altın işlemeli, süslü püslü bir at üzerinde saraydan çıktılar. Yeniçerilerden başka adeti zafer kazanmak olan padişahın bütün kulları sarayın kapısında toplanmış bulunuyorlardı. Her biri yollu yolunca, önünce ardınca iskeleye doğru gittiler. Önce sadrazam Siyavuş Paşa, arkasından vezirlerin her biri, padişahın ananevi kurallarına uyarak şehzadeye yaklaşıp adalete ve askere ilişkin sözlerle bağlılıklarını perçinlediler. İskelede bir kadırgaya kendileri, bir başkasına da büyük vezirler bindiler ve şehzade hazretleri otağına ininceye kadar beraberinde gittiler. Ondan sonra veda için mübarek eteğini öptüler. Yalnız Kapıcıbaşı Kurt Ağa, şehzadenin hizmetiyle görevlendirilmiş olanlar ile birlikte, sancağına (Manisa) varıncaya kadar ondan ayrılmadı. Görevini tamamladıktan sonra, o da veda edip İstanbul’a döndü. Şehzadeyi Eminönü iskelesinde Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa karşılamış ve Baştarde denilen kaptan paşa kadırgasına binilmiş ve bu esnada toplar atılmıştır. Osmanlı şehzadelerinin sancaklarının rengi yeşildir ve hükümet ettiklerine dair alamet olarak tabl-ü alem (davul ve bayrak) almaktadırlar. Bunlarla birlikte şehzadelerin muayyen hasları da vardır.   Hammer Tarihinde Venedik elçisinin raporlarına dayanarak verilen bilgide 1503 yılında II. Bayezid’in şehzadelerinden her birinin senelik 1.200.000 akçelik hasları vardır ki bu miktar vezir-i azamın hassı kadardır. Şehzadeler, isimleriyle tuğra çekerler, hüküm yazarlar ve bu suretle kendi idarelerindeki bölgelerde bir hükümdar gibi hüküm sürerlerdi. Has ve zeamet dağıtabilir ve berat verebilirlerdi.  Sadece kendi adlarına para bastıramaz ve hutbe okutamazlardı. Yaptıkları tüm icraatları merkeze bildirmek ve oradaki asıl defterlere kaydettirmek zorundaydılar. Sancak Beyi olan şehzadelerin erkek çocuklarından bir tanesini padişah olan büyük babalarının yanına göndermeleri usuldendi. Bunun uygulanma sebebinin, şehzadenin babası aleyhine bir faaliyette bulunmasını engellemek olması muhtemeldir. Pek tabii ki şehzadenin yanında, yaptıklarını saraya bildiren kimseler bulunduğu gibi şehzadenin de sarayda olan bitenleri haber aldığı casusları vardı. Daha önceki kısımda belirttiğimiz üzere yanlarında lalaları başta olmak üzere pek çok hükümet görevlisi bulunan şehzadelerin irfan ve kabiliyetlerine göre yine yanlarında alim, şair, edip, musikişinas şahsiyetler de bulunurdu. Örnek vermek gerekirse Yavuz Sultan Selim, Trabzon’da şehzade iken kendisine lala olarak gönderilen şahısları ümeradan ve marifet erbabından olmadıkça kabul etmeyip ülfet eylemez ve bir bahane ile geri gönderirdi. Şehzadelerin eğitimlerine verilen önem ve yanlarında bulunan alimlerin etkisi ile şehzade sancakları önemli ilim merkezleri haline gelmiştir. Bununla birlikte şehzadelerin içerisinde bizzat alim olanlar bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim hem alim hem şairdir. Manisa’da şehzadelik yapmış Fatih Sultan Mehmed’ten başka Kanuni ve III. Murad da şairdir. Kanuni’nin Muhibbi mahlasıyla yazdığı şiirler meşhurdur. Manisa’da sancak beyliği yapmış olan şehzadelerin içerisinde en alim olanı II. Bayezid’in oğlu Korkut’tur. Dedesi Fatih tarafından tahsiline çok önem verilmiş olan Korkut, büyük bir alim ve mütefekkir, çok kudretli bir şair ve önemli bir musiki üstadıdır. Mısır ve Suriye alimlerinin de alimliğini kabul ettiği şehzade Korkut, yolculuklarında develer üzerinde kütüphanesini de taşıtmasıyla mehşurdur. Şehzade Süleyman’ın (Kanuni) Manisa’da uyguladığı kanunlar: Manisa’da sancak beyliği yapan Şehzade Süleyman’ın Manisa’yı nasıl yönettiğine dair şer’iye defterlerinde birtakım bilgiler vardır. Babası Yavuz Sultan Selim tarafından gönderilen ve ceza hükümleri içeren bir siyasetname mevcuttur ki bu siyasetname o dönemde Manisa’da yaşanan suçlara da ışık tutmaktadır. Buna göre: Kız ve oğlan kaçıran kimsenin ve hiyaneti ile bir ecnebinin evine giren kimsenin ve kadın ve kız kaçırmaya bile varan kimselerin içmiği kesile. Kız ve avret kaçırıp gücile nikah ettirene cebr ile boşadub ve nikah edenin sakalın kesüb muhkem döveler. Ve kadınla dutılanın şer’an siyaseti ne ise icra edeler. Ve adam öldüren kimseyi öldürdüğü kimsenin yerine öldüreler. Ve esir çalan ve esir ayardanı ve dükkan açanı ve birkaç kerre hırsuzlığı zahir olmuş kimseyi asalar. Ve pezevenklik edenin alnında dağ edeler. Ve bir bölük halk içinde adam ölse tehdit edüp hırsızı bulduralar. Bulmazlarsa ol halkı dutup hapsedeler, dahi Dergah-ı Mualla’ya (saraya) bildireler. Padişah fermanı anların babında ne vechile sadır olur ise onun ile amel edeler. Köy veya mahalle içinde adam ölse veya kervan basılub hasaret olsa veyahut bir köy arasında hırsızlık ve haramilik olsa elbette hırsızu bulduralar, çıkaralar. Ve bir kimsenin elinde veya evinde çalıntı nesne bulunsa, satun aldı ise satanı bulduralar. Bulmazlarsa, müttehem ise işkence edeler. Bulunca getürüb kadıya teslim ede veyahud yabanda bulduğunu ispat ede. Ama işkencede ihtiyat edeler ki, suç sabit olmadan evvel telef-i nefs olmaya. Ve eğer işkencede ölürse davası sorulmaya. Ve kervansaraycılar emin ve mutemed kimseler olub her sabah kervansaray halkına icazet vermeden, kervansarayda konan halktan sorup kimsenin rızkı ve esbabı çalıntı ve yağma olmaduğın malum ve tahkik etdükten sonra kapusın açup halkı salıvere. Eğer kervansaraycı bu manayı etdükten sonra halka destur vermiş olub sonra kervansaray halkından bazı rızkım ve esbabım uğurlandı derse, dinlenilmeye. Ve eğer kervansaraycı ol manayı etmeden halka düstur vermiş olub ol gece kervansarayda konan halkın eşyası çalınmış olursa ki, çalındığı muhakkak ola, kervansaraycıdan çünki gaddarlık oldı, kervansaraycıya ol çalınan nesnenin kıymeti tazmin oluna… Yan kesenin ve adam bıçaklayanın, eğer bıçaklamak adeti ise elin keseler ve eğer adeti değil ise kollarına bıçak sancub gezdireler. Ve eğer bir kişi atasın veya anasın ve sair akrabasından birin öldürse, emr-i şer nice ise öyle ola. Şehirlerde ve köylerde olan evlerde ateş korlar, ufak tefek ve esbab yanar, şer’ ile sabit olmayub bir kimseyi suçlu görseler, tehdid ile hırsuzı bulduralar. Eğer kasd ile etmiş olursa asalar. Ve yeni giyenleri yasak edüb ilden süreler. Ve hırsuz sipahi taifesinden olub siyasete müstehak olsa, habs edüb Dergah-ı Mualla’ya arz edeler. Ve eğer örfle bir kimsenin hırsuzlığı zahir olursa, kadı olan kimse ehl-i örfe hüccet verüb ehl-i örf ol hüccet mucebince asılmağa müstahak olanı asa ve kat-ı uzva müstahak olanı kat-ı uzv ede. Kadı bu babda mani olmaya ve siyaseti tehir etdirmeyüb günah olan yerde etdüre. Ve hırsuz taifesi işkencede ikrar etse ve deliller dahi dalalet eylese, ol ikrar muteber ola. Ve eğer bir hırsuz dutılup dahi hırsuzluğı malum olub ol dahi bir kimse içün şerikimdir dese, ol kimse eğer levend ve müttehem kimse ise, işkence edeler. Eğer müttehem kimse değil ise, sadece hırsuzun sözü ile işkence etmeyeler ki, bu kaide bu vechile olmak Padişah-ı alem-penah Hazretleri’nin emr-i şerifleriyle olmuşdur. Ve yaya ve müsellem ve yörük ve doğancı ve vakıf ve mülk olsun, hırsuz kaçub anların içine girse, hırsuzı anlara bulduralar, alalar. Anlar hırsuzı vermezlerse garametin çekeler ve hırsuzın alduğın anlara ödeteler. Ve eğer hırsuz bunlarun birisinden olursa, siyaseti diğerleri gibi ola, şöyle bileler. Bu belgeden anlaşılan şudur ki, Manisa çevresinde asayişin iyice bozulması üzerine Şehzade Süleyman, babasından sancağında uygulamak üzere bu siyasetnameyi istemiştir. Bu belge bizlere aynı zamanda Osmanlı yöneticilerinin bulundukları bölgeleri keyfi bir şekilde yönetmediklerini de göstermektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kanunlar ilerleyen dönemde Kanuni Sultan Süleyman’ın kanunnamelerine de aynen girmiştir. Manisa’daki Saray-ı Amire:  Manisa, Saruhanoğulları’nın merkezi olması ve 1444-1595 yılları arasında Osmanlı şehzade sancağı olması sebebiyle, her bakımdan araştırmaya değer gayet değerli eserlere sahip bir şehirdir. Tarihi eser bakımından ülkenin pek çok şehrinden fazla değer taşımasına rağmen maalesef  bu eserlerin önemli bir kısmı çeşitli sebeplerle (iklim, bakımsızlık, yunan işgali..vs) tahrip olmuştur ve bu eserler hakkında İbni Batuta, Katip Çelebi, Evliya Çelebi gibi bazı seyyahların verdikleri malumattan başka elimizde tafsilatlı bilgi bulunmamaktadır. Saray-ı Amire de işte bu yapılardan birisidir. Saray-ı Amire, 1445 senesinde II. Murad tarafından yaptırılmıştır. O dönemde şehir günümüzdeki kadar geniş bir sahayı işgal etmediği için sarayın bulunduğu mevki muhtemelen boş arsaydı. II. Murad’ın yaptırdığı saray  yaklaşık 51.500 metrekarelik bir alanı kaplıyordu. Bu alan günümüzde Manisa şehrinin en mevki bölgesidir. 1671-1672 yılları arasında Manisa’ya gelmiş ve sarayı görmüş olan Evliya Çelebi, seyahatnamesinde saray ve bahçesinden bahsetmiştir: “Şehrin aşağı şimal canibinde sahray-ı lalezarda vaki olmuştur. Canibi erbaası kal’a gibi tuğladan mebni çar köşe bir binay-ı metindir. Ve canibi garba nazır bir tahta kapusu vardır. Dairenmadar cürmü 3300 adımdır. Ve asitane tarafından bostancıbaşı ve 200 sarı külahlı bostancıları vardır. Daima bu bağ-ı iremi tımar idüb anda olan selef müluklerinin halice ve havayice ve altun ve gümüş makulesi envai ve simzer luleleri ve fiskiyelerin göz edüb bu bağ-ı irem’zatı tamir ve termimle mukayyed olurlar. Ve mahsulatı badelmasarif asitanede terekeci başıya irsal ederler. Senevi 700 akçe mahsulunden hasıl olur…(bahçenin güzelliğinden bahseder) Vebu bağa muttasıl yol aşırı bir namazgah-ı müslimin verdır. Sahra misal bir musattah vadidir. Canib-i erbaası alçak kargir duvarlı yerdir. İçine 5.000 adem girse gene bir canibi tehi olur. İçinde havuzları ve fevvareleri pertab idüb ceryan ider. Başka hüddamları vardır. Ve çimenzarın hıfz-u hiraset ederler.”  Manisa, iklim olarak yaz mevsimlerinde sıcak ve ağır bir havaya sahiptir. Bu sebeple eski dönemlerde halk, yaz mevsimlerini Spil Dağında ve Bozdağlarda yaylalarda geçirirdi. Manisa’nın güneyinde yükselen Spil dağının üzerinde iki yayla mevcuttur. Bunlardan birisi Sultan yaylası, diğeri de Kiraz yaylasıdır. Eski bir rivayete göre Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın burada bir köşk yaptırdığından bahsedilir. Bununla birlikte Manisa’da valilik yapmış şehzadelerin yazları burada kalmalarından dolayı bu yaylaya Sultan yaylası adı verilmiştir. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Sultan yaylasından da bahsetmiş ve burada kim tarafından yaptırıldığı bilinmese de bir sarayın varlığından bahsetmiştir: “Şehzade yaylasını aşub anda haymamız bir ab-ı hayat kenarında kurub meksedüb yayla çobanlarından bir semiz kuzu alub bi-pak bi-perva kebab idüb zevk-ü safa etdik. Amma garip ve acib bir yayladır. Hala selatini seleflerin sarayları ve kasr-ı alileri esasları zahirdir. Zira mülk-ü selef şehzadeleri Manisa’da haki mülvakt iken bu yaylayı teferrücgah edinüb beş altı ay sakin olurlarmış…”   1595 yılı, Manisa tarihi için bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Manisa, Osmanlı ve dünya siyasetindeki önemini yitirmiş ve kayıp sadece siyasi olmamış, kültürel alanda da kendini göstermiştir. Bu tarihe kadar çok önemli kararların alındığı Manisa sarayı da önemini yitirmiştir. 17. yy. boyunca sarayın ve bahçelerinin bakımıyla meşgul olacak 200 sarı külahlı bostancı görevlendirilmiş ancak zamanın yıpratıcı etkisi, bakıcılarının çabasından güçlü olmuştur. 1638 senesinde şeriye sicillerinde (mahkeme kayıtları) sarayın kurşunlarının ve pencerelerinin harap olduğu, 1652 tarihli bir kayıtta da duvarlarının yıkıldığı anlaşılmakta, aynı yıl İstanbul’dan sarayın bakımı için halktan para toplanmasına ve mümkün mertebe tamir edilmesine dair bir emir geldiği görülmektedir. 1676 senesinden itibaren sarayı korumakla görevli bostancıların görevlerine son verilmiş ve bu görev halka verilmiş ancak ilerleyen dönemlerde sarayın bahçesindeki ve içindekiler çalınmış, esnafın pisliklerini döktükleri bir çöplük halini almıştır. 1803 tarihinden itibaren de saray arsası satılmaya başlanmıştır. Buna rağmen saraya ait bazı çeşme, havuz ve yapılar bu tarihten sonra da devamlı tamir görmüştür. Fatih Sultan Mehmed kütüphanesi ismiyle geçen ve günümüzde Kızılay binası olan yapı, 1899 da tamirattan geçirilmiş ve II. Abdülhamid’in emriyle buraya bir saat yerleştirilmiştir. Ancak Yunan işgali sırasında bu binanın da ahşap kısımları yakılmış, ilerleyen dönemde gördüğü tamirat ve değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Yıldırım Boyacı  Kaynak: Bilimdili Şehzade Sancağı Manisa; http://bilimdili.com/dusunce/sehzade-sancagi-manisa/

http://www.ulkemiz.com/sehzade-sancagi-manisa

Dünyaca Ünlü Masal Kitapları

Dünyaca Ünlü Masal Kitapları

Dinleyicileri inandırma gayesi olmayan, kalıplaşmış ifadelerle masal anası veya masal ninesi denilen kadınlar tarafından anlatılan hayal ürünü anlatılara masal denir.

http://www.ulkemiz.com/dunyaca-unlu-masal-kitaplari

Tabancanın İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Tabancanın İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Tabancalar, tek elle kullanılabilen hafif bir ateşli silahtır. Yakın muharebe silahı olarak da tanımlanır.

http://www.ulkemiz.com/tabancanin-icadi-ve-tarihsel-gelisimi

Dinamiti Kim Buldu? Dinamitin Kısaca İcadı

Dinamiti Kim Buldu? Dinamitin Kısaca İcadı

Dünyada yaşamı kolaylaştırmak için bir çok icat bilim insanları tarafından keşfedilerek insanların hizmetine sunulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/dinamiti-kim-buldu-dinamitin-kisaca-icadi

Kandil Nedir? Kandil Geceleri Niçin Kutlanır?

Kandil Nedir? Kandil Geceleri Niçin Kutlanır?

Kandil; eski zamanlarda aydınlatma amaçlı kullanılmış, yanan kısmı oldukça dar, içerisinde sıvı yağ ve fitil olan, genellikle görüntüsü itibariyle bir nevi çaydanlığı andıran yayvanca bir aydınlatma aracıdır. Kullanım olarak oldukça eski zamanlara dayanır. Hatta antik çağlardan kalma eserler arasında değişik kandillere rastlanmıştır.

http://www.ulkemiz.com/kandil-nedir-kandil-geceleri-nicin-kutlanir

Nafile Namazlar Hangileridir ve Nasıl Kılınır?

Nafile Namazlar Hangileridir ve Nasıl Kılınır?

Beş vakit farz ve sünnet olan namazların yanı sıra kılınan bazı namazlar vardır ki; bu namazlara nafile namaz yani tatavvu namazı denir. Bunlar müstahab ve mendub namazlardır. Bu namazlar Yüce Allah’a manevi yönden yakınlığa sebep olurlar ve her nafile namazın kendine özgü sevapları vardır.

http://www.ulkemiz.com/nafile-namazlar-hangileridir-ve-nasil-kilinir

Edward Jenner Kimdir? Çiçek Aşısını Nasıl Buldu? Hakkında Bilgi

Edward Jenner Kimdir? Çiçek Aşısını Nasıl Buldu? Hakkında Bilgi

İngiliz doktor Edward Jenner’in (1749-1823) kariyeri, heyecan açısından Franklin’inkiyle asla boy ölçüşemez.

http://www.ulkemiz.com/edward-jenner-kimdir-cicek-asisini-nasil-buldu-hakkinda-bilgi

İyi Parti Kurucu Üyeleri Kimlerdir.

İyi Parti Kurucu Üyeleri Kimlerdir.

1 ABDUL AHAT ANDİCAN 2 ABDULLAH ALAGÖZ 3 ABDULLAH ALAY 4 ABDULLAH İLKER SUNGUR 5 ABDÜLKADİR AKCAN (e. Bayındırlık ve İskan Bakanı) 6 ABDÜLKADİR YUVALI 7 ADİL ERKOÇ 8 ADNAN ŞEFİK ÇİRKİN (e. MHP Hatay Milletvekili) 9 AHMET AZMİ YETİM 10 AHMET CAN BUĞDAY 11 AHMET ÇELİK 12 AHMET ERSAGUN YÜCEL (Üst düzey yönetici) 13 AHMET KAMİL EROZAN (e. Büyükelçi) 14 ALİ SAĞIR 15 ALİ AYDIN 16 ALİ COŞKUN 17 ALİ DİNÇER ÇOLAK (e. MHP Fatih İlçe Bşk.) 18 ALİ LAPANTA 19 ALİ RIZA ERCAN 20 ALİ TÜRKŞEN (e. Kur. Albay, SAT Komandosu) 21 AYDIN ADNAN SEZGİN 22 AYDIN TÜMEN (eski Devlet Bakanı ve DSP Milletvekili) 23 AYFER YILMAZ 24 AYHAN BÖLÜKBAŞI 25 AYHAN ÇEVİK (e. MHP Van Milletvekili) 26 AYHAN EREL (e. MHP Kayyum Heyeti üyesi) 27 AYŞE MELDA TOPYAY 28 AYŞE SİBEL YANIKÖMEROĞLU 29 AYŞE SUCU (Sözcü gazetesi yazarı) 30 AYŞEGÜL DOĞRUCAN (Akdeniz Üni. Öğretim görevlisi) 31 AYŞİN ALTUNİÇ GÜVEN 32 AYTUN ÇIRAY (Bağımsız İzmir Milletvekili) 33 BAHA CANKUT SARITAŞ 34 BANU AYDIN 35 BAŞAK KARATAŞ 36 BEDRİ YAŞAR 37 BEHİÇ ÇELİK (e. MHP Mersin Mv.) 38 BERAT YILMAZEL 39 BERİL GÜMÜŞ 40 BERNA BİÇER 41 BERNA SUKAS 42 BETÜL BAYRAKTAR ORHAN 43 BİLAL KARACA 44 BİNNUR KARADAĞLI 45 BİRCAN AKYILDIZ 46 BİROL BÜYÜKÖZTÜRK 47 BURAK AKBURAK 48 BURCU AKÇARU 49 BURHAN SUAT ÇAĞLAYAN (Eski Kültür Bakanı ve DSP’li Milletvekili) 50 CELAL DAĞGEZ 51 CELALEDDİN AYKOL 52 CEVAT SARAÇ 53 CEZMİ POLAT (e. MHP Erzurum Mv.) 54 COŞKUN YILDIRIM 55 CUMALİ DURMUŞ 56 ÇİĞDEM ÖZER (Aşık Veysel’in torunu) 57 DERYA ŞAHİN ŞENER 58 DURMUŞ YILMAZ (e. TCMB Başkanı, e. MHP Uşak Mv.) 59 DURSUN CENGİZ ATAK 60 ELMAS GIRAĞOS 61 EMİNE ERDOĞAN 62 EMİNE KÜÇÜKALİ GURKOK 63 ENES KAPLAN 64 ERDOĞAN BOZDEMİR (Eğitimci) 65 ERHAN ÖZKAN 66 ERSÖNMEZ YARBAY 67 ETHEM BAYKAL 68 FARUK KÖYLÜOĞLU 69 FATİH DEMİRKOL 70 FATİH ERYILMAZ (15 Temmuz gazisi eski Emniyet Müdürü) 71 FATİH MEHMET ŞEKER 72 FATMA KAMİLOĞLU 73 FERİDUN BAHŞİ 74 FUAT YILDIRIM 75 GÖKHAN BEKER 76 GÖKSEL TAŞÇI (e. MHP Nevşehir İl Bşk.) 77 GÜNAY KODAZ 78 HAKAN GÖREN 79 HANA AKYÜZ 80 HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (e. MHP Osmaniye Mv.) 81 HASAN SİNCAR 82 HASAN TOKTAŞ 83 HAVVA BAŞ 84 HAYATİ ARKAZ 85 HAYRETTİN BARUT 86 HAYRETTİN NUHOĞLU 87 HAYRİYE NURCAN YAZICI 88 HEDİYE AKDERE 89 HÜSEYİN ÖZLÜK (Terörle mücadelede iki gözünü kaybeden Gazi) 90 İBRAHİM ÖZYER 91 İBRAHİM CEVHER CEVHERİ (Emekli Büyükelçi ve eski Milletvekili) 92 İBRAHİM HALİL ORAL 93 İLAY AKSOY 94 İSMAİL ETHEM TOKDEMİR 95 İSMAİL OK (Bağımsız Balıkesir Mv.) 96 İSMET KOÇAK 97 KADRİYE ÜNLER 98 KAZIM ATAOĞLU (eski AK Parti Bingöl milletvekili) 99 KEVSER SELDA TANDOĞAN DEMİREL 100 KORAY AYDIN (e. MHP Trabzon Mv.) 101 LÜTFÜ TÜRKKAN (e. MHP Kocaeli Mv.) 102 MAHMUT BOZKURT 103 MAHMUT TEKİN 104 MEHMET ASLAN 105 MEHMET ARSLAN 106 MEHMET METANET ÇULHAOĞLU 107 MEHMET OKAN OĞUZ 108 MEHMET TOLGA AKALIN 109 MEHMET UFUK ÜLKÜMEN 110 MELTEM ERZEN 111 MERAL AKŞENER (Kurucu Genel Başkan) 112 MERAL ALEMDAR 113 MERRİN HASİPOĞLU 114 MERVE HAFIZOĞLU 115 MESUT ÖZARSLAN 116 MESUT YILMAZ 117 METİN TAŞDEMİR 118 METİN ERGUN 119 MİNE BAŞ 120 MUALLA YÜCEL 121 MUKADDER BAŞEĞMEZ 122 MUSA ERTUGAN 123 MUSAVVAT DERVİŞOĞLU (e. MHP Gn. Bşk. adayı ve e. Ülkü Ocakları Gn. Bşk.) 124 MUSTAFA CİHAN PAÇACI (e. MHP Ankara Mv.) 125 MUSTAFA ÇAKIROĞLU 126 MUSTAFA ERDEM (e. MHP Ankara Mv.) 127 MUSTAFA GÜL 128 MUSTAFA HAKAN ÜNSER (e. Ülkü OCakları Gn. Bşk.) 129 MUSTAFA VEYSEL GÜLDOĞAN 130 NACİ CİNİSLİ 131 NAFİZ ÖZGÜR RIFAİOĞLU 132 NAZİF AKTÜRK 133 NAZLI ASPAY ŞENER 134 NAZLI ELİF GÖKDEMİR 135 NESİBE RUHAT MENGİ 136 NEŞE TOKER 137 NEVZAT BOR 138 NİHAL AĞCA 139 NİHAT KULA 140 NURİ OKUTAN 141 OĞUZ SARUL 142 OĞUZHAN TÜRK 143 OKTAY ERKAÇAN 144 OLTAÇ ÜNSAL 145 ONUR AYDIN 146 ORHAN ERZURUM 147 ORHAN ŞEN 148 OSMAN ERTÜRK ÖZEL 149 ÖMER İBRAHİM SAYIN 150 ÖMER KARAKAŞ (e. MHP Gn. Bşk. Özel Kalemi) 151 ÖZCAN PEHİVANOĞLU (e. MHP MYK üyesi) 152 ÖZCAN YENİÇERİ (e. MHP Ankara Mv.) 153 RAMAZAN KILIÇ 154 RECAİ MERCİMEK 155 RECEP SANAL 156 RIDVAN UZ 157 RUHİTTİN SÖNMEZ 158 SELDA BOSTANCI 159 SELİM TANKUT 160 SERMİN ÖZENSOY 161 SERVET HALİ 162 SEVİN ÇAĞLAYAN 163 SEVİNÇ GÜMÜŞ 164 SEVİNÇ NAZİRE URAZ 165 SEYİT YÜCEL 166 SIRRI AKSU 167 SITKI POLAT 168 SİNEM ULUDAMAR 169 SULTAN NESLİHAN SEVEN 170 SÜLEYMAN NEVZAT KORKMAZ 171 SÜLEYMAN SARIBAŞ 172 ŞAHİN ARSLANTAŞ 173 ŞENOL BAL 174 ŞEREF TAMTÜRK 175 ŞULE ÜNLÜ DOĞAN 176 ŞÜKRÜ KULEYİN 177 TAHA ORHUN ERTÜRKMEN (Genç mühendis, 23 yaşında) 178 TAMER KAYAALP 179 TUGAY ULUÇEVİK (e. Büyükelçi) 180 TUĞRUL ARIK 181 UĞUR POYRAZ 182 UĞUR TARHAN 183 UMUT BARIŞ ERDOĞAN 184 UMUTCAN GÜNERKAYA 185 ÜMİT BEYAZ 186 ÜMİT DİKBAYIR 187 ÜMİT ÖZDAĞ (Bağımsız Gaziantep Mv.) 188 VEDAT BAYRAM 189 VEDAT TAYLAN YILDIZ 190 VEDAT YENERER (Gazeteci) 191 YASİN ÖZTÜRK 192 YAŞAR AKKUŞ 193 YILDIRIM GÖRGEN 194 YILDIRIM ULUPINAR 195 YUSUF HALAÇOĞLU 196 YÜCEL COŞKUN 197 YÜKSEL YILMAZ 198 ZEKAİ KAYA 199 ZEKİ HAKAN SIDALI 200 ZUHAL ÇİFTKAYA

http://www.ulkemiz.com/iyi-parti-kurucu-uyeleri-kimlerdir-

<b class=red>Berat</b> Albayrak Kimdir?

Berat Albayrak Kimdir?

Berat Albayrak 1978 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babasının adı Sadık'tır. Berat Albayrak aslen Trabzon'un Dernekpazarı ilçesinin Yenice köyündendir.

http://www.ulkemiz.com/berat-albayrak-kimdir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0