Arama Sonuçları..

Toplam 554 kayıt bulundu.
Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922)

Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922)

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi'dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid'in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü. Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı. Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi. Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin'den daha büyük olan Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin'in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi. Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin veliahtı olarak Almanya'ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulunudu. Sultan Mehmed Reşad'ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.

http://www.ulkemiz.com/mehmed-vahdeddin

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Beslenme insanların en temel gereksinimidir. Bu gereksinimin karşılanması ile hayati fonksiyonları yerine getirebilmek mümkün olur.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-hangi-gidalarda-bulunur

Rett sendromu

Rett sendromu

Rett sendromu, yaygın gelişimsel bozukluklardan birisi olarak sınıflandırılan beyinsel gelişim bozukluğudur. Ancak bunun yanlış bir sınıflandırma olduğunu ve benzer şekilde otistik belirtiler gösteren frajil X sendromu, tüberoz skleroz ya da Down sendromunun yaygın gelişimsel bozukluklar olarak sınıflandırılabileceğini önesüren görüşler bulunmaktadır. Bu sendromun belirtileri kolaylıkla otizm ve Angelman sendromunun belirtileriyle karışır. Klinik belirtiler arasında baş büyüme hızının azalması ve bazen mikrosefali, küçük el ve ayaklar bulunur. Stereotipik ve yineleyici el hareketleri de gözlenir. Bilişsel bozukluk ve gerileme döneminde de sosyalleşme sorunları da belirtiler arasında görülür. Okula girdikleri dönemde sosyalleşme genellikle düzelir. Rett sendromu olan kız çocuklar gastrointestinal bozukluklara yakalanmaya yatkındır ve %80’i nöbet geçirir.  Hemen hemen hiç sözel becerileri yoktur ve kadınların %50’si yürüyemez. Skolyoz, büyüme eksikliği ve kabızlık çok yaygındır ve sorunlu olabilir. Rett sendromu X kromozumunda yer alan MECP2 (metil-CpG bağlayıcı protein 2) geninin ara sıra görülen mutasyonu nedeniyle oluşur. Hemen hemen her zaman kız çocuklarda görülür, bozukluk olan erkek fetüsler nadiren doğar. Doğduktan sonra altı ile on sekiz aylığa kadar gelişim genellikle normaldir, dil ve motor beceri gelişmesi geriler, amaçlı el kullanımı kaybolur ve bazen mikroensefaliye kadar giden baş büyüme hızında azalma görülür. El stereotipileri tipiktir ve hiperpne, nefes tutma ya da iç çekme gibi soluma düzensizlikleri çoğunda görülür. Başlangıçtan itibaren otistik benzeri davranışlar görülebilir. Rett sendromu genellikle çocuktaki bir mutasyon nedeniyle oluşur. İnfantil spazmlar ve erken epilepsi başlangıcı gibi özellikler taşıyan Rett sendromunun atipik bir türü, sikline ba¤l› kinaz benzeri protein 5 (CDKL5) geninde bir mutasyon sonucu oluşur. Rett sendromu, her 12.500 kız çocuğundan birinde on iki yaşına gelene kadar görülür.Rett sendromu olan bireylerin hemen hemen çoğu dişidir çünkü hastalığa neden olan gen X kromozumu üzerinde yer alır. X kromozunda MECP2 mutasyonu ile doğan bir kadının diğer X kromozumunda aynı genin normal bir kopyası bulunur. Hâlbuki X kromozumunda mutasyon olan bir erkeğin başka bir X kromozomu değil ama Y kromozumu olduğu için normal bir geni yoktur. Bu nedenle normal proteinler sağlayabilen bir geni olmaması ve MECP2 geni mutasyonu nedeniyle oluşan anormal proteinler nedeniyle XY karyotip erkek fetus hastalığı atlatıp gelişimini tamamlayıp doğamaz. Dişilerin ise en azından doğmalarına kadar yeterli protein sağlayan normal bir genleri vardır. Araştırmalar, Rett sendromu olan erkeklerin hemen hemen hepsinin XXY karyotipine sahip olduğunu yani Klinefelter sendromu da olduklarını göstermektedir.  Dolayısyla Rett sendromundan etkilenen embriyonun yaşayabilmesi için, erkek ya da dişi, MECP2 gen mutasyonundan etkilenmemiş bir X kromozumuna ihtiyacı vardır.Ancak MECP2 mutasyonu olan 46,XY karyotipinde bazı erkeklere de rastlanmıştır. Bunlar doğduktan sonra yenidoğan ensefalopatisinden etkilenmiş ve iki yaşından önce ölmüştür.  Rett sendromunun erkeklerde olan insidansı bilinmemektedir. Bunun nedeni kısmen MSCP2 mutasyonu ile bağlantılı Rett sendromu olan erkek fetuslerin düşük hayatta kalma oranı ve kısmen de MECP2 mutasyonlarının ve Rett sendromunun belirtileri arasındaki farklardır.Rett sendromu olan bebekler, görece normal görünüşleri ve bazı gelişimsel ilerlemeleri nedeniyle altı ile on sekiz aylığa kadar genellikle farkedilemeyebilirler. Ancak yakından bir inceleme, beyin sapı tarafından düzenlendiği düşünülen, normal anlık uzuv ve vücut hareketlerinde bozuklukları ortaya çıkarabilir. Kısa süren gelişimsel ilerleme döneminin ardından duraklama ve önceden edinilmiş becerilerde gerileme görülür. Gerileme döneminde otizme benzer durumlar görülür. Dolayısıyla Rett sendromu yerine yanlışlıkla otizm tanısı konabilir.Rett sendromunun otizme benzer belirtileri şunlardır:çığlık nöbetleripanik atakdurmadan ağlamagöz temasından kaçınmasosyal/duygusal karşılıklığın yokluğugenel ilgi noksanlığısosyal etkileşimi düzenleyen sözel olmayan davranışlarda hatalı kullanımkonuşma kaybıdenge ve koordinasyon sorunları, bazen yürüme becerisini yitirmeSerebral palside de görülen Rett sendromu belirtileri:olası kısa boy ve/veya yürüme zorluğu ya da yutma zorluğu nedeniyle oluşan kötü beslenme kaynaklı sıradışı vücut orantısızlığıhipotoniyürüme becerisi gecikmesi ya da noksanlığıadımlama/hareket etme zorluğuataksibazılarında mikrosefali olmak üzere anormal küçük baş ve baş büyümesinde zayıflıkspastik türlerinden bazılarıkore –el ya da yüz kaslarının kasılmasıdistonibruksizm – dişleri gıcırdatmaBazı belirtiler, özellikle seçim yapma gibi bilişsel ve etkileşim on yıllarca dengeli olabilir. Anti-sosyal davranış çok sosyal davranışlara dönüşebilir. Katılık ve distoni ortaya çıkınca motor işlevler yavaşlayabilir. Değişik şiddette nöbetler sorun çıkarabilir. Çoğunda skolyoz oluşur ve yaklaşık %10’unda düzeltici cerrahi müdahale gerekir. Yürümeye devam edenlerde skolyoz ilerlemesi daha azdır.Patojenik MECP2 mutasyonu olan erkek çocuklar, Klinefelter sendromunda olduğu gibi fazladan bir X kromozomları yoksa ya da somatik mozaiklikleri yoksa, genellikle ciddi ensefalopati nedeniyle iki yaşına kadar yaşayamazlar.Kadınlar 40 yaşın üstüne kadar yaşayabilirler. Rett sendromu üzerine yapılan laboratuar çalışmaları aşağıdaki anomalileri gösterebilir:iki yaşından itibaren EEG anomalileriatipik beyin glikolipidleriyüksek beta endorfin ve glutamat CSF düzeyleriP maddesi azalmasıCSF sinir büyüme faktörlerinin düşük düzeyleriÖlümlerin büyük bir oranı anidir ve çoğunun nedeni belirlenememiştir; bazı durumlarda aşağıdaki nedenlerden kaynaklanır:anlık beyin sapı işlev bozukluğukalbin durmasınöbetlerkardiyak kodüksiyon anomalilerimide delinmesiKaynak:^ Tsai, L.Y.. ""Is Rett Syndrome a Subtype of Pervasive Developmental Disorders"". Journal of Autism and Developmental Disorders. (İngilizce)2.^ Le Jian et al.. [[1] "Predictors of Seizure Onset in Rett Syndrome"]. (İngilizce)3.^ Schwartzman, J.S., et al. (2001). "Rett Syndrome in a Boy with 47,XXY Karyotype Confirmed by a Rare Mutation on the MECP2 Gene.". Neuropediatrics 32: 162-164. (İngilizce)4.^ Hardwick, S.A. et.al. (2007). "Delineation of large deletions of the MECP2 gene in Rett syndrome patients, including a familial case with a male proband.". European Journal of Human Genetics 15 (12): 1218-29.(İngilizce)5.^ [[3] ""New Study Reveals Rett Syndrome Can Strike Males""]. ScienceDaily. Erişim tarihi: 12 Ağustos 2006. (İngilizce)6.^ Moog, U., et al (2003). "Neurodevelopmental disorders in males related to the gene causing Rett syndrome in females (MECP2)". European Journal of Paediatric Neurology 07: 5-12.(İngilizce)7.^ [[5] ""Autism-like disorder 'reversible'""]. Erişim tarihi: 8 Şubat 2007.. 7 (İngilizce)

http://www.ulkemiz.com/rett-sendromu

Wolfram sendromu nedir

Wolfram sendromu nedir

Diabetik nöropati olmaksızın sağ gözünde optik atrofi olan Wolfram sendromlu hastanın sağ gözüWolfram sendromu ya da DIDMOAD, genetik geçişli nörodejeneratif nadir bir hastalık.Wolfram sendromu; juvenil başlangıçlı diabetes mellitus ve optik atrofi kombinasyonunda tanı alan bilinen bir hastalıktır. Diabetes insipidus (DI), diabetes mellitus (DM), optik atrofi (OA) ve nörosensoriyel işitme kaybı (Deafness = İngilizcede sağırlık) bu sendromda görülen hastalıklar olduğundan DIDMOAD olarak da anılmaktadır. İlk olarak Dr. Don J. Wolfram tarafından 1938 yılında tanımlanmıştır. Hastalığın patogenezi pek bilinmemekle birlikte genetik kökenli nörodejeneratif bir hastalık olduğu günümüzde anlaşılmıştır. Genetik geçişi hastaların çoğunda otozomal resesif olmakla beraber, mitokondriyal geçiş gösterilen hastalarda rapor edilmiştir.Genellikle, Tip I DM ve optik atrofi ilk 10 yıl içinde, sağırlık ve Dİ 10'lu yaşlar arasında ortaya çıkmakta; 20'li yaşlarında nefrolojik sorunlar, 30'lu yaşlarda ise multiple nörolojik anomaliler ortaya çıkmaktadır. Hastaların çoğunda tüm bu semptomlar hızla ilerlemektedir. Wolfram sendromu tanısı alan kişilerin %60'ı, 35 yaşından daha uzun yaşayamamakta ve genelde beyin sapının atrofisi sonucunda solunum yetmezliğinden ölmektedirler.Bu hastalıkta, özellikle hipotalamusun etkilenmesi nedeniyle DI gelişmekte, ayrıca genellikle bu hastalarda cinsiyet hormonlarının üretiminde sorun olması nedeniyle, hastalar ergenliğe geç girmektedir. Ayrıca bu hastalar genelde kısır olmaktadır. Ayrıca genetik taşıyıcı olarak adlandırabilceğimiz çok hafif seyreden kişilerde genellikle sadece geç başlangıçlı DM görülebilmekte, ve bu kişilerin çocukları bu sendrom açısından büyük risk altındadır. Bu nedenlerden ötürü Wolfram sendromlu çocuğu olan kişilerin, yeni çocuk düşünmeseler dahi, tüm aile bireylerinin genetik testten geçmesi önerilmektedir. Bununla beraber, DIDMOAD oldukça nadir görülen bir hastalık, olup Birleşik Krallık'ta prevelansı 1/770.000 canlı doğumdur.Kaynak:- Barrett TG, Bundey SE. Wolfram (DIDMOAD) syndrome. J Med Genet. 1997 Oct;34(10):838-41. PMID 9350817- Viswanathan V, Medempudi S, Kadiri M. Wolfram syndrome. J Assoc Physicians India. 2008 Mar;56:197. PMID 18697639?- d'Annunzio G, Minuto N, D'Amato E, de Toni T, Lombardo F, Pasquali L, Lorini R. Wolfram syndrome (diabetes insipidus, diabetes, optic atrophy, and deafness): clinical and genetic study. Diabetes Care. 2008 Sep;31(9):1743-5. Epub 2008 Jun 19. PMID 18566338?- Woolling KR. Wolfram syndrome: a tribute to Don J. Wolfram, M.D. [corrected] Indiana Med. 1989 Jul;82(7):548-9. Erratum in: Indiana Med 1989 Sep;82(9):705. PMID: 2666507

http://www.ulkemiz.com/wolfram-sendromu-nedir

Trysa Antik Şehri

Trysa Antik Şehri

Trysa, Kaş - Demre yolu üzerinde bulunan Davazlar Köyünün Gölbaşı mahallesi yakınındaki platonun doğusunda yer alır. Adına antik kaynaklardan hiç birinde rastlanmaz. Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek tırmanmaya devam ederken, Trysa'nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.     M.Ö. 2. yüzyılda oluşan Likya Birliği’nde Trysa üye kentlerden biri olarak görünmektedir. Kentin ilk iki harfinin yazıldığı TP kısaltması ile Likya Birlik dönemine ait sikkeleriyle tanınmaktadır. Arkeoloji literatüründe adından ve özellikle Heroonu’ndan XIX. yüzyılın sonundan beri söz edilen Trysa’da Phellos, Istlada, Sura gibi ufak bir beyin veya kralın oturduğu iyi korunan bir kale görünümündedir. Kuzeydoğu ve güney yönleri oldukça sarp bir kayalığın zirvesinde, bugünkü Gölbaşı köyünden 30 m. yükseklikte doğu-batı doğrultusunda ince uzun bir Akropol görüntüsündeki Trysa antik kenti kalıntıları 550m. uzunluğunda ve 150 m genişliğinde bir alanı kaplar. Bu alanın bazı bölümleri teraslanmıştır. Kuzey ve batı tarafı ayakta olan düzensiz taşlardan örülmüş, İ.Ö 5. yüzyıla tarihlenen bir surla çevrilidir. Sur dışında Trysa’da bugün kalıntı olarak Heroon’un duvarları, tapınağa ait ufak kalıntı ve çok sayıda lahit bulunmaktadır. Lahitlerin çoğu sadedir ya da büst veya hayvan başı şeklinde tepeliklere sahiptirler. Kentin niteliği saptanabilen tek yapısı, Akropol’ün güneybatı eteğinde yer alan ileri derece de tahrip olmuş tapınaktır. Mimari elemanlarından anlaşıldığına göre ön cephedeki ante duvarları arasında bulunan iki sütundan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Burada Zeus ve Helios’a rahip olarak hizmet etmiş bir vatandaşı onurlandıran yazıta ait parçalar bulunmuştur. Söz konusu yazıta göre tapınak bu tanrılardan birine veya ikisine birden aittir. Trysa’nın en büyük eseri kentin kuzey-doğu ucunda yer alan ve 18m²’lik kapalı bir alan içinde duran, M.Ö. 4.yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenen Heroon’dur. Dört yandan rektogonal bloklarla örülmüş bir duvarla çevrilidir. Dış yüzünde güney tarafta ise üzerinde iki yatay bant halinde mitolojik sahnelerin yer aldığı bir friz bulunmaktadır. Bu sahneler arasında, İlyada ve Odysseia’dan bölümler, Theseus’un marifetleri, Thebes’e karşı olan Yediler’den parçalar, Yunanlılar ve Amazonlar ile Kentauros ve Lapitlerin savaşları yanı sıra kimlikleri belirlenemeyen pek çok diğer figürde yer alır. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan bu lahtin 1m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde olan duvarlarının üzerindeki çift sıra friz ve ornamentlerle süslü arşitrav blokları Viyana’ya götürülmüş olup, bugün ise bu frizden yalnızca doğu köşeye yakın yerde bir ion kymationu bloğu bulunmaktadır. Ayrıca, Heroon’un dışında güneydoğu köşede duran Dereimis ve Aiskhylos lahti denen gotik alınlıklı, kapağın her iki yanında quadriga (dört atlı savaş arabası) kabartması ile üste konmuş şerite benzer parçasının her iki yanında cenaze şölenini gösteren kabartmalar bulunan lahit Avusturyalılar tarafından Heroon’un frizleri ile birlikte 1882/83 yılında Viyana’ya götürülmüştür ve Sanat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir. Trysa, anıtlarının bazılarının tüm Likya’nın en erken örnekleri olması nedeniyle önemli bir turizm merkezidir.

http://www.ulkemiz.com/trysa-antik-sehri

Ares  Savaş Tanrısı

Ares Savaş Tanrısı

Yunan mitolojisinde Ares, Savaş Tanrısı'dır. Zeus ve Hera'nın oğlu ve Oniki Olimposludan biridir. Roma'da Mars olarak da bilinir. Barış tanrıçası olan Athena'nın zıttıdır. Mitolojide Athena ile giriştiği mücadeleler ve sevgilisi Afrodit ile olan kaçamakları ile ünlüdür. Sparta kenti ve Trakya bölgesi tanrının başlıca kült merkezleridir. Gigantlar arasındaki karşıtı Damasen'dir.Yunan mitolojisindeki benzer isimli çok sayıdaki öykülerden biri Ares'in oğluna ilişkindir. Aphrodite ile yaşadığı gizli aşkın ortaya çıkmasıyla olan Olympos'taki rezaletin ardından Ares Trakya'da da boş durmaz ve barbar Trakyalılar'ı Amazonlar'a karşı kışkırtır. Çıkan savaştan zevk alarak önüne geleni öldürürken kendisi adına kafataslarından bir piramit inşa eden oğlu Kyknos'un ölüm haberi gelir. Kyknos, piramiti tamamlamak üzeredir. Zirvede tek bir kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünürken, Herkül'ün oradan geçtiğini görür. Çıkıp Herkül'e meydan okur ve Herkül onu öldürür. Bu haberi alır almaz savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafatasından tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herkül'ün üzerine saldırır.Ares, Athena ile sık sık mücadele etsede hep kaybeder.Yunan tanrıları içinde belki de en fazla utanç verici duruma düşen tanrıdır. Kimsenin sevmediği bu tanrı sık sık zor durumlara düşürülür. Bunların başında tunçtan bir küpe 13 ay boyunca hapsedilmesi gelmektedir. Günlerden bir gün Olimposlu tanrılar ziyafette iken müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Bir türlü Olimposlu tanrılar arasına kabul edilmeyen, Gaia'ın oğulları Otis ve Ephialtes tanrılara savaş açmışlar, gökyüzünü fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlamışlardır. Üstelik, cüretkar bu iki gigant sadece Olympos'a kabul edilmeye diğer tanrıları zorlamakla kalmayıp, en güzel tanrıçaları Athena ve Hera'yı da isterler. Hera ki Zeus'un karısıdır! Zeus çok sinirlenerek bu işi halletmesi için Ares'i görevlendirir. Athena'nın alayları arasında savaş arabasına binen Ares, hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, bir an tedbiri elden bırakır ve kalkanını indirir. Bu sırada devlerden birinin fırlattığı kaya Ares'i bayıltır. İki dev Ares'i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Ares'i diğer tanrılar hiç sevmeseler de iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tanrıların habercisi Hermes uzun aramalardan sonra 13 ay sonra ölmek üzereyken Ares'i bulur. Ares tekrar güneş ışığını gördüğünde Otis ve Ephialtes'in cezası çoktan verilmiştir. Ölüler diyarında yılanlar tarafından bir sütuna bağlanmışlardır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla iki devi rahat bırakmazlar, omuzlarına tüneyen baykuşlar ise devamlı öterek beyinlerini tırmalarlar.Ares'in Truva Savaşına karışması da Olympos'un tanrılarının hiç sevmediği bir sonuç doğurmuştur, özellikle de Hera'nın. Ares, Truvanın yanında savaşa katılıp Yunanları öldürmeye başladığında eski bir defter yeniden açılır. Truva kralının çapkın oğlu Paris, üç güzeller yarışmasında Hera'yı değil Afrodit'i güzel seçmiştir. Truva savaşının nedenlerinden biri de zaten budur. Hera, doğrudan savaşa müdahil olmadan önce Zeus'un iznini ister. Zeus, karısının karışmasına izin vermez ama aynı yarışmanın diğer mağduru Athena'nın karışmasına izin verir (Athena'da Ares'ten en az Hera kadar nefret etmektedir). Savaşçılığıyla ünlü kahraman Diomedes'e destek vererek Ares'in üzerine saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena'nın varlığını anlamadığı bir şekilde elinden mızrağı düştüğünde farkeder. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes Ares'i yaralamayı başarır ve Ares Truva savaş meydanından çekilmek zorunda kalır.Tanrılar tanrısı Zeus'un pek de sevmediği tanrı Ares bir destanda şöyle geçmiştir:Ares ile AphroditeBulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki;Böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek.Olympos'ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen !Hep hır gür kavga, savaş senin işin gücün, ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,Annen Hera'dan miras sana.Ben de ona zorla dinletirim sözümü,Onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse.Ama böyle acı çekmene de dayanamam, benim soyumdan gelmişsin bir kere, benden doğurdu anan seni,Yoksa bu yıkıcı bu karıştırıcı huyunla, bir başka tanrıdan doğmuş olsaydın sen,Çoktan Uranüsoğullarının yurdundan ta aşağılarda bulurdun kendini.Apollon ile Athena'nın Ares hakkında söyledikleri ise şöyledir:Ares, İnsanların baş belası Ares,Ey kaleler yıkan, elleri kanlı Ares...Yaklaş ona saldırgan Ares'ten çekinme,Delinin biridir, kötünün kötüsüdür o,Bir o yana döner bir bu yana...Antikçağın tragedya ozanı Ayshilos; bir tragedyasında tanrı Ares'in savaş anındaki dehşetini açık açık şöyle dillendirmiştir:"Bu masum kentin göklerinde, Sayıklar gibi gürül gürül soluyor Yakıp yıkıyor acımadan Nesi varsa sevip saydığı insanlarınAres adlı bu acımasız tanrı! Dehşet çığlıklarıyla doluyor sokaklar, Asker askerin önünde düşüyor. Bu dinmeyen bebek çığlıklarıKan gölü sokaklardan geliyor!"'Ares 4 büyük yardımcılarıyla Phobos(korku), Deimos(dehşet), Eris ve Enyo ile tüm dünyaya dehşet verir. (Trakya'da katliamlar yapar. 3 nehir insan kanı akıtır.) Sonunda Olympos tanrıları Ares'e karşı savaş açarlar fakat ne yazık ki çıkan savaşta Olympos düşer. Phobos öyle bir korku salmıştı ki Zeus'un tamamen Olymposdan düşmesini sağlıyordu. Fakat Ares sadece Olympos'a katılmak isteyip Zeus'u eski yerine geçirir. Böylece 5 tanrı, Ares ve yardımcıları, Olympos'un en büyükleri oldular. Zeus yine de Ares'i sevmesede Ares'in bağlılık yemini sürekli devam ettirecekti.Yunan mitolojisinin en büyüklerindendir. Dünyanın yönetimini tamamen elinde tutmuş, insanlara her türlü korkuyu ve acıyı tattırmıştır. Amacına ulaşan Ares Olympos'a girdikten sonra Zeus'la son anlaşmasını yaparak artık hiçbir tanrının dünyaya karışmaması zorunluluğu koyar. Eğer Zeus bu şartı kabul etmezse Olympos düşecektir ve Ares dünyanın hakimi olacaktır. Fakat Zeus Ares'in şartını kabul eder ve dünyaya giden kapıların hepsini kapatır.Ares asıl ilgiyi İtalyanlarda, Mars adı altında Roma'da görür. Roma'nın kurucusu Romulus'un efsanevi babası olan Mars (Ares) Romalılar tarafından ataları olarak benimsenmiştir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Ares

http://www.ulkemiz.com/ares-savas-tanrisi

Her Yönüyle Memeliler

Her Yönüyle Memeliler

İnsanı da içine alan, 1044 cins ve 5000 türden oluşur. Memeliler, genel olarak tüylü ve sıcakkanlıdır ve her türün kendine özgü sabit bir vücut ısısı vardır. Ciğerlerini kullanarak hava ile solunum yaparlar. Vücutları diyafram adı verilen kas niteliğindeki bir perdeyle göğüs boşluğu ve kovun boşluğu olmak üzere iki kısma ayrılır. Göğüs boşluğunda kalp ve akciğerler, karın boşluğunda ise sindirim organları bulunur. Dişi memelilerde yavrularını emzirmek için süt salgılayan meme bezleri bulunur.Memeliler, büyüklük ve biçim bakımından değişiklikler gösterirler ve beyin her türde büyüktür. Kalp dört odacıklı-dır ve kan dolaşımı çift ve tamamdır. Bir memelinin vücudunu, oldukça kalın olan bir deri kaplar ve bu deriden saç, tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır.Bu tabaka kutuplarda ve tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır. Bu tabaka kutuplarda ve denizlerde yaşayan memelilerde özellikle çok kalındır ve böylece bu memeliler aşırı soğuktan korunmuş olurlar. Bazı memeli türlerinin vücutları daha sık tüylerle kaplıdır. Bu post özellikle soğuk bölgelerde yaşayan memelilerde görülür. Daha sıcak yerlerde yaşayan memelilerin tüyleri ise daha kabadır. Kirpide olduğu gibi özellikle sert ve bükülmez yapıda olan tüylerin koruyucu özellikleri vardır. Kedinin bıyıkları gibi tüyler ise duyu organı olarak görev yaparlar. Postun tümü aynı renk (örneğin beyaz, sarı, siyah, kahverengi ve kırmızının değişik tonları) ya da benekli, alacalı ya da çizgili olabilir. Ayrıca eşeye, ortama, doğa koşullarına ve mevsime göre değişiklikler gösterebilir.Memelilerin kulaklarının hem içi, hem dışı, çok iyi gelişmiştir. Gözleri başın iki yanında ya da önündedir ve hareketli gözkapakları vardır. Ancak, köstebek gibi sürekli çukur kazan hayvanların gözleri kaybolmuştur ve bunlar genellikle kördür.Memelilerin diş yapıları çeşitlidir: dişler yanyana ya da aralıklarla bir sıra oluşturacak biçimde çenelere yerleşmiştir. Değişik türlerin dişleri, biçim, duruş ve görevleri bakımından birbirinden değişiktir. Etoburlarda ve herşeyi yiyen memelilerde dişler kesici dişler, köpek dişleri ve azı dişleri olmak üzere görevlerine göre dişler çıkar. Birer yuva içine yerleşmiş ve kökü olan dişler belli bir miktar büyüyebilirler. Ancak, kemiricilerle domuz ve filin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri tam değildir; köpek dişleriyle bazen kesici dişler bulunmaz. Asya ve Afrika’ya özgü karıncayiyen bir tür memelinin hiç dişi yoktur. Bazı türlerde dişler büyüyerek boynuzsu bir görünüm almıştır (dişsiz balinada olduğu gibi) ve fil ve ayıbalığında olduğu gibi, bazılarında da dişler çok fazla büyüyerek, çiğneme ve öğütme yerine birer silah görevini üstlenmişlerdir.Memelilerin dört organı vardır; bunlar bazılarında iyi gelişmiş, bazılarında değişikliğe uğrayarak başka görevler almışlardır.Yürümek, koşmak, tırmanmak ya da yüzmek için kullanılırlar.Yarasada ön bacaklar uçmaya elverişli olacak biçimde değişmiştir.İnsan ve ayı gibi bazı türler tabanına basarak yürür; kedi ve köpek gibileri ise ayak parmakları üzerinde yürür.İnek, koyun ve at gibi toynaklılar ise ayaklarının kenarındaki kemikler üzerinde yürürler ve bunların ayaklarında tırnakların yerini toynaklar almıştır.İlk iki türün ayağında dört ya da beş parmak vardır toynaklılarda ise ayak parmağı sayısı bir ile beş arasında değişir. Genellikle toynaklılar ayakparmağı sayısı bakımından tek sayılılar ve çift sayılılar olarak adlandırılırlar.Memelilerin başlıca duyu organları göz, kulak, dil, burun ve deridir. Bunlar sırasıyla beş ayrı duyunun yerine getirilmesini sağlar: Görme, duyma, tat alma, koklama ve dokunma, Aynı zamanda birde devinduyum vardır ki bu da hayvanın organlarının yerlerini bilmesini, hissetmesini ve kulağındaki kanatlar yoluyla dengede durmasını sağlar.Üreme çoğunlukla vivipardır,ama yumurtlayan türler vardır. Vivapar memeliler plasental ve aplasental olmak üzere iki gruba ayrılır. Keseliler aplasentaldirler. Memeliler büyük bir olasılıkla Mezozoikum dönemenin başında ortaya çıktılar. Memelilere ait olduğu kesin çene ve diş fosilleri Jura dönemindendir.Kretas döneminde yaşamış olan bu dönemin sonunda ortadan kaybolan küçük hayvanlar memelilerin atalarıydı ve ilk plasentalı memelilerdi.Bu memelilerin fosilleri 1923’de Moğolistan’da ABD’’li bir ekip buldu. İlk keseliler Tersiyer dönemde Avrupa’dan kayboldular; günümüzde yalnızca Avustralya ve Güney Amerika’da yaşamaktadırlar.Mezozoikum döneminde dev sürüngenlerin ortadan kaybolmasıyla Tersiyer dönemde karada yaşayan omurgalıların tarihinde yeni bir dönem başladı. Memeliler bu dönemde hızla evrimleştiler, sayıları hızla arttı ve dünyanın çeşitli kesimlerine yayıldılar. En çok beyin, kafatası, dişler ve bacaklar evrimleşti ve memeliler irileştiler, ilk insanla birlikte Eski ve Yeni Dünya’da fil ile boy ölçüşebilecek gibi yeni türler evrimleşti. Bunlar arasında. kâra memelilerinin en büyüğü olan ve Taş Çağı insanınca evcilleştirilmiş Megatherium, Tetrabelodon, Dinotherium. Arsinoitherium, Masto, Vintatherium ve Machaerodus sayılabilir. Avustralya’da Diprotodon gibi dev keseliler ve kangurular vardı. Fil ve deniz aygırı dışında günümüzde ise dev memeli türü kalmamıştır ve cüsseden çok beyin ve akıl gücü evrimleşmiştir.Kaynakça:tr.wikipedia.org/wiki/Memelilerwww.biyolojidunyasi.com/Memeli.asp http://www.bilgiustam.comYazar: Ceylan Gençay

http://www.ulkemiz.com/her-yonuyle-memeliler

DereTepe Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü

DereTepe Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü

Biz, çoğunluk itibarıyla Ankara'da yaşayan öğretmen kökenli insanlardan oluşan bir gurubuz. Kent yaşamının stresli ortamından arada bir uzaklaşıp doğanın dinginliği, huzuru ve güzelliği ile gözümüzü ve gönlümüzü ferahlatmak; karda, kışta, yaşta ve yağmurda dağların çetin koşulları ile baş başa kalıp, bunu da spora entegre ederek beyin ve bedenlerimizin dayanma ve direnme gücünü artırmak amacıyla DereTepe Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü çatısı altında bir araya gelmiş, yaşamlarını daha anlamlı kılmak, kalite ve niteliğini yükseltmek isteyen insanlarız. Dağ ve doğa sevdalısıyız. Onlardan sadece resimler alırız, onlara çerçöp vererek kirlenmelerine neden olmayız. Dağlara saygımız vardır; onlarla yarışmaz, inatlaşmayız. Ancak izin verdikleri ölçüde zirvelerine çıkabileceğimizi biliriz. Dağcılık ve doğa sporlarını kuralları ve disiplinlerine uygun olarak yaparız. Doğada birey olmaktan çıkar, gurup oluruz; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için var oluruz. Soğan ekmeğimizi birbirimizle paylaşırız. http://www.deretepe.com

http://www.ulkemiz.com/deretepe-dagcilik-ve-doga-sporlari-kulubu

Rüya Bilimiyle İlgili 9 İlginç Gerçek

Rüya Bilimiyle İlgili 9 İlginç Gerçek

1953 yılında University of Chicago’dan uyku araştırmalarına öncülük eden Nathaniel Kleitman ve Eugene Aserinsky; uyku çalışmalarına katılan deneklerin göz kapağı seyirmesinin ardından

http://www.ulkemiz.com/ruya-bilimiyle-ilgili-9-ilginc-gercek

Boyabat Kalesi

Boyabat Kalesi

Kale; günümüz modern Boyabat yerleşimin batısında Gök ırmak vadisinde karşılıklı iki sarp kayalık tepeden güneydeki üzerinde yer almaktadır. Yapı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından 57.02.00 {1.17127] numara ile tescil edilmiş ancak, tescil tarih belirtilmemiştir.İlçenin adına ilişkin çeşitli görüşler bulunmaktadır. Leonhard (1915:79) da, daha sonra da araştırmacıların değindiği, Boya ile âbad kelimelerinin birleşiminden oluşmuş Boyalıoca anlamına gelmektedir bilgisi yer alır… Aynı araştırmacı halk arasında Voyabat dendiği Kinner”in de ismi Voyvoda şeklinde kaydettiği belirtir. Yer isimlerinde , zaman içerisinde fonetik yapının değişimi çok rastlanılan bir durum olmakla birlikte bu konuda kesin bir şey söyleyebilmek mümkün değildir.Daha sonra, Boyabat”ın antik adının Germenikopolis ya da Yermenikopolis olduğu, Batlamyos”a ait Coğrafya kitabında bulunan haritaya dayanılarak belirtilmiş olsa da adı geçen yerleşmenin aslında günümüz Çankırı ili olduğu araştırmalarla ortaya konmuştur.Esemenli Boyabat ve havalisinin ilk adının Pimosilene oldugunu belirtmektedir. İsmin, Pinolisene, Pimolitis ve Pimolasa gibi çeşitli yazılışları olduğu anlaşılmaktadır. Amasya ilinin kuzeyinde ya da Osmancık ilçesinin doğusunda bulunduğu düşünülen bir yerleşme ve bölgenin adı olduğu ilgili araştırmalarda belirtilmiştir.Doğudaki dış sur, birbirine paralel iki duvardan ibarettir. Aralarında açıklık 6 m olup moloz taşından harçla yapılmıştır. Bu duvarların alt kısımları daha eskidir. Orta kısımdan kale tarafına harçla yapılmış tonozlu bir yol gitmektedir. Bu yolun kalenin kuzeyindeki tünelle alakalı olduğunu zannediyoruz.Doğusunda bulanan kapı burcu moloz taşından harçla yapılmıştır. Kapı süveleri kesme taşalırın üst üste konulmasıyla meydena getirilmiş üstüne ağaç hatıllar konularak tuğla ve taş malzeme ile yuvarlak kemer çevrilmiştir. Kapının eni 2,10 yük 2,30 m “dir. İkinci kapı da ayni teknikle yapılmıştır. İki kapı arasındaki gecidin iki tarafıda birer küçük oda bulunmaktadır. Her ikisinin enleri 2,5 soldaki derinliği 2, sağdakinin 0,50, yük 3 cer m.”dir. Bunlara oda demekten ziyade niş demek daha yerinde olur.Doğu duvar burçlarından en itinali yapılan kuzey bitişiğindeki burçtur. Harçla moloz taşından yapılan bu burcun üç tarafı yuvarlaktır. Tepesinde ayrıca yuvarlak bir kısım daha vardır. Burcun üzerinde iç tarafından bir merdivenle çıkılmaktadır. Bundan sonra aynı malzeme ve teknikle yapılan burç ve surlar kuzeydeki uçurumun başına kadar gitmektedir.Kalenin güney yüzü birikinti mahrutiyle dolmuş olduğundan müdafa bakımından önemli sır ve burçlar bu tarafa yapılmıştır. Bunlar da yer yer zayiat vermişlerdir. Hepsi de aynı malzame ve teknikle yapılmışlardır.Kalenin üzerinde boyu 100, eni 30-40 m. Olan bir düzlük vardır. Burada birde su mahzeni bulunmaktadır. Moloz taşından harçla yapılmış olan bu mahzen ortasında bir duvarla ikiye ayırlımıştır. Boyu 12, eni 6, derinliği 7 mdir.Tüneller bahsinde geçen kaya tüneli kuzey tarafındaki terasa üzerindedirKalenin üzerinde bir çok çanak çömlek kırıkları bulunmakta ise de bunlar eski değildirler. 1830”da kalede Çapvan”lardan Hasan adında bir derebeyinin hüküm sürdüğü ve aynı şahsın o tarihte buradan sürüldüğünü R. Leonhard işaret etmektedir. 1830 da yine kale üzerinde 30 haneli bir mahalle buludugunu aynı kaynaktan öğreniyoruz.Kalenin üzerindeki tünel çok eskidir. Buna göre kale Paflagonyalılar zamanından beri meskün ve müdafaa yeri olarak kullanılıyordu. Fakat bugün ayakta duran kale Türk eseridir. Burç ve duvarların yapılış tekniği kapılar ve kemerler, su mahzeni tamamen türk ve bilhassa Osmanlı karakterinde yapılmıştır. Yalnız dıştaki birbirine parelel duvarların alt kısımlarıyla, kalenin üzerinde kuzey tarafındaki bahçe denilen kısmın alt duvarları Roma ve Bizans eseridir.Kalede son oturanlar bu mahalleye göç etmişlerdir, böylece kale boşalmış, kaledeki eski ev keresteleri surlar üzerinde aşağı atılırken biri ağacı elinden bırakamamamış ve ağaçla birlikte surdan aşağı düşmüş, bu taşınma 130-140 yıl önce bir cana mal olmuş bu kayalar üzerinde bir sürü kesik oyuk ve delikler var. Bunlar ilk kaleye ait işlerdir. Çok eski zamanlara gider.Boyabat Kalesinin buraya kadar anlattığım kısmı yani eski kale (M.Ö. 600) yıllarında Paflagonyalılar tarafından kurulmuştur.Biz eski kalenin dış görünüşünün nasıl olduğunu kestiremiyoruz. Bugün gördüğümüz sur ve burçlar çok yeni olup bir Türk Kalesidir. Biz Boyabat kalesini eski kesinti, oyma ve tüneli ile 2600 yıllık bir kale ve tarihi eser diye görüyoruz.Kalenin bugunkü haline gelince; Kalenin görünen surları burçları ve önündeki hendek ile iç kısmındaki su deposu Türk İslam eseridir. Bu kalenin Selçukluların son zamanlarında yapıldığı kanaatını vermektedir. Beklide Candaroğullarının Pervanelirin veya Danişmentlilerin eseridir.Kale kapısının önünde bir hendek bulunmaktadır. Bu hendek kaleye hucum edecek düşmanlar için bir engel olarak yapılmıştır.Boyabat Kalesine Döme dağı tarafından avgın ile su getirilmiştir. Yer yer bu eski avgınları rastlanmaktadır. Bu su yolunun İslami devirden öncelere ait olduğu sanılmaktadır.İlçenin batısındaki Kale, çevreye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır. Yakın zamanlarda yapıldığı anlaşılan ve tepenin eteginde güneyden kuzeybatıya doğru çıkan merdivenlerle kaleye ulaşım sağlanmaktadır. Bu bölümde yer alan ağaçlar kale çevresinde bir koruluğun oluşmasına neden olmuştur. Genel hali ile iyi durumda olan duvarların büyük bölümü günümüze gelebilmiştir. Yapının geçmişi olduğu yenileme ve onarımlara ait elde ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak 1991 yılında kalede bir onarım çalışması yapılmış, güney, batı ve doğu duvarların özellikle üst seviyeleri günümüz durumuna bu onarım sonucu almıştır. Onarımla ilgili detaylı bir bilgiye ulaşılamamıştır. Bu onarım sonucu, yukarıda değinilen, duvarların üst bölümleri ve mazgallar, daha çok nehir yataklarında bulanan taş malzeme kullanılarak inşa edilmiştir.Araştırmacıların ön sur olarak değerlendirdikleri bölüm yaklaşık olarak yüksekliklerini korumuş olmakla birlikte kimi yerlere dökümlük ve tahribat izleri görülmektedir.Kaya tabanın hemen her yerde düzeltildiği rahatlıkla izlenebilmektedir. Ancak kimi yerde taban seviyesinde dökülmeler görülmektedir. Bunların büyük bölümüde insan eli ile yapımlaş etkisi yaratmaktadır. Bu durum özellikle doğu cephenin kuzeyinde yoğun olarak hissedilmektedir ki, bu bölümde sonradan açılmış izlenimi yaratan bir de geçit bulunmaktadır.Doğu cephe güneyinde bulunan giriş mekanı kemer ve örtüsünde yer yer dökülmeler söz konusudur. Bu bölüm kısmen moloz dolgudur. Bunlar muhtemelen kale içinde yapılmış bir temizlik sonucu buraya toplanmış olmalıdır. Giriş mekanının kale içindeki batı bölümende yer yer dökülmeler izlenmektedir.Genel özellikler ve araştırmalardan elde edilen veriler ışığında, Boyabat kalesi için yaklaşık olarak bir tarihlendirme önerisi yapmak mümkündür.Kalenin ilk kez ne zaman inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmese de, kayaya bağlı mimari detaylar ve tünelin varlığı, araştırmacılarında belirttiği gibi, erken dönemlerden itibaren iskan edildiğini gösteren delirlerdir. Yakın çeverisnede yer alan kaya mezar ve tapınakları da Paflagonyalıların bölgede etkin olduklarının işaretidir ki M.Ö.7. yüzyılda benzeri bur durumun Boyabat için de geçerli olduğu ortadadır. Ancak bu tarih, bir kalenin varlığı anlamını kesin olarak taşımamamaktadır. Bununla birlikte, 11. yüzyılda Bizans İmparatorlugunun bölgedeki etkinliği göz önüne alındığında Boyabat”ın da bu dönem içesinidne bir kaleye sahip olduğu düşünülebilir. Araştırmacılarının özellikle duvarların alt seviyesini , Roma dönemine tarihlendirmelerine rağmen bunu gösterir bir veril olmaması, erekn dönem için bir kalenin varlığını şüpheli kılmaktadır. Özellikle ön giriş duvarlarında görülen yerel ancak düzenli malzeme-ternik özellikler, bölgedeki diğer bazı kalelerde de karşımıza çıkmaktadır. Muhtemelen erken dönem özelliği olarak bu duvarlar en geç 11. yüzyılda inşa edilmiş olmalıdır. Benzeri teknik özellikler, kuzey duvar ve kuzeyde aşağı doğru uzanan duvar parzalarında izlenmektedir. Güneş ve batıda da burçların iç ve alt seviyedeki malzemeleri daha erken tarihli görünmektedir. Bu durumda en önemli farkılılık, doğu duvarda izlenir ki, hem kalınığı hem de kapı burcunun biçimi ile geç özellikler yansıtır. Bölgede Bizans sonrası, Beylikler idareside söz konusudur. Bu süreçte kale sürekli el değiştirmiş ve onarım geçirmiş görünmektedir. Bağlantısı bugun için tartışmalı olmakla birlikte , özellikle kapı burcu, genel şekli ve kuruluşu itibari ile İstanbul kalelerinin silületine sahiptir. Burç muhtemelen 15. yüzyılın ikinci yarısında bu şekli almış olmalidir. Duvar kalınlığının fazla olması, beklide bu dönemde, aslında mevcut eski duvara bir zarf geçirilmesi sureti ile oluşturulmuştur. Bu bölümün diger bölüme oranla daha savunmasız ve tehlikeye açık olması nedeniyle, diğer duvarlarla yaklaşık olarak 1 metlerilk kalınlık farkı mevcuttur.Belirtilen nedenler ve kale yüzeyinde görülen 11-12. yüzyıllara tarihlendirilebilecek tipik bir seramik buluntusundan haraketle kalenin en geç 11. yüzyılda inşa edilmiş olduğu, değişen siyasi ve askeri yapıya uygun olarak el değiştirdiği, bu süreç içerisinde de çoğu zaman dönemi açık şekilde belirlenemeyen onarımlar geçirdiği, günümüz halini ise muhtemelen 15. yüzyılın ikinci yarısında almış olabileceği söylenebilir.Araştırmacılar tarafından sarnış olarak degerlendirilen yapı kalıntısı, mevcut izlerinin gösterdiğine göre bir mescit olmalıdır. İki katlı olması ve katlar arasında bağlantı bulunmaması dikkat çekicidir. Bununla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi alt kat muhtemelen bir çeşit depo birimidir.

http://www.ulkemiz.com/boyabat-kalesi

Smyrna Antik Kenti (Tepekule- Bayraklı)

Smyrna Antik Kenti (Tepekule- Bayraklı)

Eski İzmir kenti (Smyrna) körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu. Son yüzyıllar boyunca Meles Irmağı Sipylos (Yamanlar) Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık bir tepe haline dönüştü. Şimdi Tepekule adını taşıyan bu höyüğün üzerinde Tekel Müdürlüğü'nün İzmir Şarap ve Bira Fabrikasına ait numune bağı bulunmaktadır. Yapılan en son kazılarda İzmir’deki yerleşim alanlarının M.Ö. 7000 yıllarına dek uzandığı ortaya çıkarılmıştır. Bayraklı’daki Smyrna kentinin tarihi her ne kadar M.Ö. 3000 yılından çok daha gerilere uzandığı tahmin edilmekte birlikte, yapılan en son kazılarda henüz M.Ö. 3000 yıllarına kadar gidilebilmiştir. Kazılarda elde edilen bilgiler ışığında ilk İzmir yerleşikleri evlerini höyüğün en üst düzeyinde denizden 3 ile 5 metre yukarıdaki kayalar üzerine oturtmuşlardır. Bu ilk yerleşme Eski Tunç Çağı dönemine aittir. Demir Çağı boyunca İzmir evleri, büyüklü küçüklü tek odalı yapılardan oluşmakta idi. Gün yüzüne çıkarılan en eski ev M.Ö. 925 ile M.Ö. 900'e tarihlenmektedir. İyi korunmuş halde ortaya çıkarılan bu tek odalı evin (2,45 x 4 m.) duvarları kerpiçten, damı ise sazdan yapılmıştı. Eski İzmir'liler kentlerini M.Ö. 850'lerde kerpiçten yapılmış kalın bir surla korumaya başladılar. Bu tarihten itibaren Eski İzmir'in bir kent devlet kimliği kazanmış olduğu söylenebilir. Kenti 'Basileus' adı verilen bir beyin idare ettiği olasıdır. Göçleri gerçekleştirenler ve kent ileri gelenleri soylu tabakayı oluşturuyordu. Kent duvarları içinde yaşayan nüfus olasılıkla bin kişi civarındaydı. Kent devlete ait halkın büyük bir bölümü civar köylerde yaşıyordu. Bu köylerde, bu çağdaki Eski İzmir'in tarlaları, zeytin ağaçları, bağları, çömlekçi ve taşçı işlikleri yer alıyordu. Geçimi tarım ve balıkçılıkla sağlanıyordu. Kentin en önemli kutsal yapısı Athena Tapınağı idi. Bu tapınağın günümüze değin korunan en eski kalıntısı M.Ö. 725-700 yılları arasına tarihlenmektedir. Eski İzmir'in parlak dönemi M.Ö. 650-545 yılları arasına denk düşer. Yaklaşık yüz yıl süren bu süre, bütün İon uygarlığının en güçlü dönemini oluşturur. Bu dönemde İzmir'in tarımla yetinmeyip Akdeniz ticaretine de ortak olduğunu görmekteyiz. Parlak dönemin İzmir'deki önemli belirtilerinden biri M.Ö. 650'den beri yazının yaygınlaşmaya başlamasıdır. Tanrıça Athena'ya sunulan armağanların birçoğunda sunu yazıtları bulunmaktadır. Kazılarda ortaya çıkarılan Athena Tapınağı (M.Ö. 640-580), Doğu Helen dünyasının en eski mimarlık eseridir. En eski ve en güzel sütun başlıkları şu ana kadar İzmir'de bulunmuştur. Eski İzmir'in cadde ve sokakları daha 7.yüzyılın ikinci yarısında ızgara planlı idi, caddeler ve sokaklar kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanıyor, evler genellikle güneye bakıyordu. İlerde M.Ö.5. yüzyılda Hippodamos tipi adını alacak olan bu kent planı özünde Yakın Doğuda çoktan biliniyordu. Bayraklı şehir planı bu tür kent dokusunun Batı dünyasındaki en erken örneğidir. İon uygarlığının en eski parke döşeli yolu Eski İzmir'de gün ışığına çıkarılmıştır. Helen dünyasının en eski sivil mimarlık eseri Eski İzmir'de 7. Yüzyılın ilk yarısında yapılmış olan güzel taş çeşmedir. Bir zamanlar Yamanlar Dağı üzerinde yükselen Tantalos Mezarı, tholos biçimli anıtsal mezarların güzel bir temsilcisidir. Tantalos mezarı adı ile anılan bu anıtsal eser, Eski İzmir'de MÖ.520-580 tarihlerinde yönetimi elinde tutan basileusun ya da tiranın mezarı olmalıdır. İzmir’in zenginliği ve gelişkinliği komşu Lydialıları harekete geçirdi ve İzmirlilerle savaşa girdiler. M.Ö. 610-600 yıllarında Lydia orduları İzmir’i ele geçirip kenti yakıp tahrip ettiler. Ancak İzmirliler kentlerini yeniden kurmayı başardılar. Eski İzmir’in çöküşü, Anadolu’da Pers istilasının sonuçlarındandır. Pers İmparatoru orduları Anadolu’da ilerlerken, Lydia krallığına karşı Ege’nin kıyı kentlerinin kendisini desteklemesini istemişti. Bu isteğe uymayan Ege’nin kıyı kentlerini cezalandırmak amacıyla, Pers İmparatoru Lydia’nın başkenti Sardes’i ele geçirdikten sonra, diğer kıyı kentleriyle birlikte İzmir’e de saldırdı. Pers Ordularının saldırısı sonucu M.Ö. 545 yılında İzmir tahrip edildi. Bu tahribattan sonra Bayraklı’daki yerleşim alanında bir daha kent düzeninde bir yerleşim olmadı.

http://www.ulkemiz.com/smyrna-antik-kenti-tepekule-bayrakli

Solunum Sistemi Modeli Yapımı ( Biyoloji performans ödevi)

Solunum Sistemi Modeli Yapımı ( Biyoloji performans ödevi)

Kullanılan malzemler 1 - Strafor 2 - Maket bıçağı 3 - Silikon 4- Derz dolgu malzemesi ( hırdavatçılardan bulabilirsiniz ), 5- Boru veya hortum, 6- Guaj boya, 7- Fırça, 8- Lehim makinesi, Öncelikle starforları  üst üste modelin büyüklüğüne göre 4-5  kat olacak şekilde silikonla yapıştırıyoruz. ( kurumasını bekleyin ) İnsan vücudu şeklini straforun üzerine çiziyor ve maket bıçağı yardımı ile şekil vererek kesiyoruz. Yuvarkal köşeli yerleri yine lehim makinesi ( Havya ) yardımı ile eriterek yayapabilirsiniz. Daha sonra resimlerde göreceğiniz gibi solunum  modelinin içini gösterebilmemiz için   vücunun ( gögüs kafesi ) göğüs kısmını keserek atıyoruz. Derz dolgu malzememizi çok cıvık olmayacak şekilde plastik bir kap içerisinde su ile karıştırıp straforun üzerine adeta boyar gibi sürüyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Kuruma işlemi devam ederken artan parçalarla akciğerleri kesip şekil verebilirsiniz akciğerleride derz dolgu ile kapladıktan sonra, boyama işlemini tamamlayıp, gırtlakran çıkan soluk borusunu ve akçiğer loblarını maketin üzerine slikonla yapıştırarak maketi tamamlayabiliriniz. Biz ekstra olarak beyindenden bir kesit alarak o bölgeyide kullana bilmek için hazır bir hale getirdik dilerseniz bu kısmı yapmayabilirsniz. Kuruyan model adeta alçı ile sıvanmış sert bir yapı almıştır artık, guaj boyalarımızla solunum modelini boyaya bilirir ve kurumaya bırakabiliriz. Kuruma işlemi tamamlandıktan küçük dokunuşlarla ayrıntıları çizebilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken nokta kuruma işlemleri bitmeden bir sonraki aşamaya geçmememiz. Biraz elbecerisi birazda sabır isteyen bir iş... size kolay gelsin... Beğenmeniz dileğimle.... Fotoğraflar: Yavuz AYDIN

http://www.ulkemiz.com/solunum-sistemi-modeli-yapimi-biyoloji-performans-odevi

Vücudumuzda Depolanan Yağların ( Lipid) Önemi

Vücudumuzda Depolanan Yağların ( Lipid) Önemi

Yağlar vücudumuzdaki en önemli maddelerden biridir.Enerji depolarımızın yönetimi ondan sorulur.İyi zamanlarda biriktirdiklerini kötü zamanlarda tüketir.Davranışlarımızı denetler, üretkenliğimizi sağlar, kötü niyetli mikroskobik istilacılara karşı savunmamızı güçlendirir.Bizleri sıcacık ve yumuşak kollarıyla sarar, dış dünyamızdan gelebilecek tüm kötülüklere karşı canla başla korurlar.Bu kadar iyi niyetleri olan besini aşırıya kaçmadan tükettiğimiz sürece bize zararları dokunmaz.Aşağıda sıraladığımız görevlerini yerine getirecek yedek bir oyuncumuzun olmadığını unutmayalım.Çoğumuz, açlık çekilen dönemlerde vücuttaki yağ depolarının tüketildiğini, yağların yaşamsal bir madde olduğunu bilmeyiz.Eğer yağ olmasaydı sürekli açlıktan ölme durumunda olur, hayatta kalabilmek için durmadan yemek yemek zorunda kalırdık.Yağ dokularına giren ve çıkan günlük yağ miktarı, tahmin edemeyeceğimiz kadar yüksektir.AŞIRI YAĞ ÖLÜME YAKLAŞTIRIRYağların tüm bu güzel yanlarının dışında aşırı tüketildiğinde, bizleri ölüme yaklaştırdığını da asla unutmayalım.Yeterli ve dengeli olarak alınan yağlar, vücutta aşağıda yazılan rollere sahiptir:YARARLARIYARARLARIYağda eriyen vitaminlerin (A.D.E.K) vücutta emilip taşınmasında rol oynar.Yağlar iyi bir enerji kaynağıdır. Aynı miktardaki karbonhidratlar ve proteinlerden (1 gr. yağ 9 kalori verir) iki misli kaloriye sahiptirler.Yağlar insan vücudunda yapılamayan ve vücut için gerekli olan "Linoleik asit" in vücuda alınmasını sağlarlar.Yağlar bazı hayati öneme sahip organlar için (kalp, akciğer, böbrek, beyin) koruyucu yağ tabakasını oluştururlar.Yağlar deri altındaki depoları ile soğuğa karşı vücut ısısının korunmasında ve ayarlanmasında etkindirler.Yağlar mideye uzun süre doygunluk hissi verir.NERELERDE DEPOLANIRİnsan vücudunda bulunan yağ miktarı iki ana bölümden meydana gelir.- İç organların çevresinde bulunan yağlar.- Deri altında biriken yağlar.Vücutta biriktiği düşünülen yağlar karmaşık moleküllerdir. Oda ısısında akışkan olan sıvı yağlar (zeytinyağı, ayçiçek yağı ve mısırözü yağı) ile oda ısısında sert olan yağlar (tereyağı, margarin ve etin üzerindeki yağ) gözle görülen yağlardır. Ayrıca et, yoğurt, süt, yumurta, fıstık vb... yiyeceklerde de belli oranlarda yağ vardır. Gizli olan bu yağlar günlük yediğimiz yağın yüzde 60'ını oluşturur. Yağların kaynaklarına göre sınıflandırılması a) Hayvansal kaynaklı yağlar: Et, balık, süt ürünleri, yumurta, peynirde bulunan yağlar.Ayrıca karbonhidrat yada proteinlerin değilde yağların depo maddesi olarak seçilmesinin nedeni ise molekül yapısındaki farklılıktan dolayıdır yağlar H açısından daha zengin C miktarı ise az olduğu için (protein ve karbonhidrata kıyasla) daha az yer kaplar ve H in molekül ağırlığı 1 olduğu için daha hafif olur böylece eğer bir insan yağ yerine karbonhidrat depolasaydı su anki agırlıgının iki katı olurdu.

http://www.ulkemiz.com/vucudumuzda-depolanan-yaglarin-lipid-onemi

İbrahim (1640 - 1648)

İbrahim (1640 - 1648)

Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen, Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti: "Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle". Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü. Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir. Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler'le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı. Erkek çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad. Kız çocukları: Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan.

http://www.ulkemiz.com/ibrahim-1640-1648

 Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları  ve Kaz Bakım Teknikleri

Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları ve Kaz Bakım Teknikleri

Hayvansal kaynaklı protein tüketiminin arttırılması ucuz üretim ile mümkündür. Kanatlı etleri ise bu bakımdan ucuza mal edilebilen hayvansal bir protein kaynağıdır.

http://www.ulkemiz.com/kaz-yetistiriciligi-kaz-irklari-ve-kaz-bakim-teknikleri

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

Tarih: 26 Nis 2017 - 30 Nis 2017 Lokasyon: Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Şehir: Belek Antalya Web Sitesi: www.psikofarmakoloji2017.org Değerli Meslektaşlarımız, Psikofarmakoloji Derneği tarafından düzenlenen 9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi ve 5. Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumu (9. UPK & 5. UÇEPS), 26-30 Nisan 2017 tarihleri arasında Belek, Susesi Otel’ de gerçekleştirilecektir. Psikofarmakoloji Derneği (PD), bölgenin coğrafi, tarihi ve kültürel merkezi olan Türkiye’de, psikofarmakoloji ve nörobilim alanında öncü bir profesyonel topluluktur. “Beyin Aklımızda” sloganı ile,  PD beyin işlevleri ve insan davranışlarını anlamadaki gelişmelerin tedavilere daha iyi  yansıtılması ve bu alandaki  toplumsal  bilincin geliştirilmesi çabalarına bir örnektir. Çünkü,  PD’nin temel amacı psikiyatrik hastalıkların bilimsel temelinin daha iyi anlaşılması için psikofarmakoloji ile diğer ilgili disiplinler arasında iletişim ve işbirliği kolaylaştırmaktır. Bu hedefe ulaşmak için; bilimsel toplantılar düzenlemekte, araştırma ve eğitimi ve  bilimsel dergiler ve kitapların yayınlanmasını teşvik etmektedir. Bu bilimsel toplantılardan en önemlilerinden birisi de Uluslararası Psikofarmakoloji Kongreleri ve   Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumlarıdır. Bu kongrelerden  bu yılki 9. UPK & 5. UÇEPS  kongremizin   teması olarak “Beyni Daha İyi Anlamak için Bilginin Paylaşım” belirlendi. 9. UPK & 5. UÇEPS, seçkin yerel ve uluslararası konuşmacıların katkılarıyla, katılımcılar için psikofarmakoloji, biyolojik psikiyatri, nörobilim, nörogörüntüleme gibi konularda bilgilerini yenileme, güncelleştirme ve geliştirmeleri, ayrıca tüm psikiyatrik bozukluklar için bakım standartlarını geliştirmeleri için olağanüstü bir fırsat sunacaktır. 9. UPK & 5. UÇEPS, en yetkin ulusal ve uluslararası konuşmacılarla interaktif bir platform oluşturarak onların günlük pratikte karşılaşılan sorunlarla ilgili kendi çözüm önerilerini ve deneyimlerini paylaşmalarını, katılımcıların sorular sormasını teşvik ederek tedaviye dirençli olgularda yeni klinik verileri temel alarak özgün yaklaşımlar geliştirilmesine de aracılık edecektir. Ayrıca farmakolojik olmayan psikiyatrik tedaviler ve bunların yönetim standartları ile ilgili sunum ve tartışmalar düzenleyip, psikiyatrik tedavide entegrasyon konusuna katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Daha önceki kongrelerimizde olduğu gibi seçkin ulusal ve uluslararası bilimciler psikofarmakolojideki en son gelişmeleri konferanslar, paneller, ikili/ çoklu tartışmalar ve uydu sempozyumlar ile aktaracaklardır. Ayrıca değerli katılımcılarımız için çeşitli çalıştay, uzmanla buluşma toplantıları ve sertifika kursları düzenlenecektir. Sunum yapmak üzere kabul edilmiş bildiriler ise SCI-E (Science Citation Index-Expanded) ile indekslenen Klinik Psikofarmakoloji Bülteni özel sayısında yayınlanacaktır. Poster jürisi tarafından seçilecek olan 3 poster bildiriye ‘Psikofarmakoloji Derneği   Araştırma Teşvik Ödülleri’ verilecektir. Sizleri  9. UPK & 5. UÇEPS’na davet ederken; bir yandan kongrenin ufuk açan bilimsel programından yararlanmanızı, diğer yandan da antik kalıntılarıyla Antalya’mızın iki bin yılı aşan tarihinin yanında,  Expo 2016 Antalya Fuarı   gibi  postmodern güzelliklerini keşfetme fırsatınız olacağını mutlulukla belirtmek isteriz. Sizleri Türkiye’nin ve Akdeniz’in incisi Antalya’da karşılamayı bekliyoruz. Saygılarımızla, 9. UPK & 5. UÇEPS Düzenleme Kurulu Genel Bilgiler KONGRE TARİHLERİ 26 – 30 Nisan 2017 KONGRE MERKEZİ Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Iskele Mevkii 04450 Belek Antalya, Belek, Serik, Antalya   KONGRE DİLİ Kongre resmi dilleri Türkçe ve İngilizce’dir. Kongre süresince ana salonlarda Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe simultane çeviri yapılacaktır.   RESMİ DAVET MEKTUPLARI Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek kongre davet yazıları Kongre Sekreterliği aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Bu tür davet mektubu sahibi misafirlerin kayıt ve konaklama ücretleri kendilerine aittir.   ÖNEMLİ TARİHLER Online bildiri gönderimi başlangıç : 3 Ekim 2016 Bildiri gönderimi için son tarih : 20 Ocak 2017 Erken kayıtlar için son tarih : 3 Şubat 2017 Bildiri değerlendirme sonuçlarının ilan edilmesi : 17 February 2017 Tam metin gönderimi son tarih : 3 Mart 2017 SUNUMLAR Hazırlanacak olan posterler 70cm genişlik, 90 cm yükseklik ölçülerine göre hazırlanmalıdır. Sözlü sunumlar 10 dakikalık sunum süresine göre ayarlanmalıdır. Sunumun 8 dakikası sunum için ayrılacak olup, 2 dakikası tartışma için kullanılacaktır. * Sunumlar Psikofarmakoloji Derneği resmi dergisi Bulletin of Clinical Psychopharmacology’de kongre ek sayısı olarak yayınlanacaktır. KREDİLENDİRME Kongrenin tüm oturumları Türk Tabipler Birliği Sürekli Tıp Eğitimi Kurulunca kredilendirilecektir. KAYIT VE BİLGİ MASALARI Kongre merkezi Susesi Otel & Toplantı Merkezi’ndeki kayıt ve danışma masası ile Ela Otel’deki danışma masası 26 Nisan 2017 tarihinden itibaren çalışmaya başlayacaktır. Kayıt masamız 26 – 30 Nisan 2017 tarihleri arasında 07:00 – 21:00 saatleri arasında açık kalacaktır. İPTALLER Tüm kayıt iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 100 Euro hizmet ücreti kesildikten sonra iade yapılacaktır. Bu tarihten sonra yapılacak iptallerde iade yapılmayacak olup, ancak isim değişikliği yapılabilecektir. Tüm konaklama iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 1 gecelik konaklama ücreti düşüldükten sonra paket ücretinin kalan kısmı iade edilecektir. Bu tarihten sonra yapılacak iptal taleplerinde iade yapılmayacaktır. KATILIM SERTİFİKALARI Tüm katılımcılar katılım sertifikalarını 29 Nisan 2017 tarihinde saat 13:00 itibariyle kayıt masasından alabileceklerdir. TRANSFER HİZMETLERİ Transfer talebini Global Turizm’e bildiren tüm katılımcılar için havaalanı transfer hizmeti sağlanacaktır. Kongre giriş ve çıkış günlerindeki tek yön havaalanı-otel transfer ücreti 20 Euro + KDV olacaktır. Diğer günlerde talep edilecek havaalanı transferleri tek yön 45 Euro + KDV olarak uygulanacaktır. Lütfen özel talepleriniz ile ilgili Global Turizm ile iletişim kurunuz.   KİŞİSEL SİGORTA Organizasyon Kurulu kişisel yaralanma, hastalık ve diğer kazalar konusunda sorumluluk kabul etmemektedir. Katılımcıların kongre katılım süresince kişisel sağlık sigortalarını yaptırmaları önerilmektedir.   SPONSORLUK VE SERGİ ALANLARI Kongre bu alanda faaliyet gösteren firmalar için farklı tanıtım ve sponsorluk seçenekleri sunmaktadır. Stand ve diğer sponsorluk detayları ile ilgili bilgi almak ve talepleriniz ile ilgili görüşmek için lütfen Global Turizm ile temas kurunuz. icp-2017@globalturizm.com.tr  

http://www.ulkemiz.com/9-uluslararasi-psikofarmakoloji-kongresi-26-30-nisan-2017-antalya

Sinir hücresi - Nöron Nedir ?

Sinir hücresi - Nöron Nedir ?

Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000-250.000 kadar başka nöronla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük bir çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar. Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir hayli ağacı andırmasıdır. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bibolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler diğer hücreyi (onları alan hücreyi) uyarır (excites) veya ketler (inhibits). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.Nöronun İç YapısıÇift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan aksoplazmik taşımayı sağlarlar.İşlevlerine Göre Nöron ÇeşitleriÜçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar). Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir.

http://www.ulkemiz.com/sinir-hucresi-noron-nedir-

Akson Nedir ?

Akson Nedir ?

Akson bir sinir hücresinin (nöronun) ince, uzun bir çıkıntısıdır. Sinir hücresinin gövdesindeki elektriksel uyarıları uzağa iletir. Aksonun işlevi bilgiyi farklı sinir hücrelerine, kaslara, bezelere iletmektir. Dokunmak ve sıcaklık algılama işlemlerini gerçekleştiren Pseudounipolar nöronlar gibi bazı duyu nöronlarında, elektriksel uyarılar, aksonun çeperinden hücrenin gövdesine doğru, oradan da aynı aksonun başka dalları vasıtasıyla omuriliğe gönderilir. Akson uyumsuzluğu, kalıtsal ve edinsel nörolojik hastalıklara neden olabilir. Bu hastalıklar hem merkezi hem de çevresel sinir sistemlerindeki nöronları etkileyebilir. Akson, nöronun hücre gövdesinden çıkan iki protoplazma çıkıntısından uzun biridir ve diğerinden daha uzundur. Diğer çıkıntı dendrittir ve aksondan daha kısadır. Aksonlar, şekilleri (dendritler daha çok koniksel yapıya sahipken, aksonlar genellikle sabit bir yarıçapa sahiptir), uzunluk (dendritler hücre gövdesinin küçük bir bölümünde sıkışmışken, aksonlar daha uzun olabilir) ve işlev (dendritler genellikle sinyalleri alırken, aksonlar onları iletir) gibi bazı özelliğinden dolayı dendritlerden daha seçkindirler. Tüm bu özellikleren bazı istisnaları da vardır.Bazı tür nöronlarda akson yoktur ve dendritlerindeki sinyalleri kendileri iletir. Bir aksondan daha fazla nöron olmazsa bile, böcekler gibi bazı omurgasızlarda akson bazen birbirlerinden bağımsız işleyen birkaç bölgeden oluşur. Çoğu aksonlar dallanır, bazı durumlarda da aşırı dallanır.Aksonlar, (çoğunlukla diğer nöronlar, bazen de kas ve bezeler gibi) diğer hücrelerle bağlantı sağlar. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Bir sinapsta akson zarı, hedef hücre zarını ile yan yanadır. Özel moleküler yapıları elektriksel ve elektrokimyasal sinyalleri boşluğun karşısına iletmeyi sağlar.Aksonlar sinir sisteminin birincil iletim hatlarıdır. Bazı aksonlar bir metreden daha uzun olabilirken, bazıları bir milimetreden daha kısadır. İnsan vücudundaki en uzun aksonlar, omurilikten ayakların baş parmağına kadar uzanan siyatik sinirde bulunur. Aksonların çapı değişir. En özel aksonlar mikroskopik (yaklaşık 1 mikron) çapa sahiptirler. Memelilerdeki en büyük akson 20 mikrondan daha büyük çapa ulaşabilir. Sinyalleri çok hızlı iletmesi ile özelleşen Kalamar aksonu yaklaşık 1 milimetre çapındadır. Bu da küçük bir kalem ucu kadardır. Merkezi sinir sistemindeki aksonlar, birçok dala sahip karmaşık ağaçlar gibi görülür. Karşılaştırmada beyinciğin granül hücre aksonu basit bir T şekli ile özelleşmiştir.Merkezi ve çevresel sinir sistemlerindeki, sinir hücresinin aksonunu çevreleyen, tabaka biçimindeki yalıtkan malzemeye miyelin denir. Miyelin nöroglianın bir çıkıntısıdır. Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemindeki nöronları oluşturur. Miyelinli sinir lifleri boyunca miyelin kılıftaki boşluklar (Ranvier boğumları) her bir boşluktan sonra ortaya çıkar. Miyelin kılıfın oluşmasına miyelinleşme veya miyelinizasyon denir. Miyelinleşme, elektriksel tepkinin daha hızlı yayılmasını sağlar. Miyelin tabakanın ortadan kalkması (demiyelinizasyon) Multipl skleroz hastalığına neden olur.bir omurgalıdaki beyin eğer açılır ve ince kesitlere dilimlenirse, her bir kesitteki bazı parçalar koyu olurken, diğer parçalar daha açık renkli olur. Koyu parçalar gri madde olarak ve açık renkli parçalar da beyaz madde olarak bilinir. Beyaz madde rengini aksonların oradan yoğun olarak geçmesinden dolayı alır. Serebral korteks, yüzeyinde gri madde bulunan bir mürekkep tabakaya sahiptir. Bu tabakanın altında da çok miktarda beyaz madde vardır. Bunun anlamı, yüzeydeki tabakanın büyük bir kısmı, nöron hücre gövdeleri ile doldurulurken, alt tabakanın büyük bir kısmı da miyelinli aksonlarla doldurulur.Akson başlangıç segmenti — aksonun doğrudan hücre gövdesine bağlanan segmentidir — özelleşmiş karmaşık proteinlerden oluşur.. Miyelinlidir ve yaklaşık 25 µm uzunluğuna sahiptir ve aksiyon potansiyel başlatma işlevlerini gerçekleştirir. Kalınlık bir tarafa bırakılırsa, hücre gövdesine (soma) bağlanan aksonun miyelinli parçasındaki başlangıç segmentinde çok miktarda sodyum ve potasyum kanalları vardır. Aksonun başlangıç segmentindeki sodyum kanallarının anma gerilim yoğunluğu, akson tepeciği hariç, geri kalan aksonlarınkinden veya bitişik hücre gövdesindekinden daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/akson-nedir-

Metastaz nedir ?

Metastaz nedir ?

Kanserli hücrelerin bulundukları doku dışında doğrudan ya da kan-lenf damarlarıyla başka bölgelere sıçramalarına verilen isimdir.Kötü huylu tümörler yalnızca bulundukları doku ve organa zarar vermekle kalmazlar, yakınlarındaki organ ve dokulara da yayılabilir ve zarar verebilirler. Ayrıca kanserli hücreler bulundukları bölgelerden kan ya da lenf damarları yoluyla bedenin başka bölgelerine taşınabilir, orada yerleşebilir. Ve hızla yayılabilir.Kanser başladığı doku ya da organdan bedenin bir başka bölümüne sıçradığında, burada da aynı tipte anormal hücreler gelişir ve ilk tümörle aynı adı taşımaya devam eder: Örneğin eğer akciğer kanseri beyine yayılım gösterdiyse buradaki hücreler esasta akciğer kanseri hücreleridir; beyinde oluşan tümör "beyin kanseri" değil "metastatik akciğer kanseri" olarak adlandırılır.

http://www.ulkemiz.com/metastaz-nedir-

Akrepler ve Özellikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad.2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de[1] 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.Habitat ( Yaşama Alanı)Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması:Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar.Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar.Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır.Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr.Morfoloji ve FizyolojiKarakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.BaşlıgöğüsBaşlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.Pedipalp[değiştir | kaynağı değiştir]Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.KeliserKeliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.BacakBacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.GözlerGözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.KarınKarın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.PreabdomenPreabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. oluşmuştur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.PostabdomenKuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.CinsiyetEşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.TarakTarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer.SternumSternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır.Sindirim sistemiPedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir.Boşaltım sistemiBoşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır.Dolaşım sistemiAkrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner.Sinir sistemiSinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur.Solunum sistemiAkreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır.Salgı sistemiAkreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler.Duyu sistemiDuyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar.Üreme ve yaşam döngüsüÇiftleşmeİlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir.DoğumGebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir.Pro-juvenilNeonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar.JuvenilBirinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler.BesiniGeceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir.Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer.Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.

http://www.ulkemiz.com/akrepler-ve-ozellikleri

Nikaia - Nicea Antik Kenti

Nikaia - Nicea Antik Kenti

Antik mirası, kent dokusu , ünlü çinisi , yeşil çevresi , turizm ve kültür kenti potansiyeli ile İznik, güney marmara bölgesinde adını aldığı gölün doğu kıyısına yerleşmiş , dört buçuk kilometrelik surlarla çevrili Bursa’ya 75km uzaklıkta eski bir kenttir. Karaların içine 50km sokulan derin bir körfezin sonunda kurulmuştur. İznik gittikçe daralan Gölcük havzasında , tersane ; liman şehridir. Derin bir şekilde bogumlaşıp darlaşan , iç kısmı bir havuz şeklinde olması harp limanını ve tersaneleri oluşturmuştur. Roma İmparatorluğu harp limanı olarak kullanmıştır. İlk Osmanlı tersanesi burada kurulmuştur. Evliya Çelebi gemilerin burada yapıldığını bildirmiştir. Baş iskele ” Astakos “ ( Bugünkü yerinden 6 km kuzeybatısında ) adıyla kurulmuş deprem ve saldırılarla tahribe uğramış Bithynia Kralı Nikomedia tarafından yeri değiştirilip bugünkü yerine kurulmuştur. III. Nikomedes döneminde ( İÖ 94-74 ) Bithynia Roma egemenliğine girdi. Romanın Asya valisi Bithynia’yı imparatorluğa kattı. Valinin görevlendirdiği Pompeius Bithynia’nın bütün hazinesinin ve sanat eserlerini Roma’ya gönderdi. Böylece 252 yıllık Bithynia Krallığı da tarihten silindi. Nikomedia ve çevresi Roma döneminde Pontus Krallığı ile yapılan savaşlar sonucunda, kent zarar görmüş ve onarılmıştır. İmparator Augustus ve Tanrıca adına birde tapınak yaptırıldı. İmparator Traianus, M.S.111 yılında bölgeye vali olarak genç Plinius’u atar ve bu dönemde Plinius, kentin imarı adına bir çok düzenleme yapar. Özellikle su sistemi konusunda Plinius’un etkisi büyük olur. Bu döneme ilişkin aldığımız bilgiler Plinius ve Traianus arasında geçen mektuplardan anlaşılmaktadır. İmparator Hadrianus 123 depreminde yıkılan Nikomedia’ yı onarttı, kendisine kent meclisinde “ Restitutor Nicomedia” ( Nikomedia’ yı yenileyen ) sanı verildi. İmparator Caracalla döneminde kentte bir hipodrom ve gimnazyum yaptırıldı. Gordonius döneminde kentin kuruluşunun 500. yılı dolayısıyla bir yıl süren şenlikler gerçeklerştirildi. İmparator Valerianus döneminde ( 253-260 ) Balkanlar üzerinden, Ön Asya ya giren Got akıncıları, Bizantion’a ulaştıktan sonra 256 da Kalkhedon’a geçtiler.      Karadan Nikomedia’ya giren istilacılar kenti yağmaladılar. Daha sonra Prusa’ya (Bursa) giden Got akıncıları aynı yoldan geri dönerken, Nikomediayı ve Nikaia’yı (iznik) yeniden yakıp yıktılar. Diocletianus (M.S 284-305) Roma İmparatorluğu’nun Augustus’u olduktan sonra, İmparatorluk topraklarının çok geniş bir alana yayılması, yönetim şeklini değiştirmesine neden olmuştur. Tetrarşi denilen dörtlü yönetim sistemini kurması ile kendisini Doğu Roma bölgesinin Augustus’u ilan ederek Nikomedia’ya yerleşir ve Nikomedia’yı Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapar. Bu dönemde Gotların yıktığı kent onarıldı. Kent doğuya kaydırıldı ve surları yeni bölgeyi de içine alacak biçimde yenilendi. Nikomedia da hipodrom, saray,tapınak hamam, resmi yapılar, darphane ve tersane inşa edildi. Nikomedia; Roma, Antiokheia (Antakya), Aleksanderia (iskenderiye) den sonra 4.ncü büyük kent halini aldı. Kentte bir Demeter Tapınağı, bunun iki yanında da sekizer sütunlu imparator tapınakları bulunuyordu. Alanda ayrıca bir sunak ve bir Demeter heykeli vardı. Alan, bir kolonlu caddeyle limana bağlanıyordu. Kent surlarının, su kemerlerinin, bir anıtsal çeşmenin, bir su sarnıcının kalıntıları dışında Roma dönemi yapıtları günümüze ulaşamamıştır. IV. yy. başlarında Hristiyanlığın Roma sınırları içinde yaygınlaşmasında yeni bir gelişme oldu. Valerius Licinus’a yenilen imparator Daia Maksiminus, putperes olmasına rağmen halkı kazanmak için Hristiyanlık yandaşı bir politika izledi. Nikomedia Valisinden Hristiyan tutukluları serbest bırakmasını istedi. Bir fermanla Hristiyanlığın resmen kabulunda önemli bir adım atılmış oldu. Ancak Putperestler fermana karşı çıkmış ve Hristiyanları Nikomedia’dan sürdürmüşlerdir. İmparator Galerius, dünyada bilinen ilk hoşgörü fermanını 30 Nisan 311 yılında o dönemdeki adıyla Nicomedia[İzmit]' dan yayınlamıştır. İzmit’ ten yayınlanan hoşgörü fermanının bir başka özelliği de, 313 yılında Milano’da tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletilen 2. fermana ilham olmasıdır. Nicomedia’dan yayınlanan bu iki hoşgörü fermanı sayesinde dünyada hoşgörü olgusunun temelleri atılmıştır. 323 de imparator Konstantius, rakibi Licinus’u Krizopolis’te ( Üsküdar da) yenmiş ve onu Nicomediaya sürmüştür. Kazandığı bu zaferden sonra Nicomedia’da karısı ve kızı için birer saray ve bazilika yaptırmış. Buna karşı Nikomedianın başkent ünvanını kaldırıp Bizantion’u Konstantinopolis ismi ile başkent ilan etmiştir ve Nikomedia’nın önemi azalmaya başlamıştır. 24 Ağustos 358 tarihinde bir deprem meydana geldi. 50 gün süreyle kentte yangınlar devam etti. Aralık 362 de tekrarlayan deprem sonrasında Nicomedia’da ayakta kalan son yapılarda yerle bir oldu. VIII.Yüzyılda Persler ve Arapların Bizans’a yaptıkları saldırılarda İzmit çevresi yeniden yağmalanmıştır. XI.Y.Y. Nikomedia, Anadolu’yu istila eden Türklerin egemenliğine girdi. Kutalmış oğlu Süleyman Şah ile kardeşi Mansur Suriye’den Anadolu’ya girdi. 1075 de İznik’ i aldılar. Burada Anadolu Selçuklu Devletini kurarak bağımsızlığını ilan ettiler, 1078 senesinde kutalmışoğlu Süleyman Şah Nikomediayı sınırlara kattı. 1085 te Bizans imparatoru Alexios harekete geçerek yapılan savaşlar sonunda Nikomedia ile birlikte Marmara’nın güney kıyılarını geri aldı. 1096 da Bizansa gelen Haçlı ordusu İzmit Körfezi içindeki bütün köyleri ve Nikomedia’yı yağmaladı. Nikomedia 1101 de ikinci Haçlı seferine katılan ordunun bir kolu tarafından istila edildi. Dorilaion (Eskişehir) üzerine yürümek üzere kentten ayrılan Haçlılar,Türklerin direnişi ile karşılaştılar. Yağmayı Bizans topraklarına yönelten Haçlı orduları gerek Bizanslılar, gerekse yerli halkı tarafından kovuldu. XIII. yy. başlarında imparator II. İoannas Stratiotes, topraklarını yeniden düzenlemeye girişti ve Sırbistan dan getirdiği peçenek ve Sırp esirlerini Nikomediaya yerleştirdi. 1337 yılına kadar Bizans’ın egemenliğinde kaldı. 1287 yılında İnegöl tekfurunu Domaniçte yenerek Bursa topraklarına giren Osman gazinin yolundan giden oğlu Orhan Gazi 1326 da Bursayı aldı. 1327 de Akçakoca Bey, Kandıra-Karamürsel ile birlikte İzmit Körfezinin güney bölümünü aldı. 1330 yılında İznik teslim alındı ve bir yıl sonrada İzmit alındı. Ancak Bizans’ın yardımı ile kente ulaşınca kuşatma kaldırıldı. Osmanlıların ele geçirdikleri yörelerde halka iyi davranmaları, İzmit yakınındaki kalelerin büyük bir bölümünün 1333 yılında kendiliklerinden teslim olmasını sağladı. 1337 yılında kentte açlık baş gösterince ele geçirilebildi. Bu tarihten sonra İzmit Osmanlı sancağı oldu. İlk sancak Bey’i Süleyman Paşa oldu. 1402 yılında Timur’un Ankara Savaşını kazanması sonrası kentin üzerine gönderdiği Mirza Ebubekir komutasındaki orduya İzmit halkı karşı koydu. Timur ile anlaşarak Rumeli’de padişahlığı ilan edilen Süleyman Çelebi Bizanslılarla anlaştı. İzmit’i 1403 yılında Bizans’a bıraktı. Musa Çelebi, Süleyaman Çelebiyi saf dışı bırakarak sultanlığını ilan etti. İzmit yeniden ele geçirildi. Bu arada Musa Çelebinin kardeşi olan Mehmet Çelebi Bizans desteği ile ağabeyini yendi ve 1413 yılında hükümdar oldu. 1413 ile 1421 yılları arasında kent bayındır duruma geldi. 14 Eylül 1509 yılında İstanbul ve İzmit’te büyük bir deprem oldu. İzmit’te o zaman Süleyman Paşa medresesi başta olmak üzere 5 camı, 300 ev bütünüyle kentin deniz kıyısındaki surlar onarılamayacak biçimde yıkıldı. 1512-1520 yıllarında Yavuz Sultan Selim zamanında defterdar Abdüsselam Efendi de İzmit’teki tersaneleri onararak çalışır duruma getirdi. 1592 yılında İstabulda da vuku bulan veba salgınının İzmit’e sıçraması ile hayat kentte felce uğradı. Dükkanlar 6 ay kapalı kaldı ve İstanbul ile Anadolu’ya ulaşım durdu. 1621 yılında geçen şiddetli kış İzmit körfezinin bitim yeri dondu. Temel gereksinim maddelerinin azalmasından dolayı fiyatlarda büyük artışlar oldu. 1648-1687 yıllarında IV.Murat zamanında Gürcü Abdünnebi çevresinde toplandığı güçlerle İzmit üzerinden İstanbul’a yürüdü. Devlet yöneticileri, İzmit’te siperler kazdırarak ve gemilerle İstanbul’dan asker göndererek ayaklanmayı bastırmaya çalıştılar. Üsküdar’a kadar ilerleyen Gürcü Abdünnebi yenileceğini anlayınca geri çekildi ve 1659 tarihinde öldürüldü. 1651 yılında ayaklanan Abaza Hasan Ağa, İzmit ve çevresini yağmaladı. Ayaklanma bastırıldıysada İzmit büyük zarar gördü. 1703-1730 yıllarında III.Ahmet zamanında İzmit Damat İbrahim Paşa tarafından onartıldı. 22 Mayıs 1766 yılında iki ay süren depremler sırasında İzmit Büyük ölçüde yıkıldı. Tersane kullanılamaz hale geldi. XIX. Yy. la kadar kentte durgun bir yaşam sürdü.1843 yılında İzmit-İstanbul arasında düzenli vapur seferleri başladı. 1843 yılında Anadolu – Bağdat demiryolunun ilk etabı olan Haydarpaşa-izmit demiryolu hizmete açıldı. 1880 yıllarında kentin ticaret yaşamı canlandı. İzmit’te Feshane, Çulhane, Herekede Halıhane bulunmaktaydı. Bu senelerde kent nüfusunun çoğunluğu müslüman Türkler oluşturuyordu. Ermeni Rumaların yanında Yahudi azınlıkta vardı. 1855-1864 yılları arasında Çerkezler Müslüman nüfusuna katıldı. 1877-1878 yıllarında cereyan eden osmanlı – Rus savaşı sırasında Rumeli ve Doğu karadeniz’den göç eden Müslüman toplulukları yöreye yerleşti. 1888 yılında İzmit Mutasarrıflığı adıyla İzmit’te bağımsız sancak adına geldi. İlk Mutasarrıf Selim Sırrı Paşa halkı ile beraber kentte bayındırlık faaliyetlerine başlattı. Yollar açıldı sıtmaya yol açan bataklıklar kurutuldu. Dönemin mimarı özelliklerini yansıtan yapılar yapıldı. XIX. yy. sonlarında batılı devletlerin misyoner etkinliklerinin yoğunlaştığı yörelerden biri olduğundan kentte ve çevrede çok sayıda azınlık okulu ile bir Amerikan okulu, Fransız okulu bir Cizvit okulu bulunuyordu. 10 Temmuz 1894 yılında meydana gelen depremle kentte hasar meydana geldi.20 Kasım 1918 de İzmit İngilizlerin işgaline uğradı 27 Ekim 1920 de Yunanlara devredildi. 28 Haziran 1921 de İzmit işgalden kurtuldu. Cumhuriyetin ilanından sonra 20 Nisan 1924 tarihinde Kocaeli ili kurtuldu. Kentte ve ilin genelinde sanayi kesimi her dönemde ülke ortalamasını aşan bir etkinliği olmuştur. 1960 yıllarında sanayileşmede çok büyük bir patlama yaşanmıştır. Özellikle kağıt, petrokimya ve rafineri gibi teknolojilerin kullanıldığı üretim merkezleri nüfusun sosyal ve kültürel yapısında değişim yaratmıştır. Ortaya çıkan iş imkanları kente göçü hızlandırmış, bu göçlerden İzmit kenti de payını almıştır. Günümüzde İznik Körfezi; kuzey kıyısında sanayi, güney kıyısında turizmi geliştirmiştir. Eski çağda “Askania “diye anılan İznik gölünün doğusunda bulunan yerleşim yeri İznik, göl seviyesinden, 8-10 m yüksekte bulunmaktadır. İznik Körfezi güney yönünde Kızılçam ormanlarını barındırır ve doğu batı doğrultulu dağ sıraları ve onları ayıran çukur sistemi kırık fay hattını oluşturur. Tektonik bir göle sahip olan İznik, sularını Gemlik Körfezine boşaltır. Suları dışa akışlı olduğundan tatlıdır. Antik Çağdan itibaren adı Nikaia olarak bilinir. Yapılan araştırmalar buranın prehistorik devirlerden itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldığını göstermiştir. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı izleri görülür.

http://www.ulkemiz.com/nikaia-nicea-antik-kenti

Şükrü Saracoğlu

Şükrü Saracoğlu

Mehmet Şükrü Saracoğlu (1886, Ödemiş – 27 Aralık 1953, İstanbul), Türk siyaset ve devlet adamı. 1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1938-42 arasında Türkiye Dışişleri Bakanı, 1948 ile 1950 arasında da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Saracoğlu, bu görevler dışında 1924 ile 1938 arasında da değişik hükümetlerde Milli Eğitim, Maliye ve Adalet bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934 ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.Babası, Trabzon'un Akçaabat ilçesinden göç ederek Ödemiş'e yerleşen saraç Mehmet Tevfik, annesi ise ev hanımı Şerife Hanım'dır. Ailesinin ilk çocuğudur. İlk ve orta okulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. İzmir İdadisi'ni birincilikle bitirerek, İstanbul'da Mekteb-i Mülkiye’de eğitimini sürdürdü. 1909 yılında Mekteb-i Mülkiye’yi bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisi'nde matematik öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü görevine getirildi.1914 yılının Ocak ayında bir devlet bursu kazanan Saraçoğlu, Belçika'ya öğrenime gitti. Kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı patlayınca hemen İzmir'e döndü. 1915 Mayısı'nda Cenevre Siyasi İlimler Akademisi’nde okumak için İsviçre’ye giderek burada dört yıl kaldı ve bu fakülteyi çok iyi bir dereceyle bitirdi (1918). Mondros Mütarekesi’nden sonra Cenevre’de yakın arkadaşı Mahmut Esat ile birlikte Cenevre Türk Yurdu Derneği’ne üye oldular. Saracoğlu bu cemiyet adına Fransızca bir derginin yayınlanmasını üstlendi, Avrupa kamuoyunda Mondros şartlarının olumsuzluğuna tepki yaratmak için uğraşlar vererek Osmanlı Devleti’nin haklarını savundu.O günlerde İzmir işgal edilince (15 Mayıs 1919) Mahmut Esat'la birlikte Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Milli Mücadele'ye katılmak için yola çıktıkları Anadolu'ya vardıklarında, İttihatçı olduklarından şüphelenen Demirci Mehmet Efe tarafından önce gözaltına alındılar, sonra da hapsedildiler. Onları bu durumdan İttihat ve Terakki Ticaret Mekteb-i Müdürlüğünden tanıdığı Celal Bayar kurtardı. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-yi Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Meclisi Mebusanı’na İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, İstanbul'un İtilaf Devletleri'nce işgal edilmesi nedeniyle meclise katılamadan Kuşadası'na geri döndü.Siyasi yaşamıSaraçoğlu, üç ay kadar bir süre yaptığı Ödemiş belediye başkanlığından sonra, 1923’te ikinci dönem İzmir mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) katıldı.Fethi Okyar hükümetinde Maarif Vekilliği yapan Saraçoğlu, 1926’da Türk-Yunan Mübadele Komisyonu'nda Türk delegasyonuna başkanlık etti. 1927 ile 1930 arasındaki İsmet İnönü hükümetlerinde maliye vekilliğini üstlendi. Vekilliği sırasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Lozan Antlaşması'nın getirdiği sınırlamaların bitmesinden sonra yeni gümrük tarifelerini uygulamaya koydu. Dış ticarette "kota sistemini" getirdi. Dünyadaki Büyük Bunalım'ın etkilerini azaltmak ve ulusal ekonominin altyapısını oluşturmak amacıyla yürütülen bir dizi millileştirmede önemli rol oynadı.Vekillikten ayrıldıktan Türk hükümeti adına ekonomik konularda temaslarda bulunmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ne gönderildi. Dönüşünden sonra hazırladığı bir rapor, Türk pamuk sanayisinin yeniden düzenlenmesine temel oluşturdu. Saraçoğlu, 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelerini Türkiye adına yürüttü. 1933’te bir antlaşma imzaladı. Saraçoğlu’nun imzaladığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.1933-1938 arasında İsmet İnönü ve Celal Bayar hükümetlerinde de Adliye Vekili olarak görev aldı. Adliye vekilliği döneminde genç cumhuriyet’in devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu, bakanlıkları sırasında avukatlık, hakimlik, icra iflas kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı Cezaevi’nin kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında oluşturulmuştur.Dışişleri BakanlığıYakın dostu olan ve aralarında oynadıkları satranç maçlarının ünlü olduğu İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde siyasal yaşamının en önemli görevlerine atandı. Bu görevlerden ilki 1938 ile 1942 arasında, Celal Bayar ve Refik Saydam hükümetlerinde üstlendiği dışişleri bakanlığı oldu. Bu görevi ve daha sonra geldiği başbakanlık görevinde Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'nın (1939-1945) dışında tutulması politikasında önemli rol oynadı.Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi Britanya ve Fransa ile işbirliği görüşmeleri yaparken, Kurtuluş Savaşı'ndan beri yakın ilişkiler içinde olduğu Sovyetler Birliği'nin de Batılı devletlerin yanında yer alacağını umuyordu. Ancak Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanınca Türkiye, Britanya-Fransız bağlılığında kalmakla Sovyetler Birliği ile ilişkilere devam etmek arasında zor bir seçim yapmak zorunda kaldı. Türkiye imzaya hazır hale gelen Üçlü İttifak'a (Britanya-Fransa-Türkiye) ters düşmeyen bir Sovyet ittifakı kurmak istiyordu. Sovyetler Birliği de, tamamen değişen uluslararası ortamda ilişkileri yeniden değerlendirme taraftarıydı. Bu doğrultuda Dışişleri Bakanı Saracoğlu 15 Eylül 1939'da resmen Sovyetler Birliği'ne davet edildi.Sovyet tarafının istekleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanacak görüşmeler üç gün olarak planlanmasına rağmen 25 Eylül ve 1, 13 ve 15 Ekim tarihlerinde dört oturum halinde yapıldı ve 23 güne yayıldı. Josef Stalin ve Vyaçeslav Molotov'un da yer aldığı 25 Eylül'de yapılan ilk görüşmeden sonra Ankara'ya çektiği telgrafta görüşmeyi "boğuşma" olarak nitelendirdi.Sovyet tarafının başlıca dört maddede özetelenen talepleri (Türk Boğazlarının Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulması, Montreaux Boğazlar Rejimi'ne Karadeniz'e sahili olmayan devletlerin Boğazlardan geçemeyeceği garantisinin eklenmesi, Türkiye'nin Britanya ve Fransa ile giriştiği ittifak müzakerelerinin istişareye çevrilmesi ve Britanya ile Fransa'nın Sovyetler Birliği ile savaşa girmesi durumunda Üçlü İttifak'ın geçersiz sayılması) Türk tarafınca reddedildi. Görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını gören Saracoğlu 17 Ekim'de Moskova'dan ayrıldı ve 20 Ekim 1939'da Türkiye'ye döndü.Saracoğlu bu gezi sırasında yediği bir yemekte kaptığı virüs nedeniyle beyin iltihabına yakalandı. Tedavi edildiği zannedilen hastalık yıllar sonra Saracoğlu'nun ölümüne neden oldu.1 Eylül 1939'da Polonya'ya giren Almanya, Britanya ve Fransa'nın savaş ilanına da aldırış etmeyerek Belçika, Hollanda, ardından da Fransa'ya saldırdı (Haziran 1940). Alman güçlerinin Balkan ülkelerini de işgal etmesiyle Türkiye savaşın eşiğine geldi. Almanya, asıl hedefi Sovyetler Birliği olduğu için, Türkiye'ye saldırmayacağını açıklayarak Ankara'ya bir saldırmazlık paktı önerdi. Türkiye'nin de Alman tehdidini savuşturmak amacıyla bu öneriyi kabul etmesi üzerine iki ülke arasında Türk-Alman Dostluk Paktı imzalandı (18 Haziran 1941).1942 yılında Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başkanlığa atanarak hükumeti kurmakla görevlendirildi. 5 Ağustos 1942'de hükümet programını okurken "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız." demişti.Saracoğlu, başbakanlığı sırasında izlediği dış politika da bazı çevrelerce Alman yanlısı olarak nitelendirildi. Almanya'nın savaş yıllarındaki Ankara elçisi Franz von Papen ve onunla yakın ilişkide olan Türk hükümetinde yetkili ekipteydi. Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu ve Numan Menemencioğlu'nun da dahil olduğu bu ekip Almanya'yı destekledi, Almanya ile dış ticareti Alman para birimi "Reichsmark" ile yaptı, Türk banknotlarını Almanya'da bastırdı, Almanya'ya paslanmaz çeliğin hammaddesi olan krom sevkiyatı yaptı ve Sovyetler Birliği'nin işgal ettiği Kırım ve Kafkasya'daki Türk topraklarında askeri harekat yapmakta olan Alman ordusunu cephede takip etmek için komutanlar yolladı.II. Dünya Savaşı'nın dönümü olan 1942-1943'te Müttefik ordularının Kuzey Afrika'ya çıkması, ardından da Almanların Stalingrad'da aldığı yenilgiyle savaşın ibresi Müttefik Devletler'in lehine döndü. Türkiye de Müttefiklere yakınlaşmaya başladı. Şükrü Saracoğlu da 12 Haziran 1943 tarihinde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin yanında olacağına karar verdiği gerekçesiyle ünlü Time dergisine kapak oldu. Saraçoğlu Mustafa Kemal Atatürk (1923, 1927) ve İsmet İnönü'den (1941) sonra Time kapağında yer alan 3. Türk'tür.Saracoğlu'nun Başbakanlığı döneminin ekonomik alanda belki de en fazla akılda kalan ve tartışmaları bugüne değin sarkan girişimi, Kasım 1942'de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu oldu. II. Dünya Savaşı sırasında yaygınlaşan karaborsa nedeniyle ortaya çıkan savaş zenginlerinin elde ettikleri servetler, temel gıda ürünlerinin bile zor temin edilebildiği savaş döneminde halkın tepkisini çekmişti. Bunun üzerine CHP Meclis Grubu, 12 Kasım 1942'de Varlık Vergisi'ni kabul ederek hem devlet gelirlerini artırarak enflasyonla mücadele etmeyi hem de karaborsayla mücadele etmeyi amaçlamıştı. Servetlerin bir defaya mahsus vergilendirildiği ve vergisini ödemeyenlerin bedensel çalışmaya tabi tutulduğu bu uygulama özellikle gayrimüslim azınlıklara yönelik bir baskı aracı gibi uygulandığı ileri sürülerek büyük tartışmalara yol açmış ve sonuçta 1944 yılı başlarında kaldırılmıştır.Topraksız köylülere bazı arazileri dağıtmaya yönelik Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da başbakanken yürürlüğe kondu (11 Haziran 1945). Saracoğlu'nun ısrarla takipçisi olduğu bu kanun özel ormanların ve büyük toprak sahibi ailelerin bir kısmının arazilerinin kamulaştırılmak istenmesi nedeniyle büyük toprak sahiplerinin itirazlarıyla karşılaştı. Milletvekilleri Cavit Oral, Emin Sazak, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Adnan Menderes köylüyü toprak sahibi yapacak bu reformlara tümden karşı çıktılar. Başlangıçta CHP'nin Toprak Reformu ve dolayısıyla ekonomi politikasına karşı oluşan bu muhalefet hareketi, siyasi bir harekete dönüştü. Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün, 7 Haziran 1945'te verdikleri Dörtlü Takrir, CHP içinden çıkacak yeni bir siyasi partinin (Demokrat Parti) işaret fişeği oldu.Saraçoğlu'nun başbakanlığı döneminde, 1946 seçimleri öncesi seçim kanunu değiştirildi, 5 Haziran 1946 tarih ve 4918 sayılı kanunla tek dereceli seçim sistemine geçildi. "Açık oy-gizli sayım" esaslarına göre hazırlanan bu kanuna göre her seçmenin hangi partiye oy verdiği herkes tarafından görülebilecek, fakat oy sayımı gizli yapılacaktı. Bu usule göre yapılan 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazandı. Demokrat Parti (DP) kurulduktan hemen sonra yapılan bu "erken seçim"de DP sadece 16 ilde seçime girebilmişti.1946 seçimlerinden sonra hem yaşadığı sağlık sorunları hem de CHP içinde kan değişikliğine gitmek isteyen İsmet İnönü'nin kararıyla başbakanlığı Recep Peker'e bıraktı (7 Ağustos 1946). 1 Kasım 1948 ile 22 Mayıs 1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. 1950 genel seçimleriyle milletvekilliği sona erdi ve siyaseti bıraktı.Dini bakış açısıBazı kesimler Saracoğlu'nun kendisi dine hayat hakkı tanımayan, baskıcı, dayatmacı laiklik anlayışını benimsediğini nitelendirmiştir.Öyle ki, merhum Eşref Edip kitabında Saracoğlunun "Otuz sene daha işi böyle sürdürebilirsek, din meselesini tamamen bertaraf etmiş oluruz" dediğini yazmıştır. Said Okur ise kendi kitabında ''Dine ve terbiye-i Muhammediyeye zehir diyen Saraçoğlu'' ifadesini kullanmıştır.Son yıllarıSon yıllarında parkinson hastalığı ile mücadele etti. Fransa'da yapılacak tedavisi için verilecek ödenek konusunda Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın isteksiz kalması üzerine, İzmir İttihat ve Terakki Ticaret Mektebinden öğrencisi olan Başbakan Adnan Menderes'in araya girmesiyle ödenek çıkarıldı. Fransa'daki tedavisinin de bir sonuç vermemesi üzerine Türkiye'ye döndü. Eşi Saadet Hanım'la birlikte İstanbul'a yerleşti. Teşvikiye'deki evinde 27 Aralık 1953'te, 66 yaşında yaşamını kaybetti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.Eski Maliye Nazırlarından Ahmed Zühdü Paşa'nın torunu olan Saadet (Oraloğlu) Saracoğlu (ö. 1980) ile evliliğinden üç çocuk babası olmuştur. 1987 ile 1993 arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanlığında bulunmuş olan Rüşdü Saraçoğlu'nun dedesidir.Şükrü Saracoğlu ayrıca 1934 ile 1950 arasında 16 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü'nün başkanlığını yapmıştır. İttihatspor Sahası olarak bilinen Kuşdili Çayırı'ndaki arazi 1932 yılında onun çabalarıyla Fenerbahçe Kulübü'nün oldu. Hem bugün üzerinde kendi adını taşıyan stadyumun yükseldiği araziyi Fenerbahçe'ye kazandırması, hem de 23 Şubat 1934 günü oynanan olaylı geçen Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra Fenerbahçe'nin kapatılmasına kadar gidecek cezaların gündeme geldiği sırada kulübe sahip çıkmış olması nedeniyle, 22 Temmuz 1998 günü alınan kararla Fenerbahçe Stadı'nın adı Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir.Hakkındaki eserler2006 yılında, Gürkan Hacır tarafından yaşamöyküsünün anlatıldığı Efe başvekil: Şükrü Saraçoğlu'nun romanı yayımlandı. 2007'de de Fenerbahçe Spor Kulübü'nün kuruluşunun 100. yılı nedeniyle Saracoğlu'nun yaşamını anlatan yine Gürkan Hacır'ın hazırladığı Efe Başvekil adlı bir belgesel film yapıldı. Hakkında basında çıkan yazılardan bazılarının Şükrü Saracoğlu ve Dönemi isimli kitap oğlu Yılmaz Saracoğlu tarafından derlenmiştir.

http://www.ulkemiz.com/sukru-saracoglu

Mehmet Recep Peker

Mehmet Recep Peker

Mehmet Recep Peker (5 Şubat 1889, İstanbul - 1 Nisan 1950, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi.1931-1936 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği ve 7 Ağustos 1946 - 10 Eylül 1947 tarihleri arasında da başbakanlık yaptı.Dağıstan'dan Anadolu'ya göç etmiş bir Çerkes olan Mustafa beyin oğludur. Orta öğrenimini Kocamustafapaşa Askeri Rüştiyesi ve İdadisi'nde yaptıktan sonra 1907 yılında Mekteb-i Harbiye'yi bitirdi. 1911 ve 1912 yıllarında Yemen'de ve Trablusgarp Savaşı'nda ve 1912-1913 yıllarında da Balkan Savaşları'nda görev aldı.I. Dünya Savaşı'nda Makedonya ve Kafkas Cephesi'nde görev aldı. 1919 yılında Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirdi. Şubat 1920 tarihinde Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Anadolu'ya geçti. Binbaşı rütbesi ile 20. Kolordu'da görevlendirildi. 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM'nin Genel Sekreterliğine getirildi. 1923 yılında Kütahya Mebusu seçilerek TBMM'ye girdi. Bir süre Hakimiyet-i Milliye gazetesinin başyazarlığını yaptı. 1924 ve 1925 yılları arasında Dahiliye Vekili olarak görev yaptı. Ayrıca Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı'na vekalet etti. 3. ve 4. İsmet Paşa hükümetlerinde 1925-1927 yılları arasında Müdafaa-i Milliye Vekilliği ve 1928-1930 yılları arasında da Nafia Vekilliği yaptı. İtalya'da Benito Mussolini ve Almanya'da Adolf Hitler rejimlerine yakın bir siyaseti savundu. 1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtib-i Umumiliği'ne atandı. 1933 yılında yeniden organize edilen İstanbul Üniversitesi'nde Atatürk tarafından İnkılap Tarihi dersleri vermekle görevlendirildi. 1931-1936 yılları arasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü ile birlikte Tek Parti Rejiminin güçlü adamı olarak görüldü.1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderildi. Dönüşünde yazdığı ve Başvekil İsmet İnönü tarafından da onaylanarak imzalanan ve TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören rapor, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından reddedildi ve kendisi "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor" sözlerini söyledi. Başvekil ise bu tenkide "Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?" diye cevap verince ikilinin arasında gerginlik çıktı. Hemen ertesi gün CHP'nin "Katib-i Umumi"lik (Genel Sekreterlik) görevinden alındı.20 Temmuz 1936 tarihinde İsviçre'nin Montreaux kasabasında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nden sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye'nin dış siyasette faşist ülkeler yerine, İngiltere ve askeri teknolojide ileri diğer demokratik ülkelerle birlikte hareket etmesi gerektiğine inanması, önce Recep Peker'in daha sonra da Başvekil İsmet İnönü'nün görevden alınmalarının asıl nedeni olarak gösterilir.Ağustos 1946 tarihinde çok partili dönemin ilk hükümetini kurdu. Recep Peker'in, Halkevleri'nin yayın organı Ülkü Dergisi'nde çıkan İnkılâp Tarihi ders notları, 1935 yılında İnkılâp Tarihi Dersleri adı ile kitap olarak yayımlandı. 1 Nisan 1950 tarihinde İstanbul'da öldü. Mezarı Edirnekapı Mezarlığı'ndadır.Sinema sanatçısı Faruk Peker'in dedesidir.

http://www.ulkemiz.com/mehmet-recep-peker

Akıllı gen nedir ?

Akıllı gen nedir ?

Akıllı DNA'lar zekânın kalıtım yoluyla nasıl geçtiğine ışık tutuyor.İnsan zekâsının ne kadarının kalıtsal, ne kadarının çevresel koşullar tarafından belirlendiği tartışması tüm şiddetiyle sürerken bir küçük nokta gözden kaçıyor:Bugüne dek zekâyı etkileyen herhangi bir gen (geri zekâya yol açan gen hariç) henüz bulunmadı. Başını Londra Psikiyatri Enstitüsü'nden Robert Plomin 'in çektiği bir grup araştırmacı zekâdan sorumlu geni bulmak üzere kolları sıvadılar. İşe zeki çocuklardan başladılar. Plomin'e göre ''akıllı gen''in adresi zeki çocuklardı. Zeki çocukları seçmek için şu yöntemi kullandılar: Çeşitli yaşlardaki öğrencileri üniversiteye giriş sınavından geçirdiler. Sınavdan yüksek puan alanların DNA'larını incelediler. Ve bu çalışmanın sonunda peşinde oldukları genin izini tespit etmeyi başardılar.Cleveland dolaylarındaki 6 yerleşim bölgesinde yaşayan ve yaşları 6 ile 15 arasında değişen 51 çocuktan kan örnekleri alındı. Bir grubun ortalama IQ'su 136 olarak hesaplandı. Diğer grupta ortalama IQ 103 idi. Tüm çocuklar beyazdı. Kan hücrelerini ayrıştıran bilim adamları çocukların 6 numaralı kromozomunu tek tek incelediler. 6 numaralı kromozomun üzerindeki 37 genin içinden biri farklıydı: IGF2R adı verilen genin yüksek IQ'lu gruptaki çocuklarda görülme yüzdesi, normal IQ'lu çocuklardakine oranla iki misliydi (Yüzde 32'ye karşı yüzde 16). Psychological Science isimli derginin mayıs sayısında yer alan araştırma raporuna göre IGF2R geninin bir şekli olan ve adına ''allele 5'' denilen gen zekâdan sorumluydu.Ancak Plomin bu genin bir ''üstün zekâ geni'' olmadığına dikkat çekiyor. Bu gen yalnızca fazladan dört IQ puanı anlamına geliyor. Ve bu gen bir insanı üstün zekâlı yapmaya yetmiyor: Ortalama IQ'ya sahip çocukların yüzde 23'ü bu gene sahipken, üstün zekâlı çocukların yüzde 54'ünde bu gen bulunmuyor.Akıllı gen ''Insulinlike growth factor 2 receptor- IGF2R-İnsülin benzeri büyüme faktörü 2 reseptörü'' ismi ile tanınıyor. Bu gen, insülin geni ile büyük benzerlikler taşıyor. Sıradan bir hormon bir hücreye yanaştığı zaman bazı durumlarda hücrenin büyümesine, bazı durumlarda ise hücrenin intihar etmesine yol açar. Bu iki tepki de beynin gelişmesi sırasında izlenen normal faaliyetlerdir. Fare beyinlerinde öğrenme ve bellek bölgelerinin insülin reseptörleri ile kaplı olduğunu fark eden Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bilim adamları, insülinin sinirlerin büyümesini hızlandırdığı sonucuna vardılar.Bu sonuç, IGF2R'in beyni ve dolayısıyla zekâyı etkilediği tezini desteklese de bazı genetikçiler IQ-gen araştırmalarında elde edilen sonuçların doğruluğu konusunda kuşkulular. Plomin'in grubunun bulduğu akıllı genin akademik yönden başarılı olan çocuklarda rastlanan yaygın bir gen olduğu fikrini öne süren kuşkucu grubun sözcüsü Johns Hopkins Üniversitesi'nden Andrew Feinberg , ''Buldukları genin etnik farklılıklardan kaynaklanmadığını kim bilebilir?'' diye soruyor. Öte yandan Stanford Üniversitesi'nden Neil Risch , Plomin'in bu araştırmasına ilişkin görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Plomin'in araştırması bana kalırsa rastlantılara dayanıyor. Bir kromozomun üzerindeki 37 genin arasından bir geni bulup çıkartarak bunun akıllı gen olduğunu iddia etmek bilimsel bir temele dayanmıyor. Örneğin çeşitli araştırmalarda şizofreni geni, meraklılık geni gibi çeşitli kişilik özellikleri ile ilgili genler bulundu. Ancak bu araştırmalar tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Bu da araştırmaların güvenilirliğini zedeliyor.''Bilim adamlarının IGF2R geninin zekâyı etkilediği iddiasını kabul etmeleri de sorunu çözmeye yetmiyor. Şimdi ortaya yeni bir soru atılıyor: IGF2R zekâyı nasıl etkiliyor? Zekânın çok karmaşık bir olgu olması bu sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bir yetkili, ''Sağlıklı çocukların okulda daha başarılı oldukları bir gerçek. Dolayısıyla bu genin ancak çocuğun yeterli gıda aldığı durumlarda etkili olduğu düşünülebilir''diye konuşuyor. Cornell Üniversitesi'nden psikolog Stephen Ceci genlerin bir vakum içinde çalışmadığını belirterek, ''Bu soruyu yanıtlamak için önce daha başka soruları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Zekâyı etkileyen genlerin çevresel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya çıkartmak ön koşuldur. Örneğin, hamilelik döneminde annenin beslenme şekli bile zekâyı büyük ölçüde etkiler'' diyor.Plomin, bu arada IQ geni ile ilgili iki kromozomu daha inceledi. Bunlardan elde ettiği sonuçları ekim ayında açıklamayı planlıyor. Bu arada DNA'nın zihinsel ve bedensel tüm özelliklerimizi belirlediği inancının kesinleşmesi için akıllı genin çevre ile nasıl bir etkileşim içinde olduğuna açıklık getirilmesi gerekiyor. Bu arada bir fizyolog, önümüzdeki iki ay içerisinde IGF2R geni çalışmalarına doğum öncesi bir test ile katkıda bulunmayı tasarlıyor.

http://www.ulkemiz.com/akilli-gen-nedir-

Lagina Antik Kenti

Lagina Antik Kenti

Muğla ili Yatağan - Milas yolunun 3. kilometresinden ayrılan tali yol üzerinde Turgut Köyü bulunmaktadır. Bu köyün sınırları içinde antik Lagina şehri vardır. Karya’lıların önemli kült merkezi Lagina..Tanrıça Hekate’nin kutsal kenti. Bilge Umar kentin adının ‘kayadoruğu’ anlamına gelebileceğini belirtiyor. Yine aktardığına göre burasının bir kent değil Hekate Tapınağı ve diğer kutsal yapıların oluşturduğu bir mekan olarak düzenlendiğini belirtiyor. Lagina’da Stratonikeia’nın dini merkezi, kutsal alanı olarak yapılmış. İki kenti birbirine bağlayan 10 km uzunluğunda bir yolu olduğunu biliyoruz. Kentin kuruluşu Karialılar döneminde gerçekleşmiş. Burası Türkiye arkeolojisi için de önemli bir yer. Osman Hamdi Beyin ilk kazı yaptığı mekan Lagina kenti. Osman Hamdi Bey modern Arkeolojinin ve Müzeciliğin ülkemizdeki ilk temsilcilerinden. Lagina’da en dikkat çekici yapı kentin ortasında bulunan tapınak. Bu tapınak Tanrıça Hekate’ye adanmış bilinen en büyük ve önemli tapınak.M.Ö.1.yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Hekate’nin Anadolu’nun Ana Tanrıçası’nın bir çeşitlemesi olduğu Bilge Umar tarafından ileri sürülmekte. Tapınağın güneyinde sunuların gerçekleştiği atları bulunmaktadır. Altarın etrafı korint başlıklı sütunlarla donatılmış. Kutsal alanı tamamlayan bir diğer yapı ise halkın dinlenebileceği, yağmur ve güneşten korunabileceği Stoa. Bu yapılar meclisin ya da mahkemenin toplandığı, resmi belgelerin saklandığı, rahiplerin, resmi görevlilerin ve tanrıya dua edenlerin kalacak yer gereksinimi de karşılıyordu. Lagina Hekate Kutsal Alanı da üç yönden stoalarla çevrilmiş. Buradan çıkartılan bazı frizler ve sarkofaj parçaları İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. B.Zafer Öztaptık http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/lagina-antik-kenti

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor.Işık ve genetik ile beyin hücresini araştıran, beyin hücrelerini ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni bilim alanı optogenetik sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz olanaklar sunuyor. Kanıtlar da gösteriyor ki Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor. NPİSTANBUL Hastanesi'nden Moleküler Biyolog Esmanur Özkan ve Psikolog Gaye Kağan, Optogenetiği ve Nöropsikiyatrideki yerini anlattı. "Beyin, on milyarlarca nöronun birbiri bağlantılı olduğu karmaşık bir sisteme sahiptir. Çok sayıda farklı karakteristik özellikleri ve elektriksel sinyallerin milisaniye hızındaki trafiği doğru bir zamanlama ile tespit etmek, ayrıca biyokimyasal iletilerin zengin çeşitliliği de işe katılmasını düşünürsek sistemin karmaşıklığı daha iyi hesaplanabilir. 1979 daki Scientific American dergisindeki makalesinde Nobel ödüllü Francis Crick nörolojik bilimlerin karşılaştığı ana zorluğun, diğer hücrelerde değişime neden olmadan, beyindeki bir hücrenin incelenebilmesi olduğunu belirtmişti. Crick sonradan yazdığı makalesine, ışığın hücrede arzulanan incelemeyi yapabileceğini, çünkü ışık ile net zamanlı uyarılar verilebileceğini speküle etti. Ancak, o zaman ışığa spesifik cevap alınabilecek hücre modellemesi henüz bilinmiyordu. Elektriksel stimulus ile yapılan deneyler bu zorluğu yenemez; çünkü elektrotlar çok basit bir teknik sunmaktadır. Elektrik stimulus ile farklı hücre tipleri arasında ayırım yapamadan tüm devre stimule edilir. Onlarla oluşturulan sinyaller tam bir kesinlikle nöronların fonksiyonu değerlendirme imkanı sağlayamaz. İlaçlarla yapılan deneyler de yeteri kadar spesifik değildir. İlaçlar beynin doğal işlem hızından çok daha yavaş reaksiyona girerler. Optogenetikle belirli bir zaman diliminde, belirli bir hücredeki tek bir olayı inceleme şansı ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında optogenetik ile ilgili çalışmalara Kaliforniyada Stanford üniversitesinde başlanmıştır. 2010 yılında Nature methods dergisinde yılın metodu olarak yayınlanmıştır. Çalışmalara meyve sineği ile başlanmış.Hücre kültürü ve farelerde yapılan çalışmalara ek olarak yöntem şimdi primatlarda, sıçan ve kuşlarda denenmektedir. http://www.e-psikiyatri.com OPTOGENETİK NEDİR? Optogenetik: Işık ve genetik ile beyin hücresini araştırma. Genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni gelişmekte olan bilim alanı. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin (bacteriorhodopsin,halorhodopsins, channelrhodopsin)  kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Genetik, viroloji ve optik teknikler kullanılarak elektrofizyoloji veya diğer standart metodların yapamadığı nöronların spesifik gruplarının belli aralıklarda hassasiyet içinde aktive edilmesi veya susturulması sağlanır. Bu sayede işleyişinin anlaşılması oldukça güç olan karmaşık yapıdaki beyinde spesifik hücrelerin kontrolü sağlanabilir. Hücre tiplerine spesifik, ışığa duyarlı, mikrobiyal iyon iletimi düzenleyici proteinler olan channelrhodopsin-2 (ChR2)  ve halorhodopsin (NpHR)  gibi moleküler nöronal aktivite araçları kullanılarak farklı nöral populasyonların aktivitesi kontrol edilebilir. Bu hücresel araçlar, genetik olarak kodlanarak önceden seçilmiş hedeflenen nöronal devrelerin aktive edilmesi veya inhibe edilmesi amacıyla ilgili hedef nöronlara aktarılırlar.  OPTOGENETİK'İN NÖROPSİKİYATRİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ MD. PhD. Karl Deisseroth “Yeni olsa da, optogenetik son derece güçlü bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. İnsan beynindeki milyonlarca nöronların ve sayısız alt gruplar ve birbirinden ayrılan farklı hücre popülasyonları bulunur. Optogenetik gibi teknikleri kullanarak bu tip nöronların ne zaman, nasıl ve niçin kullanacağını haritalayabiliriz. Bu bulgular gününüzde bize beynin sırlarını çözmede, hastalıkların, davranışların ve belleğin kökenini daha iyi anlamada bir adım daha ileri götürmektedir.” der. SOCİETY FOR NEUROSCİENCE-2009 CHICAGO- Araştırmacılar öğrenme, geriçağırma ve duygularındaki gizemli beyin mekanizmalarını; ışık ve genetik kullanılan yeni bir yöntem olan optogenetik araştırılıyor.  Sonuçlar neuroscience dergisinde yayınlandı. Antidepresan tedavisi ile tam olarak iyileşemeyen bölgelere lazer ışığı uygulanarak hücrelerin uyarılmasıyla depresyon semptomlarını rahatlatılmasına yardımcı olduğu görülmüştür. (Herbert Covington, PhD, abstract 286,18, see attached summary) - Yeni ışığa duyarlı proteinlerin keşfi ile birlikte beyin aktivitelerindeki döngü ve beyin hastalıkların arasındaki ilişkiyi anlamakta yeni anlayışlar geliştirmiştir. (Feng, Zang, PhD, abstract 806.1, see attached summary) - Bağımlı olan farelerde bu şekilde davranmalarına neden olan spesifik nöral bağlantıları keşfetmişlerdir.  (Garret Stuber, abstract  686.8, see attached summary) - Şu anda henüz tartışmada olan konu da optogenetikde karmaşık bellek işlevlerinden sorumlu beyin hücrelerinin küçük kısmını reaktivite edildiği keşfedilmiştir. (Michael Hausser, PhD, abstract 388.8, see attached summary) Bazı deneylerde; optogenetik ile fMRI kullanılarak lokal nöronal akitivite ve fMRI’da ölçülen BOLD sinyalleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar göstermiştir ki; optogenetikde fMRI kullanımı ile BOLD sinyalleriyle bulunan yapılar arasındaki bağlantılar aydınlatılabilmiştir. (Eberling JL, Jagust WJ, Christine CW, et al. Results from a phase I safety trial of hAADC gene therapy for Parkinson disease. Neurology 2008;70:1980-1983). - Normalde elektiriksel uyarım bazlı methodlara kıyasla optogenetik az problemle daha hızlı haritalama (mesela kortikal haritalama) yapılmasını sağlamaktadır. (Ayling OG, Harrison TC, Boyd JD, Goroshkov A, Murphy TH. Automated light-based mapping of motor cortex by photoactivation of channelrhodopsin-2 transgenic mice. Nat Methods 2009;6;219-224.) - Optogenetik çalışmalarının sonuclarıyla, derin beyin yapılarının nöronal aktivitelerini uyaran DBS, TMS gibi tekniklere göre optogenetik daha hassas bir tekniktir. - Optogenetik beyne verilen uyarım yöntemlerinde  (Deep Brain Stimulation -DBS gibi) mekanizmalarının etkileri  konusunda  ipucu sunuyor. Psikiyatrik hastalıkların semptomlarına nasıl fayda sağladığına yardımcı olabilir.  DBS’de istenen bölgede tüm hücreleri ve sinir liflerini uyarırken, optogenetikde sadece belli nöronlarda uyarım yapabiliyor. Bu da son araştırmalarla birlikte gösteriyor ki DBS’deki gibi uyarım beyne uyarım verilen yöntemlerde kan akışı PH değişimi gibi yan etkiler optogenetik de görülmüyor. “A new technique for controlling the brain: optogenetics and its potential for use in research and the clinic” Ryan T. LaLumiere - Herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalıklarda nöronal-network aktivitesindeki değişiklikler sonucu fonksiyon bozuklukları gözlenir. Spesifik nöronlarda ya da büyük networklarda foto kontrolün sağlanması bu bozuklukların semptomlarını azaltılabilir ya da ortadan kaldırabilir. Ancak bir tedavi olarak tamamen geçirebileceği söylenemiyor. - DBS ile STN (subthalamic nucleus) üzerinde sağlanan dopamin artışı aynı zamanda optogenetik ile sağlanabilir. Kanıtlanmış araştırmalar gösteriyor ki; dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlanabiliyor. (Sohal VS, Zhang F,  izhar O, Deisseroth K. Parvalbumin neurons and gamma rhythms enhance cortical circuit performance. Nature 2009;459:698-702). (Cardin JA, Carlen M, Meletis K, et al. Driving fast-spiking cells induces gamma rhythm and controls sensory responses. Nature 2009;459:663-667). - Optogenetik’in doğrudan klinik kullanımı olmaksızın, insan hastalıklarının giderilmesi için hayvan modellerinde nöronların optikal kontrolünde yapılması ile daha kesin sonuçlar üretiyor. - Son 5 yıldır araştırmalar gösteriyor ki; optogenetik nöronal aktiviteyi çözmek ve kontrol etmek için klinik amaçlarda kullanım üzerinde önemli bir tekniktir. OPTOGENETİK’İN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz bir olanak sunmasına karşın, genlerle oynamayı gerektirdiğinden şimdilik yalnızca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kapsamında uygulanıyor. Nöropsikiyatrik hastalıklarda (Parkinson, Depresyon, Şizofreni gibi) için farmakoterapide veya elektriksel stimülasyonlara güçlü bir alternatif sağlayacağı açısından önem teşkil etmektedir."

http://www.ulkemiz.com/noropsikiyatride-optogenetik

Ahmet Davutoğlu

Ahmet Davutoğlu

Ahmet Davutoğlu (d. 26 Şubat 1959, Konya), Türk siyasetçi, uluslararası ilişkiler uzmanı, akademisyen ve büyükelçi, eski Dışişleri Bakanı, eski Başbakan Vekili, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkanı, 63. Türkiye Hükûmeti'nin başbakanı.1 Mayıs 2009'da, Dışişleri Bakanı olarak TBMM dışından atandı. 58., 59. ve 60. hükümetler döneminde başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ve hem bakanlık hem de cumhurbaşkanlığı görevlerinde Abdullah Gül'e dış politika başdanışmanlığı yaptı. 24. Dönem Konya Milletvekili olarak TBMM'ye girmiştir.27 Ağustos 2014'te, Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde Genel Başkan seçildi ve 28 Ağustos 2014'te cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan başbakanlık vekaletini aldı ve 62. Türkiye Hükûmetini kurmakla görevlendirildi. Ahmet Davutoğlu başbakanlığında kurulan 62. Türkiye Hükümeti bakanlar kurulu listesini 29 Ağustos 2014 tarihinde açıkladı. 6 Eylül 2014 Cumartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılan güven oylaması sonucunda 133 ret oyuna karşılık alınan 306 kabul oyuyla 62. Türkiye Hükümeti Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak resmen göreve başlamıştır. Ahmet Davutoğlu 2015 Genel Seçimlerinden sonra istifasını Recep Tayyip Erdoğan'a vermiştir fakat yeni hükümet kurulana kadar Başbakanlığa devam etmektedir.1959 yılında Konya'nın Taşkent ilçesinde doğan Ahmet Davutoğlu, İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra, 1983-84 eğitim öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesi'nin Ekonomi ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümlerini çift anadal programıyla bitirdi. Aynı üniversitenin Kamu Yönetimi Bölümünde Yüksek Lisans, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde de doktora yaptı.1990 yılında, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. Üniversitenin Siyaset Bilimi bölümünü kurdu ve 1993 yılına kadar bu bölümün başkanlığını yürüttü. 1993 yılında doçent oldu ve 1995–1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde çalıştı. 1995-1999 yılları arasında Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Davutoğlu bu sürede 200'den fazla yazı kaleme almıştı. 1998–2002 yıllarında, Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademilerinde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi.1999–2004 yılları arasında profesör oldu ve Beykent Üniversitesi'nde, üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığı, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde de misafir öğretim üyeliği yaptı.Davutoğlu, Parlamento Üyesi olmamasına rağmen 2009 yılında Dışişleri Bakanı olarak atandı. 2011 genel seçimlerinde Konya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi ve Recep Tayyip Erdoğan'ın üçüncü kabinesinde Dışişleri Bakanı olarak görevine devam etti.Türkiye'nin küresel olarak yeniden-uyanışının arkasındaki beyinlerden biri olması sebebiyle, Foreign Policy dergisinin, 2010 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesinde yer aldı.Bir röportajında "Sıfır Sorun Politikası"ndan bahsetti ve bu politikasıyla ilgili olarak "Diğer aktörler bizim değerlerimize saygılı olurlarsa, sorunsuz bir politika mümkündür. Fakat bu demek değildir ki, diğer partilerle iyi ilişkilerimiz olması adına sessiz kalacağız." dedi. Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte "Türkiye için dünyada yeni bir rol hayal etmek ve bunu gerçekleştirmek" başlığıyla Foreign Policy dergisinin 2011 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesine girmişlerdir.Ahmet Davutoğlu dış politikasını dört ana sütun üzerine inşa etmiştir. Bunlardan ilki Güvenlik Bölünmezliği, ikincisi Diyalog, üçüncüsü Ekonomik Dayanışma ve dördüncüsü ise Kültürel Uyum ve Karşılıklı Saygıdır. Davutoğlu, politkasının hedefinin "Farklı ulusların entegresi ile farklı inanç ve ırklar arasındaki kültürel anlayışın geliştirilmesinin yanı sıra, ortaya çıkan krizleri çözmek için işbirliği ilişkileri ve barışçıl diyalog sağlanması" olduğunu ifade etmiştir.Davutoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte 2014 Nisan Ayının 24'ünde, Ermeni tehcirinde yaşanan olayların acı verici olduğunu içeren bir bildiriyi dokuz dilde yayınladı. Bununla beraber bu tehcirin Türk, Ermeni ve yabancı tarihçiler tarafında ortak bir çalışmayla araştırılması gerektiği belirtildi.Pan-İslamist bir politika hayali olduğu iddia edilmesine rağmen Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediğini dile getirdi. Türk-AB ilişkilerinin tamamı 2013 yılına kadar Egemen Bağış, 2013-2014 yılları arasında Mevlüt Çavuşoğlu'nun bakanlıklarıyla Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir. Davutoğlu, 2013 yılının Mayıs ayında Brüksel'de gerçekleştirilen 51. Ortaklık Konseyi Toplantısında, Türkiye'nin 50 yıldır AB üyeliği için gayret gösterdiğini ve bu gayretlerin de devam edeceğini ifade etmiştir. Bunlara ek olarak da Türk Vatandaşlarının Avrupa'da vizesiz dolaşamamasının kabul edilemez olduğunu dile getirmiştir.2012 yılı Haziran ayında Davutoğlu Yunan hükümetini, Özellikle Batı Trakya'daki Türk azınlıklarının, haklarına saygı göstermemekle suçladı. Aynı zamanda Türk kökenli azınlık durumundaki vatandaşların sözde Yunan Vatandaşlığının iptalinin Lozan Antlaşması'na aykırı olduğunu da vurgulamıştır. Davutoğlu 2013'te, kıyı ötesi petrol rezerverlerinin (offshore oil reserves) mülkiyeti üzerine patlak veren tartışmalar üzerene Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Avramopoulos'a iki devlet arası olası bir çözüm götürdü. Fakat öneri Yunan dışişleri bakanlığı tarafından göz ardı edildi. Aynı zamanda Davutoğlu aradaki sorunları çözmek adına, Nikos Anastasiadis öncülüğünde müzakere talebinde bulundu.Adalet ve Kalkınma PartisiAhmet Davutoğlu'na, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve dönemin Başbakanı Abdullah Gül'ün 17 Ocak 2003'te birlikte aldıkları ve 18 Ocak 2003'te Resmî Gazete'de yayımlanan kararla büyükelçi unvanı verildi.Davutoğlu, Gazze Savaşı'na çözüm getirmek için Türk Hükümeti'nin uyguladığı mekik diplomasisinin önde gelen aktörlerindendi. 1 Mayıs 2009'da 12. Cumhurbaşkanı ve eski 25. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Dışişleri Bakanlığı'na atandı.27 Ağustos 2014 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi genel başkanı ve 28 Ağustos 2014 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan'ın resmi olarak cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte 26. Türkiye Başbakanı olmuştur.30 Haziran 2010 tarihinde Davutoğlu ile İsrail Ticaret Bakanı Ben Eliezer, Brüksel’de gizli bir toplantı yapmış, TBMM'de gizli görüşmeyi ayrıntılandıran Davutoğlu, toplantının gizli olmasını İsrail'lilerin istediğini belirterek, “İsraillilere temel taleplerimizi yüzlerine doğrudan ve net şekilde söylemek için bu görüşmeyi yaptık” demiştir.Akademisyenler ve politikacılar onun Yeni Şafak'taki makaleleri ve Stratejik Derinlik kitabından yola çıkarak, Ahmet Davutoğlu'nun dış politika vizyonunu; Yeni Osmanlıcılık politikasıyla, Osmanlı Devleti'nin topraklarıyla yakın ilişkiler kurma temeline dayandığını ileri sürerler. Davutoğlu'nun eski bir öğrencisi Behlül Özkan ise Davutoğlu'nun Orta Doğu'da İslam'ın birleşitirici güç olarak görmesine bağlı olarak, Pan-İslamizm'e dayalı bir dış politika hayali olduğunu ifade eder. Bu iki görüşe zıt olarak da geçmişte Avrupa Birliği üyeliğini savunduğunu ifade eden bir NATO üyesi olarak, batı yanlısı bir politikayı savunmuştur.Sare Hanım ile evli ve dört çocuk babasıdır. İyi derecede İngilizce, Almanca, Malayca ve Arapça bilmektedir. Kızı Sefure ile Yıldız Holding'in kurucusu Sabri Ülker'in 3. torunu Ahmet Özokur' un evliliği 9 Mart 2015 yılında sona erdi. Ayrıca halen Yıldız Holding'in yönetim kurulu başkanı olan Murat Ülker ile liseden sınıf arkadaşıdır.ESERLERİ    "Alternative Paradigms: The Impact of Islamic and Western Weltanschauungs on Political Theory". University Press of America, 1993    "Civilizational Transformation and the Muslim World". K.L., Quill, 1994    "Tarih idraki oluşumunda metodolojinin rolü: Medeniyetlerarası etkileşim açısından dünya tarihi ve Osmanlı". Divan Dergisi, 1999/2    "Rewriting of Muslim Politics in the 20th Century: A Retrospective". Border Crossings (ed. Fred Dallmayr, Lexington, 2000, 91-112)    "Stratejik derinlik: Türkiye'nin uluslararası konumu'". Küre Yayınları, 2001    "Küresel Bunalım". Küre, 2002.    "Osmanlı Medeniyeti: Siyaset İktisat Sanat". Klasik, 2005    "Teoriden Pratiğe:Türk Dış Politikası Üzerine Konuşmalar". Küre Yayınları, 2013   https://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/ahmet-davutoglu

İnsanoğlunun Genetik Şifresi

İnsanoğlunun Genetik Şifresi

Günümüzde çoğu uzman bu konu üzerinde durmakta ve ortak çalışmalar ile çıkan sonuçlara göre çözümler üretmektedirler. Teknoloji ile gelişen insan beyni, evrenin sırlarını çözmeye başlamıştır.Hatta şimdilerde insanın genetiğini ele verecek ip uçlarını çözerek, birçok hastalığın tedavisini mümkün kılacak yöntemleri geliştirmeye başlamışlardır. Geçmişten bu yana gizli kalan her şeyi gün yüzüne çıkartan bilim, şimdilerde bu mucizenin ışığında çalışmalara başlamıştır. Şizofren, depresyon, dikkat bozukluğu ve çocuklarda sıklıkla görülen hiperaktivite, bipolar bozukluk, zihin geriliği, ruhsal gelişim bozukluğu gibi psikolojik olayların temelinde yatan gerçekleri ortaya çıkartan bilim adamları, aslında birçok hastalığın nedenini bulmaya zemin oluşturmuşlardır.33 bin 332 kişiyi denetim altına alan uzmanlar, elde ettiği bulgulara göre bu ruhsal bozuklukların aynı nedenlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırmışlardır. Ve çoğu kişide görülen benzerlik bu hastalıkların,  aynı nedenlerden ortaya çıktığını ortaya koymuştur. Bu çözülen şifre ise psikolojik sorunu olan insanları daha kısa sürede tedavi edebilme olanağı sunmuştur. Amerika’da yapılan bu deney, gendeki bulunan bazı eksikliklerin ruhsal sorunlarına yol açtığını ve hastalığın ilerleyen boyutlara ulaşması, dengenin giderek bozulmasından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır.Modern çağın hastalığı haline gelen psikolojik problemler, teknolojinin hayatımızda daha çok yer alması ile artış göstermektedir. Stres, yoğun iş temposu, maddi manevi kayıplar kişileri içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Bu sorunlarda beyne hasar vererek, psikolojik hastalıklara davetiye çıkartıyor. Yıllardır bu ruhsal problemlerin nedeni araştırılmış ve sonunda elle tutulur ve bir neticeye kavuşulmuştur. Uzmanlar bu hastalıkların temelinde yatan en önemli kavramı teşhis etmiştir. 2 ve 10 kromozomlar ve beyinde bulunan hücrelerin kalsiyum oranını dengelemede görev alan iki gendeki bozulmadan kaynaklandığı ortaya çıkartılmıştır. Kromozomlar, kalıtımsal bilgileri elde etmede kullanılan en faydalı yöntemdir. 46 kromozom sayısına sahip olan vücut, ayrı görevler üstlenmekte ve genetik olan kavramları bünyesinde taşımakta ve cinsiyet bilgilerine kadar bizimle alakalı her şeyi öğrenmeye yardımcı olmaktadır. 46 kromozom tamamen dengeyi korumaktadır. Yani birinin eksik olması hastalıklara yol açar ve öğrenme, beceri, konuşma gibi kavramları etkilemede büyük rol oynar.Kromozom sayısı anne ve babanın kromozom sayısı ile de ilgisi vardır. Çünkü bu etken, kalıtımsal olduğu için çocuğa da geçmektedir. Ebeveynlerin kromozomları normal ise bebekte bütün olguları normal olur. Kromozom az ya da eksik olması fiziksel açıdan da etki oluşturmaktadır. Dengeli Robertsonian transkolasyonu kromozom sahip anne babanın çocukları, zihinsel ve fiziksel açıdan sağlıklı bir bireydir. Fakat dengesiz bir biçimde ise çocuk sağlıksız bir kişi olur ve bu etkenler düzelmeyeceği için kişi, ömür boyu zihinsel ya da bedensel olan eksiklikleri ile hayata devam ederler.Bu kavramlardan da anlaşılabileceği gibi ruhsal hastalıklar kalıtımsal olarak devam etmektedir. Kromozom sayısından kaynaklanan bozukluk psikolojik rahatsızlık yaşamayı zemin oluşturmaktadır. Uzmanlar bu araştırmanın neticesinde, bu tür sorunların tedavisinde farklı yöntemler kullanmaya başlamışlardır. Bilime ışık tutan bu deney, uzmanları da harekete geçirmiş ve kromozom sayılarını dengeleyecek çözümler üretmeye başlamışlardır. Ve hastaları tedavi etmeye ilk önce 2 ve 10 kromozom dengesizliği gidermek ile başlamışlardır.Yazar: Elif Acıkgözhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/insanoglunun-genetik-sifresi

Sigara alışkanlığı ve genetik yatkınlık! Sigarayı bırakmak mümkün mü?

Sigara alışkanlığı ve genetik yatkınlık! Sigarayı bırakmak mümkün mü?

Bu sorunun cevabı kimine göre mümkün, kimine göre imkansız… Nature Genetics dergisinin Ekim 2009 tarihli sayısında yayınlanan bir araştırma, toplumda yaygın olan görüşün aksine, sigarayı bırakmada iradeden çok genetik mutasyonların önemli olduğunu gösteriyor. Bu araştırmadan çıkan sonuca göre, sigarayı bırakabilmek, yada bırakamamak genlerimizde bulunan noktasal mutasyonların (SNP)*  nerede ve nasıl olduğuna bağlı olarak değişiklik gösteriyor.Bu konuda daha önce yapılan birçok araştırma da sigara bağımlılığının derecesinin kişiden kişe değişen gen varyasyonlarından (mutasyonlardan) kaynaklandığını gösteriyordu.dna-genetikBu mutasyonlar gerek Nature Genetics dergisinde yayınlanan makaleler ile gerekse Decode Genetics ve Pharmariese Glaxo-Smith-Kline adlı firmaların yapmış olduğu çalışmalar ile defalarca teyid edilmişti.Yapılan bu araştırma ise sigara bağımlılığı ile direkt ilgisi bulunan mutasyonların hangi gende ve genin neresinde bulunduğunu gösteriyor. 140.000 kişi ile yapılan bu büyük çaplı genetik çalışma, çeşitli kromozomlar üzerinde bulunan ve kişiden kişiye değişen noktasal mutasyonların nerede oldu olduğunu tam olarak göstermesi ve kişinin günlük sigara tüketimini belirlemesi açısından büyük önem taşıyor. Başka bir ifadeyle mutasyonun yeri ve şekli sadece ne kadar kuvvetli sigara tiryakisi olacağımıza karar vermekle kalmıyor aynı zamanda sigarayı kolay mı, yoksa zor mu bırakacağımıza ve hatta hangi hastalıklara daha yatkın olduğumuza da kara veriyor.Örneğin,•ve 19. kromozomda mutasyon bulunanlar çok sigara içiyorlar. Bu grup aynı zamanda akciğer kanseri riskininin en yüksek olduğu grup.•kromozomda mutasyon bulunanlar da çok sigara içmekle beraber bunların tiryakiliği ve hastalığa yakalanma riski biraz daha düşük.•kromozomda mutasyonu bulunanlar bir ihtimal çok sigara içiyorlar. (tam olarak belli değil)•kromozomdaki mutasyon özel bir mutasyon olduğu için bu gruptakiler hafif tiryaki oluyorlar. Sigara içildikce beyinde sürekli dopamin ve serotonin salgılanarak keyif alınıyor.  Genlerinde bu varyasyonlar bulunanlar eğer bir şekilde sigaraya başlarsa, vücutları en kısa zamanda nikotine bağımlı hale gelebilir. Nikotin, Dopamin ve Serotonin salgılanmasını tetikleyerek kişinin sürekli keyif almasına, keyif aldıkça sigara içmesine, sigara içtikçe keyif almasına sebep olmaktadır.Sigaraya hiç başlamamış kişilerin genlerinde bulunması muhtemel bu mutasyonları düşünerek, sigaraya hiç el uzatmaması gerekir. Çünkü vücut bilinmeyen keyfe yabancıdır ve hiçbir zaman bu keyfe ihtiyaç duymayacaktır.Mutasyonlar neden önemliGenlerdeki nükleotid dizilimininin sırası o genin sentezleyeceği enzimin genetik şifresini içerir. Mutasyonlu genlerde ise bu şifre farklıdır ve bu farklılık olması gerekenden farklı bir enzimin sentezlemesine sebep olur. Mutasyon nedeni ile yapısı değişen enzim beyindeki Nikotin Yakalayıcı Reseptörler tarafından yakalanır. Yakalanan bu enzim beyinde mutluluk hormonu olarak adlandırılan dopamin ve serotonin üretilmesini tetikler.SNP*: DNA ların yapı taşı olan nükleotidlerden sadece bir tanesinin “A” yerine “G”, veya “C” yerine “T” gelmesi şeklinde olan mutasyonlardır. Sigara bağımlılığının derecesini belirlemede önemli rol oynayan bu noktasal mutasyonlara Single Nucleotide Polymorphism(SNP) adı verilmektedir. Mehmet Saltürk Dipl. Biologe Mehmet Saltürk Institute for Genetics University of Cologne  https://saltuerk.wordpress.comKaynak:1.http://www.nature.com/ng/journal/v42/n5/abs/ng.573.html2.http://www.nature.com/ng/journal/v42/n5/abs/ng.571.htmlhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/sigara-aliskanligi-ve-genetik-yatkinlik-sigarayi-birakmak-mumkun-mu

Yumuşakçaların genel özellikleri nelerdir

Yumuşakçaların genel özellikleri nelerdir

Yumuşakçalar (mollusca), hayvanlar âleminin geniş bir sınıfıdır. Ahtapot, midye, salyangoz, sümüklü böcek bu sınıftandır. Çizgili kas ilk defa bu sınıfta görülür    Vücutları yumuşak ve genelde kabukludur. Kabuklarının altında "manto" adı verilen ince bir doku tabakası vardır.    Segmentleri yoktur.    Beyin ve sinir kordonu bulunur.    Dokunma, kimyasal tepkime gibi etkenlere duyarlı yapıları/gözleri vardır.    İç organları gelişmiştir.     Çoğu denizde, bazıları ise tatlısularda ve karada yaşar.    Bilateral simetri (çifte simetri) görülür.    Vücutları üç ana kısımdan oluşur:        Hareket, toprağı kazma, avlarını yakalama için kullanılan kaslı ayak,        Organların bulunduğu iç kitle,        İç organları örtüp kabuğu salgılayan manto    Ağızlarında, radula adı verilen diş benzeri çıkıntılar bulunur.    Kabukları, kalsiyum karbonat bazlıdır.    Suda yaşayanlar solungaç solunumu yapar ve sudaki organik maddeleri süzerek beslenir.    Karada yaşayanların manto boşluğu akciğer görevi görür.    İki ucu açık sindirim kanallarından oluşan bir sindirim sistemleri vardır.    Genelde ayrı eşeylidirler, ancak bâzı gastropodlar hermafrodittir.    Otçul, etçil, parazit olabilirler.    Açık dolaşım görülür. Fakat bir alt sınıfı olan Kafadan Bacaklılarda kapalı dolaşım görülür.

http://www.ulkemiz.com/yumusakcalarin-genel-ozellikleri-nelerdir

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

İnsan gözünün yapısı o kadar karmaşıktır ki bu yapının herhangi bir akıllı tasarım olmadan var olmasına inanamayabiliriz. Ancak, bilim insanları diğer hayvanların gözlerinden yola çıkarak, bu yapıların 100 milyon yıllık gibi uzunca bir süre içinde ışığı algılayan basit bir sensörden evrildiğini ortaya koydu. Gözlerimiz, ışığın girebileceği bir boşluk, odaklanmayı sağlayan bir lens ve gözün arka tarafında bulunan ışığa duyarlı bir zar ile kameralara çok benzer bir şekilde çalışır.Gözlerimizden giren ışık miktarı iristeki dairesel ve radyal kaslar tarafından kontrol edilmektedir. Bu kaslar kasılıp gevşeyerek gözbebeğinin boyutunu değiştirir. Işık ilk olarak kornea denilen sağlam, koruyucu bir tabakadan geçer, ardından lense ulaşır. Lens kendi kendini ayarlayabilen bir yapıya sahiptir ve kendisine ulaşan ışığı kırarak gözümüzün arkasındaki retinaya yollar. Retina çubuk ve koni olarak da bilinen ışığa duyarlı milyonlarca reseptörden oluşur. Her bir reseptör pigment molekülü içerir. Bunlar herhangi bir ışıkla karşılaştığında şekil değiştirerek optik nöronlar (göz sinirleri) vasıtası ile beyne iletilecek olan elektriksel mesajları yaratır.Nasıl görürüz?CisimNesnelere çarpan ışık, cisim yüzeyinden bütün doğrultularda yansıtılırLensLensden geçen ışık lens aracılığıyla dalgaları retinaya doğru odaklarOdaklamaLens şeklini cisimle arasında olan mesafeye göre değiştirerek ışığı retinaya odaklarGöz SiniriGöz siniri gözden gelen sinyalleri beyne doğru taşırGörme YollarıGöz sinirleri talamusun bir bölgesi olan LGN boyunca uzanırOptik KiazmaHer gözdeki sinirler beyine girerken kiazma üzerinden geçerler. Her gözün solundan gelen sinyaller beynin soluna ve sağından gelenler ise beynin sağına iletilir.TalamusAra beynin orta bölümü olan talamus görme, duyma ve dokunma gibi duyusal bilgileri iletir.Lateral Genikulat Nükleus (LGN)Sağda ve solda LGN’ler vardır. Bunların görevleri bilgiyi görme korteksine (görme merkezi) aktarırBirincil Görme KorteksiRetinanın bir haritası gibi dizilmiştir, detaylı renk görmeden sorumlu olan fovea (göz çukuru) için ayrılmış geniş bir alana sahiptir.Görme KorteksiGörme merkezi beynin arka sağ tarafında bulunan 6 ayrı parçadan oluşur. Gözün arka kısmı, sadece milimetrik kalınlığa sahip olan, ışığa karşı duyarlı bir tabaka ile kaplanmıştır. Işık fotonları hücrelerin içindeki pigmentler ile karşılaştıklarında bir dizi sinyal oluşturur. Bu sinyaller çeşitli bağlantılar ile beyne ulaşırlar.Sinyaller ilk olarak internöronların içinden geçer. Daha sonra ganglion hücreleri olarak da bilinen nöronlara aktarılırlar. Ganglion hücreleri birbirlerine çapraz şekilde bağlıdır ve bitişik sinyalleri karşılaştırabilirler. Bu sayede sinyaller beyne ulaşmadan önce bazı bilgiler filtrelenmiş olur bu da beynimize kontrast ve keskinlik konularında yardım eder. Sinyaller nöronlar aracılığı ile yollarına devam ederler ve sonunda optik nöronlara ulaşırlar. Optik nöronlar sahip oldukları bilgiyi beyne aktarırlar.Bir çift optik nöron beyne girdiğinde yollarına çapraz bir şekilde devam ederler ve optik kiyazma denilen bölgede üst üste gelirler. İşte burada iki gözün de sol tarafından gelen bilgiler beynin sol tarafına, sağ tarafından gelen bilgiler ise sağ tarafına yollanır. Bu sayede gözlerden gelen görüntüler karşılaştırılır ve birleştirilir.Beyne giren sinyaller talamus adı verilen bir kapıdan geçmek zorundadır. Sinyaller ile taşınan bilgiler bu kapıda iki parçaya ayrıştırılır. Bir parça renkleri ve detayları içerirken diğer parça hareket ve kontrastı içerir. Ayrıştırılan bilgiler tekrar beyne gönderilir ve görsel kortekse ulaşır. Bu korteks retinanın arka bölgesinin yansıtılmasını yapar ve detaylı bir görüntü oluşturulmasına izin verir.Renklerin görülmesiGözlerinizi açtığınızda bir dizi farklı renk ile karşılaşırsınız ancak ilginç bir şekilde insan gözü ışığın sadece üç farklı dalga boyunu ayırt edebilir. Bunlar yeşil, mavi ve kırmızıdır. Bu üç sinyalin beyinde birleştirilmesi ile milyonlar ile ifade edilen farklı tonlar oluşur.Her bir göz 6 ila 7 milyon arasında koni hücresine sahiptir ve her bir hücre opsin adı verilen, bahsettiğimiz üç renkten birine karşı duyarlı olan bir protein içerir. Fotonlar opsinlere çarptığında opsinler şekil değiştirir ve elektrik sinyallerinin üretilmesini sağlayan bir dizi olayı tetiklerler. Bu sinyaller beyinde yorumlanır. Koni hücrelerinin yarısından fazlası kırmızı ışığa karşı, üçte bir kadarı yeşil ışığa karşı ve yaklaşık sadece yüzde ikisi mavi ışığa karşı duyarlıdır. Bu durum spektrumdaki sarı-yeşil bölgeye daha çok odaklanmamıza neden olur.İnsan gözündeki koni hücrelerinin büyük bir çoğunluğu retinanın içinde bulunmaktadır. Bu hücrelerin bulunduğu alana fovea denir ve sadece milimetreler ile ölçülür. Işık da tam bu alana odaklandırılmaktadır. Bu sayede detayları kaçırmadan canlı ve renkli bir görüntü elde ederiz. Retinanın kalan kısmı çubuk hücreleriyle kaplıdır. Bu hücreler ışığı algılayabilir ancak renkleri algılayamazlar.Dünya’yı kırmızı, yeşil ve mavi renkte görmeye o kadar alışmışızdır ki bazı hayvanların bunu yapamadığını düşünmek bile bizlere garip gelir. Gerçek şu ki, bizdeki gibi üç renkli görüş canlılar aleminde oldukça nadir görülür. Bazı balık, sürüngen ve kuş türleri ise dört renkli görüşe sahiptir. Bunlar kırmızı, yeşil, mavi ve morötesi ışınlardır. Memelilerin evrim tarihine baktığımızda dört koni hücre tipinden ikisini kaybettiklerini görürüz, bu da modern tarihteki birçok memelinin iki renkli görüşü kullandığı anlamına gelir. Bu iki renk sarı ve mavidir.Bu durum erken dönem memelileri için pek fazla sıkıntı oluşturmuyordu çünkü o memelilerin çoğu gündüzleri uyuyor ve geceleri faaliyete geçiyordu. Ayrıca yerin altında yaşamalarından mütevellit çok çeşitli bir renk görme kapasitesine ihtiyaç duymuyorlardı. Daha sonra ise primatlar ağaçlara geçmeye başladılar ve bir gen gelişerek bazı türlere kırmızı rengi görme imkanı sağladı. Kırmızı rengi görmek evrimsel açıdan bu canlılara çok büyük bir avantaj kazandırmıştır zira artık bu canlılar yeşil ve ham meyveler yerine kırmızı ve olgun meyveleri seçebiliyordu.Bugün bile primatların hepsi üç rengi de görebiliyor değil, bazıları hala iki renkli görüşe sahipler; gece yaşayan maymun türleri hala siyah beyaz bir şekilde görebiliyor. Aslında bunların hepsi enerji tasarrufu ile ilgilidir. Yaşayabilmek için tüm renkleri görebilmeye ihtiyacını yoksa neden pigmentleri üretmek için enerji harcayasınız ki?Üç boyutlu görüşGözlerimiz sadece iki boyutlu görüntüler üretme kapasitesine sahiptir ancak birkaç akıllıca işlem ile beynimiz bu iki boyutlu görüntüleri üç boyutlu görüntülere çevirebilmektedir. Gözlerimiz birbirinden yaklaşık 5 santimetre uzaklıktadır yani her biri dünyayı küçük derecede farklı açılardan görür. Beynimiz farklı açılardan gelen bu iki görüntüyü derinlik algısı oluşturmak için kullanır.Kaynakça: http://www.howitworksdaily.com/science-of-vision-how-do-our-eyes-enable-us-to-see/http://www.calismaprensibi.com

http://www.ulkemiz.com/gozlerimiz-nasil-calisir

<b class=red>Beyin</b> Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

İnsan beyni sadece 1,4kg olmasına rağmen biraz karmaşık bir yapıdır. Peki insan beyni nasıl çalışır, nasıl karar verir, belki tüm bu sorulara tamamen bir cevap bulamayacağız ama üzerinde çok konuşacağız gibi görünüyor.Nasıl biri olacağımıza karar vere şey nedir? Genler. Genlerimiz mi ne kadar zeki olacağımız, hangi meslekleri yapacağımızı, akşam yemeğinde ne yiyeceğimizi belirliyor? Nasıl şekilleneceğimizi anne-babamız, akranlarımız ya da hayran olduğumuz yıldızlar mı belirliyor? Genlerin ve çevrenin insan üzerindeki etkisini araştırmanın bir yolu genleri tamamen aynı olan tek yumurta ikizlerini incelemek olmuştur. Bilim adamları tek yumurta ikizlerini matematik kabiliyetinden kansere yatkınlık konularına kadar genlerin etkisini araştırıyorlar. Tek yumurta ikizlerinin çocukluktan erişkinliğe kadar incelenmesi konusunda bugüne kadar sadece bir çalışma yapılmıştır ve sonuçlarını ancak 2066 da öğrenebileceğiz. Beyin fonksiyonları neden durur?Bugün halen Alzheimer, huntington ve masküler distrofi, şizofreni gibi beyinle ilgi hastalıklar çözülememiştir. Henüz beyin fonksiyonlarını geri getirebilecek, ölen beyin hücrelerini yenileyebilecek sihir bir değnek maalesef bulunmamaktadır. Bilim adamlarının beynin neden çalışmayı durdurduğunu öğrenebilmeleri için, öncelikle tam olarak fonksiyonlarını bilmeleri gerekmektedir. Bilim adamları beyinin kısımlarının genel olarak nasıl çalıştığını biliyor olmalarına rağmen, bu bölümlerin günlük hayatta birlikte nasıl çalıştığını tam olarak bilmemektedirler. Nasıl bu kadar hızlı çalışıyor, vücudun diğer organları beyni nasıl kullanıyor ya da beyne cevap veriyor?Nasıl rüya görüyoruz? Rüyamızda neler oluyorHer gece birkaç saat uyuruz ve bilim adamları henüz neden uyuduğumuz bilmiyorlar. Fakat yeterince uyumamanın çok büyük zararları olduğunu biliyorlar. Neden bukadar çok uyuduğumuza dair birkaç teori vardır. Bunlardan biri insan vücudunun yenilenmesidir, uyku buna imkan verir. Fakat amaç dinlenmekse, beyin neden çalışmaya devam ediyor? Biz uyurken beynimiz problem çözmeye ve pratik yapmaya devam ediyor. Yapılan çalışmalara göre uyku olmadan öğrenme gerçekleşmiyor ve bilgi desteklenmiyor.Bu çalışmalar öğrenciler için gerçekten etkili olabilir. Araştırmacılara göre uyumadan önce tekrarlar yapmak ve sonra uyumak iyi bir yöntemdir.Peki uyuyunca neler oluyor? Uyku 1951 yılında bulundu ve beyinde yeni bir içerik olarak tanımlandı. Bilim adamları bu yeni durum için var güçleriyle çalışmış olsalar da gizemler halen daha yerini korumaktadır. Uyku gibi rüyalar da insan beyni için bir çeşit jimnastik anıdır. Rüyalar duygusal konular ve hatıraların pekiştirilmesine izin verir.Ya da hayat bir rüyadır. Uyuduğunuzda beyninizin gerçekleştirdiği görsel bir deneyim yaşıyorsunuz. Uyandığınızda farklı hislerinizde bir canlılık olabiliyor, belki de beyin bu hislerle hep aynı şeyi yapıyor. Eğer beynimiz biz uyurken tıpkı uyanıkmışız gibi çalışmaya devam ediyorsa, belki de hayat gözü açık gördüğümüz bir rüyadır.İnsan hafızasının sırları, hafızamız nasıl çalışıyor? 2004 yılında çekilen ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminde,Türkçeye ‘Silbaştan’ olarak çevrilmiştir, Jim Carrey ve Kate Winslet in canlandırdığı karakterler ilişkilerini birbirlerinin hafızasından sildirmek için bir takım işlemler yaptırırlar. Film hafızanın nasıl silineceğine dair bir çeşit metod kullanır.Gerçekte bilim adamları hafızanın nasıl şekillendiğini, bilginin nasıl geri getirileceğini ve nasıl yok edileceğini bilemiyorlar. Bir çok hafıza çeşidi var, bir çok şeyi hatırlıyoruz. Peki bilgiyi beyne kaydetmeye karar verdiren şeyler neler? Bilgiler nereye saklanıyor ve bazen en ihtiyacımız olduğu zaman neden onları bulamıyoruz?Bilim adamları hafıza çeşitlerinin nasıl kaydedildiğin buldular. Bilgiler kaydedilirken nöronlar harekete geçiyor ve sinaps bağları güçleniyor. Fakat bilgiyi kaydetmek için nöron hücrelerinde neler olduğunu ve bu bilgiyi unutmak istediğimizde bu sinirsel bağların nasıl koparılacağını bilemiyorlar. Yapılan son araştırmalara göre hafızadaki bilgiler geri çağırıldığında ilgili nöronlar o olayın gerçekleştiği zamanda olduğu gibi harekete geçiyor. Yani siz geçmiş anılarınızı gözünüzde canlandırdığınızda beyniniz o olayı ilk kez yaşadığınızda yaptığı işlemi tekrar yapıyor.Bunlarla beraber akıl-idrak beyinde nasıl gerçekleşiyor, ruh beynin içinde mi, bizi oluşturan duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan şey ne, bu gibi metafiziksel konularda beynin çeşitli elektrokimyasal tepkimeleri bir şekilde izlenebilse de asıl gerçekleşen olaylar hakkında henüz sağlam bir bilgi yoktur.http://www.calismaprensibi.com  

http://www.ulkemiz.com/beyin-nasil-calisir-beynimizin-gizemli-sirlari-nelerdir

Dokuz Eylül Üniversitesi

Dokuz Eylül Üniversitesi

Adres: Cumhuriyet Bulvarı No: 144 35210 Alsancak / İZMİTelefon: 0232 412 12 12Web: www.deu.edu.tr/    FAKÜLTE VE BÖLÜMLEREğitim kurumlarıyla sağlıktan ekonomiye, sanattan mühendisliğe geniş bir yelpazede yetiştirdiği beyin gücünü ülkemize kazandırarak toplumsal kalkınmaya katkıda bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi 20 Temmuz 1982'de İzmir'de kurulmuştur. Kuruluşunda; Ege Üniversitesi'nden, Güzel Sanatlar Fakültesi, Hukuk Fakültesi, İktisat Fakültesi, İşletme Fakültesi, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi, Tıp Fakültesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, Adalet Yüksekokulu, Aydın Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu; Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan Buca Eğitim Fakültesi, Denizli Mühendislik Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, Demirci Eğitim Yüksekokulu, Denizli Eğitim Yüksekokulu, İzmir Meslek Yüksekokulu; Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan İzmir Devlet Konservatuarı; Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'nden Muğla İşletmecilik Yüksekokulu, Dokuz Eylül Üniversitesi'ne geçti.Yeni Kurulan Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu, Eğitim Yüksekokulu, Sanat Eğitimi Yüksekokulu olmak üzere üniversite 24 birimle eğitim hayatına başladı.Buca Eğitim FakültesiAlmanca ÖğretmenliğiBilgisayar ve Öğretim Teknolojileri ÖğretmenliğiBiyoloji ÖğretmenliğiCoğrafya ÖğretmenliğiFen Bilgisi ÖğretmenliğiFen Bilgisi Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Fizik ÖğretmenliğiFransızca Öğretmenliğiİlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliğiİlköğretim Matematik Öğretmenliğiİlköğretim Matematik Öğretmenliği(İkinci Öğretim)İngilizce ÖğretmenliğiKimya ÖğretmenliğiMatematik ÖğretmenliğiOkul Öncesi ÖğretmenliğiOkul Öncesi Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Rehberlik ve Psikolojik DanışmanlıkSınıf ÖğretmenliğiSınıf Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Sosyal Bilgiler ÖğretmenliğiSosyal Bilgiler Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Tarih ÖğretmenliğiTürk Dili ve Edebiyatı ÖğretmenliğiTürkçe ÖğretmenliğiTürkçe Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Denizcilik FakültesiDeniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği (Fakülte)(İngilizce)Denizcilik İşletmeleri Yönetimi (Fakülte)(İngilizce)Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği(İngilizce)Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği (Fakülte)(UOLPMaine Maritime Academy)(%50 Burslu)Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği (Fakülte)(UOLPMaine Maritime Academy)Denizcilik İşletmeleri Yönetimi (Fakülte)(İngilizce)(İkinci Öğretim)Denizcilik İşletmeleri Yönetimi (Fakülte)(UOLP-Maine Maritime Academy)(%50 Burslu)Denizcilik İşletmeleri Yönetimi (Fakülte)(UOLP-Maine Maritime Academy)Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği(UOLPMaine Maritime Academy)(%50 Burslu)Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği(UOLPMaine Maritime Academy)Edebiyat FakültesiAmerikan Kültürü ve EdebiyatıArkeolojiDilbilimMütercim-Tercümanlık(Türkçe-Almanca-İngilizce)TarihArkeoloji(İkinci Öğretim)FelsefeMütercim-Tercümanlık(Türkçe-Almanca-İngilizce)(İkinci Öğretim)Tarih(İkinci Öğretim)Fen FakültesiFizikFizik(İkinci Öğretim)İstatistikİstatistik(İkinci Öğretim)KimyaKimya(İkinci Öğretim)Matematik(İngilizce)Matematik(İngilizce)(İkinci Öğretim)Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon YüksekokuluFizyoterapi ve Rehabilitasyon (Yüksekokul)Hemşirelik YüksekokuluHemşirelik (Yüksekokul)Hukuk FakültesiHukukİktisadi ve İdari Bilimler FakültesiÇalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileriÇalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri(İkinci Öğretim)EkonometriEkonometri(İkinci Öğretim)İktisatİktisat(İkinci Öğretim)İşletmeİşletme(İkinci Öğretim)Kamu YönetimiKamu Yönetimi(İkinci Öğretim)MaliyeMaliye(İkinci Öğretim)İlahiyat Fakültesiİlahiyatİlahiyat(İkinci Öğretim)İşletme Fakültesiİktisat(İngilizce)İşletme(İngilizce)Turizm İşletmeciliği (Fakülte)(İngilizce)Uluslararası İlişkiler(İngilizce)Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret(İngilizce)Mimarlık FakültesiMimarlıkŞehir ve Bölge PlanlamaMühendislik FakültesiBilgisayar Mühendisliği(İngilizce)Çevre MühendisliğiElektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)Endüstri Mühendisliğiİnşaat Mühendisliğiİnşaat Mühendisliği(İkinci Öğretim)Jeofizik MühendisliğiJeoloji MühendisliğiMaden MühendisliğiMakine MühendisliğiMakine Mühendisliği(İkinci Öğretim)Metalurji ve Malzeme MühendisliğiTekstil MühendisliğiJeoloji Mühendisliği(İkinci Öğretim)Maden Mühendisliği(İkinci Öğretim)Reha Midilli Foça Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik YüksekoTurizm İşletmeciliği ve Otelcilik (Yüksekokul)Tıp FakültesiTıp

http://www.ulkemiz.com/dokuz-eylul-universitesi

Aşıklı Höyük Ören Yeri

Aşıklı Höyük Ören Yeri

Aşıklı Höyük Aksaray ili sınırları içinde Melendiz çayı kenarında Kızılkaya Köyü yakınında yer almaktadır. Günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlenen Orta Anadolu'nun ve Kapadokya'nın en eski köy yerleşmesidir. Orta Anadolu'da avcı ve toplayıcı göçerlerin yerleşik hayata geçtiği bilinen ilk köydür. Anadolu'nun geleneksel bitişik düzendeki dörtgen planlı kerpiç mimarisinin en eski örneği Aşıklı Höyük'te izlenir. Yerleşme düzeninin zaman içinde korunmasına özen gösterildiği ve yapılar yenilenirken fazla değişiklik yapılmadan çoğu kez oldukları gibi , aynı yerde yeniden yapıldığı görülür. Yapılar bir, iki ve seyrek olarak üç odalıdır. Yapıların dışarıya açılan kapıları yoktur, ancak odalar arası içten içe geçişi sağlayan kapılar ya da küçük geçitler mevcuttur. Duvarlarda taş temel yoktur; tümüyle kerpiçtendir ve toprak sıvalıdır. Tabanlar da aynı şekilde sulandırılmış kil ile sıvanmıştır. Mekanlarda -tümünde olmamakla birlikte- ocak yerleri bulunur. Araştırmalar Aşıklı halkının yerleşik hayata geçmesinin ardından tarımla uğraşmaya başladığını göstermektedir. Daha önce yabani halde toplanan tahıllar ve bitkiler, Aşıklı sakinleri tarafından ilk kez tarıma alınmıştır. Arpa, buğday, mercimekgillerin hem yabani hem tarıma alınmış türleri karbonlaşmış tabakalar halinde kazılar sırasında ortaya çıkarılmıştır. Bulunan tanımlanmış türlerden bazıları şunlardır: yabani buğday, arpa ve nohut, tarıma alınmış buğday, arpa, mercimekgiller ve bezelyegiller. Aşıklı Höyük'te bulunan iki ayrı kafatası tıp tarihi açısından önemlidir. 20-25 yaşındaki genç bir kadının kafatasında "trepanation" adı verilen beyin ameliyatı izi saptanmıştır. Radyoskopik ve makroskopik incelemeden sonra kafatasındaki muntazam deliğin, cerrahi bir operasyon sonucu olduğu tespit edilirken, delik açıldığında kadının hayatta olduğu ve ameliyattan sonra bir hafta kadar daha yaşadığı anlaşılmıştır. Başka bir kafatasında ise çene kemiğinde çok ustaca yapılmış otopsi izleri belirlenmiştir. Anadolu'nun ilk beyin ameliyatı olarak kabul edilen genç kadına ait kafatası bugün Aksaray Müzesi'nde sergilenmektedir. Aşıklı Höyük Orta Anadolu'da bakırın işlendiği en eski yerleşim alanıdır. Aşıklı'da ele geçen buluntulardan, burada yaşayanların bakırı sıcak ve soğukken işlemeyi keşfettikleri anlaşılmaktadır. Ölülerin bazılarının boyun ve kollarında takılar bulunmuştur ve bu takılar arasında bulunan doğal bakırdan yapılmış boncuklar, Aşıklı'daki ilk madencilik verileri olarak önem taşırlar.

http://www.ulkemiz.com/asikli-hoyuk-oren-yeri

Stres Nedir?

Stres Nedir?

Stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanmasıyla ortaya çıkan bir gerginlik durumudur. Tehlike ile karşılaşınca canlı kendini korumaya çalışır. Eğer savaşabileceği türden tehlikeyse savaşır, savaşamayacağı türdense ondan kaçar. Organizmanın tehdit durumunda olduğu stres karşısında insanlarda hem bedensel hem psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. Örneğin: gözbebekleri büyür, kas gerimi artar, kalp atış sayısı artar, kan basıncı yükselir, solunum sayısı artar, endişe vs...Stres, hayatın bir gerçeğidir. Ama stres genellikle olumsuz bir şey olarak düşünülür. Aşırı stres, insanı iş göremeyecek bir duruma getirip, ciddi sorunlar da yaratabilir. Ancak stresin olumlu bir yanı da vardır. Herkes için değişebilen ama belirli dozda stres, varoluşun olumlu bir özelliğidir ve etkili bir işleyiş için gereklidir. Bu tür stres organizmada fiziksel ve ruhsal gelişmelere, büyümeye ve olgunlaşmaya yol açar. Olumlu ve olumsuz stresarasındaki farklılık, kişinin stres oluşturucu olay ya da ortamı nasıl algıladığına ve onunla nasıl başaçıktığına bağlıdır.STRESİN PSİKOLOJİK YÖNÜPsikologlara göre stres, onu zihinde taşıyan kişiye aittir. Stres olgusu incelenirken stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerinin de ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, kişinin olaya verdiği tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Aynı olay farklı kişilerde, hatta bazen aynı insanda farklı zamanlarda farklı tepkiler ortaya çıkarır. Belirli bir uyarana belirli tepkiler verilir diye genelleme yapılamaz. Örneğin, babaları ölen üç çocuğu ele alalım. Bunlardan ikisi evli, birisi babayla yaşıyor olsun. Bu ölüm olayı evlatlar için önemli bir stres verici durumdur, fakat her üç çocuğu da aynı düzeyde etkilemez. Evli çocukları daha az etkilerken babasıyla yaşayanı daha çok etkileyebilir.Burada en önemli değişken bireye özgü farklılıklar gösteren psikolojik mekanizmalardır. Bir olayı algılayışımız ve onunla başaçıkabilecek becerilerimizi değerlendirişimiz, o olayı stres verici ya da vermeyici olarak tanımlamamıza neden olur.STRES ARAŞTIRMALARINDA ÖNCÜLERStres günümüzde çok iyi tanınmasına karşın, sadece modern toplumun insanına özgü değildir. Tarih öncesindeki insanlar bile stresin etkilerinin farkına varmışlardır. Günümüzdekilere benzer stres araştırmaları 20.yy’ın ilk dönemlerine kadar başlamamıştır. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Walter Cannon, insan bedeninin bir sistem olarak incelenmesinin önemini ilk farkeden bilim adamlarındandır. Cannon, 1930’larda “homeostatis” terimiyle sistemin kendi iç dengesindeki sürekliliği koruma özelliğinden söz etmiş; yaşamda gerekli olan dengeyi sürdürebilmek için kullanılan “geribildirim “ süreçlerini incelemiştir. Bedenin stres karşısında gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisine ilişkin ilk araştırmaları yapmıştır. Bugünkü stres bilgimizde bu araştırmaları katkıları vardır.Selye de stresin fizyolojisi üzerinde çalışmalarıyla tanınmıştır. Genel Uyum Sendromu adını verdiği bir süreç tanımlamıştır. O’na göre tepkisi genel utum belirtisi olarak da adlandırılır.Bunun 3 basamağı vardır:1. Alarm dönemi(reaksiyonu): Bu dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Organizma mücadele ederek ya da kaçarak stresten korunmaya çalışır.2. Direnç dönemi: Organizma yüzyüze olduğu stres verici duruma karşı direncini yükseltir. Bu dönemi başarı ile aşarsa beden normale döner, başarısız olursa beden kuvvetten düşer.3. Tükenme dönemi: Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse organizma tükenir, artık organizmada geri dönüşü olmayan izler bırakır.Bu süreçle ilgili bir psikiyatrist araştırma yapmıştır. Bu psikiyatrist öğrenciyken birkaç beyaz fareyi bir kafes içinde buzdolabına koymuş ve orada bırakmıştır. İlk 24 saat gözlerinde kaçınılmaz ölüm korkusuyla, tüyleri bakımsız ve karmakarışık birbirlerine ve kafesin bir köşesine sokulmuşlardır. Ertesi günden itibaren fareler ağır ağır hareket etmeye başlamışlar, çok geçmeden psikiyatristin hayatında gördüğü muhteşem fareler haline gelmişler. Tüyleri yumuşak, tertemiz ve düzgünmüş. Birbirleriyle oynaşıyor, sürekli hareket ediyor ve durmadan yemek yiyorlarmış. Dondurucu ortama tümüyle uyum sağlamışlardı. Ama bir sabah kafesi buzdolabından çıkarmak üzereyken, bu son derece dinç ve sağlıklı fareleri ölü bulmuş.Bu da Selye’nin Genel Uyum Sendromu araştırmalarında ortaya çıkan veriler doğrultusunda sonuçlanmıştır. Fareler başlangıçta alarm tepkisi göstererek ne mücadele ettiler ne de kaçabildiler. Bunun yerine hareketsiz kalarak, beden ısılarını koruyup, streslebaşaçıkmaya çalıştılar. Acil durumlarda bedenlerinin ürettiği yüksek düzeydeki adranalin ve kortizol, onların yeniden canlanmalarında ve gelişmelerinde yardımcı oldu. Ancak, durmaksızın süren soğuk yüzünden daha fazla dayanamayarak, titreyip öldüler.STRESİN ÇEŞİTLERİStres tepkisi yaratan durumlar 3 grupta toplanabilir:1. Fiziki çevreden kaynaklananlar: Hava kirliliği, gürültü, kalabalık, radyasyon, sıcaklık, soğukluk, toz vs... verilebilir.2. İş veya meşguliyet konusundan kaynaklananlar: Ağır iş, gece işi, aşırı yüklenme, karar verme güçlükleriyle dolu büyük sorumluluk getiren işler, zaman baskısı altında çalışma, rollerdeki belirsizlik, kişiler arası çatışmalar vs...3. Psikososyal ögelerden kaynaklananlar: Bunlar da kendi aralarında 3’e ayrılır:a. Günlük stresler: Günlük hayatın basit gerilimleridir. Örneğin, trafikte sıkışmak veya karşılaşılan bir terslik, evde işlerin aksaması, çocuk ağlaması, yemeğin yanması... Bunlar oldukça sık yaşadığımız streslerdir.b. Gelişimsel stresler: Gelişimsel nitelikteki olayların sebep olduğu streslerdir. Burada söz konusu olan çocuk veya yetişkinlerin kronolojik durum ile ortaya çıkan gelişimleridir. Örneğin, çocuğun okula başlaması, 11-13 yaşlarında buluğ çağ, orta yaşın sonlarında menopoz ve andropoz, yetişkinlikte iş hayatına geçiş...c. Hayat krizleri niteliğindeki stresler: Her hayata başlı başına biçim verecek nitelikteki olayların yarattığı streslerdir. Örneğin, ciddi hastalıklar, doğum, aile bireylerinden birinin ölümü, işten çıkarılma...STRESİN KISA DÖNEM ETKİLERİ: Kalp atış sayısında artış, kan basıncında artış, endişe karamsarlık, kızgınlık, unutkanlık, dikkati toplayamama...STRESİN UZUN DÖNEM ETKİLERİ: Kronik hastalıklar( başağrısı, kalp hastalığı), depresyon, fobiler, kişilik değişikliği, ruhsal hastalıklar, düşünce ve hafıza kusurları, uyku bozukluklarıdır.Sonuçta; üretkenliğin azalması, zevk alamama, yakın ilişkilerden uzaklaşma ortaya çıkar.STRESTEN KORUNMA YOLLARIPsikolojik anlamda stres kişiye özgü ve biricik olan bireysel bütünlüğü bozucu ve zorlayıcı etkenlerdir. İnsanlar stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğü korumak amacındadırlar. Bu korumayı hem bilinçdışı mekanizmalar hem de bilinçli çabaları ile yaparlar. Kişiyi koruyan mekanizmalardan birincisi “ben savunma mekanizmaları” denilen bilinçdışı çalışan, gerçeği bozan korunma yollarıdır. En çok kullanılanları: bastırma, unutma, karşı tepki geliştirme, yansıtma, yer değiştirme ve gerilemedir.Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar bilinç ve çaba gerektiren gayretlerdir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin etkisiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, yeni çözümler arama gibi zihinsel süreçler etkinlik gösterir.STRESLE BAŞA ÇIKMA TARZLARIHer insan aynı koşulları altında bile bir birinden çok farklı tepkiler gösterir. Biri kaygılı ve gerilimliyken diğeri soğukkanlı ve sakin olabilir. Bu çok doğaldır. Herkesin kendine özgü bir stresle başa çıkma tarzı vardır. Başaçıkma tarzımızın bazı yönleri sağlıklı ve etkiliyken diğer yönleri daha az etkili ve üstelik sağlığımıza, ilişkilerimize ve performansımıza zararlı olabilir.Stresle başa çıkma tarzları: Sigara içmek, alkol almak, yemek yemektir. Bazıları strese tepki olarak geri çekilir, içine kapanır, pasifleşir, sorunlarıyla yüzyüze gelmekten kaçınır, bazıları aşırı tepki gösterir, bazıları stres karşısında hiç tepki göstermeyip yaşanan sıkıntıyı içinde biriktirir. Stresle başa çıkmada esnek olabilmek önemli bir niteliktir. Esneklik, değişime daha açık olmamıza olanak tanır. Böylelikle stresli olarak algıladığımız olay sayısı azalabilir.Son yıllarda yapılan bazı araştırmalarda “A Tipi” davranışların kalp hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Fredman ve Rosenman yaşam biçimi ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Bu çalışmada derinlemesine gözlem ve görüşme yöntemi ile denekleri davranışlarına göre A tipi ve B tipi olarak sınıflandırmışlardır.A tipi davranışlar tipik olarak sürekli zamanla yarışan ve sabırsızlık duygusu içinde olan insanlarda görülür. A tipleri sabah erken kalkıp, işe gitmek için kapıdan fırlarken kahvesini bir dikişte içen, çoğunlukla bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışan insanlardır. Çoğu zaman ses tonları ve hareketleri yaşadıkları bu telaş duygusunu açıkça sergiler. Hızlı konuşurlar, konuşanın sözünü kesme eğilimindedirler. Konuşmanın gidişini denetlemeye çalışırlar. Yumruklarını sıkabilir ve dişlerini gıcırdatabilirler. A tipleri aynı zamanda aşırı derecede rekabetçidirler. Nitelikten çok niceliğe önem verirler, çoğunlukla güvensizdirler.B tipleri ise daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçi ve daha az saldırgandırlar. A tipleri küçük ayrıntılara takılma eğilimi gösterirken, B tipleri olaylara daha geniş bir bakış açısından bakabilirler. Yaşama karşı daha az telaşlı bir yaklaşımları vardır. B tipleri de stres yaşarlar, ancak zorlamalar ve tehditler karşısında daha az paniğe kapılırlar.STRESLE BAŞA ÇIKMADA KENDİMİZLE OLUMLU DİALOGStresli bir durumla başa çıkmaya çalışırken kişinin kendisine olumsuz şeyler yerine, olumlu ve mantıklı şeyler söylemesinin yararlı etkisi olur. Olaylar karşısında gösterilen olumsuz tutumlar, kişinin kendine söylediği olumsuz sözler, o olay sırasında hissedilen gerginliği artırmaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklayabiliriz; diyelim ki hazırladığımız bir ödevde önemli bir bilgiyi atladığımızı farkettik. Kendi kendimize şöyle söyleyebiliriz. “Berbat bir şey oldu. Böyle devam edersem asla başaramam.” Ya da şunları diyebiliriz “Çok aptalca bir hataydı. Ama yaptığım en kötü hata sayılmaz. Hocayla konuşup eksik kalan kısımları tamamlamayı önerebilirim.” İlk gruptaki düşünce olumsuz ve kişinin kendine zarar veren türdendir. İkinci grup ise daha olumlu ve sorunu çözmeye yöneliktir.GEVŞEME TEKNİKLERİ VE YARARLARIStresli durumlarda gevşemeye ayrılan zaman yoğun stresin fiziksel etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Gevşeye bilen kişiler, birikmiş stresin yarattığı gerginlikten sıyrıldıklarından yeniden enerji üretmek için bedenlerine zaman tanımış olurlar.1) Derinlemesine gevşeme: Sinir sistemi rahatlar, kasların gerginliği azalır. Çok gergin ya da üzüntülü durumlarda gevşeme egzersizleri bu gerilimi tümüyle yok etmez ama azaltabilir. Derinlemesine gevşeme durumunu başarabilmek için biraz pratik yapmak gerekir.Otojenik eğitim: Belli bedensel değişiklikleri yaratmak amacıyla hayal kurmaktır. Bunun için gözleri kapatıp sessizce oturmak ve kendi kendimize komutlar vermek gerekir. Örneğin; sağ kolum gittikçe ağırlaşıyor diyoruz. Kolumuzun ağırlaştığını hissediyoruz. Aynı şeyi sol kolumuz ve bacaklarımız için de yapıyoruz. Sonra sıcaklık duygusu geliştiriyoruz. Kolumuzdaki sıcaklığın arttığını hayal ediyoruz. Daha sonra kalp atışlarımızı sakinleştiriyoruz. Kendimize kalbim daha düzenli ve sakin atmaya başladı diyoruz. Aynı şekilde solunumu da düzenliyoruz. Son olarak bütün gövdem ısınmaya başladı diyoruz. Bunları yaparken alnım giddikçe serinliyor diyerek alnımızı serinletiyoruz. Kendi kendimize tekrarladığımız bu cümleler üzerinde odaklaşarak derinlemesine gevşemeyi gerçekleştirebiliriz.Aşamalı gevşeme: Gevşeme durumunu ortaya çıkarabilmek için gerginlik durumunun iyice anlaşılması ve fark edilmesi gereklidir. Rahat bir pozisyonda oturarak ya da uzanarak başlayın. Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzdaki çeşitli kas gruplarına odaklaşın. Ellerinizdeki kasları gerin ve yumruklarınızı sıkın. Yumruğunuzu sıkı tutmak için ne kadar çaba harcadığınıza dikkat edin. Sonra yumruğunuzu açın ve elinizin bütünüyle gevşemesine izin verin. Gerginlik ve gevşeme durumları arasındaki farkı görün. Bu yöntemi bedeninizdeki her bir kas grubu için izleyin.Meditasyon: Bir sözcük ya da bir renk üzerinde odaklaşarak zihnimizi onu oyalayan çeşitli düşüncelerden sıyırıp sakinleştirmektir.Biyo geri bildirim: Elektronik bir aygıtla beyin dalgalarını, kas hücrelerini ya da kan basıncını izlemektir. Amaç, bedensel tepkileri bazı sinyaller aracılıyla görmemiz ya da uymamızı sağlamaktır.2) Hızlı gevşeme: Strese karşı koymak için, kısa gevşeme araları vermektir. Derin soluk alıp verme, kendimizin rahat bir yerde olduğunu zihinde canlandırma, kas alışkanlıklarını tanıma ve stresli durumlarda kendimizde olup biten fiziksel belirtilerin farkına varabilme.Problem çözme teknikleri de stresle başa çıkmada yararlı olabilir. Aşamalar:1) Problemi saptama: Problemin ne olduğunun açığa kavuşturulması stresin çoğunu hafifletir.2) Seçenekleri gözden geçirme: Problemi saptadıktan sonra olabildiğince çok seçenek üretmektir.3) Bir çözüm yolu seçme.4) Eyleme geçme.5) Sonuçları değerlendirme.Zamanı iyi kullanarak stresi azaltma: zaman iyi kullanıldığında daha çok şey başarılır. Günlük etkinliklerimiz içinden gerekli olmayanları ayırarak öncelik tanıdıklarımıza odaklaşabilirsek yapılamayan şeyler için duyulan kaygı da azaltılmış olur. Etkili bir zaman planlaması için düzenli olmak, yazılı planlar yapmak, işleri uygun kişilere paylaştırmak ve zaman cetveli kullanmak yararlı olabilir.Etkili iletişim: Stresli durumlar genellikle insanlar arası iletişim sorunlarından kaynaklanır. Sorunlarımızı bu kişilerle tartışabilmek çözüm için bir anahtardır. Senli cümleler yerine benli cümleler kullanmak ; senli cümleler insanları genellikle aşağılama eğilimindedir. Senli cümleler kullanıldığında karşı tarafta genellikle olumsuz ve savunmacı bir tepki oluşur. Örneğin; hep sözümü kesiyorsun, çok fazla gürültü ediyorsun, her şeyime karışıyorsun gibi.Benli cümleler ise sorumluluğu kişinin kendi üstünde tutar. Örnek; bana fazla karıştığını düşünüyorum, söylemeye çalıştığım şeyi anlayamıyorum gibi.Soru sorma teknikleri: Açık uclu sorular, karşımızdaki kişiye en üst düzeyde özgürlük sağlar. Yönlendirici sorular, evet ya da hayır şeklinde cevap alınan sorulardır. Neden arayıcı sorular ve belirleyici sorular da bu gruba girer.Stresle başa çıkmada yardımcı olabilecek insanlar: Aile, yakın arkadaşlar, uzman kişiler…STRES KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMALARÜlkemizde çalışan kadınlarda stresle başa çıkma ve psikolojik rahatsızlıklar üzerine Doç.Dr. Perin Uçman bir araştırma yapmıştır. Saraştırmada şu sorulara cevap aranmıştır:1) Psikopatolojik belirtiler açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?2) Stresle başa çıkmada “kendilik kontrolü” veya “öğrenilmiş güçlülük” boyutu açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?3) Stresle başa çıkma yolları açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?4) Global psikopatoloji düzeyi stresle başa çıkma yollarından hangilerini yordamaktadır?5) Kendilik kontrolü psikopatolojik belirtilerden hangilerini yordamaktadır?Araştırma örneklemini ilkokul mezunu 50 kadın ve 50 erkek ile üniversite mezunu 50 kadın ve 50 erkek oluşturmuştur.Bulgular:1) Çalışan kadınlar çalışan erkeklere kıyasla daha fazla psikolojik sıkıntı ve psikopatolojik belirtiler göstermektedir. Eğitim düzeyinde farklılık bulunamamıştır.2) Kendilik kontrolü gerek cinsiyet gerek eğitim düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık yaratmamaktadır. Eğitim düzeyine göre planlı davranış, çağresizlik, batıl inanç ve düşünce kendini yerme ve ruh halinde anlamlı farklılık bulunmuştur. İlkokul mezunları üniversite mezunlarından daha yüksek ortalamalara sahiptirler.3) Batıl inanç ve düşünce, çağresizlik ve planlı davranışın genel psikopatoloji düzeyine anlamlı düzeyde yordadığı gözlenmiştir.4) Depresyon kendilik kontrolü ile ters yönde ve anlamlı düzeyde yordama göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/stres-nedir

Volkswagen CC Fiyatları ve Teknik Özellikleri

Volkswagen CC Fiyatları ve Teknik Özellikleri

Volkswagen, otomotiv üretim geçmişindeki belki de en iyi tasarımını yaptığı CC modelinde, iki benzinli ve bir de dizel olmak üzere üç farklı motor ünitesiyle donatarak piyasaya sunmuştur. Benzinli motor üniteleri 1,4 litrelik hacimli TSI 160 beygir güç ve 240 Nm tork değeri ve 2,0 litrelik hacimli TSI 210 beygir güç ve 280 Nm tork değeri üretebilmektedir. Dizel motor ünitesi ise 2,0 litrelik hacimli TDI 140 beygir güç ve 320 Nm tork değeri sağlayabilmektedir. Yukarıda bahsedilen motor ünitelerin performansları ise 0-100 km hıza çıkma süreleri 7,3 – 9,8 saniye arasındayken, maksimum hızları da 212 – 240 km/h olarak elektronik beyin yardımıyla sınırlandırılmaktadır.Volkswagen CC modelinin şanzıman ünitesi 6 ve 7 ileri kademeye sahip otomatik vitesten meydana gelmektedir. (7 ileri olan DSG teknolojilidir.) Aracın fren sistemi de ön ve arka tekerleklerde hava kanallı fren diskleri biçiminde oluşmaktadır.Motor ünitelerinin dış atmosfere bıraktığı zararlı gazlardan karbondioksit salınım miktarları da km başına 137 – 179 gram olarak değişkenlik göstermektedir.Uzunluğu 4802 mm,Genişliği 1855 mm,Yüksekliği 1421 mm Bagaj Hacmi 532 litre’dir. Volkswagen CC  Yakıt tüketim değerleri ve Fiyat Listesi Araç Modeli Fiyatı Yakıt Tipi Şanzıman Tipi Şehir İçi Tüketim Şehir dışı Tüketim Volkswagen CC 1.4 TSI DSG   86,000 TL Benzin Otomatik Vites 8,9 lt 5,7 lt Volkswagen CC 2.0 TDI 118,000 TL Dizel Otomatik Vites 6,4 lt 4,7 lt Volkswagen CC 2.0 TSI 124,000 TL Benzin Otomatik Vites 11,0 lt 6,0 lt http://arabasi.org

http://www.ulkemiz.com/volkswagen-cc-fiyatlari-ve-teknik-ozellikleri

Tata Xenon Fiyatları ve Yorumları

Tata Xenon Fiyatları ve Yorumları

Hindistanlı otomotiv üreticisi Tata Motors, pickup segmentine yenilikler getirerek yeni Xenon modelini piyasaya sunmuştur.Tata Xenon modelinin teknik verilerini incelediğimizde karşımıza 2179 cc’lik (2,2 litrelik) hacimli ve dört silindirli (DİCOR) dizel ünitenin çıktığını ve bu üniteden de 140 beygir güç ve azami 320 Nm tork değeri verimliliği de sağlayabildiğini görmekteyiz. Dizel ünitenin adı (DİCOR) olarak karşımıza çıkarken, bunun açılımını da belirtelim. DİCOR ünite, direk püskürtmeli ve common rail teknolojili olarak hem turboşarj hem de intercooler sistemlerin de yer aldığı su soğutmalı motor ünitesi olmaktadır. Ayrıca bir başka özelliği de EGR valfini desteklemesidir. Motor ünitesiyle kombine bir şekilde çalışan şanzıman ünitesi ise 5 ileri kademeye sahip olarak düz (manuel) biçimdedir. Hatta vites geçişlerinde etken rol üstlenen kavrama sistemi de tek ve kuru tip olarak yer almaktadır.Tata Xenon modelinin süspansiyon sistemi ön dingillerdeki tekerlekler için torsiyon çubuklu çift Whisbone olurken, arka dingildeki tekerleklerde ise yarı elipti yaprak makaslı şeklinde oluşmaktadır. Fren sistemi ise ön tekerleklerde kaliperli fren diskleri biçiminde ve arka tekerleklerde ise kampana fren biçiminde yer alırken, araçta fren sistemi olarak ABS fonksiyonu opsiyonel bir şekilde satışa sunulmaktadır.Tata Xenon en zor arazi şartlarında bile 4×4 çekiş sistemi sayesinde sizleri yarı yolda bırakmazken, düz yolda yapabildiği maksimum hızı da 160 km/h olarak elektronik beyin ünitesi sayesinde sınırlandırılmaktadır.Yakıt tüketimi olarak Şehir içinde 100 km de 10 litre şehir dışında  7.5 litre ortalama yakıt harcıyor. Tata Xenon Fiyat Listesi; 2013 Modeller Anahtar Teslim Fiyatı Kampanyalı Anahtar Teslim Fiyatı Peşin İndirimli Anahtar Teslim Fiyatı XT Kamyonet (Kasasız) 29.630 TL 27.500 TL 26.500 TL Xenon 4×2 37.500 TL 36.250 TL 35.545 TL Xenon 4×2 ABS 40.500 TL 39.500 TL 38.500 TL Xenon 4×2 ABS KASASIZ 36.500 TL 35.500 TL 34.500 TL Xenon 4×2 ABS DAB 42.500 TL 41.500 TL 40.500 TL Xenon 4×4 ABS KASASIZ 42.500 TL 41.500 TL 39.500 TL http://arabasi.org/kategori/tata/

http://www.ulkemiz.com/tata-xenon-fiyatlari-ve-yorumlari

Doğalgaz Nedir ?

Doğalgaz Nedir ?

Doğal gaz yer kabuğunun içindeki fosil kaynaklı bir çeşit yanıcı gaz karışımıdır. Bir petrol türevidir. Yakıt olarak önem sıralamasında ham petrolden sonra ikinci sırayı alır. Doğal gazın büyük bölümü (%70-90'ı), Metan gazı (CH4) adı verilen hidrokarbon bileşiğinden oluşur. Diğer bileşenleri; etan (C2H6), propan(C3H8), bütan (C4H10) gazlarıdır. İçeriğinde eser miktarda karbondioksit (CO2), azot (N2), helyum(He) ve hidrojen sülfür (H2S) de bulunur. Doğal gaz konvansiyoneldir ve konvansiyonel olmayan doğal gaz türleri arasında kaya gazı, kum gazı ve kömür gazı bulunur.Doğal gazı oluşturan hidrokarbon bileşikleri, yeraltındaki petrolün de bileşenleridir. Doğal gaz geçmişte petrol üretimi esnasında ortaya çıkan yararsız bir atık olarak görülmüş ve petrol üretim tesislerinde yakılarak uzaklaştırılmıştır. Günümüzde ise değerli ve stratejik bir enerji kaynağı olarak sıklıkla evlerde ve endüstride kullanılmaktadır. Dünya üzerinde Antarktika dışında tüm kıtalarda doğal gaz üretilmektedir. Dünyadaki en büyük üretici Bağımsız Devletler Topluluğu'dur. ABD, Kanada ve Hollanda ve İran da önemli doğal gaz üreticileri ülkelerdendir.Doğal gazı en verimli ve en ucuz taşıma yöntemi boru hattı kullanımıdır. ABD'de büyük bölümü II. Dünya Savaşı sırasında döşenmiş yaklaşık 3,2 milyon km doğal gaz boru hattı vardır.Bunun yanında doğal gaz basınçlı tanklarda sıvılaştırılmış olarak da taşınabilir. Sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) taşıma sırasında çok yüksek basınç altında ve düşük sıcaklıklarda tutulması zorunluluğu, bu taşıma yöntemini boru hattı yöntemine göre daha verimsiz kılmaktadır.Dünya'da doğal gazÇeşitli kimyasal ürünlerin başlıca hammaddesi olan doğal gaz Dünya enerji tüketiminin önemli bölümünü karşılamaktadır. Doğal gazın geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Tarihsel kaynaklar doğal gazın ilk kez M.Ö. 900'lerde Çin'de kullanıldığını göstermektedir. Taşınması, işlenmesi ve stoklanması kolay olan doğal gaz yaygın kullanımı ise 1790’da İngiltere'de başladı. Boru hattı taşımacılığıyla birlikte 1920 lerde artan doğal gaz kullanımı II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha da gelişti. Doğal gaz enerji üretim sektöründe ilk kez Amerika'da kullanılmaya başladı. 1950'li yıllarda doğal gazı Dünya'da enerji tüketimindeki oranı %10'u geçmiyordu. Günümüzde ise enerji tüketiminin %24'ü doğal gazla karşılanmaktadır. Dünyada bilinen doğal gaz rezervlerinin yaklaşık 70 yıllık ömrü olduğu tahmin edilmektedir. Bilinen doğal gaz rezervleri petrol rezervlerine eşdeğerdir .Türkiye'de doğal gazTürkiye’de doğal gazın varlığı 1970 yılında Kırklareli Kurumlar Bölgesi'nde tespit edilerek 1976 yılında Pınarhisar Çimento Fabrikası’nda kullanılmaya başlandı. 1975 yılında Mardin Çamurlu sahasında bulunan doğal gaz, 1982 yılında Mardin Çimento Fabrikası’na verildi. Kaynaklardaki rezervlerin sınırlı olması tüketimin genişlemesini önledi.Doğal gazın sanayi ve şehir şebekelerinde kullanımı çalışmalarına, 84/8806 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 1984 yılında SSCB ile imzalanan doğal gaz sevkiyatı anlaşmasının ardından başlandı. Doğal gaz şehiriçi evsel ve ticari olarak ilk kez 1988’de Ankara’da kullanıldı. 1992 yılında Istanbul, Bursa, Eskişehir ve İzmit’te doğal gaz pazarı genişledi.Türkiye’de tüketime sunulan yıllık doğal gaz miktarı, imzalanan anlaşmalarla 2005 yılında 40 milyar m³; 2010 yılında 55 milyar m³ mertebesine ulaşması beklenmektedir. Özellikle evsel kullanımda doğal gazın kesilmesi riski yoktur. Gazın büyük bir kısmı sanayide kullanılmaktadır ve gaz dağıtım firmaları sanayideki aboneleri ile özel bir sözleşme yaparak olası bir gaz arzı sıkıntısında sanayiye verdiği gaz miktarını azaltıp bunu konutlara vermektedir. Böyle bir durum, bugün için çok az bir ihtimaldir, çünkü ülkemizde gaz arzı talepten fazladır.Türkiye’de de sınırlı bir miktarda doğal gaz çıkmakta ve kullanıma sunulmaktadır. Türkiye doğal gazı esas olarak Rusya ve Iran’dan boru hatlarıyla, Cezayir ve Nijerya’dan sıvılaştırılmış (LNG) olarak deniz yoluyla satın almaktadır. Ayrıca Azerbaycan ve Türkmenistan ile doğal gaz temini için anlaşmalar yapmıştır.Doğal gaz tesisatıDoğal gazın kaynağından alınıp son kullanılacağı yere kadar taşınmasında kullanılan boru, birleştirme parçası ve ekipmanların tümüne birden doğal gaz tesisatı denir. Tesisatta hesaplamalar basınç kaybı ve hız faktörleri göz önüne alınarak tesisat elemanları ve boru çapları belirlenmektedir.Doğal gaz patlama ve boğulma yönüyle insan hayatını tehdit eder. Bu iki tehdide karşı en büyük koruma, ocağın bulunduğu mahale açılan menfezdir. LPG patlamaları ise bilinenin aksine tüp patlamaları değildir. LPG tüpleri 27 bar basınca dayanıklı olarak üretilir, bu basıncın üstüne geçildiğinde emniyet sistemi otomatik olarak basınç dengelenene kadar içerideki gazı dışarı tahliye eder. Yangın veya kaçaklarda patlama nedeni tüp değil, kaçak gazın sıkışarak veya tutuşarak patlamasıdır.Doğalgazın İnsan sağlığına etkisiDoğal gaz hidrojenle doymuş karbon molekülü ve bunun katlarıdır. Doğada serbest halde ve gaz fazında, genellikle yer altında ve eser miktarda havada bulunur. Renksizdir, kokusuzdur. Kaçakların insan burnu tarafından fark edilmesi için dağıtımdan önce yapay bir kimyasalla (kokarca kokusu) harman edilir. Bilinenin aksine doğal gaz insan için zehirleyici bir gaz değildir. Solunduğunda kısa süre içinde baş dönmesi ve denge kaybı, bir süre sonra da bayılma ve ölüm gerçekleşir. Bunun nedeni ise zehirlenme değil oksijen solunumunun durmasıdır. Doğal gazın havadan hafif olması sonucu solunduğunda ciğerlerde ince bir film tabakası oluşturup alveol yüzeylerini kaplar ve havayla teması keser. Nefes alıp verme devam etse de oksijen ciğerler tarafından emilemez ve beyindeki oksijen miktarının azalması sonucu önce baş dönmesi ve baygınlık, ardından da ölüm gerçekleşir. Medyada ve halk arasında doğal gaz zehirlenmesi olarak geçen vakalar aslında boğulma vakalarıdır. Kişi doğal gaza maruz kalmışsa hemen temiz havaya çıkarılmalı, yere sırtüstü yatırılıp gövde 45 derece yana çevrilerek derin soluma yaptırılarak ciğer içindeki gazın dışarı çıkarılması sağlanmalıdır.Doğal gaz doğada sıvı fazında bulunmaz, kaynama noktası -161.6°C'dir. 254 litrelik doğal gaz yüksek basınç ile sıvı hale getirilerek 22 litreye kadar sıkıştırılabilir. Bu sıvı fazı ile temas oluşursa deride ciddi soğuk yanıkları oluşur.

http://www.ulkemiz.com/dogalgaz-nedir-

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Gün geçtikçe teknolojinin nimetlerinden daha çok faydalanmaya, günlük yaşantımız içinde onlara daha çok yer verildiğine şahit oluyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneşten de her sektörde faydalanılmaya ve daha temiz bir dünya için ön plana çıkarılmaya başlandı. Sizlere bu yazımda güneş enerjisinden faydalanmak adına hayata geçirilmiş çok güzel bir uygulama olan “solar sunroof” uygulamasından bahsedeceğim.Otomobil severlerin araçlarında olmasını istedikleri donanımların en başında belki de sunroof gelir. Çünkü sunroof, sportif ve şık görüntüsünün yanı sıra; araç içerisinde daha ferah bir ortam sağlar. Diğer önemli bir özelliği de açık pozisyona alınıp yolculuk yapıldığı esnada araç içerisinde negatif bir hava basıncı (vakum) oluşumu sağlayarak içerideki havanın sağlıklı bir şekilde sirkülasyonunu sağlamaktır. Bu özelliği sayesinde kullanıcılar için özellikle uzun yol seyahatlerinde temiz hava ihtiyacını en ideal şekilde temin eder. Ayrıca bizlere ilkokuldan beri öğretilen ufak bir fizik bilgisi de burada yine karşımıza çıkıyor. “Isınan havanın yükselmesi” ilkesi araç içerisinde de aynı şekilde geçerliliğini korur. Isı farkı oluştuğunda, ısınan havanın derhal araç tavanının iç kısmına toplandığı gerçeğiyle karşılaşırız. İşte sunroof sistemi tam da bu üst noktada konumlandırıldığı için en verimli şekilde aracın içerisini sağlıklı bir şekilde havalandırır. Kullanıcıların özellikle uzun yolda araçlarının camını açarak temiz hava ihtiyacı karşılamaya çalışması araç üzerinde paraşüt etkisi yaratarak aracın aerodinamik karakteristiğini olumsuz yönde etkiler ve yakıt sarfiyatını önemli ölçüde artırır (%10 – %20). Diğer bir yöntem de klima ile serinleme-havalanma ihtiyacını karşılamaya çalışmaktır fakat bu yöntem de sunroof kadar doğal değildir. Bir süre boyunca bu yöntemi tercih ederek seyahat eden kişilerde, içerdeki oksijenin azalması ve diğer zararlı gazların artması nedeniyle reflekslerinde zayıflama ve uykularının gelmesine neden olduğu araştırmalarla tesbit edilmiştir. Tüm bu anlattıklarımız sayesinde sizler de sunroof sisteminin verimli bir şekilde kullanıldığında epey yararlı bir donanım olduğuna kanaat getirmiş olmalısınız.Yukardaki fotoğraflarda iki farklı araç modelinde uygulanmış olan solar sunroof örneklerini görmektesiniz. Her ne kadar araç üreticileri bu uygulamaların şekil, boyut ve görüntüsünde kendilerine has değişiklikler yaparak bunu araç modellerine dahil etseler de aslında hepsinin amacı ve çalışma prensibi aynıdır. Sıcak yaz günlerinde güneş altına park edilerek motoru stop edilen solar sunroofa sahip bir aracın iç havalandırma fanlarına bu güneş panellerden elektrik enerjisi sağlanarak havalandırma yapılır ve bu hava sirkülasyonu sayesinde araç içerisinde kimi zaman 80°C gibi değerleri bulabilen ısı 35-40°C değerlerinde kalması sağlanabilir. Bu sayede konfor şartları açısından daha makul değerler elde edilebilirken aynı zamanda aracın iç kısmındaki aksamların daha uzun ömürlü olması da sağlanmış olur. Ayrıca bu yöntemle bir ön soğutma sağlandığı için, klimanın yolculuk esnasında içeriyi soğutması için gereken süre düşürülkerek yakıt sarfiyatı azaltılır ve tasarruf sağlanmış olur. İsterseniz solar sunroofu oluşturan fotovaltaik hücre dediğimiz bütünleşik sistemi biraz daha ayrıntılı inceleyelim:Fotovaltaik HücreGüneş ışınlarından elektrik enerjisi elde edebilmek için kullanılan küçük hücrelere “fotovaltaik hücre” ismi verilir. Yan taraftaki fotoğrafta bir PV (Fotovaltaik Hücre) görülmektedir. Bu hücreler sayesinde absorbe edilen (soğurulan) güneş ışınları, hücrelerin kendisine has özel kimyasal yapıları sayesinde doğrudan elektirik enerjisine çevrilirler. Bu enerjinin türü de tıpkı araçlarımızdaki akümülatörler gibi doğrusal akımdır (DC=Direct Current).İşin en ince ayrıntılarına ve formüllerine girerek sizleri kavramlara boğmak istemem fakat en basit şekilde açıklamam gereken birşey daha kaldı. Anlatmış olduğumuz fotovaltaik hücrelerin her birinin belirli bir akım ve gerilim üretebilme kapasitesi vardır ve elde etmek istediğimiz toplam güç ihtiyacına göre bunları seri veya paralel bağlarız. Her ne kadar bu hücreleri iki tip devre oluşturma yöntemiyle bir araya getirecek olsak da; aracın üzerindeki akümülatör kadar akımı yüksek bir devre oluşturmaya gerek yoktur. Çünkü aküler bir araca yerleştirilirken o araçta aynı anda birçok ekipmanın çalıştırılabileceğini varsayarak seçim yapılır(en basitinden bir araçta aynı anda farlar, müzik sistemi, klima vb çalışabilir). Ancak solar sunroof özelliği olan araçlarda çalıştırılacak tek şey aracın hava sirkülasyon fanıdır. Bu sirkülasyon fanını çeviren elektrik motorunun çekebileceği azami akım miktarı bellidir ve araç üreticileri solar sunroof uygulaması yapmadan önce bu değeri dikkate alarak hesaplamalarını yaparlar. Oluşturulacak seri / paralel solar sunroof hücre devresinin saatte üreteceği güç, havalandırma fanın saatte harcayacağı güç miktarından biraz daha fazla seçilir(depolama, hat kayıpları vb. enerji kayıplarından ötürü).Yazımızın sonuna gelirken bu defasında sizlere biraz fazla beyin jimnastiği yaptırdığımın farkındayım. Fakat bizden sonraki nesillere daha yeşil bir dünyayı miras bırakabilmemiz adına bu tür uygulamaları hayata geçirenlerin emeklerine biraz saygı duymak istedim. Bu muhteşem uygulamayı çok yüzeysel geçmek yerine biraz daha açıklama getirerek; bu tür konularla hiç alakası olmadığı halde okuduktan sonra “Helal olsun, adamlar yapmış” dedirtebilmeyi hedefledim. Umarım sizler için de faydalı bir yazı olmuştur. Gelecek yazımızda görüşmek üzre,Herkese kazasız sürüşler dilerim…Kaynakça:http://www.modpark.com/teknik-terimler-makaleler-ve-dokumanlar/sunrof-nedir-ne-ise-yarar-sunroof-nasil-calisir-sunroof-cesitleri-sanruf-acilir-tavan-3040/https://www.google.com.tr/search?q=solar+sunroof&biw=1600&bih=763&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ei=gn_GVL3dIu2V7AbMxYDgCw&sqi=2&ved=0CAYQ_AUoAQ&dpr=1#tbm=isch&q=solar+sunroof&imgdii=_http://en.wikipedia.org/wiki/Sunroofhttp://www.audi.com.au/au/brand/en/Efficiency/efficiency_tech/energy_management/solar_sunroof.htmlhttp://www.limitsizenerji.com/images/stories/bsolar-fotovoltaik-hucre.jpgYazar: Cem Armutcuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/solar-sunroof-nedir-ve-nasil-calisir

Common rail nedir

Common Rail, “tutuculu püskürtme” veya “ortak boru” anlamına gelen, dizel motorlarda kullanılan bir yakıt enjeksiyon sistemidir. Bugüne kadar kullanılan aynı türdeki sistemlere göre yakıt sarfiyatı, egzoz gazı emisyonu, çalışma sistemi ve gürültü oluşumunda daha üstün bir sistemdir. Direkt tahrik edilen blok veya tek pompalı sistemlerden farlı olarak Common-Rail’de basınç oluşumu ve püskürtme ayrılmaktadır. Geleneksel dizel direkt püskürtücüleri yaklaşık 900 bar’lık basınç ile çalışırken, Common-Rail Sistemi, yakıtı 1500 bar’a kadar yükselen bir basınç ile ortak bir boru üzerinden enjektörlere dağıtır. Elektronik motor kumandası, bu yüksek basıncı, motorun devir sayısına ve yüküne bağlı olarak ayarlar. Püskürtmeyi, enjektörler üzerinde bulunan ve süratle anahtarlanabilen manyetik supaplar sağlamaktadır. Bu da püskürtmenin şekillendirilmesi, püskürtme miktarının ölçülmesi ve yakıt püskürtmesi bakımından yeni imkânlar sağlamaktadır. Ayrıca yine bu imkânlar sayesinde yeni sistemin mükemmel bir avantajı olan Pilot (ön) Püskürtme ortaya çıkmaktadır.Pilot püskürtme, esas ana püskürtmeden önce oluşarak yakıtın yanmasına ilişkin çıkış oranlarını yüksek derecede iyileştirmektedir. Ön veya çoklu püskürtme, süratli manyetik supaplarına çok kere kumanda edilmesi ile oluşturulur. Böylece hem zararlı madde ve gürültü emisyonu hem de dizel motorlarının sarfiyat değerleri daha da azaltılmaktadır. Common-Rail sistemi, motorda önemli değişiklikler yapılmadan, kullanılan püskürtme sisteminin yerini alabilmektedir.Basınç oluşumunun ve püskürtmenin ayrılmasına ilişkin tek şart, bir dağıtıcı boru (rail) ve enjektörlere giden borulardan oluşan, Yüksek Basınç Tutucusu’dur. Sistemin çekirdek parçası, manyetik supap kumandalı enjektördür. Püskürtme olayı, beyinden manyetik supaba giden bir sinyal ile başlatılır. Bu arada püskürtülen miktar, hem manyetik supabın açılma süresine hem de sistem basıncına bağlıdır. Sistem basıncını, yüksek basınçlı, pistonlu pompa oluşturmaktadır. Adı geçen pompa, düşük tahrik dönme momentleri ile çalışır, bu da pompa tahrikinin yükünü azaltmış olur. Basınç oluşumu için, binek otomobillerde distribütör tipi pompalar; ticari araçlarda ise sıra tipi pompalar öngörülmüştür. Common-Rail sistemlerinde, beyin, sensörler ve çoğu sistem fonksiyonları, başkalarında bulunan pompa-meme-birimi ve pompa-boru-meme gibi zamana bağlı tek pompa sistemleri ile eşittir. Common-Rail tekniği ile varılan gelişmeler duyulabilmekte ve ölçülebilmektedir. Ön püskürtme sayesinde bu direkt püskürtücü, ön yanma odalı motorun düşük gürültü seviyesi ile çalışırken aynı zamanda en katı egzoz gazı kurallarına da uymaktadır

http://www.ulkemiz.com/common-rail-nedir

Bioenerji Nedir?

Bioenerji Nedir?

Biyoenerjinin kelime anlamı; doğal olan enerjidir. Bilim; insan organizmasının yalnız moleküllerden oluşan, fiziksel bir yapıya sahip olmadığı, tüm kainatta olduğu gibi,bir enerji alanına sahip olduğunu doğrular.Vücut içerisindeki, devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım vardır. Elektromanyetik akım; fiziksel bedenle sınırlanmamıştır. Böylece, bir bedenden diğerine akış yapılabilir. Bu elektromanyetik akım; bedenin sağ tarafında toplanmıştır. Biyoenerji akışı insanla sınırlı değildir. Tüm maddeye akar. Bitkilerin insanlarınkine zıt bir kutbu vardır. Onlarla aramızda hür bir kanal açılır. Sağlıklı bir vücutta negatif bir enerji bulunmaz. Vücudun herhangi bir yerinde problem varsa; o bölge negatif enerji üretmeye başlar. Daha doğrusu; beyin ile o bölgenin iletişimi kopmuş demektir. Bun nedenle; bedenimizin tümünü ayakta tutan beyinin düşünce ve yapılandırma bölümü ile aradaki bağı kopartmamak gerekir. Biyoenerji insanlarda bulunan doğal enerjidir. Vücut içerisinde devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım; bireysel enerji alanımız ve enerji sistemimiz vardır. Kısacası fiziksel, zihinsel ve ruhsal üç enerji alanımızın bileşkesiyiz. Evrenden aldığımız, içselleştirdiğimiz bu enerjiye yaşam enerjisi biyoenerji diyoruz. Prana; Sanskrit dilinde kelime anlamı yaşam gücü demek olan, iyi sağlık durumunu muhafaza eden ve bedeni canlı tutan görünmez biyoenerji ya da yaşamsal enerjidir. Japonlar; bu esrarengiz enerjiye Kİ, Çinliler CHİ, Yunanlılar PREVMA, Polonyalılar MANA, İbraniler RUAH derler. Yaşam nefesi anlamında pranik şifacılık, çok çeşitli hastalıkların tedavisinde, yaşamsal enerji yada enerji şifacılığının (ki Prana’nın kullanımıdır) bir çeşididir.Görünmez Enerji Nedir?Bilimsel kanıt, biyoenerjinin varlığını ve fiziksel bedenin iyi ve sağlıklı oluşuyla ilgisini anlaşılır şekilde ispatlar. Seçkin Rus bilim adamları tarafından yönetilen bilimsel deneylere dayanarak, Semyon Kirlian; fotoğrafladığı insanların, hayvanların ve bitkilerin ultrahassas bir kamera yöntemiyle fiziksel bedenin etrafındaki renkli ışık enerji alanını göstermiştir. Bu tekniğe Kirlian Fotoğrafçılığı adı verilmektedir. Enerji alanı (Aura) görülebilir fiziksel bedene nüfuz ederek, cilt yüzeyinden yaklaşık 8 yada 10 cm yayılır. Kirlian fotoğrafçılığındaki deneyler, fiziksel olarak hastalık ortaya çıkmadan beden enerjisindeki ilk görünen hastalıklı enerjileri de ortaya çıkarmıştır. Bir kişinin düşünceleri ve hisleri, beden enerjisini önemli ölçüde etkilemektedir.NazarDin kitaplarında,değişik tarzlarda ifade edilen bir negatif enerjidir. Nazarı iki türlü incelemek gerekir:Birincisi: İnsanın kendi kendine veya çocuğu gibi çok yakınına hiç bir kötü amaç taşımadan ürettiği negatif enerji şeklidir. Beyinde sürekli kodlanan bir kelime mevcuttur: Maşallah Bu kelime söylendiği anda nazar değmeyeceğine beyin şartlandırılırsa veya başka bir deyimle kodlanırsa, beyin bu kelime söylendiğinde negatif enerji üretimini yapmamaktadır. Ama o Maşallah kelimesi söylenmediği anda negatif enerji üretmeye başlıyor. Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğiz; nazara kesinlikle inanmayan insanlarda bu enerji üretim tarzı harekete geçmeyecektir. Dolayısıyla böyle insanlara nazar değme olasılığı çok zayıf olacaktır. İkincisi: İnsanın bir başkasına nazar etmesi. Beyin kıskançlık duygusu ile hareket ettiğinde yine negatif enerji üretimine yol açar. Bazı insanlarda bu türde kıskançlık duygusu çok yüksek olduğundan o insanların nazarı daha çok değer. Daha doğrusu yaydıkları negatif enerji çok yoğun olur. Bir hayli maddi veya manevi zarar verebilirler. İnsan beyni negatif veya pozitif enerjiyi sadece %50 kadar üretir. Pozitif Enerjiİnsanda mevcut olan olumlu bir enerjidir. Yalnız; zaman, zaman bu enerjinin de çok olması çeşitli hastalıklara da yol açabilir. Örneğin bu insanların vücutlarındaki yüksek pozitif enerji manyetik kartları, pilleri bozmakta bu şahıslar bu türde cihazlar kullanamamaktadırlar. Bu şekilde yüksek pozitif enerjiye sahip olanlar; eğitim alarak şifacı olarak çalışabilirler veya üzerlerinde mevcut bu yüksek pozitif enerjiyi atmak zorundadırlar. Pozitif enerjisi normal düzeyde olan insanlar; son derece ılımlı ve kesinlikle hem sağlıkları yerinde, hem de etraflarına neşe saçan insanlardır. Bu insanların, stres problemleri yoktur. Zihinsel olarak ta son derece sağlıklılardır.Negatif EnerjiVücutta; hastalıklı olan bölgelerin ürettiği olumsuz enerjidir. Bu türde enerji; nerede olursa o nokta sürekli olarak negatif enerji üretmektedir. Hatta negatif enerji üretmeye başladıktan 1-2 ay sonra hastalık ortaya çıkabilir. Travma sonucu ortaya çıkan enerji de negatif bir enerjidir. Çok stresli insanlar da sürekli negatif enerji üretirler. Çoğunlukla bu türde insanlar; çeşitli ağrı ve psikolojik rahatsızlıklar duyarlar. Negatif enerjinin yok olması insanların ya kendi kendilerine meditasyonla gerçekleşir, ya da tıbbi tedavi ile ortadan kalkar. Negatif enerjinin ortadan kalkması için; her türlü şartlarda ilk önce tıbbi tedaviye, eğer çare yok ise alternatif tıbba başvurulmalıdır.Enerjiyi HissetmekRahat bir yere oturun. Gözlerinizi kapatın ve gevşeyin. Hiç bir şey düşünmeyin. Ellerinizi; 15-20 saniye kadar birbirine sürtün. Avuç içleri birbirine bakacak şekilde 10 cm den çok olmamak şartı ile, karşılıklı tutun. Yirmi saniye sonra biraz ellerinizi uzaklaştırın. Hemen ellerinizi yavaş, yavaş yaklaştırmaya çalışın. Ellerinizin arasında çok hafif bir basınç hissedeceksiniz. İşte, en açık bir biçimde sizin enerji sınırınız.Enerjiyi GörmekLoş bir odaya gidin. Çok rahat bir şekilde oturmaya çalışın. Ellerinizi hızla 20 saniye kadar birbirine sürtün. Ellerinizi, yine avuç içleri birbirine bakacak şekilde 5-6 cm de tutarak avuç içlerini ileri geri oynatmaya başlayın. Bu ara, ellerinizin arasına odaksız bir şekilde bakın .Enerji sınırını, dumanlı bir şekilde göreceksiniz.ŞakralarEvrenden gelen enerjinin canlı vücuduna girdiği noktalardır. İnsanda 7 ana şakra mevcuttur:1- Taç şakra’sı mor renkte olup bıngıldağın olduğu yerde,2- Üçüncü Göz şakra’sı lacivert renkte iki kaşın ortasında,3- Boğaz şakra’sı mavi renkte boğazın olduğu yerde,4- Kalp şakra’sı yeşil renkte,5- Karın şakra’sı sarı renkte, mideyle omurga arasındaki boşlukta yanlarda,6- Hara şakra’sı turuncu renkte, göbekte hafif solda,7- Kök şakra’sı kırmızı renkte, omurilikte kuyruk sokumunda.Yeni doğan bebekte; mavi-grimsi renktedir. Şakra kapanması o bölgeye enerji gelmesinin önlenmesi ve dolayısıyla de bölgede negatif enerji oluşmasına yol açar. Daha sonrada o bölgede fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Ölümde ise Parlak ışık taç şakrağından çıkar.İnsanın enerji alanı, kullandıkça çoğalır. Kaynak sonsuzdur.

http://www.ulkemiz.com/bioenerji-nedir

Adrenalin nedir?

Adrenalin nedir?

Heyecan, coşku, stres ve korku… İnsan vücudu için olağanüstü durumlar da alarm durumuna sebep olur. Metabolizma hızlanır, kan basıncı yükselir, kalp daha hızlı artar, vücut daha çok oksijene ihtiyaç duyar.Vücuttaki tüm kaslar bir tehlikeden kaçarcasına koşmaya hazırdır. İnsan beyni olağanüstü durumlarda birkaç saniye içinde devreye girebilecek bir acil durum sistemine sahiptir. Tehlikeli bir durum ortaya çıktığında beyin tüm vücudu, topyekun alarm durumuna geçirir. İnsanın daha güçlü, daha dayanıklı ve hızlı olmasını sağlar.Peki! Bunu nasıl yapar? Adrenalin denilen bir hormonla. Beyin acil durumda vücudun her zamankinden farklı çalışmasını sağlamak üzere harekete geçer. Gönderdiği sinyaller yıldırım hızındadır. Sinyallerin hedefi tüm sistemi harekete geçirecek olan böbreküstü bezleridir. Külâh şeklindeki bu bezler, böbreklerin hemen üzerinde yer alır. Sadece 5 gr. ağırlığındadırlar. Böbreküstü bezleri beynin talimatıyla adrenalin salgılamaya başlar. Adrenalin, bezlerin öz katmanı olan medula da üretilir. Hormon üretimi için böbreklerden toplardamarlar aracılığıyla kandan gelen kolesterolü kullanır ve atardamarlar aracılığıyla adrenalin direk olarak kana gönderilir. Salgılanan adrenalin molekülleri, önemli organlara gıdan damarları genişleterek kan akışını çoğaltır. Bu organlar kalp, beyin ve kaslardır. Adrenalin molekülleri, acil durumda daha az önemli olan karaciğer ve deriye giden damarlarıysa daraltır ve kan akışı azalmış olur. Aşırı heyecan karşısında yüzdeki solgunlaşmanın nedeni de budur. Aynı hormon kalbe ulaştığında kalp kasları daha hızlı kasılır ve daha çok kan pompalar. Karaciğer daha çok şeker üretmeye başlar.Kaslar, üretilen ekstra şekerlerle daha hızlı kasılacak enerji kazanır. Görüldüğü gibi adrenalin, her organda farklı etkilere sebep olur. Göz bebeklerini genişletir, vücut ısısını ve oksijen tüketimini arttırır. Bu etkilerin sonucunda çarpıntı ve ellerde terleme gibi şikâyetler ortaya çıkabilir. Tüm bu değişiklikler, aslında stres karşısında vücudun tepeden tırnağa organize bir şekilde çalışmasını sağlar. Metabolizma da % 100 oranında bir güç artışı görülür. Böylece insan, saniyeler içinde daha hızlı düşünüp karar verebilen, daha dayanıklı, daha hızlı koşabilen bir hale bürünür.

http://www.ulkemiz.com/adrenalin-nedir

Memeli Hayvanlar Nelerdir ?

Memeli Hayvanlar Nelerdir ?

Memeliler (Latince: Mammalia), hayvanlar aleminin insanların da dahil olduğu, dişilerinde bulunan meme bezleri ve hem dişi hem erkek bireylerinde bulunan ter bezleri, kıl, işitmede kullanılan üç orta kulak kemiği ve beyinde yer alan neokorteks bölgesi ile ayrılan bir omurgalı hayvan sınıfıdır.Dünya üzerinde yaklaşık 4500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa’da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır.Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Bu ısı yalıtkanlığını sağlamak için ise toplam ürettikleri enerjinin % 80'ini harcarlar. Vücutları tüylerle kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hal alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hale gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Theria alt sınıfı doğurarak çoğalırken Prototheria alt sınıfı yumurtlayarak çoğalır.Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler.Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan Yabanarısı yarasası (Craseonycteris thonglongyai - ortalama 3 cm, 1 gr); en büyük memeli ise Mavi balina'dır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu halini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler.Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.)    Altsınıf: Prototheria — Yumurtlayan memeliler            Takım: Monotremata — Tek delikliler    Altsınıf: Theria — Doğuran memeliler        İnfra sınıf: Marsupialia veya Metatheria — Keseliler            Takım: Dasyuromorphia — Yırtıcı keseliler            Takım: Didelphimorphia — Keseli sıçangiller            Takım: Diprotodontia — İki ön dişliler            Takım: Microbiotheria — Chiloé keseli sıçanı            Takım: Notoryctemorphia — Keseli köstebek            Takım: Paucituberculata — Fare keseli sıçanıgiller            Takım: Peramelemorphia — Keseli porsuğumsular        İnfra sınıf: Placentalia veya Eutheria — Eteneliler            Takım: Afrosoricida — Tenreksiler            Takım: Artiodactyla — Çift parmaklılar            Takım: Carnivora — Etçiller            Takım: Cetacea — Balinalar            Takım: Chiroptera — Yarasalar            Takım: Cingulata — Armadillo            Takım: Dermoptera — Abalı memeliler            Takım: †Desmostylia            Takım: Hyracoidea — Kırsıçanımsılar            Takım: İnsectivora — Böcekçiller            Takım: Lagomorpha — Tavşanımsılar            Takım: Pacroscelidea            Takım: Perissodactyla — Tek toynaklılar            Takım: Pholidota            Takım: Pilosa — Dişsiz memeliler            Takım: Primates — Primatlar            Takım: Proboscidea — Filler            Takım: Rodentia — Kemiriciler            Takım: Scandentia — Sivri sincapçıkgiller            Takım: Sirenia — Deniz inekleri            Takım: Tubulidentata  

http://www.ulkemiz.com/memeli-hayvanlar-nelerdir-

Mekanik nedir?

Mekanik nedir?

Cisimlerin hareket ve denge durumlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Fizik biliminin en önemli kollarından biri olan mekanik, 1. Dinamik ve 2. Statik olmak üzere iki bölüme ayrılır. Dinamik bölümde cisimlerin hareket kanunları, hareket sebepleri incelenir. Statikte ise duran, yani denge halindeki cisimler üzerinde çalışır. Bu ana bölümler de kendi aralarında kollara ayrılır. Cisimlerin hareketleri olduğu gibi, durmaları da çeşitli şartlara bağlıdır. Mekanik bilimi bu şartlan kanunlarla tespit eder. Mekanik biliminin başlıca kavramları şunlardır:Kuvvet: Mekaniğin en önemli kavramlarından biridir. Kuvvet, hareket halindeki bir cismi durdurmak, duran bir cismi harekete geçirmek için gerekli enerjidir. Yörünge: Hareket halindeki cisimlerin harekete ilk başladığı yer ile durduğu yer arasındaki yola denir. Hareketlerin durumuna göre, bir cismin yörüngesi çeşitli şekillerde olabilir. Doğru hareket eden bir cismin yörüngesi doğru, dairevi hareket halinde bulunan bir cismin yörüngesi de daire olur/Hız: Hareketi ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Hız, hareket halindeki bir cismin birim zaman içindeki aldığı yoldur. Mesela bir uçak bir satte 800 km. uçmuşsa hızı 800 km. / saat demektir. Hareket halindeki cisimlerin ortalama hızı aldığı yolun geçen zamana bölünmesiyle bulunur.İvme: Hızın değer değiştirmesinin süratine denir. İvmeli hareketlerde cismin hızı ya gelişigüzel olarak, ya da belirli kurallara göre değişir. Mesela yüksekten bırakılan cisimlerin hızı gittikçe artar. Bu artmanın sürati değişmez. Yani yerçekiminin cisimlere kazandırdığı ivme sabit bir ivmedir. Bu gibi hareketlere «ivmeli hareket» denir.Bir de «Düzgün Hareket» vardır ki, bunda hız bütün yörünge boyunda aynı kalır. Hareket konusundaki en önemli bir kavram da «sürtünme» dir. Sürtünme cisimlerin hareketine büyük ölçüde etki yaptığından bu da mekaniğin kavramları arasına girer. Buraya kadar saydığımız, kuvvet, hız, ivme vb. gibi kavramlar daima bir ölçmeye ihtiyaç gösterir. Bu bakımdan «ölçme» mekanikte büyük bir yer tutar. Mekanikte ölçü birimi M.K.S. ya da C.G.S.'dir. M.K.S. sisteminde uzunluk metre, ağırlık kilogram, zaman da saniye olarak hesaplanır. C.G.S.'de ise uzunluk santimetre, ağırlık gram, zaman da saniye olarak hesap edilir.TarihiEski çağlarda, mekaniğin pratik uygulaması mevcutsa da kaideleri hakkında pek az şey bilinmekteydi. Kaldıraç, eğik düzlem, tekerler ve muhtemelen palanga sisteminin faydaları, eski Mısırlılar ve Babilliler tarafından bilinmekteydi. Eski Yunanlılar, ilk defa hareketi teorik olarak incelemişlerse de, teorilerini gözlemleriyle gerçekleştirmeğe çalışmışlardır. Arşimet (M.Ö. 287-212), balistik, hidrostatik, ağırlık merkezi gibi temel mekanik kavramları kullanması ve bunlardan pratik faydalar sağlaması bakımından bir istisna teşkil eder.Her alanda olduğu gibi mekanik alanında ilk mekanik aletleri Müslüman ilim adamları yapmıştır. Sistemli olarak ilk defa Bağdat’ta yaşayan Beni Musa kardeşler dokuzuncu asırda mekanik aletler yapmışlardır. Beni Musa kardeşlerin ortancası olan Ahmed bin Musa; mekanik olarak çeşitli tartı aletleri yanında yükleri çekmek ve kaldırmakta kullanılan bazı aletler yaptı. Mekanik konular üzerinde titizlikle durdu. Ağabeyi ile birlikte büyük bir bakır saat yaptı. Ayrıca üzerine ateş yaklaştırıldığında fitili otomatik olarak ortaya çıkan kandiller yapmıştı. Kandilin fitili ortaya çıkınca yağ da hemen fitilin üzerine yanacak miktarda fışkırıyordu. Geliştirdiği ziraat ve sulama aleti, tarlada sulama yaparken, tayin edilen sulama miktarını aşınca hemen sinyal veriyordu.mekanikOn ikinci asrın sonlarına doğru Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Cezire bölgesinde yaşıyan Cezeri otomatik aletler yaptı. Cezeri sadece otomatik aletler yapmakla kalmayıp, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı başardı. Sekiz asır gibi bir aradan sonra İngiliz nöroloji profesörü Dr. Ross Ashby ancak 1951 senesinde üstün denge durumunu ortaya koydu. Cezeri; aynı zamanda haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmi olan sibernetiğin ilk kurucusudur. İnsanlarda ve makinalarda bilgi alış-verişi, bunların kontrolü ve denge durumu sibernetiğin esas konusudur. Bu ilmin gelişmesiyle elektronik beyinler ve otomasyon denilen sistemler ortaya çıktı. Bu bakımdan yaptığı mekanik makinalarla bu ilmin temeli Cezeri tarafından atıldı.Batı alemi her alanda yaptığı gibi, Endülüs Emevileri vasıtasıyla tanıdığı İslam alemindeki buluşları mekanik alanında da kendine mal etmiştir. Müslüman ilim adamlarının yaptığı mekanik aletleri ancak on yedi ve on sekizinci asırlarda yapmışlardır. On altıncı yüzyılda İslam alimlerinin eserlerini inceleyen Galileo Galilei (1564-1642), Tycho Brahe (1546-1601) Johanres Kepler (1571-1630) onlardan büyük ölçüde faydalanarak, bazı buluşları da kendilerine mal ederek gök mekaniğinde günümüze kadar gelen temel kuralları koymuşlardır.Galileo, düşen cisimleri ve sarkacı inceleyen, kontrollü deney yapan birisiydi. Simon Stevin (1548-1620) kuvvetlerin bileşke prensibini geliştirmiştir. Bütün bu gelişmelerden sonra Isaac newton (1642-1727); Hareketin Üç Kanunu’nu ortaya koymuştur. Daha sonra mekanikteki gelişmelerin pek çoğu, bu kanun üzerine kurulmuştur. Daha sonra gelenler analiz metodlarını geliştirirken, daha kolay bakış açıları aramışlardır.Jean Le Rond d’Alembert (1717-1783), dinamik problemlerini ilave kuvvetlerle statik problemlere çevirmiş, Siméon Denis Poisson (1781-1840), hareket eden eksen takımında problemleri çözmeyi denemiş, Joseph Louis Lagrange (1736-1813) genelleştirilmiş koordinatları çözüme dahil etmiş, virtüelis kavramını ortaya atmış, Josiah Willard Gibbs (1839-1903), problemlerin çözümünde vektör hesabı kullanmıştır. Diğer bir arayış da, hareket kanunlarının tek bir şekilde ifade edilmesi olmuştur. Bütün bunlar, ekstremum prensiplerine yönelmeği getirmiştir.Tarifler: Mekaniğin anlaşılmasında bir kavram birliğinin sağlanması önemlidir. Cisim, kütlesi olan bir maddesel nesnedir. Kütle, relatif bir kavram olup, ağırlıkla karıştırılmaması gerekir. Bir cismin kütlesi, ataletinin, yani harekete geçirilmesi sırasında veya hareket sırasında, yönü değiştirilmek istendiğinde gösterdiği direncin, seçilen cismin ivmesine oranıdır. Bir cismin kütlesi değişmediği halde yerçekiminin doğurduğu kuvvet olan ağırlığı, cismin, dünyanın merkezinden olan uzaklığına bağlıdır. Cisimler, boyutları ihmal edilebilen "noktasal kütleler"in topluluğudur.Metodları: Mekaniğin problemleri, iki metodundan biriyle veya ikisi beraberce kullanılarak çözülür. Bu iki metodu; analitik ve grafik çözüm yollarıdır. Analitik metod, matematik formülasyonu kullanırken, grafik çözümde diyagramlar kullanılır. Grafik metodda, en çok kullanılan kavramlardan biri de vektörlerdir. Vektörel büyüklüğün özelliği, yönü ve büyüklüğünün olmasıdır. Bunun yanında, bu büyüklükler kendilerine has olan kurallarla hesaplanırlar. Mesela, bir vektörel büyüklük verilen belirli x, y ve z eksenleri doğrultusunda bileşenlere ayrılabilir. Vektörler genellikle boyu, büyüklüğüne eşit olan bir okla gösterilir..DengeMekaniğin bir dalı olan statik, hareketsiz cisimlerin dengesiyle meşgul olur. Bu tür problemler, kararlı denge metodu ve virtüel iş prensibi ile çözülebilir. İlk prensipte, cisme etki eden kuvvetlerin ve momentlerin, her doğrultuda dengede olduğundan hareket edilir. Yani etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfır olmalıdır. Bu, pratik olarak seçilen dik eksen takımında, bütün kuvvetlerin ayrı ayrı bileşenlere ayrılması ve sonra bunların her eksen için toplanarak sıfır eşitliğinin kontrol edilmesinden ibarettir.MomentŞekil değiştirmeyen bir cisim, öteleme hareketi yanında, bir eksen etrafında dönme hareketi de yapabilir. Bu dönme hareketi, birbirine paralel ve eşit büyüklükte kuvvet çifti tarafından doğurulur. Kuvvet çiftinin döndürme etkisi, kuvvetlerin büyüklüğü ve aralarındaki mesafeyle doğru orantılıdır. İşte bu etki, moment olarak isimlendirilir. Böyle dengenin ikinci tür şartına gelinir. Bu şart, cisme etkiyen momentlerin bileşkesinin sıfır olmasıdır. Bu da pratik olarak, cisme etkiyen kuvvetlerin, birbirine dik seçilen eksen takımına göre olan momentlerin ayrı ayrı toplanıp, sıfır etmesi şartıyla kontrol edilir.Dengedeki bir cisme etkiyen kuvvetler, eğer cisim şekil değiştirmez kabul ediliyorsa, etki eksenleri boyunca kaydırılabilir. Bir kuvvetler sistemi, ancak bileşkesi büyüklüğünde ve ters yönde bir kuvvet etkisiyle dengelenebildiği halde, bir kuvvet çifti ancak momenti, yani döndürme şiddeti eşit fakat ters olan bir kuvvet çiftiyle dengelenir. Kütle merkezi ve ağırlık merkezi: Kütle merkezi, cisimdeki bütün maddesel noktaların momentlerinin toplamlarının sıfır ettiği noktadır. Denge şartları bakımından, cismin bütün kütlesi burada toplanmış gibi bakılabilir. Yerçekimi kuvveti, kütle ile orantılı olduğu için, klasik mekanikte, kütle merkezi ile ağırlık merkezi aynı kabul edilir. Eğer cisimde kütle yayılışı düzgünse bu nokta, aynı zamanda cismin geometrik merkezi ile çakışır.Dairesel hareketDairesel (dairevi) hareket, cismi devamlı yön değiştirdiği için, hızın büyüklüğünde bir değişiklik olmasa da, yönü değiştiğinden sürekli ivmelenir. Burada ivme (a), daima dönme merkezine yönelik olup, r dönme yarıçapı, v teğetsel hız ve ¥= ?/r sabit açısal hız olmak üzere a= ¥ 2 = v 2 /r şeklinde belirlidir. Eğer dairesel hareket düzgünse başka ivme mevcut değildir. Ancak dönme hızı zamana bağlı değişiyorsa teğetsel bir ivme mevcut olur. Bu merkezsel ivme, cismi dairesel yörüngede tutmağa yarar. Dairesel hareketin doğması için cisme dönme merkezine doğru kuvvet tatbik edilir. Bu kuvvet, cisimde hasıl olan "merkezkaç kuvveti" ile dinamik dengede bulunur. Bu iki kuvvet, etki-tepki şeklinde olup, m cismin kütlesini göstermek üzere F= mv 2 /r olarak ortaya çıkar. Bir cismi dairesel yörüngede bulundurmak için böyle bir kuvvetin tatbikine ihtiyaç vardır.Basit harmonik hareket: Bir dairesel harekete, bulunduğu düzlemde bakıldığında, ortaya çıkan, gel-git yani titreşim şeklinde bir hareket türüdür. Hareketin periyodu, tam bir devrin yapılması için geçen zamandır. Harmonik harekette maddesel nokta, bir denge konumu etrafında hareket eder. Bu konumdan olan mesafesi, noktanın yerdeğiştirmesidir. Bu tür harekette, ivme yerdeğiştirme ile orantılı fakat ters yöndedir. Harmonik harekete tabiatta çok sık rastlanır. Serbest bırakılan yayların ve sarkaçın hareketi bu türdendir. Bir sarkaçın periyodunun, boyuna ve o yerdeki yerçekimi ivmesine bağlı olduğu çok eskilerden beri bilinmekteydi. Yani titreşim yerdeğiştirme küçük kalmak şartıyla, sarkaçın periyodu, yerdeğiştirme miktarına bağlı değildir. Bu sonucu kullanarak, çeşitli yerlerde yerçekimi ivmesini ölçmek mümkündür. Jeolojide gravimetre adı verilen aletler bu esasa göre çalışır.İşBir kuvvetin yaptığı iş, kuvvet doğrultusunda meydana gelen yerdeğiştirmeyle kuvvetin çarpımına eşittir. Eğer kuvvet doğrultusunda bir yerdeğiştirme meydana gelmiyorsa, iş sıfırdır. Çok büyük bir ağırlığı tutan kimse onu düşey doğrultuda hareket ettirmezse, mekanik bakımından yaptığı iş, sıfırdır. Buna benzer şekilde, eğer sürtünme veya kayma yoksa dönme hareketinde de hiç bir iş yapılmaz. İşin birimi kgm, dyne-cm (erg), Newton-metre (joule) olabilir.Virtuel iş metodu: Bu prensip, "Dengede olan bir sisteme çok küçük yerdeğiştirmeler verildiğinde yapılan iş sıfır"dır şeklinde ifade edilebilir.EnerjiEnerji, iş yapabilme kapasitesidir. Potansiyel ve kinetik diye iki bölüme ayrılır. Potansiyel enerji, depolanmış kullanılabilecek enerjidir. Bütün cisimlerde bu tür enerji mevcuttur. Mesela, gerilen bir yay veya yükseğe kaldırılan bir cisim potansiyel enerji kazanır. Yani, boşaldığında iş yapabilirler. İkinci durumda kazanılan potansiyel enerji, cismin ağırlığı ile yüksekliğin çarpımından ibarettir. Tabii başka tür depolanmış enerjiler de mevcuttur. Mesela, kömürde, dinamitte ve bitkilerde depolananlar gibi. Bir cismin kinetik enerjisi ise kütlesi ile hızının karesinin çarpımının yarısına eşittir.Newton’un ikinci kanunu bu enerjilerin toplamının hareket boyunca korunduğunu ifade eder. Bu sonuç tabiatta enerjinin farklı şekillere girerek değişikliğe uğradığını ortaya koyar. Her ne kadar sürtünme ile enerji azalır, kaybolur gibi görünse de, halbuki bu sadece ısı enerjisine dönüşmektedir. Güç, yapılan işin zamana bağlı değişimidir. Mesela Beygirgücü, saniyede 75 kgm’lik, Watt ise saniyede 1 joule’lük işe karşı gelir. Dönen bir cismin kinetik enerjisi, atalet momenti ile cismin açısal hızının karesinin çarpımının yarısına eşittir. Atalet momenti cismin kütlelerinin, dönme eksenine olan uzaklıklarının kareleri ile çarpımlarının toplamlarına eşittir.SürtünmeBir yüzeyin diğer yüzey üzerinde değerek hareket ederken, karşılaşılan dirençtir. Sürtünme, pekçok işin yapılabilmesini sağlar. Ancak, verimi azaltır. Bir tür enerji, diğer tür enerji şekline dönerken, bir kısmı ısı enerjisi olarak kaybolur. Sürtünme kuvveti, hareketi önleyici yönde ve yüzeye paralel olarak ortaya çıkar. Bu kuvvet, yüzeye tatbik edilen kuvvetle, değen iki yüzeyin özelliğine bağlı bir katsayıyla orantılıdır.

http://www.ulkemiz.com/mekanik-nedir

Aksolotl Nedir?

Aksolotl Nedir?

Aksolotllar, kaplan semenderi grubuna aittir. Semenderler ve kelerlerle akrabadır. Aksolotllar (Ambystoma mexicanum), Meksika semenderlerinin en tanınmış üyelerindendir. Ait olduğu sınıfının aksine başkalaşım geçiremediği için suda yaşamaktadırlar. Diğer semendereler başkalaşım geçirdikten sonra tamamen olmasa bile suyu terk etmektedirler. Ancak aksolotllar, karaya uyum sağlamaya yetkin özelliklere sahip değillerdir. Aksolotllar erişkinliğe 1.5 ya da 2 yaşlarında kavuşurlar. Aksolotlların ömrü ortalama 15 yıldır. Erişkin bir aksolotl yaklaşık 25 cm boyundadır. Boyunun yarısı kuyruktan oluşur. 30 cm uzunluktan büyük aksolotllar pek rastlanmamaktadır. İri başları ve kalın boyunlara sahiptir. Aksolotlların göz kapakları bulunmamaktadır. Genellikle koyu kahverengi ve siyah renktedirler. Ancak renksiz olanları da çokça bulunur. Renksiz olanları akvaryumlar da görmek mümkündür. Ayakları ve bacakları güçsüz ve uzundur. Yüzgeçleri kafa arkasından başlar ve kuyruğa kadar uzanır. Kafasının yanında bulunan üç çift tüyümsü solungaçları sudan oksijen almasını sağlamaktadır. Bu özelliği ile tipik bir semenderden ayrılmaktadır.Dünya üzerinde aksolotllar Meksika’daki Chalco Gölü’nde ve Meksika’nın dağ göllerinde yaşamaktadırlar. Meksico City’nin kentsel büyümesi ve aksolotlların yiyecek olarak satılması bu canlıların yaşamlarını tehlikeye atmaktadır. Dünyanın hemen hemen her yerinde aksolotllar, akvaryumlarda beslenmekte ve aksoltl ticareti yapılmaktadır. Akvaryumlara uyum sağlayan bu canlılar iyi bakıldığı taktir de uzun yıllar yaşayabilmektedirler.Aksolotllar küçük balık ve solucanlar, böcek lavraları, tetarlar ile beslenirler. Yavru aksolotllar ise suyun içinde yüzen küçük organizmalarla ve planktonla beslenmektedirler. Etçil hayvanlardır. Aksolotllara verilmiş koku duyusu yardımıyla avının yerini tespit edebilir ve uzun dili yardımıyla avlanırlar.Aksolotllar kendilerini inanılmaz hızlı şekilde yenileyebilmektedir. Herhangi bir organını kısa sürede yeniler. Örneğin; bir aksolotl uzvu koptuğunda, 1-2 ayda tamamen uzar. Kendini yenilemesi (rejenerasyon) bilimin ilgi odağı olmuştur. Jenerasyona en iyi örnek olan kertenkele ve deniz yıldızlarından bile daha iyi yenilenmeye sahiptir. Tüm organlarını yeniden üretebilmekte hatta beyin hücrelerinin bir kısmı alınsa dahi yeniden kazanabilmektedir. Canlının bu özelliği tıp dünyasında en çok araştırma yapılan canlılardan biri olmuştur.Aksolotllar yaşamı boyunca lavra evresinde yavrulayan ve amfibyumdur. İç döllenme yoluyla çoğalırlar. Erkek olan spermatofor diye bilinen kapsüle bırakır ve kapsül suyun dibine iner. Dişi aksolotl ise üzerine yerleşir ve gödeniyle alır. Dişi aksolotl bir hafta sonra üreme dönemi olan nisan ya da mayıs ayında iki yüz ila altı yüz yumurta bırakır. Yapışkan olan yumurtalar, dişinin arka ayakları yardımıyla bitkilere yapıştırır. Su ısısına göre aksolotllar 2 – 3 hafta sonra yumurtadan çıkarlar. Yumurtadan ayrılan yavru aksolotllar bir süre yapıştırıldığı bitkiden ayrılmazlar. Boyları bu evrede 1.25 cm boyundadırlar. Su sıcaklığı ve besinler aksolotllar için verimli ise kış olana kadar boyları 12 – 17 santim olacaktır. Su ısısı 10 derece altına düşmesi halinde aksolotllar yeterli besini alamazlar ve kış uykusuna yatarlar.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/aksolotl-nedir

Yapay zekâ nedir

Yapay zekâ nedir

Yapay zekâ, bir bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun çeşitli faaliyetleri zeki canlılara benzer şekilde yerine getirme kabiliyeti. İngilizce artificial intelligence kavramının akronimi olan AI sözcüğü de bilişimde sıklıkla kullanılır. Yapay zekâ çalışmaları genellikle insanın düşünme yöntemlerini analiz ederek bunların benzeri yapay yönergeleri geliştirmeye yöneliktir.Bir bakış açısına göre, programlanmış bir bilgisayarın düşünme girişimi gibi görünse de bu tanımlar günümüzde hızla değişmekte, öğrenebilen ve gelecekte insan zekâsından bağımsız gelişebilecek bir yapay zekâ kavramına doğru yeni yönelimler oluşmaktadır. Bu yönelim, insanın evreni ve doğayı anlama çabasında kendisine yardımcı olabilecek belki de kendisinden daha zeki, insan ötesi varlıklar meydana getirme düşünün bir ürünüdür. Bu düş, 1920'li yıllarda yazılan ve sonraları Isaac Asimov'u etkileyen modern bilim kurgu edebiyatının öncü yazarlarından Karel Čapek'in eserlerinde dışa vurmuştur. Karel Čapek, R.U.R adlı tiyatro oyununda yapay zekâya sahip robotlar ile insanlığın ortak toplumsal sorunlarını ele alarak 1920 yılında yapay zekânın insan aklından bağımsız gelişebileceğini öngörmüştü. Yapay Zekânın Tanımİdealize edilmiş bir yaklaşıma göre yapay zekâ, insan zekâsına özgü olan, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme, sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımsama yapma ve karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemidir. Bu sistem aynı zamanda düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.Yapay zekâ tarihçesi"Yapay zekâ" kavramının geçmişi modern bilgisayar bilimi kadar eskidir. Fikir babası, "Makineler düşünebilir mi?" sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing'dir. 1943'te II. Dünya Savaşı sırasında Kripto analizi gereksinimleri ile üretilen elektromekanik cihazlar sayesinde bilgisayar bilimi ve yapay zekâ kavramları doğmuştur.Alan Turing, Nazilerin Enigma makinesinin şifre algoritmasını çözmeye çalışan matematikçilerin en ünlenmiş olanlarından biriydi. İngiltere, Bletchley Park'ta şifre çözme amacı ile başlatılan çalışmalar, Turing'in prensiplerini oluşturduğu bilgisayar prototipleri olan Heath Robinson, Bombe Bilgisayarı ve Colossus Bilgisayarları, Boole cebirine dayanan veri işleme mantığı ile Makine Zekâsı kavramının oluşmasına sebep olmuştu.Modern bilgisayarın atası olan bu makineler ve programlama mantıkları aslında insan zekâsından ilham almışlardı. Ancak sonraları, modern bilgisayarlarımız daha çok uzman sistemler diyebileceğimiz programlar ile gündelik hayatımızın sorunlarını çözmeye yönelik kullanım alanlarında daha çok yaygınlaştılar. 1970'li yıllarda büyük bilgisayar üreticileri olan Microsoft, Apple, Xerox, IBM gibi şirketler kişisel bilgisayar (PC Personal Computer) modeli ile bilgisayarı popüler hale getirdiler ve yaygınlaştırdılar. Yapay zekâ çalışmaları ise daha dar bir araştırma çevresi tarafından geliştirilmeye devam etti.Bugün, bu çalışmaları teşvik etmek amacı ile Turing'in adıyla anılan Turing Testi ABD'de Loebner ödülleri adı altında makine zekâsına sahip yazılımların üzerinde uygulanarak başarılı olan yazılımlara ödüller dağıtılmaktadır.Testin içeriği kısaca şöyledir: birbirini tanımayan birkaç insandan oluşan bir denek grubu birbirleri ile ve bir yapay zekâ diyalog sistemi ile geçerli bir süre sohbet etmektedirler. Birbirlerini yüz yüze görmeden yazışma yolu ile yapılan bu sohbet sonunda deneklere sorulan sorular ile hangi deneğin insan hangisinin makine zekâsı olduğunu saptamaları istenir. İlginçtir ki, şimdiye kadar yapılan testlerin bir kısmında makine zekâsı insan zannedilirken gerçek insanlar makine zannedilmiştir.Loebner Ödülüü kazanan yapay zekâ diyalog sistemlerinin yeryüzündeki en bilinen örneklerinden biri A.L.I.C.E'dir. Carnegie üniversitesinden Dr.Richard Wallace tarafından yazılmıştır.Bu ve benzeri yazılımlarının eleştiri toplamalarının nedeni, testin ölçümlendiği kriterlerin konuşmaya dayalı olmasından dolayı programların ağırlıklı olarak diyalog sistemi (chatbot) olmalarıdır.Türkiye'de de makine zekâsı çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalar doğal dil işleme, uzman sistemler ve yapay sinir ağları alanlarında Üniversiteler bünyesinde ve bağımsız olarak sürdürülmektedir.Bunlardan biri, D.U.Y.G.U. - Dil Uzam Yapay Gerçek Uslamlayıcı'dır.Yapay zekânın gelişim süreciİlk araştırmalar ve yapay sinir ağlarıİdealize edilmiş tanımıyla yapay zekâ konusundaki ilk çalışmalardan biri McCulloch ve Pitts tarafından yapılmıştır. Bu araştırmacıların önerdiği, yapay sinir hücrelerini kullanan hesaplama modeli, önermeler mantığı, fizyoloji ve Turing'in hesaplama kuramına dayanıyordu. Herhangi bir hesaplanabilir fonksiyonun sinir hücrelerinden oluşan ağlarla hesaplanabileceğini ve mantıksal ve ve veya işlemlerinin gerçekleştirilebileceğini gösterdiler. Bu ağ yapılarının uygun şekilde tanımlanmaları halinde öğrenme becerisi kazanabileceğini de ileri sürdüler. Hebb, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların şiddetlerini değiştirmek için basit bir kural önerince, öğrenebilen yapay sinir ağlarını gerçekleştirmek de olası hale gelmiştir.1950'lerde Shannon ve Turing bilgisayarlar için satranç programları yazıyorlardı. İlk yapay sinir ağı temelli bilgisayar SNARC, MIT'de Minsky ve Edmonds tarafından 1951'de yapıldı. Çalışmalarını Princeton Üniversitesi'nde sürdüren Mc Carthy, Minsky, Shannon ve Rochester'le birlikte 1956 yılında Dartmouth'da iki aylık bir açık çalışma düzenledi. Bu toplantıda birçok çalışmanın temelleri atılmakla birlikte, toplantının en önemli özelliği Mc Carthy tarafından önerilen yapay zekâ adının konmasıdır. İlk kuram ispatlayan programlardan Logic Theorist (Mantık kuramcısı) burada Newell ve Simon tarafından tanıtılmıştır.Yeni yaklaşımlarDaha sonra Newell ve Simon, insan gibi düşünme yaklaşımına göre üretilmiş ilk program olan Genel Sorun Çözücü (General Problem Solver)'ı geliştirmişlerdir. Simon, daha sonra fiziksel simge varsayımını ortaya atmış ve bu kuram, insandan bağımsız zeki sistemler yapma çalışmalarıyla uğraşanların hareket noktasını oluşturmuştur. Simon'ın bu tanımlaması bilim adamlarının yapay zekâya yaklaşımlarında iki farklı akımın ortaya çıktığını belirginleştirmesi açısından önemlidir: Sembolik Yapay Zekâ ve Sibernetik Yapay Zekâ.Sembolik yapay zekâSimon'ın sembolik yaklaşımından sonraki yıllarda mantık temelli çalışmalar egemen olmuş ve programların başarımlarını göstermek için bir takım yapay sorunlar ve dünyalar kullanılmıştır. Daha sonraları bu sorunlar gerçek yaşamı hiçbir şekilde temsil etmeyen oyuncak dünyalar olmakla suçlanmış ve yapay zekânın yalnızca bu alanlarda başarılı olabileceği ve gerçek yaşamdaki sorunların çözümüne ölçeklenemeyeceği ileri sürülmüştür.Geliştirilen programların gerçek sorunlarla karşılaşıldığında çok kötü bir başarım göstermesinin ardındaki temel neden, bu programların yalnızca sentaktik süreçleri benzeşimlendirerek anlam çıkarma, bağlantı kurma ve fikir yürütme gibi süreçler konusunda başarısız olmasıydı. Bu dönemin en ünlü programlarından Weizenbaum tarafından geliştirilen Eliza, karşısındaki ile sohbet edebiliyor gibi görünmesine karşın, yalnızca karşısındaki insanın cümleleri üzerinde bazı işlemler yapıyordu. İlk makine çevirisi çalışmaları sırasında benzeri yaklaşımlar kullanılıp çok gülünç çevirilerle karşılaşılınca bu çalışmaların desteklenmesi durdurulmuştu. Bu yetersizlikler aslında insan beynindeki semantik süreçlerin yeterince incelenmemesinden kaynaklanmaktaydı.Sibernetik yapay zekâYapay sinir ağları çalışmalarının dahil olduğu sibernetik cephede de durum aynıydı. Zeki davranışı benzeşimlendirmek için bu çalışmalarda kullanılan temel yapılardaki bazı önemli yetersizliklerin ortaya konmasıyla birçok araştırmacılar çalışmalarını durdurdular. Buna en temel örnek, Yapay sinir ağları konusundaki çalışmaların Minsky ve Papert'in 1969'da yayınlanan Perceptrons adlı kitaplarında tek katmanlı algaçların bazı basit problemleri çözemeyeceğini gösterip aynı kısırlığın çok katmanlı algaçlarda da beklenilmesi gerektiğini söylemeleri ile bıçakla kesilmiş gibi durmasıdır.Sibernetik akımın uğradığı başarısızlığın temel sebebi de benzer şekilde Yapay Sinir Ağının tek katmanlı görevi başarması fakat bu görevle ilgili vargıların veya sonuçların bir yargıya dönüşerek diğer kavramlar ile bir ilişki kurulamamasından kaynaklanmaktadır.Bu durum aynı zamanda semantik süreçlerin de benzeşimlendirilememesi gerçeğini doğurdu.Uzman sistemlerHer iki akımın da uğradığı başarısızlıklar, her sorunu çözecek genel amaçlı sistemler yerine belirli bir uzmanlık alanındaki bilgiyle donatılmış programları kullanma fikrinin gelişmesine sebep oldu ve bu durum yapay zekâ alanında yeniden bir canlanmaya yol açtı. Kısa sürede Uzman sistemler adı verilen bir metodoloji gelişti. Fakat burada çok sık rastlanan tipik bir durum, bir otomobilin tamiri için önerilerde bulunan uzman sistem programının otomobilin ne işe yaradığından haberi olmamasıydı. Buna rağmen uzman sistemlerin başarıları beraberinde ilk ticari uygulamaları da getirdi.Yapay zekâ yavaş yavaş bir endüstri hâline geliyordu. DEC tarafından kullanılan ve müşteri siparişlerine göre donanım seçimi yapan R1 adlı uzman sistem şirkete bir yılda 40 milyon dolarlık tasarruf sağlamıştı. Birden diğer ülkeler de yapay zekâyı yeniden keşfettiler ve araştırmalara büyük kaynaklar ayrılmaya başlandı. 1988'de yapay zekâ endüstrisinin cirosu 2 milyar dolara ulaşmıştı.Doğal dil işlemeAntropoloji bilimi, gelişmiş insan zekâsı ile dil arasındaki bağlantıyı gözler önüne serdiğinde, dil üzerinden yürütülen yapay zekâ çalışmaları tekrar önem kazandı. İnsan zekâsının doğrudan doğruya kavramlarla düşünmediği, dil ile düşündüğü, dil kodları olan kelimeler ile kavramlar arasında bağlantı kurduğu anlaşıldı. Bu sayede insan aklı kavramlar ile düşünen hayvan beyninden daha hızlı işlem yapabilmekteydi ve dil dizgeleri olan cümleler yani şablonlar ile etkili bir öğrenmeye ve bilgisini soyut olarak genişletebilme yeteneğine sahip olmuştu. İnsanların iletişimde kullandıkları Türkçe, İngilizce gibi doğal dilleri anlayan bilgisayarlar konusundaki çalışmalar hızlanmaya başladı. Önce, yine Uzman sistemler olarak karşımıza çıkan doğal dil anlayan programlar, daha sonra Sembolik Yapay Zekâ ile ilgilenenler arasında ilgiyle karşılandı ve yazılım alanındaki gelişmeler sayesinde İngilizce olan A.I.M.L (Artificial intelligence Markup Language) ve Türkçe T.Y.İ.D (Türkçe Yapay Zekâ İşaretleme Dili) gibi bilgisayar dilleri ile sentaktik (Örüntü) işlemine uygun veri erişim metotları geliştirilebildi. Bugün Sembolik Yapay Zekâ araştırmacıları özel Yapay Zekâ dillerini kullanarak verileri birbiri ile ilişkilendirebilmekte, geliştirilen özel prosedürler sayesinde anlam çıkarma ve çıkarımsama yapma gibi ileri seviye bilişsel fonksiyonları benzetimlendirmeye çalışmaktadırlar.Bütün bu gelişmelerin ve süreçlerin sonunda bir grup yapay zekâ araştırmacısı, insan gibi düşünebilen sistemleri araştırmaya devam ederken, diğer bir grup ise ticari değeri olan rasyonel karar alan sistemler (Uzman sistemler) üzerine yoğunlaştı.Gelecekte yapay zekâGelecekte yapay zekâ araştırmalarındaki tüm alanların birleşeceğini öngörmek zor değildir. Sibernetik bir yaklaşımla modellenmiş bir Yapay Beyin, Sembolik bir yaklaşımla insan aklına benzetilmiş bilişsel süreçler ve Yapay Bilinç sistemi, insan aklı kadar esnek ve duyguları olan bir İrade ( Karar alma yetisi ), Uzman sistemler kadar yetkin bir bilgi birikimi ve rasyonel yaklaşımın dengeli bir karışımı sayesinde Yapay Zekâ, gelecekte insan zekâsına bir alternatif oluşturabilir.Bilginin hesaplanması matematiksel gelişme ile mümkün olabilir. Çok yüksek döngü gerektiren NP problemlerin çözümü, satranç oyununda en iyi hamleyi hesaplamak veya görüntü çözümleme işlemlerinde bilgiyi saymak yerine hesaplamak süreti ile sonuca ulaşılabilir.Yeni matematik kuantum parçacık davranışlarını açıklayacağı gibi kuantum bilgisayarın yapılmasına olanak verir .Yapay Zekânın Gücü Yapay zekâ uygulamaları gün geçtikçe gelişmeye ve insan zekâsını yakalamaya doğru adım adım ilerlemektedir.Bilişim uzmanları, bir insanın hepsi aynı anda paralel olarak çalışan 100 milyar nöron bağlantısının toplam hesap gücünün alt sınırı olan saniyede 10 katrilyon (1.000.000.000.000.000 = 10^{15}) hesap düzeyine 2025'te erişeceğini düşünüyorlar.Beynin bellek kapasitesine gelince, 100 trilyon bağlantının her birine 10.000 bit bilgi depolama gereksinimi tanınırsa, toplam kapasite 10^18 düzeyine çıkıyor. 2020'ye gelindiğinde insan beyninin işlevselliğine erişmiş bir bilgisayarın fiyatının 1000 dolar olacağı tahmin ediliyor. 2030'da 1000 dolarlık bir bilgisayarın bellek kapasitesi 1000 insanın belleğine eşit olacak. 2050'de ise yine 1000 dolara, dünyadaki tüm insanların beyin gücünden daha fazlasını satın alabileceksiniz.

http://www.ulkemiz.com/yapay-zek-nedir

Wing Tsun Savunma Sporu

Wing Tsun Savunma Sporu

Kelime olarak güzel bahar anlamına gelen Wing Tsun sanatının geçmişi yaklaşık 300 yıl öncesine dayanıyor. Olay bir Şaolin Manastırının yıkılması ile başlar. Bu manastırdan kaçanlardan biri olan ve aynı zamanda bir savaş ustası olan Ng Mui adındaki rahibe, hayatının kalan günlerini huzurlu bir şekilde yaşamak için sakin bir yere yerleşir. Her ne kadar artık ilgilenmek istemese de manastırda olanları unutamaz. Kas gücü ile mevcut dövüş tekniklerini alt edemeyeceğini bilen Ng Mui mevcut sistemin eksik yönlerini ele alarak yeni bir sanat oluşturmaya karar verir. Modernize ettiği bu sanatı spora ismini veren Wing Tsun adındaki bir kıza öğretir. Böylece nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.Wing Tsun, savunma sanatları içerisinde bilim ve mantık yönünden en efektif tekniktir. Tekniği statik, dinamik, geometri gibi bilim dallarına dayanır. Bu nedenle hareket ve formları judo, tekvando kadar estetik görünmeyebilir. Sonuç odaklı olduğu için asıl amaç, rakibi en kısa sürede etkisiz hale getirmektir. Bu sebeple Wing Tsun sanatında dövüş kuralları yoktur. Rakibi etkisiz hale getirmek için birçok disiplinde yasak olan bel altı vuruş, göz ve gırtlağa yapılan saldırılar Wing Tsun tekniğinin temelini oluşturur. Bir boksör müsabaka esnasında kendini kaptırarak rakibinin ölümüne ya da sakat kalmasına sebep olacak şekilde ileri gidebilir. Bu sporcunun cani olduğu için değil, konsantrasyonu, hırsı ve vücudunda salgılanan adrenalin nedeniyledir. Böyle bir olay olması durumunda mağlup sporcunun antrenörü havlu atar ya da hakem müdahalesi ile müsabaka sona erer. Bu durumda mağlup sporcu hayatını kaybetmekten ya da ağır yaralanmaktan kurtulur.Dövüş sanatlarında ölüm ve ağır yaralanma ile sonuçlanan olay sayısı müsabaka adedine bakıldığı zaman çok azdır. Fakat kişi herhangi bir yerde kendini savunmak durumunda kaldığı ve işler ters gittiği zaman kendisini kurtaracak ne antrenör ne de hakem vardır. Wing Tsun’da vücudun her yerine saldırı yapılabilmesi bu nedenledir. Herhangi bir kural ve sınırlama olmadığı için de bu sporun resmi bir müsabakası yoktur ki bu da Wing Tsun’un doğası gereğidir. Tabi ki Wing Tsun ile boks, aikido, kick boks gibi diğer dövüş sanatlarını karşılaştırmak doğru değildir. Her sanatın kendisine göre koşulları vardır. Örneğin bir karateci müsabakaya çıkmadan önce karşılaşacağı rakibini bilir. Hakkında araştırma yaparak dövüş stilini en ince ayrıntısına kadar tahlil edebilir. Ve müsabaka esnasında tek muhatabı rakibidir. Wing Tsun’da bunların hiçbiri yoktur. Rakibinizin uzun mu kısa mı, şişman mı zayıf mı, silahlı mı silahsız mı olduğu, bir dövüş sanatı bilip bilmediği gibi hiçbir veriye sahip değildir. Tehlikenin nerden geleceğini, bir veya birden fazla kişiyle mücadele edip etmeyeceği bilgisine sahip değildir. Bu yüzden her an tetikte olmak zorundadır.Wing Tsun kas gücünden çok zeka ve bilimselliğin harmanlanmasıyla meydana gelmiş bir tekniktir. İyi bir wing tsun tekniğine sahip olan kişi rahatlıkla kendisinden cüsse olarak daha üstün bir kişiyi alt edebilir. Bu özelliği ile özellikle bayanlar için en uygun savunma sporudur.Burada önemli olan nokta esnekliktir. Kişi, kendisine uygulanan kuvvete karşı koymaz. Bunun yerine rakibi alt etmek için rakibinin gücünden faydalanır. Bu teknikler ise Wing Tsun sanatının içerisinde bulunan küçük fikir formlarında saklıdır. Sanatın alfabesini oluşturan bu formlar kullanılarak sayısız savunma varyasyonu oluşturulabilir. Bu özelliği sayesinde kişi, çok sayıda farklı tekniği öğrenip zaman harcamak yerine aldığı sağlam temel ile sanatında daha çabuk ve sağlam ilerleyebilir. Bu kadar kolaylığın yanı sıra refleks kazanmak gibi zor yanları da bulunmaktadır.Reflekslerimizin bir kısmına sahip olarak doğarız. Gözümüze bir şey kaçtığı zaman göz kapağımız kendiliğinden gözü korumak için kapanır. Bu refleksi kazanmak için bir çaba sarf etmeyiz. Bir de sonradan kazanılan reflekslerimiz vardır. Örneğin ilk defa ehliyet aldıktan sonra trafiğe çıkan kişi araç kullanırken çok sık hata yapar. Vites, pedal, direksiyon koordinasyonunu tam olarak sağlayamaz. Fakat kullanıp ustalaştıkça artık araba kullanırken düşünmez. Yanındaki kişiyle konuşabilir, radyoyu karıştırabilir. Çünkü araç kullanırken beyni ile düşünmez. Artık çok defa tekrarlanan bir eylem olduğu için araç kullanmak beyinciğin kontrolüne geçer. Bisiklet sürmek, bilgisayar kullanmak gibi durumlarda da beyinciğimiz devrededir. Wing Tsun sanatı da kişinin beyinciğine hitap eder. İyi bir wing tsuncu bisiklet sürer gibi düşünmeden saldırılara anlık cevaplar verebilir.Wing tsun dövüş sanatını açık bir şekilde dış dünyaya öğreten ilk usta filmlere de konu olan Yip-man dir. Wing Tsun sanatının doğuşunun ilk dönemlerinde bu sanatın ustaları toplumdan kendilerini gizlerdi. Çünkü dönemine göre Wing Tsun çok ileri bir teknikti. Onu öğrenmeyi hak etmeyen ya da kötü niyetli kişiler tarafından öğrenilmemesi istenirdi. Yip-man ise bu sanatı dünyaya duyuran kişilerin başında gelmektedir. Aralarında Bruce Lee’’ nin de bulunduğu, daha sonradan kendileri de birer usta ve öğretmen olarak dövüş sanatları dünyasında söz sahibi olan birçok kişiyi yetiştirmiştir. Ülkemizde hak ettiği yerde olmasa da dünyaca ünlü Turan Ataseven, Emin Boztepe gibi Türk ustalar yetişmiştir. Bu ustalar Avrupa’ ’da bulunan birçok polis departmanlarına eğitimler vermektedir.Kaynakça: Sifu Turan Ataseven: Rahibenin Vuruşu http://www.bilgiustam.com/

http://www.ulkemiz.com/wing-tsun-savunma-sporu

Shaolin Kung Fu Nedir ?

Shaolin Kung Fu Nedir ?

Shaolin Kung-Fu, İçerik olarak uzun zaman, uzun yol, güç, merhamet, silah, maharet, sevgi, erdem gibi derin anlamlar ifade eden gerçek savaş sanatıdır. Varolan tüm savaş sanatlarının kaynağı olan Shaolin öğretisi, yüzyıllardır gizemler ülkesi olarak bilinen, mistik bir havaya sahip Çin' in esrarengiz sırlarından birisidir.Shaolin Kung-Fu bir yaşam biçimidir,bir mücadele sanatıdır, özgüvendir, kendini tanıyıp sevmek ve tüm canlıları da sevmektir. Başarılı olunduğunda insanoğlunun standart kalıpların dışına çıkarak bilinmeyen sırları keşfetmesi, inanılmaz olanın gerçekleşmesi demektir. Ömür boyu sağlık ve sıhhatli yaşamak demektir.Gerçek Shaolin Kung-Fu sanatını bilen usta sayısı bugün Çin’de dahi çok azdır. Nedeni Shaolin Rahipleri’nin bu sanatı inançları gereği çok gizli tutmuş olmaları, dış dünyadan saklayarak sadece bu sanatı hak ettiğine inandıkları insanlara öğretmelerinden kaynaklanmıştır. Günümüzde son derece özünden uzak ve yozlaşmış bir şekilde Shaolin veya farklı isimler adı altında birçok Kung-Fu stili mevcuttur. Bunların büyük bölümü akrobasi ve gösteriye dayalı olup, gerçek Kung-Fu Sanatı’nı yansıtmamaktadır.Shaolin Kung-Fu teknikleri 550 ana hareketten oluşur. Bu sayı insan anatomisinin mantıklı olarak üretebildiği maksimum limittir.Oldukça kapsamlı olan bu tekniklerle binlerce farklı kombinasyon oluşturulabilir. Yeryüzünde varolan savaş sanatlarının atası olup tümünün birleşik gücünü temsil eder. Yani diğer savunma sanatları Kung-Fu’nun sadece belirli kesitlerini oluşturur. Her insanın doğasında var olan bu sanatı ortaya çıkartmak hiç de kolay olmamıştır. Shaolin Rahipleri oldukça uzun bir zaman boyunca insan doğası kadar tabiatta var olan diğer canlıların da doğasını, yaşam şeklini sürekli gözlemlemişlerdir. İnsanoğlunun bu canlılardan farkını, üstün ve zayıf yanlarını, analiz ederek tüm bunları akıl ve mantık süzgecinden geçirmişler, ortaya çıkan sonucu insan ruhu ve bedeni ile bütünleştirerek, inanılması güç bir başarı elde etmişlerdir.Doğusu yüzyıllar öncesine dayanan bu sanat Shaolin Rahipleri tarafından kendilerini yaşamın tüm kademelerinde güçlü kılabilmesi adına geliştirdikleri insanoğlunun içinde var olan gücün dışa yansımasıdır.Shaolin Kung-Fu sanatını güçlü kılan özelliklerinden bazıları:Kısa vuruşlar: Bir Kung-Fu ustası iç enerjisini (chi), beyin ve ruh gücü ile birleştirmeyi başarabildiğinde 40 cm ve daha üstü mesafeden uygulayabileceği bir vuruşu , 3–5 cm gibi çok kısa sayılabilecek bir mesafeden de aynı şiddette uygulayabilir.Hayvan stilleri: Kung-Fu nun gücüne güç katan bu stiller Aslan, Kaplan, Yılan, Kartal, Turna ve Kuğu stilleridir. Shaolin Rahipleri bu canlıların en güçlü taraflarını insanoğlunun üretebildiği maksimum sayıdaki hareketlerle uyumlu hale getirerek müthiş bir başarı sağlamışlardır.İnsan davranış biçimlerinden uyarlanan Sarhoş, Çapulcu ve Bıçak stilleri : Shaolin rahipleri sarhoş bir insanın fiziki görüntüsüne bürünerek son derece kurnazca tasarlanmış bir stilin yanı sıra, kendini koruyamayacak kadar aciz ve yetersiz görünümlü insanların beklenmedik saldırılarla düşmanlarını şaşkına çevirip gafil avlamalarından uyarlanmış olan Çapulcu Stilini geliştirmişlerdir. Bıçak stili de ellerin özel çalışmalarla son derece sert ve güçlü bir hale getirilerek tıpkı bir bıçak gibi etkili ve ölümcül olarak kullanılabilmesine imkan sağlayan çok etkili bir stildir.Hedef küçültme tekniği: Küçük boyuttaki bir hedefin büyük olan hedefe göre daha zor isabet alacağı, küçük bir alanı savunmanın genişledikçe zaaf ve açıkları artan bir alana göre daha kolay ve güçlü olacağı gibi gerçekçi yaklaşımlar sonucu elde edilen yapısı itibariyle yere daha güçlü basma ve gücü her yöne maksimum şekilde yayarak eşit ölçüde kullanabilme imkanı verebilen çok başarılı bir savunma tekniğidir.

http://www.ulkemiz.com/shaolin-kung-fu-nedir-

Bakır ve Bakır Elementinin Özellikleri

Bakır  1B geçiş grubu elementidir. Kıbrıs'ta kaynakları bolca rastlandığından tüm dillerdeki isimlerinin Cyprium kelimesinden türediği tahmin edilmektedir. Simyacılar tarafından Venüs aynası ile gösterilmiştir.Bakırın önemi, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:    1. Dünya'nın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi,    2. Elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması,    3. Endüstriyel önemi yüksek, pirinç, bronz gibi alaşımlar yapmasıdır. Bakırın Sınıflandırılması     Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50 si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada'da rastlanmaktadır.    Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade orta Afrika’da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17 si bu yataklardan sağlanır.    Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya’nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.Termik (kömür, fuel-oil, motorin, doğalgaz, jeotermal), hidrolik ve nükleer gibi çeşitli enerjilerden yararlanılarak üretilen elektrik enerjisi, genelde uzun mesafelere iletilir; şehir ve köy gibi yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine dağıtılır ve buralarda tüketilir. Çıplak iletkenler, baralar, yalıtılmış hava hattı ve yeraltı güç kabloları ve ek malzemeleri elektrik enerjisi iletim ve dağıtımının başlıca elemanlarıdır. Yakın zamana kadar, elektrik enerji iletim ve dağıtımında, bakır, uygun özellikleri nedeni ile bu alandaki ana iletken malzemesi olmuştu. Bakır, yüksek elektrik geçirgenliği, işlenebilme ve mekaniksel özellikleri iyi olan bir metaldir. Gümüşten sonra en iyi iletken metal bakırdır.    İnşaat Sanayiinde KullanılışıBakır,inşaatlarda beton, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde kullanılır.    Ulaşım Sanayii    Kimya    Kuyumculuk:Bakır,dünyada çok bulunan bir madde olduğu için takı yapımında da kullanılır.    Boya sanayiiakır standartları%99.95 saflıkta bakır    Blister bakır: %97-98 saflıktadır. Fe, S, Au, Ag, Se, Te ve Ni içerir.    Elektrolitik bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    Ateşte rafine edilmiş bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    OFHC (Oxygen-Free High Conductivity, oksijensiz yüksek iletkenlikte) bakır: %99,99 saflıkta olması istenir.Bakır, çeşitli Bakır, çeşitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer şekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. Dünya bakır üretiminin %80’i sülfürlü cevherlerden yapılır.Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışardan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonun gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanan elektroliz elektrokimyasal olayın tersidir. Burada elektrik enerjisi yardımıyla kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirilir. Elektroliz hücreleri bir elektrolit ile temas halinde bulunan iki veya daha fazla elektrottan oluşur ve elektrotlar bir doğru akım kaynağına bağlıdır. Bağlantı anotun pozitif katotun negatif yükleneceği şekildedir. Yani elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doğru akarlar. Devreye akım verildiğinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler.Elektroliz işleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) şeklindedir. Genel olarak üç çeşit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiş tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz işlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluştukları için parçalanma voltajı teorik olarak sıfırdır. Uygulanan hücre voltajı bu nedenle sadece elektrolitin direncinin biraz üstünde olmalıdır. Rafinasyon elektrolizini tarif edecek toplam bir reaksiyon anlamsızdır.    Cu2+ + 2e- → Cu     E° = 0.34 V (anot)    Cu → Cu2+ + 2e-     E° = - 0.34 V (katot)Ayrıca bakınız: Elektrokimyasal potansiyel dizisiAnotta oluşan bir kısım bakır iyonları disproporsiyonlaşır. Burada oluşan bakır toz halinde anot yüzeyinde ve yüzeyden ayrılarak banyonun dibinde anot çamurunda birikir. Pb, Sn, Sb ve Bi anodik olarak çözünürler fakat elektrolit içinde oluşturdukları bileşikler nedeniyle şlam şeklinde yüzerler ve mekanik olarak katot kirliliği yaratabilirlerse de genelde çökerler ve anot çamuru içinde birikirler. Anodik olarak çözümlendirilemeyen Au, Ag, ve Pt gibi elementler anodun yenilmesine paralel olarak anottan ayrılıp banyo dibine inerler ve burada anot çamuru içinde birikirler. Ortalama olarak Au, Ag, Se, Te ve Pb %98 oranında, Sb %60 civarında anot çamuruna geçer. Anot bileşimindeki nikelin %5’i çözünmez ve bakır-nikel karışık kristali halinde anot çamuruna geçer. Aynı şekilde 3 Cu2O·4NiO·Sb2O5'de büyük oranda çözünmeden anot çamuruna gider. Üçüncü grup metaller de bakırla karışık kristal halinde bulunurlar ve anodik çözünme potansiyeli bakıra yakındır. Ancak bu metaller çözünseler bile daha sonra sementasyon sonucu anot çamuruna giderler. Örneğin, gümüş:    Cu + 2 Ag+ = Cu2+ + AgDördüncü grupta yer alan metallerden Se ve Te’ün Cu2S ve Cu2Te halinde anot bakırında bulunduğu ve çözünmeden direkt anot çamuruna geçtiği kabul edilir. Kalay ise bakırla intermetalik bileşik olmasına rağmen tamamen çözünür, ancak CuSO4’lı çözeltilerde çözünürlüğü çok az olduğundan aşağıdaki tepkime uyarınca hidroliz olarak anot çamuruna geçer:    Sn4+ + 2H2O = SnO2 + 4H+Kurşun direkt olarak çözünmeyen PbSO4 oluşturarak anot yüzeyinde kalır. Anot bakırı fazla miktarda kurşun içerirse oluşan PbSO4 yüzeyi tamamen kaplayarak anodun pasifleşmesine neden olur.Rafinasyon ve indirgenme elektrolizleri arasındaki temel fark anot tepkimeleridir. Rafinasyon elektrolizinde anot olarak kullanılan malzeme oksitlenip çözeltiye geçerken, indirgenme elektrolizinde çözünmeyen anotlar kullanılır. Çözünmeyen anotların indirgenme elektrolizindeki görevi iletkenliği sağlamaktır ve yüzeyinde oksijen çıkışı meydana gelir.Oksitli bakır cevherlerin doğrudan, diğerlerinin bir ön işlemden sonra veya bakteriler yardımıyla çözümlendirilmesi sonucu değişen derisimlerde elde edilen sülfatlı çözeltilerden bakırın kazanılmasında uygulanan yöntemlerden bir tanesi de indirgenme elektrolizidir. indirgenme elektrolizinde katot ve anot reaksiyonu ise şu şekildedir:    Cu2+ + 2e- = Cu     E° = 0.34 V    2H2O = O2 + 4 H+ + 4e-     E° = 1.229 Vİndirgenme elektrolizinde satılabilir kalitede katodik bakır üretimi elektrolitteki bakır derişimi litresinde 15 g civarına ininceye kadar mümkündür. 15 g'dan 8 g'a kadar olan derişimlerde yine satılabilir fakat toz veya sünger halde bakır üretilebilmektedir. Bu satılabilirlik sünger bakırın anot fırınında işleneceği açısından geçerlidir.Bir elektroliz olayında elektrolizin hangi şartlarda nasıl gerçekleşeceği, hangi tip anot ve katotlara nasıl tepki vereceği, uygun sıcaklık, akım şiddeti ve gerilim değerlerinin neler olacağı bazı parametrelere bağlıdır. Bu parametrelerden bir tanesi polarizasyondur. Elektrolizi gerçekleştirmek için gerekli olan potansiyel teorik olandan daha yüksek olmak zorundadır. Teorik değer ile pratikte uygulanan değer arsındaki fark fazla voltaj adını alır. Elektrolizde katotta indirgenmeyi gerçekleştirmek için bu fazla voltaj değerlerini aşmak gerekir ve sisteme verilmesi gereken fazla voltajların tümü polarizasyon adını alır.Anot ve katot polarizasyon toplamına parçalanma voltajı da denir. Diğer bir deyişle elektrolizin gerçekleşmesi için sisteme verilmesi gereken en düşük potansiyel değeridir.Bu değer en az indirgenecek iyonun EMK değerine eşittir.Termodinamik hücre potansiyelinin uygulanması ile bir elektroliz işleminin gerçekleşmeyeceği sisteme bazı fazla voltajların da verilmesi gerektiği yukarıdaki açıklamalarda belirtilmiştir. Bu fazla voltajlara ilaveten devredeki dirençleri aşabilecek ilave voltaja da ihtiyaç vardır. Bu dirençlerin başında anot -katot arasındaki elektrolitin direnci gelir. Elektrolitin direnci R, akım I olarak alınırsa Ohm kanunu gereğince uygulanacak potansiyel I*R büyüklüğündedir. Elektroliz esnasında ulaşılması gereken hücre voltajı, tüm fazla voltajlar, parçalanma voltajı ve dirençten kaynaklanan potansiyel düşüşlerin toplamına eşittir.Bir elektroliz olayında kullanılan elektrik enerjisi ile yapılan kimyasal iş arasındaki ilişkiler Faraday Kanunu ile belirlenir.    m = {A\times I\times h\times t \over{z\times 96500}}    m : indirgenen metal miktarı (g)    A : indirgenen metalin mol ağırlığı    I : devreden geçen akım (A)    t : zaman (s)    h : akım verimi (%)    z : elektron sayısı    96500 : Faraday sabitiParçalanma Voltajı, elektrolizin gerçekleşebilmesi için, yani örneğin bakır iyonlarının katodda toplanabilmesi için gereken en düşük potansiyeldir ve anotla kato polarizasyonlarının toplamına eşittir.Ohm kanunu gereğince kablo bağlantılarında ve elektrot-kablo temas noktalarında, sistemden geçen akım miktarı ile doğru orantılı olarak direnç ortaya çıkar, bu direnç potansiyel düşüşlerine yol açar. Elektroliz sırasında ulaşılması gereken hücre potansiyeli bunların toplamına eşittir.    UH = UZ + hT + I*R    UH : hücre potansiyeli (V)    UZ : parçalanma potansiyeli (V)    hT : tüm fazla voltajlar (V) (derişim, aktivasyon, difüzyon, kristalizasyon vb.)    I : akım (A)    R : elektrolit direnci (ohm)Voltaj arttıkça akım yoğunluğu da artmakta fakat belli bir noktadan sonra voltajın artması akım yoğunluğunda hiçbir değişikliğe sebep olmamaktadır ve bu akım değerine limit akım denmektedir. Limit akım uygulanabilecek maksimum akımdır. Genellikle limit akımın üçte biri değerinde çalışılmaktadır. Rafinasyon elektrolizinde aynı bir çözeltiye temas halinde olan aynı bir metal hem anotta hem katotta bulunduğundan, hücrenin elektromotor kuvveti pratik olarak sıfırdır, yani potansiyel farkı oluşmaz. Elektroliz sırasında indirgenecek metal iyonlarının çözeltinin iç taraflarından katot yüzeyine gelmeleri difüzyon, konveksiyon ve migrasyon yolu ile gerçekleşir. Katotun hemen yakınında metal iyonlarınca fakirleşmiş bir bölge oluşur. Buna "difüzyon tabakası" (Nernst diffusion layer) denmektedir. Bu tabaka kalınlığı elektrolizdeki akım şiddetine bağlı olmay:)ıp, hücre potansiyelini arttırmak suretiyle akım yükseltildiğinde faz sınırındaki derişim düşmektedir.Canlı bilimleriyle ilişkisiAskorbit asit, oksidaz, tirosinaz, laktoz ve monoamin oksidaz gibi yükseltgeyici enzimlerin bir parçası olarak birçok bitki ve hayvanda çok az miktarda bulunan bakır, bunların sağlıklı yaşamı için gereklidir. Bakır, bu proteinlerde, oksijen, kükürt ya da azot atomları içeren bağlanma bölgelerinde sıkıca bağlanır.İnsanların normal beslenme rejimi her gün 2-5 mg arasında bakır gerektirir. Kalıtımsal protein seruloplazmin (Kan plazmasında bulunan protein) eksikliği aşağı yukarı bütün dokularda, özellikle beyin ve karaciğerde bakır miktarının artmasıyla birlikte gelişir.

http://www.ulkemiz.com/bakir-ve-bakir-elementinin-ozellikleri

Bor Elementinin Özellikleri

Bor, atom numarası 5 ve kimyasal sembolü B olan kimyasal elementtir. Bor bir yarı metaldir. Gerek Güneş Sistemi'nde gerek Dünya'nın kabuğunda düşük miktarlı bir elementtir. Buna rağmen, doğada rastlanan bileşiklerinin (borat minerallerinin) suda çözünürlüğü nedeniyle belli yerlerde yüksek yoğunlukta bulunabilir. Bu mineraller boraks ve kernit olarak topraktan çıkarılır.Elementel bor doğada bulunmaz. Endüstride yüksek saflıkta bor zorlukla elde edilebilir çünkü bor, karbon ve başka elementlerle bileşikler oluşturur. Borun çeşitli allotropları vardır: amorf bor koyu kahverengi bir tozdur; kristal bor ise siyah, son derece sert (Mohs sertlik skalasında yaklaşık 9,5) ve oda sıcaklığında düşük iletkendir. Elementel bor, yarı iletken endüstrisinde bir dopant olarak kullanılır. Yüksek saflıkta elementel bor süperiletken MgB2 teknolojisinin en önemli bileşenidir. Dünyada 4 önemli elementel bor üreticisi vardır: H.C. Starck (Almanya), S.B. Boron (A.B.D), Thronox (A.B.D) ve Pavezyum Kimya (Türkiye).Bor bileşiklerinin ana kullanım alanları, çamaşır tozunda beyazlatıcı olarak (sodyum perborat) ve ısı yalıtımında kullanılan cam elyafının boraks bileşeni olaraktır. Bor bileşklierinin ayrıca, yüksek kuvvetli düşük ağırlıklı yapısal malzemelerde özelleşmiş rolleri vardır. Camlar ve seramiklerde onların ısı şokuna dayanıklı olması için kullanılır. Boron içeren reaktanlar organik bileşiklerin sentezinde kullanılırlar, ve boron içermeyen bazı ilaçların yapımında ara ürün olurlar.Biyolojide boratlar memelilere düşük düzeyde toksiktir (sofra tuzu kadar) ama eklem bacaklılarda çok daha etkilidirler. Boron içeren doğal bir antibiyotik bilinmektedir. Bitkilerde az miktarda boron hücre duvarının sertleşmesi için gereklidir, bu yüzden toprakta boronun varlığı bitki büyümesi için gereklidir. Deneylerde boronun hayvanlarda da eser seviyede dahi olsa gerekli bir element olduğu bulunmuştur, ama hayvan fizyolojisindeki rolü bilinmemektedir.Kullanım YerleriBor mineralleri, sanayide sayısız denecek kadar çok çeşitli işlerde kullanılmaktadır. Bor minerallerinden elde edilen boraks ve borik asit; özellikle nükleer alanda, savunma sanayisinde, jet ve roket yakıtı, sabun, deterjan, lehim, fotoğrafçılık, tekstil boyaları, cam elyafı ve genellikle kâğıt sanayinde kullanılmaktadır.Savunma sanayii'Boron Carbide (B4C)' bileşeninin olağanüstü sertliğinden dolayı tank zırhında ve kurşun geçirmez yeleklerde kullanılmaktadır. Mohs sertlik skalasında 9,5 derecesi vardır, elmastan sonra bilinen en sert malzemelerden biridir.[kaynak belirtilmeli]"Titan diborür" (TiB2) yeni nesil bor tabanlı zırh malzemesi olarak kullanılmaktadır. Cam sanayiiBor; pencere camı, şişe camı vb. sanayilerde ender hallerde kullanılmaktadır. Özel camlarda ise borik asit vazgeçilemeyen bir unsur olup, rafine sulu/susuz boraks, borik asit veya kolemanit/boraks gibi doğal haliyle kullanılmaktadır. Çok özel durumlarda potasyum pentaborat ve bor oksitler kullanılmaktadır. Bor, ergimiş haldeki cam ara mamulüne katıldığında onun viskozitesini, yüzey sertliğini ve dayanıklılığını artırdığından ısıya karşı izolasyonunun gerekli görüldüğü cam mamüllerine katılmaktadır. Cam elyafıErgimiş cama % 7 borik oksit verecek şekilde boraks pentahidrat veya üleksit- probertit katılmaktadır. Maliyetine bağlı olarak sulu veya susuz tipleri kullanılmakta, bazı hallerde de borik asitten yararlanılmaktadır. Arzulanan yalıtım derecesine göre çeşitli spesifikasyonlar tanımlanır: R-1, R-7 vb. gibi. Roll, loft veya sünger halinde imal edilmektedir. Binalarda yalıtım amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Hafifliği, fiyatının düşüklüğü, gerilmeye olan direnci ve kimyasal etkilere dayanıklılığı nedeniyle plastiklerde, sınai elyaf vb. de, lastik ve kağıtta yer edinmiş olan cam elyaf, kullanıldığı malzemelere sertlik ve dayanıklılık kazandırmaktadır. Böylece sertleşmiş plastikler otomotiv, uçak sanayilerinde, çelik ve diğer metalleri ikame etmeye başlamıştır. Ayrıca spor malzemelerinde de (kayaklar, tenis raketleri vb.) kullanılmaktadır. Yapılmakta olan araştırmalar yeni kullanım alanlarının da olacağını göstermektedir. Trafik işaretleri, karayolu onarımı birer örnek olarak verilebilir. Bu gibi mamullerde E camı kullanıldığından, rafine kolemanit tercih edilmektedir. E tipi cam elyafı, en çok kullanılan tür olup % 90 uygulamada tercih edilmektedir. İngiltere'de oto başına 75 kg cam yünü tüketilmektedir. Fransa'da Renault firması, üzerine poliyester paneller monte edilen metal şasi imalatına girişmiştir. B2O3'e olan toplam talebin ABD'de % 13'ü, B. Avrupa'da % 7'si bu tür elyaftan karşılanmaktadır. Otomobillerde borun kullanılması, arabaların ağırlığını azaltmakta ve dolayısıyla yakıt tüketimini azaltmaktadır. Ayrıca, araçlarda paslanmayı geciktirmektedir. Optik Cam ElyafıIşık fotonlarının etkin biçimde transferini sağlamaktadır. İngiliz Felecon'un ürettiği yeni bir elyaf saniyede 140 milyon baytı 27 km. uzağa taşıyabilmektedir. Bu lifler % 6 borik asit ihtiva etmektedir. Phillips'in Hollanda'daki fabrikasında bu lifler üretilmektedir.Borosilikat Camlar: Camın ısıya dayanmasını, cam imalatı sırasında çabuk ergimesini ve devitrifikasyonun önlenmesini sağlayan bor; yansıtma, kırma, parlama gibi özelliklerini de arttırmaktadır. Bor, camı asite ve çizilmeye karşı korur. Cam tipine bağlı olarak; cam eriğinin % 0.5 ile % 0.23'ü bor oksitten oluşmaktadır. Örneğin Pyrex'de % 13,5 B2O3 vardır. Genellikle cama boraks, kolemanit, borik asit halinde karma olarak ilave edilmektedir. Otolar, fırınlar, çamaşır makinaları, çanak/çömlek vb. de bu tür camlar tercih edilmektedir. ABD'de bu tür cam üreten 100'e yakın firma vardır. Biri de Corning Glass Works'dur. General Electric, Andron Hocking önemliler arasında yer almaktadır. Seramik SanayiiEmayelerin vizkozitesini ve doygunlaşma ısısını azaltan borik oksit  % 20'ye kadar kullanılabilmektedir. Özellikle emayeye katılan hammaddelerin % 17-32'si borik oksit olup, sulu boraks tercih edilir. Bazı hallerde borik oksit veya susuz boraks da kullanılır. Metalle kaplanan emaye onun paslanmasını önler ve görünüşüne güzellik katar. Çelik, aluminyum, bakır, altın ve gümüş emaye ile kaplanabilir. Emaye asite karşı dayanıklılığı arttırır. Mutfak aletlerinin çoğu emaye kaplamalıdır. Banyolar, kimya sanayi teçhizatı, su tankları, silahlar vb. de kaplanır. 1997 yılında Batı 'nın seramik endüstrisinin borat tüketimi 69.000 ton civarında gerçekleşmiştir. Seramiği çizilmeye karşı dayanıklı kılan bor, % 3-24 miktarında kolemanit halinde sırlara katılır. Temizleme ve Beyazlatma SanayiiSabun ve deterjanlara mikrop öldürücü (jermisit) ve su yumuşatıcı etkisi nedeniyle % 10 boraks dekahidrat ve beyazlatıcı etkisini artırmak için toz deterjanlara  % 10-20 oranında sodyum perborat katılmaktadır.Çamaşır yıkamada kullanılan deterjanlara katılan sodyum perborat (NaBO2H2O2.3H2O) aktifbir oksijen kaynağı olduğundan etkili bir ağartıcıdır. Perboratların çamaşır yıkamada klorlu temizleyicilerin yerini alması sıcak veya soğuk su kullanımına bağlıdır. Çünkü perboratlar ancak55 °C'nin üstünde aktif hale geçerler. Ancak, ABD’de kullanılan aktivatör(tetracetylethylenediamine) kullanımı ile bu sorun giderilmeye çalışılmıştır. 1997 yılı deterjan sanayiindeki bor tüketimi; Batı Avrupa’da 242.000 ton ve Kuzey Amerika’da ise 21.000 ton’dur. Batı Avrupa’da tüketilen borun  % 35’i, Doğu Avrupa’da ise  %5’i deterjan sanayiinde kullanılmaktadır. Dünya perborat talebinin %86’sı Batı Avrupa tarafından tüketilmektedir. Yanmayı Önleyici (Geciktirici) MaddelerBorik asit ve boratlar selülozik maddelere, ateşe karşı dayanıklılık sağlarlar. Tutuşma sıcaklığına gelmeden selülozdaki su moleküllerini uzaklaştırırlar ve oluşan kömürün yüzeyini kaplayarak daha ileri bir yanmayı engellerler.Ateşe dayanıklı madde olarak selülozik yalıtım maddelerinin kullanımı borik asit artmasına yol açmıştır. ABD'de kullanılmakla birlikte, son yıllarda çok fazla yaygınlaşmamıştır.Bor bileşikleri plastiklerde yanmayı önleyici olarak giderek artan oranlarda kullanılmaktadır. Bu amaç için kullanılan bor bileşiklerinin başında çinko borat, baryum metaborat, borfosfatlar ve amonyum fluoborat gelir. Tarım SektörüBor mineralleri bitki örtüsünün gelişmesini artırmak veya önlemek maksadıyla kullanılmaktadır. Bor, değişken ölçülerde, birçok bitkinin temel besin maddesidir. Bor eksikliği görülen bitkiler arasında yumru köklü bitkiler (özellikle şeker pancarı) kaba yoncalar, alfaalfalar, meyve ağaçları, üzüm, zeytin, kahve, tütün ve pamuk sayılmaktadır. Bu gibi hallerde susuz boraks ve boraks pentahidrat içeren karışık bir gübre kullanılmaktadır. Bu da, suda çok eriyebilen sodyum pentaborat (NaB5O8.5H2O) veya disodyum oktaboratın (Na2B8O13) mahsulün üzerine püskürtülmesi suretiyle uygulanmaktadır.Bor, sodyum klorat ve bromosol gibi bileşiklerle birlikte otların temizlenmesi veya toprağın sterilleştirilmesi gereken durumlarda da kullanılmaktadır. Metalurji SekrötüBoratlar yüksek sıcaklıklarda düzgün, yapışkan, koruyucu ve temiz, çapaksız bir sıvı oluşturma özelliği nedeniyle demir dışı metal sanayiinde koruyucu bir cüruf oluşturucu ve ergitmeyi hızlandırıcı madde olarak kullanılmaktadır.Bor bileşikleri, elektrolit kaplama sanayiinde, elektrolit elde edilmesinde sarf edilmektedir. Borik asit nikel kaplamada, fluoboratlar ve fluoborik asitler ise; kalay kurşun, bakır, nikel gibi demir dışı metaller için elektrolit olarak kullanılmaktadır. Alaşımlarda, özellikle çeliğin sertliğini artırıcı olarak kullanılmaktadır. Bu konuda ferrobor oldukça önem kazanmıştır. Çelik üretiminde 50 ppm bor ilavesi çeliğin sertleştirilebilme niteliğini geliştirmektedir. Nükleer Uygulama AlanlarıAtom reaktörlerinde borlu çelikler, bor karbürler ve titanbor alaşımları kullanılır. Paslanmaz borlu çelik, nötron absorbanı olarak tercih edilmektedir. Yaklaşık her bir bor atomu bir nötron absorbe etmektedir.Atom reaktörlerinin kontrol sistemleri ile soğutma havuzlarında ve reaktörün alarm ile kapatılmasında (B10) bor kullanılır.Ayrıca, nükleer atıkların depolanması için kolemanit kullanılmaktadır. Enerji Depolama AlanıTermal storage pillerindeki, Sodyum Sülfat ve su ile yaklaşık %3 ağırlıktaki boraks dekahidratın kimyasal karışımı gündüz güneş enerjisini depolayıp,gece ısınma amacıyla kullanılabilmektedir. Ayrıca, binalarda tavan malzemesine konulduğu takdirde güneş ışınlarını emerek, evlerin ısınmasını sağlayabilmektedir.Ayrıca, bor, demir ve nadir toprak elementleri kombinasyonu (METGLAS) % 70 enerji tasarrufu sağlamaktadır. Bu güçlü manyetik ürün; bilgisayar disk sürücüleri, otomobillerde direk akım- motorları ve ev eşyaları ile portatif güç aletlerinde kullanılmaktadır.Otomobil Havayastıkları, antifriz Bor hava yastıklarının hemen şişmesini sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Çarpma anında, elementel bor ile potasyum nitrat toz karışımı elektronik sensör ile harekete geçirilir. Sistemin harekete geçirilmesi ve hava yastıklarının harekete geçirilmesi için geçen toplam zaman 40 milisaniyedir. Ayrıca otomobillerde antifriz olarak ve hidrolik sistemlerde de kullanılmaktadır. Atık Temizleme SanayiiSodyum borohidrat, atık sulardaki civa, kurşun, gümüş gibi ağır metallerin sulardan temizlenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Yakıt SanayiiSodyum tetraborat, özel uygulamalarda yakıt katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Daha önce Amerikan Donanması tarafından uçak yakıtı olarak kullanılmıştır.Karboranlar için Amerikan Deniz Araştırma Ofisi ve Amerikan Ordusu tarafından katı roket yakıtı olarak kullanılması için araştırmalar yapılmıştır. Şu anda Amerikan askeri ihtiyacı ise Callery Chemical Co. tarafından işletilmekte olan tesisten karşılanmaktadır. Dibor, B2H6 ve B5H9 gibi bor hidratlar; uçaklarda yüksek performanslı potansiyel yakıt olarak araştırılmışlardır. Boraneler Hidrojenle karşılaştırıldığında daha yüksek performansla yanmaktadır. Fakat onlar, pahalı, toksik ve yakıldığında açığa çıkan bor oksit çevresel açıdan uygun değildir. Amerikan Hükümeti, 1950 sonlarında borlu yakıtlar için 300 milyon US $ ayırmıştır, ancak program 1960 başlarında iptal edilmiştir. Sağlık Sektöründe KullanımıBNCT (Boron Neutron Capture Therapy) kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Özellikle; beyin kanserlerinin tedavisinde hasta hücrelerin seçilerek imha edilmesinde kullanılmakta ve sağlıklı hücrelere zararının minimum düzeyde olması nedeniyle tercih nedeni olabilmektedir. Ayrıca, insan vücudunda normalde bulunan bor, bazı ülkelerde tabletler şeklinde üretilmeye başlanmıştır. Diğer Kullanım AlanlarıAhşap malzeme korunması için sodyum oktaborat kullanılır. % 30'luk sodyum oktaborat çözeltisi ile muamele görmüş tahta malzeme yavaş yavaş kurutulursa bozunmadan ve küllenmeden uzun süre kullanılabilir.Silisyum üretiminde bor triklorür, polimer sanayiinde, esterleme ve alkilleme işlemlerinde ve etil benzen üretiminde bor trifluorür katalizör olarak kullanılmaktadır.Bor karbür ve bor nitrür; döküm çeperlerinde yüksek sıcaklığa dayanıklı (refrakter) malzeme püskürtme memelerinde de aşınmaya dayanıklı (abrasif) malzeme olarak kullanılan önemli bileşiklerdir.Araçların soğutma sistemlerinde korozyonu önlemek üzere boraks, antifiriz karışımına katkı maddesi olarak da kullanılır.Tekstil sanayiinde, nişastalı yapıştırıcıların viskozitlerinin ayarlanmasında, kazeinli yapıştırıcıların çözücülerinde, proteinlerin ayrıştırılmasında yardımcı madde boru ve tel çekmede akıcılığı sağlayıcı madde, dericilikte kireç çöktürücü madde olarak boraks kullanılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/bor-elementinin-ozellikleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0