Arama Sonuçları..

Toplam 88 kayıt bulundu.
Edwards sendromu nedir

Edwards sendromu nedir

Edwards sendromu ya da trizomi 18, her 1000 canlı doğumda 0,3 oranında görülme sıklığı ile trizomi 21'den sonra en sık rastlanan kromozom anomalisidir. İleri anne yaşı en önemli risk faktörü olmakla birlikte daha genç anne adaylarında da görülebilmektedir. Ciddi psikomotor ve birçok sistemi ilgilendiren konjenital anomaliler içerir.Trizomi 18, birbirlerinden habersiz olarak ilk defa 1960'ta Edwards ve Smith tarafından tanımlanmıştır.Yaşayan yenidoğan bebekler arasında trizomi 21’den sonra en sık görülen ikinci otozomal trizomidir. Daha çok ilerlemiş anne yaşına bağlı olarak görülse de 20 yaş gibi genç yaştaki annelerde de bulunmuştur.Bu anomalinin rastlandığı gebeliklerin % 95'i daha doğum aşamasına gelmeden bebeğin ölümü ile sonuçlanırken, doğan çocukların da %5 ile %10'u bir yılın üzerinde yaşayabilmektedirler. Trizomi 18’li fetusların %80–85’inde tespit edilebilir bir anomali vardır. Trizomi 18’li vakaların en azından %87’sinde gelişme geriliği vardır. Trizomi 18’de gözlenen el ve ayak anomalileri tipiktir (“clenched hand”, yumru ayak ya da “rocker-bottom feet”), ve yapılan çalışmalarda en sık dikkati çeken bulgu fetal parmakların anormal pozisyonudur. Trizomi 18’ li fetusların %99’da en sık ventriküler septal defekt (VSD) olmak üzere konjenital kalp hastalıkları vardır. Trizomi 18'de görülen anomaliler:- Zeka geriliği- En sık kalp anomalileri görülür (VSD, ASD)- Böbrek anomalileri (atnalı böbrek)- Omfalosel, gastroşizis- Anne karnında gelişme geriliği- Büyüme yetersizliği- Polihidramnios- Trizomi 18’de gözlenen el ve ayak anomalileri tipiktir (clenched hand, yumru ayak ya da rocker-bottom feet, radius aplazisi)- Doğumdan sonra yeme ve solunum güçlüğü- Yarık damak, yarık dudakEdwards sendromlu çocukların tipik görüntüsü: Kafa küçük, gözler aşağı yerleşimli, küçük çene, kulaklar aşağı yerleşimli...Kaynak1.^ a b c d Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Dergisi 21(2): 98–99, 2004, Dr. Miğraci TOSUN, Dr. Filiz YANIK Bu kaynak hazırlanırken kullanılan kaynaklar: Kelly M, Robinson BW, Moore JW. Trisomy 18 in a 20-year-old woman. Am J Med Genet 2002; 112: 397–399.Nyberg DA, Kramer D, Resta RG. Prenatal sonographic findings of trisomy 18: Rewiew of 47 cases. J Ultrasound Med 1993; 12:103.Lynch L, Berkowitz RL: First trimester growth delay in trisomy 18. Am J Perinatol 1989; 6: 237-39.Laurence E.S, Leslie A.C, Karin M.S. Ultrasonographic Diagnosis of Trisomy 18. J Ultrasound Med 1998; 17: 327-331.Copel JA, Pilu G, Kleinman CS. Congenital heart disease and extracardiacanomalies: Associations and indications for fetal echocardiography. Am J Obstet Gynecol 1986; 154: 1121.2.^ Edwards JH, Harnden DG, Cameron AH. A new trisomic syndrome. Lancet 1960; 1: 787–789.3.^ Smith DW, Patau K, Therman E. A new autosomal trisomy syndrome: Multiple congenital anomalies caused by an extra chromosome. J Pediatr 1960; 57: 338–345.

http://www.ulkemiz.com/edwards-sendromu-nedir

Fizikçiler Kuantum Mekaniği ve Felsefe Açısından Zamanın Yapısını Araştırıyor

Fizikçiler Kuantum Mekaniği ve Felsefe Açısından Zamanın Yapısını Araştırıyor

Teoride zamanı sonsuz küçük aralıklara bölmek mümkün görünmesine rağmen, fiziksel açıdan anlamlı en küçük zaman aralığı 10-43 saniyeye eşit olan Planck zamanı olarak kabul edilir.

http://www.ulkemiz.com/fizikciler-kuantum-mekanigi-ve-felsefe-acisindan-zamanin-yapisini-arastiriyor

Kuş ve Doğa Fotoğrafçılığı

Fotoğrafik Donanım Fotoğrafa yeni başlayanlar için piyasadaki seçeneklerin fazlalığı büyük bir kaybolmuşluk ve şaşkınlık yaratabilir. Bu psikoloji içinde ve arkadaşlardan alınan duyumlarla bilinçsiz seçimler yapabiliriz. Ancak fotoğraf malzemelerinin pahalı olması yanlışlardan dönmeyi zorlaştırır. Bu yüzden seçimimizi bilinçli yapmak büyük önem taşır. Teknoloji süratle gelişmekte olduğundan, son yenilikleri içeren modelleri seçmekte yarar vardır. İyi fotoğraf çekmek için iyi bir fotoğrafçı oluncaya dek yüksek teknolojili malzemelerin sağladığı avantajlardan yararlanmak hayatı kolaylaştıracaktır. Analog Fotoğraf Makineleri Özellikle küçük boyutları, taşıma kolaylığı ve değiştirilebilir lens (objektif) sistemi yüzünden 35mm SLR kameralar (fotoğraf makineleri) doğa fotoğrafçılarının tercih sebebidir. Büyük format (6x6 cm gibi) kameralara oranla daha küçük ve hafif olan 35mm SLR kameralar kayalık alanlarda tırmanırken veya sulak alanlarda ilerlerken hareket yeteneğinizi sınırlamayacak ve sizi yormayacaktır. Diğer taraftan, çoğu zaman bu kameraların içinde bulunan sarma motorları, saniyede 4-5 kare film sararak örneğin bir kuşun kanat çırpma aşamalarını film üzerine ard arda kaydetmenize olanak sağlayacaktır. Gene bu özellik sayesinde uzaktan kumanda aygıtları kullanarak veya sehpa üzerinde (makineye el sürmeden) deklanşör kablosu ile çekim yapmak mümkün olacaktır. Fotoğrafta görülen EOS5 in sarma motoru ve ayna refleksi olağanüstü sessizdir. Kuşlar ve diğer hayvanlar sese karşı aşırı duyarlı olduklarından ilk kare çekimden sonra korkup kaçabilirler, bu açıdan kullanacağınız makinenin sessiz olması önem taşımaktadır. Otomatik netleme yapan (AF) makinalar, netleme hatalarınızı en aza indireceğinden bu tip kameraları seçmenizde fayda vardır. Dijital Fotograf Makineleri Dijital sistemleri tercih edenler için yukarıda tavsiye edilen 35 mm SLR analog kameraların eşdeğeri dijital SLR kameralardır. Dijital kameralar sizleri film ve banyo (tab) masraflarından kurtaracak, çektiğiniz fotografı anında görmenizi sağlayacak, beğenmediğiniz kareleri tekrar çekmenize olanak verecek, daha sonra bilgisayarınız başında çektiğiniz kareleri üzerinde bazı manipülasyonlar yapmanızı sağlayacaktır. Bu kameraların dezavantajı analog SLR lere oranla pahalı olmalarıdır. Ayrıca hafıza kartları da oldukça fiyatlıdır. Öte yandan mevcut AF lenslerinizi bu makinelerle de kullanabilirsiniz. Objektifler Kuş fotoğrafları için gerekli en gerekli lens uzun bir tele-objektifdir. Bu uzunluk en az 400mm olmalıdır. Bunun yanında 2x gücünde bir teleconverter (TC) lensinizin gücünü 800mm ye çıkaracaktır (400x2=800). Ancak unutulmaması gerekir ki TC ler görüntüyü yaklaştırma çarpanları oranında filme ulaşan ışığı azaltırlar. Örneğin 400mm f/2.8 bir lense 2x TC taktığınızda ışık iki durak azalır; yani artık 800 mm f/5.6 değerinde bir lensiniz var demektir. Fotoğrafta hem daha ucuz, hem de daha hafif olması nedeniyle tercih edilebilecek EF 400mm f/5.6 Canon lens görülmektedir. Bu lensler içinde bulunan yassı ultrasonik motorlar (USM) sessiz ve hızlı otomatik netleme için vazgeçilmez özelliklerdir. Canon serisi bazı lenslerde uygulanmaya başlayan titreşim engelleme sistemi (IS: Image Stabilizer) ışığın yeterli olmadığı ortamlarda iki durak değerinde avantaj sağlamakta; makinenin sallamasından doğan istenmeyen efektleri en aza indirmektedirler. IS teknolojisinin başarısına bakılırsa yakın gelecekte bu teknolojinin yaygınlaşacağını söyleyebiliriz. ***Aynı lensi dijital SLR kamerada kullanmanız halinde dijital makine içindeki çipin, 35mm film alanından küçük olması nedeniyle lensiniz 640mm (400x1.6) ye eşdeğer olacaktır. Önemli Not: Lenslerin "f" (diyafram) değeri yükseldikçe ışığın filme ulaşma süresi uzar, kuşlar genellikle sürekli olarak hareket halinde bulunduklarından, "f" değerinin yükselmesi kuş çekimleri için bir dezavantajdır. Bunun yanında böcek, kelebek ve çiçek çekimleri için 1:1 (doğal büyüklükte) çekim yapma imkanı veren 100mm makro bir lens ile manzara çekimleri için geniş açısı 24mm veya 28mm olan bir zoom lensin de çantanızda bulunması gerekmektedir. Alternatif Objektifler Konvansiyonel tele-objektiflerin ağır ve pahalı olması nedeniyle saha teleskoplarını bunlara alternatif olarak kullanmak mümkündür. Bir adaptör aracılığıyla kameranıza bağlayabileceğınız teleskop ile 800mm f/10.4 eşdeğerinde bir tele-objektif sağlamış olursunuz. Bunun yanı sıra, SLR kameralar için bağımsız objektif üreticilerinin sağladığı aynalı lensler, ucuz ve hafif olmaları nedeniyle tercih edilebilir. Bu tür lenslerde, bunların içinde bulunan toplayıcı ve yansıtıcı aynalardan kaynaklanan görüntü kayıpları ile özellikle su kenarlarında istenmeyen halkacıklar sorunu yaşanabilir, her şeye rağmen, bol ışıklı ortamlarda aynalı lenslerle iyi sonuçlar elde edebilirsiniz. Önemli Not: alternatif objektiflerin "f" değerleri yüksek ve sabittir. Filtreler Objektiflerinizi çizilmekten, tozdan, rezinden, yağdan korumak ve güneşin ultraviole ışınlarını kesmek için lenslerin çaplarına uygun UV veya skylight filtreleri devamlı üzerlerinde takılı bulundurmak gerekir. Ayrıca özellikle manzara fotoğrafı çekerken istenmeyen yansımaları ortadan kaldırmak ve arzu edilen renk ısısını elde etmek için polarize filtre vazgeçilmez bir eklentidir. Modern kameralarda ışık ölçüm (TTL) sistemlerin yanılmasını önlemek için dairesel (Circular-CPL) polarizerlerin seçilmesi lazımdır. Alternatif Dijital Fotoğraf Makineleri Fiyatları çok yüksek olan Dijital SLR makineleri yerine daha ucuz alternatif arayanlar için bu alanda kullanılabilecek en uygun dijital fotograf makinesi döner başlıklı Nikon Coolpix serisidir. Nikon Coolpix ler digiscoping olarak adlandırılan kuş fotograflama yöntemi için çok uygundur. Digiscoping yöntemi dijital bir fotograf makinesiyle bir saha teleskobunun kombinasyonundan oluşmaktadır. Bu yöntem kullanılarak örneğin 20x yakınlaştırma değeri olan bir saha teleskobuna 3x yakınlaştırma değerli bir dijital makine eklendiğinde 35 mm formatında 2800mm ye eşdeğer bir sistem kurulabilmektedir. Kamerayı sağ üstte görüldüğü gibi bir destek ünitesi yardımıyla veya bir adaptör kullanarak teleskopla birleştirmek veya kamerayı elle tutarak, okülere yaklaştırıp çekim yapmak mümkündür. Benzer şekilde dürbün-coolpix kombinasyonu da kullanılabilir. Netleme konusunda bolca egzersiz yapıldıktan sonra bu yöntemle çok başarılı fotograflar çekilebilir: Sehpa , döner başlık ve diğer sabitleyiciler Tele-objektif, teleskop veya makro lens kullanırken titreşimi önlemek ve net görüntü yakalayabilmek için sehpa kullanmak şarttır. Profesyoneller, manzara fotoğrafı çekerken dahi sehpa kullanırlar. Taşınma kolaylığı açısından hafif sehpa almayı düşünenler bunu hemen unutsunlar, zira hafif sehpalar arazide sıkça görülen rüzgarlardan hemen etkilenir, titreşimi kameraya yansıtır hatta rüzgar veya arazi eğiminden dolayı üzerindeki kıymetli teçhizatla birlikte devrilebilirler. Burada tavsiye edeceğim sehpa hafif olmayan, ayakları birbirinden bağlantısız, su ve özellikle çamurun ayak kanallarına dolmasına olanak vermeyen tiplerdir. Sehpa ayaklarının ve merkez dikitinin birbirlerinden bağımsız olarak hareket ettirilebilmesi sehpayı alçak seviyelerde kullanmaya (çiçek, böcek çekimlerinde gerekli) veya düz olmayan kayalık alanlarda, değişik açılarda farklı yükseltilere yerleştirmeye imkan verir. Öte yandan özellikle araba içinden kuşları çekmek için pencereye kelepçelenen aparatlar da büyük kolaylık sağlarlar, ancak bunlar kullanılırken titreşimi kesmek için arabanın motoru kapatılmalıdır. Bu aparatın takıldığı pencerenin üzerine bir perde geçirildiği takdirde arabalar kolaylıkla bir gözlem evine dönüştürülebilir. Diğer taraftan kullanılan sehpalar üzerinde yön değiştirmeye, ince ayar yapmaya, fotoğrafı çekilecek kuşu izlemeye yarayan bir döner başlık yerleştirmek gerekir. Bu konuda en başarılı modeller top kafalı döner başlıklardır. Flaş ve Aksesuarları Kuşları ve doğal yaşamı fotoğraflarken flaş genellikle güneş ışığına ek olarak ve yaprak-dal gölgelerini gidermek, gölgede duran objeyi aydınlatmak üzere yardımcı olarak kullanılır. Kullandığınız filmin ISO değeri yükseldikçe veya objektifte daha düşük "f" değeri kullanıldıkça flaşın etki alanı da artar. Seçeceğiniz flaş ünitelerinin, kameranız ile uyumlu olmasını öneririm, bunlar çoğu kez ön parlama ile çekim öncesi ölçüm yapma özelliğine sahip TTL flaş tipleridir. Flaş seçerken serinin en büyük GN* değerine sahip olan döner başlıklı modelleri tercih etmek yararlı olur. Kullandığınız kamera için üretilen orijinal flaşlara yardımcı olarak daha ucuz olan ve bağımsız firmalar tarafından üretilen flaşları ek olarak kullanabilirsiniz. Bu tip ek flaş üniteleri fotoselli algılayıcılar sayesinde kablo kullanmaya gerek kalmadan ana flaş ünitesi ile eşzamanlı olarak tetiklenebilirler. Diğer taraftan, tele-objektiflerle çalışırken flaş ışığının dağılmasını önleyerek huzmeyi daha uzağa iletmek için, yanda resmi görülene benzer yardımcı aparatlar kullanılabilir. Yakın çekimlerde ise makro lenslerin ağzına yerleştirilen daire şeklinde özel makro flaşların kullanımı fotoğraf kalitesini yükseltecektir. Not: GN=Guide Number= Rehber Numara flaşın gücünü belirler (ISO100 film için) örneğin 28GN bir flaş, f5.6 da 5 metreye kadar etkili olabilir 28/5=5.6 Uzaktan Kumanda ve Kızılötesi Tetikleme Aygıtları, Kablolu deklanşör Kuşlara veya diğer hayvanlara yaklaşmak kimi zaman olanaksız, kimi zaman ise sakıncalı olabilir (üreme dönemleri). Bu durumda gözden uzak uygun bir yerde konuşlanarak uzaktan kumanda ile veya kızıl ötesi tetikleme yöntemiyle çekim yapmak gereklidir. Uzaktan kumanda aygıtlarını elektronik ve mekanik olarak iki gurupta ele alabiliriz. Elektronik aygıt seçerken kamera üreticileri tarafından söz konusu makine için özel olarak üretilen modelleri kullanmak yerinde olur. Mekanik aparatlar ise uzun kablolu deklanşörler niteliğindedir ve hava basıncı ile çalışır.Bu tür aparatların etki alanları 5-15 metre arasındadır. Kimi profesyoneller, radyo frekansları çalışan ile daha uzun mesafelerde (50-100m) etkili alıcı-verici sistemleri de kullanmaktadır. Diğer taraftan fotoğraf çekerken hassas ayarların bozulmasını ve titreşimi engellemek için kablolu deklanşör kullanmak gereklidir. Aygıtları yerleştirirken kuşların etrafta bulunmadığı zamanlar tercih edilmelidir. Film Çektiğiniz fotoğrafların ticari değer ifade etmesi, bozulmadan uzun süre saklanması ve kolaylıkla arşivlenmesi açılarından pozitif (slayt-dia) film kullanmanızda yarar vardır. Filmin ISO (ışık hassasiyet) değeri yükseldikçe ışığa duyarlığı artar ancak gren seviyesi yükselip , renk tonları solgunlaşabilir (ISO 200-400) . Bu dezavantajlar yüzünden düşük grenli ve düşük ISO değerli filmler (50-100) kullanmakta fayda vardır. Ancak "f" değeri yüksek, ışığı geç geçiren (yavaş) lensler kullanırken yüksek ISO değerli filmler kullanmak kaçınılmaz gibidir. Diğer Yardımcı Malzemeler Fotoğraf Makinelerinizi boynunuzda taşımanız gerektiğinde boyuna ağırlık yüklemeyecek, geniş yüzeyli, ağırlığı yayan özel kamera kayışları kullanılmalıdır dar kayışlar, efor gerektiren etaplarda boyundaki damarlar ve ense omurları üzerindeki bası nedeniyle baş ağrısına yol açabilirler. Fotoğraf malzemelerini taşımak için konvansiyonel çantalar yerine mevcut sırt çantalarınızı kullanmanızı öneririm, objektif, kamera, vd.nin birbirine çarpmasını önlemek için yedek iç çamaşırı, t-shirt , polar şapka kullanabilir veya mevcut çantalarınız içindeki muflonlu seperatörleri bunların arasına yerleştirebilirsiniz. Piyasada sırt çantası şeklinde tasarlanmış kamera çantaları da vardır. Ancak ben içinde matara (su), güneşten koruyucu krem (kokusuz), su kenarına gidiliyorsa sivriler için sinek-kov spreyi, çakı, çakmak ve rehber kitap, not defteri ve kalem bulundurduğum çok fonksiyonlu sırt çantamı tercih ediyorum. Arıların ve diğer hayvanların dikkatini çekmemek için parfüm kullanmamanızı tavsiye ederim. Bakım Ürünleri Toz ve nem, makine ve objektiflerin düşmanıdır. Her yolculuktan sonra araç ve gereçlerinizin tozunu almak için yumuşak temizleme fırçası ve lekeleri gidermek için lens temizleme kağıtları bulundurmak gereklidir. Toz almak amacıyla satılan basınçlı hava spreylerini dikkatli kullanmak ve fotoğraf makinelerinin içine kesinlikle tutmamak gerekir, bu işlem makinenin elektronik perdesine zarar verebilir. Lens temizlemek için satılan solüsyonları mercek üzerinde yapışkan-inatçı lekeler oluşmadıkça önermiyorum, bu tip kimyasallar imalat sırasında mercekler üzerine uygulanmış bulunan kaplamalara zarar verebilir.

http://www.ulkemiz.com/kus-ve-doga-fotografciligi

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Günümüz teknoloji ve iletişim dünyasının en önemli nesnelerinden birisi olan telefon, artık hayatlarımızın birer parçası olmuş durumda. Haberleşme alanında kullanılmakta olan telefonda sesler diğer tarafa elektrik sayesinde gönderilir. Yani elektrik devreleri olmadan görüşme yapılamaz.Telefon Konuşmasında Gerçekleşen OlaylarElektrik devresi üzerinden telefon konuşmalarının yapılmasında ortaya çıkan bazı olaylar vardır. İlk önce ses enerjisi oluşur ve bu enerji, mekanik enerjiye dönüştürülür. Ortaya çıkan mekanik enerji de değişime uğrayarak elektrik enerjisine dönüşür. Oluşan bu enerji karşı tarafa nakledilir. Nakledilen elektrik enerjisi de değişime uğrayarak nakledildiği tarafta manyetik enerjisine dönüşür. Fakat dönüşüm işlemleri burada bitmez. Ardından manyetik enerji değişerek mekanik enerjiye dönüşür ve en son olarak bu enerji türü ses enerjisine dönüştürülür. Durum biraz karmaşık gibi gözükse de, burada gerçekleşen olan ses enerjisinin karşı aktarılması için değişmesi ve sonradan yine kendine gelmesidir. Tabi bu işlemler telefon konuşması sırasında saliseler içerisinde gerçekleşir.Telefon konuşmaları sırasında, telefonda konuşan kişilerin sanki birbirine çok yakın hissetmelerinin asıl nedeni, elektrik titreşimlerinin saniyede 200-300 km arasında yayılmasından dolayıdır. Bu hız, en uzak mesafelerden yapılan telefon görüşmelerinin kalitesini belirleyen etkenlerden birisini oluşturmaktadır. Telefon işlevi gören aletlerde, görüşme yapabilmek için temel bazı sistemler bulunur. Mikrofon akım kaynağı, ses alıcı, ses verici, devre açıp kapayıcı, çağırma kadranı, çağırma ve çağrılma düzenleri telefonda bulunan temel parçalardır.Otomatik ve manuel santrallere bağlı olan telefonlar birbirlerinden farklı yapıdadırlar. Fakat bu farklılığa rağmen yukarıda sayılan temel parçalar bu telefonlarda bulunmaktadır. Bu parçalardan telefon ahizesinin görevi, sesi ilk önce elektrik enerjisine sonra da bu enerjiyi sese çevirmektir. Otomatik türdeki telefonların ahizesi kaldırıldığında, telefonla santral arasında bir elektrik devresi kurulur. Ardından ahizeden ton sesi duyulmaktadır. Numaratörden rakamlar tuşlandığında, kurulan elektrik devresi hangi rakam tuşlanırsa o kadar açılıp kapanma işlemine uğrar. Devrede meydana gelen bu açılıp kapanmalar, santralde yer alan devreler aracılığıyla gerçekleşmektedir.Telefonun asıl işlevi olan haberleşme, sadece konuşma şeklinde yapılmaz. Bu tür haberleşme işlemlerinde ise lokal santrallere bilgisayarlar yerleştirilir. Bu bilgisayarlara telefonlardan sinyal gönderilir ve bilgisayar aldığı sinyalin cinsine göre seçim yapar. Bu seçimin ardından sinyal sayısal telefon, teleks, analog telefon ve televizyon bilgi işlem türlerinde terminallere ulaştırılmaktadır. Burada, telefon görüşmelerinin yanında teleks, faksimil yazı ve resim, televizyon ve bilgisayar işlemleri oldukça hızlı bir şekilde yürütülmektedir.Günümüzde çok çeşitli haberleşme hatları yer almaktadır. Bu tür hatlar çeşitli sayıda konuşmalar içerir.*İki telden meydana gelen radyo sinyal hattı: 1 kanal içerir.*Analog türde radyo link hattı: 30 kanal içerir.* Sayısal radyo hattı: 1920 kanal içerir.*Çok koldan oluşan koaksiyel hat: 7680 kanal içerir.*Fiberoptik kablo hattı: 10.000 ve üstü kanal içerir.*Haberleşme uydular hattı:20.000 kanal içerir.İki telden oluşan konuşma devreleri yalnızca şehir içi dağıtım sistemlerinde kullanılmaktadır. Bunun nedeni ise bu hattın sınırlı sayıda kanala sahip olması ve uzak mesafelerde kayıpların oldukça fazla artmasıdır. Haberleşme sistemlerinde radyo yayınlarından yararlanıldığı için çok fazla gelişme göstermiştir. İki kişi arasında meydana gelen telefon görüşmeleri iki yolla yapılabilmektedir. Doğrudan yolla oluşan analog sinyal ile ve bu analog sinyalin sayısal sinyale dönüşmesinden sonra telefon konuşmaları yapılır. Bu türlerden birisi olan analog sinyalin dezavantajlarından dolayı analog sinyal günümüzde daha kullanılmamaktadır. Bu dezavantajlar ise, yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesinin çok fazla olmasıdır. Bu nedenle sayısal sinyal sistemi günümüzde kullanılmaktadır.Günümüzde kullanılan sayısal türde sinyal sisteminde palslar yer almaktadır. Palslar kodlanır ve vericiden 0 veya 1 sayısal yayın olarak gönderilmektedir. Bu kodlama eylemi her konuşma için teker teker yapılır ve bunun sonucunda bir antenden binlerce adet konuşma yapılabilmektedir. Bu eylem, böyle bir avantaj sağlamaktadır. İstasyondan yayınlanan binlerce yayın kod çözücüde çözümlenir ve odyo sinyal haline çevrilir. Bu odyo sinyaller, santral mantık devresi denilen bir sistemden geçer ve abonelere ulaşır. Telefon görüşmelerinin yapılmasında çok önemli görevler üstlenen kodlanmış palslar, koaksiyel kablolardan da gönderilme özelliğine sahiptir. Bu kabloların en önemli özelliği ise, kayıpların aza indirgenmesidir. Yine koaksiyel kabloların dışında fiber kablolardan da palslar gönderilmektedir. Fiber kabloların avantajları ise hızı ve kaybı en aza indirgemesidir.Telefon konuşmaları ve telefonların çalışma sistemleri çok karışık gözükmesine rağmen oldukça sistematik bir yapıdadır. Burada radyon sinyalleri ve pals denilen kavram çok önemli bir yer tutar.Yazar: Erdoğan GÜLhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonda-ses-iletimi-nasil-gerceklesir

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amacı Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanları Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981).  Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular),-Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir.-Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981).Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.

http://www.ulkemiz.com/herbaryum-nedir-herbaryum-teknikleri-nelerdir-

Akson Nedir ?

Akson Nedir ?

Akson bir sinir hücresinin (nöronun) ince, uzun bir çıkıntısıdır. Sinir hücresinin gövdesindeki elektriksel uyarıları uzağa iletir. Aksonun işlevi bilgiyi farklı sinir hücrelerine, kaslara, bezelere iletmektir. Dokunmak ve sıcaklık algılama işlemlerini gerçekleştiren Pseudounipolar nöronlar gibi bazı duyu nöronlarında, elektriksel uyarılar, aksonun çeperinden hücrenin gövdesine doğru, oradan da aynı aksonun başka dalları vasıtasıyla omuriliğe gönderilir. Akson uyumsuzluğu, kalıtsal ve edinsel nörolojik hastalıklara neden olabilir. Bu hastalıklar hem merkezi hem de çevresel sinir sistemlerindeki nöronları etkileyebilir. Akson, nöronun hücre gövdesinden çıkan iki protoplazma çıkıntısından uzun biridir ve diğerinden daha uzundur. Diğer çıkıntı dendrittir ve aksondan daha kısadır. Aksonlar, şekilleri (dendritler daha çok koniksel yapıya sahipken, aksonlar genellikle sabit bir yarıçapa sahiptir), uzunluk (dendritler hücre gövdesinin küçük bir bölümünde sıkışmışken, aksonlar daha uzun olabilir) ve işlev (dendritler genellikle sinyalleri alırken, aksonlar onları iletir) gibi bazı özelliğinden dolayı dendritlerden daha seçkindirler. Tüm bu özellikleren bazı istisnaları da vardır.Bazı tür nöronlarda akson yoktur ve dendritlerindeki sinyalleri kendileri iletir. Bir aksondan daha fazla nöron olmazsa bile, böcekler gibi bazı omurgasızlarda akson bazen birbirlerinden bağımsız işleyen birkaç bölgeden oluşur. Çoğu aksonlar dallanır, bazı durumlarda da aşırı dallanır.Aksonlar, (çoğunlukla diğer nöronlar, bazen de kas ve bezeler gibi) diğer hücrelerle bağlantı sağlar. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Bir sinapsta akson zarı, hedef hücre zarını ile yan yanadır. Özel moleküler yapıları elektriksel ve elektrokimyasal sinyalleri boşluğun karşısına iletmeyi sağlar.Aksonlar sinir sisteminin birincil iletim hatlarıdır. Bazı aksonlar bir metreden daha uzun olabilirken, bazıları bir milimetreden daha kısadır. İnsan vücudundaki en uzun aksonlar, omurilikten ayakların baş parmağına kadar uzanan siyatik sinirde bulunur. Aksonların çapı değişir. En özel aksonlar mikroskopik (yaklaşık 1 mikron) çapa sahiptirler. Memelilerdeki en büyük akson 20 mikrondan daha büyük çapa ulaşabilir. Sinyalleri çok hızlı iletmesi ile özelleşen Kalamar aksonu yaklaşık 1 milimetre çapındadır. Bu da küçük bir kalem ucu kadardır. Merkezi sinir sistemindeki aksonlar, birçok dala sahip karmaşık ağaçlar gibi görülür. Karşılaştırmada beyinciğin granül hücre aksonu basit bir T şekli ile özelleşmiştir.Merkezi ve çevresel sinir sistemlerindeki, sinir hücresinin aksonunu çevreleyen, tabaka biçimindeki yalıtkan malzemeye miyelin denir. Miyelin nöroglianın bir çıkıntısıdır. Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemindeki nöronları oluşturur. Miyelinli sinir lifleri boyunca miyelin kılıftaki boşluklar (Ranvier boğumları) her bir boşluktan sonra ortaya çıkar. Miyelin kılıfın oluşmasına miyelinleşme veya miyelinizasyon denir. Miyelinleşme, elektriksel tepkinin daha hızlı yayılmasını sağlar. Miyelin tabakanın ortadan kalkması (demiyelinizasyon) Multipl skleroz hastalığına neden olur.bir omurgalıdaki beyin eğer açılır ve ince kesitlere dilimlenirse, her bir kesitteki bazı parçalar koyu olurken, diğer parçalar daha açık renkli olur. Koyu parçalar gri madde olarak ve açık renkli parçalar da beyaz madde olarak bilinir. Beyaz madde rengini aksonların oradan yoğun olarak geçmesinden dolayı alır. Serebral korteks, yüzeyinde gri madde bulunan bir mürekkep tabakaya sahiptir. Bu tabakanın altında da çok miktarda beyaz madde vardır. Bunun anlamı, yüzeydeki tabakanın büyük bir kısmı, nöron hücre gövdeleri ile doldurulurken, alt tabakanın büyük bir kısmı da miyelinli aksonlarla doldurulur.Akson başlangıç segmenti — aksonun doğrudan hücre gövdesine bağlanan segmentidir — özelleşmiş karmaşık proteinlerden oluşur.. Miyelinlidir ve yaklaşık 25 µm uzunluğuna sahiptir ve aksiyon potansiyel başlatma işlevlerini gerçekleştirir. Kalınlık bir tarafa bırakılırsa, hücre gövdesine (soma) bağlanan aksonun miyelinli parçasındaki başlangıç segmentinde çok miktarda sodyum ve potasyum kanalları vardır. Aksonun başlangıç segmentindeki sodyum kanallarının anma gerilim yoğunluğu, akson tepeciği hariç, geri kalan aksonlarınkinden veya bitişik hücre gövdesindekinden daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/akson-nedir-

Capella

Capella

Dünya göğünde, çıplak gözle görülebilen en parlak 10. yıldızdır Capella. O kadar parlaktır ki, yaklaşık 42 ışık yılı uzakta yer almasına rağmen, büyük şehirlerde ışık kirliliği altında bile rahatlıkla görülebilir.Gördüğümüz birçok yıldız gibi, Capella da aslında tek bir yıldız değildir. Birbiri etrafında dolanan iki parlak sarı yıldızdan oluşur. Capella'yı Dünya'dan çok parlak olarak görmemizin nedeni, bu iki yıldızın ortak ışınım gücüdür. Eğer tek bir yıldız olsaydı, bu kadar parlak göremeyecektik. Tabi herşey bu iki yıldızla sınırlı değil.Sistemin ana bileşenini oluşturan iki parlak yıldız, Capella Aa ve Capella Ab olarak isimlendirilir. Capella Aa yıldızı, Güneş'ten 2.7 kat büyük kütleye ve 78 ka fazla aydınlatma gücüne sahiptir. Biraz daha küçük olan Capella Ab ise, yaklaşık 2.5 Güneş kütlesine sahiptir ve Güneş'ten 77 kat daha parlaktır. Yıldızlar birbirlerinin çevresinde 100 milyon km'lik uzaklıkta, 104 gün süren bir yörünge periyodunda dolanırlar.Her iki yıldızın da yaklaşık 500 milyon yaşında olduğu hesaplanıyor. Yaşları ve kütleleri göz önünde bulundurulduğunda, yıldızların ikisinin de yavaş yavaş kırmızı dev aşamasına evrilmekte olduklarını söyleyebiliriz. Zaten anakol evresinde parlak beyaz ışık saçması gereken iki yıldızın ışığı da sarıya dönüşmeye başlamış durumda. Bu da, önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde yıldızların kırmızı deve dönüşeceği ve 500 milyon yıl içinde dış katmanlarını uzaya saçıp birer beyaz cüce olarak öleceklerini gösteriyor.Herşeyin bu iki yıldızla sınırlı olmadığını söylemiştik. Çünkü Capella bir çift yıldız sistemi değil, dörtlü bir yıldız sistemidir. Bu iki büyük parlak yıldızın yaklaşık 1.5 trilyon kilometre uzağında bir yörüngede dolanan başka bir yıldız çifti daha vardır. Bu iki yıldız, birbirinin çevresinde dolanan birer kırmızı cüce çiftidir ve Capella Ha ile Capella Hb olarak isimlendirilirler. Capella Ha, Güneş'in %30'u kadar kütleye ve yarısı kadar (700 bin km) çapa sahiptir. Capella Hb ise çok daha küçük, Güneş'in sadece %10'u kütleye ve dörtte biri (350 bin km) çapa sahiptir. Birbirlerinden yaklaşık 7 milyar km uzakta, yüzlerce yıl süren bir yörünge periyodunda dolanırlar.500 milyon yıl içinde iki büyük ve parlak yıldız ölüp birer beyaz cüceye dönüşecekler demiştik. Bu olduğunda, yani 500 milyon yıl sonra Capella yıldızı Dünya göklerinde çıplak gözle görünemez hale gelecek.Diğer iki kırmızı cüce ise, yüz milyarlarca yıl boyunca parlamaya devam edecekler. Ancak, büyük yıldız çiftine çok uzak oldukları için, bunlar beyaz cüceye dönüşüp kütleleri azaldığında serbest kalarak Capella sisteminden ayrılma ihtimalleri var.Not: Türkçe olarak internette Capella hakkında bulabileceğiniz ilk ve tek detaylı makaledir.KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/capella

Alp Dağları (Alpler)

Alp Dağları (Alpler)

Alpler, Avrupa’nın başlıca dağ silsilesi olarak bilinir. Avrupa Kıtasının en yüksek noktası Mont-Blanc Alp dağlarında yer alır. Alplerin yaklaşık olarak kapladığı alan 330000 km’ye yakındır. Dağlar Fransa, İtalya, İsviçre, Almanya, Avusturya arasında dağılmıştır. Alp Dağlarının Mont-Blanc dışında başlıca zirveleri; Fransa’da Barre des Ecrins (4103m),İtalya-İsviçre sınırı civarlarında Monte Rosa (4638m ve Matterhorn (4478m), İsviçre’nin Aare kütlesinde Jungfrau (4166m), Finsteraarhorn (4275m) ve Aletschhorn (4182m). İtalya’da Gran Paradise (4061m), Graubünden ile İtalya arasında Bernina (4057m) ve son olarak Avusturya’da Ilohe Tauern’lerin en yüksek noktası olan Glockner (3798m). Alplerden Avrupa’nın üç büyük akarsuyu doğar, bunlar Ren (Rhein) ile Rhöne, İsviçre Alplerinin merkezinden çıkar. Po akarsuyu ise Batı Alplerden başlar. Alp sıradağları, Po’nun başlıca kollarını (Ticino, Adda ve Adige), Ren’in önemli bir kolunu (Aar); Rhöne’un iki büyük kolunu (Is&e ve Durance) ve Tuna’nın yukarı çığırına kendi rejimlerini veren akarsuları (Lech, lnn, Ems) destekler. Yaklaşık olarak uzunluğu 1000km’den fazla olan Alpler hilal şeklinde Akdeniz’den İsviçre’ye ayrılır, buradan batı-doğu istikametinde yol alır. İtalya’da Apennin dağlarıyla kesişir. Bakıldığında bazen iki dağ uzantısı arasında sınır olarak Cenova kuzeyindeki Giovi boğazı gösterilir. Fiziki özellikler: Savona bölgesinde yavaş yavaş farklılık gösterir. Burada İtalya’nın Cenova körfezi ile Po ovası arasındaki mesafe 50km iken dağlar yavaş yavaş genişler ve Tirorde Verona meridyeni doğrultusunda, 200km’ye erişir. Doğu kısımda Alpler, Macar ovasının devamı olan çöküntü havzaları arasında incelir. Güneyde ise Julia (Guilia) Alpleri ile Karawankensler kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundaki Dinar dağlarıyla bütünleşir. Alpler karmaşık tarzlı, kıvrımlı bir dağ sırasıdır. Birinci zamandan itibaren oldukça büyük kıvrılmalar olmuştur.Baktığımızda bunların izleri Fransız Alplerinin merkezi kütlelerinde (Mont-Blanc, Pelvoux) ve Mercantour’da görülür. Bu eski hersinyen dağ sırası aşınım ile tahribe uğradıktan sonra, ikinci zamanda, şimdiki Alplerin yerini alan derin sularda, oldukça büyük tortul tabakalar çökelmişti; sonrasında, İkinci zaman sonunda su yüzüne çıkmalar baş gösterdi ve neticesinde özellikle Doğu Alpler’de, üçüncü zaman başlarında da güneybatıda dağ sıraları oluştu; Pireneler bu dönemde meydana geldi. Üçüncü zaman diliminin ortalarına doğru, Oligosen ve Miyosen devrelerinde şu anki Alplerin yapısını oluşturan büyük orojenik hareketleri başladı. Alplerin geçmişinde bu safin büyük taşıma örtülerinin meydana gelmesi ile belirir: Tortul tabakaların hareketi özellikle İsviçre ve Avusturya Alpleri bölgesinde mevcuttur: Bu örtüler bugünkü dağ silsilesinin hemen tamamını kapsar; Fransa’da ise, ana tabakanın doğusunda bu kütlelerle Mercantour arasında rastlanır. Buna rağmen, merkezi kütlelerin batısında Prealpler sadece kıvrılmış ama uzun mesafeler boyunca taşınmamış tortul tabakalardan oluşmuştur. İnsanın ortaya çıktığı zamana denk gelen Dördüncü zamanda, Alplerin tarihini, çevredeki ovalara kadar uzanan büyük buzulların oluşumunu tescil eder. Derinliği geniş tekne şeklinde kazdıkları büyük vâdilere ve içinde bugün İsviçre ve Kuzey İtalya göllerinin yerleştiği çanakları oluşturan bu buz tabakalarıdır. Buzulların yayılmış olduğu alanlarda, örnek olarak Fransız Alplerinin güney kısmında yer alan vâdiler oldukça dardır, yumuşak olan kayalar içinde oyulmuş çanaklar da aşılması zor boğazlarla birbirlerinden kopmuştur. Güneyde yer alan güneşli yamaçlar yaşamaya elverişlidir. Ekilebilecek türde tarlalar ve köyler, daha yukarılarda da çayırlar mevcuttur bu yamaçların özel isimleri vardır. Kuzeydeki yamaç oldukça soğuktur ve genellikle ormanlarla örtülüdür. Rüzgârın havayı bozmadığı derin vâdilerde kış aylarında soğuk hava toplanır, yazın da sisli olan bu çukurlarda ağır bir sıcak görülür; bazı durumlarda dağlar güneş ışınlarını kesmektedir. Bu sebeple köyler için yamaçların en üst kısmındaki düzlükler, sel riskiyle de karşı karşıya olan vâdi diplerine tercih edilir. O halde Alp iklimi çok değişkendir, birkaç kilometrede bir değişir. Yazar: R. Karasu Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/alp-daglari-alpler

Protein biyosentezi nedir ?

Protein biyosentezi nedir ?

Protein biyosentezi, hücrenin protein sentezlenmesi için gereken bir biyokimyasal süreçtir. Bu terim bazen sadece protein translasyonu anlamında kullanılsa da transkripsiyon ile başlayıp translasyonla biten çok aşamalı bir süreçtir. Prokaryotlarda ve ökaryotlarda ribozom yapısı ve yardımcı proteinler bakımından farklılık göstermesine karşın, temel mekanizma korunmuştur.Protein biyosentezi için aminoasil-tRNA'ların hazırlanmasında ya da sentez süresince ATP ve GTP hidrolizi ile yüksek miktarda enerji harcanır. Ayrıca, hücreler ürettikleri enerjinin büyük kısmını protein sentezinde görev alan yapıları oluşturmakta kullanırlar.Bu sürecin genel hata oranı 10-4 civarındadır (her 10000 amino asitten bir hatalı yerleştirilir). Bazı antibiyotikler protein sentezine müdahale ederek etki gösterirler.Genetik bilgi akışında sıra protein sentezine geldiğinde mesajcı RNA (mRNA)’dan başka taşıyıcı RNA (tRNA) da devreye girerek ribozomlarda protein sentez i gerçekleşir. mRNA da yer alan kodonların taşıdığı genetik mesaj ribozomlarda adım adım deşifre edilerek uygun amino asitler tRNA vasıtasıyla ribozoma getirilir. Hücre sitoplazmasında 20 çeşit aminoasil-tRNA ların ribozomda bağlanabilecekleri çeşitli bölgeler bulunur ve amino asitlerini bırakan tRNA’lar ribozomlardan ayrılırken polipeptid zinciri de sentezlenmiş olurlar. tRNA’lar üzerinde yer alan nükleotitlere antikodon adı verilir. Örneğin, UUU şeklinde olan bir mRNA zincirine uyan tRNA antikodonunun nükleotid sırası AAA şeklindedir. UUU şeklinde bir kodon da fenilalanin adlı aminoasitin şifresidir.tRNA Yapısı ve FonksiyonuTaşıyıcı RNA (tRNA), translasyon sırasında büyüyen polipeptid zincirine özel amino asitlerin eklenmesini sağlayan küçük bir RNA zinciridir (74-93 nükleotid). Yapısında amino asit bağlanması için bir bölgesi ve mRNA üzerindeki kodon alanına başlanmasını sağlayan antikodon alanı vardır. Her tRNA molekülü sadece bir amino aside bağlanabilir fakat genetik kodun dejenere olması (yani genetik kodun aynı amino asidi belirten birden çok kodon içermesi) yüzünden farklı antikodonları oluşturan birçok tRNA tipi aynı amino asidi taşıyabilir.Taşıyıcı RNA, mRNA’daki kodon dizisini tanımaya aracılık eden, kodonun uygun amino aside translasyonuna izin veren ve Francis Crick tarafından hipotezi kurulan "adaptör" molekülüdür. Yaklaşık 80 nükleotid uzunluğunda tek zincirli bir yapıdadır. Farklı tRNA bölgeleri, hidrojen bağlarıyla birbirlerine bağlanmış haldedirler. tRNA'nın 3' ucu CCA nükleotid dizisine sahiptir ve burası amino asitlerin bağlandığı bölgedir. Antikodonlar 3'->5' yönünde, mRNA'da kodonlar 5'->3' yönünde okunur. Örneğin, antikodon baz sırası 3'-AAG-5' ise, mRNA’daki kodon 5'-UUC-3' biçimindedir. mRNA’daki her bir amino asit kodonuna özgü bir tRNA olsaydı, 61 çeşit tRNA olması gerekirdi. Oysa tRNA çeşidi yaklaşık 45'tir. Bunun sebebinin, aynı antikodon bölgesine sahip olarak hazırlan tRNA'ların, verilen amino asitlere uyumlu olarak birden çok kodonu tanıma yeteneğinde olduğu gösterilmiştir. Kodonların 3. pozisyonundaki baz ile onun antikodonundaki eşi olan 1. baz arasında standart olmayan bir baz eşleşmesi veya "oynaklık" özelliği nedeniyle bir tRNA çok sayıda kodonu tanıyabilir. Bu konuda en değişken tRNA, oynak pozisyonunda inosin (I) bulunduran tRNA'lardır. İnosin, 2. karbon atomunda amino grubu taşımayan bir guanin analoğudur. tRNA antikodonunun oynak pozisyonundaki inosin ile adenin, sitozin veya urasil ile eşleşebilir. Örneğin, tRNA antikodonu CCI olan bir tRNA, GGU, GGC ve GGA şeklindeki mRNA kodonlarına uyup, glisin amino asidini büyümekte olan protein zincirine katabilir. Aminoasit-tRNA SentetazKodon-Antikodon eşleşmesinden önce tRNA’nın doğru amino asidi taşıması gerekmektedir. Her bir amino asidi tRNA’ya bağlayan 20 çeşit aminoasit-tRNA sentetaz enzimi vardır. Bu enzimin aktif yüzeylerinden birine önce amino asidin bağlanması gerekir. ATP, AMP’ye dönüşerek amino aside bağlanır ve aktive edilmiş amino asit kendine özgün enzime bağlanır. Daha sonra bu enzime ve amino aside özgü tRNA enzime bağlanır ve amino asitle tRNA arasında bir bağ oluşur. Bu sırada AMP de açığa çıkar. tRNA ile birleşen amino asit, enzimden serbest bırakılarak sitoplazmaya geçer. RibozomlarRibozom protein sentezinin yapıldığı, mRNA ile tRNA’lar arasındaki bağlantının kurulduğu organeldir. Büyük ve küçük alt birim olmak üzere iki kısımdan oluşur, bunlar protein sentezi sirasında birleşirler. Ribozom, protein ve ribozomal RNA’lardan (rRNA) meydana gelmiştir. Ökaryotlarda alt birimler çekirdekçikte sentezlenir. Her bir ribozomda üç bağlanma bölgesi vardır. Polipeptide eklenmek için bekleyen aminoasil-tRNA, A yüzeyinde beklerken, sentezlenen polipeptid P yüzeyinde durur. Yükünü boşaltan tRNA ise ribozomdan çıkmak için E yüzeyine geçer. Bu işlemlerin olabilmesi için mRNA kodonları ile tRNA antikodonları arasındaki eşleşmelerin uygun olarak gerçekleşmesi gerekir. Prokaryot ve ökaryot ribozomları arasında benzerliklerle birlikte bazı farklılıklar da vardır. Bakterilere karşı kullanılan antibiyotiklerin bazıları spesifik olarak prokaryot ribozomlarına etki ederek protein sentezini, ve dolayısıyla bakterinin büyümesini durdururlar.Polipeptid yapımıProtein yapımı (Translasyon) üç aşamaya ayrılabilir: başlama, uzama ve sonlanma. Translasyon için mRNA, tRNA ve ribozomların yanı sıra bazı protein faktörleri de gereklidir. Enerji ise guanozin trifosfat’tan (GTP) sağlanır.Protein sentezinin başlamasıDNA'yı kaynak olarak kullanan RNA polimeraz enzimi tarafından üretilen mRNA molekülü, IF proteinlerinin yardımıyla önce ribozomun küçük altbirimine bağlanır. Daha sonra mRNA 5' ucundan okunmaya başlar. AUG kodonu protein sentezini başlatıcı kodondur. Bu kodona Met-tRNAi (bakterilerde fMet-tRNAf) molekülü bağlanır. Daha sonra ribozomun büyük alt birimi ile küçük alt birimi birleşir ve protein sentezi ilerler. Gerekli olan enerji GTP’den sağlanır. Başlatıcı kodona uyan tRNA, ribozomun P bölgesine yerleşerek A bölgesine kodona uygun yeni bir aminoasil-tRNA gelmesi beklenir.UzamaRibozomun A yüzeyine uygun antikodona sahip tRNA gelir ve hidrojen bağlarıyla kodona bağlanır. Bu sırada 2 molekül GTP harcanır. İkinci basamakta P yüzeyde bulunan polipeptid, A yüzeyine gelen amino asit ile birleşecek biçimde ortama aktarılır. Ribozom, mRNA üzerinde 3' yönüne doğru hareket ederek A yüzeyinde bulunan tRNA ile birlikte polipeptidi P yüzeyine aktarır. P yüzeyinde bulunan tRNA ise E yüzeyine geçerek ribozomdan uzaklaştırılır. Enerji GTP’den sağlanır. Ribozom, mRNA üzerinde 5'->3' yönünde hareket eder. Okuma ise kodon seviyesinde gerçekleşir.SonlanmaUzama, mRNA üzerinde durma kodonlarına kadar devam eder. A yüzeyine serbest bırakıcı faktörler geldiğinde okuma sonlanır. Bu faktörlerin A yüzeyine gelebilmesi için mRNA’daki kodonun UAG, UAA veya UGA şeklinde olması gerekir. Hidroliz enzimleri yardımıyla P yüzeyinde bulunan polipeptit serbestbırakılır. Böylece protein sentezi sonlanmış olur.TranskripsiyonTranskripsiyon için DNA çift sarmalının sadece bir iplikçiği gereklidir. Bu ipliğe "kalıp iplikçik" denir. Transkripsiyonun başlangıç noktasını tayin eden RNA polimeraz enzimi DNA üzerinde belirli bir bölgeye bağlanır. Bu bağlanma bölgesine promotor denir. RNA polimeraz promotora bağlandığında, DNA iplikçikleri açılmaya başlar.İkinci aşama uzamadır (elongation). RNA polimeraz, kodlamayan kalıp iplikçik üzerinde dolaşırken bir ribonükleotid polimeri sentezler. RNA polimeraz kodlayıcı iplikçiği kullanmaz çünkü herhangi bir ipliğin kopyası, kopyalanan ipliğin tümleyici (komplemanter) baz dizisini üretir.Polimeraz sonlanma (termination) aşamasına geldiğinde, RNA polımeraz, DNA ve yeni sentezienmiş RNA birbirlerinden ayrılırlar. Prokaryotlardaki süreçten farklı olarak ökaryotlarda yeni sentezlenen mRNA'nın sitoplazma ve endoplazmik retikulum dahil birçok hücre bölgesine ulaşması için değişikliğe uğraması gerekmektedir. Yıkılmasını önlemek için mRNA'ya 5' başlığı eklenir. Kalıp olmak ve daha sonra işlenmesini sağlamak için 3' ucuna bir poli-A kuyruğu eklenir. Ökaryotlardaki hayati önem taşıyan uçbirleştirme olayı bu aşamada gerçekleşmektedir.PoliribozomlarAynı zaman diliminde birçok ribozomun tek bir mRNA’yı okuması, aynı proteinden birçok örneğin yapılmasını sağlar. Bir ribozom mRNA üzerinde ilerlerken, diğer ribozom da mRNA’nın 5' ucuna eklenip ilerlemeye devam eder. Böyle ribozom zincirleri poliribozomları oluştururlar. Prokaryotik ve ökaryotik hücrelerde bulunabilirler. Böylece kısa zamanda aynı proteinden çok sayıda sentezlenmiş olur. Proteinler sentezlendikten sonra işlevlerine göre değişik işlemlerden geçerek ait oldukları yerlere giderler.Sinyal Tanıma TanecikleriHücrede ribozomların bir kısmı sitoplazmada serbest halde bulunup sentezledikleri proteini sitoplazmaya verirken, bazı ribozomlar zar sistemlerine (endoplazmik retikulum, Golgi aygıtı, lizozom) bağlı halde bulunurlar. Ribozomların hepsinde protein sentezi sitoplazmada serbest haldeyken başlar. Sentez ilerlerken endoplazmik retikuluma (ER)’ye bağlanma gerçekleşir. Büyüyen polipeptid de sinyal peptid kısmı da (20 amino asit) sentezlenince sitoplazmada bulunan Sinyal Tanıma Tanecikleri (Signal Recognition Particle, SRP) ile birleşir. Protein sentezi ilerler ve polipeptid ER’ye bağlı kanallardan organelin boşluğuna bırakılır. Böylece sinyal, peptidler yardımıyla hedef proteinler istenen organele iletilmiş olur.Prokaryotik Ve Ökaryotik Hücrelerin Protein Sentezi FarklarıAralarında birçok benzerlik olmasına rağmen prokaryotik ve ökaryotik hücrelerin protein sentezleri arasında bazı farklılıklar da vardır. Prokaryotik ve ökaryotik polimerazlar birbirlerinden farklı olduğu gibi, ribozomlar arasında da farklar vardır. Prokaryotlarda çekirdek zarının olmaması, transkripsiyon ve translasyonun aynı anda olmasını sağlar. Ökaryotlarda organellerin gelişmiş olması hedef proteinleri meydana getiren sinyallerin gelişmesine yol açmıştır. Bu sistemler prokaryotlarda bulunmaz. Ayrıca transkripsiyonun prokaryot canlılarda stoplazmada gerçekleşmesi, ökaryot canlılarda çekirdekte gerçekleşmesi de bir başka farklılıktır. Çünkü DNA ökaryotlarda çekirdekte, prokaryotlarda ise stoplazmada dağınık halde bulunur.Nokta mutasyonuDNA baz diziliminde nükleotidlerde oluşan değişiklikler nokta mutasyonlarını oluşturur. Üreme hücrelerinde oluşan nokta mutasyonları döllere aktarılır. Örneğin, orak hücre anemisinde hemoglobinin bir polipeptid zincirini sentezleyen geninde bir nokta mutasyonu oluşmuştur. Bu, anormal bir proteinin üretilmesine neden olur. DNA'da bir timin yerine adenin girmesi, mRNA’da adenin yerine urasilin gelmesine ve bu da translasyonda valin adlı amino asitin yanlışlıkla proteinin yapısına girmesine yol açar, bu da hemoglobinin şeklini bozarak hastalığa neden olur.Çeşitli mutasyon tipleri vardır. DNA’ya baz ilavesi (insersiyon) ya da çıkarılması (delesyon), en zararlı iki mutasyon tipidir. Kodonların kayma sonucu yanlış okunmasına çerçeve kayması mutasyonu (frameshift mutation) denir. Baz çifti eklenmesinde, eğer üçüncü bazda bir değişme meydana gelirse çoğunlukla bir değişme olmaz. Örneğin, GGC yerine GGU olursa gene glisin amino asiti polipeptide eklenmiş olur. Diğer değişmeler ise farklı biçimlerde sonuçlanabilir. Baz eklenmesi ya da çıkması ise değişik amino asitlerin eklenmesini sağladığı gibi, durma kodlarının okunmasına da sebep olabilir. Ultraviyole ışınları, X ışınları gibi iyonize edici radyasyon, kozmik ışınlar, radyoaktif materyallerin emisyonları gibi yüksek enerjili radyasyon, mutasyonlara neden olur. İyonize edici radyasyon, basit tek baz değişimlerine sebep olabilir. Bazı mutajenik kimyasallar, etkilerini doğrudan bir bazı başka bir baza değiştirerek yaparlar. Örneğin, nitroz asidi sitozindeki amino grubunu deamine ederek urasil oluşturur.Baz çifti yer değiştirmesi    Baz çifti Eklenmesi ya da çıkarılmasıBir polipeptidin sentezinden sorumlu olan nükleotidlerden oluşmuş DNA parçası (veya parçaları) o polipeptidin genini oluşturur. Ökaryotlardaki genler, içlerinde kodlamayan intron bölgeleri bulundurabilir. Ayrıca bir gene bitişik olarak, polipeptid sentezini idare ve kontrol eden promotor ve düzenleyici bölgeleri vardır. Bu bölgeler okunmaz, sadece gen sentezini denetler. Başka genler, rRNA ve diğer RNA çeşitlerinin de sentezinden sorumludur. Yani gen, bir polipeptid ya da RNA sentezinden sorumlu bölge olarak tanımlanabilir.

http://www.ulkemiz.com/protein-biyosentezi-nedir-

Knidos Antik Kenti

Knidos Antik Kenti

Knidos antik kenti Muğla’nın Datça İlçesi’nde, Reşadiye Yarımadası’nda yeralır. Tarihçi Diodoros, Knidos’ta yaşayanların Teselya’dan gelen göçmenler olduğunu ileri sürmüştür. Kazılarda ise yöredeki yerleşim başlangıcının M.Ö.VII.yüzyıla kadar indiği gözlenmiştir. Knidoslular M.Ö.IV.yüzyılın ortalarına kadar Datça’nın kuzey doğusundaki yarımadada yaşamışlar, sonra da bugünkü yere yerleşmişlerdir. Teselya’dan gelen göçmenler sonraki yıllarda Datça Yarımada’sının güney ucuna taşınarak orada yeniden kurdukları kentte yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Herodot’a göre Spartalı’lar Knidos’u bir koloni kenti olarak kurmuşlardır. Zamanla güçlü bir konuma gelen Knidos, komşu kentleri Lindos, kamiros, İtalyysos, Kos, Halikarnasos ve Delos ile birlikte Dor Hexapolisini oluşturmuşlardır. Fenikeliler ile denizcilikte yarışacacak kadar ilerlemişlerdir. Bunun sonucu olarak da Lipori de kendine ait bir koloni, Miletos’un Nil deltasındaki koloni kenti Naukratis’de de imalathane kurmuşlardır. Knidoslular gün geçtikçe genişleme politikası güden Lydialılara karşı bir önlem olarak Reşadiye Yarımadası’nı karadan ayıracak kanalın yapımına başlamışlar, ancak M.Ö.546’daki Pers saldırısı nedeniyle tamamlayamamışlardır. Persler Knidos’a zarar vermemişler, M.Ö.540’da diğer İon kentleriyle birlikte Delphi’de bir hazine binası (tesarios) yaptırmışlardır. Bu yüzyılda Knidos, şarap ihraç eden önemli bir ticaret merkezi konumuna gelmiştir. Roma imparatorluğu ile Seleukos Kralı III.Antiokhos arasındaki savaşta Roma’nın tarafını tutmuş, bu nedenle de Bergama Krallığı’na katılmıştır. Bizans döneminde sönük bir yerleşim olarak varlığını sürdürmüştür. Bir süre piskoposluk merkezi olmuş, M.S.VII.yüzyılda tamamen terk edilmiştir. Knidos, Antik Çağ’ın önemli bir ticaret merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir kültür ve sanat kenti de olmuştur. M.Ö.IV.yüzyılın ünlü heykeltraşı Praxiteles’in Knidos Aphrodite Tapınağı’na yapmış olduğu Knidos Afroditi, arkeoloji yönünden ünlü bir eser olarak tanımlanmıştır. İon kentlerinin katılmasıyla Knidos’ta yapılan dini festivallerde Aphrodite sanatçılar tarafından sürekli ön planda tutulmuştur. M.Ö.450’de Polynotos’un duvar resimleri da kentin ününü arttırmıştır. Bunların yanı sıra gezegenlerin aynı merkeze bağlı olarak hareket eden yuvarlaklar olduğunu söyleyen ünlü astronom Eudoxos, M.Ö.409-356 yıllarında burada yaşamıştır. İskenderiye Fenerinin mimarı Sastratos da yine Knidoslu bir sanatçıdır. Knidos kenti Hippodamos’un ızgara plan düzenine göre kurulmuştur. Bundan dolayı doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki dik bir cadde ile kesişmiştir. Arazi konumuna uygun biçimde cadde ve sokaklar bazen merdiven, bazen de dik birbirlerini kesmişlerdir. Kuzey-güney doğrultusundaki ilk caddenin batısında agorası yer alır. Askeri limanın kuzeyindeki agoranın iki tarafına sonraki devirlerde antik taşlardan yararlanılarak büyük iki kilise yapılmıştır. Kuzeye doğru, Dor Hexapolisine bağlı kentlerin her dört yılda bir festival düzenledikleri Apollon Karneios Tapınağı’na ulaşılır. Dor üslubundaki tapınağın kuzeyinde yapılan kazılarda, dikdörtgen planlı bir sunak bulunmuştur. Sunağın yer aldığı terasın arkasında ise Helenistik duvar işçiliğinin örneğini veren bir başka teras daha yer almaktadır. Oturma kademelerini andıran basamakların da yer aldığı bu alanda 1972 yılında bir tapınak kalıntısı daha ortaya çıkarılmıştı. Aphrodite Euploia’ya adandığı sanılan bu tapınak üzerinde yoğunlaşan kazılar, Knidos antik kenti ile Aphorofite arasındaki ilişkiyi göstermiştir. Teraslar halinde akropole doğru yükselen Knidos’un kuzeyinde Bizans kilisesi Dionysos Tapınağı üzerine yapılmıştır. Yapılan kazı çalışmalarında bu tapınağa ait bir çok mimari parça ve yazıt bulunmuştur. Bunların hemen üzerinde Dor üslubunda bir stoa vardır. Bu stoa, aynı zamanda üzerindeki yapılara hem destek, hem de teras görevini üstlenmiştir. Buradaki krepsis üzerinde ise, İmparator Hadrianus döneminde (M.S.117-138) yapılmış korinth üslubunda bir tapınak daha ortaya çıkmıştır. Bu tapınakta yapılan incelemeler sırasında, 1967’de açılan bir çukurda da İmparator Augustos dönemine tarihlenen bir güneş saati ile karşılaşılmıştır. Tapınağın batısında Helenistik devirde yapıldığı sanılan tiyatro yer almaktadır. Knidos’un kıyıya yakın, terası üzerinde kentin en büyük tiyatrosu görülmektedir. Geç Helenistik dönemde yapılmış olan tiyatro iki diozamalı olup mermerlerle kaplıydı. Yaklaşık 20.000 kişilik olduğu sanılmaktadır. Buradaki mermerler XIX.yüzyılın ikinci yarısında sökülerek İstanbul ve Mısır’a götürülmüştür. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa yaptıracağı sarayın mermerlerini buradan sağlamıştır. Demeter’in kutsal alanı, tiyatronun hemen yakınında bulunuyordu. M.Ö.IV.yüzyılda ünlü heykeltıraş Proziteles’in yaptığı Demeter heykeli burada bulunmuş, ancak C.Newton tarafından British Museum’a götürülmüştür. Demeter kutsal alanının batısında kentin üçüncü küçük tiyatrosu bulunuyordu. Yaklaşık 10.000 kişi alabilecek ölçüdeki bu tiyatronun oturma sıraları günümüze pek tahrip olmadan gelebilmiştir. Iris Cornelia Love, 1969 yılında kentin batı terasında yuvarlak bir yapı ortaya çıkarmıştır. Plinius, Knidos’ta Aphrodite’nin ünlü heykelinin her taraftan görülebilecek kutsal bir alanda bulunduğundan söz etmiş, buna dayanan C.Love ortaya çıkan bu yuvarlak yapının Aphrodite’ye ait olduğunu düşünmüştür. Burada yapılan kazılar geç Roma döneminde yapılmış olan yapının altında ana karaya oturmuş, oldukça büyük bir mekanı daha ortaya çıkarmıştır. Bu mekanın birbirlerinden farklı ölçülerde, perdahlanmış taşlardan oluşan duvarları, Helenistik dönemde yapıldığını göstermektedir. Knidos surlarının günümüze en iyi biçimde gelebilen örnekleri ticaret limanının iç kısımlarında kalmıştır. Günümüze oldukça iyi durumda gelebilen, Kerme Körfesi, İstanköy ve Bodrum’un rahatça izlenebildiği akropol surlarının on beş kule ile sağlamlaştırıldığı görülmektedir. Limandan antik bir yol ile ulaşılan akropolün içerisine dört ayrı kapı ile girilmektedir. Buradaki duvarların örgü teknikleri, surların da dört ayrı dönem geçirdiğini ortaya koymaktadır. Yanlızca akropolün batısı 70-80 m. yüksekliğinde duvar benzeri uçurumdan oluştuğundan buraya sur yapılmamıştır. Knidos’ta bunların dışında, deniz kıyısında 5.000 kişilik bir de Odeon bulunmaktadır. Oldukça iyi durumdaki Odeonun restorasyonu yapılmış, günümüzde bazı gösterilerde yararlanılmaktadır. Kentin doğusundaki aslanlı anıtın, aslanı ise C.Newton tarafından British Museum’a götürülmüştür. http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/knidos-antik-kenti

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mambalar, bazı başka türler ölümle sonuçlanan vakalardan daha çok sorumlu olsa da, Afrika’da insanları en çok korkutan yılanlardır.Mambalar, özellikle de kara mamba, saldırganlığı, saldırısının hızı ve çabuk etki eden güçlü zehriyle ün salmıştır. Bununla birlikte zehirleri gerçekten çok güçlü de olsa ve hatta gerektiğinde bölgesini geri adım atmadan koruyacak da olsa, mambalar genellikle gizlenen ve insanlarla karşılaşmaktan sakınan yılanlardır.Ağaçlarda yaşayan türler -Doğu yeşil mambası (Dendroaspis angusticeps), Batı yeşil mambası (D. virdis), Jameson mambası (D jamesoni) zamanlarının çoğunu nadir görüldükleri ağaç tepelerinde geçirir. Kara mambalar, özellikle Doğu ve Güney Afrika’daki savanlarda bulunan taş yığınları, içi boş ağaç gövdeleri, termit tepeleri ve benzer yerlerde yaşarlar. Bununla birlikte, nedensiz bir saldırı gerçekleştirmektense güvenli bir yerde olmayı daha çok tercih ederler.Ölümcül IsırıklarMamba ısırıkları son derece tehlikelidir ve acil tıbbi müdahale sağlanmadığında ölümle sonuçlanabilir. 1960’larda panzehiri yaygınlaşana kadar bütün kara mamba ısırıkları ölümle sonuçlanmıştı! Bugün tıbbı yardımın çok uzak olduğu kırsal bölgelerde hala ölümcüldür.Tüm mambaların çabuk etki eden ve kurbanının kaslarını felç eden nörotoksik zehirleri vardır. Semptomları arasında göğüs ve gırtlak daralması, yüz kaslarında kademeli felç, göz kapaklarının hissiz kalarak kapanması örnek verilebilir. Zehir üretimi, iri kara mambalarda 100-400 mg arasında değişebilir ki insanlar için ölümcül doz sadece 10-15 mg’dır. Her yılanda birçok insanı öldürecek miktardan fazla zehir bulunur. Kötü ısırıklar dakikalar içinde yaşamsal tehlike yaratabilir ve kurban tedavi edilmezse solunum yetmezliğinden dolayı ölüm gerçekleşir. Yeşil mambaların her üç türü de daha az saldırgandır ve daha az zehir üretir; bundan dolayı ısırıkları mutlak ölümcül değildir. Aslında yeşil mambaların ısırma ihtimali daha azdır, bunun sebebi; bir ölçüde ağaçta yaşıyor olmaları ve insanlarla daha az temas kurmaları ve bir ölçüde kara mambalardan daha çekingen olmalarıdır. Mambalar kolaylıkla zararsız yılanlarla karıştırabilirler. Genç dönemlerinde; özellikle yeşil türlerinin, bazı zararsız çalı yılanları (mesela Phılothamnus) türlerinden ayırt edilmesi olanaksızdır; ayrıca yetişkinleri ağaç yılanlarına (Pkpholidus typus) benzemektedir. Kara mambalar yetişkinken çok uzun olduklarından dolayı kolayca ayırt edilir, ancak gençken aynı bölgede yaygın olan Psammophis türü kum yılanlarıyla benzerlik gösterir. Mambaların tanımlanmasındaki karışıklıklar genellikle onlara çok benzeyen yılan türlerinin aleyhine çalışır. İnsanlar, bazen Afrika’da her yeşil ve siyah yılanın yeşil mamba ya da kara mamba (bununla birlikte yaygın isimlerine rağmen mambalar asla siyah olmazlar) olduğuna inanır. Bu karışıklık, turist safarilerini etkilese de; maalesef genelde zararsız bir yılanın ölümüyle sonuçlanır.İnce ve ZayıfMambalar, pürüzsüz pulları olan ince ve uzun yılanlardır. Kara mambalar Afrika’daki en uzun, zehirli yılan türüdür. Bir kara mambanın ortalama uzunluğu 2m’dir. Kafası ince, uzundur, dikey yanlıdır ve grafiksel olarak sıklıkla “tabut şekilli” olarak tasvir edilir. Renkleri, gizlenmiş yılanlardan bekleneceği şekilde, arka planlarına uyum sağlamalarına yardımcı olur: Ağaçta yaşayan üç tür yeşildir, yerde yaşayan tür ise kahverengi veya gridir (asla siyah değildir). Ağaçta yaşayan türler dalların arasında seri hareket ederler, ancak kara mamba muhtemelen tüm yılanlar arasında en hızlı olanıdır. Tek seferde kısa mesafede saatte 11 km hıza ulaştığı görülmüştür. Bu, insanlar için en yüksek tempolu koşu hızıdır. Daha dikkat çekici bir noktaysa mambaların insanların sıklıkla yapamayacağı şekilde kayalık ve çalılık alanlarda çabuk hareket edebilmeleridir. Mambalar sıklıkla kafa ve boyunlarını yukarı kaldırarak gezinirler. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde ileri doğru şaha kalkar, bazen de vücutlarının yarısını yerden kaldırarak dar bir başlık açarlar. Aynı zamanda ağızlarım genişçe açıp tıslar. Kara mambaların kolaylıkla 2.7 m uzunluğa ulaşabildikleri göz önünde bulundurulursa, kızgın bir mamba ortalama bir insanla göz göze gelebilir. Canlı bir tane yakalayıp onunla başa çıkmak çok az sürüngen bilimcinin hoşuna giden bir önermeye göre, kara mambalar üreme dönemleri boyunca daha saldırgan olurlar, ancak bu evrensel olarak kabul görmemektedir. Erkekler birbirleriyle, vücutlarının ön kısmını yerden kaldırarak, birbirlerini yere bastırmak suretiyle güç uygulayarak dövüşürler. Erkek doğu yeşil mambaları ve muhtemelen diğer iki türü de birbirleriyle dövüşür. Tüm mambalar yumurtlayan türlerdir, ancak üreme davranışının detayları yalnızca kara mamba ve doğu yeşil mambası için bilinmektedir. Dişi kara mambalar 12 -17 arasında yumurtayı, çoğunlukla uygun gördükleri termit tepeciklerine bırakır. Daha küçük olan yeşil mambalar daha az sayıda (10 yumurtaya kadar) yumurtayı içi boş ağaçlara, kütüklere ve yaprak yığınlarına bırakır, iki türün de yumurtaları yaklaşık 80 gün içinde çatlar ve yavrular 40-60 cm boyundadır. Kara mambalar özellikle hızlı büyüyen türlerdir ve bir yıl içinde 1,8 m uzunluğa erişebilirler.Baskı Altındaki MambalarAğaçlarda yaşayan mambalar, özellikle Afrika’nın kıyı bölgelerindeki yağmur ormanlarında sınırlı kalmışlardır. Doğu yeşil mambası Doğu ve Güney Afrika’da bulunur, Jameson yeşil mambası Orta Afrika’dan gelir, batı yeşil mambası ise Batı Afrika’dandır. Bu bölgelerdeki ormanların çoğu hızla yok olmaktadır. Koloniler halinde birbirlerinden izole olduklarından, uzun vadede ortadan yok olmaktadırlar. İnsan topluluklarına yakınlaşmalarına rağmen, ısırma vakalarının yaygın görülmemesi hayret vericidir. Aslında ormansızlaştırmadan en çok etkilenen iki tür o kadar nadir görünürler ki, biyolojileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmaz Üzerinde diğerlerine göre daha çok araştırma yapılan doğu yeşil mambası, 1 hektarda 2 veya üç, 1 km2’de ise 200 ile 300 adet kadar bulunur Aynı ağaçta en fazla beş adet yılan yaşayabilir.Kaynakça: BBC: Vahşi DoğaYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/mamba-yilanlari-nasil-canlilardir

Gökada Nedir?

Gökada Nedir?

İnsanoğlu var olduğundan beri doğaya karşı hep ilgi ve alaka içerisinde olmuştur. Bunun nedeni ise, insanın fizyolojisinde olan meraktır. Merak, insanlık tarihi var olduğundan günümüze kadar, bilimi ilerletmiş ve hala da ilerletmeye devam ettirmektedir. Bu ilerlemede hiç şüphesiz ki, astronomi biliminin ilerleyişi ve hala da sırrı çözülemeyen birçok konunun oluşu, günümüzde astronomi bilimiyle alakalı oldukça teknolojik çalışmaların yapılmasına sebep olmaktadır. Öyle ki, sorusuna cevap bulunamayan konular arasında gökadalar kendilerine yer edinmektedir. Gökadalarla ilgili çözülmeyi bekleyen en önemli sorulardan birisi ise, gökadaların ölümüyle ilgilidir. İçerisinde yaşadığımız evrende, milyarlarca yıldız bulunmaktadır. Bu yıldızlar, dünyamıza göre devasa büyüklüklerdedir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, evrenin sınırlarını bilmek ve evrende yer alan gök cisimlerinin sayısını saptayabilmek imkansızdır. Durum böyleyken, araştırmalarla evrende gökadalar saptanmıştır. Gökada, milyarlarca yıldızı bünyesinde barındıran bir yıldız topluluğudur. Bu gökadaları uzayda saptayan bilim adamı ise, Fransız bilim adamı olan Charles Messier’’dir. Dünyamızı ve güneş sistemini içerisinde bulunduran gökada ise Samanyolu’’dur. Yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde, evrenin genişlediği ve bu genişlemenin de gün geçtikçe daha da hızlandığı ortaya çıkmıştır. Bu genişlemeye bağlı olarak, bünyesinde milyarlarca yıldız barındıran galaksi yani gökadalar da birbirlerinden giderek uzaklaşabilir ya da yakınlaşabilmektedirler. Bilim çevrelerinin aradığı soru ise, gökadaların ölmesiyle ilgilidir. Eğer iki gökada birbirine yakınlaşırsa, çarpışabilir. Bunun nedeni ise, kütleçekim etkisidir. Bu çarpışma bazı bilim çevrelerince gökadaların ölümü olarak nitelendirilse de, durum biraz daha karmaşıktır. Gökadaların çarpışması sonucunda, aynı zamanda gökadalar birleşir. Gökadalar milyarlarca yıldız barındırır ve bu yıldızlar birbirlerine milyarca km uzakta olabilmektedir. Yani yıldızlar arası mesafe, iki gökadanın birleşmesi sonucunda yıldızların çarpışmasını sağlamayacak kadar uzaktır. Bu durumda, gökadalar birleşince eğer istisnai bir durum yoksa çarpışmazlar. Gökadaların birleşmesi sonucunda gaz bulutları aralarında birleşme özelliği gösterir ve bu gaz bulutlarının yoğunluğu da artmış olur. Bu süreç, yeni bir yıldız oluşumu anlamına gelmektedir.Gökadaların iki farklı türü bulunmaktadır. Bu türler, sarmal gökada ve eliptik gökadadır. Spiral gökadalar, genç gökadalardır. Bu tür gökadalarda sürekli olarak yeni bir yıldız oluşur. Bu duruma örnek vermek gerekirse, bir güneş yılı içerisinde bir yıldız oluşmaktadır. Gökadalarda yıldız oluşma durumu, gökadaların ölme ihtimalini oldukça düşürmektedir. Öyle ki, eliptik gökadalar ise tam tersine yıldız üretmezler. Bunun nedeni ise, gökadanın içerisinde barındırdığı gaz miktarının yıldız oluşumunun oldukça yavaş olmasıdır. Eliptik gökadalar, bazı bilim çevrelerince ölü gökadalar olarak da isimlendirilmektedir. Bünyesinde Güneş Sistemi’ni de barındıran Samanyolu Galaksisi, spiral gökadalar arasında yer almaktadır.Gökadaların ölümüyle ilgili sorulara, günümüzde dahi net cevaplar verilememektedir. Bu konuda yapılan çalışmalar halen devam etmekte ve soruya cevap aranmaktadır. Bu sorular kapsamında Samanyolu Galaksisi yakınında bazı gökadalar saptanmıştır. Bu gökadalar Andromeda, Küçük Macellan ve Sculptore’’dir.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/gokada-nedir

Radyonun İcadı (Guglielmo Marconi)

Radyonun İcadı (Guglielmo Marconi)

Radyonun icadı Guglielmo Marconi’nin evinde araştırmalarını sürdürürken radyo dalgalarını kullanarak havadan iletilebilme fikriyle gerçekleşmiştir. Bu yönde çalışmalarını sürdüren İtalyan mucit 1902’de, kablo ya da tel olmadan bir yerden diğerlerine mesaj göndermenin yolunu keşfetti. Bu şekilde telsiz kullanımını resmen başlatan mucit, bu konuda ciddi bir ticari başarı yakalamıştır.Marconi 1894 yılında, radarın mucidi Hertz’ in yapmış olduğu elektrik kıvılcımı jeneratörünü ve Branly’nin icad ettiği bir dalga alıcıyı kullanarak oda içinde bulunduğu yerden 9 metre uzaktaki bir kapı zilini çaldırmayı başardı ve radyo dalgalarının bütün dünyada kullanılacağı büyük bir gelişimin temellerini atmış oldu. Bu dönemde radyoyu Marconi’den önce keşfettiğini söyleyen birçok kişi çıkmış fakat, sadece bu konuda ticari başarısı bulunan Marconi kabul görmüş ve patent alabilmiştir.Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly’nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında Marconi ve Popov’un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile sonlandı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından”Heinrich Hertz”ismi Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi. Sonraki yıllarda Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong Amerika’da radyo teknolojisinde devreler kullanarak çok büyük yenilikler yaptılar.   Televizyon bugün en yaygın elektronik haberleşme şekli olmasına rağmen bir zamanların gözde aleti radyo hala en yaygın yayıncılık aracı olarak yerini korumakta. Radyo olmaksızın, günlük yaşamımızda yer alan birçok hizmet ve konfor mümkün olmayacaktır. Radyo, halkın emniyetinin sağlanmasında, endüstriyel üretimde işletmede, tarımcılıkta, nakliyatçılıkta eğlence dünyasında uzay seyahatlarında deniz aşırı haberleşmelerde kısacası aklınıza gelebilecek birçok noktada kullanılmaktadır.   İtalyan kaşif Guglielmo Marconi radyonun babası olarak kabul edilir. İngiliz bilimadamı James Maxwell 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurmuş ve Alman fizikçisi Heinrich Hertz, 1888 yılında Maxwell'İn teorisini pratik olarak gerçekleştirerek bu konuda öncülük etmişlerdir. Marconi ile birlikte 1898 yılında ilk radyo resmen doğmuş oldu. İlk kullanımı gemiden sahile haberleşme içindi. 1923 yılında yüksek frekans radyo dalgalarının iyonsfer'e çarparak dünyaya döndüğü ispatlanınca radyo, deniz aşırı haberleşme de dahil olmak üzere hızla yaygınlaştı. İlk radyo 3 S 'i iletti.   İlk keşif şu şekilde gerçekleşti: Marconi bir gemide geliştirdiği radyo(!) ile kıyıda bulunan hizmetçisine kablosus telgraf aracılığıyla 3 tane S harfi yolladı. Mignani'nin asistanı da sinyali aldığı zaman ateş edecekti.. Marconi 3 S'i yollama komutunu verdiğinde yeryüzünde ilk defa radyo dalgaları yayıldı, 3 S uzayda dolaştı, dolaştı ve alıcıya ulaştı. Alıcıya ulaştığını gören hizmetçi Mignani tetiği çekti. Deney başarılıydı. Böylelikle ilk radyo da pratik olarak çalışmış oldu . http://www.bilgiustam.com http://ari.cankaya.edu.tr

http://www.ulkemiz.com/radyonun-icadi-guglielmo-marconi

Turbo Jetlerin İcadı

Turbo Jetlerin İcadı

Newton'un 3. hareket yasası olarak adlandırılan tezinin hayata geçirilmesi için yüzyıllarca bilim adamları tarafından uğraşıldı. Yasanın temeli her etkinin aynı büyüklükte ve ters yönde bir tepki doğuracağıydı. Bu temele dayanarak herhangi bir aracın arkasından püskürtülen gaz veya bir sıvının aracı ters yöne hareket ettirmesi gerekiyordu. İlk buharlı jet motoru 1781 yılında bulundu ve bir gemide kullanıldı. Tabi ki bu asıl devrim değildi, sadece bir ön hazırlık niteliğindeydi. Frank Whittle gerçektende çok büyük bir başarıya imza atarak bir icat geliştirdi ancak uzun yıllar kabul görmedi.İngiltere'de yaşayan Whittle 1928 yılında uçakların uçmasını sağlayan içten yanmalı motorlar yerine gaz türbini ya da jet tahriki gibi sistemler üzerine bir makale yayınladı. Aradan geçen 1 yıl gibi kısa bir sürede de bu iki fikrinin birleşiminden oluşan jet motoruna güç verilmesi için gaz türbinini kullandı. İcat ettiği ilk turbo jet motoru için 1928 yılının Ocak ayında bir patent başvurusu yaptı ve 1931 yılında başvurusu onaylandı.Gerek maddi sıkıntılar gerekse cesaretsizlik nedeni ile 1936 yılına kadar hiçbir atılım gerçekleştirmedi ancak 1937'de bir prototip üretip 12 Nisan'da halka tanıttı.İngiltere'de Whittle sayesinde 1941 yılında Gloster-Whittle E 28/39'u havalandırdılar.Tüm bunlara rağmen dünyanın ilk turbo jet uçağı bu değildi. Almanya'da yaşayan Hans Von Ohain adındaki mucit 1933 yılından beri jet motorları üzerinde çalışmaktaydı ve 1934 yılında yaptığı turbojet motoru için  patent almıştı.1939 yılında ise Heinkel He 118'in alt kısmına yerleştirilen jet motoru ile deneme uçuşu yapmışlar ve 3 gün sonra resmi uçuşlarını gerçekleştirmişlerdi.Whittle ve Ohain birbirlerinden habersizce buluşları üzerinde çalışmışlardı. Her ikisinin de Amerika'ya göç etmesi 1987 yılında ortak bir çalışmaya imza atmalarının başlangıcı olacaktı. ABD havacılık ve Uzay Müzesi tarafında her ikisi de ödüle layık görüldü.

http://www.ulkemiz.com/turbo-jetlerin-icadi

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş enerjisi, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile (hidrojen gazının helyuma dönüşmesi) açığa çıkan ışıma enerjisidir. Dünya atmosferinin dışında güneş enerjisinin şiddeti, yaklaşık olarak 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzüne ulaşan miktarı atmosferden dolayı 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.                                                    Dünya ile Güneş arasındaki mesafe 150 milyon km'dir. Dünya'ya güneşten gelen enerji, Dünya'da bir yılda kullanılan enerjinin 20 bin katıdır.                                                                       Güneş ışınımının tamamı yer yüzeyine ulaşamaz, %30 kadarı atmosfer tarafından geriye yansıtılır.                                                                       Güneş ışınımının %50'si atmosferi geçerek dünya yüzeyine ulaşır. Bu enerji ile Dünya'nın sıcaklığı yükselir ve yeryüzünde yaşam mümkün olur. Rüzgâr hareketlerine ve okyanus dalgalanmalarına da bu ısınma neden olur.                                                                       Güneşten gelen ışınımının %20'si atmosfer ve bulutlarda tutulur.                                                                       Yeryüzeyine gelen güneş ışınımının %1'den azı bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Bitkiler, fotosentez sırasında güneş ışığıyla birlikte karbondioksit ve su kullanarak, oksijen ve şeker üretirler. Fotosentez, yeryüzünde bitkisel yaşamın kaynağıdır.Güneş, nükleer enerji dışındaki bütün enerjilerin dolaylı veya direkt kaynağıdır.                                                                       Güneş enerjisi teknolojileri yöntem, malzeme ve teknolojik düzey açısından çok çeşitlilik göstermekle birlikte iki ana gruba ayrılabilir: Fotovoltaik Güneş Teknolojisi:  Fotovoltaik hücreler denen yarı-iletken malzemeler güneş ışığını doğrudan elektriğe çevirirler.Isıl Güneş Teknolojileri:  Bu sistemlerde öncelikle güneş enerjisinden ısı elde edilir. Bu ısı doğrudan kullanılabileceği gibi elektrik üretiminde de kullanılabilir.Fotovoltaik HücrelerGüneş hücreleri (fotovoltaik hücreler), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş hücreleri alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,1- 0,4 mm arasındadır.Güneş hücreleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Hücrenin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir.Güneş enerjisi, güneş hücresinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 30 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş hücresi birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş hücresi modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan MEGA Watt'lara kadar sistem oluşturulur.                                                                                                 Fotovoltaik Hücrelerinin Yapımında Kullanılan MalzemelerFotovoltaik hücreler pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum:  Önce büyütülüp daha sonra 150-200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tek kristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15'in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çok kristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de %2-5 kadar düşük olmaktadır. Verim, laboratuar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit(GaAs):  Bu malzemeyle laboratuar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır.Amorf Silisyum:  Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum direkt güneş ışınımı az olan bölgelerde de santral uygulamalarında kullanılmaktadır. Amorf silisyumun bir başka önemli uygulama sahası ise binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci uygulamalarıdır.Kadmiyum Tellürid(CdTe):  Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş hücre maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir.Bakır İndiyum Diselenid(CuInSe2):  Bu çokkristal hücre laboratuar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir.Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler:  Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %20'nin, hücre verimi ise %30'un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden veya camdan yapılmaktadır.                                             Laboratuarlarda ulaşılan en yüksek hücre verimleri 1 cm 2 'lik hücre alanı için:Kristalsi güneş hücresi için: %24.5Polikristalsi : %19.8Amorfsi : %12.7Çok Katlı Güneş Hücreleri : %40Son Yıllarda Üzerinde Çalışılan Güneş PilleriTicari ortama girmiş olan geleneksel Si güneş hücrelerinin yerini alabilecek verimleri aynı ama üretim teknolojileri daha kolay ve daha ucuz olan güneş hücreleri üzerinde de son yıllarda çalışmalar yoğunlaştırılmıştır.Bunlar; fotoelektrokimyasal çok kristalli Titanyum Dioksit hücreler, polimer yapılı Plastik hücreler ve güneş spektrumunun çeşitli dalga boylarına uyum sağlayacak şekilde üretilebilen enerji bant aralığına sahip Kuantum güneş hücreleri gibi yeni teknolojilerdir.Fotovoltaik SistemlerGüneş hücreleri, elektrik enerjisinin gerekli olduğu her uygulamada kullanılabilir. fotovoltaik modüller uygulamaya bağlı olarak, akümülatörler, invertörler, akü şarj denetim aygıtları ve çeşitli elektronik destek devreleri ile birlikte kullanılarak bir fotovoltaik sistemi oluştururlar. Bu sistemler, geçmiş zamanlarda sadece yerleşim yerlerinden uzak, elektrik şebekesi olmayan yörelerde, jeneratöre yakıt taşımanın zor ve pahalı olduğu durumlarda kullanılırken, artık şebeke bağlantısı olan yerleşim yerlerinde de şebeke bağlantılı olarak evlerin çatılarına ve büyük ölçekli santral uygulamalarında da kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. Bunun dışında dizel jeneratörler ya da başka güç sistemleri ile birlikte karma olarak kullanılmaları da mümkündür.Şebekeden bağımsız sistemlerde yeterli sayıda fotovoltaik modül, enerji kaynağı olarak kullanılır. Güneşin yetersiz olduğu zamanlarda ya da özellikle gece süresince kullanılmak üzere genellikle sistemde akümülatör bulundurulur. Fotovoltaik modüller gün boyunca elektrik enerjisi üreterek bunu akümülatörde depolar, yüke gerekli olan enerji akümülatörden alınır. Akünün aşırı şarj ve deşarj olarak zarar görmesini engellemek için kullanılan denetim birimi ise akünün durumuna göre, ya fotovoltaik modüllerden gelen akımı ya da yükün çektiği akımı keser. Şebeke uyumlu alternatif akım elektriğinin gerekli olduğu uygulamalarda, sisteme bir invertör eklenerek akümülatördeki DC gerilim, 220 V, 50 Hz.lik sinüs dalgasına dönüştürülür. Benzer şekilde, uygulamanın şekline göre çeşitli destek elektronik devreler sisteme katılabilir. Bazı sistemlerde, fotovoltaik modüllerin maksimum güç noktasında çalışmasını sağlayan maksimum güç noktası izleyici cihazda bulunur. Aşağıda şebekeden bağımsız bir fotovoltaik sistemin şeması verilmektedir.                                                             Şebeke bağlantılı fotovoltaik sistemler yüksek güçte-satral boyutunda sistemler şeklinde olabileceği gibi daha çok görülen uygulaması binalarda küçük güçlü kullanım şeklindedir. Bu sistemlerde örneğin bir konutun elektrik gereksinimi karşılanırken, üretilen fazla enerji elektrik şebekesine verilir, yeterli enerjinin üretilmediği durumlarda ise şebekeden enerji alınır. Böyle bir sistemde enerji depolaması yapmaya gerek yoktur, yalnızca üretilen DC elektriğin, AC elektriğe çevrilmesi ve şebeke uyumlu olması yeterlidir.Fotovoltaik sistemlerin şebekeden bağımsız (stand-alone) olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır.- Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri- Petrol boru hatlarının katodik koruması- Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması- Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları- Bina içi ya da dışı aydınlatma- Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması- Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı- Orman gözetleme kuleleri- Deniz fenerleri- İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri- Deprem ve hava gözlem istasyonları- İlaç ve aşı soğutmaYoğunlaştırıcılı Fotovoltaik SistemlerSilisyum bazlı düzlemsel fotovoltaik malzemeden oluşan hücre yüzeyine çarpan güneş ışığı, elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu sistemlerde kullanılan malzeme ve hücre alanı büyük, verim düşüktür bu da maliyeti artırmaktadır. Silisyum olmayan ince film veya CPV (yoğunlaştırıcılı fotovoltaik) teknolojileri ile silisyum veya diğer yarıiletken malzemenin kullanımını azaltmak mümkündür. Böylece, fosil yakıtlardan oluşan geleneksel şebeke elektriği ile güneş santral sistemlerinin ürettiği elektrik rekabet edebilecektir. İnce film teknolojilerinin üretimi ucuz olmasına rağmen, daha nadir kullanılması ve kaynak malzemenin (Ga, In gibi) pahalı olması, verimli ve güvenilir olmalarına rağmen, yaygın kullanımını kısıtlamaktadır.                                                           Diğer yandan, CPV teknolojisi, daha az malzeme kullanılması dolayısıyla daha düşük fiyat, yüksek verim ve daha etkin pratik bir yol sunmaktadır. Optik yoğunlaştırıcılar (CPV), güneş ışınlarını çok küçük bir alan kaplayan (1 cm2) hücrenin üzerine odaklar ve güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. CPV teknolojilerinde pahalı olmayan aynalar ve mercekler gibi optik malzemeler kullanılır.CPV yoğunlaştırıcıdaki ışığın odaklandığı hedef alana bir PV yarıiletken malzeme yerleştirilir, diğer düzlemsel güneş hücrelerine göre daha küçük alana merceklerle sağlanan daha yüksek yoğunluktaki ışık ışınlarının düşürülmesi ile daha yüksek verimde enerji üretimi sağlanmaktadır. Burada kullanılan PV malzeme Si dan 10 kat daha pahalı olmasına rağmen yüksek verim ve az malzeme kullanımından dolayı toplam maliyet daha düşük olmaktadır.CPV sisteminde kullanılan çok eklemli güneş hücreleri, dönüşüm veriminin artmasına yardımcı olmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre; çok eklemli güneş hücrelerinin kullanılmasıyla verimi % 40 ‘a ulaşmıştır. Bu çok eklemli PV sistemler, güneş spektrumunun önemli bir kısmını kullanarak, gelen güneş enerjisini daha verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmektedirler.                                                                  Yukarıdaki resimde geleneksel PV modülden daha küçük, ince, düzlemsel, yüksek performanslı ve düşük fiyatlı bir CPV modül örneği görülmektedir. Bu CPV modüllerin düzlemsel PV ler ile karşılaştırıldığında avantajları:• Verilen bir alana düşen güneş enerjisinden üretilen aynı miktardaki enerji için, diğer PV sistemlere göre aktif yarıiletken malzemenin maliyeti 1/1000 i kadardır.• Güneşten üretilen elektriğin fiyatı günümüzde kullanılanın yarısından azdır.• Düzlemsel PV nin veriminin iki katı verime sahiptir.Fotovoltaik Modül Verimi                                                                                                           Dünyada Önemli PV Pazarına Sahip Ülkeler                                                       Dünyadaki Durum2011 yılı sonu itibarıyla kurulan en büyük PV santrali Hindistan ‘da GUJARAT SOLAR PARK’ta 239 MW, GOLMUD SOLAR PARK ‘ta 200 MW, ayrıca 2019’ da bitirilmesi planlanan; Çin ‘de 2000 MW ‘lık bir PV santral projesi bulunmaktadır.                                                       Kristal PV teknolojisine dayalı bir MW ‘lık santral için, 15- 20 dönüm, ince film PV santral için ise, 25- 30 dönüm alana ihtiyaç vardır.                                                                     Fotovoltaik Hücrelerin Yapısı Ve Çalışma PrensipleriGünümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi fotovoltaik hücreler de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında fotovoltaik hücre yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir.                                                                             Yarı-iletken maddelerin fotovoltaik hücre olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum'un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine 'verici' ya da 'n tipi' katkı maddesi denir.P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de 'p tipi' ya da 'alıcı' katkı maddeleri denir.P ve N tipi katkılandırılmış malzemeler bir araya getirildiğinde yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve N tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani P tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, N tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, P tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine 'geçiş bölgesi' ya da 'yükten arındırılmış bölge' denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan 'yapısal elektrik alan (Ey)' olarak adlandırılır. Aşağıda PN eklemin oluşması şematize edilmiştir.                                                           Yarıiletken eklemin fotovoltaik hücre olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır.Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar Valans bandı ve İletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini Valans bandındaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem fotovoltaik hücrenin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde fotovoltaik hücre, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, fotovoltaik hücrenin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun hücre yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar.Isıl Güneş Teknolojileri1-Düşük Sıcaklık SistemleriDüzlemsel Güneş Kolektörleri:  Güneş enerjisini toplayan ve bir akışkana ısı olarak aktaran çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır. En çok evlerde sıcak su ısıtma amacıyla kullanılmaktadır. Ulaştıkları sıcaklık 70°C civarındadır. Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, metal veya plastik absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve bu bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur. Absorban plakanın yüzeyi genellikte koyu renkte olup bazen seçiciliği artıran bir madde ile kaplanır. Kolektörler, yörenin enlemine bağlı olarak güneşi maksimum alacak şekilde, sabit bir açıyla yerleştirilirler. Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılır. Bu sistemler evlerin yanında, yüzme havuzları ve sanayi tesisleri için de sıcak su sağlanmasında kullanılır. Bu konudaki Ar-Ge çalışmaları sürmekle birlikte, bu sistemler tamamen ticari ortama girmiş durumdadırlar. Dünya genelinde kurulu bulunan güneş kolektörü alanı 30 milyon m2'nin üzerindedir. En fazla güneş kolektörü bulunan ülkeler arasında Çin, ABD, Japonya, Avustralya İsrail ve Yunanistan yer almaktadır. Türkiye 18 milyon m² kurulu kolektör alanı ile dünyanın önde gelen ülkelerinden biri konumundadır.                                                     Vakumlu Güneş Kolektörleri:  Bu sistemlerde, vakumlu cam borular ve gerekirse absorban yüzeyine gelen enerjiyi artırmak için metal ya da cam yansıtıcılar kullanılır. Bunların çıkışları daha yüksek sıcaklıkta olduğu için (100- 120°C ), düzlemsel kolektörlerin kullanıldığı yerlerde ve ayrıca yiyecek dondurma, bina soğutma gibi daha geniş bir yelpazede kullanılabilirler.                                                                     Güneş Havuzları:  Yaklaşık 5- 6 metre derinlikteki suyla kaplı havuzun siyah renkli zemini, güneş ışınımını yakalayarak 90°C sıcaklıkta sıcak su eldesinde kullanılır. Havuzdaki ısının dağılımı suya eklenen tuz konsantrasyonu ile düzenlenir, tuz konsantrasyonu en üstten alta doğru artar. Böylece en üstte soğuk su yüzeyi bulunsa bile havuzun alt kısmında doymuş tuz konsantrasyonu bulunan bölgede sıcaklık yüksek olur. Bu sıcak su bir eşanjöre pompalanarak ısı olarak yararlanılabileceği gibi Rankin çevrimi ile elektrik üretiminde de kullanılabilinir. Güneş havuzları konusunda en fazla İsrail'de çalışma ve uygulama yapılmıştır. Bu ülkede 150 kW gücünde 5 MW gücünde iki sistemin yanında Avustralya'da 15 kW ve ABD'de 400 kW gücünde güneş havuzları bulunmaktadır.                                                               Güneş Bacaları:  Bu yöntemde güneşin ısı etkisinden dolayı oluşan hava hareketinden yararlanılarak elektrik üretilir. Güneşe maruz bırakılan şeffaf malzemeyle kaplı bir yapının içindeki toprak ve hava, çevre sıcaklığından daha çok ısınacaktır. Isınan hava yükseleceği için, çatı eğimli yapılıp, hava akışı çok yüksek bir bacaya yönlendirilirse baca içinde 15 m/sn hızda hava akışı-rüzgar oluşacaktır. Baca girişine yerleştirilecek yatay rüzgar türbini bu rüzgarı elektriğe çevirecektir. Bir tesisin gücü 30-100 MW arasında olabilir. Deneysel bir kaç sistem dışında uygulaması yoktur.                                                                                   Su Arıtma Sistemleri:  Bu sistemler esas olarak sığ bir havuzdan ibarettir. Havuzun üzerine eğimli şeffaf-cam yüzeyler kapatılır. Havuzda buharlaşan su bu kapaklar üzerinde yoğunlaşarak toplanırlar. Bu tür sistemler, temiz su kaynağının bulunmadığı bazı yerleşim yerlerinde yıllardır kullanılmaktadır. Su arıtma havuzları üzerinde yapılan Ar-Ge çalışmaları ilk yatırım ve işletme maliyetlerinin azaltılmasına ve verimin artırılmasına yöneliktir.                                                                                   Güneş Mimarisi:  Bina yapı ve tasarımında yapılan değişikliklerle ısıtma, aydınlatma ve soğutma gerçekleştirilir. Pasif olarak doğal ısı transfer mekanizmasıyla güneş enerjisi toplanır, depolanır ve dağıtılır. Ayrıca güneş kolektörleri, fotovoltaik modüller vb. aktif ekipmanlar da yararlanılabilir.                                                                                           Ürün Kurutma ve Seralar:  Güneş enerjisinin tarım alanındaki uygulamalarıdır. Bu tür sistemler ilkel pasif yapıda olabileceği gibi, hava hareketini sağlayan aktif bileşenler de içerebilir. Bu sistemler dünyada kırsal yörelerde sınırlı bir biçimde kullanılmaktadırlar.                                                                         Güneş Ocakları:  Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde, içi yansıtıcı maddelerle kaplanmış güneş ocaklarında odakta ısı toplanarak yemek pişirmede kullanılır. Bu yöntem, Hindistan, Çin gibi bir kaç ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır.                                                                                  2-Yoğunlaştırıcı SistemlerParabolik Oluk Kolektörler:  Parabolik güneş kolektörleri diğer termoelektrik teknolojilerine göre en yaygın kullanılan teknolojidir. Kolektörler, kesiti parabolik olan yoğunlaştırıcı dizilerden oluşur. Kolektörün iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini, kolektörün odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya odaklarlar. Kolektörler genellikle, güneşin doğudan batıya hareketini izleyen tek eksenli bir izleme sistemi üzerine yerleştirilirler. Enerjiyi toplamak için absorban boruda ısı transfer akışkanı olarak ısı transfer yağı kullanılmakla birlikte, çevreye zarar vermeyen ve daha ucuz olan suyun kullanılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Toplanan ısı, elektrik üretimi için enerji santraline gönderilir. Bu sistemlerde yüksek yoğunlaştırma kapasitesi sayesinde yüksek sıcaklıklara (350- 400°C ) ulaşılmaktadır. MW başına maliyet yaklaşık olarak 5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Doğrusal yoğunlaştırıcı termal sistemler ticari ortama girmiş olup, bu sistemlerin en büyük ve en tanınmış olanı 354 MW gücündeki Kramer&Junction eski Luz International santralidir.                                   Parabolik Çanak Sistemlerİki eksende güneşi takip ederek, sürekli olarak güneş ışınlarını odak noktasına yoğunlaştırırlar. Termal enerji, odaklama bölgesinden uygun bir çalışma sıvısı ile alınarak, termodinamik bir dolaşıma gönderilebilir ya da odak bölgesine monte edilen bir Stirling makine yardımı ile elektrik enerjisine çevrilir. Çanak-Stirling bileşimiyle güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesinde % 30 civarında verime ulaşılmaktadır. Diğer teknolojilere göre avantaj ve dezavantajları;• Noktasal odaklama yapan bu teknolojide termik kayıp yoktur.• Güneş yoğunlaştırma oranları yaklaşık olarak parabolik olukta 80 ve kule teknolojisinde 1000 iken, bu teknolojide 15000’dir.• Özel bir Stirling motor kullanılmaktadır. Az üretilen bu motor, içinde receiver ve içi helyum ve hidrojen dolu tüpleri bulundurmaktadır.• 10 kW için 1 milyon €’luk yatırım maliyeti ile oldukça pahalı bir teknolojidir.                                                                           Merkezi Alıcı SistemlerTek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen ve 100 m2 den daha büyük yüzeye sahip aynalar, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş Alıcı denen (Reciever) yüksek ısı absorb katsayısına sahip ısı eşanjörüne yansıtır ve yoğunlaştırır. Alıcıda bulunan ve içinden ısı transfer akışkanı geçen boru yumağı, güneş enerjisini üç boyutta hacimsel olarak absorbe eder. Bu sıvı, Rankine makineye pompalanarak elektrik üretilir. Bu sistemlerde ısı transfer akışkanı olarak sıvı tuz veya hava kullanılmakta ve 800°C sıcaklığa ulaşılmaktadır. Heliostatlar bilgisayar tarafından sürekli kontrol edilerek, alıcının sürekli güneş alması sağlanır. Bu sistemlerin kapasite ve sıcaklıkları, sanayi ile kıyaslanabilir düzeyde olup Ar-Ge çalışmaları devam etmektedir. MW başına maliyet yaklaşık olarak 3,5-4,5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Bu sistemlerin faaliyette olanlarından en büyüğü 20 MW gücündeki İspanya’nın Sevilla şehrinde bulunan PS20 santralidir.                                                                                                                       Fresnel Oluk TeknolojisiDoğrusal Fresnel Oluk Teknolojisinde de prabolik oluk teknolojisi gibi doğrusal yoğunlaştırma yapılır. Parabolik oluktan farkı ise alıcı sabit bir yükseklikte olup yansıtma işlemi güneşi takip edebilen sıra sıra dizilmiş düz aynalarla gerçekleştirilir. Sistemde bulunan alıcı (receiver) yansıtıcı aynalardan yaklaşık 10 m yüksekte bulunur. Bu yükseklik, optik verimin parabolik oluk kolektörlere göre düşük olmasına neden olmaktadır. Çünkü yansıma kayıpları, ışınımın dağılması nedeniyle oldukça fazladır. Buna bağlı olarak termik verim de düşük olmaktadır.Parabolik oluk teknolojisine göre daha düşük maliyetli olan bu sistemde, receiver yüksekliğini düşürmek suretiyle verim artırılabilir, ancak bu durumda da, güneş enerjisi toplama alanı küçüleceğinden daha çok panel kullanmak gerekecektir. Bu da, maliyeti yükseltecek bir unsurdur. Yansıtıcı aynaların bir hizada olmaları yerine, yandan boyuna bakıldığında parçalı parabolik oluklu sisteme benzer bir kesit şeklinde dizilmesiyle de verim artırılabilir.Dünyada fresnel teknolojisi ile kurulan en büyük tesis İspanya’nın Murcia bölgesinde bulunan 31,4 MW gücündeki Puerto Errad 1+2 santralidir.                                           Yoğunlaştırıcı Güneş Enerjisi SistemleriGüneş enerjisi uygulamalarında düzlemsel güneş kolektör sistemlerinin yanı sıra daha yüksek sıcaklıklara ulaşmak için yoğunlaştırıcı kolektör sistemleri kullanılmaktadır. Düzlemsel güneş kolektörleri için kullanılan kavram ve tarifler, yoğunlaştırıcı kolektörler için de geçerlidir. Bununla birlikte yoğunlaştırıcı kolektör teknolojisinin daha karmaşık olması nedeniyle, yeni tariflerin yapılması gereklidir.Kolektörlerde güneş enerjisinin düştüğü net alana 'açıklık alanı' ve güneş enerjisinin yutularak ısı enerjisine dönüştürüldüğü yüzeye 'alıcı yüzey' denir. Düzlemsel güneş kolektörlerinde açıklık alanı ile alıcı yüzey alanı birbirine eşittir. Yoğunlaştırıcı kolektörlerde ise güneş enerjisi, alıcı yüzeye gelmeden önce optik olarak yoğunlaştırıldığı için alıcı yüzey, açıklık alanından daha küçük olmaktadır.Güneş enerjisini yoğunlaştıran kolektörlerde en önemli kavramlardan biri 'yoğunlaştırma oranı' dır. Yoğunlaştırma oranı; açıklık alanının alıcı yüzey alanına oranı şeklinde tarif edilir. Yoğunlaştırma oranı, iki boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik oluk) 300, üç boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik çanak) 40000 mertebesindedir.Doğrusal YoğunlaştırıcılarParabolik oluk kolektörler, doğrusal yoğunlaştırma yapan ve kesiti parabolik olan dizilerden oluşur. Oluğun iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini paraboliğin odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya yansıtır.Orta derecede sıcaklık isteyen uygulamalarda kullanılan bu sistemlerde, güneş enerjisi bir doğru üzerinde yoğunlaştırılacağından tek boyutlu hareket ile güneşi izlemek yeterlidir.                                                         Noktasal Yoğunlaştırıcılarİki boyutta güneşi izleyip noktasal yoğunlaştırma yapan ve daha yüksek sıcaklıklara ulaşan bu tür sistemler, parabolik çanak ve merkezi alıcı olmak üzere iki gruba ayrılır.Parabolik çanak kollektörler iki eksende güneşi takip ederek sürekli olarak güneşi odak noktasına yoğunlaştırırlar.Merkezi alıcı sistemde, tek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen düzlemsel aynalardan oluşan bir alan, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş ve alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtır. Heliostatlar bilgisayar tarafından kontrol edilerek, alıcının devamlı güneş alması sağlanır.                                                                       Yoğunlaştırıcı Sistemler İle Elektrik ÜretimiBugüne kadar güneş enerjisi ile elektrik üretiminde başlıca iki sistem kullanılmıştır. Birincisi, güneş enerjisini direkt olarak elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemlerdir. Fakat son 20 yıl içerisinde fotovoltaik sistem uygulamalarının artışına rağmen, teknolojisinin karmaşıklığı ve maliyetinin yüksek oluşu, geniş çapta elektrik üretimi için yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. İkinci seçenek ise, güneş enerjisinin yoğunlaştırıcı sistemler kullanılarak odaklanması sonucunda elde edilen kızgın buhardan, konvansiyonel yöntemlerle elektrik üretimidir.Güneş termal güç santralleri, birincil enerji kaynağı olarak güneş enerjisini kullanan elektrik üretim sistemleridir. Bu sistemler temelde aynı yöntemle çalışmakla birlikte, güneş enerjisini toplama yöntemleri, yani kullanılan kolektörler bakımından farklılık gösterirler. Toplama elemanı olarak parabolik oluk kolektörlerin kullanıldığı güç santrallerinde, çalışma sıvısı kolektörlerin odaklarına yerleştirilmiş olan absorban boru içerisinde dolaştırılır. Daha sonra, ısınan bu sıvıdan eşanjörler yardımı ile kızgın buhar elde edilir. Parabolik çanak kolektörler kullanılan sistemlerde de ya aynı yöntem kullanılır ya da merkeze yerleştirilen bir motor ( Stirling ) yardımı ile direkt olarak elektrik üretilir. Merkezi alıcılı sistemlerde ise, güneş ışınları düzlemsel aynalar (heliostat) yardımı ile alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtılır. Alıcıda ısıtılan çalışma sıvısından konvansiyonel yollarla elektrik elde edilir.Güneş Termal Güç Santrallerinin Tasarım İlkeleriGüneş termal güç santrallerinin tasarımında dikkate alınması gereken en önemli parametreler şunlardır;- Bölge seçimi,- Güneş enerjisi ve iklim değerlendirmesi,- Parametrelerin optimizasyonu,- Bölge Seçimi.Santralın tesis edileceği ideal bölge seçilirken aşağıdaki kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.- Yıllık yağış miktarının düşük olması,- Bulutsuz ve sissiz bir atmosfere sahip olması,- Hava kirliliğin olmaması,- Ormanlık ve ağaçlık bölgelerden uzak olması,- Rüzgar hızının düşük olması.Güneş Enerjisi ve İklim DeğerlendirmesiSantralın tesis edileceği bölgenin, yılda en az 2000 saat güneşlenme süresine ve metrekare başına yıllık l500 kWh'lık bir güneş enerjisi değerine sahip olması gereklidir. Ayrıca, 4 saatlik güneşlenme süresine sahip gün sayısının 150 den az olmaması gereklidir. Yukarıdaki şartları sağlayan bir bölgede santral tasarımı için aşağıdaki çalışmaların yapılması gerekir.Uzun Dönem Performans DeğerlendirmesiYoğunlaştırıcı kolektörlerin uzun dönem performans değerlendirmesi için saatlik direkt güneş enerjisi değerleri kullanılır. Bu değerler ölçümlerden elde edilemediği zaman, bir model yardımı ile günlük toplam güneş enerjisi değerlerinden elde edilmelidir. Coğrafi bölge ve kolektör seçiminin yapılmasında uzun dönem yıllık güneş enerjisi değerlerinden faydalanılır. Bu değerler aynı zamanda ekonomik analiz için de gereklidir.İzleme Modülünün SeçimiDoğrusal yoğunlaştırıcı kolektörler, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı doğrultusunda yerleştirilebilir. Yön seçilirken, maksimum güneş enerjisinin hangi doğrultuda alındığı göz önünde bulundurularak yerleştirme yapılır. Genelde Kuzey-Güney doğrultusunda yerleştirmekle en iyi sonuç elde edilir.Parametrelerinin OptimizasyonuDoğrusal yoğunlaştırma yapan ve ısı transfer akışkanı olarak termal yağ kullanılan sistemlerde çalışma parametrelerinin optimizasyonu için aşağıdaki kriterler dikkate alınmalıdır.Isı Transfer Yağının Seçimi: Güneş termal güç santralinin verimli çalışması büyük ölçüde, uygun ısı transfer akışkanının seçimine bağlıdır. Bu akışkanın dolaştığı sistem parçaları, 0 øC ile 300 øC arasında değişen sıcaklık dalgalanmalarına maruz kalırlar. Bu nedenle güç santrallerinde kullanılan ısı transfer akışkanında aşağıdaki özellikler aranır:- Yüksek yanma noktası(500 °C 'ın üstünde)- Düşük buharlaşma basıncı- Düşük sıcaklıklarda yüksek akışkanlık- Yüksek yoğunluk- Yüksek sıcaklıklarda(300 °C) sürekli çalışabilmeBu kriterlerin hepsini sağlayan bir yağda ayrıca 0oC ve 300oC arasında basınç düşmesinin minimum olması gerekir.Basınç Düşmesiİşletme basıncı; santralın önemli çalışma parametrelerinden biridir. İşletme basıncının maksimum ve minimum değerleri, işletme sıcaklığının maksimum ve minimum değerleri ile sınırlanır. Bu basıncın alt limiti ısı transfer akışkanının buharlaşmasını engelleyecek bir değerde olmalıdır.Boru BoyutlandırmasıSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.Kapasite SeçimiSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.KorozyonSistemin ısı kayıplarını minimum seviyeye getirirken prosesin olduğu kısımlar ve kolektörler korozyondan korunmalıdır. Örneğin ekipman içinde yoğunlaşmasına izin verilen buharın, ısı değiştirgecinde ıslak buhar korozyonuna neden olmaması için, süper ısıtıcılarda kızgın buhar haline getirilir.Parabolik Oluk KonnektörlerParabolik oluk kolektörlü güç santralleri, güneş tarlası, buhar ve elektrik üretim sistemlerinden oluşur. Bu santrallerde proses ısısı için, doğrusal yoğunlaştırma yapılarak, güneş enerjisinden 300 øC'nin üzerinde sıcaklık elde edilir ve ısı transfer akışkanı olarak yüksek sıcaklıklara dayanıklı termal yağ kullanılır.Güneş tarlası; bağımsız üniteler şeklinde birbirine paralel bağlanmış parabolik oluk kolektör gruplarından oluşan alandır. Bu üniteler, gelen güneş enerjisini 4 mm kalınlığında ve yüksek yansıtma oranına (% 94) sahip aynalar vasıtasıyla, odakta bulunan alıcı boru üzerine yansıtırlar. Parabolik oluk kolektörler grupları yatay eksen boyunca dönmelerini engellemeyen metal yapılarla desteklenmiştir. Sistemde aynaların güneşi izlemesini sağlayan bir sensör bulunur.Isı toplama elemanı; cam tüp, yüzeyi yaklaşık % 97 lik bir absorbtiviteye sahip çelik alıcı boru ve cam-metal birleştiricilerden oluşur. Alıcı boru üzerinde meydana gelen yüksek sıcaklık nedeniyle oluşan ısı kayıplarını azaltmak için, cam tüp ile alıcı boru arasındaki hava vakumlanmıştır. Bu boşluk basıncı yaklaşık 0.1 atm dir. Isıya dayanıklı cam tüp, yüksek bir geçirgenliğe ve radyasyon kayıplarını en aza indirgemek için antireflektif bir yapıya sahiptir. Sıcaklık nedeniyle meydana gelen genleşmelerin etkilerini gidermek için körüklü cam-metal birleştiriciler kullanılmaktadır.Güneş tarlası kontrol sistemi; genel kontrol sistemi ve her kolektör grubunda bulunan lokal kontrol ünitelerinden oluşur. Genel kontrol sistemi güneşlenme durumunu izler ve buna göre sistemi tamamen ya da kısmen açar ya da kapatır. Bu işlem, lokal kontrol üniteleriyle iletişim içinde yapılır. Lokal kontrol üniteleri, her kolektör grubunu ayrı ayrı kontrol ederek güneşin takip edilmesini sağlarlar.                                                                 Buhar üretim sistemi; ön ısıtma, buhar üretimi ve süper ısıtma bölümlerinden oluşur. Bu bölümlerden geçirilerek 371 o C ve 100 bar basınca yükseltilen buhar, elektrik üretimi için türbine gönderilir. Üretimden sonra yeterince soğumayan buhar, yeni bir çevrime gönderilmeden, yeniden aynı sıcaklığa kadar ısıtılır ve tekrar türbine gönderilir. Bu ikinci çevrimden sonra artık soğuyan buhar, sıkıştırılıp sıvı hale getirildikten sonra yeni bir çevrime gönderilir.Güneş enerjili güç santrallerinde, güneş enerjisinin yetersiz kaldığı durumlarda, kesintisiz elektrik üretimini sağlamak için ilave ısıtıcılar kullanılır. Petrolle ya da doğal gazla çalışan ilave ısıtıcılar, aynı sıcaklık ve basınçta buhar üretirler. Şekilde gelen güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi ve kaçaklar görülmektedir.Parabolik Oluk Elektrik Santrallerinde Elektrik VerimiSEGS teknolojisi, güneş enerjisini birincil enerji kaynağı olarak kullanan Rankin çevrimli buhar türbin sistemine dayanır. Güneş Santralı, parabolik oluk kolektör gruplarından (Solar Collecting Assemblies-SCA) meydana gelmiştir. Güneşi iki boyutlu olarak takip eden ve yansıtıcı yüzeyleri vasıtasıyla güneş ışınlarını odaklayarak çelik boru üzerinde yoğunlaştıran kolektörler, kolonlar üzerine kurulmuş olup, esnek hortumlarla birbirine bağlanmışlardır. Verimi arttırmak ve ısı kayıplarını en düşük seviyeye getirmek için, absorban olarak kullanılan ve özel bir madde ile kaplı olan bu çelik boru, içi vakumlanmış cam bir tüp içine yerleştirilmiştir. Boruların içinden geçirilen ısı transfer akışkanı (sentetik yağ), 390 o C civarına kadar ısıtılır ve sistem boyunca dolaştırılarak türbin jeneratörü için gerekli olan buhar üretilir.                                                   Güneş enerjisinin yetersiz olduğu zamanlarda, kesintisiz enerji üretimini sağlamak için, doğal gazlı ısıtıcı sistem kullanılmaktadır. Güneş enerjisinin yeterli, yetersiz veya hiç olmama durumuna göre sistem üç değişik şekilde çalışır.Güneş enerjinin yeterli olduğu durumlarda, ısı transfer akışkanı doğrudan güneş tarlasından geçer. Yetersiz veya hiç olmama durumlarında ise doğal gazlı ısıtıcılarla desteklenir veya tamamen bu ısıtıcılar devreye sokulur. Her iki enerji kaynağının da kullanıldığı durumda, hem güneş enerjisinden hem doğal gazdan yararlanabilmek için by-pass valfı açık bırakılır. Bu durumda güneş tarlasında ısınan sıvı, destek ısıtıcılar yardımı ile çalışma sıcaklığına ulaşıncaya kadar ısıtılır.Parabolik Çanak KonnektörlerParabolik çanak kolektörler, yüzeylerine gelen güneş radyasyonunu noktasal olarak odaklarında yoğunlaştırırlar. Bu kolektörlerin yüzeyleri de parabolik oluk kolektörlerin yüzeyleri gibi yansıtıcı aynalarla kaplanmıştır. Gelen güneş enerjisi bu aynalar vasıtası ile odaktaki Stirling motoru üzerine yoğunlaştırılır. Stirling motoru ısı enerjisini elektrik jeneratörü için gerekli olan mekanik enerjiye dönüştürür. Elektrik üretiminden başka, bu kolektörler buhar ya da sıcak hava üretimi için de kullanılır.Parabolik çanak kolektörler ile elde edilen elektrik, diğer yöntemlerle elektrik üreten santrallere destek amacıyla ve maden ocakları, radar istasyonları ya da uzak köylerin elektrik ihtiyacının karşılanmasında kullanılır. Ayrıca, endüstride buhar üretimi, yer altı enjeksiyonu, petrol çıkartılması gibi işlemler için kullanılır.Bu santraller, küçük modüllerden oluştuğu için enerji ihtiyacı duyulan yerlerin yakınında ve ihtiyaç duyulan kapasitede tesis edilebilirler. Günümüzde uygulamaları aşağıda verilmiştir. Günümüzde henüz ekonomik olmayan parabolik çanak kolektörlü sistemlerin araştırma ve geliştirme çalışmaları sürdürülmektedir. Bu çalışmalarda amaç, birim alan maliyetini düşürmek ve verimini artırmaktır.Merkezi Alıcı Güç SantralleriGüneş enerjisini yoğunlaştırarak elektrik üreten diğer bir uygulama da merkezi alıcı güç santralleridir. Bu santrallerde güneş enerjisi, heliostat denen aynalar yardımı ile bir kule üzerine yerleştirilmiş olan alıcıya yansıtılır. Bu yolla 1000 Co'nin üzerinde sıcaklık elde edilir. Heliostatlar, merkezi bir bilgisayar yardımı ile güneşi takip ederek güneş enerjisini kule üzerindeki alıcıya yansıtırlar.Alıcıda ısıtılan akışkan, buhar jeneratörüne gönderilerek buhar üretilir. Bu buhar, buhar türbininden geçirilerek elektrik üretilir. Bu çevrimden sonra buhar, kondansatörde soğutma suyu çevrimi ile soğutulur ve tekrar buhar jeneratörüne döner. Isı transfer akışkanı buhar jeneratöründen geçtikten sonra alıcıya gönderilir.Güneş Kollektörlü Sıcak Su SistemleriGüneş kolektörlü sıcak su sistemleri, güneş enerjisini toplayan düzlemsel kolektörler, ısınan suyun toplandığı depo ve bu iki kısım arasında bağlantıyı sağlayan yalıtımlı borular, pompa ve kontrol edici gibi sistemi tamamlayan elemanlardan oluşmaktadır.Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılırlar. Her iki sistem de ayrıca açık ve kapalı sistem olarak dizayn edilirler.Tabii Dolaşımlı Sistemler:  Tabii dolaşımlı sistemler ısı transfer akışkanının kendiliğinden dolaştığı sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan suyun yoğunluğunun azalması ve yükselmesi özelliğine dayanmaktadır. Bu tür sistemlerde depo kolektörün üst seviyesinden en az 30 cm yukarıda olması gerekmektedir. Deponun alt seviyesinden alınan soğuk (ağır) su kolektörlerde ısınarak hafifler ve deponun üst seviyesine yükselir. Gün boyu devam eden bu olay sonunda depodaki su ısınmış olur. Tabii dolaşımlı sistemler daha çok küçük miktarda su ihtiyaçları için uygulanır. Deponun yukarıda bulunması zorunluluğu nedeniyle büyük sistemlerde uygulanamazlar. Pompa ve otomatik kontrol devresi gerektirmediği için pompalı sistemlere göre biraz daha ucuzdur.Pompalı Sistemler:  Isı transfer akışkanının sistemde pompa ile dolaştırıldığı sistemlerdir. Deposunun yukarıda olma zorunluluğu yoktur. Büyük sistemlerde su hatlarındaki direncin artması sonucu tabii dolaşımın olmaması ve büyük bir deponun yukarıda tutulmasının zorluğu nedeniyle pompa kullanma zorunluluğu doğmuştur.Açık Sistemler:  Açık sistemler kullanım suyu ile kolektörlerde dolaşan suyun aynı olduğu sistemlerdir. Kapalı sistemlere göre verimleri yüksek ve maliyeti ucuzdur. Suyu kireçsiz ve donma problemlerinin olmadığı bölgelerde kullanılırlar.Kapalı Sistemler:  Kullanım suyu ile ısıtma suyunun farklı olduğu sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan su bir eşanjör vasıtasıyla ısısını kullanım suyuna aktarır. Donma, kireçlenme ve korozyona karşı çözüm olarak kullanılırlar. Maliyeti açık sistemlere göre daha yüksek verimleri ise eşanjör nedeniyle daha düşüktür.Düzlemsel Güneş KollektörleriDüzlemsel güneş kolektörleri, güneş enerjisinin toplandığı ve herhangi bir akışkana aktarıldığı çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır.Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, kolektörün en önemli parçası olan absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve yukarıdaki bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur.                                                   Üst Örtü:  Kolektörlerin üstten olan ısı kayıplarını en aza indirgeyen ve güneş ışınlarının geçişini engellemeyen bir maddeden olmalıdır. Cam, güneş ışınlarını geçirmesi ve ayrıca absorban plakadan yayınlanan uzun dalga boylu ışınları geri yansıtması nedeni ile örtü maddesi olarak son derece uygun bir maddedir. Bilinen pencere camının geçirme katsayısı 0.88'dir. Son zamanlarda özel olarak üretilen düşük demir oksitli camlarda bu değer 0.95 seviyesine ulaşmıştır. Bu tür cam kullanılması verimi %5 mertebesinde arttırır.Absorban Plaka:  Absorban plaka kolektörün en önemli bölümüdür. Güneş ışınları, absorban plaka tarafından yutularak ısıya dönüştürülür ve sistemde dolaşan sıvıya aktarılır. Absorban plaka, borular ile sıkı temas halinde olmalıdır. Alüminyumda olduğu gibi, akışkan borularının kanatlarla bir bütün teşkil etmesi en iyi durumdur. Bakır ve sacda bu mümkün olmadığı için akışkan boruları ile plakanın birbirine temas problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ya tamamen ya da belli aralıklarla lehim veya kaynak yapmakla çözülebilir.Isı Yalıtım:  Kolektörün arkadan olan ısı kayıplarını minimuma indirmek için absorban plaka ile kasa arası uygun bir yalıtım maddesi ile yalıtılmalıdır. Absorban plaka sıcaklığı, kolektörün boş kalması durumunda 150 °C'a kadar ısınması nedeniyle kullanılacak olan yalıtım malzemesinin sıcak yalıtım malzemesi olması gerekmektedir. Isı iletim katsayıları düşük ve soğuk yalıtım malzemesi olarak bilinen poliüretan kökenli yalıtım malzemeleri tek başına kullanılmamalıdır. Bu tür yalıtım malzemeleri, absorban plakaya bakan tarafı sıcak yalıtım malzemesi ile takviye edilerek kullanılmalıdır. http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisi-ve-teknolojileri-nelerdir-

Jeotermal Enerji Nedir?

Jeotermal Enerji Nedir?

Jeotermal enerji yerkürenin iç ısısıdır. Bu ısı merkezdeki sıcak bölgeden yeryüzüne doğru yayılır.Jeotermal kaynakların üç önemli bileşeni vardır: 1. Isı kaynağı,2. Isıyı yeraltından yüzeye taşıyan akışkan,3. Suyun dolaşımını sağlamaya yeterli kayaç geçirgenliği.Jeotermal alanlarda sıcak kayaç ve yüksek yeraltı suyu sıcaklığı normal alanlara göre daha sığ yerlerde bulunur. Bunun başlıca nedenleri arasında:• Magmanın kabuğa doğru yükselmesi ve dolayısıyla ısıyı taşıması, • Kabuğun inceldiği yerlerde yüksek sıcaklık farkı sonucunda oluşan ısı akışı,• Yeraltı suyunun birkaç kilometre derine inip ısındıktan sonra yüzeye doğru yükselmesi.Jeotermal saha, sistem ve rezervuarı birbirlerinden ayırmak üzere aşağıdaki tanımlar yapılabilir.Jeotermal Saha:Yeryüzünde bir jeotermal etkinliği gösteren coğrafik bir tanımdır. Eğer yeryüzünde herhangi bir doğal jeotermal çıkış yoksa, yeraltındaki jeotermal rezervuarın üstündeki alanı tanımlamakta kullanılır.Jeotermal Sistem:Yeraltındaki hidrolik sistemi bütün parçaları ile birlikte (beslenme alanı, yeryüzüne çıkış noktaları ve yeraltındaki kısımları gibi) tanımlamakta kullanılır. Jeotermal Rezervuar:İşletilmekte olan jeotermal sistemin sıcak ve geçirgen kısmını tanımlar.Jeotermal sistemler ve rezervuarlar; rezervuar sıcaklığı, akışkan entalpisi, fiziksel durumu, doğası ve jeolojik yerleşimi gibi özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Örneğin jeotermal rezervuarda 1 km derinlikteki sıcaklığa bağlı olarak sistemleri iki gruba ayırmak olasıdır.a.) Rezervuar sıcaklığının 150°C' dan düşük olduğu, düşük sıcaklıklı sistemler: Bu tür sistemler genelde yeryüzüne ulaşmış doğal sıcak su veya kaynar çıkışlar gösterirler. b.) Rezervuar sıcaklığının 200°C' dan yüksek olduğu yüksek sıcaklıklı sistemler: Bu tür sistemler ise doğal buhar çıkışları (fumeroller), kaynayan çamur göletleri ile kendini gösterir.Jeotermal sistemlerin fiziksel durumlarına bağlı olarak sınıflandırılmaları durumunda, üç farklı rezervuar durumu tanımlanabilir.Sıvının etken olduğu jeotermal rezervuarlar:Rezervuardaki basınç koşullarında su sıcaklığının buharlaşma sıcaklığından daha düşük olduğu rezervuarları tanımlamakta kullanılır. Rezervuar basıncını sıvı su fazı kontrol etmektedir.İki fazlı jeotermal rezervuarlar:Rezervuarda sıvı su ve su buharı birlikte bulunmaktadır ve rezervuar basıncı ve sıcaklığı suyun buhar basıncı eğrisini izler.Buharın etken olduğu jeotermal rezervuarlar:Rezervuar basıncındaki akışkan sıcaklığının suyun buhar basıncı eğrisi sıcaklığından daha yüksek olması durumunda bu tür rezervuarlar oluşurlar. Rezervuardaki basıncı su buharı fazı kontrol etmektedir.Bir jeotermal rezervuarın fiziksel durumu ve kimyasal özellikleri zamana bağlı olarak değişiklik gösterebileceği gibi aynı rezervuar içerisindede bir noktadan diğerine farklılıklar gösterebilir. Örneğin sıvının etken olduğu bir rezervuar, üretim sonucu oluşan basınç düşümünden dolayı, zamanla iki fazlı bir jeotermal akışkan durumuna dönüşebilir. Jeotermal enerji, hava kirliliği yaratmayan ve dikkatli kullanıldığında çevre sorunlarını en aza indirgeme özelliği olan bir enerji kaynağıdır. Jeotermal enerji kaynağının sürdürülebilir projelerde kullanılması amaçlanmalıdır. Projelerin sürdürülebilir olması için jeotermal sistemlerin ve rezervuarların iyi bilinmesi ve varolan yeraltı özelliklerinin projelerin avantajına olacak şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/jeotermal-enerji-nedir

Jeotermal Enerji Doğası Ve Dağılımı

Jeotermal Enerji Doğası Ve Dağılımı

Jeotermal enerjinin doğası ve dağılımı ile ilgili üç temel terim vardır; jeotermal gradyan, ısı akışı ve jeotermal anomali.Jeotermal gradyan dünya yüzeyinden derinlere doğru inildikçe sıcaklığın artmasından kaynaklanır. Normal olarak yerin altına doğru inildiğinde her 33 metre'de sıcaklık 1oC yükselir. Fakat jeotermal sahalarda, jeolojik yapının ve kayaç tiplerinin farklı olmalarından dolayı sıcaklık artışı çok daha fazla, örneğin 33 metre'de 5oC olabilir.Isı enerjisi dünya yüzeyine, kayalardan iletim yoluyla geçerek, mağmanın hareketi ile veya jeotermal suyun hareketi ile ulaşır. Isı enerjisinin iletim yoluyla düşey olarak hareket etmesine ısı akısı denir.Bazı jeotermal alanlarda, bazı derinliklerde sıcaklıklar, komşu alandaki sıcaklıklardan farklılıklar gösterirler. Bu düzensizliğe jeotermal anomali denir. Jeotermal anomali küçük bir alan ile sınırlı olabilir ve sadece küçük bir sıcak su kaynağı anomaliyi gösterebilir. Öte yandan anomali binlerce kilometrakarelik bir alanda da oluşabilir. Jeotermal kuyuların sondajı, geliştirilmesi ve işletmesi çok pahalı işlemler oldukları için jeotermal aramalarda pozitif jeotermal anomalilerin (yüzeye yakın ve yüksek sıcaklıklı) yerleri tespit edilmeye çalışılır.Farklı jeolojik yapılarda, jeotermal anomalilere sebep olan beş ana faktör vardır. Bu faktörlerin anlaşılması, jeotermal alanların aranmasında yardımcı olur.Isının farklı bölgelerde yayılması:Isı akısındaki temel farkların sebebinin yerin yaklaşık 30 km altındaki oluşumlarda bulunduğuna inanılmaktadır. Bazı bölgelerde ısı akısı ortalamaya göre düşük, bazı bölgelerde yüksektir.Isı akış miktarının aralığı:Sedimentar bölümdeki her derinlikte, kayaç tipinden bağımsız olarak ısı iletiminin hızı aynıdır. Radyoaktif kaynaklar ısı iletim hızını değiştirir. Normal olarak ısı yeryüzüne sabit hızda iletilir. Fakat, eger ortamın ısıl iletkenliği anormal olarak çok düşük ise, mevcut alandaki sıcaklık komşu alanlardan fazladır. Genel olarak dünyanın heryerinde rastlanan değişik kayaç tiplerinin ısı iletkenliği birbirlerinden farklılık gösterir. Örneğin kuvarsın iletkenliği, pekişmemiş kilin iletkenliğinden altı kat daha fazladır. Yani, eğer ısı akışı sabit ise, bir tabakadaki jeotermal gradyan, değişen ısı iletim hızına bağlı olarak, komşu tabakaya göre altı kat daha fazla olabilir. Kayaçlardaki lateral (yanal) değişiklikler ve bunlara bağlı ısı iletkenliğindeki değişiklikler çarpıcı jeotermal anomaliler yaratabilir.Radyoaktif elementlerin konsantrasyon farkları:Diğer faktörler jeotermal gradyanin büyüklüğünü etkiler. Radyoaktif elementler yoğunlukla üst kabukta bulunurlar fakat en fazla granitik kayalarda bulunurlar. Radyoaktif elementler sığ kabuksal alanlardaki ısı akışını hızlandırırlar. Bazı granitik kayalardaki ısı akışının üçte ikilere varan kısmı radyoaktif elementler olan uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunumundan dolayı oluşur. Bunların arasında uranyum ve toryum aynı önemde iki radyoaktif elementtir ve radyoaktif çürümeden oluşan ısının yaklaşık olarak % 80-90'ını oluştururlar. Bu noktada, yeteri kadar büyük hacimli bir granitik kütle içinde bulunan küçük miktarda uranyumun (milyonda 5-10 parça ve toryumun (20-80 ppm) yeraltı sıcaklığını belirgin biçimde yükselttiğini not etmekte fayda vardır. Radyoaktif elementlerin konsantrasyonundaki lateral (yanal) değişimler, kayalar aynı ısıl iletkenlikte de olsa jeotermal gradyanda farklılıklara yol açar.Tabakalar arasına giren genç mağmatik kayaçlar(Genç mağmatik sokulumlar):Levha tektoniği teorisi (yerkabuğunun, geniş düz parçalarının hareketi) genç mağma aktivitelerinin oluşumunu açıklamaktadır. Mağma, levhaların ayrılma zonları boyunca ve levhalar arasına girerek, sırtlar oluşturur. Kabuğa doğru sokulan mağma yerkabuğuna ısı transfer eder ve bu da yüksek jeotermal gradyanlar yaratabilir. Sonuç olarak ortaya çıkan jeotermal anomaliler değerli jeotermal kaynaklar yaratabilirler.Hidrotermal sirkülasyon:Geçirgen kayaçlardan, kırık veya çatlak sistemlerinden geçen sular, ısıyı kayaçlardan daha hızlı taşırlar. Genç mağmatik sokulum tarafından ısıtılan sular konveksiyon akımları sonucu jeotermal sistemde dolaşır veya dolaşımdaki soğuk su mağmatik bir sokulama yaklaşarak ısınır ve hareketine devam eder. İki durumda da jeotermal enerji kabuktaki sığ derinliklere transfer edilir ve ciddi jeotermal anomalilere sebep olabilir. Termal suların yeryüzüne çıktığı noktalarda doğal sıcak su kaynakları oluşur. Diğer yerlerde termal sulara ulaşmak için kuyu açmak gerekir.Jeotermal Enerji ÜretimiJeotermal enerji çoğunlukla yerkabuğundaki kayaçlarda, ikincil olarak da kayaçlardaki çatlakları, gözenekleri dolduran su, su buharı veya diğer akışkanlarda bulunur. Bu yayılmış enerjiyi kullanılabilir hale getirmek için önce büyük hacimlerdeki kayaç kütlelerinden toplanması ve sonra da bir boşaltım noktasına taşınması gereklidir. Yerkabuğunun en üst bir kaç kilometrelik bölümünde neredeyse bütün kayaçlarda bulunan su, enerjiyi toplamak ve almak için bir mekanizma oluşturulmasını sağlar.Jeotermal suyu ve sahip olduğu ısıl enerjiyi ekonomik olarak elde edebilmek için suyun içinden geçtiği kayaçların çok miktarda su içermeleri ve geçirgenliklerinin fazla olması gerekir. Kayaçın su depolayabilme kapasitesi depolama katsayısı olarak adlandırılır. Suyun geçirgenlik özelliği ise hidrolik iletkenlik veya geçirgenlik olarak adlandırılır. Çatlaklı kuvars, kireçtaşı, kırılmış volkanik kayalar, serbest kum ve çakıl yüksek depolama katsayısına ve yüksek hidrolik iletkenliğe sahiptir ve genellikle büyük miktarlarda su üretimine olanak sağlarlar.Yüksek hidrolik iletkenliğe sahip ve kalınlığı fazla olan kayaçlara, geçirgenliği yüksek kayaçlar denir. Geçirgenliği yüksek kayaçlar ana akiferleri (geçirgen kayalar veya gözenekli ortamlar)ve en üretken jeotermal rezervuarları oluştururlar. Uzun süreli enerji üretimi için bu akiferler geniş alanlara yayılmalı ve su beslenme sahasına hidrolik olarak bağlanmalıdır.Geçirgenliği az olan sahalarda çeşitli çatlatma yöntemleri enerji üretimini teorik olarak arttırır fakat bu tür uygulamalar jeotermal alanlarda çok ender uygulanmaktadır.Gözenekliliği ve geçirgenliği az olan kayaçlardan enerji üretimi, sınırlı sirkülasyon çevrimleri ile sağlanabilir. Bu durumda iki kuyu birbirine kırık ve çatlaklar sistemi ile hidrolik olarak bağlıdır. Soğuk su bir kuyudan aşağıya doğru pompalanır, pompalanan su kayaçlardaki çatlaklardan geçerek iletim yoluyla ısınır ve ikinci kuyudan yukarı doğru pompalanır. Kayaçlardaki çatlakların geçirgenliği az olan kayaçlar tarafından çevrelenmesi, çevrimdeki su kaybının az miktarda kalması için önemlidir. Bu teknolojiye sıcak kuru kayaç 'HDR' teknolojisi denmektedir ve hala deneysel aşamada bulunmaktadır. Bu teknolojinin uygulanabilirliği ve ekonomisi henüz tam olarak kanıtlanmamıştır. Sıcak kuru kayaçlar, hidrolojik ortam çeşitleri arasında en uçta bulunur, çeşitlenme bu uçtan yüksek geçirgenliği olan klasik rezervuarlara ve akiferlere doğru genişler. Dünyanın kabuğundaki kayaçların çoğu sınırlı bir sirkülasyon çevrimi için çok fazla geçirgendir fakat bu geçirgenlik ekonomik olarak jeotermal akışkan üretmeye yetecek kadar fazla değildir.Jeotermal Sistemlerin ÇesitleriGenç Volkanik Sokulumlarla Bağlantılı Hidrotermal Konveksiyon Sistemler:Dünyanın ısısının varolduğuna dair en belirgin kanıtlar volkanik patlamalardır. Bu patlamalardan etrafa yayılan lavlar dünya yüzeyinde hemen soğur fakat yer kabuğu altındaki iç küre(lavın kaynağı) binlerce yıl boyunca ergimiş olarak kalır. Günümüzde bu mağma hücrelerine doğrudan sondaj yapılması pratik değildir. Bununla birlikte mağma sızıntısının etrafındaki kırıklar ve çatlaklar hidrotermal sirkülasyon sistemlerinin oluşumuna elverişli olabilir: yeraltı suyu, soğumakta olan mağma sızıntısının aşağılarında veya çevresinde çevrime girebilir. Bu çevrimde bir miktar ısı alan su tekrar yeryüzüne yakın alanlara döner. Sıcak ve soğuk suyun yoğunlukları arasındaki fark ısınan suyun üste çıkmasını sağlar.Çatlak(Fay) Kontrollü Sistemler:Hidrotermal taşınım(konveksiyon) sistemlerinin çoğu genç volkanik sızıntıların olduğu yerlerde bulunmaz. Bunun yerine bu jeotermal sistemler ısılarını, geçirgen alanlar boyunca suyun derinlere doğru sirkülasyonuna izin veren geniş hacimli kayaçlardan alırlar. Bu alanlar, stratigrafik yataklar veya çatlaklar ve birbirine bağlantılı kırık sistemleri olabilir. Su sıcaklığı birinci olarak bölgesel ısı akımının büyüklüğüne ve su çevriminin derinliğine bağlıdır. Hidrotermal taşınım sistemlerinin kollarına beslenme (reşarj) dağlık alanlarda ve bitişik vadilerde meydana gelir. Kırık ve çatlaklar aşağıdaki şekilde gösterilenden farklı olabilirler, önemli olan kırıkların yükselen sıcak su için yeterli derecede geçirgen olmalarıdır.İletkenliği Düşük Katmanların Altında Gizlenen Radyojenik Isı Kaynakları:Granitik plutonik kayaçlar göreceli olarak yüksek miktarlarda uranyum ve toryum içerirler. Bu elementlerin radyoaktif parçalanması ısı enerjisi açığa çıkarır. Radyojenik pluton içindeki ısı akımı, komşu kayaçtaki (içine sokulunan) kayaç) ısı akımından fazladır. Eğer granitik kayaçlar düşük ısı ilekenliği olan katmanlar tarafından çevrelenmişse bu katmanların tabanında yüksek sıcaklıklar oluşabilir. Jeotermal anomalinin şekli radyojenik kaynağın şekline, kalınlığına ve üstteki tabakaların termal iletkenliğine bağlıdır.Yer Basınçlı(Geopressured)- Jeotermal Rezevuarlar:Yer Basınçlı - jeotermal rezervuarlar, üzerlerindeki kayaçlar tarafından su sütununun basıncını aşan basınç altında bırakılan akiferlerdir. Yer basınçlı jeotermal alanda bulunan ve daha az gözenekli olan katmanlar suyun yukarıya doğru sızmasını ve ısı transferini önler Yer basınçlı katmanlardaki su çok yüksek miktarda ısı içerir, ayrıca bu su çözünmüş metan (Doğal gazın ana bileşeni) açısından da zengindir.Yer basınçlı jeotermal rezervuarlardan jeotermal enerji ve çözünmüş metan üretimi halen gelişmekte olan bir teknolojidir. Temel olarak derin petrol kuyusu sondajında kullanılan yöntemlerin benzerleri kullanılır. Sondaj masrafları ancak çok güçlü finansal yapıları olan kurumlar tarafından karşılanabilir. Günümüzde sadece sıcak su kullanımı için böyle kuyuların açılması ekonomik değildir. Eğer metan üretimi ile birleştirilirse yer basınçlı jeotermal rezervuarlar ekonomik olabilirler.Derin Bölgesel Akiferler:Kabuktaki aşağı doğru eğimli oluklar, yeraltı sularını dağlık alanlardaki beslenme alanlarından toplar. Bu su daha sonra tortul kayaçlardan geçerek aşağı doğru iner ve jeogradyanden dolayı buralarda ısınır.Bu tür havzalarda eğer hidrolik iletkenlik yüksekse veya çatlaklar suyun artezyenik basınç sayesinde yukarı doğru yükselmesine izin veriyorsa, jeotermal su deliklerden yeryüzüne ulaşabilir. Artezyenik basınç termal suyun yüzeye ulaşması için yeterli olabilir. Düşük termal iletkenliğe sahip tortullarda eş sıcaklık eğrileri (izoterm) yüzeye doğru eğilebilirler ve jeotermal suyu yüzeyin çok yakınına getirebilirler.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/jeotermal-enerji-dogasi-ve-dagilimi

Distilasyon Türleri Nelerdir ?

Distilasyon Türleri Nelerdir ?

Adi (Basit) DistilasyonAdi distilasyon, kaynama noktaları arasındaki farkın (en az 25 °C) yüksek olduğu sıvıların ayrılmasında ya da yağlardan, uçucu olmayan katılardan sıvıların ayrılmasında kullanılır. Bu durumda bileşenlerin buhar basınçları yeterince farklı olduğundan distilat (distilasyon ürünü) yeterli saflıkta elde edilebilir.Ayrımsal DistilasyonKarışımdaki bileşenlerin kaynama noktaları arasındaki fark birbirine çok yakın (en fazla 25 °C) olduğu koşullarda adi distilasyona benzeyen diğer bir yöntem olan ayrımsal distilasyon ya da fraksiyonlu distilasyon kullanılır. Bu distilasyon çeşidinde, bir fraksiyonlu kolonda tekrarlı buharlaşma-yoğunlaşma döngüleri gerçekleşir. Böylece yeterli saflıkta distilat elde edilebilir. Bu ayırma işlemi rektifikasyon olarak da adlandırılır. Sıvıların kaynama sıcaklıkları arttıkça fraksiyonlu distilasyon ile sıvıların birbirinden ayrılması zorlaşır. Bunun için kaynama noktaları 120 °C den daha yüksek olan sıvı karışımların ayrılmasında önce birkaç fraksiyon toplanır. Sonra bu fraksiyonlara daha küçük balonlarda tekrar fraksiyonlu distilasyon uygulanır.İdeal sıvı karışımlarının damıtılmasında buhar basıncı ve dolayısıyla kaynama noktası sıvının bileşimiyle orantılı olarak düzgün bir değişme gösterir, yani Raoult kanunundan sapma gözlenmez. İdeal olmayan karışımlar yani Raoult kanunundan pozitif veya negatif sapma gösteren karışımlar, her bileşim oranlarında ayrımsal damıtma ile birbirlerinden tamamen ayrılmazlar. Bu tip karışımlara azeotropik karışımlar denir ve Raoult kanununda pozitif sapma gösterenler ve negatif sapma gösterenler diye ikiye ayrılır.Su Buharı DistilasyonuSıcaklığa duyarlı, su ile karışmayan sıvıların kendi kaynama noktalarından daha düşük sıcaklıktaki distilasyonları için kullanılan yönteme su buharı distilasyonu denir. Damıtılacak sıvının su ile karışmaması ve birbiri içinde çözünürlüğünün ihmal edilecek kadar az olması gerekir.Su buharı ile kendi kaynama sıcaklığında bozunmaya uğrayan organik maddeler düşük sıcaklıklarda bozunmadan damıtılabilir. İşlem, karışımı oluşturan bileşenlerden birinin tamamen kaptan uzaklaşana kadar devam eder. Distilasyon sonucunda oluşan distilatta her iki bileşen bulunur. Yalnız bu bileşenler birbirine karışmadığı için ayırma hunisi ile kolayca ayrılır. Bu yöntem aynı zamanda ortamda istenmeyen ürün olarak bulunabilecek maddeleri (reçine, inorganik tuzlar vb.) ortamdan uzaklaştırmak için de kullanılır.  Vakum Distilasyonu Bazı bileşikler yüksek kaynama noktalarına sahiptirler. Bu tür bileşiklerin kaynatılması için sıcaklığın yükseltilmesi yerine basıncı düşürmek daha tercih edilen bir durumdur. Ayrıca bazı maddeler normal atmosfer basıncında distillendiği zaman bozunurlar. Bu maddeler için de vakum distilasyonu yöntemi kullanılır. Vakum distilasyonu laboratuvarlarda döner buharlaştırıcı (rotary evaporator) şeklindedir.Diğer Distilasyon Çeşitleriİndirgenmiş Basınçta (vakumda) Distilasyon: Kısa yollu distilasyon, Hava duyarlı vakum distilasyonu, Moleküler distilasyon, Vakumlu ayrımsal distilasyon, Döner buharlaştırıcı.Reaktif distilasyon, Katalitik distilasyon, Ekstraktif distilasyon, Kısmi buharlaştırıcı,

http://www.ulkemiz.com/distilasyon-turleri-nelerdir-

5D Bellekler Veri Kaybına Son Veriyor

5D Bellekler Veri Kaybına Son Veriyor

Southampton Üniveristesi’nde bulunan Optoelektronik Araştırma Merkezi’nden bilimciler, milyarlarca yıl boyunca bozulmadan kalabilecek bir dijital veri depolama yöntemi geliştirdi. Araştırmacılar nano-yapılı (nano ölçekte tasarlanmış yapılar içeren) cam kullanarak, beş boyutlu (5D) dijital verinin kayıt ve çağırma süreçlerinin femtosaniyelik lazer yazım ile gerçekleştirilmesini sağladı.

http://www.ulkemiz.com/5d-bellekler-veri-kaybina-son-veriyor

Siyaset Nedir

Siyaset Nedir

Siyaset veya politika, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış. Siyaset kelimesi Arapça Seyis (At Bakıcısı) kelimesinden türemiştir.Yunan siyasal yaşamında ise siyaset, "polis"e veya devlete ait etkinlikler biçiminde tanımlanmıştır. Politika bilimi (politoloji) politik hareketler ve güç edinilmesi ve kullanımı konusunu inceler.Düşünsel gelenek NedirEflatun veya Aristo'nun kurucuları olarak kabul edildiği bu gelenekte etik sorunları incelemek önceliklidir. Olması gerekenle ilgilenir. Günümüzde ise bu gelenek, "bireysel özgürlüğün sınırları ne olmalıdır?" "Devlete neden itaat etmeliyim?" gibi normatif sorunlarla uğraşır. Deneyci gelenek NedirDeneyci geleneğin izlerini Aristo'dan, Montesquieu'ye kadar birçok siyaset bilimcide görürüz. Günümüzde özellikle ABD'li siyaset bilimciler tarafından kullanılan bir çözümleme geleneğidir. Var olanı, işleyiş sisteminin ne olduğunu anlamaya çalışır. John Locke ve David Hume'un çalışmaları sayesinde yaygınlaşan Deneycilik Auguste Comte'un çalışmalarına bağlı olarak pozitivist şekilde değişmiştir. Deneycilik, sosyal bilimlerde de doğa bilimlerinin yöntemlerinin kullanılması gerektiğini savunur.Bilimsel gelenek NedirSiyâseti bilimsel olarak ele alan ilk kişi Karl Marx'tır. 1870'lerde Avrupa şehirlerindeki üniversitelerde siyaset alanında kürsüler açılmıştır. Bu dönemde diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi siyaset biliminde de davranışsalcı akım kendini göstermiş ve 1970'lere kadar bilimsel gelenek etkisini ağırlıklı olarak göstermiştir.Yönetim NedirSiyâset, belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyetidir. Bu uzlaştırma faaliyeti ise yönetim erkinin elde bulunması ile gerçekleşir.Siyâset tarihine bakıldığında insanın ortaya çıkışı ile birlikte siyaset; yönetim sanatı da sahnede yerini almış ve binlerce yıl yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ile yönetsel gücün elde tutulması davranışlarına yön vermiştir.Tüm medeni toplumlarda Antik Çağ'dan beri toplum yönetimi üzerine çalışma yapan düşünürler hep kendi çağlarının bir ütopyasının (mükemmel veya sadece daha iyi bir toplum yaratmak için verilen çabaları tanımlamak için kullanılan bir terim ) mücadelesini vermişlerdir.Devlet NedirTarım ve din toplumlarında modern anlamda devlet yoktu. Egemenlik kralın, hükümdarın, dini liderindi. Avrupa ve Amerika devrimleriyle mutlakıyetten meşrutiyete ve cumhuriyete yönelen devlet gücünü toplumsal sözleşmeye dayandırdı. Hukukiliği kabul ederek, bağımsız yargının denetimine izin verdi, meclis iradesini halkın iradesiyle bütünleştirdi. Kutsaldan bireye, vesayetçilikten özerkliğe, merkeziyetçilikten ademimerkeziyetçiliğe, devletçilikten piyasacılığa, ırkçılıktan çoğulculuğa, gizlilikten şeffaflığa doğru gelişti.Kuvvetler ayrımı esasını ortaya atan Montesquieu 20 yıl üzerinde çalıştığı De l'esprit des lois adlı kitabında yasama, yürütme ve yargı'yı birbirlerinden ayırmanın önemini vurgulamıştır.Farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin, halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs., göreli olduğunu söylemiştir. O, işte bütün bu temel koşullara, "yasaların ruhu" adını veren Montesquieu bu bağlamda, üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir. Buna göre, despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi, ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir; demokrasinin yönetici ilkesi erdemdir.Feodalizm NedirFeodal düzenin siyâsî yapısı bir piramit gibidir. En üstte kral (veya imparator), altında ise kendisine bağlı soylular bulunur. Bu soyluların altında daha alt soylular olur. Bu hiyerarşik düzenin en alt ve en geniş tabakasını serfler oluşturur.Feodal sistemde sadece üretim araçları değil, askerî güç de feodal beyler arasında paylaşılmıştır. Donanımlı askerlerden oluşan merkezî bir ordunun kurulması kral açısından pahalı olduğundan, bu ihtiyacı feodal beyler karşılamıştır. Bu sebeple kralın savaşta başarılı olması, feodalitenin desteğine bağlıdır.İktidar, meşruiyet ve egemenlik Nedirİktidar kavramı birey veya topluluğun başka birey veya topluluk üzerinde kendi istediklerini yapabilme veya yaptırabilme gücüdür. Siyâset disiplini içerisinde iktidar daha genel bir anlam yüklenmiş ve bir devletin içindeki tüm birey ve gruplar üzerindeki hakimiyeti kapsamıştır. Siyâsî iktidarı diğer iktidar unsurlarından ayıran en önemli özellik ise meşru olma gücüdür.Meşruiyet siyasî iktidarı, yönetilenler için makul seviyede olması için, halkın rızasına dayandırmasıdır.Bir diğer deyişle iktidar ile toplum arasında karşılıklı rıza ile yapılan sözleşmedir.Egemenlik kavramı latince:superanus olup en üstün iktidar anlamına gelmektedir. Siyâset Disiplini literatürüne sokan Bodin'dir.Jean Bodin egemenlik için 'birçok ailenin ortak çıkarlarının, egemen bir güçle yönetilmesi', Thomas Hobbes;'bireysel kudretlerin toplamını egemenin kendi iradesine göre kullanmak yetkisi' olarak tanımlarlar.Günümüzde ise egemenlik anayasalar aracılığıyla sınırlanmakta, güçler ayrılığı ilkesiyle bölünmekte ve seçimler aracılığıyla devredilmektedir.Siyâset kuramları İdeoloji siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünü. En basit tabirle bir ideoloji, düzenlenmiş, yapılanmış bir fikirler bütünüdür. Bu fikirler bütünüde siyasetin temeli olan siyâsî ideolojileri oluşturmuştur.Tutuculuk (muhafazakârlık) NedirTutuculuk, var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Toplumun değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan sağ kanat siyasi ideoloji.Muhafazakârlığın değişime karşı direniş olarak tanımlanması, özellikle değişim isteyen sol ideolojiler tarafından eleştirilir. Muhafazakârlığın var olan kazanımları ve değerleri korumak şeklinde bir yanı da vardır. Bu açıdan bakıldığında, herkes, solcular dahil, istedikleri toplumsal düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşabilirler. Nitekim Sovyetler Birliği'ndeki solcu rejime karşı olanlar (örneğin Troçkistler) bu rejimi tutuculaşmakla suçladılar.bu suçlamanın ardından zaten rejim karşıtları ayaklanma çıkardılar.Komünizm NedirKomünizm, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir.Metafiziği reddeder. Komün sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır. 20. yüzyılın başından beri dünya siyâsetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx'ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Manifesto ile birlikte anılır. Şuanda komünizm biçimini benimsemiş tek ülke Küba'dır.Liberalizm NedirLiberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji, politika geleneği ve düşünce akımıdır. Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağlayan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modeli ve toplumsal hayat düzeni hedefler. Devleti bir gece bekçisi modeli olarak görmektedir. Devlet sadece bireylerin güvenliğini korumakla ve onların refahını sağlamakla yükümlüdür. Ekonomik anlamda kapital ekonomiyi benimser.Mülk edinme esasına dayanır. Devletin ekonomiye müdahalesi sadece bir görünmez eldir.Devlet müdahalesindeki temel amaç rekabet edilebilir ortamı sağlamaktır. Ekonomi ve maliye politikalarına gerek yoktur. Zaten serbest piyasa ekonomisi kendiliğinden ekonomi dengesini sağlar.Liberallerin en buyuk korkusu devletin birey karşısında güçlü konuma gelmesidir. "Bırakınız gitsinler bırakınız yapsınlar" genel sloganıdır.Anarşizm Nedir'Anarşizm kavramı Yunanca anarchaiadan (hükümetin olmaması durumu) gelir. İnsan özgürlüğünü kısıtlayan tüm otoritelerin ortadan kaldırılmasını ve barış, uyum ve işbirliği ilkelerine dayanan yeni bir toplumsal düzen yaratma düşüncesindedir. Anarşistlere göre devlet ve devletin kurumları toplumu sömürmek için güç odakları tarafından yaratılmış bir araçtır. Anarşizm, Bireyci anarşizm ve Anarşist komünizm şeklinde tasnif edilmektedir.Faşizm NedirFaşizm pek çok açıdan, Fransız İhtilali sonrasında serpilip büyüyen akılcılık, ilerleme, özgürlük ve eşitlik gibi değerlerden mürekkep Batı siyasal düşüncesine karşı bir tepki olarak görülebilir. Bu değerlerin yerini faşizmde birlik, mücadele, liderlik ve güç gibi olgular almıştır. Bu bakımdan İtalyan faşistlerin kullandığı "1789 öldü" sloganı oldukça anlamlıdır. Faşizm genel olarak seçilmiş bir ulus olma bilinci, demokrasinin reddi ve yayılmacı dış politika temellerine dayanır.Siyasal sistemlerSiyasal sistem, sosyal sistemin bir dalı olduğu için toplumlar arasında farklı sistemler ortaya çıkmıştır.Siyasal sistem genel olarak devlete bağlı olan kurumların birbirleri arasındaki ilişkiler ve yöneten ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin bütünüdür.Siyasal sistemler yöneten ve yönetilenin sayılarına göre kategorilendirilir.Eflatun'a göre ilk siyasi sistem patriarşidir.Bu küçük toplumlardaki daha çok aileler içinde uygulandığı varsayılan bir sistemdir ve yöneten pozisyonunda, erkek ve en yaşlı olan kişi bulunmaktadır. Ailelerin birleşmesiyle büyüyen toplumlarda, bir ailenin yönetimde bulunması ile monarşi birden fazla ailenin bulunması halinde ise aristokrasi sistemleri ortaya çıkmıştır. Sistemin bilgelikten çok şan ve şöhrete önem vermesinden dolayı bozulması timokrasi'yi ortaya çıkarmış ilerleyen dönemlerde yöneticiler, erdem ve bilgelikten yoksun oldukları sebebiyle, zenginlik ihtirasına bürünmüş ve oligarşi ortaya çıkmıştır. Oligarşide ortaya çıkan düzensizlikle meydana gelen çatışma sonucu yoksulun zengini yenmesi ile demokrasi oluşmuştur. Fakat Eflatun, halkın tamamının siyasete karışmasının toplumu bozacağını ileri sürer. Bu durumda ise toplum Tiranlık sistemine teslim olur ve köleleşir. Eflatun bütün siyasi sitemleri bu şekilde tasnif eder ve özetler.Aristo sınıflandırmasıEflatun'un bu bilgileri ışığında Aristo'nun siyasi sistem sınıflandırması siyaset bilimciler tarafından genel kabul görmüştür.Ortak iyiliği amaçlayan tekin yönetimi: MonarşiOrtak iyiliği amaçlayan azınlığın yönetimi: AristokrasiOrtak iyiliği amaçlayan çoğunluğun yönetimi: PoliteiaTekin çıkarını amaçlayan tekin yönetimi: TiranlıkZenginlerin çıkarını amaçlayan azınlık yönetimi: OligarşiYoksulların çıkarlarını amaçlayan çoğunluğun yönetimi: ''''Demokrasi''''Modern dünya sistemleri1950'ler ve 1960'larda sistemlerin sınıflandırılması çabaları, değişen sistemlerle birlikte devam etti.Soğuk Savaş'ın keskin karşıtlığı ile birlikte "üç dünya" yaklaşımı ortaya çıktı.Buna göre dünya üç ayrı blok halinde bölünebilirdi.Kapitalist "birinci" dünyaKomünist "ikinci" dünyaGelişmekte olan "üçüncü" dünyaAncak 1970'lerde başlayan ve günümüzde hala devam eden, Afrika ve Latin Amerika demokratikleşme çabaları "üçüncü" dünyayı, 1990'ların başındaki Doğu Avrupa devrimleriyle de "ikinci" dünya rejimleri çökme dönemine girdiler.

http://www.ulkemiz.com/siyaset-nedir

Berilyum Elementi

Berilyum, periyodik tablonun II-A grubunda yer alan toprak alkali grubundan element. Berilyum ender elementlerdendir. Yerkabuğunda ancak %0,0006 oranında bulunur. Zengin yatakları bulunmadığından, berilden elde edilir. Fransız kimyacısı Nicolas Vaquelin tarafından 1798'de oksit halinde bulunmuş, 1828'de, birbirlerinden bağımsız olarak, Friedrich Wöhler ve Antoine Bussy tarafından elde edilmiştir.Alüminyumdan daha hafif, ama daha sert, erime noktası da yüksek bir element olan beril, metalurjide kullanılır. Ama alüminyumdan 200 kat pahalıya mal olması nedeniyle, kullanımı bilgisayar parçaları ve jiroskop yapımı, uzay teknolojisi gibi birkaç özel alanla sınırlıdır. En önemli berilyum alaşımı berilyumlu bakırdır. Berilyum oksitin bakırla eritilmesi ve indirgeyici kullanılır.Bileşikleri genellikle renksizdir. Çözelti, kuru toz ya da buhar halinde çözünür, bileşikleri ise zehirlidir.Berilyumun doğada bulunan tek kararlı izotopu berilyum-9'dur. Yarı ömrü 3.000.000 yıl olan berilyum-10 ve 10-15 saniyeden daha kısa sürede kendiliğinden iki alfa parçacığına bölünen berilyum-8 gibi yapay izotopları da üretilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/berilyum-elementi

ABS Fren Sistemi Nasıl Çalışır

ABS Fren Sistemi Nasıl Çalışır

Kullanılan taşıtın manevra ve durma yeteneğini sağlamak amacıyla 1936 yılında geliştirilen ABS (Anti-Lock Braking System), Almanca adıyla Anrilockiersystem olarak adlandırılmaktadır. Aracın durma yeteneğinin artırılmasının yanı sıra kararlılığını da sağlayan ABS, dört tekerleğin kilitlenmesini önlemektedir. Sürücüler için ani ve kontrollü frenlemenin haricinde yön kontrolü konusunda da yardımcı olan Anti-Lock Braking System’in patenti ilk olarak Almanya’da alındı.ABS, araçlarda tekerleğin çekiş kaybettiği ve kilitlenmeye yöneldiği durumlarda, tüm tekerleklerin dönme hızını algılayarak, kontrolü sağlamaktadır. Elektronik sensörler yardımıyla her bir tekerleğin dönme hızını ayarlayan ve aracın savrulmasını, yoldan çıkmasını engellemektedir. Sürüş sırasında, sürücünün ani bir şekilde fren yaptığı anlarda elektronik kontrol ünitesi diye adlandırılan ECU, sinyalleri devreye sokarak fren basıncını düzenler. Değişen fren basıncı tekerleklerin kilitlenmesini önleyerek hidrolik kontrol ünitesine (HCU) komutlar iletir. ABS Nasıl Çalışır?Sürüş sırasında fren pedalına ani ve sert bir basınç uygulandığında, ABS otomatik olarak devreye girer. Güvenli bir sürüş için geliştirilen sistem, fren basıncını tüm tekerleklerde düzenleyerek, kilitlenmesini önler. Bu sayede yol kontrolü kaybedilmemiş olur. Özet olarak ABS, araçtaki dört tekerleğin de fren basıncını birbirlerinden bağımsız olarak düzenlenmesini sağlar. Sistem, frenleri saniyenin 18’de biri kadar kısa tutar. Darbeli bir şekilde fren yapılmasına olanak sunar, bu da sürücülerin yön kabiliyetine yardımcı olur.Toplum arasında ABS’nin temel amacının genellikle, fren mesafesini kısaltmak olduğu düşünülmektedir. Fakat bu yanlış bir bilgidir. Sistemin amacı ani ve sert frenleme sırasında sürücünün direksiyon hakimiyetini kaybetmemesi, yoldan çıkmamasıdır. Fren mesafesinin mümkün olduğunca kısa olması güvenlik unsuru olsa da, sistemin ikinci amacıdır.ABS’nin nasıl çalıştığı ve farklı fren şartlarında ne gibi bir performans sergilediği gösterilmiştir. Videoda dikkat çekmek istediğimiz nokta; ABS’nin panik fren durumlarında tekerleklerin kitlenmesini önleyerek sürücüye manevra kabiliyeti vermesi ve dinamik sürtünmeyi kullanarak ABS olmayan araca göre daha kısa sürede durabilmesidir.Hidrolik ünite ECU (Motor kontrol ünitesi)’dan gelen komutlar doğrultusunda her tekerlekteki fren silindiri basıncını selenoid valfler vasıtasıyla ayarlar. Motorun olduğu kısımda ana fren merkez silindiri ile tekerlek fren silindirleri arasında konumlandırılmıştır. Bu konumu sayesinde fren merkez silindiri ve tekerlek fren silindirlerine olan bağlantılar kısa tutulabilmektedir. Hidrolik ünite, her tekerlekteki basıncı kontrol edebilmek için giriş ve çıkış selenoid valflerine sahiptir. ECU, sistemin kontrol fonksiyonlarıyla birlikte bütün elektrik ve elektronik görevlerini yürütür.ECU (Motor kontrol ünitesi) tekerleklerin hızlarını hesaplamak için tekerlek hız sensörlerinden gelen sinyalleri kullanır. Aktif ve pasif teker hızı olmak üzere iki prensip bulunmaktadır. Her ikisi de temassız olarak manyetik alan ile teker hızını ölçer. Günümüzde aktif sensörler kullanılırken bu sensörler hem dönüş yönünü hemde tekerin hızını kontrol eder.Dört Tekerlek ve İki Arka Tekerlek ABS’lerin FarkıDört tekerlek ABS’lerin amacı, durma şartlarında aracın kararlılık ve manevra yeteneğini maksimum seviyeye getirmektir. Bu sistemle donatılmış taşıtların frenleme sistemleri, dört bir tekerleğin de kilitlenmesini önlemektedir. Sürücü için ayrıca, geliştirilmiş yönlendirme kontrolünü sağlayarak frenleme için gerekli basıncı düzenler. Arka iki tekerlek ABS ise genellikle minibüs, kamyonet ve spor taşıtlarda bulunmaktadır. Yalnızca araçta arka tekerleklerin kilitlenmesinin önüne geçen ABS, sürücülere doğrultu kararlılığı sağlar. Taşıtın ana yol üzerinde arkasının yanlara doğru kaymasını engelleyen sistemin, dört tekerlek sistemlerde olduğu gibi kilitlenme eğilimi vardır. Şayet kilitlenme gerçekleşirse, sürücünün pedal basıncını manuel olarak ön tekerleklerin tekrar dönme eğilimi gerçekleşmesine yetecek kadar azaltmalıdır. Bu sayede sürücü taşıtı rahatlıkla yönlendirebilir ve güvenli sürüş gerçekleşir.ABS’nin Çalıştığı Nasıl Anlaşılır?Çoğunlukla ABS’lerin etkin hale geldiği sürücüler tarafından fark edilebilmektedir. Sürücü fren pedalına sert ve ani bir şekilde bastığında mekanik olarak bir titreşim hisseder ve ses duyar. Basınç dalgalanmaları ve fren pedalının sertleşmesi ise hissedilen diğer etmenlerdir. Saydığımız bu durumların oluşması halinde sürücünün ayağını pedaldan çekmemesi gerekir. Aynı sertlikte pedala basılmaya devam edilmelidir.ABS Donanımı Bulunan Araçlarda Yapılması ve Yapılmaması GerekenlerKullanıma bağlı olarak dört tekerlek ABS oldukça güvenli ve etkin performans sunan bir sistemdir. Güvenliğin maksimum olması için sürücünün sistem hakkında bilgi sahibi olması önemlidir. Bu kurallara uyan sürücüler güvenli bir sürüş deneyimi gerçekleştirmiş olurlar.-Sürücünün ayağını fren üzerinde tutması gerekir.-Yönlendirme sırasında ABS’nin uygun çalışma şartlarına devam etmesi için basıncın ve sertliğin korunması gerekir.-Fren pedalı salınımları sürerken, freni pompalamaktan kaçının.-Şayet kilitlenme olursa, sürücünün taşıtı yönlendirmesi için fren pedalını bir miktar bırakmalıdır. Bu miktar da ön tekerleklerin dönmeye başlaması kadardır.Kaynakça: http://www.bosch-mobility-solutions.com/en/de/specials/specials_safety/bosch_abs_1/esp__facts_3/marktentwicklung_4/esp_questions_and_answers_9.html

http://www.ulkemiz.com/abs-fren-sistemi-nasil-calisir

Geç Hitit Devletleri

Geç Hitit Devletleri

Anadolu tarihinde, Demir Çağı Uygarlıkları arasında yer alan Geç Hititler (Geç Hitit Devletleri olarak da bilinir) Tuz Gölü ve Fırat Nehri arasında kurulmuş devletlerin oluşturduğu uygarlıktır. M.Ö 1200’lü yıllarda, Ege’den göç eden toplulukların, birbirlerinden bağımsız halde kurdukları devletlerden oluşmuştur. Yıllar içinde çevre kültürlerden etkilenen Geç Hititler, M.Ö 11. yüzyıldan sonra Aramiler’in siyasi ve kültürel etkisi altında kalmış, sonucunda da Aramileşlerdir. Kargamış kenti, bir ticaret kenti olarak Geç Hititler’in en önemli ve ünlü kenti olmuştur. Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’ı birbirlerine bağlayan bir kavşak kenti konumundadır. Kendilerinden önceki Hitit kültürü ve sanatını yaşatan Geç Hititler, mimari açıdan da bu etkiyi sürdürmelerine karşın, kendilerine ait “hilani” isimli bir malikane tarzını mimarilerine katmışlarıdır. Bir diğer sanat olan heykeltıraşlık ise mimari ile iç içe geçmiştir. Ancak bir süre sonra heykeltıraşlık, mimari için yapılır hale gelmiştir. Ayrıca oymacılık da bu uygarlıklarda öne çıkan bir diğer zanaattır. Geç Hititler, dini törenleri ve sembolleri bakımdan da Hititler’e bağlı kalmışlardır. Geç Hititler, tüm krallıklarda Hitit hiyeroglif yazısını kullanarak ortak bir kültür yaratmıştır. Geç Hititler, uzun bir süre Urartu ve Asurlular’a bağımlı halde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak sonunda, Asurlular tarafından yıkılmışlardır.   Geç Hitit Devletleri varlıkları sürdürmeye başladığı günden yıkıldıkları zamana kadar Urartu ve Asurlular’a bağımlı olmuşlardır. Ayrıca bu devletler Asurlular’a vergi vermektedir.   Milattan önce 730 yılında kendine Büyük Kral ünvanını veren ve Asurlular’a vergi vermeyi reddeden Tabal hükümdarı Wassusarma Asurlular tarafından tahttan indirilmiştir. Onun yerine krallık soyundan olmayan Hulli, Asurlular tarafından Tabal kralı yapılmıştır. Daha sonra Asurlular Sam’al kentini aldı ve kenti yaktı, yıktı. Bu olaydan sonra Asur valileri tarafından yönetildi ve Asur iradesi orada kalıcı olmuştur.   II. Şarrukin zamanında Asurlular; Elam, Frigya, Mısır ve Urartularla ittifak kuran Geç Hitit Devletleri’yle mücadele etmiştir. Bu dönemde Que ve Hilakku Devletleri II. Şarrukin zamanında fethedilmiştir.   Tabal’ın yerel krallarından Kiakki, Muşki Kralı Mita tarafından kendi tarafına çekilince, II. Şarrukin Tabal’a milattan önce 718 yılında bir sefer düzenlemiştir. Bu sefer sonrasında Kiakki’nın yerine Atunalı Matti’yi tahta geçrimiştir. Daha önce Asurlular’a isyan eden Tabal Kralı Hulli’nin hakları II. Şarrukin tarafından geri verilmiştir. Hulli’de buna karşılık olarak Asurlular’a sadık kalmıştır. II. Şarrukin, Hulli’den sonra yerine geçen Ambaris’le kızını evlendirir. Ayrıca Asurlular Hilakku Devletini de alarak Tabal’a vermiştir. Bunun tek nedeni, kendileriyle Frigya ve Urartu Devletleriyle bir tampon bölge oluşturmaktır. Bu tampon bölge ile ayrıca ittifak kurmalarını engellemişlerdir.   En güçlü Geç Hitit Devleti olan Kargamış Friglerin desteğiyle Asurlular’a karşı ayaklanmıştır. Kendisine vergi veren Kargamış’ın bu ayaklanmasına karşılık Asurlular savaş başlatmıştır. Bu savaşta Frigya ve Urartu Devletleri destek vermeyince Kargamış, Asurlular’a mağlup olmuş ve tarihe karışmıştır.   II. Şarrukin milattan önce 715 yılında Frigler’e karşı Batı Que’a düzenlediği seferden galip çıkmıştır. Bu sonuçla Que’da Asur alehine olan düzeni tekrar lehine çevirmiştir. Bununla birlikte Hilakku’da tekrar Asur denetimine girmiştir. Bu olaydan 2 sene sonra yani milattan önce 713 yılında, Tabal Kralı Ambaris Frigler ve Urartular’la işbirliğine gitmiştir. Bunu öğrenen II. Şarrukin Tabal Devleti’ni ilhak eder. Bununla birlikte Hilakku Devleti de alınır. Bu olaylar sonucunda Hilakku ve Tabal direkt olarak Asurlular’a bağlanmıştır.   Milattan önce 712 yılında II. Şarrukin Melid ve Kammanu’ya bir sefer yapmıştır. Bu iki devlet kral Gunzinanu döneminde birleşmiştir. II. Şarrukin başa geldiğinde Gunzinanu’nun yerine Tarunazi’yi tahta çıkarmıştır. Ancak Tarunazi’nin çıkarttığı isyan milattan önce 712’de düzenlenen seferin nedenidir. Asurlular’ın saldırısı sonucunda Melid düşmüştür. II. Şarrukin, Melid’in idaresi Kummuh Kralı Mutallu’ya vermiştir.   Milattan önce 711 yılında Gurgum Devleti Asur egemenliğine girer ve bir Asur eyaleti olur.   II. Şarrukin milattan önce 708 yılında Kummuh’a saldırdı. Bu saldırı sırasında Mutallu ailesi ile birlikte kaçtı. Bunun sonucunda Kummuh ve Melid Asur egemenliğine girdi.   Bu olaylar sonrasında Geç Hitit Devletleri teker teker Asur egemenliğine girdi ve bu bölgeler Asur valileri tarafından yönetildi. Asurlular’ın egemenliği ile siyasal kimliklerini yitiren ve göç ettirilen krallıklar zamanla kültürel kimliklerini kaybetmişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/gec-hitit-devletleri

İç Sıkıntısı Nedir?

İç Sıkıntısı Nedir?

Sıkıntının kaynağıyla mı yoksa çaresiyle mi ilgilenmeliyiz ? İnsan iç sıkıntısına karşı bir kendinde bir şeyleri değiştirme ihtiyacı duyar mı?Önce sıkıntının ne olduğuna değinelim. Greenson bu konuyla ilgili şöyle der: ”Kişi aslında içgüdüsel gerilimin ve belirsiz boşluk hissinin bir birleşimini deneyimler. İçgüdüsel gerilimin düşüncelerin ve fantezilerin engellenmesine bağlı bir yönlendirme olmaksızın meydana gelir. Gerilim ve boşluk bir tür açlık, uyarıcı açlık olarak hissedilir. Birey neye aç olduğunu bilmediğinden, kayıp bir hedefi veya bir nesneyi verir umuduyla dış dünyaya yönelir.”Kişinin bünyesinde oluşan istekleri bastırınca, kişide geriye boşluk hissi kalır. Bu boşluk hissi kişide bir gerilim oluşturur. Kişi bu gerilimden kurtulmak için çeşitli yollara başvurabilir. Alkol, sigara içmek, aşırı yemek bu yollardan bazılarıdır.İç sıkıntısı ve depresyon birbirlerinden farklı şeylerdir. Sıkıntı da istek vardır kişinin bünyesi bir şeyler ister fakat ne istediğini bilmez. Depresyonda ise istek yoktur kişi hiç bir şeyi istemez ve elde edebileceği hiç bir şeyin kendine iyi geleceğine inanmaz.Sıkıntı nedensiz sıkıntı ve tepkisel sıkıntı olarak ikiye ayrılır. Nedensiz sıkıntı adında da belirtildiği gibi nedensizdir. Aslında bir nedeni vardır fakat her vaka ayrı olarak incelenmelidir. Tepkisel sıkıntıya sebep olan durum ise kişinin dış dünyasında süregelen ve kendisini duygusal açıdan etkileyen bir olayın vuku bulmasıdır. Mesela Kpss’ye girecek bir gencin sınav günü yaklaştıkça içinde oluşan sıkıntı buna örnektir. Bazı bilim adamları tepkisel sıkıntıyı reddeder. Bu bilim adamları bütün sıkıntıların insanın kendisiyle ilgili olduğunu iddia eder. İnsanın bunu kabullenemediği için dış dünyayı suçladığını öne sürerler. Kişinin dış dünyanın sıkıcı olduğuna dair fikri ne kadar güçlü olursa hayal kırıklığının içsel olduğu fikri de o kadar kaçınılmaz olur.Her şeye rağmen bazı şeyler gerçekten sıkıcıdır ve onlardan sıkılmak gayet sağlıklı bir tepkidir. Bernard Williams der ki: ”Nasıl ki sıkılmak farkına varamamanın, anlamamanın ya da yeterince değer bilmemenin bir işareti olabiliyorsa, aynı şekilde sıkılmamak da farkına varmamanın ya da yeterince yansıtmamanın bir işareti olabilir.”Gençlerde görülen sıkıntı – sıkıldım, bıktım, canım bir şey yapmak istemiyor gibi serzenişler – tümüyle içten kaynaklansa da bir hastalık sayılmaz. Bu, özel bir duruma tepki olmaktan ziyada içinde bulunulan bir ruh halidir. Yetişkinlerdeki bıkma durumu da aynen böyle bir ruh halidir. İnsan isteğinin belirgin hale gelmesini bekler ve dışarıdan yardım ister. Sıkılmış bir insan bir şeye ilgisinde duraksama olduğunda, uğraşacak hiçbir şeyin kalmadığı düşüncesiyle baş başa kalır.İnsan ne istediği konusunda kararlı olmalıdır. İnsanın sürekli ne istediğini düşünmesi sıkıntısını gidermez. Her şeyin sıkıcı olması beklentilerden ya da belirsiz arzulardan kaynaklanıyorsa durumun hastalık olma ihtimali vardır.İç sıkıntısının sebepleri ile ilgili söylenecek sözlerin sonu gelmez. İç sıkıntısının temel sebebinin zihindeki düşünceler olması kuvvetle muhtemeldir. Buradan yola çıkarsak temiz bir zihin iç sıkıntısını alacaktır. Spor, ibadet, hobi, iş vb. zihnimizi dolu tutacak ve gereksiz düşüncelerden bizi uzak tutacaktır.Kaynakça: Duygunun AnlamlarıYazar: Mehmet Bağdatlıhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/ic-sikintisi-nedir

En Uzun Süreli Yıldızsal Tutulma Keşfedildi

En Uzun Süreli Yıldızsal Tutulma Keşfedildi

Her 69 yılda bir güneşin tutulmaya benzer şekilde 3,5 yıllığına gözden kaybolduğu bir dünyada yaşadığınızı düşünün. Dünya’mızdan yaklaşık

http://www.ulkemiz.com/en-uzun-sureli-yildizsal-tutulma-kesfedildi

Mendel Yasaları ve Kalıtsal Hastalıklar

Mendel Yasaları ve Kalıtsal Hastalıklar

Mendel Yasaları Eğer bir çocuk aynı özellik için annesinden ayrı, babasından ayrı gen alırsa, sözgelimi babasından kahverengi, annesinden mavi göz geni alırsa çocuğun gözleri ne renk olur.

http://www.ulkemiz.com/mendel-yasalari-ve-kalitsal-hastaliklar

C. leptosoma Türleri Hakkında Genel Bilgi

C. leptosoma Türleri Hakkında Genel Bilgi

Her şey sevgili arkadaşım A. KESKİN’ e ait C.leptosoma türlerini görmekle başladı.

http://www.ulkemiz.com/c-leptosoma-turleri-hakkinda-genel-bilgi

Bazı Kuşlar Apeler Kadar Akıllı Olabilir Mi?

Bazı Kuşlar Apeler Kadar Akıllı Olabilir Mi?

İlk bakışta kuşların ve memelilerin beyinleri arasında çok ciddi farklılıklar göze çarpmaktadır. Buna karşılık, bazı kuş gruplarının bilişsel yetenekleri, apelerin bilişsel yetenekleri ile eşdeğer nitelikte olabilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/bazi-kuslar-apeler-kadar-akilli-olabilir-mi

Akciğer Muayenesinde “Akıllı” Stetoskop

Akciğer Muayenesinde “Akıllı” Stetoskop

Geçen hafta Annals of Internal Medicine dergisinde yayınlanan bir yazıda tanıtılan bilgisayar destekli stetoskop, akciğer muayenesinin olmazsa olmazı dinlemeyi (oskültasyon), insan kulağının hassasiyetinden bir adım öteye geçirecek bir cihaz olarak klinik kullanıma girmeye hazırlanıyor. Uluslararası Akciğer Sesleri Birliği sınıflamasına göre akciğer dinleme bulguları normal, ronküs, hışırtı (wheeze), ince râl ve kaba râl olarak beş grupta tanımlanmıştır. Hava yollarının ve akciğerin çoğu hastalığında klinik değerlendirmenin temelini oluşturan bu seslerin her biri, doğaldır ki farklı frekanslarda oluşur. Normal solunum sesi 100-1000 Hz, hışırtı 100-5000 Hz, ronküs 150 Hz, ince râl 650 Hz ve kaba râl 350 Hz frekansında ortaya çıkar. Kusursuz bir insan kulağı 20-20000 Hz arası sesleri duyabilir. Dinleme sırasında akciğer seslerinin göğüs duvarı ve cilt, oradan stetoskop tamburu, ara bağlantı ve son olarak kulaklık aracılığıyla işitildiği, muayenenin her zaman mutlak sessizlikte yapılmadığı ve bahsedilen sesler arasındaki frekans farklarının duyma yelpazemize oranla görece dar ve birbirlerine çok yakın oldukları göz önüne alındığında sesler arası ayırım yapmanın ne denli tecrübe gerektirdiği ortadadır. Hekime bağlı kişisel ve deneyim farklılıklarını aza indirmek, tıp eğitimi için bir standart oluşturmak ve yoğun bakımda veya ameliyathanede bulunanlar gibi ek dikkat gerektiren hastalarda daha doğru yorum yapabilmek adına faydalı olması düşünülen bu cihazın, rutin bir muayene yöntemi için teknolojiye gereğinden fazla bağımlı bir şekilde işlev görmesi klinik açıdan bir dezavantaj olarak düşünülebilir. Hali hazırda dinlediği hastanın akciğer seslerini matematiksel algoritmalar kullanarak, 878 hastanın akciğer seslerini birbirlerinden bağımsız olarak dinleyen ve birbirleriyle aynı şekilde değerlendiren 3 göğüs hastalığı uzman hekiminin muayene bulgularıyla oluşturulan şablonla karşılaştırarak yorumlayan program, sesin cinsi dışında süresi ve şiddeti hakkında da eş zamanlı grafik bilgi sunabilme özelliğine sahip. Stetoskobun diğer yaygın kullanım alanı olan kalp seslerinin dinlenmesi için şimdilik herhangi bir iddiası olmayan cihazın akciğer muayenesi için klinik genel kabul görüp görmeyeceğini daha geniş sayılı çalışmalara göre şekillenecek olsa da, hekimin hastaya doğru eğilerek yaptığı akciğer dinleme muayenesi sahnesi anılarda kalabilir. Kaynak: Medscape – doi:10.7326/L15-0350 http://bilimfili.com/akciger-muayenesinde-akilli-stetoskop/

http://www.ulkemiz.com/akciger-muayenesinde-akilli-stetoskop

Planck Ölçeği

Planck Ölçeği

1890’lı yılların sonunda, fizikçi Max Planck fizik yasalarının matematiksel ifadelerini basitleştirmek için bir dizi birim önerdi.

http://www.ulkemiz.com/planck-olcegi

Gökadalar Yıldız Üretmeyi Neden Bırakıyor?

Gökadalar Yıldız Üretmeyi Neden Bırakıyor?

Gökadalar genellikle 3 temel biçimde bulunurlar: Elips, sarmal (örneğin Samanyolu gökadası) veya düzensiz. Çok büyük veya küçük olabilirler. Bunlara ek olarak, gökadalar kırmızı veya mavi de olabilir. Mavi gökadalar, halihazırda yıldız üretmeye devam eden gökadalardır. Kırmızılar ise yıldız oluşturmayı bırakmış olanlardır ve pasif olarak tanımlanırlar. Yıldız oluşumunun durmasını sağlayarak gökadaların“sönmesine” neden olan süreçler tam olarak anlaşılabilmiş değil. Gökadaların evrimini anlama çabalarında, bu soru devasa bir problem olarak yer alıyor. California Riverside Üniversitesi’nden, astronomlar Behnam Darvish ve Bahram Mobasher önderliğinde yürütülen, 70.000’e yakın çok sayıda gökada örneğinin kullanıldığı ve Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan bir çalışma, gökadaların neden yıldız üretmeyi durdurduğuna ilişkin bir açıklama öne sürüyor. California Teknoloji Enstitüsü ve Lancaster Üniversitesi’nden araştırmacıların da aralarında bulunduğu ekip, geçmiş 11 milyar yıl boyunca gökadalar için kesin uzaklık tahminleri veren COSMOS UltraVISTA araştırmasındaki verileri taradı ve gökadalardaki yıldız oluşumunu etkileyen içsel ve dışsal süreçlerin etkileri üzerine odaklandı. Dış kaynaklı mekanizmalar arasında bir gökada kümesi içerisinde içe çöken bir gökadadan kaynaklanan ve gazı dışarıya atan direnç, diğer gökadalarla çoklu kütleçekim etkileşmeleri ve gökadayı çevreleyen yoğun ortam bulunuyor. Bu da gökada içerisindeki materyallerin dışarı atılmasına neden oluyor ve gökadanın soğuk gaz kaynağını kesiyor. Böylelikle geçen zaman içinde gökadanın yeni yıldız oluşturması için gereken materyallerde kıtlık yaşamasına neden oluyor. İç kaynaklı mekanizmalar ise gökada içerisinde bir kara deliğin varlığı (ki bu da gökada içindeki hidrojen gazını püskürtüyor, dolandırıyor, yoğun bir şekilde ısıtıyor veya gazı tamamıyla dışarı atıyor; böylece gazın soğumasını keserek yıldız oluşumunu engelliyor) ve “yıldız taşması” (yani büyük genç yıldızlar ve süpernovalar tarafından yaratılan yüksek hızlı rüzgarların gazı galaksi dışına atması) bulunuyor. “Gökadaların gözlemlenebilir niteliklerine bakarak ve karmaşık istatistiksel yöntemler kullanarak, dışsal süreçlerin ortalama olarak son 8 milyar yıldır gökadaların sönümlenmesiyle ilgili olduğunu gördük. Öte yandan, bu zamanın öncesinde ve evrenin başlangıcına yakın bir zamanda, gökadaların yıldız üretimini bırakmasında içsel süreçler baskındı,” diye anlatıyor çalışmanın baş yazarı, California Riverside Üniversitesi, Fizik ve Astronomi Bölümü’nde doktora yapmış olan Darvish. Bulgular, gökbilimcilere çeşitli kozmik zamanlarda hangi süreçlerin sönümlenmeden sorumlu olduğunun anlaşılması için önemli bir ipucu sunuyor. Gökbilimciler farklı uzaklıklarda, sönümlenmiş yıldız üretmeyen gökadalar keşfettiğinde (ve tabii ki Büyük Patlama’dan çok uzun zaman sonra), hangi sönümlenme mekanizmasının işbaşında olduğunu kolaylıkla belirleyebiliyorlar. Bir gökadanın yıldız oluşturma mekanizmasının durmasında sadece içsel veya sadece dışsal süreçlerin mi, yoksa her ikisinin de birlikte mi etkili olduğuna ilişkin tartışmalar sürüyor. Hangi süreçlerin daha çok sorumlu olduğu belirgin değil ve ayrıca farklı fiziksel süreçlerin yıldız oluşumunun durmasında hangi oranda etkili olduğu da net değil. Ayrıca süreçlerin, gökadaların evrimsel ömürleri içerisinde ne zaman önemli rol oynamaya başladığı da henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. “Tüm bu mekanizmaların, sönümlenen gökadaların özelliklerine bağlı olduğunu fark ettiğimizde durum daha da karmaşık bir hâl alıyor. Zaman içerisinde değişebilirler,  farklı zaman ölçeklerinde – hızlı veya yavaş – davranış sergileyebilirler ve ayrıca sönümlenme faktörlerinin özelliklerine de bağlı olabilirler,” diye aktarıyor Darvish. Çalışma sırasında Darvish’e danışmanlık yapan fizik ve gökbilim profesörü Mobasher şöyle anlatıyor: “Ortalama olarak dışsal süreçlerin görece daha kısa bir zaman ölçeğinde – yaklaşık 1 milyar yıl- etkin olduğunu ve daha büyük gökadaları daha etkin bir şekilde sönümleyebileceğini gördük. İçsel süreçler ise yoğun gökada kümelerinde daha etkili. Zaman ölçeği bu noktada çok önemli. Kısa zaman ölçekleri, sönümlemede daha hızlı olan dışsal süreçlere bakmamız gerektiğine işaret ediyor. Çalışmanın bir diğer önemli sonucu ise; içsel ve dışsal süreçlerin, yıldız oluşumunun durdurulmasında birbirlerinden bağımsız hareket etmediğini ortaya koyması.” Darvish ve Mobasher’in çalışmalarına, Birleşik Krallık’taki Lancaster Üniversitesi’nden David Sobral ve California Teknoloji Enstitüsü’nden Alessandr Retture, Nick Scoville, Andreas Faisst ve Peter Capak da katıldı. Darvis, California Riverside Üniversitesi’nden 2015 yılında astronomide doktora derecesiyle mezun oldu. Çalışmanın büyük kısmı, doktora tez çalışması sırasında yapıldı. Kendisi şu anda Caltech’de doktora sonrası araştırmalar yapmakta. Ekip, çalışmalarını gökadaların daha büyük ölçekteki çevrelerini araştırmak üzere genişleteceklerini açıkladı. Kaynak ve İleri Okuma: – “Study explains why galaxies stop creating stars.” Phys.org. http://phys.org/news/2016-07-galaxies-stars.html (Reached on 2016, July 10) – Behnam Darvish et al. THE EFFECTS OF THE LOCAL ENVIRONMENT AND STELLAR MASS ON GALAXY QUENCHING TO∼ 3, The Astrophysical Journal (2016). DOI: 10.3847/0004-637X/825/2/113 İdris Kalp http://bilimfili.com/gokadalar-yildiz-uretmeyi-neden-birakiyor/

http://www.ulkemiz.com/gokadalar-yildiz-uretmeyi-neden-birakiyor

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Hakkında Bilgi

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Hakkında Bilgi

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Türkiye’de çok sesli müziği yayma, tanıtma sevdirme, Türk bestecilerin eserlerini yurtdışında seslendirme amaçlarına hizmet eden Ankara'da yerleşik senfoni orkestrasıdır.

http://www.ulkemiz.com/cumhurbaskanligi-senfoni-orkestrasi-hakkinda-bilgi

İngilizce’yi Daha Kolay Öğrenmek İçin Tavsiyeler

İngilizce’yi Daha Kolay Öğrenmek İçin Tavsiyeler

Bugünün yeni dünyasında artık dünya küçük bir kasaba. Bu yeni küçük kasabanın en önemli dillerinden bir tanesi ise İngilizce. Çünkü dünyada ikinci en çok konuşulan dil o.

http://www.ulkemiz.com/ingilizceyi-daha-kolay-ogrenmek-icin-tavsiyeler

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

1. Termik Düzeneklerle Güneş Elektriği Yoğunlaştırmalı güneş toplayıcıları yöntemi ile güneş ısının bir sıvıya buharlaştırılması sonucu ve klasik termik santrallere benzer biçimde buhar türbini ve jenaratörle elektrik elde edilmektedir. 2. Fotovoltaik Düzeneklerle Güneş Elektriği-Fotovoltaik Hücre Nedir? Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır… Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel yada seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri yada paralel bağlanarak bir kaç Watt’tan megaWatt’lara kadar sistem oluşturulur. Fotovoltaik piller ilk olarak 1839 yılında Fransız fizikçi Edmond Becquerel tarafından bulunmuştur. Fotovoltaik Hücre Yapıları Günümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi güneş pilleri de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında güneş pili yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir. Yarı-iletken maddelerin güneş pili olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum’un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine “verici” ya da “n tipi” katkı maddesi denir. P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de “p tipi” ya da “alıcı” katkı maddeleri denir. P ya da n tipi ana malzemenin içerisine gerekli katkı maddelerinin katılması ile yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve n tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani p tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, n tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, p tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine “geçiş bölgesi” ya da “yükten arındırılmış bölge” denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan “yapısal elektrik alan” olarak adlandırılır. Yarıiletken eklemin güneş pili olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır. Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar valans bandı ve iletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini valans banddaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem güneş pilinin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde güneş pili, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, güneş pilinin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun pil yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum: Önce büyütülüp daha sonra 200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tekkristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuvar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15’in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çokkristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de daha düşük olmaktadır. Verim, laboratuvar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit (GaAs): Bu malzemeyle laboratuvar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır. Amorf Silisyum: Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum güneş pilinin bir başka önemli uygulama sahasının, binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler olarak, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci olarak kullanılabileceği tahmin edilmektedir. Kadmiyum Tellürid (CdTe): Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş pili maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuvar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir. Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2): Bu çokkristal pilde laboratuvar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir. Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler: Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %17’nin, pil verimi ise %30’un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden yapılmaktadır. 1980’li yılların ortalarından evvel, PV güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri ve kapsülleri (modül) bazı dayanıklılık problemleri göstermiş olmalarına rağmen, bu sıkıntılar genellikle aşılmıştır ve bunların büyük çoğunluğu şimdi memnun edici bir şekilde görevini yapmaktadır. İtibarlı üreticiler ürettikleri kapsüllerin simdi 1-20 yıl ömürlü olmalarına güvenebilmektedir. Birçok üretici en az on yıllık bir garanti vermektedir. Buna karsın, amorf güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler için garanti genellikle 2-3 yıl arasındadır. Silikon güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler ilk piyasaya çıktığında, 1970’lerdeki son derece yüksek seviyede olan, güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin fiyatları sürekli aşağıya düşmüştür. Su anda, oldukça büyük kristalli silikon kapsülleri siparişleri için fabrika dışı fiyat yaklaşık 4.00 – 5.00 ABD$/Wp’dir. Donatıların monte edilmiş (kurulu) fiyatları tasıma ve isçilik maliyetleri,kâr hadleri, siparişin büyüklüğü ve bir sürü diğer faktörlere bağlıdır ve 7.00 – 8.00ABD$/Wp’dan aşağı olması mümkün değildir. Gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarından gelen küçük siparişler için, fiyatlar muhtemelen 10.00 ABD$/Wp’ın üzerinde ayarlanacaktır. Donatıların bakım ihtiyaçları basittir. Yapılması gereken temel bakım, yüzeyi temiz tutmak olacaktır. Yüzeyin çok az tozlanması bile toplam elektrik akımının azami çıkış gücünü önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca, donatıların üzerine düşebilen kus pislikleri ve yaprak gibi küçük nesnelerin ortadan kaldırılması da önemlidir. Söz konusu nesneler sadece bazı güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri gölgelemekle kalmaz, aynı zamanda üniteler diğer güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin sağladığı enerji ile aşırı ısınmış hale gelebilir ve bu durum her zaman için zarar verebilir . Yine donatının tamamen bir şeylerle karartılmamış olduğundan emin olmak esastır; Küçük bir karartılmış alan bile elektrik akımının azami çıkış gücünü %50’ye kadar azaltabilir. Fotovoltaik Modül,Panel Ve Diziler Fotovoltaik hücreler daha yüksek akım,gerilim veya güç seviyesi elde etmek için elektriki olarak seri veya paralel bağlanırlar.Fotovoltaik modüller çevre etkilerine karşı sızdırmazlık sağlayacak şekilde birbirine eklenmiş fotovoltaik hücreler içerirler.Fotovoltaik paneller elektrik kabloları ile birbirine bağlanmış iki veya daha çok sayıda Fotovoltaik modül içerirler.Fotovoltaik diziler ise belli sayıda Fotovoltaik modül veya panel içeren enerji üretim ekipmanlarıdır. Fotovoltaik Hücrelerin Teknik Analizleri V-I denklemi Kirchoff’un akım(birinci) yasasından türetilerek elde edilmiştir. Burada; IPh: : Işık Akımı ID: Diyot Akımı IS: Diyot Ters Doyum Akımı m: Diyot “ideal faktörü” m = 1…5VT Termal gerilim: ; VT = 25,7mV at 25°C. k s: Boltzmann sabiti k = 1,380658 • 10-23 JK-1 T: mutlak sıcaklık; [T] = K (Kelvin) 0 K = -273,15°C e: bir elektronun yükü e = 1,60217733 • 10-19 As Örnek Olarak Panasonic Suncream II PV Panelinin Özellikleri Boyutlar İşletme akımı-İşletme Gerilimi Bir Fotovoltaik Sistem Nasıl Çalışır? Basitçe PV sistemleri de diğer elektrik üretim sistemlerine benzer olarak çalışır.Sadece kullandıkları ekipmanlar değişiktir.Sistemin operasyonel ve fonksiyonel ihtiyaçlarına bağlı olarak DC-AC inverter,Akü,Şarj kontrol ünitesi,yedek güç kaynağı ve sistem kontrolörü gibi ekipmanlara ihtiyaç duyulabilir. Şekil’den görülebileceği gibi PV dizisi tarafından üretilen DC gerilim bir adet şarj kontrolünden geçirildikten sonra akü grubuna yollanır burada depolanan enerji ışınımın az olduğu saatlerde sisteme gerekli enerjiyi sağlar.Akü grubundan çıkan DC gerilim bir adet inverter yardımıyla AC gerilime dönüştürülerek evlerimizde kullanabileceğimiz şekle dönüştürülür. Bir PV Sisteminin Diğer Parçaları ve Verimlilik DurumuAkümülatörler Enerji taleplerinin (üretilene göre) azlığı günesin tam olarak ise yarar durumda olmasının sonucudur; bu sebepten, PV sistemleri tarafından üretilen elektrik akımı genellikle istendiği zaman kullanmak için depolanmalıdır. İhtiyaç duyulan depolamanın kesin miktarı kullanıcı için arzın sürekliliğinin önemine bağlıdır. Örneğin,bir ev sahibi bulutlu havalarda lambaların ve TV’nin kullanımı için elektrik akımının kesilmesini göze alabilmesine rağmen, bir telekomünikasyon röle istasyonu veya bir sağlık ocağında PV ile çalışan bir soğutucu gibi çok önemli bir uygulamada güneş ışığının az geldiği muhtemel dönemlerde veya bir PV sisteminde geçici bir kesilmenin tamamını karşılayacak şekilde yeterli miktarda elektrik akımı mutlaka depo edilmelidir. Bir sistemin herhangi bir güneş enerjisi girdisi olmadan çalışmasının tasarlandığı genellikle gün cinsinden ölçülen bu zaman uzunluğuna onun kendi kendini idare etme dönemi denilmektedir. PV sistemleri genellikle 12 voltluk kursun-asit akümülatörleri kullanır. Daha pahalı, yeniden şarj edilebilir nikel kadmiyum akümülatörler çoğu kez yeniden şarj edilebilir lambalar gibi küçük uygulamalarda kullanılır. Standart oto akümülatörleri (aküleri) çok sık kullanılmaktadır, ancak onların zayıf tarafları mutlaka akılda tutulmalıdır ve sistemin tasarımıyla bağdaştırılmalıdır. Bazı üreticiler popüler adıyla güneş enerjisine dayalı aküler (solar batteries) satmaktadır; bu aküler de kursun-asit tipindedir fakat bu tip akülerin tasarımında yapılan bazı tadilatlar onları güneş enerjisine dayalı bir tesisattaki çalışma koşullarına daha uygun hale getirmektedir. Oto akülerini PV sistemlerinde kullanmada ortaya çıkan sorun, onların güneş ışığından elektrik enerjisi üreten PV sistemlerinde kullanmaya göre tasarlanmamış olmalarıdır. Bu aküler bir araçta normal kullanımda, marsa basıldığı zaman akü az miktarda elektrik akımı boşaltır ve motor bir kere çalıştıktan sonra akünün şarjı çabuk eski haline gelir. Böyle durumlarda, kursun-asitli oto aküleri üç veya dört yıl veya daha fazla dayanabilir. Ancak aynı akü düzenli olarak yüksek boşalmaya maruz kalırsa, onun ömrü büyük ölçüde azalır (%75’lik düzenli boşalma ile ömür yaklaşık beste bir olup, periyodik boşalma olduğu zaman ise %10’dur). Bunun dışında, eğer akü tamamen bitinceye kadar boşaltılırsa, ciddi ve vahim hasar verilir. Kapalı veya“bakım istemez” aküler özellikle ciddi boşalmalardan zarar görebilir ve onlar aynı zamanda büyük sıcaklık değişmelerinden zarar görme olasılığı yüksektir; bu nedenle birçok PV sistem tasarımcısı sıcak ülkelerdeki PV uygulamalarında onların kullanımı aleyhinde tavsiyede bulunmaktadır. Netice itibariyle, her ne kadar oto aküleri PV tesisatlarında tatmin edici bir şekilde çalışabilseler de, sistem tasarımında ve çalıştırılmasında büyük dikkat gereklidir “Solar” aküler, oto akülerinin bazı zayıf taraflarını bertaraf etmek için tasarlanmıştır. Solar aküleri oto akülerinden daha fazla miktarda bir asit çözeltisini bir arada bulundurur ve ilaveten daha fazla miktarda aktif madde içerir. Bu durum onların normal PV uygulamalarının şarj olma ve boşalma devrelerinde daha dayanıklı olmalarını sağlar. Eğer bu aküler yavaş yavaş boşaltılırsa, önemli miktarda ekstra kapasite yaratırlar. Kısaca C100 olarak adlandırılan, 100-saatin üzerinde bir kullanım (boşalma) kapasitesi, C8 veya C10 olarak bilinen 8-saatlik veya 10 saatlik kullanım kapasitesinin genellikle iki katıdır. 8-saatlik veya 10-saatlik kullanım kapasiteleri mutlaka eve ait PV sistemlerinin tasarımında kullanılmalıdır, fakat 100-saatlik kapasite maksimum emniyet tedbirlerinin gerekli olduğu bir telekomünikasyon uygulamasında uygun olabilir ve akünün depolama kapasitesi PV sisteminin ihtiyacını bir hafta karşılamaya mutlaka yeterli olmalıdır. Akü ömrü ve akünün depolama büyüklüğü arasında faktörlerin bir dengesi vardır. Sağlanan daha büyük miktarda depolama kapasitesi, daha düşük seviyede boşalma ve daha uzun ömürlü bir akü demektir, fakat daha yüksek bir başlangıç maliyeti anlamına gelir. Genellikle, bir eve ait PV teçhizatında akü kapasitesi ev sahibinin günlük elektrik tüketiminin yaklaşık beş katı olmalıdır. Normal toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarı koşullarında, bu durum boşalmayı yaklaşık %20’ye kadar sınar (yani akünün en fazla %20’si boşalır). Bununla birlikte, satıcılar ve alıcılar her zaman bir PV tesisatının başlangıç maliyetini azaltmak için aküyü normalden daha küçük kullanmaya özenirler. Kullanıcılar da uygun biçimde tasarlanmış bir sistemdeki aküyü değiştirme zamanı geldiğinde daha küçük boyutlusunu monte etmeye masrafları kısmaya özenebilir. Akülerin bakım ihtiyaçları zahmetli değildir, fakat bakım mutlaka yapılmalıdır. Akü mutlaka damıtık (saf) su ile dolu tutulmalıdır ve nem oranı düşük olan sıcak alanlarda kurulan PV tesisatlarında bunun yapılması özel önem taşır. Mutlaka damıtık su kullanılmalıdır, çünkü saflığı bozan maddeler aküye zarar verebilir; gelişmekte olan dünyanın uzak kırsal alanlarında damıtık/saf su bulma güçlüğü küçümsenmemelidir.Akünün kutup basları temiz tutulmalıdır ve altı ayda veya yılda bir vazelin sürülmelidir. 30 C’nin üstündeki sıcaklıklarda akünün ömrü ve performansının önemli ölçüde düşmesi nedeniyle, akü her zaman serin ve çok iyi havalandırılmış bir yere yerleştirilmelidir. Akülerin ömürleri büyük ölçüde bakım durumlarına bağlı olarak değişir. Bir sistem için tasarlanan ve çok iyi bakılan bir durumda, bir oto aküsü 4–5 yıl dayanabilir, fakat umumiyetle 1-2 yıllık bir ömrü vardır. Dikkatli bakımla ve boşalma seviyeleri yaklaşık %15’i geçirilmediği takdirde, “solar” aküleri için 8-10 yıllık bir dayanma ömrü beklentisi gerçekleşebilir, fakat gelişmekte olan dünyada normal çalışma koşullarında yaklaşık beş yıllık bir ortalama ömür daha gerçekçidir. Akü kapasiteleri amper saat (Ah) cinsinden ölçülür ve PV uygulamalarında kullanılan aküler yaklaşık 15-300 Ah arasında değişmektedir. Akü maliyetleri akünün kapasitesi yanında kullanılan malzemenin kalitesi ve yapım kalitesine bağlıdır.Değişen isçilik ve malzeme maliyetleri veya piyasadaki rekabetin dereceleri nedeniyle, ülkeler arasında önemli farklar bulunabilir. Oto aküleri genellikle yaklaşık 1.00 $/Ah’e mal olmaktadır, fakat önemli değişmeler vardır. İyi kalite solar aküleri yaklaşık 2.00 $/Ah’e mal olmaktadır. Sistemi Dengeleyen Diğer Unsurlar Aküyü aşırı şarjdan ve cereyan boşalmasından korumak için elektronik bir şarj regülatörü kullanılır. Evlerdeki PV sistemlerinde kullanılan elektronik şarj regülatörleri şarj seviyesine bağlı olarak akünün voltajının düştüğünün veya yükseldiğinin tespitinde is görmektedir. Voltaj tamamen şarjlı akü seviyesinin üzerine çıktığı zaman, regülatör PV donatısından voltajı keser; yine voltaj kabul edilebilir boşalma seviyesinin altına düştüğü zaman regülatör yükü keser. Şarj regülatörlerinin gelişmişlik seviyesi ve buna bağlı olarak onların sağladığı koruma oldukça değişme gösterir. Ucuz modeller ekseriyetle aşırı yükten korumak için yükün kesilmesi gerektiği zaman kararı kullanıcıya bırakarak, sadece aşırı yükten koruma özelliğine sahiptir. Eğer yeterli büyüklükte bir akü kullanılıyorsa ve sistem yönetiminde tedbir alınıyorsa bu bir sorun yaratmaz, aksi halde akünün ömrünün kısalmasına yol açması mümkündür. Bazı şarj regülatörlerine sıcaklık algılayıcıları takılmış olup, eğer akünün sıcaklığı 30 C’yi geçerse, şarj olan voltajın azaltılmasına izin vermektedir ve böylece akünün zarar görmesine karsı ek bir koruma tedbiri sağlamaktadır. Şarj regülatörlerinin maliyetleri genellikle özelliklerine, imalât yerine göre değişir. Endüstriyel dünyada üretilen gelişmiş özelliklere sahip regülatörlerin fiyatları 100 $ ve üstündedir, oysa gelişmekte olan dünyada üretilen ve sadece aşırı yüke karsı koruma sağlayan modeller 10 $ kadar bir paraya bulunabilmektedir. Şarj regülatörlerini çoğu kez daha ucuz PV tesisatlarına monte etmekten kaçınılmaktadır.PV sistemleri çoğunlukla 12 voltluk bir doğru akım üretmek için tasarlanır. 220 voltluk bir dalgalı akımın gerekli olduğu durumda, bu bir elektronik adaptörle (çevirici)sağlanabilir. Bir elektronik adaptör kullanılması ile %15’e kadar varan önemli bir güç kaybı meydana gelebilir, ancak bu tür bir akım standart ev aletlerinin kullanılmasına imkân vermektedir. Bununla birlikte, PV sistemleri ile standart ev aletlerini kullanmanın önemli sıkıntılarından birisi, birçok ev aletinin enerji randımanı dikkate alınarak tasarlanmamış olmasıdır. Bu durum ana elektrik şebekesine bağlı tüketiciler için önemli bir problem değildir. Buradaki tek etkisi aylık faturaya ekstra bir miktar kilovat saat ilavedir. Enerji düşüklüğünün ihtiyaç duyulan kapsüllerin alanını ve sistemin toplam maliyetini önemli ölçüde artırması durumunda, onun bir PV sistemine önemli bir etkisi vardır. Sistemi dengeleyici diğer unsurlar; kablolar, bağlantı elemanları, devre anahtarları (şalterler), bağlantı kutuları (buvatlar), elektrik sigortaları ve diğer küçük kalemlerden oluşur. Bunlardan birçoğu açık alanda monte edilmiştir ve bu yüzden sert hava koşullarına maruz kalır; eğer sistemin iyi çalışması isteniyorsa, bu elemanların mutlaka iyi kaliteli ve dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş olması gerekir. Çürük veya hasarlı bağlantılar sisteme verilebilecek elektrik miktarını azaltır ve sistemin bütünüyle islemez hale gelmesine neden olabilir. Şimşekli, yıldırımlı fırtınaların yaygın olduğu yerlerde, sistemler için paratoner görevi gören iletkenlere gereksinim duyulabilir. Teçhizat için payandalar sisteminin doğru biçimde tasarlandığından ve inşa edildiğinden emin olmak da önemlidir. PV donatısı bir binanın çatısına kurulacağı zaman, hava dolaşımına imkân vermek ve aşırı sıcaklık oluşmasını önlemek için (PV donatısı) çatı yüzeyinden kısa bir mesafe yukarıya kaldırılarak kurulmalıdır. Ayrıca, PV donatıları, alanı etkilemesi muhtemel en güçlü rüzgarların uçurma/yukarı kaldırma etkilerine mukavemet etmeye yetecek kadar mutlaka sıkı bir şekilde bağlanmalıdır. Düzenli temizleme işlemleri kesinlikle yapılmalıdır. Donatıların yere monte edildiği durumlarda, onlar mutlaka ekseriyetle betondan olmak üzere sağlam temeller üzerine inşa edilmeli ve onları insanlardan ve hayvanlardan korumak için muhafazalı bir parmaklık içine alınmalıdır. Uygulama Alanında Randıman Oranları ve Elektrik Akımının Çıkış Gücü PV sistemlerinin uygulama alanındaki toplam randıman oranları (verim oranları) kapsüller (modül) için laboratuarda belirlenen randıman oranlarından oldukça düşüktür. Örneğin, standart laboratuar test sıcaklığı olan 25 ºC’nin üzerindeki her 10 ºC artış için güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin randıman oranı yaklaşık %0.5 düşer. Bu durum öğle sıcaklığının sık sık 30 ºC’yi geçtiği ve kapsüllerin çoğunlukla 60 ºC ve daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu bir çok tropik ülkede gerçekten önemli olabilir. Toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarının azami olduğu koşullarda, söz konusu aşırı sıcaklık güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler randıman oranında %20’ye kadar bir düşüşe yol açabilir. Ticari olarak piyasada bulunan tüm güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin teknoloji ve alet itibariyle belirli bir zamanda ulaşılan en üst gelişme düzeyinde randıman vermediğini hatırlatmakta fayda vardır. Bu özellikle piyasadaki daha ucuz ürünler için söz konusudur. Birçok ucuz fiyatlı kapsüller, daha yüksek-kaliteli ürünlere geçiş yapan üreticiler tarafından indirimli fiyatlarla eski stoktan verilen ürünlerden oluşmaktadır. Ayrıca kablolardan, devre anahtarlarından, elektrik yükü regülatörlerinden ve diğer elemanlardan da kayıplar olur. Bu nedenle kablo uzantıları mümkün olduğu kadar kısa ve kablo çapları uygun ebatta tutulur; uzun, ince ve ucuz kabloların kullanılması önemli kayıplara neden olabilir. Gevşek veya paslanmış bağlantılar da bu kayıpları artırır. Tozlar ve gölge yapan pislikler de sistemin performansını maksimum değerinin altına indirir. Kapsüllerin elektrik akımı çıkış gücü için kabul edilen toplam %10’luk bir kayıp, çoğunlukla başlangıçta sistemin enerji verim gücünün hesaplanmasında biraz iyimser bir varsayım olarak alınmaktadır. Cereyanı şarj etme-boşaltma devresinin genel toplam randımanı (verimliliği) yaklaşık %80’dir, ancak akü eskidikçe kayıplar önemli ölçüde daha büyük hale gelebilir. Bu yüzden, üreticiye verilebilir nihaî elektrik akımı çıkısı kapsülün kabul edilen çıktısından türetilen değerin yaklaşık %70’idir. Bu kayıpların etkisi metre kareye 1.000 wattlık (W/m2) öğle güneşinin düştüğü ve günlük ortalaması 5 kWh/m2 olan bir alanı dikkate alarak görülebilir. Bu koşullar altında 100 Wp’lik bir kapsülün günlük nazarî elektrik akımı çıkısı 500 vat saattir (Wh). Donatı ve tel kayıpları için %10 ayırırsak, bu miktar akü depolamasından önce 450 Wh’ye düşer. Akünün dolmasından sonra, aydınlatma ve elektrikli aletler için verilebilecek net miktar günlük yaklaşık 360 Wh’dir. Elektrikli aletler için Enerji Tüketim Tablosu http://www.bilgiustam.com/gunes-enerjisinden-nasil-elektrik-elde-edilir/

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisinden-elektrik-nasil-elde-edilir

Yazının Bulunuşu, Takvimin Bulunuşu, Matbaanın Bulunuşu, Mürekkebin Bulunuşu, Paranın Bulunuşu

Yazı: Genel olarak yazının milattan önce 3500’lü yıllarda Sümerler tarafından bulunduğu bilinir. Fakat şu an geçerli olan daha güncel bir düşünce, yazının Mısırlılar tarafından da bulunduğu yönünde. Yani yenilikçi bazı tarihçilere göre, yazının Sümerler ve Mısırlılar tarafından aynı zamanlarda birbirlerinden habersiz olarak bulunduğu düşünülüyor. Takvim: Evrende bizim için en önemli iki astronomik hadise güneş ve ayın hareketleridir. Takvimler de bu önemli astronomik hadiselere göre ayarlanırlar. Bugün kullandığımız Gregoryen takvimini, M.Ö. 45 yılında Sezar hazırlamış. Bu takvimin başlangıcı da Cleopatra ile ilk buluşma tarihleriymiş. Fakat bu takvim 128 yılda bir 1 gün attığından kullanım olarak pek mantıklı değildi. Daha sonra çeşitli düzenlemelerle kullanımda da pratiklik sağlanmıştır. Matbaa: Matbaa aslında Gutenberg’in yaşadığı çağdan 6-7 yüzyıl önce biliniyordu, kullanılıyordu ve onunla sayısız kitap basılmıştı. Klasik Batı kaynaklarından yapılan aktarmalarla düzenlenmiş ansiklopedilerimize, ders kitaplarına bakarsanız, matbaa denebilecek ilk çalışmalar Çin’de başlatılmıştır. Onlardan binlerce yıl evvel, Mezopotamya kavimleri, aynı yolla hazırladıkları klişeleri yumuşak kile bastırıyor, bu kili sayfa biçiminde pişirip sertleştiriyorlardı. Çinlilerin tek üstünlüğü, kil tablet yerine kâğıt kullanmış olmalarıdır. Matbaa için gerekli çalışmaları yapan en önemli kişi Johann Gutenberg’dir. Gutenberg matbaanın mucidi olarak bilinir ve 1439 yılında bu buluşu yaşama geçirmiştir. Fakat Gutenberg biraz saf bir karaktere sahipti bu yüzden ilk basılan İncil bile Bay Gutenberg tarafından değil, aslında makinesine el koyan ortağının oğlu tarafından matbaaya verilmiştir. Mürekkep: Kağıdın icadıyla paralel olarak kullanılmaya başlanan mürekkep, ilk olarak Çinliler tarafından bulunmuştur. MS 400’ de yaklaşık olarak bugün kullandığımız halini almıştır. Renk pigmentleri veya boyar maddelerin sıvıda çözündürülmesiyle elde edilen mürekkebin ilk dönemlerdeki hammaddesi ise yanmış çam odunu, kuzu yağı, eşek derisi jölesi ve miskti. Para: Para, ilk kez MÖ 700’ de Lidya’ da malların alımı için kullanıldı. Yoğun olarak ticaretle uğraşan ve bir Anadolu uygarlığı olan Lidya’ da paranın ilk formu değerli maddeden oluşmaktaydı. Altın ya da gümüş, en çok kullanılan para hammaddesiydi. MÖ 700 yılına gelene kadar insanların ekonomik ilişkilerinde kullandıkları en yaygın metot “barter” yani değişim sistemiydi. Buğday almak isteyen, yerine eşit miktarda pirinç kullanabiliyordu. http://www.bilgiustam.com/yazinin-bulunusu-takvimin-bulunusu-matbaanin-bulunusu-murekkebin-bulunusu-paranin-bulunusu/

http://www.ulkemiz.com/yazinin-bulunusu-takvimin-bulunusu-matbaanin-bulunusu-murekkebin-bulunusu-paranin-bulunusu

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektrik ve mıknatıs (magnet) sözcüklerinin kökeni eski Yunanca’dan gelmektedir. Elektrik sözcüğünün kaynağı “kehribar” anlamına gelen Yunanca elektron sözcüğüdür.

http://www.ulkemiz.com/elektrigin-tarihsel-gelisimi-elektrigin-tarihi

Türkiye’de Yeryüzü Şekillerinin Oluşumu

Türkiye’de Yeryüzü Şekillerinin Oluşumu

Dünya, bugünkü şeklini alıncaya kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Birbirinden farklı bu evrelerden her birine jeolojik devir denir. Jeolojik devirlerin ayrılmasında önemli yerkabuğu olayları etkili olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/turkiyede-yeryuzu-sekillerinin-olusumu

Türkiye’de Yerleşme ve Yerleşme Şekilleri

Türkiye’de Yerleşme ve Yerleşme Şekilleri

İnsanların yaşamlarını devam ettirebilmesi için gerekli şartlardan biride barınmadır. Bunun için insanlar ilk önce doğal barınakları (mağara gibi) daha sonra kendilerinin inşa ettiği yapıları kullanmışlardır.

http://www.ulkemiz.com/turkiyede-yerlesme-ve-yerlesme-sekilleri

Tüm İhtişamıyla Babil Kulesi

Tüm İhtişamıyla Babil Kulesi

Babilliler, dünyanın 7 harikasından biri sayılan bu yüksek kuleyi Tanrı’ya ulaşmak için yaptılar.

http://www.ulkemiz.com/tum-ihtisamiyla-babil-kulesi

Diz, uyluk kemiği, femur nedir  ?

Diz, uyluk kemiği, femur nedir ?

Diz, uyluk kemiği (femur) ile kaval kemiği (tibia) arasındaki menteşe biçimli bir eklemdir.

http://www.ulkemiz.com/diz-uyluk-kemigi-femur-nedir-

İki kanatlılar (Diptera),  Sinekler vücut yapıları ve özellikleri

İki kanatlılar (Diptera), Sinekler vücut yapıları ve özellikleri

Sinek, iki kanatlılar ya da çift kanatlılar (Diptera) denen böcek takımından eklembacaklıların ortak adıdır.

http://www.ulkemiz.com/iki-kanatlilar-diptera-sinekler-vucut-yapilari-ve-ozellikleri

Türleşme nedir ? Doğal türleşme şekilleri nelerdir ?

Türleşme yeni biyolojik türlerin oluştuğu evrimsel süreçtir. Doğal türleşmenin dört tipi vardır, türleşen toplulukların coğrafi olarak birbirlerinden coğrafi olarak ne kadar izole olduklarına bağlı olarak: allopatrik, peripatrik, parapatrik ve simpatrik. Türleşme yapay olarak da sağlanabilir, hayvan ıslahı veya laboratuvar yöntemleri yoluyla. Türleşme mekanizmalarına örnekler aşağıda verilmiştir. Doğal türleşme Allopatrik türleşme Bir topluluk coğrafi olarak birbirinden izole olmuş iki "allopatrik" topluluğa bölünür. Bu izole topluluklar (a) farklı seçici baskıları maruz kaldıkları veya (b) genetik sürüklenme sonucu, genotipik veya fenotipik farklılaşmaya uğrarlar. Bu topluluklar bir araya gelince o kadar evrimleşmiş olurlar ki artık birbirleriyle çiftleşemezler ve gen alış verişi yapamazlar. Peripatrik türleşme Bir ana topluluğun çevresinde oluşan izole küçük toplulukların ana toplulukla gen alışverişi engellenir. Bu, kurucu etkisi (İng. founder effect) ile açıklanır, zira küçük topluluklar çoğu zaman genetik daralmalardan geçerek oluşurlar. Peripatrik türleşmede genetik sürüklenme önemli bir rol oynar. Parapatrik türleşme Iraksayan iki topluluğun bölgeleri farklı olmakla beraber kısmen örtüşürler. Coğrafi şartlar sınırlı bir ayrışma sağlar, dolayıyla iki topluluktan bireyler ara sıra birbiriyle temas kurabilir. Ancak heterozigotların düşük uyumu yüzünden iki topluluğun birbiriyle çiftleşmemesini avantajlı kılacak davranışlar veya mekanizmalar seçilime uğrar. Simpatrik türleşme Aynı yerde yaşıyan bir türün bireyleri iki tür olarak birbirinden ıraksar. Böyle bir mekanizmanın varlığı yakın zamana kadar tartışmalı olmakla beraber artık bunun örnekleri bulunmuştur. Belli bir özelliğin (örneğin agız büyüklüğü) aşırı küçük veya aşırı büyük olması, ortalama büyüklükte olmasından daha avantajlı ise ve bu aşırı özelliğe sahip olanlar kendilerine benzer olanlarla çiftleşmeyi tercih ederse, zaman içinde bu iki alt topluluk iki tür olarak evrimleşebilir. Poliploidizasyon Simpatrinin bir diğer yoludur. Aynı ortamda yaşayan bireylerden bazılarında kromozom sayısının topluca artması (örneğin diploit iken triploit olmak) sonucu, çoğunluğu oluşturan diploit bireyler ile poliploid azınlık arasında üreme izolasyonu meydana gelebilir. Wikipedia

http://www.ulkemiz.com/turlesme-nedir-dogal-turlesme-sekilleri-nelerdir-

Klorofil. renk verici madde nedir ? Pigmentleri nelerdir ?

Klorofil çeşitli dalga boylarındaki ışıkları emerek bitkide fotosentez (özümleme) olayının meydana gelmesine sebep olan, yeşil renkli bir biyolojik pigment.

http://www.ulkemiz.com/klorofil-renk-verici-madde-nedir-pigmentleri-nelerdir-

Sporu Bırakmanın Vücuda Ne Gibi Etkileri Vardır?

Sporu Bırakmanın Vücuda Ne Gibi Etkileri Vardır?

Artık yüzleşelim: düzenli egzersiz yapmak zordur. Çoğu insan hiçbir zaman spor salonu bağımlısı ya da maraton koşularının müdavimi olamaz.

http://www.ulkemiz.com/sporu-birakmanin-vucuda-ne-gibi-etkileri-vardir

Plaka Hareketleri ve Sonuçları

Plaka Hareketleri ve Sonuçları

Magma, binlerce derece sıcaklıktaki çekirdek ile buna göre oldukça soğuk olan atmosfer arasındaki sıcaklık farkından ötürü sürekli bir döngü halindedir: ısındıkça yükselir, soğudukça alçalır. Son derece yüksek bir akışkanlık direncine sahip olan magma, bu hareketiyle birlikte üzerindeki plakaları yine daha önce belirttiğimiz yönlere doğru iter. Bu itme kuvvetinin sonucunda, 3 temel levha (plaka) hareketi görürüz:A. Iraksak (Uzaklaşan) Levha HareketiB. Yakınsak Levha HareketiC. Transform Fay HattıGörselden de görebileceğiniz gibi, magma hareketlerinden ötürü komşu iki plaka birbirinden zıt yönlere hareket edecek olursa, aralarında bir yarık oluşur. Bu yarıktan dışarıya magma fışkırmaya başlar ve böylece volkanik aktivite Dünya'nın manto kısmında (kabuk ile çekirdek arasındaki bölge) yüzeye ulaşır. Hepsi olmasa da, volkanik patlamaların bir kısmı bu uzaklaşma hareketinden kaynaklanır. Bunun en güzel güncel örneğin, Atlantik Okyanusu'nun ortasındaki ıraksak harekettir. Bu plaka hareketi sebebiyle Avrupa ile Amerika kıtaları ve çevrelerindeki okyanus tabanları birbirlerinden sürekli uzaklaşırlar. Yüzeye ulaşan bu magma hızla soğuyarak aradaki boşluğu doldurmayı sürdürecek şekilde yeni plakalar yaratabilir.Magma hareketi aynı zamanda plakaların birbirine doğru hareket etmesine de sebep olur. Bu hareket sonucunda plakalar birbirleriyle çarpışırlar. Bu çarpışma, çok yavaş; ancak küresel boyutta inanılmaz şiddetli olur. Dar zaman aralıklarında bu çarpışmalar ve plaka hareketleri canlılar tarafından hissedilemez. Ancak çarpışmaların sürekli devam ettiğinin en büyük kanıtı, Dünya çapında her an olmakta olan (çoğu hissedilmez büyüklükte olsa da) depremlerdir. Eğer bir rasathanenin sitesine girecek olursanuz, istisnasız olarak her zaman çeşitli büyüklüklerde depremlerin olduğunu görürsünüz. Bunun tek sebebi, plakaların birbirlerine doğru olan hareketi ve sürekli çarpışmanın devam ediyor olmasıdır. Uzun zaman dilimlerinde (ya da nadiren meydana gelen aşırı şiddetli ve göreceli olarak hızlı çarpışmalar sonucunda) plakalardan biri şekilde (B) görüldüğü gibi diğerinin altına girerken, öteki diğerinin üzerine çıkar. Yukarıya doğru çıkan plakalar dağ oluşumuna (orogenez) sebep olurken, alt tarafta kalan plaka magma içerisine gömülerek erir ve yok olur.Transform Fay Hatları ise plakaların birbirlerine paralel ama zıt yönlerde hareket etmesi sonucu oluşur. Türkiye'de "Marmara Fay Hattı" olarak bilinen hat bu tiptedir. Anadolu'nun üzerinde bulunduğu Afrika Plakası ile bunun kuzeyindeki Avrasya Plakası birbirlerine zıt ve paralel yönlerde hareket ederler. Bu sürtünme hareketi, kimi zaman çok şiddetli depremlere sebep olabilmektedir. Düzce, Gölcük, İstanbul, vb. depremler buna örnektir.Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı) Kaynak: ODTÜ GEOE439 Ders Notları   http://www.evrimagaci.org/fotograf/30/780

http://www.ulkemiz.com/plaka-hareketleri-ve-sonuclari

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Günümüz teknoloji ve iletişim dünyasının en önemli nesnelerinden birisi olan telefon, artık hayatlarımızın birer parçası olmuş durumda.

http://www.ulkemiz.com/telefonda-ses-iletimi-nasil-gerceklesir-1

Taksonomi Nedir ?

Taksonomi Nedir ?

Dünya üzerinde daha sayısı dahi tam olarak belirlenemeyen, oldukça fazla canlı türü bulunmaktadır. Bu canlı türleri, yaratılış itibariyle oldukça farklı yapılara ve de özelliklere sahiptirler.

http://www.ulkemiz.com/taksonomi-nedir-

Levha Tektoniği Teorisi Nedir?

Levha Tektoniği Teorisi Nedir?

Üzerinde yaşadığımız dünyanın iki türlü hareketi bulunmaktadır. Bu hareketler, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönmesidir.

http://www.ulkemiz.com/levha-tektonigi-teorisi-nedir

Süper çözünürlüklü ışık mikroskopisi Kimya Nobel ödülü kazandı

Süper çözünürlüklü ışık mikroskopisi Kimya Nobel ödülü kazandı

Geçtiğimiz günlerde, Kimya Nobel Ödülü’nün “Süper çözünürlüklü ışık mikroskopisi” alanında çalışan Beitzig, Hell ve Moerner’e verildiği ilan edilmişti. Bu yazımızda araştırmacıların keşfettiği yöntemin ayrıntılarını okuyabilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/super-cozunurluklu-isik-mikroskopisi-kimya-nobel-odulu-kazandi

Yaşam nedir ?

Yaşam nedir ?

İnsanın doğayı ve evreni anlama serüveninde, canlılık olgusu hiç şüphesiz en çok üzerinde durulan gizemlerden birisidir.

http://www.ulkemiz.com/yasam-nedir-

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0