Arama Sonuçları..

Toplam 865 kayıt bulundu.
Orhan Pamuk Kimdir

Orhan Pamuk Kimdir

Ferit Orhan Pamuk (Doğum tarihi 7 Haziran 1952, İstanbul), Türk yazar. Birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç iki kişiden biri olmuştur. Kitapları altmış dile çevrildi, yüzü aşkın ülkede yayımlandı ve 11 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk ve tek Türk'tür .Bir süre Taraf gazetesinde yazarlık da yapmıştır.Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan "Karanlık ve Işık" ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihe geçmiştir. Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı,“     2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.     ”şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldı.Orhan Pamuk'un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı'dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında, Benim Adım Kırmızı'dan hareketle Orhan Pamuk'un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla'ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir.[kaynak belirtilmeli] Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap'ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir.Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Ödülün Pamuk'a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu. Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan Erol Manisalı'nın "Orhan Pamuk Nobel'i Garantiledi" başlıklı yazısı Pamuk'un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk'un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti. TRT'de Banu Avar'ın hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" adlı belgeselin Pamuk'un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı. Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk'un kitaplarını "Amerikan patentli postmodern romanlar olarak" adlandırmış ve "Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret" olduğunu söylemiştir. Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Orhan Pamuk'u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasi sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.Orhan Pamuk'un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.Orhan Pamuk'un Sri Lanka'da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt Orhan Pamuk'u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka'daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.azar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" açıklamasında bulununca hakkında TCK'nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.16 Aralık 2005'de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı'ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı'nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, "hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye'nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa'da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır" dedi.AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

http://www.ulkemiz.com/orhan-pamuk-kimdir

Kuş Gözlemciliği

Kuş gözlemciliği doğayı kuşların dünyasından tanımayı sağlayan bir gözlem sporudur. Türkiye'deki toplam kuş türlerinin sayısı Avrupa'nın tamamında bulunan kuş türleri kadardır.Ülkemizin kuşlar açısından zengin olmasının en önemli nedenleri, zengin sulak alanlara sahip olması ve kuş göç yolları üzerinde bulunmasıdır. Türkiye'de kuş gözlemciliği son yıllarda dünyadaki gelişmelere paralel olarak hızla yayılmaktadır.Nasıl YapılırKuşlara yeterince yaklaşmak mümkün olmadığı için dürbün, yakın gözlem yapmayı sağlayan en temel araçtır. Açık alanlarda, uzak mesafelerde bu amaca yönelik olarak yapılmış olan teleskoplar da çok yararlı olurlar. Gözlem süresince kayıt tutmaya yarayan bir not defteri unutulmamalıdır. Ayrıca kuş türlerinin bulunduğu bir rehber kitap almak yararlı olacaktır.Gözlem sırasında uyulması gereken bir takım kurallar vardır. Bunların başında kuşları rahatsız etmemek gelir. Yuvalama alanlarına girmemek, yumurta veya yuva malzemesi almamak gerekir. Gözlem sonunda bölgede herhangi bir eşya bırakılmamalıdır.Önemli Kuş Alanları (öka) ProjesiKuşların yaşamları boyunca bulundukları alanların sayısı sonsuzdur. Dolayısıyla tüm bu alanların etkili bir şekilde korunabilmesi imkansızdır. Önemli Kuş Alanları (ÖKA) yaklaşımında, korunmaları ve iyi yönetilmeleri durumunda, kuşların ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına en verimli katkıyı sağlayacak öncelikli alanlar belirlenir. ÖKA, 1989 yılında Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi tarafından başlatılan ve dünyanın birçok ülkesinde yürütülen bir projedir. Doğal Hayatı Koruma Derneği başlangıcından itibaren projenin Türkiye bölümü için gerekli çalışmaları başlatmış, 1997 yılında ÖKA kitabını yayınlamıştır. Halen yeni değerlendirme çalışmaları yapan dernek bir taraftan da izleme çalışmalarını sürdürmektedir.1990 yılında başlayan Türkiye'nin Önemli Kuş Alanları Projesi, Türkiye'deki kuşlar açısından önem taşıyan alanların, -kamuoyu bilinci oluşturma, lobi etkinlikleri ve kampanyalarla- korunmasını, alanlardaki gelişmelerin sürekli izlenmesini ve yeni ÖKA'ların belirlenmesini amaçlamaktadır.Ülkemizde bu proje ve bu projeye yönelik envanter çalışması Doğal Hayatı Koruma Derneği koordinatörlüğünde yürütülmüştürKUŞ GÖZLEM HAVZALARI# Meriç Havzası# Marmara Havzası# Susurluk Havzası# Kuzey Ege Havzası# Gediz Havzası# Küçük Menderes Havzası# Büyük Menderes Havzası# Batı Akdeniz Havzası# Burdur Kapalı Havzası# Antalya Havzası# Akarçay Kapalı Havzası# Sakarya Havzası# Batı Karadeniz Havzası# Kızılırmak Havzası# Yeşilırmak Havzası# Doğu Karadeniz ve Çoruh Havzaları# Konya Kapalı Havzası# Doğu Akdeniz Havzası# Seyhan ve Ceyhan Havzaları# Asi Havzaları# Fırat Havzası# Aras Havzası# Van Kapalı Havzası# Dicle Havzası

http://www.ulkemiz.com/kus-gozlemciligi

Yunus Dalış Okulu ve Sualtı Hizmetleri ANTALYA

Yunus Dalış Okulu ve Sualtı Hizmetleri ANTALYA

Dalış okulumuz A grubu seyahat acentesi olup Turizm Bakanlığı onaylı yeterlilik belgesine sahiptir.    Malzeme ve donanım kalitesi Türkiye'de 4–5 dalış okulunda bulunabilecek türden yapılandırılmıştır. Kaliteli donanım insan hayatı için bir güvence olup yatırım maliyetini %200 arttıran önemli bir unsurdur. Ekipman olarak dünyanın tanınmış markalarıyla, konusunda deneyimli sanayi dalgıçları ve bu konularda faaliyet göstermek için gerekli, yetki, donanım ve tecrübemiz ile gerek sualtındaki çözüm arayışlarınızda gerekse dalış sporunun güzelliğini keşfetmenizde,23 yıldır Konyaaltı Beachpark'ta sizlere hizmet vermekteyiz.Yunus Diving'in amacı küresel ölçülerde çağdas ve bilimsel metotlar ile modern teknolojiyi kullanarak sualtındaki gereksinimlerinizde, altyapı, bilgi ve yılların deneyimi ile müsteri memnuniyeti odaklı çözümler sunmaktır.Bu amacı gerçeklestirmek için; kurulusun bugün gelmis olduğu seviyeyi daha da asarak bilimsel mükemmelliği ölçü olarak alıp "KÜRESEL GÜÇ, BÖLGESEL ÖZEN" ilkesini siar edinmis bir eğitim kurumu olmayı amaç edinmistir. Yunus Diving, eğitimde, araştırma ve geliştirme modelini benimsemektedir. Bu itibarla Gerek sualtı işlerinizin en uygun ve akılcı maliyetlerle  çözüme ulaşması ve dalış okulu  eğitim bölümünde kursiyerlerini bir yıldız balıkadamdan başlayarak üç yıldız eğitmen ve rehber balıkadam olmaya kadar varan süreçte, daima çağdaş ve modern teknolojinin nimetleri ile destekleyip teşvik etmektedir.Yunus Diving faaliyet hayatı boyunca, insan sevgisi ile dolu uzman eğitmenleri ve onların yetiştirdiği en iyi öğrencileri bünyesinde istihdam ederek, bugüne kadar olduğu gibi, Ülkemizde en mükemmel ve güvenilir dalış okulları sıralamasında ilk olmak ve Sualtı sanayi çalışmalarında en iyi sualtı hizmeti veren kurumlardan biri  olarak anılmayı amaçlamaktadır. Tel: 0 242 238 44 86 Fax: 0 242 237 61 08 Gsm: 0 541 608 58 63 - 0 554 589 03 62 Adres: Konyaaltı Beachpark Üst Geçit No:5-6 Antalya Mail: info@yunusdiving.com   http://www.yunusdiving.com

http://www.ulkemiz.com/yunus-dalis-okulu-ve-sualti-hizmetleri-antalya

Aşık Fotonları Uzay-Zaman Ayıramıyor

Aşık Fotonları Uzay-Zaman Ayıramıyor

İşte size hayal edilebilecek en küçük ölçekte bir aşk hikayesi: Dolaşıklık. Bu durumda bulunan parçacıklar birbirleriyle içsel olarak öyle bir bağlantı içindedirler ki, aralarındaki uzaklık ne olursa olsun, birini etkileyen herhangi bir değişiklik diğeri üzerinde de eşzamanlı bir etki yaratır. Dolaşıklık da dahil olmak üzere, pek çok doğaüstü gibi görünen olayın sürekli olarak gerçekleşmekte olduğu parçacıklar düzeyindeki evrenin incelenmesi kuantum mekaniğinin alanındadır. Bu en küçük ölçekte, parçacıkların bazı özellikleri bütünüyle olasılıksaldır. Diğer bir deyişle, gerçekleşene dek hiçbir şeyin kesinliği yoktur. Bell Teoremi’nin Sınanması Albert Einstein kuantum mekaniği yasalarının gerçekliği tanımladığına pek inanmıyordu. O ve kendisi gibi düşünen diğer bilimciler işin içinde kuantum sistemlerin öngörülemez olmasını sağlayan gizli değişkenler olduğunu ileri sürdüler. Ancak 1964 yılında yayımladığı makalesinde John Bell şu düşünceyi ortaya koydu: Söz konusu gizli değişkenleri içeren herhangi bir fiziksel gerçeklik modeli, bir parçacığın diğeri üzerinde anlık etki yaratmasını da izinli kılmak zorundadır. Einstein enformasyonun ışıktan daha hızlı ilerleyemeyeceğini kanıtlamış olsa da, Bell’e göre parçacıklar çok uzak mesafelerdeyken bile birbirlerini etkileyebilirlerdi. Bilimciler Bell’in teoremini modern fiziğin önemli dayanaklarından biri kabul ediyor. Teoremi kanıtlamak amacıyla çok sayıda deney yapılmış olmasına rağmen, yakın zamana kadar Bell’e gereken eksiksiz ve uygun bir sınama yapılamamıştı. 2015 yılında bu konuya ilişkin üç ayrı çalışma yayımlandı ve hepsi de kuantum mekaniğinin öngörüleri ile uyumluydu. Yayımlanan makalelerden birinin baş yazarı olan Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü’nden (NIST) Krister Shalm şöyle anlatıyor: “En heyecan verici yanı, bir anlamda deneysel felsefe yapıyor oluşumuz. İnsanlar hep dünyanın nasıl işlediği hakkında belli beklentiler içinde oldu. Sonra kuantum mekaniği çıkageldiğinde, işlerin bekledikleri gibi yürümediğini gördüler.” ‘Alis ile Bob’ Kuantum Mekaniğini Nasıl Sınadı? “Bizim makalemiz ve geçen yıl yayımlanan diğer iki makale Bell’in haklı olduğunu gösterdi: Gizli değişkenler içeren bir evren modeli, dolaşık parçacıkların herhangi bir uzaklıktan birbirlerini etkilemesine izin vermek zorunda,” diyor Francesco Marsili. Kendisi NASA’da çalışıyor ve Shalm ile aynı araştırma ekibinde yer alıyor. Makaleleri geçtiğimiz yıl Physical Review Letters dergisinde şu akıl karıştırıcı başlıkla yayımlanmıştı: “Yerel Gerçekçiliğin Güçlü Kaçamaksız Sınaması.” NIST laboratuvarında gerçekleştirilen deneyi anlamamıza yardımcı olacak bir benzeşim kuralım: A ve B dolaşık iki foton olsun. A fotonu Alis’e, B fotonu da Bob’a gönderilsin. Alis ile Bob arasındaki uzaklık da 185 metre olsun. Alis ve Bob fotonlarını dürtüp kurcalayarak her türlü yolla özelliklerini öğrenmeye çalışıyorlar. İkisi de fotonlarını nasıl ölçeceklerine birbirleriyle konuşmadan ve rastgele sayı üretecinden çıkan sayılar doğrultusunda rastgele karar veriyor. Alis ile Bob notlarını karşılaştırdıklarında, yaptıkları bağımsız deneylerin sonuçlarının bağlaşık olduğunu görüp şaşırıyorlar. Çok uzaklardayken bile, dolaşık foton çiftinden birini ölçmenin, diğer fotonun özelliklerini etkilediğini anlıyorlar. “Sanki Alis ile Bob fotonları birbirinden ayırmaya çalışmış, ama fotonların aşkı sürmüş gibi,” diyor Shalm. Dolaşık fotonlar uzayda ayrı düşseler bile tek bir sistem gibi davranmaya devam eder. Alis ve Bob, yapılan deneydeki foton dedektörlerini temsil ediyor. Deneyi çok sayıda başka aşık yani dolaşık fotonla yineliyorlar ve her seferinde aynı görüngü ile karşılaşıyorlar. Tabi gerçekte bu dedektörler insan değil, süperiletken nano kablolu tekil foton dedektörleri (SNSPD [İng. superconducting nanowire single photon detector]). SNSPD dedektörler süperiletken duruma gelene dek, yani elektriksel dirençlerini kaybedinceye kadar soğutulmuş metal şeritlerdir. Şerite çarpan bir foton, şeritin bir anlığına normal metale dönüşmesine neden olur. Dolayısıyla şeritin direnci sıfırdan sonlu bir değere fırlar. Dirençteki bu değişim sayesinde araştırmacılar olayı kaydeder. Deneyi laboratuvarda gerçekleştirirken en büyük güçlük, fotonları dedektörlere gönderirken optik fiberlerde kaybolmalarının önüne geçmektir. NASA’nın JPL laboratuvarı ve NIST bu amaçla SNSPD dedektörlerini dünya rekoru kıran bir performansta üretti ve %90’dan yüksek bir verim elde etti. Fotonun varış zamanındaki belirsizlik düşürüldü. SNPSD olmadan böyle bir deney gerçekleştirilemezdi. Bu Neden Yararlı? Deney tasarımının kriptografide kullanılma olanağı bulunuyor. Rastgele sayı üreteci kullandığı için bu yöntem bilgiyi ve iletişimi güvenli kılacaktır. “Evren hakkında bize çok derin bilgiler veren deney düzeneğimiz, aynı zamanda bilgiyi güvenli tutmanın gerektiği uygulamalarda da kullanılabilir,” diyor Shalm. Kriptografi bu araştırmanın tek potansiyeli uygulaması değil. Kullanılanlara benzer dedektörler, uzayın derinliklerinde optik haberleşme için de işe yarayabilir. Sinyal varış zamanı hususunda verimi yüksek, belirsizliği düşük olduğu için bu dedektörler optik izgedeki (spektrumdaki) ışık atımları ile bilgi iletimi için çok uygun. “Güneş sisteminde gezinen uzay araçları ile iletişim için şu anda Derin Uzay Ağı (İng. Deep Space Network) kullanılıyor. Bu ağ enformasyonu radyo sinyali olarak kodluyor. Optik iletişim kullanabilirsek ağin veri hızını 10 ila 100 kat arttırabiliriz,” diye ekliyor Marsili. Einstein’ın dediği gibi enformasyonun ışıktan hızlı ilerleyemeyeceğini, ancak optik iletişim araştırmaları ile gönderilen veri miktarının yükseltilebileceğini belirten Marsili, deneylerinde kullandıkları dedektörlerin bu açıdan önemini vurguluyor.   Kaynak: NASA, “Particles in Love: Quantum Mechanics Explored in New Study”< http://www.nasa.gov/feature/jpl/particles-in-love-quantum-mechanics-explored-in-new-study > Sevkan Uzel http://bilimfili.com/asik-fotonlari-uzay-zaman-ayiramiyor/

http://www.ulkemiz.com/asik-fotonlari-uzay-zaman-ayiramiyor

Coca-Cola Şirketini Kim Kurdu

Coca-Cola Şirketini Kim Kurdu

1892 yılında Asa Candler The Coca-Cola Company şirketini kurdu ve ürünü geliştirmek için çaba sarf etmeye başladı. 12 Mart 1894 tarihinde Coca-Cola ilk kez şişede satılmaya başlandı.

http://www.ulkemiz.com/coca-cola-sirketini-kim-kurdu

Yaşar Kemal Kimdir

Yaşar Kemal Kimdir

Yaşar Kemal ( Doğum tarihi Kemal Sadık Gökçeli, 1923; Gökçedam, Osmaniye), Kürt asıllı Türk romancı, senaryo ve öykü yazarı. Türk edebiyatının en önde gelen yazarlarından biridir. İlk öykü kitabı Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü ile ilk romanı İnce Memed, Cumhuriyet'te tefrika edildi. İnce Memed, yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlandı ve kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır.Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu'nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazardır.Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde sadece Kürtçe köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Orta okul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.1978 yılındaki yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında "yaşlı halk şairleriyle çakıştığını" anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı "berbat" çalmaktaydı. Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi:    "Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecitle çakıştırırlardı. Aşık Mecitle Kadirlide bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum."Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye'yi yayınladı. Bunu, Kayseri'de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950'lerde yayımlandı.Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi.1947'de İnce Memed'i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi. Romanı yazma nedeni eşkiya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkiyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkiyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkiya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey'in kendisine, ilk İnce Memed hikayesinde "Çakırdikeni" diye yer alan diken hikâyesini anlattı ve Yaşar Kemal'le "eşkıyalığın felsefesini" yaptı.Yaşar Kemal'in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi.17 yaşından bu yana sosyalist politikanın içindedir. 1961 Anayasası'ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne 1962'de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP'te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi. 1987'deki bir söyleşisinde Türkiye'de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki "Nasıl bir sol modelden yanasınız?" sorusuna, şu cevabı vermiştir:    "Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."TİP'ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993'teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.« Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. »    Yaşar Kemal'in edebi çalışmalarında halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu, bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttü. Yapıtlarıda halk şiirinde, epopelerde olduğu gibi insan değerlerinden kopmamaya çalıştı. Yaşar Kemal, siyasi görüşü ile sanatının paralel olduğunu, "halk ve doğa"ya inandığını, sanatının proletaryanın çıkarlarının emrinde olduğunu dile getirmiştir.Ödülleri    1955 Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı (“Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” adlı röportaj dizisi ile)    1956 Varlık Roman Armağanı (İnce Memed ile)    1966 İlhan İskender Armağanı (Teneke’den aynı adla uyarlanan oyunu ile)   1966 Uluslararası Nancy Tiyatro Festivali Birincilik Ödülü ("Yer Demir Gök Bakır" romanından Nihat Asyalı'nın sahneye uyarladığı, Yılmaz Onay'ın sahneye koyduğu “Uzun Dere” oyunu ile. Türkiye ödülü, Brezilya ile paylaştı.)    1974 Madaralı Roman Armağanı (Demirciler Çarşısı Cinayeti ile)    1977 Fransa Eleştirmenler Sendikası En İyi Yabancı Roman Ödülü (Yer Demir Gök Bakır ile)    1978 Fransa'da En İyi Yabancı Kitap Ödülü (Ölmez Otu ile)    1979 Fransa “Büyük Jüri” En İyi Kitap Ödülü (Binboğalar Efsanesi ile)    1982 Uluslararası Cino Del Duca Ödülü    1984 Fransız Legion d’Honneur Ödülü Commandeur payesi    1984 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü    1985 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü    1986 Orhan Kemal Roman Ödülü (Kale Kapısı ile)    1988 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü    1988 Fransa Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı    1991 Fransa Strasbourg Üniversitesi Onur Doktorası    1992 11. TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı    1992 Antalya Akdeniz Üniversitesi Onur Doktorası    1993 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü    1994 Mülkiyeliler Birliği Rüştü Koray Armağanı    1995 Morgenavissen Jylaand-Pösten Ödülü (Danimarka)    1996 Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü    1996 Kanın Sesi ile Akdeniz Yabancı Kitap Ödülü (Perpignan, Fransa)    1996 VIII Katalunya Uluslararası Ödülü (Barcelona, İspanya)    1996 Lillian Hellman/Dashiell Hammett Baskıya Karşı Cesaret Ödülü, İnsan Hakları İhlallerini İzleme Örgütü,(New York)    1997 Toplu eserleri için Premio Internazionale Nonino Ödülü, İtalya    1997 Kenne Vakfı Düşünce ve Söz Özgürlüğü Ödülü (Uppsala, İsveç)    1997 Norveç Yazarlar Birliği ödülü, Wole Soyinka ile ortak    1997 Frankfurt Kitap Fuarı Alman Yayıncalar Birliği Ödülü    1998 Frei Üniversitesi Berlin Fahri Doktora    1998 Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat Ödülü    2002 Bilkent Üniversitesi Fahri Doktora    2003 Z. Homerus Şiir Ödülü    2003 Savanos Ödülü (Selanik)    2003 Türkiye Yayıncılar Birliği Yayıncılık Emek Ödülü.    2008 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödülü    2009 Çukurova Üniversitesi, Fahri Doktora    2011 Légion d'honneur    2013 Krikor Naregatsi Nişanı

http://www.ulkemiz.com/yasar-kemal-kimdir

TOPKAPI SARAYI

TOPKAPI SARAYI

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra 1460 yıllarında yapımına başlanan ve 1478 yılında tamamlanan Saray; Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasındaki tarihi İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda bulunan Doğu Roma akropolü üzerindeki 700.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmed’den itibaren otuzbirinci padişah Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl süreyle imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanılmıştır. 19.yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ile terkedilmiş olmasına rağmen önemini her zaman korumuştur.Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, 3 Nisan 1924 yılında müze haline getirilen ve Cumhuriyet’in ilk müzesi olan Topkapı Sarayı Müzesi, günümüzde yaklaşık 400.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Kara tarafından Fatih’in yaptırdığı Sur-i Sultani, deniz tarafından ise Doğu Roma surları ile şehirden ayrılan Topkapı Sarayı, mimari yapıları, koleksiyonları ve yaklaşık 300.000 arşiv belgesi ile dünyanın en büyük saray-müzelerinden biridir.Ayasofya tarafındaki saltanat kapısından girilen ve birbirinden geçilen dört avlu çevresindeki mimari yapılardan oluşan Saray’ın etrafı bahçeler ve meydanlarla çevrilidir. Sarayın ilk avlusu olan ve halkın başvuru için girebildiği birinci avluda (Alay Meydanı) Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, Darphane, Fırın, Hastane gibi sarayın dış hizmet yapıları bulunurdu.Sarayın ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği mekanların yer aldığı Divan Meydanı (Adalet Meydanı)’dır. Tarih boyunca pek çok törene sahne olan bu avluda divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun(Kubbealtı)  binası ve yanında Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alır. Divan yapısının arkasında ise Sultanın  Adaletini temsil eden Adalet Kulesi vardır. Kubbealtı'nın yanında Harem Dairesi girişi ile Zülüflü Baltacılar Koğuşu bulunur. Zülüflü Baltacılar Koğuşu ile aynı yönde bulunanHas Ahır yapıları ise aynı yönde, bir avlu etrafında yer alır. Adalet meydanının Marmara yönündeki revakların arkasında ise saray mutfakları ile ek hizmet binaları bulunmaktadır. Adalet meydanının kuzey yönünde cülus, arife, bayram ve cenaze törenlerinin yapıldığı, Sancak-ı Şerif’in Serdar-ı Ekrem olarak savaşa giden Sadrazam'a teslim edildiği yer olan Babüssaade yer alır.Üçüncü Avlu, Enderun (iç saray) padişaha ait mekanların yanında, Sultan II. Murad döneminde kurulan Saray Okuluna ait koğuş ve yapıları da barındırır.Padişahın devlet adamlarını ve yabancı elçileri kabul ettiği Arz Odası, Fatih Köşkü / Enderun Hazinesi ve Has Oda padişaha ait mekanlar olarak önce çıkarken, Küçük Oda, Büyük Oda, Seferli, Kilerli, Hazineli, Has Oda isimleriyle anılan Enderun Saray okuluna ait koğuşlar, Babüssaade girişinden itibaren avlunun etrafına sıralanmıştır.Avluya diagonel olrak yerleştirilmiş 15. Yüzyıl yapısı Hükâr Mescidi / Ağalar Camii ile, III. Ahmed döneminde havuzlu köşkün yıkılmasıyla yaptırılan III. Ahmed Kütüphanesi, Enderun eğitimine verilen önemi vurgular.Enderun Avlusu'ndan sonra, padişaha ait köşklerin ve asma bahçelerin bulunduğu IV. Avlu'ya geçilir. Has Oda'nın Mermer Sofa'ya açılan kapılarıyla da ulaşılan bu mekanda Osmanlı sanatının klasik köşk mimarisinin en seçkin örnekleri olan, Sünnet Odası, Bağdat ve Revan Köşkleri ile İftariye Kameriyesi yer alır. IV. Avlu'nun bir alt kotunda asma çiçek bahçesi, ahşap Kara Mustafa Paşa Köşkü, Hekim Başı Kulesi ve Sofa Camii yer alır. Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen Mecidiye Köşkü ve Esvab Odası Saray'da inşa edilen son yapılardır.Topkapı Sarayının etrafını kuşatan Hasbahçeler içinde günümüze ulaşmayan çok sayıda köşk ve kasır olduğu bilinmektedir.

http://www.ulkemiz.com/topkapi-sarayi

Fotoğraf ve Fotoğrafçılık Tarihi

Fotoğraf ve Fotoğrafçılık Tarihi

Bir güvercin yuvasının görüntüsüyle başladı fotoğrafçılık tarihi. Dünyada bilinen ilk fotoğraf emekli bir subay olan Joseph Nicephore Niepce tarafından bir yaz günü 1827 tarihinde çekilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/fotograf-ve-fotografcilik-tarihi

MESMAP-3 Sempozyumu

MESMAP-3 Sempozyumu

Düzenleyen :    (Akdeniz Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Derneği (ATABDER), Güneydoğu Avrupa Ülkeleri Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Derneği (AMAPSEEC), Hindistan Eczacılık Öğreticileri Birliği (APTI), Resmi Ulaşım Sponsoru Türk Hava Yolları (THY), Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı) nın destekleri ile Gazimagosa, Kıbrıs’ta düzenlemecektir. Yer : K.K.T.C Tarih : 13 – 16 Nisan 2017 Kongre Merkezi :  Merit Park Otel Organizatör : Puzzle Travel Agency Web Sitesi : http://www.mesmap.org/ Değerli Meslektaşım, Bildiğiniz üzere; Bilimsel Toplantı Organizasyonları bilgi paylaşımlarının ötesinde ülkelerin üst düzeyde tanıtımında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bizler akademisyenler olarak yıl boyunca dünyanın farklı iklimlerinde birçok ülkedeki bilimsel toplantılara katılarak hem ülkemizi tanıtıyor hem de farklı kültürel zenginliklerini yerinde görerek çevremize aktarıyoruz. Yurtdışındaki bilimsel toplantılarda ülkemizin tanıtımı konusunda üzerimize düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışmanın yanında, zaman zaman farklı ülkelerdeki meslektaşlarımızın da ülkemizi ve kültürümüzü yerinde görmesi ve tanıması konusunda aktiviteler yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Bu kapsamda, MESMAP-1 (Mediterranean Symposium on Medicinal and Aromatic Plants – Akdeniz Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Sempozyumu) Sempozyum serilerine, Doğu Akdeniz Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nin ev sahipliğinde Kaya Artemis Otel’de, 35 farklı ülkeden yaklaşık 300 bilim insanının katılımı ile 17-20 Nisan 2013 tarihlerinde Gazimagosa (K.K.T.C.)’da başlangıç yapmıştık. MESMAP-2013 Sempozyumu, uluslararası bilim çevrelerince olumlu karşılanmış, toplantı bildirilerinin telif hakları İngiltere merkezli “CABI Abstracts” tarafından yayınlanmak üzere talepte bulunulmuştur. Ulusal ve uluslararası düzeyde yapılan toplantıların başarı ile en güzel şekilde sonuçlanmasında; şüphesiz ki, toplantılara katılarak birikimlerini paylaşan değerli bilim insanlarının büyük rolü bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/mesmap-3-sempozyumu


Afrodit Aşk ve Güzellik Tanrısı

Afrodit Aşk ve Güzellik Tanrısı

Afrodit veya Aphrodite Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası. Roma mitolojisindeki ismi Venüs'tür. Gigantlar arasındaki karşıtı Periboia'dır. Afrodit'in doğumu üzerine iki efsane vardır. Homeros tanrıçanın Zeus ile Okeanos kızı Dione'den doğduğunu söylerken, Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu söyler. Kronos, kral babası Uranos'u devirirken, bir orakla babasının cinsel organını keser.[kaynak belirtilmeli] Kesilen organ denize düşer ve oluşan köpüklerden Afrodit doğar. Aphrodite altın sıfatıyla çoğu yerde karşımıza çıkar. Tanrıça için çoğunlukla kulanılan sıfatlar işveli, cilveli ve gönül alıcıdır. Güzelliği, sevgiyi, sevişmeyi simgeleyen tanrıça, çoğu yerde oğlu Eros ile görünmektedir. Ancak Eros Hesiodos’a göre oğlu değildir ve Afrodit'in alayına daha sonra katılmıştır. Bunun yanı sıra tanrıçanın alayında güzelliği, zarafeti ve bereketi simgeleyen Kharitler, Horalar ve Hymenaios yer almaktadır. Tanrıça çoğu kez çıplak betimlenir. Ayrıca takan her kadını dünyanın en güzel ve çekici kadını gösterebilen büyülü bir memeliği vardır. Hera, bu memeliği Truva savaşı'nı izleyen Zeus'u baştan çıkarıp kandırmak için kullanmıştır. Afrodit ölümlü ve tanrı birçok kişiyle birlikte olduysa da, sadece tanrı Hephaistos ile evlenmiştir. İstemeyerek yaptığı bu evlilik boyunca tanrıça kocasını Ares ile aldatır. Bu yasak ilişkisinden Phobos(Korku), Deimos(Dehşet) ve Harmonia(Uyum) doğar. Diğer önemli tanrı sevgilisi ise Hermes'tir. Bu beraberliğinde Hermaphroditos doğar. Bunun yanı sıra Adonis ve Ankhises ile ilişkileri vardır. Frigya prensesi kılığına girerek ilişki kurduğu Ankhises'ten olan çocuğu Aeneas ve diğer bir başka tanrı çocuğu Eros en ünlü çocuklarıdır. Mitoloji Troya     Kaz Dağı'ndaki üç güzeller efsanesinde 'en güzeline' yazan altın elma karşılığında dünyanın en güzel kadını Helen'i vaad ederek Paris tarafından seçilen tanrıçadır. Paris'e Troya Savaşında yardım eder.     Tanrı Ares'in Troyalılar yanında çarpışmasını sağlar. Kendisi de çarpışmalar sırasında yaralanana kadar Troyalılara yardım eder.     Ankhises ile birlikteliğinden Aeneas doğmuştur. Tanrıça Aeneas'ı Troya Savaşı'nda ve İtalya'ya olan yolcuğu boyunca korur. Diğerleri     Kendine ibadet etmeyen Limnili insanları cezalandırmak için kocalarını eşlerinden iğrendirir. Eşleri de adadaki tüm erkekleri öldürür.     Tanrıça Eos'a sürekli aşık olma cezası verir.     Oğlu Eros'un sevgilisi Psykhe'yi oğlundan uzaklaştırmaya çalışır.     Kendisine yeterli derecede ibadet etmeyen Suriye kralının kızı Myrrha'yı lanetleyip babasına aşık eder ve bu çarpık ilişkiden ölümlerin en güzeli Adonis doğar. Kültür Aphrodite ve Eros, Lucas Cranach Afrodit Tapınağı, Aydın ili Karacasu ilçesine bağlı Geyre köyü. Tanrıçanın en eski tapınma merkezleri Çuha Adası (Kythira veya Kythera) ve Kıbrıs adasında bulunmaktadır. Hesiodos'un şu dizeleri buna kaynaktır;  "Dalgalı denize atar atmaz onları Gittiler engine doğru uzun zaman. Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan: Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten. Önce kutsal Kythera'ya uğradı bu kız, Oradan da denizle çevrili Kıbrıs'a gitti Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça, Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu Narin ayaklarının bastığı yerden. Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar, Bir köpükten doğmuş olduğu için"   Tanrıçanın en eski kült merkezlerinin yunan ana karasında bulunmayışı ve tanrıçanın, ilk Zeus kuşağından sonra ortaya çıkan bir tanrıça olması, bu inancın aslen yunan olup olmadığı ile ilgili kuşkular ortaya çıkarmaktadır. Kimi görüşler Afrodit kültünün, Yakındoğu tanrıçaları İştar ve İnanna kültlerinin Fenikeliler aracılıyla Yunan uygarlığına taşınmasıyla doğdunu savunur. Türkiye Troya Savaşında da Troyalıların yanında yer alan Afrodit, Anadolu'da sevilen bir tanrıçadır. En önemli ibadet merkezi adı verdiği kent Afrodisias'tadır. Diğer bazı önemli yerler;     Abidos     Antandros     Knidos, ünlü "Knidos Afroditi" bulunduğu kent     Sard https://tr.wikipedia.org/wiki/Afrodit

http://www.ulkemiz.com/afrodit-ask-ve-guzellik-tanrisi

Rodos Adası

Rodos Adası

Rodos, Ege Denizi’nde bulunan Oniki Adalar’ın en büyüğüdür. Nüfusu 130.000 den fazla olan adanın, aynı adlı merkezinin nüfusu ise, 60 bine yakındır. Rodos şehri, Oniki Adalar’ın da idari merkezidir. Bu adanın ülkemize en yakın noktası, adanın Bozburun Yarımadası adı ile anılan ucudur ve Türkiye’ye uzaklığı 18 kilometredir. Rodos adasında, Rodos şehri dışındaki en önemli diğer yerleşim merkezi, Lindos’’tur.Rodos adasının alanı 1.398 kilometrekare civarındadır. Deniz kıyısının uzunluğu 200 kilometreden fazladır. Ada, önemli bir sahil şeridine sahiptir. Rodos şehri, adanın kuzeyindedir. Rodos şehrinde, ticaretin aktif olarak sürdürüldüğü meşhur limanı ve antik yerleşim bölgesi bulunmaktadır. Adada bulunan Rodos Heykeli, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Milattan önce 280 yılında Dorlar tarafından Rodos Limanı’’nın girişine inşa edilmiştir. Rodos şehrinde bir de Tapınak Şövalyeleri tarafından inşa edilmiş kale bulunur. Bu kale ve Rodos’un tarihi Orta Çağ’a kadar uzanan tarihi sokakları, UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne eklenmiş ve koruma altına alınmıştır.Adanın iç kısımları ormanlık bir arazidir ve Kızılçam olarak adlandırılan ağaç türü ile kaplıdır. Rodos’’un bitki örtüsü ve hava şartları, Yunanistan’ın geri kalan kısımlarına benzemesinden çok, ülkemizin batı kesimlerine benzemektedir. Zaten bu ada, ülkemize 18 kilometre gibi çok yakın bir mesafededir bu nedenledir ki, hem bitki örtüsü yapısı, hem de hava koşulları açısından Ege Bölgemizi andırır. Rodos adasında tarım önemli bir geçim kaynağıdır. Turunçgiller, sebzeler ve şarap üretimi için üzüm çeşitleri bolca bulunmaktadır. Ayrıca tahmin edilebileceği gibi, zeytin ağacı dikimi ve zeytin toplayıcılığı da adanın tarım faaliyetleri arasındadır. Rodos adasının toprakları tarıma açık ve ekime elverişlidir. Fakat sahil şeridi, taş ve küçük kayaçlardan oluşmuştur. Özellikle yaz aylarında, Rodos adasının ziyaretçi sayısı oldukça artar. Özellikle yabancı turistlerin yoğun ilgisi, turizmi adanın önemli bir geçim kaynağı haline getirmiştir.UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne girmeye hak kazanan ve Dünyanın 7 Harikası arasında sayılan bir merkeze sahip olan Rodos, pek çok ülkeden turist akınına uğramaktadır. Buraya gelen turistler geniş deniz kıyısının ve sıcak Ege Denizi’’nin keyfini çıkarır, yerel şaraplardan tadar ve Rodos’un tarihi mahallesinde gezer. Rodos Kulesi, meşhur kale ve koruma altına alınan, tarihi ve kültürel havası ile herkesi mest eden sokaklar, Rodos’u hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin vazgeçilmez tatil beldesi haline getirmiştir. Pelatus olarak adlandırılan Kelebekler Vadisi, yaz aylarında çok sayıda kelebeğin rengarenk danslarına sahne olmaktadır.Şövalyeler Adası olarak da bilinen Rodos’da, Osmanlı izlerini de görmek mümkündür. Şehirde rastlayabileceğiniz cami minareleri, Osmanlı’’nın Rodos adasına bıraktığı küçük armağanlardır. Kanuni Sultan Süleyman, Rodos’u ele geçirdikten sonra, 390 seneye yakın bir süre boyunca bu topraklarda Osmanlı Devleti hüküm sürmüştür. Bu nedenle adada bir çok çeşme, cami ve şadırvan bulunmaktadır.Kaynakça:www.rodosadasi.netwww.dunyayigezmek.comYazar: Ayşegül Karuç http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/rodos-adasi

Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Ülker, Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş adıyla Sabri Ülker ve Asım Ülker tarafından 22 Şubat 1944'te kurulmuş gıda üreticisi şirket. Ülker ürünlerini 110 ülkeye ihraç etmektedir.

http://www.ulkemiz.com/ulker-biskuvi-sanayi-a-s-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Uluslararası Sinope ve Karadeniz Arkeolojisi Sempozyumu

Uluslararası Sinope ve Karadeniz Arkeolojisi Sempozyumu

Sinop Üniversitesi’nde 14-15 Ekim 2017 tarihlerinde Uluslararası Sinope ve Karadeniz Arkeolojisi Sempozyumu düzenleniyor.

http://www.ulkemiz.com/uluslararasi-sinope-ve-karadeniz-arkeolojisi-sempozyumu

Zeus Gökyüzü ve Şimşekler Tanrısı

Zeus Gökyüzü ve Şimşekler Tanrısı

Zeus (Eski Yunanca: Ζεύς, Zeús; Modern Yunanca: Δίας, Días), "Tanrıların ve İnsanların Babası" Yunan mitolojisinde en güçlü ve önemli tanrıdır. Roma'da Jüpiter olarak da bilinir. Göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronos'un ve eşi Rhea'nın en küçük çocuğu ve oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. Zeus'un en eski kült ve bilicilik merkezi Yunanistan'daki Dodona antik şehirdir. Habercisi oğlu Hermestir . Gigantlar arasındaki karşıtı Kral Porphyrion'dur.En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Antiope için satir, Aegina için ateş, Danae için altın yağmuru, Alkmene için kocasının kılığına, Hera için guguk kuşu, Callisto için Bakire Tanrıça Artemis'in kılığına, Mnemosyne için yakışıklı bir çoban, İo için bulut, demeter için yılan, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir. Tanrı Zeus'un tahtı için yaptıkları şeylerin başlıcaları şunlardır: Eşi Metis'i yutması, Prometheus'u zincirlemesi, Thetis'i bir ölümlü ile evlendirmesi.Zeus Tapınağı- Baalbek, LübnanZeus, Antik Yunan vazosuBabası olan Titan Tanrı Kronos'u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla yer altına hapsetti. Sonra Atlantisliler Tanrı Zeus'un takipçilerini (Yani Yunanları) ellerinde olmadan (Çünkü onlara tuzak kurulmuştu) yok ederek Olimposlu tanrıların gücünü azaltıp Kronos ve yanındaki diğer Titanları serbest bıraktılar.Zeus ayrıca İksion, Salmoneus, Arkadya kralı Lykaon ve ateşi çalan Prometheus'u küstahlıkları nedeniyle cezalandırmıştırTanrı Zeus'un en bilinen efsanesi Hera'nın yanına Poseidon, Apollon ve Athena'nın desteğini alarak Zeus'u devirme girişiminde bulunmasıdır[kaynak belirtilmeli]:Zeus'un diğer kadınlarla ilişkisine kızan Hera bir plan kurar ve bu plan Baş tanrıyı devirmektir! Poseidon, Apollon, Athena ve Hera yani bir İtilâf yapan bu dört tanrı Zeus'u altın bir ağ ile bağlar fakat Thetis, Olimpos’ta oluşabilecek karışıklığı önceden görüp ve yüz elli Briareus’tan yardım ister ve Briareus'un ağı çözmesiyle Zeus kurtulur ve hepsini cezalandırır: Hera'yı yüksek bir yere asarak, ayaklarına ağırlık bağlar ve tanrıların teker teker sadakat yemini etmediği müddetçe Hera'yı serbest bırakmayacağını söyler. Bunun ardından isyana karışmış Poseidon ile Apollon'u da ceza olarak Truva Kralı Laomedon'a hizmet etmeye yollar. Laomedon Apollon'a çobanlık yapmasını yani sürülerini otlatma emri verir. Poseidon'a ise çıplak elleriyle Truva şehrinin etrafına yeni duvarlar yapma emrini verir. Uzun bir zaman sonra Poseidon ve Apollon'un sürgünü biter ve Zeus onları Olimpos'a geri alır. Dionysos'a ise 100 yıl şarap içmeme cezası verir ama kısa bir zaman sonra onun üzüntüsüne dayanamayıp cezasını bitirir.ÇapkınlığıTanrı Zeus Yunan Tanrıları arasında en çapkını ve en çok çocuğu olan Tanrı'dır. Öyle ki çapkınlığı tanrıçaları, kadınları, nemf'leri, Titanları bile kapsamaktadır. Yaptığı kandırmacalar ile herkesi elde edebilmektedir. Kız kardeşleri Hera ve Demeter'in yanı sıra kendi kızı Persephone'ye bile aşık olmuş hatta ondan Zagreus isminde bir oğlu olmuştur.DoğumuKronos ile Rhea'nın evliliklerinden Hestia, Demeter, Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya gelir. Babası Uranüs'e yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkar ve bu yüzden karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklar. Bu duruma üzülen Rhea ise Gaia'nın öğütleri ile yalnız Zeus'u onun elinden kurtarır.Tanrıça, Zeus'u yanına alarak gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit Adası'nda İda Dağı'nın tepesine çıkar. Orada Gaia çocuğu alır ve onu bir mağaranın dibine saklar. Rhea ise geri dönüp bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos'a verir.ÇocukluğuRhea , Zeus'u Girit'teki İda Dağı'ndaki bir mağarada saklar. Bundan sonra Zeus, hikayenin değişen sürümlerine göre sırayla;    Rhea tarafından bırakıldıktan sonra Gaia tarafından yetiştirilir.    Amalthea adlı bir keçi ile Kourete'ler tarafından yetiştirilir. Ormanların sık dalları arasında büyüyen Zeus'un ağlamalarını babası Kronos duymasın diye Koureteler da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkarırlar.    Adamanthea adlı bir nemf tarafından bir ağaca asılarak Yer'e, Göğ'e ve Deniz'e hükmeden Kronos'tan gizlenerek yetiştirilir.    Cynosura adlı bir nemf tarafından yetiştirilir. Zeus da buna şükran olarak onu yıldızlar arasına koyar.    Sürülerini kurtlardan koruması sözü üzerine Giritli çoban bir ailenin yanında yetiştirilir.Tanrıların Kralı OluşuOlgunluk çağına gelince Zeus, saklandığı mağaradan çıkar. Ve savaşa hazırlanır. İlk iş olarak yer altı ülkesine gider ve Kronos'un hapsettiği kiklopları ve elli başlı, yüz kollu hekatonkheirleri serbest bırakır. Kikloplar ise buna karşılık yıldırımlarını hediye eder. Savaş, Kiklopların hekatonkheirlerle birlikte devasa büyüklükteki kayaları gökyüzündeki titanlara savurmasıyla başlar. Her bir hekatonkheir, yüz koluyla aynı anda yüz taş atabildiğinden aynı anda çok büyük miktardaki iri kayayı titanlara atarak onları geri püskürtürler. Bu esnada Zeus da şimşekleri ile Titanlara saldırır. Sonra da rhea'nın verdiği kusturucu bir içecek ile Kronos'u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorlar. Titanomachy (Titan - Tanrı savaşları) adlı savaşta Zeus ve kardeşleri, Hekatonkheirler ile Kikloplarlarla beraber Kronos ile titanlara karşı savaşırlar. Sonra da Kronos ve titanları gökten kovup dünyanın dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına, Tartarus'a atar. Bu savaşta Zeus'a karşı savaşan titanlardan biri olan Atlas, Zeus tarafından gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır. Bunların ardından Tanrılar arasında kura çekilir. Ve Hades'e yer altı, Poseidon'a denizler Zeus'a ise gökler düşer. Bu savaştan sonra Hikmet ve Akıl Tanrısı Okeanid Metis, Zeus'tan hamile kalır. Zeus ise Gaia'nın 'Metis'in doğuracağı erkek çocuğun iktidarına el koyacak' şeklindeki kehanetine uyarak Metis hamileyken onu yutar. Ama Athena ölmez daha sonra Zeus'un kafasından doğar. Zeus kızının kendini affetmesi için ona mızrak, miğfer ve kalkan verir. Böylece Zeus, kuşaktan kuşağa geçen iktidar lanetini yok eder ve böylece değişmez bir düzen kurar.Fakat bu savaşta Tanrıların savaşıp Tartarus'a attıkları Titanlar, gökyüzünü sırtında taşımak zorunda kalan Atlas ve Kafkas dağlarına zincirlenmiş Prometheus, Gaia'nın çocukları olduğundan Gaia buna öfkelenir. Ve bu yüzden çocukları Typhon ile Ehidna, Olimpos tanrılarına saldırır. Tanrılar bu savaşta birçok gigant(dev) ile savaşır. Bunun üzerine Zeus da Typhon ile savaşıp onu yener ve Ehidna ile beraber Etna Dağı'nın en dibine kapatır.Zeus Ve HeraHera, Zeus’un kardeşi aynı zamanda tek resmi karısıdır. Bir bahar günü Zeus, tapınağında dinlenirken, pencerenin kıyısına gider. Ve bahçede çiçek toplayıp şarkı söyleyen dünyalar güzeli bir kız görür ve ona aşık olur. Zeus daha öncede yaptığı gibi farklı bir kılıkta görünerek, soğuk bir gecede soğuktan titreyen bir guguk kuşu olur. Hera kuşa acıyıp avuçlarına alır ve onu göğsüne bastırır. Bu sırada Zeus, gerçek haline bürünür. Ve şu sözleri söyler:"Hera, istiyorum ki sen benim karım olasın, büyük gözlü güzel tanrıça benim peşimden gel, Olimpos'ta parlak bir taht üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür."Bunun üzerine Hera bu teklifi kabul eder. Hesperidlerin bahçesinde bütün tanrıların ve perilerin katıldığı görkemli bir düğünle evlenirler. Gaia, Hera’ya doğurganlık simgesi olarak nar verir. Hera onu Hesperidlerin bahçesine diker. Bu düğün yeryüzünde bolluk ve verimlilik simgesidir. Bu nedenle bu düğüne “Hieros Gamos”(kutsal evlilik) adı verilir. Düğüne yalnız Khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. Bu yüzden tembelliğinin cezası olarak onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya çevrilir.Zeus ile Hera'nın evliliğinden Ares, Hephaistos, Angelos, Heusha, Hebe ve Eileithyia doğar.Zeus'un SıfatlarıZeus'un ''Bulutları Devşiren'', ''Tanrıların Ve İnsanların Babası'', ''Tanrıların Kralı'' dışında birçok sıfatı daha vardır. Bunlar:    Pantokrator: ''Her Şeye Gücü Yeten, Kainatın Efendisi'' anlamına gelir. Bu unvanı Nikia (İznik) konsülü ile İsa'ya verilmiştir.    Zeus Olympios: Zeus'un diğer Olimpos tanrılarının üstün olduğunu vurgular.    Zeus Aegiduchos veya Aegiochos: Aegis'in taşıyıcısı anlamına gelir    Zeus Horkios:  Zeus'un yeminlerin tutucusu olduğunu belirtir.    Zeus Xenios, Philoxenon veya Hospites: Zeus'un misafirperverliğini belirtir.BirliktelikleriTanrıçalarla Birliktelikleri    Metis: Athena    Themis: Hora'lar ve Moira'lar    Dione: Aphrodite    Eurynome: Kharit'ler    Mnemosyne: Müzler    Leto: Apollon, Artemis    Demeter: Persephone    Hera: Ares, Hebe, Hephaistos, Heusha, Angelos ve Eileithyia    Persephone: Zagreus, Melinoe    Selene: Pandia    Eos:Ersa, CareaKadınlarla Birliktelikleri    Alkmene: Herakles    Antiope: Amphion, Zethos    Callisto: Arkas    Danae: Perseus    Aigina: Aiakos    Elektra: Dardanos, lasion    Europa: Minos, Rhadamanthys    İo: Epaphos, Keroessa    Leda: Helen, Pollux    Maia: Hermes    Niobe: Argos, Pelasgos    Plüton: Tantalos    Semele: Dionysos    Taygete: Lakedaimon    Laodamia: Sarpedon    Lamia: Altheia, Demetrius https://tr.wikipedia.org/wiki/Zeus

http://www.ulkemiz.com/zeus-gokyuzu-ve-simsekler-tanrisi

Turkish Airlines kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Turkish Airlines kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı, Türkiye'nin bayrak taşıyıcısı olan ulusal hava yolu şirketi.

http://www.ulkemiz.com/turkish-airlines-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri nedir ?

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri nedir ?

Danone taze sütlü ürünleri ve içecekleri ile tanınan, Fransa merkezli çok uluslu bir şirkettir.

http://www.ulkemiz.com/danone-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım. Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım.Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Kaynakça:http://www.apple.com/tr/iphone/features/http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0Phone_5http://shiftdelete.net/iphone-5in-yamuldugu-ortaya-cikti-42022.htmlYazar: İsa Gürbüzhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/apple-iphone-5-ve-ozellikleri

Abdülaziz (1861 - 1876)

Abdülaziz (1861 - 1876)

Otuz ikinci Osmanli padisahidir. Babasi Sultan II. Mahmud, annesi buyuk hayir ve hasenatlar sahibi Pertevniyal Sultan’dir. 1861 yilinda tahta geçti. Saltanat muddeti 14 senedir. Zeki ve hamleli bir padisahdi. Kendisine kuçuk yastan itibaren gayet itinali bir tahsil yaptirilmisti. O’nun saltanatina tekaddum eden gunlerde "Tanzimat Fermani" ile bati taklidçiligi yolu açilmis ve bu istikamette atilan adimlar, halkin ruhunda devlete karsi ilk kuskunluk tohumlarini filizlendirmeye baslamisti. Sultan II. Mahmud ve halefi Sultan Abdulmecid, bu yolda yurumus, an’anevi ordu seklimiz olan yeniçeriligin ilgasindan cenazelerin bando-mizikayla kaldirilmasina kadar çesitli inkilab hareketleriyle devletin teb’asina yabancilasmasi ve ahkam-i ser’iyyeden uzaklasmaya baslamasi çigirini açmislardi. Halk kuskun; rical, bati aleminin kaydettigi terakki karsisinda saskin ve mutereddiddi. Islam’in dusmanlari ise, bati ile aramizda husule gelen mesafenin vebalini, muazzez Islam’a yuklemek için sinsi bir propaganda faaliyetine girismis bulunuyordu. O derecede ki, daha sonra sair Ziya Pasa bu keyfiyeti, su beyti ile en guzel bir surette ifade edecekti: "Islam imis devlete pabend-i terakki, Evvel yog idi isbu rivayet yeni çikti!.." Halbuki Avrupa’daki terakki, hiristiyanligin veya ona dayanan usul, erkan ve kulturun mahsulu degildi. Bu keyfiyet, Amerika’nin kesfi ve buradan buyuk bir bakir servet elde edilmesi, buharli geminin icadiyla Afrika’nin guneyindeki Umidburnu’ndan dolasilmasi ve bu suretle baharat, ipekli kumaslar gibi uzak sark mallarinin batiya intikaliyle ticaret yollarinin degismis bulunmasi ve bunun neticesinde Avrupa’da bir "sanayi inkilab"i vucuda gelmesi gibi busbutun baska ve sirf iktisadi olan sebeplerin eseriydi. Hal boyleyken, dusmanlarimiz iki alem arasindaki farki, yanlis bir te’vil, tefsir ve telkin ile bizi kendi orijinal (nev’i sahsina munhasir) dunya gorusumuzden, ictimai nizamimizdan ve pur-islami olan hayat uslubumuzdan uzaklastirmaya basladilar. Bu yanlis yolu, bize kasden dogru gosterip terakki için yegane çare imis gibi telkin ettiler. Bu telkin, basta devrin pasalari olmak uzere padisahlari bile te’siri altina alacak bir sumul kazandi. Diger taraftan 1826 yilinda yeniçeriligin ilgasiyla an’anevi ordu nizami bozuldugundan iki yil sonra Ruslar’in onbes bin kisi gibi cuz’i bir kuvvetle Edirne’ye sarkabilmeleri, 1829 yilinda Yunanistan’in kurulusu emr-i vakisi ile karsilasilmasi, 1832’de bir Osmanli valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin ordusunun Kutahya’ya kadar gelebilmesi ve asirlardan beri maglubiyet gormemis bir devletin bu durum karsisinda Rusya’dan yardim istemek mecburiyetinde kalmasi, milli gururu rencide etmis, vicdanlar rahatsiz olmustu. II. Mahmud, devrinin gailelerinden teessure kapilmis, verem olmustu. Ciliz, hastalikli ve bati kasisinda aciz bir padisahdi. Halefi Sultan Abdulmecid de ayni bati taklidçiligi yolunda yurumustu. Bunlarin arkasindan gelen Sultan Abdulaziz ise, cesur, hamleli, fikren ve ruhen saglam bir padisah olarak halkin ruhunda birikmis olan melali (huznu), kisa zamanda surura çevirmis, eski futuhat devirlerinin avdet edecegi umidlerinin belirmesine sebep olmustu. Pehlivan yapili vucudu da bu hissi takviye ediyordu. Gerçekten guresi tesvik eden, dusmanlarina karsi harbi goze almaktan çekinmeyen, bu maksadla ordu ve donanmayi dunyanin en ileri seviyesine çikarmaya çalisan Sultan Abdulaziz’in devri, Tanzimat’la baslayan yilginliktan milletçe silkinip dogrulma temayullerinin bir baslangici olmustu. O’nun faaliyetlerinin ana hedefi Tanzimat’la açilmis bulunan batililasma hareketlerini akamete ugratarak, kendi milli ve dini huviyetine sadik kalmak ve bu yolda ilerlemekti. Lakin kendisine tekaddum eden yillarda bu kendinden kaçis, o hadde vasil olmustu ki, Napolyon Code-civili (Kod Sivil) denilen Fransiz medeni kanunu aynen tercume edilip alinarak, musluman teb’aya tatbik edilmesi gibi temayuller belirmisti. Sultan Abdulaziz, bu cinayet derecesinde vahim olan hareketi, devrinin buyuk alimi olan Ahmed Cevdet Pasa ile elele vererek Islam hukukundan yapilmis bir medeni kanun demek olan Mecelle-yi Ahkam-i Adliyye’yi kisaca "Mecelle" denilen buyuk kanun metnini ortaya çikararak onlemistir.Zamaninin butun silahlarini en iyi bir sekilde kullanmayi ogrenmis olan Sultan Abdulaziz, dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi olmaya çalisiyordu. Sultan Abdulmecid Han’in olumu uzerine 1861’de tahta çikmisti. Osmanli Devleti’nin durumu son derece karisik idi. Mali sikinti son haddindeydi. Karadag’da çikan isyan, Sirplar’la savasa yol açabilecek durumda idi. Avrupa devletleri bu hali firsat bilerek, aracilik tekliflerini arttiriyorlardi. Zira Sultan’in Tanzimat’tan vaz geçmesinden endise duyuyorlardi. Bu durumu fark eden Sultan, hemen bir hatt-i humayun çikardi. Fermanda soyle deniyordu: "Devletin maddi gucunun artirilmasi ve halkin hayat seviyesinin yukseltilmesinden baska maksadimiz yoktur. Devlet malinin telef edilmemesi ve israfdan korunmasi sarttir. Muslim ve gayr-i muslim ayird etmeksizin memleketimizde yasayan herkes, dinimizin emirleri çerçevesinde adaletle yonetilecek ve hepsi adalet onunde esit muamele gorecektir. Yuce devletimizin istiklalinin devam etmesi ve halkin refah içinde yasamasi, en buyuk gayemizdir. Cenab-i Hakk, Peyygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- hurmetine cumlemizi muvaffak eylesin!" Bu fermanla birlikte mevcud hukumetin de yerinde birakilmasi, batili devletlerin Tanzimat’la alakali endiselerini nisbeten ortadan kaldirdi. Sultan, israfa karsi, kendinden ve saraydan baslayarak tedbirler aldi. Devletin mali durumunu duzeltmeye basladi. Sultan Abdulaziz, butun dunyanin alakasini celbetmis bulunuyordu. Bundan dolayi, Fransa ve Ingiltere’ye davet edildi. 1867’de Dolmabahçe onunden Sultaniye yatina binerek yola çikti. Boylece Osmanli tarihinde yabanci ulkelere seyahat eden ilk padisah oldu. Koca Sultan, Paris’te buyuk bir torenle III. Napolyon tarafindan karsilandi. Serefine verilen yemekte yanina oturan III. Napolyon’un: "–Ekselans Hazretleri! Girit için en guzel çozum yolu olarak, adanin Yunanistan’a terkini dusunseniz!.." demesi uzerine Sultan celallendi. O diplomatik munasebetlerde zaaf gosterecek bir padisah degildi. Bundan dolayi, bu kendisini yoklama mahiyetindeki suale su cevabi verdi: "–Ekselans! Osmanli Devleti, yirmiyedi sene Girit için kan doktu. Her karis topragini sehid kanlari ile suladi. Ordumda tek bir asker, donanmamda tek bir sandal kalana kadar ecdad mirasini korumak mecburiyetindeyim..." Beklenmiyen bu siddet karsisinda III. Napolyon, ozur dilemek zorunda kaldi. Sultan, Ingiltere ve Fransa seyahatinden Istanbul’a muhtesem ve gayet basarili diplomatik zaferlerle donmustu. Istanbul’da da halkin coskun tezahurati ile karsilandi. Zira millet, O’nda yukselis devri padisahlarinin temayul ve dirayetini goruyor ve yeni zaferlerle devletin, bir kere daha silkinip sahlanacagini umuyordu. Sultan Abdulaziz, ecdadin devri ile kendi devri arasindaki kudret ve ihtisam farkini su sozleri ile ne guzel ifade etmistir: "Atalarimiz batiya at sirtinda futuhat için giderlerdi. Bizler ise, simdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyahat için gidebiliyoruz!" Abdulaziz Han, gayet dindarane ve intizamli bir hayat suren durust bir insandi. Hayati boyunca su yerine zemzem içecek kadar takva sahibi idi. Hatta Avrupa’ya seyahate gittigi zaman, abdest suyunu beraberinde goturdugu rivayet edilir. Muntazaman namaz kilar ve çok çok Kur’an-i Kerim okurdu. Caniyane bir surette katledildigi zaman odasindaki kuçuk masanin uzerinde "Sure-i Yusuf" açik oldugu halde bir Kur’an-i Kerim bulunmustu. O’nun mubarek kanlarinin bulastigi bu Kur’an-i Kerim, el’an Topkapi Sarayi’nda muhafaza edilmektedir. Birgun hasta yataginda baygin ve sararmis bir vaziyette yatarken Sultan Abdulaziz’e: "Medine-i Munevvere mucavirlerinden bir dilekçe var!" denildiginde yaverlerine: "–Derhal beni ayaga kaldiriniz! Harameyn’den gelen talebleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasulu’ne komsu olanlarin talebleri, boyle ayak uzatilarak edebe mugayir bir sekilde dinlenmez!.." diyerek Medine’ye ve Hazret-i Peygamber’e olan muhabbetini guzel bir surette izhar etmistir. Her Medine-i Munevvere postasi geldiginde abdest tazeler, mektuplari «Bunlarda Medine-i Munevvere’nin tozu var!» diye opup alnina goturur, ondan sonra baskatibe uzatir ve «Aç, oku!» derdi. Yukarida arzedildigi gibi Abdulaziz Han tahta çiktigi zaman, batililarca adeta buyulenmis ve onlarin siyasi emellerine tabi bir hale gelmis bulunan ve kendilerine Jon Turk (Genç Turk) denilen insanlar elinde devletin içten çokertilme faaliyetinin had safhaya ulasdigi bir devredir. Bunlar -ekseriyetle- Fransa’da tahsil gormus ve orada hususi bir sekilde misyonerler tarafindan sinsice yetistirilmis, Istanbul’a kalbleri Fransiz, uniformalari Osmanli olarak donmus kimselerdi. Sanki devletin içinde garbin yeniçerileri olmuslardi. Memleket, disdan maddi istilaya ugrarken, içten de manevi bir tahribata maruzdu. Tanzimat Fermani ile misyonerlik faaliyetleri artmis, basta Ermeniler olmak uzere hiristiyan azinliklar ustundeki tahrikler çogalmisti. Mesela Harput bolgesinde altmisiki misyoner merkezi açilmis, yirmibir kilise yapilmisti. Kadin misyoner Maria A. West, "Romance of Mission"adli kitabinda: "Ermenilerin ruhuna girdik.. Hayatlarinda ihtilal yaptik!.." demektedir. Lisan ogretmek gayesi ile Anadolu’nun her tarafinda, aslinda birer misyonerlik karargahi olan birçok mektebler açilmisti. Bu faaliyetlerin en yogun goruldugu yabanci okullar arasinda Gaziantep’deki Antep, Merzifon’daki Anadolu ve Istanbul’daki Robert Koleji basta gelir. Bazilarina ise, hiç Turk talebe alinmamistir. Okul muduriyetlerine papazlar tayin edilmistir. Memleket bir kultur erozyonu ile karsi karsiya gelmisti. Abdulmecid Han devrinden kalan bu çokuntu, Abdulaziz Han’in direnmeleri ile asgariye inmis, neticede bu mukavemet, O’nun sehadet kanlarina burunmesine vesile olmustur. Sultan Abdulaziz Han, gayet ileri goruslu bir padisahdi. Belgrad, Istanbul, Bagdad ve Kahire’yi elimizde bulundurmadikça cihan siyasetinde buyuk bir rol oynayamayacagimizi soylerdi. Bu gorus, bilahare Almanlar’in emperyalist temayullerinin uyandigi sirada getirdikleri "yedi B" formulune benzemektedir. Almanlar, buyuk devlet olabilmek için Berlin’den Bomba’ya kadar "B" harfi ile baslayan yedi buyuk merkezin ele geçirilmesi luzumundan bahsetmislerdir. Sultan Abdulaziz Han’in siyasi emelleri içinde Turkistan bile vardi. Oraya el atmis, Iran ve Turkistan’da Turk unsurlar için Turkçe egitim yapan mekteblerin açilmasina amil olmustur. Donanmasinin Kizildeniz’deki bolumu, Endonezya’yi tenkile (ezmeye) giden Ingiliz donanmasinin onunu kesmis, O’nu geri donmeye mecbur birakmisti. Gerçekten de denizcilige o kadar ehemmiyet vermisti ki, O’nun zamaninda Fransiz gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakiyetle tamirinden dolayi III. Napolyon bir tesekkur mektubu gondermisti. Bu durum, Osmanli’nin hasta adam diye ifadelendirildigi bir devirde bile gosterdigi kudret ve muvaffakiyetin sahane bir misalidir. O boylece hala "devlet-i ebed-muddet" diye yad olunmaya layik bir devlet oldugunu gostermisti. Sultan Abdulaziz’in saltanat yillarinda, otuz sene muddetle Ruslar’a karsi sanli bir mucadele vermis ve nihayet teslim olmak zorunda kalmis bulunan Seyh Samil Hazretleri, hacc için Çar’dan izin almis ve Istanbul’u ziyarete gelmisti. Sultan, sarayda birçok hazirliklar yaptirmis, butun Istanbul’u buyuk bir sevinç kaplamisti. Herkes sahile toplanmisti. Rus vapuru Dolmabahçe onunde demirlediginde, Sultan Abdulaziz’in saltanat kayiklari, Imam Samil’i ve aile efradini saraya getirdiler. Abdulaziz Han, O’nu sarayin kapisinda karsiladi ve buyuk bir hurmetle: "–Babam kabrinden kalksaydi, ancak bu kadar sevinebilirdim!" diyerek bir çok iltifatlarda bulundu. HAINANE BIR SUIKAST Çesitli vesilelerle su-i halleri gorulmus, once azledilmis, sonra tekrar kendilerine mevki verilmis olan dort kisi; Huseyin Avni Pasa, Mithat Pasa, Mutercim Rusdu Pasa ile Hayrullah Efendi, padisaha ihtilal hazirligi yapiyorlardi. Huseyin Avni Pasa, 1871’de gorevinden azledilip rutbeleri sokulerek Isparta’ya gonderilmisti. Daha sonra da Mahmud Nedim Pasa tarafindan seraskerlikten de azledilmisti. Yapmak istediklerini «Kinim dinimdir!» diyerek ifade eden Huseyin Avni Pasa, Sultan’in hal’ edilmesi yaninda O’nu oldurmegi de dusunuyordu. Mithat Pasa ise, siyasi ve din kulturunden mahrum olarak yetismisti. Yanlis kararlarindan ve yolsuzluklarindan oturu sadrazamliktan azledilmisti. Hayal-perest olan Mithat Pasa’nin, birgun içki masasinda Osmanli hanedanini ortadan kaldirip sultan olacagini iddia ederek: "–Bunda ne var ki?! Al-i Osman olacagina biraz da Al-i Mithat olsun!.." dedigi rivayet olunmaktadir. Mutercim Rusdu Pasa, iki sefer sadarete, uç defa da seraskerlige getirilmesine ragmen su-i halinden dolayi azledilmisti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile padisaha kin baglamisti. Hayrullah Efendi’ye gelince, Rusdu Pasa’nin himayesi ile getirildigi Seyhulislam’lik makamindan bir ay gibi kisa bir zamanda azledilmesi, onun da padisaha karsi kin baglamasina sebeb olmustu. Bu dortlu çete grubu, talebeleri kiskirtarak numayis yaptilar. Padisah, kan dokulmemesi için yine bunlari is basina geçirdi. Boylece ihtilalciler, istedikleri yere ulastilar. Is padisahi hal’ etmege kaldi. Ihtilal sabahi, Daru’s-seade Agasi Cevher Aga, padisahi uyandirmaga cesaret edemedi. Pertevniyal Valide Sultan’i uyandirdi. O da Sultan Abdulaziz Han’i uyandirdi. Yeni padisahin culus toplari atiliyordu. Abdulaziz Han annesine: "–Bunlar beni III. Selim’e mi dondurecekler? Ben bunu kimlerin yaptigini biliyorum..." diyerek ihtilalcileri saydi. Sonra dilinden: "Ben bu felaketi, otuz-kirk defa ru’yamda gordum.. Takdir-i ilahi boyle imis!" ifadeleri dokuldu. Sultan Abdulaziz Han, sagnak yagmuru altinda kayiklarla Topkapi Sarayi’na goturuldu. Sahsi serveti, hanimlarin kulaklarindaki kupelere kadar ihtilalciler tarafindan yagmalandi. III. Selim’in odasina goturuldu. Abdulaziz Han: "–Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!" dedi. Uç gun kuru tahta uzerinde aç ve susuz olarak birakildi. Islak elbiselerinin degistirilmesine dahi izin verilmedi. Daha sonra kendisi için ayrilan odaya geçirildi. Fakat Sultan Abdulaziz, V. Murad’a mektup yazarak Besiktas’taki Fer’iyye Sarayi’na naklini istedi. Arzusu yerine getirilerek Fer’iyye Sarayi’na nakledildi. Huseyin Avni Pasa, pehlivanlardan uç kisiyi Fer’iyye Sarayi’nda mahsus bahçivanlikla vazifelendirdi. 4 Haziran 1876 sabah sularinda odasina girdiler. Abdulaziz Han, bir muddet onlara karsi koydu. Cinayete intihar susu vermek için O’nun bileklerinin damarlarini kesen zorbalar, hiçbir sey yokmus gibi gizlice islerinin basina donduler. Valide Sultan, oglunun kanlar içinde yerde yattigini gorunce aglamaya basladi. Tertipledigi katlin neticesini almak için Huseyin Avni Pasa, saraya geldi. Yarali Sultan’i saray karakolunun kahve ocagina goturulmesini emretti. Henuz can çekisen Sultan’a doktor mudahelesini geciktirdi. Mazlum Sultan, caniler çetesi Huseyin Avni, Mithat ve Rusdu Pasalar’in gozleri onunde sehiden vefat etti.. Rahmetullahi Aleyh!.. Sultan Abdulaziz Han’in hunharca katli uzerine kizkardesi Adile Sultan’in yureginden su izdirapli misralar dokulmustur: Cihan matem tutup kan aglasin Abdulaziz Han’a Meded Allah, mubarek cismi boyandi kizil kana!.. Nasil hemsiresi bu Adile yanmaz o hakana, Ki kiydi bunca zalimler karindas-i cihan-bana... Hazret-i Peygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz: "Halis insan, buyuk bir tehlike uzerindedir!" buyurmuslardir. Sultan Abdulaziz’in feci bir surette ortadan kaldirilmasi da, bu hadis-i serifte isaret edilen tehlike sebebiyle olmustur. Ancak bu olus, O’nun sahsindan ziyade milletin kaderiyle alakali bir ilahi takdirden baska turlu izah olunamaz. Zira Sultan Abdulaziz’in feci katli, milli tarihimizin en onemli bir donum noktasi olmustur. Gerçekten O’ndan sonra felaketlerin onu alinamamis, çokus, Sultan Abdulhamid’in dirayetli siyasetiyle bir muddet geciktirilmisse de, nihayet bu azametli devletin yikilmasi ve ulkemizde Islam’in gariblik doneminin baslamasi onlenememistir.

http://www.ulkemiz.com/abdulaziz

Artemis Okçuluk, Ay, Avcılık ve Bakirelik Tanrısı

Artemis Okçuluk, Ay, Avcılık ve Bakirelik Tanrısı

Artemis, Roma'daki adı Diana, Zeus ile Leto’nun kızı. Phoebe olarak da bilinir. Apollon’un ikiz kız kardeşi, vahşi doğa, avcılık ve ay tanrıçası. Ares'in dostu ve en büyük Yunan tanrıçalarından biridir.Efes Artemisi heykeli, İzmir-Selçuk'taki Selçuk müzesinde bulunan heykeliKardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Delos adasında doğmuştur. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a "Phoebos" (parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis’e de "Phoebe" denilirdi. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar; oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür.Artemis, güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bakiredir. Saf ışık tanrıçası olarak afifliği sembolize eder, kültünün kanunu olarak afifliğe, erkek, kadın duacıları riayet zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya iptilasından uzak, dağlar, ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflik yüzünden helak olduğu zaman Artemis ona yüksek şerefler müjdeleyerek teselli vermiştir.Sonraları Artemis adına türlü kültlere sapılmıştır. Bunlardan biri, Efes’de Artemis’e, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir tanrıça gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült idi. Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir. Artemis de bütün avcıları 13-15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Çünkü Artemis hayvanları ve doğayı çok sevmektedir. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Ayrıca Artemis ev ve orman tanrıçasıdır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları okuyla öldürmüştür.Niobe: Niobe, Lidya kralı Tantalos'un kızıdır. Thebai kralı Amphionla evlenmiştir ve ondan birçok çocuğu olmuştur. Niobe çok fazla çocuğu olduğundan kendisini Tanrıça Leto'dan üstün görerek tanrıçayı aşağılamıştır. Bunun üzerine Leto'nun çocukları Artemis ve Apollon Niobe'nin çocuklarını oklarla öldürmüşlerdir. 6 erkek çocuğunu Apollon 6 kız çocuğunu Artemis öldürmüştür. Niobe bu acıya dayanamamıştır ve tanrı buyruğuyla taş olmuştur. Niobe efsaneyi doğrulayan bir biçimde taşa dönüşmüştür ve bugün Manisa'da kadın yüzü biçiminde bir kaya vardır. Bu kayanın göz yeri deliklerden su akar. Bu da gözü yaşlı Niobe'yi tasvir etmektedir.Meleagros: Aitolia'nın Kalydon bölgesinin kralı Oineus ile Althaia'nın oğludur. Hasat bayramında bütün tanrılara kurban kestiği halde Artemis'i unutur. Kendine karşı saygısızlık olarak gören tanrıça Kalydon bölgesine korkunç bir domuz gönderir. Bu domuz tüm ekinleri mahvedince kıtlık başlar. Meleagros bu domuzu avlamaya kalkışır ancak çok zorlu bir canavar olduğu için yardımına çokça yiğit gelir. Komşuları Kuretler de gelir ve domuz öldürülür. Ancak kini geçmeyen Artemis bu defa Kuretler Aitolialar arasında av paylaşımıyla ilgili kavga çıkartır. Bir efsaneye göre Meleagros bu sırada dayılarını öldürdüğü için annesi onu lanetler ve Meleagros çekip gider. Bunu fırsat bilen Kuretler şehri yakıp yıkarlar. Herkes Meleagros'a ülkesine geri dönmesini söyler ve Melegros öfkesinden vazgeçip ülkesine gelir ve Kuretleri kovar. Bir başka anlatıma göre ise Meleagros domuzun postunu domuz avına katılan kız kahraman Atalante'ye vermek ister. Ancak bir kadının kendilerinden üstün tutulmasına avcılar karşı çıkar. Bu kargaşada Meleagros dayılarını öldürür. Bunun üzerine annesi Meleagros'un yaşamıyla ilgili olan odunu ateşe verip oğlunu öldürür.İphigeneia: Babası Agamemnon av sırasında Tanrıça Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Bunun üzerine Artemis rüzgarları keser ve Truva Savaşı için giden filoları engeller. Artemis tek bir şartla rüzgarların yeniden esmesine izin verir: kızını Artemis adına kurban edecektir. En başta buna yanaşmayan Agamemnon daha sonra ülkenin çıkarları için kabul eder. Kızını kurban etmek için bir sunağın üzerine koyar ve bıçağı boğazına yaklaştırır; ama kıza acıyan Artemis kızı havaya kaldırır ve onun yerine bir geyik koyar.Orion: Artemis genç ve yakışıklı olan bu avcıya aşık olur ve evlenmeme kararından bile vazgeçer. Fakat Apollon kardeşinin bu avcıyla evlenmesini istemez ve Artemis'i vazgeçirmeye çalışır; ancak Artemis vazgeçmek yerine daha çok bağlanır. Bunun üzerine Apollon hile yoluyla avcıyı ortadan kaldırmak ister. bir gün Orion yüzerken Apollon Artemis'i Orion'un başı küçük bir nokta kalıncaya kadar uzak bir yere götürür ve o hedefi vurup vuramayacağını sorar. Avcı tanrıça heyecanlanır ve okunu hedefe gönderir. Daha sonra onun Orion olduğunu anladığında çok üzülür ve babası Zeus'tan onu bir takımyıldızı olarak gökyüzüne almasını ister ve böylece Zeus kızının isteğini yerine getirir.Diğer bir hikayeye göre; Artemis Orion'a aşık olur ve birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Artemis bakirelik yemini ve aşkı arasında kalır. Bu arada Orion'la sürekli olarak ava çıkarlar ve yine ava çıktıkları bir gün Orion Artemis'in kendisine olan ilgisinden de emin olarak yanına yaklaşarak elini tutar. Bugüne kadar hiçbir erkeğin dokunamadığı Artemis bu durum üzerine birden sinirlerin ve Orion'u öldürür. Daha sonra yaptığından çok pişman olup babası Zeus'a onu ölümsüz yapması için yalvarır. Zeus bunu yapmayacağını ancak onu göğe alarak sonsuza kadar bir takım yıldızı yapabileceğini söyler. Artemis'te bunu kabul eder.Aktaion: Thebialı bir avcıdır. Çoban Aristaios ile Autonoe'nin oğludur. Çok yaman bir avcı olduktan sonra gurura kapılıp kendini Artemis'ten daha üstün görür. Birgün tanrıçayı derede yıkanırken çıplak görür. Artemis bu kadar saygısızlığı kabullenemeyerek Aktaion'u geyiğe çevirir ve Aktaion'un elli köpeğini üstüne salar. Köpekler efendilerini parçadıklarını anlamadıkları için uluyarak Aktaion'u ararlar. Böylece Kheiro'un mağarasına kadar gelirler. Kheiron da köpekleri sakinleştirebilmek için Aktaion'un bir heykelini yapar.Herkül: Herkül'ün 12 görevinden biri tanrıçanın hızı ile ünlü kutsal hayvanı Kyreneia Geyiği canlı yakalamaktır.Efes Artemisi, Yunan ve Latin mitolojisinde bakireliğin sembolü olmasına rağmen, Anadoluda Efes'te, Artemis doğurganlığın ve bereketin sembolü olan bir ana tanrıçayı simgeler. Yay taşımaz, Frig Kibelesiyle özdeştirilir. Dünyanın 7 harikasından biri olan Efes Artemis Tapınağı, bu tanrıça adına yapılmıştır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Artemis

http://www.ulkemiz.com/artemis-okculuk-ay-avcilik-ve-bakirelik-tanrisi

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Anadolu'da da, eski çağlardan günümüze kadar çok sayıda uygarlık kurulmuş, belli bir süre yaşamış ve sonra yok olmuştur. Özellikle Toros Dağlarında gerek tarih öncesi, gerekse tarih çağlarında yoğun bir yerleşim olmuştur. Tarih çağlarında kıyıdan içerilere, derin vadileri takip ederek uzanan yolları, düşmandan ve soygunculardan korumak amacı ile birbirini gören yüksek noktalar da kaleler veya gözetleme kuleleri inşa edilmiştir. Bu amaçla yapılan Anadolu'daki kalelerden biri de Kozan'daki Andıl Kalesi'dir. Orta Toroslar'da bulunan çok sayıdaki kale kalıntılarından biri olan Andıl Kalesi, Çukurova'yı İç Anadolu'ya bağlayan ticaret yolunun güvenliğini sağlamak için yapılmıştır. Kozan'dan Feke ve Saimbeyli'ye giden tarihi kervan yolunun batı yanına inşa edilen kale, haberleşme açısından çok önemli bir rol üstlenmiştir. Bu kale hakkında yapılan araştırma raporları kalenin, 13. yy.da bir manastır olarak da hizmet verdiğini ortaya koymaktadır. (R. Edwards). Andıl Kalesi, Kozan'ın 15. km. kuzeyinde olup, ilçe merkezinden görülebilir bir mevkide yer alır. Denizden 1510 metre yüksekte yer alan Andıl Dağı'nın zirvesine kurulu kale, geniş bir çevreye hakimdir. Bu kale Kozan'da bulunan kalelerin en yüksek olanıdır. Andıl Kalesi, Çukurova'daki kaleler zincirini oluşturan kalelerin büyük çoğunluğunu görebilmektedir. Bunlar; Karasis, Uzunoğlan (Yarıkkaya) Anavarza ve Kozan Kaleleridir. Bu kaleye, Kozan merkezinden Turgutlu'ya giden ve oradan da Andıl Köyüne geçen, büyük çoğunluğu asfalt olan, bir yol ile ulaşmak mümkündür. Kozan'ın önemli kalelerinden birini oluşturan bu kalenin, kesin tarihi hakkın da bir bilgimiz yoktur. Fakat kalenin yapımında kullanılan malzemelerden, inşaat tekniklerinden ve kale ile yakın çevresinden çıkan çeşitli sikke ve araç-gereçten bu kalenin bir Ortaçağ kalesi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Kale hakkında ilk ilmi araştırmayı yapan kişi, W. Robert Edvards'tır. Bu araştırmacının 1949 yılında yaptığı araştırma raporları, sonra yapılan Andıl kalesi  tetkikleriyle örtüşmektedir. Kale ve yakın çevresinde çok sayıda sikke bulunmuştur. Köylüler tarafından bulunan bu sikkeler içerisinde, Kilikya Ermeni Prensliği'ne ve Roma dönemine ait olduğu bilinenler de vardır. Orta çağa ait olan bu sikkeler içinde, Ermeni prenslerinden 2. Levon ve 2. Het'um'a ait olanlar da bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kozan-andil-andala-kalesi

Rumeli Hisarı ve Özellikleri Nelerdir?

Rumeli Hisarı ve Özellikleri Nelerdir?

Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı olarak da bilinir), İstanbul'un Sarıyer ilçesinde Boğaziçi'nde bulunduğu semte adını veren hisar. Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un fethinden önce boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek için Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı'nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Burası boğazın en dar noktasıdır. Mekânda uzun yıllardır Rumeli Hisarı Konserleri düzenlenmektedir.Sarıyer, İstanbul'da bulunan Rumeli Hisarı, 30 dönümlük bir alanı kapsamaktadır. Anadolu Hisarı'nın karşısında İstanbul Boğazı'nın 600 metrelik en dar ve akıntılı kısmında inşa edilmiş bir hisardır. 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan hisarın üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahiptir. Rumeli Hisarı'nın adı Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir.Hisarın inşaatına 15 Nisan 1452'de başlanmıştır. İş bölümü yapılarak her bölümün inşaası bir paşanın denetimine verilmiş, deniz tarafına düşen bölümün inşaasını da Fatih Sultan Mehmet bizzat kendisi üstlenmiştir. Denizden bakıldığında sağ taraftaki kulenin yapımına Saruca Paşa, sol taraftakinin yapımına Zağanos Paşa, kıyıdaki kulenin yapımına da Halil Paşa nezaret etmiştir. Buralardaki kuleler de bu paşaların adlarını taşımaktadırlar. Hisarın inşası 31 Ağustos 1452'de tamamlanmıştır.Hisarın yapımında kullanılan keresteler İznik ve Karadeniz Ereğlisi'nden, taşlar ve kireç Anadolu'nun değişik yerlerinden ve spoliler (devşirme parça taş) çevredeki harap Bizans yapılarından temin edilmiştir. Mimar E. H. Ayverdi'ye göre hisarın yapımında yaklaşık olarak 300 usta, 700-800 işçi, 200 arabacı, kayıkçı, nakliyeci ve diğer tayfa çalışmıştır. 60,000 metrekare alanı kapsayan eserin kargir hacmi yaklaşık 57,700 metreküptür.Rumeli Hisarı'nın Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve Küçük Zağanos Paşa ile 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır. Zemin katları ile birlikte Saruca Paşa ve Halil Paşa kuleleri 9 katlı, Zağanos Paşa Kulesi ise 8 katlıdır. Saruca Paşa Kulesi'nin çapı 23,30 metre, duvar kalınlığı 7 metre, yüksekliği ise 28 metredir. Zağanos Paşa Kulesi'nin çapı 26,70 metre, duvar kalınlığı 5,70 metre, yüksekliği ise 21 metredir. Halil Paşa Kulesi'nin çapı 23,30 metre, duvar kalınlığı 6,5 metre ve yüksekliği de 22 metredir.Rumeli Hisarı, 1509 Büyük İstanbul Depreminde büyük zarar görmüş ancak hemen onarılmıştır. 1746 yılında çıkan yangında ahşap kısmı harap olmuştur. Hisar tekrar III. Selim (1789-1807) döneminde onarılmıştır. Hisarın kulelerini örten ahşap külahlar yıkılınca, kale içi küçük ahşap evlerle dolmuştur. 1953 yılında cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın talimatı ile üç Türk bayan mimar Cahide Tamer, Selma Emler ve Mualla Eyüboğlu Anhegger hisarın onarımı için gerekli çalışmaları başlatmış, kale içindeki ahşap evler kamulaştırılarak yıkılmış ve restorasyon gerçekleştirilmiştir.Rumeli Hisarı bugün müze ve açık hava tiyatrosu olarak kullanılmaktadır. Hisarda açık teşhir yapılmakta, sergi salonu bulunmamaktadır. Toplar, gülleler ve Haliç'i kapattığı söylenen zincirin bir parçasından oluşan eserler, bahçede sergilenmektedir.Rumeli Hisarı ayrıca İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı bir semttir. Her yılın yaz döneminde konserlerin başladığı mekân olarak da bilinir. Ayrıca çok sayıda balık restoranı mevcuttur. https://tr.wikipedia.org/wiki/Rumeli_Hisarı

http://www.ulkemiz.com/rumeli-hisari-ve-ozellikleri-nelerdir

Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Novartis 1996'da çok uzun geçmişleri olan Ciba-Geigy ve Sandoz Laboratories'in birleşmesiyle oluşmuş ilaç şirketi.

http://www.ulkemiz.com/novartis-ilaci-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Torku nun kuruluş hikayesi ve sektördeki yeri

Torku nun kuruluş hikayesi ve sektördeki yeri

Torku, Konya Şeker tarafından üretimi yapılan ürünlerin tek çatı altında toplandığı markadır.

http://www.ulkemiz.com/torku-nun-kurulus-hikayesi-ve-sektordeki-yeri

Nokia Lumia 920

Nokia Lumia 920

Son yıllarda teknolojinin süpersonik bir hızla gelişmesiyle teknoloji alanında yaşanan rekabet oldukça kızışmış durumda. Özellikle akıllı telefon pazarında kendini çok fazla belli eden rekabet ortamı, bu sektördeki teknolojinin çok daha fazla gelişmesine ve yenileşmesine neden olmaktadır.Öyle ki, Nokia’nın üretmiş olduğu Lumia 920 model telefon kablosuz olarak şarj olabilme özelliğine sahip.Cep telefonu alanında çok büyük bir gelişme olan bu özellik, Nokia’nın mühendisleri tarafından geliştirilmiş durumda.Özellikle son yıllarda hep sadık dost olan Symbian işletim sisteminin, rakiplerinin işletim sisteminin gerisinde kalması, Nokia’ya zor anlar yaşatmıştır.Bu nedenle ki, bu Finlandiya markası kendini rekabetin içine sokmak için Symbian işletim sistemini bırakmış ve Windows’la anlaşmıştı.Windows Phone olarak çıkarılan yeni nesil telefonların içerisinde en yenisi olan Nokia Lumia 920, özellikleriyle adeta büyülemekte. Gerek teknik özellikler, gerek de tasarım olarak kendini aşmış olan bu model, smartphone pazarına yeni bir soluk getirmiş gibi görünüyor. Telefonun teknik özelliklerine bakılacak olunursa, telefonda işletim sistemi olarak Windows 8 kullanılmakta.Telefona çok büyük bir artı katan Windows işletim sisteminin yanında, telefonda 1.5 Ghz Krait işlemci ve çift çekirdek teknolojisi bulunmakta. Telefonlarda bakılan en önemli özelliklerden biri olan hafıza da, bu telefonda düşünülmüş noktalardan. Nokia Lumia 920’de, 32 gb dahili hafıza yer alıyor.Yine  telefonun ekranı incelendiğinde  telefonda dünyanın en kaliteli dokunmatiklerinden birisi kullanılmakta. Ekranın boyu, 4.5 ,inç olarak tasarlanmış.Ve kalite bakımından kendimi kanıtlamış olan IPS ekran, bu telefonda yer alıyor.Ekranın çözünürlülüğü ise, 720×1280.Yine bir telefonda bulunması gereken en önemli noktalardan birisi de kamera çözünürlüğü.Nokia’nın en yeni nesil telefonunda, 8 mp led flash özelliğine sahip arka kamera bulunmakta.Ve son yılların önemli teknolojilerinden olan 3G, bu telefonda kullanılmış durumda.Telefon özellikleri incelendiğinde  en dikkat çekici özelliklerden birisi olan kablosuz şarj olabilme özelliği ise, telefona ayrı bir renk, tarz ve duruş getirmekte.Bu teknolojide telefon, prize takılı olan şarj cihazının üstüne bırakılıyor ve telefon kablosuz olarak şarj oluyor.Yazar: erdoğan gulhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nokia-lumia-920

Abdi İbrahim İlaç A.Ş. yi kim kursu ? Firmanın sektödeki yeri nedir ?

Abdi İbrahim İlaç A.Ş. yi kim kursu ? Firmanın sektödeki yeri nedir ?

Eczacı Abdi İbrahim Bey tarafından 1912 yılında İstanbul Kocamustafapaşa'da açılan eczanede ilaç üretimi yapılırken, 1915 yılında Abdi İbrahim Müstahzarat-ı İspençiyariye adı altında Mahmutpaşa'da seri üretime geçilmesiyle bugünkü haline gelen Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. kurulmuş oldu. 1919 yılında bu fabrikada, "kuvvet şurubu" (Şaraplı Kınakına Hülasası), Müshil-i Nadir (Abdi İbrahim Müshil Şekeri), Bromo-Valerin Nadir (Valerobrom Le Grand Benzeri) gibi "ilaç"lar üretilmeye başlandı. Farmasotik teknolojiyle üretilen ve eczanelere dağıtımı yapılan ilaç sayısı, 1940 yılında 80'e ulaştı. Mahmutpaşa'daki yerinin yetersizliği üzerine 1952'de Vefa semtine taşınan kuruluş, "İbrahim Abdi Barut" adı altında etkinliğini sürdürdü. 1975'e gelindiğinde, bugünkü adını alan şirket, 1994'te yeniden taşınarak Bahçeşehir'de yapılandı. 2007 yılında yönetim binası ve logo değişikliği ile son halini alan firma, giderek gelişerek güçlenmesini sürdürdü ve 2007’de yüzde 7,2 pazar payı ile 800 milyon doların üzerinde ciro elde etti. Dünyanın en büyük 96. ilaç şirketi oldu. İlk 100’e giren ilk ve tek Türk şirketi olan Abdi İbrahim İlaç Sanayi, misyonunu "insan sağlığına yönelik ilaç ve ürünleri, öncü ve yenilikçi yaklaşımlarla, tıbbın ve insanlığın hizmetine sunmak" şeklinde açıklamaktadır. Kalite ve çevre politikasına ayrı bir önem veren şirket, Sosyal sorumluluk projeleri adını verdiği uygulamalar çerçevesinde İstanbul'da Abdi İbrahim İlköğretim Okulu'nu yaptırmış, "verimli enerji kullanımı" konusundaki uygulamalarıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın düzenlediği "Sanayide Enerji Verimliliği Proje Yarışması"’nda iki ödül kazanmıştır. yanı sıra "Yeşil nokta" projesiyle ÇEVKO ile işbirliği yaparak geri dönüşüm konusunda olumlu gelişmeler kaydeden Abdi İbrahim, "Türkiye Metabolik Sendrom Sıklığı Araştırması", "Demir Gibi Türkiye" gibi kampanyalarla insan sağlığı konusunda yararlı etkinliklerde bulunmuştur. Vietnam, Özbekistan, Afganistan, Libya, Endonezya, Lübnan gibi ülkelere ilaç satışı yapan şirket, ayrıca birçok ülkede temsilcilikler bulundurmaktadır. 100'ü Ar-ge projelerinde, 200'ü dış ülkelerle olan ilişkilerde olmak üzere 2800 personeli bulunan Abdi İbrahim İlaç Sanayi A.Ş., birçok konuda ilaç üretimi yapmaktadır. Abdi İbrahim İlaç, Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı (BMVDB)’na kayıtlı kurumlar arasında toplam 19.271.069 YTL’lik vergi tutarı ile sağlık kategorisinde ilaç sanayi firması olarak birinci oldu. BMVDB’ne kayıtlı 492 kuruma 2007 gelirleri için 31.2 milyar YTL vergi tahakkuk ettirildi. Tahsil edilen toplam vergi tutarı da 30.4 milyar YTL oldu. Büyük mükellefler, geçen yıl içinde Türkiye’de tahsil edilen net vergi gelirinin yüzde 18.27’lik bölümünü karşıladı. Abdi İbrahim İlaç Sanayi, alzheimernedir.com, cardiologic forum, ertesisabah.com, firmagenturkiye.com, gecmisolsun.net, gozkurulugu.com, hareketediyoruz.com, ibsnedir.com, kirisikligason.com nasaleze.com.tr, terlemeyeson.com, birlikteyuruyelim.com gibi internet sitelerinin sponsorluğunu yapmaktadır. kariyer.net sitesinin seçim oylamalarıyla, 2006 yılında İnsana Saygı Ödülü’nü kazanmıştır. Şirket Kronolojisi 1912: Eczacı Abdi İbrahim Bey tarafından İstanbul Küçükmustafapaşa semtinde ilk eczane kuruldu. 1916: Eczanede "yapma ilaç" üretimine geçildi: Kuvvet Şurubu, Abdi İbrahim Müshil Şekeri, Bromo-Valerin Nadir 1919: İlk ilaç üretim f1994: Esenyurt’taki yeni üretim tesislerinin temeli atıldı. abrikası kuruldu ve ilk hazır ilaç üretimine geçildi. 1939: Eczacı İbrahim Hayri Barut ile yönetimde ikinci kuşak devri başladı. 1952: Laboratuvarlar Vefa semtine taşındı. 1975: Şirket’in ismi "Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş." olarak değiştirildi. 1981: Eczacı Nezih Barut ile yönetimde üçüncü kuşak devri başladı. 1999: Küresel pazara açılma sürecinde ilk yapılanma Cezayir’de gerçekleşti. 2000: Esenyurt’taki cGMP (current Good Manufacturing Practices) standartlarına sahip üretim tesisleri faaliyete geçti. 2003: Ciro ve kutu satışında sektör liderliği elde edildi. Ar-Ge merkezinin yapımına başlandı. 2004: Avrupa Birliği GMP belgesi Hollanda sağlık otoriteleri tarafından onaylandı. Küresel pazarda genişleme süreci; Lübnan, Kazakistan ve Rusya ile devam etti. 2005: Uluslararası genişleme Azerbaycan ile devam etti. 2007: Ar-Ge Merkezi, uluslararası standartlarda farmasötik ürünler geliştirmek üzere faaliyete geçti. "Dünyanın En Büyük 100 İlaç Şirketi" arasına giren ilk Türk şirketi oldu. Abdi İbrahim İlköğretim Okulu açıldı. Abdi İbrahim Tower binası hizmete girdi. Avrupa Birliği GMP Belgesi, Hollanda Sağlık Otoritesi tarafından yenilendi. 2008: Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından akredite edilen ilk ilaç Ar-Ge merkezi açıldı. Kurum kimliği yenilendi 2009: 24 patent başvurusuyla sektörün öncüsü oldu. Uluslararası genişleme Irak ve Yemen ile devam etti. 2010: Abdi İbrahim Lojistik Merkezi, İstanbul Esenyurt’ta hizmete girdi.Portekiz’de Abdi Farma şirketi kuruldu.Avrupa Birliği GMP Belgesi, Almanya Sağlık Otoritesi tarafından yenilendi. 2011: Abdi İbrahim’in ürettiği iki eşdeğer hipertansiyon ürünü Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya’da aynı anda ilk eşdeğer ilaç olarak pazara sunuldu.Abdi İbrahim Ar-Ge Merkezi, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından verilen Ar-Ge Merkezi Belgesi’ni aldı.Reformed isimli yeni bir şirket kuruldu.BM Küresel İlkeler Sözleşmesi İlerleme Raporu yayımlandı. 2012: Abdi İbrahim 100. yılını kutladı. Kazakistan’ın en büyük şirketlerinden Global Pharm’ın yüzde 60’ı satın alındı ve Abdi İbrahim Global Pharm (AİGP) kuruldu. Ülkedeki ilaç sektörünün en modern fabrika yatırımına başlandı.Japon firması Otsuka Pharmaceutical ile Türkiye’de ilaç satışı için Abdi İbrahim Otsuka (AİO) isimli ortak bir şirket kuruldu. 2013: Abdi İbrahim Global Pharm, Kazakistan’da ilk GMP onaylı üretim tesisinin inşaatına başladı. Kanada, Moldova ve Güney Afrika’ya ilk ihracat gerçekleştirildi. Inhaler ve efervesan üretim tesisi tamamlandı. 2014:Cezayir’de Abdi İbrahim Remede Pharm (AİRP) kuruldu. Ülkedeki ilaç sektörünün en modern fabrika yatırımına başlandı. Abdi İbrahim Çağrı Merkezi kuruldu. 2015: AbdiBio Biyoteknolojik İlaç Üretim Tesisi’nin temel atma töreni yapıldı.Sultan II. Bayezid Edirne Dârüşşifası’nı iyileştirme projesi gerçekleştirildi.

http://www.ulkemiz.com/abdi-ibrahim-ilac-a-s-yi-kim-kursu-firmanin-sektodeki-yeri-nedir-

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar, Yaşar Holding AŞ, adı ile Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler topluluğu altında kurulmuş bir markadır.

http://www.ulkemiz.com/pinar-sut-mamulleri-sanayi-a-s-kim-kurdu-ne-zaman-kurdu

Poseidon Denizler ve Okyanuslar Tanrısı

Poseidon Denizler ve Okyanuslar Tanrısı

Poseidon (Ποσειδῶν), Yunan mitolojisi'nde denizler, depremler ve atlar tanrısı. Kronos ile Rheia'nın oğlu. Zeus ve Hades'in kardeşi. Roma mitolojisi`nde Neptün (Neptunus) olarak bilinir.Poseidon Ey Yerleri Sarsan veya Kara saçlı Tanrı olarak da çağrılır. En önemli silahı Trident denen üç dişli bir yabadır ve bu yabayı yere vurduğunda depremler meydana gelir. Poseidon hırs ve gücü temsil eder. Poseidon'un hırsı Atlantis'in yok olmasına sebep olmuştur. Bunun nedeni ise dünyanın en mükemmel şehrini inşa etme arzusudur. Karanlığın ve İşkencenin tanrısı olan Gorgos'la ölümüne savaş içindedir. Karanlığın ve işkencenin tanrısı olan Gorgos, Zeus'u kıskanmaktadır. Bu yüzden Olimpos'ta kargaşa ve kaos yarattığından güçleri bir taşa hapsedilerek ve bir şart koyularak serbest bırakılmıştır. Bu şart ise ne zaman birini öldürmek üzere olsa ona bir dilek hakkı vermektir. Fakat o bu dilekleri çok iyi inceleyerek onu dileyenin aleyhine bir şekilde gerçekleştirmektedir.Poseidon Dorlar'ın göçlerinden önce Peloponnesos ile Boiotia'da saygı görürdü. Üç dişli yabası ile denizleri allak bullak eder, karaları sarsar, depremler yollardı. Bunun için Poseidon'a Enosikhthon ile Gaeiokhos (yerin altında yürüyen) de denir. Üçlü yabasını vurunca topraktan ve kayalardan su fışkırttığı için, bol su kaynaklarının tanrısı olarak da adlandırılır. Denizin dibindeki görkemli sarayından çıktığında, denizatlarının çektiği altın arabasına binerek denizleri dolaşır, fırtınalar yaratırdı. Denizciler güvenli bir yolculuk için ona yakarırdı. Ayrıca atların da tanrısıydı; En eski efsanelerde sık sık at şeklinde tasvir edilir. Poseidon Şerefine tertiplenen araba yarışları içinde, Korinthos'ta yapılan İsthmia yarışarı en meşhurlarıdır. Atina'da ki Erekhteion'da, Poseidon'la Athena arasında ki yarışın izleri görülür; Poseidon, üç dişli asasını vurunca kaya da koca bir yarık açılmıştır ve bu yarıktan insanların işine yaramayacak olan tuzlu deniz suyu çıkmıştır. Zeus'un kızı olan Athena'ya Atina'daki yarışmada yenilmiştir. Gigantlar arasındaki karşıtı Polibot'tur.AilesiKronos ile Rhea'nın ikinci oğlu ve Zeus'un kardeşi olan Poseidon, Amphitrite ile evlenmiştir. Amphitrite deniz dibi tanrıçasıdır. Ve Poseidon ile evliliğinden Amykos, Kyknos, Bentheskyme,  Kymopoleia ve Triton adında çocukları vardır. Amykos, Bebryklerin kralıdır. Ülkesinin kıyılarına gelen yabancıları yumruk dövüşlerine zorlar, yenilenleri öldürür. Argonautlar, Bebryk'ler iline geldiklerinde Amykos Polydeukes'e yenilir ve artık tehlikesiz bir hale gelir.Kyknos, Akhilleus tarafından Troya önlerinde öldürülmüş ve babası tarafından kuğuya dönüştürülmüştür.Triton ise belden yukarısı insan belden aşağısı balık şeklinde ayakları at ayağına benzeyen bir deniz tanrısıdır.Kymopoleia'da Fırtına Tanrıçasıdır. Yıkıcı bir güce sahip olduğu için babası ve Olimpos Tanrıları tarafından sevilmez bu yüzden onlardan çok uzakta yaşar. Babası onu yüzkollu Briareus'la evlendirmiştir.Pegasus ile Chrysaor ise vaktiyle Poseidon'un Athena Tapınağı'nda zorla sahip olduğu Medusa'nın kesilen kafasından ya da toprağa sıçrayan kanlarından ortaya çıkan çocuklarıdır. Ayrıca Poseidon tanrıça Demeter ile beraber olabilmek için onu takip etmiş, Demeter ise kaçabilmek için bir ata dönüşüp bir at sürüsünün arasına karışmıştır fakat Poseidon bunu fark eder ve kendiside ata dönüşür ve Demeter ile çiftleşir. Bu birleşmeden Arion adında Pegasus'tan bile hızlı bir at doğar.Truva duvarlarıHera'nın düzeniyle Apollon ile Zeus'a tuzak kuran Poseidon, ceza olarak Apollon ile Truva Kral Laomedon'un hizmetine gönderilir. Laomedon ona şehir etrafında büyük duvarlar inşaatını yapmaları görevini verir ve karşılık olarak onu ödüllendireceğinin sözünü verir. Sonunda yapılan surlar çok sağlam ve kalındır. Ancak Truva Kralı Laomedon, tanrıya söz verdiği ücreti ödemeyi reddedince, Poseidon buna kızar karşılık olarak selleri ve bir deniz canavarını kentin üzerine salar. Sonra da Truva Savaşı'nda Akhalar’ı destekler.KültürTürkiyePoseidon kültürü, Türkiye'de çok yaygın olmamasına rağmen, en önemli merkezlerinden biri olan Panionion, Aydın'a bağlı Dilek Yarımadasındadır. Panionion'nun önemi Poseidon'a adanmış bir tapınağın olması ve bölgenin, Anadolu'daki, en güçlü yunan-kent birliği olan İyon Birliğinin kültürel merkezi ve geleneksel festival alanı olmasıdır.Türkiye'de Poseidon ile ilgili veya Posedion inancının olduğu yerler[1];    Katakekaumene (Yanık Topraklar), Frigya yakınlarında iç kısımlarda bulunan bu bölgede Poseidon inancının yerleşmesi deniz ile ilgili değil, bölgenin sismik olarak hareketli olması ve Posidon'un yeri sarsan tanrı olarak deprem nedeni olarak görülmesidir.    Milet, Poseidon Helikonios (Yunanistan'da bir antik kent olan Helike'ye ithafen "Helike şehrinden gelen" anlamında)    Mylasa    Panionion, Poseidon Helikonios    Priene, Poseidon Helikonios    Teos, Poseidon HelikoniosAyrıca Yalova'ya bağlı Armutlu ilçesinin bulunduğu burun "Posidium Burnu" olarak adlandırılır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Poseidon

http://www.ulkemiz.com/poseidon-denizler-ve-okyanuslar-tanrisi

3.Ulusal ( Uluslararası Katılımlı) Biyologlar Kongresi

16 Nisan 2016DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ KONGRE MERKEZİDeğerli Meslektaşlarımız,Biyologlar Dayanışma Derneği olarak 3.Ulusal (Uluslararası Katılımlı) Biyologlar Kongresi’ni düzenliyor olmanın gurur ve sevincini yaşıyoruz.Her geçen gün Biyologlar açısından daha kritik hale gelen düzenlemelere karşı gösterilmesi gereken duruşu sergilemek için Biyologlar Odasının kurulması ihtiyacına dikkat çekmek,  karşılaştığımız sorunların çözüme kavuşması ve biyolojinin hak ettiği yere gelmesi için farkındalık yaratmak amacını güttüğümüz ve bu yıl 3.sü gerçekleştirilecek kongremizi "Dünya’nın Kalbi Biyoloji" temasıyla 16 Nisan 2016 tarihinde sizlerin de katkılarınızla gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Bu büyük organizasyonda sizleri de yanımızda görmekten onur duyacağız.Kongremize bilimsel katkıda bulunan ve biyolojinin çeşitli dallarındaki gelişmeleri bize aktaran değerli öğretim üyesi hocalarımız, farklı kurumlarda ve özel sektörde çalışan meslektaşlarımız ve kongremize katılarak genç enerjileriyle sinerjimize katılacak  öğrencilerimizle bu ortamı paylaşmak istiyoruz.Yeni yaklaşımların  gözlenmesi, biyolog olarak yaşadığımız sorunlara çözüm bulunması ve  meslektaşlarımızı bir araya getirme, birlik ve beraberliğin sağlanması açısından kongrelerin rolü çok önemlidir. Bu sene üçüncüsünü düzenlediğimiz kongremizde her sene artan sayıda katılımcının olması bizi daha çok heyecanlandırmakta ve sorumluluğumuzu arttırmaktadır.Gün boyu devam edecek olan oturumlarla Dünyanın kalbi olan Biyoloji'nin önemini vurgulayacak, sizlerin de değerli katkılarınızla Biyologların sesini en gür tonda haykıracağız.Mesleğimizin saygınlığının, etki gücünün, ülkemize katkılarının bu işbirliği ile güçleneceği ve bu alanın önemini vurgulamak için bir fırsat yaratacağını biliyor, bu nedenle Yaşamın Olduğu Her Yerde Biyologların Varolması Gerektiği" farkındalığının doğduğu Ankara’ya tüm meslektaşlarımızı bekliyoruz.       16 Nisan 2016 tarihinde Ankara’da yapılacak 3. Ulusal (Uluslararası Katılımlı) Biyologlar  Kongresi’nde buluşmak dileklerimizle…Saygılarımızla,Düzenleme Kurulu AdınaBiyologlar Dayanışma DerneğiKongre Sekreterliği

http://www.ulkemiz.com/3-ulusal-uluslararasi-katilimli-biyologlar-kongresi

Sandoz  İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir

Sandoz İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir

İlk olarak Basel’de Dr. Alfred Kern (1850 – 1893) ve Edouard Sandoz (1850 – 1893) tarafından Kern & Sandoz Kimya Şirketi kurulur.

http://www.ulkemiz.com/sandoz-ilac-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir

Ares  Savaş Tanrısı

Ares Savaş Tanrısı

Yunan mitolojisinde Ares, Savaş Tanrısı'dır. Zeus ve Hera'nın oğlu ve Oniki Olimposludan biridir. Roma'da Mars olarak da bilinir. Barış tanrıçası olan Athena'nın zıttıdır. Mitolojide Athena ile giriştiği mücadeleler ve sevgilisi Afrodit ile olan kaçamakları ile ünlüdür. Sparta kenti ve Trakya bölgesi tanrının başlıca kült merkezleridir. Gigantlar arasındaki karşıtı Damasen'dir.Yunan mitolojisindeki benzer isimli çok sayıdaki öykülerden biri Ares'in oğluna ilişkindir. Aphrodite ile yaşadığı gizli aşkın ortaya çıkmasıyla olan Olympos'taki rezaletin ardından Ares Trakya'da da boş durmaz ve barbar Trakyalılar'ı Amazonlar'a karşı kışkırtır. Çıkan savaştan zevk alarak önüne geleni öldürürken kendisi adına kafataslarından bir piramit inşa eden oğlu Kyknos'un ölüm haberi gelir. Kyknos, piramiti tamamlamak üzeredir. Zirvede tek bir kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünürken, Herkül'ün oradan geçtiğini görür. Çıkıp Herkül'e meydan okur ve Herkül onu öldürür. Bu haberi alır almaz savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafatasından tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herkül'ün üzerine saldırır.Ares, Athena ile sık sık mücadele etsede hep kaybeder.Yunan tanrıları içinde belki de en fazla utanç verici duruma düşen tanrıdır. Kimsenin sevmediği bu tanrı sık sık zor durumlara düşürülür. Bunların başında tunçtan bir küpe 13 ay boyunca hapsedilmesi gelmektedir. Günlerden bir gün Olimposlu tanrılar ziyafette iken müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Bir türlü Olimposlu tanrılar arasına kabul edilmeyen, Gaia'ın oğulları Otis ve Ephialtes tanrılara savaş açmışlar, gökyüzünü fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlamışlardır. Üstelik, cüretkar bu iki gigant sadece Olympos'a kabul edilmeye diğer tanrıları zorlamakla kalmayıp, en güzel tanrıçaları Athena ve Hera'yı da isterler. Hera ki Zeus'un karısıdır! Zeus çok sinirlenerek bu işi halletmesi için Ares'i görevlendirir. Athena'nın alayları arasında savaş arabasına binen Ares, hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, bir an tedbiri elden bırakır ve kalkanını indirir. Bu sırada devlerden birinin fırlattığı kaya Ares'i bayıltır. İki dev Ares'i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Ares'i diğer tanrılar hiç sevmeseler de iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tanrıların habercisi Hermes uzun aramalardan sonra 13 ay sonra ölmek üzereyken Ares'i bulur. Ares tekrar güneş ışığını gördüğünde Otis ve Ephialtes'in cezası çoktan verilmiştir. Ölüler diyarında yılanlar tarafından bir sütuna bağlanmışlardır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla iki devi rahat bırakmazlar, omuzlarına tüneyen baykuşlar ise devamlı öterek beyinlerini tırmalarlar.Ares'in Truva Savaşına karışması da Olympos'un tanrılarının hiç sevmediği bir sonuç doğurmuştur, özellikle de Hera'nın. Ares, Truvanın yanında savaşa katılıp Yunanları öldürmeye başladığında eski bir defter yeniden açılır. Truva kralının çapkın oğlu Paris, üç güzeller yarışmasında Hera'yı değil Afrodit'i güzel seçmiştir. Truva savaşının nedenlerinden biri de zaten budur. Hera, doğrudan savaşa müdahil olmadan önce Zeus'un iznini ister. Zeus, karısının karışmasına izin vermez ama aynı yarışmanın diğer mağduru Athena'nın karışmasına izin verir (Athena'da Ares'ten en az Hera kadar nefret etmektedir). Savaşçılığıyla ünlü kahraman Diomedes'e destek vererek Ares'in üzerine saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena'nın varlığını anlamadığı bir şekilde elinden mızrağı düştüğünde farkeder. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes Ares'i yaralamayı başarır ve Ares Truva savaş meydanından çekilmek zorunda kalır.Tanrılar tanrısı Zeus'un pek de sevmediği tanrı Ares bir destanda şöyle geçmiştir:Ares ile AphroditeBulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki;Böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek.Olympos'ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen !Hep hır gür kavga, savaş senin işin gücün, ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,Annen Hera'dan miras sana.Ben de ona zorla dinletirim sözümü,Onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse.Ama böyle acı çekmene de dayanamam, benim soyumdan gelmişsin bir kere, benden doğurdu anan seni,Yoksa bu yıkıcı bu karıştırıcı huyunla, bir başka tanrıdan doğmuş olsaydın sen,Çoktan Uranüsoğullarının yurdundan ta aşağılarda bulurdun kendini.Apollon ile Athena'nın Ares hakkında söyledikleri ise şöyledir:Ares, İnsanların baş belası Ares,Ey kaleler yıkan, elleri kanlı Ares...Yaklaş ona saldırgan Ares'ten çekinme,Delinin biridir, kötünün kötüsüdür o,Bir o yana döner bir bu yana...Antikçağın tragedya ozanı Ayshilos; bir tragedyasında tanrı Ares'in savaş anındaki dehşetini açık açık şöyle dillendirmiştir:"Bu masum kentin göklerinde, Sayıklar gibi gürül gürül soluyor Yakıp yıkıyor acımadan Nesi varsa sevip saydığı insanlarınAres adlı bu acımasız tanrı! Dehşet çığlıklarıyla doluyor sokaklar, Asker askerin önünde düşüyor. Bu dinmeyen bebek çığlıklarıKan gölü sokaklardan geliyor!"'Ares 4 büyük yardımcılarıyla Phobos(korku), Deimos(dehşet), Eris ve Enyo ile tüm dünyaya dehşet verir. (Trakya'da katliamlar yapar. 3 nehir insan kanı akıtır.) Sonunda Olympos tanrıları Ares'e karşı savaş açarlar fakat ne yazık ki çıkan savaşta Olympos düşer. Phobos öyle bir korku salmıştı ki Zeus'un tamamen Olymposdan düşmesini sağlıyordu. Fakat Ares sadece Olympos'a katılmak isteyip Zeus'u eski yerine geçirir. Böylece 5 tanrı, Ares ve yardımcıları, Olympos'un en büyükleri oldular. Zeus yine de Ares'i sevmesede Ares'in bağlılık yemini sürekli devam ettirecekti.Yunan mitolojisinin en büyüklerindendir. Dünyanın yönetimini tamamen elinde tutmuş, insanlara her türlü korkuyu ve acıyı tattırmıştır. Amacına ulaşan Ares Olympos'a girdikten sonra Zeus'la son anlaşmasını yaparak artık hiçbir tanrının dünyaya karışmaması zorunluluğu koyar. Eğer Zeus bu şartı kabul etmezse Olympos düşecektir ve Ares dünyanın hakimi olacaktır. Fakat Zeus Ares'in şartını kabul eder ve dünyaya giden kapıların hepsini kapatır.Ares asıl ilgiyi İtalyanlarda, Mars adı altında Roma'da görür. Roma'nın kurucusu Romulus'un efsanevi babası olan Mars (Ares) Romalılar tarafından ataları olarak benimsenmiştir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Ares

http://www.ulkemiz.com/ares-savas-tanrisi

4. Çocuk Dostları Kongresini

4. Çocuk Dostları Kongresini

4. Çocuk Dostları KongresiniÇocuk Dostları Kongresi 2016Yer : İstanbulTarih : 24 – 26 Mart 2016Düzenleyen : Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi – Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi – İstanbul Çocuk Dostları GrubuKongre Merkezi :  Harbiye Askeri Müze ve Kongre MerkeziOrganizatör :  FİGÜR KONGRE VE ORGANİZASYON SERVİSLERİ A.ŞWeb Sitesi : http://www.cocukdostlari.orgDAVET.Değerli Meslektaşlarımız,Türkiye’nin ilk Çocuk Hastanesi ve 117 yıldır tüm ülkemize hizmet veren köklü çınarımız, Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanemiz ve Türkiye’nin önemli miraslarından olan, geçmişi 1550’li yıllara uzanan Haseki Hürrem Sultan’ın talimatı ile yaptırılmış Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanemiz adına siz değerli meslektaşlarımız ile birlikte gelenekselleşen “ 4. Çocuk Dostları Kongresini ” duyurmaktan büyük bir gurur, mutluluk ve heyecan duymaktayız.Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde düzenlenen ilk 3 kongre Pediatri camiasının yoğun katılım ve desteği ile başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş, bu durum İstanbul ili Kamu Hastaneleri bünyesindeki Eğitim ve Araştırma Hastaneleri Çocuk Kliniklerinin bütünselliğini sağlama fikrini doğurmuştur.Kongrenin ülkemizin yalnızca sağlık alanına odaklı ilk devlet üniversitesi olma özelliğini taşıyan Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin çatısı altında toplanması kongrenin akademik kurulunda yer alan hocalarımız için ayrı bir heyecan ve gurur vesilesi olacaktır. Bu hususiyetin sağlanmasında büyük desteğini gördüğümüz Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü değerli hocamız Prof. Dr. Cevdet Erdöl’e şükranlarımızı sunarız.Oluşturulan bilimsel birlikteliğin yaygınlaştırılması ile hem Eğitim ve Araştırma Hastanelerinin kurumsal kimliklerinin geliştirilmesi hem de Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniklerinin akademisyen ve sağlık çalışanlarının birbiri ile olan ilişkilerinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu hedefin başka bir önemli yanı ise Sağlık Bakanlığımız ile Sağlık Bilimleri Üniversitesi arasında imzalanan “Afiliasyon protokolü”nün misyonuna uygun bir projeksiyon getirecek olmasıdır.2016 yılında sizlerin desteği ile gerçekleştirilecek olan 4. Çocuk Dostları Kongresini, Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin birlikte düzenlemesi bu düşüncenin ilk adımı ve ilk meyvesi olarak görmekteyiz.Kongremizde ağırlıklı olarak güncel genel pediatri konuları ile aile hekimlerine yönelik çocuk sağlığı konuları işlenecektir. Bu yıl kongremizde, çocuk sağlığını çağdaş koşullarda ileriye taşıma yolunda birlikte çalıştığımız hemşirelerimize yönelik olarak Pediatri Hemşirelik esasları ve uygulamalarına önemli oranda yer ayırmayı düşünmekteyiz.Kongremiz bünyesinde düzenlenecek kurslar ile pediatri alanında bilinmesi gereken önemli temel taşları gözden geçirilecek ve konusunda tecrübeli hocalarımızca bilgilerimizi yeniden toparlama ve yeniliklere hakim olma imkanı sağlanacaktır. Kültür, tarih ve doğal güzellikleri açısından Türkiye’nin ve dünyanın tartışmasız en güzel şehri olan İstanbul’da bilimsellik konusunda tatmin olacağınız başarılı kongremizi katılımlarınızla onurlandırmanızı temenni ederiz.Geleceğimiz çocuklarımız için “ Hep Destek Tam Destek ” felsefesini bizlerle paylaşacak tüm çocuk dostlarımızı kongremize bekliyoruz.Kongre Düzenleme Komitesi

http://www.ulkemiz.com/4-cocuk-dostlari-kongresini

Pudu Nasıl Bir Canlıdır ?

Pudu Nasıl Bir Canlıdır ?

Pudu (Pudu), geyikgiller (Cervidae) familyasından Güney Amerika'ya özgü bir cinsdir. Söz konusu cins, dünyanın en küçük geyikleri olup, bir tavşandan ancak büyüktür. İki alt türe ayrılır. Kuzey pudusu (Pudu mephistophiles) (dünyanın en küçük geyiği), Kolombiya, Peru ve Ekvador'da, And Dağları'nda yaşar. Şili pudusu, Güney pudusu (Pudu puda), anavatanı Patagonya'nın kuzeyidir.

http://www.ulkemiz.com/pudu-nasil-bir-canlidir-

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Sergilenen 22 Tabletin Tercümesi

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Sergilenen 22 Tabletin Tercümesi

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Sergilenen 22 Tabletin Tercümesi 4 Eylül 1881 yılında, II. Abdülhamid tarafından Müze-i Hümayun’a müdür olarak atanan ve Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlatan Osman Hamdi Bey’in 1910 yılına kadar devam eden 29 yıllık müdürlüğü zamanında dünyanın sayılı müzeleri arasınaa giren İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde birbirinden eşsiz tarihi eserler sergilenmekte. Bu eserlerin arasında bulunan tabletlerin sayısı da azımsanamayacak kadar var. Teşhirde bulunan çivi yazılı tabletlerden 22 tanesini, müzedeki etiketleri ve tercümeleri ile birlikte bu listede bulabilirsiniz.Fotoğraflar : http://arkeofili.com

http://www.ulkemiz.com/istanbul-arkeoloji-muzelerinde-sergilenen-22-tabletin-tercumesi

Mümin Sarıkaya - Ben Yoruldum Hayat

Mümin Sarıkaya - Ben Yoruldum Hayat

Söz - Müzik: Mümin SarıkayaPiyano Eşlik: Özgür ÇorumBağlama Eşlik: İbrahim EkiciYönetmen: Selim DurakMümin Sarıkaya - Ben Yoruldum Hayat Ben yoruldum hayat, gelme üstümeDiz çöktüm dünyanın namert yüzüneGözümden, gönlümden düşen düşeneBu öksüz başıma gözdağı vermeBen yanıldım hayat, vurma yüzümeYol verdim sevdanın en delisineO yüzden ömrümden giden gideneŞu yalnız başımı eğdirme benimBen pişmanım hayat, sorguya çekmeDilersen infaz et, kar etmez dilimeSözlerim ağırdır, dokunur kalbeŞu suskun ağzımı açtırma benim

http://www.ulkemiz.com/mumin-sarikaya-ben-yoruldum-hayat

1. Hematolojik İmmünoloji Kongresi

1. Hematolojik İmmünoloji KongresiYer : Girne / K.K.T.C.Tarih : 24-26.MART.2016Düzenleyen : Hematolojik İmmünoloji DerneğiKongre Merkezi : Elexus Resort OtelOrganizatör : Fortuna EventsWeb Sitesi : http://www.hidkongre.org/index.htmlDAVET.Değerli Meslektaşım;Tıbbi ve teknolojik gelişmelerin inanılmaz hızlarla yol aldığı, değişim ve yeniliklerin baş döndürücü şekilde insan hayatına yansıdığı bir çağda yaşamaktayız. Böyle bir zamanda tıp biliminin temsilcileri ve uygulayıcıları olan bizler hızla akıp giden zamanın sunduğu yenilikleri hastalarımıza sunma sorumluluğunu taşıyor olmanın yanında, insanoğlunun bilimsel havuzuna da önemli katkılar yapmakla sorumluyuz.Dünyanın dengesine binlerce yıldır şekil ve yön veren bir milletin bilim adamları olarak kendi alanımızda evrensel ölçekte çalışmalara ve projelere imza atma zorunluluğumuz olduğunu düşünmekteyiz. Bu zorunluluk batı toplumlarının ulaşmış olduğu bilimsel düzeye katkı veren ülkeler arasında ön sıralarda olamayışımız ve üretkenlik anlamında da ‘bilimsel kısırlık’ yaşıyor olmamız nedeniyle çok daha önem kazanmıştır.Bu nedenle; özellikle akademik camiada tüm dünyanın kabul ettiği prestijli ve bilimsel hayata yön veren işlerin içerisinde olmak, üretkenliğin ön planda olduğu ve teşvik edilerek ödüllendirildiği çalışmalar yaparak kalıcı ve değerli eserler üretmek bugünden sonra artık çok daha fazla sayıda akademisyenin ciddiye alması gerektiği bir gerçek haline gelmiştir.Ülkemizde bu asil görevi yerine getiren birçok önemli ve değerli akademisyen kişiler ve kurumsal organizasyonlar vardır. Bununla beraber; bu alanda yapılacak daha çok işler olduğunu düşünmekteyiz. ‘Hematolojik İmmünoloji Derneği’ olarak ülkemizin akademik ve bilimsel arşivine evrensel eserler ve yayınlar kazandırmak, dünyaya bu alanda yön veren güçler arasında olabilme amacıyla çalışmak ve toplum ile akademik camiada farkındalık oluşturmak derneğin temel hedefi olacaktır. Sanırız ki sadece bu şekilde kalıcı ve etkin bir güç olarak sadece ulusal ölçekte değil aynı zamanda dünya ölçeğinde yer bulabilecektir Türk Hematolojisi.İşte bu hedeflerle; hematolojinin günden güne değeri artan ve gelecekteki tedavi seçenekleri içerisinde yıldızı en çok parlayacak alanların başında gelen immünoterapinin hematolojideki yerini ve önemini sunmak, bilimsel farkındalık ve öncülük açısında sorumluluk alarak hematoloji dünyadasındaki gelişmelerden meslektaşlarımızı ve ülke insanımızı haberdar etmek ve tüm bu süreçlerin sonunda bilimsel ve akademik yayınlarla söz sahibi olmak bizleri biraraya getiren en önemli başlıklardır.24-26 Mart 2016’da Kıbrıs’ta düzenleyeceğimiz ilk kongremizde; birinci gününde hematolojini önemli alanlarından olan ‘Flow Sitometri’ konusunu işliyor olacağız. Hem temel prensipler hem de gerçek vaka örnekleri ile interaktif tartışma ortamında pratik yapmış olacağız.2. günde ise; güncel kanser immünoterapisinin hedefleri ve klinikteki uygulama alanları ile yeni geliştirilen ilaçlardan söz edilecektir.Bütün meslektaşlarımız ve sektörün tüm aktörleri ile birlikte olmayı umduğumuz bu değerli kongrenin ülkemizde bilimsel ve sosyal anlamda yepyeni ufuklar açması dileğiyle..Saygılarımızla..Doç. Dr. Serdar ŞıvgınGenel SekreterProf. Dr. Osman İlhami ÖzcebeBaşkan

http://www.ulkemiz.com/1-hematolojik-immunoloji-kongresi

Adeka İlaç San. A.Ş. kimkurdu ?

Adeka İlaç San. A.Ş. kimkurdu ?

Adeka, Samsun merkezli, Anadolu'da kurulan ilk ilaç firması.

http://www.ulkemiz.com/adeka-ilac-san-a-s-kimkurdu-

Balıklıgöl ve Balıklıgöl Efsanesi

Balıklıgöl ve Balıklıgöl Efsanesi

Balıklıgöl, (Aynzeliha ve Halil-Ür Rahman Gölleri) Şanlıurfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan ve İbrahim Peygamberin ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu iki göl, kutsal balıkları ve çevrelerindeki tarihi eserler ile Şanlıurfa'nın en çok ziyaretçi çeken yerlerindendir.İbrahim Peygamber, devrin zalim hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele etmeye, tek tanrı fikrini savunmaya başlayınca, Nemrut tarafından bugünkü urfa kalesinin bulunduğu tepeden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ateşe "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol"' emri verilir. Bu emir üzerine, ateş suya odunlar da balığa dönüşür. İbrahim bir gül bahçesinin içersine sağ olarak düşer. İbrahim'in düştüğü yer Halil-ür Rahman gölüdür. Rivayete göre Nemrut'un kızı Zeliha da İbrahim'e inandığından kendisini onun peşinden ateşe atar. Zeliha'nın düştüğü yerde de Aynzeliha Gölü oluşmuştur. Şanlıurfa ili; Türkiye’’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan ve tarihi çok eskilere dayanan bir şehirdir. Şehrin tarihinin M.Ö. 1000 yılına kadar dayandığı tahmin edilmektedir. Şanlıurfa’’da bulunan Göbekli tepe Höyüğü M.Ö. 11.yy. kurulduğu tahmin edilmektedir. Dünyanın bilinen en eski yerleşim yerlerinden biridir. Ayrıca İbrahim Peygamberin ve Eyüp Peygamber’inde doğum yeri olduğu hakkında rivayetler bulunmaktadır. Şanlıurfa kent merkezinin MÖ. 9500 yılına kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Tarih boyunca Şanlıurfa kenti; Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans, Selçuklu, Eyyubi, Memluk, Timur, Akkoyunlular, Dulkadir Beyliği ve son olarak ta Osmanlıların himayesine girmiştir. Bir çok  medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu antik şehir, tarihi ve turistlik yapıyı da sınırları içerisinde bulundurmaktadır. Her karışı tarih kokan bu kentteki görülmesi gereken en önemli yer, bütün dünyanın bildiği Balıklı göl’dür.Şanlıurfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan balıklı gölün hikâyesi, üç büyük dine inananlarında peygamberliğini kabul ettiği Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemdeki zalimlikleri ile halkına çok çektiren Nemrut ile İbrahim Peygamber arasında geçen olaylar sonucu oluştuğuna inanılmaktadır. Nemrut’un, Hz İbrahim’i küçük bir tepenin üzerine kurdurduğu mancınık ile tepenin dibinde yanan ateşe fırlattığına ve İbrahim Peygamber’in düştüğü yerdeki ateşin göle, ateşte yanan odunlarında balığa dönüştüğüne inanılır. İbrahim Peygamberin, düştüğü yerde oluşan göle “Halil-ür Rahman” gölü denilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/balikligol-ve-balikligol-efsanesi

Actavis İlaç ne zaman  kurulmuştur.

Actavis İlaç ne zaman kurulmuştur.

Actavis ilaç ülkemizde İstanbul kökenli bir firma olup 2004 yılında faaliyetlerine başlamışırr.

http://www.ulkemiz.com/actavis-ilac-ne-zaman-kurulmustur-

VIII. Uluslararası Lisansüstü Eğitim Sempozyumu

VIII. Uluslararası Lisansüstü Eğitim Sempozyumu

VIII. Uluslararası Lisansüstü Eğitim Sempozyumu bu yıl Kıbrıs’ta gerçekleştirilecektir.

http://www.ulkemiz.com/viii-uluslararasi-lisansustu-egitim-sempozyumu

Her Yönüyle Memeliler

Her Yönüyle Memeliler

İnsanı da içine alan, 1044 cins ve 5000 türden oluşur. Memeliler, genel olarak tüylü ve sıcakkanlıdır ve her türün kendine özgü sabit bir vücut ısısı vardır. Ciğerlerini kullanarak hava ile solunum yaparlar. Vücutları diyafram adı verilen kas niteliğindeki bir perdeyle göğüs boşluğu ve kovun boşluğu olmak üzere iki kısma ayrılır. Göğüs boşluğunda kalp ve akciğerler, karın boşluğunda ise sindirim organları bulunur. Dişi memelilerde yavrularını emzirmek için süt salgılayan meme bezleri bulunur.Memeliler, büyüklük ve biçim bakımından değişiklikler gösterirler ve beyin her türde büyüktür. Kalp dört odacıklı-dır ve kan dolaşımı çift ve tamamdır. Bir memelinin vücudunu, oldukça kalın olan bir deri kaplar ve bu deriden saç, tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır.Bu tabaka kutuplarda ve tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır. Bu tabaka kutuplarda ve denizlerde yaşayan memelilerde özellikle çok kalındır ve böylece bu memeliler aşırı soğuktan korunmuş olurlar. Bazı memeli türlerinin vücutları daha sık tüylerle kaplıdır. Bu post özellikle soğuk bölgelerde yaşayan memelilerde görülür. Daha sıcak yerlerde yaşayan memelilerin tüyleri ise daha kabadır. Kirpide olduğu gibi özellikle sert ve bükülmez yapıda olan tüylerin koruyucu özellikleri vardır. Kedinin bıyıkları gibi tüyler ise duyu organı olarak görev yaparlar. Postun tümü aynı renk (örneğin beyaz, sarı, siyah, kahverengi ve kırmızının değişik tonları) ya da benekli, alacalı ya da çizgili olabilir. Ayrıca eşeye, ortama, doğa koşullarına ve mevsime göre değişiklikler gösterebilir.Memelilerin kulaklarının hem içi, hem dışı, çok iyi gelişmiştir. Gözleri başın iki yanında ya da önündedir ve hareketli gözkapakları vardır. Ancak, köstebek gibi sürekli çukur kazan hayvanların gözleri kaybolmuştur ve bunlar genellikle kördür.Memelilerin diş yapıları çeşitlidir: dişler yanyana ya da aralıklarla bir sıra oluşturacak biçimde çenelere yerleşmiştir. Değişik türlerin dişleri, biçim, duruş ve görevleri bakımından birbirinden değişiktir. Etoburlarda ve herşeyi yiyen memelilerde dişler kesici dişler, köpek dişleri ve azı dişleri olmak üzere görevlerine göre dişler çıkar. Birer yuva içine yerleşmiş ve kökü olan dişler belli bir miktar büyüyebilirler. Ancak, kemiricilerle domuz ve filin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri tam değildir; köpek dişleriyle bazen kesici dişler bulunmaz. Asya ve Afrika’ya özgü karıncayiyen bir tür memelinin hiç dişi yoktur. Bazı türlerde dişler büyüyerek boynuzsu bir görünüm almıştır (dişsiz balinada olduğu gibi) ve fil ve ayıbalığında olduğu gibi, bazılarında da dişler çok fazla büyüyerek, çiğneme ve öğütme yerine birer silah görevini üstlenmişlerdir.Memelilerin dört organı vardır; bunlar bazılarında iyi gelişmiş, bazılarında değişikliğe uğrayarak başka görevler almışlardır.Yürümek, koşmak, tırmanmak ya da yüzmek için kullanılırlar.Yarasada ön bacaklar uçmaya elverişli olacak biçimde değişmiştir.İnsan ve ayı gibi bazı türler tabanına basarak yürür; kedi ve köpek gibileri ise ayak parmakları üzerinde yürür.İnek, koyun ve at gibi toynaklılar ise ayaklarının kenarındaki kemikler üzerinde yürürler ve bunların ayaklarında tırnakların yerini toynaklar almıştır.İlk iki türün ayağında dört ya da beş parmak vardır toynaklılarda ise ayak parmağı sayısı bir ile beş arasında değişir. Genellikle toynaklılar ayakparmağı sayısı bakımından tek sayılılar ve çift sayılılar olarak adlandırılırlar.Memelilerin başlıca duyu organları göz, kulak, dil, burun ve deridir. Bunlar sırasıyla beş ayrı duyunun yerine getirilmesini sağlar: Görme, duyma, tat alma, koklama ve dokunma, Aynı zamanda birde devinduyum vardır ki bu da hayvanın organlarının yerlerini bilmesini, hissetmesini ve kulağındaki kanatlar yoluyla dengede durmasını sağlar.Üreme çoğunlukla vivipardır,ama yumurtlayan türler vardır. Vivapar memeliler plasental ve aplasental olmak üzere iki gruba ayrılır. Keseliler aplasentaldirler. Memeliler büyük bir olasılıkla Mezozoikum dönemenin başında ortaya çıktılar. Memelilere ait olduğu kesin çene ve diş fosilleri Jura dönemindendir.Kretas döneminde yaşamış olan bu dönemin sonunda ortadan kaybolan küçük hayvanlar memelilerin atalarıydı ve ilk plasentalı memelilerdi.Bu memelilerin fosilleri 1923’de Moğolistan’da ABD’’li bir ekip buldu. İlk keseliler Tersiyer dönemde Avrupa’dan kayboldular; günümüzde yalnızca Avustralya ve Güney Amerika’da yaşamaktadırlar.Mezozoikum döneminde dev sürüngenlerin ortadan kaybolmasıyla Tersiyer dönemde karada yaşayan omurgalıların tarihinde yeni bir dönem başladı. Memeliler bu dönemde hızla evrimleştiler, sayıları hızla arttı ve dünyanın çeşitli kesimlerine yayıldılar. En çok beyin, kafatası, dişler ve bacaklar evrimleşti ve memeliler irileştiler, ilk insanla birlikte Eski ve Yeni Dünya’da fil ile boy ölçüşebilecek gibi yeni türler evrimleşti. Bunlar arasında. kâra memelilerinin en büyüğü olan ve Taş Çağı insanınca evcilleştirilmiş Megatherium, Tetrabelodon, Dinotherium. Arsinoitherium, Masto, Vintatherium ve Machaerodus sayılabilir. Avustralya’da Diprotodon gibi dev keseliler ve kangurular vardı. Fil ve deniz aygırı dışında günümüzde ise dev memeli türü kalmamıştır ve cüsseden çok beyin ve akıl gücü evrimleşmiştir.Kaynakça:tr.wikipedia.org/wiki/Memelilerwww.biyolojidunyasi.com/Memeli.asp http://www.bilgiustam.comYazar: Ceylan Gençay

http://www.ulkemiz.com/her-yonuyle-memeliler

Palandöken Kayak Merkezi

Palandöken Kayak Merkezi

Normal kış koşullarında 2-3 metre kar yağışı almaktadır. Kayak alanı 2200-3176 metredir. Karasal iklim nedeniyle, mevsim boyunca, ''toz kar'' üzerinde kayak yapılmaktadır. 10 Aralık-10 Mayıs arasındaki dönem kayak etkinlikleri için en uygun zamandır. 4 ve 5 yıldızlı konaklama tesisleri, kayak evi, günübirlik tesisler ve lokantalar bulunmaktadır. Merkezdeki pistler dünyanın en uzun ve dik kayak pistleri arasında yer almaktadır. En uzun pisti 12 kilometre olan kayak pistlerinin toplam uzunluğu 28 kilometreyi bulmaktadır. Başlangıç yeriyle varış noktası arasındaki yükseklik farkı 1000 metre olan Palandöken'de slalom ve büyük slalom yarışmalarıiçin 2 adet tescilli kayak pisti mevcuttur. Kayak Merkezinde 5 adet telesiyej, 1 adet teleski, 2 adet baby lift ve 1 adet gondol lift hizmet vermekte.

http://www.ulkemiz.com/palandoken-kayak-merkezi

Fotoğraf Nedir ?

Fotoğraf Nedir ?

Fotoğraf: Yunanca Photos ‘ışık’ ve Graphos ‘çizmek’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşan terim. Optik ve kimyasal süreçleri kullanarak yüzey üzerinde kalıcı görüntü elde etme. İngilizce ‘Photography’ sözcüğünün karşılığıdır.

http://www.ulkemiz.com/fotograf-nedir-

Canon Inc. kim kurdu ? Şirketin çalışma alanları nelerdir ?

Canon Inc. kim kurdu ? Şirketin çalışma alanları nelerdir ?

Canon Inc. Dijital kamera, yazıcı, fotokopi makinesi ve tarajıcı gibi elektronik alanında faaliyet göstermektedir.Japonya merkezli çok uluslu şirketir

http://www.ulkemiz.com/canon-inc-kim-kurdu-sirketin-calisma-alanlari-nelerdir-

Fotosentez Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Fotosentez Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Klorofil taşıyan bitkilerin ışık enerjisinden yararlanarak besin bireşimi yapmasıdır. Doğada canlılar beslenme açısından iki gruba ayrılır. Kendi besinini, kendi yapabilenler (ototroflar), kendi besinini dışarıdan hazır alanlar (heterotroflar).Ototrof bitkilerde güneş enerjisini kimyasal enerjiye çevirebilecek bir sisteme gereksinme vardır.Bu nedenle bu, bitkilerde güneş enerjisini yalnızca soğuran değil, aynı zamanda onu gelişmekte olan ototrofun kullanabileceği kimyasal enerjiye dönüştürebilen bir yapının gelişmiş olması gerekir. Ayrıca enerjinin seçimli olarak soğurulması da gereklidir.Bitkilerde enerjinin soğurulup dönüştürülmesi bir bakıma radyoların çalışmasını andırır.Bir istasyona ayarlı radyo alıcısı belirli bir dalga uzunluğunu seçer ve alır. Alıcı radyonun lambaları radyo dalgalarını ses enerjisine dönüştürür. Bugün yaşayan ototrofların çözümlemesi (analizi) bir radyo alıcısındaki lambalar gibi iş gören bir grup kimyasal bileşiğini gelişmiş olduğunu göstermektedir.Fotosentez konusunda araştırma yapmak oldukça güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, bu olayı ayrıntılarıyla açıklayacak bilgileri sağlayamamıştır. Bununla birlikte tüm araştırmaların birleştikleri nokta, fotosentezin karmaşık bir olay olduğudur.Fotosentez konusunda en eski bilgilerden biri, birçok karmaşık tepkimeleri özetleyen aşağıdaki denklemdir.6 CO+ H,0 + Işık + Klorofil – CHu>0i + 60> Bu formülde görül-düğü gibi yeşil yaprakların soğurduğu ışık enerjisi, karbondioksit ve suyu (hammaddeler), karbonhidratlara ve oksijene (ürünler) çevirmek için kullanılır.Oluşan karbonhidratlar, daha sonra bir ototrofun amino asitleri, proteinleri, yağları ve hücrelere gerekli öteki maddeleri sentezlemesi için hem hammadde, hem de enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Ancak bu formül olayın karmaşık basamakları konusunda bir bilgi vermemektedir. Fotosentez olayının hızı ve miktarı birçok etkenin denetimi altındadır. Fotosentezin hızını ölçmek için en etkin yöntem, kullanılan C0,miktarının ya da dışarıya verilen oksijen miktarının saptanmasıdır. Fotosentezde ışık enerjisinin artırılması olayı hızlandırmaktadır. Bir bitkinin üstüne giderek artan şiddette ışık enerjisi verilirse fotosentezde açığa çıkan oksijenin giderek arttığı ancak bir noktadan sonra ışık şiddeti ne kadar artarsa artsın oksijen miktarının artmadığı görülür. Aynı deneyler ortamdaki karbondioksit miktarını artırarak da yinelenebilir. Artan karbondioksit miktarıyla fotosentez hızı arasındaki ilişki de ışığın etkisiyle ben¬zerlik gösterir. Karbondioksit oranı arttıkça. fotosentez hızıda bir noktaya kadar artar, bir noktadan sonra değişme olmaz.Fotosentez-Resimleri-photosynthesis-image-1Işık ve karbondioksit oranlarının fotosentez üzerine etkileri ayrı ayrı birbirlerine benzemekle birlikte ortamda her ikisi birlikte artarsa fotosentezde elde edilecek ürün öncekilerden çok daha fazla olur. Işık şiddetinin yanında değişik dalga boylarındaki ışıkların da olaya etkisi değişiktir. Çünkü klorofil tüm renkleri (değişik dalga boyundaki ışıkları) aynı oranda soğurmaz. Örneğin, klorofil çok büyük oranda bu ışığı yansıttığından en az yeşil ışığı soğurur.Gerçekte klorofil taşıyan bitki dokularının yeşil görülebilmesinin nedeni de budur.Klorofil, en fazla kırmızı ve mor Işıkları soğurduğu için en fazla enerjiyi bu dalga boylarında almış olur. Bunun sonucu olarak da fotosentez kırmızı ve mor ışıklarda en fazladır. Fotosentezin hızını etkileyen bir başka etmen de, ortamın ısısıdır. Bu ısı artıkça fotosentezi hızlanır; 40 derece civarında en fazladır.50 dereceden yüksek ısılardaysa fotosentez giderek düşer ve sıfıra doğru iner. Isının olayı bu ölçüde etkilemesinin nedeni fotosentezde enzimlerin görev almasından kaynaklanmaktadır. Yüksek ısı enzimlerin etkenliğini bozarak onların işlevlerini yapmasını engeller. Fotosentez birçok ayrı tepkimelerin karmaşık bir biçimde birbirlerini izlemesi olayıdır. Karbon, karbondioksit durumunda bir ototrofa girdiği zaman, çok karışık bir yol izler.Bu yolun ayrıntılı olarak ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmaların büyük bir bölümü Kaliforniya Üniversitesinde, bir hücreli yeşil algler üzerinde çalışan ve başında “Melvin Calvin” adlı bilim adamının bulunduğu bir araştırıcı grubunca yapılmıştır. Calvin ve grubunca ele alınan temel sorun, ototrofların aldığı karbondioksit molekülüyle, olayın sonunda ortaya çıkan karbonhidrat molekülü arasındaki ana basamakları izlemekti.Bu çalışmalarından dolayı Dr.Calvin’e 1961’de Nobel ödülü verildi.Calvin, fotosentezdeki karbonun geçtiği yolları radyoaktif karbon kullanarak saptadı. Bu yöntemlerle fotosentezde ilk oluşan bileşiğin foglisenkosit (PGA) olduğunu saptadılar. Fotosentez sırasında karbondioksiti yakalayan molekül beş karbonlu bir i şeker olan ribüloz difosfattır. Ribuloz difosfata karbondioksitin eklenmesiyle ortaya çıkaran ara bileşik kararsızdır ve hemen iki molekül PGA’’ya parçalanır. Daha sonra PGA, üç karbonlu şeker fosfat olan Triozfosfata dönüşür. Triozfosfatın oluşması karbonhidratların sentezinde çok önemli bir basamaktır. Bunu izleyen tepkimeler sırasında triozfosfat moleküllerinin bir bölümü ikişer, ikişer birleşerek hegsoz difosfatları oluştururlar. Bu hegsozdi fosfatlardan hegroslar bir başka deyişle 6 karbonlu şekerler oluşurken ayrılan fosfatlardan da hücre enerjisi yani ATP (Adenosüntrifosfat) sentezlenir.Klorofilin ışık enerjisini soğurması fotosentezin çok önemli bir bölümüdür. Klorofil molekülündeki elektronlar bir birim ışık enerjisi soğurdukları zaman molekülden ayrılır. Elektrotların klorofil molekülünden ayrılması, gerçekte bir başka maddenin moleküllerince alınması demektir. Bu elektronlar ışık enerjisini soğurduklarından yüksek enerjili durum alırlar. Elektronunu kaybeden klorofil molekülüyse elektron alıcı bir molekül durumuna gelmiştir. Klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronların arabileşikler yoluyla yeniden klorofile dönerken ATP sentezlerler. Burada elektronları taşıyan bir sistem vardır Başlangıçta yüksek enerjili olan elektronlar elektron taşıma sistemi aracılığıyla yeniden klorofile döndüğünde eski enerji düzeyine inmiş olur. Kimi zaman klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronlar klorofile geri dönmeyebilir. Bu durumda elektronu başka moleküller alır. Bu durumda klorofilin kaybettiği elektronları bir başka kaynaktan sağlanması zorunludur. Tüm bu olaylar bitkilerde klorofilin içinde yer aldığı kloroplastlarda gelişir. Fotosentez olayı doğadaki tüm canlıları ilgilendiren en önemli olaydır.Canlıların evriminin ilk dönemlerinde de günümüzde de fotosentez olayı ve onun ürünleri yaşamı belirleyen bir etki gös-termiştir.Yapılan çalışmaların sonucu ileri sürülen varsayıma göre dünyanın ilk döneminde atmosferde metan, su buharı, hidrojen ve amonyak bulunuyordu. Buna karşılık atmosferde ser-best oksijen yoktu.Uzun süreli biyokimyasal evrim sonucu oluşan canlılardan fotosentez yapan canlılar gelişince bunların yaptıkları fotosentez sonucu yavaş yavaş atmosferde oksijen gazı birikmeye başladı. Bu biriken oksijen gazının bir bölümü güneşten gelen ultraviole ışınların etkisiyle ozona dönüştü. Ozon gazı hafif gazlardan olduğu için atmosferin en üst bölgesinde toplandı. Ozon birikimi sonucuysa canlıların yaşamı için tehlikeli düzeylerde olabilecek ultraviole ışınlarının dünyaya ulaşması engellendi. Oksijenin atmosferde birikme süreci sırasında, mutasyonların birikmesi sonucu ortaya çıkan oksijenli solunum yapan canlıların temelini oluşturdular. Günümüzde de fotosentez yapan bitkiler, doğadaki bazı dengelerin korunmasında en önemli rolü oynamaktadırlar. Etkili oldukları birinci denge olayı doğadaki oksijen dengesidir. İnsanlar ve tüm hayvanlar doğadan oksijeni aldıktan sonra onu kendileri için zararlı bir gaz olan karbondioksit biçiminde dışarı atarlar. Dünyanın oksijen depoları belirli oranda olduğu için bu olayın sonucunda canlıların oksijen açlığı çekmesi beklenir. Ancak, fotosentez olayı sonucu oluşan oksijenin yardımıyla doğada hiçbir canlı oksijen açlığı çekmez. Böylece doğada oksijen ve karbondioksit dengesi korunmuş olur. Fotosentezin ikinci etkisi dünya besin dengesi üzerinedir. Dünyada besinleri kendi kendilerine sentezleyen canlılar bitkilerdir..Bitkilerin besin yapımı işleminde en önemli bölümse fotosentezdir. Bitkisel organizmalar içinde besin üretebilenler kemosentez yapan canlılardır, ancak bunların oluşturdukları besin çok az miktardadır. Dünya besin zinciri incelendiğinde en altta bitkilerin bulunduğu görülür. Zincirin öteki hal kalarında otyiyiciler, onun üstünde etyiyiciler, en üstteyse bizlerin de bulunduğu hem ot hem de etyiyiciler yer alırlar. Tüm bu olayların sonucu bize doğadaki bitkilerin ve onların yaptıkları fotosentezin ne kadar önemli olduğunu gösterir.Yazar: Doğan Bülbülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fotosentez-nedir-nasil-meydana-gelir

3.Yenilenebilir Enerji Kongresi

3.Yenilenebilir Enerji Kongresi

Genç Girişimciler Topluluğu tarafından yapılan 3.Yenilenebilir Enerji Kongresi bu yıl 13-14 Şubat’ta Prof. Dr. M. Mete Cengiz Kongre Merkezinde. Kongremizde Yenilenebilir Enerjinin 5 Türü olan Bioenerji, Hidroenerji, Güneş enerjisi, Dalga enerjisi ve Rüzgar enerjisinin önemini 2 gün boyunca dünyanın daha yaşanabilir hale gelmesi için kurduğumuz platformda tartışacağız. Bu platformda yer almak ve varsa projene katkıda bulunmak için başvuru formunu doldurmalısın : https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLScoEno6GU4qqatvlATbHSG38X4gEKK5B0eDbpzDfNnB5hwXpg/viewform https://www.facebook.com/events/248639032227358/ https://www.facebook.com/yenilenebilirenerjikongresi

http://www.ulkemiz.com/3-yenilenebilir-enerji-kongresi

Ototrof Nedir? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

Ototrof Nedir? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

İnorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun Molekül zincirlerini üretebilen canlılara ototrof adı verilir.Ototrof: Işık enerjisi veya kimyasal enerji kullanarak, inorganik Maddelerden kendi organik besinini üretebilen canlıdır .Ototrof canlılar , inorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun molekül zincirlerini üretebilen canlılardır. Diğer bir anlatımla bu canlılar, yaşamsal etkinliklerini sürdürebilmek için gereksinme duydukları tüm organik bileşikleri, doğrudan doğruya inorganik bileşikleri sentezleyerek elde ederler. Bu canlılar, karbondioksidi indirgeyerek organik bileşikler sentezlerken, işlemin kimsayal karakteri dolayısıyla enerjiye gereksinim duyarlar. Bu enerji, ışık -büyük ölçüde güneş ışığı- ya da kimyasal enerjidir.Yeşil bitkilerin hepsi ototrof olup, ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirirler. Çoğunluğu toprağa bağlı olduğundan yer değiştiremezler.Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır:a) Fotoototroflar : Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler, Yeşil bitkiler , Mavi - yeşil algler , Kloroplast taşıyan protistalar ve bazı bakteriler bu gruptan canlılardır.b) Kemoototroflar : Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Işık enerjisi kullanılmaz. Sadece bazı bakteri türleri tarafından gerçekleştirilir. Klorofil ve kloroplastları yoktur. Kimyasal enerjiyi kullanarak CO2 ve H2O yu birleştirerek organik besin yaparlar.Ototrof Üzerine GörüşlerBu görüşe göre dünyamızdaki ilk meydana gelen canlı ototrof olup kendi besinini kendi üretir. Ototroflar hem kendi besinlerini hem de diğer canlıların yararlanabileceği besinleri ürettiğine göre karmaşık yapılıdır.canlılar bu görüşe göre basit bir ortamda oluşmuşlardır.Ototroflar yapısal bileşikleri ve enerji gereksinimleri için Fotosentez yada kemosentez yoluyla inorganik moleküllerden organik moleküller üretirler. Basit inorganik bileşiklerden organik bileşikler oluşturulması evrimsel açıdan ileri bir basamak gibi görülmektedir. Bu yüzden ototroflar gelişmiş canlılardır.. Bunlardan da diğer canlılar meydana gelmiştir. Ancak bugünkü anlamdaki otorofların, dünyanın oluştuğu ilk günlerdeki gibi olumsuz ve basit bir çevrede oluşması mümkün görülmemektedir.Bu görüş kompleks organizmaları çok uzun bir sürede basit canlıların oluşturduğu şeklinde bir görüş olan heterof görüşü ile çelişir.Ototrof canlıların kendi besinlerini kendileri yapabilecek şekilde karmaşık bir yapıya sahip olmaları için milyonlarca yıllık bir evrim geçirmeleri gerekir.bu yüzden hetetrof hipotezi ile çelişirBu görüşe göre ilk hetetrof hipotezinde olduğu gibi ilk atmosferde O2 nin olmayışı, canlı organizmalar meydana gelmeden önce inorganik maddelerden organik maddenin meydana gelmesi gibi olayları söz konusu değildir.Hem Ototrof, Hem Heterotrof Canlılar Bu gruptaki canlılara en güzel örnek böcekçil bitkilerdir. Böcekçil bitkiler azotça fakir topraklarda yaşamakta olup, topraktan alamadıkları azotu böcekleri yakalayarak onların proteinlerinden karşılarlar. Bu yönleriyle besini hazır aldıkları için heterotrofturlar. Böceği yakaladıktan sonra sindirim enzimlerini dış ortama salgılayarak, yakaladıkları böceği sindirir. Sonra onun amino asitlerini hücre içine alırlar.Böcekçil bitkiler aynı zamanda fotosentez yaparak nişasta ve diğer karbonhidratlarını kendileri üretirler. Bu yönleriyle ise besin ürettikleri için ototrofturlar.

http://www.ulkemiz.com/ototrof-nedir-ototrof-canlilar-nelerdir-

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Yunan filozofu Aristo canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğine inanıyordu. (Abiyogenez hipotezi) Bu hipoteze göre döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçaları bir aktif öz taşır. Bu aktif öz şartlar uygun olduğunda bir canlı meydana gelir. Aristo’nun bu görüşü ortaçağda birçok bilim insanı tarafından kabul edilmiştir. Aristo’nun görüşleri önce F. Redi’nin daha sonradan Louis Pasteur’ün düzenledikleri kontrollü deneylerde çürütülmüştür.F. Redi “Böcek sayıları üzerinde deneyler” adlı eserinde abiyogenez hipotezinin geçersizliğini şöyle anlatmıştır.Doğa bilimlerinde abiyogenez, yaşamın kökeni sorusu, yeryüzünde yaşamın canlı olmayandan nasıl gelişebildiğinin araştırılmasıdır. Bilimsel uzlaşmaya göre abiyogenez günümüzün 4,4 milyar yıl öncesi ile 2,7 milyar yıl öncesi arasında meydana gelmiştir. Bu zaman aralığının başı olan 4,4 milyar yıl öncesi, su buharının sıvılaştığı zamandır. 2,7 milyar yıl öncesi ise, sabit karbon (12C ve 13C ), demir (56Fe, 57Fe, ve 58Fe) ve kükürt (32S, 33S, 34S, ve 36S) izotop oranlarının mineral ve çökeltilerin biyolojik kaynaklı olduğuna, biyolojik göstergelerin ise fotosenteze [ölü/kırık bağlantı] işaret ettiği zamandır. Bu konu aynı zamanda, Büyük Patlama'dan beri evrenin 13,7 milyar yıllık gelişimi sırasında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, güneş sistemi veya dünya dışından yaşamın kaynaklandığını öne süren panspermia ve dış kaynaklı (eksojen) kuramlarını da içermektedir.Yaşamın kökeni çalışmaları biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır. Önerilen birçok kuram içinde demir-kükürt kuramı (önce metabolizma) ve RNA dünya hipotezi (önce genler) en çok rağbet görenlerdir.Abiyogenezin klasik anlayışı olan, günümüzde daha açık olarak kendiliğinden oluş olarak bilinen kavrama göre, karmaşık, canlı organizmalar organik maddelerin çürümesi ile meydana gelir; örnek vermek gerekirse fareler depolanmış tahıldan veya kurtçuklar kendiliğinden ette oluşur.Aristo'ya göre yaprak bitlerinin bitkilerin üstüne sinen nemden, pirelerin kokuşmuş maddelerden, farelerin kirli tahıldan, timsahların suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden meydana geldikleri su götürmez bir gerçekti. 17. yüzyılda bu iddialar sorgulanmaya başlandı; mesela Sir Thomas Browne'ın 1646’da yayımlanan Pesudoxia Epidemica'sı (Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması alt başlıklı), yanlış inanışlara ve kabaca işlenen hatalara bir saldırıydı. Çıkarımları büyük oranda kabul görmedi; örneğin çağdaşı Alexander Ross şunları yazmıştı: “Bunu (kendiliğinden oluşu) sorgulamak, nedeni, algıyı ve deneyimi sorgulamaktır. Eğer şüphesi varsa bırakalım Mısır'a gitsin, orada yerliler için bir felaket olan Nil'in çamurundan doğan tarlalar dolusu fare bulacaktır." Akşemseddin (1389-1459) Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Daha sonra 1546'da fizikçi Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların canlı olmayabilecek çok küçük, görünmez parçacıklardan ve sporlardan kaynaklanabileceğini kuramsallaştırdı, ancak bu görüş yaygın kabul görmedi. Daha sonra Robert Hooke 1665’te bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayımladı. Kendisi aynı zamanda mantar örneklerini gözlemlerken keşfettiği hücreyi adlandırmış olmasıyla kayda geçmiştir.1676'da Anton van Leeuwenhoek mikroorganizmaları keşfetti; yaptığı çizimlere göre bunların protozoa ve bakteriler olduğu düşünülmektedir. Bu mikroskobik dünyaya olan ilgiyi ateşledi.İlk adım 1688'de bir et parçasına sineklerin yumurtalarını bırakması engellendiğinde larvaların oluşamadığının kanıtlamasıyla İtalyan Francesco Redi tarafından atıldı. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.1768'de Lazzaro Spallanzani mikropların havadan geldiklerini ve kaynatılarak öldürülebileceklerini kanıtladı. Ancak 1861'de Louis Pasteur hücre kuramıni destekleyen dikkatlice planlanmış deneylerle bakteri ve mantarlar gibi organizmaların besleyici ortamlarda canlı olmayan maddelerden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtladı, böylece hücre teorisini güçlendirdi. Charles Darwin19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğer araştırmacılar canlıların cansız maddeden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtlayınca, yaşamın doğal yollardan nasıl meydana geldiği sorusu ortaya çıktı.[kaynak belirtilmeli]Charles Darwin, 1 Şubat 1871'de Joseph Dalton Hooker’a yazdığı mektupta yaşamın ilk kıvılcımının “amonyak ve fosfor tuzları, güneş ışığı, sıcaklık, elektrik akımı vb. unsurların bulunduğu ılık bir su birikintisinde" oluşmuş olabileceğini, "böylece daha karmaşık değişimlere gidebilecek bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluşabileceğini” öne sürmüştür. Bu iddiasını şöyle açıklamaya devam etmiştir: “canlı organizmaların oluşumundan önceki bir olgu olarak artık tespit edilemeyecek şekilde günümüzde bu madde çoktan ortadan kalkmış veya sindirilmiştir.” Diğer bir deyişle yaşamın kökeninin ancak arınık (steril) laboratuvar ortamında araştırılabileceğini ifade ediyordu.Haldane ve Oparin1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin, yaşamın evrimi için gerekli yapıların oluşmasında ihtiyaç duyulan organik moleküllerin sentezlenmesini atmosferde bulunan oksijenin engellediğini deneyle kanıtlayana kadar abiyogenez konusunda elle tutulur bir ilerleme kaydedilemedi. Oparin, Yeryüzünde Yaşamın Kökeni  isimli eserinde güneş ışığının etkisinde, oksijensiz bir atmosfer ortamında organik moleküllerden bir “ilkel çorba” oluşabileceğini iddia etti. Bunlar giderek daha karmaşık şekillerde bir araya gelip nihayet bir koaservat damlacığının içinde çözünmüş olabilirlerdi. Bu damlalar diğer damlalarla kaynaşarak "büyümüş" ve kardeş damlalara bölünerek "üremiş" olabilirdi. Böylece "hücre bütünlüğünü" sağlayan unsurları içeren ilkel bir metabolizma içeren damlacıklar varlıklarını sürdürmüş, diğerleri de yok olmuş olabilirdi. Günümüzdeki birçok yaşam kökeni kuramı Oparin’in düşüncelerini başlangıç noktası olarak alır. Aynı tarihlerde J.B.S. Haldane de –şimdiki okyanuslardan çok farklı olan- yaşam öncesi okyanusların, yaşamın yapı taşları olan organik bileşikleri içeren “sıcak derişik çorbalar” oluşturmuş olabileceklerini öne sürdü. Bu düşünce, biyopoyez veya biyopoez (canlıların canlı olmayan ama kendi kendini üreten maddelerden oluşması işlemi) olarak adlandırılmıştır.Dünyanın Oluşumundaki Şartlar Morse ve MacKenzie, okyanusların dünya oluştuktan 200 milyon yıl kadar sonra, yüksek sıcaklık (100 °C) indirgeyici bir ortamda meydana gelmiş olabileceğini ve o dönemde 5,8 olan doğal pH'nin hızla nötralleşmekte olduğunu öne sürdüler. Bu iddia Wilde tarafından desteklenmektedir, Batı Avustralya’daki Narryer Dağı’nda değişime uğramış kuvarsitteki zirkon kristallerinin daha önceleri 4,1–4,2 milyar yaşında olduğu sanılırken Wilde bunların yaşını 4.404 milyar yaşında olduğunu göstermiştir.Kuvarsit Bu şu anlama gelmektedir: Okyanuslar ve kıtasal kabuk Dünya’nın oluşumunu takip eden 150 milyon yıl içinde oluştu. Buna rağmen Hadean döneminin iklimi yaşamın oluşması için uygun değildi. Bu dönemde çapı 500 kilometreyi bulan büyüklükteki cisimlerin sık sık dünyaya çarpması muhtemeldi, böyle bir çarpmadan birkaç ay sonra okyanus tamamen buharlaşıp, su buharı ve kaya tozları dünyayı çepeçevre saran bulutlanmaya neden olmuş olabilir. Birkaç aydan sonra bulutların yüksekliği azalmaya başlamış ancak bulut seviyesi sonraki bin yıl boyunca yüksek kalmış olabilir. Daha sonraki iki bin yıl içinde yağmurlar yavaşça bulutların yüksekliğini düşürdüğünden çarpma olayından ancak 3000 yıl sonra okyanuslar orijinal derinliklerine ulaşmıştır. Ay ve iç gezegenleri (Merkür, Mars ve muhtemelen Dünya ve Venüs) 3,8 milyar yıl ile 4,1 milyar yıl arasında çiçek bozuğu gibi yüzeylere sahip hale getiren Geç Dönem Ağır Bombardıman, eğer o zamana kadar yeryüzünde yaşam meydana gelmişse büyük olasılıkla onu ortadan kaldırmıştır.Çarpma sonucu meydana gelen yıkıcı çevresel hasarlar arasındaki zaman aralıklarının, kendi kendini üreten proto-organizmaların oluşumu için gereken süreden daha uzun olması gerektiği göz önüne alınırsa, yaşamın kendi kendine oluşabileceği dönem farklı ortamlar için hesaplanabilir. Maher ve Stephenson’un çalışması eğer derin denizde hidrotermal ortam yaşamın kökeni için uygun bir ortam sağlamışsa, abiyogenez 4 ila 4,2 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir. Eğer yeryüzünün yüzeyinde olmuşsa abiyogenez 3,7 ila 4 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir.Başka bir araştırma yaşam için daha serin bir başlangıç önermektedir. Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan araştırma, sentezlenmek için adenin ve guanin'in suyun donma sıcaklığı, ancak sitozin ve urasil’in kaynama sıcaklıklarına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. AdeninAraştırmasına dayanarak yaşamın kökeninin dondurucu soğuğa ve patlayan meteoritlere ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir.[21]. 1972 – 1997 arasında Antarktika’da buzda bırakılan amonyak ve siyanürün yedi değişik amino asit ve 11 tip nükleobaz oluşturduğu bulunmuştur. Hauke Twins ise donma koşullarında tek iplikli bir RNA zincirinin kalıp olarak kullanılarak 400 baz uzunluğunda yeni bir RNA moleküllünün oluştuğunu göstermiştir. Bu yeni RNA ipliği büyüdükçe kalıp molekülüne bağlanmaktadır. Bu kadar düşük sıcaklıkta bu tepkimelerin sıra dışı hızının açıklaması ötektik donmadır. Buz kristali oluşurken, saf halde kalır: yalnızca su molkülleri büyüyen kristale katılır, tuz veya siyanür gibi katışıklar ise dışlanır. Bu katışık maddeler buz içindeki mikroskopik sıvı ceplerde birikir ve bu birikme moleküllerin daha sık birbirleriyle çarpışmasına neden olur.Yaşamın erken dönemde belirmesinin kanıtı Batı Grönland’daki Isua süper kabuk kemerinde ve yakınındaki Akilia Adası’ndaki benzer oluşumlarda bulunmaktadır. Kaya oluşumlarına giren karbonun δ13C değeri yaklaşık -5'dir, oysa canlıların 12C'yi tercihli kullanımı nedeniyle biokütlenin δ13C değeri -20 ile -30 arasındadır. Bu izotopik parmak izleri çökeltilerde saklanmıştır ve Mojzis bu tekniği kullanarak yeryüzünde yaşamın yaklaşık olarak 3.85 milyar yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamıştır. Lazcano ve Miller (1994) yaşamın evrimleşme hızının orta okyanustaki denizaltı sıcak su kaynakları ekseninde suyun devinimiyla belirlendiğini iddia etmektedir. Bir devinim 10 milyon yıl sürmektedir, böylece üretilen herhangi bir organik bileşik 300 °C’yi geçen sıcaklıklarla ya değişime uğramış ya da imha olmuştur. DNA ve proteinli, 100 kilobaz genomlu ilkel bir heterotroftan 7000 genli flamentöz bir siyanobakteriye evrimleşmesi için 7 milyon yıla ihtiyaç olduğunu tahmin edilmektedir.Günümüzdeki modellerYaşamın kökeni için standart bir model yoktur. Ancak günümüzdeki modellerin çoğu, aşağıda kabaca ortaya çıkma sırasında göre sıralanmış, yaşam için gerekli moleküler ve hücresel unsurların keşiflerine dayandırılmıştır:Fenilalanin temel amino asitlerden biridir1.Makul canlılık öncesi şartlar, amino asitler gibi yaşamın temel basit moleküllerinin (monomerlerinin) oluşmasını sağlar. Bu Miller-Urey deneyi ile 1953'te Stanley Lloyd Miller ve Harold Clayton Urey tarafından gösterilmiştir.2.Uygun bir uzunlukta fosfolipidler hücre duvarının temel bir bileşeni olan çift katlı lipit katmanını kendiliğinden oluşturabilir.3.Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan rastgele RNA molekülleri kendi kendini üreten ribozimlerin oluşmasına neden olmuş olabilir. (RNA dünya hipotezi)4.Katalitik etkililik ve çeşitlilik için doğal seçim baskısı, peptidil transfer katalileyebilen (ve dolayıyla küçük proteinlerin oluşturabilen) ribozimler meydana getirebilir, çünkü oligonükleotitler RNA ile birleşip daha iyi katalizürler oluştururlar. Böylece ilk ribozom meydana gelir ve protein sentezi daha yaygınlaşır.5.Proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. Nükleik asitler başlıca genom kullanımına sınırlanmışlardır.Temel biyomoleküllerin kaynağı daha kesinleşmemiş olmakla beraber, yukarıdaki 2. ve 3. adımların önemi ve sıralması kadar tartışmalı değildir. Yaşamın kaynaklandığı düşünülen temel kimyasal maddeler şunlardır:1.Metan (CH4),2.Amonyak (NH3),3.Su (H2O),4.Hidrojen sülfür (H2S),5.Karbon dioksit (CO2) veya karbonmonoksit (CO), ve6.Fosfat (PO43-).Moleküler oksijen (O2) ve ozon (O3) ya çok azdı veya yoktu.2008 yılı itibarıyla yaşamın gerekli özelliklerini taşıyacak temel bileşikleri kullanarak henüz hiç kimse bir "proto hücre" oluşturabilmiş değildir ("tabandan başlayan yaklaşım"). Bu yönde bir belirti olmayınca açıklamalardaki ayrıntıları eksik kalmaktadır. Ancak, bazı araştırmacılar, mesela Steen Rasmussen Los Alamos Ulusal Laboratuarı'nda ve Jack Szostak Harvard Üniversitesi'nde bu konuda çalışmalarını sürdürmekteler. Diğer araştırmacılar ise "tepeden inme yaklaşım"ın daha verimli olduğunu öne sürmüşlerdir. Craig Venter ve Genom Araştırma Enstitüsü'ndeki bir grubun bu yaklaşım ile mevcut prokaryotların gen sayısını gittikçe azaltmaktalar, böylece yaşam için en az sayıda gereksinimleri belirlemeye çalışmaktalar. Biyolog John Desmond Bernal, bu işlem için Biyopoez terimini geliştirmiş ve yaşamın kökenini açıklamada belirlenebilecek belli sayıda tanımlı "aşama" olduğunu iddia etmektedir:Aşama 1: Biyolojik monomerlerin oluşumuAşama 2: Biyolojik polimerlerin oluşumuAşama 3: Moleküllerin hücreye evrimiBernal, Darwinci evrimin çok önceden, 1. ve 2. aşamalar arasında başlamış olabileceğini öne sürmüştür.Organik moleküllerin kökeniDünyanın oluşumunda organik moleküllerin üç adet kökeni vardı:1.diğer enerji kaynakları (ultraviyole ışığı veya elektrik boşalmaları gibi) aracılığıyla organik sentez (örnek:Miller'ın deneyleri).2.dünyadışı nesneler (ör: karbon kondirit);3.ani şoklardan kaynaklanan organik sentezlerBu kaynaklara dair son zamanlarda yapılan tahminlerde dünyanın erken dönemine ait atmosfer ortamında, 3,5 milyar yıldan önceki zamanda meydana gelen ağır bombardıman sonucu meydana gelen organik madde miktarının diğerleri ile kıyaslanınca çok daha fazla olduğu iddia edilmektedir.Miller deneyleri (İlkel Çorba Kuramı)Ayrıca bakınız: Miller deneyi1953'te profesör Harold Urey ve asistanı Stanley Lloyd Miller bir deneyle, organik moleküllerin dünyanın oluşum döneminde inorganik maddelerden kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Günümüzde çok ünlü olan bu deney temel organik monomerlerin oluşumunu sağlamak için ileri derecede indirgenmiş moleküllerden oluşmuş bir gaz karışımı - metan, amonyak ve hidrojen- kullanmıştı.Ancak Miller-Urey deneyindeki gaz karışımının dünyanın ilk dönemlerindeki atmosferi ne kadar yansıttığı tartışmalı bir konudur. Diğer daha az indirgenmiş gazlar daha düşük bir birikim ve çeşitlilik göstermektedir. Önceleri yaşam öncesi atmosferde önemli miktarda oksijen olduğu tahmin ediliyordu bu da organik moleküllerin oluşumunu engellerdi; ancak hâlen bunun öyle olmadığı konusunda fikir birliği vardır. Bakınız Oksijen Felaketi.Basit organik moleküller elbette tam anlamıyla işlevsel kendi kendini üreten bir yaşam formundan daha çok uzaktı. Ancak yaşam öncesi hiçbir oluşumun olmadığı bir ortamda bunlar bir araya gelip ve kimyasal evrim ("çorba teorisi") için zengin bir ortamın oluşturmuş olabilirler. Diğer taraftan bu şartlar altında cansız maddelerden oluşan monomerler sayesinde üst düzey polimerlerin kendiliğinden oluşumu basit bir süreç değildir. Deneylerde, yaşamın oluşumu için gerekli temel organik monomerlerin yanı sıra polimerlerin oluşumunu engelleyecek bileşikler de oluşmuştur.Bu teorinin çözümsüz bıraktığı en önemli sorunun, “bir proto hücre oluşturmak için yoğun etkileşim içindeyken görece olarak basit organik yapı bloklarının nasıl polimerize olduğu ve daha karmaşık yapılar oluşturdukları” olduğu söylenebilir. Mesela sulu ortamda oligomerlerin/polimerlerin kendi bileşenleri olan monomerlere hidrolizi, tek monomerlerin polimerlere yoğunlaşmasına tercih edilecektir. Aynı zamanda Miller deneyi amino asitlerle tepkimeye girecek veya peptid zincirini kıracak birçok ürün ortaya çıkarmaktadır.Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi Derin deniz sıcak su kaynağıDünyada yaşamın kökenine dair derin deniz sıcak su kaynağı teorisi, gezegeni çevreleyen ay veya gezegenlerin çekim kuvveti gibi mekanizmalar nedeniyle ısınan, kimyasal açıdan zengin sıvıların deniz tabanından yükselmesiyle yaşamın başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Sıcak su kaynağından gelen hidrojen sülfit ve hidrojen ile karbon dioksit gibi indirgenmiş gazlar ile uygun bir oksitleyici arasındaki redoks reaksiyonları (tepkimeleri) sonunda kimyasal enerji elde edilebilir.Fox deneyleri1950'lerde ve 1960'larda Sidney W. Fox, dünyanın ilk oluşum zamanındaki muhtemel koşullar altında peptit yapılarının kendiliğinden oluşumu üzerinde çalıştı. Amino asitlerin kendiliğinden küçük peptitler oluşturabileceğini gösterdi. Bu amino asitler ve küçük peptitler mikroküreler olarak adlandırılan kapalı küresel yapılar oluşturmuş olabilirdi.Eigen hipotezi1970'lerin başında yaşamın kökeni sorunu için Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'nden (Max Planck Institut für biophysikalische Chemie) Manfred Eigen ve Peter Schuster konuya eğildiler. Yaşam öncesi çorbada moleküler kaos ve kendi kendini üreten hiper daire arasındaki geçiş süreçlerini incelediler.Bir hiper dairede, bilgi bir depolama sistemi (muhtemelen RNA) bir enzim üretir, bu da başka bir bilgi sisteminin olşumunu katalizler, bu işlem birçok kere tekrarlandıktan sonra en sonuncu ürün ilk bilgi sisteminin oluşumunu sağlar. Matematiksel olarak hiper dairelerin, doğal seçim ekseninde bir çeşit Darwinci evrime uğrayan quasispecies'ler (Türkçede türümsü öneriliyor) meydana getirebileceğini göstermişlerdir. Hiper daire teorisine önemli bir destek, RNA’nın bazı durumlarda kendi kimyasal tepkimelerini katalizleyebilme yeteneğine sahip olan ribozimler oluşturabilmesinin keşfedilmesiyle geldi. Ancak bu tepkimeler (uzun bir RNA molekülünün daha kısalaştığı) kendi kendine kısaltmalarla ve herhangi bir yararlı proteini kodlama yeteneğinden yoksun daha nadir küçük eklemelerle sınırlıdır. Hiper daire teorisini zayıflatan bir diğer nokta, söz konusu RNA moleküllerinin nükleotit gibi biyokimyasallara gerek duyacağı, Miller-Urey deneyinin gerçekleştiği şartlarda ise bu kompleks moleküllerin oluşmadığıdır.Wächtershäuser’ın hipoteziİçinden çıkılmaz bir soruna dönen polimerizasyon problemine getirilen yanıtlardan birisi ise 1980'lerde Günter Wächtershäuser’ın demir-kükürt kuramı oldu. Bu teoriye göre teorisyen (biyo)kimyasal patikaların yaşamın evriminin temeli olduğunu öne sürdü. Bugünün basit gaz bileşiklerinden organik yapı bloklarının sentezi için alternatif yollar sağlayan en eski reaksiyonlardan bugünün biyokimyasına kadar götüren tutarlı bir sistem sundu.Dış enerji kaynaklarına (yıldırım veya mor ötesi ışınlara) ihtiyaç duyan klasik Miller deneylerinin aksine "Wächtershäuser sistemleri" kendi içinden enerji kaynaklarını içermektedir: demir sülfürleri ve diğer mineraller (örneğin pirit). Bu metal sülfürlerin redoks reaksiyonlarından ortaya çıkan enerji sadece organik moleküllerin sentezi için değil, aynı zamanda oligomerlerin ve polimerlerin sentezi için de müsaittir.Yapılan deneyde az bir miktar dipeptid (%0,4 ten % 12,4’e kadar) ve az bir miktar tripeptid (%0.10) üretildi. Ancak yazarlar aynı zamanda şu notu eklediler: “aynı benzer koşullar altında dipeptitler hızlıca hidrolize edildi (suyla kesime uğradılar)”Radyoaktif sahil teorisiWashington Üniversitesi, Seattle'dan Zachary Adam şimdikinden çok daha yakında olan bir aydan kaynaklanan gelgitlerin uranyumun radyoaktif taneciklerinin ve diğer radyoaktif elementlerin o zaman varolan kıyılarda suların üst seviyelerinde yoğunlaşmasına neden olabileceğini, bunların buralarda yaşamı oluşturan yapı blokları üretmiş olabileceğini iddia etmektedir. Astrobiyoloji dergisinin cilt 7 sayfa 852'deki bilgisayar modellemesine göre, benzer radyoaktif maddelerin Gabon'da Oklo uranyum maden yatağında belirlendiği gibi benzer şekilde kendi kendini sürdüren nükleer reaksiyonlar gösterebilmektedir. Bu tip radyoaktif sahil kumu, sudaki asetonitrilden amino asit ve şeker gibi organik moleküller üretmeye yetecek enerji sağlamaktadır. Aynı zamanda radyoaktif monazit, kum tanecikleri arasındaki ortama çözünür fosfat salarak onun biyolojik olarak "erişilebilir" kılar. Böylece amino asitler, şekerler ve çözünür fosfatlar eş zamanlı olarak bu teoriye göre üretilebilirler. Radyoaktif aktinitler organik-metalik komplekslerin (karmaşıkların) içinde yer almış olabilir. Bu kompleksler yaşam süreçlerinin erken katalizörleri olmuş olabilir.Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell, böylesi bir sürecin ıslak kayalık herhangi bir gezegenin ilk dönemlerinde yaşamın potasının bir parçasını oluşturabileceğini düşünmektedir; yeter ki radyoaktif mineralleri yüzeye çıkaran kıtasal levha hareketleri sistemini üretecek kadar büyük olsun bu gezegen. Dünyanın ilk oluşum dönemlerinde gezegenin küçük "levhacıktan" oluştuğu düşünüldüğü için bu durum bu süreçler için uygun bir ortam mevcuttu.HomokiraliteAyrıca bakınız: HomokiraliteKimyasal evrimdeki bazı süreçler homokiralitenin kaynağını oluşturduğu düşünülmelidir; örnek vermek gerekirse canlı organizmalarda tüm yapı blokları benzer özelliklere sahiptir: sol elli amino asitler, sağ elli nükleik asit şekerleri riboz ve deoksiriboz ve kiral fosfogliseritler. Kiral moleküller sentezlenebilir ancak bir kiral kaynak veya bir kiral katalist olmazsa iki enantiyomer eşit oranda oluşur. Buna rasemik karışım denir. Clark, homokiralitenin uzayda başlamış olabileceğini ileri sürmüştür, çünkü Murchison göktaşındaki amino asitler üzerinde yapılan araştırmalar, L-alaninin D formundan iki kat daha fazla ve L-glutamik asidin de D formundan 3 kat daha sık bulunmuştur. Gezegenin oluşum döneminde etrafını saran halkanın içinde polarize ışığın bir enantiomeri yok edecek güce sahip olduğu öne sürülmektedir. Noyes Beta bozunumunun rasemik bir karışımda D-lösinin parçaladığını ve dünyanın erken devrelerinde çokca bulunan 14C’ün bunun nedeni olabileceğini gösterdi. Robert M. Hazen, değişik kiral kristal yüzeylerin makro moleküllere dönüşen kiral monomer birimlerinin olası yoğunlaşması ve bir araya gelmesi için kümeleşme ve sentez mekanları olabildiğini bildirmektedir. Bir kez oluştuktan sonra doğal seleksiyon kiralite lehine olacaktır. Şekerler sağ ellilik özelliği gösterirken amino asitler sol ellilik özelliği gösterdiğinden, göktaşlarında bulunan organik bileşiklerde yapılan çalışmalar kiralitenin abiyojenik sentezin bir karakteristiği olduğunu düşündürtmektedir.Kendi kendine organize olma ve kopyalamaKendi kendine organize olma ve kendini kopyalama özellikleri sıklıkla canlı sistemlerinin tanımlayıcı özelliği olarak olarak düşünülür; ancak uygun koşullarda benzer özellikleri gösteren birçok abiyotik (cansız) molekül örnekleri vardır. Mesela Martin ve Russel bulunduğu çevreden hücre zarları ile fiziksel olarak kompartımanlaşmasının ve kendi içinde bulunan redox reaksiyonlarının (tepkimelerinin) kendi kendine organize olmasının canlı varlıkların en korunmuş nitelikleri olduğunu göstermekte ve dolayısıyla bu niteliklere sahip olan inorganik maddelerin yaşamın en yakın atası olduğunu tartışmaktadırlar.Organik moleküllerden protocel'lere (ata hücrelere)"Basit organik moleküller nasıl bir proto-hücre (ön hücre) oluşturabilir?" sorusu büyük oranda yanıtsızdır ancak birçok hipotez vardır. Bazıları ("önce genler diyenler) nükleik asitlerin erkenden ortaya çıktıklarını öne sürerken , diğerleri (önce metabolizma diyenler) biyokimyasal reaksiyon ve yolların evrimini başlangıç olarak ileri sürmektedir. Son zamanlarda her ikisini birleştiren hibrid modelleri öne çıkaran eğilimler söz konusudur."Önce Genler" Modelleri: RNA dünya hipoteziAyrıca bakınız: RNA dünya hipoteziRNA dünya hipotezi, kendiliğinden oluşan göreceli kısa RNA moleküllerinin kendi kopyalanmalarını katalizleme yeteneğine sahip olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu oluşumun olasılığını tahmin etmek güçtür. Bu oluşum ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. İlk hücre membranları kendiliğinden, proteinoitlerden oluşmuş olabilir. Proteinoitler amino asit çözeltileri (solüsyonları) ısıtıldığında oluşan protein benzeri moleküllerdir, bunlar sulu çözeltide doğru konsantrasyonda bulunduklarında bunların kapalı zar (membran) kompartımanlarına benzer mikroküreler oluştururular. Diğer olasılıklar kilde veya pirit kayaların yüzeyinde meydana gelen kimyasal reaksiyon sistemlerini içermektedir. Dünyanın oluşumunda RNA'nın önemli bir ol oynadığını destekleyen unsurlar,1.Onun hem bilgi depolama hem de (bir ribozim olarak) kimyasal reaksiyon katalizleme yeteneği,2.Modern organizmalarda (DNA biçiminde) genetik bilginin ifadesi ve muhafazasında bir araç olarak sahip olduğu önemli roller;3.Dünyanın ilk oluşumundaki şartlara yakın şartlar altında onu oluşturan bileşiklerin (nükleotitlerin) kolayca kimyasal sentezinin olabilmesidir.Diğerlerini kopyalayacak görece kısa RNA molekülleri laboratuvar ortamında üretilebilmiştir.Araştırmacılar sitozin ve urasilden nükleotidlerin abiyojenik sentezinin çok zor olduğunu dikkati çekmişlerdir. Sitozin 100 °C'de 19 günlük, donmuş suda ise 17.000 senelik bir yarı ömre sahiptir. Larralde ve arkadaşları "ribozun genelde kabul görmüş prebiyotik sentezi olan formoz reaksiyonu, herhangi bir seçicilik olmaksızın pek çok şeker tipi üretmektedir" demektedir. ve şu sonuca varmaktadırlar: "sonuçlar ilk genetik materyalin omurgasının riboz ve diğer şekerleri, dengesiz yapılarından dolayı, içermediğini düşündürmekteir." RNA'daki riboz ve fosforik asidin ester bağı hidrolize olmaya eğilimli olarak bilinmektedir.Bu hipotezin biraz farklı bir biçimine göre, ilk kendi kendini üreten molekül PNA, TNA veya GNA gibi bir nükleik asit tipiydi, bu daha sonra RNA ile yer değiştirdi."Önce Metabolizma" modelleri: demir-kükürt kuramı ve diğerleriBirçok model bir "çıplak gen"in kendini kopyaladığı düşüncesini reddetmekte ve sonradan RNA kopyalamasının ortaya çıkışı için bir ortam sağlayabilecek ilkel bir metabolizmanın meydana gelmesi gerektiğini varsaymaktadır.Bu düşüncenin ilk ortaya konuluşlarından birisi 1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin'in, DNA yapısının keşfinin evveline dayanan, kendi kendini kopyalayan vezikül kavramıdır. 1980'lerde ve 1990'lardaki en son geliştirmeler ise Günter Wächtershäuser'in demir-kükürt kuramı ve Christian de Duve'ün tiyoesterlere dayanan modelleridir. Genler olmaksızın bir metabolizmanın ortaya çıkışı konusunda daha soyut ve teorik iddialar 1980lerin başında Freeman Dyson tarafından ortaya konan bir matematiksel model ve bu on yılın sonuna doğru tartışılan Stuart Kauffman'ın toplu otokatalitik kümeler kavramıdır.Ne var ki, Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülen, indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi kapalı bir metabolik döngününün kendiliğinden oluşabileceği iddiası kanıtlanamamış durumdadır. Son yirmi yıldır yaşamın kökeni konusundaki çalışmalara liderlik etmiş Leslie Orgel'e göre bu iddianın kanıtsız kalacağını düşünmek için yeterli gerekçe var. "Kendi kendini Organize eden Biyokimyasal Çevrimler" başlıklı bir makalede  Orgel şu cümle ile kendi iddiasının açıklamasını özetlemektedir: "Halen indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi çok adımlı bir döngünün FeS/FeS2'in veya benzer başka bir mineralin yüzeyinde kendi kendini organize etmesini beklemek için bir neden yoktur." Yaşamın başlangıcında başka tip bir metabolik yolun takip edilmiş olması muhtemeldir. Mesela, indirgeyici bir sitrik asit döngüsü yerine (bugün doğada karbon dioksit sabitlemesinin dört yönteminden biri olan) "açık" asetil CoA yolu, bir metal sülfür yüzey üzerinde kendi kendine organize olma fikriyle daha uyumlu olacaktır. Bu seçeneğin anahtar enzimi olan karbon monoksit dehidrojenaz/asetil KoA sentaz, reaksiyon merkezlerindeki karışık nikel-demir-kükürt öbekleri bulundurur ve tek bir adımda (asetil-tiyol'ün modern bir biçimi olarak kabul edilebilecek olan) asetil KoA'nın oluşumunu katalizler.Kabarcık teorisiSahilde sonlanan dalgalar kabarcıklardan oluşan kırılgan bir köpük oluşturur. Okyanus boyunca esen rüzgarların sahilde biriken ağaç dal parçaları gibi nesneleri kıyıya doğru sürükleme özellikleri vardır. Organik moleküllerin benzer şekilde sahillerde birikmesi olasıdır. Sığ kıyı suları, ayrıca daha sonra buharlaşma yoluyla molekülleri daha da yoğunlaştırabilecek şekilde ılıktır. Başlıca sudan oluşan kabarcıklar kolayca patlamasına karşın, amfifil bulunduran sudada oluşan kabarcıklar çok daha dayanıklıdır, önemli denemeleri gerçekleştirmek için daha fazla zamana sahiptir.Amfifililer, hidrofobik bir molekülün bir veya her iki ucunda hidrofilik bir başı olan yağlı bileşklerdir. Bazı amfifiler suda kendiliğinden zarlar oluşturmaya eğilimlidir. Küre şeklinde kapalı bir zar su içerir ve günümüzdeki hücre zarının hipotetik olarak öncüsüdür. Eğer bir protein gelip ana kabarcığın bütünlüğünü artırıyorsa, bu durum o kabarcığa bir üstünlük sağlamakta ve doğal seçilimin bekleme listesinde o en üst sıraya yerleştirilmiş olur. Kabarcıkların patlaması sonucunda deneyin sonuçlarını çevrelerine saçmaları ilkel bir üreme olarak düşünülebilir. Ortama yeterince doğru eleman dağıtıldığında ilk prokaryot, ökaryot ve çok hücreli organizmalar yaşamaya başlamış olabilir.Benzer şekilde, mikro küre olarak adlandırılan protein benzeri moleküllerden oluşturulan kabarcıklar, doğru şartlar altında kendiliklerinden oluşacaktır. Ancak hücre zarları muhtemelen amino asit bileşiklerinin öncülleri değildir, çünkü hücre zarları başlıca lipitlerden oluşur. (Abiyogenez ile ilişkili zar küre tipleri için bakınız protobiontlar, misel, koaservat.)Fernando ve Rowe tarafından geliştirilen son bir model enzimatik olmayan otokatalitik metabolizmaların proto-hücrelerin içine alınmasının, daha evvelki modellerin metabolizmasına has yan reaksiyon sorununun önünü almak için bir çözüm olmuş olabileceğini önermektedir.Diğer modellerOtokatalizİngiliz etolog Richard Dawkins 2004'te yayınlanan Ataların Hikayesi isimli kitabında yaşamın kökeni için olası bir açıklama olarak oto katalizleme hakkında yazdı. Otokatalistler kendilerinin oluşumunu katalizleyen maddelerdir ve dolayısıyla basit bir molekül koplayıcısı olma özelliğine sahiptirler. Kitabında Dawkins, Kaliforniya'da Scripps Araştırma Enstitüsünde Julius Rebek ve meslektaşları tarafından yapılan, otokatalist amino adenozin triasit ester (AATE) ile amino adenozin ve pentaflorofenil esteri birleştirdiği deneylere değinir. Deneydeki bir sistem kendi sentezlerini katalizleyen AATE'nin türevlerini içermekteydi. Bu deney, otokatalistlerin kalıtsallık göstererek bir topluluk içinde birbirleriyle rekabet edebilecekleri olasılığını göstermiş oldu; bu sistem doğal seçimin ilkel bir biçimi olarak yorumlanabilir.Kil teorisiGlasgow Üniversitesi'nden Dr A.Graham Cairns-Smith 1985’te kile dayanarak yaşamın kökenini açıklayan bir model ortaya koydu ve Richard Dawkins de dahil olmak üzere başka birçok bilim insanı tarafından akla yatkın bir açıklama olarak kabul edildi.Kil Teorisi karmaşık organik moleküllerin daha önceden var olan, inorganik bir kopyalama tabanı –çözelti içinde silikat kristalleri- üzerinden aşamalı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Farklı tip kil kristal yüzeyleri organik moleküllere farklı seçici baskılar uygulayarak onların karmaşıklaşmasını sağlamış olabilir, belli bir aşamadan sonra bu moleküllerin kendilerin kopyalama yeteneği silikat “çıkış noktalarından” bağımsız olarak devam edebilir hale gelmiş olabilir.Cairns-Smith kimyasal evrimin diğer modellerinin sıkı bir eleştirmenidir. Ancak kendisi, kendi modelinin de diğer modeller gibi yetersizlikleri olduğunu kabul etmektedir (Horgan 1991).2007’de Kahr ve arkadaşları potasyum hidrojen ftalat kristalleri kullanarak kristallerin bilgi aktarma aracı olarak kullanılabileceği fikrini inceleyen deneylerini duyurdular. Deneyde, kusurları olan “ana” kristaller kesildiler ve çözeltiden “yavru” kristalleri büyütmek için tohum olarak kullanıldılar. Araştırmacılar, daha sonra kristal sistemi içinde kusur dağılımlarını incelediler ve ana kristallerdeki kusurların “yavrularında” da aynen tekrarlandığını tespit ettiler. Yavru kristallerin fazladan birçok kusuru daha vardı. Gen tarzı bir davranışta ek kusurların “çocuklarda” daha az olmalıdır; bu nedenle Kahr kristallerin “bir nesilden sonrakine mesaj depolama ve aktarmada yeterince yetkin olmadığı” olmadığı sonucuna varmıştır. ".Gold'un "Derin Sıcak Biyosfer Modeli"1990'ların sonuna doğru nanob olarak adlandırılan, derin kayalarda bulunan, bakteriden daha küçük ama DNA içeren ipliksi yapılar keşfedildi. Bu keşif 1970'lerde Thomas Gold tarafından savunulan ve yaşamın dünyanın yüzeyinde değil kilometrelerce altında meydana geldiğini öne süren teori ile ilişkilendirildi Günümüzde mikrobiyal yaşamın Yeryüzünün sığ derinliklerinde (yüzeyden itibaren beş kilometre) başlıca aşırı şartlara dayanıklı arkelerden oluştuğu genel kabul görmüştür; bakteriler yaşamak için yüzeye daha yakın ortamlarda yaşamaktadır. Güneş Sistemimiz içerisinde başka bir cismin yüzeyinin altında mikrobiyal yaşamın keşfinin bu teoriye inanılırlık sağlayacağı iddia edilmektedir. Thomas Gold organik bir madde birikintisi içinde gelişen yaşamın orada bulunan bütün besini tüketip yok olacağından dolayı, varlığını sürdürebilmesi için aynı zamanda derin, ulaşılamaz bir kaynaktan besin sızıntısı olması gerektiğini savunmuştur. Gold’un teorisine göre besin akışı Dünyanın mantosundan ilk başta varolan metan çıkışına bağlıdır. Derinlerde bulunan ve tortulardaki karbon bileşiklerinden uzakta olan mikropların besin temini için daha geleneksel açıklamalara ise, bu organizmaların su ve kayalardaki (indirgenmiş) demir bileşikleri arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan hidrojenden yararlandığıdır."İlkel" dünyadışı yaşamDünyada başlayan bir abiogenez düşüncesine alternatif oluşturacak bir hipotez ilkel yaşamın dünyanın dışında oluşmuş olabileceğidir; uzayda veya yakın bir gezegende (Mars). (Eksogenez olarak adlandırılan bu kuram ile panspermia kavramları ilişkilidir ama eşanlamlı değidir.). Bu teoriyi savunanlardan birisi de Francis Crick'di.Organik bileşikler uzayda göreceli olarak yaygındır, özellikle uçucu maddelerin güneş ısısıyla buharlaştığı dış güneş bölgesinde. Kuyruklu yıldızların dışı koyu bir malzeme ile kaplıdır, bu katran benzeri maddenin, basit karbon bileşiklerinin ultraviyole ışınımı ile tepkimesi ile oluşan karmaşık organik malzeme olduğu düşünülmektedir. Bir kuyruklu yıldız yağmurunun bu içerikteki önemli miktarda karmaşık organik molekülleri dünyaya getirmiş olabileceği tahmin edilmektedir.Yukardaki hipotezle ilişkili ama ona alternatif bir diğer hipotez, yaşamın Mars'ta oluştuğudur. Bu hipoteze göre dünyanın soğumasıyla üzerinde yaşamın belirmesi arasında geçen zaman çok kısadır ve bu, prebiyotik evrim için açıkça çok kısadır. Daha küçük boyutundan dolayı Mars Dünya'dan birkaç milyon yıl önce soğumuş, Dünya'nın hâlâ çok sıcakken orada prebiyotik süreçlere olanak kılmıştır. Daha sonra, Mars’a asteroit ve kuyrukluyıldız çarpmalarıyla savrulan kabuk malzemesi ile birlikte yaşam Dünya'ya taşınmıştır. Bu arada Mars hızla soğumaya devam etti ve sonuçta evrimın ve hatta yaşamın devamı için uygunsuz hale geldi (Mars, volkanik faaliyetlerinden dolayı atmosferini kaybetmiştir); Dünya da Mars ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır ama o yönde yavaş ilerlemektedir.Bu hipotezlerin her ikisi de yaşamın ilk nasıl başladığına dair soruyu yanıtsız bırakıyor, sadece soruyu başka bir gezegen ya da kuyrukluyıldıza kaydırıyor. Ancak ilkel yaşamın Dünya dışı bir kaynağı olduğu tezinin avantajı, yaşamın bulunduğu her gezegende oluşmak zorunda olmaması, bunu yerine tek bir yerde oluşup daha sonra kuyruklu yıldızlar veya göktaşları aracılığıyla diğer yıldız sistemlerine ulaşabildiğini savunmasıdır. Bu yaklaşımın mantıklılığını destekleyecek kanıt yetersizdir ancak son yıllarda Antartika’da bulunan göktaşları üzerinde yapılan araştırmalarda ve ekstremofil mikroorganizmalarla ilgili incelemlerde bu varsayım için destek bulunmaya başlamıştır. Ek bir destek ise enerji kaynağı ışınetkinlik  olan bir bakteriyal ekosistemin bulunmasıyla geldi.Yakın bir tarihte Jason Dworkin tarafından düzenlenen bir deneyde, dünyadışı ortamın şartlarını taklit ederek, donmuş su, metanol, amonyak ve karbon monoksidi ultraviyole ışığına tabi tutulmuştur. Bu bileşim suya daldırıldığında, çok sayıda organik madde ortaya çıktı, bunlar kendi kendine organize olup kabarcıklar meydana getirdiler. Dworkin bu kabarcıkların hücre zarlarına benzediğini, yaşamın kimyasının içine alan ve onu yoğunlaştıran, onu dış dünyadan ayıran bir duvar oluşturduğunu düşünmektedir.Bu deneylerde üretilen kabarcıklar 10 ila 40 mikrometre veya yaklaşık alyuvar boyutunda idi. Dikkat çekici bir biçimde kabarcıklar ultraviyole ışığına tutulduğunda floresan ışıma gösteriyordu. Ultraviyoleyi emmesi ve onu bu yolla görünebilir ışığa çevirmesi ilkel hücreye enerji sağlamanın yollarından biri olarak düşünüldü. Eğer bu tip kabarcıklar yaşamın kökeni için bir rol oynadıysa, floresans ilkel fotosentez için bir öncü olmuş olabilirdi. Bu tip bir floresan ışıma aynı zamanda UV radyasyonu tarafından meydana getirilebilecek herhangi bir zararı da güneş koruma etkeni gibi işlev görerek ortadan kaldırmış olabilir. Böylesi bir koruma işlevi ilkel dünyada yaşam için hayati önem taşımış olmalıdır, çünkü güneşin en zararlı ultraviyole ışınlarını kesen ozon tabakası, fotosenteze bağlı yaşam oksijen üretmeye başlayıncaya kadar oluşamamıştır.Lipit DünyasıKendini kendini ilk kopyalayan nesnenin bir lipit olduğunu savunan bir teori de mevcuttur. Fosfolipitler su içinde çalkalandıklarında iki katlı tabakalar oluştururular, aynen hücre zarlarında olduğu gibi. Bu moleküller ilkel dünyada yoktular ancak diğer amfililik uzun zincir moleküller de zar oluşturmaktadır. Dahası bu cisimler ek lipitlerin eklenmesiyle büyüyebilirler ve aşırı genişleme sonucunda kendiliğinden ikiye bölünebilirler; iki "yavru" cisimde aynı boyut ve lipit bileşimind korunacaktır. Bu teorideki ana fikir, lipit yapılarının moleküler bileşiminin bilgi depolama için bir başlangıç aşaması olduğu ve evrim sonucunda bilgiyi daha uygun bir şekilde depolayabilen RNA veya DNA gibi polimer yapıların belirdiğidir. Henüz Lipit Dünyası teorisini destekleyecek herhangi bir biyokimyasal mekanizma ortaya konamamıştır.Polifosfat DünyasıAbiogeneszin birçok senaryosundaki sorun amino asitlerle peptitler arasındaki termodinamik dengenin peptitlerin aleyhinde olmasıdır. Teorilerde eksik olan, polimerizasyonu teşvik edecek bir güçtür. Bu sorunun çözümü polifosfatların özelliklerinde olabilir. Polifosfatlar sıradan monofosfat iyonlarının PO4−3 ultraviyole ışınlarıyla polimerizasyonu sonucu oluşur. Polifosfatlar aminoasitlerin peptitlere polimerize olmasına neden olur. İlkel okyanuslar üzerinde yeterince bol miktarda ultraviyole ışını olmalıdır. Anahtar sorun kalsiyumun fosfta ile tepkiyerek çözünmez kalsiyum fosfat (apatit) oluşturmasıdır, dolayısıyla serbest kalsiyum iyonlarını çözeltiden uzak tutacak makul bir mekanizmanın bulunması gerekmektedir.Polisiklik Aromatik Hidrokarbon DünyasıKarmaşık moleküllerin diğer kaynakları öne sürülmüştür, Dünya dışı yıldız sistemleri ve yıldızlararası kaynaklar dahil olmak üzere. Mesela, tayf çözümlemelerinden, organik moleküllerin kuyruklu yıldızlarda ve göktaşlarında bulunduğu bilinmektedir. 2004’te bir grup araştırmacı bir nebulada polisiklik aromatik hidrokarbonların izini belirledi. Bunlar bu güne kadar uzayda bulunan en karmaşık moleküllerdir. RNA Dünyası'nın oluşumunda PAH’ların kullanılığı PAH Dünya Hipotezi’nde önerilmiştir. Spitzer Uzay Teleskobu yakın bir tarihte güneşe benzer bir şekilde oluşmakta olan HH 46-IR isimli bir yıldız tespit etti. Yıldızı çevreleyen diskte, siyanür bileşikleri, hidrokarbonlar ve karbon monoksit içeren geniş bir molekül yelpazesi bulunmaktadır. PAH'lerin uzayda geniş bir alana dağıldıkları teyid olmuştur; PAH'ler dünyadan 12 milyon ışık yılı uzakta galaksi M81'in yüzeyinde de bulunmuştur.Çoklu başlangıçDünyanın tarihinin başlarında farklı yaşam biçimleri yaklaşık eş zamanlı olarak belirmiş olabilir. Diğer yaşam biçimler ya yok olmuş, kendi farklı biyokimyalarıyla farklı fosiller bırakmış olabilir, ya ekstremofiller olarak varlıklarını sürdürüyor olabilir, ya da mevcut yaşam ağacının organizmalarına benzemelerinden dolayı fark edilmeden basitçe yaşıyor olabilirler. Mesela Hartman birkaç teoriyi bir araya getirmektedir;İlk organizmalar karbon dioksit sabitleyerek oksalik ve diğer dikarboksilik asitleri oluşturan, kendini kopyalayan demir zengini killerdi. Bu kendini kopyalayan kil sistemi ve onların metabolik fenotipi daha sonra sıcak su kaynaklarının kükürt zengini bölgelerine evrimleşerek azot sabitleme yeteneğini kazandı. Bu evrimleşen sisteme en sonunda fosfat katılması, nükleotit ve fosfolipitlerin sentezine olanak sağladı. Eğer biyo-sentez biopoezin evrelerini tekrarlıyorsa o zaman amino asitlerin sentezi pürin ve pirimidin bazlarının sentezinden önce gelmiştir. Amino asit tiyoesterlerinin polipeptitlere polimerizasyonu da, amino asit esterlerinin polinükleotitler tarafından yönlendirilmiş polimerizasyonundan önce meydana gelmiştir.Kaynaklar- Brooks, J; Shaw, G. (1973). Origins and Development of Living Systems.. Academic Press. ss. 359. ISBN 0-12-135740-6.-De Duve, Christian (Jan 1996). Vital Dust: The Origin and Evolution of Life on Earth. Basic Books. ISBN 0-465-09045-1.-Fernando CT, Rowe, J (2007). "Natural selection in chemical evolution.". Journal of Theoretical Biology 247: 152–67.-Horgan, J (1991). "In the beginning". Scientific American 264: 100–109.-Huber, C. and Wächterhäuser, G., (1998). "Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni,Fe)S surfaces: implications for the origin of life". Science 281: 670–672.-Martin, W. and Russell M.J. (2002). "On the origins of cells: a hypothesis for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to chemoautotrophic prokaryotes, and from prokaryotes to nucleated cells". Philosophical Transactions of the -Royal Society: Biological sciences 358: 59–85.Russell MJ, Hall AJ, Cairns-Smith AG, Braterman PS (1988). "Submarine hot springs and the origin of life". Nature 336: 117.-Schopf, J. W.; et al. (2002). "Laser-Raman imagery of Earth's earliest fossils". Nature 416: 73–76. doi:10.1038/416073a. PMID 11882894.-Maynard Smith, John; Szathmary, Eors (2000-03-16). The Origins of Life: From the Birth of Life to the Origin of Language. Oxford Paperbacks. ISBN 0-19-286209-X.-Hazen, Robert M. (Dec 2005). [http://newton.nap.edu/books/0309094321/html Genesis: The Scientific Quest for Life's Origins]. Joseph Henry Press. ISBN 0-309-09432-1.-Morowitz, Harold J. (1992) "Beginnings of Cellular Life: Metabolism Recapitulates Biogenesis". Yale University Press. ISBN 0-300-05483-1-http://publishing.royalsociety.org/cell-evolution Dedicated issue of Philosophical Transactions B on Major Steps in Cell Evolution freely available.]-http://publishing.royalsociety.org/emergence-of-life Dedicated issue of Philosophical Transactions B on the Emergence of Life on the Early Earth freely available.]-Luisi, Pier L. (2006). [http://www.cambridge.org/catalogue/catalogue.asp?isbn=9780521821179 Emergence of Life: From Chemical Origins to Synthetic Biology]. Cambridge University Press. ISBN 0-521-82117-7.

http://www.ulkemiz.com/abiyogenez-hipotezi-nedir

Medusa yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.

Medusa yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olandır. Bu yüzden insanların kahramanı Perseus tarafından öldürülebilmiştir. Perseus, Graeae'nin ona verdiği ayna ile Medusa'ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes'in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena'nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Sağ taraftaki kanı zehirlidir sol tarafında panzehiri vardır. Kafasını kestikten sonra Medusa’nın boynundan denize sıçrayan iki damla kandanChrisaor ve Pegasus doğmuştur. Bazı kaynaklarda kafası kesildiğinde Medusa'nın hamile olduğu yazar. İki çocuğun da babası "Deniz Tanrısı Poseidon"dur. Bir diğer kaynak ise Medusa'nın boynundan fışkıran her bir kan damlasının yılanlara dönüştüğünü söylemektedir.Perseus, Medusa'nın kafasını kestikten sonra onu, taşa çevirme laneti ile, bir süreliğine silah olarak kullanmıştır. Eve, annesinin bulunduğu adaya döndüğünde, annesinin kralla zorla evlendirilmeye çalışıldığını görür ve ona “Anne, gözlerini kapat der.” Medusa’nın kafasını havaya kaldırır. Onu gören herkes lanetten ötürü bir anda taşa dönüşür.Daha sonra ise Perseus Medusa'nın kafasını Athena'ya verir ve Athena'da onu kalkanına yerleştirir. Başka bir kaynağa göre ise Perseus Medusa'nın kafasını Argos'taki pazar yerine gömmüştür.Ovid'e(Romalı bir şair) göre ise Medusa'nın kafasındaki yılanlar Athena'nın lanetidir. Medusa çok güzel bir kızdır ve altın sarısı saçları Poseidon'u cezbeder. Poseidon, Athena'nın bir tapınağında Medusa ile birlikte olur ve Athena buna karşılık Medusa'nın saçlarını yılanlara dönüştürür. Yüzünü de o kadar çirkin yapar ki, suratına kim bakarsa taşa dönüşür.Klasik mitolojide MedusaKainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki; yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa'yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus'un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa'nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baştanrı Zeus'un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena'nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini. Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus'un izniyle öğrenmiş Poseidon'un,Medusa'ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena'ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon'un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena'ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa'yı.Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena'nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa'ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena'nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon'un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa'yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki "Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi."Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş. Medusa'nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena'nın siniri Medusa'ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış ve o da bunun üzerine dünyanın en kuzeyindeki Hyperborea'ya sürülmüş. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa'yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios'un kızı Danae'nin, Zeus'tan olma oğlu Perseus'la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa'nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.Ancak Athena'nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus'un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa'nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon'un Medusa'nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa'nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.Athena, denizler tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar'ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos'un oğlu Bellerophone'e vermiş. Pegasus'u ona vermesinin nedeni de Bellerophone'nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış. Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone'a Pegasus'u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Athena "Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon'un oğlu" diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus'u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus'a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış. Kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış korkunç canavara. Canavar yaralanıyormuş ama bu yaraları hiç de ölümcül değilmiş. En sonunda elinde tuttuğu,Tanrıların onu kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira'nın en zayıf yerine, yani tam çenesine saplamış.Canavar Khimaira'nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu hemen eritmiş.Eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış.Ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış.Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon'un oğlu Pegasus'la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş. Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış.Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı'nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış.O sırada Olympos'taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus,Olympos'a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone'u görünce çok sinirlenmiş. Hemen bir atsineğini göndererek Pegasus'u ısırmasını emretmiş.At sineği Baştanrıdan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus'un yanına gitmiş ve Pegasus'u ısırmış.At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus gökyüzünün engin mavilerinin ortasında çırpınınca sırtındaki Bellerophone'u da atıvermiş. Böylece Bellerophone tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin,kör, sakat olarak geçirmeye mahkûm olmuş.Pegasus ise yükselmeye devam etmiş. Sonunda Olympos'un tepesine varmış.Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanında görevlenmiş...Üçü de Gorgon ve kardeş olan Medusa, Stheno ve Euryale, antik deniz tanrıçası olan ve kardeşi archaic dünyada yeraltı canavarı olan Phorcys'in kızlarıydı.Stheno, Euryale ve medusa, Phorcys tarafından yay ve ok ile kutsanmışlardı.Yaylar yeraltına aitti ve lanet getirdiklerine inanılmıştı.Medusa ölümlü olup güzelliğinden dolayı lanetlendiğinde yayını onu lanetleyenlerden intikam almak ve eski güzelliğine sahip olabilmek için kullanacaktı.Medusanın lanetlendikten sonra yılanlardan ok yaptığına inanılır. Bakışları taşa çevirirken oklarıda hedefi yok ederdi.Medusa yayı sağ eliyle tutarsa lanet getirir sol eliyle tutarsa bakışları ile taşa çevirirdi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Medusa

http://www.ulkemiz.com/medusa-yilan-sacli-keskin-disli-disi-canavar-

Limon Ağacı yetiştiriciliği ve Limon Türleri

Limon Ağacı yetiştiriciliği ve Limon Türleri

Limonun latince adı Citrus× limon dur. Limon ve diğer turunçgiller farklı tutarlarda kimyasal içerirler. Bu yapıların sağlığa faydalı olduğu düşünülür. Terpene (hidrokarbon) olarak adlandırılan D-limone içerirler. Bunlar limonun koku ve tadını verirler.

http://www.ulkemiz.com/limon-agaci-yetistiriciligi-ve-limon-turleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0