Arama Sonuçları..

Toplam 70 kayıt bulundu.
Prof.Dr. Bahtiye MURSALOĞLU

Prof.Dr. Bahtiye MURSALOĞLU

1918'de Bolu'da doğan Bahtiye Hoca Hanımefendi (o zamanki adıyla Bahtiye KOLLU), ilk ve orta öğrenimi burada tamamladıktan sonra 1935'te Ankara’daki Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne başladı. Hem ruhu, hem de bedeni spora çok yatkındı ama teniste Türkiye Şampiyonlukları alacağını, Türk sporunun en başarılı kadın sporcularından biri olacağını o yıllarda aklının ucundan bile geçiremiyordu.Ankara’da spor yapma olanakları kısıtlıydı. Ancak, Yüksek Ziraat Enstitüsü farklı bir okuldu. Eğitim sırasında, spor kültürüne, sporun bir yaşam tarzı olmasına büyük önem veriliyordu. 1933 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldığında, öğretim üyelerinin tümünü Alman profesörler oluşturuyordu. Okulda son derece disiplinli bir eğitim uygulanıyordu. Spor etkinlikleri, doğrudan doğruya rektörlüğe bağlı bir “Beden Terbiyesi Enstitüsü” tarafından yönetilmekteydi. Sporla ilgili derslerin çoğu, Alman Rektör Herbert Riedel tarafından veriliyordu. 4 yıl boyunca, haftada en az iki saat spor derslerine ve uygulamalarına katılmak gerekiyordu. Bu derslerden geçer not alamayanlara diploma verilmiyordu.Bahtiye hanım, hem derslerinde, hem de spor etkinliklerinde okul standartlarının üzerinde başarılar gösteriyordu. İlkbaharla birlikte tenis oynuyor, ata biniyor, kış aylarında ise kapalı kort olmadığı için kış sporları yapıyordu. Bahtiye hanım, okuldaki Alman hocalarla tenis oynayarak vuruşlarını geliştiriyor ve Almanya’dan getirttiği kitaplardan da teorik bilgiler ediniyordu. İstanbul Erenköy Kız Lisesi’nde Fransızca öğrenen Bahtiye hanım, Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde de Almanca ve İngilizce öğreniyordu.Bahtiye hanıma, ablalarının ve kardeşinin de yardımıyla tenis kıyafetleri dikildi. Bu arada, okuldan arkadaşı Rauf bey ile evlenen Bahtiye hanım, Musluoğlu soyadını aldı. Bu soyadı ile ünlenecek Bahtiye Musluoğlu ve eşinin en büyük zevkleri, boş zamanlarında birlikte spor yapmaktı. Musluoğlu, tenis oynadığı yıllarda, Ankara’da rakipsizdi. Çoğu kez, antrenmanlarını bile erkek tenisçiler ile yapıyordu. 1939 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü’nden mezun olan Bahtiye hanım, tenis turnuvalarına daha çok zaman ayırmaya başladı. İlk başarısını da 1941 yılında Ankara Bölge birincisi olarak aldı. Bahtiye Musluoğlu, 12 yılda 10 kez Ankara birincisi oldu. Karışık çiftlerde ise , Fehmi Kızıl, Celasin Lüy, Vedat Abut, Şefik Fenmen, Suat Baykurt, Engin Balaş ve Erol Bolel ile 9 yılda toplam 8 kez birincilik kupası aldı. Türkiye şampiyonalarında ise durum farklıydı.1940’lı yılların başından itibaren, kadınlarda tenisin yenilmez ismi Mualla Gorodetzky idi. Bahtiye Musluoğlu, Türkiye Birinciliğinde yıllarca Mualla Gorodetsky ile final mücadelesi yaptı. 1947 yılına kadar, Türkiye Birincisi Gorodetzky idi.Musluoğlu, ilk Türkiye Birinciliği’ni, 1948 yılında kazandı. Erkeklerde, Türkiye Birinciliği’nin Fehmi Kızıl, Şefik Fenmen, Enes Talay, Suzan Gürel ve Nazmi Bari arasında el değiştirdiği yıllarda, kadınlar şampiyonluğunda Bahtiye Musluoğlu rakipsizdi. Musluoğlu, 5 Türkiye Birinciliğinden ikisini, finalde Gorodetzky’i, diğerlerinde Gönül Erk, İfakat Mergen ve G. Gönenç’i yenerek elde etti. Bahtiye Musluoğlu, Türkiye Birinciliğinde karışık çiftlerde de 4 şampiyonluk kazandı. 1948 ve 1950 yıllarında Enes Talay ile, 1951’de Suat Baykurt ile, 1952’de de Engin Balaş ile şampiyon oldular. Turnuvalara, 1947 yılından itibaren, doktor unvanını alan bir akademisyen olarak katılan Musluoğlu, İstanbul Enternasyonal Tenis Turnuvası’nda şampiyon olan ilk Türk tenisçi olma başarısını gösterdi. Bahtiye Musluoğlu, 1947 yılında, teklerde şampiyon olurken, karışık çiftlerde de Mısır’lı Coen ile birinci oldu. Musluoğlu’nun, İstanbul’da tanınmış İngiliz oyuncular Curry ve Scott’u, İtalyan Manfred’i yenişi, popülaritesini arttırdı.Bahtiye hanım, yalnız teniste değil, kayakta da Türkiye Birinciliklerine imza attı. Binicilik, atıcılık, buz pateni, hokey, yaptığı sporlardandı. Musluoğlu, 13 yıl süren ilk evliliğinden sonra, 1953 yılında ikinci evliliğini yaptı ve sonra da tenise veda etti. Rıfat Mursaloğlu ile yaptığı ikinci evliliğinden bir kız çocuğu olan Bahtiye hanım, 1965 yılında Fen Fakültesi’nde profesör oldu. 1953 yılından sonra akademik çalışmalarına ağırlık veren Mursaloğlu, çeşitli idari görevlerde bulundu, çeşitli projelerde çalıştı. Bahtiye Mursaloğlu, akademik çalışmalarının yanı sıra, Musluoğlu soyadıyla Türk Spor Tarihi’nin unutulmazları arasında yer alarak 1999 yılında hayata veda etti. İngilizce, Almanca ve Fransızca bilen Bahtiye Mursaloğlu, bir çocuk (Prof.Dr. Burçin Erol-Hacettepe Üniv.) annesidir. Merhum Prof.Dr. Salih DOĞRAMACI (Ondokuz Mayıs Üniv.), merhum Prof.Dr. Metin AKTAŞ (Gazi Üniv.), merhum Doç.Dr. Neşet ŞİMŞEK (Selçuk Üniv.) ve emekli Prof.Dr. Erkut KIVANÇ (Ankara Üniv.), yetiştirdiği öğrencilerinden bazılarıdır. İdari Görevler 1967-69 Ankara Üniversitesi Senato üyeliği 1972-85 Türkiye Tabiatý Koruma Derneği Bilim Kurulu Üyeliği 1976-82 Fırat Üniversitesi,Fen Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Biyoloji Bölümü Başkanlığı 1978-85 International Theriological Congress Yürütme Kurulu Danışman Üyeliği 1982-85 Ankara Üniversitesi,Fen Fakültesi Fakülte Kurul Üyeliği, Yönetim Kurulu Üyeliği, Biyoloji Bölüm Baþkanlığı Biyoloji Redaksiyon Komitesi Başkanlığı Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyeliği Üye Olduğu Dernekler Ankara Dağcılık, Kayak ve Kış sporları İhtisas Kulübü ve Derneği 1944 Kurucu üyelerinden idi. Mammalogical Society of USA Türkiye Tabiatı Koruma Derneği Türk Biyoloji Derneği Yayınlar/Publications 1947 “Körfare ile Köstebek nasıl ayırt edilir” Çiftçi Mecuması 27:86-88. 1948 “Körfare ile savaş” Çiftçi Mecuması 30: 174-76. 1955 “Ankara çevresindeki körfarelerin biyolojisi ve bunlarla savaþ usulleri” I-III 116 Ankara Üniv Basımevi. 1957 “Untersuchungen über Biologie von Messer semirufus Andr. var. concolar Em. Aus Könersammelnden Ameisen. “Comm. Fac. Sci. Univ. Ankara Ser. C, 8: 8-94. 1958 “Küçük karaciğer [kelebeği] Dicrocoeloum dendrtiom’unun hayati devresindeki son ara konakçı karıncalar” Türk Biol Derg 8:77-79. 1961 “A Syntype of Peromyscus Maniculatus Nebrascensis (Coues). The Biological Society of Washington, . 74:101-104 May 19. ABD 1961 “Geoeraphic variation in the Harvest Mouse, Reithrodontomys megalotis on the Central Great Plains and in adjacent Regions” Univ of Kansas Publ. 14;9-27 ABD. 1963 “Tavşan derilerinin hazırlanmasında yeni bir metod” Sydney Anderson J. Mamm 42:409-10 B. Mursaloğlu (Çeviri) Bit. Kor. Bült 3:68-70. 1964 “Occurance of the Monk Seal on the Turkish Coasts” J Mammal 45: 316-18. May 20. 1964 “Türkiye’nin azalan memeli hayvanları” Türk Biol Derg 14:65-70. 1964 “Körfare Spalax kapanları” Bit Kor Bült 4: 7-17. 1964 “Statistical significance of secondary sexual variation in Citellus citellus (Mammalia:Rodentia) and a new subspecies of Citellus fron Turkey”, Comm Fac Sci Univ Ankara Ser. C. 9:252-273. 1964 “Memeli hayvanlar baş iskeletlerinin temizleme metodlarında karşılaştırmalı denemeler” Bit Kor Bült 4:116-19. 1965 “Bilimsel araştırmalar için omurgalı numunelerinin toplanması ve hazırlanması” Ankara Üniv Basımevi Hall, E.R. Collecting and preparing study specimens,1962 Mayýs 21 Çeviri. 1965 “Geographic variation in Citellus citellus (Mammalia Rodentia) in Turkey Comm Fac Sci Univ Ankara ser C 10: 78-109 Ağustos 15. 1968 “Türkiye Araptavşanları, Allactaga’nın sistematik revizyonu” TUBITAK II. Bilim Kongresi Tebliğ Özetleri s:54. 1970 “Türkiye’de Yaban Hayatı” Türk Tabiat Korum Cem Yay No. 16:1-16. 1971 “Türkiye memeli faunasında yeni kayıtlar” TUBITAK III. Bilim Kongresi Tebliğ Özetleri S 1. 1973 “Türkiye’de Yaban Hayatı ve Sorunları” Türk Tabiat Kor Dern Yay 13: 33-37. 1973 “Türkiye’nin Yabani Memelileri” TUBITAK IV. Bilim Kongresi Tebliğ Özetleri s:1-10. 1973 “New Records for Turkish Rodents (Mammalia) Comm Fac Sci Univ Ankara Ser C. 17:213-19. 1975 “Türkiye Susıçanları (Arvicola) Coğrafik variasyonları” TUBİTAK V. Bilim Kongresi Tebliğleri s.353-68. Ankara. 1977 “Türkiye Spalax’larýnda (Mammalia: Rodentia) Sistematik Problemler” TUBİTAK VI. Bilim Kongresi Tebliğleri s: 83-92. 1978 “The Taxanomic status and distribution of Spalax (Rodentia) in Turkey” II. International Theriological Congress Abstract. Bruno, Çekoslovakya. 1980 “Kıyılarımızdaki fokların Monachus monachus bugünkü durumları” TUBITAK VII. Kongre Tebliğleri 1981 “The recent status and distribution of Turkish Furbeares” Worldwide Furbearer Conference Proc. I:86-94 ABD. 1981 “Türkiye’de Sumaymunu Myocastor coypus kürkü işletmeciliği” Biyol. Kong. Tebliğ Özetl Atatürk Üniv Fen Fak Yay s:1. 1981 “Ayı balığında, Monachus monachus, yavru-ana ve çevre ilişkileri” I. Ulusal Deniz ve Tatlısu Araştırmaları Kong Bildiri Özetleri s:40. 1982 “Türkiye Deniz Memelileri” TUBITAK Bilim Kongresi VII: 241-44. 1984 “The Mediterranean seals” Newspot Turkish Digest p.8 Ankara 20 April. 1984 “Monk Seal Conservation in Turkey”WWF Monthly Report 97-100, May. 1984 “The Survival of Mediterranean Monk Seal, Monachus monachus, pup on the Turkish coast” Proc of the II. International Conference 5-6 October. La Rochelle, France Suppl. pp. 41-47 1984 “Ege kıyılarındaki son Akdeniz Foklarının Monachus monachus, yaşama şansları "Ege Denizi ve civarı kıyılarını koruma Simpozyumu 28-29 Kasım İzmir. 1986 “Pup-mother environmental relations in the Mediterranean Monk Seal, Monachus monachus (Herman 1779) on Turkish coasts” 3rd International Congress, Helsinki, Abstr. 267. 1988. How to Save the Monk Seal, Commun. Fac. Sci. Univ. Ankara, Series C. Vol.6, pp.227-233. 1992. Biology and Distribution of the Mediterranean Monk Seal Monachus monachus on Turkish Coasts, Council of Europe Conservation of the Mediterranean Monk Seal, Technical and Scientific Aspects. Antalya, Turkey. May 1991, pp. 54-57. KAYNAK: bahtiye-mursaloglu.blogspot.com/2010/03/...er-fahra-akaler.html Fotoğraf: Cem Orkun KIRAÇ Türkiye'de Biyolojik Çeşitlilik

http://www.ulkemiz.com/prof-dr-bahtiye-mursaloglu

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Günümüz teknoloji ve iletişim dünyasının en önemli nesnelerinden birisi olan telefon, artık hayatlarımızın birer parçası olmuş durumda. Haberleşme alanında kullanılmakta olan telefonda sesler diğer tarafa elektrik sayesinde gönderilir. Yani elektrik devreleri olmadan görüşme yapılamaz.Telefon Konuşmasında Gerçekleşen OlaylarElektrik devresi üzerinden telefon konuşmalarının yapılmasında ortaya çıkan bazı olaylar vardır. İlk önce ses enerjisi oluşur ve bu enerji, mekanik enerjiye dönüştürülür. Ortaya çıkan mekanik enerji de değişime uğrayarak elektrik enerjisine dönüşür. Oluşan bu enerji karşı tarafa nakledilir. Nakledilen elektrik enerjisi de değişime uğrayarak nakledildiği tarafta manyetik enerjisine dönüşür. Fakat dönüşüm işlemleri burada bitmez. Ardından manyetik enerji değişerek mekanik enerjiye dönüşür ve en son olarak bu enerji türü ses enerjisine dönüştürülür. Durum biraz karmaşık gibi gözükse de, burada gerçekleşen olan ses enerjisinin karşı aktarılması için değişmesi ve sonradan yine kendine gelmesidir. Tabi bu işlemler telefon konuşması sırasında saliseler içerisinde gerçekleşir.Telefon konuşmaları sırasında, telefonda konuşan kişilerin sanki birbirine çok yakın hissetmelerinin asıl nedeni, elektrik titreşimlerinin saniyede 200-300 km arasında yayılmasından dolayıdır. Bu hız, en uzak mesafelerden yapılan telefon görüşmelerinin kalitesini belirleyen etkenlerden birisini oluşturmaktadır. Telefon işlevi gören aletlerde, görüşme yapabilmek için temel bazı sistemler bulunur. Mikrofon akım kaynağı, ses alıcı, ses verici, devre açıp kapayıcı, çağırma kadranı, çağırma ve çağrılma düzenleri telefonda bulunan temel parçalardır.Otomatik ve manuel santrallere bağlı olan telefonlar birbirlerinden farklı yapıdadırlar. Fakat bu farklılığa rağmen yukarıda sayılan temel parçalar bu telefonlarda bulunmaktadır. Bu parçalardan telefon ahizesinin görevi, sesi ilk önce elektrik enerjisine sonra da bu enerjiyi sese çevirmektir. Otomatik türdeki telefonların ahizesi kaldırıldığında, telefonla santral arasında bir elektrik devresi kurulur. Ardından ahizeden ton sesi duyulmaktadır. Numaratörden rakamlar tuşlandığında, kurulan elektrik devresi hangi rakam tuşlanırsa o kadar açılıp kapanma işlemine uğrar. Devrede meydana gelen bu açılıp kapanmalar, santralde yer alan devreler aracılığıyla gerçekleşmektedir.Telefonun asıl işlevi olan haberleşme, sadece konuşma şeklinde yapılmaz. Bu tür haberleşme işlemlerinde ise lokal santrallere bilgisayarlar yerleştirilir. Bu bilgisayarlara telefonlardan sinyal gönderilir ve bilgisayar aldığı sinyalin cinsine göre seçim yapar. Bu seçimin ardından sinyal sayısal telefon, teleks, analog telefon ve televizyon bilgi işlem türlerinde terminallere ulaştırılmaktadır. Burada, telefon görüşmelerinin yanında teleks, faksimil yazı ve resim, televizyon ve bilgisayar işlemleri oldukça hızlı bir şekilde yürütülmektedir.Günümüzde çok çeşitli haberleşme hatları yer almaktadır. Bu tür hatlar çeşitli sayıda konuşmalar içerir.*İki telden meydana gelen radyo sinyal hattı: 1 kanal içerir.*Analog türde radyo link hattı: 30 kanal içerir.* Sayısal radyo hattı: 1920 kanal içerir.*Çok koldan oluşan koaksiyel hat: 7680 kanal içerir.*Fiberoptik kablo hattı: 10.000 ve üstü kanal içerir.*Haberleşme uydular hattı:20.000 kanal içerir.İki telden oluşan konuşma devreleri yalnızca şehir içi dağıtım sistemlerinde kullanılmaktadır. Bunun nedeni ise bu hattın sınırlı sayıda kanala sahip olması ve uzak mesafelerde kayıpların oldukça fazla artmasıdır. Haberleşme sistemlerinde radyo yayınlarından yararlanıldığı için çok fazla gelişme göstermiştir. İki kişi arasında meydana gelen telefon görüşmeleri iki yolla yapılabilmektedir. Doğrudan yolla oluşan analog sinyal ile ve bu analog sinyalin sayısal sinyale dönüşmesinden sonra telefon konuşmaları yapılır. Bu türlerden birisi olan analog sinyalin dezavantajlarından dolayı analog sinyal günümüzde daha kullanılmamaktadır. Bu dezavantajlar ise, yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesinin çok fazla olmasıdır. Bu nedenle sayısal sinyal sistemi günümüzde kullanılmaktadır.Günümüzde kullanılan sayısal türde sinyal sisteminde palslar yer almaktadır. Palslar kodlanır ve vericiden 0 veya 1 sayısal yayın olarak gönderilmektedir. Bu kodlama eylemi her konuşma için teker teker yapılır ve bunun sonucunda bir antenden binlerce adet konuşma yapılabilmektedir. Bu eylem, böyle bir avantaj sağlamaktadır. İstasyondan yayınlanan binlerce yayın kod çözücüde çözümlenir ve odyo sinyal haline çevrilir. Bu odyo sinyaller, santral mantık devresi denilen bir sistemden geçer ve abonelere ulaşır. Telefon görüşmelerinin yapılmasında çok önemli görevler üstlenen kodlanmış palslar, koaksiyel kablolardan da gönderilme özelliğine sahiptir. Bu kabloların en önemli özelliği ise, kayıpların aza indirgenmesidir. Yine koaksiyel kabloların dışında fiber kablolardan da palslar gönderilmektedir. Fiber kabloların avantajları ise hızı ve kaybı en aza indirgemesidir.Telefon konuşmaları ve telefonların çalışma sistemleri çok karışık gözükmesine rağmen oldukça sistematik bir yapıdadır. Burada radyon sinyalleri ve pals denilen kavram çok önemli bir yer tutar.Yazar: Erdoğan GÜLhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonda-ses-iletimi-nasil-gerceklesir

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amacı Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanları Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981).  Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular),-Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir.-Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981).Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.

http://www.ulkemiz.com/herbaryum-nedir-herbaryum-teknikleri-nelerdir-

İpekböceği Yetiştiriciliği Nedir  ve İpekböceği Bakımı Nasıl Yapılır ?

İpekböceği Yetiştiriciliği Nedir ve İpekböceği Bakımı Nasıl Yapılır ?

İpekböceği ilk defa İsa'dan 2600 yıl önce Çin'de beslenmeye ve çoğaltılmaya başlanmıştır. Çinliler ipekböceği yetiştirme tekniklerini ve ipekli kumaş üretim sırlarını uzun yıllar saklamışlardır.

http://www.ulkemiz.com/ipekbocegi-yetistiriciligi-nedir-ve-ipekbocegi-bakimi-nasil-yapilir-

Atatürk ve Meclis Müzesi

Atatürk ve Meclis Müzesi

1920 ve 30'lardan kalma, Meclis, İnkılaplar ve Atatürk ile ilgili çeşitli belge ve fotoğraflar teşhir edilmektedir.Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kurulan (Atatürk ve Meclis Müzesi), Parlâmentonun doğu yönünün birici katındaki bir salonda 1968 yılında açılmıştır. Bu bölümde ayrıca Meclis Kitaplığı vardır.Müze salonunda, 1920den bu yana, Meclis başkanlarının sırasıyla, Atatürk, Fethi Okyar, Kazım Özalp, Abdülhalik Renda, Kazım Karebekir, Ali Fuat Cebesoy, Şükrü Saracoğlu, Refik Koraltan, Fuat simen, Ferruh Bozbeyli, Sabit Osman Avcı, Kemal Güven, Cahit Karakaş, Necmettin Karaduman'ın büyük boy fotoğrafları yer almaktadır. Vitrinlerde İlk Meclis'in kuruluşuna ve anayasalara, cumhuriyetin ilanına, Atatürk'ün tahsil devresine ve siyasi hayatına ait belgeler, Meclis ve Atatürk albümleri, inkılaplarla ilgili bazı konunların orijinal metinleri, Atatürk'ün el yazısıyla büyük Nutuk, 1924 yılı Meclis açış nutku, duvarlarda Atatürk Fotoğrafları ilk B. M. Meclisini yağlı boya tablosu ve Meclis tarihiyle ilgili çeşitli belge ve fotoğraflar teşhir edilmektedir.Müzede ayrıca, yabancı devlet büyüklerini Meclis'e hediye ettikleri eserler de bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/ataturk-ve-meclis-muzesi

Mehmet Şemsettin Günaltay

Mehmet Şemsettin Günaltay

Mehmet Şemsettin Günaltay (1883, Kemaliye, Erzincan - 19 Ekim 1961, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. başbakanı, tarihçi ve eski Türk Tarih Kurumu başkanı.Bugünkü adı Kemaliye olan Eğin'de 1883 yılında doğdu. Babası, müderris İbrahim Edhem Efendi, annesi ise Sâliha Hanım idi. Küçük yaşta İstanbul'a gelerek önce Üsküdar'da Ravza-i Terakki Mektebi'nde, sonra Vefa İdâdîsi'nde okuyarak Cumhuriyet devrinde adı Yüksek Öğretmen Okulu olarak değiştirilecek Dârülmuallimîn-i Âliye'ye devam etti. 1905 yılında bu okulun Fen Şubesi'nden birincilikle mezun oldu. Bu arada, özel olarak Arapça ve Farsça derslerine devam ederek dini ilimlerde kendisini yetiştirdi. Ayrıca Fransızca öğrendi.Meslek hayatına İstanbul Dârüşşafaka'da Hendese Muallimliği (geometri öğretmenliği) ile başlayan Mehmet Şemsettin, daha sonra Kıbrıs İdâdîsi'nde müdür muavinliği vemüdürlük yaptı.Başarılı bir öğretmen ve iyi bir idareci olan Şemsettin, tabii ilimler okumak üzere Maarif Nezâreti tarafından 1909 yılında İsviçre'nin Lozan Üniversitesi'ne gönderildi.Bir yıl sonra yurda döndükten sonra, bu defa Midilli İdâdisi'nde ve İstanbul Gelenbevi İdâdîsi'nde müdürlük yaptı. İstanbul Dârülfünunu'nda yapılan 1915 reformu sırasında Edebiyat Fakültesi'nde Türk Tarih ve Medeniyet Tarihi müderrisi olan Mehmet Şemsettin aynı zamanda dönemin en yüksek medresesi sayılan Süleymaniye Medresesi'nde de Dinler Tarihi müderrisi idi.1919 yılında ise Edebiyat Fakültesi İslâm Kavimleri Tarihi ve Süleymaniye Medresesi İslâm Felsefesi müderrisliklerine tayin olundu.1924 yılında Dârülfünun İlahiyat Fakültesi'nde İslâm Tarihi ve Fıkıh Tarihi müderrisi ve aynı zamanda Fakülte Sekreteri olmuştu. Ertesi yıl bu fakültede Dekanlık görevine getirildi.1933 Üniversite Reformu'ndan önce İstanbul Dârülfünunu Edebiyat Fakültesi ile İlâhiyat Fakültesi'nde Türk Tarihi, İslâm Tarihi ve Medeniyet Tarihi dersleri vermekteydi. Milletvekilliği devam etmek suretiyle Dârülfünun'un İstanbul Üniversitesi'ne dönüşmesinden sonra da Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde Ortaçağ Tarihi dersleri vermek üzere Ordinaryüs Profesör olarak atandı. Bu sırada Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu ve orada da dersler verdi. Ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra, Hasan Âli Yücel'in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde (1938-1941) ya milletvekilliği ya da hocalığı tercih etmesi istenmiş; bunun üzerine Ord. Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü (1890-1966) ve Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1888-1977) ile birlikte hocalıktan ayrıldı ve yalnız siyasetle meşgul oldu. Bununla birlikte tarihî konulardaki araştırmalarına aralıksız devam ettirdi. Mustafa Kemal'in isteği ile, 1931 yılında Türk Tarih Kurumu adını alan kurumun kuruluşundan itibaren kurucu üyesi oldu ve 1941 yılında bu kurumun başkanlığına seçilerek bu görevini vefat ettiği olduğu 1961 yılına kadar 20 yıl sürdürdü.Siyasî1915 yılında İttihat ve Terakki Fırkası'ndan Ertuğrul (Bilecik) mebusu seçilerek Meclis'e girdi. Bu görevi Meclis-i Mebusan'ın kapatıldığı 1920 yılına kadar sürdü.Bu sırada Dârülfünun'un ıslahat çalışmalarında da görev aldı. Mütareke günlerinde, İstanbul Dârülfünunu'nda millî davayı kuvvetle savunan ve gençlere yol gösteren beşlıca hocalardan biridir. 1918 yılında Meclis-i Mebusan'da idare memuru oldu.1920 yılında Teceddüd Fırkası'nın kurucuları arasında bulundu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin İstanbul teşkilâtında da görevliydi. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle İstanbul'da Cumhuriyet Halk Partisi teşkilâtını kurmaya memur edildi. Daha sonra Kuvâyı Milliye içinde bulunan ve İstanbul Belediye Meclisi Üyeliği ve Reis Vekilliği'ne seçildi. Siyasi hayatının ikinci devresi ise, 1923 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası Sivas Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki görevi ile başladı.II. Dönem (Ara Seçim), III., IV., V., VI., VII. ve VIII. Dönem Sivas, IX . Dönem Erzincan Milletvekilliği, V. Dönem Teşkîlât-ı Esâsiye Encümeni Reisliği, VI. ve VIII. Dönem TBMM Başkanvekilliği yaptı. 1949 yılında Hasan Saka'nın istifası üzerine başbakanlığa getirildi ve Demokrat Parti iktidarına kadar bu görevini sürdürdü. CHP İstanbul il başkanlığı ve 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 25 Ekim 1961) da yaptı. 1961 yılında İstanbul senatörü seçildi, ancak göreve başlayamadan vefat etti.EserleriFen ve tabii ilimler öğrenimi gördüğü halde, tarihçi olmayı tercih etmiş ve çalışmalarını bu alana yöneltmişti. Tarihçi olması ve İslâmcı görüşte yer almasında Ziya Gökalp'in de etkisi vardı.Daha çok Yakın Doğu tarihi ile ilgilendi ve Anadolu, Suriye, Filistin, İran ve diğer Ortadoğu ülkelerinin tarihi hakkında pek çok araştırma yaptı.Yaklaşık otuz kadar olan basılmış eserlerinin yanı sıra Türk Ansiklopedisi'nde müşavir ve yazar olarak çalıştı, Sırât-ı Müstakîm ve Şebilürreşâd'dan başka Darülfünun İlâhiyat Fakültesi Mecmuası, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Türk Tarih Kurumu Belleten, Düşünce ve İslâm dergilerinde de pek çok makale yazdı.Zulmetten Nura, İstanbul, 1331/1915, 2. basım 1915, 3. basım 1925Hurâfattan Hakîkata, İstanbul, 1332/1916Fennin En Son Keşfiyâtından, İstanbul, 1912Mâzîden Âtiye, İstanbul, 1339/1920-1921Tarih-i Edyân, İstanbul, 1922Muntehab-ı Kıraat, İstanbul, 1923İslâm'da Tarih ve Müverrihler, İstanbul, 1339-1342/1920-1923Felsefe-i Ulâ. İsbat-ı Vacib ve Ruh Nazariyeleri, İstanbul, 1923İslâm Dini Tarihi, İstanbul, 1924Mufassal Türk Tarihi, 5 cilt, İstanbul, 1922-24İran Tarihi. I. Cilt En eski Çağlardan İskender'in Asya Seferine Kadar, Türk Tarih Kurumu Yayınları; Ankara, 1987.İslam Tarihinin Kaynakları/Tarih ve Müverrihler adıyla yayımlanmıştır, İstanbul, 1991Felsefe-i Ula İsbat-ı Vacip ve Ruh Nazariyeleri, İnsan Yayınları; İstanbul, 1994.Hurâfeler ve İslâm Gerçeği, Hurâfattan Hakîkata adlı eserin Ahmet Gökbel tarafından sadeleştirilmişi, İstanbul, 1997Antik Felsefenin İslam Dünyasına Girişi, Kaknüs Yayınları; İstanbul, 2001.İslam Öncesi Arap Tarihi, Ankara Okulu Yayınları; Ankara , 2006.Kişisel hayatıEvli ve 2 çocuk babası olan Şemsettin Günaltay, 19 Ekim 1961 tarihinde Ortaköy Şifa Yurdu’nda prostat kanserinden öldü. Cenazesi İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir törenden sonra vasiyeti üzerine Ankara'da Cebeci Asri Mezarlığı’nda kızının yanında toprağa verildi.

http://www.ulkemiz.com/mehmet-semsettin-gunaltay

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek… Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu. İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.   Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi. Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı . Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı. Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı. 1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu. Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu. Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü. Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu. 1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu. Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu. Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular. 1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… Telefon nasıl çalışır?  Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir: 1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. 2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. 3. Elektrik enerjisi nakledilir. 4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür. 5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür. 6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür. Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır. Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1. Ses alıcı (mikrofon), 2. Mikrofon akım kaynağı, 3. Ses verici (kulaklık), 4. Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar, 6. Çağırma kadranı. Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır. Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür. Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar: 1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma). 2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma). 3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma). 4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma). 5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü). 6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma). İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir. Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır. İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir. Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994). Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir. Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonun-icadi-alexander-graham-bell

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş enerjisi, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile (hidrojen gazının helyuma dönüşmesi) açığa çıkan ışıma enerjisidir. Dünya atmosferinin dışında güneş enerjisinin şiddeti, yaklaşık olarak 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzüne ulaşan miktarı atmosferden dolayı 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.                                                    Dünya ile Güneş arasındaki mesafe 150 milyon km'dir. Dünya'ya güneşten gelen enerji, Dünya'da bir yılda kullanılan enerjinin 20 bin katıdır.                                                                       Güneş ışınımının tamamı yer yüzeyine ulaşamaz, %30 kadarı atmosfer tarafından geriye yansıtılır.                                                                       Güneş ışınımının %50'si atmosferi geçerek dünya yüzeyine ulaşır. Bu enerji ile Dünya'nın sıcaklığı yükselir ve yeryüzünde yaşam mümkün olur. Rüzgâr hareketlerine ve okyanus dalgalanmalarına da bu ısınma neden olur.                                                                       Güneşten gelen ışınımının %20'si atmosfer ve bulutlarda tutulur.                                                                       Yeryüzeyine gelen güneş ışınımının %1'den azı bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Bitkiler, fotosentez sırasında güneş ışığıyla birlikte karbondioksit ve su kullanarak, oksijen ve şeker üretirler. Fotosentez, yeryüzünde bitkisel yaşamın kaynağıdır.Güneş, nükleer enerji dışındaki bütün enerjilerin dolaylı veya direkt kaynağıdır.                                                                       Güneş enerjisi teknolojileri yöntem, malzeme ve teknolojik düzey açısından çok çeşitlilik göstermekle birlikte iki ana gruba ayrılabilir: Fotovoltaik Güneş Teknolojisi:  Fotovoltaik hücreler denen yarı-iletken malzemeler güneş ışığını doğrudan elektriğe çevirirler.Isıl Güneş Teknolojileri:  Bu sistemlerde öncelikle güneş enerjisinden ısı elde edilir. Bu ısı doğrudan kullanılabileceği gibi elektrik üretiminde de kullanılabilir.Fotovoltaik HücrelerGüneş hücreleri (fotovoltaik hücreler), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş hücreleri alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,1- 0,4 mm arasındadır.Güneş hücreleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Hücrenin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir.Güneş enerjisi, güneş hücresinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 30 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş hücresi birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş hücresi modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan MEGA Watt'lara kadar sistem oluşturulur.                                                                                                 Fotovoltaik Hücrelerinin Yapımında Kullanılan MalzemelerFotovoltaik hücreler pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum:  Önce büyütülüp daha sonra 150-200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tek kristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15'in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çok kristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de %2-5 kadar düşük olmaktadır. Verim, laboratuar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit(GaAs):  Bu malzemeyle laboratuar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır.Amorf Silisyum:  Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum direkt güneş ışınımı az olan bölgelerde de santral uygulamalarında kullanılmaktadır. Amorf silisyumun bir başka önemli uygulama sahası ise binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci uygulamalarıdır.Kadmiyum Tellürid(CdTe):  Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş hücre maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir.Bakır İndiyum Diselenid(CuInSe2):  Bu çokkristal hücre laboratuar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir.Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler:  Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %20'nin, hücre verimi ise %30'un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden veya camdan yapılmaktadır.                                             Laboratuarlarda ulaşılan en yüksek hücre verimleri 1 cm 2 'lik hücre alanı için:Kristalsi güneş hücresi için: %24.5Polikristalsi : %19.8Amorfsi : %12.7Çok Katlı Güneş Hücreleri : %40Son Yıllarda Üzerinde Çalışılan Güneş PilleriTicari ortama girmiş olan geleneksel Si güneş hücrelerinin yerini alabilecek verimleri aynı ama üretim teknolojileri daha kolay ve daha ucuz olan güneş hücreleri üzerinde de son yıllarda çalışmalar yoğunlaştırılmıştır.Bunlar; fotoelektrokimyasal çok kristalli Titanyum Dioksit hücreler, polimer yapılı Plastik hücreler ve güneş spektrumunun çeşitli dalga boylarına uyum sağlayacak şekilde üretilebilen enerji bant aralığına sahip Kuantum güneş hücreleri gibi yeni teknolojilerdir.Fotovoltaik SistemlerGüneş hücreleri, elektrik enerjisinin gerekli olduğu her uygulamada kullanılabilir. fotovoltaik modüller uygulamaya bağlı olarak, akümülatörler, invertörler, akü şarj denetim aygıtları ve çeşitli elektronik destek devreleri ile birlikte kullanılarak bir fotovoltaik sistemi oluştururlar. Bu sistemler, geçmiş zamanlarda sadece yerleşim yerlerinden uzak, elektrik şebekesi olmayan yörelerde, jeneratöre yakıt taşımanın zor ve pahalı olduğu durumlarda kullanılırken, artık şebeke bağlantısı olan yerleşim yerlerinde de şebeke bağlantılı olarak evlerin çatılarına ve büyük ölçekli santral uygulamalarında da kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. Bunun dışında dizel jeneratörler ya da başka güç sistemleri ile birlikte karma olarak kullanılmaları da mümkündür.Şebekeden bağımsız sistemlerde yeterli sayıda fotovoltaik modül, enerji kaynağı olarak kullanılır. Güneşin yetersiz olduğu zamanlarda ya da özellikle gece süresince kullanılmak üzere genellikle sistemde akümülatör bulundurulur. Fotovoltaik modüller gün boyunca elektrik enerjisi üreterek bunu akümülatörde depolar, yüke gerekli olan enerji akümülatörden alınır. Akünün aşırı şarj ve deşarj olarak zarar görmesini engellemek için kullanılan denetim birimi ise akünün durumuna göre, ya fotovoltaik modüllerden gelen akımı ya da yükün çektiği akımı keser. Şebeke uyumlu alternatif akım elektriğinin gerekli olduğu uygulamalarda, sisteme bir invertör eklenerek akümülatördeki DC gerilim, 220 V, 50 Hz.lik sinüs dalgasına dönüştürülür. Benzer şekilde, uygulamanın şekline göre çeşitli destek elektronik devreler sisteme katılabilir. Bazı sistemlerde, fotovoltaik modüllerin maksimum güç noktasında çalışmasını sağlayan maksimum güç noktası izleyici cihazda bulunur. Aşağıda şebekeden bağımsız bir fotovoltaik sistemin şeması verilmektedir.                                                             Şebeke bağlantılı fotovoltaik sistemler yüksek güçte-satral boyutunda sistemler şeklinde olabileceği gibi daha çok görülen uygulaması binalarda küçük güçlü kullanım şeklindedir. Bu sistemlerde örneğin bir konutun elektrik gereksinimi karşılanırken, üretilen fazla enerji elektrik şebekesine verilir, yeterli enerjinin üretilmediği durumlarda ise şebekeden enerji alınır. Böyle bir sistemde enerji depolaması yapmaya gerek yoktur, yalnızca üretilen DC elektriğin, AC elektriğe çevrilmesi ve şebeke uyumlu olması yeterlidir.Fotovoltaik sistemlerin şebekeden bağımsız (stand-alone) olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır.- Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri- Petrol boru hatlarının katodik koruması- Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması- Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları- Bina içi ya da dışı aydınlatma- Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması- Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı- Orman gözetleme kuleleri- Deniz fenerleri- İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri- Deprem ve hava gözlem istasyonları- İlaç ve aşı soğutmaYoğunlaştırıcılı Fotovoltaik SistemlerSilisyum bazlı düzlemsel fotovoltaik malzemeden oluşan hücre yüzeyine çarpan güneş ışığı, elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu sistemlerde kullanılan malzeme ve hücre alanı büyük, verim düşüktür bu da maliyeti artırmaktadır. Silisyum olmayan ince film veya CPV (yoğunlaştırıcılı fotovoltaik) teknolojileri ile silisyum veya diğer yarıiletken malzemenin kullanımını azaltmak mümkündür. Böylece, fosil yakıtlardan oluşan geleneksel şebeke elektriği ile güneş santral sistemlerinin ürettiği elektrik rekabet edebilecektir. İnce film teknolojilerinin üretimi ucuz olmasına rağmen, daha nadir kullanılması ve kaynak malzemenin (Ga, In gibi) pahalı olması, verimli ve güvenilir olmalarına rağmen, yaygın kullanımını kısıtlamaktadır.                                                           Diğer yandan, CPV teknolojisi, daha az malzeme kullanılması dolayısıyla daha düşük fiyat, yüksek verim ve daha etkin pratik bir yol sunmaktadır. Optik yoğunlaştırıcılar (CPV), güneş ışınlarını çok küçük bir alan kaplayan (1 cm2) hücrenin üzerine odaklar ve güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. CPV teknolojilerinde pahalı olmayan aynalar ve mercekler gibi optik malzemeler kullanılır.CPV yoğunlaştırıcıdaki ışığın odaklandığı hedef alana bir PV yarıiletken malzeme yerleştirilir, diğer düzlemsel güneş hücrelerine göre daha küçük alana merceklerle sağlanan daha yüksek yoğunluktaki ışık ışınlarının düşürülmesi ile daha yüksek verimde enerji üretimi sağlanmaktadır. Burada kullanılan PV malzeme Si dan 10 kat daha pahalı olmasına rağmen yüksek verim ve az malzeme kullanımından dolayı toplam maliyet daha düşük olmaktadır.CPV sisteminde kullanılan çok eklemli güneş hücreleri, dönüşüm veriminin artmasına yardımcı olmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre; çok eklemli güneş hücrelerinin kullanılmasıyla verimi % 40 ‘a ulaşmıştır. Bu çok eklemli PV sistemler, güneş spektrumunun önemli bir kısmını kullanarak, gelen güneş enerjisini daha verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmektedirler.                                                                  Yukarıdaki resimde geleneksel PV modülden daha küçük, ince, düzlemsel, yüksek performanslı ve düşük fiyatlı bir CPV modül örneği görülmektedir. Bu CPV modüllerin düzlemsel PV ler ile karşılaştırıldığında avantajları:• Verilen bir alana düşen güneş enerjisinden üretilen aynı miktardaki enerji için, diğer PV sistemlere göre aktif yarıiletken malzemenin maliyeti 1/1000 i kadardır.• Güneşten üretilen elektriğin fiyatı günümüzde kullanılanın yarısından azdır.• Düzlemsel PV nin veriminin iki katı verime sahiptir.Fotovoltaik Modül Verimi                                                                                                           Dünyada Önemli PV Pazarına Sahip Ülkeler                                                       Dünyadaki Durum2011 yılı sonu itibarıyla kurulan en büyük PV santrali Hindistan ‘da GUJARAT SOLAR PARK’ta 239 MW, GOLMUD SOLAR PARK ‘ta 200 MW, ayrıca 2019’ da bitirilmesi planlanan; Çin ‘de 2000 MW ‘lık bir PV santral projesi bulunmaktadır.                                                       Kristal PV teknolojisine dayalı bir MW ‘lık santral için, 15- 20 dönüm, ince film PV santral için ise, 25- 30 dönüm alana ihtiyaç vardır.                                                                     Fotovoltaik Hücrelerin Yapısı Ve Çalışma PrensipleriGünümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi fotovoltaik hücreler de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında fotovoltaik hücre yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir.                                                                             Yarı-iletken maddelerin fotovoltaik hücre olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum'un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine 'verici' ya da 'n tipi' katkı maddesi denir.P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de 'p tipi' ya da 'alıcı' katkı maddeleri denir.P ve N tipi katkılandırılmış malzemeler bir araya getirildiğinde yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve N tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani P tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, N tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, P tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine 'geçiş bölgesi' ya da 'yükten arındırılmış bölge' denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan 'yapısal elektrik alan (Ey)' olarak adlandırılır. Aşağıda PN eklemin oluşması şematize edilmiştir.                                                           Yarıiletken eklemin fotovoltaik hücre olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır.Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar Valans bandı ve İletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini Valans bandındaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem fotovoltaik hücrenin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde fotovoltaik hücre, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, fotovoltaik hücrenin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun hücre yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar.Isıl Güneş Teknolojileri1-Düşük Sıcaklık SistemleriDüzlemsel Güneş Kolektörleri:  Güneş enerjisini toplayan ve bir akışkana ısı olarak aktaran çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır. En çok evlerde sıcak su ısıtma amacıyla kullanılmaktadır. Ulaştıkları sıcaklık 70°C civarındadır. Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, metal veya plastik absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve bu bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur. Absorban plakanın yüzeyi genellikte koyu renkte olup bazen seçiciliği artıran bir madde ile kaplanır. Kolektörler, yörenin enlemine bağlı olarak güneşi maksimum alacak şekilde, sabit bir açıyla yerleştirilirler. Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılır. Bu sistemler evlerin yanında, yüzme havuzları ve sanayi tesisleri için de sıcak su sağlanmasında kullanılır. Bu konudaki Ar-Ge çalışmaları sürmekle birlikte, bu sistemler tamamen ticari ortama girmiş durumdadırlar. Dünya genelinde kurulu bulunan güneş kolektörü alanı 30 milyon m2'nin üzerindedir. En fazla güneş kolektörü bulunan ülkeler arasında Çin, ABD, Japonya, Avustralya İsrail ve Yunanistan yer almaktadır. Türkiye 18 milyon m² kurulu kolektör alanı ile dünyanın önde gelen ülkelerinden biri konumundadır.                                                     Vakumlu Güneş Kolektörleri:  Bu sistemlerde, vakumlu cam borular ve gerekirse absorban yüzeyine gelen enerjiyi artırmak için metal ya da cam yansıtıcılar kullanılır. Bunların çıkışları daha yüksek sıcaklıkta olduğu için (100- 120°C ), düzlemsel kolektörlerin kullanıldığı yerlerde ve ayrıca yiyecek dondurma, bina soğutma gibi daha geniş bir yelpazede kullanılabilirler.                                                                     Güneş Havuzları:  Yaklaşık 5- 6 metre derinlikteki suyla kaplı havuzun siyah renkli zemini, güneş ışınımını yakalayarak 90°C sıcaklıkta sıcak su eldesinde kullanılır. Havuzdaki ısının dağılımı suya eklenen tuz konsantrasyonu ile düzenlenir, tuz konsantrasyonu en üstten alta doğru artar. Böylece en üstte soğuk su yüzeyi bulunsa bile havuzun alt kısmında doymuş tuz konsantrasyonu bulunan bölgede sıcaklık yüksek olur. Bu sıcak su bir eşanjöre pompalanarak ısı olarak yararlanılabileceği gibi Rankin çevrimi ile elektrik üretiminde de kullanılabilinir. Güneş havuzları konusunda en fazla İsrail'de çalışma ve uygulama yapılmıştır. Bu ülkede 150 kW gücünde 5 MW gücünde iki sistemin yanında Avustralya'da 15 kW ve ABD'de 400 kW gücünde güneş havuzları bulunmaktadır.                                                               Güneş Bacaları:  Bu yöntemde güneşin ısı etkisinden dolayı oluşan hava hareketinden yararlanılarak elektrik üretilir. Güneşe maruz bırakılan şeffaf malzemeyle kaplı bir yapının içindeki toprak ve hava, çevre sıcaklığından daha çok ısınacaktır. Isınan hava yükseleceği için, çatı eğimli yapılıp, hava akışı çok yüksek bir bacaya yönlendirilirse baca içinde 15 m/sn hızda hava akışı-rüzgar oluşacaktır. Baca girişine yerleştirilecek yatay rüzgar türbini bu rüzgarı elektriğe çevirecektir. Bir tesisin gücü 30-100 MW arasında olabilir. Deneysel bir kaç sistem dışında uygulaması yoktur.                                                                                   Su Arıtma Sistemleri:  Bu sistemler esas olarak sığ bir havuzdan ibarettir. Havuzun üzerine eğimli şeffaf-cam yüzeyler kapatılır. Havuzda buharlaşan su bu kapaklar üzerinde yoğunlaşarak toplanırlar. Bu tür sistemler, temiz su kaynağının bulunmadığı bazı yerleşim yerlerinde yıllardır kullanılmaktadır. Su arıtma havuzları üzerinde yapılan Ar-Ge çalışmaları ilk yatırım ve işletme maliyetlerinin azaltılmasına ve verimin artırılmasına yöneliktir.                                                                                   Güneş Mimarisi:  Bina yapı ve tasarımında yapılan değişikliklerle ısıtma, aydınlatma ve soğutma gerçekleştirilir. Pasif olarak doğal ısı transfer mekanizmasıyla güneş enerjisi toplanır, depolanır ve dağıtılır. Ayrıca güneş kolektörleri, fotovoltaik modüller vb. aktif ekipmanlar da yararlanılabilir.                                                                                           Ürün Kurutma ve Seralar:  Güneş enerjisinin tarım alanındaki uygulamalarıdır. Bu tür sistemler ilkel pasif yapıda olabileceği gibi, hava hareketini sağlayan aktif bileşenler de içerebilir. Bu sistemler dünyada kırsal yörelerde sınırlı bir biçimde kullanılmaktadırlar.                                                                         Güneş Ocakları:  Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde, içi yansıtıcı maddelerle kaplanmış güneş ocaklarında odakta ısı toplanarak yemek pişirmede kullanılır. Bu yöntem, Hindistan, Çin gibi bir kaç ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır.                                                                                  2-Yoğunlaştırıcı SistemlerParabolik Oluk Kolektörler:  Parabolik güneş kolektörleri diğer termoelektrik teknolojilerine göre en yaygın kullanılan teknolojidir. Kolektörler, kesiti parabolik olan yoğunlaştırıcı dizilerden oluşur. Kolektörün iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini, kolektörün odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya odaklarlar. Kolektörler genellikle, güneşin doğudan batıya hareketini izleyen tek eksenli bir izleme sistemi üzerine yerleştirilirler. Enerjiyi toplamak için absorban boruda ısı transfer akışkanı olarak ısı transfer yağı kullanılmakla birlikte, çevreye zarar vermeyen ve daha ucuz olan suyun kullanılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Toplanan ısı, elektrik üretimi için enerji santraline gönderilir. Bu sistemlerde yüksek yoğunlaştırma kapasitesi sayesinde yüksek sıcaklıklara (350- 400°C ) ulaşılmaktadır. MW başına maliyet yaklaşık olarak 5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Doğrusal yoğunlaştırıcı termal sistemler ticari ortama girmiş olup, bu sistemlerin en büyük ve en tanınmış olanı 354 MW gücündeki Kramer&Junction eski Luz International santralidir.                                   Parabolik Çanak Sistemlerİki eksende güneşi takip ederek, sürekli olarak güneş ışınlarını odak noktasına yoğunlaştırırlar. Termal enerji, odaklama bölgesinden uygun bir çalışma sıvısı ile alınarak, termodinamik bir dolaşıma gönderilebilir ya da odak bölgesine monte edilen bir Stirling makine yardımı ile elektrik enerjisine çevrilir. Çanak-Stirling bileşimiyle güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesinde % 30 civarında verime ulaşılmaktadır. Diğer teknolojilere göre avantaj ve dezavantajları;• Noktasal odaklama yapan bu teknolojide termik kayıp yoktur.• Güneş yoğunlaştırma oranları yaklaşık olarak parabolik olukta 80 ve kule teknolojisinde 1000 iken, bu teknolojide 15000’dir.• Özel bir Stirling motor kullanılmaktadır. Az üretilen bu motor, içinde receiver ve içi helyum ve hidrojen dolu tüpleri bulundurmaktadır.• 10 kW için 1 milyon €’luk yatırım maliyeti ile oldukça pahalı bir teknolojidir.                                                                           Merkezi Alıcı SistemlerTek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen ve 100 m2 den daha büyük yüzeye sahip aynalar, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş Alıcı denen (Reciever) yüksek ısı absorb katsayısına sahip ısı eşanjörüne yansıtır ve yoğunlaştırır. Alıcıda bulunan ve içinden ısı transfer akışkanı geçen boru yumağı, güneş enerjisini üç boyutta hacimsel olarak absorbe eder. Bu sıvı, Rankine makineye pompalanarak elektrik üretilir. Bu sistemlerde ısı transfer akışkanı olarak sıvı tuz veya hava kullanılmakta ve 800°C sıcaklığa ulaşılmaktadır. Heliostatlar bilgisayar tarafından sürekli kontrol edilerek, alıcının sürekli güneş alması sağlanır. Bu sistemlerin kapasite ve sıcaklıkları, sanayi ile kıyaslanabilir düzeyde olup Ar-Ge çalışmaları devam etmektedir. MW başına maliyet yaklaşık olarak 3,5-4,5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Bu sistemlerin faaliyette olanlarından en büyüğü 20 MW gücündeki İspanya’nın Sevilla şehrinde bulunan PS20 santralidir.                                                                                                                       Fresnel Oluk TeknolojisiDoğrusal Fresnel Oluk Teknolojisinde de prabolik oluk teknolojisi gibi doğrusal yoğunlaştırma yapılır. Parabolik oluktan farkı ise alıcı sabit bir yükseklikte olup yansıtma işlemi güneşi takip edebilen sıra sıra dizilmiş düz aynalarla gerçekleştirilir. Sistemde bulunan alıcı (receiver) yansıtıcı aynalardan yaklaşık 10 m yüksekte bulunur. Bu yükseklik, optik verimin parabolik oluk kolektörlere göre düşük olmasına neden olmaktadır. Çünkü yansıma kayıpları, ışınımın dağılması nedeniyle oldukça fazladır. Buna bağlı olarak termik verim de düşük olmaktadır.Parabolik oluk teknolojisine göre daha düşük maliyetli olan bu sistemde, receiver yüksekliğini düşürmek suretiyle verim artırılabilir, ancak bu durumda da, güneş enerjisi toplama alanı küçüleceğinden daha çok panel kullanmak gerekecektir. Bu da, maliyeti yükseltecek bir unsurdur. Yansıtıcı aynaların bir hizada olmaları yerine, yandan boyuna bakıldığında parçalı parabolik oluklu sisteme benzer bir kesit şeklinde dizilmesiyle de verim artırılabilir.Dünyada fresnel teknolojisi ile kurulan en büyük tesis İspanya’nın Murcia bölgesinde bulunan 31,4 MW gücündeki Puerto Errad 1+2 santralidir.                                           Yoğunlaştırıcı Güneş Enerjisi SistemleriGüneş enerjisi uygulamalarında düzlemsel güneş kolektör sistemlerinin yanı sıra daha yüksek sıcaklıklara ulaşmak için yoğunlaştırıcı kolektör sistemleri kullanılmaktadır. Düzlemsel güneş kolektörleri için kullanılan kavram ve tarifler, yoğunlaştırıcı kolektörler için de geçerlidir. Bununla birlikte yoğunlaştırıcı kolektör teknolojisinin daha karmaşık olması nedeniyle, yeni tariflerin yapılması gereklidir.Kolektörlerde güneş enerjisinin düştüğü net alana 'açıklık alanı' ve güneş enerjisinin yutularak ısı enerjisine dönüştürüldüğü yüzeye 'alıcı yüzey' denir. Düzlemsel güneş kolektörlerinde açıklık alanı ile alıcı yüzey alanı birbirine eşittir. Yoğunlaştırıcı kolektörlerde ise güneş enerjisi, alıcı yüzeye gelmeden önce optik olarak yoğunlaştırıldığı için alıcı yüzey, açıklık alanından daha küçük olmaktadır.Güneş enerjisini yoğunlaştıran kolektörlerde en önemli kavramlardan biri 'yoğunlaştırma oranı' dır. Yoğunlaştırma oranı; açıklık alanının alıcı yüzey alanına oranı şeklinde tarif edilir. Yoğunlaştırma oranı, iki boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik oluk) 300, üç boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik çanak) 40000 mertebesindedir.Doğrusal YoğunlaştırıcılarParabolik oluk kolektörler, doğrusal yoğunlaştırma yapan ve kesiti parabolik olan dizilerden oluşur. Oluğun iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini paraboliğin odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya yansıtır.Orta derecede sıcaklık isteyen uygulamalarda kullanılan bu sistemlerde, güneş enerjisi bir doğru üzerinde yoğunlaştırılacağından tek boyutlu hareket ile güneşi izlemek yeterlidir.                                                         Noktasal Yoğunlaştırıcılarİki boyutta güneşi izleyip noktasal yoğunlaştırma yapan ve daha yüksek sıcaklıklara ulaşan bu tür sistemler, parabolik çanak ve merkezi alıcı olmak üzere iki gruba ayrılır.Parabolik çanak kollektörler iki eksende güneşi takip ederek sürekli olarak güneşi odak noktasına yoğunlaştırırlar.Merkezi alıcı sistemde, tek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen düzlemsel aynalardan oluşan bir alan, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş ve alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtır. Heliostatlar bilgisayar tarafından kontrol edilerek, alıcının devamlı güneş alması sağlanır.                                                                       Yoğunlaştırıcı Sistemler İle Elektrik ÜretimiBugüne kadar güneş enerjisi ile elektrik üretiminde başlıca iki sistem kullanılmıştır. Birincisi, güneş enerjisini direkt olarak elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemlerdir. Fakat son 20 yıl içerisinde fotovoltaik sistem uygulamalarının artışına rağmen, teknolojisinin karmaşıklığı ve maliyetinin yüksek oluşu, geniş çapta elektrik üretimi için yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. İkinci seçenek ise, güneş enerjisinin yoğunlaştırıcı sistemler kullanılarak odaklanması sonucunda elde edilen kızgın buhardan, konvansiyonel yöntemlerle elektrik üretimidir.Güneş termal güç santralleri, birincil enerji kaynağı olarak güneş enerjisini kullanan elektrik üretim sistemleridir. Bu sistemler temelde aynı yöntemle çalışmakla birlikte, güneş enerjisini toplama yöntemleri, yani kullanılan kolektörler bakımından farklılık gösterirler. Toplama elemanı olarak parabolik oluk kolektörlerin kullanıldığı güç santrallerinde, çalışma sıvısı kolektörlerin odaklarına yerleştirilmiş olan absorban boru içerisinde dolaştırılır. Daha sonra, ısınan bu sıvıdan eşanjörler yardımı ile kızgın buhar elde edilir. Parabolik çanak kolektörler kullanılan sistemlerde de ya aynı yöntem kullanılır ya da merkeze yerleştirilen bir motor ( Stirling ) yardımı ile direkt olarak elektrik üretilir. Merkezi alıcılı sistemlerde ise, güneş ışınları düzlemsel aynalar (heliostat) yardımı ile alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtılır. Alıcıda ısıtılan çalışma sıvısından konvansiyonel yollarla elektrik elde edilir.Güneş Termal Güç Santrallerinin Tasarım İlkeleriGüneş termal güç santrallerinin tasarımında dikkate alınması gereken en önemli parametreler şunlardır;- Bölge seçimi,- Güneş enerjisi ve iklim değerlendirmesi,- Parametrelerin optimizasyonu,- Bölge Seçimi.Santralın tesis edileceği ideal bölge seçilirken aşağıdaki kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.- Yıllık yağış miktarının düşük olması,- Bulutsuz ve sissiz bir atmosfere sahip olması,- Hava kirliliğin olmaması,- Ormanlık ve ağaçlık bölgelerden uzak olması,- Rüzgar hızının düşük olması.Güneş Enerjisi ve İklim DeğerlendirmesiSantralın tesis edileceği bölgenin, yılda en az 2000 saat güneşlenme süresine ve metrekare başına yıllık l500 kWh'lık bir güneş enerjisi değerine sahip olması gereklidir. Ayrıca, 4 saatlik güneşlenme süresine sahip gün sayısının 150 den az olmaması gereklidir. Yukarıdaki şartları sağlayan bir bölgede santral tasarımı için aşağıdaki çalışmaların yapılması gerekir.Uzun Dönem Performans DeğerlendirmesiYoğunlaştırıcı kolektörlerin uzun dönem performans değerlendirmesi için saatlik direkt güneş enerjisi değerleri kullanılır. Bu değerler ölçümlerden elde edilemediği zaman, bir model yardımı ile günlük toplam güneş enerjisi değerlerinden elde edilmelidir. Coğrafi bölge ve kolektör seçiminin yapılmasında uzun dönem yıllık güneş enerjisi değerlerinden faydalanılır. Bu değerler aynı zamanda ekonomik analiz için de gereklidir.İzleme Modülünün SeçimiDoğrusal yoğunlaştırıcı kolektörler, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı doğrultusunda yerleştirilebilir. Yön seçilirken, maksimum güneş enerjisinin hangi doğrultuda alındığı göz önünde bulundurularak yerleştirme yapılır. Genelde Kuzey-Güney doğrultusunda yerleştirmekle en iyi sonuç elde edilir.Parametrelerinin OptimizasyonuDoğrusal yoğunlaştırma yapan ve ısı transfer akışkanı olarak termal yağ kullanılan sistemlerde çalışma parametrelerinin optimizasyonu için aşağıdaki kriterler dikkate alınmalıdır.Isı Transfer Yağının Seçimi: Güneş termal güç santralinin verimli çalışması büyük ölçüde, uygun ısı transfer akışkanının seçimine bağlıdır. Bu akışkanın dolaştığı sistem parçaları, 0 øC ile 300 øC arasında değişen sıcaklık dalgalanmalarına maruz kalırlar. Bu nedenle güç santrallerinde kullanılan ısı transfer akışkanında aşağıdaki özellikler aranır:- Yüksek yanma noktası(500 °C 'ın üstünde)- Düşük buharlaşma basıncı- Düşük sıcaklıklarda yüksek akışkanlık- Yüksek yoğunluk- Yüksek sıcaklıklarda(300 °C) sürekli çalışabilmeBu kriterlerin hepsini sağlayan bir yağda ayrıca 0oC ve 300oC arasında basınç düşmesinin minimum olması gerekir.Basınç Düşmesiİşletme basıncı; santralın önemli çalışma parametrelerinden biridir. İşletme basıncının maksimum ve minimum değerleri, işletme sıcaklığının maksimum ve minimum değerleri ile sınırlanır. Bu basıncın alt limiti ısı transfer akışkanının buharlaşmasını engelleyecek bir değerde olmalıdır.Boru BoyutlandırmasıSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.Kapasite SeçimiSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.KorozyonSistemin ısı kayıplarını minimum seviyeye getirirken prosesin olduğu kısımlar ve kolektörler korozyondan korunmalıdır. Örneğin ekipman içinde yoğunlaşmasına izin verilen buharın, ısı değiştirgecinde ıslak buhar korozyonuna neden olmaması için, süper ısıtıcılarda kızgın buhar haline getirilir.Parabolik Oluk KonnektörlerParabolik oluk kolektörlü güç santralleri, güneş tarlası, buhar ve elektrik üretim sistemlerinden oluşur. Bu santrallerde proses ısısı için, doğrusal yoğunlaştırma yapılarak, güneş enerjisinden 300 øC'nin üzerinde sıcaklık elde edilir ve ısı transfer akışkanı olarak yüksek sıcaklıklara dayanıklı termal yağ kullanılır.Güneş tarlası; bağımsız üniteler şeklinde birbirine paralel bağlanmış parabolik oluk kolektör gruplarından oluşan alandır. Bu üniteler, gelen güneş enerjisini 4 mm kalınlığında ve yüksek yansıtma oranına (% 94) sahip aynalar vasıtasıyla, odakta bulunan alıcı boru üzerine yansıtırlar. Parabolik oluk kolektörler grupları yatay eksen boyunca dönmelerini engellemeyen metal yapılarla desteklenmiştir. Sistemde aynaların güneşi izlemesini sağlayan bir sensör bulunur.Isı toplama elemanı; cam tüp, yüzeyi yaklaşık % 97 lik bir absorbtiviteye sahip çelik alıcı boru ve cam-metal birleştiricilerden oluşur. Alıcı boru üzerinde meydana gelen yüksek sıcaklık nedeniyle oluşan ısı kayıplarını azaltmak için, cam tüp ile alıcı boru arasındaki hava vakumlanmıştır. Bu boşluk basıncı yaklaşık 0.1 atm dir. Isıya dayanıklı cam tüp, yüksek bir geçirgenliğe ve radyasyon kayıplarını en aza indirgemek için antireflektif bir yapıya sahiptir. Sıcaklık nedeniyle meydana gelen genleşmelerin etkilerini gidermek için körüklü cam-metal birleştiriciler kullanılmaktadır.Güneş tarlası kontrol sistemi; genel kontrol sistemi ve her kolektör grubunda bulunan lokal kontrol ünitelerinden oluşur. Genel kontrol sistemi güneşlenme durumunu izler ve buna göre sistemi tamamen ya da kısmen açar ya da kapatır. Bu işlem, lokal kontrol üniteleriyle iletişim içinde yapılır. Lokal kontrol üniteleri, her kolektör grubunu ayrı ayrı kontrol ederek güneşin takip edilmesini sağlarlar.                                                                 Buhar üretim sistemi; ön ısıtma, buhar üretimi ve süper ısıtma bölümlerinden oluşur. Bu bölümlerden geçirilerek 371 o C ve 100 bar basınca yükseltilen buhar, elektrik üretimi için türbine gönderilir. Üretimden sonra yeterince soğumayan buhar, yeni bir çevrime gönderilmeden, yeniden aynı sıcaklığa kadar ısıtılır ve tekrar türbine gönderilir. Bu ikinci çevrimden sonra artık soğuyan buhar, sıkıştırılıp sıvı hale getirildikten sonra yeni bir çevrime gönderilir.Güneş enerjili güç santrallerinde, güneş enerjisinin yetersiz kaldığı durumlarda, kesintisiz elektrik üretimini sağlamak için ilave ısıtıcılar kullanılır. Petrolle ya da doğal gazla çalışan ilave ısıtıcılar, aynı sıcaklık ve basınçta buhar üretirler. Şekilde gelen güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi ve kaçaklar görülmektedir.Parabolik Oluk Elektrik Santrallerinde Elektrik VerimiSEGS teknolojisi, güneş enerjisini birincil enerji kaynağı olarak kullanan Rankin çevrimli buhar türbin sistemine dayanır. Güneş Santralı, parabolik oluk kolektör gruplarından (Solar Collecting Assemblies-SCA) meydana gelmiştir. Güneşi iki boyutlu olarak takip eden ve yansıtıcı yüzeyleri vasıtasıyla güneş ışınlarını odaklayarak çelik boru üzerinde yoğunlaştıran kolektörler, kolonlar üzerine kurulmuş olup, esnek hortumlarla birbirine bağlanmışlardır. Verimi arttırmak ve ısı kayıplarını en düşük seviyeye getirmek için, absorban olarak kullanılan ve özel bir madde ile kaplı olan bu çelik boru, içi vakumlanmış cam bir tüp içine yerleştirilmiştir. Boruların içinden geçirilen ısı transfer akışkanı (sentetik yağ), 390 o C civarına kadar ısıtılır ve sistem boyunca dolaştırılarak türbin jeneratörü için gerekli olan buhar üretilir.                                                   Güneş enerjisinin yetersiz olduğu zamanlarda, kesintisiz enerji üretimini sağlamak için, doğal gazlı ısıtıcı sistem kullanılmaktadır. Güneş enerjisinin yeterli, yetersiz veya hiç olmama durumuna göre sistem üç değişik şekilde çalışır.Güneş enerjinin yeterli olduğu durumlarda, ısı transfer akışkanı doğrudan güneş tarlasından geçer. Yetersiz veya hiç olmama durumlarında ise doğal gazlı ısıtıcılarla desteklenir veya tamamen bu ısıtıcılar devreye sokulur. Her iki enerji kaynağının da kullanıldığı durumda, hem güneş enerjisinden hem doğal gazdan yararlanabilmek için by-pass valfı açık bırakılır. Bu durumda güneş tarlasında ısınan sıvı, destek ısıtıcılar yardımı ile çalışma sıcaklığına ulaşıncaya kadar ısıtılır.Parabolik Çanak KonnektörlerParabolik çanak kolektörler, yüzeylerine gelen güneş radyasyonunu noktasal olarak odaklarında yoğunlaştırırlar. Bu kolektörlerin yüzeyleri de parabolik oluk kolektörlerin yüzeyleri gibi yansıtıcı aynalarla kaplanmıştır. Gelen güneş enerjisi bu aynalar vasıtası ile odaktaki Stirling motoru üzerine yoğunlaştırılır. Stirling motoru ısı enerjisini elektrik jeneratörü için gerekli olan mekanik enerjiye dönüştürür. Elektrik üretiminden başka, bu kolektörler buhar ya da sıcak hava üretimi için de kullanılır.Parabolik çanak kolektörler ile elde edilen elektrik, diğer yöntemlerle elektrik üreten santrallere destek amacıyla ve maden ocakları, radar istasyonları ya da uzak köylerin elektrik ihtiyacının karşılanmasında kullanılır. Ayrıca, endüstride buhar üretimi, yer altı enjeksiyonu, petrol çıkartılması gibi işlemler için kullanılır.Bu santraller, küçük modüllerden oluştuğu için enerji ihtiyacı duyulan yerlerin yakınında ve ihtiyaç duyulan kapasitede tesis edilebilirler. Günümüzde uygulamaları aşağıda verilmiştir. Günümüzde henüz ekonomik olmayan parabolik çanak kolektörlü sistemlerin araştırma ve geliştirme çalışmaları sürdürülmektedir. Bu çalışmalarda amaç, birim alan maliyetini düşürmek ve verimini artırmaktır.Merkezi Alıcı Güç SantralleriGüneş enerjisini yoğunlaştırarak elektrik üreten diğer bir uygulama da merkezi alıcı güç santralleridir. Bu santrallerde güneş enerjisi, heliostat denen aynalar yardımı ile bir kule üzerine yerleştirilmiş olan alıcıya yansıtılır. Bu yolla 1000 Co'nin üzerinde sıcaklık elde edilir. Heliostatlar, merkezi bir bilgisayar yardımı ile güneşi takip ederek güneş enerjisini kule üzerindeki alıcıya yansıtırlar.Alıcıda ısıtılan akışkan, buhar jeneratörüne gönderilerek buhar üretilir. Bu buhar, buhar türbininden geçirilerek elektrik üretilir. Bu çevrimden sonra buhar, kondansatörde soğutma suyu çevrimi ile soğutulur ve tekrar buhar jeneratörüne döner. Isı transfer akışkanı buhar jeneratöründen geçtikten sonra alıcıya gönderilir.Güneş Kollektörlü Sıcak Su SistemleriGüneş kolektörlü sıcak su sistemleri, güneş enerjisini toplayan düzlemsel kolektörler, ısınan suyun toplandığı depo ve bu iki kısım arasında bağlantıyı sağlayan yalıtımlı borular, pompa ve kontrol edici gibi sistemi tamamlayan elemanlardan oluşmaktadır.Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılırlar. Her iki sistem de ayrıca açık ve kapalı sistem olarak dizayn edilirler.Tabii Dolaşımlı Sistemler:  Tabii dolaşımlı sistemler ısı transfer akışkanının kendiliğinden dolaştığı sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan suyun yoğunluğunun azalması ve yükselmesi özelliğine dayanmaktadır. Bu tür sistemlerde depo kolektörün üst seviyesinden en az 30 cm yukarıda olması gerekmektedir. Deponun alt seviyesinden alınan soğuk (ağır) su kolektörlerde ısınarak hafifler ve deponun üst seviyesine yükselir. Gün boyu devam eden bu olay sonunda depodaki su ısınmış olur. Tabii dolaşımlı sistemler daha çok küçük miktarda su ihtiyaçları için uygulanır. Deponun yukarıda bulunması zorunluluğu nedeniyle büyük sistemlerde uygulanamazlar. Pompa ve otomatik kontrol devresi gerektirmediği için pompalı sistemlere göre biraz daha ucuzdur.Pompalı Sistemler:  Isı transfer akışkanının sistemde pompa ile dolaştırıldığı sistemlerdir. Deposunun yukarıda olma zorunluluğu yoktur. Büyük sistemlerde su hatlarındaki direncin artması sonucu tabii dolaşımın olmaması ve büyük bir deponun yukarıda tutulmasının zorluğu nedeniyle pompa kullanma zorunluluğu doğmuştur.Açık Sistemler:  Açık sistemler kullanım suyu ile kolektörlerde dolaşan suyun aynı olduğu sistemlerdir. Kapalı sistemlere göre verimleri yüksek ve maliyeti ucuzdur. Suyu kireçsiz ve donma problemlerinin olmadığı bölgelerde kullanılırlar.Kapalı Sistemler:  Kullanım suyu ile ısıtma suyunun farklı olduğu sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan su bir eşanjör vasıtasıyla ısısını kullanım suyuna aktarır. Donma, kireçlenme ve korozyona karşı çözüm olarak kullanılırlar. Maliyeti açık sistemlere göre daha yüksek verimleri ise eşanjör nedeniyle daha düşüktür.Düzlemsel Güneş KollektörleriDüzlemsel güneş kolektörleri, güneş enerjisinin toplandığı ve herhangi bir akışkana aktarıldığı çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır.Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, kolektörün en önemli parçası olan absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve yukarıdaki bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur.                                                   Üst Örtü:  Kolektörlerin üstten olan ısı kayıplarını en aza indirgeyen ve güneş ışınlarının geçişini engellemeyen bir maddeden olmalıdır. Cam, güneş ışınlarını geçirmesi ve ayrıca absorban plakadan yayınlanan uzun dalga boylu ışınları geri yansıtması nedeni ile örtü maddesi olarak son derece uygun bir maddedir. Bilinen pencere camının geçirme katsayısı 0.88'dir. Son zamanlarda özel olarak üretilen düşük demir oksitli camlarda bu değer 0.95 seviyesine ulaşmıştır. Bu tür cam kullanılması verimi %5 mertebesinde arttırır.Absorban Plaka:  Absorban plaka kolektörün en önemli bölümüdür. Güneş ışınları, absorban plaka tarafından yutularak ısıya dönüştürülür ve sistemde dolaşan sıvıya aktarılır. Absorban plaka, borular ile sıkı temas halinde olmalıdır. Alüminyumda olduğu gibi, akışkan borularının kanatlarla bir bütün teşkil etmesi en iyi durumdur. Bakır ve sacda bu mümkün olmadığı için akışkan boruları ile plakanın birbirine temas problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ya tamamen ya da belli aralıklarla lehim veya kaynak yapmakla çözülebilir.Isı Yalıtım:  Kolektörün arkadan olan ısı kayıplarını minimuma indirmek için absorban plaka ile kasa arası uygun bir yalıtım maddesi ile yalıtılmalıdır. Absorban plaka sıcaklığı, kolektörün boş kalması durumunda 150 °C'a kadar ısınması nedeniyle kullanılacak olan yalıtım malzemesinin sıcak yalıtım malzemesi olması gerekmektedir. Isı iletim katsayıları düşük ve soğuk yalıtım malzemesi olarak bilinen poliüretan kökenli yalıtım malzemeleri tek başına kullanılmamalıdır. Bu tür yalıtım malzemeleri, absorban plakaya bakan tarafı sıcak yalıtım malzemesi ile takviye edilerek kullanılmalıdır. http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisi-ve-teknolojileri-nelerdir-

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Gün geçtikçe teknolojinin nimetlerinden daha çok faydalanmaya, günlük yaşantımız içinde onlara daha çok yer verildiğine şahit oluyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneşten de her sektörde faydalanılmaya ve daha temiz bir dünya için ön plana çıkarılmaya başlandı. Sizlere bu yazımda güneş enerjisinden faydalanmak adına hayata geçirilmiş çok güzel bir uygulama olan “solar sunroof” uygulamasından bahsedeceğim.Otomobil severlerin araçlarında olmasını istedikleri donanımların en başında belki de sunroof gelir. Çünkü sunroof, sportif ve şık görüntüsünün yanı sıra; araç içerisinde daha ferah bir ortam sağlar. Diğer önemli bir özelliği de açık pozisyona alınıp yolculuk yapıldığı esnada araç içerisinde negatif bir hava basıncı (vakum) oluşumu sağlayarak içerideki havanın sağlıklı bir şekilde sirkülasyonunu sağlamaktır. Bu özelliği sayesinde kullanıcılar için özellikle uzun yol seyahatlerinde temiz hava ihtiyacını en ideal şekilde temin eder. Ayrıca bizlere ilkokuldan beri öğretilen ufak bir fizik bilgisi de burada yine karşımıza çıkıyor. “Isınan havanın yükselmesi” ilkesi araç içerisinde de aynı şekilde geçerliliğini korur. Isı farkı oluştuğunda, ısınan havanın derhal araç tavanının iç kısmına toplandığı gerçeğiyle karşılaşırız. İşte sunroof sistemi tam da bu üst noktada konumlandırıldığı için en verimli şekilde aracın içerisini sağlıklı bir şekilde havalandırır. Kullanıcıların özellikle uzun yolda araçlarının camını açarak temiz hava ihtiyacı karşılamaya çalışması araç üzerinde paraşüt etkisi yaratarak aracın aerodinamik karakteristiğini olumsuz yönde etkiler ve yakıt sarfiyatını önemli ölçüde artırır (%10 – %20). Diğer bir yöntem de klima ile serinleme-havalanma ihtiyacını karşılamaya çalışmaktır fakat bu yöntem de sunroof kadar doğal değildir. Bir süre boyunca bu yöntemi tercih ederek seyahat eden kişilerde, içerdeki oksijenin azalması ve diğer zararlı gazların artması nedeniyle reflekslerinde zayıflama ve uykularının gelmesine neden olduğu araştırmalarla tesbit edilmiştir. Tüm bu anlattıklarımız sayesinde sizler de sunroof sisteminin verimli bir şekilde kullanıldığında epey yararlı bir donanım olduğuna kanaat getirmiş olmalısınız.Yukardaki fotoğraflarda iki farklı araç modelinde uygulanmış olan solar sunroof örneklerini görmektesiniz. Her ne kadar araç üreticileri bu uygulamaların şekil, boyut ve görüntüsünde kendilerine has değişiklikler yaparak bunu araç modellerine dahil etseler de aslında hepsinin amacı ve çalışma prensibi aynıdır. Sıcak yaz günlerinde güneş altına park edilerek motoru stop edilen solar sunroofa sahip bir aracın iç havalandırma fanlarına bu güneş panellerden elektrik enerjisi sağlanarak havalandırma yapılır ve bu hava sirkülasyonu sayesinde araç içerisinde kimi zaman 80°C gibi değerleri bulabilen ısı 35-40°C değerlerinde kalması sağlanabilir. Bu sayede konfor şartları açısından daha makul değerler elde edilebilirken aynı zamanda aracın iç kısmındaki aksamların daha uzun ömürlü olması da sağlanmış olur. Ayrıca bu yöntemle bir ön soğutma sağlandığı için, klimanın yolculuk esnasında içeriyi soğutması için gereken süre düşürülkerek yakıt sarfiyatı azaltılır ve tasarruf sağlanmış olur. İsterseniz solar sunroofu oluşturan fotovaltaik hücre dediğimiz bütünleşik sistemi biraz daha ayrıntılı inceleyelim:Fotovaltaik HücreGüneş ışınlarından elektrik enerjisi elde edebilmek için kullanılan küçük hücrelere “fotovaltaik hücre” ismi verilir. Yan taraftaki fotoğrafta bir PV (Fotovaltaik Hücre) görülmektedir. Bu hücreler sayesinde absorbe edilen (soğurulan) güneş ışınları, hücrelerin kendisine has özel kimyasal yapıları sayesinde doğrudan elektirik enerjisine çevrilirler. Bu enerjinin türü de tıpkı araçlarımızdaki akümülatörler gibi doğrusal akımdır (DC=Direct Current).İşin en ince ayrıntılarına ve formüllerine girerek sizleri kavramlara boğmak istemem fakat en basit şekilde açıklamam gereken birşey daha kaldı. Anlatmış olduğumuz fotovaltaik hücrelerin her birinin belirli bir akım ve gerilim üretebilme kapasitesi vardır ve elde etmek istediğimiz toplam güç ihtiyacına göre bunları seri veya paralel bağlarız. Her ne kadar bu hücreleri iki tip devre oluşturma yöntemiyle bir araya getirecek olsak da; aracın üzerindeki akümülatör kadar akımı yüksek bir devre oluşturmaya gerek yoktur. Çünkü aküler bir araca yerleştirilirken o araçta aynı anda birçok ekipmanın çalıştırılabileceğini varsayarak seçim yapılır(en basitinden bir araçta aynı anda farlar, müzik sistemi, klima vb çalışabilir). Ancak solar sunroof özelliği olan araçlarda çalıştırılacak tek şey aracın hava sirkülasyon fanıdır. Bu sirkülasyon fanını çeviren elektrik motorunun çekebileceği azami akım miktarı bellidir ve araç üreticileri solar sunroof uygulaması yapmadan önce bu değeri dikkate alarak hesaplamalarını yaparlar. Oluşturulacak seri / paralel solar sunroof hücre devresinin saatte üreteceği güç, havalandırma fanın saatte harcayacağı güç miktarından biraz daha fazla seçilir(depolama, hat kayıpları vb. enerji kayıplarından ötürü).Yazımızın sonuna gelirken bu defasında sizlere biraz fazla beyin jimnastiği yaptırdığımın farkındayım. Fakat bizden sonraki nesillere daha yeşil bir dünyayı miras bırakabilmemiz adına bu tür uygulamaları hayata geçirenlerin emeklerine biraz saygı duymak istedim. Bu muhteşem uygulamayı çok yüzeysel geçmek yerine biraz daha açıklama getirerek; bu tür konularla hiç alakası olmadığı halde okuduktan sonra “Helal olsun, adamlar yapmış” dedirtebilmeyi hedefledim. Umarım sizler için de faydalı bir yazı olmuştur. Gelecek yazımızda görüşmek üzre,Herkese kazasız sürüşler dilerim…Kaynakça:http://www.modpark.com/teknik-terimler-makaleler-ve-dokumanlar/sunrof-nedir-ne-ise-yarar-sunroof-nasil-calisir-sunroof-cesitleri-sanruf-acilir-tavan-3040/https://www.google.com.tr/search?q=solar+sunroof&biw=1600&bih=763&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ei=gn_GVL3dIu2V7AbMxYDgCw&sqi=2&ved=0CAYQ_AUoAQ&dpr=1#tbm=isch&q=solar+sunroof&imgdii=_http://en.wikipedia.org/wiki/Sunroofhttp://www.audi.com.au/au/brand/en/Efficiency/efficiency_tech/energy_management/solar_sunroof.htmlhttp://www.limitsizenerji.com/images/stories/bsolar-fotovoltaik-hucre.jpgYazar: Cem Armutcuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/solar-sunroof-nedir-ve-nasil-calisir

Motorlarda Piston Tipleri ve Kullanılan Malzemeler

Motorlarda Piston Tipleri ve Kullanılan Malzemeler

Kullanılan Malzemeler Genellikle gri dökme demirden, yumuşak dökme çelikten, alüminyum alaşımından veya bazı dizel motorlarında olduğu gibi, krom-nikel katkılı çeliklerden ve hadde demirinden yapılır. Gri dökme demirden yapılan pistonlar aşınmaya dayanıklı olmakla beraber, gri dökme demire az miktarda çelik katıldığı zaman, dökme yumuşak çelik elde edilir ki, dayanıklılığı, aşınmaya karşı direnci ve nisbeten hafifliği nedeniyle, piston yapımında tercih edilmektedir. Dökme demir ve çelik döküm pistonları daha çok traktör ve yol makinalarında kullanılan ağır hizmet tipi motorlarda tercih edilmektedir. Çünkü bu motorlarda ani devir değiştirmeler ve birdenbire yüksek devirlere geçiş olmadığı için, bu tip motorlarda pistonun ağır olması önemli bir sakınca teşkil etmemektedir. Bununla beraber alüminyum alaşımı pistonların ısı iletme yeteneği fazla olduğu için, ısıyı bünyelerinde tutmadan geçirirler ve bu nedenle daha düşük sıcaklıklarda çalışırlar. Alüminyum alaşımından yapılan pistonların genleşme katsayısı fazla olduğu için, bu tip pistonlarda silindirle piston arasında dökme demir pistonlara nazaran daha fazla boşluk verilir. Ancak alüminyum alaşım pistonlara bazı özel şekiller verilerek motor soğukken piston vuruntusu yapmadan, motor rejim sıcaklığında çalışırken piston sıkışması yapmadan çalışması sağlanmıştır. Alüminyum alaşımından yapılan pistonlar, bazı firmalarca termik işlemlere tabi tutulduktan sonra, elektrolitik(anodik) işlemler uygulanır. Bu işlemler sonucunda piston yüzeyinde 0.0005mm kalınlığında ince mesamatlı alüminyum oksit tabakası meydana gelir. Bu tabaka pistonun aşınmaya karşı direncini arttırdığı gibi, piston yüzeyinin daha iyi yağlanmasını sağlar. Diğer bazı firmalar ise, piston yüzeyini elektroliz usulü ile kalay veya benzeri yumuşak maddelerle kaplar, bu madenler piston yüzeyinde yağlayıcı bir madde gibi görev yaparak özellikle pistonun ilk alışma devresinin kısalmasını sağlar.Pistonun YapısıPiston başları genellikle düz, bombeli ve bazı dizel motorlarında çanak(iç bükey) biçiminde yapılmaktadır. Bazı V8 motorlarında piston başının subap başlarına çarpmasını önlemek için, piston aşları oyuk şekilde yapılmıştır. Piston başını takviye ederek, yanmış gaz basıncına karşı direncini artırmak için pistonun iç kısmına takviye kolları yapılmıştır. Bu takviye kolları, piston başındaki ısının sekmanlar yoluyla, silindir cidarına ve soğutma suyuna iletilmesine de yardım eder. Bazı ağır hizmet tipi motorlarda piston başını ve sekman yuvalarını yüksek basınç ve ısıdan korumak için, buralara çelik takviye parçaları koyulur. Piston etek başlangıcının hemen altında bulunan piston pim yuvaları piston pimine yataklık eder. Çoğunlukla pistonlarda piston pim yuvası etrafındaki malzeme boşaltılarak, hem pistonun ağırlığı azaltılmış hem de pistonun pim yönünde genleşmesi sağlanmıştır. Piston başında sekman yuvaları bulunur. Genellikle benzin motorları pistonlarında, iki kompresyon, iki yağ sekmanı bulunur. Bazı motorlarda ise, bu ikinci yağ sekmanı piston eteğinde bulunmaktadır. Pistondaki kompresyon sekmanları düz olduğu halde, yağ sekman yuvalarında, yağ akıtma delikleri vardır. Gene bazı pistonların, birinci piston setinde bir kanal bulunur ki, buna ısı barajı denir. Bu kanal piston başındaki fazla ısının sekman yuvalarına geçmesini önlediği gibi, karbon parçalarını toplayarak, onları zararsız hale getirir. Genellikle piston eteğinin deformasyonunu önlemek için, etek iç kısmına döküm sırasında bir takviye denge şeridi yapılmıştır. Alüminyum alaşımdan yapılan pistonlarda, pime dik eksende piston boşluğunu az bırakabilmek için, piston pim ekseni yönündeki malzeme mümkün olduğu kadar boşaltılmış ve ölçü bu yöde düşürülerek, motorun çalışma sırasında pistonun pim yönünde genleşip büzülmesi sağlanmıştır. Piston pim yuvaları genellikle piston simetri ekseninde olmasına rağmen, bazı motorlarda silindirde piston etek vuruntusunu önlemek için, pim yuva ekseni piston ekseninden 1.6mm sıkıştırma zamanı dayanma yüzeyi tarafına veya iş zamanı dayanma yüzeyi tarafına kaçık yapılmıştır.Piston ÇeşitleriBenzin motorlarında düz etekli, düz diyagonal yarıklı, T yarıklı, U yarıklı ve oto termik pistonlar kullanılmaktadır.Düz etekli pistonlar, dökme demirden krom-nikelli demir veya nadiren alüminyum alaşımından yapılırlar. Bu pistonların eteklerinde yatay veya dikey herhangi bir yarık yoktur. Alüminyum alaşımından yapılan pistonlarda, pistonun şekil değiştirmeden ve sıkışmadan rahatça genleşerek göreve devam edebilmesi için piston üzerine yatay ve dikey yarıklar açılmıştır. Yatay yarıklar genellikle piston başındaki yağ sekmanı yuvasında olduğu gibi piston etek başlangıcında da olabilir. Bu yarık piston başındaki yüksek ısının piston eteğine geçmeden sekmanlar yolu ile silindir cidarına ve oradan da soğutma suyuna geçmesini sağlar. Dikey yarıklar ise, özellikle alüminyum alaşımdan yapılan pistonlarda bulunur. Yüksek ısıyla genleşey piston eteği bu yarığı kapatır. Piston soğuyup büzülünce, bu yarık tekrar açılır. Böylece pistonla silindir arasına daha az boşluk vererek motorun daha verimli çalışması sağlanmış olur.Benzin motorlarında genellikle T yarıklı veya U yarıklı pistonlar kullanılır. Yarıklı pistonlar genellikle oval olarak yapılır. Pistonun pim yönündeki çapı, pime dik yöndeki çaptan daha küçüktür. Yarıklar pime dik tarafta ve piston sıkıştırma zamanındaki yaslanma yüzeyi tarafında bulunur. T yarıklı pistonlarda pime dik eksende etek başlangıcında bir yatay yarık ve bu yatay yarığa tam ortadan birleşen ve etek sonuna takriben 10-15mm kala sona eren dikey bir diyagonal yarıktan ibarettir. U yarıklı pistonlarda U yarığı, pistonun sıkıştırma zamanındaki yaslanma yüzeyi tarafında ters U biçiminde açılmış bir yarıktır. Diğer yarıklarda olduğu gibi, piston etek başlangıcında bir yatay yarık ve bu yatay yarığın iki ucundan uzanan iki ayrı diyagonal yarık vardır. Aynı şekilde yatay yarık piston başındaki ısının piston eteğine geçmesini önler. Dikey yarıklar ise piston eteğinin bu yarıklar üzerine genleşmesini ve büzülmesini sağlar.Oto Termik PistonlarıBu pistonlar dökülürken, piston pim yuvalarına piston pimine dik eksen yönünde genleşme katsayısı alüminyuma göre daha az olan, invar çeliğinden yapılmış levhalar yerleştirilmiştir. Oval olarak yapılan bu pistonlarda, pime dik eksende pistonla silindir arasına 0.03-0.05mm gibi az bir boşluk verilir. Pim yönünde ise, 0.25-0.30mm kadar boşluk verilmiştir. Bu pistonlarda büyük bir yatay yarık ve sıkıştırma zamanındaki yaslanma yüzeyi tarafında, eteği boydan boya kat eden diyagonal bir yarık vardır. Oto termik pistonlarda motor ısındığı zaman, piston pim yuvasında bulunan çelik parçalar, pistonun pime dik yönde genleşmesini sınırlandırır, piston bu yönde ancak çeliğin genleşme katsayısına uygun biçimde genleşir. Böylece motor soğukken piston vuruntusu yapmayacak şekilde, pime dik yönde az boşluk verilir. Halbuki pim yönünde fazla boşluk olduğu için, motor ısındıkça piston pim yönünde genleşir ve bu suretle yüksek hızlarda piston sıkışmadan görevine devam eder. Alüminyum alaşımından yapılan pistonların yukarıda açıklanan birçok iyi özellikleri yanında, alüminyum genleşme katsayısı fazla olması nedeniyle, motor rejim halinde çalışırken, pistonun sıkışıp şekil değiştirmeden görevine devam edebilmesi için alüminyum pistonlara çeşitli yarıklar açılmış, piston başları daha düşük ölçüde silindirik olarak yapılmış, piston etekleri ise oval ve konik olarak yapılmıştır.Oval Pistonlar Alüminyum alaşımı pistonlar, normal dökme demir pistonlar gibi silindirik olarak yapılsaydı, alüminyum genleşme katsayısı fazla olduğu için pistonun yüksek motor sıcaklığında sıkışıp kalmadan çalışmasına devam edebilmesi için, dökme demir pistonlara göre çok daha fazla boşluk verilmesi gerekirdi. Bu durum ise, soğuk motor çalışmasında fazla boşluk nedeniyle motorda piston vuruntusuna neden olur. Oval pistonlar yapılarının özelliği nedeniyle, silindire en az dökme demir pistonlar kadar sıkı alıştırıldıkları için motor soğukken piston vuruntusu yapmadıkları gibi, motorun rejim sıcaklığında en az piston boşluğu ile piston, silindir ve sekmanlar çizilip sıkışmadan en yüksek verimle çalışmasına devam edebilir.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/motorlarda-piston-tipleri-ve-kullanilan-malzemeler

Elektrik enerjisi nedir

Elektrik enerjisi, elektriksel potansiyel enerjiden yeniden türetilen enerjidir. Bir elektrik devresi tarafından çekilen ve tüketilen enerjiyi açıklar. (örneğin elektriksel güçten elde edilir). Bu enerji, devrede üretilen elektrik akımı ve elektrik potansiyeli kombinasyonu tarafından elde edilir. Bu noktadaki elektriksel potansiyel enerji, başka bir enerji türüne dönüştürülür. Böylece tüm elektriksel enerji, kullanılmadan önceki potansiyel enerjidir. Potansiyel enerjiden elde edilen elektrik enerjisi daima başka bir enerji türü olarak açıklanabilir (ısı, ışık, hareket, vb.).

http://www.ulkemiz.com/elektrik-enerjisi-nedir

Kalaripayat Nedir ?

Kalaripayat Nedir ?

Kalari'nin amacı sadece kendini savunma ve saldırı değil aynı zamanda fiziksel egzersiz yoluyla zihin gücünü de artırmaktır. Bu, hayatın güçlükleri karşısında kişinin beden ve zihin disiplinleriyle ayakta kalabilmesini sağlar. Kalarippayatt fiziksel, zihinsel ve spiritüel pratiklerin karışımıdır. Alıştırmalar sıkı ritüeller ve kurallarla yapılır. Usta (Gurukkal) talebelerine fiziksel olduğu kadar moral eğitim de verir ve onlara yaşadıkları sürece karşı karşıya kalacakları her duruma hazırlıklı olmayı öğretir. Bilgi, herkese değil, sadece bilgiyi yanlış kullanmayacaklarına dair söz veren, disiplinli hayatı olan kişilere öğretilir.Kalari üç düzeyde işler:Meythari (Fiziksel egzersiz): Bedenin dönüşlerini, duruşları ve sıçrayışları, mekânda hareket etmenin ilkelerini ve bedendeki enerji akışını anlamayı içeren egzersiz dizisidir. Talebenin denge ve koordinasyonunu geliştirmesini sağlar. Kolthari (Fiziksel koordinasyon): Tahta silahlarla eğitimi içerir. Öğrencinin kontrol kazanmasını sağlar. Küçük bir tahta nesne bile uygulayıcının elinde etkili bir araca dönüşebilir ve rakibini yenmesini sağlayabilir.Ankathari (Tam dövüş): Kadaras (kama), udaval ve paricha (kılıç ve kalkan), kuntham (mızrak), urumi (uzun esnek kılıç) gibi silahlarla dövüş antremanıdır. Eğitimin son devresidir.Öğretim, denge ve konsantrasyonu geliştirmek için ritüel gerinme ve esneme egzersizlerini içerir. Kalarippayatt savaşçıları eğitimlerinde silahsız tekme ve yumruklardan sopa, kılıç ve mızrak kullanmaya doğru sanatlarını geliştirirler ve "marmalar"ı (insan bedeninde darbe aldığında ölüme yol açabilen 107 hayati nokta) çalışırlar. Pratik ve eğitim yeri Kalari olarak adlandırılır. Kalari, okul, spor salonu ve tapınak unsurlarını taşır. Talebenin her gün uygulanan sembolik ritüel serileriyle karakterinin eğitilmesi hedeflenir.TarihçeVadakken kalarippayatt'ın kurucusu Parashurama ve savaşçılarının sırlarını en aristokratik brahmanlardan dördüne öğrettiğine inanılır. Bu kişiler de başkalarına sistemi öğretmiş ve aralarından seçtikleri 21 usta savaşçı ülkeyi korumak ve barışı sürdürmek için 21 kalari kurmuştur.Kung fu'yu Çin'e getiren Budist rahip Bodhidharma'nın da Güney Hindistan'da Tamil Nadu'dan bir prens olduğu ve Budist rahip olduktan sonra Kalari'yi değiştirerek Çin'e öğrettiğine inanılmaktadır. Daha sonra Kalari yerli savaş sanatlarıyla karışmış ve Çin'de günümüzün kung fu'suna Japonya'da karateye dönüşmüştür.13. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar kalarippayattın altın çağıdır. 1793'te İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) bu sanatı yasaklamış ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuştur. Yine de az sayıda insan tarafından gizlice uygulanmaya devam etmiş ve ustalar sanatlarını günümüze kadar canlı tutabilmeyi başararak yeni nesillere aktarmaya devam etmişlerdir.KökenHint kutsal metinlerinden Yacurveda ile ilişkili olan Upavedalardan biri de savaş sanatı bilimi olan Dhanurvedadır. Rigveda 6.75.2'de Dhanav Vidya, tüm silahların sembolleri olan yay ve oklarla ilgili olarak anılmaktadır. Bu silahlar sadece tüm diğer barışçıl ve faziletli metotlar işe yaramadığında ve kötü kişiler Vedik bilginin yayılmasına engel olduklarında varnashrama sisteminin takipçilerini savunmakta kullanılmaktadır. Dhanurveda'nın yani savaş sanatının Tanrı Vişnu tarafından Vishvamitra ve Bhrigu adlı azizlere vahyedildiğine inanılır. Vedik zamanlardaki diğer ünlü Dhanurveda hocaları Parashurama ve Drona'dır. Her ikisinin de adı Mahābhārata destanındaki savaş öykülerinde geçmektedir. Dhanurveda, Hint silahsız dövüş sanatı Vacramuşti'nin de kökeni kabul edilir. Vedik savaş sanatının Thang-ta (Doğu Hindistan Manipur'da), Kalarippayatt veya Kalarippayatt (Güney Hindistan, Kerala'da) gibi antik versiyonları Dhanurveda'dan türemiştir.StillerThang-ta'da genellikle kılıçlar, kalkanlar, palalar ve bazen de çıplak el kullanılır. Kalarippayatt ise kalari (dövüş meydanı, daha sonra dojo benzeri oval arena) ve payat (savaş sanatı, alıştırma) kelimelerinden oluşmuştur. Klasik kaynaklarda (Dhanurveda, Agni Purana, Natyashastra, Hasthangastham ve Sakraniti) bu sanatın ilk gurusu veya üstadının Parashurama olduğu ifade edilir. Farklı stilleri olmasına rağmen genellikle iki ana şekilde sınıflandırılır. Güney-Keralan Thekkan ve Kuzey-Keralan Vadakken veya Vattakkan. Vadakken kalarippayatt Parashurama tarafından başlatılmıştır. Thekkan kalarippayatt aziz Agastya tarafından başlatılan kendini savunma sanatından oluşmaktadır. Thekkan kalarippayatt fiziksel egzersizlere, silahsız karşılaşmaya ve silah becerisinden çok hayati noktalara vuruş bilgisine daha fazla önem vermektedir.

http://www.ulkemiz.com/kalaripayat-nedir-

UEFA Süper Kupası

UEFA Süper Kupası

UEFA Süper Kupası (Özgün adı: UEFA Super Cup), UEFA Avrupa Ligi ile UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonu arasında oynanan ve tek maçla sahibini bulan kupa. Yerel liglerin başlangıcından hemen önce ağustos ayında oynanır.

http://www.ulkemiz.com/uefa-super-kupasi

Buzdolabı Çalışma Prensibi

Buzdolabı Çalışma Prensibi

Buzdolabı; buhar sıkıştırma yöntemiyle çalışan, gıdaların soğuk tutularak uzun zaman muhafaza edilmesini sağlayan soğutma makinesidir.Soğutmanın amacı kapalı bir mahâlde, çevre sıcaklığının altında sıcaklıklar elde etmek ve bu düşük sıcaklığı sürekli olarak muhafaza etmektir. Ancak ısı sıcaktan soğuğa kendiliğinden akarken, tersine akış kendi kendine olmaz. İki sistem arasındaki dengeyi bozabilmek için enerji gereklidir. Günümüzde bu iş soğutucu makineler tarafından gerçekleştirilir. Soğutucu makineler çalışma prensiplerine ve çalıştıkları sıcaklık aralığına göre sınıflandırılırlar. Buzdolapları ise soğutucu makinelerin evlerde kullanılan tipidir.Evde kullanılmak amacıyla 1913 yılında Chicago'da yapıldı.Domelre marka bu buzdolabı,elektrikle çalışıyordu.Ahşap gövdesinin üzerinde kompresör tipi bir soğutucu vardı.Ev tipi ilk buzdolabı,1913 yılında ABD'nin Chicago kentinde üretildi.Gövdesi ahşaptan yapılan bu buzdolabının soğutucu aygıtı,dolabın tavanına konmuştu ve neredeyse yarısı kadardı.Bir maddenin veya ortamın sıcaklığını onu çevreleyen hacim sıcaklığının altına indirmek ve orada muhafaza etmek üzere ısının alınması işlemine "Soğutma" denir. .... En basit ve eski soğutma şekli, soğuk yörelerde tabiatın meydana getirdiği buzları muhafaza edip bunları sıcak veya ısısı alınmak istenen yerlere koyarak soğumanın sağlanmasıdır.Kışın meydana gelen kar ve buzu muhafaza ederek sıcak mevsimlerde bunu soğutma için kullanma usulünün M.Ö. 1000 yıllarında uygulanmakta olduğu bilinmektedir. Bu uygulamanın, bugün bile yurdumuzun bazı yörelerinde geçerli bir soğutma şekli olduğu görülmektedir. Diğer yandan, eski mısırlılardan beri geceleri açık gökyüzünü görecek tarzda yerleştirilen suyun soğutulabileceği bilinmektedir. Bu soğutma şekli, gece karanlıktaki sıcaklığın mutlak sıfır (-273) derece seviyesinde olmasından ve ışıma (radyasyon) yolu ile ısının gökyüzüne iletilmesinden ortaya çıkmaktadır.Ticari amaç ile ilk büyük buz satışı, 1806 yılında Frederic Tudor tarafından yapılmıştır. Tudor, 130 tonluk bir buz kütlesini Favorite adlı teknesiyle Antil Adaları' na götürmüştür. Daha sonraları “Buz Kralı” adı ile tanınan Tudor, ilk macerasından 3500 dolar para kaybetmesine rağmen bu zararın depolama olanaklarının bulunmayışından meydana geldiğini, gerçekte ise buz işinde büyük kazançlar bulunduğunu görebilmiş ve buz ticaretine devam ederek 1850 yıllarında senede 150.000 ton'a ulaşan bir buz ticareti hacmi geliştirmiştir. 1864 de ise buz sattığı ülkeler arasında Antiller, İran, Hindistan, Güney Amerika ülkeleri bulunuyor ve gemilerinin uğradığı limanlarının sayısı 53 'ü buluyordu. Tabiatın bahşettiği buz ile soğutma şeklinden 1800' lü yılların sonuna kadar geniş ölçüde yararlanılmıştır.Buz ile elde edilen soğutma şeklinin, gerek zaman ve gerekse bulunduğu yer bakımından çoğu kez pratik ve ucuz bir soğutma sağlayamayacağı bellidir. Bunun yerine mekanik araç ve cihazlarla soğutma sağlanması tercih edilir ki soğutma yöntemleri bilimi de bu ikincisi ile ilgilenir. Mekanik soğutma ile ilgili bilinen ilk patent 1790 yılında İngiliz Thomas Harris ile John Long' a aittir. 1834 yılında da Amerikalı Jacop Perkins, eter ile çalışan pistonlu bir cihazın patentini almıştır. Bu makine, bir emme basma tulumbaya benzer. Bir tıp doktoru olan John Gorrie (1803-1855) ilk defa, ticari gaye ile çalışan bir soğutma makinası yapmış (1844-Apalachicola, Florida, ABD) ve “Klima Sistemleri – Soğutma - Ticari buz imali” konularının babası olarak tarihe geçmiştir.Uygulama alanında ilk defa 1860 yılında Dr. James Harrison (Avusturalya) üretim işlemi sırasında birayı soğutmak maksadıyla mekanik soğutmayı başarıyla kullanmıştır. Sistemde soğutucu akışkan olarak Sülfirik Eter kullanılmıştır.1861 yılında Dr. Alexander Kirk, kömür ısısı ile çalışan ilk Absorbsiyonlu soğutma cihazını geliştirmiştir. Mekanik soğutma vasıtasıyla buz imalinin ticari sahaya girmesi ise 1800' lü yılların sonunda olmuştur.Klima olarak büyük çapta ilk uygulama, 1904 yılında New York Ticaret Borsasına 450 ton/frigo'luk bir makine konularak gerçekleştirilmiştir.Otomatik olarak çalışan buz dolapları 1918 yılında Kelvinatör Company tarafından imal edilmeye başlandı ve ilk sene 67 dolap satıldı. 1918-1920 yılları arasında toplam 200 dolap yapılarak satıldı. Absorpsiyon prensibiyle çalışan otomatik bir buz dolabı da (Electrolux) 1927 yılında Amerika'da satışa çıktı.Ana madde: KompresörKompresörler soğutucu sistemin kalbini oluşturmaktadır ve çalışma prensipleri ne olursa olsun buharlaştırıcıdan çıkan gazı yoğuşma basıncına kadar sıkıştırılması işlevini yerine getirmektedir. Bu işlevi yerine getirebilecek başka kompresör çeşitleri ve tasarımları mevcut olmakla birlikte ev tipi buzdolaplarında hermetik pistonlu kompresörler kullanılmaktadır. Hermetik kompresörlerde tek fazlı, iki kutuplu asenkron indüksiyon motorları bulunmaktadır. Değişken hızlı kompresör uygulamalarında, hız kontrolü frekansın değiştirilmesi yoluyla gerçekleştirilmektedir. Hız kontrolü yapılan kompresörlerde doğru akım motorları, indüksiyon motorları ve senkron motorlar kullanılmaktadır.Kompresör silindir hacmi, buzdolabı hacmi ve kullanılan soğutkana bağlı olarak 2 cm3 ve 10 cm3 arasında değişmektedir.Yoğuşturucu (kondenser)Kondenser kompresörden emdiği basıncı yüksek akışkanı (soğutucu gaz) içerisinde dolaştırarak dışarıya ısı vermesini sağlar.Bu olay buz dolaplarında doğal klimalarda ise fan yardımıyla olur. burda gaz soğumuş olarak filtreye (drayer) gider.Buharlaştırıcı (evaporatör)Buharlaştırıcı, kısılma vanasından gelen düşük sıcaklık ve düşük basınçtaki sıvının, kabin ısısını alarak buharlaştığı bölümdür. Bu nedenle demir, çelik, pirinç, bakır ve alüminyum gibi malzemelerden imal edilir. Kabin içinde saklı veya kabin yüzeyinden yaklaşık 30 mm uzaklıkta harici olarak monte edilmektedir. Harici olarak yerleştirmede toplam ısı geçiş katsayısı daha yüksek olmaktadır. Hava ile buharlaştırıcı yüzeyi arasındaki ısı geçişi, doğal ya da zorlanmış taşınım ile gerçekleşir. Doğal ısı taşınımı, ufak dirençlerle karşılaştığında bile sorun yaratmaktadır. Bu nedenle bir fan kullanılarak, hava dolaşımının zorlanmış ısı taşınımıyla elde edilmesi tercih edilmektedir. Zorlanmış ısı taşınımında daha çok kanatlı buharlaştırıcılar kullanılmaktadır. Buzdolabında, tek buharlaştırıcı kullanılabileceği gibi, birden fazla buharlaştırıcı da kullanılabilmektedir. İki buharlaştırıcı kullanıldığında, bunlardan biri donmuş gıda depolama bölümüne, diğeri de taze gıda depolama bölümüne konulmaktadır. Tek buharlaştırıcılı sistemlerde, fanlar yardımıyla hava hareketi sağlanarak, değişik bölmelerin istenilen oranlarda soğutulması sağlanmaktadır.Filtre (Drayer)Drayer filtre kurutucu;Soğutma sistemlerinde montaj sırasında kalabilecek kaynak artıklarını kompresörün zamanla aşınıp soğutucu akışkanla sisteme yayılan metal tozlarını süzer nem ve oluşabilecek asidi tutar. Kondenser çıkışına varsa likit deposundan sonra monte edilir. Kompesör yanması,gaz kaçağı gibi arızalar ve büyük tadilatlarda drayerin değişimi gerekir.TermostatTermostat soğutma sıcaklığını ayarlayan devre elemanıdır.İç yapısında yine soğutma sistemlerinde kullanılan gazlardan biri bulunur (R 12 ,R134 a v.b) Buzdolaplarında evaporatöre monteli olur içi gaz dolu bulpun ucu (yaklaşık termostatın 1,5 metre uzunluğunda kılcal borusu bulunur) evaporatöre monteli olup evaporatördeki soğutma arttıkça bulp içindeki gaz termostat gödesindeki körüğün şişerek kontağı açmasına ve bu kontağa bağlı kompresörün devre dışı kalmasına sıcaklık yükseldiği zaman körüğün sönerek tekrar kontağı kapamasıyla kompresörün çalışmasına sebep olur.Bu şekilde soğutma sıcaklığı termostatda ayarlanan değerde kalır aynı zamanda kompresörün dinlenmesi sağlanır.Klima sistemlerinde termostat ortam sıcaklığına göre kompresörü devreye alıp çıkarır.Kılcal boruSoğutkanın Kılcal borudan gaz halde geçişi zordur(buhar tıkacı),sıvı haldeki soğutkan daha kolay geçer,Kılcal borunun bu özelliğiyle Soğutkanın akışı kontrol edilerek kondanserde yüksek basınç evaporatörde alçak basınç alanı oluşturulur. Küçük kapasiteli soğutma,klima sistemleri için basit ve ucuz bir çözümdür. Kompresör durduğunda akış soğutma devresindeki basınç farklılığı dengeleninceye kadar devam eder,bu olay kompresörün bir sonraki çalışması için kalkış kolaylığı sağlar. Kullanılacak kılcal borunun boy ve çap ölçüleri soğutma kapasitesi,Soğutkanın cinsi,evaporasyon,kondanzasyon durumuna göre değişir.Soğutucu GazBuzdolabının içindeki ısıyı dışarı taşımak için kullanılan akışkan maddelerdir. Soğutkanlarda bulunması gereken bazı özellikler şunlardır:Çevresel uyumYanıcı, patlayıcı, zehirli olmamasıSistemin hiçbir yerinde kimyasal değişikliğe uğramamasıDüşük maliyetIsı değiştiriciBuzdolabı soğutma devresinde, yüksek basınçlı soğutkanın dolaştığı borulara basma boruları, alçak basınçlı soğutkanın dolaştığı borulara da emme boruları denilmektedir. Emme ve basma borularının bir bölümü birleştirilerek bir ısı değiştirici meydana getirilir. Isı değiştirici; basma borusu, emme borusunun içinden geçecek şekilde yapılabileceği gibi, basma ve emme borularının ayrı ve açıkta birleştirilmesiyle de elde edilebilmektedir. Isı değiştiricisinde, buharlaştırıcıdan gelen soğutkan bir miktar ısınma yoğuşturucudan gelen soğutkan bir miktar soğuma imkânı bulur. Yoğuşturucudan gelen soğutkanın soğuması, kısılma vanasında başlayan buharlaşmayı azaltıcı yönde etki yapmaktadır. kısılma vanasında buharlaşamayan soğutkan, buharlaştırıcıda buharlaştığından soğutma kapasitesi artmaktadır. Buharlaştırıcıdan gelen soğutkanın ısınması, kompresöre sıvı soğutkan ulaşmamasını garanti altına alırken, soğutkanın kızgın buhar haline geçmesini de sağlamaktadır. Bu yöntem soğutma sisteminin verimini artırmaktadır.Soğutma çevrimiİdeal çevrimde, soğutucu akışkan kompresöre doymuş buhar halinde girer. Uygulamada ise soğutucu akışkanın hal değişimi hassas bir şekilde kontrol edilemediğinden, soğutucu akışkanın kompresöre kızgın buhar halinde girmesi sağlanacak şekilde sistem tasarlanır. Kompresör (1), buharlaştırıcıdan (5) gelen kızgın buhar halindeki soğutkanı, emme vanasının açılmasıyla emer. Soğutkan silindire girmeden kompresör içinde basınç kaybına uğramaktadır.Soğutkan, kompresör içinde bulunan silindir hacmindeki bir piston aracılığıyla sıkıştırılır. Sıkıştırılan soğutkanın basıncı yükselir. Soğutkanın silindiri terk edebilmesi için basma vanasındaki basınç kayıplarını yenmesi gerekmektedir. Basma vanasının açılmasıyla soğutkan yüksek basınç ve sıcaklıkta pompalanır.Basma borusu boyunca ilerleyerek yoğuşturucuya  gelen yüksek basınç ve sıcaklıktaki soğutkan, ortama ısı atarak önce yoğuşmakta, sonrasında aşırı soğutularak yine yüksek basınçta sıvı soğutkan haline geçmektedir. Soğutkan yoğuşturucuda da basınç kaybına uğramaktadır.Daha sonra soğutkan kısılma vanası  girişine gelir. Soğutucu akışkanın kılcal boruda kısılması esnasında entalpisi sabit kalır. Kısılma sürecinde sistem basıncı yoğuşturucu basıncından (yüksek basınç), buharlaştırıcı basıncına (alçak basınç) düşer. Isı değiştiricide (4) bir miktar ısı kaybeden soğutkan buharlaştırıcıya (5) ulaşır.Buharlaştırıcıda da bir miktar basınç kaybına uğrayan soğutkan, soğutma ortamından ısı çekerek buharlaşır. Ardından emme borusu boyunca ilerleyerek tekrar ısı değiştiriciye gelir. Bu sefer ısı kazanır ve kompresöre kızgın buhar halinde döner.Soğutma çevrimlerinin analizinde, genellikle ideal bir referans çevrim kullanılır. Sıkıştırma sürecinin izentropik olduğu varsayılmaktadır. Kısılma süreci de ısı değiştiricideki ısı geçişi göz önünde bulundurulmayarak adyabatik olarak kabul edilmektedir. Buharlaştırıcı ve yoğuşturucudaki basınç kayıpları dikkate alınmamaktadır.Kuntiz soğutmaBazı buzdolaplarında hareket eden bir kısım yoktur. Buharlaşma ve yoğunlaşma işlemlerinde ısı (ekseriya bir gaz alevi) kullanılır. Absorbsiyonlu soğutucular elektriğin olmadığı veya pahalı olduğu uzak köşelerde kullanılır.No Frost BuzdolabıNo frost buzdolaplarında gazlı, kompresörlü soğutma sistemi devre elemanlarının her biri mevcuttur, farklı olarak, evaporatör etrafında bulunan ısıtıcı rezistanslar, bu rezistansları devreye alan ve çıkaran zaman rölesi (timer) ve evaporatör üzerinden hava akışı ile hızlı soğutma sağlayan fan(lar) bulunur. Gün içerisinde belli aralıklarla rezistanslar evaporatör üzerinde biriken karı eriterek hem buzdolabının daha verimli çalışmasını sağlar hem de hiçbir zaman kullanıcının buzları eritmesine ihtiyaç kalmaz. Kullanıcı bu işlemin farkında olmaz. Buzdolaplarında eriyen buzların suları genelde kompresör üzerindeki hazneye giderek kompresörün sıcaklığı ile buharlaşır veya dolabın altına kadar uzatılan kondenser borularının içinden geçtiği bir su toplama kabında kondenser borusunun sıcaklığı ile buharlaşır.KaynaklarAna Britannica Cilt 19, Ana YayıncılıkYavuz T. (2001). Kesintili ve Sürekli Çalışmanın Buzdolabı Performansı Üzerindeki EtkisiAyber, R. (1983). Soğutma Tekniği Ders Notları, İTÜ Makine Fakültesi Ofset Atölyesi, İstanbulZorkun, M. E., Ardıç, A. R. (1980). Soğutma Tekniği ve Klima, MEB, Ankara

http://www.ulkemiz.com/buzdolabi-calisma-prensibi

Sütün Miktar Ve Bileşimine Etki Eden Unsurlar Nelerdir?

Sütün Miktar Ve Bileşimine Etki Eden Unsurlar Nelerdir?

Sütün verimliliği, sağımın devamlılığının sağlanması, hayvanların sağlık durumları ve elde edilecek sütün kalitesine birçok unsur etki etmektedir. Bu unsurların en uygun şartları sağlaması, hem elde edilecek sütler açısından maddi boyutunda yardımcı olmakta, hem de hayvanların ömürlerinin daha uzun ve verimli olmasını sağlamaktadır.Hayvanın Irkı:Irklara göre süt verimi yani süt miktarı, kuru madde ve dolayısıyla yağ miktarı değişmektedir. Aynı ırkın farklı bireyleri arasında bile bazı farklılıklar bulunabilir. Bu farklılıkta kalıtsal yeteneğin yanı sıra, hayvanın içinde bulunduğu çevre etmenlerinin etkisi de çok büyüktür. En yaygın olan ırk jersey ırkıdır. Holstein, günde 85 litre süt miktarıyla en fazla süt verimine sahip ırktır. Hayvan Yaşının Etkisi:Yaş ile süt verimi arasında oldukça sıkı bir ilişki vardır. İlerleyen yaş etkisi ile süt verimi düşmektedir. Yine yaş ilerledikçe kuru madde ve yağ oranında düşme gözlenmektedir. Yaş ile ya da ilerleyen laktasyon sayısı ile ortalama yağ içeriği arasında negatif bir ilişki vardır. Protein ve laktoz içeriğinde de yaş ilerledikçe azalma görülür. Süt verimi düşen hayvanlar beslenmez ve kesime gönderilir.Kalıtım ve Yetiştirmenin Etkisi:Uygun bir yemlemenin yanı sıra, kalıtsal özellikler bakımından da süt veriminde artış, yağ ve protein oranlarında yükseliş görülmektedir. Yetiştirme koşulları iyi değilse, hayvan verimi ve sağlığı olumsuz yönde etkilenir.Mevsimlerin Etkisi:Kış sütleri, yaz sütlerine göre içerik bakımından daha zengindir. Yaz aylarında otlama olanağı daha çok olduğundan dolayı,yeşil yemlerle beslenirler. Yeşil yemlerin su içeriği fazla olduğundan süt miktarında artış olur, fakat yağ verimi düşer. Barınaklar ise yağ verimi artar. Çünkü çok fazla hareket etme durumları yoktur. Sıcaklık ile yağ miktarı ters orantılıdır. Yani kışları daha yağlı sütler elde edilmektedir. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça süt yağı ve proteini azalır. Laktoz miktarı düşer.Sıcaklık, Hava Nemi ve Işığın Etkisi:Çevre sıcaklığı arttıkça süt yağı ve proteini azalır. Yaz aylarında ışık altında otlama yaptıklarından dolayı verim artarken, rengi de iyileşme göstermektedir. Aniden etkin olan rüzgar, nemli hava sıcaklıkları, sütün çabuk pıhtılaşmasına sebep olur. Yaz ve kış aylarında yağ asidi ve miktarı değişir. Akşam sağılan sütler, sabah sütlerine göre yağ ve protein bakımından daha zengindir.Laktasyonun Etkisi:Doğumdan kuru kalmaya kadar geçen süt verme devresi boyunca, sütlerin miktar ve bileşimlerinde değişme görüşmesidir. Laktasyon ilerledikçe süt miktarı düşmeye başlar. Yağ miktarı 2. laktasyondan sonra artar.– Kuru Dönem: Doğumdan önceki 8 haftalık kısma denir. 2. Laktasyona hazırlık evresidir. Yani, süt verilmeyen dönemdir. Bu nedenle kuru dönem adını almıştır.Meme Dilimlerinin Etkisi:Meme 4 dilimlidir. Her dilime ait süt yapılarında farklılık vardır. Bu fark, gelişme, sürekli sağım ya da zamana bağlı olarak değişir. Her bir dilimdeki enfeksiyon diğerini etkilemez. Ancak, tüm sağım esnasında tüm meme dilimlerinden elde edilen sütler bir araya, bir ekipmanın içine toplandığından, toplam süt bileşimi üzerinde etkisi vardır.Hareket Etkisi:Açıkta, serbest gezen hayvanların, sinir ve hormon sistemi ile kan dolaşımı hızlanır. Kan dolaşımının hızlanması ve hareketlilik de süt verimi arttırır. Bu nedenle doğal ortamında otlatılan hayvanların verimliliği daha yüksektir.Sağım Süresi ve Sayısının Etkisi:İyi bir sağım ve masaj, süt bezlerinin faaliyetine ve memenin tamamen boşalmasına yardım eder. Bu durum ise süt verimini arttırır. Yapılan denemeler sonucunda, gün boyu 3 kere sağılan ineklerin 2 kere sağılanlara göre %10 verimli, 4 kere sağıldığında ise bundan çok daha fazla süt verdiği görüşmüştür. Sağım başlangıcında süt yağı %1,2 iken, sonunda %6,7 (bir sağım süresince) ‘ye çıkar. Sağım araları uzadıkça verimde artma fakat yağ veriminde düşme görülmüştür. 5 – 6 dakika içinde sağım tamamlanmalıdır. Yağın yoğunluğu düşük olduğundan, ilk önce süt verimi yüksek su, daha sonra yoğunluğu düşük olan yağ sağıma geldiğinden ilk sağımlar yağ açısından çok zengin değildir.Yem Etkisi:Yemlerin hem miktarı hem özellikleri önemlidir. Hayvanın bulunduğu evreye göre beslenmelerinde yem çeşidi kullanılır. (kızgınlık dönemi, laktasyon dönemi) Yeşil yemler, baklagil otları, şekerpancarı atıkları, buğday kepeği, kolza küspesi, malt çimi, Ayçiçek küspeleri, soya süt verimini arttıran yemlerdir. Buğday, çavdar kepeği, yulaf ezmesi, arpa kırması, şerbetçiotu yan ürünleri, keten tohumu, palm küspesi yağ oranını arttıran yemlerdir. Mısır, susam küspesi, soya, pancar posası, çiğ patates, haşhaş küspesi, donmuş yemler, soğuk yemler yağ oranını azaltıcı yönde etki yapan yemlerdir. Ani yem değişimleri de verimleri etkilemektedir. Islak, küflü çapa bitkileri ile beslenen hayvanların sütleri de kötü etkilenmekte ve küf kokusuna sahip olmaktadır. Ahırda beslenen hayvanların meraya salındığı ilk günlerde de yem değişikliği olduğundan yağlarda ilk günler artma gözlenir, fakat daha sonra tekrar eski haline gelmektedir.Mastitis:Meme yangısı, meme iltihabı demektir. Süt verimi etkileyen en önemli unsurdur da denebilir. Bu hastalık, mikroorganizmaların neden olduğu meme iltihaplanmasıdır. Mikroorganizmaların yanı sıra, mastitis oluşumuna etki eden farklı durumlar da bulunur. Bunlar, memenin yaralanması, memenin ezilmesi, kötü hava koşulları, hatalı sağım, inek bünyesindeki fizyolojik değişimlerdir. Mastitise neden olan mikroorganizmaların başında Streptococcus agalactiae, Streptococcus dygalactiae, E.coli, Staphlycoccus auerus’tur. Bu mikroorganizmalar gübre, idrar ve altlıklarda oldukça çok bulunur. Altlıklar kirliyse, barınaklar kirliyse mikroorganizmaların bulaşması yüksek olasılıktır. Hijyenik olmayan ortam ve yaşam koşulları en önemli faktördür. Yaşlılıkla birlikte de mastitis görülebilmektedir. Tam yapılamayan sağımlar, süt akımının durgunlaşması, memeye takılan makinenin vakum gücü, meme başlıklarının memede çok kalması da mastitisi tetikleyen sebeplerdendir. Mastitisli sütlerde renk, tat ve koku değişime uğrar. İstenmeyen süt asitliği artışına neden olur. Meme uçlarında kan olması durumunda fark edilmediği taktirde süte bulaşır ve kırmızımsı renk oluşur.Kaynakça: Gıda Mühendisliği Süt Teknolojisi Ders Notları Dr. O. GürsoyYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sutun-miktar-ve-bilesimine-etki-eden-unsurlar-nelerdir

Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu'nun uç bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu, Oğuzlar'ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular'la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a, daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti. Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir. Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e gelip yerleşmişlerdir. Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolusunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu. Ertuğrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede, 1288'de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları'nca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa'nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu'daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar. Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi'nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin 1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti , kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa'da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından şehid edildi. Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti , imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti. Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir" demektedir. Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir: 1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu. 2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu. 3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı. 4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır. 5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm'ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler. 6. Osmanlılar, Anadolu'da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet'i seçti. 7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu. 8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır. 9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir. Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı..." (Gibbons) "...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türkler'e sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..." (D'ohsson). Sonuç olarak Osmanlı Devleti , kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem" (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör İmparatorluğa Doğru Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın şehid olması üzerine, cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden "Yıldırım" lâkabıyla anılan, oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91'de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğulları'nın topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391'de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna'nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla genişletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa'dan, hattâ Anadolu'dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa'nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs'e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu'ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım'ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; "Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız" diyerek kudretini ortaya koyuyordu. Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa'dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan'a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora'yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için, İstanbul'u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz'in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402'de, Osmanlı Devleti ne de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu'yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk'e denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu'da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber, Timur'un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün şevket ve azametiyle devam edecektir. Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403'ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını, Candaroğullarını ve Karamanoğulları'nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli'deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu II. Murad'a, âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi. Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han, 1430'da Selanik ve Yanya'yı fethetti. Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı girdiği mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi, İstanbul'un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlere hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padişahların da ilkidir. Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti. 1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid'in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devleti nin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır: 1. Daha önce Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr'da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları. Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; "Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir" (Benoist) ve "Yıldırım'ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur" (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım'ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması, onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir. Yıldırım Bayezid Hanın, Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; "Kimdir bu gelenler?" diye sorar. Yanındakiler; "Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed'in kuvvetleridir" derler. Bunun üzerine Yıldırım; "Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum" demiştir. Gerçekten de, Bayezid'in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed, Amasya'da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed'de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; "Birinci Mehmed; cömert, yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi" ve "Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi" cümleleriyle anlatmaktadır. Sultan Çelebi Mehmed'in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi, gerçekleştirdiği fetihlerle, İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî'den, İstanbul'u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed'i (Fatih), idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed'in, ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; "Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!" şeklinde hitap ederek, ordunun başına geçmesini sağladı. Varna'da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; "Zafer, oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız" cevabı pek mânidardır. Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı. 2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devleti nin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu nun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü, ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı. Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşa'ya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; "Gel kardaş, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar... ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler" cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği, daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu. Ancak, Birinci Murad Anadolu'da meşgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun, Bizans prensi Andronikos'la birleşmesi bir ibret dersi oldu. "Fitne kıtalden daha şiddetlidir" düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeşi Yakup Çelebi'yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar" maddesini koyarken, bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler, kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren, bu düşünce terk edilince, şehzadeler, vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum, Sultan Abdülaziz'in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devleti nde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de, devlet için bir bahtsızlık olmuştur. Padişahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye'ye gelen, İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq; "Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduğu" kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur'un oğlu Şahruh'un, Çelebi Sultan Mehmed'e yazdığı bir mektupta; "Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir" sözüne karşılık Çelebi Mehmed; "Osmanlı padişahları, başlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler, Müslümanların elinden çıktı" diye cevap vermiştir. Yine, Cem Sultan'ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid'in; "Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez" (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiş, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir. 3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus, timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1566) Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu. 4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu na kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir. "İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır." Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devleti nin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu. Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti. Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî'nin, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı. Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı. Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır ını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti. 1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur". Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu. Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte eden bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi. Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri, artık gevşemiş olacaktı. Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır. Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı. Osmanlı Devleti nin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi? 1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti. İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir. Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir. Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter. Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu , türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının, Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti. Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı, kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır. İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı'na çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı, gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi. Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır. 2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır. Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi. İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur. 3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir: "Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere) "Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal) "Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri, yalnız başına, seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin) "Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser) Duraklama Dönemi (1566-1699) "Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince, istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve âkıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde yer var mıdır?" (Busbecq) 4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan'dan, Kırım ve Kazan'dan Habeşistan'a kadar geniş yerlere hakim olmaları ve adaletle idare etmeleri. 5. Osmanlı Devleti nin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi, hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, "Kanunname-i Âl-i Osman" adı altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar, asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebaasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve mutluluk kaynağı olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, muhteşem padişahlar ve onların hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574) Avusturya'nın Erdel'e küçük bir tecavüzü üzerine, şiddetli bir karşılık verildi. 1570'te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya'ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı Alâaddin'e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda ıslahat yaptı. Diğer taraftan, II. Selim Han'ın, Türk tarihinin en şuurlu ve hayatî seferi olan, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz'le Hazar Denizini birbirine bağlamayı amaçlayan Don-Volga Kanal Projesi, Kırım Hanı Devlet Giray'ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, Sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan, Ruslar dehşete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım'ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamayacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak'a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirebilecek büyük ve önemli bir teşebbüs, başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti nin, İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık İnebahtı'da oldu. Kıbrıs'ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa'nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571'de İnebahtı'da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa, kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul'a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine: "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar" diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; "Paşa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar" sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz'e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti. II. Selim Han'dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devleti nin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar sürmüş olan İran savaşları, Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devleti nin zayıf anını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir. İran'a karşı koyabilmek için, devamlı Anadolu'dan asker desteği verilmiş, bu durum, zamanla Anadolu'da dengelerin bozulmasına yol açmıştır. Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır: Kanuni'nin son zamanlarında Osmanlı Devleti, her bakımından dünya devleti durumundaydı. Geniş sınırları içinde kültür ve medeniyet alanında en yüksek noktaya çıkılmıştı. Fakat 17.yy dan itibaren Osmanlı Devleti bu zirveyi korumaya çalıştı. Toprak artışı kısmen devam etti. Ancak bu önceki yüzyıllara göre kıyaslanmayacak derecede idi. Avrupa devletleri ise coğrafi keşifleri gerçekleştirmişlerdi. Yine rönesans hareketleri sonucunda bilim, teknik ve sanat alanında ilerlemeler sağlanmıştı. Avrupa'nın çoğu kurumlarıyla açıkca üstünlüğü 18.yy da ortaya çıkacaktı.Devlet yönetiminde ortaya çıkan aksakların düzeltilmesiyle, eski gücüne kavuşacağına inanıldı. Devlet adamları Avrupa'da ortaya çıkan gelişmeleri önemli saymadılar. Buna rağmen Osmanlı Devleti'nin temelleri çok sağlamdı, yıkılması için yüzyıllar gerekecekti.A.Dış Sebepler •Coğrafi Keşifler : Avrupa'da bilim ve teknikte yeni buluşlar ve gelişmeler, insanlara yeni yerler bulma ve oralarda yerleşme imkanı verdi. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının değişmesi, Avrupalılara büyük kazançlar sağladı. Daha önceleri doğunun ticari eşyası Osmanlı topraklarından getiriliyordu. Avrupalı tüccarlar, buralardan bu malları alıyordu. Ancak 17yy.da Avrupalılar Asya'da yerleşmeye başladılar. Hindistan ticaret yolunu kontrol altına aldılar. Bu durum Osmanlı dış ticaretini engelledi.Devletin gümrük gelirleri azaldı. Keşif gezileri sonunda yeni yerlerin bulunması Osmanlı Devletini mali açıdan engelledi. Amerika kıtasının bulunmasıyla buradaki değerli madenler (altın,gümüş..) Avrupa'ya taşındı. Dolayısıyla batıdan gelen ucuz ve bol gümüş, Osmanlı maliyesini de etkiledi. Çünkü Osmanlı Devleti'nin para birimi olan gümüş akçe idi. Sürekli olarak gümüş kıtlığı vardı. Dışarıdan gelen bu yeni değerli maden ticareti, elverişli şekilde vergilenemedi. Alınan tedbirler durumu daha da kötüleştirdi. 16.yy sonunda ortaya çıkan ekonomik kriz ile akçenin değeri daha da düştü. Buna karşılık fiyatlar yükseldi. (Enflasyon) Akçenin değerinin düşmesi satın alım gücünü düşürdü. Hazine fakirleşti ve vergiler yükseldi.•Rönesans ve Reform :Yeni Çağ'da Rönesans ve Reform hareketlerinin Avrupa devletleri üzerinde büyük etkileri oldu. Bilim ve teknikte olan gelişmeler sayesinde herşey insan faydasına sunuldu. Üniversiteler ve ihtisas okulları açıldı. Sürekli ordular kuruldu. 17.yy da Avrup devletleri Osmanlı Devletine karşı sürdürdükleri mücadeleye hız verdiler. Ona karşı birleştiler. Osmanlı devleti bilim ve teknikte yeterli gelişmeyi sağlayamadı.B.İç Sebepler •Yönetimdeki Bozukluklar :17.yy da Osmanlı padişahlarının bazıları, devlet yönetiminde yeterli olamadılar. Onların yönetimindeki yetersizlikleri merkezi otoritenin zayıflamasına neden oldu. Bu dönemde şehzadeler sarayda tutuldu. Onların sancaklara gönderilerek tecrübe kazanmalarına önem verilmedi. Saray kadınları ve kendi menfeatlerini düşünen kişiler devlet işlerine karıştılar. Önemli devlet görevlerine ehliyetsiz kişiler, rüşvet ve iltimala tayin edildi. Padişahlar tecrübeli yardımcılardan mahrum kaldılar. Memurlar sık sık görevden alındılar. Devlet otoritesi sarsıldı. Halkın devlete olan güveni azaldı. Bu durum iç isyanların çıkmasına sebeb oldu. •Toprak Sisteminde ve Orduda meydana gelen bozukluklar:Osmanlı Devletinde, devlete ait olan topraklar gelirlerine göre parçalara ayrılmıştı. Bu topraklar asker ve sivil devlet görevlilerine ve devlete yararlığı dokunanlara veriliyordu. Bu kişiler kendilerine verilen toprak gelirinin bir kısmını alıyorlar, diğer bir kısmını da devlete karşı görevlerini yerine getiriyordu. Örneğin tımar olarak ayrılmış toprağı alan asker, savaşlarda orduya katılmak üzere asker yetiştiriyordu.(Tımarlı sipahi) Toprağı ekiğ biçen çiftçi ise, devlete ait olan bu topraklarda kiracı durumundaydı. Devlete vereceği vergiyi tımar sahibine ödüyordu. Görüldüğü gibi Osmanlı Devletinde Tımar Sistemi denilen bu düzenleme ile ordu arasında uyum söz konusu idi. Bu hassas bir denge idi. Birinde bozulabilecek bir unsur diğerini de etkileyecekti. İşte 17.yy da Osmanlı Devletinde toprak sisteminde görülen aksaklıklar tımarlı sipahi sayısını azalttı. Sipahiler tımarlarını terketti.Anadolu'da çıkan Celali isyanlarına katıldılar.Buna karşılılk yeniçeri sayısı arttı. Maaşlı olan yeniçeri askerlerine yapılan harcamalar devlet maliyesini etkiledi. Ayrıca bu ocağin disiplini bozuldu. Asker alımında kurallara uyulmadı. Kışkırtmalar sonucu yeniçeriler, siyasi baskı gücüne dönüşüp isyanlar çıkarmaya başladılar. Bu dönemde denizciliğe ve donanmaya gereken önem verilmedi.•Maliyedeki Bozukluklar : 1- 16.yy da meydana gelen ekonomik kriz ve paranın değerinin düşmesi. 2- Ordunun ihtiyaçları ve savaşların kar yerine zarar getirmesi 3- Yeniçerilerin isyanlarla maaşlarını arttırmaları, padişahların ödediği yüksek cülus bahşişleri. 4- Halkın isyanlar ve bozulan toprak sistemi yüzünden vergisini ödeyememesi 5- Sarayın harcamaları •Bilim ve Teknik : 17.yy da devlet hayatına yön veren ilim müesseselerinde fen derslerine gereken önem verilmedi. Normal sayısının üstünde öğrenci yetiştirildi. Bu da medreseyi ciddi bir ilim kapısı olmaktan çıkardı. İlmiye sınıfı eski önemini kaybetti. •Sanayi : 17.yy da Osmanlı sanayii pek iyi değildi. Sanayi üretimi, devlet kontolündeki loncalar tarafından yürütülüyordu. Loncalar, üyelerine çalışma zevki, meslek disiplini, dürüstlük, kanaatkarlık gibi sağlam ahlak kurallarını aşılıyordu. Onlara ekonomik ve sosyal güvence sağlıyordu. Ayrıca standartları ayakta tutuyor ve haksız rekabeti önlüyordu. Ancak ekonomik alanda üstünlük 17.yy dan itibaren Avrupa'ya geçti. Bu geri kalışta Kanuni döneminde Fransa'ya verilen giderek Avrupa devletlerine yaygınlaştırılan kapitülasyonların etkisi oldu. Kapitülasyonlar sayesinde sağlanan gümrük ve ticaret kolaylıkları ile, yabancı eşylar Osmanlı pazarını doldurdu. Küçük el atölyelerinde üretilen eşyalar Avrupa'da fabrikalarda üretilen çok sayıda ve ucuz mallarla yarışamadı.

http://www.ulkemiz.com/osmanli-imparatorlugu

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon; evet gerçekten de nedir depresyon? Artık herkes “Depresyondayım” diyor. Aslında depresyon, temel belirtileri  isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Hastalığın üzerine basarak söylemek gerekirse, bir beyin bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır.Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler. Uzm. Dr. Oğuz TAN   Uzm. Psk. Zehra EROLDepresyon TürleriTüm depresyon türleri aynı değildir. Aynı zamanda klinik depresyon olarak bilinen majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.Majör Depresif Bozukluk nedir?Majör depresif bozukluk belirtileri şunlardır:•Çalışamama•Uykusuzluk•Yemek yiyememe•Bir zamanlar keyif alınan aktivitelerden artık zevk alamama•Depresif ruh hali•Çevrede gelişen olaylara karşı ilgisiz kalmaMajör depresyon veya klinik depresyon, normal günlük yaşamınızı engelleyebilir. Depresif semptomlar ıstıraba veya fonksiyon bozukluğuna sebep olur. Klinik depresyonda belirtiler kendiliğinden oluşur, ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı ya da hipotiroit gibi tıbbi durumlar sonucu ortaya çıkmaz.Kronik Depresyon veya Distimi nedir?Kronik depresyon veya distimi uzun süredir devam eden (iki sene veya daha fazla) depresif ruh halidir. Kronik depresyon majör depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..Atipik Depresyon nedir?Atipik depresyonun belirtileri şunlardır: Aşırı yeme, aşırı uyuma, yorgunluk, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet, olaylara karşı verilen reaksiyon olarak kötüleşen veya iyileşen ruh hali. Sıradan depresyonda ise yaygın üzüntü dikkati çeker.Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon nedir?Bipolar bozukluk -bazen manik depresyon olarak da adlandırılır- klinik depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen karmaşık bir ruh hali bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II. Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişi vardır.Mevsimsel Depresyon diğer depresyon türlerinden ne kadar farklıdır?Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılan mevsimsel depresyon, her sene aynı zamanda oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. “Kış sıkıntısı” veya “kapalı yerde kalma sıkıntısından” daha fazla şey ifade eder. Bunun nadir bir türüne “yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.Psikotik Depresyon ciddi bir şey midir?Psikotik depresyonda, psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer semptomlarına depresyon semptomları eşlik eder. Psikotik depresyonla gerçeklikten kopulur. Hastalar halüsinasyon ve sanrılar deneyimler.Postpartum (doğum sonrası) Depresyon nedir?Yeni anne olanların % 75’i “bebek melankolisi” çeker. Fakat 10 anneden birinde postpartum depresyon adı verilen daha ciddi bir durum gelişir. Anne doğumdan sonraki bir ay içinde majör depresif dönem yaşadığı zaman postpartum depresyon tanısı konur. Ne tür depresyon semptomu gösterirseniz gösterin, doktorunuzla konuşmak önemlidir. Doğru bir tıbbi teşhis ve etkili bir tedavi depresyonla başa çıkmanızı sağlar.Majör Depresyon (Klinik Depresyon)Mutsuz ve umutsuz mu hissediyorsunuz? Klinik depresyon olarak bilinen majör depresyonunuz olması muhtemeldir. Majör depresyonu olanlar derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içindedir. Majör depresyonda, çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve arkadaşlar ve aktivitelerden zevk almanızı zorlaştıran semptomlara sahip olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya gelebilir.Majör veya klinik depresyon nedir?İnsanların çoğu hayatlarında bir yere kadar üzgün veya kötü hissedebilir. Fakat klinik depresyonda günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olunur, DSM-IV’e göre -ruhsal sağlık durumlarına tanı koymakta kullanılan kılavuz- majör depresyonla beraber başka belirtilere de sahip olabilirsiniz. Bu belirtiler aşağıdakileri içerebilir:•Hemen hemen her gün yorgunluk veya enerji kaybı•Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu•Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık•Hemen hemen her gün insomnia (uykusuzluk) veya hipersomnia (aşırı uyuma)•Hemen hemen her gün hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması (anhedoni [haz yitimi•Psikomotor ajitasyon veya retardasyon (huzursuzluk veya yavaşlama)•Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil)•Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5’inden fazla bir değişiklik)Durumunuzun majör depresyon olarak görülmesi için, belirtilerinizden biri ya depresif ruh hali ya da ilgi kaybı olmalıdır. Belirtiler hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.Kimler majör depresyon riski altındadır?Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Cemiyeti’nin bildirimlerine göre, majör depresyon Birleşik Devletler’deki 18 yaş üstü nüfusun % 6.7’sini etkilemektedir. Toplamda, % 20-25 arası hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon devresi geçirmiştir. Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler.Kadınlar daha yüksek depresyon riski mi altındadır?Kadınlar erkeklerden yaklaşık iki kat fazla majör depresyona sahiptir. Buluğ çağı, menstruasyon, hamilelik, düşük ve menopoz esnasında kadınlarda hormonal değişikliklerin majör depresyon riskini arttırdığı düşünülür. Majör veya klinik depresyon riskini arttıran diğer faktörler arasında evde veya işte artan sorumluluklar vardır. Çocuklarla, kariyerle, bağlılıklarla uğraşmak ve yaşlı anne veya babanın bakımıyla uğraşmak majör depresyon riskini arttırabilir. Tek başına çocuk büyütmek de riski arttıracaktır.Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir?Erkeklerde depresyon bildirimi daha azdır. Klinik depresyondan mustarip erkeklerin yardım istemesi veya deneyimleri hakkında konuşmaları bile düşük bir olasılığa sahiptir. Erkeklerde depresyon işaretleri; asabiyet, öfke, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır. Duygularını bastırmaları, hem evde hem de dışarıda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Majör depresyon hastalıklara, intihara ve hatta cinayete bile yol açabilir.Majör depresyonu ne tetikler?Herkesin bir klinik depresyon tetikleyicisi yoktur. Bununla beraber bazı genel majör depresyon tetikleyicileri şunlardır:•Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü•Sosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi•Büyük yaşamsal değişiklikler—taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik•Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma•Fiziksel, seksüel veya duygusal istismarBazı ailelerde majör depresyon nesilden nesile geçer. Bununla beraber aile geçmişinde depresyon olmayanlarda da majör depresyon görülür.Majör depresyon nasıl teşhis edilir?Bir sağlık uzmanı -doktorunuz veya bir psikiyatrist- tam bir tıbbi değerlendirme yapacaktır. Uzman sizin ve ailenizin psikiyatrik geçmişi hakkında sorular soracaktır. Muhtemelen bir depresyon görüntüleme testi de yapabilirsiniz. Kan testi, röntgen veya diğer laboratuvar testleri majör depresyona tanı koyamaz. Bununla beraber, doktorunuz depresyon belirtileri gösterebilecek başka bir durum olup olmadığına açıklık getirmek için bazı kan testleri isteyebilir. Örneğin, hipotiroidizm depresyonla benzer belirtilere sahiptir. Alkol kullanımı veya bağımlılığı, bazı ilaçlar, felç veya yasa dışı ilaçların kullanımı da depresyon belirtilerine neden olabilir.Majör depresyon nasıl tedavi edilir?Majör veya klinik depresyon ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doktorunuz muhtemelen size antidepresan reçetesi yazacaktır. Aynı zamanda bir konuşma terapisi olan psikoterapiyi de önerecektir. Bazen antidepresanın etkisini arttırmak için diğer ilaçlar da ilave edilir. Belirli ilaçlar bazı insanlara daha yararlıdır. Doktorunuzla beraber yaşam tarzınıza uyan bir tedavi bulmak için konuşmak önemlidir. Doktorunuzun sizin için hangisinin daha iyi olacağını anlaması için farklı ilaçları farklı dozlarda denemesi gerekebilir. İlacın yetersiz olduğu zamanlarda, depresyon için başka tedavi yolları da vardır; Elektrokonvulsif Terapi gibi, buna EKT veya şok terapi de denir.Majör depresyon önlenebilir mi?Bir kez bir majör depresyon dönemi yaşadıysanız, bir sonraki için yüksek risk altındasınızdır. Bir başka depresyon dönemini önlemenin en iyi yolu, tetikleyicilerin veya majör depresyon sebeplerinin bilincinde olmaktır. Ayrıca majör depresyon belirtilerini bilmek ve bu belirtilerden herhangi biri sizde varsa erkenden doktorunuzla konuşmak oldukça önemlidir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/depresyon-nedir-depresyon-turleri-nelerdir

Hamza Hamzaoğlu Kimdir

Hamza Hamzaoğlu Kimdir

Hamza Hamzaoğlu, (d. 15 Ocak 1970, Gümülcine), Türk eski millî futbolcu. Galatasaray teknik direktörü.Hamza Hamzaoğlu, 1970 yılında Yunanistan’da, Türk nüfusunun fazla olduğu Gümülcine şehrinde doğdu. Hamzaoğlu, Yunanistan – Türkiye gerginliğinin tavan yaptığı yıllarda, 1974 Kıbrıs Harekatı’nın 3 sene sonrasında, bir kış gecesi 7 yaşında ailesiyle beraber Türkiye’ye kaçtı. Meriç nehri üzerinden sandalla Türkiye topraklarına varan aile daha sonra bir traktörün arkasında yola devam etti. Soğuk bir kış gecesinde kendilerine yeni bir vatan bulan ailenin soyadı da kimliği de yoktu. Hamza ise futbolla ilk ciddi yakınlaşmalarını ailenin yaşamak için seçtiği şehir olan İzmir’de gerçekleştirdi. Henüz 14 yaşında bir mahalle takımı kurmuş ve teknik direktörlüğünü yapmıştır. Bu özelliği onun altyapılara girmesini sağlamış, Mahallede top oynarken onu izleyen Cüneyt Ertay Hamza’yı İzmir’in köklü kulüplerinden Altay’a götürmüştür. 4 sene bu kulübün yıldız takımında top oynayan Hamzaoğlu, bu arada bir avukatın yanında çalışıyor, harçlığını çıkartıyordur. Altay’da özel maçların hepsinde yer alan Hamza'nın en büyük sıkıntısı kimliksiz olmasıydı. Lisans çıkartamadığı için resmi maçlara çıkamıyordu. Bu durum profesyonelliğe yaklaştığı dönemde son buldu. Batı Trakya’daki gelenekten dolayı babalarının ismini soyisim olarak alan erkek çocuklardan biri olan Hamza Hamzaoğlu'nun ilk gayriresmi soyismi Ahmet'ti Babası, nüfus müdürünün de tavsiyesiyle babasının adını, ailesine soyadı yapmıştı: Hamzaoğlu. Böylece dedesinin adını taşıyan Hamza da, Hamza Hamzaoğlu adını almıştır.İzmirsporBu dönemlerde İzmirspor’un antrenörü Halil Bıçakçı'nın dikkatini çeken Hamzaoğlu, İzmirspor takımına transfer olmuştur. Nüfus cüzdanının çıkmasıyla da ilk kez bu takımda profesyonel olmuştur.3. Lig’de yer alan İzmirspor’da daha ilk sezonunda ilk şampiyonluğunu yaşar. Mevkii orta sahadır. Ama takımın sol kanadında oynayan arkadaşı sakatlanınca hocası Hamza’yı oraya monte etmiştir. Burada gösterdiği performansın ardından İzmir’de yapılan Ümit Millî Takım seçmelerine katılır, seçmelerde zamanın Ümit Millî Takım Teknik Direktörü Fatih Terim’in gözünden kaçan Hamzaoğlu, Ümit Millî Takım’ın kampının İzmir’de olmasının da etkisiyle bir şans daha yakalar. Fatih Terim, takımın son durumunu görmek için İzmirspor ile bir hazırlık maçı ayarlar. İzmirspor’un sol kanadında oynayan Hamza, çok iyi bir performans ortaya koyar. Terim daha maçın başında “Karşı takımın sol kanadında oynayan oyuncuya aklım takıldı.” diyerek Hamza’yı soruşturur. Ve onu bir gün sonra aynı kampa çağırmıştır. Hamzaoğlu'nun aynı Sezon sonu İzmirspor’la olan mukavelesi bitmiştir. Terim’in tavsiyesiyle oyuncuya Galatasaray talip olmuştur. Ancak İzmirspor, Hamza’yı ikna ederek imzayı attırmış ve 100 milyon lira olan bonservisi 800 milyon liraya çıkmıştır. İlerleyen günlerde transfer için Fenerbahçe de devreye girmiş ancak Hamza, Galatasaray'a söz verdiği için gerekirse bir yıl oynamama pahasına bu takıma gidecektir. Galatasaray takımının o zamanki yöneticilerinden Yurdeşen Karahasan’ın çabalarıyla anlaşma sağlanmış ve Hamzaoğlu, 1991’de Galatasaray'ın yolunu tutmuştur.Galatasaray1991-921991'de tıpkı kendi gibi İzmirspor'da yetişen Mustafa Denizli'nin çalıştırdığı Galatasaray'a Selçuk Yula ve Hakan Şükür gibi isimlerin ardından kendi gibi Bulgaristan göçmeni arkadaşları Şevket Candar ve o sezon önce Fenerbahçe ile idmanlara çıkan ve sözleşme imzalayan daha sonra Galatasaray'a gelen Nesim Özgür ile birlikte imza töreninde kendini resmen Galatasaraylı yapan sözleşmeyi imzalamıştır. 1991-92 sezonu başında Galatasaray'ın kampına katılan Hamzaoğlu, ilk resmi maçına ise 14 Ağustos 1991 TSYD Kupası maçında Beşiktaş derbisinde çıktı. Hayrettin Demirbaş, İsmail Demiriz, Tugay Kerimoğlu, Iosif Rotariu, Uğur Tütüneker ve Erdal Keser gibi isimlerle Denizli'nin ilk 11'inde yer alan Hamzaoğlu, 90 dakika sol kanat mevkiinde forma giydi. Galatasaray maçı Erdal Keser ve Yusuf Altıntaş'ın golleriyle 3-2 kazanırken, final maçında da 18 Ağustos günü Fenerbahçe ile karşılaşan Sarı-kırmızılı ekip, Hamza'nın da ilk 11 başladığı müsabakada ezeli rakibini Roman Kosecki ve Erdal Keser'in golleriyle 2-1 mağlup etti. Hamzaoğlu böylelikle 2 derbi maçında da gülen tarafta yer alırken ilk kupasını da kaldırmış oldu. Daha sonra ilk Süper Lig karşılaşmasına 31 Ağustos günü Sarıyer karşısında çıkan Hamzaoğlu, ilk Avrupa kupası maçına ise Galatasaray'ın kendi evinde 0-1 mağlup olduğu maçın rövanşında 6 Kasım 1991 günü Banik Ostrava deplasmanında çıktı ve 90 dakika forma giydiği müsabakayı Galatasaray 2-1 kazanırken tur atlayan taraf oldu. O sezon Galatasaray ile Kupa Galipleri Kupası Çeyrek finaline yükselen Hamzaoğlu, Werder Bremen ile oynanan 2 maçta da forma giydi. Galatasaray deplasmanda 2-1 mağlup olurken kendi evindeki maç 0-0 bitince turnuvadan elendi. Hamzaoğlu Galatasaray formasıyla ilk resmi golünü ise 7 Aralık 1991 günü deplasmanda 0-4 biten Bursaspor karşılaşmasında attı. Sezon boyunca 25 lig, 3 Avrupa, 2 Türkiye Kupası maçında forma giydi ve 2 gol attı. O sezon Adana Demirspor'a gol atan Hamzaoğlu bu golü şöyle anlatmıştı :"Adana Demirspor’a bir gol atmıştım. İlk golümdü. Sol bek oynuyordum. 1-0 öndeydik. Sonra benim tarafımdan bir atak yaptılar. Topa müdahale etmek için kaydım ama vuramadım, rakibim kendini yere attı. Penaltıdan gol yedik, 1-1 oldu. Tribünlerden bana bağırmaya başladılar. 21 yaşımdayım, tecrübesizim… Ağlamaya başladım. Maç oynanıyor, ben ağlıyorum. Benim yüzümden kaybetmeyelim diye dua ediyorum. Sonra bir korner oldu. Prekazi kullandı. Ben de arka direğe doğru koştum. Nasıl koştum belli değil. Kafayla güzel bir gol attım. Parmağım altımda kaldı. Arkadaşlarım üstüme çullandı. Sonradan o parmağımdan çok çektim."1992-931992-93 sezonuna da Galatasaray ile devam eden Hamza Hamzaoğlu, Ağustos 1992'de ise o sezon ilk maçına yine bir derbi maçında TSYD Kupası'nda Beşiktaş karşısında çıktı. Maça ilk 11'de başlayan Hamza, 90 dakika sahada kalırken Galatasaray'ın golleri Okan Buruk ve Şevket Candar'dan geliyordu. Mustafa Denizli'nin gidişinin ardından Alman teknik adam Karl-Heinz Feldkamp'ın da vazgeçilmezi olan Hamzaoğlu, TSYD Kupası final maçında Fenerbahçe ile karşılaşan takımda İsmail Demiriz, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Elvir Boliç & Tugay Kerimoğlu gibi isimlerle Tanju Çolak & Aykut Kocaman gibi isimlere karşı ilk 11'de başlarken sol kanatta 90 dakika forma giydi. Bu maçta Galatasaray'ın stoper oyuncusu Falco Götz 2 gol atarak takımını üst üste 2.kez kupaya taşıyordu. Hamza Hamzaoğlu da 90 dk sahada kaldığı mücadelede 2.kupa sevincini yaşıyordu. Bu maçın akabinde ilk Lig maçına Gençlerbirliği karşısında çıkan Hamza, 2.lig maçı olan Karşıyaka müsabakasında da ağları havalandırıyor ve o sezon kendi adına ilk golünü atıyordu. Galatasaray'ın deplasmanda oynadığı bu maçta Hamza Hamzaoğlu 2-1'lik galibiyette büyük pay sahibi olmuştu. O sezon ilk Avrupa Kupası maçına ise Eylül 92'de Katowice karşısında çıkan Hamzaoğlu, rövanş maçında da forma giydi ve 0-0 ve 2-1 biten maçlar sonucu takımıyla bir üst tura yükseldi. Aralık 1992'de AS Roma ile eşleşen Galatasaray'da "iyi orta açamadığı" gerekçesiyle Tayfun Hut'un arkasında yedek kalan Hamzaoğlu, maçın son 24 dakikasında oyuna girmesine rağmen takımının elenmesine engel olamadı. O sezon Lig'de forma giymeye devam eden Hamza, kendi adına o sezon 2.golünü ise 23 Ocak 1993'de Galatasaray'ın 5-2 galip geldiği Gençlerbirliği müsabakasında kaydetti. Sezon sonuna kadar Lig'de Beşiktaş JK ile kıyasıya bir rekabete giren Galatasaray, son maçta Averaj ile şampiyon olması için farklı kazanmak zorundaydı. Hamza'nın da ilk 11 başladığı MKE Ankaragücü maçını 8-0 gibi farklı skorla kazanan Galatasaray, Süper Lig şampiyonluğunu ilan ederken, Hamza Hamzaoğlu da ilk kez Şampiyonluk sevinci yaşıyordu. O sezon 1993 Türkiye Kupası Finali'nde ise Beşiktaş ile karşılaşan Galatasaray, kendi evinde rakibini 1-0 yenerek ve deplasmanda ise 2-2 berabere kalarak Kupa'nın da şampiyonu oluyordu. O sezon sezona TSYD Kupası ile başlayan Galatasaray, Feldkamp ile Süper Lig ve Türkiye Kupası'nı da kazanarak 3 kupa ile bitirmişti. Hamza Hamzaoğlu ise 26 tanesi lig olmak üzere (24 ilk 11) tam 39 maçta forma giyip 2 gol attı.1993-941993-94 sezonu öncesi başka kulüplerin de radarına giren Hamza Hamzaoğlu, Galatasaray'da devam etme kararı aldı. Sezona Alman teknik adam Reiner Holmann ile başlayan Galatasaray, ilk maçına TSYD Kupası'nda Beşiktaş'a karşı çıktı. Son şaöpiyon unvanıyla sahada olan Galatasaray'da Defansı Reinhard Stumpf, Mert Korkmaz ve Bülent Korkmaz oluşturmuş sol taraf ise yine Hamzaoğlu'na emanet edilmişti. Galatasaray maç sonunda 4-1 gibi farklı bir skorla sahadan ayrılırken Hamzaoğlu ise 90 dakika sahada kalıyordu. Bir sonraki maçta Fenerbahçe ile karşılaşan Galatasaray, Kubilay Türkyılmaz ve Hakan Şükür'ün gollerine rağmen bu maçtan da 2-2 beraberlikle ayrılmıştı. Hamzaoğlu maçta yine 90 dk forma giydi. O sezon UEFA Şampiyonlar Ligi'ne yeni statüsüyle ilk katılan Türk takımı olan Galatasaray, eleme turunda Cork City ile karşılaştı ve Hamzaoğlu her iki maçta da 90 dk sahada kaldı. Bir üst turda İngiliz devi Manchester United FC ile karşılaşan Galatasaray, ilk maça Old Trafford'da çıktı ve takımın sol kanadı Hamza Hamzaoğlu'na emanet edildi. İlk 15 dakikada kalesinde 2 gol gören Galatasaray, daha sonra artarda Perer Schmeichel'ın kalesine 3 gol gönderirken Hamza Hamzaoğlu da Eric Cantona, Mark Hughes ve Ryan Giggs'e karşı 90 dakika sahada kaldı. Maç 3-3 tamamlandı ve Galatasaray Türk futbol tarihinin en önemli başarılarından birini elde etti. Rövanşta da kendi sahasında 0-0 berabere kalan Galatasaray, United'ı turnuvanın dışında bıraktı ve gruplara kaldı. Hamzaoğlu her 2 maçta da 90 dakika sahada kaldı. Grupta ise Spartak Moskova, FC Barcelona, AS Monaco ile eşleşen Galatasaray grubu galibiyet alamadan tamamlarken Hamza Hamzaoğlu 9 maçta görev yaptı ve 841 dakika sahada kaldı. O sezon Süper Lig'de ilk maçına Zeytinburnuspor karşısında çıkan Hamzaoğlu, ilk golünü ise 10 Ekim 1993'de oynanan Trabzonspor deplasmanında henüz 9.dakikada şık bir vuruşla Viktor Grishko'nun koruduğu kaleye attı ve 2-1'lik galibiyetin mimarlarından oldu. Böylelikle Galatasaray-Trabzonspor rekabetinde de gol atma başarısı gösterdi. Daha sonra takımın vazgeçilmezi olan Hamzaoğlu bir sonraki golünü ise 3 Nisan 1994'te oynanan Gaziantepspor maçında attı. Bir sonraki maçına 9 Nisan günü Şampiyonluk yolunda çok kritik bir maç olan Beşiktaş-Galatasaray derbisinde çıkan Hamza, maçın 33.dakikasında takımını öne geçirse de 72.dakikada Metin Uzun skoru 1-1'e getirdi ve Ali Sami Yen Stadyumu'nda oynanan maç 1-1 berabere bitti. Bir de 16 Nisan 1994 günü oynanan Altay maçında ağları havalandıran Hamza, sezon sonunda takımıyla kariyerinde 2. Süper lig şampiyonluğuna uzanırken 27 tanesi lig olmak üzere 46 maça çıktı ve 4 gol kaydetti. Sezon boyunca sarı kart görmeyen Hamza Hamzaoğlu o sezon "Yılın en centilmen futbolcusu" ödülünü aldı.1994-951994-95 sezonuna önceki 2 sezonda olduğu gibi yine bir Alman hoca ile başlayan Galatasaray'da Hollman'ın yerine Reinhard Saftig getirildi. Norman Mapeza ve Stevica Kuzmanovski'yi kadrosuna katan Galatasaray'da Hamza Hamzaoğlu ise takımın 2.kaptanlığına getirildi. O sezon TSYD Kupası ilk maçında Fenerbahçe karşısında 90 dakika sahada kalan Hamza, takımının 4-3 yenilmesine engel olmasa da 2.maçta Beşiktaş'ı 4-2 yenen kadro ile 40 dakika sahada kaldı. O sezon da UEFA Şampiyonlar Ligi'ne katılan Galatasaray, Avenir ile eşleşti ve deplasmanda 1-5 kazanılan maçta Hamza Hamzaoğlu 90 dk sahada kaldı. Grup aşamasında FC Barcelona, Göteborg ve bir önceki sezon turnuvanın dışında bırakılan Manchester United ile eşleşen Hamzaoğlulu Galatasaray, gruptaki tek galibiyetini Barcelona karşısında 2-1'lik skor ile aldı. Hamza ilk 11 başladığı maçta 60 dakika sahada kaldı. O sezon 7 Avrupa maçına çıkan Hamzaoğlu, 533 dakika sahada kaldı. Süper Lig'de ise ilk golünü 11 Eylül'de Antalyaspor'a atan Hamza Hamzaoğlu, daha sonra Altay ve Gaziantepspor maçlarında da rakip fileleri havalandırdı. O sezon toplam 37 maçta forma giydi ve 3 gol atıp sadece 1 sarı kart gördü.İstanbulspor1994-95 sezonunun ardından Galatasaray SK futbol şube sorumlusu Adnan Polat, Bülent Korkmaz, Okan Buruk ve Arif Erdem gibi isimlerle daha yüksek ücretle sözleşme imzalasa da Hamzaoğlu ile imzalamadı. Hamzaoğlu bunun ardından "Aldığım da zaten birçok arkadaşımın yarı ücretiydi. “Bana sembolik bir artış yapın, bir adım atın yeter” dedim. Yapmadılar. Neden bilmiyorum. Greame Souness da kalmam için çok uğraşmıştı." ifadelerinde bulundu. Bu gelişmelerin üstüne dönemin Fenerbahçe başkanı Ali Şen'den Galatasaray'daki maaşının 2 teklifi önerilse de Hamzaoğlu Ali Şen’e “Teklifiniz için teşekkür ederim ama ben Galatasaraylı Hamza olarak kalmak istiyorum” cevabını verdi. Daha sonra o dönem Saffet Sancaklı, Emre Aşık, Sead Halilagic, Saffet Akyüz, Oğuz Çetin, Aykut Kocaman, Sergen Yalçın gibi isimlerle yeniden oluşuma giden İstanbulspor'dan teklif alan Hamzaoğlu, başkan Cem Uzan'ın teklifini kabul etti ve Temmuz 1995'de kendini İstanbulsporlu yapan sözleşmeye imza attı. Saffet Susiç'in takımında 4 sezon forma giyen Hamza Hamzaoğlu, 1998-99 sezonunda takımıyla 2 maçlık da olsa Rumen temsilcisi Argeş Piteşti karşısında UEFA Kupası'nda mücadele etti. Ancak deplasmanda 2-0 mağlup olan İstanbulspor, İstanbul'da 4-2 kazansa da deplasman golü kuralıyla elendi. Hamzaoğlu İstanbul'daki maçra 90 dakika sahada kaldı. İstanbulspor kariyerinde 4 sezonda 134 maça çıkan Hamza Hamzaoğlu, 19 gol attı ve 7 sarı kart gördü. 1999 yılında ise Cem Uzan'ın kulübü bırakmasıyla ekonomik krize giren takımdan ayrıldı.Siirt Jetpaspor2000 yılında Ceyhun Eriş'in de forma giydiği dönemin popüler takımı Siirt Jetpaspor'a transfer oldu. Orada zor şartlarda müthiş bir mücadeleye imza atarlar. Saha dışı olayları itibariyle, o kadar çok çirkinlikler yaşar ki, futbolu bile bırakmayı düşünür. Ama her şeyin bittiği anda, yani son dakikada İzmirspor’a karşı inanılmaz bir golle kazanarak Birinci Lig’e çıkarlar. Sonraki sezonda ona göre yönetimin hatalarıyla takım göz göre göre ikinci lige düşer. O da o döneme kadar 37 maça çıkıp 1 gol attığı ve kaptanlığını yaptığı ayrılır. Yurtdışını düşünüyordur. Bu nedenle sezon başında hiçbir kulüple anlaşmaz.Alanyaspor2001-02 sezonunda Avrupa'da takım bulamamasının üzerine Alanyaspor ile anlaşan Hamzaoğlu, buada antrenmanlara çıksa da anlaşamaz ve Eylül ayında sözleşmesini fesheder.YozgatsporAlanyaspor ile sözleşmesini fesheden Hamzaoğlu, akabinde Yozgatspor'a transfer oldu. Hamzaoğlu bu takımda 23 maça çıkıp Kocaelispor ve Rizespor maçlarında da gol attı. O sezon Süper Lig'de yer alan ve Rasim Kara yönetiminde olan takımda Yaw Preko, Murat Şahin, Cengizhan Hınçal ve Saliou Diallo ve Galatasaray'dan eski takım arkadaşı Cihat Arslan gibi isimlerle vazgeçilmez oldu ve 20'si ilk 11 olmak üzere 25 maça çıktı. Sezon sonunda ise kaptanı olduğu takımdan ayrıldı.Konyaspor2002-2003 yılında ise ilginç bir kararla PTT 1.Lig ekibi Konyaspor'a transfer oldu. Bu takımla ilk maçına 25 Ağustos 2002 günü Gümüşhane karşısında çıktı ve 90 dk sahada kaldı. Detlef Müller ve Mustafa Kocabey gibi isimlerle gktma giyen Hamzaoğlu, ilk golünü ise 8 Aralık 2002'de Sakaryaspor'a attı. Takımın en tecrübeli oyuncusu ve kaptanı olan Hamzaoğlu, aynı zamanda Türkiye Kupası'nda takımının Süper Lig ekibi Fenerbahçe'yi 1-0 yenerek elediği maça Yusuf Şimşek, Semih Şentürk, Ümit Özat, Oğuz Dağlaroğlu, Haim Revivo, Samuel Johnson, Abdullah Ercan ve Fatih Akyel gibi isimlere karşı ilk 11 başladı ve 3 Aralık 2002 günü oynanan bu maçta Faruk Temel'in golünün asistini yaptı. O sezon Manisaspor, Akçaabat Sebatspor (2), Ankaraspor, Şekerspor ve Yozgatspor ağlarını havalandırarak skorer kimliğini ortaya koyan Hamzaoğlu, son 2 haftada da Sakaryaspor ve Erzurumspor ağlarını havalandırdı ve takımının en skorer 2 oyuncusundan biri oldu. Sezon sonu Konyaspor'un şampiyon olarak 1. Lig'e çıkmasında 34 maç, 9 gol ve 2917 dakikalık istatistikleriyle pay sahibi oldu. 4 sarı kart gören Hamzaoğlu takımını hiç yalnız bırakmadı.Beylerbeyi2003-04 sezonunda takım ile sözleşmesinin uzatılması istense de Hamzaoğlu, Galatasaray'dan eski başkanı Alp Yalman'ın gençlere yol göstermesi, yardımcı olması için yoğun ısrarlarıyla o sezon Galatasaray'ın satın aldığı pilot takımı olan Beylerbeyi'ne transfer oldu. Transfer sonrası "Amacımız Beylerbeyi’ni ikinci lige çıkarmak. Burada tecrübelerimi genç arkadaşlara aktarmaya çalışacağım." ifadelerinde bulunan Hamzaoğlu, takımın en genç oyuncusu ile aynı odada kaldı. İlk maçına 0-4'lük Sapancaspor maçında çıkan Hamza, 90 dk sahada kaldı. İlk golünü ligin 2.haftasında Bakırköyspor'a atan Hamzaoğlu, Mehmet Eren Boyraz ve Ceyhun Müderrisoğlu gibi isimlerle forma giydi. Hamzaoğlu ayrıca kariyerinde gördüğü tek kırmızı kartı da o sezon 4 Nisan 2004 günü oynadığı Bilecikspor maçında gördü.O sezon TFF 3.Ligi'nde 30 maça çıktı, 6 gol kaydetti. Sezonun bitiminde aktif futbolculuk kariyerine veda etti.Millî takım kariyeri10 kez millî takımlara çağrılan Hamza Hamzaoğlu, 4 kez Türkiye U-21, 5 kez Türkiye Olimpik ve 1 kez Türkiye A Millî forması olmak üzere toplam 10 kez millî formayı giymiştir.23 Temmuz 2013'ten itibaren Fatih Terim'in Milli takımdaki yardımcılığını yapmaktadır.İstanbulspor’da bir dönem oyuncusu olduğu Saffet Susiç’in çalıştırdığı Konyaspor’da Hamzaoğlu'nun 2004-05 sezonunda antrenörlük hayatı başladı. Futbol oynarken de antrenörlerinin neler yaptıklarını dikkatle gözlemleyen Hamzaoğlu, İstanbulspor’da birlikte çalıştığı Hollandalı Leo Beenhakker’dan etkilenir. Fatih Terim de beğendiği hocalardandır. Kariyerinde özel yeri olan Susiç’in Konyaspor’dan sonra Rizespor’da da yardımcılığını yapar. Rize’de 2 sezon kalır Hamzaoğlu. 2008’de yine Saffet Susiç ile ama bu kez Ankaraspor’dadır.Malatyaspor2008-09 sezonunun devre arasında Malatyaspor ona teknik direktörlük teklifinde bulunur. 12 maçta 3 galibiyet, 8 mağlubiyet yaşar. Buna rağmen başarılı olduğunu düşünüyordur. Başarı sadece skorlara yansımamıştır. Eşofmanları ilk giydiği günlerde oyuncular idmana çıkmama kararı almışlardır. “Hocam, bu durumun sizin gelişinizle ilgisi yok, paramızı alamıyoruz.” derler. Üstelik takımın yarısı da ekonomik sebeplerden dolayı ayrılmıştır. İyi oyuncuların hepsi gitmiştir. Devre arası kampı bu şartlarda başlar. Kayserispor ile oynayacakları Türkiye Kupası maçına sadece 10 lisanslı oyuncuyla hazırlandıkları günlerdir. 4 genç oyuncuyu takım bulmaları için bırakmışlardır. Şartlar gereği onları apar topar geri çağırırlar. Biri kaleci olmak üzere 14 kişi olurlar. Çok genç oyuncularla Bank Asya 1. Lig maçlarına çıkarlar. Ancak alınan sonuçlar yönetimi kan değişikliğine iter. Ligin bitmesine 9-10 hafta kala Hamzaoğlu’yla yollar ayrılır. O bıraktıktan sonra Malatyaspor geri kalan maçlarını kazanamaz ve küme düşer.Eyüpspor2009-10 sezonunun 5. haftasında Eyüpspor’la anlaşır Hamzaoğlu. Eyüpspor’a gittiğinde takım 2 puanla sonuncu sıradadır. Buna rağmen çıkışa geçerler. Final grubuna katılma şansını son maçta kaçırırlar. Play-Off’ta finale yükselirler. Ancak Tavşanlı Linyitspor’a 2-1 yenilerek Bank Asya 1. Lig’e çıkma şansını son anda yitirirler.Denizlispor2010-2011 sezonu başında 1. Lig takımlarından Denizlispor'la 2+1 yıllık sözleşme imzaladı. Denizlispor ile sezon ilk devresini lider bitirmesine rağmen sezonun ikinci devresinde üst üste aldığı kötü sonuçlar üzerine çok eleştirilmeye başlandı ve son olarak 29 Ocak 2011 tarihinde Gaziantep Büyükşehir Belediyespor'a kendi sahasında 0-1 yenildi. Bu lig karşılaşmasının ardından yapılan basın toplantısında istifa ettiğini açıkladı.Akhisar BelediyesporDenizlispor’dan ayrıldıktan 3-4 hafta sonra Akhisar Belediye Gençlik Spor’dan teklif gelir. Ligin bitimine 10 hafta kalmıştır. Düşme hattındaki Akhisar’ın rakiplerinden bir maçı fazladır ve üstündeki takımdan 4 puan geridedir. Mart 2011 tarihinde teknik direktör Mehmet Atilla Özcan ile yollarını ayıran Akhisar Belediyespor'u çalıştırmaya başladıMümkün olduğunca sporculara verdikleri sözleri yerine getiren bu yönetim için bir şeyler yapmak isteyen Hamzaoğlu, her hafta ligde kalmak için mücadele etti ve Ligde kalmayı da son hafta başardı.2011-12Hamzaoğlu, Akhisar’daki ikinci sezonunda ise temkinlidir. Bir sene önce düşmekten son anda kurtulan bir takım, sezona şampiyonluk parolasıyla başlamamalıdır. Dolayısıyla onun hedefi ligde kalıcı olmaktır. Taraftarı büyük beklenti içine sokmadan, oyuncuları büyük bir baskı altına almadan, stres ortamı oluşturmadan, yavaş ve sakin bir şekilde lige başlarlar. Düşündükleri ve planladıkları her şeyi gerçekleştirerek Süper Lig’e çıkarlar. 2011-12 sezonunda 1. Lig'i şampiyon tamamlayan takım, tarihinde ilk kez Süper Lig'e yükseldi.2012-13Süper Lig’e çıktıkları ilk sezon 1. Lig’de birlikte çalıştığı 13-14 oyuncuyla yola devam eder. Takımda en fazla kazanan oyuncu 300.000 Euro almaktaydı. Ligin ilk maçının 90.dakikada Eskişehirspor'u deplasmanda Sertan Vardar'ın golüyle mağlup eden Hamzaoğlu'nun ekibi Ligdeki ilk sezonlarında ilk yarıyı 15 puanla dipte tamamlamalarına rağmen hocaya gözünün üzerinde kaşın var demezler. Başarıyı getiren asıl faktör bu olur. Futbolu da her şeyiyle ona emanet ederler. İşine karışmazlar. Hocanın istediğini yapmakla kalmazlar, isteğinden fazlasını da yapmak isterler ama ‘Asla pahalı transfer yok’ diyen hocanın engeline takılırlar. Yönetim, teknik heyet, futbolcular ve taraftarların kalbi aynı amaç için atmaya başlayınca da ortaya Akhisar’ın ligdeki başarısı çıkar. Ligin en düşük bütçeli ve en az transfer yapan takımı, milyonlarca avro harcayan onca takımın tel tel döküldüğü ligde 9 gollük katkı veren Theofanis Gekas ve Bilal Kısa transferiyle hedefini tutturmayı başarır ve ligde kalır. Son 7 maçta 5 galibiyet, 1 beraberlik alan Hamzaoğlu’nun ekibi, tek mağlubiyeti ise 90+2 ve 90+4. dakikada gelen gollerle Antalyaspor’dan aldı (4-3).2013-142013-14 sezonunda Theofanis Gekas takımdan ayrılsa da kadroya Ibrahima Sonko'nun önerisiyle Oumar Niasse katıldı ve Bu sezon üzerlerine biraz daha koyarak 7 haftada 13 puanla geçen sene neredeyse koskoca bir ilk yarıda elde ettikleri puanı yakalarlar. Hamzaoğlu, Fatih Terim'in Türkiye Milli Futbol Takımı'nda yardımcı antrenörlüğünü de sürdürürken, takımıyla Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'a karşı sadece 2 mağlubiyet aldı ve o sezon 4 büyüklerden en çok puan toplayan teknik direktör oldu. Takım o sezon Avrupa kupalarını hedeflese de bunu başaramadı ve 10.sırada tamamladı Sezon sonunda ise hem Milli takım yardımcılığı hem Akhisar Belediyespor teknik direktörlüğünü yürütemeyeceğini söyleyen Hamzaoğlu, istifa etti.Galatasaray 2014-20151 Aralık 2014 tarihinde Cesare Prandelli'nin ardından Galatasaray teknik direktörlüğüne getirilmiştir. Galatasaray'da hem futbolcu hem de teknik adam olarak şampiyonluk yaşayan ilk isim olan Hamzaoğlu, aynı sezon Türkiye Kupası'nı da kazanarak yine hem futbolcu hem de teknik adam olarak kulüp tarihinde çifte şampiyonluk elde eden ilk teknik direktör olmuş ve kulüp tarihine geçmeyi başarmıştır. Türkiye süper kupasınıda kazanan Hamzaoğlu Galatasaraya bir sezonda 3 kupa kazandırmıştır.2015-201613 Haziran 2015 tarihin de 3 yıllık sözleşme daha imzaladı.

http://www.ulkemiz.com/hamza-hamzaoglu-kimdir

Üsküdarlı Hoca Ali Rıza

Üsküdarlı Hoca Ali Rıza

Türk-İslam eserlerini fırçası ile arşivleyen, Türk resminin kırkambarı Üsküdarlı...

http://www.ulkemiz.com/uskudarli-hoca-ali-riza

Tevfik Fikret Kimdir ?

Tevfik Fikret Kimdir ?

Tevfik Fikret (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915), Türk şair, öğretmen, yayıncı.

http://www.ulkemiz.com/tevfik-fikret-kimdir-

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

1. Termik Düzeneklerle Güneş Elektriği Yoğunlaştırmalı güneş toplayıcıları yöntemi ile güneş ısının bir sıvıya buharlaştırılması sonucu ve klasik termik santrallere benzer biçimde buhar türbini ve jenaratörle elektrik elde edilmektedir. 2. Fotovoltaik Düzeneklerle Güneş Elektriği-Fotovoltaik Hücre Nedir? Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır… Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel yada seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri yada paralel bağlanarak bir kaç Watt’tan megaWatt’lara kadar sistem oluşturulur. Fotovoltaik piller ilk olarak 1839 yılında Fransız fizikçi Edmond Becquerel tarafından bulunmuştur. Fotovoltaik Hücre Yapıları Günümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi güneş pilleri de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında güneş pili yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir. Yarı-iletken maddelerin güneş pili olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum’un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine “verici” ya da “n tipi” katkı maddesi denir. P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de “p tipi” ya da “alıcı” katkı maddeleri denir. P ya da n tipi ana malzemenin içerisine gerekli katkı maddelerinin katılması ile yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve n tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani p tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, n tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, p tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine “geçiş bölgesi” ya da “yükten arındırılmış bölge” denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan “yapısal elektrik alan” olarak adlandırılır. Yarıiletken eklemin güneş pili olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır. Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar valans bandı ve iletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini valans banddaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem güneş pilinin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde güneş pili, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, güneş pilinin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun pil yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum: Önce büyütülüp daha sonra 200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tekkristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuvar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15’in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çokkristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de daha düşük olmaktadır. Verim, laboratuvar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit (GaAs): Bu malzemeyle laboratuvar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır. Amorf Silisyum: Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum güneş pilinin bir başka önemli uygulama sahasının, binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler olarak, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci olarak kullanılabileceği tahmin edilmektedir. Kadmiyum Tellürid (CdTe): Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş pili maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuvar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir. Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2): Bu çokkristal pilde laboratuvar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir. Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler: Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %17’nin, pil verimi ise %30’un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden yapılmaktadır. 1980’li yılların ortalarından evvel, PV güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri ve kapsülleri (modül) bazı dayanıklılık problemleri göstermiş olmalarına rağmen, bu sıkıntılar genellikle aşılmıştır ve bunların büyük çoğunluğu şimdi memnun edici bir şekilde görevini yapmaktadır. İtibarlı üreticiler ürettikleri kapsüllerin simdi 1-20 yıl ömürlü olmalarına güvenebilmektedir. Birçok üretici en az on yıllık bir garanti vermektedir. Buna karsın, amorf güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler için garanti genellikle 2-3 yıl arasındadır. Silikon güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler ilk piyasaya çıktığında, 1970’lerdeki son derece yüksek seviyede olan, güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin fiyatları sürekli aşağıya düşmüştür. Su anda, oldukça büyük kristalli silikon kapsülleri siparişleri için fabrika dışı fiyat yaklaşık 4.00 – 5.00 ABD$/Wp’dir. Donatıların monte edilmiş (kurulu) fiyatları tasıma ve isçilik maliyetleri,kâr hadleri, siparişin büyüklüğü ve bir sürü diğer faktörlere bağlıdır ve 7.00 – 8.00ABD$/Wp’dan aşağı olması mümkün değildir. Gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarından gelen küçük siparişler için, fiyatlar muhtemelen 10.00 ABD$/Wp’ın üzerinde ayarlanacaktır. Donatıların bakım ihtiyaçları basittir. Yapılması gereken temel bakım, yüzeyi temiz tutmak olacaktır. Yüzeyin çok az tozlanması bile toplam elektrik akımının azami çıkış gücünü önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca, donatıların üzerine düşebilen kus pislikleri ve yaprak gibi küçük nesnelerin ortadan kaldırılması da önemlidir. Söz konusu nesneler sadece bazı güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri gölgelemekle kalmaz, aynı zamanda üniteler diğer güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin sağladığı enerji ile aşırı ısınmış hale gelebilir ve bu durum her zaman için zarar verebilir . Yine donatının tamamen bir şeylerle karartılmamış olduğundan emin olmak esastır; Küçük bir karartılmış alan bile elektrik akımının azami çıkış gücünü %50’ye kadar azaltabilir. Fotovoltaik Modül,Panel Ve Diziler Fotovoltaik hücreler daha yüksek akım,gerilim veya güç seviyesi elde etmek için elektriki olarak seri veya paralel bağlanırlar.Fotovoltaik modüller çevre etkilerine karşı sızdırmazlık sağlayacak şekilde birbirine eklenmiş fotovoltaik hücreler içerirler.Fotovoltaik paneller elektrik kabloları ile birbirine bağlanmış iki veya daha çok sayıda Fotovoltaik modül içerirler.Fotovoltaik diziler ise belli sayıda Fotovoltaik modül veya panel içeren enerji üretim ekipmanlarıdır. Fotovoltaik Hücrelerin Teknik Analizleri V-I denklemi Kirchoff’un akım(birinci) yasasından türetilerek elde edilmiştir. Burada; IPh: : Işık Akımı ID: Diyot Akımı IS: Diyot Ters Doyum Akımı m: Diyot “ideal faktörü” m = 1…5VT Termal gerilim: ; VT = 25,7mV at 25°C. k s: Boltzmann sabiti k = 1,380658 • 10-23 JK-1 T: mutlak sıcaklık; [T] = K (Kelvin) 0 K = -273,15°C e: bir elektronun yükü e = 1,60217733 • 10-19 As Örnek Olarak Panasonic Suncream II PV Panelinin Özellikleri Boyutlar İşletme akımı-İşletme Gerilimi Bir Fotovoltaik Sistem Nasıl Çalışır? Basitçe PV sistemleri de diğer elektrik üretim sistemlerine benzer olarak çalışır.Sadece kullandıkları ekipmanlar değişiktir.Sistemin operasyonel ve fonksiyonel ihtiyaçlarına bağlı olarak DC-AC inverter,Akü,Şarj kontrol ünitesi,yedek güç kaynağı ve sistem kontrolörü gibi ekipmanlara ihtiyaç duyulabilir. Şekil’den görülebileceği gibi PV dizisi tarafından üretilen DC gerilim bir adet şarj kontrolünden geçirildikten sonra akü grubuna yollanır burada depolanan enerji ışınımın az olduğu saatlerde sisteme gerekli enerjiyi sağlar.Akü grubundan çıkan DC gerilim bir adet inverter yardımıyla AC gerilime dönüştürülerek evlerimizde kullanabileceğimiz şekle dönüştürülür. Bir PV Sisteminin Diğer Parçaları ve Verimlilik DurumuAkümülatörler Enerji taleplerinin (üretilene göre) azlığı günesin tam olarak ise yarar durumda olmasının sonucudur; bu sebepten, PV sistemleri tarafından üretilen elektrik akımı genellikle istendiği zaman kullanmak için depolanmalıdır. İhtiyaç duyulan depolamanın kesin miktarı kullanıcı için arzın sürekliliğinin önemine bağlıdır. Örneğin,bir ev sahibi bulutlu havalarda lambaların ve TV’nin kullanımı için elektrik akımının kesilmesini göze alabilmesine rağmen, bir telekomünikasyon röle istasyonu veya bir sağlık ocağında PV ile çalışan bir soğutucu gibi çok önemli bir uygulamada güneş ışığının az geldiği muhtemel dönemlerde veya bir PV sisteminde geçici bir kesilmenin tamamını karşılayacak şekilde yeterli miktarda elektrik akımı mutlaka depo edilmelidir. Bir sistemin herhangi bir güneş enerjisi girdisi olmadan çalışmasının tasarlandığı genellikle gün cinsinden ölçülen bu zaman uzunluğuna onun kendi kendini idare etme dönemi denilmektedir. PV sistemleri genellikle 12 voltluk kursun-asit akümülatörleri kullanır. Daha pahalı, yeniden şarj edilebilir nikel kadmiyum akümülatörler çoğu kez yeniden şarj edilebilir lambalar gibi küçük uygulamalarda kullanılır. Standart oto akümülatörleri (aküleri) çok sık kullanılmaktadır, ancak onların zayıf tarafları mutlaka akılda tutulmalıdır ve sistemin tasarımıyla bağdaştırılmalıdır. Bazı üreticiler popüler adıyla güneş enerjisine dayalı aküler (solar batteries) satmaktadır; bu aküler de kursun-asit tipindedir fakat bu tip akülerin tasarımında yapılan bazı tadilatlar onları güneş enerjisine dayalı bir tesisattaki çalışma koşullarına daha uygun hale getirmektedir. Oto akülerini PV sistemlerinde kullanmada ortaya çıkan sorun, onların güneş ışığından elektrik enerjisi üreten PV sistemlerinde kullanmaya göre tasarlanmamış olmalarıdır. Bu aküler bir araçta normal kullanımda, marsa basıldığı zaman akü az miktarda elektrik akımı boşaltır ve motor bir kere çalıştıktan sonra akünün şarjı çabuk eski haline gelir. Böyle durumlarda, kursun-asitli oto aküleri üç veya dört yıl veya daha fazla dayanabilir. Ancak aynı akü düzenli olarak yüksek boşalmaya maruz kalırsa, onun ömrü büyük ölçüde azalır (%75’lik düzenli boşalma ile ömür yaklaşık beste bir olup, periyodik boşalma olduğu zaman ise %10’dur). Bunun dışında, eğer akü tamamen bitinceye kadar boşaltılırsa, ciddi ve vahim hasar verilir. Kapalı veya“bakım istemez” aküler özellikle ciddi boşalmalardan zarar görebilir ve onlar aynı zamanda büyük sıcaklık değişmelerinden zarar görme olasılığı yüksektir; bu nedenle birçok PV sistem tasarımcısı sıcak ülkelerdeki PV uygulamalarında onların kullanımı aleyhinde tavsiyede bulunmaktadır. Netice itibariyle, her ne kadar oto aküleri PV tesisatlarında tatmin edici bir şekilde çalışabilseler de, sistem tasarımında ve çalıştırılmasında büyük dikkat gereklidir “Solar” aküler, oto akülerinin bazı zayıf taraflarını bertaraf etmek için tasarlanmıştır. Solar aküleri oto akülerinden daha fazla miktarda bir asit çözeltisini bir arada bulundurur ve ilaveten daha fazla miktarda aktif madde içerir. Bu durum onların normal PV uygulamalarının şarj olma ve boşalma devrelerinde daha dayanıklı olmalarını sağlar. Eğer bu aküler yavaş yavaş boşaltılırsa, önemli miktarda ekstra kapasite yaratırlar. Kısaca C100 olarak adlandırılan, 100-saatin üzerinde bir kullanım (boşalma) kapasitesi, C8 veya C10 olarak bilinen 8-saatlik veya 10 saatlik kullanım kapasitesinin genellikle iki katıdır. 8-saatlik veya 10-saatlik kullanım kapasiteleri mutlaka eve ait PV sistemlerinin tasarımında kullanılmalıdır, fakat 100-saatlik kapasite maksimum emniyet tedbirlerinin gerekli olduğu bir telekomünikasyon uygulamasında uygun olabilir ve akünün depolama kapasitesi PV sisteminin ihtiyacını bir hafta karşılamaya mutlaka yeterli olmalıdır. Akü ömrü ve akünün depolama büyüklüğü arasında faktörlerin bir dengesi vardır. Sağlanan daha büyük miktarda depolama kapasitesi, daha düşük seviyede boşalma ve daha uzun ömürlü bir akü demektir, fakat daha yüksek bir başlangıç maliyeti anlamına gelir. Genellikle, bir eve ait PV teçhizatında akü kapasitesi ev sahibinin günlük elektrik tüketiminin yaklaşık beş katı olmalıdır. Normal toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarı koşullarında, bu durum boşalmayı yaklaşık %20’ye kadar sınar (yani akünün en fazla %20’si boşalır). Bununla birlikte, satıcılar ve alıcılar her zaman bir PV tesisatının başlangıç maliyetini azaltmak için aküyü normalden daha küçük kullanmaya özenirler. Kullanıcılar da uygun biçimde tasarlanmış bir sistemdeki aküyü değiştirme zamanı geldiğinde daha küçük boyutlusunu monte etmeye masrafları kısmaya özenebilir. Akülerin bakım ihtiyaçları zahmetli değildir, fakat bakım mutlaka yapılmalıdır. Akü mutlaka damıtık (saf) su ile dolu tutulmalıdır ve nem oranı düşük olan sıcak alanlarda kurulan PV tesisatlarında bunun yapılması özel önem taşır. Mutlaka damıtık su kullanılmalıdır, çünkü saflığı bozan maddeler aküye zarar verebilir; gelişmekte olan dünyanın uzak kırsal alanlarında damıtık/saf su bulma güçlüğü küçümsenmemelidir.Akünün kutup basları temiz tutulmalıdır ve altı ayda veya yılda bir vazelin sürülmelidir. 30 C’nin üstündeki sıcaklıklarda akünün ömrü ve performansının önemli ölçüde düşmesi nedeniyle, akü her zaman serin ve çok iyi havalandırılmış bir yere yerleştirilmelidir. Akülerin ömürleri büyük ölçüde bakım durumlarına bağlı olarak değişir. Bir sistem için tasarlanan ve çok iyi bakılan bir durumda, bir oto aküsü 4–5 yıl dayanabilir, fakat umumiyetle 1-2 yıllık bir ömrü vardır. Dikkatli bakımla ve boşalma seviyeleri yaklaşık %15’i geçirilmediği takdirde, “solar” aküleri için 8-10 yıllık bir dayanma ömrü beklentisi gerçekleşebilir, fakat gelişmekte olan dünyada normal çalışma koşullarında yaklaşık beş yıllık bir ortalama ömür daha gerçekçidir. Akü kapasiteleri amper saat (Ah) cinsinden ölçülür ve PV uygulamalarında kullanılan aküler yaklaşık 15-300 Ah arasında değişmektedir. Akü maliyetleri akünün kapasitesi yanında kullanılan malzemenin kalitesi ve yapım kalitesine bağlıdır.Değişen isçilik ve malzeme maliyetleri veya piyasadaki rekabetin dereceleri nedeniyle, ülkeler arasında önemli farklar bulunabilir. Oto aküleri genellikle yaklaşık 1.00 $/Ah’e mal olmaktadır, fakat önemli değişmeler vardır. İyi kalite solar aküleri yaklaşık 2.00 $/Ah’e mal olmaktadır. Sistemi Dengeleyen Diğer Unsurlar Aküyü aşırı şarjdan ve cereyan boşalmasından korumak için elektronik bir şarj regülatörü kullanılır. Evlerdeki PV sistemlerinde kullanılan elektronik şarj regülatörleri şarj seviyesine bağlı olarak akünün voltajının düştüğünün veya yükseldiğinin tespitinde is görmektedir. Voltaj tamamen şarjlı akü seviyesinin üzerine çıktığı zaman, regülatör PV donatısından voltajı keser; yine voltaj kabul edilebilir boşalma seviyesinin altına düştüğü zaman regülatör yükü keser. Şarj regülatörlerinin gelişmişlik seviyesi ve buna bağlı olarak onların sağladığı koruma oldukça değişme gösterir. Ucuz modeller ekseriyetle aşırı yükten korumak için yükün kesilmesi gerektiği zaman kararı kullanıcıya bırakarak, sadece aşırı yükten koruma özelliğine sahiptir. Eğer yeterli büyüklükte bir akü kullanılıyorsa ve sistem yönetiminde tedbir alınıyorsa bu bir sorun yaratmaz, aksi halde akünün ömrünün kısalmasına yol açması mümkündür. Bazı şarj regülatörlerine sıcaklık algılayıcıları takılmış olup, eğer akünün sıcaklığı 30 C’yi geçerse, şarj olan voltajın azaltılmasına izin vermektedir ve böylece akünün zarar görmesine karsı ek bir koruma tedbiri sağlamaktadır. Şarj regülatörlerinin maliyetleri genellikle özelliklerine, imalât yerine göre değişir. Endüstriyel dünyada üretilen gelişmiş özelliklere sahip regülatörlerin fiyatları 100 $ ve üstündedir, oysa gelişmekte olan dünyada üretilen ve sadece aşırı yüke karsı koruma sağlayan modeller 10 $ kadar bir paraya bulunabilmektedir. Şarj regülatörlerini çoğu kez daha ucuz PV tesisatlarına monte etmekten kaçınılmaktadır.PV sistemleri çoğunlukla 12 voltluk bir doğru akım üretmek için tasarlanır. 220 voltluk bir dalgalı akımın gerekli olduğu durumda, bu bir elektronik adaptörle (çevirici)sağlanabilir. Bir elektronik adaptör kullanılması ile %15’e kadar varan önemli bir güç kaybı meydana gelebilir, ancak bu tür bir akım standart ev aletlerinin kullanılmasına imkân vermektedir. Bununla birlikte, PV sistemleri ile standart ev aletlerini kullanmanın önemli sıkıntılarından birisi, birçok ev aletinin enerji randımanı dikkate alınarak tasarlanmamış olmasıdır. Bu durum ana elektrik şebekesine bağlı tüketiciler için önemli bir problem değildir. Buradaki tek etkisi aylık faturaya ekstra bir miktar kilovat saat ilavedir. Enerji düşüklüğünün ihtiyaç duyulan kapsüllerin alanını ve sistemin toplam maliyetini önemli ölçüde artırması durumunda, onun bir PV sistemine önemli bir etkisi vardır. Sistemi dengeleyici diğer unsurlar; kablolar, bağlantı elemanları, devre anahtarları (şalterler), bağlantı kutuları (buvatlar), elektrik sigortaları ve diğer küçük kalemlerden oluşur. Bunlardan birçoğu açık alanda monte edilmiştir ve bu yüzden sert hava koşullarına maruz kalır; eğer sistemin iyi çalışması isteniyorsa, bu elemanların mutlaka iyi kaliteli ve dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş olması gerekir. Çürük veya hasarlı bağlantılar sisteme verilebilecek elektrik miktarını azaltır ve sistemin bütünüyle islemez hale gelmesine neden olabilir. Şimşekli, yıldırımlı fırtınaların yaygın olduğu yerlerde, sistemler için paratoner görevi gören iletkenlere gereksinim duyulabilir. Teçhizat için payandalar sisteminin doğru biçimde tasarlandığından ve inşa edildiğinden emin olmak da önemlidir. PV donatısı bir binanın çatısına kurulacağı zaman, hava dolaşımına imkân vermek ve aşırı sıcaklık oluşmasını önlemek için (PV donatısı) çatı yüzeyinden kısa bir mesafe yukarıya kaldırılarak kurulmalıdır. Ayrıca, PV donatıları, alanı etkilemesi muhtemel en güçlü rüzgarların uçurma/yukarı kaldırma etkilerine mukavemet etmeye yetecek kadar mutlaka sıkı bir şekilde bağlanmalıdır. Düzenli temizleme işlemleri kesinlikle yapılmalıdır. Donatıların yere monte edildiği durumlarda, onlar mutlaka ekseriyetle betondan olmak üzere sağlam temeller üzerine inşa edilmeli ve onları insanlardan ve hayvanlardan korumak için muhafazalı bir parmaklık içine alınmalıdır. Uygulama Alanında Randıman Oranları ve Elektrik Akımının Çıkış Gücü PV sistemlerinin uygulama alanındaki toplam randıman oranları (verim oranları) kapsüller (modül) için laboratuarda belirlenen randıman oranlarından oldukça düşüktür. Örneğin, standart laboratuar test sıcaklığı olan 25 ºC’nin üzerindeki her 10 ºC artış için güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin randıman oranı yaklaşık %0.5 düşer. Bu durum öğle sıcaklığının sık sık 30 ºC’yi geçtiği ve kapsüllerin çoğunlukla 60 ºC ve daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu bir çok tropik ülkede gerçekten önemli olabilir. Toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarının azami olduğu koşullarda, söz konusu aşırı sıcaklık güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler randıman oranında %20’ye kadar bir düşüşe yol açabilir. Ticari olarak piyasada bulunan tüm güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin teknoloji ve alet itibariyle belirli bir zamanda ulaşılan en üst gelişme düzeyinde randıman vermediğini hatırlatmakta fayda vardır. Bu özellikle piyasadaki daha ucuz ürünler için söz konusudur. Birçok ucuz fiyatlı kapsüller, daha yüksek-kaliteli ürünlere geçiş yapan üreticiler tarafından indirimli fiyatlarla eski stoktan verilen ürünlerden oluşmaktadır. Ayrıca kablolardan, devre anahtarlarından, elektrik yükü regülatörlerinden ve diğer elemanlardan da kayıplar olur. Bu nedenle kablo uzantıları mümkün olduğu kadar kısa ve kablo çapları uygun ebatta tutulur; uzun, ince ve ucuz kabloların kullanılması önemli kayıplara neden olabilir. Gevşek veya paslanmış bağlantılar da bu kayıpları artırır. Tozlar ve gölge yapan pislikler de sistemin performansını maksimum değerinin altına indirir. Kapsüllerin elektrik akımı çıkış gücü için kabul edilen toplam %10’luk bir kayıp, çoğunlukla başlangıçta sistemin enerji verim gücünün hesaplanmasında biraz iyimser bir varsayım olarak alınmaktadır. Cereyanı şarj etme-boşaltma devresinin genel toplam randımanı (verimliliği) yaklaşık %80’dir, ancak akü eskidikçe kayıplar önemli ölçüde daha büyük hale gelebilir. Bu yüzden, üreticiye verilebilir nihaî elektrik akımı çıkısı kapsülün kabul edilen çıktısından türetilen değerin yaklaşık %70’idir. Bu kayıpların etkisi metre kareye 1.000 wattlık (W/m2) öğle güneşinin düştüğü ve günlük ortalaması 5 kWh/m2 olan bir alanı dikkate alarak görülebilir. Bu koşullar altında 100 Wp’lik bir kapsülün günlük nazarî elektrik akımı çıkısı 500 vat saattir (Wh). Donatı ve tel kayıpları için %10 ayırırsak, bu miktar akü depolamasından önce 450 Wh’ye düşer. Akünün dolmasından sonra, aydınlatma ve elektrikli aletler için verilebilecek net miktar günlük yaklaşık 360 Wh’dir. Elektrikli aletler için Enerji Tüketim Tablosu http://www.bilgiustam.com/gunes-enerjisinden-nasil-elektrik-elde-edilir/

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisinden-elektrik-nasil-elde-edilir

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektrik ve mıknatıs (magnet) sözcüklerinin kökeni eski Yunanca’dan gelmektedir. Elektrik sözcüğünün kaynağı “kehribar” anlamına gelen Yunanca elektron sözcüğüdür.

http://www.ulkemiz.com/elektrigin-tarihsel-gelisimi-elektrigin-tarihi

Elektrik Nedir? Akım Nedir? Voltaj Nedir? Direnç Nedir?

Elektrik Nedir? Akım Nedir? Voltaj Nedir? Direnç Nedir?

Temel Elektrik Kavramları: a.       Elektrik Nedir?: Bütün cisimler moleküllerden veya atomlardan meydana gelmiştir. Yani bir cismi parçalara ayıracak olursak sonunda o cismin özelliğini taşıyan en küçük parçanın bir molekül veya bir atom olduğunu görürüz. Atom ise merkezdeki çekirdek ve bunun etrafında süratle dönen elektronlardan oluşmuştur. Bazı cisimlere ait atomların dış yörüngelerinde bulunan elektronlar ısı, manyetik alan, kimyasal reaksiyon gibi bazı etkilere maruz kaldıkları zaman kolaylıkla yörüngelerinden koparak serbest hale gelirler. Bu şekilde atomdan ayrılan elektrona serbest elektron adı verilir. İşte elektrik akımını, elektrik voltajını meydana getirerek elektrik motorlarının dönmesini, elektrik ampullerinin ışık vermesini, elektrik fırınlarının yemek pişirmesini sağlayan tamamı ile yukarıda bahsettiğimiz serbest elektronlardır ve bu serbest elektronların hareket etmesidir. Kısaca serbest elektronların elektrik akımını ve voltajını meydana getirmesine ve bunların kullanılmasına elektrik diyebiliriz. b.      Elektrik Akımı: Elektrik akımı iletken bir cismin kesitinden geçen serbest elektron miktarıdır. Başka bir deyişle elektrik akımı serbest elektronların iletken madde içinden akmasıdır. Elektrik akım şiddet birimine Amper denir. Bir devreden elektrik akımının akabilmesi için o devrenin Kapalı Devre olması gerekir. Eğer devre açık olursa serbest elektronlar havada geçemeyecekleri için elektrik akımı akmaz. Bu şekilde ki devrelere de Açık Devre denir. c.       Elektrik Voltajı: Bir su borusundan akan suyun hareketini bir iletkenden akan elektronların hareketine yani elektrik akımının akmasına benzetebiliriz. Borudan akan sudur, buna karşın iletkenden akan ise elektronlardır. Su borusu içinden suyun akabilmesi için mutlaka bir basınç farkı gereklidir. Örneğin bir su pompası ile su basılmalıdır ki su borudan akabilsin. Benzer bir şekilde elektrik devresinden de akımın akması için mutlaka bir kuvvete ihtiyaç vardır. Bu kuvvet olmadığı takdirde serbest elektronlar hareket edemez yani elektrik akımı akmaz. İşte serbest elektronları hareket ettirerek devreden elektrik akımının akmasına sebep olan kuvvete Voltaj denir. Voltaj birimi Volt’tur. Kısaca (V) veya (E) harfi ile gösterilir. d.      Direnç (Rezistans): İletken cisimlerin üzerlerinden geçen akıma karşı gösterdiği mukavemete direnç veya rezistans denir. Yine su devresinden örnek verecek olursak; nasıl ki su borusunun çeperleri (iç yüzeyi) suyun akışına karşı bir mukavemet gösterir yani suyun borunun içinden akmasını zorlaştırırsa bir iletken içindeki atomlar ve elektronlar da serbest buna Direnç veya Rezistans denir. Elektrik akımına karşı olan bu mukavemet nedeniyle tel ısınmaya başlar ve akımın değeri büyüdükçe telin sıcaklığı da artar. Rezistans (Direnç) birimi Ohm’dur. Rezistans (R)      sembolü ile gösterilir. e.      Elektrik Enerjisi: Bir direncin üzerinden akım geçtiği zaman elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşür. Devreye uygulanan voltajla devreden geçen akımı çarparsak elektrik gücünü bulmuş oluruz. Elektrik gücü ile de zamanı yani (saati) çarparsak elektrik enerjisini bulmuş oluruz. Birimi de Watt/Saat’tir (Kw/h). http://www.bilgiustam.com/elektrik-nedir-akim-nedir-voltaj-nedir-direnc-nedir/

http://www.ulkemiz.com/elektrik-nedir-akim-nedir-voltaj-nedir-direnc-nedir

Ohm Kanunu Nedir? Kirşof Nedir? Akım Kanunu Nedir?

Ohm Kanunu Nedir? Kirşof Nedir? Akım Kanunu Nedir?

Temek Elektrik Kanunları: a.     Ohm Kanunu Direnç değerini (R) veren bu formülde: U= Alıcı uçlarına uygulanan gerilim [Volt (V)] l= Alıcı içinden geçen akım şiddeti [Amper (A)] olduğundan, direnç (R) biriminin V/A olacağı açıktır. Pratikte V/A birimi yerine kutu simgesiyle sembolize edilen OHM birimi kullanılmaktadır. alıcının içinden geçen akım şiddetinin, alıcının uçlarına uygulanan gerilim ile doğru, alıcının direnci ile ters orantılı olduğunu ifade etmekte ve “Ohm Kanunu” tanımını vermektedir. Bu kanun, bütün elektrik kanunlarının temelini oluşturur. Su dolu bir depomuz olsun ve buna belirli kalınlıkla bir delik açalım ve bu açmış olduğumuz delik dışında biraz kalın delik açalım. Bunu yaptığımız zaman küçük delikten daha az su aktığını ve kalın delikten daha fazla su aktığını göreceğiz.  Açtığımız deliğin kapatılması, akan suyun miktarı akıma,  depodaki suyun yüksekliği voltaja karşılık gelir. Elektrik devrelerine eğer bir direnç koyarsak geçen akım dirençlerin izin verdiği kadar elektron geçebilir. Geçemiyen kısımda ki elektronlar ısı enerjisine dönüşür ve sıcaklık olarak karşımıza çıkar. Direnç birimi OHM’dur. Ne kadar çok OHM var ise o kadar çok direnç var demektir.   b.     Kirşof Kanunları: Ohm kanunu, basit elektrik devrelerinin çözümünde çoğunlukla yeterli ise de, karışık elektrik devrelerinin çözümünde yetersiz kalır. Bu gibi durumlarda seri, paralel veya karışık elektrik devrelerinin gerilim ve akım değerleri, kirşof kanunlarının uygulanmasıyla elde edilecek denklemlerin matematiksel kurallara göre çözümünden bulunabilir. (1) Kirşof Akım Kanunu: Paralel olarak bağlanmış dirençlerin üzerinden geçen akımların toplamı, devreden geçen toplam akıma eşittir. IT = I1 + I2 +…+ In [A] Yani daha net anlatmak gerekirse; Paralel bağlı bir direnç devresinde bir noktaya gelen akımlarýn toplamı o noktadan giden akımların toplamına eşittir. (I gelen = I giden) Önemli: Dirençler paralel bağlıyken hepsinin üzerine de aynı değerde gerilim düşer. (2) Kirşof Gerilim Kanunu: Kapalı bir elektrik devresine uygulanan gerilim, bu devrede yer alan alıcılar üzerinde düşen gerilimlerin (gerilim düşümlerinin) toplamıdır. http://www.bilgiustam.com/ohm-kanunu-nedir-kirsof-nedir-akim-kanunu-nedir/

http://www.ulkemiz.com/ohm-kanunu-nedir-kirsof-nedir-akim-kanunu-nedir

Ampermetre Nedir? Voltmetre Nedir? Ohmmetre Nedir? Meger Nedir?

Ampermetre Nedir? Voltmetre Nedir? Ohmmetre Nedir? Meger Nedir?

Elektrik Ölçü ve Test Aletleri: Her türlü elektrik aleti ve motoru belli bir voltajda ve güçte çalışacak şekilde imal edilmişlerdir. Buna göre her elektrik cihazının bir akım çekme kapasitesi vardır. Bir örnek olarak 110 V. 500 W değerindeki bir elektrik ampulünü ele alalım bu ampulü 220V’luk bir voltaj kaynağına bağlayacak olursak ampul patlayacaktır. Başka bir örnek olarak yanık bir elektrik ocağını veya fırınını verebiliriz. Bu ocağa veya fırına yeni rezistans telleri takarken bu tellerin rezistans değerini ölçmemiz gerekir. Ölçmeden uygun olmayan rezistans teli takarsak ya rezistanslar yeteri kadar sıcaklık vermezler yada aşırı derece de ısınarak patlarlar. Uzun süre kullanılmayan bir elektrik motorunda veya cihazında arz kaçağı olup olmadığını megerle ölçerek kontrol etmeliyiz. Şayet ölçme yapmamışsak ve arz kaçağı da varsa motoru veya cihazı çalıştırdığımız zaman cihazda hasar meydana gelebileceği gibi personelinde çarpılmasına sebep olabilecektir. İşte bu şekilde hataların ve kazaların olmaması için voltaj değerini, akım değerini ve frekans değerlerini bilmemiz gerekir. Bunun içinde elektrik ölçü aletlerini kullanmasını ve okumasını bilmemiz gerekir. a. Ampermetre: Devredeki elektrik akımını ölçer ve devreye seri olarak bağlanır. Yüksel akım ölçülecek DC devrelerde ampermetre şöntü dediğimiz eleman kullanılır. Bu devrede akımı biz miliamper olarak ölçeriz. Ampermetre şöntü devreye seri ölçü aleti şönte paralel bağlanır. AC devrelerde akım ampermetreyle ölçülür. Ölçüm yapılırken metreyi AC akım pozisyonuna almamız gerekir. Yine bu devrelerde yüksek akım ölçüleceği zaman akım trafosu kullanılarak ölçülebilir. b. Voltmetre: Devrenin voltajını ölçer ve iç direnci çok yüksek olduğu için devreye paralel olarak bağlanır. c. Volttester: Prizlerde, dağıtım yerlerinde ve benzeri yerlerde voltaj olup olmadığını anlamak için kullanılır. İki ucu vardır, uçlarının birinde küçük lamba vardır. Voltajın iki ucu devreye bağlanır. Eğer lamba yanarsa voltaj var demektir. Yanmaz ise yoktur. d. Ohmmetre: Herhangi bir ohmmetreyi üç maksatla kullanabiliriz. Bir devrenin veya devre elemanlarının direncini ölçmek için. Herhangi bir devrede veya kabloda arıza kaçak olup olmadığını anlamak için. Herhangi bir devrede veya kabloda açık devre olup olmadığını anlamak için. Dikkat: Ohmmetreyle ölçme yaparken ölçme yaptığımız devrede kesinlikle cereyan olmamasına dikkat ediniz. e. Meger: Her türlü elektrik devresinin veya makinesinin izolasyon direncini ve tecridiyetini hassas olarak ölçmek için kullanılan bir ölçü aletidir. Megerin içinde bir DC jeneratör bulunmaktadır. Meger kolunu çevirdiğimiz zaman bu jeneratör bir voltaj üretir. Megerin göstergesi taksimatlandırılmıştır. Ancak MEGAOHM değerleri daha belirgindir. Megerin kullanılması ve dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır. Ölçme yapılacak devrede voltaj bulunmadığına emin olun. Megerin sıfır ayar kontrolünü yapın. Megerin kolunu çevirirken kamçılarına kesinlikle dokunmayın. Megerin GROUND (arz) yazan ucunu şaseye düzgün bir şekilde bağlayın diğer ucunu elektrik devresinin uçlarından birine bağlayınız. Megerin kolunu sabit hızla çevirirken kadranda tecridiyet miktarını okuyun. f. Frekansmetre: Frekansmetreler AC jeneratörlerin kumanda tablosu üzerinde bulunur. Alternatif akımın bir saniyedeki saykıl sayısını gösterir. g. Wattmetre: Elektrik devresinden çekilen toplam gücü gösterir. Güç birimi watt’tır. Ana dağıtım tablosu üzerinde bulunur. h. Multimetre: Direnç akım ve voltaj değerlerini ölçebilen tek bir ölçü aletidir. Avometre ismi de verilir. i. Makas Ampermetre: Makas ampermetre ile AC devrelerde devreyi veya kabloyu açmadan akım değerini net ölçebilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/ampermetre-nedir-voltmetre-nedir-ohmmetre-nedir-meger-nedir

Isıtma Tesislerinde Bulunan Elemanlar

Isıtma Tesislerinde Bulunan Elemanlar

1. Isıtma Tesisleri Bir ısıtma tesisi genel olarak ısıyı üreten kaynak (kazan) ısı taşıyıcısını (sıcak su, hava veya buhar) ısıtılacak yerlere götürüp getiren borular, emniyet ve kontrol cihazları, diğer yardımcı işletme cihazlarından meydana gelir. Şimdi bunları kısaca inceleyelim. Kazan: Isınma tesisinin ısı üreticisidir. İçlerinde yakılan yakıtın verdiği ısı yardımıyla sıcak su veya buhar üretilir. Kazan Çeşitleri: a. Buhar Yada Sıcak Su Elde Etmelerine Göre (1) Buhar Kazanları (2) Sıcak Su Kazanları b. Yapım Şekillerine Göre Kazan Çeşitleri: (1) Dökme Demir Dilimi (2) Çelik Alev Duman Borulu (a.) Yarım Silindirik Kazanlar (b.) Silindirik Kazanlar (c.) Yüksek Verimli Kazanlar c. Kullanılan Yakıt Çeşitlerine Göre Kazan Çeşitleri: (1) Katı Yakıtlı Kazanlar (Kömür) (2) Sıvı Yakıtlı Kazanlar (Motorin, Fuel oil) (3) Gaz Yakıtlı Kazanlar (Doğal gaz) Sıvı Yakıtlı Kazan: 1- Ocak 2- Ön Duman Kutusu 3- Duman Boruları 4- Sıcak Su Çıkışı 5- Arka Duman Kutu 6- Baca Damperi 7- Patlama Kapağı 8- Su Verme Borusu Katı Yakıtlı Kazanlar: 1- Ocak 2- Küllük 3- Küllük Kapağı 4- Ocak Kapağı 5- Ön Duman Kutusu 6- Duman Boruları 7- Sıcak Su Çıkışı 8- Arka Duman Kutusu 9- Baca Damperi 10- Su Verme Borusu 2. Kazan Dairesinde Bulunan Yardımcı İşletme Cihazları: Yardımcı İşletme Cihazları Şunlardır; Sıcak Su Gidiş – Dönüş Devreleri Kazan Yanma Hücresi Kumando Tablosu Brülör Servis Tankı Yakıt Pompaları Filitre Otomatik Vana Yakıt Borusu Havalık Ana Tank Üstte vermiş olduğum maddelere göre ilerler. 3. Sıvı Yakıt Yakan Tesisin Elemanları: a. Ana Yakıt Deposu (tankı) b. Günlük Yakıt Deposu c. Ana Depodan Günlük Depoya Yakıt Basan Pompa ç. Yakıt Filtresi (süzgeç). d. Termostatik Ayar Vanası (Otomatik Vana). e. Brülör. f. Kontrol Cihazları (Kazan ve Oda Termostatları). g. Yanma Odası ve Yanma Hücresi. ğ. Kumanda Tablosu. 4. Besi Pompası Her buhar kazanı için iki adet su besleme pompası mevcuttur. Pompalar elektrik motorlu santrifugal tiptedir. Pompalar dönüşümlü olarak çalıştırılmalı böylece meydana gelecek paslanma vs. gibi zararlar önlenmiş olur. Her zaman pompa basıncı kazan basıncının % 10-15 fazlası olmalıdır. 5. Degazör İyi bir kazan suyunun içinde gazların olmaması gerekir. Bu maksatla besi suyu devresi üzerine besi pompalarından önce degazör (Gaz Alıcı) ilave edilir. Degazör, kondens deposundan gelen suyun içerisinde bulunan gazların kazana gitmesine meydan vermeden ayrıştırılır. Buhar tesislerinde suyun içinde erimiş halde bulunan gazların ayrılması ve kazana gönderilen suyun ısıtılması amacı ile kullanılır. Gazların cinslerine göre suyu terk etme sıcaklıkları farklıdır. Atmosferik basınçta (CO2) Karbondioksit 80 Santigirat Derece (O2) Oksijen 102 derece sudan ayrılır. Yangın olarak kullanılan atmosferik degazörde 0,2 bar basınç altında 102-105 derece sıcaklıkta gaz giderme işlemi yapılır. Kazana gönderilen besi suyu içerisinde erimiş halde oksijen (O2), karbondioksit (CO2) ve azot gibi gazlar kazanda ve şebekede paslanmalara daha sonra yer yer borularda delinmelere yol açar. Bu da kazanın ve şebekenin ömrünün süratle kısalması demektir. Buharın beslenmesi su sıcaklığından kontrol alan bir termik vana ile yapılır. Tankın emniyeti için emniyet sifonu veya duyarlı yaylı emniyetl vanası kullanılır. 6. Isı Taşıyıcıları: Sistemde ısı bir merkezde (kazan dairesinde) üretilir ve taşıyıcı bir atom yardımı ile (su, buhar veya hava) ısıtılması istenen mahallere yerleştrilmiş ısıtıcılara (radyatörlere) veya diğer ısırma aparatlarına gönderilerek ısıtma sağlanır. Merkezi ısıtma sistemleri ısı taşıyıcılarının cinslerine göre isim alırlar. a. Sıcak sulu ısıtma b. Kaynar sulu ısıtma c. Buhar ile ısıtma d. Sıcak hava ile ısıtma http://www.bilgiustam.com/isitma-tesislerinde-bulunan-elemanlar/

http://www.ulkemiz.com/isitma-tesislerinde-bulunan-elemanlar

Sıcak Su Kazanlarının Parçaları ve Emniyet Elemanları

Sıcak Su Kazanlarının Parçaları ve Emniyet Elemanları

1. Sıcak Sulu Isıtma Tesisi Bunlardan en çok rastlanılan sıcak su ile ısıtma (sıcak sulu kalorifer) sistemini kısaca gözden geçirelim. Sistemde ısı kazanda üretilmektedir. Kazanda kömür, sıvı yakıt (fuel-oil, motorin) yada yaz yakılır. Kazanın ocağında yakılan yakıtın ısısı suya geçerek suyu ısıtır. Isınan su hafifler ve sol üstteki gidiş kolektöründen ve gidiş kolektöründen geçerek bianın üst katlarına doğru çıkar. Bir yandan da katlarda bulunan ısıtıcılara dolar. Isıtıcılara dolan su ısısı odaya vererek ısıtır. Fakat kendiside soğuyup ağırlaşacağından, ısıtıcının altındaki dönüş borusundan dönüş kolonuna ve oradan da dönüş kolektörüne doğru hareket ederek kazana geri döner. Kazanda tekrar ısınan su bir öncekine benzer bir yol izleyerek binayı ısıtmaya devam eder. Isınan suyun kendi kendine kazandığı hareket yetmezse araya bir de pompa (devir daim tulumbası) ileve edilerek su akışı hızlandırılabilir. Isınınca genişleyen suyun kazanı ve tesisatı patlatmaması için tesise (çatı arasına) bir imbisat (genleşme) deposu ilave edilmiş ve kazan ile imbisat deposu arasına iki tane emniyet borusu yerleştirilmiştir. Kazanda ısınarak genleşen suyun fazlası bu boruların büyük çaplısından imbisat deposuna dolar ve soğuyunca tesisatta noksanlaşan su diğer borudan geri dönen su tarafından tamamlanır. Tesisata gerektiğinde su vermek için kazanın altında bir su verme musluğu ve tesisatın su ile dolduğunu anlamak için imbisat deposundan kazan dairesine inen bir haberci borusu vardır. Tesisatın havasını atmak için sıcak su gidiş kolonlarının ucu imbisat deposuyla irtibatlandırılmış ve imbisat deposunun taşması durumunda deponun üst seviyesinden bir boru çıkarılacak pis su tesisatına bağlanmıştır. Ayrıca kazan üzerinde tesisattaki su seviyesini gösteren bir hidrometre ile kazan su sıcaklığını gösteren termometre bulunmaktadır. Eğer ısı taşıyıcı su yerine buhar olsaydı buhar basıncının fazla yüklenmesi halinde kazanın patlamaması için imbisat deposu yerine kazan üzerinde emniyet sübanı veya emniyet sifonu kazandaki su seviyesini gösterecek bir su seviye göstergesi olacaktı. Ayrıca ısıtıcılarda, dolaşan buharın yoğunlaşmasından meydana gelecek suyu buhardan ayıracak kondenstoplar bulunacaktı. Yapımı, işletme ve bakımı daha kolay olduğu için daha elverişli bulunduğu için günümüzde daha ziyade sıcak sulu kalorifer sistemleri kullanılmaktadır. Sıcak sulu kalorifer sisteminde kazanda hazırlanan sıcak su bodrum katından binadaki ısıtıcılara dağıtılabileceği gibi sıcak su doğruca çatı arasına çıkarılıp oradan da dağıtılabilir. Bu dağıtım şekline de üstten dağıtım denir. 2. Sıcak Sulu Kalorifer Tesisatının Başlıca Parçaları: a. Gidiş Kollektorü: Kazanda ısınıp binadaki ısıtıcılara giden suyun gidiş kolonlarına dağıtıldığı yerdir. b. Dönüş Kollektorü: Isı alıcılarda (petekler vb.) ısısını verip soğumuş olan suyun dönüş kolonları vasıtasıyla kazana dönmek üzere toplandığı yerdir. c. Devir/Daim Tulumbası: Sentrefügal tip tulumbalardur. Sıcak suyun tesisatta daha hızlı hareket etmesini sağlar. Birisi yedekte beklerken diğeri çalışır. Genellikle dönüş kollektörü ile kazan arasında bulunur. Tesisatta soğuyup suyu emip kazana verir. Kazanda ısınan suda tesisata çıkar. Her iki tulumbanın birden vanaları kesinlikle açık olmaz. Yalnızca bir tulumba devrede olur. İkisi birden devrede olursa, su kısa yolu tercih ecedeğinden devir-daim olayı gerçekleşmez. ç. Gidiş-Çıkış Vanaları: Devir daim tulumbalarının girişinde ve çıkışında bulunur. Pompa çalıştırılmadan önce açılırlar ve durdurulunca kapatılırlar. d. Ana Vana: Dönüş kollektörü ile kazan arasında bulunur. Tulumbalar durulunca açılır ve suyun kolayca devretmesine (tabii devri daim) olanak verir. Suyun kısa devre yapmaması için pompa çalışırken ana vana kapalı tutulur. e. Gidiş Kolonları: Kazanda ısınan sıcak suyu ısıtıcılara taşıyan borulardır. Gidiş kolektörü üzerine bağlanmıştır. f. Dönüş Kolonları: Isıtıcılarda ısıtını odalara terk edip soğuyan suyu kazana geri döndüren borulardır. Dönüş kollektörü üzerine bağlanmışlardır. g. Isıtıcılar: İçlerinde dolaşan sıcak suyun ısısının kolayca etrafa yayılmasını sağlayan cihazlardır. Yapılış, şekillerine göre değişik isim alırlar en yaygın olanları radyatörlerdir. 3. Sıcak Su Kazanının Kontrol ve Emniyet Cihazları: a. Termometre: Kazan suyunun sıcaklığını gösterir. Kazanın yada gidiş kollektörünün üzerinde bulunur. b. Hidrometre: Kazandaki ve tesisattaki su seviyesini gösterir. Kazanın, gidiş yada dönüş kollektörü üzerinde bulunur. Altı ayda bir basınca tabii tutulmalıdır. c. Kazana Su Verme Musluğu: Tesisatta ve kazanda eksilen suyunu tamamlamak için kullanılır. Kazanın alt kısmında bulunur. ç. Gidiş ve Dönüş Emniyet Boruları: Kazanın emniyetini sağlar. Kazan ile imbisat deposu arasındadır. Kazanda ısınıp genleşen su gidiş emniyet borusundan imbisat deposuna dolar ve su soğuyup tesisatta su seviyesi düşünce dönüş emniyet borusundan kazandaki ve sistemdeki eksilen su tamamladır. d. Haberci Borusu: Tesisata su verirken imbisat deposunun dolduğunu haber veren borudur. İmbisat deposunun üst kısmından kazan dairesine iner. e. İmbisat Deposu: Kazanın ve tesisatın emniyetini sağlar. Kazanda ısınınca genleşen suyun fazlası bu depoda toplanır ve tesisatın suyu soğuyup seviyesi düşünce buradan tamamlanır. İmbisat deposu sistemin en üst kısmında bulunur, seviye tarafından sistemde eksilen su imbisat deposundan tamamlanmıştır. Kapalı İbmisat: Kapalı imbisat (genleşme) tankı kazan veya eşanjör dairesinin içine konur. Tankın içine giren su devresine balon bağlanır ve tankla balon arasına hava basılır. Basılan hava sistem ve ısıtma alanının büyüklüğü ile orantılıdır. Genleşen su balona dolar ve havayı sıkıştırır. Daha sonra sistem tarafında soğumadan dolayı basınç düşmesi ve su eksilmesi olunca sıkışan hava balonun içindeki suyu geldiği yerden tekrar sisteme iter ve eksilen suyu tamamlar. Açık İmbisat Tankı: Sistemin en üstüne yani çatıya konur seviye farkıyla çalışır. Kazanda veya eşanjörde ısınınca genleşen suyun fazlası gidiş emniyet borusu ile imbisat tankına çıkar. Sistemde su soğuyunca veya eksilince seviye farkı ile dönüş emniyet borusundan tamamlanır. http://www.bilgiustam.com/sicak-su-kazanlarinin-parcalari-ve-emniyet-elemanlari/

http://www.ulkemiz.com/sicak-su-kazanlarinin-parcalari-ve-emniyet-elemanlari

Buhar Kazanlarının Parçaları ve Emniyet Elemanları

Buhar Kazanlarının Parçaları ve Emniyet Elemanları

1. Buhar Kazanının Kontrol ve Emniyet Cihazları: a. Termometre: Kazan içindeki buhar sıcaklığını gösterir. b. Manometre: Kazan içindeki ve sistemdeki buhar basıncını gösterir. c. Su Seviye Göstergesi: Kazan içersindeki su seviyesini gösterir. ç. Tağdiye Cihazı: Kazandaki su seviyesine bağlı olarak besleme pompası açıp kapamaya, su seviyesi asgari değerin altına düştüğü zaman brülörü durdurmaya ve emniyet cihazına sinyal vermeye yarar. Bir gövde içerisinde bulunan şamandıralı şalter vasıtası ile açılıp kapama olur. Kazana iki adet irtibat ağzı ile bağlanmış olup irtibat ağızlarına birer vana konulmuştur. d. Besleme Suyu Girişi: Kazanın suyu eksilince su vermeye yarar. Genellikle kazana üst kısımdan yandan girer ve su tulumba ile basılır. e. Alarm Düdüğü: Tağdiye cihazından aldığı sinyal ile su seviyesinin kritik seviyeye düştüğünü sesli olarak haber verir. f. Preostat: Kazan buhar basıncını sabit tutar, sıvı yakıt yakan buhar kazanlarında bulunur. İşletme basıncını aştığı zaman brülöre durdurulur, basınç belirli bir değerin altına düştüğü zaman brülörü çalıştırır. Çift memeli kazanlarda iki tane vardır. g. Emniyet Subabı veya Sifonu: Basınçlı sistemlere konur. Kazanın emniyetini sağlar. Buhar yükselince fazla buharı dışarı atarak kazanın patlamasını önler. Kazanda yaylı ve ağırlıklı olmak üzere iki çeşit vardır. ğ. Dip Blöf Vanası: Buharlı kazanlarda suyun kaynayıp buharlaşması sebebi ile kazan suyunda biriken tuzlar çamur şeklini alır ve dipte toplanan tortu vs. yabancı maddeleri dışarı atmak için kazanın altına konan vanadır. h. Yüzey Blöf Vanası: Her buhar kazanında kaynama sebebi ile su yüzeyinde oluşan köpükleri ve istenmeyen maddelerin dışarıya atıldığı vanadır. Normal su seviyesinin hemen alt seviyesine konur. 2. Eşanjör Dairesi: Buhar kazanlarında birimleri ısıtmak için eşanjör daireleri yapılmıştır. Buraya merkezi kazan dairesinden gelen buharla (stim) su ısıtılır ve ısınan su peteklerde dolaştırılarak binanın ısıtılması sağlanır. 3. Plaklı Eşanjörün Elemanları: a. Çerçeve Plakası: Eşanjörün ön yüzeyinde boru giriş ve çıkışlarının yapıldığı ve ısıtıcı plakları (Baskı plakası ile) sıkıştırmaya yarar. b. Destek Kolonu: Eşanjörün arka yüzeyindeki kısımdır. c. Bağlantılar: Boru hattının çerçeve plakasına oturmasına dolayısıyla ortamın ısı değiştiricisine girmesini sağlayan deliklerdir. Buhar Girişi. Buharın Kondens Olarak Çıkışı. Su Girişi. Sıcak Su Çıkışı. ç. Taşıyıcı Profil: Plakların asıldığı profildir. d. Klavuz Profil: Taşıyıcı profile asılan plakları bir hizada tutmaya yarar. e. Sıkıştırma Civataları: Çerçeve plakası ile baskı plakası arasında asılı duran ince plaka grubunu 6 adet cıvata ile sıkıştırır. f. Baskı Plakası: Kanal plaklarını sıkıştıran plaklardır. g. Isıtıcı Plaklar: Isının alıp verdiği ince oluklu metak plaklardır. Dizilişlerine göre 3’e ayrılır. (1) İlk Plaka: Plakanın contalı yüzü gövdenin çerçeve plaksına basmaktadır. (2) Ara Isı Transfer Plakaları: İlk ve son plakalar arasına yerleştirilir. (3) Son Kör Plaka: En son metal plakanın port delikleri kapalıdır. Görevi akışkananın en arka baskı plaksına temasını önlemektir. 4. Plakalı Eşanjörün Çalışma Prensibi: Boylerli eşanjörden sonra daha gelişmiş olan plakalı eşanjörler kullanılmaya başlandı. Plakalı eşanjörler boylerli eşanjörlere göre hem daha az bir yer tutmakta kullanımı, bakımı boylerli eşanjöre göre daha kolay suyu daha çabuk ısıtmaktadır. Eşanjör birbirine monteli plaka grubundan oluşmuştur. Plakaların 1 Sıcak devre (buhar) 1 Soğuk devre (su) 1 Sıcak devre (buhar) 1 Soğuk devre (su) diye monte edilmiştir. Üstten giren buhar sıcak devre plaklardan geçerken ısısını plakalara verirken suya dönüşür ve alttan çıkarak kondens tanka gider. Isınan sıcak devre plakaları ısısını öpüşük olduğu soğuk devre plakalarından geçen suya aktararak suyu ısıtır. Su ve buhar eşanjöre zıt yönlerden girer ve çıkar yani soğuk su alttan girer ısınan su üstten çıkar. Buhar üstten girer yoğunlaşmış olarak alttan çıkar. 5. Plakalı Isı Eşanjörü Kullanma Talimatı: Kazan dairesinden buharın geldiği buhar hattının (Kollektörünün) üzerinde bulunan Manometreden buhar basıncını ve termometre de istenen sıcaklık değerlerinde olduğunu kontrol ediniz. a. Eşanjörlerin buhar girişinde bulunan vanaların açık olmasını kontrol ediniz. b. Eşanjöre gelen ilk buhar by-pass hattından yol vererek biriken suyu kondens tankına boşaltınız. c. Kondens pompalarını otomatik konuma getiriniz, bütün vanaların açık olmasını sağlayınız. ç. Havai hatlar üzerinde bulunan kondens vanalarının açık olduğuu konrol ediniz. d. Açık olan by-pass hattını kapatarak yoğunlaşan suyu süzgeçten ve kondenstoptan geçiriniz. e. Kalorifer (Peteklere) gidiş hattının su sıcaklığını Termostatik vanadan elle ayarlayınız. f. Isıtma devresinde bulunan sirkülasyon (Devirdaim) pompalarını çalıştırmadan önce devre üzerinde bulunan bütün vanaların açık olduğunu kontrol ediniz. g. Isıtma devresinde bulunan sirkülasyon pompasının sistemin ilk devreye alındığı zaman sistemdeki suyun erken rejime girmesi için her ikkisini de devreye alırız. ğ. Sistem rejime girdikten sonra pompanın birini yedeğe alınız. h. Dış hava sıcaklığının uygun olduğu zamanlarda pompayı hız konumunda 1 no’lu hıza getiriniz. 6. Eşanjör Dairesi Elemanları: a. Eşanjör: Peteklere giden suyun kazan dairesinden gelen buharla ısıtıldığı yuvarlak (silindirik) tanktır. İçinde erpantin denilen kangal borular mevcuttur. Buhar bu kangal borularının içinden geçerken ısısını suya verip yoğunlaşarak suya dönüşür. b. Termometre: Eşanjördeki suyun sıcaklığını gösterir. c. Hidrometre: Sistemdeki su seviyesini gösterir. ç. Devirdaim Pompası: Senfrefugal tip 2 adet tulumbadır. Suyun devirdaimini hızlandırmak için ısıtıcılardan emip eşanjöre basar. Biri çalışırken diğeri yedekte bekler. d.Termostat Vana: Isıtıcılarda istenilen su sıcaklığına göre buhar geçişini sağlar. e. Kondens Stop: Kangal boruların (Serpantin) ve buhar devrelerinin içindeki yoğunlaşan suyu geçirir buharı geçirmez. f. Kondens Tank: Yoğunlaşan suyun toplandığı yerdir. g. Elektrik Motoru: 2 adettir. Kondens tankta yoğunlaşarak toplanan suyu içindeki seviye şamandrası yardımıyla devreye girip/çıkarak kazan dairesine basar. ğ. İmbisat Deposu: Isınıp genleşen suya depoluk, sistemdeki eksilen suyu tamamlar ve eşanjörün emniyetini sağlar. h. Elektrik Panosu: 2 adet devirdaim ve 2 adet elektrik motorunun açma/kapama düğme ve on/off lambalarının bulunduğu kutudur. ı. Şehir Suyu Kolektörü: Gelen şebeke suyunun eşanjöre/eşangörlere dağıtıldığı yerdir. i. Buhar Kollektörü: Kazandan gelen buharın (stimin) eşanjöre/eşanjörlere dağıtıldığı yerdir. j. Dönüş Kollektörü: Petekleri dolaşıp görevini yapan suyun toplandığı yerdir. k. Manometre: Kazan dairesinden gelen buhar basıncını gösterir. Buhar kollektörünün üzerinde bulunur. l. Serpantin: Boylerin içindeki boru demetine verilen isimdir. 7. Eşanjör Dairesinin Çalışması: Eşanjör dairesini devreye almak için önce sistemde suyu tamamlar. Bunun için şebeke suyu ve eşanjör giriş valfı açılarak haberci borusundan su gelene kadar sisteme su verirlir. Haberci borusundan su geldiği zaman şebeke suyu ve eşanjör giriş valfı kapatılır. Termostatik vana (istenilen sıcaklığa göre) ayarlanır. Daha sonra Kazan dairesinden gelen buhar (stim) valfı, eşanjör buhar giriş ve çıkış valfları açılarak eşanjör ısıtılmaya başlanır. Eşanjör su sıcaklığı termometrede 30 – 35 derece sıcaklığa gelince çalıştırılacak devir-daim pompasının giriş ve çıkış vanaları açılarak çalıştırılır. Ana vana diğer pompanın giriş çıkış vanaları kapatılır. Eşanjör de ısınan su 0,5 ATÜ basınçla ısıtıcılarda dolaşarak ısısını verir ve tekrar eşanjöre ısınmak için döner. Buhar eşanjördeki suyu ısıtırken yoğunlaşarak suya dönüşür kondenstoptan geçerek kondens tanka toplanır. Tankta su belli seviyeye gelince şamandıra vasıtası ile termik şalteri açarak elektrik moturunu çalıştırır ve tanka toplanan toğunlaşmış suyu Merkezi kazan dairesinde bulunan ana kondens tanka basar. 8.  Isıtıcıların (Radyatörlerin) Havasının Alınması: Gidiş kolonundan gelen sıcak su ısıtıcıların üst kısmındaki giriş vanasını yolu ile ısıtıcılara geçer, ısıtıcıya ısısını verip soğuyan su ısıtıcının alt kısmındaki çıkış vanasından geçtikten sonra dönüş kolonu ile tekrar sisteme gönderilir. Isıtıcının yine üst kısmında giriş vanasının tam aksi istikametinde bir hava alma musluğu (Purjör) bulunur. Isıtıcı dilimlerinin yarısının ısınması, yarısının ısınmaması veya üst kısımlarının ısımması, alt kısımlarının soğuk olması gibi hususlarla tespit edilebilen ısıtıcılardaki hava nedeni ile ısıtıcı dilimleri tam ısınmaz. Bu durum meydana geldiğinde hava musluğu (Purjör) gevşetilerek su gelene kadar beklenir. Su geldiğinde sistemde istenmeyen hava atıldığından hava musluğu sıkılır. Hava musluğunun bulunmadığı ısıtıcılarda bir boru anahtarı ile ısıtıcı geri dönüş borusunun rekora bir veya iki diş gevşetilir ve yavaş yavaş hava bitene kadar su sızdırılır. Tamamen hava kesilip sadece su geldiğinde rekor tekrar sıkılır. Böylece ısıtıcının havası alınmış olur. 9. Sıcak Su Boyleri Çalışma Prensibi: Silindirik bir tank içinde serpantin borular ile donatılmış bir nevi ısı değiştiricisidir. Bunlarda sıcak su ihtiyacı için kullanılır. Boylerler prensip olarak (serpantin) boru içlerinde buhar/sıcaklık su geçerken, dış kısımda ısıtılacak olan soğuk suya (şebeke suyu) ısısını vererek kendisi soğurken suyu ısıtır. 10. Sıcak Su Boylerinin Elemanları: a. Şebeke Suyu Girişi: Sıcak su boylerine soğuk suyun girdiği yer. b. Buhar/Sıcak Su Girişi: Kazan dairesinden gelen buharın veya sıcak suyun boylere girdiği yer. c. Kondens Suyu Çıkışı: Görevini yapmış yoğunlaşan buharın ve soğuyan suyun çıkıp kondens tanka gittiği devre. ç. Bay-Pass Devresi: Bir arıza veya bakım durumunda (Termostatik vana, Kondenstop) sistemin çalışmaya devam etmesini sağlar. d. Kondenstop: Buhar ile ısıtılan boylerde bulunur. Yoğunlaşan suyu geçirip buharı geçirmeyen cihazdır. Sıcak su ile ısıtılan boylerde görevini yapan sıcak su direk olarak kazana döner. Kondenstop yoktur. e. Termostatik Vana: Sıcak su boylerinde kullanıcağımız suyu ayarladığımız sıcaklıkta tutmasını sağlayan vanadır. f. Termometre: Boylerdeki su sıcaklığını gösterir. g. Sıcak Su Çıkışı: Boylerde ısınan sıcak suyun kullanım için çıktığı yer. ğ. Emniyet Vafı: Fazla ısınmadan ve basınçtan dolayı boylerde ve devrelerde patlamalara meydan mermemek için konulan vana. h. Serpantin: Boylerin içindeki boru demetine verilen isimdir. http://www.bilgiustam.com/buhar-kazanlarinin-parcalari-ve-emniyet-elemanlari/

http://www.ulkemiz.com/buhar-kazanlarinin-parcalari-ve-emniyet-elemanlari

Silindir Soğutma Suyu Sistemi Nedir? Nasıl Çalışır?

Silindir Soğutma Suyu Sistemi Nedir? Nasıl Çalışır?

Jacket Cooling Water Sistemi: Silindir soğutma sistemi kapalı bir devredir. Makine çıkışındaki soğutma suyunun sıcaklığının değişmemesi  otomatik sıcaklık kontrol valfi yardımıyla sağlanır. Expansion tank silindir soğutma suyu sistemindeki statik basıncı korur ve kaybolan suyu yerine koyar. Termal expansion sisteminin suyunu telafi eder. Hiter ana makine çalışmadan önce ön ısıtmayı sağlar ve ideal sıcaklığı geçici olarak kapatıldığı zamana kadar sağlar. Fresh Water Generator (Evaporeytır) makine silindir soğutma suyu kuleri giriş ve çıkışına yerleştirilir. Silindir soğutma suyu sistemi kulerinde deniz suyu ve tatlı su kullanılır. Soğutmada merkezi soğutma sistemine başvurulduğunda; Yağlama yağı ile soğutulan pistonlu tip makinelerde (RTA-SULZER) deniz suyu, lubricating oil cooler ve paralel olarak dizayn edilen jacket water cooler ile charge air cooler (şarj havası kuleri) soğutma devreleri için kullanılmaktadır. Su ile soğutulan piston tipli  ana ve yardımcı makinelerde ise deniz suyu birbirine seri olan oil cooler, charge air cooler ile birlikte paralel olan jacket water cooler ve piston water cooler  soğutma devreleri için kullanılır. Makine Silindir Soğutma Suyu  ile ilgili gerekler: *F/W Akişkanlığı Ana silindir soğutma pompası %90-%120 arası servis verimi, kondisyonu ve hizmet yeteneğine sahip olmalıdır. *JCW Basıncı Makine soğutma giriş manifoldu basıncı şu basınç  ve servis kondisyonu değerlerinde olmalıdır. Maximum 3.0 bar(Geyç  basıncı) Maximum  4.3 bar(Geyç basıncı) *JCW Sıcaklığı Makine çıkış sıcaklığı sürekli olarak değişmemeli  sıcaklık değişmeleri değiştiği taktirde şu değerleri aşmamalıdır. +2 ile –2  derece  düzenli çalışmada +4 ile –4 derece geçici olan kondisyonlarda (örneğin manevrada) *Makine ön ısıtması Makine çalışmadan önce, makine soğutma suyu çıkış sıcaklığı 60 derecede ön ısıtılmış olmalıdır. (örnek 60derece) *F/W  kalitesi İdeal soğutma suyu doğru olması makinenin emniyetli çalışması için önemlidir. JCW korozyonu, sludge oluşumu ile tortulaşma önlenmelidir. Galvenize olmuş çelik borular fresh water  soğutma devrelerine bağlanacak özellikleri taşır nitelikte olmalıdır. Nitritler galvanize edilmiş çinko astarlı borularda sludge yol açmamalıdır. JCW Sistemi Dizaynı İçin Genel Oneriler: Uygun olarak JCW sistemin çalışması için aşağıdaki öneriler uygulanmalıdır: Sistemdeki valfler sistemi korumalı ve riskleri en aza indirmelidir. Silindir soğutma sisteminde mümkün olduğunca işlem yapılmaktan kaçınılmalıdır. Suyun akışı sistemde farklı kollar içinde kısma diskinin ortası yardımı ile JCW sisteminde hazır olmalıdır (valfleri ayarlayarak). Silindir soğutma sistemi steam sisteminden ayrı tutulmalıdır.Bazı koşullarda steamin devreye girişi mümkündür. örneğin: f/w jeneratörde kullanılan buharın devreye zarar vermemesi gibi.) Silindir soğutma sisteminde teçhizatlar yerleştirilmeden önce dışarıdan gelen etkenlerden dolayı silindir soğutma suyu sıcaklığı artabilir veya azalabilir. Bu yüzden teçhizat dikkatli olarak sınanıp sisteme dahil edilmelidir. Normal sıcaklıktan fazla yada az olan sıcaklıklardaki soğutma suyu devresinde su dağıtıldığında, sistemin arızalarından birincisi ısıl gerilmeler yani kavitasyondur. Bu yüzden çalışan pistonda aşınmalar meydana gelir. kavitasyondan kaçınmak için; Eklenen elemanın devreye girişinden kapatılmasına kadar soğutma suyu giriş sıcaklığı dakikada 2 dereceyi aşmamalıdır. Silindir Soğutma Suyu Pompasının Devreye Alınması: Silindir soğutma suyu pompası devreye alınmadan önce silindir soğutma suyu sıcaklığı bilinmelidir.Silindir soğutma suyu sıcaklığı hiterde ve kulerde ayarlanmaktadır. Hava durumuna göre hiter devreye erken veya normal zamanda alınır .Ana makine ile jeneratör soğutma suyu ile iştirak sağlanır.Isıl gerilimlere kavitasyona  engel olmak için makine çalıştırılmadan evvel ön ısıtma yapılır. Expansion tank su seviyesi kontrol edilir. (Enjektör soğutma  devresi ile Expansion tank devresi ortak  ise tanka yakıt gelebilir.) Expansion tank tam doldurulmamalıdır. Çünkü  makine çalışırken seviyesi tamamlanmalıdır. Devreden eksilen suyu karşılaması için yukarıda (Expansion tank) olmalıdır.Silindir soğutma suyundaki havanın çıkmasını sağlar. Silindir soğutma suyunu ısıtmak için bazı devrelerde expansion tank içine tesisat yerleştirilir. Silindir soğutma suyu içine ilaç konması için expansion tanktan yararlanılır. İlaç silindir soğutma suyunun sertlik, klor, ph, vb seviyesini ayarlar. Silindir soğutma suyu  pompası çalıştırılır. Pompa basıncı kontrol edilir. Amper göstergesi varsa pompa motorunun kaç amper çektiğine bakılır. Devrede kaçak varsa hava yapar, geyç oynar expansion tank taşar. Silindir pompası çalıştırıldıktan sonra ve kontrollerden sonra işlem tamamlanır. Tatlı Su Pompaları: Ceket soğutma suyu için gerekli olacak toplam çıkış değerleri, ki bunlar GTD kitapçığında verilmiş ve bilgisayara girilmiştir. Proje aşamasında bir rehber olarak düşünülmelidir. Toplam basınç boruların kurulumu ve düzenlenmesine göre belirlenir. Buna ek olarak makine girişinde bulunan basıncıda kontrol etmek önemlidir. Makine girişinde bulunan basınç devre civarındaki sürtünme kaybına bağlıdır ve istenen değer aralığında olmalıdır. Bir santrifüj pompanın diyagramının dik olması tercih sebebidir. Çünkü dik olan basınç kapasite diyagramında basınç değişirken akış kapasite daha az değişir. Pompadaki diferansiyel basınçta,akış kapasitesi ile değişir,öyle ki pompa basınç ölçümleri en ince akış göstergesini bile verebilir. Bir rehber olarak söylersek,  minimum önerdiğimiz diklik şu şekilde tanımlanabilir: %100’den %10’a 107’ye çıkan bir basınç artışında( H)pompa kapasitesi(Vo) %10’dan daha fazla artmamalıdır. JCW pompa girişleri ve expension tankı arasındaki yükseklik mümkün olduğu kadar fazla olmalı. Neden? Sisteme salmastra kapaklarından hava girişini engellemek için pompa girişindeki basınç ölçümü her zaman atmosfer basıncından yeterli ölçüde fazla olmalıdır. Mesela pompa giriş basıncı,çalışırken 0.4 bardan az olmamalıdır. Emme bölümündeki basınç,hem pompa çalışırken ölçülmeli(ki buna dinamik basınç denir.). Dinamik ve statik basınç arasındaki fark ise 0.3 bar’dan daha az olmalıdır. Eğer basınç farkı daha fazla çıkarsa ya balans borusunun çapı çok küçüktür, ya da hava firar borusundaki kısma valfi diskleri çok büyüktür. Hiter makine çalışmadan önce ön ısıtmayı sağlar ve limanda kısa kalış ve benzeri zamanlarda soğutma suyu sıcaklığını korur bu durum ilk hareket halinde silindirdeki aşınmaları önlemek için çok önemlidir hiter ana tedarik yolu (soğutma suyu yolu) ile paralel olarak düzenlenmiştir by-pass edilmiş su akışı valf ile değil orifis pleyt vasıtası ile ayarlanır hiterin çalışması makine çıkışına yerleştirilmiş olan ayrı sıcaklık sensörleri ile kontrol edilir. Ayrıca devrede preheating pump (ön ısıtma  pompası) bulunabilir. Ön ısıtma pompasının kapasitesi ana silindir soğutma pompasının %5’i olmadır. Non-return valve (Geri döndürmez valf) ana silindir soğutma pompası çıkışı ile hiter  geçişini ana pompa çalışırken sağlar. Ön ısıtma pompası sadece limanlarda kullanılır. Makine çalıştırılmadan önce  ana silindir soğutma  suyu pompası çalıştırılır, ve ön ısıtma pompası stop edilir.Makine stop edilirken veya tekrar makine manevra süresince çalışırken silindir soğutma suyu pompası çalışmaya devam eder. Ana makine soğutma suyu yardımcı makine soğutma suyu vasıtasıyla ön ısıtılmış olabilir. Bu durum makine devreleri dizayn edilirken, yerleştirilirken servis yükünde yardımcı makine veya makinelerden elde edilebilecek sıcaklık dikkate alınır. Bu dizayn istenilen sıcaklıkta ana makine ön ısıtmasını yapmak için yeterlidir. Eğer her iki sistemde direk bağlanırsa basınç ve sıcaklık seviyeleri ana makine ihtiyacına göre kontrol edilecektir. Air Seperator: Air seperator ana makinede mümkün olduğu kadar kısa zamanda hava gaz karışımını soğutma suyu vasıtasıyla disçarc eder. Expansion tank havalandırma borularında throttiling disc sıkılmış bir biçimde expansion tank girişinde(tank su akış limitlerine göre) bulunmalıdır. Fluid Flow Stabilizer: Fluid flow stabilizer ana makinede suyun dönme hareketini throttiling disc ve air seperator yardımıyla düzeltir. Throttiling Disc: Throttiling disc makinede istenilen basınç ve akışı sağlamak amacıyla konur. Örnegin makinede JCW pompası çıkışına yerleştirilir. http://www.bilgiustam.com/silindir-sogutma-suyu-sistemi-nedir-nasil-calisir/

http://www.ulkemiz.com/silindir-sogutma-suyu-sistemi-nedir-nasil-calisir

Depresyon ve bipolar bozukluk

Depresyon ve bipolar bozukluk

Depresyon nedir, türleri nelerdir, nasıl tedavi edilir, depresyon kimlerde görülür. İşte cevapları.

http://www.ulkemiz.com/depresyon-ve-bipolar-bozukluk

Grafen ile Dünya'nın En İnce Ampulü Üretildi!

Grafen ile Dünya'nın En İnce Ampulü Üretildi!

Grafen; bu karbon yapısını çelikten daha sağlam ve bakırdan daha iletken olmasıyla tanıyoruz. Şimdi, listeye daha önce de duyurusunu yaptığımız ve merakla geliştirilmesini beklediğimiz bir özelliğini daha ekleyebiliriz. Işık üretmek!

http://www.ulkemiz.com/grafen-ile-dunyanin-en-ince-ampulu-uretildi

Neden Solaklar Hızlı ve Başarılıdırlar?

Neden Solaklar Hızlı ve Başarılıdırlar?

Hüpert Ripoli, Pierre Simonetin araştırmalarına göre solaklar, sağ elini kullanan kişilere göre daha hızlı ve başarılılar.

http://www.ulkemiz.com/neden-solaklar-hizli-ve-basarilidirlar

Hidrojen Yakıt Üretme Reaksiyonunun İndirgenme Basamağı %100 Verimle Gerçekleştirildi

Hidrojen Yakıt Üretme Reaksiyonunun İndirgenme Basamağı %100 Verimle Gerçekleştirildi

Eğer suyu moleküler parçalarına ucuz bir şekilde ayırmanın yöntemi bulunabilirse, tamamen temiz ve yenilenebilir ucuz enerji kaynağı olan hidrojen yakıta erişimimiz artabilir.

http://www.ulkemiz.com/hidrojen-yakit-uretme-reaksiyonunun-indirgenme-basamagi-100-verimle-gerceklestirildi

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Telefonda Ses İletimi Nasıl Gerçekleşir?

Günümüz teknoloji ve iletişim dünyasının en önemli nesnelerinden birisi olan telefon, artık hayatlarımızın birer parçası olmuş durumda.

http://www.ulkemiz.com/telefonda-ses-iletimi-nasil-gerceklesir-1

Bioritm Nedir ?

Bioritm Nedir ?

Her insan fizyolojik bakımdan doğar, yaşar ve ölür. Bu durum, aynı zamanda doğanın kanunu olarak da nitelendirilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/bioritm-nedir-

ANASON-Pimpinella anisum L.

ANASON-Pimpinella anisum L.

Maydanozgillerden, kokulu tohumu hamur işlerinde ve rakı yapımında kullanılan bir Bitki (Pimpinella anisum)

http://www.ulkemiz.com/anason-pimpinella-anisum-l-

Amerikan Futbolu Nedir? Nasıl oynanır ?

Amerikan Futbolu Nedir? Nasıl oynanır ?

Özellikle genç neslin spora olan ilgisi gün geçtikçe artmaktadır. Ve farklı spor dallarına rağbet artmaktadır. Zinde ve sağlıklı olmayı sağlayan spor aktivitesi, aynı zamanda eğlenceli zamanlar geçirmeyi de mümkün kılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/amerikan-futbolu-nedir-nasil-oynanir-

Amerikan Futbolu Nedir?

Amerikan Futbolu Nedir?

Özellikle genç neslin spora olan ilgisi gün geçtikçe artmaktadır. Ve farklı spor dallarına rağbet artmaktadır. Zinde ve sağlıklı olmayı sağlayan spor aktivitesi, aynı zamanda eğlenceli zamanlar geçirmeyi de mümkün kılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/amerikan-futbolu-nedir

Eski Türklerde Para ve Sikke

Eski Türklerde Para ve Sikke

Paradan Önce Ne Vardı? İnsan, paranın icadından önce, ihtiyaçlarını basit takas yöntemleriyle gideriyordu. Takas ve ticaretin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı sorusu ise bugün hâlâ bir tartışma konusu. Mevcut bilgilerimize göre, uzak mesafeden mal teminatının, en azından Üst Paleolitik dönemden beri var olduğu bir gerçek. Zira insan, Üst Paleolitik dönemden itibaren deniz kabuğu veya çakmaktaşı gibi hammaddelere ulaşmak için uzak mesafeler aşması gerektiğini öğrenmişti. Üst Paleolitik dönemi takiben Epi-Paleolitik Çağ’da ise (G.Ö. 20 binyıl) yaşamsal devamlılığını sağlayabilmek için takasın önemini iyice kavradı. Neolitik devrim ile birlikte insan, 2,5 milyon yıldan beri süregelen avcı-toplayıcı gelenekleri terk etmeye başlamış ve insanlık tarihinin belki de en önemli olayı olan “besin üretimi”ni gerçekleştirmişti (Childe 2010: 79). Üretime dayalı bu yeni ekonomik model zamanla “ticaret” kavramının gelişimini de tetikleyecek ve bu gelişim bir süre sonra ticaret yollarının doğmasını sağlayacaktı. Ticaret yolarının ağır ağır belirmeye başlaması, paranın varlığını da zorunlu kıldı. Temel ihtiyaçları giderme gayesiyle geliştirilmiş olan eski takas sistemi; kâr etme mantığı üstüne kurulu yeni ticari sistemlere doğru evrimleşiyordu. İnsan artık yaşamı için gerekli olan maddelerin değiş-tokuşunu, yalnızca hayatta kalma amacıyla yapmaz olmuş, bu iş sırasında ayrıca cebini doldurmayı, yani “kar etmeyi” de öğrenmişti. Bu nedenle takas sisteminde buğday, arpa veya hayvan değişimi yapmak yerine; daha değerli görülen maddelerin takası yapılmaya başlandı. Özellikle Maden Çağlarını takiben ticarette temel değişim aracı olarak bakır, bronz, gümüş ve demir gibi metallerin kullanımı tercih edildi. Ticari faaliyetlerde altın, lapis ve yeşim taşı gibi kıymetli ve az bulunan maddelerin kullanımı ise ticarete yeni bir boyut kazandırdı. Sikke darbından önce, ticari faaliyetler amacıyla kullanılan tüm bu materyallere biz “para” diyoruz.  Söz konusu ticari faaliyetler, ayrıca çok önemli başka bir sistemin daha doğuşuna kaynaklık etti; bugün bu satırlara göz gezdirmenizi sağlayan yazının icadına (Besserat, 1992: 1-4). Paranın sikkeye dönüşmesini görmek için ise uzunca bir süre beklememiz gerekti. İnsan, ancak milattan önce birinci bin yılın başlarında ticari faaliyetlerde sikkeyi kullanmaya başladı. Bu açıdan para ve sikkenin ayrımına varmak önemlidir. Para ticari ilişkilerde kullanılan her türlü genel değişim maddesini ifade ederken, sikke belirli bir siyasal otoritenin gücünü temsil eder. Sikkeler ağırlığı önceden ayarlanmış olan, üzerinde sikkeyi darp edip tedavüle çıkartan siyasal gücün çeşitli arma ve işaretlerini taşıyan ufak metal parçalardır. İlk sikkelerin kullanımına şahitlik eden topraklar ise Önasya ve Ortadoğu ülkeleri olmuştur (Tekin, 1997: 13). İpek Yolunda Ticaretin Başlaması İpek Yolu terimi, Uzakdoğu kökenli ipek ticaretinden çok daha fazlasını ifade eder. Bu terim zaman içinde Doğu ve Batı arasında yapılan ticaretin özel adı halini almıştır. Bölgede ilk ticari faaliyetler MÖ. 3. Binyıldan itibaren başlar. Orta Asya topraklarında çıkartılan ve Ortadoğu ülkelerine kadar satışı yapılan Lapis lazuli ticareti, bu ticari faaliyetlerin başında gelir (Lapis lazuli: Ender rastlanan lacivert renkli ve değerli bir taş türü). MÖ. 2. Binyıla gelindiğinde Doğu ve Batı arasındaki ticaret yolları bu kez Eski Asur Devleti’nin egemenliğine geçer. İran ve doğusunda Türkmen Sahra’dan elde edilen kalay madeni, Asurlular tarafından Anadolu’ya kadar taşınmış ve kalay bu çağın en önemli ticaret mallarından biri haline gelmiştir.  MÖ. 1. Binyılın başlamasıyla birlikte ise yüzlerce km’lik bu ticaret sahasına adını veren “ipek” başrolü almıştır (Moorey, 1994: 95). İlk Türk Paraları Neolitik Çağ kökenleri olan fakat Eneolitik Çağ ile güçlenen hayvancılık temelli besin üretimi, İç Asya halklarının temel geçim kaynağını oluşturuyordu. Altay-Sayan bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar, bölge halkının en az son 5 bin yıldan bu yana metali tanıdığını ve kullandığını göstermektedir. Temel ekonomik modelleri hayvancılık olan bu göçebe halklar, aynı zamanda iyi birer madenciydiler. Türklerin metali kullanmaktaki hüneri belki de savaşçı bir halk olmasından kaynaklanıyordu. Ok ucu, kılıç ve hançer üretiminde kullanılan metal; Türk soylu halkların geniş bir metalürji bilgisine sahip olmasını sağladı (Çoruhlu, 2007: 15-17). Üretilen metal eserler, bir süre sonra ticari faaliyetlerde kullanılan temel değişim maddesi haline, yani paraya dönüştüler. Böylelikle savaş sanayinin temelini oluşturan metal, Türk soylu halklara yalnız askeri üstünlük değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik güç de sağlamış oldu.   İlk Türk Sikkelerinin Darbı Nümismatik hiçbir zaman siyasal tarihten ayrı düşünülemez. Çünkü sikkelerin tarihi, aynı zamanda devletlerin tarihidir. Bu yüzden eski Türk sikkeleri hakkında bilgi vermeden önce; ait oldukları devletler veya boylar hakkında kısa birer giriş notu eklenmiştir. Kuşhanlar ve Kuşhan Sikkeleri 30-375 tarihleri arasında Kuzey Hindistan, Afganistan ve Türkistan’ın bir kısmında hâkim olan Kuşhanlar; Türk ve Hint-Avrupa kökenli halkların karışımından oluşan bir halktı. Devletin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Kujula döneminde, Yüeçi kabileleri de hâkimiyet altına alındı ve Kuşhanlar büyük bir İmparatorluk haline dönüştü. Orta Asya kökenli bir halk olan Yüeçilerin, Türk kökenli olma ihtimalleri düşüktür. Fakat uzun yıllar Türklerle birlikte yaşayan bu halk, Türk kültürünün tesiri altında Türkî bir görünüm almıştır. Kuşhan Devleti temelinde Türki unsurlar olmasına rağmen kurulduğu coğrafya itibariyle Türklerin ana vatanına uzak; Hint, İran ve Grek kültürleriyle ise komşuydu. Bu yüzden Türk kültürünün izleri zaman içinde yok olup gitti (Bayur, 1987: 68). Kuşhan İmparatorluk sikkeleri büyük oranda İran ve Grek kültürünün etkisi altında darp edilmiştir. Fakat bu sikkeler içerdikleri simge ve betimler açısından farklı kültür ve coğrafyalara ait öğeler de taşır. Sikkelerde görülen hilal, yıldız, hurşid (güneş) gibi gök cisimleri ile kurt, deve ve Hint Öküzü gibi hayvansal betimler; Kuşhan kültürünün ne kadar çok farklı kaynaktan beslendiğinin bir göstergesidir (Çetin, 2006:185). Kuşhan Sikkeleri: 1) Kuşhan komutan sikkesi. Ön yüzde başında bir alın bant ile kral portresi, arka yüzde ayakta duran askeri kıyafetli bir kişi gösterilmiş. Üzerinde HRAIOU / KORANOU yazısı okunuyor. 2) İmparator Vima Takto MS. 80-100, bronz tetradrahmi. Ön yüzde imparator büstü, arka yüzde elinde kırbaç tutan bir atlı süvari tasviri ve sağ alt köşede üç dilimli Asyatik bir damga yer almaktadır. 3) Vima Kadphises, MS. 100-127, bronz tetradrahmi. Ön yüzde ayakta üçken kesimli Kuşhan elbisesi giymiş olan imparator, arka yüzde elinde trident tutan boğa üzerinde bir savaşçı. 4) Kanishka I, MS. 127-152, bronz drahmi. Ön yüzde ayakta üçken kesimli Kuşhan elbisesi giymiş imparator, arka yüzde Nanaia isimli ayakta duran Ay Tanrıçası. 5) Huvishka I, MS. 152-192 bronz drahmi. Ön yüzde elinde kırbaçla bir filin üstünde gösterilen imparator, arka yüzde ayakta duran kahraman figürü. 6) Vasu Deva I, MS. 192-225 altın. Ön yüzde sol eliyle asa tutan, sağ eliyle bir sunak üstünde kurban sunan askeri kıyafetli hükümdar. Arka yüzde tanrı Şiva, boğanın önünde ve trident asası ile. 7) Vasu Deva II, MS. 290-310 altın. Ön yüzde imparator ayakta üçgen formlu Kuşhan kıyafetleri içinde bir eliyle asa tutup diğer eliyle kurban sunuyor. Arka yüzde boğanın önünde hilal başlığı ve trident asası ile tanrı Şiva. 8) Kipanada,  MS. 350-375. Tamamen Hintli kıyafetler ve figürler hâkim olmuştur.                                                Akhunlar ve Akhun Sikkeleri Yapılan son araştırmalar Akhunların oluşum devresinin MÖ. 50’lere kadar uzandığını göstermektedir. Hunların batı kolunu oluşturan Akhunlar, MS. 2. Yüzyılda büyük kitleler halinde Orta Asya’nın güneyine doğru yöneldiler. Bu halklara Çin yıllıklarında Yüe-ban, I-ta, Ye-ta gibi adlar verilirken; Göktürkçe belgelerde Apar, diğer kaynaklarda ise Uar-Hun, Huna ve Eftalit gibi isimler verilmiştir. Akhunlar, MS. 408-670 tarihleri arasında doğuda Gobi Çölü’nden batıda Hazar Denizi’ne ve güneyde Hindistan’a kadar uzanan bir alanı hâkimiyetleri altına aldılar. Kuşhan devletinin yıkılışı  ardından onların mirası da Akhunlar’ın kontrolü altına girdi. V. yüzyılın başlarında ise Ceyhun Nehrini geçerek Sasani arazisini istila etme teşebbüsünde bulundular. Bu hadiseler İslâm kaynaklarında Hun tarihine ilişkin izler bıraktı (Çeliktaş, 2011: 51). Akhunlar kısa zamanda İpek Yolu ticaretini ele geçirdiler ve önemli bir siyasi güç haline geldiler. VI. Yüzyıla doru Göktürklerin güçlenerek batıya doğru yönelmeleri Akhunlar ile karşılaşmalarına neden oldu. Bu tarihlerde Akhunlar artık zayıflamış ve topraklarından geri çekilmeye başlamıştı. Göktürklerin Sasanilerle yaptıkları iş birliği sonucunda Akhun devleti yıkılacak ve İpek Yolu’nun kontrolü bu kez farklı bir Türk devletinin eline, Göktürklere geçecektir (Litvinsky, 1996:370-72). Akhun sikkeleri: 1) MS. 430-490 yıllarına ait, Khingila adına düzenlenmiş üzerinde Raja Lakhana (Udaya) Ditya yazısı bulunan büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 2) MS. 475-576 yıllarına ait, Batı Afganistan’dan çıkarılmış, üzerine Yunan el yazısı ile SRIO SHAKO yazılmış, Napki Malka tipli büst ve ateş mihrabı olan sikke. 3) MS. 475-576 yıllarına ait, üzerine Yunan el yazısı ile SRIO SHAKO yazılmış Napki Malka tipli büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 4) MS. 475-576 yıllarına ait, Kabil bölgesinden, Pehlevi yazıları olan Napki Malka tipli taçlı büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 5) MS. 475-576 yıllarına ait, Gandhara’dan çıkartılmış, Pehlevi yazıları olan Napki Malka tipli büst, yarık kenarı olan sikke. 6) MS. 590-610 yıllarına ait, Sasani hükümdarı IV. Hürmüz’ün darplarını anımsatan ve Yunan el yazısı ile FORO yazılmış bakır sikke. 7) MS. 700 yıllarına ait, Arap-Sasani dirhemileri stilinde gümüş sikke. 8) MS. 475-576 yıllarına ait, Kabil bölgesinden, Pehlevi yazıları olan Napki Malka biçimli, taçlı büst ve ateş mihrabı olan sikke. Göktürkler ve Göktürk Sikkeleri Turan coğrafyasına ait muhtelif yerlerde Göktürk-runik harfli çok sayıda sikke ele geçmiştir. Bu sikkelerin genel özelliği mevcut bir Çin sikkesinin arka yüzüne Göktürk harflerinin kazılmasıyla oluşturulmuş olmalarıdır. Bulunan sikkelerin pek çoğu “Tang Hanedanı” ile çağdaş olup çoğunlukla 7-8. yüzyıllara aittir. Esasında Çin sikkelerindeki bu Türkçe runik harfli ifadeler birer “kontrmark” olarak algılanmalıdır. Zira Çin sikkeleri üzerine kazınan bu harfler veya damgalar aslında nümismatik terminolojisinde kontrmark dediğimiz ve belli bir devlete ait sikkenin başka bir coğrafya, başka bir siyasal güç veya başka bir hükümdar tarafında da benimsenmiş olduğunu gösteren işaretlemelerdir (Morrisson, 2002: 74). Bu bakımdan Çin sikkelerinin Göktürk damgaları vurularak Türkistan coğrafyasında da sıklıkla kullanılmış olması, İpek Yolu ticaretinin dış hacmini göstermesi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Göktürk sikkeleri üstüne Türkiye’de yapılan ilk araştırmalar, büyük Türkolog Hüseyin Namık Orkun tarafından başlatılmıştır. Hüseyin Namık, 1935 yılında yayınladığı “Eski Türklerde Para” başlıklı makalesi ile runik harfli birkaç Göktürk sikkesine açıklık getirmeye çalışmıştır (Orkun, 1939:169). 1939 yılında çıkarttığı Eski Türk Yazıtları kitabının II. cildinde ise “Göktürk Yazısı İle Yazılmış Birkaç Türk Parası” başlıklı makalesi ile bu konuya tekrar değinmiştir. Hüseyin Namık, bu makalesinde önemli bir ayrıntıyı hatırlatarak akçe sözcüğünün etimoloji üstünde durur. Bu sözcüğün “agı” ve “ça” ibarelerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Agı, Eski Türkçede ipek demektir. Bu sözcüğe ulanan –ça –çe eki ise “gibi” anlamı veren benzetme ekidir. Bu durumda “ağıca” veya bugüne ulaşan şekliyle “akçe“ ipek gibi olan, ipek yerine kullanılabilen anlamlarını vermektedir. Türklerin para yerine akçe yani “ipek gibi” sözünü kullanmış olmaları bile Eski Türk toplumu için ipeğin ve İpek Yolu ticaretinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır (Orkun, 1935: 39-40). Göktürk harf veya damgalarının kazındığı sikkeler kuzeyde Yenisey-Hakasya topraklarından güneyde Afganistan-Kabil bölgesine kadar yayılmaktadır. Göktürk sikkeleri üstüne detaylı bir katalog hazırlayan sayın Dr. Gaybullah Babayar bu sikkeleri: Taşkent, Otrar, Fergana, Soğd, Buhara, Toharistan ve Kabil bölgeleri gibi farklı bölgesel başlıklar altında incelemiştir. Dr. Babayar,  bu çalışmasında daha çok güneyli buluntular üstüne yönelmiştir (Babayar, 2007: 23-30). Şüphesiz bu liste Yenisey-Sibirya ve Moğolistan gibi kuzey coğrafyasına ait bölgelerin eklenmesiyle daha da uzayacaktır. Kuzey buluntularında Göktürk harfleri ve damgalar dışında herhangi bir portre veya tasvire rastlamak çok güçtür. Fakat güney buluntularında diğer yerleşik kültürlerin de etkisiyle çok sayıda portreli ve tasvirli Göktürk sikkesi ele geçmiştir. Bu sikkeler arasında kağan ve hatun portrelerinin bir arada verildiği örnekler ilgi çekicidir. Bu sikkeler ayrıca taşıdıkları “ay-yıldız” sembolleri bakımından da Türk tarihi için ayrı bir öneme sahiptir. Göktürk Sikkeleri: 1) Bağdaş kurmuş tahta oturan, uzun saçlı, bir elinde kuş tutan prens; sağ ve sol yanında ay yıldız motifleri var. Arka yüzde bir daire içinde büyük bir damga yer almaktadır. VII. Yüzyılın ilk çeyreği, bakır, Taşkent. 2) Kağan ve Hatun portresi. Geniş yüzlü saçları iki yana ayrılmış olan kağan tasviri ve yanında üç dilimli Umay ana başlığı taşıyan hatun portresi. Her iki portre arasında ay-yıldız sembolü görülüyor. Arka yüzde Soğdça “Bu sikke Yabgu Çidarnak’ındır” ifadesi yazılıdır. VII. Yüzyılın ilk yarısı, bakır, Taşkent. 3) Sol tarafta geniş yüzlü kağan portresi, sağ tarafta üç dilimli başlığıyla hatun portresi yer alır. Arka yüzde üst üste dizilmiş hilalleri anımsatan büyük bir damga vardır. Bu damganın etrafında Soğdça “Bagi Tun Qagan” İlahi Tun Kağan ifadesi okunmaktadır. VII-VIII. Yüzyıl, Bakır, Taşkent. 4) Uzun saçları omuza kadar dökülen oldukça çekik gözlerle tasvir edilmiş bir Göktürk prensi. Sikke üstünde ay-yıldız sembolleri görülmektedir. Arka yüzde Soğdça “Bu sikke Çaç (Taşkent) Hükümdarı Tegin’indir” ifadesi yer alır. VII. Yüzyıl, bakır, Taşkent. 5) Kağan ve hatun portresi. Kağan uzun saçlı ve aşağı doğru inen uzun bıyıklarla gösterilmiş. Lejantı silinmiştir, sadece Soğdça “Hatun” ifadesi okunmaktadır. VI-VII. Yüzyıl, Semerkant. 6) Büyük süslü bir taç ile hükümdar kıyafetleri içinde gösterilen prens. Tasvir, yuvarlak yüzlü ve çekik gözlüdür. Portre etrafında, Eski Pehlevice “Şan ve şerefin artsın” yani “ Tekin, heybetli Horasan Hükümdarı” ifadesi yer almaktadır. Arka yüzde ateş mihrabı ve onun çevresinde kâhinler gösterilmiştir. VII. Yüzyılın I. Çeyreği, bakır, Afganistan. 7) Ön yüzdeki Çince kitabeden 759 yılında darp edildiği anlaşılıyor. Bu Çince bölümde “Şun Tyan Yuan Bao” (Şun Tyan’ın ilk sikkesidir) ifadesi yer alır. Arka yüzdeki Göktürkçe kitabede ise “bakır bini eb kiçig urıka” ifadesi yazılır ve “Bakırların bini küçük oğul için evdir” şeklinde tercüme edilmiştir. VII. Yüzyıl, bakır, Yenisey. 8) Ortasındaki kare biçimli oyuk ile tipik bir Çin darbı olan sikkenin Göktürkçe kitabesini Sarthocaukı Harcavbay şu şekilde okumuştur: “Altun edis edigin altid takıg olur” bu ifade “En kıymetli mal kağanın altın tahtında olur” şeklinde tercüme edilmiştir. Sikke, 1961 yılında Moğolistan’ın Doğu Aymak bölgesinde arkeolojik araştırmalar yapan N. Serodjav tarafından bulunmuştur. Sikke halen Moğolistan Bilimler Akademisi’nin tarih enstitüsünde korunmaktadır. Türgişler ve Türgiş Sikkeleri Türkişler önceleri Göktürk hâkimiyeti altında yaşarken, Göktürklerin zayıflamasıyla birlikte bağımsızlıklarına kavuştular. Türgiş devrinin en önemli siyasal olayları 720-730’lu yıllar arasında gerçekleşen Türgiş-Emevi savaşlarıdır. Türgişler, Emevi Halifelerinin Güney Türkistan’a atadıkları valileri ağır yenilgilere uğratmış ve Arap ordularını Türkistan işgalinden uzak tutmuşlardır. Türgiş sikkeleri hakkında Aleksandr Nathanoviç tarafından 1940 yılında önemli bir makale yayınlanmıştır. Nathanoviç bu makalede, Ermitaj Müzesi’nin “Çin-Türk” sikkeleri koleksiyonunda, Türgişler devrine ait oldukça nadir ve az bilinen sikkelerin mevcut olduğunu belirtmektedir. Bu sikkeler özellikle Taraz harabelerindeki çalışmalar sırasında bulunmuş olup, VIII. Yüzyıldan XII. Yüzyıla kadar geniş bir döneme yayılır. Nathanoviç, bölgede İranlı Samani İmparatorluğu’na ait sikkelerin hiç bulunmamış olmasına özellikle dikkat çeker. Bu durum siyasal hâkimiyet alanları ve ticari faaliyetlerin yorumlanması için önemli bir ayrıntıdır. Türgiş sikkeleri doğrudan doğruya Türk darbı olan sikkelerdir. Daha önceki Göktürk sikkelerinde sıklıkla rastlanıldığı gibi Çin sikkeleri üstüne sonradan kazınan işaretlerden oluşmaz. Bu açıdan Türgiş sikkelerinin Türk tarihi açısından büyük bir önemi vardır. Fakat sikkelerin form ve özellikleri hala Çinli unsurlar içermektedir. Bakırdan basılan sikkeler 2,4 cm. çapında olup 5,1- 5,5 gr. ağırlıkları arasındadır. Bu sikkeler üstünde kağan portrelerine çok nadir rastlanılır. Sikke kitabelerinde Soğd-Uygur harfleri kullanılmıştır ve bu kitabelerde “Türgiş Kağan Bay Baga” şeklinde ifadeler geçmektedir. Nathanoviç, bu sikkeleri ağırlıkları ve tipolojik özelliklerine göre altı farklı alt tipe ayırmıştır (Nathanoviç, 2006:143-152). Uygurlar ve Uygur Sikkeleri 747 ve 840 yılları arasında hüküm süren Uygur Kağanlığı, zengin bir ticaret hacmine ve şehir geleneğine sahipti. Uygurların yüksek oranda şehirleşmiş bir toplum olmaları, ticareti yazılı kanun ve sözleşmelere bağlayan sistematik bir hale getirdi. Alman arkeolog Albert von Le Coq’un Doğu Türkistan’da gerçekleştirdiği keşifler, Uygur Kağanlığı hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlamıştır (von Le Coq, 1928). Uygurca metinler hakkında ülkemizdeki en önemli çalışmalarıysa yine eğitimini Almanya’da tamamlayan Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat yürütmüştür. Uygur sikkeleri ve ekonomi metinleri üstüne ise Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya ve Prof. Dr. Melek Özyetgin’in çok sayıda önemli yayını bulunmaktadır. Sertkaya yaptığı metin incelemeleri doğrultusunda Uygurların 5 farklı para birimi kullandıklarını belirtmiştir (Sertkaya, 2006a:117-119). Bu birimler şu şekilde sıralanabilir: Yastuk: Çincesi TİNG, Farsçası Baliş olan bu birim 2.000 gram ağırlığında bir külçeyi ifade eder. Altun Yastuk ve Kümüş Yastuk gibi kullanımları vardır. Yarmak: Çincesi LİANG, Soğdçası Satır olan bu birim 40 gram ağırlığındaki külçeyi ifade eder.  Yastuk’un 1/50’sidir. (1 Yastuk= 50 Yarmak) Bakır: Çincesi CH’İEN olan bu birim 4 gram ağırlığındaki metali ifade eder. 500 Bakır= 10 Yarmak birimi karşılamaktadır. Vun: Çincesi WEN olan bu birim 0,4 gram ağırlığı karşılamaktadır. Yastuk’un 1/5000’i, Yarmak’ın 1/100’i, Bakır’ın 1/10’idir. ( 1 Yastuk= 5000 Vun, 1 Yarmak=100 Vun, 1 Bakır= 10 Vun’u karşılamaktadır) Çav: Çincesi CH’AO olan bu birim kağıt para yani banknot yerine kullanılmaktadır. 1 Yastuk= 2000 gr. Altın veya Gümüş 50 Yarmak= 40 gr. Altın veya Gümüş 500 Bakır= 4 gr. Altın veya Gümüş 5000 Vun= 0,4 gr. Altın veya Gümüş eder. Uygur Sikkeleri: Göktürkler, Çin darbı sikkelere kendi damga ve harflerini kazıyarak yani bir anlamda kendi kontrmark’larını vurarak bu sikkeleri Göktürk Kağanlığı sınırları içinde de kullanıyorlardı. Fakat bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda doğrudan Göktürk Kağanlığına ait ve Göktürk harfleriyle darp edilmiş hiçbir örneğe rastlanılmamıştır. Göktürk sikkeleri daha önceden de belirtildiği gibi kuzeyli ve doğulu örneklerde Çin; güneyli ve batılı örneklerde ise Hint ve İran tesiri altındaydı veya daha doğru bir ifadeyle doğrudan belirtilen bu kültürlere aittiler. Fakat Uygurlar, Göktürklerin aksine (her ne kadar yine Çin tesiri altında kalmış olsa da) doğrudan doğruya Uygur harflerini kullanarak kendi sikke darplarını gerçekleştirdiler. Uygurların Beş Balık şehrinde bulunan bakır sikke, Uygur harfli güzel bir örnektir. Sikkenin ön yüzünde 6, arka yüzünde ise 3 Uygurca kelime vardır. Ön yüzde “Köl Bilge Tengri Bükük Uygur Kağan” ifadesi yer alır. “Köl Bilge Tengri Kan”, Koço Uygur Beyliğinin 18. Kağanıdır. Bu kağan 947-959 yılları arasında hüküm sürdüğüne göre sikke 10. Yüzyılda yani Çin’in Tang hanedanı devrinde darp edilmiştir (Sertkaya, 2005: 24-25). Uygurların Kâğıt Paraları: “ÇAV” Koço Uygur Hanlığı’nın hanı İdikut Barçuk, 1209 yılında Cengiz Han’a teslim oldu ve Uygur Hanlığı Moğol yönetimi altına girdi. Fakat devletin her türlü idari ve ticari kontrolü hala Uygurların elindeydi. Aynı dönemlerde Çin’deki Moğol hâkimiyetini ise Yuanlar temsil ediyordu. Yuan idaresi 1267‘de Uygur tüccarların ticarî faaliyetlerini idare etmek ve denetlemek üzere “Ortak tüccarları idare eden merkez büro” adlı bir hükûmet ofisi kurdu. 1281’de merkezî büronun adı “Para düzenleme teftiş bürosu” olarak değiştirildi. 1283 yılında da ise hazine ofisi aracılığı ile Uygur bölgesindeki kâğıt paranın değişimi ve yönetimi işleri düzenlendi. Koço Uygurlarında kâğıt para ilk kez Mönge’nin hüküm sürdüğü dönemlerde kullanıldı. Karakurum’da Mönge’nin (1251-1259) hükümdarlık devrine ait imparatorluk damgasını taşıyan kâğıt paralar bulunmuştur (Özyetgin, 2004: 97). Kubilay Han (1260-1295) Çin’deki ticareti geliştirmek ve kolaylaştırmak için kâğıt paranın kullanımına yöneldi. Kendisinden önce kullanılan kâğıt para birimlerini hükümsüz saydı. Yeni kâğıt para sisteminde; halkın sahip olduğu altın, gümüş ve bakır gibi değerli madenler devlete teslim edilerek, bu metal paraların kâğıt paralarla olan değişimi kontrol altına alındı. Kâğıt para kullanımı aslında bir Çin geleneğiydi ve Çinliler bu paraları Tang hanedanı döneminde 8. Yüzyılın ortasından beri kullanıyorlardı. Fakat Kubilay Han döneminde banknot kullanımı zirve noktaya çıktı. Kubilay döneminde 3 çeşit kâğıt para birimi kullanılmıştır, bunlar: Ssŭ-ch’ao: Bir tür ipek üzerine basılmıştır, 1000 ipek ssŭ-ch’ao, 50 gümüş liang’a eşittir. Chung-t’ung yin-huo: “Çuntung devrinin gümüş parası” olup, 1, 2, 3, 5, 10 liang birimle değerlendirilmiş (1 liang = 1 gümüş), ancak Kubilay döneminde bu birimin kullanımı tercih edilmedi. Chung-t’ung yüan-pao chiao-ch’ao: 1260 yıllarının başında Kubilay Han tarafından tedavüle çıkartılmıştır. Devrinin en önemli, en yaygın, güvenilir ve en uzun ömürlü parası olmuştur. Yuan döneminde banknotun değeri gümüş üzerinden hesaplanıyordu. Buna göre 1 yuan pao, 50 liang gümüşe eşitti. Bu para birimi 10, 20, 30, 50, 100, 200, 300, 500 wen şeklinde onun ve yüzün katlarıyla birimlendirilmişti. Uygurlar arasında Çav özellikle Koço-Turfan Uygurları arasında kullanıldı ve karşılığı Yastuk şeklinden ölçüldü. Uyguca metinlerde geçen iki tür Çav vardır. Bunlardan ilki sadece Çav şeklinde geçer, ikincisi ise Çung-Tung Bav Çav şeklinde geçmektedir. Bu ikinci birim Kubilay’ın çıkardığı meşhur banknotları ifade eder ki, bu yönden ayrıca kronolojik önemleri vardır (Özyetkin, 2004: 99). Uygurca Bir Ticaret Metni: Orijinali Küskü yıl törtünç ay bir yangıka manga Bolmışka asığka kümüş kerjgek bolup Kara Oğul-ta altı satır kümüş altım. Kaç ay tutsar men ay sayu birer yarım bakır kümüş asığ bilen köni birür men. Birginçe yok bar bolsar men, kişim Tözün köni birşün. Tanuk: Borlukçı. Tamik: Er Buka. Bu tamğa men Bolmış-nıng ol. Men Yıkınç Tutung ayıtıp bitidim. Tercüme Sıçan yılının dördüncü ayının birinci gününde bana Bolmış’a kullanmak için gümüş lâzım olup, Kara Oğul’dan altı satır gümüş aldım. Kaç ay tutarsa tutsun, ben (her) ay için birer yarım bakır, gümüş faizi ile doğru (olarak) vereceğim. Verinceye kadar ölsem, karım Tözün doğru (olarak) versin. Şâhit: Borlukçı. Şâhit: Er Buka. Bu damga ben Bolmış’ındır. Ben Yıkınç Tutung söyleyip yazdım (Sertkaya, 2006-b: 73-100). **Sergen Çirkin KAYNAKÇA Babayar, G. (2007). Köktürk Kağanlığı Sikkeleri Kataloğu. Ankara: TİKA.  Bayur, Y. H. (1987). Hindistan Tarihi 1. Cilt. Ankara: TTK. Besserat, D. S. (1992). Before Writing, Vol. I. Austin: University of Texas Press. Childe, G. (2010). Kendini Yaratan İnsan. İstanbul: Varlık Yayınları. Çeliktaş, M. (2011). Ak Hunlar Tarihi Üzerine Türkiye ve Dünyada Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi. Ankara: Ankara Üniversitesi (ylt). Litvinsky, B. (1996) The Hephthalite Empire. History of Civilizations of Central Asia: Vol. 3. Paris: Unesco Publ. Çetin, K. (2006). İran’dan Anadolu’ya Selçuklu Paraları. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 29: 183-194. Moorey, P. R. S. (1994). Ancient Mesopotamian Materials and Industries: The Archaeological Evidence. New York: Clarendon Press. Morrisson, C. (2002). Antik Sikkeler Bilimi Nümismatik. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Nathanoviç, A. (2006). Türkiş Sikkeleri. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Orkun, H. N. (1935).  Eski Türklerde Para. Türk Hukuku Tarihi Araştırmalar ve Düşünceler. Ankara: Köyhocası Matbaası. Orkun, H. N. (1939). Eski Türk Yazıtları II. Cilt. İstanbul: TDK. Özyetgin, A. M. (2004). Eski Türklerde Ödeme Araçları: Kâğıt Para Çav’ın Kullanımı. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 1(1): 90-105. Sertkaya, O. F. (2006a). Hukuki Uygur Belgelerindeki Para Birimleri Üzerine. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Sertkaya, O. F. (2006b). Uygur Para Belgeleri. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Sertkaya, O. F. (2005). Uygurların Uygur Harfli Sikkeleri. Orkun Türkçü Dergi, sayı 88, 24-25. Von Le Coq, A. (1928). Buried treasures of Chinese Turkestan : An Account of the Activities and Adventures of the Second and Third German Turfan Expeditions. London: G. Allen & Unwin. Yazar - Sergen Çirkin http://bilimdili.com/dusunce/eski-turklerde-para-ve-sikke/

http://www.ulkemiz.com/eski-turklerde-para-ve-sikke

Orman çeşitleri nelerdir ?

Orman çeşitleri nelerdir ?

Ormanlar, belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü içeren, topraklı alanda genellikle doğal yollardan oluşmuş bir kara ekosistemidir.

http://www.ulkemiz.com/orman-cesitleri-nelerdir-


Bipolar Bozukluk hakkında her şey

Bipolar Bozukluk hakkında her şey

Bipolar bozukluk nedir? Bipolar bozukluk belirtileri nelerdir? Bipolar bozukluk kimlerde görülür? İşte Bipolar bozukluk hakkında her şey...

http://www.ulkemiz.com/bipolar-bozukluk-hakkinda-her-sey


Bugday rastık hastalığı ve mücadele yöntemleri

Bugday rastık hastalığı ve mücadele yöntemleri

Hastalık, buğday ve arpa bitkilerinde çiçeklenme devresinde görülür. Bütün başak siyah bir toz yığını haline dönüşür. Bu siyah tozlar 5-8 mikron çapında olup etmenin sporlarıdır.

http://www.ulkemiz.com/bugday-rastik-hastaligi-ve-mucadele-yontemleri

Buğday sürme hastalığı ve mücadele yöntemleri

Buğday sürme hastalığı ve mücadele yöntemleri

Sürme, memleketimizde kör, karadoğu, karamuk gibi isimlerle de anılan bir başak hastalığıdır. Sürme hastalığını iki etmen oluşturur. Bunlardan biri Tilletia foetida diğeri ise Tilletia caries'dir.

http://www.ulkemiz.com/bugday-surme-hastaligi-ve-mucadele-yontemleri

Buğday mozaik virüsü mücadele yöntemleri

Buğday mozaik virüsü mücadele yöntemleri

Hastalığın etmeni toprak kökenli buğday mozaik virüsüdür. Buğdayda bu virüs bitki özsuyu ile birlikte taşınmaktadır. Polymyxa graminis fungusu, topraktaki virüsün vektörüdür.

http://www.ulkemiz.com/bugday-mozaik-virusu-mucadele-yontemleri

Tahıl küllemesi ve mücadele yöntemleri

Tahıl küllemesi ve mücadele yöntemleri

Fungus konukçu üzerinde yüzeysel mycelium örtüsü oluşturur. Miseller epidermis hücrelerine emeçlerini gönderirler.

http://www.ulkemiz.com/tahil-kullemesi-ve-mucadele-yontemleri

Buğdayda başak yanıklığı ve mücadele yöntemleri

Buğdayda başak yanıklığı ve mücadele yöntemleri

Buğday başak yanıklığına Fusarium spp. neden olmaktadır. Ancak bunlar içerisinde Fusarium graminearum (WG Smith) Sacc. ve F.cuîmorum Schvvabe en önemlileridir.

http://www.ulkemiz.com/bugdayda-basak-yanikligi-ve-mucadele-yontemleri

Deniz Akvaryumuna Konulabilecek Mercanlar

Deniz Akvaryumuna Konulabilecek Mercanlar

Mercan akvaryumları günün belirli bir devresinde güçlü güneş ışığı alması zorunludur. Bütün mercanlar, yapıları arasında Zooantnellaeadı verilen alg yapısında canlı hücrelere sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/deniz-akvaryumuna-konulabilecek-mercanlar

Yumurta Döken Akvaryum Balıklarında Anaç Seçimi

Yumurta Döken Akvaryum Balıklarında Anaç Seçimi

Balıkların büyük çoğunluğu gözönüne alındığında “yumurta dökerek” çoğalır. Üreme olgunluğuna erişen dişi balık, karnında depoladığı yumurtaları anal açıklıktan dışarıya atar.

http://www.ulkemiz.com/yumurta-doken-akvaryum-baliklarinda-anac-secimi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0