Arama Sonuçları..

Toplam 97 kayıt bulundu.
Cem Karaca Kimdir

Cem Karaca Kimdir

Muhtar Cem Karaca (Doğum tarihi 5 Nisan 1945; İstanbul - Ölüm tarihi 8 Şubat 2004; İstanbul), Türk rock müziği sanatçısı, besteci, tiyatrocu, sinema oyuncusu. Anadolu rock türünün kurucularından. Birçok grupla (Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan) çalışmış, kurucu ve yöneticisi olmuş, güçlü bir rock kültü yaratılmasında öncülerden olmuştur.Babası Azerbaycan asıllı Mehmet Karaca ve annesi Ermeni asıllı Toto Karaca (Irma Felegyan) olan Cem Karaca, sanatla iç içe büyüdü. Orta öğrenimini Robert Lisesinde yapan Cem Karaca sanatçı bir çiftin çocuğu olduğundan müziğe doğuştan yetenekliydi. Müzik ile ilk tanışması, annesinin teyzesi Rosa Felegyan'ın Cem Karaca'ya piyano notaları ve piyano nağmeleri öğretmesi ile olmuştur.Kolej yıllarındayken dünyadaki popülaritesini arttıran rock müziğine ilgi duydu. Kız arkadaşlarını etkilemek ve arkadaşlarının isteği doğrultusunda dönemin rock starlarının şarkılarını söyledi. Karaca'nın sesinin keşfedilmesi ise annesi Toto Karaca tarafından olmuştur. 1962'ye girerken Beyoglu Spor Kulübü'nde arkadaşlarının isteği üzerine şarkı söyledi. Arkadaşları ile sahne alan Karaca, daha sonra grup kurmaya karar verir. Gruba o dönemin ünlü sanatçılarından İlham Gencer destek oldu. Cem Karaca'nin ilk grubu 1963'te Dinamikler oldu. Seslendirme sanatçısı Fikri Çöze'nin jübile konserinde performans sergilediler. Babası hâlâ Karaca'nın müzik yapmasına karşıydı. Hatta adam tutup konserlerde onu yuhalatmıştı ancak Karaca bunlara rağmen müziği bırakmadı. Grup olarak Elvis Presley gibi ünlü rock and roll sanatçılarının klasiklerini yorumluyorlardı. 1963'ün sonunda grup dağıldı.Kısa bir süre "Cem Karaca ve Bekledikleriniz" adlı bir grupta çaldı. Bu gruptan kısa bir süre sonra ise Gökçen Kaynatan'ın orkestrasında çaldı ancak bu beraberlik de uzun sürmedi. Aynı sene "Cem Karaca ve Jaguarlar" kuruldu. 1965'te Altın Mikrofon yarışmasına başvurdular ancak ön elemeyi geçemediler.Karaca, 1965'te ilk evliliğini tiyatro sanatçısı Semra Özgür ile yaptı. Evlendikten 3 gün sonra Karaca, askere gitti. Askerliğine 1965 Kasım'ında Antakya 121. Jandarma Er Eğitim Alayı'nda başladı. Bu dönemde Karaca, Anadolu kültürünü tanımaya başladı. Aşık Mahzuni Şerif ile tanıştı.Cem Karaca, askerlik sonrası Şubat 1967'de gitarist Mehmet Soyarslan'ın kurduğu Apaşlar grubu ile tanıştı. Apaşlar daha önceleri batı tarzı müzik yapmaktaydı ancak Karaca ile tanıştıktan sonra müzik daha doğuya döndü. Karaca, grup ile birlikte Altın Mikrofon 1967'ye katıldı. Yarışmaya katıldıkları Emrah şarkısı Erzurumlu Emrah'ın şiirine yapılmış bir Karaca bestesiydi. Yarışmada Karaca ikinci oldu ancak birinci gruptan daha çok ilgi gördüler.Cem Karaca ve Apaşlar, 1968'de Almanya'ya gidip Ferdy Klein Orkestrası ile 45'likler kaydetti. Bu dönemde Soyarslan şarkısı "Resimdeki Gözyaşları", Karaca'nın Emrah'tan sonraki ikinci hit parçası oldu. Bu plak sonrası büyük bir Türkiye turnesi oldu. Ayrıca Almanya'da konserler devam etti. Ayrıca yurtdışına açılmak için İngilizce bir 45'lik kaydedildi. Bunlar Resimdeki Gözyaşları ve Emrah'ın İngilizce versiyonlarıydı. Bu dönemde Cem Karaca, tiyatro sanatçısı Meriç Başaran ile evlendi. Sene sonunda Milliyet'in 1968'in En Sevilen Erkek Şarkıcıları anketinde 4. oldu. Yılın Melodileri anketinde ise "Resimdeki Gözyaşları" Türkçe şarkılar arasında 3. oldu. Türkçe ve yabancılar karışık listede ise Resimdeki Gözyaşları 9., Cem Karaca bestesi Ümit Tarlaları ise 24. oldu.1969'da grup içinde fikir farklılıkları olmaya başladı. Cem Karaca, daha siyasi müziğe kaymak isterken, Soyarslan bu değişime karşıydı. "Bu Son Olsun / Felek Beni" plağından sonra grup dağıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Bunalım grubunun prodüktörlüğünü ve menejerliğini yapmaya başladı. İlk 45'likleri "Taş Var Köpek Yok/Yeter Artık Kadın" şarkılarının ikisinin de söz ve bestesinde Cem Karaca'nın da adı geçmektedir. Bu 45'likten sonra bu işi bırakan Karaca, grubun bateristi Hüseyin Sultanoğlu'nu kendi grubu Kardaşlar'a almıştır.Apaşlar dönemi bittikten sonra grup müziğine devam etmek isteyen Karaca, Apaşlar'ın bas gitaristi Seyhan Karabay ile Kardaşlar grubunu kurdu. 1970'in başında grup üyelerinde birçok değişiklikler oldu. Grup üyeleri sabitlendikten sonra, Almanya'da kayıt yapmaya karar verdiler ancak çıkan bir salgın yüzünden, Karaca ve Kardaşlar birlikte Almanya'ya gidemedi. Bu yüzden Cem Karaca, tek başına Köln'e gitti. Apaşlar sonrası yaşadığı müzikal aradan sonra burada kendi besteleri ve Anadolu türkülerini yine Ferdy Klein orkestrası ile kaydetti. 4 tane 45'lik yayınlandı. Amacı maddi sıkıntı yaşamadan çalışmalar yapmaktı.1970 Kasım'ında ise Karaca ve Kardaşlar "Dadaloğlu/Kalender" 45'liğini yayınladı. "Dadaloğlu", Karaca'nın bir başka hit şarkısı oldu. Bu türkü ayrıca Karaca'nın sola doğru kayışının da bir gösteresi olmuştu. Mart 1971'de Karaca'nın Trabzon'da verdiği bir konserde patlayan 3 bomba ile 30 kişi yaralandı. Aynı yıl Rum piskopos III. Makarios, Kıbrıs Fuarı'nda Türk pavyonunu gezerken, Dadaloğlu şarkısı çalınmıştı. 1971'de Cem Karaca ve Kardaşlar 4 tane 45'lik çıkardı.Cem Karaca, aynı yıl tiyatro müziği çalışması da yaptı. Ben Jonson'un yazdığı Ülkü Tamer'in Türkçeleştirdiği Püsküllü Moruk oyununun müziklerini Cem Karaca besteledi ve Kardaşlar ile kaydetti. Grup, şarkıları kaydetti ve tiyatro oyuncularına örnek olsun diye Cem Karaca ve annesi Toto Karaca tarafından şarkıları okundu. Bu tiyatro oyunu çok tutmadı ve kısa süre sonra gösterimden kalktı. Cem Karaca ve Kardaşlar'ın kaydettiği şarkılar ise 2007'de yayınlandı.1972'ye Cem Karaca ödülle başladı. Hey Dergisi tarafından "1971'in en iyi erkek şarkıcısı" seçildi ve Hey'in turnesine katıldı. Ancak Kardaşlar gitaristi Seyhan Karabay ile anlaşmazlıklar baş gösterdi ve Karaca, Kardaşlar ile yollarını ayırdı. Bu sırada eşi benzeri görülmemiş bir değiş-tokuş meydana geldi. Cem Karaca, Kardaşlar'dan ayrılıp Anadolu Rock'ın güçlü sesi Moğollar'la birleşirken Kardaşlar da Moğollar'la anlaşamayan Ersen Dinleten'i gruplarına dahil etti.Cem Karaca ve Moğollar, birleştikten bir ay sonra Kasım 1972'de Hey dergisi için verdikleri konserde ilk kez sahne aldılar. Yıl sonunda Milliyet'in anketinde Cem Karaca, en iyi erkek şarkıcılar listesinde 2. oldu, Moğollar ise en iyi yerli topluluk seçildi. Hey Dergisi'nde ise ikisi de kendi dallarında 1. seçildiler.1973'e "Obur Dünya / El Çek Tabip" 45'liği yayınlandı. Ancak grubun asıl başarısı 1974'ün başında kaydedilen "Namus Belası" şarkısı ile kazanıldı. Şarkı çok popüler oldu, öyküsü Hey dergisinde çizgi roman olarak yayınlandı. Ancak bu plak sonrası Cahit Berkay çalışmalarını Fransa'da devam ettirmeye karar verince Cem Karaca ve Moğollar yollarını ayırdı.Moğollar'dan ayrılan Cem Karaca, önce Fransa'ya gitmeyen Moğollar elemanları Mithat Danışan ve Turhan Yükseler ile "Karasaban" grubunu kurdu ama uzun ömürlü olmadı. Mart 1974'te Dervişan grubunu kurdu. Grup ilk konserlerinden birini Kıbrıs harekatından sonra Hava Kuvvetleri'ne yardım konserinde verdi.Şubat 1975'te Cem Karaca'nın en önemli eserlerinden biri olan "Tamirci Çırağı" yayınlandı. Bu şarkıdaki "İşçisin sen, işçi kal" söylemi Cem Karaca'nın siyasi duruşunu da ilk kez bu kadar açık gösteriyordu. 1975'in sonunda "Mutlaka Yavrum/Kavga" 45'liği yayınlandı. 45'liğin ilk şarkısı Mutlaka Yavrum, Filistin Kurtuluş Örgütü için hazırlanmıştı ve 2 farklı Türkçe versiyonunun dışında piyasaya yayınlanmamış İngilizce ve Arapça versiyonları da vardı. 1976'nın başında TRT'de yayınlanacak olan "Kavga" şarkısı son anda nedeni açıklanmaya bir şekilde programdan çıkarıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Hey dergisi tarafından bir kez daha en iyi erkek şarkıcı olarak seçildi.1977'de Cem Karaca, artan siyasi gerginlikle birlikte, gitgide daha önemli bir figür oluyordu. Aydın'da verdikleri bir konserde CHP İl Başkanı aşırı solcular tarafından dövüldü. Urfa'da verilen bir konserden sonra Dervişan gitaristi Taner Öngür ve bateristi Sefa Ulaştır saldırıya uğradı. Öngür daha sonra bu nedenlerle gruptan ayrıldı. Cem Karaca bu sene tamamı yeni şarkılardan oluşan ilk uzunçaları Yoksulluk Kader Olamaz'ı yayınladı. Bu albümde Karaca besteleri dışında, ünlü şairlerin şiirleri de bulunmaktaydı. Cem Karaca ve Dervişan, 1978'in başında 1 Mayıs plağından sonra yollarını ayırdılar.Cem Karaca, Dervişan sonrası çoğu Kurtalan Ekspres'ten olmak üzere bir müzik grubu kurdu. Adını da Türkiye'nin iki ucu olan Edirne ve Ardahan'dan esinlenerek Edirdahan koydu. Ancak grup 20 gün sonra Kurtalan Ekspres elemanlarının eski gruplarına dönmesiyle eleman değişikliğine uğradı. 1978'de Cem Karaca, Edirdahan ile kaydettiği ilk ve son teklisi Safinaz'ı yayınladı. Bu plak Türkiye'de daha önce hiç görülmemiş olan 18 dakikalık bir rock operaydı. Alt sınıftan Safinaz adlı bir kızın kötü yola düşmesini anlatıyordu. Teklinin diğer şarkıları da Ahmed Arif ve Nazım Hikmet şiirlerinin besteleriydi. Cem Karaca, 1979'da Londra'daki dünyaca ünlü Rainbow Arena'da konser verme başarısı gösterdi.1979'da grup dağıldı, Cem Karaca da uzun yıllar sonra ilk kez yanında bir grup olmadan solo olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde ayrıca Almanya'ya taşındı. Çoğu Nazım Hikmet şiirlerinin besteleri olan Hasret albümünü yayınladı. Mart 1980'de Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Karaca'nın "1 Mayıs" plağı "komünizm progandası" nedeni ile yargılanmaya başladı. Bu davada şarkıcı Cem Karaca, şarkının bestekarı Sarper Özsan ve plak şirketi sahibi Ali Avaz da suçlanıyordu. Cem Karaca, bu dönemde Avrupa turnesine başlamıştı. Dava başladıktan kısa bir süre sonra da babası Mehmet Karaca'yı kaybetti. Cem Karaca, babasının cenaze törenine katılamadı.12 Eylül darbesi sonrası Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından Melike Demirağ, Selda Bağcan, Şanar Yurdatapan ve Sema Poyraz ile birlikte Cem Karaca da yurda çağrıldı. 13 Mart 1981'e kadar süre tanındı. Bonn'da yaşayan Cem Karaca, yurda dönmek için ek süre istedi. 15 Temmuz 1982'ye kadar Cem Karaca'nın süresi uzatıldı ancak Karaca, Türkiye'ye dönmeyeceğini belirtti ve süresi dolduktan sonra ise 6 Ocak 1983'te Yılmaz Güney ile aynı gün Türk vatandaşlığından çıkarıldı.Cem Karaca, bir yandan da müzik hayatına devam etti. Almanya'daki müzisyen arkadaşı Fehiman Uğurdemir ile birlikte 1982'de Bekle Beni albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oğluma", "Alamanya Berbadı" ve "Bekle Beni" gibi şarkılar Karaca'nın ülkesine duyduğu özlemi göstermekteydi. Bu albüm Karaca'nın vatandaşlıktan çıkarıldığı için medyada yer alamamasından dolayı çok fazla bilinmedi. 1984'te ise bir şarkısı dışında tüm şarkıları Almanca olan Die Kanaken albümünü yayınladı. Bu albüm Alman oyun yazarları Henry Böseke ve Martin Burkert tarafından göçmen Türkler'in Almanya'da yaşadıkları zorlukları anlatmaktaydı. Ayrıca albüm bir tiyatro oyununa da çevrildi. Karaca, albüm yayınlandıktan sonra Alman televizyonlarında albümün adı olan Die Kanaken olarak sahne aldı ve albümü tanıttı.1985'te Karaca, arkadaşı Mehmet Barı aracılığıyla Başbakan Turgut Özal ile görüşerek, ülkeye geri dönme isteğini bildirdi ve Münih'e gelen Özal ile konuştu. Özal'ın olumlu yanıt vermesi ile hukuki işlemler başlatıldı. Yıl sonunda vatandaşlıktan çıkarılmasına sebep olan davadan beraat etti. 1987'de de hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı kaldırıldı. 29 Haziran 1987'de Cem Karaca, Türkiye'ye döndü. Aynı yıl Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar albümünü çıkardı. Bu albüm o senenin en çok satan albümlerinden biri oldu. 1988'de bu albümü Töre takip etti. Bu albüm sonrası Cem Karaca, yasaklı olduğu TRT ekranlarına da çıkmaya başladı.Cem Karaca, arkadaşı Uğur Dikmen ve Cahit Berkay ile müzikal ortaklık kurarak Yiyin Efendiler albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oh be" şarkısında, kendisini "dönek" diye adlandıranlara cevap olarak "Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte oh be" diyerek cevap verdi. 21 Temmuz 1990'da sözlerini kendi yazıp, bestesini Cahit Berkay'ın yaptığı Kahya Yahya şarkısı ile Altın Güvercin en iyi şarkı ödülünü kazandı. Bu dönemde SHP için konserlere çıktı.Karaca, 1992'de UNICEF için hazırlanan ve İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan, Muazzez Abacı, Leman Sam, Fatih Erkoç gibi ünlü isimler korosunun seslendirdiği "Sev Dünyayı" şarkısının sözlerini yazdı ve koroda da yer aldı. 22 Temmuz 1992'de annesi Toto Karaca hayatını kaybetti. Yılın sonlarına doğru Dikmen ve Berkay ile ikinci çalışması olan Nerde Kalmıştık? albümünü yayınladı. "Raptiye Rap Rap" ve "Islak Islak" besteleri ile büyük başarı yakaladı.Bu albümden sonra Cem Karaca, bir süre müzikle aktif olarak ilgilenmedi. 1994'te TRT'de Raptiye adlı programı sundu. 1995'te ise Flash TV'de Cem Karaca Show'u, 1996'da aynı kanalda "Efendime Söyleyeyim" programını yaptı. 95'te bir sanatçı grubu ile Bosna-Hersek'e gidip, savaş sonrası zor durumda olan Bosnalılar'a destek verdi.Sanatçının müziğe geri dönüşü 1997'nin sonunda vizyona giren Ağır Roman ile oldu. Filmin yapımcısı, eski Apaşlar gitaristi ve Karaca'nın dostu Mehmet Soyarslan'nın yazdığı, 1968'de Cem Karaca'ya ün getiren "Resimdeki Gözyaşları"nı, Karaca film için yeniden kaydetti. Filmin ana müziği olan parça, Karaca'yı tekrardan müzik piyasasına soktu. Eski plak şirketi, izinsiz olarak "The Best of Cem Karaca" serisini piyasaya sürdü.1999'da Türk rock müziğinin duayenleri olan Cahit Berkay, Engin Yörükoğlu, Ahmet Güvenç ve Uğur Dikmen'in desteğiyle 'Bindik Bir Alamete...' isimli albümünü çıkardı. 2000'de Cem Karaca'nın da rol aldığı Kahpe Bizans'ın müziklerinin bazılarını seslendirdi. Bu filmin de yapımcısı olan Soyarslan'ın yazıp Apaşlar zamanında Dede Korkut'tan esinlenip Sadık Bütünay ile kaydettiği ama yayınlamadığı şarkıları Cem Karaca seslendirdi. Bu eserlerden sonra ölümüne dek birkaç şiir albümünde konuk sanatçı oldu.Cem Karaca, Şubat 2001'de Murat Töz, Barış Goker ve Cengiz Tuncer ile Cem Karaca Trio olarak sahne almaya başladı. Mayıs 2001'de ise Barış Manço'nun ölümü ile vokalistsiz kalan Kurtalan Ekspres ile beraber çalmaya başladı. Harbiye Açık Hava Konserleri'nde sahne aldılar. 2002'de Yol Arkadaşları adlı grubu kurup, onlarla sahne aldı. Son yıllarında barlarda sahne aldı. 8 Şubat 2004 sabahı, solunum ve kalp yetmezliği sebebiyle geçirilen kalp krizi nedeniyle Bakırköy Acıbadem Hastanesi'ne kaldırılan Cem Karaca kurtarılamadı. Karacaahmet Mezarlığı'nda babası ile aynı mezara defnedildi.Ölümünden önce kaydettiği son şarkılar, ölümünden kısa süre sonra yayınlandı. İlk önce "Hayvan Terli" teklisi yayınlandı. Mehmet Eryılmaz'ın bu şarkısına Karaca'nın bir bar programında bu şarkıyı söylerkenki görüntüleri ile klip çekildi. Mayıs 2005'te, ölümünden 10 gün önce (2004) Mahsun Kırmızıgül ile kaydettiği "Hayat Ne Garip?", Kırmızıgül'ün Sarı Sarı albümünde yayınlandı. Karaca ve Kırmızıgül'ün stüdyodaki görüntülerinden oluşan bir klip yayınlandı. Haziran 2005'te ise Murathan Mungan'ın sözlerini yazdığı şarkıların yeni yorumlarından oluşan "Söz Vermiş Şarkılar" albümünde Yeni Türkü'nün "Göç Yolları" eserini yorumladı.2005 yılında Yavuz Bingöl, Edip Akbayram, Manga, Teoman, Deniz Seki, Volkan Konak, Haluk Levent, Suavi, Ayhan Yener, Tuğrul Arseven tarafından yorumlanan Cem Karaca şarkılarından oluşan Mutlaka Yavrum albümü yayınlandı. Bu albüm daha önce yayınlanmamış İngilizce bir Cem Karaca şarkısı da içeriyordu.Ölümünün 6. yılında Beyaz Show'da daha önce kaydedip yayınlamadığı "Karagözlüm" adlı şarkı ilk kez gün yüzüne çıkmıştır.Cem Karaca, 1961'de Hamlet'te oynarayak tiyatroya ilk adımını attı. 1964'te Münir Özkul'un oynadığı General Çöpçatan oyunu ilk büyük tiyatro çalışması oldu. 1965'te askerliği sırasında askeriyede Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toroslar Canavarı oyununu yönetti ve oynadı. Aynı dönem İstanbul Tiyatrosu'nda sergilenen "Anahtarı Bendedir" adlı oyunu Türkçeye çevirdi ve oynadı.Uzun bir süre tiyatroya ara veren ve Püsküllü Moruk oyununun müziklerini yapmak dışında tiyatroyla ilgilenmeyen Karaca, 1987'de Almanya'da çıkardığı Die Kanaken albümündeki şarkıların işlendiği Ab in den Orient-Express oyununun Kuzey Ren Westfalya Eyalet Tiyatrosu'nda oynanan "Die Kanaken" adlı versiyonunda annesi Toto Karaca ile beraber oynadı. Yine Almanya döneminde Münih Halk Tiyatrosu'nda Nazım Hikmet'in Şeyh Bedrettin Destanı oyununu yönetti.Cem Karaca, 1970'de ilk ve tek başrol filmi olan Kralların Öfkesi'nde oynadı. Yücel Uçanoğlu'nun yazıp yönettiği yerli western tarzı bu filmde Murat Soydan ile başrolü oynayan Cem Karaca, Camgöz adlı bir kovboyu canlandırdı. Ancak bu film çok başarılı olmadı. Uzun süre beyaz perdeden uzak duran Karaca, 1999'da Kahpe Bizans da Karaca Abdal adlı bir ozan rolünde rol aldı ve filmin müziklerinden bazılarını seslendirdi.Cem Karaca, 1990'da Bir Milyara Bir Çocuk adlı Müjdat Gezen dizisinde rol aldı. Bunun dışında 2001'de Yeni Hayat adlı dizide onur konuğu olarak yer aldı. Aynı sene Avcı adlı dizide Dem Baba rolünü oynadı.Cem Karaca ilk evliliğini 22 Aralık 1965 yılında Semra Özgür ile yaptı. Özgür, Karaca'nın annesi gibi bir tiyatro sanatçısıydı. Bu evlilik fazla uzun sürmedi. Karaca, 1968'in sonunda yine bir tiyatro sanatçısı olan Meriç Başaran ile bir ilişki yaşamaya başladı. Ekim 1968'de Karaca ikinci evliliğini Başaran ile yaptı. Bu evlilik de 2 yıl sürdü. Üçüncü evliliğini Feride Balkan ile 21 Ağustos 1972'de yaptı. 1976'da çiftin oğulları Emrah Karaca dünyaya geldi. Çift, Cem Karaca'nın Almanya'da zorunlu yaşama döneminde ayrıldı. 5 Temmuz 1993'te Cem Karaca, dördüncü evliliğini ilk eşi Semra Özgür ile yaptı.Cem Karaca'nın son evliliği ise İlkim Erkan ile oldu.Karaca'nın ölümünden sonra Karaca'nın çocuğunun annesi Feride Balkan ve son eşi İlkim Erkan Karaca arasında sorunlar yaşandı. İlkim Karaca, Karaca'nın çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonucu kısır olduğunu, bu yüzden Emrah Karaca'nın onun oğlu olmadığını iddia etti. Mahkeme kararı ile Cem Karaca'nın mezarı açılıp DNA örnekleri alındı. DNA testi sonucu Emrah'ın Cem Karaca'nın oğlu olduğu tespit edildi. Bu olaydan sonra Balkan ve Emrah Karaca, İlkim Karaca'ya açtıkları hakaret davasını kazandı. İlkim Karaca daha sonra Cem Karaca ve Barış Manço kardeştiler iddiası ile medyada yer buldu.

http://www.ulkemiz.com/cem-karaca-kimdir

Turner sendromu nedir

Turner sendromu nedir

Turner sendromu; bir dişide eşey kromozomlarından birinin bulunmaması sonucu ortaya çıkan çeşitli semptomların tümüne verilen addır. Turner sendromluların fenotipi dişi olarak görülür fakat; eşey organları ve eşey hücreleri gelişmez. Kısır bireylerdir. Turner sendromlu bireylerde doğuştan böbrek rahatsızlıkları, kalp anomalileri, kistik higroma en çok görülen hastalıklardır. Belirtiler Kısa boyLimfodema el ve ayaklarda şişkinlikGöğüs kafesi farklılığı ve memeucu genişliğiDüşük saç bitişiDüşük kulak çizgisiKısırlıkAmenore (adet görmeme) Diğer belirtiler, dışa kıvrılan dirsek (kübitus valgus), perdeli boyun, yumuşak ve yukarı dönen tırnaklar, Simian çizgisi ve düşük gözkapaklarıdır. Turner sendromu bulguları kişiden kişiye farkılık gösterebilir. Sendromun adı 1940'larda hastalığı tanımlayan Henry Turner adında bir Oklahomalı endokrinolojist tarafından gelmektedir. Avrupa'da genellikle Ullrich-Turner sendromu ya da Bonnevie-Ulrich-Turner sendromu olarak kullanılmaktadır. 45,X'li karyotipi ik olarak yayımlayan Dr. Charles Ford (1959), Turner sendromunun cinsiyet kromozomlarını ilgilendiren bir eksikliğe bağlı olduğunu keşfetmiştir. X kromozomu taşımayan bir yumurta hücresinin X kromozomu taşıyan bir sperm ile döllenmesi sonucu ya da eşey kromozomu taşımayan bir spermin normal bir yumurta hücresini döllemesiyle meydana gelir. Eşey kromozomlarından biri dişide bulunmaz ya da yapısı bozulmuş durumdadır. 1/2000 canlı doğan dişi bebekte görülür. Karyotip 45,X ya da 45,XO olarak gösterilir ya da farklı genetik varyasyonları vardır. Bu kromozomal düzensizlik dört farklı yolla meydana gelebilir;Mayoz sırasında ayrılmama; eşey kromozomlarından her ikisinin de diğer gruba gitmiş olmasıyla yumurta ya da spermde X ya da Y kromozomunun bulunmaması. Karyotipi 45,X (ya da 45,X0) olarak gösterilir. Bu grup, Turner sendromu içinde %50'lik yer kaplar.Gelişme sırasında gametogenezde, X kromozomunun bir parçasını yitirip, diğer ucuna tutunarak halka şeklini almasıyla. Karyotip; 46, XrXp olarak gösterilir. (rXp; halka kromozomun bir parçasının kaybolduğunu gösterir.) Diğer türde ise, X kromozomunun iki uzun kolu birleşir, kısa kol kaybolmuştur. Bu izokromozom olarak adlandırılır. Turner sendromunda %30'luk yer kaplayan gruptur.Hücre bölünmesinin erken safhalarında, ayrılmama durumu bir X'in kaybolmasına yol açar. Bu tüm hücrelerde görülmez, bu yüzden mozaizm ortaya çıkar. Karyotip; 46, XX/45, X şeklindedir. Burada mozaizmin yoğunluğuna bağlı olarak hastalığın seyri değişir. Turner sendromunda %20 oranında görülen gruptur.Çok nadir olarak, embriyo normal X kromozomuna sahip ve küçük bir Y kromozomu taşıdığında da Turner sendromu bulguları görülür. Burada Y kromozomu fonksiyonel değildir ve bu yüzden kişi Turner sendromlu olarak dişi şeklinde gelişir. Tıpta, bu Swyer sendromu olarak bilinir. Turner sendromuna yol açan risk faktörleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ayrılmama durumu anne yaşıyla arttığında Down sendromu gibi hastalıklara yol açabilmekteyken, Turner sendromuna herhangi bir etkisi olmamaktadır. Tamamen sağlıklı bir aile de böyle bir çocuğa sahip olabilir. Yeni doğan her 2000 kız çocuğunun birinde Turner sendromu görülmektedir. Yaklaşık olarak Turner sendromlu gebeliklerin %98'i düşükle (spontan abortus) sonuçlanmaktadır. Amerika'da yapılan araştırmaya göre düşüklerin %10'u Turner sendromludur. Anlı doğumlardaki oranı; 1/2000'dir. Turner sendromu ön tanısı muayene bulgularının yanı sıra bazı hormonal testler ile konabilir. Ancak kesin tanı için kromozom analizi yapılır. Alınan kan örneği ile hücre kültürleri hazırlanır. Kromozomlar incelenerek karyotipleme yapılırarak tehşis konur. Turner Sendromu gebelikte tanınabilen bir hastalıktır. Bazen fetüs, ultrason bulguları ile de anormal olarak tanımlanabilir. (Kalp bozuklukları, böbrek anomalileri, kistik higroma, vs. gibi). Ultrasonografi, amniyosentez ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Turner Sendromundan şüphelenilen gebeliklerde kesin tanı konur. Turner Sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilerek gebeliğin sonlandırılması önerilir. Turner Sendromlu Kadınlar Çocuk Sahibi Olabilir mi? Turner sendromluların bir kısmında ergenlik dönemi başına kadar canlı kalmış az sayıda yumurta hücreleri mevcuttur. Ancak zamanla bu hücreler de hızla azalır. Bu sebeble Turner sendromlu bir kadının “tıbbi yardım” almaksızın çocuk sahibi olma ihtimali son derece düşüktür.  

http://www.ulkemiz.com/turner-sendromu-nedir

Klinefelter sendromu nedir

Klinefelter sendromu nedir

Klinefelter sendromu ya da 47, XXY sendromu; hücre bölünmesi sırasında, eşeysel kromozom düzensizliklerinden kaynaklanan semptomların hasta kişide görülmesi durumudur. Hastalığı, 1942'de Dr. Harry Klinefelter ilk olarak tanımlamıştır, doktorun adıyla anılan doğuştan gelen bir hastalıktır.

http://www.ulkemiz.com/klinefelter-sendromu-nedir

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Genellikle insanlarda teşhis edilen bir doğum defekti olan Down sendromu, hayvanlarda da görülebilmektedir. Bazı şempanzelerin Down sendromuna benzer belirtiler gösterdikleri tespit edilmiştir. Aşağıdaki makalede Down sendromlu hayvanlar üzerinde duracağız.Down sendromu 21.kromozomda her zamanki iki kopya yerine fazladan bir kopyanın bulunması nedeniyle görülen genetik bir anormalliktir. Bu kromozomal bozuklukta hücreler anormal olarak bölünür, 21. kromozomda üçüncü bir kopya oluşmasına neden olur. Bu genetik bozukluğu olan kişiler öğrenme güçlüğü, problem çözme, akıl yürütme becerilerinde zorluk ve sosyal eksiklikler yaşayabilmektedir. Down sendromu olan kişilerde yuvarlak yüz, çıkık kulaklar, basık burun kökü ve yukarı eğik gözler gibi karakteristik yüz özellikleri görülmektedir. Ancak Down sendromu insanlar ile sınırlı değildir, hayvanlar da bu genetik bozukluktan müzdarip olabilir. Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların hayvanlar alemindeki en yakın akrabaları da Down sendromu gibi bazı kromozomal hastalıkların belirtilerini göstermektedir. İnsanlar ve şempanzelerin %99 oranında genetik yapılarının benzer olduğu gösterilmiştir. Şempanzeler 48 kromozom (24 çift) taşırken, insanlar 46 kromozom (23 çift) bulundurmaktadır. Bu genetik olarak şempazelerin insanlarla benzerlik gösterdikleri anlamına gelmektedir. Bu nedenle şempanzeler insanlar ile aynı hastalıklardan müzdarip olabilmektedir.Köpeklerde Down Sendromu Görülebilir Mi?Down sendromlu köpekler çok nadirdir. Köpekler hücre başına 78 kromozom taşırlar ve 21.kromozomda herhangi bir kusur aslında köpekler için ölümcül olabilir. Down sendromlu yavru köpeklerin uzun süre hayatta kalma şansı oldukça düşüktür. Bunun nedeni kromozom anormallikleri olan, gelişmekte olan fetüsün anne karnında düzgün büyüyememesidir.Semptomlar:-Deri yamaları, kronik kuru burun, yetersiz saç ve sık sık tüy kaybı nedeniyle kürkte incelme gibi sıradışı fiziksel özellikleri nedeniyle Down sendromlu köpekleri kolaylıkla fark edebilirsiniz.-Bu genetik durumdan müzdarip köpekler genellikle vücut sıcaklığında dalgalanmalara yol açan tiroid bozuklukları, konjenital kalp kusurları, kötü görme ve işitme problemlerine sahip olma eğilimindedir.-Basit komutları yerine getirmekte zorlandıklarında bilişsel yetersizlik de fark edilebilir. Olağandışı hareketler de bu köpeklerde yaygın görülür.-Çağrılara cevap vermemek gibi davranışlar gösterebilirler. Bunun nedeni işitme sorunları ya da faaliyetlere daha az ilgi göstermelerine sebep olan diğer sorunlar olabilmektedir.Beyaz Kaplan Kenny:Amerika Birleşik Devletleri’nin güney bölgesinde bulunan bir yaban hayatı sığınağında doğan beyaz bir kaplan olan Kenny, 2008 yılında son nefesini verdi. Bu kaplanın Down sendromundan muzdarip olduğu söyleniyordu. Kenny akraba evliliği sonucu doğan bir kaplandı yani akraba olan hayvanların çiftleştirilmesi sonucu doğmuştu. Kenny’ nin ailesi kardeşlerdi.Haziran 2011 yılında, Amerikan Zooloji Derneği tarafından resmen yasaklanana kadar beyaz kaplanların akrabaları ile çiftleştirilmesi yaygın bir uygulamaydı. Bunun nedeni akrabalar ile çiftleşmenin genetik çeşitliliği engellemesi idi. Sağlıklı yavrular üretmek için genetik çeşitlilik gereklidir. Safkan hayvanlar genetik sorunlara yatkınlık yaratan sınırlı genetik çeşitlilik ile doğarlar. Bu duruma en iyi örnek, doğuştan zihinsel yetersizlik gösteren beyaz kaplan, Kenny olacaktır. Kenny zihinsel engellidir ve çeşitli bilişsel bozuklukları göstermektedir. Down sendromunda görülen tipik yuvarlak yüze sahiptir. Tipik özellikleri her ne kadar Down sendromuna benzese de, kaplanlar sadece 19 kromozoma sahiptir. Kenny de bu semptomlara neden olan genetik hastalığı belirlemek oldukça zordur.Kedilerde Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların aksine, kedilerde sadece 19 çift kromozom bulunmaktadır. Dolayısıyla 21. kromozoma sahip olmadıklarından, kedilerde Down sendromu görülmez. Ancak kedilerde bilişsel ve gelişimsel bozukluklara neden olabilen Klinefelter sendromu gibi diğer kromozomal bozukluklar görülebilmektedir. Bu durumdaki kediler aşırı büyük görünür, sıra dışı yüz özelliklerine sahiptir ve çok hızlı kilo almaktadırlar.Genel olarak, 21.kromozomdaki kusur Down sendromunun altta yatan nedenidir. Tıpkı kedilerde olduğu gibi, tüm hayvanlarda 21 çift kromozom bulunmaz. Ancak 21. kromozom haricinde farklı kromozomların çift kopyası olabilir ve bu durumlar Down sendromu semptomlarını taklit edebilir.Kaynakça http://www.buzzle.com/articles/do-animals-suffer-from-down-syndrome.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/hayvanlarda-down-sendromu-gorulebilir-mi

Farmakoloji nedir ?

Farmakoloji nedir ?

İlaçların tesirlerini ve özelliklerini veya daha geniş manada ilaçlarla canlılar arasındaki etkileşimi inceleyen ilim dalı. Farmakoloji, biyolojinin bir dalı olup, diğer dallarla, özellikle fizyoloji ve biyokimya ile yakından ilgilidir. Biyolojinin çeşitli disiplinleri arasında birbirlerinin sahasına önemli taşmalar olmasına rağmen, ilaçlar ve ilaç tesirleri hakkındaki geniş bilgilerin, ilmi bir şekilde incelenmesi esas olarak farmakolojinin konusudur.Farmakolojinin özel maksadı, kimyasal maddelerin biyolojik fonksiyonlarını tespit etmek ise de, farmakoloji, canlı organizmalar hakkındaki bilgiye de önemli hizmetlerde bulunur. Hayat hadisesinin anlaşılması ile alakalı olan bu hizmet, genel olarak biyolojik ilimler için ve hususen de hekimlik mesleği için büyük önem taşır. Farmakolojinin birçok alt bölümleri vardır:Farmakodinami: İlaçların tesirlerini ve canlı organizmaların ilaçlara olan tepkilerini inceler.Kimyasal maddelerin tesir tarzına ağırlık verilmesi, farmakolojiyi diğer bazı temel tıp bilimlerinden ayırt ettirir.Tıpta kullanıldığı gibi farmakoloji, esas itibariyle farmakodinami ile aynı anlama gelmektedir. Kemoterapi: İnsan vücuduna zarar vermeden, zararlı mikroorganizmaları veya kanser hücrelerini tahrip etmek için kullanılması manasına gelir.Farmakognozi: Diğer adıyla "materia medika" denilen bu bölüm, ilaç hammaddelerinin özellikleri ve teşhisiyle ilgilenir. Bu alt bilim dalı doktorların ilaçlarını bizzat vermeye, hatta hazırlamaya mecbur oldukları zamanlarda önemliydi.Eczacılık: İlaçların yapılması ve dağıtılması ile ilgilenir.Farmakoterapi: Hastalıkların tedavisinde ilaçların uygulanmasıdır.Toksikoloji: Zehirler ve zehirlenmelerle uğraşır.Her ne kadar toksikoloji farmakolojinin özel bir yönü ise de çeşitli sebeplerden ötürü ayrı bir dal olarak gelişmiştir. Toksikolojinin özel teknikleri adli tıpta ve halk sağlığı konularında büyük önem taşır.Farmakolojinin tarihi gelişimi: Farmakoloji tarihinin ilk dönemi çok eski çağlara kadar uzanır ve ilaç hammeddelerinin kullanılmasına dair basit müşahedelerle karakterizedir. İptidai devirlerde yaşayan insanların dahi hastalıklarla ilaçlar arasında münasebetler keşfedebilmiş olması ilgi çekicidir. Tarih boyunca ilaçların kullanımı o kadar yaygın olmuştur ki 1894’te Sir William Osler "İnsan ilaca karşı doğuştan şiddetli bir arzuya sahiptir." demiştir.Elde olan belgelerden farmakolojik konusunda Müslümanlar tarafından çok ciddi çalışmaların yapıldığını anlıyoruz.Müslümanlar Yunanlıların şiddetli yan etkiler meydana getiren ilaçlarını, portakal, limon suları, menekşe kökleri ve diğer başka ilavelerle hafiflettirirlerdi. İbn-i Sina, Galen’in karışık ilaç terkipleri yerine birkaç misli daha zararsız ve basitlerini yaptı. İbn-i Sina’nın Kanun adlı kitabında istisnasız tamamı batı botanik ve eczacılığına geçmiş olan 780 ilaç belirtilmiştir.En meşhur İslam nebatatçısı İbn’ül Baytar, hayvani ve madenileri hariç, 1400’den fazla nebati ilacın ismini, madde ve reçeteleriyle kullanılış tarzını ifade eden eserini yazdı. Bu eser devrinin bütün farmakoloji malzemesini ihtiva ediyordu. Batıda Bizans ve diğer batılı alimlerin faydalandıkları bütün kaynaklar bu eserin etrafında dönüp dolaşır.Kimyayı şuurlu bir şekilde tıbbın hizmetine sunan Er-Razi’dir. Batıda bu ancak Paracelsus ile gerçekleşmiştir. Er-Razi sentetik yollarla elde ettiği cevherleri, tababette kullanmadan önce hayvanlar üzerinde denedi. Böylece cıva bileşikleri ilaç olarak geliştirildiler. Hayvan tecrübeleri anestezi için afyon ve haşhaş farmakolojisini geliştirdi.Müslümanlar ilaçların hazırlanmasına ait faaliyet safhasını, reçete safhasından ayırdılar. Tahsili ve özel mesuliyeti ile bugünkü manada eczacılık Müslümanlar tarafından geliştirildi. Müslümanlar ilk resmi eczaneleri daha 780 yılında El-Mansur’un hükümdarlığı zamanında kurdular. Dokuzuncu asırda El-Memun devrinden itibaren bütün eczaneler resmi muameleye tabi idiler.İbn’ul Baytar uzun zaman Kahire’de eczacıların şefi olmuştu.Eczacılar ilaçların elde edilmesinde resmi talimatlara riayet etmek mecburiyetindeydiler.Onlar resmi olarak yayınlanmış imal talimatlarına, Maseveyh ile batıda Grabadin denilen bir kaideye (Günümüzde buna kodeks denir ve hususi kanunu vardır.) göre çalışıyorlardı.Müslümanların batı farmakolojisi üzerindeki tesirleri, Rönesans’ı da aşarak 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etti. İbnü’l-Baytar’ın farmakolojisi 1758’de yeniden yayınlandı. İslam kaynakları 1830 yılında bile hala Avrupa kodekslerine temel teşkil ediyorlardı.Eski dönemin aksine modern farmakoloji ilaçların tesir yeri şekli hakkında deney ile yapılanincelemelere dayanmaktadır.Bu gibi çalışmalar evvela 18. yüzyılda yapıldı ve 19. yüzyıl esnasında önemli derecelerde genişletildi. Modern farmakolojinin gelişmesi denince, genel olarak akla Osward Schmiedeberg (1883-1921) adı gelir.Modern farmakoloji yeni tedavi ajanları ve yeni vasıtalar sağlayan sentetik organik kimyanın doğuşu ile önemli derecede yol aldı. Son zamanlarda farmakoloji, diğer temel bilimlerdeki hayret verici gelişmelerden faydalandığı gibi bizatihi kendisi de bu bilimlerin gelişmesine yardımcı olmuştur. Farmakolojinin tıptaki önemi: Hekimlik pratiğinde çok sayıda ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar, tesir şekilleri, yan tesirleri, zehir özellikleri (toksisiteleri) ve metabolizmaları (vücutta uğratıldıkları değişiklikler) bilinmeden akıllıca ve emin bir şekilde kullanılamazlar. Yeni ilaçların ortaya çıkması ile, yeter derecede bir farmakoloji bilgisinin lüzumu hekimler için gittikçe artan bir mecburiyet haline gelmektedir. Fakat genellikle ilaçlar böyle bir hazırlık olmaksızın yapılmaktadır ki, bu kısmen de bu sahanın hızlı gelişmesinin bir sonucudur.Farmakoloji bir temel bilim dalı olarak sağlık ve hastalık halinde çeşitli fonksiyonların anlaşılması ile ilgili önemli kavramlara yardımcı olur. Araştırmalarda ve teşhis gayesi ile de ilaçlar kullanılmaktadır. İyi bir farmakoloji bilgisine sahip olan hekim piyasada bulunan ve hergün reklamları yapılan binlerce ilaçtan hangisini kullanacağını iyi değerlendirecektir.Her ne kadar farmakoloji bütün hayvan türlerindeki ilaç tesirleri ile ilgilenirse de insandaki farmakolojik tesirler ile meşgul olan klinik farmakolojiye karşı tıpta artan bir ilgi söz konusudur. Klinik farmakoloji yeni ilaçların faydasının, kuvvetinin ve zehirlilik derecesinin bizzat insanda tayini için ilmi metodlar ortaya koyar.İyi bir tıbbi pratik için lüzumlu olan farmakoloji bilgisi yalnız klinik farmakoloji bulgularını ihtiva etmeyip, ilaç etkilerinin tam bir şekilde anlaşılması için lüzumlu olan ve genellikle hayvan deneylerinden çıkarılan genel prensip ve kavramları da ihtiva eder. Bu prensip ve kavramlar olmaksızın akılcı bir tedavi mümkün değildir.

http://www.ulkemiz.com/farmakoloji-nedir-

Rasyonalizm Nedir Felsefesi Nedir ?

Rasyonalizm Nedir Felsefesi Nedir ?

Rasyonalizm Nedir?"Doğru ve genel geçer bilgi elde edilebilir. Böyle bir bilginin kaynağı akıldır, düşünmedir." tezini savunun görüşe, akılcılık (rasyonalizm) adı verilir. Bu görüşe göre, akıl yoluyla belirlenmiş zorunlu, kesin, genel geçer bilgi örneği matematik ve mantıktır.SOKRATES (M.Ö. 469-399)İlk rasyonalist düşünürdür. Sahip olduğu görüşlere ilişkin hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun görüşleri öğrencisi olan Platon'un kitaplarından öğrenilmiştir. Sokrates'e göre bilgilerimiz doğuştandır. Bunu kanıtlamak için hiç matematik bilgisi olmayan bir köleye, yönelttiği sorularla bir geometri öğretemez, ancak onda doğuştan bulunan bilgi ve düşüncelerini uyandırabilir. Onun bu yöntemine diyalektik (soru-cevap) sanatı denir. Bu yöntem üç aşamadan oluşur: Soru sorma, ironi (alay etme), mayotik (doğurtma).Sokrates bu yöntemle kavrama ulaşmayı amaçlar. Kavram ile yargılara sağlam bir temel bulacağına inanmıştır. Sokrates'in üzerinde durduğu başlıca konu ahlâk olmuştur. Erdemli olmanın (ahlâklılık) mutlu olmaya vardıracağını, bu nedenle erdemin bilgi olduğunu dile getirmiştir.PLATON (Eflatun M.Ö. 427-347)Sokrates'in öğrencisidir. Rasyonalist anlayışı daha sistematik bir yapıya dönüştürmüştür. Platon'a göre iki evren vardır: Biri duyumlanabilen varlık evreni, diğeri akıl ve düşünme yoluyla kavranabilen idealar evrenidir. Asıl gerçeklik idealar evrenidir.Duyular yoluyla kavranabilen evren, idealar evreninin bir görüntüsü, kopyasıdır. İnsan, gerçek bilgiye, idealar evrenini kavrayarak, yani düşünerek varabilir. Duyumlanan evrenin bilgisi yanıltıcıdır ve görelidir. Bu düşünceleriyle Platon, rasyonalizmi idealizmle özdeşleştirmiştir.ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)Platon'un idealizmini eleştirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür. Aristoteles, aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık, doğruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak değerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi, aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.Aristotelese göre iki tür bilgi vardır: Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi; kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi, tek tek var olanlardan kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl, ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.FARABİ (870-950)Farabi, İslam Felsefesi'nin kurucusudur. Aristoteles'in felsefesini benimsemiştir. Kuran ile Aristoteles felsefesini uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle Farabi'ye ikinci öğretmen (muallim-i sani) denmiştir.Farabi'ye göre en gerçek, en yüce varlık Tanrı'dır. Tanrı, var olmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını kendinden alan bir özelliğe sahiptir. Diğer varlıklar ise kendi başlarına var olamaz.Farabi'ye göre Tanrı, hem öz hem de varoluştur. Yaratılanlar, Tanrı'ya en yakın varlıklar olan "akıllar" halinde Tanrı'dan çıkarak, var olurlar. Bu var oluş bir sıra düzenine göre olur. Tanrı'dan çıkan "akıl"lar arasında en önemlisi hep etkin akıldır. Bu akıl, mutlak bilgi ile aynıdır. İlk bilgiler bu etkin akıldan çıkmıştır.Duyumlara ve mantıksal çıkarımlara dayalı bilgilerin doğruluğundan emin olunamaz. Doğrulukları deneyle kanıtlanmış bilgiler tümel bilgilerdir. Bu bilgiler,doğruluğu aynı zamanda akla dayalı olan gerçek bilgilerdir.DESCARTES (1596-1650)Yeniçağ'da rasyonalizmin temsilcisi, Fransız filozofudur. Matematikçidir. Matematikte "Analitik Geometri"nin kurucusudur. Descartes'e göre matematiğin metodunda analiz ve sentez vardır. Bu yol, gerçeği elde etmede kullanılacak en doğru yoldur.Descartes, insan zihninde doğuştan var olduğunu kabul ettiği gerçeklerden başlanarak ve matematiğin metodu kullanılarak apaçık bilgilere varılabileceğini iddia etmiştir.Descartes, doğrulara, gerçek bilgilere varmada "şüphe" metodunu kullanmıştır. Kullandığı şüphe, bir amaç değil bir araç şüphesidir. Descartes'e göre şüphe etmek düşünmektir. Şüphe eden kişi düşünüyor demektir. Şüphe eden kişi, şüphe eden benliğinden, yani bilincinden ve bilincinin varlığından şüphe edemez. İşte bu Descartes'e göre ilk elde edilen gerçekliktir. Daha sonra bu yöntemle Tanrı'nın ve varlıkların şüphe edilemeyecek gerçeklikler olduğunu kanıtlar. Kanıtlamalarını hep akıl yoluyla yapar.LEİBNİZ (1646-1716)Leibniz bir Alman düşünürüdür. Aynı zamanda bir mantıkçı ve matematikçidir. Ona göre insan bilgisi iki yolla elde edilir: Duyularla ve akıl yoluyla elde edilen bilgiler. Duyu bilgisi, yanıltıcı ve güvenilir olmayan bilgidir. Matematik bilgisi buna örnektir.Leibniz'e göre her şey Tanrı'dan türemiştir. Tanrı sonsuzdur. İnsan aklı Tanrı bilgisine "çelişmezlik" ilkesi ile varır. Bu tür bilgiler, ezeli ve ebedi hakikatleridir. Bunun yanında olgulara dayalı bilgiler de vardır. Bu bilgiler "yeter sebep" ilkesine dayanırlar. Bu görüşleriyle Leibniz, rasyonalizm ile empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.HEGEL (1770-1831)Hegel'e göre akıl değişmez, mutlak, en güvenilir bilgi kaynağıdır. Akıl, insan düşünmesini ve bilinçsiz doğayı idare eden bir kanundur. Düşünmek, araştırılan ve bilgisi elde edilmek istenen "nesnenin özünü bilmek" etkinliğidir.Her nesnede görüntüsünün ardında bir de öz vardır. Düşünmek, nesnenin ardındaki bu özü kavramaktır. Hegel'e göre akla uygun olan gerçektir. Akıl, mutlak varlığın ve doğadaki değişmenin bilgisini apaçık olarak vermektedir. Rasyonalizmin Tanım ve Genel Tarihçesi Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile, çeşitli "a priori" ve apaçık gerçeklerin varolduğunu onaylar. Son zamanlarda, çeşitli dilbilimcilerin bazı dilbilim kavramları hakkındaki yazıları haricinde, "a priori" bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiş, kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği Matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda Dîn'deki vahiy ile yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. Bununla birlikte felsefede akıl genellikle içgörüyle (içe doğmayla değil) karşılaştırılır.Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pisagorcular ve Platon ile (aklın kendine yeterliliği teorisi Yeni-Platonculuğun ve idealizmin başat temasıdır.) başlar (Runes, 263). Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir (Bourke, 263). Akılcılık Avrupa'da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir, çünkü İngiltere'de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi filozofların düşünceleri, İngiliz deneyci filozoflarınkilerle sık sık karşılaştırılmıştır. Fakat bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylıca incelendiğinde pek doğru bir eylem veya bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir (Lacey, 286–287). Aşırı noktasında, deneycilik deneyim dışı her türlü bilgiyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Akılcılık ise, aşırı noktada bilginin deneyim ve algı olmaksızın saf akıl ile tamamen ve en iyi şekilde edilnilebileceğini savunur. Yani deneycilik ile akılcılık arasında en temel tartışma (insan) bilgi(si)nin kaynağıdır. Bununla birlikte, bu tüm rasyonalistlerin doğa bilimlerinin deneyimsel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anlamına gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof deneyime de en azından belirli oranda önem vermiştir ve belirtilen derecede aşırı bir noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır (Hatfield).Felsefî bir okul olarak akılcılık ve içerdiği temel ilkeler 18. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa, akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. Örneğin Alman Christian August Crusius ve yine Alman Moses Mendelssohn. 18. yüzyıl'da akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte, örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir. Kant eleştirel bir değerlendirmeyle yeni bir rasyonalizm fikrini temelendirmeye yönelir. Rasyonalizm geleneği başlangıcından itibaren ele alındiığında karşımıza pek çok farklı türlerde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşım biçimiyle karşılaşılır.Antik Çağ felsefesinde rasyonalizmRasyonalizm geleneği Elea Okulu ile birlikte başlatılabilir. İlk akılcı filozof Parmanides'tir denilebilir. Ona göre duyumlar değişebilen şeyler olduklarından bilginin temeli olamazlar, aksine aklın değişmeyen ilkeleri bilginin temeli olabilir. Elealı Zenon, hocası Parmanides'in akılcılığını daha ileriye götürmüştür. Duyuların güvenilmezliğini kanıtlayan paradoxlarının ardında rasyonalizm düşüncesi temellendirilir. Platon ise idealar teorisiyle rasyonalizmi belli başlı bir kuram olarak şekillendiren kişi olarak anılır. Platon, rasyonalizmin yöntemsel ilkesi olarak bilinen tümdengelimli yönteminin de önde isimlerindendir. Ayrıca Aristoteles'ide akılcılığın kurucu isimlerinden biri olarak belirtmek gerekir.Kıta felsefesinde akılcı filozoflarGenel anlamda kişinin akılcı olarak adlandırılabilmesi için iki temel noktayı onaylaması ve kabul etmesi gerekmektedir, bunlar:"Akılcı sezgi a priori bilgimizin tamamı veya bir kısmının kaynağıdır, veGerçeğin a priori bilgisi mümkündür" (Cassam, s.45).Elealılar ile başlayan akılcı geleneğin Batı'daki en önemli isimleri Descartes, Spinoza, Malebranche ve Leibniz'dir.Descartes'ın metafizik hakkındaki savları ve metafiziksel ilkelerinin sonucu olarak gördüğü dualistik yapıya sahip (akıl-vücut ayrımını barındıran) Kartezyen ruh kavramı Avrupa'daki akılcılık geleneği için çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Nitekim Descartes'ın metafiziğe dair akılcı görüşleri yaygın kabul görmüş ve 17. yüzyılın ikinci yarısında, fiziksel görüşleriyle birlikte bunlar da kitap olarak birçok öğretim merkezinde okutulmuştur. Descartes'ın görüşleri kendisinden sonraki filozofları da büyük oranda etkilemiştir. Nitekim Descartes'ın ortaya attığı insanın ontolojik dualizmi fikri modern toplumlarda dahi sıklıkla kabul edilen bir savdır.Bir diğer ünlü akılcı filozof Spinoza ise başlarda Descartes'ın metafizik savlarını benimsese de, zamanla kendi düşüncelerinin olgunlaşması ve gelişmesiyle birlikte Descartes'in savlarını bırakarak daha farklı bir metafiziksel anlayış geliştirmiştir. Kartezyan akıl-vücut dualizmini reddeden Spinoza, Tanrı'nın yaratılmış dünyadan ayrı olarak mevcut olduğu fikrine de karşı çıkmıştır. Ona göre bir tek ebedî varlık vardı. Spinoza'nın bu fikri ve metafiziksel açıklamaları Batı'da panteizm açısından çok önemlidir. Metafiziğe dair savları detaylıca Etik isimli eserinde yer alır. Ayrıca dinin de akılcı eleştirisini yapmıştır (Hatfield).Kartezyan ruh kavramıyla birlikte Descartes'in metafiziğe dair görüşlerini genel olarak benimseyen Malebranche ise aklî fikirlerin bireysel zihinlerden ziyade, Tanrı'da var olduğu ve Tanrı'nın gerektiğinde insanlara bu bilgileri ilâhî bir anlamda sunduğunu öne sürerek Descartes'tan ayrılmıştır.Anılan diğer filozoflar gibi Leibniz de başlarda Descartes'in fikirlerinin takipçisi olmuştur. Bununla birlikte daha sonra Descartes'in fikirlerini reddederek, kendi geliştirdiği metafiziksel fikirleri savunmuştur. Leibniz düşüncesinde Tanrı'nın yarattığı dünya bilinçli ve ayrı küçük varlıklardan oluşur. Daha sonra bu varlıklara monad ismini vermiştir (Monadoloji, 1714). Ayrıca Leibniz'in düşüncesinde Tanrı tüm olası dünyalardan en iyisi olarak dünyayı yaratmıştır ki burada kastedilen en iyi, mükemmel, eksiksiz anlamındadır. Bu fikir daha sonraları birçok filozof tarafından tenkit edilmiştir.Kantçı rasyonalizmImmanuel KantRasyonalizm konusunda en temel eleştirileri, kendisi de özgül bir rasyonalist olan Kant'tan gelir.Kant Saf Aklın Eleştirisi (1781) isimli eserinde bu noktadaki temel eleştirisini ortaya koymuş ve felsefi ilkelerini açıklamıştır. Hem amprizmin hem de rasyonalizmin felsefi problemleri eleştirel bir şekilde değerlendirilerek Kant felsefesinde aşılmaya çalışıldığı görülür.Bu bakımdan eleştirel felsefe olarak adlandırılan felsefe geleneğinin kurucusu Kant'tır ve o bu yolla ampirizmin ve rasyonalizmin yetersizliklerinden kurtulmaya çalışmıştır. Kant insan bilgisinin sınırlarını ve yapısını soruştururken, bir yanda aklın kuramsal statüsünün belirlenmesi ile ilgilenmiş öte yandan da her tür deneyimin kuramsal sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Saf Aklın Eleştirisi'de özellikle deneyimin zorunlu doğasının incelenmesine yönelik kapsamlı bir girişim vardır. A priori ve a posteriori bilginin varlığını kabul eden Kant, bunları farklı bilgi türleri olarak sınıflandırır ve önceki felsefe geleneklerinin yetersizliklerini bu kategoriler ekseninde değerlendirir.Hegelci rasyonalizmRasyonalizm geleneği Parmanides'ten Hegel'e uzanan bir gelişim cizgisi gösterir, bu çizgi üzerinde birbirinden çok farklı akılcılık anlayışlarıyla karşılaşılır. Farklı rasyonalizm tanımlarına rağmen; doğruluğun ölcüsünü akıl olarak ele almasını bu felsefe geleneğinin ortak bir öğesi olarak ele alırsak, söz konusu düşüncenin doruk noktasında Hegel ile karşılaşılır. Hegelci diyalektik yöntem rasyonalizmin kendi içinde kendini temellendirmesinin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Hegel'in ünlü sav sözü, "Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir" değişi, tüm bir rasyonalizm geleneğinin en özlü ifadesi olarak görülür.Aydınlanma ve rasyonalizmAydınlamacılık ile birlikte akıl ve akılcılık kavramları farklı bir anlam daha kazandı. Felsefî bir vurgudan öte, feodal ve dinî müessese ve uygulamalar ile sosyal ve politik uygulamaları akıl ışığında ve aklı temel alarak eleştiren kişilere rasyonalist adı verilmeye başlandı ve bu tip eleştirel yaklaşım da rasyonalizm olarak anılmaya başlandı. Burada felsefi ilkelerin aynı zamanda toplumsal düzenlemelerde yeni bir yönelimin kurucu ilkeleri haline gelmesi söz konusudur. Bu anlamda rasyonalizm aklı kurucu ilke olarak benimseyen ve dinsel toplumsal örgütlenmelere karşı akılcı toplumsal düzenlemelerini temel alan yaklaşımları ifade eder. Kant’ın Aydınlanma Nedir? Sorusuna verdiği, "insanın kendi aklını kullanmasıdır" şeklindeki cevabı, akıl'ın aydınlanmacılıkta felsefi bir ilke olduğunu gösterir. Buna göre evrensel bir dayanak noktası olan akıl, toplumsal yaşamın herkes için geçerli olabilecek akılcı bir düzenlemesini mümkün kılabilecektir.

http://www.ulkemiz.com/rasyonalizm-nedir-felsefesi-nedir-

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

En önemli organlarımızdan olan ve yaşam boyunca durmadan çalışan kalp, hastalıklara karşı oldukça duyarlıdır. Kalpte en sık görülen sorun damar sertliğidir; ama bunun yanında, daha değişik kalp hastalıkları da vardır.

http://www.ulkemiz.com/kalp-hastaliklari-ve-belirtileri

Eflatun veya Platon Kimdir ?

Platon ya da Eflatun ( MÖ 427 - MÖ 347), Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusu. Bu akademi aynı zamandan günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon, akıl hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte bilim ve Batı felsefesinin temellerini attı. Platon, Sokrates'in öğrencisiydi. Sokrates'e ilişkin bilgilerin çoğu Platon'un diyaloglarından edinilmiştir.Asıl adı Aristokles olan düşünür, geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle, Yunanca Platon (geniş) lakabı ile anıldı ve tanındı.Platon'un felsefesini, beş önemli kuram içerisinde toplamak mümkündür. Bunlar, “bilgi”, “idealar”, “ruhun ölümsüzlüğü”, “evrendoğum” (Cosmogonie, Cosmogony - Evren'in oluşumunu inceleyen bilim dalı) ve “devlet” ile ilgili kuramlarıdır. Platon, bütün yaşamı boyunca hocası Sokrates'den edindiği ilham ile gerçek bir ahlakçı olarak kalmış, tüm bu kuramları, etik ağırlıklı görüşlerle irdeleyerek geliştirmiştir. Sokrates ve Platon'a göre felsefenin ana ereği, insanın mutluluğu ve yetkin yaşamının sağlanmasıdır. Yetkin bir yaşam, ancak erdemli bir hayat sürmekle elde edilebilir. Erdemin temeli “bilgi”, özü “idealar kavramı”, gerekçesi “evrendoğum”, güvencesi “ölümsüzlük”, yaşamsal sığınağı “devlet”tir.Platon, elli yıllık uzun bir süre boyunca bu kuramsal yapıyı düşünmüş, ilintili felsefi meselelerle didişmiş ve bu arada görüşlerini düzeltip olgunlaştırmıştır. Bu yüzden Platon felsefesinin incelenmesi açısından en akılcı yol, bu değişim ve gelişmeyi takip ederek, öğretinin geçirdiği evreleri anlamaya çalışmaktır.Platon'a göre dört ana erdemBilgelik: Yöneten kesimlerin erdemidir.Cesaret ve yiğitlik: koruyucu kesimin erdemidir.Ölçülülük: Üreten kesimlerin erdemidir.Adalet: Bütün sınıflarla ilgili bir erdemdir.Demokrasi anlayışıDemokrasiye karşı olan Platon'a göre demokratik rejim halkı aydınlatmaktan çok, halka yaltaklanan bir rejimdir ve demokrasinin muhtemel sonucu tiranlıktır. Toplumda daha bilgili, daha yetenekli olan insanların böyle olmayanları yönetmesi gerekmektedir.Adalet ve devlet anlayışıAdalet ile devlet özdeştir. Devlete yararı olan şey "adaletli", zararı olan şeyse "adalete aykırı"dır.Geçiş dönemiPlaton felsefesi ile ilgili olarak mümkün olan en kısa tarifi vermek istersek, onun tıpkı Sokrates öncesi “Doğa Filozofları” gibi, mutlak ve değişmez olan ile değişen arasındaki ilintilerle ilgilendiğini söyleyebiliriz. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı aramışlar, Platon ise hem doğada, hem de ahlak ve toplum yaşamında mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur.Geçiş dönemi çalışmalarında, hareket noktasının sofist öğreti olduğunu görüyoruz. Sofist tezleri, bazen küçümseyici, çok kere de alaycı bir dille tenkit ettiğini bildiğimiz Platon'un bu seçimi, öyle pek gelişi güzel değildir. Yukarıda gördüğümüz gibi, Thales'den Demokritos'a kadar tüm doğa filozoflarının felsefeye materyalist yaklaşımlarından sonra, insanı odaklayan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve bu görüşler Platon'un ahlakçı ve toplumsal analizleri için müsait bir temel oluşturmuştur.Bu aşamada Platon, sofistlerin hazza dayanan yaşam görüşlerini detaylı bir tartışmaya açarak, Sokrates öğretisini aşmaya karar vermiş görünmektedir. Yine de sofist disiplinin karşısına, ustasının "iyi" kavramı ile çıkar;"İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır."Platon, bu tezin sağlam temellere oturtulabilmesinin, içerdiği "doğru" kavramının tarif edilebilir, hiç değilse araştırılabilir bir şey olması ile mümkün olduğunu kavramıştır.Bu zorlu meseleyi çözmeye çalışırken; "Aradığımız şey bilinen bir şeyse, bunu aramaya gerek yoktur. Bilinmeyen bir şeyse, bulduğumuz şeyin aranan şey olduğunu nereden bileceğiz ?" sorusu ile sofistler, Platon'u zor duruma sokmuşlardır. Filozof bu meseleyi, Orpheus ve Pythagoras'çı öğretilerden edindiği "ruhun ölmezliği" kavramı ile çözmeyi deneyerek, Sokrates disiplinini aşma yolunda ilk adımı atmıştır.Ruh ölümsüz olduğuna göre, aranan doğru ile daha önceki yaşam dönemlerinde muhakkak karşılaşmış olmalıdır. Ölümsüz bir ruh taşıyan insanoğlu için "öğrenmek", eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis) başka bir şey değildir. Ancak ölümsüz ruhunu eski yaşamında gördüklerinden anımsadıkları son derece muğlak bilgilerdir. Üstüne üstlük, bir de bu dünyadaki doğrudan algılamaların getirdiği zihni karmaşa, bu bilgileri daha sallantılı tasavvurlar haline dönüştürmektedir.Platon bir diyalogda, Sokrates'in ağzından şunları söylemektedir; "Ben bir ebeyim. Şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber, benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içerisinde bulur ve ortaya koyar."Böylelikle Platon öğretisinin, "doğru sanı" (orthe doxa) ve "bilgi" (episteme) arasındaki karşıtlık ile ruhta bilinçsiz bir halde mevcut, "doğuştan tasavvurlar" şeklinde özetlenebilecek iki ana görüşüne varılmış olmaktadır. Doğru sanı, muğlak ve süreksizdir. Bilgi ise bir temele, bir nedene (logos'a - Herakleitos öğretisinde Evren'e egemen olan yasa, düzen ve tanrısal aklı betimlemek için kullanılan sözcük) bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur.Olgunluk dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, göreceli gerçekliklerin dünyası, diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl gerçekliğin, "idealar"ın dünyası. (Le monde sensible et le monde intelligible)Platon'un bilgi kuramının çıkış noktası Protogoras'çıdır. Bir şeyi bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden "insan her şeyin ölçüsüdür". "Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz" diyor Protogoras. Platon bu görüşe, Herakleitos'un, "var dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir" şeklindeki "akış kuramı"nı katar. Platon,Bilgi bir algıdır; (hatta aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.)İnsan her şeyin ölçüsüdür;Her şey akış halindedir;şeklinde özetlenebilecek kuramın, algılanan nesneler için doğru, gerçek bilgi açısından yanlış olduğu sonucuna varmıştır.Ünlü idealar kuramı, işte bu bilgi (episteme) anlayışından doğmuştur. Bu kuram, hem mantık hem de metafizik içeriklidir;İdealar dünyasından gelerek, insani beden ile birleşen ölümsüz ruhun amacı, asıl yurduna tekrar kavuşmaktır. Beden, bu isteğin gerçekleşmesine yardımcı olarak işlevini yerine getirmelidir. Bu kavuşmanın gerçekleşmesi, idealara ulaşmaya, ideaları bilmeye bağlıdır. Bu bilgi de yine bir anımsamadır. Ancak bu anımsama işleminin frekansı, ruh ve bedenlere göre değişkenlik gösterir. Platon'a göre ruhlardan çok büyük bir çoğunluğunun anımsadığı bulanık görüntülerdir. Ruhlardan küçük bir azınlıkta "algılama yetisi", daha az bir oranında "anlama yetisi" ve nihayet pek azında, ideaları tamamiyle hatırlayabilme, "akıl yetisi" vardır. Bu sonuncular, rölatif gerçeklerden algıladıklarına dayanarak, hangi ideaların hayalleri ile karşı karşıya olduklarını tanımlayabilirler. (Platon kendisini, bu kategori bireylerden saymaktadır.) Yeryüzü, idealar dünyasına benzer. Yeryüzündeki her nen, idealar dünyasından pay almıştır. Bu anımsama vetiresinin irdelenmesi Platon'u, "sevgi" (eros) kavramına götürmüştür. Yaşadığımız ve idealardan pay almış bu dünya'yı, objektif kriterler çerçevesinde algılayabildiğimizde, gerçeklere varabilmemiz mümkündür diyor ünlü düşünür. Platon'a göre bunun en çarpıcı örneğini, "güzel" kavramının değerlendirilmesinde görmekteyiz. Sevgi, güzele yönelmektedir. Zira güzel kavramı, idealar dünyasındaki gerçekliğin anımsanması sonucu verilen bir hükmü içermekte ve dolayısiyle sevgiyi yaratmaktadır. Platon sevgi'yi, (eros) bütün ölümlülerde rastlanan bir ölümsüzlük çabası olarak tanımlar. En basit hali ile eros, tüm insanlarda, kendilerini yaşatacağına inandıkları bir nesil yetiştirme iç güdüsü olarak görülmektedir. Ancak bazı insanlarda "eros" kavramı, daha üstün bir niteliğe bürünmüştür. Bu seçkin kişilerde, yani ideaları tamamiyle hatırlama yetisine (aklına) sahip bireylerde eros, bu güzelliklere ulaşmak ihtirası şeklinde tezahür eder. Bu arzuyu gerçekleştirebilecek bilgilerin eksikliğini hisseden seçkinler, bilgisizlikten kurtulmak çabası içerisinde bulurlar kendilerini. Bu kişiler eros'u, dünyaya çocuk getirmekten öte bir işlev, idealara ulaşarak erdemli işler yapmak ve yeryüzünde sürekli bir isim, sonsuz bir şeref bırakmak çabası ve aşkı olarak görürler.Felsefi meseleleri inceleyen birçok düşünür tarafından yazılan incelemelerde, "iyi, doğru ve güzel kavramları, insanoğlunun doğuştan sahip olduğu özelliklerdir" şeklinde dile getirilen Platon öğretisinin altında yatan düşünsel zincir budur.EserleriCharmidesEuthydemosEuthyphronGorgiasIonKratylosKritiasKritonLachesLysisMenexenosMenonNomoiParmenidesPhaidonPhaidrosPhilebosPoliteiaPolitikosProtagorasSophistesSymposionTheaitetosTimaios

http://www.ulkemiz.com/eflatun-veya-platon-kimdir-

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

Erkeklerin Cinsel Problemleri Nelerdir ?

Erkeklerin Cinsel Problemleri Nelerdir ?

Erkeklerin üretim organlarını etkileyen iki önemli rahatsızlık vardır. Bunlar penis rahatsızlıkları ve testis rahatsızlıklarıdır. Bu bozukluklar bir erkeğin cinsel işlevini ve üretkenliğini etkileyebilir.Penisi etkileyen rahatsızlıklardan bazıları şunlardır: Priapizm, balanit, Peyronie hastalığı, fimozis, parafimozis, penis kanseri Priapizm, dört saatten fazla süren kalıcı çoğunlukla ağrılı ereksiyon halidir. Priapizm ereksiyonu cinsellikle ilişkili değildir ve orgazmla rahatlamaz. Kan penise gider, fakat yeterli derecede boşaltılamaz.Genel nedenleri şunlardır:”    Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı (özellikle kokain)”    Antidepresanlar ve tansiyon ilaçları dahil olmak üzere belirli ilaçlar”    Omurilik problemleri”    Jenital bölgelerdeki yaralanmalar”    Anestezi ”    Penis enjeksiyon terapisi ( ereksiyon bozukluğu tedavisi)”    Lösemi ve orak hücre hastalığı dahil olmak üzere kan hastalıklarıPriapizm acilen tedavi edilmelidir, aksi halde uzun süreli ereksiyon penisi yaralayabilir ve uzun vadeli ereksiyon bozukluğuna neden olabilir. Tedavinin amacı ereksiyonu rahatlatarak penis fonksiyonunu normal hale getirmektir. Çoğu vakada penise bir iğne sokularak kan alınır. Kan damarlarını büzen ilaçlarla kan akışını azaltmak işe yarayabilir. Eğer sebep orak hücre hastalığıysa, kan transfüzyonu gerekebilir. Bunun altında yatan herhangi bir tıbbi durumu veya madde bağımlılığını tedavi etmek, priapizmi önlemek açısından oldukça önemlidir.Peyronie hastalığı, penis üzerinde bir plak veya sert bir yumru oluşması halidir. Bu yumru penisin ereksiyon dokularının bulunduğu üst (çoğunlukla) veya alt kısmında oluşur. Yumru çoğunlukla belli bir bölgede tahriş veya şişlikle (iltihap) başlar ve daha sert bir yara haline gelir. Sertleşmiş plaka penisin yaralı bölgesindeki esnekliği azaltır.Peyronie hastalığı hafif şekilde de gelişebilir ve 6 ila 18 ay arasında kendiliğinden iyileşebilir. Daha ağır vakalarda hastalık kalıcı olabilir. Sertleşen yumru o bölgede esnekliği azaltarak ereksiyon esnasında penisin bir yöne bükülmesine sebep olur ve acı verir. Tüm bunların yanında aşırı ağrılı ereksiyona sebebiyet verir. Duygusal strese sebep olur ve seks esnasında bir erkeğin arzusunu engelleyebilir.Bu hastalığın tam olarak nedeni bilinmemektedir. Hatalığın çabuk ilerlediği insanlarda kısa sürede kendiliğinden iyileşme görülür. Muhtemel sebepleri penis içinde kanamaya sebep olan incinmedir (vurma veya bükülme). Bazı erkeklerdeyse yavaşça gelişir ve ameliyat gerektirecek kadar şiddetlidir. Diğer muhtemel sebepler:”    Vaskülit. Kan ve lenf kanallarında iltihaplanmadır, yaralara sebep olabilir.”    Bağdoku bozukluğu. Uluslararası Sağlık Cemiyetine göre Peyronie hastalığı olanların % 30’unda, eller ve ayaklar gibi bedenin diğer bölgelerindeki bağdokuları etkileyen rahatsızlıklar gelişir. Bu durumlar genelde bağdokularda kalınlaşma ve sertleşmeye neden olur. Bağdoku bedenin diğer dokularını destekleyen özel dokulardır-kıkırdak, kemik ve deri gibi.”    Kalıtım. Aile geçmişinde Peyronie hastalığı olanlarda bu hastalığın gelişmesinin daha muhtemel olduğu bazı araştırmalarda gösterilmiştir.Peyronie hastalığı iki şekilde tedavi edilir: ameliyatla veya ameliyatsız. Bu hastalık çoğunlukla kendiliğinden yok olduğundan doktorlar iki yıl veya daha fazla beklemeyi önerir. Birçok vakada ameliyat çok başarılı olur. Fakat komplikasyonlar oluşabileceğinden ve bu hastalıkla ilişkili problemlerin (örneğin penisin kısalması) çoğu ameliyatla düzeltilemeyeceğinden, doktorlar genellikle aşırı ağrı yüzünden ilişkide bulunamayan erkekleri ameliyat etmeyi tercih eder.İki ameliyat tekniği kullanılır. Birinci yöntemde plak alınarak yerine deri veya yapay deri konur. İkincisinde cerrah plağın ters tarafındaki dokuyu alarak bükülmeyi ortadan kaldırır. Birinci yöntem sertleşme fonksiyonunun kısmen zarar görmesine sebep olabilir. İkinci yöntem Nesbil prosedürü olarak bilinir ve ereksiyon halindeyken peniste bir miktar kısalmaya sebep olur. Eğer erkeğin ereksiyon kabiliyeti bozulmuşsa penis implantları kullanılabilir.Ameliyatsız tedavide, sertleşmiş dokuyu yumuşatacak şekilde, ağrıyı azaltıp eğimi düzeltmek için doğrudan plağın içine ilaç enjekte edilir. Ayrıca E vitamini tabletlerinin bazı erkeklere fayda sağladığı da görülmüştür. Ayrıca lazer tedavisiyle de plak inceltilebilir.Balanit penis başının iltihaplanmasıdır. Benzer bir durum olan balanopostit, penis ucunun ve sünnet derisinin iltihaplanmasıdır. Semptomları kızarıklık veya şişlik, kaşıntı, isilik, ağrı ve kötü kokulu boşaltımdır.Balanit çoğunlukla sünnet olmamış ve hijyene dikkat etmeyen erkeklerde görülür. Eğer sünnet derisinin altındaki hassas doku düzenli olarak temizlenmezse, bakteri, ölü deri, ter, tortu sünnet derisi altına girer ve tahriş eder. Dar sünnet derisi bu bölgenin iyi temizlenmemesine neden olarak, sünnet derisi altına biriken kötü kokulu maddenin tahrişine maruz kalabilir. Diğer balanit sebepleri:”    Dermatit/alerji. Dermatit, çoğunlukla tahriş edici bir madde veya temas alerjisinin neden olduğu deri iltihabıdır. Belirli ürünlerdeki kimyasallara karşı olan hassasiyet – sabun, deterjan, parfüm veya spermisid – tahriş, kaşınma ve isilik gibi alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.”    Enfeksiyon. Candida albicans mantarı nedeniyle enfeksiyon (pamukçuk enfeksiyonu) kaşındıran, kırmızı,  noktalı bir isiliğe sebep olabilir. Bazı seksle bulaşan hastalıklar-gonore, frengi, uçuk-balanit semptomları yaratabilir.Ayrıca diyabet hastası erkekler yüksek balanit riski altındadır. Sünnet derisinin altında kalmış olan idrardaki glikoz bakterilere zemin hazırlar. Balanit tedavisi, hastalığın altında yatan sebebe bağlıdır. Eğer bir enfeksiyon varsa, bir antibiyotik veya mantar ilacı verilir. Daha şiddetli iltihaplarda sünnet önerilebilir. Uygun hijyenle gelecekteki balanit ihtimali önlenebilir, penis başını doğru şekilde düzenli olarak yıkamak ve kurulamak gibi. Özellikle, deri reaksiyonuna sebep olabilecek güçlü kimyasallardan ve sabunlardan uzak durulmalıdır.Fimozis, Sünnet derisinin doğuştan veya hastalık sonucu anormal şekilde dar olması dolayısıyla penis başının dışarı çıkamamasıdır. Bir diğer sebep, sünnet derisinin daralmasına sebep olan balanittir. Durum idrar boşalımını zorlaştırıyorsa acilen müdahale edilmelidir. Bazen sünnet derisi ilaçlarla yumuşatılabilir, düzenli olarak ve yumuşakça elle gerilmesi de faydalı olabilir. Çoğunlukla sünnet edilerek tedavi edilir. Preputioplasty adı verilen başka bir cerrahi yöntem de vardır, bunda sünnet derisi penisin ucundan ayırılır. Bu prosedürde sünnet derisi korunur ve sünnetten daha az travmatiktir.Parafimozis, sünnet derisinin çekildikten sonra eski yerine gelmemesidir. Ereksiyon veya cinsel münasebet sonrası, veya penisin başının yaralanması sonucu oluşabilir. Bu durum devam ettiğinde ağrıya ve şişliğe neden olur ve penise kan gitmesini azaltır. Ekstrem vakalarda dokunun ölümüyle sonuçlanır (kangren) ve uzvun kesilerek alınması gerekebilir. Parafimoziste tedavi penis başındaki ve sünnet derisindeki şişliğin indirilmesine odaklanır. Buz koymak şişliğin inmesine yardımcı olabilir, penis başına baskı uygulayarak kanın ve sıvının çıkması için zorlamak da yardımcı olabilir. Eğer her ikisi de işe yaramıyorsa, ilaç enjekte edilmesi gerekebilir. Ağır vakalarda cerrahi müdahale ile sünnet derisine küçük kesikler atılarak gevşetilir. Ayrıca sünnet de başka bir çözümdür.Penis kanseri, anormal hücrelerin peniste bölünerek kontrolsüz bir şekilde büyümesi sonucu oluşan nadir bir kanser türüdür. Belirli iyi huylu tümörler ilerleyip kansere dönüşebilir.Tam olarak sebebi bilinmemekle beraber bazı risk faktörleri vardır. Bunlardan bazıları:”    Sünnet olmama. Doğumda sünnet olmayan erkeklerin penis kanserine yakalanma riski daha fazladır.”    HPV (insan papilom virüsü) enfeksiyonu. HPV birçok yumruya (papilom) neden olan 100 çeşitten fazla virüs içerir. Belirli HPV türleri üreme ve anal bölgeyi etkileyebilir. Bu tür HPV seks yoluyla insandan insana geçer.”    Sigara. Sigara bedeni akciğerleri etkilediğinden daha fazla birçok kansere neden olan kimyasallara maruz bırakır.”    Smegma. Sünnet derisi girintilerinde bulunan yağlı ifrazat sonucu oluşan kalın, kötü kokulu maddedir. Penis yeterince temizlenmezse, bu durum tahrişe ve iltihaba neden olur.”    Fimozis”    Sedef hastalığı tedavisi – Tedavi esnasında ilaçlarla beraber kullanılan ultraviyole tedavisi penis kanseri riskini arttırabilir.”    Yaş. Vakaların yarısından çoğu 68 yaş üzeri erkeklerdir. Penis kanseri semptomları; peniste büyüme ve yaralar, sünnet derisinin altından anormal boşalım ve kanamadır. Penis kanserinin en yaygın tedavisi cerrahi yöntemle kanseri almaktır. Doktor aşağıdakilerden birini kullanarak kanseri alır:”    Geniş lokal eksizyonda, sadece kanser ve her iki taraftaki normal dokunun bir kısmı alınır.”    Elektrodesikasyon ve küretajda, kanser küretle kazınarak alınır ve o bölgeye elektrik akımı verilerek kanser hücreleri öldürülür.”    Kriyocerrahi, kanser hücrelerini dondurmak ve öldürmek için likit nitrojen kullanır.”    Mikro cerrahi, kanseri ve mümkün olduğunca küçük normal parçayı alır. Bu ameliyat esnasında doktor bir mikroskop kullanarak tüm kanser hücrelerinin alındığından emin olur.”    Lazer cerrahi, dar bir ışık huzmesi kullanarak kanser hücrelerini çıkarır.”    Sünnet edilerek sünnet derisi alınır.”    Penis ampütasyonunda (penektomi) penisin alınmasıdır. Genellikle kullanılan yöntemdir ve en etkili tedavidir. Kısmi penektomide kısmen alınır, tam penektomide tamamı alınır, kasıktaki lenf düğümleri ameliyat esnasında alınabilir. Kansere saldıran yüksek enerji ışınları kullanan radyasyon ve kanseri öldüren ilaçlar kullanan kemoterapi diğer tedavi opsiyonlarındandır. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/erkeklerin-cinsel-problemleri-nelerdir-

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger sendromu nedir? Asperger sendromu kimlerde görülür, tedavisi nasıldır. İşte cevaplar. Asperger sendromu diğer insanlarla etkileşimi oldukça zorlaştıran gelişimsel bir bozukluktur. Çocuğunuz sosyal olarak beceriksiz olduğu için arkadaş edinmeyi çok zor bulabilir. Asperger sendromu olanlarda otizm özelliklerinin bazıları vardır. Örneğin; sosyal becerileri zayıftır, rutini severler ve değişiklikten hoşlanmazlar. Fakat otistiklerin aksine Asperger sendromu olanlar normal olarak konuşma becerisinin geliştiği yaşta, yani 2 yaşından önce konuşmaya başlarlar. Asperger sendromu hayat boyu sürer, fakat belirtiler zaman içerisinde düzelme eğilimindedir. Yetişkinler kendi güçlü ve zayıf yönlerini anlamayı öğrenebilirler ve sosyal becerilerini geliştirebilirler.   Hem Asperger sendromu hem de otizm yaygın gelişimsel bozukluklar grubuna dahildir. Asperger sendromunun nedeni tam olarak bilinmemektedir ve bunu engellemenin yolu da bilinmemektedir. Genetik olduğu düşünülür ve bunun üzerine araştırmalar yapılmaktadır. Asperger sendromunun en önemli belirtisi sosyal durumlar karşısında yaşanan problemlerdir. İki Asperger sendromlu çocuk birbirine benzemez, çünkü belirtiler çok çeşitlidir. ÇOCUKLUKTA BELİRTİLER Ebeveynler çocuklarında Asperger sendromu belirtilerini ilk olarak diğer çocuklarla etkileşime girdiği okul öncesi çağda fark ederler. Belirtiler: •Sosyal ipuçlarını seçememe ve diğerlerinin beden dilini anlama, sohbete başlama veya sohbeti sürdürme ve sırayla konuşma gibi doğuştan gelen sosyal becerilerin eksikliği •Rutinlerdeki herhangi bir değişiklikten hoşlanmama •Empati eksikliği •Diğerlerinin konuşmalarının anlamını değiştiren konuşma tonundaki değişiklikleri, vurguları fark edememe. Yani çocuğunuz bir şakayı anlamayabilir veya alaycı bir yorumu kelime anlamıyla algılayabilir. Ve konuşması tek düze olabilir ve vurgu veya tonlamadan yoksun olduğu için anlaşılmayabilir. •Kendi yaşına göre fazla resmi bir konuşma stili vardır. Örneğin, “geri geldi” yerine “iade edildi” •Göz kontağından kaçınmak veya başkalarına bakmak •Alışılmışın dışında yüz ifadeleri veya vücut dili •Çok iyi hakim olduğu bir veya iki ilgi alanı olması. Asperger sendromlu çocukların çoğu bir bütünün sadece parçalarıyla veya alışılmışın dışında aktivitelerle aşırı ilgilenir. Örneğin; evler dizayn etmek, aşırı detayları olan resimler çizmek veya astronomi öğrenmek gibi. Yılanlar, yıldızların adları, dinozorlar gibi belirli konulara aşırı ilgi gösterirler. •Genellikle sevdikleri konular hakkında aşırı konuşurlar. Tek taraflı sohbetler yaygındır. İçsel düşünceler çoğunlukla sözlü ifade edilir. •Motor gelişimleri gecikmiştir. Çocuğunuz çatal bıçak kullanmayı, bisiklete binmeyi veya top yakalamayı öğrenmede gecikmiş olabilir. Yürüyüşü garip olabilir. El yazısı çoğunlukla kötüdür. •Yüksek duyarlılığa sahiptir ve yüksek ses ve ışık,yoğun tat veya dokulara karşı hassastır. Bir çocuğun bu belirtilerin bir veya ikisini göstermesi Asperger sendromu olduğu anlamına gelmez. Asperger sendromu teşhisi konması için, çocuğun bu belirtilerin karışımına sahip olması ve sosyal durumlar karşısında belirgin bir problem yaşaması gerekir. Asperger sendromu birçok açıdan otizme benzese de, Asperger sendromu olan bir çocuğun dil ve zeka gelişimi normaldir. Ayrıca, Asperger sendromu olanlar otistiklere nazaran daha fazla arkadaş edinmek ve diğerleriyle aktivitelere katılmak için çaba harcarlar. GENÇLİKTE BELİRTİLER Belirtilerin çoğu gençlik boyunca kalır. Asperger sendromu olan gençler kendilerinde eksik olan sosyal becerileri öğrenmeye başlayabilse de, iletişimde zorlanmaya devam ederler. Diğerlerinin davranışlarını anlamada zorlanmaya devam ederler. Asperger sendromlu genç (tıpkı diğer gençler gibi) arkadaşları olsun isteyecektir, fakat diğer gençlere yaklaşırken ürker veya korkar. Kendini diğerlerinden farklı hissedebilir. Çoğu genç havalı olmaya ve görünmeye önem verse de, Asperger sendromlu gençler uyum sağlamayı asap bozucu ve duygusal olarak tüketici bulabilirler. Yaşlarına göre daha çocuksu ve saf olduklarından ve kolay güvendiklerinden, kolayca alaylara ve zorbalığa maruz kalabilirler. Tüm bu zorluklar Asperger sendromlu gençlerin çekingen olmasına, sosyal olarak dışlanmasına, anksiyete ve depresyona sebep olabilir. Yine de bazı Asperger sendromlu gençler birkaç yakın arkadaş edinebilir ve bu arkadaşlıkları sürdürebilir. Bazı klasik Asperger özellikleri çocuğunuza yarar sağlayabilir. Asperger sendromlu gençler genellikle sosyal normları, modayı ve geleneksel düşünceyi takip etmekle ilgilenmezler, bunun yerine yaratıcı düşünce ve orijinal ilgi alanları ve hedefler peşindedirler. Kurallar ve dürüstlükle ilgili seçimleri sınıfta ve vatandaş olarak sivrilmelerine neden olabilir. YETİŞKİNLİKTE BELİRTİLER Asperger sendromu hayat boyu sürer, yine de zamanla dengelenir ve gelişim görülür. Yetişkinler çoğunlukla güçlü ve zayıf yönlerinin farkındadır. Diğerlerinin sosyal işaretlerini anlamak dahil sosyal vasıfları öğrenebilirler. Asperger sendromlu çoğu kişi evlenir ve çocuk sahibi olur. Detaylara dikkat etme ve ilgi alanlarına odaklanma gibi bazı tipik Asperger sendromu özellikleri üniversite ve kariyerde başarı şansını arttırabilir. Teknoloji Asperger sendromlu birçok kişiyi cezbeder ve Asperger sendromluların en yaygın kariyer seçimleri mühendisliktir. Tabii ki Asperger sendromlu kişilerin tek iyi olduğu alan bilim değildir. Wolfgang Amadeus Mozart, Albert Einstein, Marie Curie ve Thomas Jefferson gibi tarihte saygı duyulan bazı kişilerde de Asperger sendromu vardı. TEDAVİ Asperger sendromu tedavisi, çocuğunuzun diğerleriyle etkileşim yeteneğini geliştirmesi ve böylece toplumda etkin olarak yer alması ve kendine yetmesini sağlamayı amaçlar. Her bir Asperger sendromlu çocuğun belirti sayısı ve yoğunluğu farklıdır, bu yüzden tedavi çocuğun bireysel ihtiyaçları ve ailesinin kaynaklarına göre düzenlenmelidir. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/asperger-sendromu-ve-otizm

Otizm Nedir ?

Otizm Nedir ?

Otizm diğerleriyle iletişim kurmayı zorlaştıran ve engelleyen bir beyin bozukluğudur. Otizmde beynin farklı bölgeleri bir arada çalışamaz. Otizmlilerin çoğu diğerleriyle iletişim kurmakta her zaman zorlanacaktır. Fakat erken tedavi teşhis gittikçe daha fazla kişiye tam potansiyellerini kullanmada yardım etmiştir. Otizmin nedeni tam olarak bilinmese de, bazı bilim adamları genetik olduğunu düşünmektedir. Halen hangi genin buna neden olabileceği araştırılmaktadır. Diğer araştırmalar, otizmi tetikleyenin belirli ilaçlar veya çocuğun çevresindeki şeyler olup olmadığı üzerine yoğunlaşmıştır. Bazıları da kızamık-kabakulak-kızamıkçık gibi çocukluk aşılarının buna yol açtığına inanır. Fakat araştırmalar bunun gerçek olmadığını göstermiştir. Bu aşılar çocuğunuza zarar verebilecek hatta ölüme sebep verebilecek hastalıklardan koruduğu için, bu aşıların yapılması önemlidir. Otizmde Ana Belirtiler Belirtilerin şiddeti farklılık gösterse de otistiklerde şu alanlarda belirgin belirtiler gözlenir: Sosyal etkileşim ve ilişkiler. Belirtiler: •Göz göze gelme, yüz ifadesi ve beden dili gibi sözsüz iletişim becerisinin gelişiminde belirgin problemler •Yaşıtlarıyla arkadaşlık kuramama •Diğerleriyle eğlence, ilgi veya başarıyı paylaşmaya karşı ilgisizlik •Empati eksikliği. Otistikler, diğerlerinin acı ve üzüntü gibi duygularını anlamada zorluk çekebilirler. Sözlü ve sözsüz iletişim. Belirtiler: •Konuşmayı öğrenememe veya konuşmada gecikme. Otistiklerin %40’ı asla konuşmaz •Sohbet etmeye başlamada zorlanma. Ayrıca otistikler başlamış bir konuşmayı sürdürmede zorlanırlar. •Kalıplaşmış veya sürekli tekrarlanan konuşma. Otistikler daha önceden duydukları belli bir cümleyi sürekli tekrar ederler (ekolali). •Dinleyicilerinin bakış açısını anlamada zorlanma. Örneğin bir otistik karşısındakinin espri yaptığını anlamayabilir. Kelimelerin teker teker karşılıklarını algılar ve ima edileni anlayamaz. Aktivitelere veya oyunlara karşı sınırlı ilgi. Belirtiler: •Parçalara alışılmışın dışında odaklanma. Otistik çocuklar, arabayla oynamaktan çok arabanın tekerleğiyle oynamak gibi daha çok oyuncağın bir bölümüne odaklanırlar. •Belirli konularla meşgul olma. Örneğin, daha büyük çocuklar ve yetişkinler video oyunlarına, kartlarına veya araba plakalarına hayran olabilirler. •Aynı şeyler ve rutin ihtiyacı. Örneğin, otistik bir çocuk salatadan önce hep ekmek yemek veya okula hep aynı yoldan gitmek ister. •Kalıplaşmış (stereotip) davranışlar. Örneğin, sallanma veya el çırpma ÇOCUKLUKTA OTİZM BELİRTİLERİ Otizm belirtileri çoğunlukla ebeveyn veya çocuğun bakıcısı tarafından ilk 3 yılda anlaşılır. Her ne kadar otizm doğuştan olsa da, bebeklikte belirtileri anlamak veya teşhis koymak zordur. Ebeveynler çoğunlukla bebekleri kucağa alınmaktan hoşlanmadığında, ce-e gibi oyunlarla ilgilenmediğinde veya konuşmaya başlamadığında endişelenirler. Bazen çocuk yaşıtlarıyla aynı zamanda konuşmaya başlar ve sonra konuşma becerisini yitirir. Ayrıca çocuğun işitme problemi olduğundan da şüphelenilebilir. Otistik bir çocuk çoğunlukla işitmez görünür, fakat bazı zamanlar tren düdüğü gibi uzaktan gelen bir ses ilgilerini çeker. Erken teşhis edilen ve yoğun tedavi gören bir otistik, başkalarıyla ilgilenebilir, iletişim kurabilir ve büyüdükçe kendine bakabilir. Yaygın olarak düşünülenin aksine, çok az otistik sosyal olarak tamamen izoledir ve kendi dünyasında yaşar. GENÇLİKTEKİ OTİZM BELİRTİLERİ Gençlikte davranış modeli çoğunlukla değişir. Gençlerin çoğu yeni beceriler edinir, fakat diğerleriyle ilişki kurma ve onları anlamada hala geridedirler. Buluğ çağı ve artan cinsellik otistik gençlerde diğerlerine nazaran daha zor olabilir. Genç otistikler depresyon, anksiyete ve epilepsiyle ilgili problemler açısından büyük risk altındadırlar. YETİŞKİNLİKTE OTİZM BELİRTİLERİ Bazı otistik yetişkinler çalışabilir ve kendi başlarına yaşayabilir, bu durum zeka ve iletişim becerisinin derecesine bağlıdır. En azından %33’ü kısmen bağımsızdır. Bazı yetişkin otistikler, özellikle zeka düzeyi düşük ve konuşamayanlar, çok fazla yardıma ihtiyaç duyar. Yelpazenin öbür ucundaki çok daha iyi durumdaki otistikler mesleklerinde başarılı olabilir ve tek başlarına yaşayabilirler, fakat yine de diğerleriyle ilişki kurmada zorlanırlar. Bunların zeka düzeyi ortalama veya ortalamanın üzerindedir. DİĞER OTİZM BELİRTİLERİ Otistiklerin çoğunun gösterdiği belirtiler dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun belirtilerine benzer. Fakat bu belirtilerin çoğu, özellikle sosyal ilişkilerde, çok daha yoğundur. Otistiklerin yaklaşık %10’u bazı becerilere aşırı hakimdir. Örneğin listeleri akılda tutma, takvim günlerini hesaplama, resim yapma veya müzik yeteneği gibi. Otistiklerin çoğu alışılmışın dışında duyusal algılamaya sahiptir. Örneğin, hafif bir dokunuşu acı verici nitelerken, kuvvetli bir baskıyı rahatlatıcı bulabilir. Bazıları ise acıyı hiç hissetmez. Otistiklerin bazı çok sevdikleri veya hiç sevmedikleri yemekler vardır ve alışılmışın dışında tatları karıştırmaktan hoşlanabilirler. Otistiklerin %40 ila %70’inde uyku problemi vardır. DİĞER DURUMLAR Otizm, otistik spektrum hastalıkları da denilen yaygın gelişimsel bozuklukların birçok türünden biridir. Otizmin Asperger sendromu gibi diğer yaygın gelişimsel bozukluklarla karıştırılması mümkündür. Diğer bozuklukların da otizme benzer belirtileri olabilir. OTİZM TEDAVİSİ Erken teşhis ve tedavi otistik çocukların tam potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olur. Tedavinin birincil hedefi çocuğun yükümlülüklerini yerine getirebilmesini sağlayan becerilerini geliştirmektir. Otizm belirtileri ve davranışları farklı kombinasyonlarda olabilir ve yoğunlukları değişebilir. Ayrıca bireysel belirtiler ve davranışlar zamanla değişiklik de gösterebilir. Bu nedenlerden dolayı tedavi stratejileri bireysel ihtiyaçlar ve aile kaynaklarına göre düzenlenir. Otistik çocuklar genellikle çok iyi yapılandırılmış ve kendilerine özel tedavilere iyi reaksiyon verirler. En başarılı program ebeveynlere yardımcı olan ve çocuğun yaşamına iletişimsel, sosyal, davranışsal, uyum sağlayıcı ve eğitici yönler katandır. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP) çocuğun fonksiyonlarının gelişmesi ve potansiyeline ulaşması için şu stratejileri önerir: Davranışsal eğitim ve yönetim. Davranışsal eğitim ve yönetim, davranış ve iletişimi geliştirmek için pozitif destek, kendine yardım ve sosyal beceri eğitimini kullanır. Uygulamalı Davranışsal Analiz, Otistik ve İlgili İletişim Engelli Çocukların Tedavi ve Eğitimi ve duyusal entegrasyon gibi çeşitli tedavi türleri geliştirilmiştir. Özel terapiler. Bunlar konuşma, meşgale ve fiziksel terapilerdir. Bu terapiler otizmi yönetmede önemli unsurlardır ve hepsi çocuğun tedavisinin aşamalarına dahil edilmelidir. Konuşma terapisi otistik çocuğun daha iyi iletişim kurabilmesi için dil ve sosyal becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Meşgale ve fiziksel terapi koordinasyon ve motor becerilerdeki eksiklikleri geliştirmeye yardımcı olabilir. Meşgale terapisi, otistik çocukların duyulardan (görme, duyma, dokunma, koklama) gelen bilgiyi daha yönetilebilir yollarla işlemelerine de yardımcı olur. •İlaçlar. Depresyon, anksiyete, hiperaktivite ve obsesif-kompülsif gibi otistiklerin problemli davranışlarını tedavi etmede ilaç kullanılabilir. •Toplum desteği ve ebeveyn eğitimi. Destek ve eğitim için doktorunuzla konuşabilir veya TOHUM vakfı gibi yasal bir gruba başvurabilirsiniz. Otistiklerin çoğu uyku problemi yaşar. Genellikle aynı saatte yatmak ve kalkmak gibi bir rutin belirlenerek tedavi edilir. Doktorunuz son çare olarak ilaç tedavisini deneyebilir. Sekretin ve işitsel bütünleşme terapisi gibi alternatif tedaviler hakkında hikayelere medyada ve diğer iletişim kaynaklarında sıkça rastlanır. Herhangi bir tedavi aradığınızda, her zaman bilginin kaynağını bulun ve bilimsel olarak uygun olup olmadığına bakın. Bir tedavinin kullanılması için, bireysel başarılar yeterli değildir. Büyük ve bilimsel olarak kontrol edilip onaylanmış çalışmalara bakmalısınız. Uzmanlar henüz otizmi engelleyecek bir yol bulamamıştır. Otizmi çocukluk aşılarına bağlayan hikayelere karşı toplumsal ilgi halen devam etmektedir. Fakat yapılmış olan birçok araştırma bu bağlantıyı kanıtlayamamıştır. Eğer çocuğunuzun aşılarını yaptırmazsanız, hem çocuğunuzu hem de diğerlerini tehlikeye atmış olursunuz, çünkü bu hastalıkların çoğu çok zarar verisi, hatta ölümcül olabilir.  http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/otizm-nedir-

Bebeklerin Göz Renkleri Neden Değişir

Bebeklerin Göz Renkleri Neden Değişir

Yeni doğan bebek gözlerinin araladığında etrafa bakan o masum gözler ne şirinlerdir yeni doğan bebeklerin gözleri niye lacivert olurki niye kahverengi mavi ela yeşil olmaz.Aslında yeni doğmuş bir bebeğin gözleri renkli değildir.Çünkü doğum esnasında bebeğin gözlerinde renk hücreleri bulunmazmış.Bu nedenle bebeğin gözleri hiçbir ışığı yakalayamaz ve gelen ışığı geri yansıtırmış.Bu yansıyan ışığın rengide mavimsi bi renkmiş.bu renk bebeğin gözüne vurduğunda gözünün lacivert görünmesine sebep oluyor.Bebekler 8-9 aylık olduğunda gerçek göz rengine kavuşuyor..Gözü doğuştan koyu renkli olan bebeklerin göz rengi çok fazla değişmez. Ancak gözü yeşil, mavi gibi açık renk olan bebeklerin göz rengi 3. ile 6. ay arasında yavaş yavaş değişir. Bazı bebeklerin göz rengi 1 yaşına kadar sürekli değişim gösterir. Genel olarak bebeklerin göz rengi 1 yaşından sonra değişmez ve kalıcı rengini o zamana kadar alır.

http://www.ulkemiz.com/bebeklerin-goz-renkleri-neden-degisir

Osteopeni Nedir?

Osteopeni Nedir?

“Osteopeni” kemiklerin zayıflama ve yoğunluğunu kaybetme eğiliminde olduğu bir durumdur. Aşağıdaki makalede bu durumun belirtileri, nedenleri, tedavisi ve korunma yöntemleri hakkında daha fazla bilgi bulabilirsiniz.7035_kemikKemik mineral yoğunluğu normalde olması gerekenden daha az olduğunda, durum osteopeni olarak değerlendirilir. Bu da bir kişinin kemiklerinin zayıfladığı, eskiden olduğu gibi güçlü olmadığı anlamına gelmektedir. Osteopenisi olan bir hastanın kemik mineral yoğunluğu daha da düşerse osteoporoz (kemik erimesi) denilen daha ciddi bir hastalık geliştirir. Osteopeninin belirtileri neredeyse sıfıra yakındır bu nedenle teşhis edilmesi oldukça zordur. Osteopeni Nedenleri:Orta yaşlardan itibaren insanlar yaşlandıkça, kemikleri daha zayıflamaya ve daha ince olmaya başlar. Çünkü vücut kemik hücrelerini yaptığından çok yıkmaya başlar. Bunun bir sonucu olarak kemik kütle, yapı ve minerallerini kaybeder ve zayıflar. Kemikler daha kırılgan hale gelerek, kemiklerde kırılma riski artar. Normalde insanlar 30 yaşına ulaştıktan sonra kemik mineral yoğunluğunu kaybetmeye başlar. Bu nedenle osteopeninin etkilerini önlemek için, bu yaşına kadar kemik sağlığını korumak çok önemlidir.Bir kişinin kemik mineral yoğunluğu doğuştan doğal olarak düşük olduğu zaman bu durum gelişir. Kadınlar erkeklere oranla daha düşük kemik mineral yoğunluğuna sahip olduğundan kadınlar osteopeniye daha yatkındır. Ayrıca menopoz evresinde kadınların yaşadığı hormonel değişiklikler de bu duruma neden olur. Osteopeniye yol açabilecek faktörlerden bazıları şunlardır;-Kemoterapi ve steroidler gibi yüksek dozda astım ilaçlarının kullanımı-Vücudu uzun süren radyasyonlara maruz bırakmak-Ailede görülen osteopeni vakaları-Metabolizmanın işleyişinde sorunlar ve yeme bozukluklarıGazlı içecekler, alkol ve sigaranın fazla tüketimi kemiklerin zayıflamasına katkıda bulunan diğer faktörlerdir.Osteopeni Belirtileri:Osteopeninin belirti ve semptomlarını merak edenler için kötü haberimiz var. Osteopeninin hiç bir görünür belirtisi yoktur. Kemikler mineral yoğunluklarını kaybettiğinde ve zayıfladığında, hiç bir belirti göstermezler. Osteopeni belirtisi olarak yalnızca kemik kırıklarını kabul edebiliriz. Bunun dışında kemiklerin zayıfladığının hiç bir belirtisini tespit edemeyiz.Osteopeni Tedavisi:Osteopeni tedavisinin amacı kemikleri çok daha ağır bir hastalık olan osteoporozdan (kemik erimesi) korumaktır. Bunun için genellikle düzenli ilaç tedavisi uygulanır. Bunun dışında tedavi sürecini hızlandırmak için hastaların kendi başlarına yapabileceği bir kaç şey daha vardır.-Kalsiyum kemik sağlığını sürdürmek için çok önemlidir bu nedenle süt, yeşil sebzeler, meyveler gibi kalsiyum yönünden zengin besinleri beslenmeye dahil edilmelidir.-Doktor tarafından tavsiye edilirse ek kalsiyum takviyeleri ve kalsiyumun emilimine yardımcı olacak D vitamini takviyeleri alınmalıdır.-Kemikteki hasarın daha da ilerlemesini önlemek için sigara, alkol ve gazlı içeceklerin tüketimini bırakın.-Kemik sağlığını iyileştirmenin başka bir yolu düzenli egzersizden geçer. Kardiyovasküler egzersizler ve fizyoterapi egzersizleri kemik gücünü yeniden kazanmak için iyi bir yoldur.Osteopeninin Önlenmesi:Yaklaşık 34 milyon Amerikalı onları kırıklara duyarlı hale getiren osteopeni hastalığına sahiptir. Bir kişide osteopeni gelişme ihtimali öncesinden tahmin edilebilir. Bir kişi büyüme yıllarında kalsiyumdan zengin besinleri yeterince tüketmemiş ise, ailesinde osteopeni öyküsü varsa, astım tedavisi için steroid veya başka ilaçlar kullanmış ise bu kişide hayatının ilerleyen dönemlerinde osteopeni gelişebilir. Ancak henüz genç yaştaki kişiler 30 yaşına gelmeden kemik sağlığını geliştirerek bu hastalığın gelişmesini önleyebilirler. Yeterli miktarda kalsiyum ve D vitamini alınması, sigara ve alkol tüketiminin bırakılması, düzenli egzersiz yapılması ve dengeli beslenme ile yaşamın daha sonraki aşamalarında osteopeni gelişmesi önlenebilir.Popüler bir deyiş olan “hastalığın önlenmesi, tedavisinden kolaydır” sözü bu hastalık için normalden olduğundan çok daha önemlidir. Sağlıkla ilgili olan her şey gibi osteopenide de tanı ve tedavi için her zaman bir doktora danışmak çok önemlidir.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/osteopenia-symptoms.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/osteopeni-nedir

İktidarsızlık Nedir

İktidarsızlık Nedir

İmpotans, erkeğin normal bir koitus için yeterli bir penis ereksiyonu gerçekleştirememesi durumudur.İmpotans nedenlerini psikolojik, bedensel ve yaşlılık olmak üzere üç grup altında inceleyebiliriz.İmpotans vakalarının yaklaşık olarak % 9O’ı psikolojik nedenlere bağlıdır. Bunlardan bazılarını şöyle özetleyebiliriz.Cinsel ilişkiden suçluluk duyma, korkma, depresyon, eşin cinsel ilişkide tamamen pasif kalması, eşini memnun etmeyi aşırı derecede istemek, eşe karşı engellenmiş fakat uzun süren aşın istek duymak, eşini memnun edememekten korkmak, heyecan, sinirlilik, eşine gücenmek. Bazı vakalarda ise impotansın nedeni belli bir yer, belli bir saat veya belli bir cinsel birleşme pozisyonu olmaktadır. Bedensel nedenlere bağlı impotanslar da şöyle özetlenebilir; Şeker hastalığı, alkolizm,sarhoşluk, uyuşturucu madde alışkanlığı, amfetamin kullanımı, bazı sinir sistemi hastalıkları (örneğin multiplskleroz, bazı omurilik kesilmeleri) hipotiroidizm, hipofiz bezi yetmezliği Yaşlılıkta împotans gelişmesi bir kural değildir. 80 yaşma ve daha sonralarma kadar cinsel istek ve ereksiyon, varlığını koruyabilir. împotans nedenleri yukarıda belirttiklerimizden çok daha fazladır. Tedavi etkene göre değişmektedir. Fakat vakaların % 90′ının psikolojik kökenli olduğu anımsandığmda bu konuda psikiyatristlereÖnemli görevler düştüğü ortaya çıkar. Günümüzde yapılan ayrıntılı çalışmalar, impotans vakalarında organik nedenlerin sanılanın üstünde olduğunu ortaya kovmuştur. Aşağıda organik impotans nedenleri sıralanmıştır:1. Anatomik bozukluklar: Testislerin yokluğu -epispadias, hipospadias -mikrofallus – pimozis -peyronie hastalığı.2. Kalp-akciğer hastalıkları: Angına pektoris -miyokart infarktüsü – amfizem.3. İlaçlara bağlı impotans: Alkol, amfetaminler (uyarıcılar), antihistaminler, barbitürat ve bro-mürler, kokain, eroin, morfin, imipramin, reser-pin, digital, aşırı nikotin.4. Hormonal bozukluklar: Akromegalie, Addison hastalığı, Cushing Sendromu, diabet (Şeker hastalığı), hipotiroidi, tireotoksikoz.5. Kan hastalıkları: Lösemi, anemi, Hodgkin hastalığı.6. Metabolik hastalıklar: Karaciğer sirozu – Böbrek yetmezliği7. Nörolojik hastalıklar: Beyin tümörleri. Parkinson hastalığı, Tabes dorsalis, elektroşok tedavisi.8. Cerrahi: Abdominoperineal rezeksiyonlar, sis-tektomi, sempatektomi beyin ameliyatları.9. Damar hastalıkları: Aort anevrizmaları, iliak arter tıkanmaları; Leriche Sendromu, arterioskle-roz, priapizm.10. Ötekiler: Bazo metal zehirlenmeleri, radyasyon, travma.TANICinsel iktidarsızlık hep korku ve tedir­ginlik yaratan bir sorun olmuştur. Hasta ve hekimin ilk karşılaşması hekimhasta İlişkisinin sağlıklı gelişmesi bakı­mından büyük önem taşır. Hasta yalnız fiziksel olarak değil, sosyokültürel ve psikolojik olarak da değerlendirilmelidir. Böylece tedavinin .başarıya ulaşması daha kolaylaşır. 4&. Her durumda organların incelenme­sine öncelik vermek gerekir. Bu tür bo­zukluklar genellikle belirti vermesine karşılık, sinsi bir süreç izleyen organik bozukluklar da araştırılmalıdır. En kü­çük olasılıkları bile göz ardı etmeden yapılacak gözle muayeneden radyolojik araştırmalara ve laboratuvar incelemele­rine kadar uzanan geniş bir inceleme süzgecinden geçirilecek hastanın var olabilecek organik bozuklukları açığa çıkarılmalıdır. Organik bir bozukluğu olan hastanın psikoterapiye gönderilme­si hastalığını daha iyi kabullenebilmesi dışında hiçbir yarar sağlamaz.Tam için hastayı yıpratıcı “ağır” in­celemelere girişmek de yersizdir. Hasta­lığa doğru yaklaşım, tam yöntemlerinin seçimini de kolaylaştıracaktır. Hastanın Özgeçmişi sertleşme bozukluğunun ne­denini ortaya çıkarabilir. Hastadan cin­sel sorununu kesin, ayrıntılı ve yanıltıcı olmayacak biçimde tanımlaması istenir. Sertleşme sorununun cinsel istekte azal­ma, boşalma bozukluğu ya da orgazm olamama gibi durumlarla birlikte görü­lüp görülmediği sorulur. Özellikle sert­leşme, boşalma ve orgazmın mastürbas­yon ile gerçekleşip gerçekleşmediğini ortaya çıkarmak büyük önem taşır. Ay­rıca bunların yeni bir eşle mi yoksa her zamanki eşle mi, gece mi yoksa uyanık­ken mi olduğu da sorulur.Doktor muayenesinde nörolojik bo­zukluklara ilişkin çok az bilgi elde edi­lebilir. Eşeysel organların İncelenme­sinde ikincil eşey (cinsiyet) özellikleri, göğüs büyümesi olup olmadığı, erbez-leriyle prostatın büyüklüğü ve kıvamı, bağdoku artmasına ilişkin bir durumu dışarda tutmak için kamışın dikkatle incelenmesi gibi noktalara özen göste­rilir. Muayene sertleşmemiş durumdaki kamışın incelenmesiyle tamamlanır. Peyroni hastalığı ya da yaygın biçimde kamış sertliği olarak bilinen durum ak-kılıf katmanında ya da gözenekli cisim­lerde lifli dokunun artmasıyla açıkla­nır. Esnek olmayan bu doku, sertleşme sırasında kamışın anatomik yapısında kıvrılma, büzülme gibi biçim bozuk­luklarına yol açarak birleşmeyi zorlaş­tırır. Bu nedenle hastadan Polaroid tipi makineyle kamışının sertleşme durumu­nu değişik açılardan gösteren fotoğraf­lar çekmesini istemek yararlı olabilir. Cinsel iktidarsızlık tanısı koyarken sertleşme ve boşalma bozuklukları ara­sında ayırım yapmak ve bunlara bağlı organik ya da işlevsel nedenleri değer­lendirmek gerekir.Sertleşme bozuklukları- Organik kökenli bozukluk olasılığını yükselten belirtiler: Karşı cinsle ilişki kurma sorunları olmayan bir kişide gi­derek sertleşme bozukluğunun baş gös­termesi, kamışta soğuklukla birlikte gö­rülen yetersiz sertleşme ve her sertleş­menin olması gerekenden kısa sürmesi. Bu belirtilerin hepsi atardamar ve sinir sistemine yönelik incelemeleri gerektirir.- işlevsel kökenli bozukluk olasılığını yükselten belirtiler: Bazen tam istendiği gibi gerçekleşen birleşmelerin de görül­düğü yerine göre sertleşme durumları.• Boşalma bozuklukları- Erken boşalma olgularının çoğu işlev­sel ve psikolojik nedenlere dayanır.- Daha çok işlevsel kökenli olan geç bo­şalma özellikle eşler arasındaki ilişkinin sorunlu olmasına bağlıdır.- Spermasız boşalma, sertleşmeden bo­şalma ya da içe boşalma hekimi organik bir neden arayışına yöneltir.İNCELEMELER Laboratuvar incelemesinde, aç kamına kan şekeri ve lipit (kolesterol ve trigliserit) düzeylerinin Ölçülmesi, karaciğer ve böbrek işlevlerinin değerlendirilmesi önemli bilgiler sağlar.Hormon incelemesinde, testosteron, prolaktin ve erbezlerinden hormon sal­gılanmasını uyaran hipofiz hormonları­nın kandaki düzeyine bakılır (FSH, LH).• Uyarı potansiyelleri – Burada söz konusu olan, uyarıya karşı duyarlılık düzeyi ve verilen tepkinin hızıdır. Has­talığın sinir sistemine ilişkin bir bozuk­luktan kaynaklanabileceği kuşkusu var­sa beyin kabuğu (korteks) ve kuyrukso-kumu uyan potansiyelleri ölçülerek ke­sin bir sonuca varılabilir. Elektrik verilerek kamış derisi uya­rılır ve sünger si-soğancık(bulbokaver-nöz) kasına iğne biçiminde bir elektrot bağlanarak uyarı ve kasın bu uyarıya verdiği ilk kasılma arasında geçen za­man ölçülür. Sinirler bozuksa uyan geç iletilir. Böylece kas kasılmaz ya da za­yıf kasılır. Normal değer yaklaşık 40 milisani­yedir. Sertleşmeyi sağlayan refleksin duyarlılık düzeyi, kamışın üst sİnirinde-ki iletim hızı ölçülerek de ortaya çıkarı­labilir. Bazı uzmanlar gece sertleşmesi testi yaparak iktidarsızlığın organik mi, yok­sa psikolojik kökenli mi olduğu konu­sunun aydınlatabileceğini öne sürmüş­lerdir. Bu testte kamış ucu ve köküne yerleştirilen halkalar yardımıyla uyku sırasında sertleşme olup olmadığı üst üste üç gece gözlenir. Kamış sertleşti­ğinde sertlik ve derecesi kaydedilir. Ge­ce sertleşmeleri psikolojik kökenlidir ve uykunun değişik evrelerine bağlı olarak kendiliğinden gerçekleşir. Bu tür sertleşmeler üreme sistemiyle ilgili uyanlardan ve idrar kesesindeki basınç­tan bağımsız olduğu için refleks olarak nitelenemez. Gece sertleşmelerinin süresi, sıklığı ve şiddeti yaşa bağlı olarak değişir. 15 yaşındaki bir gencin kamışı uykuda or­talama 4 kez ve toplam 30 dakika sert­leşirken, aynı kişi 70 yaşma geldiğinde kamış sertleşmesi 2 keze iner ve sert­leşme süreleri de kısalır. Bu’ test çok sa­yıda yanıltıcı olumlu sonuçlar verebil­diğinden, güvenilir bir tanı yöntemi olarak görülmemelidir. Aynca uyku sı­rasında sertleşmeyi sağlayan sinir ileti­mi kanallarının cinsel ilişki sırasında kullanılan kanallardan farklı olduğu da öne sürülmüştür.• Kamışta kan dolaşımını inceleyen testler – Geçmişte kamıştaki atardamar dolaşımım inceleyen birçok test gelişti­rilmişti. Ama bu testlerin büyük bir bö­lümü kamış yumuşakken uygulandığı için başarılı sonuçlar vermedi. Daha sonra gözenekli cisim içine damar ge­nişletici ilaçlar vererek kamışın sertleş­miş durumda incelenebilmesi sağlandı. Bu yöntemin kullanılması cinsel ikti­darsızlık konusuna olan yaklaşımda bir devrim yarattı. Daha Önce de belirtildi­ği gibi kamış sertleşmesi, damar ve si­nir sistemlerini ilgilendiren bir olaydır. Atardamarlar genişler, gözenekli ve süngersi cisim boşluklan kanla dolar, genişleyen bu dokular toplardaman sı­kıştırarak kanın kamıştan çıkmasını ön­ler. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda gözenekli cisim içine verilen papaverin ya da prostaglandin El (PG El), sertleşme sağlayan sinirlerde elek­trik uyansı sonucu oluşan yanıta benzer bir yanıt alınmasını sağlamıştır.Günümüzde çoğu araştırmacıya gö­re, 40 mg papaverin ya da 10 mikrog-ram PG El’in gözenekli cisme verilme­siyle 10 dakikadan kısa bir süre içinde 30 dakikadan uzun sertleşmenin sağ­lanması, atardamarlarda bir sorun ol­madığını gösterir. Öte yandan sertleş­menin kısa sürede gerçekleşip çabuk sönmesi, toplardamar yetmezliğini dü­şündürür. Atardamar yetmezliğinin var olduğu durumlarda sertleşme için gerekli süre 20 dakikayı aşabilir. Damara etki eden ilaçların gözenekli cisme verilerek sert-leştirilen kamışın atardamarlarındaki kan akışı ultrasonografa bağlı Doppler aygıtıyla incelenebilir. Böylece göze­nekli cisim atardamarının iç çapı, ayrıca damar genişletici ilacın verilmesinden önce ve sonraki kan akımı da ölçülebilir.Normal test sonuçlarına göre damar genişletici ilaç verildikten sonra atarda­mar çapı yüzde 75′i aşan bir oranda ge­nişler ve kan akımı saniyede 30 cm hıza ulaşır. Eğer çap artışı yüzde 25′ten az, kan akım hızı saniyede 20 cm’nin altın­da ise hastada atardamar yetmezliğin­den söz edilebilir. Sertleşme sırasında toplardamar ka­çağı ya da atardamar darlığı olup olma­dığını belirlemek için daha ileri araştır­malara girmek gerekir. Bu araştırmalar temel olarak gözenekli cisimdeki kan toplanma durumunu gösteren ölçümle­re, ayrıca kamış ve kalça kemeri bölge­sinin atardamarlarına yönelik arteriyo-grafilere (atardamarın kontrast madde verilerek görüntülenmesi) dayanır. Gözenekli cismin durumunu incele­yen yöntemlerden biri olan kaverozometri için hastanın hastaneye yatmasma gerek yoktur. Bu yöntemde gözenekli cisme 40 mg papaverin ya da 20 mg pa­paverin ile 1 mg fentolamin verilip kamış köküne esnek bağ sarılır. Bu bağ yaklaşık 2 dakika sonra çözülür. Gözenekli cisimdeki basınç yaklaşık 15 da­kika boyunca saptanır.Bulunan değer­ler 90 mmHg’yi (milimetre cıva basın­cı) aşıyorsa hastanın atar ve toplar da­mar mekanizmalarında bir bozukluk yoktur. Bu basınca ulaşılamıyorsa daki­kada 5 mi hızla, 36°C sıcaklıkta Ringer eriyiği ya da serum fizyolojik verilir. Bu uygulama basınç artışı durana değin sürer. Erişilen en yüksek basınç değeri kaydedildikten sonra gözenekli cisim içindeki basınç yeterli bir düzeye çıka­na kadar dakikada 15 mi hızla serum verilmesi sürdürülür. Basınç 90 mmHg’yi aşınca serum verme hızı azal­tılır ve basıncı 90 mmHg’de tutmak için gerekli serum verme hızı belirlenir. Da­ha sonra serum 5 dakika için kesilir ve basınç kaydına ara verilir. Bu aşamada kavernozografiye geçilir: Ringer eriyiği ya da serum fizyolojik ile l’e 1 oranın­da sulandırılmış 30-50 mi kontrast madde hastaya hızla verilir. Daha sonradikey, eğik, sol ve sağ yanlardan rönt­gen çekilir.• Psikolojik değerlendirme -Nedeni ne olursa olsun, sertleşme bozukluğu­nun psikolojik uzantılarının da bulundu­ğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, sert­leşme bozukluğunda cerrahi yaklaşım­dan önce (protez takılması ya da damar cerrahisi) hastalığın psikolojik etkileri ayrıntılı biçimde irdelenmeli, olası so­nuçlar açık biçimde ortaya konmalıdır.anîsbüzgen kasının kasılmasıİktidarsızlık Tedavisi Her hastalıkta olduğu gibi sertleşme bo­zukluğunda da tedavinin başarısı, tanı­nın doğru konması ile yakından ilişkili­dir. Hormon kaynaklı sorunlarla ilgili olarak, kandaki testosteron düzeyinin sertleşmede tek etken olmasa bile önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Ayrıca ruhsal çöküntü dönemlerinde kandaki testosteron düzeyinin ve cinsel isteğin azaldığı, sertleşme durumunun olumsuz etkilendiği bilinmektedir. Er-bezlerindeki işlev bozulduğuyla ilgili olarak ortaya çıkan durumun erbezlerinden mi, yoksa hipotalamus ya da hipo-fizden mi kaynaklandığı belirlenmeli­dir. Bunun için olası birincil hipotala­mus tümörleri ya da başka organ tümör­lerinin hipotalamusa sıçrama olasılığı dikkate alınmalıdır.Erbezlerinin ken­dinden kaynaklanan işlev bozukluğunda düzeyi zaten yükselmiş olan gonadotro-pinle tedaviye gerek yoktur. Bu olgular­da tek tedavi yöntemi hastalara ilaç ha­linde hazırlanmış testosteron verilmesi­dir. Kanda prolaktin düzeyinin yüksek olması, sık sık cinsel işlev bozuklukla-nyla birlikte görülen hormon bozuklu-, ğudur. İlaçların yan etkisine bağlı ol rak gelişebildiği gibi, hipotalamus ya < hipofız tümörlerinden de kaynal^lanabi-j lir. Tiroit hastalarının tedavi edilmesi ve şeker hastalarında metabolizma denge­sinin düzene konması bu kişilerdeki cinsel sorunlarda da iyileşme sağlar.• Damarları etkileyen ilaçların göze­nekli cisim içine enjekte edilmesi -nir sistemi, damar sistemi ve psikolo kaynaklı sertleşme bozukluklarının davisinde gözenekli cisim içine, dam ‘ lan etkileyen ilaçlann verilmesi öne bir yeniliktir. Bu tedavide en sık ku nılan ilaçlar papaverin, fentolamin son yıllarda prostoglandin El’dir. Bu ilaçların ayrı ayrı ya da birlikte kullanıl­ması durumunda yan ikiler ve uzun dönemde başka bo Kİar görülebilir. Daha önemsiz ola . iğnenin girdiği bölgede geçici ağrı, cücük morarma ve kanamalar oluşabilir. Olguların yaklaşık yüzde 6-10′unda ortaya çıkan en Önemli yan etki iğneden sonra sürekli sertleşme durumunun gö-rülmesidir. Olguların yaklaşık yüzde 4′ünde ise birkaç ay boyunca yinelenen tedaVi sonucu iğne yapılan bölge dışın­da da sertlikler görülür. Bazı olgularda kendiliğinden kaybolan bu sertlikler te­daviye engel oluşturmaz. Ama bazen kamış protezi uygulanmasını da güçleş­tiren bir lifsi doku gelişebilir. Bu yöntemin görece basit ve güveni­lir olması, hastaların kendilerine iğne yapabilmelerini sağlar. Hastalara, iğne yapmanın tüm evreleri ve yan etkilerine ilişkin bilgi verilerek, bu tedaviyi kendi istekleriyle kabul ettiklerim gösterir bir belge imzalatılır. Kendine iğne yapmak isteyen hastalar kısa bir kurs görerek, siyeği ve kamış sırtındaki sinir ve da­marları delmeden gözenekli cisim içine iğne yapmayı öğrenirler. Gözenekli cisim içine iğne yapmak, derialtma iğne yapmaktan farklıdır. Gö­zenekli cisme ilacı vermeden önce, ka­nın şırınga içine çekilmesine gerek yok­tur. Hasta iğnenin gözenekli cisme gir­diğini, geçilen dokuların gösterdiği di­renç farkım hissederek anlamalı ve bun­dan emin olmalıdır. Gözenekli cisim dı-Şina yapılan iğnenin lifsi doku gelişme olasılığını yükselttiği görülmüştür. Uzmanlar için önemli bir konu, uygu­lanacak ilaç ve dozun seçimidir. Hasta­nın hekim tarafından belirlenen doza sa­dık kalması ve haftada bir-iki iğneyi aş­maması çok önemlidir. Sonuç olarak, bu uygulamanın uzun dönemde ortaya çıkan yan etkileri ve hastaların iğne yapmaktan hoşlanmaması nedeniyle geçici bir tedavi yöntemi olduğu belirtilmelidir.• Cerrahi tedaviler – Son yıllarda orga­nik ve Özellikle damar kökenli cinsel ik­tidarsızlık tedavisinde başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Bu başarı sertleşme sıra­sında kanın atar ve toplar damarlardaki akışının daha iyi bilinmesi, arteriyografı, kavemozometri (gözenekli cisme serum fizyolojik verilerek sertleşme derecesi ve süresinin ölçülmesi) gibi tanı yöntemle­rindeki gelişmeler ve mikrocerrahi tekniklerindeki ilerlemelerden kaynaklan­maktadır. Cerrahi tedavi ile en başarılı sonuçlar, travmaya bağlı atardamar ha­sarı görülen genç hastalarda elde edil­mektedir. Bu gruptaki hastalarda atarda­mar ağı genellikle iyi durumdadır. Toplardamar kaynaklı cinsel iktidar­sızlık 5 alt grupta incelenebilir: 1 – Büyük toplardamarların doğrudan gözenekli cisim içinden çıkması. Bu durum gençlerde görülen doğuştan ikti­darsızlık nedeni olabilir. 2- Akkılıf katmanındaki zayıflamalar sonucu geniş toplardamar kanallarının oluşması. Bu durum yaşlı hastalarda görülür. 3- Gözenekli cisim düz kaslarının top­lardamarların sıkışmasına yol açacak kadar gevşeyememesi. Bunun nedeni lifsi doku oluşumu ya da kaslarda geri­leme (atrofi) ve işlevsel özelliklerin kaybolması olabilir. 4- Sinir iletiminde görevli kimyasal maddelerin yetersizliği. Bu durum si­nirsel ve psikolojik kaynaklı iktidarsız­lıkta görülebildiği gibi, çok sigara içen­lerde de görülür. 5- Gözenekli cisim ile süngersi cisim arasında doğuştan olağandışı bağlantı yollarının bulunması, sürekli sertlik du­rumunun tedavisi sonrasında kamış ba­şı ile gözenekli cisim arasında açık ka­nallar kalması ya da siyekte yapılan cerrahi girişimler sonucunda gözenekli cisim ve süngersi cisim arasında bağ­lantı oluşması.Cerrahi tedavinin başarısı, toplarda­mar kaynaklı sertleşme bozukluğu tipi­nin tam olarak ne ve atardamar sisteminin durumuna bağlıdır. Yukarıdaki sıralamada 1. ve 5. gruba giren olgularda doğuştan ya da sonradan ortaya çıkan kanalın bağlana­rak olağandışı toplardamar oluşumunun ortadan kaldırılması başarılı sonuçlar verir. Ama 2. ve 3. gruba giren olgular-daki cerrahi girişimlerin başarı olasılığı düşüktür. Bu olguların çoğunda kamış protezlerinin kullanılması yoluna gidi­lir. 4. gruptaki cinsel iktidarsızlık olgu­larında ise cerrahi girişim uygulanmaz. Cerrahi girişimler kamış duyarlılığı­nın azalmasına, kamışın kısalmasına yol açan nedbelerin ortaya çıkmasına ve ameliyat sonrası uzun süren ödem görülmesine neden olabilir. Tedavi edilen ve uluslararası düzey­de yayınlanan olgu sayısının azlığı ne­deniyle bu hastalıktaki cerrahi girişim­lerin başarı oranım belirlemek zordur. Gene de tedavi edilen olguların yüzde 50′den fazlasında başarılı sonuçlar alın­dığı söylenebilir.• Kamış protezleri – Sertleşme bozuk­luğunun tedavisinde kamış protezleri­nin kullanıma girmesi de önemli bir adımdır. Bu tedavi yöntemi 50 yılı aş­kın bir süredir uygulanmaktadır. İlk protezler kıkırdaktan yapılıyordu. Daha sonra doğal maddelerin çözünme soru­nuna karşı protez yapımında yapay maddeler kullanıma girdi. Bu dönemde iki tip protez geliştirildi: Yan sert ve şi-Şİrilebilir protezler. Bütün hastalar için en uygun tek bir bilir ve yıllar boyunca karşılaşacakları mekanik aşınmaya daha dayanıklıdırlar. Yan sert protezlerdeki son gelişme­lerden biri bükülebilir protezlerdir. Bu protezler içerdikleri bükülebilen bir gü­müş telden ötürü istenen duruma getiri­lebilmekte, dolayısıyla estetik açıdan daha iyi sonuçlar vermektedir. Psikolojik ve estetik açıdan daha olumlu sonuçlar verecek, işlevsel ba­kımdan doğala yakın protez talebinin artması karşısında 1973′te şişirilebilir kamış protezleri geliştirildi. Gözenekli cisimler için iki silindir, bir depo ve pompadan oluşan bu protezin, olumlu özellikleri yanında silindirlerden sıvı kaçağı, silindirlerin genişlemesi ve en­feksiyon tehlikesinin yüksekliği gibi yan etkileri de vardır. Şişirilebilir pro­tezlerin olumsuz yönleri yıllardan beri sürdürülen araştırmalarla giderilmeye çalışılmaktadır. Kamış protezi takılacak hastaların kendilerine uygulanacak yöntemin yan etkileri ve yaratacağı sorunlara ilişkin bilgilendirilmesi gereklidir. Protez psi­kolojik muayeneler ve testlerden sonra takılmalıdır. Ayrıca bu girişimin geriye dönüşsüz olmadığı, hoşnut kalmama durumunda başka bir protezin denene-bileceği de anlatılmalıdır.• Dışarıdan uygulanan araçlar – Cin­sel iktidarsızlığın tedavisinde dışarıdan uygulanan araçlardan da kısaca söz et­mekte yarar vardır. Burada dölyoluna girişi sağlayacak kadar sertleşme ve sertleşmenin sürmesini sağlayan araçla­ra değinilecektir. Bunlar temel olarak vakumla kamışa kan hücumunu sağla­yan ve bu kanı bir süre koruyan aygıt­lardır. Osborne’un ErecAid System’i plastik silindir, emme yaratan pompa, bağlantı borusu ve esnek banttan olu­şur. Kamış silindir içine yerleştirilir. Daha sonra pompa yardımıyla sağlanan emme kuvvetinin yarattığı negatif ba­sınçla kamışa kan hücum etmesi sağla­nır. Böylece normaldekine benzer bir sertleşme elde edilir. Sertleşmenin sü­rekliliği penis kökünü saran esnek bant­la sağlanır. Bu İşlemlerden sonra sert­leşmiş kamış silindirden çıkarılır. Sert­lik 30 dakikadan az bir süre boyunca korunabilir. Daha değişik bir tasarımın ürünü olan Synergist Erection System’da say­dam silikondan yapılmış bir prezervatif kullanılır. Yumuşak kamışı destekleyecek kadar sert olan bu prezervatif kamı­şa geçirildikten sonra bir boru yardı­mıyla emme kuvveti yaratılır. Daha sonra borudaki vana kapatılarak penis köküne doğru katlanır. Kullanıldıktan sonra vana açılarak araç çıkarılır. Bu araçların görece kullanışlı, güve­nilir ve ekonomik olma üstünlükleri var­dır. Ayrıca cerrahi girişim gerektirme­dikleri ve başka ilaç tedavileri il& etkile­şim göstermedikleri için istendiği an kullanılabilirler. En önemli olumsuz yönleri ise belirli bir el yatkınlığı iste­meleri ve sertleşme süresinin yarım saa­tin altında kalmasıdır. Ayrıca bu araçla­rın pıhtılaşma bozukluğu olan hastalar­da son derece dikkatli kullanılması gere­kir.SONUÇLARCinsel sorunlar karmaşık bir araştırma konusudur. Eskiden göz ardı edilen ne­denlerin günümüzde daha iyi anlaşıl­ması ve uygulamadaki ilerlemeye kar­şın, cinsel işlev bozukluklarının tedavi­sinde çeşitli sorunlarla karşılaşılmakta­dır.İleri tam teknikleri, ilaç tedavisi ve Özellikle gözenekli cisim içine verilea damarlara etkili ilaçlar bu alanda önem­li bir gelişme sağlamıştır. Ayrıca, göze­nekli cisimlerdeki damar ağının mikro-cerrahi yöntemleriyle yeniden düzen­lenmesi ve kamış protezleri sayesinde doğal sertleşmenin daha başarılı bir bi­çimde taklit edilebilmesi, bir zamanl» psikolojik kaynaklı olduğuna inanıl» sorunlara daha kolay çözüm bulunması­nı sağlamıştır. Bununla birlikte, tıbbi ve cerrahi te­davilerin yüksek iyileşme olasılığı sun­masının yanı sıra bütün cinsel sorunlu­da olduğu gibi sertleşme bozukluğunda da sorunun işlevsel ve kadın-erkek iliş­kisinden kaynaklanan yönleri olduğa unutulmamalıdır. Bu nedenle hekim hastasını yalnızca “çalışmayan bir or­gan” olarak görmemeli, onu karmaşfc sorunları olan bir birey olarak değerlen­dirmelidir. Cinsel sorunları nedeniyle uzmana başvuran hasta bunu yalım sertleşme bozukluğuna çözüm aramak için değil, kendi değerlerini, korkulana ve yaşam görüşünü karşısındaki kişiye aktarmak için de yapar. Uzman, bu ine-sajlan anlamalı ve sertleşme bozuklu­ğunun nedeni organik de olsa, hasta kişiliğini ve ilişkilerini dikkatle incele­melidir.

http://www.ulkemiz.com/iktidarsizlik-nedir

Testis Tümörü Nedir

Testis Tümörü Nedir

Testis (erbezi) dokulannın sürekli ço­ğalma etkinliği göstererek tümör gelişi­mine oldukça uygun bir ortam hazırlamasına karşın, testis tümörleri seyrek görülür. Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkma­sı, hastanın psikolojik durumuna dikkat­le eğilmeyi gerektirir.Görülme Sıklığı Nedir ?Testis tümörleri erkeklerde görülen tü­mörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde testis tümörü görülür. Bu oran 20-40 yaş arasında 100 binde 6′ya çıkar. Testis tümörleri 18-34 yaşlarında kan kanseri (lösemi), lenfom ve beyin tü­mörlerinden sonra kanserden ölüm ne­deni olarak 4. sırada yer alır. Nedenleri Nelerdir ?Testis dokusunda travma ve kriptorşi-dizm (testislerin doğuştan torbaya in­memiş olması) tümör oluşumunu kolaylaştıran etkenlerdir. Karında bulunan testislerin altı yaşından önce cerrahi gi­rişimle yerine konması (orşidopeksi), sayesinde oluşabilecek kütle daha ça­buk fark edilebilir. Bazı uzmanlara göre ergenlikten sonra kriptorşidizmin en et­kili tedavisi orşidopeksi değil, testisin cerrahi girişimle alınması, yani orşiek-tomidir. Hastalığın kalıtsal olduğuna ilişkin kesin kanıt yoksa da, testis tümörlerine bazı ailelerde daha sık rastlandığı bilin­mektedir. Aynca deneysel olarak, kemirici hayvanlarda testis içine çinko ve kadmiyum gibi metal tuzlan verilince tümör oluştuğu görülmüştür.Tümör Tipleri Nelerdir ?Testis içindeki herhangi bir hücreden kaynaklanabilen tümörler, bu hücrelerin tipine göre yapısal ve işlevsel farklılık gösterir. Olguların yüzde 98′e varan bü­yük bölümünde tümörler doğrudan sperma üretmekten sorumlu dokudan kaynaklanır. Bu tür tümörlerin en sık (yüzde 50′den fazla) görüleni, birincil sperma hücrelerinden (spermatosit) kaynakla­nan seminomlardır. Aynı dokudan kay­naklanan teratokarsinom, embriyonsu karsinom ve koryokarsinom ise daha az farklılaşmış hücrelerden çıkan kötü huylu tümörlerdir. Testislerde Leydig ve Sertoli adlarıyla bilinen iki ayrı hüc­re tipi vardır. Çok daha az görülen bu hücrelerin tümörleri sırasıyla leydigom ya da Leydig hücresi tümörü ve androb-^ lastom adlarıyla tanınır.Belirtileri Nelerdir ?En sık (olguların yüzde 75-90′ında) rastlanan belirti, tek bir testisin, genellikle ağrısız biçimde büyümesidir. Tes­tis üzerinde tümsekleşme, olgulann yüzde 15-35′inde kasığa yayılan bir ağ­rıya neden olur. Muayene sırasında fark ‘ edilen teslisteki kütle farklı büyüklüklerde olabilir. Yeni gelişen ve özellikle seminom tipinde olmayan tümörlerde seyrek olarak tümörün testis torbası (skrotum) derisine yapıştığı görülür. Ol­gulann yüzde 53-57’sinde tümör sağ testistedir. Genellikle hasta hekime geç gitmekte, ilk belirtilerin ortaya çıkma­sından tanı konmasma değin geçen süre 6 ayı bulmaktadır. Hasta bel ağrılarından yakınıyorsa, tümörün karın zarı (periton) arkası lenf düğümlerine sıçradığından kuşkulanmak gerekir. İlerlemiş evrede, karam elle derinleme muayene­sinde, sağn bölgesinde veya da omur­ganın dış bölgesinde kütle saptanabilir. Bazı olgularda, büyümüş lenf düğümle­rinin idrar yollanna baskı yapmasına bağlı olarak idrar akımı kesilebilir. Koryokarsinom ya da androblastom tipi tü­mörler söz konusu olduğunda memeler­de büyüme (jinekomasti) ve meme başlarında koyulaşma saptanır. Bazı androblastomlar erkeklik özelliklerinin be­lirginleşmesine yol açmakla birlikte testis tümörlerinin önemli bir bölümü hormonal açıdan etkin değildir. Leydig hücrelerinden kaynaklanan tümörler er­keklik özelliklerinin ergenlikten önce ortaya çıkmasma neden olur.İncelemelerTestiste ortaya çıkan her türlü kabarık­lıkta önce tümörden kuşkulanmak gere­kir. Böyle bir kütlenin niteliğini sapta­mak için testisin içinden parça alınması (biyopsi) gerekir. Biyopsi incelemesi ancak lezyonun tümör olup olmadığını anlamaya yarar. Testis tümörü saptanın­ca hastanın durumu ve kesin tanı için çok daha ayrmtılı incelemeler yapmak gerekir.Testis tümörlerinin tanısında, iki aşamada gerçekleştirilen ayrıntılı radyo­lojik incelemelere başvurulur. İlk aşa­mada orşiektomi girişiminden Önce gö­ğüs filmi ve lenfografiden (kontrast madde verilerek lenf sistemi filminin çekilmesi) yararlanılır. Orşiektomi son­rası incelemeler ise bel-aort bölgesinin, bel göğüs bölgesine kadar olan bölümü­nün bilgisayarlı tomografisi, ürografi ve alt anatoplardamarın filminin çekilmesi­ni içerir. Bu incelemelerin amacı, semi-nom dışı tümörlerde karın zarı arkasın­daki lenf düğümlerinde bulunabilecek ikincil tümör odaklarının (metastaz) saptanmasıdır. Böyle bir durumla karşı­laşılırsa yapılan İncelemeler bu odakla­rın çıkarılma yöntemlerini belirlemeye, seminomlarda ışm tedavisi yapılacak bölgenin doğru biçimde saptanmasına ve ilaç tedavisinden (kemoterapi) sonra gerileme olup olmadığının anlaşılması­na yardımcı olur. Gerektiğinde karaciğer ve karın zarı arkasının incelenmesi için ultrasonogra-fiden yararlanılabilir. Kuşkulu bir kütle­ye rastlanırsa bu görüntüleme yöntemi­nin yardımıyla ince bir iğne kullanılarak biyopsi yapılabilir. Bilgisayarlı tomog­rafi hastalığın durumuna ilişkin çok ya­rarlı bilgiler verir. Bilgisayarlı tomogra­fi uygulamasının ilaç tedavisinden önce yapılması karın zarı arkasındaki deği­şikliklerin önceden bilinmesini ve ilaç­lara verilen yanıtın daha sağlıklı değer-lendirilebilmesini sağlar.İskelet ve beyin sintigrafisi gibi in­celemeler herhangi bir belirti beklen­meksizin yapılmalıdır. Sindirim sistemi ve karaciğer filmlerine, kuşku verici be­lirtiler varsa başvurulur. Yapılacak ince­leme belirtilere yol açan organlarla sı­nırlıdır. İlk tedavinin ardından hastalı­ğın bütünüyle gerilediği ve belirtilerin kaybolduğu durumlarda önce 1-2 ay arayla, 2. ve 3. yıllarda 3-4 ay arayla gö­ğüs filmi çekilir. Üç ayda bir bilgisayar­lı tomografi incelemesi önerilir. Ayrıca lenfografi yapılabilir. Son yıllarda laboratuvar incelemele­rine ağırlık verilmektedir. Özellikle be­lirteç denen bazı biyolojik maddelerin tümör tanısında taşıdıklan önem daha iyi anlaşılmışın”. Bunlar dölütte plazma proteinlerinin büyük bölümünü oluştu­ran alfa-fetoprotein (AFP) ve eteneden (plasenta) salgılanan koriyon gonadot-ropininin beta parçasıdır (B-HCG). Radyoimmünolojik yöntemlerle yapılan ölçümlerde, seminom dışında testis tü­mörü olan hastaların yüzde 65-70′inde AFP, yüzde 55-60′ında B-HCG değerle­ri yüksek bulunmuş, her iki belirtecin bir arada ölçülmesiyle bu oran yüzde 85-87′ye kadar yükselmiştir. Bu belirteçlerin testlerde olumlu (pozitif) sonuç vermesi, klinik ya da ya­pısal olarak ortaya konamasa bile, tü­mörün varlığını ve etkin halde olduğu­nu göstermeye yeterlidir. Her iki belir­tecin düzeyleri mutlaka eşzamanlı ola­rak ölçülmelidir. Seminom dışı tümörlü hastaların yaklaşık yüzde 40′ında bu iki belirteçten yalnızca birinin düzeyi yük­sektir. Aynca hastalığın gidişi sırasında iki belirtecin düzeyi paralellik göster­mez. Cerrahı girişim, ışm ve ilaç tedavi­sinin ardından belirteçlerin kanda yete­rince azalmaması, tümörün gizli artıklarının bulunduğunu düşündürmelidir. Be­lirteç düzeylerinde ani yükselmeler ise hastalığın yinelemekte olduğunun bir göstergesidir. Ama bu durumdan emin olmak için başka incelemeler de gerekli­dir. Genel olarak belirteçlerin düzeyin­deki değişiklikler, hastalığın yinelediği­ni ya da gerilediğini birkaç ay öncesin­den gösterdiği için AFP ve B-HCG’nin düzenli olarak saptanması tedavide bü­yük önem taşır. İlk klinik muayenede ve tedavi amacıyla yapılan her türlü giri­şimden sonra Ölçüm yapılmalıdır. Hastalığı tam anlamıyla gerileyen, tedaviden önceki belirteç düzeyleri yük­sek olan ya da teslisleri çıkanlmadan önceki belirteç düzeyleri bilinmeyen hastalarda, incelemeler belirli bir düzen içinde sürdürülür. İlk yılda her ay, 2. ve 3. yıllarda 4 ayda bir, 5. ve 6. yıllarda 6 ayda bir yapılacak incelemeler hastalı­ğın gidişinin iyi bir biçimde izlenebil­mesini sağlar. Aynca klinik ve radyolo­jik nicelemeler sırasında doğacak her yineleme kuşkusu karşısında belirteç düzeylerine bakılmalıdır.Belirteç olarak kullanılabilecek öbür rnaddelerden laktikdehidrogenaz özel-_-Je seminomlar ya da seminom dışı büyük kütleler olduğunda yararlıdır. Karsinoembriyonal antijen ise düzbağır (rektum) ve kalınbağırsak kanserle­rde daha önemlidir. Testis tümörü olan hastaların ersuyunda (semen) canlı sperma sayısının ızalmasına sık rastlanır. Ayrıca ilaç te­davisi de üreme hücrelerine zarar verebilir. DNA yapısına girerek tümörlü hücrenin, aşırı çoğalma eğilimini ketleyen alkilleyici ilaçlar kullanılmıyorsa, bu tür etki geçicidir.Ayırıcı Tanı YöntemleriTestis tümörlerini, verem (tüberküloz), genellikle testisin darbe görmesine bağlı olarak gelişen kan oturması (hematom), restis iltihabı (orşit) ve seyrek olarak başka bir organdan sıçrayarak testiste ortaya çıkan ikincil tümörlerden ayırt et­mek gerekir. Verem testisin üstünde, bu organa yapışık duran ve sperma hücrele­rine depo işlevi gören epididimde ortaya çıkar. Veremin özgün lezyonu olan tü-berkül kütleleri, tespih tanesi gibi yu­varlaktır, bazen de testis dokusunda ki­reçlenme görülür. Verem tanısı için da­ha ayrıntılı bir inceleme için radyografi­den yararlanılır. Testise bir darbe geldiğinin bilinme­si hemen her zaman testis dokusunda hematom oluşumunu düşündürmekle birlikte, pıhtının testis dokusunda yarat-nğı kalıcı şişliğin ve onarım sürecinde ortaya çıkan lifsi dokunun ayırıcı tanısı güçtür. Basit bir testis iltihabı, akut ilti­hap belirtilerinin varlığından dolayı ko­laylıkla ayırt edilebilir. Çeşitli irilikte nodüllerin oluştuğu granülomatoz ilti­hap ise seyrek görülür ve yanlışlıkla tü­mör tanısı konmasına yol açabilir. Ama ayırt edici tanı mikroskopik incelemeyle kesinlik kazanır.Hastalığın Gidişi ve Komplikasyonları Nelerdir ?Tümör önce bütün testise yayılır. Bölge­sel lenf düğümlerine sıçrama (metastaz) oldukça sık görülür. Seminomlulann yüzde 50’sinden fazlasmda, seminom dışı tümörlerin yüzde 75-80′inde, klinik tanı sırasında bu metastazlara rastlan­maktadır. Tanı gecikirse büyüyen lenf düğümlerinin dokulara basınç yapma­sından kaynaklanan belirtiler ortaya çı­kar. Kasık lenf düğümlerine metastaz yalnızca bütün testis torbasına yayılan tümörlerde ya da kasık kanalından tor­baya inmeyen testisten çıkan tümörler­de görülür. Testis tümörlerinin yayılımı testis torbası içinde yer alan spermatik kordon toplardamarları aracılığıyla, tü­mör sağ testisteyse alt anatoplardamara, sol testisteyse sol böbrek toplardamarı­na doğru olur. Koryokarsinomlar özel­likle lenf düğümlerine yayılmadan doğ­rudan toplardamar yolunu kullanır. Ak­ciğerler lenf düğümü dışındaki metas­tazların en sık görüldüğü organlardır. Metastazlar en çok yuvarlak biçimli, çok sayıda ve farklı büyüklüktedir. Da­ha ileri evrelerde akciğer zarında (plev-ra) sıvı toplanır, karaciğer, kemik ve be­yin metastazları görülür.En sık görülen komplikasyonlar şu şekildedir :• Baskı ve tıkanmaya bağlı belirtiler – Karın zarı arkasındaki büyük lenf dü­ğümlerinin idrar yollarına, alt anatoplar­damara ve omurganın yanlarında bulu­nan sinirlere baskı yapmasından kay­naklanır. İlerlemiş olgularda mideye ya­yılma olabilir.• Solunum yetmezliği – Akciğer dokusundaki metastazların yaygınlığına ya da akciğer zan katmanları arasındaki sıvı­ya bağlı olarak akut ya da kronik solu­num yetmezliği ortaya çıkabilir.• Beyin metastazları – Tek bir odakta ya da olguların yüzde 15′inde görüldü­ğü gibi çok sayıda olabilir.TedaviGeliştirilen tedavi girişimleri sayesinde embriyonsu yapıda testis tümörlerinin her tipinde ve evresinde iyileşme sağla­nabileceği gösterilmiştir. Tedavide bu ilerleme, seminomlarda yüksek enerjili yaygın ışın tedavisi aracılığıyla, seminom dışı tümörlerde ise birden çok ilaç kullanımına dayalı kemoterapiyle sağ­lanmıştır. Günümüzdeki tedavi sorunla­rı özellikle seminom dışı tümörlerde or­taya çıkar. Bu sorun, seçilen ilk ilaçlar­dan sonra tedavinin hangi ilaçlarla sür­dürüleceği noktasında yoğunlaşır. İler­lemiş evrelerde bulunan ya da yalnızca cerrahi tedavi uygulanıp sonradan yine­lemiş olgularda, bir engel yoksa cerrahi girişimle birlikte çok ilaca dayalı kemo-terapi uygulanabilir. Ayrıca yeni ilaçlar ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek maddeler üzerinde çalışmalar yapılmak­tadır. Bunların özellikle metastazı olan hastaların iyileşmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı sanılmaktadır.• Cerrahi tedavi – Testis tümörlerinde uygulanacak orşiektomi her durumda bütün testis ve çevre dokusunun alınma­sıyla gerçekleştirilir. Köktenci olmayan ve yanlış uygulanan cerrahi girişimler sonucu tümörün hem testis torbalarının bulunduğu bölgede, hem de kasık lenf düğümlerinde yineleme olasılığı olduk­ça yüksektir. Bu ikinci olasılık, daha önce yapılan bir cerrahi girişim nede­niyle lenf akışı bozulmuş hastalarda (ör­neğin çocuklukta kriptorşİdizm ya da skrotum fıtığı nedeniyle ameliyat edil­miş olanlarda) yüksektir. Karın zarı arkası lenf düğümleri ise seminom dışı embriyonsu hücre tümör­lerinde ya da saf Ttoryokorsinomlarda alınmalıdır. Bazı klinik çalışmalar, ka­rın zan arkasındaki lenf düğümlerinin önemli ölçüde etkilendiği seminom ol­gularında da lenf düğümlerinin alınma­sında yarar olduğunu göstermiştir. Gerçekten de bu tip tümörler, genellikle ti-’, pik seminomlara göre ışın tedavisine’ daha az yanıt verir. Bu girişim, tümör ti­pinin kesin olarak anlaşılmasından son­ra uygulanmalıdır. Bazen hastanın durumu ancak karnı açılarak incelendiğinde anlaşılabilmektedir. Uygulanan teknik ne olursa olsun, büyük damarlar boyunca uzanan bütün lenf dokusu ve çevresindeki bağdoku çı­karılmalıdır. Kasık lenf düğümleri yal­nızca bu bölgede klinik ya da radyolojik olarak metastazdan kuşkulanıldığı du­rumda çıkardır. Lenf düğümlerinin tam olarak çıkanldığmdan emin olmak için gözle görülür bütün lenf düğümlerinin çıkarılması ya da lenfografi inceleme­sinde büyümüş lenf düğümlerinin çıka­rıldığının görülmesi gerekir. Cerrah ke­serek aldığı bölgenin sınırlarında gözle görülür tümör artıklarının bulunmama­sına bakarak tümörün bütünüyle çıkarıl­dığına karar verir. Bu bölümler metal mandallarla işaretlenir. Beş yılldc sağ kalma süresi, semi-nom dışı tümörlerde karın zan arkası lenf düğümlerinin etkilenip etkilenme­diğine bağlıdır. Tümörün bütünüyle çı­karılıp çıkarılmaması da sağ kalma süre­sini etkiler.• Işın tedavisi (radyoterapi) – Semi-nomlu hastalarda seçilecek tedavi aşağı­daki gibi düzenlenebilir: a) Işın ve İlaç tedavisinin birlikte uy­gulandığı hastalarda kemik iliğinin za­rar görme olasılığı yüksektir, Bu neden­le ışın verme olanağı yoksa lenf düğüm­lerini çıkarma yoluna gidilmelidir. b) ilerlemiş evredeki bütün olgular­da “kısmi gerileme” durumunda, tedavi­nin bitiminden 8 hafta sonra, özellikle de ilk tanı anaplastik seminom ise cerra­hi tedavi düşünülmelidir. Hastalık yine­lerse daha sonra ilaç tedavisi uygulanır. Koryokarsinom bir yana bırakılırsa, seminom dışı tümörlerde ışın tedavisi, diyafram altındaki başlıca lenf düğüm­lerinin alınmasından sonra uygulanır. Özellikle mikrometastazlar, yani lenfog­rafi ile gösterilemeyen ikincil tümör odaklan üzerinde etkili olan bu tedavide beş yıl süreyle sağ kalma, lenf düğümle­rinin çıkarılması sonrası elde edilen oranlara (yaklaşık yüzde 90) yakındır. Lenf düğümünün cerrahi girişimle çıkarılması (lenfadenektomi) ile ışın te­davisi arasındaki seçim, bölgesel, sınırlı tümörlerde uzmanların görüşüne bağlı­dır. Günümüzde onkologlar (kanser uz­manları) lenfadenektomiyi yeğlemekte­dirler. Böylece hastalığın gerçek evresi saptanıp daha sonraki tedavi planlanabi­lir. Buna karşılık, ameliyatla ulaşılama­yan bölgelerdeki odakların temizlenme­sinde ışın tedavisi yararlıdır. Başka tümörlerde olduğu gibi ışın tedavisi mediyastin (akciğerler arasın­daki bölge), karaciğer ya da böbrek üze­rindeki baskıyı ve bu baskının yol açtığı ağrıyı azaltmak ya da beyin metastazla­rını küçültmek için uygulanabilir. Genel olarak ışın tedavisi, seminomlarda se­minom dışı tümörlere oranla daha etki­lidir. Kütle büyüdükçe ışın tedavisinin etkisi azalır.• İlaç tedavisi (kemoterapi) – Tümör tedavisinde yeni ilaçların ve tedavi yol­larının kullanılması, İlerlemiş evredeki bütün testis tümörlerinin gelişmesini sı­nırlama olanağı sağlamıştır. Günümüzde kullanılan ilaçlar, has­taların büyük bölümünde iyileşme sağ­lamaktadır. Günümüzde bütün testis tü­mörlerinin tedavisinde tümöre karşı et­kili olan değişik ilaçlar bir arada kulla­nılmaktadır. Ama bu ilaçların etkisini kesin bi­çimde saptamak için daha kapsamlı ve­rilere gereksinim vardır. Örneğin 2-3 kürlük tedaviden sonra tümör metasta­zında tam gerileme sağlanabilmesine karşın, özellikle yaygın metastazları olan hastalarda kaç kür ilaç kullanılma­sı gerektiği tartışmalıdır. Uzun süre kul­lanıldığında ilaçların kalıcı zehir etkisi yarattığı da bir gerçektir. Uygulamada üç kür ilaç tedavisin­den sonra yanıt alınmazsa, aynı tedaviy­le iyileşme olanağı bulunmadığı sonu­cuna varılır. Ayrıca başlangıçta sağla­nan gerileme etkisinin devamı için teda­viyi sürdürmek yararsızdır. Gene de, ilaç tedavisi sonrası uygulanan cerrahi girişimin tümör gelişimini durdurmadı­ğı görülürse, en az iki kür ilaç kullanıl­ması yararlıdır.• Komplikasyonların tedavisi – Testis tümörlerinde komplikasyonlarm tedavi­si çok güçtür. Günümüzdeki tedavi ola­nakları erken tanıyla birlikte tehlikeli komplikasyonlann ortaya çıkmasını en­gelleyebilmektedir. Ama bu ikincil has­talıkların ortaya çıkması, artık vücuttaki tümör oluşum sürecinin son evreye yak­laştığım, daha Önce kullanılan bütün ilaçların tedavi edici Özelliklerini yitir­diğini gösterir.• Yan etkiler – Testis tümörlerinin te­davisinde cerrahi girişimlerin ve kulla­nılan ilaçların çeşitli yan etkileri olabi­lir. Bu yan etkiler hastaya ayrıntılı ola­rak anlatılmalıdır. Ameliyatla karın zan arkasındaki lenf bezlerinin iki yanlı ola­rak bütünüyle çıkarılması, olguların yaklaşık yüzde 80′inde sperma üretimi­nin durmasına,yani kısırlığa yol açar. Bazı hastalarda normal boşalma, cerrahi girişimden yıllar sonra kendiliğinden, bazılarında da ancak cinsel birleşmeden 1-2 saat önce uyarıcı ilaç alınması saye­sinde gerçekleşir. Aynca tedaviye baş­lamadan önce olguların yüzde 90′ında, ersuyu (semen) sıvısının çok az sperma içerdiği ya da hiç içermediği unutulma­malıdır. Teslislerin sperma üretimi bir­biri ardına alınan ilaçlardan sonra daha da azalır. Tedavide alkilleyici ilaçlar kullanılmazsa, sperma azlığı ya da yok-; luğu geçicidir. İlaç tedavisinin ardından’ yapılan cerrahi girişimlerde kanama, enfeksiyon gibi etkiler ortaya çıkabilir. Seminom dışı tümörlerde uygulanan ışın tedavisi geç yan etkilere, örneğin; bağdokusu artışına, ışınıma bağlı doku ölümüne, kısırlığa ve yeni bir tümörün ortaya çıkmasına neden olabilir.İlaç tedavisinin yan etkileri, özellik­le testis tümörlerinde kullanılan cis-platin ve bleomisinin sonradan ortaya çıkan zehirleyici etkilerine bağlıdır. Özellikle tedavi kürleri sırasında hasta­ya yeterince sıvı verilmemişse, cis-platin ilerleyici böbrek rahatsızlığına, daha seyrek olarak da işitme azlığına yol açar. Vücutta biriken ilaç dozu 1.000-1.200 mg/m2lye ulaştığında bu ağır yan etkilerin ortaya çıkması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu nedenle, 3-4 kürlük tedaviden sonra sık sık böbrek işlev testleri ve işitme kontrolleri yapıl­malıdır. Aynı biçimde biriken toplam bleomisin dozu 200-250 mg/m2′yi aşar­sa, akciğer iltihabı ve akciğerde bağdo­ku artışı görülür. Yineleyen radyolojik kontrollerde bleomisine bağlı akciğer hasarı izlenmelidir. Önceden bleomisin-le tedavi edilen hastalarda, ameliyatın ardından akciğer komplikasyonu geliş­me olasılığı yüksektir.İlaç tedavisinde kullanılan adriamisin adlı ilaç da biriken toplam dozu 550-600 mg/m2lye eriştiğinde kardiyo-miyopatiye (kalp kası hasarı) yol açabi­lir. Olguların önemli bölümünde akut yan etkiler bulantı ve kusmadır. Vin-blastin verilmesinin ardından olguların yüzde 50’sinden fazlasında kas ağrıları ve bağırsakta kısmi felç ortaya çıkabilir. Bu yan etkiler önemliyse de 4-6 günde geriler. Olguların büyük çoğunluğunda kemik iliğinin etkinliği azalır. Bu da ol­guların yüzde 10′unda, akyuvar yapımı yetersizliğine bağlı olarak bağışıklığın zayıflamasına ve mikroorganizmaların bütün vücuda yayılması sonucu yaygın enfeksiyonlara yol açar. Sonuç olarak ilaç tedavisi sürerken 3-4 günde bir kan sayımı yapılmalı ve hastanın ateşi yük­seldiğinde hemen antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Bazı olgularda iyileş­meyi sağlamak için akyuvar nakli gibi daha yoğun bir tedavi gerekebilir. Sey­rek görülmekle birlikte kandaki trombo-sitler azalırsa trombosit verilir. Kansız­lık ise daha seyrek görülür. Hastalarda ilaç tedavisine bağlı tam ya da kısmi saç dökülmesi çok sık orta­ya çıkar. Ama bu hemen her zaman ge­çici bir yan etkidir.Beklenen Gidişi (Prognoz)Testis tümörlerinin gidişinde önemli öl­çüde iyileşme sağlanmıştır.. Bu iyileş­me, artık daha doğru tanı konabilmesi, daha etkili tedavi yöntemlerinin gelişti­rilmesi ve tedavinin daha iyi yönlendi­rilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.• Seminomlar – Seminomlar için 5 ve 10 yıllık yaşama süresi olguların yüzde 55′inden yüzde 90′ına kadar değişir. Or­talama yüzde 72 olan yaşama süresi ve iyileşme oranı hastalığın girdiği evre ile uygun tedavinin yapılıp yapılmamasına göre Önemli ölçüde değişir. Tedavide başarının tümör kütlesinin büyüklüğüy­le ilgisi yoktur.• Seminom dışı tümörler – Bu tümör­lerde sağ kalma süresi hastalığın evresi­ne uygun tedaviye, metastazların yay­gınlığına ve yerlerine, biyolojik belirteç­lerin varlığına bağlıdır. Biyolojik belirteçlerin varlığı, tam bir gerilemenin olup olmadığını göster­mesinin yanı sıra, yaşama süresine iliş­kin bilgi vermesi açısından önemlidir. AFP ve B-HCG’nin değerleri, tümörleri bütünüyle gerilemiş durumdaki hastala­rın yüzde 90′ında normaldir. İki belirteç de yüksekse bu oran yüzde 40′a (yalnız AFP için yüzde 25, yalnız B-HCG için yüzde 45) iner. Ayrıca LDH değeri 460 ünite/L’nin üzerinde olan hastaların yüz­de 20′den azı ilaç tedavisine tam yanıt verir. Testis tümörlerinde LDH değeri yüksek olan hastaların yaklaşık yüzde 70′inde tümör, ameliyatla çıkartılamayacak kadar ilerlemiştir.

http://www.ulkemiz.com/testis-tumoru-nedir

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati konusunda şimdiye kadar birçok şey duymuşuzdur; ancak bu yazıda empatiye biraz daha farklı açıdan bakabilme imkanı yakalayacağız.Harvadlı ünlü bir psikolog olan Steven Pinker, empati konusuna şu açıdan yaklaşıyor: Empatiyi bireylerde artıran en büyük etken ”Sevimlilik” tir. Burada sevimlilikten kastedilen bildiğimiz dış görünüşe dayanan, mesela büyük gözlü olmak, büyük kafalı olmak ve küçük göreli sevimli bir yüze sahip olmak… Pinker, ayrıca yapmış olduğu kayda değer bir analizinde, Empati konusunda profesyonel girişimcilik karakterine sahip olan kurumların bu konuya gerektiğinden biraz daha fazla önem verdiğini birçok alanda fark edildiğinden bahsetmiştir. Örneğin çoğu hayır kurumları yardım toplamak istediklerinde afişlerinde veya sloganlarında ekseriyetle çocuk resimleri kullanırlar ve bunun bireylerde empati kurma kapasitesini artırması beklenir ve tahmin edildiği üzere de hemen hemen hepsinde başarıya ulaşılır. Aynı şekilde bir başka organizasyonda ”Panda” resimleri kullanılarak insanlardan bekledikleri ilgi toplanmaktadır.Perspektifimizi biraz yana kaydırıp şu açıdan da bakarsak bu konuya hak vermek pek olasıdır: Diğerlerine göre göreli olarak daha sevimli olan çocukların, öteki çocuklara nazaran evlat edinilme sayıları çok daha fazladır. Pinker’ın tartışmaya açık bir savı ise, bebek yüzlü suçluların diğer suçlulara nazaran daha hafif cezalar aldığı yönünde. Eğer doğuştan gelme ayrıcalıklı bir güzelliğiniz yoksa mahkemeye çıkmadan önce tıraş olup, düzgün giyinmekten başka yapabileceğiniz pek bir şey kalmıyor. İşin şakası bir yana Pinker, bu örnekleriyle bize empati konusuna farklı bir açıdan bakma şanşı sunuyor. Aynı zamanda Kaliforniya üniversitenin yapmış olduğu bir araştırmada, refahın empati kurma kabiliyetini engellediği ortaya koyuluyor. Lüks arabalara sahip olan sürücüler trafikte diğer motorlu araç sahiplerine yol vermeme, hatta onların haklarını çiğneme konusunda oldukça ileri giderler. Aynı şekilde yaya geçidinde yayaların geçiş haklarına saygı göstermemek konusunda da listenin ilk sırasında yer almaktalar. Ayrıca, refah sahibi insanların kalp atış hızlarının, kanserli bir çoçuk videosu izlediklerinde diğer insanlara kıyasla daha az etkilendiğini araştırmalar ortaya koymuştur.Geçen sene Michael W.Kraus ve Bennett Callaghan tarafından yayınlanan bir makale de oldukça çarpıcıdır. Amerika’daki bir istatistiğe göre Amerikalıların en zengin kesimin yüzde 20’si kayda değer bir şekilde, yüzde 20’lik en fakir Amerikan vatandaş kesimine göre çok bariz bir şekilde hayır kurumlarına daha az yardımda bulunuyor. Bunu fakir insanların aynı koşullara sahip olan insanlara karşı daha fazla empati kurabilmesi olarak açıklayabiliriz.Peki empatimizi nasıl artırabiliriz?Kaliforniya üniversitesinden bir başka uzman ise yapmış olduğu tespitte, sürekli kötü ve dram dolu insanları düşünen ve onların hayatlarını anlamaya çalışan insanların, beyinde şefkat kurma ile doğrudan bağlantılı olan sinir hücrelerinin çok gelişmiş olduklarını ortaya koymuştur. Bunun yanında, yoga, meditasyon, dua gibi aktiviteler empati kurma yeteneğimizi yukarılara taşımaktadır. Doğada seyahate çıkmak, hayır kurumlarında gönüllü olmak, komşu veya yakın ülkeleri ziyaret edip faklı kültürdeki insanlara karşı da empati kurabilmek bize dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olur.Özet olarak şunu söyleyebiliriz: Empati yeteneğimizi doğuştan almayız, adı üstünde bu bir yetenektir ve üzerinde çalışarak oldukça başarılı sonuçlar elde edebiliriz.Kaynakça: 1)http://www.nytimes.com/2015/01/29/opinion/nicholas-kristof-how-do-we-increase-empathy.html?src=me&_r=0 2)http://www.pnas.org/content/109/11/4086.full 3)http://www.scientificamerican.com/article/how-wealth-reduces-compassion/Yazar: Ihsan Taskinhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/empati-yetenegimizi-nasil-artirabiliriz

İnsanlar eskisine göre artık daha uzun yaşıyorlar

İnsanlar eskisine göre artık daha uzun yaşıyorlar

İnsan ömrü, hepimizin bildiği gibi tek ve eşsiz. Herkesin kendi dünyası bir yandan başka dünyalar ve koşullar var.

http://www.ulkemiz.com/insanlar-eskisine-gore-artik-daha-uzun-yasiyorlar

Çil Nedir? Çillerden Kurtulmak İçin Pratik Çözümler

Çil Nedir? Çillerden Kurtulmak İçin Pratik Çözümler

Çil vücudumuzun çeşitli yerlerine çıkan bazen doğuştan olmakla birlikte bazen de dış etkenlere maruz kalarak ortaya çıkan koyu kahverenginde beneklerdir.

http://www.ulkemiz.com/cil-nedir-cillerden-kurtulmak-icin-pratik-cozumler

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

İnsan cildi üzerine yapılan yeni bir araştırma, koyu renkli ciltlerin açık renkli ciltlerden daha güçlü olduğunu gösteriyor.

http://www.ulkemiz.com/daha-koyu-cilt-rengi-daha-guclu-cilt-anlamina-geliyor

Farabi Kimdir

Farabi Kimdir

Türk asıllı İslam felsefecisi (Maveraünnehir, Farab, 870-Şam, 950). Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Tahran bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında “Alpharabius” adıyla anılan Farabi (Türkistan’ın Farab [Otrar] kentinde doğduğu için Farabi [Farablı] diye anılır). İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu. Arap ülkelerinde yaşamış, Türk kimliğini ve Türk törelerini ölünceye kadar bırakmamış olan Farabi’yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn Ebu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi’nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi’yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu. Aristotales’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar. Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi. Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı. Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır. İnsan için en yüksek en yüksek erdem olan bilgi, insan beyninin çalışması sonucu elde edilemez; çünkü tanrısaldır, doğuştandır (Vehbi). Bilimin ise üç kaynağı vardır: Duyu; akıl; nazar. Bilimler ikiye ayrılırlar: Kurumsal (nazari) bilimler; uygulamalı (ameli) bilimler. Ahlak, siyaset, müzik, matematik uygulamalı bilimlere girer. Toplumlarda öz bakımından ikiye ayrılırlar: Erdemli toplumlar ve erdemsiz toplumlar. Bu toplumları yöneltecek en kusursuz devletse, bütün insanlığı kapsayan dünya devletidir. Eserleri: İki Felsefeci Arasındaki Düşüncelerin Uzlaştırılması Ele Alınan Kaynakların Kaynakları Hikmetlerin Özleri Erdemli Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap Aklın Anlamları Bilimlerin Sayımı Büyük Müzik Kitabı Müziğe Giriş Alıntı http://www.bilgiustam.com/farabi-kimdir/

http://www.ulkemiz.com/farabi-kimdir

Harika Beynimiz

Harika Beynimiz

Beynimiz; Üç kat bir zar ile kaplı olan beynimiz kafatası boşluğunda yer almaktadır, protein ve yağdan oluşan bu gri renkli organın ağırlığı 1300 ile 1800 gr arasında değişir.

http://www.ulkemiz.com/harika-beynimiz

Kalp Üfürümleri Ve Tedavisi

Kalp Üfürümleri Ve Tedavisi

Üfürüm, kanın, basıncı yüksek bir bölümden alçak basınçlı bir bölüme akarken oluşturduğu girdapların sesidir.

http://www.ulkemiz.com/kalp-ufurumleri-ve-tedavisi

Cinsellikle ilgili öğrenmek istediğiniz her şey

Cinsellikle ilgili öğrenmek istediğiniz her şey

Seksle bulaşan hastalıklar (SBH) ve seksüel problemler gibi cinsel durumlar, tıbbi olarak değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir.

http://www.ulkemiz.com/cinsellikle-ilgili-ogrenmek-istediginiz-her-sey

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger sendromu nedir? Asperger sendromu kimlerde görülür, tedavisi nasıldır. İşte cevaplar.

http://www.ulkemiz.com/asperger-sendromu-ve-otizm-1

İvan Petroviç Pavlov kimdir

İvan Petroviç Pavlov kimdir

İvan Petroviç Pavlov (d.14 Eylül 1849 Ryazan – ö. 27 Şubat 1936 Leningrad) Rus fizyolog, psikolog ve hekim.

http://www.ulkemiz.com/ivan-petrovic-pavlov-kimdir

Kulak Nedir? Kulağın Yapısı ve Görevleri

Kulak Nedir? Kulağın Yapısı ve Görevleri

Kulak (auris), işitme işlevini gören ve denge organını içinde bulunduran anatomik yapıdır.

http://www.ulkemiz.com/kulak-nedir-kulagin-yapisi-ve-gorevleri

Meme nedir ? Memenin görevleri nelerdir

Meme nedir ? Memenin görevleri nelerdir

Meme (Latince mamma), meme ucu ve çevresindeki bölge. Her ne kadar erkekler de meme uçlarına sahip olsalar da, memeler kadınlarda daha belirgindir ve fonksiyonları daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/meme-nedir-memenin-gorevleri-nelerdir

Parmak ve özellikleri nelerdir ?

Parmak ve özellikleri nelerdir ?

Parmak insanlarda ve bazı hayvanlarda ellerin ve ayakların son bölümünü oluşturan, boğumlu, hareket ettirilebilen, uzunca organların her birine verilen addır.

http://www.ulkemiz.com/parmak-ve-ozellikleri-nelerdir-

Kalıtım ve İnsan

Kalıtım ve İnsan

Kalıtım, canlıların sahip olduğu özellikleri, bu özellikleri oluşturan molekülleri ve bu özelliklerin nasıl nesilden nesile aktarıldığını inceleyen bilim dalıdır.

http://www.ulkemiz.com/kalitim-ve-insan

Bağışıklık Bilimi (İmmünoloji) Nedir?

Bağışıklık Bilimi (İmmünoloji) Nedir?

Bağışıklık bilimi (İmmünoloji) tıbbın bir alt dalı olmasıyla birlikte, bağışıklık olaylarını bu vakaların ortaya çıkış biçimlerini ve evrelerini, mekanizmalarını, farklı organizmaların bağışık sistemlerini ve netice itibariyle elde edilecek önleyici – tedavi edici sonuçları araştıran bir biyoloji bölümüdür. Alanın gelişmesi ve ilerlemesinin temelleri mikrobiyolojinin ortaya çıkışıyla atılmıştır. Louis Pasteur’ün 1879 yılında zayıflatılmış basili kültürleriyle bir Şarbon aşısı hazırlaması ve bu aşıyı koyunlar üzerinde 15 arayla 2 defa denemesi ile hayvanların güçlü bir bağışıklık kazanmasına olanak sağlanması. 1880 yılında yine Pasteur tarafından Tavuk Kolerası etkeninin izole edilerek aşının geliştirilmesi. 1883’de insanları ve hayvanları etkileyebilen gram pozitif, hareketsiz, kapsülsüz, sporsuz çomak şekilli olan Domuz Kızılı hastalığının aşısının kullanımı ve 1884 yılında bir köpek tarafından ısırılan Joseph Meister isimli çocuğun üzerinde denenen kuduz aşısının olumlu etkisi bağışıklık biliminin mikrobiyoloji ile ilk ortaya çıkış dönemleridir. Bu örneklerle başlangıçta hem insanların hemde hayvanların bulaşıcı hastalıklara ve çeşitli organizmalara karşı korunmak için bağışıklık sistemleri ele alınmıştır. Biraz daha ilerleyen zamanlarda Emil Adolf Von Behring , Japon bilim adamı Şibasa Buro Kitasato ve Alman bilgin Paul Ehrlich 1890 ve 1891 yıllarında tetanoz aşısının hayvanlar üzerinde bağışıklık kazandırdığını tespit ettiler ve buna mukabil aynı yöntemleri kullanarak difteri hastalığı ile ilgili uygulamalarda ilerleme kat ettiler. Onların bu deneyleri ve tedavi yöntemlerini kullanmaktaki amaçları bakteri toksinlerinin sebep olduğu bulaşıcı hastalıkları serum ile tedavi edebilmek içindi ancak tıpkı onlar gibi çok büyük ilerleme kat etmiş bir kişi daha vardı o da Rus asıllı mikrobiyolog İlya Meçnikov’du. 1882 yılında fagosit hücreleriyle fagositozun evrelerini açıklayarak hücrelerin oluşturduğu bağışıklığı fark etti. 1903 yılında ise iki bilim adamı A. E. Wright ve Dougles antikorlarla komplemanın antijen taneciklerine tutunarak fagositozo hızlandırdığını gözlemlediler. Yani bağışıklık sisteminin bir türü olan canlıların yaşamı boyunca ilerleme ile değişmeyen ve uyum sağlamayan doğuştan gelen bağışıklık sistemini fark ettiler ve böylece kazanılmış bağışıklık sistemi ile birlikte işleyişini anladılar. Elde ettikleri verileri de birleştirince öğrendiler ki antikorlar antijenler üzerinde bazı değişikliklere sebep olup bunların kan ve dokulardaki beyaz hücreler tarafından çevrelenmesini sağlıyordu. 1906 yılında ise başka bir bilim adamı olan Von Pirquet bağışık sistemlerinin kimi zaman bir takım rahatsızlıklara yol açabileceğini ortaya koydu. Bazı durumlarda antijenler organizmalarla bir araya gelerek umulmadık sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Von Pirquet oluşan bu garip tepkimeye ‘’aşırı duyarlılık’’ ismini verdi. Pirquet’in aşırı duyarlı olmak terimi günümüzde ‘’alerji olmak’’ tabiri ile ifade edilmektedir. Bağışıklık bilimi doğduğu günden şu ana dek sürekli gelişim ve ilerleme sürecindedir çünkü ilgi alanının geniş olması itibariyle bu bilim kavramı her geçen gün diğer tıp alanlarında da yardım alınan bir bölüm olmuştur. Çok iyi bilinmelidir ki bağışıklık bilimi sadece yeryüzündeki çeşitli hastalıklara sebep olan mikroorganizmalarla ve bu organizmalara karşı mücadele veren bağışık sistemlerinin yapı ve işleyişiyle ilgilenmez. Canlı vücutlarında meydana gelen her olumsuz tepkime bu bilim alanının bir görev alanıdır. Örnek olarak kandaki alyuvarların taşıdığı antijenler yüzünden bazı kan nakilleri sırasında bir takım uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir. İşte bağışıklık bilimi bir bilim adamı olan Landsteiner sayesinde uyuşmazlığı tespit etmiş ve bu zor duruma karşı ortaya konabilecek çözümü 1900 yılından beri insanlığın hizmetine sunmuştur. Yazar: Kaan GÜNDÜZ http://www.bilgiustam.com/bagisiklik-bilimi-immunoloji-nedir/

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-bilimi-immunoloji-nedir

Mitral Kapak Sarkması (Prolapsusu) Nedir?

Mitral Kapak Sarkması (Prolapsusu) Nedir?

Mitral kapak sarkması en sık rastlanan kalp hastalığı olup genel popülasyonun ortalama %2 ila 4’ünde görülür. Kadınlarda erkeklere göre iki kat fazla saptanır.

http://www.ulkemiz.com/mitral-kapak-sarkmasi-prolapsusu-nedir

Zeka ve Türleri

Zeka ve Türleri

Bilişsel gelişim ve zekâ birbirini destekleyen iki kavramdır. Bilişsel gelişim arttıkça zekâ gelişecek, zekânın düzeyi ise yeni bilişsel gelişimlere yön verecektir. Bilişsel etkinlik arttırıldıkça zekâ bundan olumlu yönde etkilenecektir.

http://www.ulkemiz.com/zeka-ve-turleri

Omurilik Nedir?

Omurilik Nedir?

İnsan vücut sistemini meydana getiren her yapının, vücut sistemleri içerisinde ayrı ayrı görevleri bulunmaktadır. Bu yapılardan bazıları ise, vücudun kilit noktalarını oluşturmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/omurilik-nedir

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir?

Radyoaktif Kirliliğin Etkileri Nelerdir?

Radyoaktif kirlilik, çok tehlikeli olmakla birlikte günümüzdeki nükleer senaryolar dahilinde büyük bir endişe konusudur.

http://www.ulkemiz.com/radyoaktif-kirliligin-etkileri-nelerdir

Hangi Kromozom Hangi Hastalığı Belirliyor ?

Hangi Kromozom Hangi Hastalığı Belirliyor ?

1.Kromozom: En büyük kromozom...Alzheimer hastalığı,prostat kanserine eğilim,baskın sağırlık,doğuştan katarak,Rh faktörü,akciğer kanserine yatkınlık 2.Kromozom: Sık görülen birçok hastalığa neden oluyor.belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler,kolon(kalın bağırsak) kanseri,kas gelişimini engelleyen gen,doğuştan gece körlüğü,2 tip şeker hastalığı. 3.Kromozom: Cinsel yaşam için çok önemli bir kromozom.kolon kanseri,obezite(ciddi şişmanlık),şizofreniye yatkınlık,doğuştan ilerleyici olmayan gece körlüğü. 4.Kromozom: Cücelik(akondroplazi),huntington koresi(40 yaşından sonra titremeleri izleyen bunama),baskın sağırlık,diabet,alkol bağımlılığına eğilim,manik depresif psikoz,sedef hastalığı,parkinson hastalığı. 5.Kromozom: Duygusal zekaya ilişkin kromozom.Dikkat kusuru,akne,saç dökülmesi,ilerleyici işitme kaybı 6. kromozom: Şizofreniye eğilim,bağışıklık sistemi ,disleksiye yatkınlık,kroner damar sertliği,epilepsi 7.Kromozom: Kolon kanseri,sinir sistemi tümörü,otizm(içedönüklük),şizofreniye yatkınlık,kronik akciğer iltahabı,şişmanlık 8.Kromozom: Erken sara,Werner hastalığı(çocuğun erken yaşlanması),kalıtsal kellik,şizofreniye yatkınlık,genel saraya yatkınlık,guart 9.Kromozom: Kötü huylu deri kanseri,galaktozemi (çocukta sütü sindirememe durumu),hirsutizm(aşırı kıllanma),ABO kan sistemi 10.Kromozom: Yarık dudak damak,işitsel belirtilerle kısmi sara,vitiligo(deride bölgesel pigment yokluğu),obezite,retinanın atrofisi 11.Kromozom: Diyabet,hemoglobin hastalığı),drepanositoz(kan hastalığı),manik depresif psikoz,kalp aritmisi,iris tabakası yoğunluğu 12.Kromozom: İltihaplı bağırsak hastalıklarına yatkınlık,vitamine bağlı raşitizm(D vitamini metabolizmasında kusur),astım,alkol etkenli yüz kızarması,diabet 13.Kromozom: Baskın sağırlık,göğüs kanseri,retina kanseri(retinablastom),kalıtsal gece işemesi,erken meme kanseri(BRCA2 geni) 14.Kromozom: Alerjiye yatkınlık(egzama),Sağırlık(dil gelişiminden sonra),siroz,alzheimer 15.Kromozom: Doğuştan beyin özrü,Disleksiye eğilim,Marfan hastalığı(basketciler gibi uzun el ve ayak ile çok uzun boy),Kroner damar sertliği. 16.Kromozom: Manik depresif psikoz,hemoglobin hastalığı,katarak,iltahaplı bağırsak hastalığı(Crohn hastalığı),yüksek tansiyon 17.Kromozom: Meme kanserine eğilim(BCCR geni),Tüm kanserlere eğilim,ağır astım,yumurtalık kanserine eğilim(BRCA 1 geni),cücelik,sedef hastalığına yatkınlık,bunama,diabet 18.Kromozom: Manik depresif psikoz,erken obozite,kızıl saç,yüksek miyop,kolon kanseri.pankreas kanseri 19.Kromozom: Migren,baskın sağırlık,geç dönem alzheimer hastalığı,kroner damar sertliği,auralı ve beyin lezyonlu migren krizleri 20.Kromozom: Boy uzunluğu belirleyicisi,uykusuzluk,diabet,baskın gece sarası,birleşik bağışıklık yetmezliği 21.Kromozom: Alzheimer hastalığı,amyotrofik lateral skleroz(Stephen Hawking’in hastalığı),manik depresif psikoz,Down sendromu,ilerleyici miklonik sara,parkinson,lösemi. 22. Kromozom: doğumsal kalp hastalığı,Kedi gözü sendromu,Şizofreniye eğilim,otizm(içe dönüklük),zeka geriliği,glikoz ve galaktoz sindirim bozukluğu,kemik iliği oluşumunu düzenliyor 23.Kromozom( Y): Erkeklik cinsiyetini belirliyor,cinsel organların gelişimini düzenliyor. 24.Kromozom(X): İki adet kromozomu taşıyan bebek kız oluyor.Bu kromozomdaki dejenerasyon;kas erimesi ve cüceliğe yol açıyor.

http://www.ulkemiz.com/hangi-kromozom-hangi-hastaligi-belirliyor-

Kromozomları inceleme teknikleri nelerdir ?

Bu tekniklerin ilkesi şudur: aynı anda bölünen çok sayıda hücre elde etmek, bölünmeyi metafaz evresinde durdurmak (kromo zomların belirginleştikleri tek evre bu olduğundan) ve kromozomları yayarak bir düzlemde tespit etmek.

http://www.ulkemiz.com/kromozomlari-inceleme-teknikleri-nelerdir-

İnternetin İcadı (Dr. Vinton Cerf)

İnternetin İcadı (Dr. Vinton Cerf)

23 Haziran 1943’te Newhaven’da doğan Vinton Cerf, California’daki Stanford Üniversitesi’nde Matematik Mühendisliğinde okuyan bir öğrenciydi.

http://www.ulkemiz.com/internetin-icadi-dr-vinton-cerf

Cazibenin Gizli Bilimi; Cazibe Nedir?

Cazibenin Gizli Bilimi; Cazibe Nedir?

Herkesin bir zevki ve kişisel beğenisi vardır değil mi ? Yanlış.

http://www.ulkemiz.com/cazibenin-gizli-bilimi-cazibe-nedir

Kut Anlayışı Nedir?

Kut Anlayışı Nedir?

Kut anlayışı Türk, Moğol ve Altay Şamanizm inançlarında kutsal enerji yaşam gücü gibi anlamlara gelmektedir. Kutun yanında Hut, Kud ve Gut da denilebilmektedir. Moğol dilinde ise “Kutag” ya da “Hutag” olarak geçmektedir.

http://www.ulkemiz.com/kut-anlayisi-nedir

Motivasyon Kuramları Nelerdir?

Motivasyon Kuramları Nelerdir?

Motivasyon, bir amaca ulaşmak için içimizden gelen güçlü bir istektir. Hedeflerimize ulaşmak için ihtiyacımız olan bir güçtür. Arzu, istek, ihtiyaç, his, düşünme biçimi, çaba… gibi süreçleri kapsar.

http://www.ulkemiz.com/motivasyon-kuramlari-nelerdir

Infertilite Nedir ? Tedavi Yöntemleri Nelerdir ?

Infertilite Nedir ? Tedavi Yöntemleri Nelerdir ?

Normal şartlarda doğurgan çiftlerde yeterli sayıda ilişkide bulunulması halinde kadının her ay gebe kalma ihtimali % 25 civarında olduğu bilinmektedir. Ancak bu oran bir yıl sonunda % 85, iki yılın sonunda ise % 90’’lara kadar çıkmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/infertilite-nedir-tedavi-yontemleri-nelerdir-

John Broadus Watson Kimdir?

John Broadus Watson Kimdir?

John Broauds Watson, 1878 yılında Güney Carolina’da doğmuştur. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson, henüz 16 yaşında üniversiteye girmiş, 21 yaşında ise yüksek lisansını da bitirerek mezun olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/john-broadus-watson-kimdir

Bazı İnsanlar Neden Sağını Solunu Karıştırır?

Bazı İnsanlar Neden Sağını Solunu Karıştırır?

Hiç sağınızı solunuzu karıştırdınız mı? Örneğin bir sürüş dersi alıyorsunuz ve eğitmen sola dönmenizi söyledi, duraksadınız ve hangi yönün sol olduğuna karar veremediniz.

http://www.ulkemiz.com/bazi-insanlar-neden-sagini-solunu-karistirir

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Birçok bayanda, gebelikten önce şeker problemi yaşanmamasına rağmen, gebelik döneminde kandaki şeker seviyesinin yükseldiği görülebilir.

http://www.ulkemiz.com/gebelikte-seker-yuklemesi-nedir-

Genler ve Çevre üzerine “Nature via Nurture”

Genler ve Çevre üzerine “Nature via Nurture”

Matt Ridley’in ‘Nature via Nurture’ (Yetişme ve Doğa) kitabı süregitmekte olan ‘Nature versus Nurture’ (Yetişmeye karşı Doğa) tartışmalarına nokta koyup, tartışmayı yeni bir söylemde başlatmayı başarmış bir kitap.

http://www.ulkemiz.com/genler-ve-cevre-uzerine-nature-via-nurture

Kök hücre teknolojisi

Kök hücre teknolojisi

Kök hücreler, embriyonik dönemde ve yaşam boyunca farklı tip hücrelere dönüşebilme yeteneğine sahip hücrelerdir.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-teknolojisi

İnsan kök hücrelerinin kullanım alanları nelerdir?

İnsan kök hücrelerinin kullanım alanları nelerdir?

İnsan kök hücreleri pek çok şekilde araştırma ve klinik amaçlı olarak kullanılabilir. İnsan embriyonik kök hücre araştırmaları, insanın gelişimi sürecinde meydana gelen olaylar dizisinin anlaşılmasına olanak sağladı.

http://www.ulkemiz.com/insan-kok-hucrelerinin-kullanim-alanlari-nelerdir

Prostat Hastalığı Önlenebilir mi, Hangi Besinler Prostatı Önler?

Prostat Hastalığı Önlenebilir mi, Hangi Besinler Prostatı Önler?

Prostat, doğuştan erkeklerde bulunan ve mesanenin altında yer alarak idrar yollarını çevreleyen bir organdır.

http://www.ulkemiz.com/prostat-hastaligi-onlenebilir-mi-hangi-besinler-prostati-onler

Şaşılık Nedir, Neden Olur, Tedavisi Mümkün Müdür?

Çocukluk çağı hastalıkları arasında yer alan şaşılık, göz kayması olarak da adlandırılmaktadır. Ayrıca, zamanında tedavi edilmediğinde görme kaybının söz konusu olduğu önemli bir hastalıktır.

http://www.ulkemiz.com/sasilik-nedir-neden-olur-tedavisi-mumkun-mudur

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0