Arama Sonuçları..

Toplam 166 kayıt bulundu.
Limon ve Limon ağacı hakkında bilgi

Limon ve Limon ağacı hakkında bilgi

Limonun ağacının anavatanı kesin olarak bilinmemektedir. Ilıman iklime sahip bütün ülkelerde veya şehirlerde yetiştirilebilen yapraklarını dökmeyen, uçucu yağ taşıyan bu küçük ağaçların meyveleri salatalar başta olmak üzere birçok yiyecekte kullanılır. Limon ve diğer turunçgiller farklı tutarlarda kimyasal içerirler. Bunların sağlığa faydalı olduğu düşünülür. Terpene (hidrokarbon) olarak adlandırılan D-limone içerirler. Bunlar limonun koku ve tadını verirler. Limonlar önemli miktarda sitrik asit içerirler. Bu nedenle düşük değerde pH ve ekşi tada sahiptirler. Ayrıca onlar C Vitamini (asorbik asit) içerirler. Bunlar insan sağlığı için gereklidirler.100 ml limon suyu yaklaşık olarak 50 miligram C Vitamini (tavsiye edilen günlük değerin % 55'i) ve 5 gram sitrik asit içerirler. Limonlar yağ ve esans özünü çıkartmak için işleme tabi tutulabilirler. Ülkemizde Ege ve Akdeniz gibi bölgelerde evlerin bahçesinde bir limon ağaçlarına rastlamak mümkündür. Meyve öncelikli olarak suyu için kullanılır, eti ve kabuğu aşçılık ve fırında pişirmede kullanılmaktadır. Özellikle çorbalarda, bazı yemeklerde, salatalarda, lezzeti artırmak, sindirimi kolaylaştırmak ve vücut direncini güçlendirmek için kullanılan önemli bir C vitamini kaynağıdır. Günde bir tane limon suyu içmek gribal enfeksiyonu önlemeye yardımcı olur. Limon ve misket limonu halihazırda limonata olarak sunulur veya içeceklerde garnitür olarak, buzlu çay veya alkolsüz içeceklerde bir dilim şeklinde bardağın içinde veya kenarında kullanılır. Limon oda sıcaklığında uzun süre tutulursa kolayca çürümeye ve küflenmeye yüz tutar. Limon suyu balık yemeği üzerine sembolik olarak sıkılır. İlave olarak limon suyu salamuraya yatırılmış et pişirilmeden önce bir parça kullanılır. Bazı insanlar limonu bir meyve gibi yemeyi sever. Fakat daha sonra sitrik asit ve şekeri dişlerden temizlemek için su kullanmak gereklidir. Limonun sağlık açısından önemi herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Limon C ve B vitaminleri başta olmak üzere birçok vitamini de içinde barındırır. Limon suyunun yaklaşık % 5 asittir. pH değeri 2 ile 3 arasında değişebilir. Limon ; bütün bir yıl boyunca büyümeyi sürdüren, kışın yapraklarını dökmeyen küçük bir ağaç türü ve bu ağacın meyvesidir. Latince adı Citrus × limon dur. Limon ağacının bakımı iyi yapıldığı takdirde meyvesinin vitamin değerleri daha da yükselecek ve verimliliği daha da artacaktır. Bazı kaynaklar limonun flavoroid bileşimlerini içerdiğini ifade ederler. Bunlar antioksidan ve anti-kanser donanımlarına sahiptir. Bu yapı kanser hücrelerinin büyümelerini önler. Limonda bulunan Limoninler ayrıca anti-kanserojen olabilirler. Yüksek miktarda C Vitamini içermesinden dolayı limon Alternatif tıp da tüyo olarak verilebilir. Tonik olarak Gastrointestional tract sindirim sistemi ilacı, bağışıklık sistemi ve deri için. Ayurveda uygulamalarında bir inanış vardır, bir fincan sıcak limon suyu ciğerleri temizler. Japonların Aromaterapi (alternatif tıbbın bir çeşidi) deki çalışmalarında essential oil in buhar şeklinin farelerde stresi azalttığı görüldü. Limon bitkisi "ekşi portakal" ya da Turunç olarak da bilinen Citrus × aurantium ile ağaç kavunu olarak bilinen citrus medica'nın genetik çaprazlanması ile elde edilen doğal hibrit olarak kabul edilen bir türdür. İlk olarak limonun nerede ortaya çıktığı hususu muallak olsa da ilk yetiştirilmeye başlanan ülkeler; Güney Hindistan, Myanmar ve Çin olduğu tahmin edilmektedir. M.S 1.yüzyılda Roma İmparatorluğu döneminde Güney İtalya'ya ulaşan öncü limon meyvelerinin ardından; sonrasında M.S 7.yy'da Limonun Irak ve Orta Doğu'da tarımı yapılır hale gelmiştir.11. ve 16.yy arasındaki dönemde ise Avrupa'ya kadar sokulan limon; neredeyse bütün Akdeniz havzasında yetiştirilir hale gelmiştir. 1493'de Kristof Kolomb Amerika'yı fethedince pek çok narenciye türü gibi limonda bu kıtaya getirilmiş ve ABD'de başta Kaliforniya ve Florida eyaletleri olmak üzere Amerika kıtasının çoğunda yetiştirilir hale gelmiştir.

http://www.ulkemiz.com/limon-ve-limon-agaci-hakkinda-bilgi

Fermantasyon Nedir Fermantasyon Türleri Nelerdir ?

Fermantasyon Nedir Fermantasyon Türleri Nelerdir ?

Fermantasyon ya da Mayalanma, bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla, genellikle ısı vererek ve köpürerek kimyasal olarak çürümesi olayıdır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.Fermantasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.FermantasyonTürleriGlikozun FermantasyonuAlkol fermantasyonu pirüvatın alkol ve karbon dioksite dönüşümüdür.Laktik asit fermantasyonu iki tipli olabilir: homolaktik fermantasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir.heterolaktik fermantasyon (veya heterofermantasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir.Laktik asit fermantasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermantasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermantatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermante eden organizmalar ise heterofermantatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermantasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler.Karışık asit fermantasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar butirik asit fermantasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir.solvent fermantasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.bütandiol fermantasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.Propionik asit fermantasyonu Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.Amino asit fermantasyonu (Stickland Fermantasyonu)Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir....Enerji üretimiGlikoliz, anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermantasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla metabolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermantasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam net 38 ATP dir. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar.FermantasyonunTarihçesiFransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermantasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermantasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştirBuchner'in bu sıvıda fermantasyon kuvvetine sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi.

http://www.ulkemiz.com/fermantasyon-nedir-fermantasyon-turleri-nelerdir-

Hücre çekirdeği - Nükleus Nedir ?

Hücre çekirdeği - Nükleus Nedir ?

Hücre çekirdeği ya da nükleus, ökaryot hücrelerin çoğunda bulunan zarla kaplı bir organeldir. Hücrenin genetik bilgilerinin çoğu, hücre çekirdeğinin içinde katlı uzun doğrusal DNA molekülleri ile histon gibi birçok proteinin bir araya gelerek oluşturduğu kromozomlarda bulunur. Bu kromozomların içindeki genler hücrenin çekirdek genomunu oluşturur. Hücre çekirdeğinin işlevi bu genlerin bütünlüğünü devam ettirmek ve gen ekspresyonunu düzenleyerek hücre işlevlerini kontrol altında tutmaktır. Çekirdeği çıkarılan her hücre bir süre sonra ölür. Çekirdeğin ana yapı elemanları, organelin tamamını kaplayan çift katmanlı bir zar olan ve içindekileri hücre sitoplazmasından ayrı tutan çekirdek kılıfı ile hücrenin tamamına destek sağlayan hücre iskeletine benzer ve çekirdeğe mekanik destek sağlayan ağ yapısındaki hücre lâminasıdır. Birçok molekülün çekirdek kılıfından geçememesi nedeniyle, moleküllerin hareketini sağlamak için çekirdek gözenekleri gerekir. Bu gözenekler çekirdek kılıfının her iki katmanını da geçer ve küçük moleküller ile iyonların serbest dolaşmasını sağlayan bir kanal oluştururlar. Proteinler gibi daha büyük moleküllerin hareketi daha kontrollüdür ve taşıyıcı proteinler tarafından kolaylaştırılan etkin bir taşıma işlemi gerektirir. Gözenekler sayesinde olan hareket hem gen ekspresyonu hem de kromozom sürekliliği için gerekli olduğundan çekirdek taşınımı hücre işlevi için çok büyük önem taşır.Her ne kadar hücre çekirdeği içinde zarla kaplı cisimler bulunmasa da içindekiler aynı yapıda değildir ve özgün proteinler, RNA molekülleri ve DNA kümeleri gibi daha küçük cisimler bulunur. Bu cisimlerin içinde en çok bilineni ribozomların birleşmesinde görev alan çekirdekçiktir. Ribozomlar, çekirdekte üretildikten sonra sitoplazmaya taşınır ve orada mRNA’yı dönüştürürler.Hücre çekirdeği bulunan ilk organeldir ve 1802’de Franz Bauer tarafından tanımlanmıştır.  Daha sonra 1831 yılında İskoçyalı botanikçi Robert Brown tarafından Linnean Society of London’da yapılan bir konuşmada daha ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Mikroskopla orkideleri inceleyen Brown çiçeğin dış katmanlarındaki hücrelerde gözlemlediği donuk alana areola ya da nükleus (çekirdek) adını vermiştir.  Ancak olası bir işlev önermemiştir. 1838 yılında Matthias Schleiden hücre çekirdeğinin hücrelerin oluşmasında rol aldığını önererek hücre kurucu anlamına gelen sitoblast adını kullanmaya başladı. Sitoblastların etrafında yeni hücrelerin biriktiğini gözlemlediğine inandı. Hücrelerin bölünerek çoğaldığını göstermiş olan ve pek çok hücre tipinde çekirdek olmadığına inanan Franz Meyen bu görüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Hücrelerin sitoblast ya da başka yolla baştan oluşması düşüncesi, hücrelerin yalnızca hücreler meydana geldiği paradigmasını (Omnis cellula e cellula) yayan Robert Remak (1852) ve Rudolf Virchow’un (1855) çalışmaları ile tezat oluşturuyordu. Hücre çekirdeğinin işlevi belirsiz olarak kaldı. 1876 ve 1878 yılları arasında Oscar Hertwig, deniz kestanesi yumurtalarının döllenmesi üzerine yayımladığı çeşitli çalışmalarında sperm çekirdeğinin oosit içine girerek çekirdeğiyle kaynaştığını gösterdi. Bireyin tek çekirdekli bir hücreden gelişebileceği bu çalışmalar ile ilk defa olarak önerilmiştir. Bu teori Ernst Haeckelin, bir türün tüm soyoluşunun (phylogeny) embriyo gelişmesi sırasında tekrarlandığını, ve bu süreçte ilk çekirdekli hücrenin de Monerula adı verilen yapısız öncül mukus kütlesinden (Urschleim) yeniden oluştuğu teorisi ile çelişiyordu. Bu nedenle döllenme için sperm çekirdeğinin gerekliliği uzun bir süre tartışılmıştır. Ancak Hertwig gözlemlerini amfibyumlar ve yumuşakçalar gibi diğer hayvan grupları üzerinde de doğruladı. Eduard Strasburger de aynı sonuçlara bitkiler için ulaştı (1884). Bu çalışmalar hücre çekirdeğine kalıtımda önemli bir görev verilmesi fikrine yol açmıştır. 1873 yılında August Weismann kalıtımda ana ve baba eşey hücrelerinin eşdeğerde olduklarını koyutunu ileri sürdü. Hücre çekirdeğinin genetik bilgiyi taşıma işlevi ancak daha sonraları, mitoz bölünmenin keşfinden ve Mendel yasasının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunarak kalıtımda kromozom teorisinin oluşturulmasından sonra açığa kavuşmuştur.

http://www.ulkemiz.com/hucre-cekirdegi-nukleus-nedir-

RNA Nedir? Türleri Nelerdir?

RNA Nedir? Türleri Nelerdir?

Bilim dünyasındaki açılımı ribo nükleik asit anlamında olan RNA, tek zincirli yapıdadır ve ribo nükleotitlerin birbirine bağlanması sonucu meydana gelmektedir. DNA molekülüne oranla  RNA’’ların boyları daha kısadır. RNA’lar, vücut hücrelerinin hemen hemen hepsinde oldukça fazla miktarda bulunmaktadır. RNA’nın yapısını ise;  Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil maddeleri oluşturmaktadır. Hücre tipine bağlı olarak, 5 adet RNA türü vardır.Mesencir RNA(mRNA) Bu RNA türünün görevi, DNA molekülünde saklı halde bulunan genetik bilgilerin, protein yapısına aktarılmasında aracı görevi yapmaktır. Bu molekül, hücrede bulunan ribozomlara tutunarak, DNA molekülünden aldığı özel şifreye bağlı kalarak, hücre tarafından sentezlenecek amino asit sırasını belirlemektir. Bu molekül, DNA ile  bir nevi ortaklık yapmaktadır. mRNA’lar, DNA’’larda bulunan gen bölgesi ile, komplementerlik özelliği göstermektedir.İşin biraz daha karmaşık tarafı bir adet ökaryot hücre, yaklaşık olarak 10.000 farklı yapıda mRNA molekülü içermekte ve bu hücre, bunların hepsinden bir veya birden fazla polipeptid zinciri sentezler.rnaTransfer RNA(tRNA) Bu tür moleküller, yonca yaprağına benzeyen bir yapıdadır ve bazen çift sarmallı olma özelliğine sahiptirler.tRNA’ların zincirlerinde, 70 ile 99 adet ribo nükleotid bulunmaktadır.Bu moleküküllerin doğayla olan ilişkisine bakıldığına, doğada bulunan her 20 amino asit için, en az bir tane tRNA bulunmaktadır.Bu moleküllerin görevi ise, tRNA’lar  kendilerine bağlanmış olan amino asitleri mRNA’dan aldıkları kodona göre polipeptid zincirlerine dizerler.Ve bu moleküller, üç adet bazın meydana getirdiği ve antikodon adı verilen uçları sayesinde mRNA’da yer alan kodon bölgesine bağlanarak üzerlerinde taşıdığı amino asitlerin mRNA’daki şifreye bağlı kalarak  doğru şekilde dizilmelerini sağlarlar.Ribozomal RNA(rRNA) rRNA’lar, adından da anlaşılacağı gibi hücrede bulunan ribozomların temel yapısını oluşturan elementlerdir.Bu moleküller, toplam ribozom ağırlığının, %65’’lik gibi önemli bir kısmını oluştururlar.Heterojen Nukleer RNA(hnRNA) Bu tür moleküller, hücrede sentezlenmiş olan ve prosese uğramamış yapıdaki öncül mRNA molekülleridir.Küçük Nükleer RNA (snRNA) Bu türdeki moleküller ise, öncül yapıdaki mRNA’ların, prosese uğrama eyleminde ortaya çıkan moleküllerdir.Yazar: Erdoğan Gul http://www.bilgiustam.com/rna-nedir-ve-trleri-nelerdir/

http://www.ulkemiz.com/rna-nedir-turleri-nelerdir

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada ökaryotlar, arkeler ve bakterilerle beraber tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur.Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, gerçek (Grekçe: eu) ve çekirdek (Grekçe: karyon) sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (evvel (Grekçe: pro-) ve çekirdek (Grekçe: karyon)). Çekirdeğin yanı sıra ökaryotların kloroplast veya mitokondri gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır. Bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst âlem (İngilizce: domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst âlem sisteminde ökaryotların prokaryotlara kıyasla arkelerle daha çok ortak özellikleri olduğundan arkelerle beraber neomura kladı içinde gruplandırılırlar.Ökaryotlar arasındaki farklılıklarÖkaryotlar genel olarak bitki, hayvan, mantar ve protista olarak dört gruba ayrılırlar. Ancak protista grubu aslında bitki, hayvan ve mantar olarak sınıflandırılamayan canlıları bir arada toplayan bir grup olduğu için bazı biyologlar tarafından kabul görmez ve yerine daha küçük gruplar tanımlarlar.Çok çeşitli ökaryotik hücre tipi olmakla beraber hayvan ve bitkilerin en yaygın ve iyi bilinen çeşitleri olduklarından ökaryot yapısının anlaşılması için iyi bir başlangıç noktası oluştururlar. Ancak mantar ve çoğu protistanın hayvan ve bitkilerden önemli farklılıkları vardır.Hayvan hücresiHayvan hücresi, hayvanların dokularını oluşturan bir ökaryotik hücre tipidir. Hayvan hücreleri diğer ökaryotlardan (özellikle bitki hücrelerinden) belirgin bir farklılık gösterir; hücre duvarı ve kloroplastları yoktur ve kofulları daha küçüktür. Hücre zarı esnek olduğundan hayvan hücreleri çeşitli şekillere girebilir ve fagositik bir hücre, başka cisimleri içine alabilir. Ayrıca bitki hücresinden farklı organeleri vardır. İnsan hücreleri biyolojik olarak ökaryotik hücrelerle aynı kategoriden sayılırlar.Bitki hücresiBitki hücreleri diğer ökaryotik organizmaların hücrelerinden oldukça farklıdırlar. Belirgin özellikleriTonoplast adlı bir zarla çevrili büyük bir merkezî kofulun hücrenin turgorunu (hücre zarının hücre duvarına yaptığı basıncı) düzenler ve sitozol ile bitkinin öz suyu arasında moleküllerin hareketini kontrol eder.Selüloz, protein ve çoğu zaman ligninden oluşmuş hücre duvarı, protoplastlar tarafından hücre zarının dışına yerleştirilir. Buna karşın bakterilerin hücre duvarları peptidoglikandan, mantarlarınkiyse kitinden oluşur.Plasmodesmata, hücre duvarındaki gözenekleri birbirine bağlayarak her bir bitki hücresinin ona bitişik hücrelerle haberleşmesini sağlar. Bu, mantarlarda görülen hif ağından farklıdır.Plastitler, başlıca hücre içi organellerdir. Çeşitli biyokimyasal tepkimeler içlerinde gerçekleşir. Ayrıca besin depolamak için kullanılırlar. Fotosentezin yapıldığı kloroplastlarda bulunan klorofil, bitkilere yeşil rengi verir.Kamçısı (flagellası) olmayan bitkilerde (örneğin iğne yapraklılar ve çiçekli bitkiler) hayvan hücrelerinde bulunan sentrioller de bulunmaz.Mantar hücresiMantar hücreleri en çok hayvan hücrelerine benzerler. Hayvan hücrelerinden farklılıklarıHücre duvarı kitinden oluşmuştur.Hücreler birbirinden daha az ayrışmışlardır. Gelişmiş mantar türlerinin hücreleri septum denen gözenekli bölmelerden oluşurlar. Bunlardan sitoplazma, organeller ve bazen çekirdek geçebilir. Koenosit olarak adlandırılan septumlu türlerde organizma, aslında tek bir dev hücredir. Basit mantarlarda böyle bölmeler yoktur.Yalnızca en ilkel mantarlar, chytridiomycota bölümünde yer alanlar kamçılılardır.Ökaryot Hücrelerin Yapısı Ökaryotik hücreler, prokaryotlardan genelde çok daha büyüktürler. Organel olarak adlandırılan çeşitli iç zarlar ve iç yapılar, ayrıca miktrotüpçük (İngilizce: microtubule), mikroiplik (İngilizce: microfilament) ve ara ipliklerden (İngilizce: intermediate filaments) oluşmuş hücre iskeletine sahiptirler. Hücre iskeleti, hücrenin iç yapısını ve şeklini belirler. Ökaryotik DNA, kromozom olarak adlandırılan doğrusal tomarlar halindedir. Bunlar çekirdeğin bölünmesi sırasında kopyalanıp mikrotüpçükler tarafından çekilirler. Eşeysiz hücre bölünmesine (mitoz) ek olarak çoğu hayvan hücresinin hücre kaynaşması yoluyla gerçekleşen bir eşeyli üreme sürecine (mayoz) sahiptir. Bu üreme süreci prokaryotlarda görülmez.İç zarÖkaryotik hücrelerde çeşitli zarla çevrili yapılar bulunur. Bunlara toplu olarak iç zar sistemi denir. Vezikül veya koful (vaküol) gibi basit bölmeler başka zarlardan tomurcuklanarak meydana gelir. Çoğu hücreler endositoz adı verilen bir süreçle besin ve diğer maddeleri içlerine alırlar; endositozda dış zar içe kıvrılıp sonra büzülerek bir vezikül oluşturur. Çoğu zarla çevrili organelin evrim sırasında bu tür veziküllerden meydana gelmiş olduğu varsayılmaktadır.Çekirdek, çekirdek kılıfı olarak adlandırılan bir çift zar ile çevrilidir. Çekirdek örtüsünde bulunan gözenekler moleküllerin girip çıkmasını sağlar. Çekirdek kılıfının çeşitli tüp veya yapraksı uzantıları, endoplazmik retikulum (ER) olarak adlandırılan yapıyı oluşturur. Bu yapı protein ulaşımı ve olgunlaşmasından sorumludur. Granüllü ER'da ribozomlar bulunur ve bunların sentezlediği proteinler ER'un iç kısmına (lümenine) girer. Bu proteinler sonradan düz ER'dan (yani ER'un granülsüz kısmından) tomurcuklanan veziküllerin içine girerler. Çoğu ökaryotta bu protein taşıyan veziküller golgi aygıtı veya diktiyozom denen yassılaşmış vezikül desteleriyle kaynaşırlar ve proteinler orada çeşitli yapısal değişimlere uğrarlar.Veziküller çeşitli amaçlar için özelleşmişdir. Örneğin lisozomlar, besin kofullarının içindekileri sindiren enzimler bulundurur, peroksizomlarsa hücre için zehirli olan peroksiti parçalar. Çoğu protozoada bulunan büzülür (kontraktil) kofullar, hücredeki fazla suyu toplayıp dışarı atarken ekstruzomlar avcı (predatör) canlıları kaçırmasına ve hücrenin avını yakalaması için dışarı madde atmasına yarar. Çok hücreli canlılarda hormonlar, çoğu zaman veziküllerde üretilirler. Yüksek bitkilerde hücre hacminin büyük bir kısmını işgal eder merkezî koful, hücrenin osmotik basıncını sabit tutar.Mitokondri ve plastitlerMitokondriler hemen her ökaryotta bulunan organellerdir. Bir çift zarla çevrilidirler ve içte olanına krista adı verilen iç kıvrımlardan oluşurlar. Hücre solunumu burada gerçekleşir. Kendi DNA'ları vardır ve başka mitokondrilerin bölünmesi sonucu meydana gelirler. Evrim sırasında endosimbiotik bakterilerden (proteobakteriler) oluştukları teorisi genel kabul görmüştür. Mitokondrisi olmayan birkaç protozoda da hidrojenozom ve mitozomlar gibi mitokondri türevi organeller mevcuttur.Bitki ve çeşitli alg gruplarında ayrıca plastitler bulunur. Bunların da kendi DNA'ları vardır ve endosimbiontlardan (bu durumda siyanobakteriler) oluşmuşlardır. Bu plastitlerin çoğu kloroplast olup siyanobakteriler gibi klorofil içerip fotosentez yoluyla enerji üretirler. Diğer plastitler gıda depolamaya yarar. Plastitlerin tek bir kökeni olması muhtemel olmakla beraber plastit bulunduran bitki grupları evrimsel olarak birbirine yakın değildir. Bazı ökaryotlar plastitlerini ikincil bir endosimbiyoz veya yutma yoluyla edinmişlerdir.Çekirdeğin de endosimbiotik kökenli olduğu öne sürülmüş, ayrıntısı aşağıda verilmiştir. Ayrıca ökaryot kamçısının da endosimbiotik kökenli olduğu ve spiroketlerden geliştiği iddia edilmiş, ancak hücre anatomisi ile uyumsuzlukluğu ve hücre çoğalmasıyla bağdaştırılamadığı için bu iddia genel kabul görmemiştir.Hücre iskeletiÇoğu ökaryotun kamçı (flagella veya flagellum) adı verilen, ince, uzun ve hareketli sitoplazma uzantıları vardır. Bunlar tübülin ve kısa kirpiklerden (silyalardan) oluşur. Her ikisi de beslenme, duyum ve hareketle ilişkilidir ve prokaryot kamçılarından tamamen farklıdır. Kamçıyı içinden destekleyen bir demet mikrotüpçüktür. Bunlar, kinetozom ve sentriyol olarak da adlandırılan bazal cisimden çıkar. Mikrotüpçükler kamçının içinde, merkezde iki tekli ve onun çevresinde dokuz ikili olarak düzenlenmişlerdir. Kamçının ayrıca üzerini kaplayan saçlar (mastigonemler) ve onu zar ve hücre iskeletine bağlayan pullar da bulunabilir. Kamçının içi sitoplazmaya bağlıdır. Mikroiplik yapılar (aktin ve ona bağlanan α-aktinin, filamin, fimbrin) hücre zarının alt yüzeyinde tabaka ve desteler halinde bir ağ oluşturur. Mikrotübüllerin motor proteinleri, örneğin dinein ve kinesin, bu ağa dinamik bir özellik sağlar.Sentriyoller çoğu zaman kamçısı olmayan hücre ve gruplarda da bulunur. Genelde kinetit olarak adlandırılan birli veya ikili gruplar halinde mikrotüpçüklerin köklerini oluştururlar. Bunlar hücre iskeletinin ana bileşkelerinden biridirler ve inşâları birkaç hücre bölünmesi boyunca olur. Bir kamçı ana hücrede kalır, öbürü ise ondan türetilir. Sentriyoller, ayrıca çekirdeğin bölünmesi sırasında iğ ipliği oluşumunda da rol oynayabilirlerHücre iskeleti, hücrenin şeklini belirlemekte ve (kemokinez ve kemotaksi gibi) hareketini sağlamakta önemli bir rol oynar. Bazı protistlerin çeşitli başka mikrotüpçüklü organelleri de vardır: örneğin heliozoa ve radioloria, suda yükselme veya av yakalama için aksopodialara sahiptirler. Haptofitlerinse haptonema adlı kamçı benzeri bir organeli vardır.Bitki hücre duvarıBitki hücrelerinin bir hücre duvarı vardır; bu, hücre zarının dışında yer alan ve pek esnemeyen bir tabakadır. Hem hücreye yapısal destek sağlar, hem de bir filtre mekanizması olarak çalışır. Hücrenin içine su girmesi hâlinde aşırı şişmeyi engeller. Birincil hücre duvarını oluşturan başlıca karbonhidratlar selüloz, hemiselüloz ve pektindir. Selüloz mikrofibrilleri, hemiselüloz bir yulara bağlanarak bir selüloz-hemiselüloz ağı oluştururlar. Bu da pektin matriks içinde yer alır. Birincil hücre duvarında bulunan başlıca hemiselüloz ksiloglukandır.ÜremeÇekirdek bölünmesi ile hücre bölünmesi çoğunlukla eşgüdümlü olur ve genelde mitoz yoluyla gerçekleşir. Bu süreç sonunda her kromozomun birer kopyası yavru hücrelere dağıtılır. Çoğu ökaryotlarda ayrıca bir eşeyli üreme süreci vardır. Bunda tipik olarak haploit ve diploit döller (nesiller) sırayla birbirini izler. Haploit dölde her kromozomun bir, diploit dölde ise iki kopyası vardır; haploit döl mayoz bölünmeyle, diploit dölse çekirdek kaynaşmasıyla (singami) meydana gelir. Ancak bu genel kalıp içinde epey bir çeşitlilik görülebilir.Ökaryotik hücrenin oluşumu canlıların evriminde önemli bir dönem noktasıdır. Çünkü ökaryotlar tüm karmaşık hücreleri ve nerdeyse tüm çok hücreli canlıları içermektedir. Bu süreci oluşturan olayların zamanlamasını kestirmek zordur; Knoll (1992) yaklaşık 1,6-2,1 milyar yıl önce oluştuklarını öne sürer. Modern canlı gruplarına ait oldukları bâriz olan fosiller (kırmızı yosunlar), yaklaşık 1,2 milyar yıl önceden kalmadır.1980'ler ve 1990'larda yapılan araştırmalar sonucunda çizilen rRNA filojenik ağaçlarında çoğu ökaryot organizma çözümlenememiş, (teknik anlamıyla gerçek taç olmayan) bir "taç" grup içinde bırakılmıştı. Bu grup, mitokondri kristallerinin şekline bağlı olarak ikiye bölünmüştü. Mitokondrisi olmayan birkaç grup, ayrı bir dal olarak diğer ökaryotlardan ayrılıyor, dolayısıyla bu eksikliğin çok eski dönemlerden kalma olduğu düşünülüyordu. Ancak artık bunun "uzun dal çekimi" adı verilen bir artifakt olduğu belirlenmiştir. Bu grupların diğer ökaryotlardan ayrıldıktan sonra mitokondrilerini kaybettikleri bilinmektedir.Aktin ve diğer moleküllere dayandırılarak hazırlanmış ağaçlar, farklı ve daha tam bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Ökaryotların çoğu aşağıdaki üst gruplara aittir:Opisthokonta (Opistokontlar) Animalia (Hayvanlar), Fungi (Mantarlar), Choanoflagellatea (koanoflagellatlar), v. b. Amoebozoa (Amebozlar/Amebozolar) Çoğu kalın kökbacaklı amoeba (Amip) ve Mycetozoa (Sıvaşık küf) Rhizaria (Rizarlar) Foraminifera (Foraminiferler), Radiolaria (Radyolarlar) ve diğer çeşitli amipsi protozlar/protozolar Excavata (Ekskavatlar) Çeşitli kamçılı protozlar/protozolar Primoplantae/Archaeplastida (Primoplantlar/Arkeplastitler) Embryophyta (Kara bitkileri), yeşil algler, kırmızı algler ve Glaucophyta (Glaukofitler) Chromista (Kromistler) Kahverengi algler, diatomlar, Oomycete (su küfleri), v. s. Alveolata (Alveolatlar) Silyalılar, Apicomplexa (Apikompleksler), Dinoflagellata (Dinoflagellatlar), v. s. Birkaç sınıflandırma uzmanı, unikont ve bikontlar adlı iki büyük klad tanımaktadırlar: unikontlar tek, bikontlarsa iki kamçılı bir atasal canlıdan türemişlerdir. Bu sistemde ofistokontlar ve amibozoanlar unikont sayılırlar, kalanlar bikontturlar. Kromistler ve alveolatlar, atasal olarak kromalveolatlar adlı fotosentetik daha büyük bir gruba ait olabilirlerse de bu görüş hâlen tartışmalıdır. Özellikle sentrohelidler gibi bazı küçük protista grupları bu üst gruplardan hiçbiri ile ilişkilendirilmemişlerdir. Ökaryotlar, arkelerle genetik mekanizmaları açısından yakın derecede ilişkilidir. Bu yüzden bazı uzmanlarca arkelerle birlikte neomura kladına yerleştirilirler. Ancak hücre zarının yapısı gibi başka bakımlardan ökaryotlar bakterilerle benzeşirler. Bu durumu açıklamak için üç hipotez önerilmiştir:Ökaryotlar iki hücrenin kaynaşması ile oluşmuşlar, sitoplazmaları bir bakteriden, çekirdekler de bir arkeden (alternatif bir görüşe göre ise bir virüsten) oluşmuştur.Ökaryotlar arkelerden gelişmişler ve proto-mitokondrilerden öbakteriyel özellikler edinmişlerdir.Ökaryotlar ve arkeler değişime uğramış bir bakteriden ayrı ayrı gelişmişlerdir.Sonuncu hipotez halen en çok kabul görmektedir. İç zar sistemi ve mitokondrilerin kökeni de tartışmalıdır. Fagotrofik hipoteze göre endositozun gelişmesini takiben bu zarlar oluşmuş ve sonra özelleşmişlerdir. Mitokondriler, plastitler gibi yutma yoluyla edinilmişlerdir. Sintrofik hipoteze göre bir ön ökaryot (proto-ökaryot), beslenmek için ön mitokondriyi (proto-mitokondriyi) kullanıyordu. Zaman içinde büyüyerek onu tamamen sarmış, kısmen mitokondri genlerinin katkısıyla iç zarlar daha sonra oluşmuşlardır. (Bu hipotezin bir versiyonu hidrojen hipotezi olarak bilinir.)

http://www.ulkemiz.com/okaryot-hucre-nedir-yapilari-nasildir-

 Su Yosunları - Algler

Su Yosunları - Algler

Su yosunları ya da Algler (Latince deniz otu anlamındaki "alga" dan türetilmiştir ), büyük çoğunluğu fotosentetik olmasına ve bitkilere benzemesine karşın, bitkiler alemiyle yakın akraba olmayan bir grup sucul canlı grubudur."Yosun" tanımı çoğunlukla su yosunları (algler) için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunları (algleri) gruplarını kapsayan genel bir terimdir.Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüller endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri bulundurular. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Su yosunlarında, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine "tallus" denir.Üremeleri, ikiye bölünme, tomurcuklanma, ana bitkinin büyümesi, spor hücrelerinin ya da eşey hücrelerinin üretilmesi şeklinde gerçekleşir.Fotosentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından önemlidirler. Alglerin bir diğer önemi de, birçok sucul canlının besin kaynağını oluşturmalarıdır. Ayrıca, çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddeler yine bu su yosunlarından elde edilmektedir. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek, denizel kayaçların yapısına katılır.Ekolojide su yosunlarıSu yosunları, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan fotosentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar.Su yosunları, bununla birlikte suda yaşayan canlıların besin ve korunma gibi ihtiyaçlarını da karşılar. Bilinen tüm bitkiler içinde en hızlı büyüme oranını gösteren Büyük Okyanus'un dev su yosunu Macrocystis pyriferanın yaprakları haftada 3 ile 4.5 m arası boy verebilmektedir. Çok yıllık bu bitkiler yaklaşık 60 metre uzunlukta olabilirken, bazen 100 metre yüksekliğe kadar ulaşabilirler. Bu yosunlar yaklaşık 100 kg. ağırlığındadır.17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır.Dünyanın bazı kesimlerinde kar altında yaşayabilen yosunlar, karın baharda pembe görülmesine sebep olurlar.BeslenmeSu yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır.Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Bu çeşitlerin en bilinenlerden biri fat çoydur. Japonya'da yaklaşık 20 yosun çeşidi yemeklerde kullanılmaktadır.Su yosunları (algler), birçok farkı sınıflandırma yapılsa da genel olarak, prokaryotik ve ökaryotik olmak üzere iki ayrı sınıfa dahil edilebilir.Ökaryotik alglerÖkaryotik algler, gerçek çekirdek, çekirdekçik ve zarla çevrilmiş organelleri olan alglerdir. Archaeplastida'ya ait üç grubu kapsar:Yeşil alglerKırmızı alglerGlaucophytaBu gruplarda, kloroplast iki zarla çevrelenmiş ve muhtemelen bir endosimbiyozdan gelişmiştir. Yüksek bitkilerdeki pigmentler yeşil alglerdekilere benzerken, kırmızı alglerdekiler daha farklı gelişmiştir.Klorofil-b taşıyan diğer iki alg grubu ise şöyledir:ÖglenalarChlorarachniophytaBu grup, iki ya da üç zarla kuşatılmış muhtemelen yeşil bir algi içine hapsederek gelişmiştir. Chlorarchniophyta grubu, bir algin çekirdeğine ait küçük bir çekirdek parçası içerir.Geri kalan algler, bütün kloroplastları klorofil-a ve c içeren alglerdir. Klorofil-c, prokaryotların hiçbirinde ve ilkel kloroplastlarda görülmez, fakat kırmızı alglerle olan genetik benzerlik akrabalıklarını gösterir. Bunlar;Heterokontlar (altınsarısı algler, diatomlar, kahverengi algler gibi.)Haptophyta (coccolithophora)CryptomonadlarDinoflagelltlarİlk üç grubun (Chromista), kloroplastları dört zarlıdır. Bu grupların bazı üyeleri fotosentetik değildir, bazıları plastid taşımaz ya da kloroplastları yoktur.Mavi-yeşil alglerAltınsarısı alglerAteşrengi alglerYeşil alglerKahverengi alglerKırmızı algler

http://www.ulkemiz.com/su-yosunlari-algler

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için, ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu. Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır. 1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837–1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşuran enzimdir.Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X-ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalışıtığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara ya RNA-enzim veya ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopaylanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat spesifisitesindeki bu genişlik sayensinde yeni metabolik yolların evrimleşebildiği öne sürülmüştür. "Anahtar kilit" modeliEnzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli halen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.İndüklenmiş uyum modeli1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmıyor, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlıyorlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini biraz değiştirir. Substrat tamamen bağlanana kadar aktif merkez şeklini değişitirir, o noktada en son şekil ve yükü belirlenmiş olur.MekanizmalarEnzimler birkaç farklı yolla çalışırlar, bunların hepsi aktivasyon enerjisini (ΔG‡) azaltır:Geçiş durumunu stabilize olduğu bir ortam yaratarak (örneğin, substratın şeklini zorlayarak - substrat/ürün molekülünün geçiş hâl biçimine bağlanarak enzim bağlı substrat(ları) çarpıtır ve geçişin tamamlanması için gerekli enerji miktarını azaltır)Geçiş halinin enerjisini azaltarak, örneğin geçiş halindekinin tersi bir yük dağılımına sahip bir ortam yaratarak.Alternatif bir yol sağlayarak. Örneğin, substratla geçici olarak tepkiyerek bir ES kompleksi oluşturarak.Substratları tepkimeleri için onları doğru yönde bir araya getirerek tepkime entropi değişikliğini azaltarak. ΔH‡ değerine tek başına bakmak bu etkiyi gözardı eder.İlginç bir şekilde, bu entropik etki, temel halin destabilizasyonu ile ilişkilidir ve katalize olan katkısı göreli olarak düşüktür.Geçiş hali stabilizasyonuAktivasyon enerjisi azalmasını anlamak için onun geçiş halinin katalizlenmemiş tepkimenin geçiş haline kıyasla enzim tarafından nasıl stabilize edildiğinin bilmek gerekir. Büyük bir stabilizasyon elde etmenin en etkili yolu elektrostatik etkiler kullanmaktır, özellikle geçiş halinin yük dağılımına doğru yönlenmiş, nispeten sabit polar bir ortam oluşturarak. Suda cereyan eden katalizlenmeyen tepkimede böylesi bir ortam yoktur.Dinamik ve işlevlerYakın zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda enzimlerin iç dinamikleri ile kataliz mekanizması arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Bir enzimin iç dinamikleri onun iç kısımlarının (örneğin bir grup amino asit, bir ilmik bölgesi, bir alfa sarmal, komşu beta yapraklar ve hatta bütün bir bölge) hareketleridir. Bu hareketler femtosaniyelerden saniyelere kadar uzanan zaman ölçeklerinde cereyena edebilir. Bir enzimin yapısının içinde yer alan protein kalıntılarının oluşturduğu ağlar, hareketleri ile katalize katkıda bulunabilirler. Protein hareketleri pek çok enzim için çok önemlidir, ama küçük ve hızlı titreşimlerin mi, büyük ve yavaş hareketlerin mi daha önemli olduğu tepkimenin tipine bağlıdır. Ancak, bu haketler substrat ve ürülerin bağlanma ve salınmaları için önemli olsalar da, protein hareketlerinin enzimatik tepkimelerdeki kimyasal adımları hızlandırdığı belli değildir. Bu bulgular alosterik etkilerin anlaşılmasında ve yeni ilaçların keşfinde önemli uzantıları vardır.Alosterik modülasyonAlosterik enzimler, effektörlerine bağlanmaya cevaben yapılarını değiştirirler. Eğer effektör molekül doğrudan enzimdeki bağlanma yerlerinden birine bağlanırak katalitik aktiviteye etki ederse modülasyon doğrudan olur, allosterik enzimle etkileşen başka protein veya protein alt birimlerine bağlanıyorsa modülasyon dolayı olur.Kofaktörler ve koenzimlerAna maddeler: Kofaktör ve KoenzimKofaktörlerBazı enzimler etkinliklerini göstermek için ek bir bileşiğe gerek duymazlar bunlara basit enzim denir. Ancak bileşik enzim denen bazıları aktiviteleri için, kofaktör denen, protein olmayan moleküllere gerek duyarlar. Kofaktörler inorganik (örneğin metal iyonları ve demir-kükürt kümeleri veya Organik bileşikler (örneğin, flavin ve hem). Organik kofaktörler ya prostetik gruptur, bunlar enzime sıkıca bağlıdır ya da koenzimdir, bunlar tepkime sırasında enzimin aktif merkezinden salınırlar. Koenzimler arasında NADH, NADPH, ve ATP sayılabilir. Bu moleküller enzimler arasında kimyasal gruplar taşımaya yararlar.Kofaktör içeren bir enzimlere bir örnek karbonik anhidrazdır, yukarıdaki şeritli şekilde aktif merkezinin parçası olan çinko kofaktörle birlikte gösterilmiştir. Bu sıkıca bağlı moleküller genelde aktif merkezde bulunur ve katalizle ilişkilidir. Örneğin flavin ve hem kofaktörleri çoğunluklar redoks tepkimelerinde yer alırlar.Kofaktör gerektiren ama bunlara bağlı olmayan enzimlere apoenzim veya apoprotein denir. Kofaktörüyle beraber olan apoenzime holoenzim denir, bu o enzimin aktif halidir. Çoğu kofaktör bir enzime kovalent bağlı değildir ama ona sıkıca bağlıdır. Buna karşın, organik prostetik gruplar kovalent bağlı olabilirler (örneğin pirüvat dehidrojenaz enzimindeki tiamin pirofosfat). Holoenzim terimi birden çok protein altbirimden oluşmuş enzimler için de kullanılabilir; örneğin DNA polimeraz'larda holenzim, aktivite için gerekli olan tüm altbirimleri içeren kompleksin tamamıdır.

http://www.ulkemiz.com/enzimler-ve-ozellikleri

Fermantasyon Nedir ?

Fermantasyon Nedir ?

Fermantasyon ya da Mayalanma, bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla, genellikle ısı vererek ve köpürerek kimyasal olarak çürümesi olayıdır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.Fermantasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.Glikozun FermantasyonuGlikoz fermantasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür:Alkol fermantasyonu pirüvatın alkol ve karbon dioksite dönüşümüdür.Laktik asit fermantasyonu iki tipli olabilir: homolaktik fermantasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir.heterolaktik fermantasyon (veya heterofermantasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir .Laktik asit fermantasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermantasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermantatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermante eden organizmalar ise heterofermantatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermantasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler.Karışık asit fermantasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar. butirik asit fermantasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir.solvent fermantasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.bütandiol fermantasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.Propionik asit fermantasyonu Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.Amino asit fermantasyonu (Stickland Fermantasyonu)Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir....Enerji üretimiGlikoliz, anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermantasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla metabolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermantasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam net 38 ATP dir. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar.TarihçesiFransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermantasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermantasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştirBuchner'in bu sıvıda fermantasyon kuvvetine sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi.

http://www.ulkemiz.com/fermantasyon-nedir-

Eşey kromozomları

Eşey kromozomları

İnsanların somatik hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Dişideki 23 çift kromozom, mayoz bölünmede 22A+X şeklinde belirir. Yani her bir yumurta 22 otozom ve bir X kromozomuna yani gonozoma sahiptir. Erkekte ise, 46 kromozom mayoz sırasında 22 çifti birbirlerine benzer kromozomlar ve bir çifti de birbirine eş olmayan büyük bir X kromozomu ile daha küçük bir Y kromozomu şeklinde belirir. Yani meydana gelen spermatozoonlar 22A+X ve 22A+Y genomlarına sahiptir.İşte bu X ve Y kromozomları eşeyi tayin eden, eşey hücrelerinde bulunan kromozomlardır ve bunlara eşey kromozomları ya da gonozomlar denir. Sperm hücrelerinin yarısı X, yarısı da Y kromozomu taşır.Genetikte 1912 yılında Tomas Morgan tarafından yeni bir dönem başlatılmıştır. Morgan, sirke sineği olan Drosophila melanogaster'in genetik çalışmalar için çok avantajlı olduğunu belirtmiştir. Küçük olduklarından binlercesini laboratuvarda tutmak mümkündür. Bu sinekler kısa sürede erginliğe ulaştıkları için pek çok dölü birbiri arkası takip edilebilir. Haploid sette 4, diploid sette 8 kromozomlarının bulunuşu da diğer avantajlarından biridir. Bu nedenle 46 kromozomlu insan ve diğer pek çok canlıya tercih edilmektedir. Morgan'ın Drosophila deneylerinde ilk çözmeye başladığı konu eşey tayin mekanizmasının nasıl gerçekleştiğiydi. Döllenmiş yumurtanın erkek ve dişi zigot olarak gelişmesi üzerine de araştırmalar yaptı. Mikroskobik çalışmalar erkek ve dişi hayvanların kromozom setlerinde küçük bir farklılığın olduğunu göstermiş ve X ve Y kromozomları öğrenilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/esey-kromozomlari

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor.Işık ve genetik ile beyin hücresini araştıran, beyin hücrelerini ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni bilim alanı optogenetik sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz olanaklar sunuyor. Kanıtlar da gösteriyor ki Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor. NPİSTANBUL Hastanesi'nden Moleküler Biyolog Esmanur Özkan ve Psikolog Gaye Kağan, Optogenetiği ve Nöropsikiyatrideki yerini anlattı. "Beyin, on milyarlarca nöronun birbiri bağlantılı olduğu karmaşık bir sisteme sahiptir. Çok sayıda farklı karakteristik özellikleri ve elektriksel sinyallerin milisaniye hızındaki trafiği doğru bir zamanlama ile tespit etmek, ayrıca biyokimyasal iletilerin zengin çeşitliliği de işe katılmasını düşünürsek sistemin karmaşıklığı daha iyi hesaplanabilir. 1979 daki Scientific American dergisindeki makalesinde Nobel ödüllü Francis Crick nörolojik bilimlerin karşılaştığı ana zorluğun, diğer hücrelerde değişime neden olmadan, beyindeki bir hücrenin incelenebilmesi olduğunu belirtmişti. Crick sonradan yazdığı makalesine, ışığın hücrede arzulanan incelemeyi yapabileceğini, çünkü ışık ile net zamanlı uyarılar verilebileceğini speküle etti. Ancak, o zaman ışığa spesifik cevap alınabilecek hücre modellemesi henüz bilinmiyordu. Elektriksel stimulus ile yapılan deneyler bu zorluğu yenemez; çünkü elektrotlar çok basit bir teknik sunmaktadır. Elektrik stimulus ile farklı hücre tipleri arasında ayırım yapamadan tüm devre stimule edilir. Onlarla oluşturulan sinyaller tam bir kesinlikle nöronların fonksiyonu değerlendirme imkanı sağlayamaz. İlaçlarla yapılan deneyler de yeteri kadar spesifik değildir. İlaçlar beynin doğal işlem hızından çok daha yavaş reaksiyona girerler. Optogenetikle belirli bir zaman diliminde, belirli bir hücredeki tek bir olayı inceleme şansı ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında optogenetik ile ilgili çalışmalara Kaliforniyada Stanford üniversitesinde başlanmıştır. 2010 yılında Nature methods dergisinde yılın metodu olarak yayınlanmıştır. Çalışmalara meyve sineği ile başlanmış.Hücre kültürü ve farelerde yapılan çalışmalara ek olarak yöntem şimdi primatlarda, sıçan ve kuşlarda denenmektedir. http://www.e-psikiyatri.com OPTOGENETİK NEDİR? Optogenetik: Işık ve genetik ile beyin hücresini araştırma. Genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni gelişmekte olan bilim alanı. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin (bacteriorhodopsin,halorhodopsins, channelrhodopsin)  kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Genetik, viroloji ve optik teknikler kullanılarak elektrofizyoloji veya diğer standart metodların yapamadığı nöronların spesifik gruplarının belli aralıklarda hassasiyet içinde aktive edilmesi veya susturulması sağlanır. Bu sayede işleyişinin anlaşılması oldukça güç olan karmaşık yapıdaki beyinde spesifik hücrelerin kontrolü sağlanabilir. Hücre tiplerine spesifik, ışığa duyarlı, mikrobiyal iyon iletimi düzenleyici proteinler olan channelrhodopsin-2 (ChR2)  ve halorhodopsin (NpHR)  gibi moleküler nöronal aktivite araçları kullanılarak farklı nöral populasyonların aktivitesi kontrol edilebilir. Bu hücresel araçlar, genetik olarak kodlanarak önceden seçilmiş hedeflenen nöronal devrelerin aktive edilmesi veya inhibe edilmesi amacıyla ilgili hedef nöronlara aktarılırlar.  OPTOGENETİK'İN NÖROPSİKİYATRİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ MD. PhD. Karl Deisseroth “Yeni olsa da, optogenetik son derece güçlü bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. İnsan beynindeki milyonlarca nöronların ve sayısız alt gruplar ve birbirinden ayrılan farklı hücre popülasyonları bulunur. Optogenetik gibi teknikleri kullanarak bu tip nöronların ne zaman, nasıl ve niçin kullanacağını haritalayabiliriz. Bu bulgular gününüzde bize beynin sırlarını çözmede, hastalıkların, davranışların ve belleğin kökenini daha iyi anlamada bir adım daha ileri götürmektedir.” der. SOCİETY FOR NEUROSCİENCE-2009 CHICAGO- Araştırmacılar öğrenme, geriçağırma ve duygularındaki gizemli beyin mekanizmalarını; ışık ve genetik kullanılan yeni bir yöntem olan optogenetik araştırılıyor.  Sonuçlar neuroscience dergisinde yayınlandı. Antidepresan tedavisi ile tam olarak iyileşemeyen bölgelere lazer ışığı uygulanarak hücrelerin uyarılmasıyla depresyon semptomlarını rahatlatılmasına yardımcı olduğu görülmüştür. (Herbert Covington, PhD, abstract 286,18, see attached summary) - Yeni ışığa duyarlı proteinlerin keşfi ile birlikte beyin aktivitelerindeki döngü ve beyin hastalıkların arasındaki ilişkiyi anlamakta yeni anlayışlar geliştirmiştir. (Feng, Zang, PhD, abstract 806.1, see attached summary) - Bağımlı olan farelerde bu şekilde davranmalarına neden olan spesifik nöral bağlantıları keşfetmişlerdir.  (Garret Stuber, abstract  686.8, see attached summary) - Şu anda henüz tartışmada olan konu da optogenetikde karmaşık bellek işlevlerinden sorumlu beyin hücrelerinin küçük kısmını reaktivite edildiği keşfedilmiştir. (Michael Hausser, PhD, abstract 388.8, see attached summary) Bazı deneylerde; optogenetik ile fMRI kullanılarak lokal nöronal akitivite ve fMRI’da ölçülen BOLD sinyalleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar göstermiştir ki; optogenetikde fMRI kullanımı ile BOLD sinyalleriyle bulunan yapılar arasındaki bağlantılar aydınlatılabilmiştir. (Eberling JL, Jagust WJ, Christine CW, et al. Results from a phase I safety trial of hAADC gene therapy for Parkinson disease. Neurology 2008;70:1980-1983). - Normalde elektiriksel uyarım bazlı methodlara kıyasla optogenetik az problemle daha hızlı haritalama (mesela kortikal haritalama) yapılmasını sağlamaktadır. (Ayling OG, Harrison TC, Boyd JD, Goroshkov A, Murphy TH. Automated light-based mapping of motor cortex by photoactivation of channelrhodopsin-2 transgenic mice. Nat Methods 2009;6;219-224.) - Optogenetik çalışmalarının sonuclarıyla, derin beyin yapılarının nöronal aktivitelerini uyaran DBS, TMS gibi tekniklere göre optogenetik daha hassas bir tekniktir. - Optogenetik beyne verilen uyarım yöntemlerinde  (Deep Brain Stimulation -DBS gibi) mekanizmalarının etkileri  konusunda  ipucu sunuyor. Psikiyatrik hastalıkların semptomlarına nasıl fayda sağladığına yardımcı olabilir.  DBS’de istenen bölgede tüm hücreleri ve sinir liflerini uyarırken, optogenetikde sadece belli nöronlarda uyarım yapabiliyor. Bu da son araştırmalarla birlikte gösteriyor ki DBS’deki gibi uyarım beyne uyarım verilen yöntemlerde kan akışı PH değişimi gibi yan etkiler optogenetik de görülmüyor. “A new technique for controlling the brain: optogenetics and its potential for use in research and the clinic” Ryan T. LaLumiere - Herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalıklarda nöronal-network aktivitesindeki değişiklikler sonucu fonksiyon bozuklukları gözlenir. Spesifik nöronlarda ya da büyük networklarda foto kontrolün sağlanması bu bozuklukların semptomlarını azaltılabilir ya da ortadan kaldırabilir. Ancak bir tedavi olarak tamamen geçirebileceği söylenemiyor. - DBS ile STN (subthalamic nucleus) üzerinde sağlanan dopamin artışı aynı zamanda optogenetik ile sağlanabilir. Kanıtlanmış araştırmalar gösteriyor ki; dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlanabiliyor. (Sohal VS, Zhang F,  izhar O, Deisseroth K. Parvalbumin neurons and gamma rhythms enhance cortical circuit performance. Nature 2009;459:698-702). (Cardin JA, Carlen M, Meletis K, et al. Driving fast-spiking cells induces gamma rhythm and controls sensory responses. Nature 2009;459:663-667). - Optogenetik’in doğrudan klinik kullanımı olmaksızın, insan hastalıklarının giderilmesi için hayvan modellerinde nöronların optikal kontrolünde yapılması ile daha kesin sonuçlar üretiyor. - Son 5 yıldır araştırmalar gösteriyor ki; optogenetik nöronal aktiviteyi çözmek ve kontrol etmek için klinik amaçlarda kullanım üzerinde önemli bir tekniktir. OPTOGENETİK’İN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz bir olanak sunmasına karşın, genlerle oynamayı gerektirdiğinden şimdilik yalnızca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kapsamında uygulanıyor. Nöropsikiyatrik hastalıklarda (Parkinson, Depresyon, Şizofreni gibi) için farmakoterapide veya elektriksel stimülasyonlara güçlü bir alternatif sağlayacağı açısından önem teşkil etmektedir."

http://www.ulkemiz.com/noropsikiyatride-optogenetik

Ölüm Hakkında 5 Şaşırtıcı Bulgu

Ölüm Hakkında 5 Şaşırtıcı Bulgu

Benjamin Franklin’in meşhur sözüyle başlayalım: Bu dünyada ölüm ve vergiler dışındaki hiçbir şeyin kesin olduğu söylenemez. Çok azımız vergileri heyecan verici bulur, ama ölüm— sadece düşündüğümüzde bile— bizi çok farklı yönlerde derinden etkiler.Ölüm üzerine yapılmış birçok araştırma vardır. Bu yazıda da, ölüm ile ilgili belki de farkında olmadığınız 5 şaşırtıcı gerçeği sizinle paylaşacağız.1. Ölüm Kokusu Ölü bir bedenin kokusunun tarif edilmesi oldukça zordur, ama neredeyse herkes bu kokunun kötü olduğu konusunda hemfikirdir. İnsan vücudunun bozuması sırasında çıkan koku, 400’den fazla uçucu kimyasal bileşik içerir. Bu uçucu bileşiklerin birçoğuna diğer hayvanların bozunması sırasında da rastlıyoruz. Fakat, yapılan araştırmalarının gösterdiğine göre; insan vücudunun çürümesi sırasında, su ile reaksiyon verip alkol ve asit oluşturan organik bileşikler olan esterler açığa çıkıyor. Bu esterler hayvanlar içerisinden yalnızca insana özgü. Bu esterlerle ilgili enteresan olan şey ise, aynı zamanda özellikle çürümüş meyvelerde de rastlanıyor olması. İnsan bedeninin çürümesi sırasında yaydığı ve genellikle mide bulandırıcı derecede tatlı olarak tarif edilen kokunun sebebi de bu  esterlerdir.2. Ölümden Sonra Uzayan Kıllar ve TırnaklarÖlümden sonra saçların ve tırnakların —en azından bir süre— uzadığını mutlaka duymuşsunuzdur. Gerçekten de, özellikle kısa bir süre sonra açılan mezarlardaki bedenlerin saçlarının, erkek ise sakallarının, ve tırnaklarının uzadığı görülmüştür. Fakat bu tamamen bir illüzyon.Aslında, öldükten sonra tırnaklar ve kıllar uzamaz. Bu yanılgıya kapılmamızın sebebi vücudun su kaybı yüzünden büzüşmesidir. Bu durum, saçları ve tırnakları daha uzun gösterir. Ölümden sonra, saç kökü ve deri altındaki tırnak matriksi canlı kalsa bile, saç ve tırnakların uzaması için hormonal sistem gereklidir.3. Telomer Uzunluğu ve Yaşam SüresiUzunca bir süre, insan hücrelerinin ölümsüz olabileceğine, ve doğru çevresel koşullar altında sonsuza kadar kendini yenileyebileceğine inanıldu. Fakat, 1961’de keşfedildiği üzre; 50 ila 70 bölünmeden sonra hücreler yenilenmeyi kesiyorlardı. 1961’den on yıl sonra da, hipotez daha da geliştirildi: telomerler her bir bölünmeden sonra daha da kısalıyorlardı, ve belirli bir kısalığa geldiklerinde bölünme duruyordu ve hücreler ölüyordu.O günden beri, telomer uzunluğunun yaşam süresinin tahmininde kullanılabileceği ile ilgili deliller daha da arttı. Fakat, henüz kısalan telomerlerin yaşlanmadan mı yoksa yalnızca bir semptomdan mı kısaldığı net değil.4. Ölüm Korkusu Yaşlandıkça Azalıyorİnsanın ölüme yaklaştıkça daha fazla ölümden korkmasını beklersiniz, değil mi? Fakat, yapılan araştırmalar bu durumun tam tersini öne sürüyor. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre 40’lı ve 50’li yaşlardaki insanlar, 60’lı ve 70’li yaşlardaki insanlara göre ölümden daha çok korkuyorlar. Ayrıca benzer bir şekilde yapılan başka bir araştırmaya göre; 60’lı yaşlarındaki insanlar orta yaşlı insanlara ve gençlere göre daha az ölüm endişesi taşıyorlar. Bir diğer çalışmaya göre de, ölüm endişesi 20’li yaşlarda en üst noktasına ulaştıktan sonra yıllar geçtikçe azalıyor.5.  Ölüm Hakkında Düşünmek, Bizi Önyargılı YapıyorÖlümü düşünmenin insanların fikirlerinde ne gibi değişikliklere yol açtığı üzerine, geçtiğimiz 20 yılda yapılmış 200’den fazla çalışma bulunuyor.Araştırmaların sonuçlarına göre, ölüm hakkında düşünmek — daha sıradan şeyler ve hatta diğer endişe kaynakları hakkında düşünmeye kıyasla— insanları ırkçılara karşı daha toleranslı, hayat kadınlarına karşı daha kaba, yabancı ürünleri tüketmeye daha az istekli ve hatta liberalleri daha az LGBT hakları destekçisi yapıyor.Fakat, ayrıca ölüm hakkında düşünmek insanları daha çok çocuk sahibi olmaya ve kendinden sonra çocuklarına adının verilmesi isteklerine itiyor. Başka bir deyişle, ölüm hakkında düşünmek bizi sembolik ölümsüzlükleri takip etmeye yönlendiriyor. Ayrıca yine ilginç bir şekilde, ölüm ile yüzleşince Tanrı ve ölümden sonra yaşam inancı, dinsiz insanlarda artış gösteriyor.Kaynak: Jonathon Jong (December 9, 2015), Five surprising findings about death and dying, Science Alert Retrieved on 3 January 2016 from http://www.sciencealert.com/five-surprising-findings-about-death-and-dyinghttp://bilimfili.com

http://www.ulkemiz.com/olum-hakkinda-5-sasirtici-bulgu

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

İnsan gözünün yapısı o kadar karmaşıktır ki bu yapının herhangi bir akıllı tasarım olmadan var olmasına inanamayabiliriz. Ancak, bilim insanları diğer hayvanların gözlerinden yola çıkarak, bu yapıların 100 milyon yıllık gibi uzunca bir süre içinde ışığı algılayan basit bir sensörden evrildiğini ortaya koydu. Gözlerimiz, ışığın girebileceği bir boşluk, odaklanmayı sağlayan bir lens ve gözün arka tarafında bulunan ışığa duyarlı bir zar ile kameralara çok benzer bir şekilde çalışır.Gözlerimizden giren ışık miktarı iristeki dairesel ve radyal kaslar tarafından kontrol edilmektedir. Bu kaslar kasılıp gevşeyerek gözbebeğinin boyutunu değiştirir. Işık ilk olarak kornea denilen sağlam, koruyucu bir tabakadan geçer, ardından lense ulaşır. Lens kendi kendini ayarlayabilen bir yapıya sahiptir ve kendisine ulaşan ışığı kırarak gözümüzün arkasındaki retinaya yollar. Retina çubuk ve koni olarak da bilinen ışığa duyarlı milyonlarca reseptörden oluşur. Her bir reseptör pigment molekülü içerir. Bunlar herhangi bir ışıkla karşılaştığında şekil değiştirerek optik nöronlar (göz sinirleri) vasıtası ile beyne iletilecek olan elektriksel mesajları yaratır.Nasıl görürüz?CisimNesnelere çarpan ışık, cisim yüzeyinden bütün doğrultularda yansıtılırLensLensden geçen ışık lens aracılığıyla dalgaları retinaya doğru odaklarOdaklamaLens şeklini cisimle arasında olan mesafeye göre değiştirerek ışığı retinaya odaklarGöz SiniriGöz siniri gözden gelen sinyalleri beyne doğru taşırGörme YollarıGöz sinirleri talamusun bir bölgesi olan LGN boyunca uzanırOptik KiazmaHer gözdeki sinirler beyine girerken kiazma üzerinden geçerler. Her gözün solundan gelen sinyaller beynin soluna ve sağından gelenler ise beynin sağına iletilir.TalamusAra beynin orta bölümü olan talamus görme, duyma ve dokunma gibi duyusal bilgileri iletir.Lateral Genikulat Nükleus (LGN)Sağda ve solda LGN’ler vardır. Bunların görevleri bilgiyi görme korteksine (görme merkezi) aktarırBirincil Görme KorteksiRetinanın bir haritası gibi dizilmiştir, detaylı renk görmeden sorumlu olan fovea (göz çukuru) için ayrılmış geniş bir alana sahiptir.Görme KorteksiGörme merkezi beynin arka sağ tarafında bulunan 6 ayrı parçadan oluşur. Gözün arka kısmı, sadece milimetrik kalınlığa sahip olan, ışığa karşı duyarlı bir tabaka ile kaplanmıştır. Işık fotonları hücrelerin içindeki pigmentler ile karşılaştıklarında bir dizi sinyal oluşturur. Bu sinyaller çeşitli bağlantılar ile beyne ulaşırlar.Sinyaller ilk olarak internöronların içinden geçer. Daha sonra ganglion hücreleri olarak da bilinen nöronlara aktarılırlar. Ganglion hücreleri birbirlerine çapraz şekilde bağlıdır ve bitişik sinyalleri karşılaştırabilirler. Bu sayede sinyaller beyne ulaşmadan önce bazı bilgiler filtrelenmiş olur bu da beynimize kontrast ve keskinlik konularında yardım eder. Sinyaller nöronlar aracılığı ile yollarına devam ederler ve sonunda optik nöronlara ulaşırlar. Optik nöronlar sahip oldukları bilgiyi beyne aktarırlar.Bir çift optik nöron beyne girdiğinde yollarına çapraz bir şekilde devam ederler ve optik kiyazma denilen bölgede üst üste gelirler. İşte burada iki gözün de sol tarafından gelen bilgiler beynin sol tarafına, sağ tarafından gelen bilgiler ise sağ tarafına yollanır. Bu sayede gözlerden gelen görüntüler karşılaştırılır ve birleştirilir.Beyne giren sinyaller talamus adı verilen bir kapıdan geçmek zorundadır. Sinyaller ile taşınan bilgiler bu kapıda iki parçaya ayrıştırılır. Bir parça renkleri ve detayları içerirken diğer parça hareket ve kontrastı içerir. Ayrıştırılan bilgiler tekrar beyne gönderilir ve görsel kortekse ulaşır. Bu korteks retinanın arka bölgesinin yansıtılmasını yapar ve detaylı bir görüntü oluşturulmasına izin verir.Renklerin görülmesiGözlerinizi açtığınızda bir dizi farklı renk ile karşılaşırsınız ancak ilginç bir şekilde insan gözü ışığın sadece üç farklı dalga boyunu ayırt edebilir. Bunlar yeşil, mavi ve kırmızıdır. Bu üç sinyalin beyinde birleştirilmesi ile milyonlar ile ifade edilen farklı tonlar oluşur.Her bir göz 6 ila 7 milyon arasında koni hücresine sahiptir ve her bir hücre opsin adı verilen, bahsettiğimiz üç renkten birine karşı duyarlı olan bir protein içerir. Fotonlar opsinlere çarptığında opsinler şekil değiştirir ve elektrik sinyallerinin üretilmesini sağlayan bir dizi olayı tetiklerler. Bu sinyaller beyinde yorumlanır. Koni hücrelerinin yarısından fazlası kırmızı ışığa karşı, üçte bir kadarı yeşil ışığa karşı ve yaklaşık sadece yüzde ikisi mavi ışığa karşı duyarlıdır. Bu durum spektrumdaki sarı-yeşil bölgeye daha çok odaklanmamıza neden olur.İnsan gözündeki koni hücrelerinin büyük bir çoğunluğu retinanın içinde bulunmaktadır. Bu hücrelerin bulunduğu alana fovea denir ve sadece milimetreler ile ölçülür. Işık da tam bu alana odaklandırılmaktadır. Bu sayede detayları kaçırmadan canlı ve renkli bir görüntü elde ederiz. Retinanın kalan kısmı çubuk hücreleriyle kaplıdır. Bu hücreler ışığı algılayabilir ancak renkleri algılayamazlar.Dünya’yı kırmızı, yeşil ve mavi renkte görmeye o kadar alışmışızdır ki bazı hayvanların bunu yapamadığını düşünmek bile bizlere garip gelir. Gerçek şu ki, bizdeki gibi üç renkli görüş canlılar aleminde oldukça nadir görülür. Bazı balık, sürüngen ve kuş türleri ise dört renkli görüşe sahiptir. Bunlar kırmızı, yeşil, mavi ve morötesi ışınlardır. Memelilerin evrim tarihine baktığımızda dört koni hücre tipinden ikisini kaybettiklerini görürüz, bu da modern tarihteki birçok memelinin iki renkli görüşü kullandığı anlamına gelir. Bu iki renk sarı ve mavidir.Bu durum erken dönem memelileri için pek fazla sıkıntı oluşturmuyordu çünkü o memelilerin çoğu gündüzleri uyuyor ve geceleri faaliyete geçiyordu. Ayrıca yerin altında yaşamalarından mütevellit çok çeşitli bir renk görme kapasitesine ihtiyaç duymuyorlardı. Daha sonra ise primatlar ağaçlara geçmeye başladılar ve bir gen gelişerek bazı türlere kırmızı rengi görme imkanı sağladı. Kırmızı rengi görmek evrimsel açıdan bu canlılara çok büyük bir avantaj kazandırmıştır zira artık bu canlılar yeşil ve ham meyveler yerine kırmızı ve olgun meyveleri seçebiliyordu.Bugün bile primatların hepsi üç rengi de görebiliyor değil, bazıları hala iki renkli görüşe sahipler; gece yaşayan maymun türleri hala siyah beyaz bir şekilde görebiliyor. Aslında bunların hepsi enerji tasarrufu ile ilgilidir. Yaşayabilmek için tüm renkleri görebilmeye ihtiyacını yoksa neden pigmentleri üretmek için enerji harcayasınız ki?Üç boyutlu görüşGözlerimiz sadece iki boyutlu görüntüler üretme kapasitesine sahiptir ancak birkaç akıllıca işlem ile beynimiz bu iki boyutlu görüntüleri üç boyutlu görüntülere çevirebilmektedir. Gözlerimiz birbirinden yaklaşık 5 santimetre uzaklıktadır yani her biri dünyayı küçük derecede farklı açılardan görür. Beynimiz farklı açılardan gelen bu iki görüntüyü derinlik algısı oluşturmak için kullanır.Kaynakça: http://www.howitworksdaily.com/science-of-vision-how-do-our-eyes-enable-us-to-see/http://www.calismaprensibi.com

http://www.ulkemiz.com/gozlerimiz-nasil-calisir

Pilin İcadı Kim icat etti (Alessandro Volta)

Pilin İcadı Kim icat etti (Alessandro Volta)

Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta (18 Şubat 1745 – 5 Mart 1827) pilin icadıyla tanınan İtalyan fizikçidir.Volta İtalya’nın bir ili olan Como’da doğdu. 1774'te, Royal Okulunda fizik profesörü oldu. Bir yıl sonra, statik elektrik üretebilen elektroforu icat etti ve tanıttı. Bu icadı ile sık sık fon alacağına inanmıştı.Volta, 1776 ve 1778 yılları arasında gazların kimyasını çalıştı. Amerikalı Benjamin Franklin’in “yanabilen hava” kâğıdını okuduktan sonra metanı keşfetti ve İtalya’da dikkatli bir şekilde metan aradı. Kasım 1776da, Moggiore Gölünde metan buldu ve 1778de metan tecrit etmeye başladı. Kapalı bir kutu içinde kıvılcım yardımıyla metan ateşleyerek deneyler yaptı. Volta ayrıca kapasitans konusuna çalıştı. Elektrik potansiyelini ve yükü ayrı ayrı inceledi ve birbirleriyle bağlantılı olduklarını keşfetti. Bu Volta’nın kapasitans yasası olarak adlandırabilirdi. Bunun için elektrik potansiyelinin birimi volt olarak isimlendirildi. 1779'da, Pavia Üniversitesinde deneysel fizik profesörü oldu. Neredeyse kırk yıl bu mevkiisini korudu. 1794de Volta, Comolı aristokratik bir kadın olan Teresa Peregrini ile evlendi ve Giovanni, Flaminio ve Zanino isimlerine sahip 3 çocukları oldu.Volta Napoleon’a buluşunu açıklıyor.Çalışmalarının onuruna, Napoleon Bonaparte Volta’nın sayılmasını sağladı. Volta 1819da yılında emekli oldu ve onun onuruna Como’da bulunan Camnago arazisine “Camnago Volta” ismi verildi. Volta 5 Mart 1827de öldü. Volta’nın bedeni Camnago Volta’ya gömüldü. Volta’nın mirası olan Tempio Voltiano’nun anıtı göl kenarındaki kamu bahçelerinde bulunmaktadır. Volta’nın deneylerinde kullandığı orijinal mirası bir müzede onu onurlandırmak için sergilenmektedir. Yine Como’da bulunan Villa Olma evinde, Volta’nın deneyleri icatları ve ürettikleri inceleniyor sergiletiliyor ve öğretiliyor.Luigi Galvani, iki metali seri bir şekilde kurbağa bacağına temas ettirdiğinde “hayvansal elektrik” olarak adlandırdığı bir şeyi keşfetti. Volta ise kurbağa bacağının şu an elektrolit dediğimiz iletken ve elektrik dedektörü olduğunu fark etti. Kurbağa bacağının yerine tuzlu su ile ıslattığı bezi kullandı ve daha önceki çalışmalarına benzer bir elektrik akışı tespit etti. Bu şekilde bir elektrokimyasal devre keşfetti. Ayrıca, iki eş elektrotun arasındaki potansiyel farkın, galvanik hücrelerinin elektromotor kuvveti (EMF) olduğunu keşfetti. Buna Volta’nın elektrokimyasal devre yasası denilebilir. 1800de, Galvani ile yaşadığı profesyonel anlaşmazlık sonucu, ilk elektrik pili olan, devamlı olarak elektrik akımı yaratan Voltaik pili icat etti. Volta denemeleri sonucunda, en etkili metal çiftinin çinko bakır ikilisi olduğunu tespit etti.İlk Pilin YapılışıVoltaik pili keşfetmesini duyurulmasında etkisi olan William Nicholson, Tiberius Cavallo ve Abraham Bennet’e para ödedi.Voltaik pilVolta tarafından yapılan pil, ilk elektrokimyasal hücre olarak kredilendirildi. İki tane elektrot içerir; biri çinko diğeri ise bakırdır. Elektrolit ise sülfürik asit ile suyun ya da tuzu suyun karıştırılmasıyla oluşur. Elektrolit, 2H+ ve SO42− şeklinde var olabilir. Elektrokimyasal devrelerde hidrojenden ve bakırdan daha yüksek olan çinko negatif yüklenmiş sülfat (SO42−) ile tepkimeye girer. Pozitif yüklenmiş olan hidrojen iyonları bakırdaki elektronları yakalayarak hidrojen gazı, H2, baloncukları oluşturur. Bu olay çinko çubuğu negatif elektrot, bakır çubuğu da pozitif elektrot yapar. Tepkimeler aşağıdaki gibidir.    çinko    Zn → Zn2+ + 2e−    sülfirik asit    2H+ + 2e− → H2Bakır tepki vermez ancak, elektrik akımı için bir elektrot işlevi görür. Kaynak: http://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/pilin-icadi-kim-icat-etti-alessandro-volta

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş enerjisi, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile (hidrojen gazının helyuma dönüşmesi) açığa çıkan ışıma enerjisidir. Dünya atmosferinin dışında güneş enerjisinin şiddeti, yaklaşık olarak 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzüne ulaşan miktarı atmosferden dolayı 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.                                                    Dünya ile Güneş arasındaki mesafe 150 milyon km'dir. Dünya'ya güneşten gelen enerji, Dünya'da bir yılda kullanılan enerjinin 20 bin katıdır.                                                                       Güneş ışınımının tamamı yer yüzeyine ulaşamaz, %30 kadarı atmosfer tarafından geriye yansıtılır.                                                                       Güneş ışınımının %50'si atmosferi geçerek dünya yüzeyine ulaşır. Bu enerji ile Dünya'nın sıcaklığı yükselir ve yeryüzünde yaşam mümkün olur. Rüzgâr hareketlerine ve okyanus dalgalanmalarına da bu ısınma neden olur.                                                                       Güneşten gelen ışınımının %20'si atmosfer ve bulutlarda tutulur.                                                                       Yeryüzeyine gelen güneş ışınımının %1'den azı bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Bitkiler, fotosentez sırasında güneş ışığıyla birlikte karbondioksit ve su kullanarak, oksijen ve şeker üretirler. Fotosentez, yeryüzünde bitkisel yaşamın kaynağıdır.Güneş, nükleer enerji dışındaki bütün enerjilerin dolaylı veya direkt kaynağıdır.                                                                       Güneş enerjisi teknolojileri yöntem, malzeme ve teknolojik düzey açısından çok çeşitlilik göstermekle birlikte iki ana gruba ayrılabilir: Fotovoltaik Güneş Teknolojisi:  Fotovoltaik hücreler denen yarı-iletken malzemeler güneş ışığını doğrudan elektriğe çevirirler.Isıl Güneş Teknolojileri:  Bu sistemlerde öncelikle güneş enerjisinden ısı elde edilir. Bu ısı doğrudan kullanılabileceği gibi elektrik üretiminde de kullanılabilir.Fotovoltaik HücrelerGüneş hücreleri (fotovoltaik hücreler), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş hücreleri alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,1- 0,4 mm arasındadır.Güneş hücreleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Hücrenin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir.Güneş enerjisi, güneş hücresinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 30 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş hücresi birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş hücresi modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan MEGA Watt'lara kadar sistem oluşturulur.                                                                                                 Fotovoltaik Hücrelerinin Yapımında Kullanılan MalzemelerFotovoltaik hücreler pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum:  Önce büyütülüp daha sonra 150-200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tek kristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15'in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çok kristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de %2-5 kadar düşük olmaktadır. Verim, laboratuar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit(GaAs):  Bu malzemeyle laboratuar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır.Amorf Silisyum:  Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum direkt güneş ışınımı az olan bölgelerde de santral uygulamalarında kullanılmaktadır. Amorf silisyumun bir başka önemli uygulama sahası ise binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci uygulamalarıdır.Kadmiyum Tellürid(CdTe):  Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş hücre maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir.Bakır İndiyum Diselenid(CuInSe2):  Bu çokkristal hücre laboratuar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir.Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler:  Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %20'nin, hücre verimi ise %30'un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden veya camdan yapılmaktadır.                                             Laboratuarlarda ulaşılan en yüksek hücre verimleri 1 cm 2 'lik hücre alanı için:Kristalsi güneş hücresi için: %24.5Polikristalsi : %19.8Amorfsi : %12.7Çok Katlı Güneş Hücreleri : %40Son Yıllarda Üzerinde Çalışılan Güneş PilleriTicari ortama girmiş olan geleneksel Si güneş hücrelerinin yerini alabilecek verimleri aynı ama üretim teknolojileri daha kolay ve daha ucuz olan güneş hücreleri üzerinde de son yıllarda çalışmalar yoğunlaştırılmıştır.Bunlar; fotoelektrokimyasal çok kristalli Titanyum Dioksit hücreler, polimer yapılı Plastik hücreler ve güneş spektrumunun çeşitli dalga boylarına uyum sağlayacak şekilde üretilebilen enerji bant aralığına sahip Kuantum güneş hücreleri gibi yeni teknolojilerdir.Fotovoltaik SistemlerGüneş hücreleri, elektrik enerjisinin gerekli olduğu her uygulamada kullanılabilir. fotovoltaik modüller uygulamaya bağlı olarak, akümülatörler, invertörler, akü şarj denetim aygıtları ve çeşitli elektronik destek devreleri ile birlikte kullanılarak bir fotovoltaik sistemi oluştururlar. Bu sistemler, geçmiş zamanlarda sadece yerleşim yerlerinden uzak, elektrik şebekesi olmayan yörelerde, jeneratöre yakıt taşımanın zor ve pahalı olduğu durumlarda kullanılırken, artık şebeke bağlantısı olan yerleşim yerlerinde de şebeke bağlantılı olarak evlerin çatılarına ve büyük ölçekli santral uygulamalarında da kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. Bunun dışında dizel jeneratörler ya da başka güç sistemleri ile birlikte karma olarak kullanılmaları da mümkündür.Şebekeden bağımsız sistemlerde yeterli sayıda fotovoltaik modül, enerji kaynağı olarak kullanılır. Güneşin yetersiz olduğu zamanlarda ya da özellikle gece süresince kullanılmak üzere genellikle sistemde akümülatör bulundurulur. Fotovoltaik modüller gün boyunca elektrik enerjisi üreterek bunu akümülatörde depolar, yüke gerekli olan enerji akümülatörden alınır. Akünün aşırı şarj ve deşarj olarak zarar görmesini engellemek için kullanılan denetim birimi ise akünün durumuna göre, ya fotovoltaik modüllerden gelen akımı ya da yükün çektiği akımı keser. Şebeke uyumlu alternatif akım elektriğinin gerekli olduğu uygulamalarda, sisteme bir invertör eklenerek akümülatördeki DC gerilim, 220 V, 50 Hz.lik sinüs dalgasına dönüştürülür. Benzer şekilde, uygulamanın şekline göre çeşitli destek elektronik devreler sisteme katılabilir. Bazı sistemlerde, fotovoltaik modüllerin maksimum güç noktasında çalışmasını sağlayan maksimum güç noktası izleyici cihazda bulunur. Aşağıda şebekeden bağımsız bir fotovoltaik sistemin şeması verilmektedir.                                                             Şebeke bağlantılı fotovoltaik sistemler yüksek güçte-satral boyutunda sistemler şeklinde olabileceği gibi daha çok görülen uygulaması binalarda küçük güçlü kullanım şeklindedir. Bu sistemlerde örneğin bir konutun elektrik gereksinimi karşılanırken, üretilen fazla enerji elektrik şebekesine verilir, yeterli enerjinin üretilmediği durumlarda ise şebekeden enerji alınır. Böyle bir sistemde enerji depolaması yapmaya gerek yoktur, yalnızca üretilen DC elektriğin, AC elektriğe çevrilmesi ve şebeke uyumlu olması yeterlidir.Fotovoltaik sistemlerin şebekeden bağımsız (stand-alone) olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır.- Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri- Petrol boru hatlarının katodik koruması- Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması- Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları- Bina içi ya da dışı aydınlatma- Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması- Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı- Orman gözetleme kuleleri- Deniz fenerleri- İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri- Deprem ve hava gözlem istasyonları- İlaç ve aşı soğutmaYoğunlaştırıcılı Fotovoltaik SistemlerSilisyum bazlı düzlemsel fotovoltaik malzemeden oluşan hücre yüzeyine çarpan güneş ışığı, elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu sistemlerde kullanılan malzeme ve hücre alanı büyük, verim düşüktür bu da maliyeti artırmaktadır. Silisyum olmayan ince film veya CPV (yoğunlaştırıcılı fotovoltaik) teknolojileri ile silisyum veya diğer yarıiletken malzemenin kullanımını azaltmak mümkündür. Böylece, fosil yakıtlardan oluşan geleneksel şebeke elektriği ile güneş santral sistemlerinin ürettiği elektrik rekabet edebilecektir. İnce film teknolojilerinin üretimi ucuz olmasına rağmen, daha nadir kullanılması ve kaynak malzemenin (Ga, In gibi) pahalı olması, verimli ve güvenilir olmalarına rağmen, yaygın kullanımını kısıtlamaktadır.                                                           Diğer yandan, CPV teknolojisi, daha az malzeme kullanılması dolayısıyla daha düşük fiyat, yüksek verim ve daha etkin pratik bir yol sunmaktadır. Optik yoğunlaştırıcılar (CPV), güneş ışınlarını çok küçük bir alan kaplayan (1 cm2) hücrenin üzerine odaklar ve güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. CPV teknolojilerinde pahalı olmayan aynalar ve mercekler gibi optik malzemeler kullanılır.CPV yoğunlaştırıcıdaki ışığın odaklandığı hedef alana bir PV yarıiletken malzeme yerleştirilir, diğer düzlemsel güneş hücrelerine göre daha küçük alana merceklerle sağlanan daha yüksek yoğunluktaki ışık ışınlarının düşürülmesi ile daha yüksek verimde enerji üretimi sağlanmaktadır. Burada kullanılan PV malzeme Si dan 10 kat daha pahalı olmasına rağmen yüksek verim ve az malzeme kullanımından dolayı toplam maliyet daha düşük olmaktadır.CPV sisteminde kullanılan çok eklemli güneş hücreleri, dönüşüm veriminin artmasına yardımcı olmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre; çok eklemli güneş hücrelerinin kullanılmasıyla verimi % 40 ‘a ulaşmıştır. Bu çok eklemli PV sistemler, güneş spektrumunun önemli bir kısmını kullanarak, gelen güneş enerjisini daha verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmektedirler.                                                                  Yukarıdaki resimde geleneksel PV modülden daha küçük, ince, düzlemsel, yüksek performanslı ve düşük fiyatlı bir CPV modül örneği görülmektedir. Bu CPV modüllerin düzlemsel PV ler ile karşılaştırıldığında avantajları:• Verilen bir alana düşen güneş enerjisinden üretilen aynı miktardaki enerji için, diğer PV sistemlere göre aktif yarıiletken malzemenin maliyeti 1/1000 i kadardır.• Güneşten üretilen elektriğin fiyatı günümüzde kullanılanın yarısından azdır.• Düzlemsel PV nin veriminin iki katı verime sahiptir.Fotovoltaik Modül Verimi                                                                                                           Dünyada Önemli PV Pazarına Sahip Ülkeler                                                       Dünyadaki Durum2011 yılı sonu itibarıyla kurulan en büyük PV santrali Hindistan ‘da GUJARAT SOLAR PARK’ta 239 MW, GOLMUD SOLAR PARK ‘ta 200 MW, ayrıca 2019’ da bitirilmesi planlanan; Çin ‘de 2000 MW ‘lık bir PV santral projesi bulunmaktadır.                                                       Kristal PV teknolojisine dayalı bir MW ‘lık santral için, 15- 20 dönüm, ince film PV santral için ise, 25- 30 dönüm alana ihtiyaç vardır.                                                                     Fotovoltaik Hücrelerin Yapısı Ve Çalışma PrensipleriGünümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi fotovoltaik hücreler de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında fotovoltaik hücre yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir.                                                                             Yarı-iletken maddelerin fotovoltaik hücre olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum'un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine 'verici' ya da 'n tipi' katkı maddesi denir.P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de 'p tipi' ya da 'alıcı' katkı maddeleri denir.P ve N tipi katkılandırılmış malzemeler bir araya getirildiğinde yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve N tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani P tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, N tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, P tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine 'geçiş bölgesi' ya da 'yükten arındırılmış bölge' denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan 'yapısal elektrik alan (Ey)' olarak adlandırılır. Aşağıda PN eklemin oluşması şematize edilmiştir.                                                           Yarıiletken eklemin fotovoltaik hücre olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır.Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar Valans bandı ve İletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini Valans bandındaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem fotovoltaik hücrenin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde fotovoltaik hücre, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, fotovoltaik hücrenin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun hücre yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar.Isıl Güneş Teknolojileri1-Düşük Sıcaklık SistemleriDüzlemsel Güneş Kolektörleri:  Güneş enerjisini toplayan ve bir akışkana ısı olarak aktaran çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır. En çok evlerde sıcak su ısıtma amacıyla kullanılmaktadır. Ulaştıkları sıcaklık 70°C civarındadır. Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, metal veya plastik absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve bu bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur. Absorban plakanın yüzeyi genellikte koyu renkte olup bazen seçiciliği artıran bir madde ile kaplanır. Kolektörler, yörenin enlemine bağlı olarak güneşi maksimum alacak şekilde, sabit bir açıyla yerleştirilirler. Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılır. Bu sistemler evlerin yanında, yüzme havuzları ve sanayi tesisleri için de sıcak su sağlanmasında kullanılır. Bu konudaki Ar-Ge çalışmaları sürmekle birlikte, bu sistemler tamamen ticari ortama girmiş durumdadırlar. Dünya genelinde kurulu bulunan güneş kolektörü alanı 30 milyon m2'nin üzerindedir. En fazla güneş kolektörü bulunan ülkeler arasında Çin, ABD, Japonya, Avustralya İsrail ve Yunanistan yer almaktadır. Türkiye 18 milyon m² kurulu kolektör alanı ile dünyanın önde gelen ülkelerinden biri konumundadır.                                                     Vakumlu Güneş Kolektörleri:  Bu sistemlerde, vakumlu cam borular ve gerekirse absorban yüzeyine gelen enerjiyi artırmak için metal ya da cam yansıtıcılar kullanılır. Bunların çıkışları daha yüksek sıcaklıkta olduğu için (100- 120°C ), düzlemsel kolektörlerin kullanıldığı yerlerde ve ayrıca yiyecek dondurma, bina soğutma gibi daha geniş bir yelpazede kullanılabilirler.                                                                     Güneş Havuzları:  Yaklaşık 5- 6 metre derinlikteki suyla kaplı havuzun siyah renkli zemini, güneş ışınımını yakalayarak 90°C sıcaklıkta sıcak su eldesinde kullanılır. Havuzdaki ısının dağılımı suya eklenen tuz konsantrasyonu ile düzenlenir, tuz konsantrasyonu en üstten alta doğru artar. Böylece en üstte soğuk su yüzeyi bulunsa bile havuzun alt kısmında doymuş tuz konsantrasyonu bulunan bölgede sıcaklık yüksek olur. Bu sıcak su bir eşanjöre pompalanarak ısı olarak yararlanılabileceği gibi Rankin çevrimi ile elektrik üretiminde de kullanılabilinir. Güneş havuzları konusunda en fazla İsrail'de çalışma ve uygulama yapılmıştır. Bu ülkede 150 kW gücünde 5 MW gücünde iki sistemin yanında Avustralya'da 15 kW ve ABD'de 400 kW gücünde güneş havuzları bulunmaktadır.                                                               Güneş Bacaları:  Bu yöntemde güneşin ısı etkisinden dolayı oluşan hava hareketinden yararlanılarak elektrik üretilir. Güneşe maruz bırakılan şeffaf malzemeyle kaplı bir yapının içindeki toprak ve hava, çevre sıcaklığından daha çok ısınacaktır. Isınan hava yükseleceği için, çatı eğimli yapılıp, hava akışı çok yüksek bir bacaya yönlendirilirse baca içinde 15 m/sn hızda hava akışı-rüzgar oluşacaktır. Baca girişine yerleştirilecek yatay rüzgar türbini bu rüzgarı elektriğe çevirecektir. Bir tesisin gücü 30-100 MW arasında olabilir. Deneysel bir kaç sistem dışında uygulaması yoktur.                                                                                   Su Arıtma Sistemleri:  Bu sistemler esas olarak sığ bir havuzdan ibarettir. Havuzun üzerine eğimli şeffaf-cam yüzeyler kapatılır. Havuzda buharlaşan su bu kapaklar üzerinde yoğunlaşarak toplanırlar. Bu tür sistemler, temiz su kaynağının bulunmadığı bazı yerleşim yerlerinde yıllardır kullanılmaktadır. Su arıtma havuzları üzerinde yapılan Ar-Ge çalışmaları ilk yatırım ve işletme maliyetlerinin azaltılmasına ve verimin artırılmasına yöneliktir.                                                                                   Güneş Mimarisi:  Bina yapı ve tasarımında yapılan değişikliklerle ısıtma, aydınlatma ve soğutma gerçekleştirilir. Pasif olarak doğal ısı transfer mekanizmasıyla güneş enerjisi toplanır, depolanır ve dağıtılır. Ayrıca güneş kolektörleri, fotovoltaik modüller vb. aktif ekipmanlar da yararlanılabilir.                                                                                           Ürün Kurutma ve Seralar:  Güneş enerjisinin tarım alanındaki uygulamalarıdır. Bu tür sistemler ilkel pasif yapıda olabileceği gibi, hava hareketini sağlayan aktif bileşenler de içerebilir. Bu sistemler dünyada kırsal yörelerde sınırlı bir biçimde kullanılmaktadırlar.                                                                         Güneş Ocakları:  Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde, içi yansıtıcı maddelerle kaplanmış güneş ocaklarında odakta ısı toplanarak yemek pişirmede kullanılır. Bu yöntem, Hindistan, Çin gibi bir kaç ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır.                                                                                  2-Yoğunlaştırıcı SistemlerParabolik Oluk Kolektörler:  Parabolik güneş kolektörleri diğer termoelektrik teknolojilerine göre en yaygın kullanılan teknolojidir. Kolektörler, kesiti parabolik olan yoğunlaştırıcı dizilerden oluşur. Kolektörün iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini, kolektörün odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya odaklarlar. Kolektörler genellikle, güneşin doğudan batıya hareketini izleyen tek eksenli bir izleme sistemi üzerine yerleştirilirler. Enerjiyi toplamak için absorban boruda ısı transfer akışkanı olarak ısı transfer yağı kullanılmakla birlikte, çevreye zarar vermeyen ve daha ucuz olan suyun kullanılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Toplanan ısı, elektrik üretimi için enerji santraline gönderilir. Bu sistemlerde yüksek yoğunlaştırma kapasitesi sayesinde yüksek sıcaklıklara (350- 400°C ) ulaşılmaktadır. MW başına maliyet yaklaşık olarak 5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Doğrusal yoğunlaştırıcı termal sistemler ticari ortama girmiş olup, bu sistemlerin en büyük ve en tanınmış olanı 354 MW gücündeki Kramer&Junction eski Luz International santralidir.                                   Parabolik Çanak Sistemlerİki eksende güneşi takip ederek, sürekli olarak güneş ışınlarını odak noktasına yoğunlaştırırlar. Termal enerji, odaklama bölgesinden uygun bir çalışma sıvısı ile alınarak, termodinamik bir dolaşıma gönderilebilir ya da odak bölgesine monte edilen bir Stirling makine yardımı ile elektrik enerjisine çevrilir. Çanak-Stirling bileşimiyle güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesinde % 30 civarında verime ulaşılmaktadır. Diğer teknolojilere göre avantaj ve dezavantajları;• Noktasal odaklama yapan bu teknolojide termik kayıp yoktur.• Güneş yoğunlaştırma oranları yaklaşık olarak parabolik olukta 80 ve kule teknolojisinde 1000 iken, bu teknolojide 15000’dir.• Özel bir Stirling motor kullanılmaktadır. Az üretilen bu motor, içinde receiver ve içi helyum ve hidrojen dolu tüpleri bulundurmaktadır.• 10 kW için 1 milyon €’luk yatırım maliyeti ile oldukça pahalı bir teknolojidir.                                                                           Merkezi Alıcı SistemlerTek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen ve 100 m2 den daha büyük yüzeye sahip aynalar, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş Alıcı denen (Reciever) yüksek ısı absorb katsayısına sahip ısı eşanjörüne yansıtır ve yoğunlaştırır. Alıcıda bulunan ve içinden ısı transfer akışkanı geçen boru yumağı, güneş enerjisini üç boyutta hacimsel olarak absorbe eder. Bu sıvı, Rankine makineye pompalanarak elektrik üretilir. Bu sistemlerde ısı transfer akışkanı olarak sıvı tuz veya hava kullanılmakta ve 800°C sıcaklığa ulaşılmaktadır. Heliostatlar bilgisayar tarafından sürekli kontrol edilerek, alıcının sürekli güneş alması sağlanır. Bu sistemlerin kapasite ve sıcaklıkları, sanayi ile kıyaslanabilir düzeyde olup Ar-Ge çalışmaları devam etmektedir. MW başına maliyet yaklaşık olarak 3,5-4,5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Bu sistemlerin faaliyette olanlarından en büyüğü 20 MW gücündeki İspanya’nın Sevilla şehrinde bulunan PS20 santralidir.                                                                                                                       Fresnel Oluk TeknolojisiDoğrusal Fresnel Oluk Teknolojisinde de prabolik oluk teknolojisi gibi doğrusal yoğunlaştırma yapılır. Parabolik oluktan farkı ise alıcı sabit bir yükseklikte olup yansıtma işlemi güneşi takip edebilen sıra sıra dizilmiş düz aynalarla gerçekleştirilir. Sistemde bulunan alıcı (receiver) yansıtıcı aynalardan yaklaşık 10 m yüksekte bulunur. Bu yükseklik, optik verimin parabolik oluk kolektörlere göre düşük olmasına neden olmaktadır. Çünkü yansıma kayıpları, ışınımın dağılması nedeniyle oldukça fazladır. Buna bağlı olarak termik verim de düşük olmaktadır.Parabolik oluk teknolojisine göre daha düşük maliyetli olan bu sistemde, receiver yüksekliğini düşürmek suretiyle verim artırılabilir, ancak bu durumda da, güneş enerjisi toplama alanı küçüleceğinden daha çok panel kullanmak gerekecektir. Bu da, maliyeti yükseltecek bir unsurdur. Yansıtıcı aynaların bir hizada olmaları yerine, yandan boyuna bakıldığında parçalı parabolik oluklu sisteme benzer bir kesit şeklinde dizilmesiyle de verim artırılabilir.Dünyada fresnel teknolojisi ile kurulan en büyük tesis İspanya’nın Murcia bölgesinde bulunan 31,4 MW gücündeki Puerto Errad 1+2 santralidir.                                           Yoğunlaştırıcı Güneş Enerjisi SistemleriGüneş enerjisi uygulamalarında düzlemsel güneş kolektör sistemlerinin yanı sıra daha yüksek sıcaklıklara ulaşmak için yoğunlaştırıcı kolektör sistemleri kullanılmaktadır. Düzlemsel güneş kolektörleri için kullanılan kavram ve tarifler, yoğunlaştırıcı kolektörler için de geçerlidir. Bununla birlikte yoğunlaştırıcı kolektör teknolojisinin daha karmaşık olması nedeniyle, yeni tariflerin yapılması gereklidir.Kolektörlerde güneş enerjisinin düştüğü net alana 'açıklık alanı' ve güneş enerjisinin yutularak ısı enerjisine dönüştürüldüğü yüzeye 'alıcı yüzey' denir. Düzlemsel güneş kolektörlerinde açıklık alanı ile alıcı yüzey alanı birbirine eşittir. Yoğunlaştırıcı kolektörlerde ise güneş enerjisi, alıcı yüzeye gelmeden önce optik olarak yoğunlaştırıldığı için alıcı yüzey, açıklık alanından daha küçük olmaktadır.Güneş enerjisini yoğunlaştıran kolektörlerde en önemli kavramlardan biri 'yoğunlaştırma oranı' dır. Yoğunlaştırma oranı; açıklık alanının alıcı yüzey alanına oranı şeklinde tarif edilir. Yoğunlaştırma oranı, iki boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik oluk) 300, üç boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik çanak) 40000 mertebesindedir.Doğrusal YoğunlaştırıcılarParabolik oluk kolektörler, doğrusal yoğunlaştırma yapan ve kesiti parabolik olan dizilerden oluşur. Oluğun iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini paraboliğin odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya yansıtır.Orta derecede sıcaklık isteyen uygulamalarda kullanılan bu sistemlerde, güneş enerjisi bir doğru üzerinde yoğunlaştırılacağından tek boyutlu hareket ile güneşi izlemek yeterlidir.                                                         Noktasal Yoğunlaştırıcılarİki boyutta güneşi izleyip noktasal yoğunlaştırma yapan ve daha yüksek sıcaklıklara ulaşan bu tür sistemler, parabolik çanak ve merkezi alıcı olmak üzere iki gruba ayrılır.Parabolik çanak kollektörler iki eksende güneşi takip ederek sürekli olarak güneşi odak noktasına yoğunlaştırırlar.Merkezi alıcı sistemde, tek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen düzlemsel aynalardan oluşan bir alan, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş ve alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtır. Heliostatlar bilgisayar tarafından kontrol edilerek, alıcının devamlı güneş alması sağlanır.                                                                       Yoğunlaştırıcı Sistemler İle Elektrik ÜretimiBugüne kadar güneş enerjisi ile elektrik üretiminde başlıca iki sistem kullanılmıştır. Birincisi, güneş enerjisini direkt olarak elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemlerdir. Fakat son 20 yıl içerisinde fotovoltaik sistem uygulamalarının artışına rağmen, teknolojisinin karmaşıklığı ve maliyetinin yüksek oluşu, geniş çapta elektrik üretimi için yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. İkinci seçenek ise, güneş enerjisinin yoğunlaştırıcı sistemler kullanılarak odaklanması sonucunda elde edilen kızgın buhardan, konvansiyonel yöntemlerle elektrik üretimidir.Güneş termal güç santralleri, birincil enerji kaynağı olarak güneş enerjisini kullanan elektrik üretim sistemleridir. Bu sistemler temelde aynı yöntemle çalışmakla birlikte, güneş enerjisini toplama yöntemleri, yani kullanılan kolektörler bakımından farklılık gösterirler. Toplama elemanı olarak parabolik oluk kolektörlerin kullanıldığı güç santrallerinde, çalışma sıvısı kolektörlerin odaklarına yerleştirilmiş olan absorban boru içerisinde dolaştırılır. Daha sonra, ısınan bu sıvıdan eşanjörler yardımı ile kızgın buhar elde edilir. Parabolik çanak kolektörler kullanılan sistemlerde de ya aynı yöntem kullanılır ya da merkeze yerleştirilen bir motor ( Stirling ) yardımı ile direkt olarak elektrik üretilir. Merkezi alıcılı sistemlerde ise, güneş ışınları düzlemsel aynalar (heliostat) yardımı ile alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtılır. Alıcıda ısıtılan çalışma sıvısından konvansiyonel yollarla elektrik elde edilir.Güneş Termal Güç Santrallerinin Tasarım İlkeleriGüneş termal güç santrallerinin tasarımında dikkate alınması gereken en önemli parametreler şunlardır;- Bölge seçimi,- Güneş enerjisi ve iklim değerlendirmesi,- Parametrelerin optimizasyonu,- Bölge Seçimi.Santralın tesis edileceği ideal bölge seçilirken aşağıdaki kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.- Yıllık yağış miktarının düşük olması,- Bulutsuz ve sissiz bir atmosfere sahip olması,- Hava kirliliğin olmaması,- Ormanlık ve ağaçlık bölgelerden uzak olması,- Rüzgar hızının düşük olması.Güneş Enerjisi ve İklim DeğerlendirmesiSantralın tesis edileceği bölgenin, yılda en az 2000 saat güneşlenme süresine ve metrekare başına yıllık l500 kWh'lık bir güneş enerjisi değerine sahip olması gereklidir. Ayrıca, 4 saatlik güneşlenme süresine sahip gün sayısının 150 den az olmaması gereklidir. Yukarıdaki şartları sağlayan bir bölgede santral tasarımı için aşağıdaki çalışmaların yapılması gerekir.Uzun Dönem Performans DeğerlendirmesiYoğunlaştırıcı kolektörlerin uzun dönem performans değerlendirmesi için saatlik direkt güneş enerjisi değerleri kullanılır. Bu değerler ölçümlerden elde edilemediği zaman, bir model yardımı ile günlük toplam güneş enerjisi değerlerinden elde edilmelidir. Coğrafi bölge ve kolektör seçiminin yapılmasında uzun dönem yıllık güneş enerjisi değerlerinden faydalanılır. Bu değerler aynı zamanda ekonomik analiz için de gereklidir.İzleme Modülünün SeçimiDoğrusal yoğunlaştırıcı kolektörler, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı doğrultusunda yerleştirilebilir. Yön seçilirken, maksimum güneş enerjisinin hangi doğrultuda alındığı göz önünde bulundurularak yerleştirme yapılır. Genelde Kuzey-Güney doğrultusunda yerleştirmekle en iyi sonuç elde edilir.Parametrelerinin OptimizasyonuDoğrusal yoğunlaştırma yapan ve ısı transfer akışkanı olarak termal yağ kullanılan sistemlerde çalışma parametrelerinin optimizasyonu için aşağıdaki kriterler dikkate alınmalıdır.Isı Transfer Yağının Seçimi: Güneş termal güç santralinin verimli çalışması büyük ölçüde, uygun ısı transfer akışkanının seçimine bağlıdır. Bu akışkanın dolaştığı sistem parçaları, 0 øC ile 300 øC arasında değişen sıcaklık dalgalanmalarına maruz kalırlar. Bu nedenle güç santrallerinde kullanılan ısı transfer akışkanında aşağıdaki özellikler aranır:- Yüksek yanma noktası(500 °C 'ın üstünde)- Düşük buharlaşma basıncı- Düşük sıcaklıklarda yüksek akışkanlık- Yüksek yoğunluk- Yüksek sıcaklıklarda(300 °C) sürekli çalışabilmeBu kriterlerin hepsini sağlayan bir yağda ayrıca 0oC ve 300oC arasında basınç düşmesinin minimum olması gerekir.Basınç Düşmesiİşletme basıncı; santralın önemli çalışma parametrelerinden biridir. İşletme basıncının maksimum ve minimum değerleri, işletme sıcaklığının maksimum ve minimum değerleri ile sınırlanır. Bu basıncın alt limiti ısı transfer akışkanının buharlaşmasını engelleyecek bir değerde olmalıdır.Boru BoyutlandırmasıSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.Kapasite SeçimiSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.KorozyonSistemin ısı kayıplarını minimum seviyeye getirirken prosesin olduğu kısımlar ve kolektörler korozyondan korunmalıdır. Örneğin ekipman içinde yoğunlaşmasına izin verilen buharın, ısı değiştirgecinde ıslak buhar korozyonuna neden olmaması için, süper ısıtıcılarda kızgın buhar haline getirilir.Parabolik Oluk KonnektörlerParabolik oluk kolektörlü güç santralleri, güneş tarlası, buhar ve elektrik üretim sistemlerinden oluşur. Bu santrallerde proses ısısı için, doğrusal yoğunlaştırma yapılarak, güneş enerjisinden 300 øC'nin üzerinde sıcaklık elde edilir ve ısı transfer akışkanı olarak yüksek sıcaklıklara dayanıklı termal yağ kullanılır.Güneş tarlası; bağımsız üniteler şeklinde birbirine paralel bağlanmış parabolik oluk kolektör gruplarından oluşan alandır. Bu üniteler, gelen güneş enerjisini 4 mm kalınlığında ve yüksek yansıtma oranına (% 94) sahip aynalar vasıtasıyla, odakta bulunan alıcı boru üzerine yansıtırlar. Parabolik oluk kolektörler grupları yatay eksen boyunca dönmelerini engellemeyen metal yapılarla desteklenmiştir. Sistemde aynaların güneşi izlemesini sağlayan bir sensör bulunur.Isı toplama elemanı; cam tüp, yüzeyi yaklaşık % 97 lik bir absorbtiviteye sahip çelik alıcı boru ve cam-metal birleştiricilerden oluşur. Alıcı boru üzerinde meydana gelen yüksek sıcaklık nedeniyle oluşan ısı kayıplarını azaltmak için, cam tüp ile alıcı boru arasındaki hava vakumlanmıştır. Bu boşluk basıncı yaklaşık 0.1 atm dir. Isıya dayanıklı cam tüp, yüksek bir geçirgenliğe ve radyasyon kayıplarını en aza indirgemek için antireflektif bir yapıya sahiptir. Sıcaklık nedeniyle meydana gelen genleşmelerin etkilerini gidermek için körüklü cam-metal birleştiriciler kullanılmaktadır.Güneş tarlası kontrol sistemi; genel kontrol sistemi ve her kolektör grubunda bulunan lokal kontrol ünitelerinden oluşur. Genel kontrol sistemi güneşlenme durumunu izler ve buna göre sistemi tamamen ya da kısmen açar ya da kapatır. Bu işlem, lokal kontrol üniteleriyle iletişim içinde yapılır. Lokal kontrol üniteleri, her kolektör grubunu ayrı ayrı kontrol ederek güneşin takip edilmesini sağlarlar.                                                                 Buhar üretim sistemi; ön ısıtma, buhar üretimi ve süper ısıtma bölümlerinden oluşur. Bu bölümlerden geçirilerek 371 o C ve 100 bar basınca yükseltilen buhar, elektrik üretimi için türbine gönderilir. Üretimden sonra yeterince soğumayan buhar, yeni bir çevrime gönderilmeden, yeniden aynı sıcaklığa kadar ısıtılır ve tekrar türbine gönderilir. Bu ikinci çevrimden sonra artık soğuyan buhar, sıkıştırılıp sıvı hale getirildikten sonra yeni bir çevrime gönderilir.Güneş enerjili güç santrallerinde, güneş enerjisinin yetersiz kaldığı durumlarda, kesintisiz elektrik üretimini sağlamak için ilave ısıtıcılar kullanılır. Petrolle ya da doğal gazla çalışan ilave ısıtıcılar, aynı sıcaklık ve basınçta buhar üretirler. Şekilde gelen güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi ve kaçaklar görülmektedir.Parabolik Oluk Elektrik Santrallerinde Elektrik VerimiSEGS teknolojisi, güneş enerjisini birincil enerji kaynağı olarak kullanan Rankin çevrimli buhar türbin sistemine dayanır. Güneş Santralı, parabolik oluk kolektör gruplarından (Solar Collecting Assemblies-SCA) meydana gelmiştir. Güneşi iki boyutlu olarak takip eden ve yansıtıcı yüzeyleri vasıtasıyla güneş ışınlarını odaklayarak çelik boru üzerinde yoğunlaştıran kolektörler, kolonlar üzerine kurulmuş olup, esnek hortumlarla birbirine bağlanmışlardır. Verimi arttırmak ve ısı kayıplarını en düşük seviyeye getirmek için, absorban olarak kullanılan ve özel bir madde ile kaplı olan bu çelik boru, içi vakumlanmış cam bir tüp içine yerleştirilmiştir. Boruların içinden geçirilen ısı transfer akışkanı (sentetik yağ), 390 o C civarına kadar ısıtılır ve sistem boyunca dolaştırılarak türbin jeneratörü için gerekli olan buhar üretilir.                                                   Güneş enerjisinin yetersiz olduğu zamanlarda, kesintisiz enerji üretimini sağlamak için, doğal gazlı ısıtıcı sistem kullanılmaktadır. Güneş enerjisinin yeterli, yetersiz veya hiç olmama durumuna göre sistem üç değişik şekilde çalışır.Güneş enerjinin yeterli olduğu durumlarda, ısı transfer akışkanı doğrudan güneş tarlasından geçer. Yetersiz veya hiç olmama durumlarında ise doğal gazlı ısıtıcılarla desteklenir veya tamamen bu ısıtıcılar devreye sokulur. Her iki enerji kaynağının da kullanıldığı durumda, hem güneş enerjisinden hem doğal gazdan yararlanabilmek için by-pass valfı açık bırakılır. Bu durumda güneş tarlasında ısınan sıvı, destek ısıtıcılar yardımı ile çalışma sıcaklığına ulaşıncaya kadar ısıtılır.Parabolik Çanak KonnektörlerParabolik çanak kolektörler, yüzeylerine gelen güneş radyasyonunu noktasal olarak odaklarında yoğunlaştırırlar. Bu kolektörlerin yüzeyleri de parabolik oluk kolektörlerin yüzeyleri gibi yansıtıcı aynalarla kaplanmıştır. Gelen güneş enerjisi bu aynalar vasıtası ile odaktaki Stirling motoru üzerine yoğunlaştırılır. Stirling motoru ısı enerjisini elektrik jeneratörü için gerekli olan mekanik enerjiye dönüştürür. Elektrik üretiminden başka, bu kolektörler buhar ya da sıcak hava üretimi için de kullanılır.Parabolik çanak kolektörler ile elde edilen elektrik, diğer yöntemlerle elektrik üreten santrallere destek amacıyla ve maden ocakları, radar istasyonları ya da uzak köylerin elektrik ihtiyacının karşılanmasında kullanılır. Ayrıca, endüstride buhar üretimi, yer altı enjeksiyonu, petrol çıkartılması gibi işlemler için kullanılır.Bu santraller, küçük modüllerden oluştuğu için enerji ihtiyacı duyulan yerlerin yakınında ve ihtiyaç duyulan kapasitede tesis edilebilirler. Günümüzde uygulamaları aşağıda verilmiştir. Günümüzde henüz ekonomik olmayan parabolik çanak kolektörlü sistemlerin araştırma ve geliştirme çalışmaları sürdürülmektedir. Bu çalışmalarda amaç, birim alan maliyetini düşürmek ve verimini artırmaktır.Merkezi Alıcı Güç SantralleriGüneş enerjisini yoğunlaştırarak elektrik üreten diğer bir uygulama da merkezi alıcı güç santralleridir. Bu santrallerde güneş enerjisi, heliostat denen aynalar yardımı ile bir kule üzerine yerleştirilmiş olan alıcıya yansıtılır. Bu yolla 1000 Co'nin üzerinde sıcaklık elde edilir. Heliostatlar, merkezi bir bilgisayar yardımı ile güneşi takip ederek güneş enerjisini kule üzerindeki alıcıya yansıtırlar.Alıcıda ısıtılan akışkan, buhar jeneratörüne gönderilerek buhar üretilir. Bu buhar, buhar türbininden geçirilerek elektrik üretilir. Bu çevrimden sonra buhar, kondansatörde soğutma suyu çevrimi ile soğutulur ve tekrar buhar jeneratörüne döner. Isı transfer akışkanı buhar jeneratöründen geçtikten sonra alıcıya gönderilir.Güneş Kollektörlü Sıcak Su SistemleriGüneş kolektörlü sıcak su sistemleri, güneş enerjisini toplayan düzlemsel kolektörler, ısınan suyun toplandığı depo ve bu iki kısım arasında bağlantıyı sağlayan yalıtımlı borular, pompa ve kontrol edici gibi sistemi tamamlayan elemanlardan oluşmaktadır.Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılırlar. Her iki sistem de ayrıca açık ve kapalı sistem olarak dizayn edilirler.Tabii Dolaşımlı Sistemler:  Tabii dolaşımlı sistemler ısı transfer akışkanının kendiliğinden dolaştığı sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan suyun yoğunluğunun azalması ve yükselmesi özelliğine dayanmaktadır. Bu tür sistemlerde depo kolektörün üst seviyesinden en az 30 cm yukarıda olması gerekmektedir. Deponun alt seviyesinden alınan soğuk (ağır) su kolektörlerde ısınarak hafifler ve deponun üst seviyesine yükselir. Gün boyu devam eden bu olay sonunda depodaki su ısınmış olur. Tabii dolaşımlı sistemler daha çok küçük miktarda su ihtiyaçları için uygulanır. Deponun yukarıda bulunması zorunluluğu nedeniyle büyük sistemlerde uygulanamazlar. Pompa ve otomatik kontrol devresi gerektirmediği için pompalı sistemlere göre biraz daha ucuzdur.Pompalı Sistemler:  Isı transfer akışkanının sistemde pompa ile dolaştırıldığı sistemlerdir. Deposunun yukarıda olma zorunluluğu yoktur. Büyük sistemlerde su hatlarındaki direncin artması sonucu tabii dolaşımın olmaması ve büyük bir deponun yukarıda tutulmasının zorluğu nedeniyle pompa kullanma zorunluluğu doğmuştur.Açık Sistemler:  Açık sistemler kullanım suyu ile kolektörlerde dolaşan suyun aynı olduğu sistemlerdir. Kapalı sistemlere göre verimleri yüksek ve maliyeti ucuzdur. Suyu kireçsiz ve donma problemlerinin olmadığı bölgelerde kullanılırlar.Kapalı Sistemler:  Kullanım suyu ile ısıtma suyunun farklı olduğu sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan su bir eşanjör vasıtasıyla ısısını kullanım suyuna aktarır. Donma, kireçlenme ve korozyona karşı çözüm olarak kullanılırlar. Maliyeti açık sistemlere göre daha yüksek verimleri ise eşanjör nedeniyle daha düşüktür.Düzlemsel Güneş KollektörleriDüzlemsel güneş kolektörleri, güneş enerjisinin toplandığı ve herhangi bir akışkana aktarıldığı çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır.Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, kolektörün en önemli parçası olan absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve yukarıdaki bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur.                                                   Üst Örtü:  Kolektörlerin üstten olan ısı kayıplarını en aza indirgeyen ve güneş ışınlarının geçişini engellemeyen bir maddeden olmalıdır. Cam, güneş ışınlarını geçirmesi ve ayrıca absorban plakadan yayınlanan uzun dalga boylu ışınları geri yansıtması nedeni ile örtü maddesi olarak son derece uygun bir maddedir. Bilinen pencere camının geçirme katsayısı 0.88'dir. Son zamanlarda özel olarak üretilen düşük demir oksitli camlarda bu değer 0.95 seviyesine ulaşmıştır. Bu tür cam kullanılması verimi %5 mertebesinde arttırır.Absorban Plaka:  Absorban plaka kolektörün en önemli bölümüdür. Güneş ışınları, absorban plaka tarafından yutularak ısıya dönüştürülür ve sistemde dolaşan sıvıya aktarılır. Absorban plaka, borular ile sıkı temas halinde olmalıdır. Alüminyumda olduğu gibi, akışkan borularının kanatlarla bir bütün teşkil etmesi en iyi durumdur. Bakır ve sacda bu mümkün olmadığı için akışkan boruları ile plakanın birbirine temas problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ya tamamen ya da belli aralıklarla lehim veya kaynak yapmakla çözülebilir.Isı Yalıtım:  Kolektörün arkadan olan ısı kayıplarını minimuma indirmek için absorban plaka ile kasa arası uygun bir yalıtım maddesi ile yalıtılmalıdır. Absorban plaka sıcaklığı, kolektörün boş kalması durumunda 150 °C'a kadar ısınması nedeniyle kullanılacak olan yalıtım malzemesinin sıcak yalıtım malzemesi olması gerekmektedir. Isı iletim katsayıları düşük ve soğuk yalıtım malzemesi olarak bilinen poliüretan kökenli yalıtım malzemeleri tek başına kullanılmamalıdır. Bu tür yalıtım malzemeleri, absorban plakaya bakan tarafı sıcak yalıtım malzemesi ile takviye edilerek kullanılmalıdır. http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisi-ve-teknolojileri-nelerdir-

Kanser ve Kanserojen Maddeler Nelerdir ?

Kanser ve Kanserojen Maddeler Nelerdir ?

Hücre muazzam matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, işte o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece eski ve yeni hücreler arasında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip etrafa zarar verirler habire.  Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığ ı yenme adına hücreyle ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk.  Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel bir kod dünyasının varlığını fark ediverdik. Öyle ki; DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücrelerine gayrinizamî bir yol takip etmesi hasebiyle yaramaz asi evlat rolünde anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır.  Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Neyseki T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir.           Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması,  hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifreler üzerinde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesi sonucu gerçekleştirdiği çoğalmayla kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir.  Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve gayri nizami bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor.  Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket edip arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne alır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden özellikle bu organın sıhhatli bir şekilde korunmasında sayısız faydalar var. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse artık bu noktadan sonra vücut hızla bölünüp çoğalabilen veya bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Derken kanser hücreleri itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır.      Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup,  bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünden dem vururken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalar (defektler)  veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüsler, kronik iltihaplar ve bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz:        Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir.        Dioksan- Kozmetik sanayi ve deoderan da kullanılır.       Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesanekanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır.     Naftilamin-Cam sanayisi ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur.        Floranilasetilamin- Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir.        Dimetil fenilizoanilin- Gıda renklendirici olarak kullanılır.        Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır.       Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp, sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır.        Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir.       DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir.       Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır.       Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir.  Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor.       Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir.       Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir.      Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir.  Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin ediliyor. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Karsinojenik ajanlar fiziksel, kimyasal, biyolojik kökenli olabilir. 1.KİMYASAL KARSİNOJENLER En büyük grubu oluşturan karsinojenlerdir. Karsinojenik etki yapan kimyasal maddeler birbirinden farklı yapı gösterirler. Polisiklik aromatik hidrokarbonlar; 1-2 benzenzantrasen, 3-4 benzpyrene Aromatik aminler; Bunların karsinojenik etkisi anilin boya endüstrisinde çalışan işçilerle mesane kanserlerinin görülmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Asıl karsinojenik etkinin 2 naftilamin olduğu anlaşılmıştır. Azo Bileşikleri; Sanayide boya maddesi olarak kullanılan bu bileşikler hangi yolla verilirse verilsin genelikle karaciğerde tümör oluştururlar. Kimyasal karsinogenezisde 2 basamak vardır.İnisiasyon ve Promosyon İnisiasyon; Karsinojenik ajanın yeterli dozunun alınmasıyla başlar. Sadece inisiasyon tümör oluşumu için yetmez.İnisiasyon kalıcı DNA hasarı yani mutasyon yapar. Hızlı ve irreversibldir.Promosyon; İnisiasyondaki hücreleri indükler ama kendileri nontümörojeniktir. Promoterler DNA’yı direkt etkilemez ve reversibldir. Bunlar hücresel proliferasyon yoluyla ek mutasyonlara duyarlı olurlar. İnisiasyona uğramış hücrelerle multipl promoter uygulanımı arasında yeterince uzun süre gelişirse tümör oluşmaz. Karsinogenezisin İnisiasyonu:Karsinogenezi başlatan kimyasallar yapısal olarak değişiktir. 2 kategoriye ayrılır.Direkt etkili bileşikler ve İndirekt etkili veya prokarsinojenler.Her ikisinin ortak özelliği yüksek reaktif elektrofillerdir. Hücrenin nükleofilik bölgesiyle reaksiyona girebilir. Elektrofilik reksiyonlar hedef hücrede bazı elektron zengin bölgeleri etkiler ki bunlar DNA,RNA dır.Kimyasal karsinojenlerin moleküler hedefi DNA’dır.DNA’da tamir edilemeyen değişiklikler inisiasyon proçesinin ilk basamağında gereklidir. Değişikliğin kalıtsal olabilmesi için hasarlı DNA’nın replike olması gerekir.Bu nedenle inisiasyon olması için karsinojenin değiştirdiği hücrelerin en az bir siklus proliferasyon göstermelidir ki DNA değişiklikleri kalıcı olsun. Karsinogenezisin Promosyonu;Bazı kimyasal maddelerin karsinojen etkisi proöoter uygulanımı sonucu oluşur. Kendileri tümörijenik değildir. İnisiasyon uygulanım ile preneoplastik veya hiperplastik lezyona zemin hazırlar. Bunu takiben promoter uygulanımı mutant hücrenin klonal ekspansiyonunu sağlar. Proliferasyona zorlanan inisiasyondaki hücrelerde ek mutasyonlar olur. Ve malign tümör gelişir. Direkt etkili Karsinojenler;Alkilleyici ajanlar, Acylating ajanlar. İndirekt etkili ajanlar;Polisiklik aromatik hidrokarbonla,Aromatik aminler,Mikrobiyal ürünler 2.FİZİKSEL KARSİNOJENLER Güneş Işını ve Ultraviyole;Karsinojenik etkinin nedeni olarak ultrviyole ışınlarının DNA molekülünde yol açtığı mutasyonlar gösterilmektedir. Radyasyon;Güçlü onkojendir. Kromozom kırığı, translokasyon ve nokta mutasyonu olur. Latent periyot uzundur. Ek mutasyonlar ve çevresel faktörler olaya eklenir. 3.VİRAL KARSİNOJEN AJANLAR Viruslerin hepsi onkojenik etki göstermez. Hayvanlarda tümörlere yol açan 150 kadar virus bulunmuş. Bunlardan 1/3’ü DNA yapısında diğerleri RNA yapısındadır. DNA virusleri arasında papova ve herpes virusleri, Epstein Barr Virusu (EBV), Hepatit B virusu, Papilloma virusü sayılır. RNA Virusleri ise HTLV-1, fare meme kanseri, fare lösemi virusu. Transforme olan DNA virusu konakçı hücre genomu ile stabl bağlantı kurar. İntegre virus replikatif siklusunu tamamlayamaz. 4.HORMONLAR Uzun süre yüksek dozda verilen hormonların tümöre yol açtığı gösterilmiştir. İnsan tümörleri etyolojisinde hormonal etkiyi gösteren en iyiörnek yüksek östrojen salgılanması ile birlikte bulunan granuloza hücreli tümörlerde, endometriyumda önce hiperplazi daha sonra kanser gelişimidir. Genel kanıya göre hormonlar kokarsinojenik etkiye sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/kanser-ve-kanserojen-maddeler-nelerdir-

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Gamet Nedir ?

Gamet Nedir ?

Gamet eşeyli üreme yolu ile çoğalan organizmalarda döllenme evresinde bir başka hücre ile birleşerek kaynaşan hücredir. Morfolojik olarak iki farklı gamet üreten ve her bireyin tek bir tip gamet ürettiği türlerde ovum ya da yumurta adı verilen daha büyük gamet türünü üreten bireyler dişi, daha küçük ve iribaşa benzeyen sperm adı verilen gamet hücrelerini üreten bireyler erkek olarak adlandırılır. Dişilerin ve erkeklerin farklı boyutlarda gamet üretmesine anizogami ya da heterogami denir; örneğin insan ovumu bir tek insan sperm hücresinin yaklaşık 100.000 katıdır.). Buna karşın izogami her iki cinsiyetten gelen gamet hücrelerinin aynı büyüklükte ve şekilde olması durumudur. Gamet adı ilk olarak Avusturyalı biyolog Gregor Mendel tarafından kullanılmıştır. Gametler bir bireyin genetik bilgisinin yarısını, her tipin 1n takımını taşırlar.FarklılaşmaGametin aksine bir bireyin diploid somatik hücreleri spermeden gelen bir kromozom seti ile birlikte yumurtadan gelen bir kromozom seti olmak üzere ana ve babanın özelliklerini taşıyan genleri içinde barındırır. Bir gametin kromozomları her iki kromozom setinden birinin tam bir kopyası değildir ve genellikle rastgele mutasyonlar sonucunda farklılaşmış DNA dizisi yani yeni proteinler ve fenotiplar oluşur.BitkilerEşeyli olarak üreyen bitkilerin de gametleri vardır. Ancak bitkilerde diploid ve haploid kuşakların birbirini izlemesi nedeniyle bazı farklılıklar bulunur. Kapalı tohumlularda çiçekler haploid kuşağı oluşturmak için mayoz bölünmeden geçer, haploid kuşak ise gametleri oluşturmak için mitoz bölünmeden geçer. Dişi haploid tohum taslağı ya da ovül olarak adlandırılır ve çiçeğin yumurtalığında oluşur. Haploid ovül olgunluğa eriştiğinde dişi gameti oluşturur. Erkek haploide ise polen adı verilir ve anterde oluşur. Polen erişkin bir tepeciğin üzerine konduğunda çiçeğin içine doğru bir polen borusu hâline gelir. Haploid polen mitoz bölünme ile oluşturduğu spermi salarak döllenmeyi başlatır.Cinsiyetin belirlenmesiİnsanlarda normal bir ovum yalnızca X kromozumu taşırken bir sperm ya X ya da Y kromozomu taşır. Normal olmayan bir ovum mayoz bölünmenin iki evresinden biri ya da ikisinde oluşan hata sonucunda ya iki X kromozumu taşır ya da hiç kromozom taşımazken normal olmayan sperm ise yine aynı nedenle ya cinsiyet belirten kromozomları taşımaz, ya da bir XY çifti, bir XX çifti veya bir YY çifti taşıyabilir. Yani erkek ve dişi gamet hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigotun cinsiyetini sperm hücresi belirler. Eğer zigot iki X kromozomuna sahipse dişi, bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur.[4] Kuşlar için ise ZW cinsiyet belirleme sistemi ile dişi ovum yavruların cinsiyetini belirler.

http://www.ulkemiz.com/gamet-nedir-

Aksolotl Nedir?

Aksolotl Nedir?

Aksolotllar, kaplan semenderi grubuna aittir. Semenderler ve kelerlerle akrabadır. Aksolotllar (Ambystoma mexicanum), Meksika semenderlerinin en tanınmış üyelerindendir. Ait olduğu sınıfının aksine başkalaşım geçiremediği için suda yaşamaktadırlar. Diğer semendereler başkalaşım geçirdikten sonra tamamen olmasa bile suyu terk etmektedirler. Ancak aksolotllar, karaya uyum sağlamaya yetkin özelliklere sahip değillerdir. Aksolotllar erişkinliğe 1.5 ya da 2 yaşlarında kavuşurlar. Aksolotlların ömrü ortalama 15 yıldır. Erişkin bir aksolotl yaklaşık 25 cm boyundadır. Boyunun yarısı kuyruktan oluşur. 30 cm uzunluktan büyük aksolotllar pek rastlanmamaktadır. İri başları ve kalın boyunlara sahiptir. Aksolotlların göz kapakları bulunmamaktadır. Genellikle koyu kahverengi ve siyah renktedirler. Ancak renksiz olanları da çokça bulunur. Renksiz olanları akvaryumlar da görmek mümkündür. Ayakları ve bacakları güçsüz ve uzundur. Yüzgeçleri kafa arkasından başlar ve kuyruğa kadar uzanır. Kafasının yanında bulunan üç çift tüyümsü solungaçları sudan oksijen almasını sağlamaktadır. Bu özelliği ile tipik bir semenderden ayrılmaktadır.Dünya üzerinde aksolotllar Meksika’daki Chalco Gölü’nde ve Meksika’nın dağ göllerinde yaşamaktadırlar. Meksico City’nin kentsel büyümesi ve aksolotlların yiyecek olarak satılması bu canlıların yaşamlarını tehlikeye atmaktadır. Dünyanın hemen hemen her yerinde aksolotllar, akvaryumlarda beslenmekte ve aksoltl ticareti yapılmaktadır. Akvaryumlara uyum sağlayan bu canlılar iyi bakıldığı taktir de uzun yıllar yaşayabilmektedirler.Aksolotllar küçük balık ve solucanlar, böcek lavraları, tetarlar ile beslenirler. Yavru aksolotllar ise suyun içinde yüzen küçük organizmalarla ve planktonla beslenmektedirler. Etçil hayvanlardır. Aksolotllara verilmiş koku duyusu yardımıyla avının yerini tespit edebilir ve uzun dili yardımıyla avlanırlar.Aksolotllar kendilerini inanılmaz hızlı şekilde yenileyebilmektedir. Herhangi bir organını kısa sürede yeniler. Örneğin; bir aksolotl uzvu koptuğunda, 1-2 ayda tamamen uzar. Kendini yenilemesi (rejenerasyon) bilimin ilgi odağı olmuştur. Jenerasyona en iyi örnek olan kertenkele ve deniz yıldızlarından bile daha iyi yenilenmeye sahiptir. Tüm organlarını yeniden üretebilmekte hatta beyin hücrelerinin bir kısmı alınsa dahi yeniden kazanabilmektedir. Canlının bu özelliği tıp dünyasında en çok araştırma yapılan canlılardan biri olmuştur.Aksolotllar yaşamı boyunca lavra evresinde yavrulayan ve amfibyumdur. İç döllenme yoluyla çoğalırlar. Erkek olan spermatofor diye bilinen kapsüle bırakır ve kapsül suyun dibine iner. Dişi aksolotl ise üzerine yerleşir ve gödeniyle alır. Dişi aksolotl bir hafta sonra üreme dönemi olan nisan ya da mayıs ayında iki yüz ila altı yüz yumurta bırakır. Yapışkan olan yumurtalar, dişinin arka ayakları yardımıyla bitkilere yapıştırır. Su ısısına göre aksolotllar 2 – 3 hafta sonra yumurtadan çıkarlar. Yumurtadan ayrılan yavru aksolotllar bir süre yapıştırıldığı bitkiden ayrılmazlar. Boyları bu evrede 1.25 cm boyundadırlar. Su sıcaklığı ve besinler aksolotllar için verimli ise kış olana kadar boyları 12 – 17 santim olacaktır. Su ısısı 10 derece altına düşmesi halinde aksolotllar yeterli besini alamazlar ve kış uykusuna yatarlar.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/aksolotl-nedir

Doping Nedir? Nasıl Yapılır?

Doping Nedir? Nasıl Yapılır?

Doping, sporcuların yarışta kendilerine avantaj saplamaları için kullandıkları performans arttırıcı ilaç veya yöntemlerin genel adıdır. Bir doping çeşidi olan kandaki oksijen miktarının yapay olarak arttırılması, bireyin hemoglobin konsantrasyonunu normal düzeyin üzerine bir seviyeye attırılması ile sağlanır ve bu doping çeşidine kan dopingi denilmektedir.Kan dopingi genel olarak İlki kan nakli veya kişinin toplardamarlarına kan transferi olmak üzere iki metotla yapılır. Her iki metotta kandaki hemoglobin hemoglobin seviyesini arttırır. Hemoglobin seviyesinin arttırılması maksimum oksiyen taşınımını arttırır çünkü ekstra hemoglobin molekülleri, ekstra oksijenin vücutta taşınımını gerçekleştirmektedir. Bu sayede sporcunun dayanıklılığı ve performansı artmaktadır. Yapay oksijen taşıyıcılar hemoglobin çözeltileri ve perflorokimyasallar olarak iki alt gruba ayrılmaktadır. Bunlar kan dopinginde olduğu gibi, oksijenin vücutta dolanımı için üretilen kimyasallardır. Dünyadaki her spor dalında mücadele veren sporcuların performans arttırıcı ilaç veya tekniklerin kullanımı son yıllarda çok daha sık karşımıza çıksa da, bunların kullanımı eski Yunan uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. O dönemin atletleri güçlerini arttırmak için mantar, ginseng ve morfin gibi maddeler kullanmışlardır. Bazı sporcular bu tarz maddeleri veya yöntemleri kullanmayı tercih etmeyip spor ahlakına uygun davranış sergilerken, bazıları teknoloji ve tıp dünyasının nimetlerinden faydalanarak üstünlük kurmaya çalışmışlardır.Vücuttaki oksijen taşınımının yapay olarak arttırılması kan nakli, özelleştirilmiş yüksek irtifa antreman teknikleri ve son teknoloji ürünü ilaçlar ile gerçekleştirilebilmektedir. Bu ilaç veya teknikler ile sporcu hem hızlanır hem de daha az yorulur. Bir çok spor dalında kan dopinginin kullanımı yasak olsa da, kullanılan tekniklerin fazlalığı ve ayrıntılı bir şekilde planlanarak yapılması, tespit edilmelerini zorlaştırmaktadır. Örneğin atlette tespit edilen hormon seviyesinin yüksek düzeyde çıkması atletin vücut kimyasından doğal olarak da kaynaklanıyor olabilir veya yapay olarak atlete veriliyor da olabilir. Bunun tespiti her zaman çok kolay olmamaktadır. Aynı zamanda, “doğal” (ilaçsız) yollardan kandaki oksijen miktarını etkin bir şekilde arttıran teknikler kabul edilebilir mi? Bu tarz uygulamalar spor ahlakına uygun mudur? Bu gibi sorular günümüzde halen belirsizliklerini korumakta olsa da birçok dalda faaliyet gösteren sporcular bu uygulamaları hayatlarına dahil etmişlerdir.Kaslar Nasıl ÇalışırKaslarda glikojen adıyla şeker formunda bulunan karbonhidratlar, egzersiz halindeyken vücudun temel yakıtı görevini görür. Gllikojen, glikoliz adı verilen ve şeker moleküllerinin parçalanıp pürüvik asit ve adenozin tri-fosfat (ATP) formunda enerjinin açığa çıktığı metabolik bir proses sonrasında mekanik enerjiye dönüştürülür. Eğer hücrede yeterli miktarda oksijen bulunursa, açığa çıkan pürüvik asit mitokondriye geçiş yapar ve daha fazla ATP sentezlenmesini sağlar. Ancak ortamda yeteri miktarda oksijen olmazsa, ortamda bulunan pürivik asit farklı bir kimyasal form olan laktik aside dönüşür. Kas hücrelerinde aşırı miktarda laktik asit birikirse bu asitler kana karışır ve kas kasılmalarını geciktirir. Bu nedenle hücrelerdeki oksijen miktarının az olmasının sonucu olarak ortaya çıkan laktik asit kas yorulmalarının birincil nedenidir.Kan sadece plazma, trombosit, beyaz ve kırmızı kan hücrelerinden oluşmaktadır. Bunlardan kırmızı kan hücreleri (eritrositler) kandaki oksijenin zenginleşmesi ile doğrudan alakalıdır çünkü eritrositler vücut içersindeki dolaşımı esnasında oksijen taşıyıp karbondioksiti atmakla görevlidir. Kırmızı renklerini hemoglobin adı verilen kimyasal bir proteinden alırlar ve bu protein kendisine gazları taşıma kabiliyeti kazandırır. Kan akciğerlere ulaştığında, oksijen molekülleri hemoglobine bağlanır ve kan dolaşımı esnasında ulaştığı dokulara bağlanan bu oksijenleri bırakır. Dokulara ulaşan bu oksijen molekülleri de pürüvik asidin laktik aside dönüşümünü engeller ve sporcunun performansını arttırmasına yardımcı olur.Doping Nedir?Genel olarak doping, sporcuların yarış veya müsabaka esnasında kendilerine avantaj sağlamaları amacıyla kullandıkları ilaç veya tekniklerin genel adıdır. Kullanılan metotlar sporcuların dokularında bulunan oksijen miktarının arttırılmasına yöneliktir. Bunun için temel olarak iki metot vardır. Birincisi yapay oksijen taşınımı ve ikincisi de kan dopingidir. Dünya Anti Doping Ajansı’na (WADA) göre, yapay oksijen taşıyıcılar “kanda ekstra oksijen taşınımı kabiliyetini arttırmak amacıyla kullanılan kimyasallar” olarak tanımlanır. Bunlar modifiye edilmiş hemoglobin çözeltileri ve perflorokimyasallar olarak bulunabilir. Kan dopingi de “vücuttaki kırmızı kan hücresi sayısının arttırılması için kan veya kanla ilgili ürünlerin alınması” olarak belirtilmiştir. Bu işlem ya kan nakli ile yada vücutta kırmızı kan hücrelerinin üretilmesini yapay olarak uyaran eritroprotein gibi sentetik hormonların verilmesi ile gerçekleştirilebilir.Yapay Oksijen TaşıyıcılarYapay oksijen taşıyıcılar, oksijenin vücut içerisinde taşınımını arttırmak için dizayn edilen maddelerdir. Daha önce belirmiş olduğumuz gibi vücutta bu işlemi doğal olarak yapmaktan sorumlu olan birimler hemoglobinlerdir. Bu bilginin ışığında bilim adamları hemoglobinleri eritrositten izole ederek vücuda doğrudan vermenin oksijen taşınımını arttıracağını düşünmüşlerdir. Ancak izole hemoglobinlerin vücuda verilesi, kimyasal bir bozulma oluşturarak vücutta toksinlerin oluşmasına neden olmuştur. Bu konu üzerinde çalışmalar devam etmekte olup, doping olarak kullanımı gelecek için umut verici niteliktedir!Yapay oksijen taşıyıcılar kategorisinin ikinci bölümünü perflorukimyasallar (PFC) oluşturmaktadır. Bu sentetik sıvılarda oksijen çözünmüş halde bulunmaktadır. Çözünmüş halde bulunan bu oksijen molekülleri kan dolaşımı esnasında dokulara geçmektedir ve vücutta doğal olarak bulunan hemoglobinin taklidi gibi düşünülebilir. Bununla birlikte bir hemoglobin molekülü sadece dört oksijen molekülü taşıma kapasitesine sahipken, PFC’lerin oksijen taşıma kapasitesi, yükleme ve boşaltma işlemini difüzyon ile gerçekleştirdiği için gazın çözünürlüğüne bağlı olup hemoglobinden çok daha fazladır. PFC’lerin kullanımı 1980’li yıllardan sonra başlayıp kısa sürede yaygınlaşmış ve hemen yasaklanmıştır.Kan DopingiKan dopinginin uygulanmasının iki temel metodu bulunmaktadır: eritrosit nakli ve vücudun eritrosit üretmesi için uyarılması. Nakil işlemi bir kişinin toplardamarına kanın transfer edilmesidir. Yapılan araştırmalara göre kan nakli vücuttaki hemoglobin konsantrasyonunu normal düzeyin üzerine taşımaktadır. Hemoglobin miktarındaki artış, maksimum oksijen taşınımı ile doğrudan alakalıdır çünkü eklenen her hemoglobin molekülü ekstra oksijen molekülünün vücut içerisinde taşınımını sağlamaktadır. Vücudun dokularına taşınan her oksijen molekülü de sporcunun performansını daha iyi ve daha uzun sürelerde sergilemesine yardımcı olmaktadır. Bu tarz doping uygulamasını gerçekleştirebilmek için sporcular kendisinin veya başkasının birkaç ünite kanını müsabakalardan önce biriktirerek vücutlarına transfer ettirirler. Bunun en bilinen uygulamalarından biri 1968 Meksika olimpiyatlarında açık hava bisiklet rekorunu kıran ve müsabakalara 2 kardiyolog ve kanına uygun olan sekiz genç kişi ile birlikte gelen atlet tarafından gerçekleştirilmiştir.İkinci kan dopingi uygulaması, normalde eritropoiz olarak isimlendirilen biyolojik bir reaksiyon olan  eritrosit üretiminin uyarılmasıdır. Vücutta oksijen yetmezliği oluştuğunda, böbreklerde bulunan sensörler harekete geçerler ve eritropoietin (EPO) hormonu üretimini arttırırlar. Üretilen bu EPO kemik iliğinde daha fazla eritrosit üretilmesine neden olur. Buna bağlı olarak da artan eritrosit miktarı ile orantılı şekilde vücuda oksijeni taşıyan hemoglobin seviyesi artar.Eritropoiz iki şekilde uygulanabilir. Bunlardan ilki vücuda sentetik EPO verilmesi ve ikincisi vücudun oksijen yetersizliği olduğu yönünde uyarılmasıdır. Sentetik EPO prematüre bebeklerde, kanser, AIDS ve kronik böbrek rahatsızlığı yaşayan kişilerde kansızlık giderici ilaç olarak geliştirilmiştir. Sentetik EPO vücutta doğal formu ile aynı etkiyi göstermekte ve devamlı etki göstermesi için vücuda haftada birkaç kez verilmesi gerekmektedir.Oksijen yetersizliği, havanın “daha ince” veya oksijen derişiminin az olduğu yüksek rakımlarda oluşmaktadır. Böyle yüksek yerlerde her nefes alış verişte vücuda giren oksijen miktarı düşük olduğundan sporcunun kaslarına giden oksijen de bir o kadar azalmaktadır. Bu durum hipoksi olarak da bilinen oksijen yetersizliğine neden olup eritropoiz üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle günümüzde birçok atlet ve koçları yüksek rakımlı bölgelerde yaşayıp antreman yapmaktadır. Hatta bu amaçla özel olarak kurulan antreman sahaları bulunmaktadır.SonuçGünümüzde sporcuların vücut performanslarını yapay yollardan arttırabilecekleri birçok metot bulunmaktadır. Dayanıklılığa bağlı sporlarda, kandaki oksijen miktarının arttırılması atletik performansın arttırılması için hayati önem taşımaktadır. En basit kan naklinden, genetik mühendisliğinin son ürünü bileşiklerin kullanımına kadar birçok uygulama sporcuların vücut gelişimlerini veya dayanıklılığını arttırmak için seçenek oluşturmaktadır. Özellikle atletizmin çoğu dalında doping uygulamaları yapılmakta fakat bunların bazısı bulunabilmekte, bazısı da kamuoyu ile farklı nedenlerle paylaşılmamaktadır. Temennimiz her ne kadar ütopik olsa da dopingin her türlü spor dalından uzaklaştırılması ve müsabakalarda adaletin sağlanmasıdır.Kaynakça: http://www.wada-ama.org/ http://sln.fi.edu/ http://www.uoregon.edu/~iishp/Vannat.htmlYazar: Nihat Keleş http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/doping-nedir-nasil-yapilir

Alüminyum Elementinin Özellikleri

Alüminyum (veya aluminyum, Simgesi Al). Gümüş renkte sünek bir metaldir. Atom numarası 13 tür. Doğada genellikle boksit cevheri halinde bulunur ve oksidasyona karşı üstün direnci ile tanınır. Bu direncin temelinde pasivasyon özelliği yatar. Endüstrinin pek çok kolunda milyonlarca farklı ürünün yapımında kullanılmakta olup dünya ekonomisi içinde çok önemli bir yeri vardır. Alüminyumdan üretilmiş yapısal bileşenler uzay ve havacılık sanayii için vazgeçilmezdir. Hafiflik ve yüksek dayanım özellikleri gerektiren taşımacılık ve inşaat sanayiinde geniş kullanım alanı bulur.Alüminyum,yumuşak ve hafif bir metal olup mat gümüşümsü renktedir. Bu renk, havaya maruz kaldığında üzerinde oluşan ince oksit tabakasından ileri gelir. Alüminyum, zehirleyici ve manyetik değildir. Kıvılcım çıkarmaz. Saf alüminyumun çekme dayanımı yaklaşık 49 megapascal (MPa) iken alaşımlandırıldığında bu değer 700 MPa'a çıkar. Yoğunluğu, çeliğin veya bakırın yaklaşık üçte biri kadardır. Kolaylıkla dövülebilir, makinede işlenebilir ve dökülebilir. Çok üstün korozyon özelliklerine sahip olması, üzerinde oluşan oksit tabakasının koruyucu olmasındandır. Elektrik iletkenliği %64,94 IACS'dir (saf Al, 2 °C'de).Eski Yunanlar ve Romalılar, alüminyum(æljʊˈmɪniəm)un tuzlarını, boyaların renklerini sabitleştirmede ve kan durdurucu olarak kullanmışlardır. Alum günümüz tıbbında hala kan durdurucu ve damar büzücü olarak kullanılmaktadır.Friedrich Wöhler'in, alüminyumu, 1827'de, susuz alüminyum klorürü potasyum ile karıştırarak ayrıştıran ilk kişi olduğu bilinirse de metal, o tarihten iki sene kadar önce, Danimarkalı bir fizikçi ve kimyacı olan Hans Christian Øersted tarafından saf olmayan bir formda üretilmiştir. Dolayısıyla almanaklarda ve kimya literatüründe Øersted'in adı alüminyumu bulan kişi olarak geçer. Fransız Henri Saint-Claire Deville, 1846'da, Wöhler'in metodunu, daha pahalı olan potasyum yerine sodyum kullanarak geliştirmiştir.Amerikalı Charles Martin Hall 1886'da, alüminyumun elektrolitik bir işlemle eldesine ilişkin bir patent başvurusunda (patent no: 400655) bulunmuş, aynı yıl, Hall'un bu buluşundan tamamen habersiz olmak üzere Fransız Paul Héroult da aynı tekniği Avrupa'da geliştirmiştir. Bu nedenle iki bilim adamının adı verilen Hall-Heroult işlemi, günümüzde alüminyumun cevherinden eldesinde bütün dünyada kullanılan temel yöntemdir.ABD'deki Washington anıtının zirvesinin yapımında alüminyum kullanılması kararlaştırılmış ve o tarihte alüminyumun yaklaşık 30 gramının maliyeti bu projede çalışan bir işçinin yevmiyesinin iki katına eşdeğer olmuştur.Adolf Hitler'in yönetime gelişinden hemen sonraki yıllarda Almanya, alüminyum üretiminde dünya lideri olmuştur. Ancak 1942'de, ABD'de yeni hidroelektrik santral projelerinin (örneğin, Grand Coulee Barajı) devreye alınması, ABD'ye Nazi Almanya'sının başedemeyeceği bir üstünlük vermiştir. Bu üstünlük, dört yıl içinde 60 bin savaş uçağı yapmaya yetecek kadar alüminyum üretimi şeklinde ortaya çıkmıştırYerkabuğunda bol miktarda (%7,5-8,1) bulunmasına rağmen serbest halde çok nadir bulunur ve bu nedenle bir zamanlar altından bile daha kıymetli görülmüştür. Alüminyumun ticari olarak üretiminin tarihi 100 yıldan biraz fazladır.Alüminyum ilk keşfedildiği yıllarda cevherinden ayrıştırılması çok zor olan bir metal idi. Alüminyum rafine edilmesi en zor metallerden biridir. Bunun nedeni, çok hızlı oksitlenmesi, oluşan bu oksit tabakasının çok kararlı oluşu ve demirdeki pasın aksine yüzeyden sıyrılmayışıdır.Alüminyumun hurdalardan geri kazanımı, günümüz alüminyum endüstrisinin önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Geri kazanım işlemi, metalin basitçe tekrar eritilmesi esasına dayanır, ki bu yöntem metalin cevherinden üretimine nazaran çok daha ekonomiktir. Alüminyum rafinasyonu çok yüksek miktarlarda elektrik enerjisi gerektirir, buna karşılık geri kazanım işlemi, üretiminde kulanılan enerjinin %5'ini harcar. Geri kazanım işlemi 1900'lü yılların başlarından beri uygulanmakta olup yeni değildir. 1960'lı yılların sonlarına kadar düşük profilli bir faaliyet olarak devam eden geri kazanım olgusu, bu tarihte içecek kutularının alüminyumdan yapılmaya başlanması ile gündeme daha yoğun şekilde gelmiştir. Diğer geri döndürülen alüminyum kaynakları arasında otomobil parçaları, pencere ve kapılar, cihazlar ve konteynerler sayılabilir.Alüminyum reaktif bir metal olup cevherinden (alüminyum oksit, Al2O3) kazanımı çok zordur. Örneğin, karbonla doğrudan redüksiyonu, alüminyum oksitin ergime sıcaklığı yaklaşık 2000 °C olduğundan ekonomik olmaktan uzaktır. Dolayısıyla, alüminyum elektroliz yöntemiyle kazanılır. Bu yöntemde alüminyum oksit, ergimiş kriyolit içinde çözündürülür ve daha sonra saf metale redüklenir. Bu yöntemde redüksiyon hücrelerinin çalışma sıcaklığı 950-980 °C civarındadır. Kriyolit, Grönland adasında bulunan doğal bir mineraldir fakat alüminyum üretimi için sentetik olarak yapılır. Kriyolit, alüminyum ve sodyumun florürlerinin bir karışımı olup formülü Na3AlF6 şeklindedir. Alüminyum oksit (beyaz toz), yaklaşık %30-40 demir içerdiği için kırmızı renkli olan boksitin rafinasyonu ile üretilir. Bu işlemin adı Bayer işlemidir ve daha önceleri kullanılmakta olan Deville işleminin yerini almıştır.Wöhler işleminin yerini alan elektroliz yönteminde her iki elektrot da karbondan yapılmıştır. Cevher bir kez ergimiş hale geldikten sonra iyonlar serbestçe dolaşmaya başlarlar. Negatif elektrotta (katot) gerçekleşen reaksiyon:    Al3+ + 3e- → Alolup alüminyum iyonunun elektron alarak redüklendiğini gösterir. Alüminyum metali daha sonra hücrenin tabanına sıvı halde çöker ve buradan sifonlanarak dışarı alınır.Öte yandan, pozitif elektrotta (anot) oksijen gazı oluşur:    2O2- → O2 + 4e-Anot karbonu bu oksijen ile oksitlenerek tükenir ve dolayısıyla düzenli aralıklarla yenilenmesi gerekir:    O2 + C → CO2Katotlar elektroliz işlemi sırasında, anotların tersine, tükenmezler çünkü katotta oksijen çıkışı olmaz. Katodun karbonu, hücre içinde sıvı alüminyum ile örtülmüş olduğu için korunmalıdır. Öte yandan katotlar, elektrokimyasal işlemler gereği erozyona uğrarlar. Elektrolizde uygulanan akıma bağlı olarak, hücelerin 5-10 yılda bir tümüyle yenilenmesi gerekir.Hall-Héroult işlemiyle alüminyum elektrolizi çok fazla elektrik enerjisi tüketirse de, alternatif yöntemler gerek ekonomik gerekse ekolojik olarak uygulanabilirlikten uzaktırlar. Dünya genelinde, ortalama spesifik enerji tüketimi, kg Al başına yaklaşık 15±0.5 kilowatt saat dir (52-56 MJ/kg). Modern tesislerde bu rakam yaklaşık 12.8 kW·h/kg (46.1 MJ/kg) civarındadır. Redüksiyon hattının taşıdığı elektrik akımı, eski teknolojilerde 100-200 kA iken bu değer, modern tesislerde 350 kA'e kadar çıkmış olup 500 kA'lik hücrelerde deneme çalışmaları yapıldığı bilinmektedir.Alüminyum üretim maliyetinin %20-40'ını, tesisin bulunduğu yere göre değişmek üzere, elektrik enerjisi oluşturmaktadır. Bu nedenle alüminyum üreticisi işletmeler, Güney Afrika, Yeni Zelanda'nın Güney Adası, Avustralya, Çin, Orta Doğu, Rusya, İzlanda, Kanada'da Quebec gibi elektrik enerjisinin bol ve ucuz olduğu bölgelere yakın olmak eğilimindedirler.Çin 2004 itibarıyla, alüminyum üretiminde dünya lideridir.Alüminyumun canlı hücreler üzerinde yararlı bir işleve sahip olduğu gözlemlenmemiştir. Bazı kişilerde, alüminyumun herhangi bir formundan kaynaklanabilen temas dermatiti (deri iltihabı), stiptik (kan durdurucu) veya ter önleyici ürünler kullanımıyla birlikte ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklık, alüminyum tencerelerde pişen yemeklerin yenmesiyle ortaya çıkan sindirim bozuklukları ve besinlerin emiliminin durması, ve Rolaids, Amphojel, ve Maalox gibi antasit (asit giderici) ilaçların kullanımıyla ortaya çıkan kusma vb. gibi zehirlenme belirtileri şeklinde alerjik reaksiyonlar yaratabilir. Diğer kişilerde alüminyum, ağır metaller kadar zehirli olmasa da ve alüminyumdan yapılmış mutfak gereçleri kullanımının (yüksek korozyon direnci ve iyi ısı iletkenliği nedeniyle tercih edilir), genelde alüminyum zehirlenmesine yol açtığı kanıtlanmamış olsa da, yüksek dozlarda alındığında zehirlenme belirtileri gösterebilir. Alüminyum bileşikleri içeren antasitlerin aşırı dozda tüketimi ve alüminyum içeren ter önleyicilerin aşırı miktarda kullanımı zehirlenme nedeni olabilir. Alüminyumun Alzheimer hastalığına yol açtığı iddia edilmişse de o araştırma, tam tersine, Alzeimer hastalığının neden olduğu tahribatın, vücutta alüminyum birikimine yol açtığı şeklinde çürütülmüştür. Özetle, eğer alüminyum zehirlenmesi varsa bunun oldukça spesifik bir mekanizma ile gerçekleşmesi gerekir. Zira insanın yaşamı boyunca, toprakta doğal kil mineralinin içindeki alüminyum ile olan teması zaten yeterince yüksektir.Alüminyumun, onun hızla korozyona uğramasına neden olan bazı kimyasallarla temas etmesinden kaçınmak gerekir. Örneğin, bir parça alüminyumun yüzeyine damlatılan çok küçük bir miktar civa, koruyucu alüminyum oksit tabakasını kolayca deler ve birkaç saat içinde devasa yapı kirişleri bile önemli derecede zayıflayabilir. Bu nedenle, pek çok havayolu şirketi, uçakların yapısal iskeletinde alüminyum önemli bir yer tuttuğu için civalı termometrelere izin vermemektedir. Kimyasal YapısıOksidasyon kademesi 1    Alüminyum hidrojen atmosferi altında 1500 °C ye ısıtıldığında AlH üretilir.    Alüminyumun normal oksidi (Al2O3) silisyum ile 1800 °C de vakum altında ısıtıldığında Al2O üretilir.    Al2S3 ün alüminyum talaşları ile 1300 °C de vakum altında ısıtılması ile Al2S üretilir. Ancak hızlıca başlangıç maddelerine ayrışır. İki değerlikli selenyum da benzer şekilde yapılır.    Üç değerlikli halojenürleri, alüminyum ile ısıtıldıklarında -AlF- -AlCl- ve -AlBr- gaz fazında elde edilebilir.Oksidasyon kademesi 2    Alüminyum tozu oksijenle yandığında alüminyum alt-oksidinin (AlO) varlığı gösterilebilir.Oksidasyon kademesi 3    Fajans kuralı, basit bir üç değerlikli katyonun (Al3+) susuz tuzlarda veya Al2O3 gibi ikili bileşiklerde bulunamayacağını gösterir. Hidroksit zayıf bir bazdır ve karbonat gibi zayıf baz olan alüminyum tuzları hazırlanamaz. Nitrat gibi kuvvetli asit tuzları kararlı ve suda çözünürdürler. En az altı moleküllü hidratlar oluştururlar.    Alüminyum hidrür (AlH3)n, trimetil-alüminyum ve aşırı oksijen kullanarak üretilebilir. Havada patlayarak yanar. Alüminyum klorürün eter çözeltisi içinde lityum hidrürle muamelesi sonucu da üretilebilir. Ancak çözücüden ayrıştırılamaz.    Alüminyum karbür (Al4C3) elementlerin oluşturduğu karışımın 1000 °C nin üzerine ısıtılması ile üretilebilir. Açık sarı renkli kristallerinin kompleks bir kafes yapısı vardır ve su veya seyreltik asitle metan gazı verirler. Asetilit (Al2(C2)3), ısıtılmış alüminyum üzerinden asetilen geçirmek suretiyle üretilir.    Alüminyum nitrür (AlN), elementlerinden 800 °C de üretilebilir. Su ile hidrolize olarak amonyak ve alüminyum hidroksit verir.    Alüminyum fosfit (AlP), benzer şekilde yapılır ve fosfin vererek hidrolize olur.    Alüminyum oksit (Al2O3), doğada korundum olarak bulunur ve alüminyumun oksijenle yakılması veya hidroksit, nitrat veya sülfatının ısıtılmasıyla elde edilir. Kıymetli taş olarak sertliği elmas, bor nitrür ve karborundum'dan sonra gelir. Suda hemen hemen hiç çözünmez.    Alüminyum hidroksit, bir alüminyum tuzunun sulu çözeltisine amonyak ilavesi yoluyla jelatinimsi bir çökelek şeklinde elde edilebilir. Amfoteriktir; hem çok zayıf bir asit olup hem de alkalilerle alüminatlar yapar. Değişik kristal formlarında bulunur.    Alüminyum sülfür (Al2S3), alüminyum tozu üzerinden hidrojen sülfür geçirerek üretilebilir. Polimorfiktir.    Alüminyum florür (AlF3), hidroksitinin HF ile muamelesi sonucu veya elementlerinden üretilir. 1291 °C de ergimeksizin gaz fazına geçen dev bir molekül yapısına sahiptir. Çok inerttir. Diğer üç değerliürleri dimerik ve köprü benzeri yapıdadırlar.    Ampirik formülü AlR3 olan organo-metalik bileşikleri vardır ve dev yapılı moleküller değilse de en azından dimerik veya trimeriktirler. Organik sentez alanında (örneğin, trimetil alüminyum) kullanılırlar.    Alümino-hidrürler bilinen en elektro-pozitif yapılardır. İçlerinde en kullanışlı olan lityum alüminyum hidrür'dür (Li[AlH4]). Isıtıldığında lityum hidrür, alüminyum ve hidrojene parçalanır ve su ile hidrolize olur. Organik kimyada pek çok kullanım alanı vardır. Alümino-halojenürler de benzer yapıya sahiptirler.Kullanım alanlarıAlüminyum kolay soğuyup ısıyı emen bir metal olması nedeniyle soğutma sanayinde geniş bir yer bulur. Bakırdan daha ucuz olması ve daha çok bulunması, işlenmesinin kolay olması ve yumuşak olması nedeniyle birçok sektörde kullanılan bir metaldir.Alüminyum genel manada soğutucu yapımında, spot ışıklarda, mutfak gereçleri yapımında, hafiflik esas olan araçların yapımında (uçak, bisiklet, otomobil motorları, motosikletler vb.) kullanılır. Bunun yanında sanayide önemli bir madde olan alüminyum günlük hayatta her zaman karşımıza çıkan bir metaldir.İngilizce konuşulan ülkelerde, adının hem aluminium hem de aluminum şeklinde yazılması ve uygun tarzda okunması yaygındır. ABD'de aluminium pek bilinmemekte ve daha çok aluminum kullanılmaktadır. ABD'nin dışındaki diğer ülkelerde ise durum tam tersine olup aluminium şeklinde yazılış tarzı daha iyi bilinmektedir. Ancak Kanada'da her iki yazılış tarzı da yaygındır.İngilizcenin hakimiyeti dışındaki ülkelerde ise "ium" şeklindeki yazılış daha yaygındır. Hem Almanca hem de Fransızcada sözcük aluminium şeklindedir."International Union of Pure and Applied Chemistry" (IUPAC) organizasyonu 1990'da aluminium kullanımını, dünya standardı olarak onaylamıştır. Ancak üç yıl sonra aluminum sözcüğünü de kabul edilebilir bir terim olarak tasdik etmiştir.

http://www.ulkemiz.com/aluminyum-elementinin-ozellikleri

Azot Nedir ? Azot Elementinin Özellikleri

Azot veya nitrojen, periyodik cetvelde N simgesi ile gösterilen bir element olup atom numarası 7'dir. Renksiz, kokusuz, tatsız ve atıl bir gazdır. Azot, dünya atmosferinin yaklaşık %78'ini oluşturur ve tüm canlı dokularında bulunur. Azot ayrıca, amino asit, amonyak, nitrik asit, ve siyanür gibi önemli bileşikler de oluşturur.Azotun 1772'de, onu zehirli hava veya sabit hava olarak adlandıran Daniel Rutherford tarafından resmen keşfedildiği kabul edilir. Havayı oluşturan maddelerden birinin yanma olayında yer almadığı, Rutherford tarafından biliniyordu. Azot, yaklaşık aynı tarihlerde Carl Wilhelm Scheele, Henry Cavendish, ve Joseph Priestley tarafından da araştırılmaktaydı. Antoine Lavoisier de azotu, Yunanca αζωτος (azotos) "cansız" anlamına gelen azote olarak adlandırmıştı. Azot için kullanılan diğer sözcük, nitrogène, 1790 yılında Fransız kimyager Jean Antoine Chaptal tarafından, Yunanca "sodyum karbonat" anlamına gelen nitron ile, Fransızca "üreten" anlamına gelen ve yine Yunanca kökenli gène sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıktı. Bu sözcük İngilizcede kullanılır oldu ve sonraları pek çok dile girdi.Azot bileşikleri orta çağlarda biliniyordu. Simyacılar, nitrik asidi aqua fortis olarak biliyorlardı. Metallerin kralı adı verilen altını çözebilen karışım olması dolayısıyla, nitrik asit ve hidroklorik asit karışımı; aqua regia (asil su) olarak biliniyordu. Azot bileşiklerinin ilk endüstriyel ve zirai kullanımı; güherçile (sodyum veya potasyum nitrat) ve kısmen de barut yapımı şeklinde oldu. Daha sonraları da gübre ve kimyasal hammadde olarak kullanıldı.Azot endüstriyel anlamda, sıvı hava`nın kısmi distilasyonu ile ya da gaz halindeki havadan mekanik olarak (basınçlı ters osmoz yöntemi) elde edilir. Azot, hayvan dışkılarının, üre ve ürik asit halinde büyük kısmını oluşturur. Moleküler azot, büyük oranda Satürn'ün Ay'ı Titan'ın atmosferinde bulunur. Ayrıca, yıldızlar arası uzayda da varlığı David Knauth ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalarla saptanmıştır.Moleküler azot, atmosferde reaktif değildir fakat doğada, canlı organizmalar (bakteriler) tarafından biyolojik ve endüstriyel anlamda faydalı bileşiklere dönüştürülür. Endüstriyel anlamda azot ve doğal gaz, Haber prosesi ile amonyağa dönüştürülür. Amonyak da ya gübre olarak ya da patlayıcılar gibi başka maddelerin üretiminde (Ostwald prosesi ile nitrik asit üretimi) başlangıç maddesi olarak kullanılır.Azot tuzları içinde en önemlilerinden biri potasyum nitrat (veya saltpeter: güherçile) olup tarih boyunca barut yapımında kullanılmıştır. Diğer bir tuz da amonyum nitratdır ve gübre olarak kullanılır. Diğer azotlu organik bileşikler nitrogliserin ve trinitrotoluen olup patlayıcı yapımında kullanılırlar. Nitrik asit sıvı yakıtlı füzelerde oksitleyici olarak kullanılır. Hidrazin ve türevleri füze yakıtlarında kullanılır.Moleküler azot (gaz ve sıvı)Azot gazı, sıvı azotun ısınarak buharlaşmaya bırakılmasıyla kolayca elde edilebilir. Çok geniş kullanım alanları olup, oksidasyonun istenmediği ortamlarda hava yerine kullanılabilir:    paketlenmiş gıdaların tazeliğini korumak için,    güvenlik amacıyla sıvı patlayıcıların üzerini örtmek için,    geçirgeç (transistör), diyot ve tümleşik devre gibi elektronik bileşenlerin üretiminde,    paslanmaz çelik üretiminde,    inert, nemsiz ve oksitleyici olmayan özelliklerinden dolayı otomobil ve uçak tekerleklerinin dolumunda.Sıvı azot endüstriyel anlamda ve büyük miktarlarda sıvılaştırılmış havadan distilasyon yoluyla üretilir ve LN2 şeklinde tanımlanırsa da doğru yazılış şekli N2(l) dir. Dondurucu bir sıvı olup canlı dokuyla temas etmesi halinde ani donmaya neden olur. Ortam sıcaklığından uygun şekilde izole edilmesi durumunda, basınç uygulaması gerektirmeyen bir azot gazı kaynağı oluşturur. Suyun donma noktasının çok altındaki sıcaklıklarda kalabilme özelliği (77 K, -196 °C veya -320 °F), sıvı azotun çok değişik alanlarda kullanımını mümkün kılar:    gıda ürünlerinin daldırılarak dondurulması ve taşınımı,    canlı dokuların, üreme hücrelerinin (sperm, yumurta), ve diğer biyolojik örnek ve malzemelerin dondurularak korunması,    bilim eğitimindeki görsel deneylerde,    yüksek hassasiyetteki algılayıcılar ve düşük gürültü seviyeli amplifikatörlerde soğutucu olarak,    dermatolojide. nahoş görünümlü siğil veya potansiyel kanser riski taşıyan cilt yaralarının alınmasında,    CPU veya GPU gibi bilgisayar donanımlarının soğutma sistemlerinde soğutucu olarak.Elde edilişiAzot, sodyum asidin (NaN3) ve amonyum dikromatın bozunması ile saf olarak elde edilebilir:NaN3 → 2Na + 3N2 (300 °C)(NH4)2Cr2O7 → N2 + Cr2O3 + 4H2OAzot eldesinde kullanılan bir diğer yöntem ise, amonyağın kireç kaymağı ile reaksiyonudur:2NH3 + 3Ca(OCl) → 3CaCl3 + N2 +3H2OÖnlemlerNitratlı gübreler ekili arazilerin sulama sularıyla sürüklenerek akarsulara ve yeraltı sularına karışması büyük kirliliklerine sebep olmaktadır. Siyano (-CN) içeren bileşikler aşırı derecede zehirli tuzlar oluşturur ve tüm memeli canlılar için öldürücüdür.Otomotiv ve Uçak sanayinde kullanımı    Günümüzde ise artık araba lastiklerini şişirmede kullanılır.Lastik şişirmekte nitrojen kullanmak havacılıkta kullanılan bir yöntem.Normal havanın içinde bulunan oksijenin meydana getirdiği korozyonu azaltmak ve yüksek sıcaklıklarda yanma riskini azaltmak için uçak lastikleri nitrojen ile şişirilir. Ancak otomobil lastiği o kadar kritik yüklere maruz kalmadığı için otomobillerde kullanmak fazla bir fayda sağlamaz.

http://www.ulkemiz.com/azot-nedir-azot-elementinin-ozellikleri

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Bir erkek ve bir kadın beyni arasında yapısal ve nöral işleme bakımından farklılıklar vardır. Erkek beyninde daha fazla gri madde varken, kadın beyninde daha fazla beyaz madde vardır. Bu farklılıkları daha ayrıntılı olarak öğrenmek için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?7190_man-womanÇalışmalar günlük meditasyonun beyin fonksiyonları üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ve beyinde yaşlanmaya bağlı beyaz ve gri cevherin azalma eğiliminde olduğunu göstermiştir.Bir kadın ve bir erkeği ayıran tek şey fiziksel özellikleri değildir. Bir kadın ve bir erkeğin beyinleri de özdeş değildir. Her iki beynin de benzersiz özellikleri vardır. Bunların yapı, fonksiyon ve bilgi işleme yolları farklıdır. Erkekler ve kadınların beyaz ve gri cevher miktarlarının farklı olması nedeniyle, kadınlar ve erkekler beyinlerini farklı şekilde kullanırlar. Kadın ve erkek beyinlerindeki farklar aşağıda incelenecektir.-Boyut:Bir erkek beyni, bir kadın beyninden yaklaşık olarak %10 daha büyüktür. Ortalama bir erkek beyni yaklaşık 1.260 cm3 hacminde iken, ortalama bir kadın beyni yaklaşık 1130 cm3 hacmindedir. Ağırlık olarak karşılaştırmak istersek ortalama bir erkek beyni 1,345 gram iken, ortalama bir kadın beyni 1,222 gramdır. Ancak beyin büyüklüğü bir zeka göstergesi değildir.-Gri Madde:Aynı zamanda korteks olarak da adlandırılan beynin dış kısmı yani gri madde, bilgilerin işlenmesinden sorumludur. Bir erkek beynindeki gri madde bir kadına göre 6-7 kez daha fazladır. Sinir hücrelerinin gövdelerini içeren gri madde, işitme gibi diğer duyusal algılama becerilerini ve görsel girdileri işleme ile ilgilenir. Gri cevherde bulunan motor nöronlar ayrıca kasların hareketlerinde yardımcı olur.-Beyaz Madde:Bir kadın beyni bir erkek beyninden 9,5-10 kat daha fazla beyaz cevhere sahip olma eğilimindedir. Beyaz cevher bir işleme merkezinden diğerine bilgi taşıyan sinir lif demetleri içermektedir. Aslında beynin içindeki farklı gri madde bölgelerini birbirine bağlar. Ne kadar fazla beyaz madde o kadar beyin bağlantısı demektir.-Düşünme:Bir çalışma kadınlarda beyaz maddenin daha fazla olması dolayısıyla kadınların düşünürken daha fazla beyaz maddeyi kullanıyor olabileceklerini, erkeklerin ise daha fazla gri madde içermeleri nedeniyle düşünürken gri maddeyi kullanıyor olabileceklerini öne sürmüştür. Kısacası kadınlar ve erkekler farklı şekillerde düşünürler.-Hafıza:“Hipokampus” hafıza oluşumu ve depolanmasından sorumlu beyin bölgesidir. Erkeklere göre, insanlardaki bu hafıza merkezinin kadınlarda daha büyük olduğu bulunmuştur. Bu kadınların bazı şeyleri neden daha iyi hatırladıklarının bir nedeni olabilir. Sosyal beceri ve hafıza söz konusu olduğunda, kadın beyninin erkek beyninden daha yetkin olduğu görülmektedir.-Dil İşleme:“Broca” ve “Wernicke” alanları yani beynin dil işleme merkezleri erkeklere göre kadınlarda daha büyük olma eğilimindedir. Bu alanlarda kadın beyni, beyni erkek beyninden daha fazla nöron yoğunluğu göstermektedir. Ayrıca MR çalışmaları kadınların dil işleme için beyinlerinin hem sağ hem de sol yarım kürelerini kullandıklarını, erkeklerin ise beyinlerinin sadece sol yarım kürelerini kullandıklarını göstermiştir.-Kafa Travması:Frontal beyin yaralanmaları kadınlarda erkeklere göre daha fazla zarar verebilir. Bunun nedeni kadınların beynindeki gri maddenin %84′ ünün frontal lobda bulunmasıdır. Oysaki erkeklerin frontal lobunun sadece %45′ ini gri madde oluşturur. Öte yandan kadınlardaki beyaz maddenin %86′ sı frontal lobda bulunurken, erkeklerin frontal lobunda hiç beyaz madde bulunmaz. Yani gri maddenin erkeklerin beyninin geneline yayıldığını söyleyebiliriz. Bu da frontal loba alınan bir kafa travmasının erkeklere göre kadınlarda bilişsel performansta daha büyük bir düşüşe neden olabileceğini gösterir.-Saldırganlık:“Amigdala” korku, öfke ve zevk gibi duyguların işlenmesi ile ilişkili beyin bölgesidir. Yaklaşan tehlikelerin farkında olmamızı sağlar ve bu bölgede olumsuz duyguların işlenmesi genellikle saldırganlıktan sorumludur. Erkeklerin beyinlerindeki amigdala bölgesi, kadınlarınkinden daha büyüktür. Bu erkeklerin fiziksel mücadelelerde kadınlardan daha iyi ve daha hırslı olmalarının nedeni olabilir.-Nöral İşleme:Erkekler matematiksel ve analitik işlemlerde kadınlardan daha iyidir. Yüzyıllar boyunca bütçe hesaplama ve faturaları kontrol etme gibi işlemleri erkeklerin üstlenmesinin nedeni belki de budur. Kadınlar ise dil becerilerini kullanmada daha iyi olma eğilimindedir. Bu nedenle sosyal becerileri daha fazladır. İlişkileri sürdürmek ya da sosyal toplantılar düzenlenmede, kadınlar üstün dil becerilerini kullanabilirler.Erkek ve dişi beyinlerinde önemli farklılıklar olmasına rağmen, çalışmalar bu farklılıkların kadın ve erkeklerin algılama yetenekleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olmadığını göstermiştir. Hem erkekler hem de kadınlar bilişsel değerlendirmelerini içeren farklı testlerde son derece iyi sonuçlar almaktadır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/how-does-mens-brain-differ-from-womens-brain.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/erkek-beyni-ve-kadin-beyni-arasindaki-farklar-nelerdir

Brugada sendromu nedir

Brugada sendromu nedir

Brugada sendromu, kalp içinde elektriksel uyarıların iletilmesi ile ilişkili, ani kalp ölümlerine yol açan bir hastalıktır. İlk olarak 1992 yılında Pedro Brugada ve Josep Brugada kardeşler tarafından tanımlanmıştır.Tanımı ve etkileriKalp dokusu temel olarak miyokard adı verilen ve kasılmayı sağlayan özel kas hücrelerinden oluşmuştur. Miyokard hücrelerinin kasılabilmesi için hücreden hücreye yayılan elektriksel uyarının ritmik olarak bulunması gerekmektedir. Düzenli elektriksel uyarıların oluşturulamaması kalbin kasılmasında durmaya ve bunun ile ilişkili olarak bayılma ve ölüme kadar giden klinik problemlere yol açmaktadır. Elektriksel uyarıların kalp kası hücresinde kasılmayı sağlayacak şekilde yayılmasında anahtar rolü miyokard zarı üzerinde yer alan ve temel olarak sodyum, potasyum ve kalsiyum elementlerinin hücre içi/dışı geçişini düzenleyen kanallar tarafından yapılmaktadır. Brugada sendromu genetik geçiş gösteren bir hastalıktır. Genetik geçiş özelliği otozomal dominant şekildedir. Temel olarak anomali gösteren gen SCN5A olup bu gen miyokard üzerinde bulunan sodyum kanalının alfa subunitesinin düzenlenmesinden sorumludur. Toplumlarda görülme sıklığı değişkendir. Batı toplumlarında görülme sıklığı 5/1000 civarında iken uzakdoğu özellikle Japonya ve Tayland gibi ülkelerde görülme sıklığı 20/1000'i bulmaktadır. Erken bebeklikten, ileri yaşa kadar her yaş grubunda saptanmakla beraber en sık 20-40 yaş grubunda görülmektedir. Erkeklerde, kadınlara göre 8 kat daha fazla rastlanmaktadır.Brugada sendromunun temel özelliği ritm bozuklukları, çarpıntı, bayılma ve bunun ötesinde ani ölüm ile kendisini göstermektedir. Ani ölüm nedeni ventriküler fibrilasyon denilen ve kalbin olağan ritmik düzeninin bozulduğu ve kalp kasılmasının olanaksız olduğu kaotik ve ölümcül bir ritm bozukluğudur.Teşhis ve tedavisi ( BU BÖLÜM HEKİM ARKADAŞLAR İÇİN HAZIRLANMIŞTIR.)Brugada sendromunu için tanı koydurucu tetkik kalp elektrokardiyogramıdır (EKG). EKG'de göğüsün orta kısmındaki kayıtları alan V1-2 derivasyonlarında sağ dal bloğu ve beraberinde çadır tipi 2 mm'den fazla ST yükselmesi tipiktir. Bu EKG paternine tip 1 adı verilmektedir. Bazı durumlarda sağ dal bloğu, bununla beraber yine 2 mm'yi geçen anacak çadır tipi değil eyer tipi ST yüksekliği saptanmaktadır ki bu EKG görünümü tip 2 olarak adlandırılmaktadır. Mevcut ST yükselmesi eyer ya da çadır olsın 2 mm'den azsa tip 3 olarak adlandırılmaktadır. Bu EKG görünümlerinden tip1 tanı koydurucu iken tip 2 ve 3 tanı koydurucu değildir. Bununla birlikte Brugada sendromu bazan minimal bozukluk gösteren EKG görünümlerinin arkasında gizli olarak bulunmaktadır. Tip 2 ya da tip 3 görünümlü EKG'lere sahip olan hastalarda özellikle bayılma gibi klinik durumlar ya da aile fertlerinde açıklanamayan ani ölümler mevcut ise gerçekte Brugada sendromunun varlığını araştırmak için özel testler yapılmalıdır. Bu testlerde flecainid ajmaline, prokainamid, propafenon, disopyramide gibi sodyum kanal blokerleri hastalara verilerek bu ilaç uygulaması sırasında EKG bulgularındaki değişikliklere bakılır. Eğer EKG değişiklikleri tip 2 veya 3'den tip 1'e değişim gösterir ise Brugada sendromu düşünülmelidir. Bu test sırasında tehlikeli ritm bozuklukları gelişebileceğinden hastanın ritmi monitör ile yakın takip edilmelidir.Brugada sendromu tanısının konulabilmesi için klinik özelliklere de dikkat edilmelidir. Özellikle ritm bozukluğu nedeni işe bayılması olan ya da genç yaşta ani kalp ölümü olan kişilerin yakın akrabalarında yakın gözlem yapılmalıdır. Bayılma öyküsü, açıkça gösterilmiş Ventriküler Fibrilasyon şeklindeki ritm bozukluğı, Polimorfik Ventrüküler taşikardi şeklindeki ritm bozukluğu, ailede 45 yaş altında ani ölüm hikâyesi,aile bireylerinde tip1 EKG görülmesi, geceleri nefes darlığı olması gibi durumların olması tanı koymada yardımcıdır. Bunun yanında mevcut şüpheli EKG değişikliklerinin varlığında kateter laboratuvarında yapılan elektrofizyolojik çalışmada tehlikeli ritm bozukluklarının saptanması tanı koydurucudur. Brugada Sendromu ile ilişkili klinik durumlar uykuda meydan gelmektedir. Bu nedenle hastaların bir kısmı çarpıntı yakınmalarını hissedememektedir. Bunun da ötesinde uykuda gelişen ventriküler fibrilasyon, "uykuda ani ölüm" gibi dramatik tablolara yol açmaktadır. Bunun yanında Brugada Sendromunda klinik bulguların orta çıkışını kolaylaştıran bazı durumlar vardır. Bunlar sodyum kanal blokerleri, beta ve alfa blokerler gibi hipertansiyon ve ritm bozukluklarında önerilen ilaçlar, ateşli durumlar, antidepresanlar, glukoz ve insülin kombinasyonu, alkol ve kokain toksisitesidir. Brugada sendromu tanısı ile takip edilen hastaların herhangi bir durum nedeni ile ortaya çıkan ateşli hastalıklara karşı dikkatli olması önerilmektedir. Sıradan bir hasta için önem harzetmeyen ve yüksek ateş ile seyreden gribal bir hastalık Brugada sendromlu hasta için hayati tehdit edici olabilir.Brugada sendromlu hastalar klinik durumlarına göre yüksek, orta ve düşük risk olarak sınıflandırılırlar. Herhangi bir EKG'sinde tip1 EKG görünümü ve bayılmaları olan hastalar yüksek risk grubunda, bayılmaları olmaması durumunda ise orta risk grubunda tanımlanır.Brugada senromunda özellikle riski belirgin tanımlanmış hastalar ani kalp ölümünü önlemek amacı ile tedavi edilmelidir. Tedavi hayatı tehdit edici bir ritm bozukluğu geliştiğinde bu ritmi tanıyıp gereğinde kalp içinden elektriksel şok akımı vererek bu ritm bozukluğunu düzeltecek otomatık yerleştirilebilir defibrilatör adıverilen bir cihazın kalbı yerleştirilmesidir. Bu cihaz bölgesel uyuşturucu kulanılarak sol veya sağ köprücük kemiklerinin alt kısmına yerleştirilmektedir. Bu yerleştirme işlemi güvenilir olup bu cihaz ömür boyu kalmaktadır. Bu cihazın hastalara yerleştirilmesi ani kalp ölümlerini önleyen, etkinliği ve güvenilirliği kanıtlanmış bir yöntemdir.

http://www.ulkemiz.com/brugada-sendromu-nedir

Akciğer kanseri nedir ? Belirtileri Nelerdir ?

Akciğer kanseri nedir ? Belirtileri Nelerdir ?

Akciğer kanseri, akciğer dokularındaki hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı bir hastalıktır. Bu kontrolsüz çoğalma, hücrelerin çevredeki dokuları sararak veya akciğer dışındaki organlara yayılmaları ile (metastaz) sonuçlanabilir. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) raporuna göre akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1,3 milyon ölüme neden olmaktadır.Ölüm oranı (mortalitesi) oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak alttiplerinde ve kadınlarda görülme oranlarında değişimler olmuştur. Akciğer kanserinin en sık nedeni uzun süreli olarak tütün dumanına maruz kalmak olmakla beraber, tüm akciğer kanserli hastaların %15'e ulaşan bir oranı sigara içmeyenlerden oluşmaktadır. Akciğer kanseri birçok faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu nedenler arasında; genetik faktörler, radon gazı, asbest ve hava kirliliği gibi faktörler sorumlu tutulmaktadır.Akciğer kanserinin belirtileri hastalığın nerede başladığına, nasıl yayılmış olduğuna, ve vücudun hastalığa tepkilerinin varlığına bağlı olarak fark edebilir. En sık görülen belirtileri, nefes darlığı (dispne), öksürme (kanlı öksürme da dahil) ve kilo kaybıdır. Bu belirtiler sadece akciğer kanserine özgü olmadıklarından hastaların tanı almaları gecikebilir. Akciğer kanseri, göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile görülebilir. Kesin tanı, biyopsi ile konmaktadır. Biyopsi genelde bronkoskopi veya BT-yardımlı biyopsi ile yapılır. Tedavi ve prognozu belirleyen faktörler; kanserin histolojik tipi, kanserin evresi, ve hastanın genel performans durumudur. Akciğer kanserinin birçok histolojik alttipi olmasına karşın, klinikte genellikle küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olmak üzere iki başlıkta incelenir, çünkü tedavide izlenecek yolu bu gruplandırma belirler. Küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi tercih edilirken, küçük hücreli dışı kanserlerde ilk tercih cerrahidir.Akciğer kanserinin görülme oranı yaşla artar, genelde 50-70 yaşlarında görülür. Akciğer kanserinin erken evrelerde beş yıllık sağkalımı %60-70 iken, ileri evre olgularda bu oran %5'in altına düşmektedir. Tüm alttipler ve evreler göz önüne alındığında, tedavi ile beş yıllık sağkalım oranı %14'türTüm kanser türleri arasında en ölümcül kanser türü olan akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür, ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1.3 milyon ölüme neden olmaktadır. Bununla beraber ABD'de hem kadın hem de erkeklerde ölüme sebep olan kanser türleri arasında 1. sıradadır. Günümüzde akciğer kanseri, ABD'de kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanser türleri arasında en önde gelenidir ve meme kanseri, yumurtalık ve yumurtalık tüpü kanserleri toplamından daha yaygındır. Ancak ABD'de sigara içiminin azalması ile akciğer kanseri sıklığı da azalmaya başlamıştır. Buna karşılık Türkiye'de sigara içimi arttığı için artmaya devam etmektedir. Ancak, başka yönlerden sağlıklı olan ve hayatı boyunca sigara kullanmamış olan insanlar da akciğer kanserine yakalanabilmektedir.Akciğer kanseri, 20. yüzyılın başlarında nadir bir hastalık iken, bugün her iki cinsiyette de kanserden ölümlerinin başında yer almaktadır. Mortalitesi oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak histolojik alttiplerinin oranında değişiklik yaşanmış ve kadınlar sigara kullanımının zamanla artmasının sonucunda kadınlarda görülme sıklığında artma gözlenmiştir. Tarihsel olarak çoğunlukla erkeklerde görülen bu kanser türü zaman içinde meydana gelen sosyolojik değişiklikler sonucunda, kadınların da sigara kullanma alışkanlıklarının artması sonucunda kadınlarda bu kanser türünün görülme sıklığı artmıştır.Akciğer kanserinin küresel insidans artış hızı yılda %0,5 iken, özellikle kadınlarda her yıl %4,1 artış söz konusudur. Gelişmiş ülkelerde önceleri kanserden ölümlerin %34'ünden akciğer kanserleri sorumlu iken, günümüzde %28'inden sorumludur. Bu azalmaların nedeni gelişmiş ülkelerde sigara kullanımında belirgin azalma ve sigara içeriğinde yapılan değişikliklere bağlanmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanımında azalma olmaması bilakis artması sonucunda hem erkeklerde hem de kadınlarda tüm kanser ölümleri içinde önemli yerini korumakta ve belirgin artış gözlenmektedir.Türkiye'de de akciğer kanserine sık rastlanmaktadır. Ancak Türkiye'de kanserli hasta verilerinin toplanmasındaki sorunlar sebebiyle, bu konuda istatistik sonuçlarının güvenilirliği azdır. Verilerin yetersizliği, çeşitli araştırmalarda çelişkili sonuçlar bulunmasına sebep olmakta bu da akciğer kanserinin sıklığı ve yaygınlığı konusunda sağlıklı bilgi edinmeyi engellemektedir. Örneğin, Sağlık Bakanlığı Kanser Kontrol ve Kanser İstatistiği Kurumu'nun verilerine göre, 1999 yılı akciğer kanseri insidansı sadece 14,2/100.000'dir (erkeklerde 7,8/100.000, kadınlarda 1,2/100.000). Bu verilere göre, akciğer kanseri erkeklerde en sık görülen kanser türüyken, kadınlarda 6. sırada yer almıştır. Bununla beraber İzmir'de 1993-94 yıllarını kapsayan bir araştırmada, akciğer kanseri insidansı 61,6/100.000 bulunmuştur. Bu sonuca göre Türkiye, dünyada akciğer kanseri insidansı en yüksek ülke olarak kabul edilebilir.T.C. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 1983-89 yılları arasında Türkiye'de kanser insidansı 32/100.000 olarak hesaplanmış, bunun %26'lık bölümü ise aynı zamanda en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri vakaları oluşturmaktadır. 1991-1992 verilerine göre solunum sistemi kanserlerinin oranı, tüm kanserler içinde %43 olarak bulunmuştur. Yine aynı verilere göre yapılan tahminlerde, Türkiye'de gerçek kanser insidansının 120-130/100.000 civarında olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de akciğer kanserinin bölgelere göre görülme sıklığı sırayla; Akdeniz Bölgesi %41, Ege Bölgesi %39,5, Marmara Bölgesi %26,9, İç Anadolu Bölgesi %23, Doğu Anadolu Bölgesi %21, Güneydoğu Anadolu Bölgesi %18,2 oranındadır. Türkiye'de, akciğer kanserinden ölüm oranını da kesin olarak bilinmemekle beraber, her yıl tütün ile ilgili hastalıklardan 35.000 kişinin kaybedildiği düşünülürse, yaklaşık 25.000 kişinin akciğer kanserinden öldüğü tahmin edilmektedir Akciğer Kanseri Belirti ve bulgularıAkciğer ve bronş sisteminin ağrı duyusu içermemesi ve ilk semptom olan öksürüğün sigara içenler tarafından bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilmemesi nedeniyle, akciğer kanseri vakalarının tanısı çoğunlukla ileri evrelerde konulmaktadır. Semptomlar tümörün lokal büyümesine bağlı olabileceği gibi metastatik hastalığa veya metastatik olmayan kanserli hücrelerin vücudun diğer dokularına dolaylı etkilerine (paraneoplastik sendromlara) bağlı olabilir.Akciğer Kanseri SemptomlarıAkciğer kanserinin semptomları birincil (primer) tümör tipine, tümörün göğüs kafesi içinde (intratorasik) dağılımına yayılımına, metastazlara veya paraneoplastik sendromlara bağlı olarak ortaya çıkar. American Thoracic Society (ATS) ve European Respiratory Society'nin (ERS), çeşitli araştırmaların verilerine göre yaptığı ortak araştırmaların sonucunda; öksürük %8-75, kilo kaybı %0-68, nefes darlığı (dispne) %3-60, göğüs ağrısı %20-49 ve öksürükle kan tükürme (hemoptizi) %6-35 oranlarında görülebilmektedir.Tanı konan hastaların %10 ile 25'e varan oranlarda asemptomatiktir yani herhangi bir semptom göstermez. Böyle hastalarda kanser tanısı, tesadüfen çekilen akciğer röntgeni veya bilgisayarlı tomografide saptanan soliter pulmoner nodüllerin incelenmesiyle tanı konmaktadır. Kanserin büyümesi ve akciğer dokusuna yayılması sonucunda öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum (wheezing), göğüs ağrısı, hemoptizi semptomları görülür. Akciğer kanserinin metastazları ise yayılım gösterdiği organa bağlı olarak bulgu verir. Bu kanserin, beyine yaptığı metastaz nörolojik semptomlara neden olurken, kemiğe metastazıyla ağrı şikayetleri görülür. Tümör hücrelerinden salınan hormonlara dolaylı olarak paraneoplastik sendromlar gelişebilir. Çeşitli hormonların salınımı sonucunda, salınan hormona bağlı olarak çeşitli bulgular görülebilir. Ayrıca akciğer kanserli hastaların çoğunda kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk gibi nonspesifik (özgül olmayan) semptomlar bulunabilir.Semptomlar, primer tümörlerin lokalizasyonuna göre değişebilir. Bronş içi (endobronşial) merkezi tümörlerde daha çok öksürük, nefes darlığı, hemoptizi; çevresel olanlarda ise sıklıkla plevra kaynaklı göğüs ağrısı ve dispne gibi semptomlar görülür. Bununla beraber hastaların %5-10'nda hiç semptom olmayabilir.Akciğer kanserine bağlı ortaya çıkan semptomlar primer tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, tümörün yayılım yeri ve yayılma derecesi gibi parametrelere göre çeşitlilik gösterebilir. Nefes darlığı genellikle merkezî yerleşimli tümörlerin, bronş içi havayolu tıkanması ile akciğer hacimlerinin azalmasına; göğüs ağrısı ise akciğer çevresi tümörlerde plevra veya göğüs duvarının istilası, brakial pleksusa sızma ve tümöral kitlenin büyümesine bağlıdır. Öksürük merkezî yerleşimli olan tümörlerde çevresel olanlara göre daha sıktır ve havayollarının tıkanması, sıkışması, tümörün içine sızması ve enfeksiyonlarına bağlıdır. Hışırtılı solunum (wheezing) veya stridor hava yolu (trakea veya ana bronş) kısmî tıkanması ile meydana gelir. Ses kısıklığı, özellikle merkezi tümörlerde rekürren larengeal sinir tutulumu ile ilgili; yutma güçlüğü (disfaji) ise, özefagus sıkışması ile ilgili olarak ortaya çıkar. Ayrıca akciğer kanserinde nonspesifik bir bulgu olan ateş; obstrüktif (tıkanmalı) pnömoni ve karaciğer metastazları ile ilgili olup, sıklıkla pürülan (irinli) balgam ve hemoptizi ile birliktedir.Görülen belirtiler sıklıkla birincil tümörün sebep olduğu belirtilerdir. Birincil tümöre bağlı belirtilere; göğüs ağrısı, öksürük, dispne, hemoptizi örnek verilebilir. Bununla beraber hastaların %40'ında göğüs kafesi içi (intratorasik) yayılıma bağlı semptomlar görülür. İntratorasik yayılıma bağlı olarak bası yaptığı yerlere göre değişik semptomlara sebep olabilir. Boyundaki sempatik sinirlere bası yaptığında horner sendromu; plevraya doğru yayılım gösterdiğinde plevral efüzyon; özafagusa bası yaptığında özafagiyal belirtiler; superior vena cava tıkanması sonucunda superior vena cava sendromu gibi çeşitli klinik bulgulara neden olabilir. Göğüs kafesi dışı (ekstratorasik) yayılımda ise metastaz yapılan organa göre belirtiler ortaya çıkar. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde ekstratorasik yayılıma bağlı belirtiler görülür. Bunlar arasında; kemik ağrısı, kırıklar, akıl bulanıklığı (konfüzyon), kişilik değişmesi, alkalin fosfataz seviyelerinde yükselme, sınırlı konumlu (fokal) nörolojik hasar, baş ağrısı, bulantı, kusma, ele gelen lenfadenopati, zayıflık, halsizlik, bayılmalar gibi belirtiler bulunmaktadır. Yaklaşık %10 hastada ise paraneoplastik sendrom görülür.Kronik öksürük veya olağan öksürük şeklinde değişiklikNefes darlığı ve nefes almada zorlanmaKanlı balgam çıkarma ve kan tükürmeEgzersiz yapmada zorlanmaGöğüs ağrısıSes kısıklığıKol ve omuz ağrısıYutarken zorlanma ve takıntı hissiKemik ağrısıAnemi (kansızlık)Düzensiz kalp atımlarıLenfadenopatiBaş ağrısı SarılıkCilt ve ciltaltı nodülleriİştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybıHışıltılı solunum (Wheezing)Sık tekrarlayan zatürrelerYutma güçlüğüYüzde dolgunluk ve kızarmaGöğüs kafesi içinde lenf sıvısı birikimiAteşÇarpıntı ve bayılma (senkop)Omuz ve kol ağrısıGöz kapağında düşme, gözün içine çökmesi vb. Paraneoplastik sendromParaneoplastik Sendrom, bir tümör veya tümörün metastazları ile doğrudan ilgili olmayan, ancak tümörün varlığına bağlı olan ve dolayısı ile tümörün çıkarılmasından sonra gerileyebilen belirtilerdir. Tümör hücrelerinin biyolojik olarak aktif bileşenler salgılaması sonucu meydan gelir. Salgılanan etmenlere (hormon gibi) göre çeşitli belirtilere yol açabilirler. Bunlar arasında; kan sodyum miktarının azlığı (hiponatremi), Cushing sendromu, normalin üstünde kan kalsiyumu (hiperkalsemi), erkek göğüsünde normalden fazla büyüme (jinekomasti) sayılabilir.Paraneoplastik sendromlar, küçük hücreli akciğer kanserlerinde genellikle daha fazla görülür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde daha sık görülen paraneoplastik sendromlar arasında, hiperkalsemi ve hipertrofik osteoartropati sayılabilir. Hipertrofik osteoartropati, en sık akciğer adenokarsinomlarına eşlik eder.Akciğer Kanserinde Fiziki bulgularİn situ tümör aşamasında fizik bulgu yoktur, tümör büyüdükçe lokal ve genel bulgular ortaya çıkmaktadır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile birlikte ise fizik muayenede hışıltılı solunum (wheezing), her iki akciğerde dağınık ronküsler ve ekspiryum uzaması gibi bulgular bulunabilir. Herhangi bir lenf bezini tutacak şekilde tümör yayılmış ise tutulan lenf bezleri muayenede elle hissedilebilir. Lenf bezlerine metastaz oranları; hiler %90, bronşial %40-60, skalen %85, supraklaviküler %15-20 ve hiler-mediastinal %50'dir. Muayenede nadir olarak karina düzeyinde ana bronşların daralmasına ikincil stridor, daha derindeki hava yollarında yerleşmiş tümörlerde ise hışıltılı solunum (wheezing) ve yerelleşmiş ronküs duyulur. Radyolojik tetkiklerde tek taraflı atelektazi, pnömoni ve plörezi görülebilir, fizik muayenede de bu patolojilere bağlı bulgular saptanabilir. Bu bulgular, muayenede göğüsün yarısındaki solunum hareketlerinde kısıtlılık, solunum sırasında göğüsteki titreşimlerde artma veya azalma, perküsyonda tok ses, stetoskopla dinlemede (oskültasyonda) solunum seslerinde azalma ve hırıltı (ral) duyulması gibi bulgulardır. Karaciğer metastazı halinde karaciğer büyümesi (hepatomegali) görülebilir. Serebral yayılım varsa, seyrek olarak vücudun tek tarafında duyu azalması (hemiparezi) veya hareketsizlik hemipleji, veya nöropatiye neden olabilir. Vena cava superior sendromu, Horner sendromu bulguları, çomak parmak ve cilt altında nodüller saptanabilir.Akciğer Kanserinin NedenleriTütün ürünleri, endüstriyel ürünler (uranyum, radyasyon, asbest), hava kirliliği, beslenme eksiklikleri kanserin oluşmasında rol alan faktörlerdendir. Son araştırmaların ışığında, akciğer kanseri riskini artıran en önemli faktör kanserojen maddelerin uzun süre boyunca solunumundan kaynaklanmaktadır. Akciğer kanserinin oluşumunda şu faktörler yer alır:Tütün ürünleri (sigara v.b.) kullanımı (% 90'dan daha fazla)Radon (% 10-15)AsbestAkciğerde skar, fibrozisKronik İntertisyel PnömonitisHalojen eterler (klorometileter)İnorganik arsenik RadyoizotoplarHava kirliliğiAğır metallerKromNikelHardal gazıVitamin A ve E eksikliği Moleküler genetik ve patogenezSolunum yolları mukozasının karsinojen etkenlerle uzun süre karşılaşması sonucunda dokularda bir takım değişiklikler olur. Karsinojenler hücre içinde protein, lipid gibi birçok moleküle ve DNA'ya bağlanır. Kronik karsinojen teması ile genetik malzemede hasar oluşur. Bu hasar hücre çoğalmasından sorumlu, c-myc, ras gibi onkogenlerin aktivasyonu ve hücre büyümesini baskılayan Rb, p53 gibi tümör supresör genlerin inaktivasyonuna yol açabilir.Kronik karsinojen maruziyeti sonucunda genetik yapıda hasar oluşmaktadır. Hücre çoğalmasını kontrol eden genlerdeki hasar, kanser oluşumundaki temel unsurdur. Diğer kanser türlerine benzer olarak, akciğer kanserinde de onkogenlerin aktivasyonu ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktivasyonu sonucunda gelişir. Son yıllarda proto-onkogen olarak adlandırılan normal ve genellikle hücrenin bölünmesi ile ilgili işlevlerde rol alan genlerin; belirli karsinojenlerle onkogen haline geçerek, karsinogeneziste rol aldıkları anlaşılmıştır. Küçük hücreli karsinomda genellikle c-myc ve Rb; küçük hücreli dışı karsinomda ise genelde ras ve p16'de sorun vardır.Akciğer kanseri ile ilgili etkinleşmiş onkogenlerin 6 familyası vardır; en önemlileri ras (H-ras, K-ras, N-ras) ve myc (N-myc, C-myc, Lmyc)dir. K-ras proto-onkogenindeki mutasyonlar akciğer adenokarsinomlarının %10-30'undan sorumludur.Epidermal büyüme faktörü (EGF) reseptörünü kodlayan ERBB1 geni ve RAS protoonkogenleri daha çok küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularında izlenen mutasyonlardan sorumludur. Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) hücrelerin profilerasyon, apoptoz, anjiogenezis ve tümör invazyonunda rol alır.Tümör supresor genlerin inaktivasyonuna neden olacak kromozomal hasarlar da akciğer kanserinde rol alır. İnsan kanserlerinde en sık bulunan tümör supresör geni kromozom 17'de bulunan p53 ve kromozom 13'deki Rb genidir. Rb, hücre siklusu boyunca ilerlemeyi bloke edip, büyümeyi kontrol eder. p53 mutasyonları büyümeyi hızlandırarak kanser oluşumunda rol oynar. Tüm akciğer kanserli hastaların yarısında bu mutasyonlar gözlemlenmektedir. Baskılayıcı genler içinde en fazla araştırılanı p53 geni mutasyonlarıdır. Bir nükleer fosfoprotein olan p53, özellikle DNA hasarına cevap olarak hücre siklusunu, DNA sentezi ve onarımını, hücre farklılaşmasını ve apoptozisi kontrol eden genleri düzenler. p53 tümör supresör geninin mutasyonları akciğer kanseri vakalarının ise %60-75'inde görülür. 3p, 5q, 13q, ve 17p konumlarında meydana gelen kromozom hasarları, bilhasa küçük hücreli akciğer kanserleri olmak üzere akciğer kanserlerinde görülür. Küçük hücreli akciğer kanseri olgularının %90'ında ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularının ise %50'sinden fazlasında, 17p konumunda mutasyonlar bulunmuşturEvrelendirmeAna madde: Akciğer kanserinde evrelendirmeAkciğer kanseri tanısı konduktan sonra, hastanın prognozu hakkında sağlıklı bir yaklaşımda bulunmak, en etkili tedavi yöntemini belirleyebilmek ve alınan tedavi sonuçlarının bilimsel kıyaslamasını yapabilmek için, hastalığın anatomik yaygınlığının saptanması yani evrelendirilmesi gerekir. Akciğer kanseri için birincil tümörün büyüklüğü ve yayımına (T), bölgesel lenf bezi (nodu) tutulumuna (N), uzak metastaz varlığına (M) dayanan TNM evrelendirmesi yapılmıştır. Sonraki yıllarda daha sağlıklı evrelendirme yapabilmek amacıyla TNM sisteminin yeniden geliştirilmesi ile skuamöz, büyük hücreli ve adenokarsinomlu (Küçük hücreli dışı, Non-small cell, NSCLC) hastalar yapılacak tedavi ve prognoz yönünden Evre IA, IB, IIA, IIB, IIIA, IIIB ve IV şeklinde sınıflandırılmaktadır. Küçük hücreli kanserli hastalarda TNM sistemi yerine VALG (Veterans Administration Lung Cancer Group) tarafından önerilen evreleme sistemi kullanılmaktadır. Buna göre hastalığın konumu göğüs kafesinin yarısında (bir hemitoraksta) ise "sınırlı" ve hemitoraksın dışında daha yaygın ise "yaygın" olarak evrelendirilmektedir. Bununla beraber TNM evreleme sistemi küçük hücreli hastalarda da kullanılabilmektedir.Akciğer kanserlerinde evreler:Evre 1: Tümör, sadece akciğerin küçük bir bölümünde görülme halidir. Evre 1A: Kanser sadece bir akciğerdedir.Evre 1B: Kanser ya (a) akciğer içinde büyür, ya (b) akciğerin ana bronşa yayılır ya da (c) akciğeri kaplayan plevranın iç tabakasına yayılır.Evre 2: Hastalık, en yakın lenf bezelerine atlamış durumdadır. Evre 2A: Kanser, göğüste bulunduğu taraftaki lenf bezlerine yayılırEvre 2B:Kanser ya Evre 1B'deki gibidir ve aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır; veya kanser lenf bezlerine yayılmamıştır ama şunlardan bir veya daha fazlasına yayılmıştır: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3: Tümör, plevra veya iki akciğer arasındaki mediasten denen boşluğa veya buradaki bezelere yayılmışsa bu durum 3. evredir. Evre 3A: Kanser kendisiyle aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır. Ayrıca şunlardan bir veya daha fazlasına da yayılmış olabilir: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara (perikardiyum) ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3B:Kanser köprücük kemiğinin üstündeki lenf bezlerine veya göğsün karşı tarafındaki lenf bezlerine yayılmıştır ve.veya şunlardan biri veya daha fazlasına yayılmıştır: (b) kalbe, (c) aşağı vena kava ve aorta, (d) göğüs duvarına, (e) diyaframa, (f) trakeaya, (g) sternum ve yutağa. Kanser ayrıca plevra tabakaları arasındakı sıvıya da yayılmış olabilir.Evre 4: Karaciğer, kemik, böbrek üstü bezi gibi uzak organlara yayılmış durumudur.Histopatolojik sınıflamaAkciğer kanserlerinin büyük bir çoğunluğu karsinomdur (epitel hücrelerinden köken alan tümör). Akciğer karsinomlarının iki ana grubu vardır: küçük hücreli dışı (%80,4) ve küçük hücreli (%16,8). Histolojik kriterleri baz alan bu sınıflama, klinik yaklaşım ve hastalığın prognozu açısından önemlidir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının tek bir grupta toplanmasının nedeni, bu gruptaki karsinom tiplerinin prognozları ve tedavi yaklaşımlarının benzer olmasıdır. Başlıca üç alttipi şunlardır: Skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve büyük hücreli karsinom.Birincil (primer) akciğer kanserinde tümör tipinin bilinmesi tedavi yönteminin seçilmesi ve prognoz açısından önemlidir. Erkeklerde en sık epidermoid kanser (skuamöz hücreli karsinom) görülürken, kadınlarda en sık görülen tümör adenokarsinomdur. Adenokarsinom daha çok çevresel (periferik) yerleşimlidir. Skuamöz hücreli karsinom ise tipik olarak santral bronş yerleşimli olduğu için hilus ve mediasten civarında izlenir. Büyük hücreli karsinom genellikle periferik yerleşimlidir. Küçük hücreli karsinom, proksimal hava yollarındaki yerleşimi ile yine hilus ve mediasten bölgesinde yerleşir ve olguların %78'inde santral yerleşimli radyolojik lezyon ile karşımıza çıkar. Santral tümörler sıklıkla küçük hücreli veya skuamöz hücreli, periferik tümörler ise adenokarsinom veya büyük hücreli tiptedir.Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri alttiplerinin sigara içen ve içmeyenlere göre sıklık oranlarıHistolojik alttiplerKüçük hücreli dışı akciğer kanserilerinin sıklığı (%)Sigara içenlerHiç sigara içmemiş olanlarSkuamöz hücreli karsinom 42 33 Adenokarsinom Adenokasinom (bronkioalveolar olmayan) 39 35 Bronkioalveolar Karsinom 4 10 Karsinoid 7 16 Diğer 8 6 Akciğer kanser tipleri:Bronkojenik karsinom %90-95Nöroendokrin tümörler %5Mezenkimal tümörler %2Metastatik tümörler

http://www.ulkemiz.com/akciger-kanseri-nedir-belirtileri-nelerdir-

Kök Hücre Nedir ?

Kök Hücre Nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;1.Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.2.Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.3.Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadırKök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.ÖzellikleriBir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Kendini yenilemeBir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:1.Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.1.Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Hücre yetkinliğiYetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler . Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.TanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın;embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları , karaciğer sirozu , knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği  gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır . Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. "Human adipose tissue is a source of multipotent stem cells".AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadırUyarılmış pluripotentBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak [49] insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28)  transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür Hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi) Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir. Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir. Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir--1

Kemik iliği nedir ?

Kemik iliği nedir ?

Kemik iliği (Medulla ossea), büyük kemiklerin içinde, merkezde yer alan dokudur. Toplam vücut ağırlığının %4'ünü oluşturmaktadır bu da erişkinlerde yaklaşık 2.6 kg'a denk gelmektedir.Yeni kan hücrelerinin periyodik olarak yaşam boyu üretildiği yerdir.Kırmızı ve sarı ilikİki tip ilik vardır: kırmızı ilik ve sarı ilik:Kırmızı ilik (veya miyeloid ilik), süngerimsi kemikte bulunur. Alyuvar, akyuvar ve trombositler burada üretilir.Myeloid dokudan zengindir.Sarı ilikte bazı akyuvarlar üretilir. İçinde çok daha fazla sayıda yağ hücresi olduğu için sarı renklidir.Her iki tipteki ilik de sayısız kılcal kan damarı içermektedir.Doğumda tüm kemik ilikleri kırmızıdır, zamanla sarı ilik oranı artar. Yetişkinlerde ortalama 2,6 kg kemik iliği olur, bunun yarısı kırmızıdır. Kırmızı ilik başlıca yassı kemiklerde (göğüs kemiği, kafatası, kaburgalar, omurgalar ve kürek kemikleri gibi) ve uzun kemiklerden olan femur ve humerusun proksimal ucundaki süngerimsi kısımda bulunur. Sarı ilik uzun kemiklerin orta kısmındaki boşlukta bulunur.Ciddi kan kaybı durumunda vücut sarı iliği kırmızıya dönüştürerek kan üretimini hızlandırır.Kök hücre tipleriKemik iliğinde üç tip kök hücre bulunur:- Hematopoetik kök hücreleri dolaşımda bulunan üç hücre türünü oluşturur: akyuvarlar (lökositler), alyuvarlar (eritrositler) ve trombositler (kan pulcukları).- Mezenşimal kök hücreleri kemik iliğinin ortasındaki boşluğun (sinüsün) etrafına dizilidir. Osteoblast, kondrosit, miyosit ve çeşitli başka hücre türlerine başkalaşabilme yeteneklerine sahiptirler. Ayrıca kemik iliğinin bekçiliğini yaparlar.- Bidotelyal kök hücreler

http://www.ulkemiz.com/kemik-iligi-nedir-

Kemik iliği nakli nedir ?

Kemik iliği nakli nedir ?

Bir kişiden hematopoetik kök hücreler alıp bunları başka birisine(Allojenik), veya ileride aynı kişiye (Otolog) aktarmak mümkündür. Eğer verici ve alıcılar uyumlu iseler aktarılan hücreler kemik iliğine göç edip kan hücreleri üretmeye başlarlar. Kök hücreler genelde ya ilium tepesinden genel anestezi ile alınır (bu işlem pek çok iğne batırması gerektirir) veya kök hücrelerin kemikten kan dolaşımına salınmalarını sağlayan bazı ilaçlar kullanılır, ardından bu hücreler kandan izole edilir.Bir kişiden diğerine nakil, kemik iliğinde ciddi hastalıklar olması durumunda yapılır. Hastanın iliğindeki hücreler önce radyasyon veya ilaçlarla öldürülür sonra yeni kök hücreler aktarılır. Kanser durumunda, radyasyon terapisi veya kemoterapiden önce hastanın hematopoetik kök hücrelerinin bir kısmı bazen toplanır, terapi bitince bağışıklık sistemini yeniden oluşturmak için hastaya geri verilir.

http://www.ulkemiz.com/kemik-iligi-nakli-nedir-

Bağışıklık sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sistemi organları nelerdir

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar, birincil lenfoid organlar ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Birincil lenfoid organlarda, lenfositlerin üretim işleri yapılırken; ikincil organlarda lenfositler ilk defa antijenlerle yüzleşirler.Bağışıklık sistemi organlarıLenf bezleri: Geniz eti olarak da bilinen, yutağın üst kısmında, burun boşluğunun arka tarafında bulunan lenfoid doku parçalarıdır. Bakteri ve virüs gibi enfektöz ajanları ve onların ürettiği antikorları yakalarlar.Bademcikler: Boğazda, lenfositlerin toplandığı ve dışarıya açılan bir açıklık olan ağızda ilk engeli oluşturan küçük yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenirler.- Timus: Göğsün üst bölümünde, tiroid bezinin altında yer alan ve olgunlaşmamış lenfositlerin kemik iliğinden çıkıp, olgunlaşma sürecine tabi tutuldukları vücut organdır.- Lenf düğümleri: Tüm vücuda yayılmış, B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezlerdir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunurlar. Karaciğer: Özellikle fetüsde olmak üzere, immünolojik etkin hücreleri içerir; T-hücreleri ilk olarak fetüs karaciğeri tarafından üretilirler.- Dalak: Karın boşluğunun sol üst tarafında bulunan ve eski kırmızı kan hücrelerinin yıkımından sorumlu bir organdır. Tek çekirdekli fagositik sistemin merkezlerinden biridir. Enfeksiyonlarla savaşmada yardımcı olur.- Peyer plakları: İnce bağırsağın ileum bölgesinde bulunan lenfoid dokuların yoğunlaştığı bölgelerdir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlar.Kemik iliği: Bağışıklık sisteminin tüm hücrelerinin kökeni olan kök hücrelerin bulunduğu bir merkezdir.- Lenf: Bağışıklık sisteminin hücre ve proteinlerini vücudun bir yerinden diğerine taşıyan, "akkan" olarak da bilinen bir çeşit dolaşım sistemi sıvısıdır.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sistemi-organlari-nelerdir

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

Aziz Sancar Kimdir

Aziz Sancar, (d. 8 Eylül 1946, Savur), Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik bölümü öğretim üyesi Türk-Amerikalı bilim insanı. Hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı. Ödüle ABD'li Paul Modrich ve İsveçli Tomas Lindahl ile birlikte layık görülen Sancar daha önce de kanser tedavisinde sirkadiyen saat kullanımıyla ödüller almıştı. Kanser oluşumunda ve tedavisinde önemli bir unsur olan DNA onarımı üzerinde yıllardır çalışan Sancar bu mekanizmayı 35 yılda çözdüklerini, ancak bunun hastalara ulaşmasının biraz zaman alacağını ifade etti. Aziz Sancar, Nobel Ödülü alan ikinci, bilim alanında bu ödülü alan ilk Türk vatandaşıdır. Prof. Dr. Aziz Sancar; İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi tarafından verilen 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü "DNA onarımı" hakkındaki bilimsel çalışmasıyla kazandı. Sancar ödülünü aynı dalda Tomas Lindahl ve Paul Modrich ile paylaştı. Aziz Sancar, DNA çalışmalarıyla tanınan bir bilim insanı. Şu anda Kuzey Carolina Üniversitesi Üniversitesi Tıp Okulu'nda Biyokimya ve Biyofizik profesörü. Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşı olan Orhan Pamuk, Sancar gibi İstanbul Üniversitesi mezunudur ve ödülünü edebiyat alanında almıştır.Mardin'in Savur ilçesinde, orta gelirli bir çiftçi ailesinin sekiz çocuğundan yedincisi olarak dünyaya geldi. Anne-babasının okuma yazma bilmediğini söyleyen Sancar "Ancak eğitimin önemini biliyorlardı ve çocuklarının tümünün eğitim alması için ellerinden geleni yaptılar" diyor. İlk eğitimini Mardin'de tamamladı. İyi bir öğrenci olmasının yanısıra lise futbol takımında kalecilik de yaptı ve Genç Milli Futbol takımı denemelerine çağrıldı.1963'te girdiği İstanbul Tıp Fakültesi'ni 1969'da bitirdikten sonra Savur'da iki yıl sağlık ocağında hekimlik yaptı. Daha sonra Dallas'a giderek Dallas Texas Üniversitesinde Moleküler Biyoloji dalında doktora yaptı. Yale Üniversitesi'nde DNA onarımı dalında doçentlik tezini tamamladı. Daha sonra DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarını sürdürdü. 415 bilimsel makale ve 33 kitap yayınladı.Kendisi gibi biyokimya profesörü ve öğretim üyesi olan Gwen Boles Sancar ile evlidir. Eşiyle birlikte ABD'de okuyan Türk öğrencilerine yardım etmek ve Türkiye-Amerikan ilişkilerini geliştirmek amacıyla Aziz&Gwen Sancar Vakfı'nı kurmuştur. Vakfın ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinde "Carolina Türk Evi" isimli bir öğrenci misafirhanesi de bulunmaktadır. ''Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA'yı tahrip ediyor ve vücutta bulunan DNA onarım mekanizmaları, o kanser hücrelerinin yaşamasını sağlıyor. Biz bu mekanizmayı anlamak, aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu 'inhibe' edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlamaya çalışacağız. DNA onarımı mekanizmasını aydınlatmak, kanser tedavisi noktasında çok önemli. Gayemiz bu mekanizmayı açıklamak.'' ABD Ulusal Bilim Vakfı (National Science Foundation) Genç Araştırmacı Ödülü (1984)Amerikan Fotobiyoloji Derneği (American Society for Photobiology) Ödülü (1990)ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health) Ödülü (1995)TÜBİTAK Ödülü (1997)ABD Fen ve Sosyal Bilimler Akademisi (American Academy of Arts and Sciences) Ödülü (2004)ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesi (2005)TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Ödülü (2006)Vehbi Koç Ödülü (2007)7 Ekim 2015'te Nobel Kimya ÖdülüKaynak:1.^ "Nobel Kimya Ödülü'nü Türk asıllı Aziz Sancar kazandı". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2015.2.^ "The Nobel Prize in Chemistry 2015" (İngilizce). nobelprize.org. 7 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2015.3.^ "TÜBA Şeref Üyesi Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Kansere Karşı ‘Sirkadiyen Saati’ Buluşu". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.4.^ a b "Chapell Hill Üniversitesi Aziz Sancar Profili". 7 Kasım 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.5.^ "Nobel kazanan Sancar, kanser hastalarına umut veren çalışmasını anlattı". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.6.^ "Nobel'i kazanan Aziz Sancar'dan ilk açıklama". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.7.^ a b "Profile of Aziz Sancar" (İngilizce). Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.8.^ "Savur'dan Nobel'e... Prof. Dr. Aziz Sancar kimdir?". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.9.^ a b "Carolina Türk Evi". 7 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.

http://www.ulkemiz.com/aziz-sancar-kimdir

Erkeklerin Cinsel Problemleri Nelerdir ?

Erkeklerin Cinsel Problemleri Nelerdir ?

Erkeklerin üretim organlarını etkileyen iki önemli rahatsızlık vardır. Bunlar penis rahatsızlıkları ve testis rahatsızlıklarıdır. Bu bozukluklar bir erkeğin cinsel işlevini ve üretkenliğini etkileyebilir.Penisi etkileyen rahatsızlıklardan bazıları şunlardır: Priapizm, balanit, Peyronie hastalığı, fimozis, parafimozis, penis kanseri Priapizm, dört saatten fazla süren kalıcı çoğunlukla ağrılı ereksiyon halidir. Priapizm ereksiyonu cinsellikle ilişkili değildir ve orgazmla rahatlamaz. Kan penise gider, fakat yeterli derecede boşaltılamaz.Genel nedenleri şunlardır:”    Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı (özellikle kokain)”    Antidepresanlar ve tansiyon ilaçları dahil olmak üzere belirli ilaçlar”    Omurilik problemleri”    Jenital bölgelerdeki yaralanmalar”    Anestezi ”    Penis enjeksiyon terapisi ( ereksiyon bozukluğu tedavisi)”    Lösemi ve orak hücre hastalığı dahil olmak üzere kan hastalıklarıPriapizm acilen tedavi edilmelidir, aksi halde uzun süreli ereksiyon penisi yaralayabilir ve uzun vadeli ereksiyon bozukluğuna neden olabilir. Tedavinin amacı ereksiyonu rahatlatarak penis fonksiyonunu normal hale getirmektir. Çoğu vakada penise bir iğne sokularak kan alınır. Kan damarlarını büzen ilaçlarla kan akışını azaltmak işe yarayabilir. Eğer sebep orak hücre hastalığıysa, kan transfüzyonu gerekebilir. Bunun altında yatan herhangi bir tıbbi durumu veya madde bağımlılığını tedavi etmek, priapizmi önlemek açısından oldukça önemlidir.Peyronie hastalığı, penis üzerinde bir plak veya sert bir yumru oluşması halidir. Bu yumru penisin ereksiyon dokularının bulunduğu üst (çoğunlukla) veya alt kısmında oluşur. Yumru çoğunlukla belli bir bölgede tahriş veya şişlikle (iltihap) başlar ve daha sert bir yara haline gelir. Sertleşmiş plaka penisin yaralı bölgesindeki esnekliği azaltır.Peyronie hastalığı hafif şekilde de gelişebilir ve 6 ila 18 ay arasında kendiliğinden iyileşebilir. Daha ağır vakalarda hastalık kalıcı olabilir. Sertleşen yumru o bölgede esnekliği azaltarak ereksiyon esnasında penisin bir yöne bükülmesine sebep olur ve acı verir. Tüm bunların yanında aşırı ağrılı ereksiyona sebebiyet verir. Duygusal strese sebep olur ve seks esnasında bir erkeğin arzusunu engelleyebilir.Bu hastalığın tam olarak nedeni bilinmemektedir. Hatalığın çabuk ilerlediği insanlarda kısa sürede kendiliğinden iyileşme görülür. Muhtemel sebepleri penis içinde kanamaya sebep olan incinmedir (vurma veya bükülme). Bazı erkeklerdeyse yavaşça gelişir ve ameliyat gerektirecek kadar şiddetlidir. Diğer muhtemel sebepler:”    Vaskülit. Kan ve lenf kanallarında iltihaplanmadır, yaralara sebep olabilir.”    Bağdoku bozukluğu. Uluslararası Sağlık Cemiyetine göre Peyronie hastalığı olanların % 30’unda, eller ve ayaklar gibi bedenin diğer bölgelerindeki bağdokuları etkileyen rahatsızlıklar gelişir. Bu durumlar genelde bağdokularda kalınlaşma ve sertleşmeye neden olur. Bağdoku bedenin diğer dokularını destekleyen özel dokulardır-kıkırdak, kemik ve deri gibi.”    Kalıtım. Aile geçmişinde Peyronie hastalığı olanlarda bu hastalığın gelişmesinin daha muhtemel olduğu bazı araştırmalarda gösterilmiştir.Peyronie hastalığı iki şekilde tedavi edilir: ameliyatla veya ameliyatsız. Bu hastalık çoğunlukla kendiliğinden yok olduğundan doktorlar iki yıl veya daha fazla beklemeyi önerir. Birçok vakada ameliyat çok başarılı olur. Fakat komplikasyonlar oluşabileceğinden ve bu hastalıkla ilişkili problemlerin (örneğin penisin kısalması) çoğu ameliyatla düzeltilemeyeceğinden, doktorlar genellikle aşırı ağrı yüzünden ilişkide bulunamayan erkekleri ameliyat etmeyi tercih eder.İki ameliyat tekniği kullanılır. Birinci yöntemde plak alınarak yerine deri veya yapay deri konur. İkincisinde cerrah plağın ters tarafındaki dokuyu alarak bükülmeyi ortadan kaldırır. Birinci yöntem sertleşme fonksiyonunun kısmen zarar görmesine sebep olabilir. İkinci yöntem Nesbil prosedürü olarak bilinir ve ereksiyon halindeyken peniste bir miktar kısalmaya sebep olur. Eğer erkeğin ereksiyon kabiliyeti bozulmuşsa penis implantları kullanılabilir.Ameliyatsız tedavide, sertleşmiş dokuyu yumuşatacak şekilde, ağrıyı azaltıp eğimi düzeltmek için doğrudan plağın içine ilaç enjekte edilir. Ayrıca E vitamini tabletlerinin bazı erkeklere fayda sağladığı da görülmüştür. Ayrıca lazer tedavisiyle de plak inceltilebilir.Balanit penis başının iltihaplanmasıdır. Benzer bir durum olan balanopostit, penis ucunun ve sünnet derisinin iltihaplanmasıdır. Semptomları kızarıklık veya şişlik, kaşıntı, isilik, ağrı ve kötü kokulu boşaltımdır.Balanit çoğunlukla sünnet olmamış ve hijyene dikkat etmeyen erkeklerde görülür. Eğer sünnet derisinin altındaki hassas doku düzenli olarak temizlenmezse, bakteri, ölü deri, ter, tortu sünnet derisi altına girer ve tahriş eder. Dar sünnet derisi bu bölgenin iyi temizlenmemesine neden olarak, sünnet derisi altına biriken kötü kokulu maddenin tahrişine maruz kalabilir. Diğer balanit sebepleri:”    Dermatit/alerji. Dermatit, çoğunlukla tahriş edici bir madde veya temas alerjisinin neden olduğu deri iltihabıdır. Belirli ürünlerdeki kimyasallara karşı olan hassasiyet – sabun, deterjan, parfüm veya spermisid – tahriş, kaşınma ve isilik gibi alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.”    Enfeksiyon. Candida albicans mantarı nedeniyle enfeksiyon (pamukçuk enfeksiyonu) kaşındıran, kırmızı,  noktalı bir isiliğe sebep olabilir. Bazı seksle bulaşan hastalıklar-gonore, frengi, uçuk-balanit semptomları yaratabilir.Ayrıca diyabet hastası erkekler yüksek balanit riski altındadır. Sünnet derisinin altında kalmış olan idrardaki glikoz bakterilere zemin hazırlar. Balanit tedavisi, hastalığın altında yatan sebebe bağlıdır. Eğer bir enfeksiyon varsa, bir antibiyotik veya mantar ilacı verilir. Daha şiddetli iltihaplarda sünnet önerilebilir. Uygun hijyenle gelecekteki balanit ihtimali önlenebilir, penis başını doğru şekilde düzenli olarak yıkamak ve kurulamak gibi. Özellikle, deri reaksiyonuna sebep olabilecek güçlü kimyasallardan ve sabunlardan uzak durulmalıdır.Fimozis, Sünnet derisinin doğuştan veya hastalık sonucu anormal şekilde dar olması dolayısıyla penis başının dışarı çıkamamasıdır. Bir diğer sebep, sünnet derisinin daralmasına sebep olan balanittir. Durum idrar boşalımını zorlaştırıyorsa acilen müdahale edilmelidir. Bazen sünnet derisi ilaçlarla yumuşatılabilir, düzenli olarak ve yumuşakça elle gerilmesi de faydalı olabilir. Çoğunlukla sünnet edilerek tedavi edilir. Preputioplasty adı verilen başka bir cerrahi yöntem de vardır, bunda sünnet derisi penisin ucundan ayırılır. Bu prosedürde sünnet derisi korunur ve sünnetten daha az travmatiktir.Parafimozis, sünnet derisinin çekildikten sonra eski yerine gelmemesidir. Ereksiyon veya cinsel münasebet sonrası, veya penisin başının yaralanması sonucu oluşabilir. Bu durum devam ettiğinde ağrıya ve şişliğe neden olur ve penise kan gitmesini azaltır. Ekstrem vakalarda dokunun ölümüyle sonuçlanır (kangren) ve uzvun kesilerek alınması gerekebilir. Parafimoziste tedavi penis başındaki ve sünnet derisindeki şişliğin indirilmesine odaklanır. Buz koymak şişliğin inmesine yardımcı olabilir, penis başına baskı uygulayarak kanın ve sıvının çıkması için zorlamak da yardımcı olabilir. Eğer her ikisi de işe yaramıyorsa, ilaç enjekte edilmesi gerekebilir. Ağır vakalarda cerrahi müdahale ile sünnet derisine küçük kesikler atılarak gevşetilir. Ayrıca sünnet de başka bir çözümdür.Penis kanseri, anormal hücrelerin peniste bölünerek kontrolsüz bir şekilde büyümesi sonucu oluşan nadir bir kanser türüdür. Belirli iyi huylu tümörler ilerleyip kansere dönüşebilir.Tam olarak sebebi bilinmemekle beraber bazı risk faktörleri vardır. Bunlardan bazıları:”    Sünnet olmama. Doğumda sünnet olmayan erkeklerin penis kanserine yakalanma riski daha fazladır.”    HPV (insan papilom virüsü) enfeksiyonu. HPV birçok yumruya (papilom) neden olan 100 çeşitten fazla virüs içerir. Belirli HPV türleri üreme ve anal bölgeyi etkileyebilir. Bu tür HPV seks yoluyla insandan insana geçer.”    Sigara. Sigara bedeni akciğerleri etkilediğinden daha fazla birçok kansere neden olan kimyasallara maruz bırakır.”    Smegma. Sünnet derisi girintilerinde bulunan yağlı ifrazat sonucu oluşan kalın, kötü kokulu maddedir. Penis yeterince temizlenmezse, bu durum tahrişe ve iltihaba neden olur.”    Fimozis”    Sedef hastalığı tedavisi – Tedavi esnasında ilaçlarla beraber kullanılan ultraviyole tedavisi penis kanseri riskini arttırabilir.”    Yaş. Vakaların yarısından çoğu 68 yaş üzeri erkeklerdir. Penis kanseri semptomları; peniste büyüme ve yaralar, sünnet derisinin altından anormal boşalım ve kanamadır. Penis kanserinin en yaygın tedavisi cerrahi yöntemle kanseri almaktır. Doktor aşağıdakilerden birini kullanarak kanseri alır:”    Geniş lokal eksizyonda, sadece kanser ve her iki taraftaki normal dokunun bir kısmı alınır.”    Elektrodesikasyon ve küretajda, kanser küretle kazınarak alınır ve o bölgeye elektrik akımı verilerek kanser hücreleri öldürülür.”    Kriyocerrahi, kanser hücrelerini dondurmak ve öldürmek için likit nitrojen kullanır.”    Mikro cerrahi, kanseri ve mümkün olduğunca küçük normal parçayı alır. Bu ameliyat esnasında doktor bir mikroskop kullanarak tüm kanser hücrelerinin alındığından emin olur.”    Lazer cerrahi, dar bir ışık huzmesi kullanarak kanser hücrelerini çıkarır.”    Sünnet edilerek sünnet derisi alınır.”    Penis ampütasyonunda (penektomi) penisin alınmasıdır. Genellikle kullanılan yöntemdir ve en etkili tedavidir. Kısmi penektomide kısmen alınır, tam penektomide tamamı alınır, kasıktaki lenf düğümleri ameliyat esnasında alınabilir. Kansere saldıran yüksek enerji ışınları kullanan radyasyon ve kanseri öldüren ilaçlar kullanan kemoterapi diğer tedavi opsiyonlarındandır. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/erkeklerin-cinsel-problemleri-nelerdir-

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

Nöralterapinin çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesi için tercih edildiğini belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, tedavide özellikle nörovejetatif sinir sistemi çok önemli olduğunu dile getirdi.   Vücudun kendi Nörovejetatif sinir sistemini uyararak yapılan bir tamamlayıcı tıp tedavi metodudur Nöralterapi, çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesidir. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, nöroalterapi tedavide yüzde 0.5-1’lik Lidokain ve Prokain kullanıldığını belirtti. Dr. Kaya, “Nöralterapi modern tıbbın temellerine dayanan tek başına veya mevcut terapi metotları ile birlikte kullanılabilen bütünsel odaklı regülasyon terapi formudur. Vücut üzerindeki belli noktalara veya alanlara lokal anesteziklerle bir uyarı verilir ve bu uyarıya vücut tarafından segmental veya segment üstü bir cevap alınır. Bu cevap bize hem teşhis koyma hem de tedavi etme konusunda yön verir. Nöralterapinin etkinliğinin kavranmasında nörovejetatif sinir sistemi çok önemlidir. Nöralterapi ile nörovejetatif sinir sistemi’ndeki parasempatik ve sempatik sistem dengelenir ve vücut kendi ahengi içinde çalışmaya devam eder. Nöralterapinin lokal etkilerinin yanı sıra, kibernetik etkileşim ile birlikte sinirsel, hormonal, hücresel ve psişik düzenleme sistemlerine etkileri kanıtlanmıştır” dedi.   Nöralterapinin Etki Mekanizması Nasıldır? Tamamlayıcı Tıp’ta vücut regülasyon mekanizmasının önemli bir unsuru olduğunu kaydeden Dr. Kaya, eğer birey sağlıklı ise vücudunun dengeli ve doğru çalıştığını dile getirdi. Bozucu uyarılar sonucunda vücudun üstesinden gelebileceği veya gelemeyeceği reaksiyonlar olduğunu ifade eden Kaya şu bilgileri verdi: “İnsan vücudunun regülasyon sisteminin görevi, iç ve dış değişikliklere karşı en kısa vadede ve en az enerji sarfiyatıyla organizmanın çalışmasını sağlamaktır. Bütünsel bakıldığında regülasyonun sürdürülmesinde gösterilen çaba, tüm organ, kas, sinir, bağ doku ve deri şebekesinin olumsuz uyarılardan uzak kalmasını sağlar. Bu karmaşık gibi görünen Nörovejetatif Sinir Sistemi iletkenliği bozulursa vücut arka arkaya gelen değişik olumsuzluklarla baş edemez ve bozucu alan kaynaklı disfonksiyonu gösteren ağrı gibi semptomlar ortaya çıkabilir.   Vücuda gelen her türlü uyaran mekanik, kimyasal, biyolojik, termal, elektromanyetik, hormonlar, toksinler gibi öncelikle afferent sempatik nöronlara etki ederek, frekans ve amplitutlarında değişikliğe sebep olur.   “Hastalık Klinik Bulgu Vermeden Önce, Vejetatif Sinir Sistemi’nde ve Lenfatik Dolaşımda Değişiklikler Başlar” Rickers yaptığı çalışmalarda organlarda yapısal herhangi bir değişiklik oluşmadan önce, damarların etrafında yer alan sempatik sinirlerde disfonksiyon ve değişimlerin meydana geldiğini tespit etmiştir. Yani hastalık klinik bulgu vermeden önce, vejetatif sinir sisteminde ve lenfatik dolaşımda değişiklikler başlar. Organlar daha sonra etkilenir ve çeşitli semptomlar ortaya çıkar. İlk olarak difüzyon bozulacak ve doku, organ ve hücreye yeterli oksijen gitmeyecek, ikinci olarak difüzyonun tam sağlanamadığı yerde meydana gelen yıkım ürünleri uzaklaştırılamayacak. Tüm dolaşım sistemi detaylı incelendiğinde arter, ven ve lenfatik sistemin sağlıklı çalışması için sağlıklı bir nörovejetatif sinir sistemi gerekmektedir. Pschinger ve Heine bu çalışmayı genişletmiş ve nörovejetatif sinir sistemi yanında temel madde denen içinde proteoglikan, glikozaminoglikan ve glikoproteinler gibi bağlayıcı proteinlerin, basal membran ve parenkim hücrelerinin, savunma ve mast hücrelerinin, fibrillerin, Fibroblastların, kapiller damarların, lenfatiklerin, VSS ve terminal sinir sonlanmalarının bulunduğu hücreler arası alanda da birçok değişikliklerin olduğunu tespit edilmiştir.   Nöralterapi ile verilen uyarılar hem VSS’deki bozulmuş olan frekans ve amplitutda düzelmeler yaparak hem de temel maddenin yapılarında meydana gelen bozuklukları bertaraf ederek vücudun regülasyon sistemindeki aksaklıkları gidererek organlardaki disfonksiyonu düzeltir.   Nöralterapi Hangi Hastalıklarda Etkilidir? Nöralterapi başta ağrı olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Nöralterapi boyun, bel, omuz, dirsek, kalça gibi tüm kas iskelet sistemi problemleri, fibromyalji sendromu, kronik yorgunluk sendromu, kırık sekelleri, myofasyal ağrılar, spor yaralanmaları, baş ağrısı, migren, huzursuz bacak sendromu, adet düzensizliği, premenstrüel sendrom, hormonal düzensizlik, bağırsak problemleri gibi bir çok hastalıkta başarıyla kullanılmaktadır.   Nöralterapi Ne Zamandır Uygulanmaktadır? Nöralterapi ilk olarak Alman Huneke doktor kardeşler tarafından lokal anesteziklerin ağrıda kullanımı ile ilgili çalışmalar yaparken gözlemledikleri sonuçlar sayesinde ortaya çıkmıştır. Daha sonraları geliştirilerek özellikle Almanya, İsviçre ve Avusturya’da Üniversitelerde kürsü olup 1940’lardan beri Avrupa’da özellikle ağrı ile uğraşan hekimler tarafından uygulanan bir tedavi metodu olmuştur. Ülkemizde Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul’un Bilimsel Nöralterapi ve Regülasyon Derneği çatısı altında Almanya’daki müfredata uygun bir şekilde verdiği eğitimlere katılan Türk hekimlerince 2003’den beri uygulanmaktadır.   “Şu Ameliyatı Oldum Ondan Sonra Ağrılarım Başladı” Kişisel olarak hastaların daha önceleri ağrı sürekli yer değiştiriyor, “şu ameliyatı oldum ondan sonra ağrılarım başladı” gibi ifadelerini tüm hekimler gibi anlamlandıramazdım. Nöralterapi ile sinir sisteminin bağlantılarını daha ayrıntılı öğrenmeye başladıktan sonra, niçin hastaların ağrıları olduğunu tespit edip sebebe yönelik tedaviyle şikâyetlerinin geçtiğini gözlemleyince Hekimlik daha keyifli hâle geldi.”   Hazırlayan: Esra ÖZ   http://fesraoz.blogspot.com.tr

http://www.ulkemiz.com/agriya-karsi-noralterapi

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi’nde yeni yayımlanan bir makaleye göre aralarında Psikiyatrist Dr. Ulaş M. Çamsarı’nın bulunduğu Mayo Clinic Bağımlılık Psikiyatrisi’nden bir ekip Alkol Yoksunluğu Sendromu tedavisinde yeni bir model öneriyor.    Alkol bağımlılığı ile ilgili yeni bir model için araştırma yapan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi, Mayo Clinic Sağlık Sistemi Waycross-Georgia Kampüsü Psikiyatri Bölüm Başkanı, Bağımlılık ve Konsültasyon-Liyezon Psikiyatristi Dr. Ulaş M. Çamsarı, çalışma hakkında Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.      Alkol Kullanım Bozuklukları (Alcohol Use Disorders) nelerdir, bağımlılık psikiyatrisinde nasıl ele alınır, bu konular hakkında bilgi verebilir misiniz? Alkol kullanım bozuklukları, dünyada en sık görülen sağlık problemlerindendir. Günümüzde alkol kullanım bozuklukları, dört ana temel çerçevede incelenmekte ve tedavi edilmektedir. Alkol dışında, insanlar tarafından kötüye kullanılan (misuse) diğer maddeler için de geçerli olan bu dört temel kavram şu şekildedir. Alkol İntoksikasyonu (zehirlenme), Alkol Yoksunluğu, Alkol İstismarı ve Alkol Bağımlılığı olarak ele alıyoruz.     Alkol intoksikasyonu, alkolün aşırı tüketimi sonrası ortaya çıkan beyin işlevlerinin bozulmasına yol açan bir zehirlenme tablosudur. Özetle karaciğerin temizleyebilme (detoksifikasyon) kapasitesinin çok üstündeki bir miktarda alkolü çok kısa süre içinde tüketen bireylerde ortaya çıkar. Halk arasında “sarhoşluk” olarak tarif edilen durumdur. Toksikasyonun derecesine göre koma nedeniyle gerçekleşecek solunum yetmezliğine bağlı olarak ölüme yol açabileceği gibi, geçici hafıza kaybı, karaciğer hasarı gibi başka komplikasyonlara da yol açabilmektedir.    Alkol genellikle iki şekilde kötüye kullanılır. Bireylerin bir kısmı alkolü sık sık yüksek miktarlarda alarak, her defasında tıbbi, sosyal ve yasal bir takım sorunlara yol açıyorlarsa bu kullanım tarzına daha çok “alkol istismarı” (abuse) denilir. Bireyler alkolü günlük olarak yüksek miktarlarda alıyorlarsa, alkole olan dayanıklılıkları giderek artan bir davranış gösteriyorsa, alkolü aniden kestiklerinde çekilme/yoksunluk (withdrawal) belirtileri gösteriyorlarsa, alkol tüketimi günlerinin büyük bir kısmını oluşturuyorsa ve olumsuz sonuçlara rağmen tüketimi kontrol edemiyorlarsa, bu  kişilerin kullanım şekilleri daha çok “alkol bağımlılığı” (dependence) tarifine uyar. Bu iki farklı kullanım şekli, istismar ve bağımlılık, sıklıkla beraber seyreder. Şimdi gelelim alkol yoksunluğu (çekilme) sendromuna...   Düzenli Alkol Alan Beyinde Yeni Bir Nörobiyolojik Denge Alkolü sürekli alan kişiler, beyinde bir takım nörobiyolojik değişiklerin olmasına yol açarlar. Öncelikle beyindeki aktivasyon ve inhibisyona yol açan iki temel nörotransmitter sisteminde bahsetmek gerekir. İnsan beyninde glutamat sistemi ve GABA sistemi birbirini dengeleyen tarzda beynin genelinde gerçekleşen faaliyetleri artıran ve azaltan şekilde işlev gösterirler. Özetle, glutamat maddesi beyinde aktivite artışına (eksitasyon), GABA maddesi beyinde bir aktivite azalmasına (inhibisyon) yol açar. Sürekli alkol tüketimi beyinde GABA maddesinin kullandığı almaçları (reseptör) sürekli uyararak beyinde sürekli bir yavaşlamaya neden olmaya çalıştığı için, beyin bunu dengelemek için sürekli olarak glutamat maddesini hücre aralıklarında tutmaya çalışır. Diğer deyişle, her gün alkol alan beyinde yeni bir nörobiyolojik denge oluşur.    Dengeyi Sağlayan Kuvvetlerden Bir Taraf Güç Kaybederse, Denge Diğer Tarafa Doğru Bozulur Alkol yoksunluğu, sürekli alkole maruz kalan ve seviyesi çok artmış bulunan bir beyinde aniden alkol maruziyetinin kesilmesine bağlı olarak gelişir, Alkolün temel yavaşlatıcı olan GABA’yı uyarmasına alışmış ve dengeyi o şekilde kurmuş olan beyin nörokimyası, yavaşlatıcının ani kesilmesi ile oluşan, glutamat yönüne doğru gelişen dengesizliğini kontrol edemeyecektir. Bu durum biyokimyasal olarak hiperglutamaterjik bir durumdur ve GABA eksikliğine bağlı gelişen kontrolsüz aktivasyon nedeniyle, beyinde epileptik krizler, kalp hızının aniden artması, kan basıncının ani yükselmesi (sempatomimetik hiperaktivite) , kas seyirmeleri, bilinç kaybı, konfüzyon, deliryum (akut beyin yetmezliği/ensefalopati) ve ölüm gibi çok çeşitli problemlere yol açabilen tehlikeli bir tablo ortaya çıkabilir.    Peki alkol vererek bu tabloyu düzeltebilir miyiz? Evet. Bu tehlikeli durumu alkol vermeye devam ederek, düzeltebiliriz. Ama bu tıbben önerilen bir tedavi değildir. Çünkü yüksek derecede alkol vermenin çok başka sakıncaları vardır, ayrıca tıbben bu işi çok daha güvenli yapabilecek ilaç tedavilerimiz vardır.   Nedir o ilaç tedavileri? Günümüzde alkol yoksunluğunun temel patofizyolojik açıklaması, az önce açıkladığımız üzere, ani GABA eksikliğinin ve ani Glutamat fazlalığının aynı anda ortaya çıkmasına bağlı olduğuna inanılmaktadır. Bir diğer deyişle, alkol nedeniyle yükselen glutamatı, dengelemek için alkolün yaptığı işi yapacak GABA uyarıcıları olan benzodiyazepin denilen GABA agonistleri (reseptör uyarıcıları) alkol tedavisinde yaygınlıkla kullanılmaktadır. Bu tedavi ajanları, alkolün, onu sürekli alan kişinin beyninde yol açtığı aşırı GABA uyarısının (yavaşlatma) devamını sağlamaktadır.   O zaman da kişi alkol değil de, bu ajanlara bağımlı hale gelmeyecek mi? Bu ajanlar da GABA uyarıcıları olduğundan, benzer mekanizmalarla alkol gibi bağımlılığa yol açabilen ajanlardır ve yoksunluk anında biz bu ilaçları vererek o akut durumu düzeltiriz, ama birkaç gün içerisinde verdiğimiz bu ajanları da yavaş yavaş azaltarak beynin yeni duruma yavaş yavaş adapte olmasını bekleyerek ve bunu bazı ölçeklerimiz yardımıyla ölçerek (CIWA ölçeği) , sonunda bu ilaçları tamamen keseriz. Kişi yaklaşık bir hafta içinde, yeni duruma adapte olur ve ne alkole ne de o ajanlara fiziksel olarak bir ihtiyacı kalmaz.   Sizin üzerinde çalıştığınız yeni ilaçlar bahsettiğinizden farklı mı? Evet. Şimdi önce halen uygulanan bu tedavilerin eksik tarafını ve sakıncasını açıklayalım. Halen dünyada yaygın olarak kabul edilen alkol yoksunluğu tedavi modeli benzodiyazepin tedavisidir. Bu tedavi, kişide zaten alkolün yol açtığı durumu düzeltmeye yeltenen bir tedavidir. Öyle ki, kişi alkol nedeniyle aşırı GABA uyarısına adapte olmuş ve bunun kesilmesi durumunda ortaya çıkan sorunu biz yine alkol nedeniyle oluşmuş GABA uyarısını devam ettirerek tedavi etmekteyiz. Bu tedavi çok işe yarayan bir tedavidir. Yalnız, bu tedavi sorunun kökenine tedavi etmeye yeltenen bir tedavi değil gibi görünmektedir. Çünkü alkol yoksunluğu esas nedeni, glutamaterjik uyarının dengesiz olarak artmasından kaynaklanır. Bizim hayvan deneyinde kanıtladığımız tedavi modeli, mevcut dengesiz durumu devam ettirerek tedavi etmeye çalışmak yerine bu durumu azaltmaya yönelik bir yaklaşım modelini önermekte ve daha önce denenmemiş  yeni bir potansiyel ilaç grubu üzerinde durmaktadır.   Nedir o ilaç grubu? Alkol yoksunluğu sendromunun nörobiyolojisini açıkladığımıza göre, sorunun esasını düzeltmek için, hücre dışında meydana gelen hiperglutamaterjik durumu düzeltmeye çalışan  ajanlara ihtiyacımız var aslında. Biz de bu yönde etki eden ajanları aramaya koyulduk. Bu arayışımızın sonunda gördük ki, ne yazık ki daha öncesinde literatür ile desteklenen çok seçeneğimiz yok. Bu seçeneklerden biri olarak “seftriakson” denilen bir ilaçta karar kıldık. Seftriakson, özellikle menejit tedavisinde kullanılan beta laktam grubundan geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Bu antibiyotik bir kaç sene evvel yapılan hayvan çalışmalarında görüldü ki, sadece bir antibiyotik değil aynı zamanda beyinde yaygınca bulunan Astrosit denilen destek hücrelerinin çeperinde bulunan glutamat taşıyıcısını (EAAT2) uyararak hücre içinde glutamat girişini sağlamakta ve hücre dışında bulunan glutamat fazlasını temizlemektedir. Bu, tam olarak bizim alkol yoksunluğunda istediğimiz yaklaşımdır.    Nasıl bir deney tasarladınız? Mayo Klinik Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Osama Abulseoud, zaten seftriaksonun bahsettiğim etkisini daha önceden kanıtlayan bilim adamlarından biriydi, bu konuda çalışan tanınmış bir bilim insanıdır. Bu deneyin laboratuvar sıçanları kullanarak nasıl yapılabileceğini beraber tasarladık. Sıçanlar alkolü seviyorlar, insanlar gibi...     Önlerine iki su ve alkol koyduğunuz zaman alkol tercih ediyorlar. Bazıları daha çok içiyor. Onlara alkolik sıçan anlamına gelen A-P (alcohol preferring rat) sıçan adı veriliyor. Biz bu deneyi hem alkolik olanlarda hem alkolik olmayanlar için tasarladık. Öncelikle bir grup sıçanı, kafeste hem alkol hem su olacak şekilde bir iki hafta bıraktık, sonra, aynı alkol bağımlısı insanların yaptığı gibi, uzun süre alkol düzenli alımı sonrası örneğin bir haftasonu aşırı miktarda alkol almak paternini taklit etme niyetiyle, 2 hafta sonrasında yaklaşık 3 gün bu sıçanların midesine 6 saatte bir alkol enjekte ettik. Bu yönteme “gavaj” yöntemi deniyor. Bir fikir vermesi açısından insanla karşılaştırarak söyleyelim, 2 hafta her gün bir şişe rakı içen insanların aldığı alkolün eşdeğerini sıçanlara bu peryot sonrası 3 gün boyunca 6 saatte bir enjekte ettik. Bu işlem biter bitmez, aniden kafeslerinden alkolü aldık ve onları yoksunluğa bıraktık. Bu yoksunluk sürecinde  bir gruba Seftriyakson, diğer gruba su (salin)  enjekte ettik.    Onları 2 gün boyunca videoya kaydettik. Gördük ki, aynı insan gibi, kas seyirmeleri, epileptik nöbetler, titremeler meydana geliyor. 48 saat boyunca  ortaya çıkan tüm belirtileri saydık, her titreme, her seyirme, her nöbet her kuyruk hareketi birer birer sayıldı. Alkol Yoksunluğu Sendromu’nda bu şekilde kesintisiz bir ölçüm metodu literatürde ilk defa yapıldı. Yaptığımız analizin sonucunda gördük ki, Seftriyakson alan sıçanlar almayanlara göre çok daha az belirti gösterdiler, bu sıçanların beyinleri çıkarıldığında ve glutamat transporter (EAAT2) analizi yapıldığında bunun artmış olduğu görüldü.    Peki bu ilaç şimdi insanlarda kullanılabilecek mi? Henüz hayır. Öncelikle şu konuyu açıklayalım. Bu bir hayvan çalışmasıdır (preklinik)  ve henüz insanlarda geçerliliği yoktur. Ama halen günümüzde insanların kullandığı hemen hemen tüm ilaçlar bu yoldan geçmek zorundadır. İlaçlar insanlardan denenmeden önce hayvan çalışmalarında “proof-of-concept”  aşamasını başarıyla geçmesi gerekiyor, bu aşama tamamlanmış oldu.     Mayo Klinik’deki ilgili komite insan çalışması için de yeşil ışık yaktı yalnız bilinmeli ki seftriyakson, bir antibiyotiktir, ve insanlarda ağır menenjit (beyin zarı enfeksiyonu) tedavisinde hayat kurtacısı olarak kullanılmaktadır. Bu ilacın sık kullanılması toplumda dirence neden olabilir ve menenjit ile savaşta dahiliyecileri zor durumda bırakabilir, o nedenle, bu durumun dikkate alınması gerekiyor. Burada biz, alkol yoksunluğu için başka bir tedavi modalitesi önerdik, tedavi için kurduğumuz hipotez yeni bir hipotezdi. Bu hipotezi de deneyle kanıtladık. Buradan sonra gidilecek yol, seftriyaksonda ısrar etmek değil de, bahsettiğimiz EATT2 glutamat taşıyıcısını uyaran ve bizim önerdiğimiz modeli kullanarak alkol yoksunluğunu tedavi eden başka ilaçlar keşfetmeye ya da sentezlemeye çalışmak olabilir. Bu şekilde Alkol Yoksunluğu daha doğru görünen bir tedavi modeli ile benzodiyazepin kullanılmadan tedavi edilebilecektir.   Çalışmanız bilimsel bir dergide yayınlandı mı? Çalışma, Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi tarafından Ocak 2014’de yayınlandı.  Özetine aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilir.  http://www.nature.com/npp/index.html http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24452391 http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan : Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/alkol-yoksunlugu-tedavisinde-alternatif-bir-tedavi-modeli

Antibiyotik Direnci Kabus Olmaktan Çıkacak Mı?

Antibiyotik Direnci Kabus Olmaktan Çıkacak Mı?

Son günlerde sık sık gündeme gelen antibiyotik direnci için yeni bir yöntem bulan Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, “Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi. Antibiyotik direnci tıpta çok büyük bir problem haline geldi. Türkiye'de ve dünyada birçok hasta, hastanelerde kaptıkları antibiyotiklere dirençli bakteriler yüzünden ölüyor. Bu tür enfeksiyonların asıl sebebinin bakterilerin biyofilm oluşturması olduğunu belirten Brown Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Moleküler Farmakoloji, Fizyoloji ve Biyoteknoloji bölümünden Dr. Gözde Durmuş, yaptıkları araştırma sayesinde bakterilerin, 3 boyutlu biyofilmler oluşturup, metabolizmalarını yavaşlatarak dışarıdan besin alınımını durdurduğunu belirtti.  Aynı zamanda, antibiyotiklerin de alınımının durduğunu kaydeden Durmuş, “Böylelikle, antibiyotiklere ve hastanın bağışıklık sistemine karşı direnç kazanıyorlar. Geçtiğimiz senelerde, bazı nanomateryallerin antibakteriyel özellikleri gösterildi. Ancak, nanoteknoloji alanında asıl medikal problem olan biyofilmler üzerine çalışmalar çok az. Biz bu çalışmamızda ucuz ve geniş spektrumlu bir yöntem geliştirerek antibiyotik dirençli biyofilmleri özellikle de MRSA biyofilmlerini yok etmeyi başardık” dedi.   Dr. Durmuş, bu doktora çalışmasıyla ayrıca 2012 yılında Amerika’da ülke çapında yapılan ve mühendislik öğrencilerinin katıldığı “CIMIT Student Prize for Healtcare” adlı yarışmada finalist olmuş, yarışmaya katılan 78 projeden ilk 10 proje arasına girerek, 10 bin dolar araştırma fonu kazanmıştı.(*) Vancomycin’den 2 Kat Etkili YöntemMRSA enfeksiyonlarının tedavisinde şu anda klinikte kullanılan en yaygın antibiyotiğin Vancomycin olduğunu dile getiren Durmuş, bu antibiyotiğe de dirençli bakteri türleri de oluşmaya başladığına dikkat çekti. Durmuş, yaptıkları çalışmayla ilk kez, süperparamanyetik demiroksit nanoparcacıkların (Resim 1) Vancomycin - dirençli MRSA’yı öldürdüğünü ve bu parçacıkların Vancomycin’den 2 kat etkili olduğunu gösterdiklerini belirtti.  Durmuş, ayrıca, sentezlenen nanoparçacıkların vücutta birçok enfeksiyona sebep olan gram-negatif E. Coli ve P. aeruginosa  biyofilmlerini yok etmeyi başardığını kaydetti.  “Bakterilere Şeker Verip Kandırdık”Literatürde nanoparçacıkların 3 boyutlu yapısından dolayı biyofilmlerin içine çok da nüfuz edemediğinin gösterildiğini vurgulayan Durmuş, “Bu problemi çözmek için, geliştirdiğimiz nanoparçacıkların biyofilmlerin içine alınımı ve etkisini arttırmak için ilginç bir metot geliştirdik. Nanoparcacık solüsyonuna şeker (fruktoz) ilave edildiğinde, antibakteriyel özelliklerin yüzde 90 oranında arttığını gösterdik. Bu basit yöntemle besin alınımını durduran bakterilere şeker verip “kandırarak” nanoparcacıkların daha iyi alınımını sağlamış olduk” diye konuştu.  Manyetik Nanoparçacıklar Memeli Hücrelerinin Büyümesini Hızlandırırken, Bakterileri ÖldürüyorBu çalışmalara ek olarak, sentezlenen demiroksit nanoparçacıkların memeli hücrelerine olan etkisinin, kemik hücreleriyle deneyler yapılarak araştırıldığını dile getiren Durmuş, şunları söyledi: "Yapılan çalışmalarda nanoparçacıkların toksit etkilerinin minimum olduğu ve hatta manyetik nanoparçacıkların kemik hücrelerinin büyümesinde pozitif etkisi olduğu görüldü.  Klinik uygulamalara geçmeden önce bu parçacıkların memeli hücreleri ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri ve toksiteleri daha detaylı incelenmelidir. Özetle, manyetik nanoparçacıklar memeli hücrelerinin büyümesini hızlandırırken, bakterileri öldürüyor. Bu ve diğer çalışmalar, enfeksiyonların tedavisinde antibiyotiklere alternatif terapiler yaratma konusunda büyük bir potansiyeli olduğunu göstermiştir.  Gelecekteki uygulamalarda, nanoparçacıklar kana verildikten sonra manyetik bir güç kullanarak enfeksiyonlu bölgelere gönderilir ve MRI benzeri yöntemlerle görüntülenip sürekli monitör edilebilir.  Bu tarz uygulamalar bulaşıcı hastalıkların ve kanserin erken teşhisi ve tedavisi konusunda gelecekte çığır açma potansiyeline sahip." Kaynaklar: http://www.cimit.org/news/cimitprize-2012-finalists.html  http://brownengineering.blogspot.com/2012/03/three-biomedical-engineering-graduate.html  http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/adma.201302627/abstracthttp://iopscience.iop.org/0957-4484/19/26/265101/http://fesraoz.blogspot.com.trHazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/antibiyotik-direnci-kabus-olmaktan-cikacak-mi

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Beslenme Kanseri Nasıl Etkiler?

Toplumda beslenme konusu olduğunda hep akla zayıflama gelir oldu. Ancak uzmanlar doğru ve sağlıklı beslenme üzerinde durulması gerektiği konusunda uyarıyor. Besinlerin doğru tüketiminin kanseri nasıl etkilediği hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, besin çeşitleri ve kansere etkisi üzerine Med-Index'e konuştu. Pek çok hastalıkta olduğu gibi kanserde de tedaviden çok hastalığa yakalanmama yani korunma çok daha önemli vez ahmetsizdir. Her durumda hemen ilaçlara başvurmak yerine meyve, sebze ve her baharatın birer ilaç olduğunu unutmamak gerekiyor. Hastalıklardan korunmada en önemli basamağın beslenme ve yaşam biçimi olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı konu hakkında şu bilgileri verdi: “Kanserde beslenme daha da önem kazanmakta çünkü beslenme ve özellikle bazı besinler kanser için bir panzehir adetaki biz bunlara “antioksidant” lar diyoruz.Obezite Kanser İlişkisiÖzellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır. Posa Alımı Kalın Bağırsak – Rektum Kanserlerinin Önlenmesinde Etkili Karbonhidratlar başlıca enerji kaynağımızdır. Gereksinimin üzerinde alınması obeziteye neden olur. Bunun yanı sıra, kepekli tahıl ürünleri, kuru baklagiller, taze sebze ve meyvelerin fazla tüketilmesi, posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir. “Yağın Fazla Alımı Bazı Hormonların Çalışma Düzenini Bozar”Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) canlı organizmalarda yağ içinde birikir ve özellikle hayvansal kaynaklı fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.Özellikle kalın bağırsak-rektum kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar. Yağın yakılmasıyla oluşan oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar.“Bazı Kanser Türleri Hayvansal Proteini Çok Tüketen Ülkelerde, Hayvansal Proteini Az Tüketen Ülkelerden Daha Fazla Görülmektedir”Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir.Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.Vitaminler ve Kanser İlişkisiA vitamini :Yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde, A vitamininin ön maddeleri karotenoidler bulunur. Bunlar güçlü antioksidan özelliği taşırlar ve vücutta A vitaminine dönüşürler. Hayvansal besinlerde de(karaciğer, süt yağı, yumurta sarısı gibi ) A vitamini bulunur. A vitamini ve özellikle A vitamininin ön maddesi karotenoidler kanserejen maddelerin etkisini azaltarak kanserin önlenmesinde etkindirler.C vitamini :En fazla taze sebze ve meyvelerde bulunur. En çok C vitamini içeren besinler; kuşburnu, maydanoz, tere, roka ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, yeşilsivri biber, turunçgiller, domates, çilek ve patates’tir. C vitamini vücuda alınan kanserojenleri etkisiz hale getirir.E vitamini :Başta bitkisel yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, özü alınmamış tahıllar, fındık, fıstık gibi kuruyemişler, kuru baklagiller olmak üzere çeşitli yiyeceklerde bulunur. Bazı toksik maddelerin etkilerini azalır, güçlü bir antioksidan olduğu için yağların ve hücrelerin oksidasyonunu (bozulmasını) önler.D vitamini :Karaciğer, yumurta sarısı, süt ve süt ürünlerinde az miktarda bulunur. Günlük beslenme ile D vitamini gereksinmesi karşılanmaz. En iyi kaynağı güneştir.Düzenli güneşle temas ile derideki ön maddeden D vitamini oluşur ve gereksinmeyi karşılar. Düzenli güneşten yararlanarak vücutta yeterli D vitamini oluşumunun sağlanması ve yeterli kalsiyum alımı kemik kanseri riskini azaltır.Kanser Oluşumuna Neden Olan MinerallerNikel : Hava ve suda bulunur. Aşırı alımı kansere neden olabilir.Kurşun : Taşıtların egzozları, fabrika atıkları, boyalar en önemli kaynaklarıdır. Çevre kirliliği ile su ve besinlere geçerek vücuda alınır. En önemli kanserojenlerdendir.Kadmiyum : Kentlerin kirli havasından ve fabrika atıklarından sulara ve besinlere karışarak vücuda alınır. Fazla alımı kanser oluşumuna neden olmaktadır.Arsenik : Ani zehirlenmeler yaptığı gibi, az miktarlarda sürekli alımı deri ve akciğer kanser riskini arttırır. Fabrika atıkları ile hava, su ve besinlere karışarak vücuda alınır.Asbest : Gemi, bina, taşıt, ev aletleri kaplamalarında önemli miktarda bulunur. Kaplamaların dökülmesiyle havaya yayılmakta, bu havanın solunmasıyla akciğer kanser riskini arttırmaktadır.Kanserden Koruyucu MinerallerSelenyum : En çok su ürünlerinde ve kepeği ayrılmamış tahıl ürünlerinde bulunur. Dilyetle yeterli miktarda tüketimi kanserojenlere karşı ko- ruyucudur.Çinko : En zengin kaynakları, ay çekirdeği, su ürünleri, etler, mantar, yumurta ve kuru baklagillerdir. Yeterli düzeyde çinko alımı, A vitamininin etkisini ve savunma sistemini güçlendirerek kansere karşı koruyucudur.İyot : En iyi kaynağı iyotlu tuzdur. İyot yönünden zengin besinler; balıklar ve mantardır. İyot eksikliği tiroit bezinde kanser oluşturma riskini de arttırabilir.Molibden : Vücudun gereksinimi çok düşüktür. En zengin kaynakları; kurubaklagiller, kepekli tahıl ürünleri ve koyu yeşil yapraklı sebzelerdir.Bakır : En zengin kaynakları; etler, su ürünleri, kuru baklagiller, yağlı tohumlar, pekmezdir. Yetersizliğinde deride, beyin işlevlerinde ve kan hücrelerinin yapımında bozukluklar olur. Aşırı bakır alımı toksik olduğundan, kanserden korunmak için ek bakır alınması önerilmez.Demir : Demirden zengin besinler; etler, su ürünleri, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, susam, pekmez, kuru meyvelerdir. Demir bazı kimyasal kanserojenlerin etkisini azaltır. Fazla alımı zararlı olabileceği için uygun miktarlarda alınması önerilir.Kalsiyum : Kemik gelişimi ve sağlığı için en önemli besin ögesidir. Kalsiyumun en iyi kaynağı süt, yoğurt, peynir, dondurma, yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagillerdir. Kalsiyum, kemik ve kalın bağırsak kanser riskini azaltır.“Fazla Bira İçenlerde Kalın Bağırsak-Rektum Kanseri Daha Fazla Görülür” Fazla bira içenlerde kalın bağırsak-rektum kanseri daha fazla görülür.Sert içkileri fazla tüketenlerde, ağız, baş ve boyun kanserleri sık görülür.Alkol tüketimi fazla olanlarda karaciğer kanseri sık görülür.Sigara ile birlikte alkol alışkanlığı kanser riskini daha da fazla arttırır. Alkol beslenme durumunu da olumsuz yönde etkilediğinden kanser riskini arttırıcı faktörler arasında yer alır.Kanser Riskini Arttıran BesinlerÇevredeki  zararlı kimyasallar besinlerin yağlı kısımlarında birikir. Eğer yağlı kısım iyice ayrıldıktan sonra yenilirse, zararlı kimyasalların vücuda girişi azalır. Et ve peynirler ne kadar yağlıysa kanser yapıcı madde de okadar çoktur içinde.·         Yağda kızartılmış besinler ·         Tuzlanmış besinler ·         Tütsülenmiş besinler ·         Nitrit, nitrat eklenmiş besinler(Salam, sosis vb.işlenmiş et ürünleri)·         Ateşe çok yakın pişirilmiş kebaplar ·         Hamburger·         Domuz eti ve yağlı tüm etler·         Terayağı, içyağıKanser Riskini Azaltan Besinler Nelerdir?Kanser Riskini Azaltan Sebzeler·         Soğan, sarımsak ·         Lahana ·         Havuç, ıspanak ·         Marul, kıvırcık, salatalık ·         Pazı, asma yaprağı·         Karnabahar, pırasa, şalgam, turp ·         Maydanoz, tere, nane, roka ·         Biber ·         Taze-kuru fasulye, bezelye·         Bakla, mantar, patlıcan, enginar ·         Kabak ·         Domates, pancar, bamya Kanser Riskini Azaltan Meyveler·         Portakal, greyfurt, limon ·         Kuşburnu, böğürtlen, kızılcık ·         Elma, armut, ayva, erik ·         Kiraz, vişne, çilek ·         Kavun, karpuz·         Üzüm, incir, nar,dut·         Muz, hurma, yeni dünyaKanser Riskini Azaltan Kuru yemişler• Leblebi, kestane, badem, fındık, fıstık, ceviz ( dozunda tüketildiği taktirde.. )Kanser Riskini Azaltan Tahıllar• Kepekli ekmek• Çavdar ekmeği• Bulgur, yarmaKanser Riskini Azaltan Hayvansal besinler• Yumurta• Yağsız peynir, çökelek, yoğurtKaynaklar:•1.      Chemopreventive Effects of Tea in Prostate Cancer: Green Tea vs. Black Tea   :MolNutr Food Res. 2011 June ; 55(6): 905–920. doi:10.1002/mnfr.201000648.•2.      Diet and breast cancer, Isabelle Romieu, MD, MPH, ScD :SaludPublicaMex 2011;53:430-439.•3.      Nutrigenomics, Vitamin D and Cancer Prevention :J NutrigenetNutrigenomics 2011;4:1–11•4.      GurungR.L , Lim S.N, Khaw A.K ; Thymoquinone ınduces telomere shortening, DNA damage and apoptosis in human glioblastoma cells, PLoS one. 12;5(8):e12124(2010).•5.      Elif G. , KansereKarşıSavunmasızDeğilsiniz, PostigoYayınları, 2011http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/beslenme-kanseri-nasil-etkiler

Vitilgo Cilt Hastalığı Nedir

Vitilgo Cilt Hastalığı Nedir

Bir çeşit cilt hastalığı olan vitolgo çoğu insanın hayatını kabusa çeviren bir hastalıktır.Vitolgo genelde yüz,kol,bacak bölgelirnde oluşur.Kadın erkek her kezin başına gelebilecek ,görünüm olarak ta kişiyi rahatsız edecek bir rahatsızlıktır.Vitilgo hakında bilmek istediğiniz bilgiler konumuzda yer almaktaVitilgo Cilt HastalığıVitiligo, pigment kaybına bağlı deride beyaz, yama tarzında lekelerle giden bir deri hastalığıdır. Vücudun herhangi bir bölümü etkilenebilir. Sık tutulan alanlar: yüz, dudaklar, eller, kollar, bacaklar, genital bölgeler.Kimlerde görülür? Yüz kişinin 1-2 sinde görülür. Hastalık, genellikle 20 yaştan önce başlar. 1/5 hastada aile öyküsü vardır. Vitiligolu hastaların çoğunun genel sağlık durumu iyidir.Derinin rengini ne belirler?Deri, saç, ve göz rengini belirleyen melanin pigmentidir. Melanosit denilen hücrelerde üretilir. Eğer bu hücreler ölürse veya melanin yapamazsa deri rengi açılır veya tamamen beyaz olur.Vitiligoya ne neden olur?Vitiligo, derinin melanosit hücrelerinin kaybının sonucudur. Bunun nedeni bilinmez, ancak 4 ana teori vardır.Normal görev yapamayan sinir hücreleri melanositlere zarar verecek maddeler üretirler.Vucudun kendi bağışıklık sistemi melanositleri yıkar. Çünkü vücut, pigmenti zararlı bir madde gibi algılamaktadır.Melanositler kendi kendini yıkar. Pigment oluştururlarken oluşan yan ürünler sayesinde yıkılırlar.Melanositleri hasara yatkın kılan genetik bir bozukluk vardır.Vitiligo nasıl gelişir?Hastalığın seyri ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Açık tenli kişiler, ya vitiligolu alanlar ile normal deri arasındaki renk farkını direkt fark ederler ya da bronzlaşmanın ardından fark edilir. Esmer kişilerde vitiligo yıl boyunca daha kolay fark edilir. Yaygın vitiligo, bazen tüm vücutta pigment kaybı yapabilir. Ne kadar pigment kaybı olacağını önceden kestirmek zordur. Tipik vitiligo, süt beyazı alanlarla kendini gösterir. Pigment kaybının derecesi her vitiligo plağında farklı olabilir. Vitiligo alanında pigment gölgeleri veya alanın etrafında koyu renkli halka olabilir.Vitiligo, genelde hızlı pigment kaybıyla başlar. Bu kayıp, bilinmeyen nedenlerden dolayı işlem duruncaya kadar devam eder. Pigment kaybı dönemlerini, pigmentin değişmediği dönemler takip eder. Bu siklüsler sonsuza kadar devam edebilir.Vitiligo hastalarında deri renginin kendiliğinden geri dönmesi nadirdir. Artık vitiligosu olmayacağına inanan hastalar, aslında tüm pigmentlerini kaybetmişlerdir ve derilerinde zıtlık yaratan alan kalmamıştır. Vücutlarında tek renk vardır ancak vitiligoları devam eder.Vitiligo nasıl tedavi edilir?Bazen vitiligo için en iyi tedavi, hiç tedavi etmemektir. Açık renkli kişilerde bronzlaşmaktan kaçınmak, deride zıtlık oluşmasını önler. Vitiligolu alanın güneşe olan doğal savunması kaybolmuştur. Bu alanlarda kolaylıkla güneş yanığı gelişebilir. Bu yüzden, en az 15 faktörlü bir güneş koruyucu kullanılmalıdır. Güneşten olabildiğince kaçınılmalıdır. Vitiligoyu makyaj veya boyalarla örtmek güvenli ve kolay bir yöntemdir. Suya dayanıklı kozmetikler, hemen hemen her deri tipi için mevcuttur. Ayrıca bronzlaştırıcı bileşikler de mevcuttur. Bunlar, dihidroksi aston denen bir kimyasal madde içerirler ve deriye bronz renk katabilmek için melanositlere gerek duymazlar. Bu ajanlar da yavaş yavaş silinirler ve hastalığı iyileştirmezler. Sadece görünümü düzeltirler. Dövmeler de küçük vitiligo plağında mikropigmentasyonla yardımcı olabilirler. Güneş koruyucular ve makyajlar tatmin etmezse doktorunuz başka bir tedavi yöntemi önerebilir. Tedavi, ya normal deri rengine dönüş (repigmentasyon), ya da az miktarda kalmış normal renkteki alanların rengini açmak (depigmentasyon ) şeklinde olabilir. Repigmentasyon metodlarının hiçbiri tümüyle veya kalıcı değildir.Repigmentasyon tedavisi:1)Topikal kortikosteroid: vitiligoKortikosteroid içeren kremler, küçük lu alanların renginin geri dömesinde etkilidir. Bu yöntem, diğer tedavilerle birlikte de uygulanabilir. Ancak, bu ajanların, deriyi inceltme gibi yan etkiler vardır ve doktor kontrolünde kullanılmalıdırlar.2)PUVA tedavisi: Psoralen adında bir ajan kullanılır. Bu ajan, deriyi ışığa duyarlı kılar. Ardından deri, özel bir tip UV ışığına maruz bırakılır. Özel bir tıbbi donanım gerekir. Eğer vitiligo sınırlı bir alandaysa UVA tedavisinden önce psoralen sadece deriye uygulanabilir. Ancak genellikle hap olarak ağızdan verilir. PUVA ile tedavide yüz, gövde ve kol ve bacakların gövdeye yakın kısımlarında eski deri renginin kazanılma ihtimali %50-70 tir. El ve ayaklar zayıf cevap verir. Genellikle 1 yıl boyunca haftada 2 kez tedavi gerekir. PUVA’nın güneş yanığına benzer reaksiyon oluşturmasına sık rastlanır. Uzun dönemde kullanıldığında deride çillenme görülebilir ve deri kanseri riski artar. Psoralen, gözleri de ışığa daha duyarlı kıldığı için UVA bloke edici güneş gözlüğü günbatımına kadar kullanılmalıdır. Böylelikle katarakt oluşumu riski azalır. PUVA, 12 yaşın altındaki çocuklarda, gebelerde, süt emziren annelerde veya belli bazı durumlarda (ilaç kullanımı, hastalık) uygulanmaz.GreftlemeNormal deri alanının vitiligolu alana transfer sadece belli bazı merkezlerde ve belli bir grup hastada yapılabilir. Genellikle tedavi edilen alanlarda renk tamamen geri dönmez.Depigmentasyon tedavisi:Vitiligosu çok yaygın hastalar için en pratik yöntem, kalan pigmente alanın renginin açılıp tüm vücuda aynı rengin kazandırılmasıdır. Bu, hidrokinonların monobenzil eter formu ile sağlanabilir. Bu tedavi yaklaşık bir yıl alır. Sonuç kalıcıdır.Çocuklarda vitiligonun tedavisi:Çocuklar için genellikle çok yoğun tedaviler önerilmez . Güneş koruyucular ve makyaj en iyi yöntemdir. Kortikosteroidli merhemler kullanılabilir ancak kontrollü olmalıdır. 12 yaşa kadar PUVA önerilmez. Yine de yarar ve zararı tartılarak karar verilmelidir.Vitiligo tamamen tedavi edilebilir mi?Araştırmalar devam etmekte ve yeni tedavilerin gelişeceği ümit edilmektedir. Şu an vitiligonun tam nedeni bilinmemektedir. http://www.estetiktr.net

http://www.ulkemiz.com/vitilgo-cilt-hastaligi-nedir

Epilepsi Hastaları Yaşamlarında Nelere Dikkat Etmelidir?

Epilepsi Hastaları Yaşamlarında Nelere Dikkat Etmelidir?

Halk arasında sara olarak da bilinen epilepsi beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan nörolojik bir rahatsızlıktır. Beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkan bir klinik tablo olup Hastada belli bir süreyle sınırlı, bilinç, davranış, duygu, hareket veya algılama fonksiyonlarına ilişkin bozukluk görülür.Özellikle kendilerine “Epilepsi” tanısı yeni konulmuş hastalar ne yapacaklarını bilememekte, ilaç kullanmak dışında nasıl yaşamaları gerektiği konusunda aşırı bir kaygı içerisindedirler. Epilepsi hastalarına, yaşamış oldukları bu kaygıları ve soru işaretlerini, hekimleriyle İletişim halinde olmaları ve onlardan aldıkları bilgi ve tavsiyeler doğrultusunda aydınlatmalarını, rahatsızlıkları ile ilgili konularda sosyal paylaşım sitelerindeki ilaç kullanımı ve tedavisi konusunda yapılan yorumlara göre hareket etmemelerini tavsiye ediyorum. Çünkü aynı ilaç size iyi gelirken bir başkasına iyi gelmeyebilir ya da sizin üzerinizde yan etki yaratan bir ilaç başka bir hastada tedavi edici olabilir ve yan etki göstermeyebilir. Panik olmadan emin adımlarla ve pozitif düşünce içerisinde bilinçli bir şekilde yaşarsanız hastalığınızın size ve yaşamınıza olan etkilerini asgariye indirebilir. Tedavi yolunda daha hızlı ilerleyebilirsiniz. Unutmayın ki epilepsi; bulaşıcı ve tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalık değildir.Ülkemiz insanı epilepsi ile ilgili yanlış bilgilerle donatılmış olduğundan hastalığınızla ilgili bilgi ve deneyim sahibi olmayan insanların tavsiyelerinden ve olumsuz yorumlarından kendinizi uzak tutun; gerekiyorsa bu tip insanları hayatınızdan uzaklaştırın. Bilmesi gereken prensibiyle yaşayın, herkes sizinle ilgili bilmesi gerektiği kadarını bilsin. Bu hastalığınızı saklamanız anlamına gelmez. Bunu asla yapmayın. Özellikle aileniz, iş arkadaşlarınız, eş adayınız, eşiniz, okuldaki yakın arkadaşlarınız hastalığınız ve rahatsızlanmanız durumunda size nasıl davranmaları gerektiğini bilmeliler. Aksi taktirde yanlış uygulamalara maruz kalıp sağlığınızı tehdit altında bırakabilirsiniz. Tabi ki her şeyden önemlisi nöbetlerinizin tetiklememesi ve kendinize kaliteli bir yaşam sağlayabilmeniz için doğru yaşamanız. Bunun için nasıl davranmanız ve yaşamanız gerektiği konusunda bu hastalığı yaşayan ve 15 yıllık hastalık deneyimi olan biri olarak sizlerle paylaşmak istediğim bazı tavsiyelerim olacak.1. Uyku düzeninize çok dikkat emeli günde 7-8 saat uyumalısınız.2. Kafein içeren çay, kahve ve kola gibi fazla tüketimi halinde nöbetlerinizi tetikleyecek içecekleri mümkün olduğunca az ya da hiç tüketmeye çalışın. Kahve içmek istiyorsanız çok az miktarda kahve ve bol süt kullanın. Çayı açık içmeye dikkat edin. Kolayı ise mümkünse hayatınızdan çıkarın.3. Alkollü içecekler farklı uyaranlar içerdiğinden ve nöbetlerinizi tetikleyeceğinden ayrıca aldığınız ilaçlarla etkileşim yapıp ilacınızın olumlu etkilerini azaltıp farklı sağlık sorunlarına yol açacağından, alkollü içecekleri kesinlikle tüketmeyiniz.4. Bitki çayı tüketirken dikkatli olun, özellikle uykusuzluk şikayetiyle tüketilen bitki çaylarını içmeyiniz.İçerisinde melissa ve melissa otu olan içeceklerden uzak durunuz.5. Kendinizi uzun süreli aç bırakmayınız. Oruç tutmak bu anlamda size zararlı olacaktır.6. İlaçlarınızı tam saatinde ve doktorunuzun belirlediği dozda alınız. İlaçlarınıza sihirli değnek muamelesi yapmayınız. İlaçların en az 3-5 yıl kullanımı tamamen tedavi sağlayabilir. Tamamen tedavi sağlamasa bile nöbetlerinizi engelleyecek olan bu ilaçları düzgün kullanınız. İlaçlarla ilgili yakınmalarınız belli bir süre sonra azalacaktır. (Uyku Hali,Halsizlik,Kötü rüyalar görme vb.) Doktorunuza danışmadan asla ilaçlarınızı bırakmayın ve değiştirmeyin. En az üç ayda bir ilaç kan düzeyinizi ölçtürmelisiniz. Çünkü ilaç kan düzeyindeki azalma ve aşırı artış nöbetlere sebep olabilmektedir.7. Bilgisayar ve televizyon karşısında uzun süre kalınmamalıdır. Özellikle ışığa duyarlı epilepsi hastaları bu konuya ayrıca itina göstermelidir. Bilgisayar ve Tv’nin karşısındaysanız oda ışığı açık olmalıdır. Sinemada film izlemek de bazı ışığa duyarlı epilepsi hastalarında tetikleyici olabilmektedir.8. Sizi bedensel ve beyin olarak yoran aktivitelerden uzak durmaya çalışın. Aşağıda belirtilen sportif faaliyetlerde bulunmayın. Epilepsisi Olan Tüm Hastalar•  Boks • Karate • Dalgıçlık • Yamaç paraşütü • Paraşütle atlama • DağcılıkKontrolsüz Nöbetleri Olan Hastalar•  Havacılıkla ilgili sporlar • Jimnastik • Ata binmek • Buz hokeyi, buz pateni • Motor sporları•  Dağcılık • Dalgıçlık • Yamaç paraşütü • Yelkencilik • Denetimsiz su sporları ve yüzme • Su kayağı•  Sörf9. Sizi üzen insanlardan ve olaylardan uzak durmaya çalışın.10. Işık olmayan yerlerden karşıya geçmeyin ve trafik kurallarına dikkat edin. Yüksek yerlerden, balkon kenarı,açık teras gibi alanlardan uzak durun.11. Nöbetleriniz kontrol altına alınıncaya kadar araç kullanmayın.12. Cüzdanınızın görünen bir yerine mutlaka adres ve telefonunuzu ve epilepsi hastası olduğunuzu yazın. Bu yalnızken nöbet geçirmeniz durumunda size yardımda bulunan kişiler için gerekli olacaktır. Bu tür hastalar için üretilen özel bilekliklerden de edinebilirsiniz.13. Özellikle yazın güneşin etkilerinden kendinizi iyi koruyun. Güneşe çıkarken koyu renkli şapka ve mümkünse güneş gözlüğü kullanın.14. Hamam sauna gibi yerlere gitmemeye özen gösterin. Aşırı sıcağa maruz kalmanız nöbetlerinizi tetikleyecektir.15. Epilepsi hastaları hamile kalabilir ve sağlıklı çocuklar dünyaya getirebilirler. Kontrolsüz ve plansız bir şekilde hamile kalmayın. Hamilelik öncesi en az üç ay önce doktorunuzla görüşerek ilaç dozunuzun ayarlanmasını sağlayın ve folik asit kullanmaya başlayın. Bu durum ilaçların bebeğin üzerinde yaratabileceği olumsuz etkilerin en aza inmesini sağlayacaktır. Kontrolsüz bir şekilde hamile kaldıysanız hemen doktorunuza başvurun ve doktorunuz söylemeden ilaçlarınızı bırakmayın.Hamilelik nöbetleri tetikleyebileceğinden doktorunuzun uygun gördüğü dozda ilaçlarınızı almaya devam edin. Unutmayın ki nöbet geçirmeniz ve bu sırada yaşayacağınız çarpma düşme gibi durumlar halinde bebeğiniz zarar görebilir. Sizin epilepsi olmanız çocuğunuzun da epilepsi olacağı anlamına gelmez. Bu durum ancak çok nadir olan genetik faktörlü epilepsi hastalarında olabilir. Genetik faktörlerle epilepsi olduğunuzun tespiti için ailenizde en az 3-4 epilepsi hastası olması gerekmektedir. Bunun araştırması üniversite hastanelerinin genetik birimlerinde sizin için bir araştırma grubu oluşturularak, ailenizde yeterli sayıda epilepsi hastası bulunması halinde yapılabilmektedir.16. Banyoya girmeden önce ailenizden en az bir iki kişiye banyoya gireceğinizi söyleyin. Aşırı sıcak suyla banyo yapmayın ve uzun süre banyoda kalmayın.17. Düzenli aralıklarla doktor kontrolüne gidin. Doktorunuza geçirdiğiniz nöbet sayısı,günü ve süresini bildirmeniz tedaviniz açısından önemlidir. Bu durumları not edin. Kendinize bir dosya oluşturun ve içerisine tedaviniz süresince yapılan tahlil,tetkik, eeg ve mr sonuçlar ile önemli gördüğünüz bilgilerle ilgili dökümanları koyun. Ailenizi bu konularda bilinçli davranmaya teşvik edin.18. Epilepsi kısmen de olsa hayatınızı etkileyebilir, ama belli işler dışında çalışmanızı ve başarılı olmanızı engellemez. Bu hastalık zihinsel özürlülük hastalığı değildir. Dünyaca tanınmış bir çok bilim adamı,devlet adamı, yazar, oyuncu bu hastalığa sahiptir. Örnek verecek olursak;Albert Einstein (Bilm Adamı),Vincent van Gogh (Hollandalı Ressam), Julius Caesar (Romalı Devlet Adamı), Gusta ve Flaubert (Fransız Yazar), F.M. Dostoyevsky (Rus Yazar), Heracles (Yunan Kahraman), Napoleon Bonaparte (Fransa İmparatoru), Arch Duke Charles (Avusturyalı Kumandan), Lord Byron (İngiliz Şair), Hermann von Helmholtz (Alman Fizikçi), Molière (Fransız Oyun Yazarı), Vladimir Ilyich Lenin (Rus Devrimci), Socrates (Yunan Filozof), Margaux Hemingway (Amerikan Aktris) epilepsi hastası olmalarına rağmen çok başarılı olmuş ve tarihe adlarını yazdırmışlardır.19. Yukarıda belirttiğim maddelerin çoğu epilepsi olmayan insanlar için de geçerlidir. Bu nedenle epilepsi size kaliteli ve sağlıklı yaşamanız için de fırsatlar sunar. Hastalığınızdan korkmayın ve her daim güçlü olun.Epilepsi Hasta Yakınları İse; 1. Çocuğunuzu,eşinizi,yakınınızı sürekli izleyip onu rahatsız etmeyin. Kontrollü davranın ama bunu hastaya hissettirmeden yapın. 2. Hastanın her işini siz yapmaya çalışmayın. Öz güvenini yitirmesine sebep olmayın. 3. Yalnız kalmaması gereken durumlar olacaktır o zaman siz yanında olamasanızda yanında hastalığını bilen ve bilinçli başka bir kişinin bulunmasını sağlayın. (Denize girmek gibi) 4. Her zaman pozitif yaklaşın onu umutsuzluğa sürükleyici davranışlarda bulunmayın. 5. Nöbet esnasında; * Sakin olun, hastanın baş ve vücudunu yana çevirin. (Dilini yutmasını ve boğulmasını engellersiniz) * Başını yere vurmasını, yataktan düşmesini önleyin. Çevresindeki kesici ve yaralayıcı cisimleri uzaklaştırın. * Yakasını ve varsa sıkı giysilerini gevşetin. Gözlükleri varsa çıkarın. * Bilinçsiz hareketler yapıyorsa, sert olmayan yumuşak hareketlerle engelleyin. * Nöbet anında neler yaptığını gözleyin mümkünse kamerayla çekin bunları doktorunuzla paylaşın. * Nöbetinin bitmesini panik yapmadan bekleyin ve hasta kendine gelene kadar yanından ayrılmayın. * Yapay solunum ve kalp masajı uygulamayın. * Ağzını açmak için uğraşmayın, nöbet sırasında ilaç vermeye, soğan, sarımsak, kolonya vb. şeyler koklatmaya çalışmayın. * Soğuk su dökme, tokat atma gibi hareketler yapmayın.Kaynakça: www.florence.com.tr/epilepsi-nedir.htm www.turkepilepsi.org.tr Eda Şahan’ın Günlüğünden NotlarYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/epilepsi-hastalari-yasamlarinda-nelere-dikkat-etmelidir

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Yaşlanmış bir vücudu rahatlıkla genç olanından ayırt edebiliriz. Fakat bir organ için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Şimdi de bir organın yaşlanmasını özelleştirebilecek işlevsel, biyokimyasal ve morfolojik değişikliklerden söz edelim. 1) Yapısal Değişiklikler: İnsan vücudu üzerinde patalog ve anatomistlerin uyguladıkları bilinen yöntemlerle, çıplak . gözle inceleme ve ışık mikroskobuyla, yaşlanma sürecinde söz konusu olan morfolojik değişmeler saptanmıştır. Çeşitli organlar içinde yaşlanmaya bağlanılan bazı değişiklikler tanımlanmıştır. Fakat bu değişikliklerin gerçek nedeninin yaşlanma mı yoksa Özgür bir hastalık mı olduğu (örneğin ateroskleroz] ya da fizyolojik koşulların bozulması (inaktivite ya da kötü beslenme) sonucu ortaya çıkan bir durum mu olduğunu saptamak henüz günümüzdeki tekniklerle olanaksızdır. Örneğin morfolojik değişimlerle ilgilenen geriyatristlerin pek hoşuna giden bir konuyu ele alalım; kalbin yaşlanması. Yaşh bir insan kalbi umulmadık derecede küçük olabileceği gibi, anormal derecede ağır da olabilir. Aşağıdaki değişikliklerin birçoğunun nedeni de yaşlılığa bağh olarak değerlendirilebilir; endokardiumun kalınlaşması, sertleşmenin artışı, kalp kapakçıklarının kalınlaşması ve kalsifikasyonu, miyokardiumdaki hücreler arası fibroz ve adipoz doku artışı, miyokardial dokunun bazı bölgelerinin büzülmesi, bazı bölgelerinin ise hipertrofisi, sino atrial nodülde fibrosis ve kas hücrelerinde lipofusin pigmentinin birikmesi sayılabilir. Tümüyle sağlıklı kişüerde, kalp ağırlığının yaşlanma ile bir artış göstermediği de saptanmıştır. Yukarıda saydığımız değişikliklerin tümü ya da bir bölümü (kas dokusunda lipofusin pigment birikimi dışında) yaşlılık dışı nedenlerden,örneğin, koroner damarlarındaki a rteroskle-roz, kalp damar sistemi bozuklukları, kalp romatizması ya da sigara içilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle kesin bir genelleme yapmak olanaksızdır.Yaşlanmakta olan beyin ve karaciğer dokuları içinde yukarıdaki yorumu destekler nitelikteki bulgular elde edilmiştir. Geçmişteki genel kanıya göre, organizma yaşının ilerlemesi üe birlikte, beyindeki sinir hücrelerinin artan biçimde azalmaları söz konusudur. Fakat bu konuda araştırmalar, beyindeki sinir hücreleri kaybının önemli ölçüde doğum ile ergenleşme aşaması arasında söz konusu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Deney hayvanları üzerinde yapılan bir inceleme -de de erişkin dönemdeki yaşam süreci içersinde beyindeki DNAmikt arlarının değişmeden kaldığı saptanmıştır. İnsanda da erişkin hale geldikten sonraki yaşam süreci içerisinde beyindeki sinir hücrelerinin belirli bir miktar azalma gösterdiği saptanmıştır. Fakat bu azalma miktar olarak değişkendir ve yalnız beynin sınırlı bölgelerinde görülür. Yaşlanma ile bir bağlantı kurmak oldukça güçtür.Herhangi bir karaciğer hastalığı geçirmemiş bir kişinin karaciğeri de çıplak gözle incelendiğinde, herhangi bir değişikliğe uğramamış olarak gözükür. Yapılan ışık mikroskobu incelemelerinde ise bazı hücresel değişiklikler olduğu görülebilir. Fakat bu değişiklikler için de bir genelleme yapmak olanaksızdır, çünkü birçok yaşlı karaciğerin histolojik açıdan da tümüyle normal ve eksiksiz işlev gördüğü saptanmıştır. Bağırsak, testis ya da akciğerler gibi diğer organlar üzerinde yapılan incelemelerin sonucu kalp, beyin ve karaciğer için varılan sonuçlar da aynıdır. Organizmanın yaşlanma süreci içerisinde dokularda bazı değişmeler olabilir, fakat bu değişmelerden sorumlu süreç yaşlanma olmaz. 2- Fonksiyonel Değişiklikler: Genellikle vücudun yaşlanması ile birlikte işlevlerde etkinlik yönünden azalmalar olduğu düşünülür. Klinik geriyatri üzerinde yazılmış kitaplarda, genellikle birbirlerine zıt işlevler olmalarına karşın kas gücünde, dokunma duyusunda, karanlığa uyumda, kalbin pompalama gücünde, mide asidi salgılanmasında, akciğer vital kapasitesinde, böbrek glomerü-ler filtrasyon oranında, periferik sinirlerdeki iletim hızında ve tiroit hormonları salgılanmasında yaşlanma ile birlikte azalmalar olduğu yazılır. Fakat bu değerlendirmelerin, genel doğrular olarak benimsenebilmeleri için üç temel noktanın sağlıklı biçimde yerlerine oturtulmaları gerekmektedir. Birinci önemli nokta; pek az sayıda belki de şimdiye kadar hiç kimse üzerinde, günümüz olanaklarından yararlanılarak, erişkin hale gelme_şiyje yaşlılık dönemi arasında sözü edinilen işlevlerde bir gerileme olup olmadığı saptanamamıştır. İkinci önemli nokta; bu işlevsel etkinliklerin düzeyleri ve azalma dereceleri üzerinde uluslararası ölçütlere henüz ulaşılamamış olmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise; söz konusu işlevlerde oluşan etkinlik azalmalarının yalnız kişinin yaşlanması sonucu ortaya çıktığını, herhangi bir hastalıkla, çevresel koşullarla, kötü Değişikliklerin türleri ve yerleri fiziksel değişikliklerin etkileri1) Vücut dokuları iskelet sistemiMineral tuzlar, özellikle kalsiyum, kemiklerden dokulara ve dolaşım sistemine geçerler.Hücre bölünmesi ve doku onarımı, hücre gelişmesi kapasitesi geriler.2) DişlerÇekilen dişler yenilenmez.Dişler dökülebilir.3) DuymaDuyma tek ya da her iki kulakta yavaş yavaş azalır.4) DolaşımKan damarları daralır ve kanın akışını yavaşlatır.Isı ve çeşitli etkinliklere uyum sağlama hızı azalır, uç noktalarda, özellikle bacaklarda dolaşım daha da yavaşlar.5) Sinir sistemiDuyu algılaması ve motor gücü azalır.6) GörmeGöz merceğinde ve gözdeki kan damarlarında değişiklikler oluşabilir.7) DeriDiğer organların yaşlanması deriyi etkiler. Do-laşun değişiklikleri kan miktarını azaltır ve duyu ve motor uyarıların taşınmasını yavaşlatır.Bezlerin etkinliklerinin azalması ve diğer yaşlanma öğeleri saçın rengini, yapısını ve miktarını değiştirebilir.8} UykuUyku düzeni değişir. Etkinliğin azalması uzunsüreli uyku gereksinmesini ortadan kaldırır,ancak genellikle gündüz uyumaya gerekduyulur.9) BeslenmeEtkinliğin azalmasıyla daha az besine gerek duyulur.Tad alma duyusu daha az duyarlı hale gelir.10) Cinsel YaşamKadınlarda adet kanaması durur ve menapoz başlar.Erkeklerde cinsel etkinlik azalır.Kemikler zayıflar ve kolayca kırılabilirler.Kan damarları esnekliğini kaybeder. Kalp iç organlara yeterli kanı sağlamak için daha çokçalışmalıdır.Ufak bir çürükte dişetleri bozulur ve dişler iltihaplanır.Diyet alışkanlıkları değişebilir. Yüzün görünümünde de değişiklikler oluşabilir.Kişi bu eksikliğin farkına varmayıp ya da ön em s e meyi p, söylenenleri sık sık yanlış anlayabilir. Grup etkinliklerinden uzaklaşarak fendini yalnız hissedebilir. Pıhtılar oluşabilir.Eğer varis damarları varsa çatlayıp ülser oluşturabilirler. Kısmi ya da genel felç oluşabilir.Kişi soğuğa karşı duyarlıdır ve vücut ısısı genellikle düşüktür.Dış uyarılara karşı duygusal ve motor uyarılar ve karşıt tepkiler geriler. Kişi tehlikelere daha yavaş tepki gösterir.Görme değişiklikleri, herhangi bir etkinlik sırasında oluşursa kişi duygusal tepki gösterebilir. Zayıf görme nedeniyle daha kolay kaza olabilir. Kişi puslu ya da kısıtlı görebilir. Glokoni ya da katarakt oluşabilir. Uç noktalar, özellikle ayaklar şişebilir, yanma üşüme hissedilebilir. Deri kolayca çürüyebilir ve özellikle ayaklar ve bacaklar kolayca iltihaplanabilir. Deri kuruyup buruşabilir.Saçlar beyazlanabilir, kuruyabilir, incelebüir.Boş zamanların artması daha sık dinlenme ve uykuya yol açar. Geceleri uyuma süresi kısalır.İştah azalabilir ve yiyeceğe karşı ilgisizlik oluşabilir.Genel menapoz belirtileri sıcak basması, terleme ve sıkıntıdır.Kadınlarda da, erkeklerde de telaşlı ve üzüntülü dönemler görülebilir ve yaşam ümitleriniyitirebilirler.Alınması gereken önlemlerBelirli aralıklarla sağlık kontrolünden geçmek.Fiziksel darbelerden korunmak. Geniş, orta yükseklikte topuğu olan, sağlam ayakkabılar giymek gerekiyorsa bilek desteği kullanmak.Merdivenleri iyi aydınlatmak, tamir ettirmek, ortalıkta fazlalık bırakmamak, trabzanların bulunmasına dikkat etmek.Düzenli diş bakımı yaptırmak. Ağzı teiniz ve mikropları barındırmayacak biçimde tutmak. Dengeli beslenme diyeti uygulamak.Bu eksikliği kabullenme ve düzeltme için yardım kabul etmek. Gerekli tıbbi yardım sağlamak. Gerekiyorsa işitme cihazını (kulaklığı) kullanmayı öğrenmek.Dolaşımı kolaylaştırmak için olabildiğince aktif olmak. Ülser ya da derideki açık yaralar için tıbbi yardım.sağlamak.Kasların gevşemesi ve dolaşımın kolaylaşması için salıncaklı sandalye gibi yardımcılar kullanmak. Dinlenmek için uzanıldığuıda ayakları kalp hizasına kadar yükseltmek. Kalp damar sistemi üzerine bir sağlık kontrolünden geçmekAğıza uygun protez yaptırmak.Ağız içi ve protez temizliğine dikkat etmek.Aileyi, arkadaşları ve diğerlerine duyma güçlüğü çeken kişiyle yüzyüze ve tek tek konuşmaları gerektiğini hatırlatmak.Deriyi kuru tutmak. Gerekli biyokimyasal ve hemotolojik analizleri belirli zamanlarda yenilemek.Sıcak ve soğuğa karşı önlem almak. Ağrıyı bir tehlike belirtisi olarak kabul etmek.Bellek kaybının etkisini gidermek için yazarak not almak.Yakından çalışma ya da okuma için bol ışık sağlamak.Gözleri sık sık dinlendirmek.Ayakları temiz ve kuru tutmak, dinlenirken yükseltmek.Deride bir kızarıklığı ya da yarayı doktora bildirmek.Vücut ısısı kaybını giyinerek önlemek. Evi ve yerleri yeterince sıcak lutmak.Kaza olasılığı yaratacak şeylere karşı gereken önlemleri almak. Gerektiğinde tıbbi yardım almak. Düzenli göz kontrolleri yaptırmak. Ortalıkta kazaya yol açabilecek eşya bırakmamak.Saçları temiz tutmak ve günde en az bir kere fırçalamak.Saçları fırçalamak, kafatası derisinde dolaşımı hızlandırır.Sabunu az kullanmak.Hareketsizliği kesinlikle engellemek. Çok fazla yorulmadan, sürekli birşeylerle uğraşmak.Boy ve yaşa göre gereken ortalama ağırlığı ya da biraz altını korumak.Dengeli beslenme uygulamak.Daha sık aralıklarla daha az yemek yemek.Sindirim zorluğuna yol açan yiyecekleri yememek.Yaşam döngüsünün bu dönemini anlamaya, tanımaya çalışmak. Tıbbi kontrolden geçmek.İlginç etkinlikle planlayarak, sürekli birşeylerle uğraşmak. Organizmada oluşan yapısal ya da işlevsel değişikliklerin gerçek nedeni yaşlılık olabileceği gibi, çeşitli hastalıklar da olabileceği gerçeği daima akılda tutularak ve bu konuda bir genelleme yapılmaması gereği göz ardı edilmeden bazı yaşlı kişilerde görülebilecek değişiklikler genel olarak şu biçimde sınıflandırılabilir: Kemiklerde: Atrofi osteoporoşis, kalsiyum metabolizması bozukluğu sonucu ortaya çıkan sorunlar, omurgada eğilme, boy kısalması. Kaslarda: Esneklik kaybına bağlı olarak gevşeme ve kasılma işlevlerinin gerilemesi, kas gücü azalması sonucunda çabuk yorulma, fiziksel iş gücü kaybı ve yürümede güçlük. Kardiovasküler sistemde: Parenkimal doku kaybı, özellikle kalp damar sistemindeki aterosklerotik değişmelerin kalbin beslenmesini bozması, kalbin kan pompalama gücünün azalması, kapakçıklarda sertleşme ve kalsiyum birikmesi, sistolik ve diyastolik basıncın yükselmesi. Solunum sisteminde: Akciğer kapasitesinin düşmesine neden olan fibröz değişmeler ve anfizem oluşumu, vîtal kapasitesinin azalması.” Gastro-intestinal sistemde: Mukozada atrofi, kas katlarında zayıflama, tonusun azalması. Tükürük salgısının azalması, ağız kuruluğu, dilde atrofi, tat doyuşunda azalma, dudak ve oral mukozada ödem, ağız kenarında kuruluk ve çatlaklar, mide asit salgısında azalma.Ürogenital sistemde: Bağdokusu artışı ile böbreklerin işlev yetersizliği, glomerüler filtrasyon oranında azalma, idrar torbasında atrofi, sistit ve prostat hipertrofisi.Deride: Pigmentasyon artışı, su içeriğinin azalması, ter bezlerinin dejenerasyonu. Epidermis tabakasının incelmesi, saydamlaşması, elastik liflerin azalması ve su kaybı. Endokrin bezlerde: İç salgı bezlerinde gerileme görülür. İdrarda 17-ketosteroid çıkışı azalır. Tiroit hormon salgısı geriler. Bazal metabolizma: Tam dinlenme durumunda, yalnız iç organların temel yaşam etkinliklerini sürdürmek için harcadıkları enerji olarak tanımlanan bazal metabolizma, zamanla azalma gösterir. Bu durum vücuttaki enerji üreten reaksiyonların yavaşladığına kanıttır. Başta tiroit bezi olmak üzere, bazal metabolizma üzerinde etkili olan iç salgı bezlerinin de bu değişime katkısı büyüktür. Solunum ve dolaşım sistemlerindeki yetersizlikler, biyolojik oksidasyonlar için gerekli 02′nin sağlanamaması da bazal metabolizmanın azalmasında rol oynayan etkenlerdir.

http://www.ulkemiz.com/hayat-surecinde-ortaya-cikan-yapisal-ve-islevsel-degisiklikler

Gençlik Aşısı Nedir

Gençlik Aşısı Nedir

Yaşlılık bilimi – Geriyatri ile uğraşan bilim adamlarının sorunu çözümlemek amacıyla yaptıkları gerçekçi yaklaşımlar, bugüne kadar henüz bir gençlik aşısının bulunmasıyla sonuçlanmannşsa da, yaşlanma konusunda pek çok bilimsel gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Organizmanın endokrin (hormonal) ve imîi üüülojik sistemleri arasındaki bağlantılar v:î duyarlı dengeler dikkatli biçimde incelenmiştir. Araştırmaların ışığında, yaşlılıkta beyin hücrelerinin ölümü ya da bir cinsiyet hormonu olan testosteron düzeylerinin azaldığı gibi olguların statik kavramlar olmadığı anlaşılmıştır. Sağlıklı bir yaşam sürmüş bir kalbin, genç yaşlardakin-den farklı bir biçimde atmadığı ve 70 yaşındaki bir karaciğerin en az 30 yaşındaki kadar işlevleri yerine getirebildiği bilinmektedir. O halde yaşlanmayı doğal bir değişim biçiminde değil de, bazı işlevlerin bozulması, hastalanması biçimini de düşünebiliriz. Bilimdünyasmda birçok olguda karşılaşıldığı gibi, bu konuda da birbirleri ile bağlantısız gibi gözüken birçok bulgu bir araya getirildiğinde,gerçek sonuçlara ulaşılmaktadır. Örneğin, beyindeki elektrokimyasal süreçler incelendiğinde, sinir hücreleri arasındaki noradrenalin, dopa-min, serotonin gibi mesajcı moleküllerin oynadıkları roller ortaya çıkmıştır. Bu moleküller insanın günlük ruh durumunu, duygularını, kaslarının etkinliğini ve entellektüel algılama yeteneklerini düzenlemektedirler. Sinirsel iletide rol alan bu moleküllerin yaşlanma olgusu ile ilgisi de parkinson hastalığı incelenirken ortaya çıkmıştır. Zamanından önce oluşan bir dejenera-tif hastalık olan parkinsonizm aslında organik kökenli, dopamin sistemindeki bir bozukluktan kaynaklanan bir hastalıktır. Temel sorun, sorun yaratan ilk aşamanın saptanmasıdır. Bu aşamada hormonal dengeyi bozan ve ileti mekanizmasında ortaya çıkan sorumlu bir aksaklık söz konusudur. Hayvan deneylerinden elde edilen bir bulguya göre de yüksek dozda “L-dopa” (dopaminin sentez maddesi) verilen fareler, ileri yaşlarında bile hala gençlikteki görünümlerini koruyabilmektedirler. Acaba L-dopa olası bir gençlik aşısı mı sorusu hemen akla gelmektedir.

http://www.ulkemiz.com/genclik-asisi-nedir

Stres Saçlarınızın Beyazlamasına Neden Olur Mu?

Stres Saçlarınızın Beyazlamasına Neden Olur Mu?

Saçınızdaki ilk beyazınızı fark ettiniz ve bunun stresten kaynaklanıp kaynaklanmayacağını mı düşünüyorsunuz? Sorunuzun cevabını bulmak için, okumaya devam edin.Ne zaman genç bir bay ya da bayanda beyaz saç fark etsek, stresli olup olmadığını sorarız. Onlara stres yapmamalarını ve saçlarının beyazlamaması için endişelenmemelerini öğütleriz. Peki, bu tavsiye gerçekten doğru mu? Bu durumu açıklayan bilimsel kanıtlar var mı? Hadi inceleyelim.Saçlar Neden Beyazlar?Biz yaşlandıkça “melanin” denilen saç pigmentini üreten hücreler de azalır. Bu da saç rengimizde değişime neden olur, yaşlandıkça saçlarımız beyazlamaya başlar. Beyaz saçlar 13-14 yaşındaki ergenlerde bile bulunabilir. Normalde erkeklerde 30, kadınlarda ise 35 yaşından sonra saçlar beyazlamaya başlamaktadır.Kafa derimizde binlerce saç folikülü bulunur ve bunların her birinden bir saç teli büyümektedir. Saçlarımız iki hücre tipinden oluşmaktadır, bunlardan birincisi “keratinosit” hücreleridir diğeri ise “melanosit” hücreleridir. Keratinosit hücreleri saçlarımızı oluşturan keratin maddesinin üretilmesini sağlayan hücrelerdir. Melanosit hücreleri ise saçlarımızın renginin oluşmasını sağlayan hücrelerdir. Saçlarımıza rengini veren melaninin ise iki türü vardır. Bunlar “eumalinin” ve “feomelanin” dir. Eumelanin koyu kahverengi veya siyah renk verir, feomelanin ise sarı veya kırmızı renk verir. Melaninin bu iki formu farklı oranlarda birleşerek bize siyah, kahverengi, kızıl ya da sarı gibi farklı saç renkleri verir. Saçlarımız melaninin çoğunu kaybettiği zaman gri, tamamını kaybettiğinde ise beyaz renk alır.Stres ve Saç Beyazlamasının Bağlantısı Nedir?Saçlarda melanin kaybına yol açan bir çok faktör vardır. Kronik serbest radikal hasarı, böbrekler ve kandaki dengesizlik ve hatta stresin saçların beyazlamasına neden olduğu söylenmektedir. Ancak stres ve saçların beyazlaması arasındaki ilişki net olarak kanıtlanmamıştır. Tyler Cymet tarafından yürütülen araştırmaya göre 2 ya da 3 yıl boyunca strese maruz kalan kişilerin saçlarının daha çabuk beyazlaştığı sonucuna varılmıştır. Bir kişi stres altında olduğunda, stres hormonları melanin aktivitesini bozar ve bu da saçların beyazlamasına yol açabilir. Harvard Tıp Okulu’nda Pediatri Profesörü olan David Fisher, pigment kaybına yol açan durumun melanositlerin kademeli tükenmesi olduğunu, bu nedenle stres ve saç beyazlamasının yakından ilişkili olup olmadığını anlamanın o kadar basit olmadığını söylemektedir. Ayrıca saçların beyazlama sürecinin çok değişkenli bir denklem olduğunu belirtmiştir. Stres hormonları melanosit hücrelerinin hayatta kalmalarını ve aktivitelerini etkileyebilir ancak ikisi arasında kesin bir bağlantı henüz bulunamamıştır.Stresin tek başına saçların beyazlamasına neden olabileceğini söylemek oldukça güçtür. Stresin kendisinin kalp sorunları, mide ya da sindirim bozuklukları, uyku bozuklukları ve zayıf bağışıklık gibi bir çok olumsuz sağlık etkileri bulunmaktadır. Stres ayrıca ciltte akne ve sedef hastalığına sebep olabilmektedir. Stresin sebep olduğu tüm bu sağlık problemleri de saçlarda beyazlamaya ve saç dökülmelerine yol açabilir. Yani doğrudan değil ama dolaylı olarak stres saçlarınızın beyazlamasına ve dökülmesine neden olabilir.Çocukluğumuzdan beri erken saç beyazlamasının stresten kaynaklanabileceğini duyduk. Bu bilgiyi ailelerimizden onlar da kendi ailelerinden duyarak öğrendik. Stres ve saç beyazlaması konusunda henüz bilimsel bir veri olmasa da, kim bilir belki de atalarımız çoktan bu ikisi arasındaki ilişkiyi bulmuştur.Stres artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İster çocuk ister yetişkin ve hatta yaşlılar bile bir sebepten dolayı stres altındayız. Henüz stresin direk olarak saç beyazlamasına sebep olduğunu kanıtlanmasa da, stresin etkilerinin bu süreci etkilediği kesin! Beyazlamış saçlarınız için bazı çözümler olsa da en etkilisi stresten uzak kalıp, doğal saç renginizi olabildiği kadar korumaktır. Saçlarınızın rengini daha uzun süre korumak için stresten uzak durun!Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/does-stress-cause-grey-hair.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/stres-saclarinizin-beyazlamasina-neden-olur-mu

Diyabet hastaları için bilimsel beslenme önerileri

Diyabet hastaları için bilimsel beslenme önerileri

Diyabet tedavisi, beslenme alışkanlıklarımızın değişmesini gerektirmektedir. Kan şekerini oluşturan asıl kaynak yiyeceklerdir ve bu nedenle sağlıklı beslenme diyabette tedavinin temelidir. Makalemizden aşağıdaki sorularınızın ve diğer birçok sorunuzun cevabını öğrenebilirsiniz. Sevdiğiniz yiyecekleri içeren sağlıklı beslenme planınızın oluşmasında ve beslenme alışkanlıklarınızın değişmesinde size yardımcı olacak kişi diyetisyeninizdir.•Yediğim yiyecekler kan şekerimi nasıl etkiliyor ?•Bir günde kaç kalori almam gerekir?•İhtiyacım olan enerjiyi alabilmek için hangi yiyecekleri yemem gerekir?•Daha az yağ tüketimini nasıl sağlayabilirim?•Tedavinize göre öğün saatlerini nasıl ayarlayabilirim?•Egzersiz planıma göre beslenme düzenimde yapmam gereken değişiklikler nelerdir?•Hipoglisemiden korunmam ve tedavi etmem için ne yapmam gerekir? Bir Diyetisyenle Görüşene Kadar Ne Yapmalısınız?Diyabeti olsun veya olmasın tüm insanların sağlıklı bir yaşam için yemeleri gereken yiyecekler aynıdır. Diyabetli olmanız diğer insanlardan farklı bir yiyeceği yemeniz veya yememeniz anlamına gelmez. Burada önemli olan vücudun ihtiyacı olan besinlerin çeşitli yiyeceklerden karşılanmasıdır. Ancak genellikle kişiler diyabetli olduklarını öğreninceye kadar, sağlıklı beslenmek amacı ile değil de karın doyurmak amacı ile canının istediğini veya kendisine sunulan yemeği yedikleri için beslenme alışkanlıklarını değiştirmekte güçlük çekerler. Bunun için aceleci ve çok fazla kuralcı olmamakta fayda vardır. Beslenme alışkanlıklarınızda yapmanız gereken değişikliklere sizin için en önemli olanlardandan başlayabilirsiniz.• Öncelikle kan şekerinizin hızlı bir şekilde yükselmesine neden olan şeker ve şeker içeren yiyecekler ile kilo almanıza neden olacak yağ ve yağlı yiyecekleri azaltın.•Bir veya iki öğün yemek yerine günde en azından üç öğün yemeye çalışın. Öğünler arasında ve gece yatmadan önce küçük bir ara öğün almanız da gerekebilir.• Alkolün tedavinize etkisini öğrenmeden , alkollü içki içmeyin.•Diyetisyeninizle görüşmeye gitmeden önceki üç veya beş gün süre boyunca içtiğiniz ve yediğiniz herşeyi not alın. Bu kayıtlar , diyetisyeninizin sizin beslenme alışkanlıklarınızı ve günlük yaşam tarzınızı öğrenmesine fırsat verir ve böylece alışkanlıklarınıza uygun bireysel bir plan oluşturmasına yardımcı olur.Öğün Sıklığı Ne Olmalı?beslenme-grafik-yemekGün içinde yemeniz gereken öğün sayısı diyabetinizin tipine, aldığınız medikal tedaviye, fiziksel aktivite düzeyinize ve o andaki kan şekeri düzeyinize bağlı olarak değişir. İnsülin kullanan tip 1 ve tip 2 diyabetlilerin sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği olarak üç ana öğün öğünler arasında ve gece yatmadan önce üç ara öğün olmak üzere altı öğün beslenmesi gerekir. Genellikle yapılan yanlış insülin enjeksiyonunu yaptıktan sonra yarım saat beklemeden hemen veya 5 dakika sonra yemek yenilmesidir.Bu tarz hatalar öğünden sonra kan şekerinin yükselmesine neden olur. Yapılan bir diğer yanlış ise açlık hissi oluşmadığı için ara öğünlerin yapılmaması veya ara öğünde yenilen yiyecek miktarının ve çeşidinin azaltılmasıdır. İnsülin kullanan bir kişide ara öğünün yapılmaması, bir ara öğünün atlanması veya yenilen yiyecek miktarının ve çeşidinin azaltılması şeklinde yapılan uygulamalar kan şekerinin düşmesine neden olur. Kan şekerinin 50 mg/dl’nin altına düşmesi hipglisemi olarak tanımlanır.Tip 2 diyabetlilerin iki -üç saat aralıklarla beslenmesi gerekir. Bir gün içinde yenilmesi gereken yiyecekleri gün boyunca yayarak sık ve az yemek yeme alınan öğünden sonra kan şekerinin daha az yükselmesini sağlar. Öğünlerde yenilen yiyeceklerin porsiyon ölçüsünü azaltarak, küçük öğünler halinde yemek yenilmesi fazla kalori alınmasını önleyerek ve açlığı kontrol altına alarak hem kan şekeri kontrolünü sağlar hem de kilo alımını önler. Ayrıca kan kolesterol düzeyindeki yükselmeyide azaltır.Ara Öğünlerde Ne Yenilebilir?Ara öğünler için yapılacak seçim insülin veya oral antidiyabetik ilaç kullanan kişiler için farklıdır. Ancak her iki tedavide 10-15 gram karbonhidrat içeren bir yiyecek yemenizi öneririz. Yiyecek seçiminde değişim listelerinden veya diyabet beslenme piramidinden faydalanabilirsiniz. Ara öğünler için yapacağınız en iyi seçim ekmek veya ekmek yerine yenilebilecek yiyecekler grubudur. Örneğin 2 galeta veya 4-5 adet şekersiz kepekli bisküvi, bir bardak dolusu yağsız patlamış mısır, yarım pogaca, vb. Bu grup yiyeceklerin yanına düşük yağlı süt, yoğurt, ayran veya peynir gibi protein içeren bir yiyecek ilave ederek ara öğünü kuvvetlendirebilirsiniz.Taze meyve ve sebzede iyi bir seçim olabilir . Ancak insülin kullanan kişilerin ara öğünde sadece meyve yemeleri her zaman için iyi bir seçim olmayabilir. Ara öğünde tek başına meyve yenilmesinin o andaki kan şekeri düzeyine bağlı olarak öğlen yemeğine doğru oluşabilecek bir hipoglisemi riski yaratabileceği unutulmamalıdır.Diyabetliler genellikle ara öğün saatinde evde olmadıklar için bir şey yiyemediklerinden yakınırlar. Ara öğünler için hazırlıklı olmayı unutmayın.. Yanınızda-çantanızda, arabanızda, işyerinde masanızın çekmecesinde-daima yiyebileceğiniz uygun yiyecekler bulundurun.Hangi Yiyecekleri Miktarını Kısıtlamadan Yiyebilirim?Herhangi bir yiyeceği gereginden fazla yemeyi düşünmeyin. Sağlıklı beslenmenin anahtarı dengedir. Vücudunuz için gerekli olan yiyeceklerin zaman ve miktar olarak belirli bir denge içinde alınması hiperglisemi ve hipoglisemiyi önleyerek, kan şekeri kontrolünü sağlayacak kan şekerinin kontrol altına alınması da kısa ve uzun dönemde gelişebilecek komplikasyonları önleyecek veya geçiktirecektir. Yağsız sütün içindeki yağ mıktarı azdır ancak kalorisi vardır. Diyet ürünlerinde şeker olmayabilir ancak içinde bulunan un, yağ veya meyve şekeri kan şekeri ve kan yağlarının kontrol altına alınması için uygun olmayabilir. Eğer yediğiniz yiyeceğin porsiyonunu kontrol edebilirseniz sevdiğiniz bir çok yiyecek dahil olmak üzere çeşitli yiyecekleri yiyebilirsiniz.Şeker ve Şeker İçeren yiyecekler Yenilebilir mi?Kan şekerinin kaynağı, çeşitli yiyeceklerde bulunan karbonhidrat adı verilen besin öğesidir. Karbonhidrat içeren yiyecekler sofra şekeri, şekerli yiyecekler (bal, reçel, pekmez, marmelat, şekerli meyve suları, meşrubatlar, çikolata, dondurma ve tatlılar gibi), un ve undan yapılan yiyecekler (ekmek, yufka, erişte, makarna gibi), pirinç, bulgur, kuru baklagiller, patates, sebzeler, meyveler, yoğurt ve süttür. Ancak bu yiyeceklerin içindeki karbonhidratların kan şekerini etkileme hızları birbirinden farklıdır. Bu nedenle yiyecekler kan şekerini hızla yükselten karbonhidratlı yiyecekler (basit karbınhidratlar) ve kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükselten karbonhidratlı yiyecekler (kompleks karbonhidratlar) olmak üzere iki gruba ayrılır.Şeker ve şeker içeren yiyecekler vücuda enerji verir ancak bu tür yiyeceklerin yenilmesi kan şekeri kontrolünü bozar. Sofra şekeri, reçel, bal, marmelat,pekmez, hazır meyve suları, pasta, kek, tatlı, şekerli bisküvit, çikolata, helva gibi yiyeceklerin içindeki karbonhidrat basit karbonhidratdır yani kan şekerini hızlı bir şekilde yükseltirler. Ayrıca başta diş çürüklüğü olmak üzere, şişmanlık, kalp hastalığı, barsak hastalıkları gibi bir çok sağlık sorununun oluşmasına neden olurlar. Vücudun ihtiyacı olan enerjiyi kompleks karbonhidratlardan karşılayarak kan şekerinin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlayabilirsiniz.Yediğimiz sebze, meyve, ekmek, pilav, makarna, çorba, kuru baklagiller gibi çeşitli yiyeceklerin içindeki karbonhidratlar yani kompleks karbonhidratlar, vücudumuzda şekere yani glikoza dönüşür. Ancak bu yiyeceklerin içindeki karbonhidratların şekere parçalanma hızı yavaş olduğundan kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükseltirler. Alışveriş yaparken almayı düşündüğünüz yiyeceğin ambalajında bulunan ‘içindekiler’ kısmını mutlaka okuyunuz. İçinde glikoz, sukroz, şeker bulunan yiyecekleri satın almadan önce marka ve çeşit olarak not ediniz ve sizin için uygun olup olmadığını öğrenmek için mutlaka diyetisyeninize danışınız.Sağlıklı Beslenmek İçin Hangi Yiyeceklerin Yenilmesi Gerekir?Diyabeti olan bir çok kişi beslenme planını uygulamak için aile ile yemek yeme zamanını ve birlikte yedikleri yemek çeşidini değiştirmekte, kendisi için ayrı yemek hazırlamaktadır. Oysa günümüzde diyabeti ve diyabeti olmayan bireylere önerilen sağlıklı beslenme prensipleri farklı değildir. Diyabet, bireyin temel besin öğelerine olan gereksinim düzeylerini etkilemez. Beslenme planı ile; bireysel özelliklere göre değişen enerji ve besin öğesi ihtiyacının yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayacak şekilde, çeşitli yiyeceklerden karşılanması sağlanır.Diyabeti olmayan bir kişinin de rafine şeker tüketimini kısıtlaması, doymuş yağ ve kolesterolden zengin olan et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi yiyecekleri belirli bir miktarda tüketmesi, az az ve sık sık yemek yemesi gerekmektedir. Sağlıklı beslenme için aşağıdaki besin öğelerini içeren yiyeceklerin yeterli miktarlarda ve öğün içinde dengeli bir şekilde alınması gerekmektedir. Karbonhidrat (tahıllar, un ve undan yapılmış yiyecekler, kuru baklagiller, patates, sebze ve meyveler, süt, yoğurt)Protein (et, yumurta, peynir, süt, yoğurt ) Yağ (yağ ve et, yumurta, peynir, süt, yoğurt gibi yağ içeren yiyecekler) Vitamin ve Mineral (sebze ve meyveler başta olmak üzere tüm yiyecekler) Posa (sebze, meyve, tam taneli tahıllar)Öğün Planı Nasıl Yapılabilir?Çoğu kişi diyabet tedavisini en zor kısmının öğün planı yapmak olduğu konusunda hemfikirdir. Yılın 365 günü, hergün düzenli olarak belirli zamanlarda, ölçülü miktarlarda yemek yemek gerçekten zordur. Ancak günümüzda kan şekeri kontrolünün sağlanması için verilen sağlıklı beslenme önerileri katı kuralların, belirli kalori hesabına dayalı daha önceden basılarak hazırlanmış diyet listelerinin uygulanmasından ziyade yaşam tarzı değişikliklerini temel almaktadır.Yaşam tarzınızda yapacağınız değişikliklerinin en önemlisi mevcut beslenme alışkanlıklarınızın sağlıklı beslenmenizi sağlayacak şekilde değişmesidir. Bu değişiklikleri başlatmanın temelinde ise bilinçli bir yiyecek seçimi ve mutfak alışverişi yer alır. Çünkü evinize aldığınız veya dışarıda yemek yerken seçmiş olduğunuz yiyeceklerin sağlıklı beslenmeniz için uygun yiyecekler olmaması durumunda kan şekeri kontrolünün sağlanması zorlaşır.Haftalık veya günlük beslenme planınınızı yapmak, alışveriş için markete gittiğinizde size kolaylık sağlayacaktır. Gereksiniminiz olan yiyecekleri içeren bir alışveriş listesi yapınız ve ihtiyacınız olan miktarlar belirleyiniz. Bu listede aşağıdaki beslenme piramidinde yer alan yiyecek gruplarının herbirinden bulunması gerektiğini unutmayınız.Diyabet Beslenme Piramidi’ size öğünlerinizi planlamada kolaylık sağlayan görsel bir methottur. Bu piramidte yer alan yiyecekler 6 grupta toplanmıştır. ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu piramidin temelini oluşturmakta ve en geniş bölümünü kapsamaktadır. Bu bölümde yer alan ekmek çeşitleri, tahıllar, kurubaklagiller, pirinç, patates gibi nişastalı yiyecekler bir öğünde yenilmesi gereken temel yiyeceklerdir. Sağlıklı bir beslenme planı içinde 1 porsiyonu 1 ince dilim ekmek veya 1 orta boy patates veya 2-3 kaşık pilav olarak belirtilen bu grubtan 6 veya daha fazla porsiyon yenilmesi gerekmektedir .‘Sebze ve Meyve’ grubu piramidin ikinci basamağını oluştururlar. Bu gruplar posa, vitamin ve mineral kaynağıdır. Bununla birlikte farklı sebzelerin ve meyvelerin içerdiği vitamin ve minerallerde farklıdır. Ispanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler kalsiyum minerali ve K vitamini için iyi bir kaynak iken , havuç gibi sarı renkli sebzeler A vitamininden zengindir. Çoğu meyve ise A , C vitamini ile potasyum, magnezyum ve bakır gibi mineraller için mükemmel bir kaynaktır. Kişisel özelliklere göre değişmekle birlikte günlük beslenme planında 3-5 porsiyon sebze ve 3-4 porsiyon meyve yenilmelidir. Porsiyon ölçüleri için değişim listelerinden faydalanabilirsiniz.Piramidin üçüncü basamağında ‘Süt, Yoğurt’ grubu ile et, balık, tavuk, yumurta ve peynir gibi hayvansal yiyecekleri içeren ‘Et’ grubu yer alır. Diyabet Beslenme Piramidi, bu iki grubun her birinden 2-3 porsiyon yenilmesini önermektedir. Özellikle kalsiyumdan zengin olan süt grubunda 1 bardak süt veya yoğurt 1 porsiyon olarak tanımlanmaktadır. ‘Süt, Yoğurt’ grubu ve ‘Et’ grubu proteinden zengindir ve sağlıklı bir beslenme planında günlük enerjinin %10-20’sinin proteinlerden sağlanması gerekmektedir.Bununla birlikte her iki gruptaki yiyeceklerin kolesterol, kalori ve özellikle doymuş yağ olmak üzere yağ içeriği fazladır. Bu nedenle de piramidin üçüncü basamağındadır ve kendisinden önceki diğer gruplara oranla daha az bir yer kaplamaktadır. Düşük yağlı veya yağsız süt ürünleri, yağsız et, derisiz tavuk etinin tercih edilmesi şüphesiz ki bu grubun içerdiği toplam yağın , doymuş yağın ve kalorinin azalmasını sağlayacaktır. 1 porsiyon ‘Et’ grubu 60-90 gr pişmiş et, tavuk, balık veya peynirden birini içerir ve bir gün içinde bu gruptan 2-3 porsiyon yenilmesi önerilir. Piramidin tepesine tırmandığımızda burada yer alan ‘Yağlar, Şeker ve Şekerli yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubunun çok az bir bölüm kapladığını görürüz. Bu da bize, bu yiyeceklerin sağlıklı bir beslenme planı içinde ki yerlerinin ne kadar az olduğunu göstermektedir.Bu grup için önerilen porsiyon ölçüsü yoktur çünkü grup içinde yer alan yiyecekler (yağ, şeker) ve alkollü içecekler sağlıklı bir beslenme planına katkıda bulunacak herhangi bir besin öğesini içermezler. Ancak bu grup içinde yer alan yiyeceklerden yağlar için 1 tatlı kaşığı yağ veya 5-6 adet fındık içi, şeker ve şekerli yiyecekler için 2 adet şekerli bisküvi veya 1top dondurma 1 porsiyona örnek olarak verilebilir. Eğer bu grupta yer alan alkollü içkilerden birini içmek istiyorsanız öncelikle alkolün kan şekerinizi nasıl etkilediğini öğrenmenizi öneririz.Diyabet Beslenme Piramidi’den Nasıl Faydalanılır?DİYA2Diyabet Beslenme Piramidi yalnız sizin değil diğer aile bireylerinin de sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlayacak yiyecekleri içermektedir.Sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemeği olarak tanımlanan ana öğünlerinizde, piramidteki 6 yiyecek grubundan 4 veya 5 farklı grup içinde yer alan yiyecekleri bir araya getirerek öğün planınızı yapabilirsiniz. Aşağıda bu konu ile ilgili birkaç örnek verilmiştir. Sizde diyetisyeninizden tedavinize uygun olan öğün sayısını ve her bir yiyecek grubu için gereksiniminiz olan miktarları öğrenerek kendi piramidinizi oluşturabilirsiniz.Diyabetliler için kahvaltı:Bir çay bardağı süt- Süt grubu 30 gr az yağlı beyaz peynir- Et grubu 2 ince dilim ekmek- Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler grubu 1 orta boy domates- Sebze grubuDiyabetliler için öğlen yemeği:2 adet köfte (60 gr)- ‘Et’ grubu Zeytinyağlı fasulye- ‘Sebze’ grubu+ ”Yağlar, Şeker ve Şekerli Yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubu 2-3 kaşık makarna- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu+’Yağlar, Şeker ve Şekerli Yiyecekler ile Alkollü İçecekler’ grubu 1 dilim kepekli ekmek- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu 1 bardak ayran- ‘Süt-Yoğurt’ grubuDiyabetliler için akşam yemeği:Mercimek çorba- ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubu+’Yağlar, Şeker ve Şekerli yiyecekler ile Alkollü İiçecekler’Kıymalı Ispanak- ‘Et’ grubu+ ‘Sebze’ grubu 1 çay bardağı yoğurt-‘Süt-Yoğurt’ grubu 1 orta boy kivi- ‘Meyve’ grubu 1 dilim kepekli ekmek ‘Tahıllar, Kurubaklagiller ve Nişastalı Yiyecekler’ grubuÖrneklerde de gördüğünüz gibi diyabetinizin olması her öğün ve her gün aynı yiyecekleri yemeniz anlamına gelmiyor. Diyabet Beslenme Piramidi ve değişim listelerinden faydalanarak ihtiyacınız olan temel besin öğelerini içeren ancak adı, görünüşü ve tadı farklı olan değişik yiyecekleri ve yemekleri yiyebilirsiniz. Örneğin 1 tabak kıymalı ıspanak yerine 1 küçük boy etli biber dolma veya 1 bardak süt ve yarım muz yerine evde hazırlanmış meyveli yoğurt yenilebilir.Öğün planlaması konusunda bilgi almak ve uygulamalarda başarılı olmak için diyabet tedavisi konusunda deneyimli bir diyetisyenle (diyabet diyetisyeni) birlikte çalışmaya gereksiniminiz olacaktır. Diyabet diyetisyeninizle birlikte öğün ve ara öğünlerinizi size uygun olacak şekilde planlayabilir, beslenme alışkanlıklarınızda gerekli olan davranış değişiklikleri konusunda bilgi alabilirsiniz. Yaşadığınız yerde danışabileceğiniz bir diyet uzmanı yok ise Türkiye Diyetisyenler Derneğinden, çevrenizdeki en yakın diyet uzmanının yerini ve telefonunu öğrenebilirsiniz.Diyet ve Diyabet ile İlişkili Gerçek Nedir?İyi bir kan şekeri kontrolü sağlamak diyabet tedavisinde öncelikli hedeftir Kan şekerinin mümkün olduğunca normale yakın düzeylerde olması kalp hastalığı, inme, böbrek ve göz hastalığı, sinir hasarı gibi diyabetle ilişkili komplikasyonlarının gelişme riskini azaltılabilir. Amerikan Diyabet Birliği Beslenme komitesi tarafından 1994 ilkbaharında yayınlanan yeni beslenme ilkelerinde, ‘Diyabetik Diyet’ yerine ‘Diyabette Tıbbi Beslenme Tedavisi’ nin kullanılması gerektiği ayrıca diyabetli bireylerin dengeli bir öğün planı içinde yer alan karbonhidratı şeker içeren bir besinle yer değiştirerek kullanabileceği bildirilmiştir.Aynı komitenin Mayıs 1994 de, Diabetes Care’de yayınlanan makalesinde ‘ basit şeker nişastaya kıyasla daha hızlı sindirilir ve emilir, bu nedenle de kan şekerini yükseltir’ şeklindeki teoriyi destekleyen bilimsel kanıtların yeterli olmadığı ifade edilmiştir. Peki bu yayının verdiği önerilerin diyabetli bireyler için anlamı nedir?Günümüzde, bu bilgiler ışığında diyabetli bireyin toplam tükettiği karbonhidrat miktarının önemi üzerinde durulmakta, tıbbi beslenme tedavisinde öğün planlaması için karbonhidrat sayımı yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle, diyabetli birey diyetisyeninden, ana ve ara öğünlerde ne miktarda karbonhidrat tüketmesi gerektiğine dair bilgi ve eğitim almakta ve tüketeceği karbonhidrat miktarına göre besin seçimini kendisi yapmaktadır. İnsülin tedavisi alan diyabetliler konuyla ilişkili yeterli beslenme eğitimini alarak, öğün öncesi tüketeceği karbonhidrat miktarını belirler ve yapacağı insulin dozunu tüketeceği karbonhidrat miktarına uygun olarak kendisi ayarlar. Evde yapacağı kan şeker ölçümleri ile aldığı karbonhidratın ve uyguladığı insulin dozunun kan şekeri üzerindeki etkisini izleme olanağını bulur.Kilolu veya obez olan diyabetlilerde ağırlık kaybının sağlanması hedeflenir. Bu nedenle kilolu ve obez bireylerin karbonhidrat sayımı yanında yağ sayımının yapması da önemlidir. Ayrıca diyabetli bireylerde sıklıkla yüksek kan yağları ve kolesterol düzeyleri sorunu da görülebilmektedir. Kilo sorunu olmasa bile kan yağları ve kan kolesterol düzeyi yüksek olan diyabetlilerin de öğün veya gün içinde yağ sayımı yapmaları gerekmektedir.Ne Kadar Karbonhidrat Tüketilmeliyim?Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Çünkü cevap kişiden kişiye farklılık gösterir. Ayrıca bir gün içinde alınması gereken toplam karbonhidrattan çok hedef kan şekeri kontrolünü sağlayacak karbonhidrat alımının gün içinde öğünlere ve ara öğünlere dağılımı önemlidir. Diyetisyeniniz aşağıdaki noktaları dikkate alarak ana ve ara öğünlerde almanız gereken karbonhidrat miktarını belirler.•Vücut ağırlığı/boy uzunluğu•Ne zaman ve ne sürede egzersiz yapıldığı•Diyabetinizle ilişkili aldığınız medical tedavi ve kullandığınız ilaç veya insülinin etki süreleri• Vücut ağırlığı hedefi•Yaş• Kolesterol, trigliserid, mikroalbümin ve Hemoglobin A1c ile ilişkili kan değerleri•Kişisel tercihler•Diğer medikal konular•Kültürel geçmiş ve yaşam tarzıYıllar once diyabet tedavisinin önemli bir bölümünü oluşturan beslenme konusunda diyabetlilere kendi planını kendin yap şeklinde bir yaklaşım dile getirilmezdi. Oysa günümüzde diyabetlilere öğün planı ile ilişkili bir bütçe verilmekte ve bu bütçeyi kendi istekleri doğrultusunda harcaması istenmektedir. Örneğin öğlen yemeğinde öğün bütçesinden 60 gram karbonhidrat harcaması gereken bir diyabetli bu miktarı 1 gözleme yiyerek veya Ikepçe çorba, 2 dilim ekmek ve 1 küçük boy muz yiyerek de harcayabilmektedir. Seçim tamamen kendisine aittir. Diyabetlilerin de diyabetli olmayanlar gibi sağlıklı bir yaşam sürmeleri için dengeli beslenmeleri gerekmektedir. Diyabetli bir bireyde diyabetli olmayan ve dengeli beslenen bir kişinin yaptığı gibi istediğini yiyebilir. Bunun için diyetisyeni ile birlikte çalışmalı, karbonhidrat sayımı ve yağ sayımı veya her ikisi ya da değişim listeleri ile ilişkili gerekli bilgiyi, uygun eğitimi ve desteği almalıdır.Posa (Lif) Nedir?Bitkisel kaynaklı gıdaların insandaki sindirim enzimleri tarafından parçalanmayan kısımlarına posa denir. Posa iki ana gruba ayrılır. 1- Buğday kepeği, hemiselüloz, liğnin gibi suda erimeyen ve sindirilemeyen posalar yiyeceklerin bağırsak kanalına geçişini ve bağırsak hareketlerini hızlandırır. 2- Suda eriyebilen posa; elma, greyfurt, limon, portakal, yulaf kepeği, kuru baklagiller ve birçok sebze ile guargum ve kanyak bitkisi suda eriyebilen posa içerir. Posanın bu türü mide boşalmasını geciktirir, karbonhidratların sindirimini yavaşlatarak glisemi yükselmelerini önler, bağırsak çalışmasını düzenler-kabızlığı önler. Suda eriyebilen posa yüksek kan kolesterol ve trigliserid düzeylerinin düşmesinde de yardımcıdır.Beslenmemizde Posa içeriğini Arttırmak Için Ne Yapmalıyız?Beslenme planınızda posa içeriğini arttırmak için beyaz ekmek yerine kepekli ekmek özelliklede çavdar veya yulaf ekmeği, pirinç yerine bulgur, meyva suyu yerine meyva tüketiniz. Kabuğu ile yenilebilen meyvaların kabuğunu soymayınız. Öğünlerde sebze ve salata yemeyi ihmal etmeyiniz. Kuru baklagilleri sıkça tüketiniz.Posa Kan Şekeri Düzeyini Nasıl Etkiliyor?Karbonhidrat, kan şekeri üzerinde etkisi en fazla olan besin öğesidir. Posada bir karbonhidratdır. Posanın kan şekeri üzerinde olumlu veya olumsuz bir etkisi var mıdır? Bu sorunun yanıtı çeşitli çalışmalarla araştırılmıştır. Yanıt şöyledir: 1- Posanın kan şekeri üzerine olumsuz etkisi yoktur, çünkü vücutta diğer karbonhidratlar gibi parçalanmaz. 2- Elma veya tam taneli tahıldan yapılmış ekmek içindeki posanın kan şekerine etkisi yoktur, kalori vermez. Bu nedenle, öğün planlamasında karbonhidrat sayımını kullananlara tüketilecek besinin içindeki posa miktarının toplam karbonhidrat miktarından çıkarılması önerilir.Mademki posa kalori vermez, o zaman niçin bize posa almamız önerilir? Posanın iki tipi vardır: 1- Suda çözünen posa, 2- Suda çözünmeyen posa. Suda çözünmeyen posa barsak çalışmasını düzenler. Buğday kepeği bu tip bir posadır. Suda çözünen posa ise fazla miktarda tüketildiğinde kan kolesterol düzeylerini düşürür, kan şekeri kontrolünü sağlar. Yulaf bu tip posa için iyi bir örnektir.Posadan zengin beslenmek diyabeti olanlar veya olmayanlar için oldukça faydalıdır. Bir günde ortalama olarak 20-35 gram posa tüketilmesi gerekir. New England Journal of Medicine’da yayınlanmış bir çalışmada , 50 gram posa (özellikle suda çözünen posa) tüketenlerde kan şekeri kontrolünün bu düzeyden daha az posa tüketenlere kıyasla daha iyi sağlandığı belirtilmiştir.Posanın bir diğer faydası tokluk hissi oluşturmasıdır.Tam taneli tahıllar, meyve ve sebzeler ile kurubaklagiller posa yönünden zengin besinlerdir. Günlük beslenmenizde posa miktarını artırmak için sebze ve meyveleri kabuğu ile yemeli, tam taneli tahıldan yapılmış ekmek tüketmeye dikkat etmelisiniz. Beslenmenizde posa miktarını arttırdığınızda konstripasyondan (kabızlık) sakınmak için günde 6-8 bardak su içilmesi gerekir.İdeal Vücut Ağırlığımı Nasıl Saptayabilirim?diyabeti-onlemenin-yolu-dogru-beslenme-3518223_7445_oİdeal vücut ağırlığı bir kişinin boy uzunluğuna göre olması gereken ağırlığı gösterir. Ancak bu ağırlığın saptanması için bazı formüllerle vücut yapısının belirlenmesi gerekmektedir. Aynı boy uzunluğuna sahip ince, orta veya iri yapılı insanların olması gereken ideal ağırlıkları farklıdır. İdeal ağırlığa ulaşmaktan ziyade arzu edilir vücut ağırlığını sağlamak ve onu korumak daha önemlidir. Beslenme planınız, zayıfsanız kilo alarak, şişmansanız kilo vererek arzu edilen ağırlığa ulaşacağınız veya ideal ağırlığınızı koruyacağınız bir şekilde düzenlenmelidir.Arzu edilir vücut ağırlığını saptamak için ise öncelikle beden kütle indeksi’nin (BKİ) saptanması gerekir. BKİ vucut ağırlığının boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi ile bulunur. Formülü, BKİ = Vücut Ağırlığı (kg)/Boy uzunluğu(m2) dir. Sizde boy uzunluğunuzu ve vücut ağırlığınızı ölçerek BKİ’inizi hesaplayabilirsiniz.BKİ’ niz ;   20’den az ise zayıf 20-24.9 25-29.9 30-40 40> ise normal ağırlıktasınız ise kilolusunuz ise şişmansınız ise çok şişmansınızÖrneğin. Boy uzunluğu 155cm, vücut ağırlı 64 kilo olan bir kişinin BKİ= 64a 1.55×1.55=26.6 dır. Yukarıdaki tablo göz önüne alındığında bu kişi vücut ağırlığına göre kilolu yani hafif şişman olarak tanımlanır. BKİ’nin 20 olması için yaklaşık olarak 48 kilo, 24.9 olması için ise yaklaşık olarak 60 kg olması gerekir diğer bir ifade ile bu kişi için arzu edilir ağırlık vücut yapısına göre değişmekle birlikte 48-60kg arasındaki herhangi bir kilo olabilir. Ortalama olarak 54 kilo kabul edilebilir.Arzu edilir vücut ağırlığınızı boy uzunluğun – 100 formülü ilede hesaplayabilirsiniz ama bu yöntemle vücut ağırlığınıza göre şişman olup olmadığınızı saptayamazsınız. Örnek: Boy uzunluğu 155 cm. Arzu edilen vücut ağırlığı 155-100=55 kg olmalıdır.Şişmanım, Kilo Vermem Diyabetimi Nasıl Etkiler?Kilo vermek, kan şekeri kontrolünün sağlanmasına yardım eder. Tip 2 diyabette pankreas insülin üretir ancak vücut ağırlığındaki fazlalık vücut hücrelerinin ve dokuların insülini kullanmasını önler. Buna ‘insülin dirençi’ denir. Sonuçta kan şekeri yükselir. Vücut ağırlığının azalması sonucunda hücre ve dokular insülini kullanmaya başlar ve kan şekeri kontrol altına alınabilir. Ayrıca fazla kiloların verilmesinin kan yağları ve tansiyon üzerinde de olumlu etkileri vardır. Diyabetlilerde kalp damar hastalığı oluşma riski diyabeti olmayanlara kıyasla iki kat fazladır. Kan yağlarında veya tonsiyonda mevcut olan yüksekliklerin önlenmesi kalp damar hastalığının oluşma riskini azaltır. Diyabetlinin vücut ağırlığı, olması gereken ideal ağırlıkta olmalıdır. Beslenme planınız, zayıfsanız kilo alarak, şişmansanız kilo vererek arzu edilen ağırlığa ulaşacağınız veya ideal ağırlığınızı koruyacağınız bir şekilde düzenlenmelidir.Haftada Kaç Kilo Vermem Uygun Olur?Bir haftada yarım kilo vererek sağlığınızı koruyabilirsiniz. Daha fazla kilo vermek vücudunuzu ihtiyacınız olan besinlerden yoksun bırakmanız demektir.Genellikle kural şudur: kilo alma süresi kilo verme süresine eşittir. Yani fazla kilolarınıza ne kadar sürede ulaştıysanız, o süre içinde de onlardan kurtulacaksınızdır. Bu hızda verilen kiloların tekrar alınma riski azdır. Aksi uygulamalarda kısa bir süre sonra verdiğiniz kiloyu tekrar alırsınız.Şişmansanız ve diyabetinizi kontrol altına almak için fazla kilolarınızdan kurtulmakta karalıysanız;•Ulaşmak istediğiniz hedef kiloyu bir kağıda yazın ve gün boyunca görebileceğiniz bir yere koyun.•Sonuça ulaşmak için göstereceğiniz çabayı izleyecek kadar size yakın olan doktorunuz, diyetisyeniniz veya bir arkadaşınızla hedefinizi, paylaşın.•Gazete ve dergilerde okuduğunuz diyet listelerini uygulamak yerine kendi kişisel öğün planınızı geliştirin. Size uygun olabileceğini düşündüğünüz planı diyetisyeninizle paylaşın ve desteğini isteyin.• Fiziksel aktivite düzeyinizi arttırın. Daha fazla yürüyün, asansör yerine merdiven kullanın.• Çevrenizdekilerden – ailenizden, arkadaşlarınızdan- hedefinize ulaşmak için destek alın.•Günlük sorunlardan uzaklaşmak için fazla yemek yemek yerine başka çözümler bulun. Konuşun, yürüyün veya spor yapın.•Günlük küçük önlemler alın. Örneğin işyerinde dışarda yemenizi önleyecek bir öğlen yemeğini evde hazırlayarak, yanınızda götürün.•Kan şekerinizi, fiziksel aktivite düzeyinizi ve yediğiniz yiyecekleri sıklıkla kaydederek, diyetisyeninize danışın.• Hergün tartılmayın. Haftada bir aynı kıyafetlerle aynı tartıda kilonuzu kontrol edin.•Başaracağınıza inanın. Başardıktan sonra daha sağlıklı olacağınızdan emin olun.Tüm çabalarınıza rağman hefefinize ulaşamazsanız, kendinize şu soruları sorun.•Yanlış bir hedef mi belirledim? Unutmayın büyük işler küçük adımlarla başarılır.• Fiziksel aktivitemi artırabilirmiyim?• Diyet gıdaları fazla miktarda kullandım mı? Diyet gıdaları şeker içermese de un ve yağ içerdiğini unutmayın.• Servis veya porsiyon ölçüm fazla mı?        Tekrar deneyin.      Başaracaksınız.Fiziksel Aktivitemi Nasıl Artırabilirim?egzersiz-kadin-sporFiziksel aktivitenin artması yiyeceklerin parçalanması sonucu oluşan şekerin kas dokuları tarafından kullanılmasını hızlandırarak kan şekeri kontrolünün sağlanmasına ve şişman diyabetlilerde vücut ağırlığının azalmasına yardımcı olur. Bir egzersiz proğramına başlamadan önce yapmayı planladığınız egzersiz çeşidi ve süresi ile ilişkili olarak mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir. Farkına varmadığınız bir kalp-damar veya böbrek hastalığı, sürekli ve ağır bir egzersiz proğramı esnasında size sorun çıkarabilir. Retinopati ve nefropati gibi komplikasyonları olan diyabetlilere egzersiz önerilmez. Hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, akçiğer, damar sistemi hastalıklarınız varsa pasif egzersizler yapabilirsiniz.Yemeklerden 3 saat sonra veya öğünden önce yapılan egzersizin hipoglisemi oluşturma riski vardır. Egzersizin öğünlerden 1 -2 saat sonra yapılması hipoglisemi riskini uzaklaştırır ve   postprandial (yemek sonrası) kan şekeri yüksekliğini önler. Egzersize başlamadan önceki kan şekeri düzeyi 100 mg/dl’nin altında veya 240 mg/dl’nin üstünde olmamalıdır. Kan şekeriniz 100 mg/dl’nin altında iken egzersiz yapmanızın hipoglisemi oluşturma riski vardır. Kan şekeriniz 240 mg/dl’nin üstünde iken egzersiz yaparsanız kan şekeriniz daha çok yükselir ve keton cisimler artar. Vücudun belirli bir bölgesini çalıştırmaya yönelik egzersizler yerine tüm vücudu çalıştıran egzersiz tipleri tercih edilmelidir. (vücut geliştirme yerine yürüme, koşma, yüzme gibi)Fiziksel aktivitenizi arttırmak için;•Asansör yerine merdiven kullanın.•Arabanızı gideceğiniz yerden uzağa park ederek yürüyün.•Yürüyerek gidebileceğiniz mesafelerde araba kullanmayın.•Alışverişinizi size en yakın olan yerden yapmak yerine daha uzak olan bir tanesinden yaparak , otobüse bir durak sonra binerek veya otobüsten bir durak önce inerek yürüyüş sürenizi uzatın.• Haftanın 3-4 günü düzenli olarak yürümek için egzersiz planı yapın.Hipoglisemiyi Nasıl Tedavi Edebilirim?634558504747782500Resim1Kan şekerinin 50 mg/dl’nin altına düşmesine hipoglisemi denir. Gereğinden fazla insülin veya oral antidiyabetik (sülfonilüre) kullanılması, yemekleri ve ara öğünlerin gereken zamanda ve miktarda alınmaması, her zamankinden fazla egzersiz yapılması ve alkollü içki içilmesi hipoglisemi oluşmasına neden olur. Hipoglisemi olduğunda baş ağrısı,titreme, terleme, yorgunluk, çarpıntı hissi, bulanık görme, açlık hissi, sinirlilik, dikkat dağılması gibi belirtilerin genellikle 2, 3 veya 4 tanesini birlikte hissedersiniz. Bu belirtilerden sadece birini hissediyor olmanız hipoglisemide olduğunuzu göstermez. Yukarıdaki hipoglisemi belirtilerini hissettiğinizde hemen bir bardak meyve suyu (şekerli) veya 3-4 adet küçük kesme şeker veya 2-3 adet büyük kesme şeker gibi 15 g basit karbonhidrat içeren bir yiyecek almalısınız. 10- 15 dakika içinde belirtilerin şiddeti azalmaya başlayacaktır. Bu süre içinde aktivitenizi kısıtlayın ve mümkünse yanınızdakilere kan şekerinizin düştüğünü söyleyin.Hipoglisemi tedavisi için çikolata, pasta, dondurma gibi şekerli yiyecekleri yemenizi uygun bir seçim değildir. Bu yiyeceklerin içinde bulunan protein ve/veya yağ kan şekerinizin hızlı bir şekilde yükselmesini önleyerek, hipoglisemi tablosunun ağırlaşmasına neden olur. Hipoglisemi bulunduğunuz her yerde olabilir bu nedenle çantanızda, çalışma masanızın çekmecesinde , arabanızda, cebinizde kesme şeker veya glikoz tablet bulundurmayı ihmal etmemelisiniz. Okul veya iş arkadaşlarınızı, çevrenizdeki yakınlarınızı hipoglisemi belirtileri ve tedavisi konusunda bilgilendirmenizde de fayda vardır.İstediğim Yapay Tatlandırıcıyı Kullanabilir Miyim? Yapay tatlandırıcılar, sakarin kullanmaması gereken hamile ve emzikli kadınlar ve aspartam kullanmaması gereken fenilketonürili kişiler dışındaki herkes için uygundur. Şeker tadı veren ancak şekerin verdiği kadar enerjiyi vermeyen tatlandırıcılar iki gruba ayrılır.Enerji değeri olan tatlandırıcılar: Fruktoz, sorbito, mannitol , ksilitol. Fazla miktarda fruktoz alınması vücuttaki yağları arttırır. Birçok diyet ürününde bulunan sorbitolün fazla miktarlarda alınması (günde yaklaşık 30 gr )ise isale neden olur. b-Enerji değeri olmayan tatlandırıcılar:•Aspartam (Canderal, Sanpa, Diyet tad, Nutra tad, Aspartil, Sweet’N Low, Nutra sweet))• Acesulfame- K, (Sweet’N Low)•Sakarin (Sakarin, Hermesetas, Dulcaryl, Tadalin, Scheekoppe, Sussli)•Siklamat (Dulcaryl, Tadalin, Scheekoppe, Sussli)Aspartamla İlişkili Olarak Internette Çıkan Haberin Doğrusu Nedir? Son zamanlarda aspartamla ilişkili olarak internet yolu ile dolaşan bir haber özellikle aspartam içeren tatlandırıcıları kullanan diyabetlilerin kafasında aspartamın güvenirliliğine dair sorular oluşturdu. Bilimin öne sürdüğü veriler doğrultusunda, aspartamla ilişkili haberde yazılan belirtilerin gösterildiği herhangi bir klinik çalışma mevcut değildir.Aspartam, aspartik asit ve fenilalanin metil esteri olarak isimlendirilen 2 amino asitten oluşmuştur. Amino asitler ve metil esterler doğal olarak süt, meyve, sebze gibi besinlerde de bulunmaktadır. Besinlerden veya aspartamdan alınsa da amino asitlerin vücutta kullanılma şekli aynıdır. Ancak aspartamın içerdiği fenilalanın ‘fenilketonüri (PKU)’olarak bilinen genetic hastalıkta metabolize edilmez. Bu nedenle fenilketonürisi olan bireyler aspartamda dahil olmak üzere fenilalanin içeren besinler konusunda dikkatli olmalıdır. İnternetle yayılan haberde özellikle diyabetliler için tehlikeli olduğu bildirilmiştir. Aspartam uygun miktarlarda kullanıldığında enerji değeri olmayan, kan şekeri düzeylerini etkilemeyen veya ağırlık artışına yol açmayan bir tatlandırıcıdır. Mevcut bilimsel çalışma verilerine gore aspartam içeren ürünlerin sağlık üzerine olumsuz etkisi yoktur. 1 bardak süt içinde nutrasweet (aspartam) ile tatlandırılmış 1 bardak sodaya kıyasla 6 kat fazla fenilalanin, 13 kat fazla aspartik asit vardır. 1 bardak meyve veya domates suyu ise yine aspartam ile tatlandırılmış 1 bardak sodaya kıyasla 3-5 kat fazla methanol içerir.Diyet Veya Diyabetik Gıdalaları Yiyebilir miyim?Diyet veya diyabetik gıdalar konusunda dikkatli olun. Üzerinde ‘diyet veya diyabet için uygundur’ yazılı bir yiyecek herkes için uygun olmayabilir. Örneğin diyet bisküvit içinde şeker yoktur fakat un, yağ ve kalori içermektedir bu nedenlede serbestçe, istediğiniz kadar yiyemezsiniz ancak öğün içinde bazı yiyeceklerle değişim yaparak kullanabilirsiniz. İçinde yağ, un olmayan ve fruktoz, sorbitol gibi enerji değeri olan tatlandırıcılar bulunmayan antidiyabetik içecek ya da yiyecekler diyabetli kişiler tarafından kullanılabilir. Ancak fruktoz ve sorbitol içeren diyet ürünler ile içeriğinde yağ ve un olan ürünler (diyet çikolata, diyet pasta, diyet kurabiye vb.), bir diyetisyene danışmadan kullanılmamalıdır.Diyet ürünleri yeterli ve dengeli beslenmeye katkıda bulunabilecek ürünler değildir ve ayrıca diyet olmayan benzerlerine kıyasla daha fazla yağ ve enerji içerirler. Üstelik ekonomikte değillerdir. Evde kendi tatlandırıcınız ile veya Aspartam ve/veya Asesülfam K içeren tatlandırıcıların toz formu ile reçel, kek, pasta, komposto, muhallebi aşure hazırlayabilirirsiniz. Tatlandırıcılar (özelliklede tablet olarak kullanılan tatlandırıcılar) ateş ile direkt olarak temas ettirilmemelidir , bunun için yiyeceğin içine koyacağınız tatlandırıcıyı, pişen yiyeceği ateşten aldıktan sonra ılık iken koyunuz ve eritiniz.Alkollü İçki İçebilir miyim?Kilo vermesi gereken tip 2 diyabetlilere, nöropati komplikasyonu oluşmuş diabetlilere, hipoglisemileri sık olan diyabetlilere, kan trigliserid düzeyi yüksek olan diyabetlilere alkollü içki içmeleri kesinlikle önerilmez. Açkarnına alınan alkol ciddi hipoglisemilere yol açar, bu nedenle diabetlilerin aç karnına alkollü içki içmemeleri gerekmektedir. Alkol ve alkol ile birlikte yenilen yiyeceklerin miktarının artması hiperglisemiye neden olabilir. Bu nedenle glisemi kontrolü kötü olan diyabetlilerin alkollü içki içmemeleri gerekir. Glisemi kontrolü sağlayan diyabetliler, alkollü içki içmek isterlerse 1 kadeh beyaz veya kırmızı şarap veya 1 bardak alkolsüz bira veya %80 sulandırılmış viski veya rakı kullanabilirler. Doktorunuza danışmadan alkollü içki içmeyin.Kalori Hesabı Yaparak Kan Şekerimi Kontrolünü Sağlayabilir miyim?Diyabet-hastaligi-ve-diyabet-beslenme2Aynı kaloriye sahip olmakla birlikte yiyeceklerin içerdiği besin öğesi çeşidi ve miktarı farklı olabilmektedir. Bu hesabı yaparken birbiri yerine geçen yiyecek porsiyonlarının enerji, karbonhidrat, protein ve yağ içeriklerinin benzer olmasına dikkat edilmelidir. Örneğin 8 adet tarçınlı kepekli bisküvi bir dilim ekmek yerine yenilebilir. Her iki yiyecek değişimi 15 gr karbonhidrat içerir ve yaklaşık olarak 68 kalori değerinde enerji verir. Buna karşılık sadece enerji değeri baz alınarak yapılan değişimler kan şekeri kontrolünü bozabilir. Örneğin 68 kalori veren, 15 gr karbonhidrat 2 gr protein içeren 1 ince dilim ekmek yerine 69 kalori veren, 6 gr protein 5 gr yağ içeren 1 adet hamburger köftesi yerseniz o öğünde 15 gr karbonhidrat eksik, 4 gr protein ve 5 gr yağ fazla almış olursunuz. Karbonhidrat miktarında yapmış olduğunuz bu azaltma kan şekerinin düşmesine yol açabilir. Besin içeriğini gösteren tablolardan faydalanarak uygun yiyecek değişimini nasıl yapabileceğinizi diyetisyeninizden öğrenebilirsiniz.Çeşitli Bitkilerin Veya Baharatların Kan Şekerini Düşürdüğü Doğru mu? Bazı bitki ve yiyeceklerin kan şekerinizi düşüreceği fikri doğru değildir. Asla inanmayınız ve uygulamayınız. Unutmayınız ki herhangi bir bitkinin, bir yiyeceğin veya başka uygulamaların (akapunktur gibi) kan şekerinizi düşürebilmesi için bileşiminde insülin bulunması veya insülin salgısını arttırıcı bir madde içermesi gerekir. Bildiğiniz gibi insülin sadece pankreas tarafından üretilen bir hormondur. Kan şekerinizi düşüren alternatif bir uygulamanın varlığı asla doğru değildir.Gerek Türkiye’de gerek ise dünyanın çeşitli ülkelerinde bu tür yanlış uygulamalar sonucu hayatını kaybeden insanlar vardır.Sağlık ekibinizin dialoga açık olduğunu unutmayın. Eğer çocuğunuza veya kendinize diyabet ekibinizin önerdiğinden farklı bir tedavi uygulamayı düşünüyorsanız bunu mutlaka danışın.Diyabette Beslenme Planlaması Nedir?Diyabette beslenme planlaması şu konuları içerir: Sağlıklı besinler seçmek, Gerekli miktarda besin almak, Uygun zamanda yemek. Beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi ile ilgili temel bilgileri mümkün olduğunca erken öğrenmeniz önemlidir. Bu bilgi sizi, sağlıklı besinler seçip bunları sizin için gerekli miktarlarda ve zamanlarda yemeye hazırlayacaktır. Bunu yaptığınızda, diyabetinizin iyi bir şekilde kontrol altına alınmasında önemli bir yol almış olacaksınız.Beslenme alışkanlıklarınızın düzenlenmesi için diyetisyeninizle birlikte sevdiğiniz ve sevmediğiniz yiyecekleri, yemeklerinizin nasıl hazırlandığını, yemek yeme saatlerinizi ve yerini konuşunuz. Bu bilgiler yemek planınızın diyabetinizin kontrol altına alınmasını sağlayacak şekilde hazırlanmasına olanak sağlar. Kendisini iyi ve sağlıklı hissetmek isteyen herkes, dengeli beslenmelidir. Bu, diyabetli olanlar için de, olmayanlar için de geçerli bir kuraldır.Hangi Yiyeceklerde Şeker Vardır? Şeker Yersem Ne Olur? Çay şekeri, şeker ve şekerlemeler, reçel, marmelat, pekmez, bal, çikolata, dondurma, helva çeşitleri, hazır meyva suları, şekerli kurabiyeler, pasta ve tatlılar, kurutulmuş meyvalar ve meşrubatlar gibi yiyecek ve içeceklerin içindeki şekerler vücudunuzda hızlı bir şekilde glikoza çevrilerek kana geçerler ve kan şekerinizde ani yükselmeler meydana getirirler. Yüksek kan şekeri sağlığınız için arzu edilen bir durum olmadığından bu tür yiyeceklerin diyetisyene danışılmadan beslenme planında yer almaması gereklidir.Hangi Yiyeceklerde Nişasta Vardır? Nişastalı Yiyecekleri Yerseniz Ne Olur? Ekmek, pirinç, makarna, patates, un, mısır, mercimek, kuru fasulye, nohut gibi yiyeceklerin içindeki nişasta vücudumuzda glikoza çevrilir, ancak bu tip yiyeceklerin içindeki nişastanın glikoza çevrilmesi yavaş olduğundan, kan şekeriniz daha geç ve daha yavaş yükselir. Posa içeriği yüksek olan nişastalı yiyecekler (kepekli ekmek, bulgur, kuru baklagiller gibi), düşük posalı nişastalı yiyeceklere göre (beyaz ekmek, patates, pirinç) kan şekerinizin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlarlar.Hangi Yiyeceklerde Protein Vardır? Kırmız et, balık, tavuk, süt, süt ürünleri ve yumurta gibi yiyeceklerde bulunan proteinler vücut dokularınızın gelişmesini ve gerektiğinde onarılmasını sağlar. Proteinler ayrıca enerji elde etmek amacıyla da kullanılabilir.İyi kontrollü şeker hastalığında günlük protein ihtiyacı yetişkinler için; ideal vücut ağırlığının 0.8, çocuklar için 1.5-3 ile çarpımı ile bulunur. Ancak kan şekerinizin uzun süre kontrollü olmaması böbreklerinizi etkileyebilir. Böyle bir durumda alacağınız protein kısıtlanır.Hangi Yiyeceklerde Yağ Vardır? Zeytinyağı, ayçiçeğiyağı, mısırözüyağı, soyayağı gibi sıvıyağlar margarin, kahvaltılık yağ, krema, mayonez, ayrıca salam, sucuk, pastırma gibi et ürünleri, fındık, fıstık, ayçekirdeği gibi kuruyemişler yağ bakımından zengin yiyeceklerimizdir.Daha Az Tuz Tüketmek Neden Önemlidir?İnsanlar çok zaman, vücutlarının ihtiyaç duyduğu miktardan biraz daha fazla tuz yer. Bu fazla tuz, bazı insanlarda tansiyonun aşırı yükselmesine neden olabilir. Diyabetlilerde tansiyonun yüksek olma olasılığı, diyabetli olmayanlardan çok daha fazladır. Yüksek tansiyon ve diyabet, tehlikeli bir ikilidir. Aldığınız tuz miktarını azaltmak için yemekleri pişirirken daha az tuz kullanın ve sofradaki tuzluğu ortadan kaldırın. Konservelenmiş, kutulanmış ya da saklanmak üzere tuzlanmış besinlerden çok az tüketin. Hazır çorbalar, dondurularak hazırlanmış gıdalar ve benzeri besinler tuz bakımından genellikle zengindir.Daha Az Yağ, Özellikle Daha Az Hayvansal Yağ Tüketmek Neden Önemlidir? Daha az yağ özelliklede daha az doymuş yağ tüketin. Bu önerinin hedefi, kalp sağlığıyla ilgili riskleri azaltmaktır. Kandaki kolesterol düzeyinin yüksek olması, kalp krizini davet eden etkenlerden biridir. Kolesterol vücutta da üretilen bir tür yağdır ve kandaki kolesterol düzeyinin çok yüksek olması, kan damarlarını tıkayabilir. Besinlerimizdeki yağı ve özellikle de hayvansal yağı azaltmak, kan kolesterol düzeyinin düşürülmesine yardım eder.Kalp Sağlığını Korumak Için Ne Yapmalıyız?•Balıketi ve tavuğun beyaz etini, kırmızı ete (koyun, dana gibi) tercih ediniz, kırmızı etin mümkün olduğunca yağsız kısımlarını yiyiniz.•Etli yemeklere ayrıca yağ eklemeyiniz.•Yemeklere koyduğunuz yağ miktarını azaltınız, katıyağ yerine sıvıyağ özellikle zeytinyağı kullanınız. Kızartma yerine haşlama ve ızgarayı tercih ediniz.• Haftada bir veya iki yumurtadan fazlasını yemeyiniz.•Sakatatları (karaciğer, beyin, böbrek gibi) yemeyiniz.•Yarım yağlı veya yağsız diyet sütlerini tercih ediniz, diyette bu şekilde azalan yağ miktarını salata veya yemeklere zeytinyağı ilavesi ile karşılayınız.•Kahvaltıda tereyağı yerine margarin kullanınız ve doymamış yağ asidi içeriği yüksek olan margarinleri tercih ediniz.•Kuyrukyağı ve iç yağı kesinlikle kullanmayınız.• Yemekleriniz pişirilirken daha az tuz konulmasını sağlayınız ve tabağınızdaki yemeğin tadına bakmadan tuz ilave etme alışkanlığından vazgeçiniz.Değişim Listesi Nedir? Hastalığınızın bulgularına, sosyoekonomik ve kültürel durumunuz ile beslenme alışkanlıklarınıza uygun biçimde beslenme tedaviniz düzenlenirken, öğün planlaması yapabilmeniz için yiyecek değişim listelerinden yararlanılır.Bu listeler enerji ve besin öğeleri değerleri birbirine denk olan besinlerin “değişim” adı altında aynı grupta toplanması ile oluşturulmuştur.Değişim listelerinde besinler süt, et, ekmek, sebze, meyva, yağ ve kuru baklagiller olmak üzere 7 grupta toplanmıştır. Her bir grupta birbirinin yerine geçebilecek yiyeceklerin adı, pratik ölçüsü ve gram olarak miktarı belirlenmiştir. Günlük enerji ve besin öğeleri gereksiniminize göre, bu gruplardan her gün belirli miktarda besin seçilerek beslenme planınız düzenlenir ve siz her bir grup için kendinize verilen değişim sayısını geçmemek koşuluyla bu listelerden seçim yapabilirsiniz.Kaynak:  Bu haber çalışması Hacettepe Üni. İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Diyabet ve Beslenme Rehberi’nden yararlanılarak hazırlanmıştırhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/diyabet-hastalari-icin-bilimsel-beslenme-onerileri

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati konusunda şimdiye kadar birçok şey duymuşuzdur; ancak bu yazıda empatiye biraz daha farklı açıdan bakabilme imkanı yakalayacağız.Harvadlı ünlü bir psikolog olan Steven Pinker, empati konusuna şu açıdan yaklaşıyor: Empatiyi bireylerde artıran en büyük etken ”Sevimlilik” tir. Burada sevimlilikten kastedilen bildiğimiz dış görünüşe dayanan, mesela büyük gözlü olmak, büyük kafalı olmak ve küçük göreli sevimli bir yüze sahip olmak… Pinker, ayrıca yapmış olduğu kayda değer bir analizinde, Empati konusunda profesyonel girişimcilik karakterine sahip olan kurumların bu konuya gerektiğinden biraz daha fazla önem verdiğini birçok alanda fark edildiğinden bahsetmiştir. Örneğin çoğu hayır kurumları yardım toplamak istediklerinde afişlerinde veya sloganlarında ekseriyetle çocuk resimleri kullanırlar ve bunun bireylerde empati kurma kapasitesini artırması beklenir ve tahmin edildiği üzere de hemen hemen hepsinde başarıya ulaşılır. Aynı şekilde bir başka organizasyonda ”Panda” resimleri kullanılarak insanlardan bekledikleri ilgi toplanmaktadır.Perspektifimizi biraz yana kaydırıp şu açıdan da bakarsak bu konuya hak vermek pek olasıdır: Diğerlerine göre göreli olarak daha sevimli olan çocukların, öteki çocuklara nazaran evlat edinilme sayıları çok daha fazladır. Pinker’ın tartışmaya açık bir savı ise, bebek yüzlü suçluların diğer suçlulara nazaran daha hafif cezalar aldığı yönünde. Eğer doğuştan gelme ayrıcalıklı bir güzelliğiniz yoksa mahkemeye çıkmadan önce tıraş olup, düzgün giyinmekten başka yapabileceğiniz pek bir şey kalmıyor. İşin şakası bir yana Pinker, bu örnekleriyle bize empati konusuna farklı bir açıdan bakma şanşı sunuyor. Aynı zamanda Kaliforniya üniversitenin yapmış olduğu bir araştırmada, refahın empati kurma kabiliyetini engellediği ortaya koyuluyor. Lüks arabalara sahip olan sürücüler trafikte diğer motorlu araç sahiplerine yol vermeme, hatta onların haklarını çiğneme konusunda oldukça ileri giderler. Aynı şekilde yaya geçidinde yayaların geçiş haklarına saygı göstermemek konusunda da listenin ilk sırasında yer almaktalar. Ayrıca, refah sahibi insanların kalp atış hızlarının, kanserli bir çoçuk videosu izlediklerinde diğer insanlara kıyasla daha az etkilendiğini araştırmalar ortaya koymuştur.Geçen sene Michael W.Kraus ve Bennett Callaghan tarafından yayınlanan bir makale de oldukça çarpıcıdır. Amerika’daki bir istatistiğe göre Amerikalıların en zengin kesimin yüzde 20’si kayda değer bir şekilde, yüzde 20’lik en fakir Amerikan vatandaş kesimine göre çok bariz bir şekilde hayır kurumlarına daha az yardımda bulunuyor. Bunu fakir insanların aynı koşullara sahip olan insanlara karşı daha fazla empati kurabilmesi olarak açıklayabiliriz.Peki empatimizi nasıl artırabiliriz?Kaliforniya üniversitesinden bir başka uzman ise yapmış olduğu tespitte, sürekli kötü ve dram dolu insanları düşünen ve onların hayatlarını anlamaya çalışan insanların, beyinde şefkat kurma ile doğrudan bağlantılı olan sinir hücrelerinin çok gelişmiş olduklarını ortaya koymuştur. Bunun yanında, yoga, meditasyon, dua gibi aktiviteler empati kurma yeteneğimizi yukarılara taşımaktadır. Doğada seyahate çıkmak, hayır kurumlarında gönüllü olmak, komşu veya yakın ülkeleri ziyaret edip faklı kültürdeki insanlara karşı da empati kurabilmek bize dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olur.Özet olarak şunu söyleyebiliriz: Empati yeteneğimizi doğuştan almayız, adı üstünde bu bir yetenektir ve üzerinde çalışarak oldukça başarılı sonuçlar elde edebiliriz.Kaynakça: 1)http://www.nytimes.com/2015/01/29/opinion/nicholas-kristof-how-do-we-increase-empathy.html?src=me&_r=0 2)http://www.pnas.org/content/109/11/4086.full 3)http://www.scientificamerican.com/article/how-wealth-reduces-compassion/Yazar: Ihsan Taskinhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/empati-yetenegimizi-nasil-artirabiliriz

Kanser Dosyası : Kanser Nedir?

Kanser Dosyası : Kanser Nedir?

Kanser, çağımızın en yaygın ve en ölümcül hastalık gruplarından birisi olarak, her yıl Dünya genelinde 10 milyona yakın insanın ölümüne sebep olmaktadır. Konusu olduğu komplo teorilerine ve yaygın yanlış inanışlara karşın, kanser hastalığı tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte tamamen çözümsüz de değildir.

http://www.ulkemiz.com/kanser-dosyasi-kanser-nedir

İnsan Hücrelerinde Telomer Uzaması Sağlanarak Yaşlanma Geciktirildi

İnsan Hücrelerinde Telomer Uzaması Sağlanarak Yaşlanma Geciktirildi

Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir.

http://www.ulkemiz.com/insan-hucrelerinde-telomer-uzamasi-saglanarak-yaslanma-geciktirildi

Kanser Dosyası: Kanser Oluşumu ─ Kanserli Hücreler ve Normal Hücreler

Kanser Dosyası: Kanser Oluşumu ─ Kanserli Hücreler ve Normal Hücreler

Kanserli hücreler, normal hücrelerden kontrol dışı büyümeleri ve bir anlamda ‘istilacı’ olmaları bakımından farklılık göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/kanser-dosyasi-kanser-olusumu-kanserli-hucreler-ve-normal-hucreler

Hhex Protein Freni ile Akut Myeloid Lösemi Durduruldu

Hhex Protein Freni ile Akut Myeloid Lösemi Durduruldu

Melbourne’den araştırmacılar Hhex adı verilen proteini hedefleyerek akut myeloid lösemiyi (AML) tedavi edebileceklerini gösterdiler.

http://www.ulkemiz.com/hhex-protein-freni-ile-akut-myeloid-losemi-durduruldu

Alerji Sentetik Bir Molekülle Anında Durdurulabilir

Alerji Sentetik Bir Molekülle Anında Durdurulabilir

Araştırmacılar alerjik reaksiyonlara neden olan kompleksleri nasıl bir sentetik molekülle yok edebileceklerini keşfettiler. Bu keşifle akut alerjik reaksiyonlara oldukça çabuk müdahale etme imkanı doğdu.

http://www.ulkemiz.com/alerji-sentetik-bir-molekulle-aninda-durdurulabilir

Nar kabuğu mucizesi

Nar kabuğu mucizesi

Tacıyla adeta meyvelerin kralı olan nar, her derde deva bir ilaçtır. Nar bağışıklık sistemini güçlendirerek, bizleri başta kanser olmak üzere pek çok hastalıktan da korumaktadır.

http://www.ulkemiz.com/nar-kabugu-mucizesi

Klonlama Nedir? Nasıl Yapılır

Klonlama Nedir? Nasıl Yapılır

Klonlama günümüzde embriyoların veya herhangi bir organizmanın kopyalanması ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak klonlama sadece bir embriyonun veya organizmanın benzeşik ikizinin yaratılması değil aynı zamanda özgün bir DNA parçasının da çoğaltılması anlamına gelmektedir. Bir organizmanın kopyalanması ilk defa 1972 yıllnda İngiliz bilim adamları tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada kurbağa embriyosu hücrelerinin çekirdeği, döllenmemiş kurbağa yumurtalarının içine yerleştirilmesiyle kurbağa elde edilmiştir. Ancak, bu kurbağaların çok yaşamadan öldükleri görüldü. Klonlama ile ilgili tekniklerde anlatıldığı şekilde, 1993 yılında ABD'li bilim adamları embriyoları ikiye bölerek aynı genetik yapıya sahip ikizler oluşturmuşlardır. Bu embriyolar 32 hücreli safhaya gelene kadar yetiştirildikten sonra imha edilmiştir. Memeli bir hayvanın kopyalanması ise 1996 yılında Dr. Ian Willmut ve arkadaşları tarafından İskoçya Roslin enstitüsünde gerçekleşmişir. Dolly adı verilen koyunun İskoçya, Roslin Enstitüsünde kopyalanmasıyla birlikte klonlama tüm dünyada büyük yankılar uyandırmış, etik ve moral açıdan da son derece tartışılır hale gelmiştir. İzleyen yıllarda, Hawaii Üniversitesinde çalışan bilim adamları tarafından fare kopyalandığı bildirilmiştir. Benzer şekilde, Bir Amerikan biyoteknoloji firması 2001 yılında, yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlaman bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. Aynı yıl Teksas A&M Üniversitesi bilim adamları tarafından ilk kedi kopyalanmıştır. İzleyen yıllarda, hiçbir kanıt gösterilmeksizin insan klonladığı ve kopya bebeğin doğduğu iddia edilmiştir. Ancak, etik açıdan daha önce de sorun yaşayan ve bilim adamı niteliği tartışılan bu kişileri hiçbir bilim adamı ciddiye almamıştır. 2004 yılında Güney Koreli bilim adamları insan embriyosunu klonladıkarını bu embriyoların blastosist aşamasına kadar geldiğini ve sadece 1 tanesinden kök hücre elde edildiğini bildirdiler. Kopyalama işlemi ya embriyonik dönemde bir kök hücre veya farklılaşmasını tamamen tamamlamış bir vücut hücresi kullanılarak yapılabilir. Birinci durumda ancak embriyo kopyalama olasılığı söz konusudur. İkinci durumda ise yetişkin bir organizmadan alınan hücre kullanılarak Dolly örneğinde olduğu gibi yetişkin bir organizma kopyalanabilir. Embriyoların kopyalanması esnasında içi boşaltılan bir yumurta hücresi ile embriyonik kök hücre kaynaştırılır. Boşaltılan yumurtanın çekirdeği dışarı alınır. Benzer şekilde yetişkin bir organizma kopyalanırken de çekirdeği çıkartılmış bu yumurta ile vücudun herhangi bir yerinden alınan hücre kaynaştırılmaktadır. Bilim adamları yakın bir zamana kadar vücuttan alınan yetişkin hücrelerin bir embriyo gibi davranamayacağını düşünmekteydi. Ancak, Dolly'nin üretilmesiyle birlikte yumurtanın içeriğinde bulunan bazı moleküllerin bu tür bir hücrenin de üremeyle ilgili genleri uyarabileceğini ve bu hücrenin de bir embriyo gibi davranmasını sağladığı anlaşılmıştır. Erken dönemde (3-5 günlük )embriyo biyopsisi. Elde edilen blastomer pratikte implantasyon öncesi (preimplantasyon) genetik tanı amacıyla (PGD) kullanılmaktadır). T-Totipotent embriyonik kök hücreler (blastomer) embriyonun kopyalanmasında da kullanılabilir. Embriyonik kök hücreleri embriyoyu parçalayarak elde etme olanağı vardır (immun cerrahi). Elde edilen ikiz hücrelerle yeni kopya embriyolar üretilebilir. Dolly kopyalanırken boşaltılmış yumurta içerisine yerleştirilen bu hücre hayvanın meme başından alınmıştır. Dolly'nin kopyalanmasının amacı özel bir türün devamlılığını sağlamaktır. Doll içerdiği genetik yapı nedeniyle özel bir cinstir. Bu şekilde genetik yapısı değiştirilerek üretilen hayvanlara transgenik hayvanlar denilmektedir. Bu hayvanlar özel proteinlerin elde edildiği bir tür biyolojik makine gibi kullanılmaktadır. Aynı zamanda, tıpta bu tür hayvanlar genlerin işlevlerinin ve hastalıkların nedenlerinin anlaşılmasında ve buna bağlı olarak yeni tedavilerin geliştirmesi amacıyla da kullanılmaktadır. Bu amaçla transgenik fareler çeşitli araştırma merkezlerinde üretilmektedir. Günümüzde yetişkin bir organizmanın kopyalanabilmesi kuramsal olarak tedaviye yönelik (terapötik) klonlama denilen bir tekniğin de tartışılmasına yol açmıştır. Bu teknik, boşaltılmış bir yumurta içerisine yerleştirilen vücut hücresinin meydana getirdiği bir embriyonun totipotent kök hücrelerininin tedavi amacıyla kullanılmasıdır. Bu hücreler hasta bireyden alınan bir hücreden kaynaklandıkları için, herhangi bir uyumsuzluğa neden olmayacakları gibi embriyonik kök hücrelerin bütün avantajlarına da sahiptirler. Aynı embriyo Dolly örneğinde olduğu gibi tedavi amacıyla kullanılmayıp taşıyıcı bir anneye nakledildiğinde bu hücrenin alındığı organizma kopyalanmış olacaktır. Tedaviye yönelik kopyalama bir canlı konumuna sahip olan embriyoların kullanılması nedeniyle etik ve moral açıdan tartışmalara yol açmaktadır. Embriyonik kök hücrelerden yumurta elde edilebilmesi konusundaki son gelişmeler bu tartışmaları azaltabilir, ancak tamamen önleyemeyeceği de bir gerçektir.

http://www.ulkemiz.com/klonlama-nedir-nasil-yapilir

Sigaranın Cilde Zararları Nelerdir?

Sigaranın Cilde Zararları Nelerdir?

Günümüzde sigaranın sağlığa zararlı olduğu gerçekleştirilen bilimsel gelişmeler sayesinde artık herkes tarafından bilinmektedir.

http://www.ulkemiz.com/sigaranin-cilde-zararlari-nelerdir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0