Arama Sonuçları..

Toplam 60 kayıt bulundu.

1. Hematolojik İmmünoloji Kongresi

1. Hematolojik İmmünoloji KongresiYer : Girne / K.K.T.C.Tarih : 24-26.MART.2016Düzenleyen : Hematolojik İmmünoloji DerneğiKongre Merkezi : Elexus Resort OtelOrganizatör : Fortuna EventsWeb Sitesi : http://www.hidkongre.org/index.htmlDAVET.Değerli Meslektaşım;Tıbbi ve teknolojik gelişmelerin inanılmaz hızlarla yol aldığı, değişim ve yeniliklerin baş döndürücü şekilde insan hayatına yansıdığı bir çağda yaşamaktayız. Böyle bir zamanda tıp biliminin temsilcileri ve uygulayıcıları olan bizler hızla akıp giden zamanın sunduğu yenilikleri hastalarımıza sunma sorumluluğunu taşıyor olmanın yanında, insanoğlunun bilimsel havuzuna da önemli katkılar yapmakla sorumluyuz.Dünyanın dengesine binlerce yıldır şekil ve yön veren bir milletin bilim adamları olarak kendi alanımızda evrensel ölçekte çalışmalara ve projelere imza atma zorunluluğumuz olduğunu düşünmekteyiz. Bu zorunluluk batı toplumlarının ulaşmış olduğu bilimsel düzeye katkı veren ülkeler arasında ön sıralarda olamayışımız ve üretkenlik anlamında da ‘bilimsel kısırlık’ yaşıyor olmamız nedeniyle çok daha önem kazanmıştır.Bu nedenle; özellikle akademik camiada tüm dünyanın kabul ettiği prestijli ve bilimsel hayata yön veren işlerin içerisinde olmak, üretkenliğin ön planda olduğu ve teşvik edilerek ödüllendirildiği çalışmalar yaparak kalıcı ve değerli eserler üretmek bugünden sonra artık çok daha fazla sayıda akademisyenin ciddiye alması gerektiği bir gerçek haline gelmiştir.Ülkemizde bu asil görevi yerine getiren birçok önemli ve değerli akademisyen kişiler ve kurumsal organizasyonlar vardır. Bununla beraber; bu alanda yapılacak daha çok işler olduğunu düşünmekteyiz. ‘Hematolojik İmmünoloji Derneği’ olarak ülkemizin akademik ve bilimsel arşivine evrensel eserler ve yayınlar kazandırmak, dünyaya bu alanda yön veren güçler arasında olabilme amacıyla çalışmak ve toplum ile akademik camiada farkındalık oluşturmak derneğin temel hedefi olacaktır. Sanırız ki sadece bu şekilde kalıcı ve etkin bir güç olarak sadece ulusal ölçekte değil aynı zamanda dünya ölçeğinde yer bulabilecektir Türk Hematolojisi.İşte bu hedeflerle; hematolojinin günden güne değeri artan ve gelecekteki tedavi seçenekleri içerisinde yıldızı en çok parlayacak alanların başında gelen immünoterapinin hematolojideki yerini ve önemini sunmak, bilimsel farkındalık ve öncülük açısında sorumluluk alarak hematoloji dünyadasındaki gelişmelerden meslektaşlarımızı ve ülke insanımızı haberdar etmek ve tüm bu süreçlerin sonunda bilimsel ve akademik yayınlarla söz sahibi olmak bizleri biraraya getiren en önemli başlıklardır.24-26 Mart 2016’da Kıbrıs’ta düzenleyeceğimiz ilk kongremizde; birinci gününde hematolojini önemli alanlarından olan ‘Flow Sitometri’ konusunu işliyor olacağız. Hem temel prensipler hem de gerçek vaka örnekleri ile interaktif tartışma ortamında pratik yapmış olacağız.2. günde ise; güncel kanser immünoterapisinin hedefleri ve klinikteki uygulama alanları ile yeni geliştirilen ilaçlardan söz edilecektir.Bütün meslektaşlarımız ve sektörün tüm aktörleri ile birlikte olmayı umduğumuz bu değerli kongrenin ülkemizde bilimsel ve sosyal anlamda yepyeni ufuklar açması dileğiyle..Saygılarımızla..Doç. Dr. Serdar ŞıvgınGenel SekreterProf. Dr. Osman İlhami ÖzcebeBaşkan

http://www.ulkemiz.com/1-hematolojik-immunoloji-kongresi

Akdamar Kilisesi

Akdamar Adasındaki Surp Haç kilisesi, Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiştir. Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Ortaçağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında sayılır. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiştir. Kilise bu özelliğiyle de Ermeni mimari tarihi içinde eşsiz bir konuma sahiptir.Kilisenin kuzeydoğusundaki şapel 1296-1336 tarihlerinde, batısındaki jamadun (cemaat evi) 1793 tarihinde, güneyindeki çan kulesi 18. yüzyıl sonlarında ilave edilmiştir. Kuzeyindeki şapelin ise tarihi bilinmemektedir.Doğudaki birçok başka Ermeni anıtı ile birlikte Aktamar Kilisesinin de 1951'de hükümet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in müdahalesiyle durdurulmuştur.Onyıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde, Türkiye Ermenileri ve komşu Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik bir adım olarak, 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiştir. Restorasyon çalışması bazı uluslararası kültür çevrelerinde "siyasi amaçlı" olarak tanımlanmıştır.[1] Kilise 29 Mart 2007 tarihinde TC Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Ermenistan Kültür Bakan Yardımcısının katılımıyla müze olarak tekrar açılmıştır.[2] Restorasyon çalışması sonrası, kilisede 19 Eylül 2010 tarihinde Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisi Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan yönetiminde bir ayin düzenlenmiştir, bu 95 yıl aradan sonra burada düzenlenen ilk ayindir.[3]23 Ekim 2011'de Van'da meydana gelen depremde kilise hafif hasar gördü. Kilisenin kubbesinde çatlak oluşurken, bazı cam ve seramikleri de kırıldı

http://www.ulkemiz.com/akdamar-kilisesi

Carthage Gemi Batığı

Carthage Gemi Batığı

BATIĞIN KONUMU : Seddülbahir Teke Koyu. Demirli iken U-21 tarafından batırıldı.O sırada cephane boşaltıyordu. Malzeme : ÇelikGemi Tipi : Buharlı GemiPervane : 2 pervaneÜretim Yılı : 1910Üretim Yeri : Newcastle'da Swan Hunter tersaneleriBoyutlar : 121.75m * 15.6 m * 6.2 mMotor : 2 to pilon, üçlü üç silindirMotor gücü : 9000 hpHız : 19 knotAğırlık : 5600 grt                      Carthage 1910'da Newcastle'da Swan, Hunter & wigham Richardson tarafından yapılmış ve Charles-Roux sınıfının geliştirilmiş bir üst sınıfıydı.  Savaş öncesinde Marsilya-Tunus rotasında Compagnie Générale Transatlantique firmasına bağlı olarak çalışıyordu. Bu firma 1970'lerde Compagnie Générale Maritime adını aldı. (http://www.cma-cgm.com/)  Üç farklı sınıf olmak üzere toplam 470 yolcu taşıma kapasitesine sahipti. 16 Ocak 1912'de Marsilya ve Tunus arasında bir turu sırasında İtalyan Agordat kruvazörü tarafından bordalandı ve Cagliari'de altı gün boyunca esir tutuldu. Bunun sebebi Türkiye-İtalya 1911 savaşının başlaması ve gemideki uçakların Libya'da ki Türk kuvvetlerine götürüldüğünü düşünmeleriydi. Bu olaydan sonra İtalya- Fransa ilişkileri gerildi.  U-21 denizaltısı Çanakkale'den geçerek İstanbul'a gitmiştir. Alman propagandası sayesinde İstanbul'da herkes Otto Hersing'in başarılarından haberdardı. Enver Paşa'da hoşgeldin partisinde hazır bulundu. 1 aylık tamir işlemlerinin bitmesinin ardından U-21 tekrar Çanakkale boğazına döndü. Bu sırada 1 Temmuz 1915'de Carthage gemisi cephane yüklü olarak Cape Helles'e ulaştı ve demir atarak yükünü boşaltmaya başladı. Herhangi bir önlem alınmadan 4 gün yük boşalttı. Denizaltı riski gözükmüyordu. Ancak 4 Temmuz 1915'de öğlen saat 1:00 civarı Otto Hersing komutasındaki U-21 denizaltısı, cephanesinin çoğunu boşaltmış olan Fransız Carthage cephane gemisini torpilleyerek batırdı. Daha sonra tekrar İstanbul'a döndü ve Karadeniz filosunda görevine başladı.

http://www.ulkemiz.com/carthage-gemi-batigi

Gebze Doğa Sporları Kulübü (GEDOSK)

Gebze Doğa Sporları Kulübü (GEDOSK)

Gebze Doga Sporlari Kulubü Dernegi kisaca GEDOSK olan dernegimizin tarihçesi 1995 yilinda dogada olmaktan mutluluk duyan bir gurup Gebze'li gencin ilk doga yürüyüslerini yapmasi ile baslamakta.Bir süre serbest olarak devam eden aktivitelerin ardindan dernegimiz, 11.04.1996 tarihinde resmiyet kazandi.Geçtigimiz Ekim ayi içerinde ise 5.Kongremizi yaparak yeni bir dönemi baslatmis olduk.  Geçmise bakildiginda:Dernek çatisi altinda geçen sekiz yilda nitelik ve nicelik açisindan önemli basarilar saglandigini düsünmekteyiz. çalismalarimizda temel hedefimiz tüzügümüzde asagidaki biçimde ifade edilen amaçlara ulasmak oldu: GEDOSK (GEBZE DOGA SPORLARI KULÜBÜ DERNEGI), ANA KURULUS AMACI GEBZE’DE DOGA SPORLARINI TANITMAK VE SEVDIRMEKTIR. GEDOSK BU AMACI GERÇEKLESTIRMEK IÇIN DÜZENLI OLARAK DOGA YÜRÜYÜSLERI VE KAMPLAR ORGANIZE EDER, DIA GÖSTERILERI DÜZENLER, TEMEL DOGA SPORLARI EGITIMLERI VERIR.  Geçen yillara ve yapilan çalismalara baktigimiz zaman bu amaca büyük ölçüde ulasildigini görmekteyiz.Dernegimizin sitesinde (www.gedosk.com) fotograflarini görebileceginiz bir çok doga yürüyüsü ve kamp yapildi.Dia gösterileri,sosyal aktiviteler gerçeklestirildi. Doga'da olmaktan büyük zevk aldik.Bu mutlulugu çevremizdeki insanlarla paylastik. .Bu faaliyetlerimizde, Gebze'de ikamet eden veya çalisan bir çok kisi ile bizden bir sekilde haberdar olup Izmit veya Istanbul'da yasayan ve çalisan insanlarla birlikte olma sansimiz oldu.Bu çabalarimiz sonucunda bir çok kisi belki de hayatlarinda ilk kez dogaya bu kadar yakin olma firsatini yakaladi. Ticari olmayan,tamamen amatör bir ruh ve istekle kurulup bugünlere getirilen Dernegimiz deki amacimiz, bundan sonra da tüzügünde ifade bulan hedeflere ulasmaktir.​ http://gedosk.com/gedoskgedosk/

http://www.ulkemiz.com/gebze-doga-sporlari-kulubu-gedosk

3. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması

3. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması

Toplumda yozlaşmaya yüz tutmuş bir değer olan Güven’ni yeniden inşa etmek. Güvensizlik ortamının oluşturacağı toplumsal huzursuzluğu ve aile bireylerine, kişilere, kurumlara vb. yapılara duyulan güvenin vereceği huzur ve mutluluğu kısa filmler üzerinden en çarpıcı şekilde anlatmaktır. 19 Nisan 2018 tarihinde ödül töreni düzenlenecek olan 3. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması ile bu amaca uygun filmlerin çekilmesi hedeflenmektedir. 2. YARIŞMA KONUSU Yarışmanın bu seneki konusu “Güven”. Yarışmaya başvuran filmlerin doğrudan ya da dolaylı olarak bu konuyla ilişkili filmler olması gerekmektedir. 3. KATILIM KOŞULLARI a. Yarışmaya kurmaca, belgesel ya da animasyon (canlandırma) türündeki filmler başvurabilir. Yarışmaya katılan tüm filmler aynı kategoride değerlendirilecektir. Yarışmanın yapılabilmesi için toplamda en az 20 filmin başvuru yapmış olması gerekmektedir. Bu sayıya ulaşılamazsa yarışma açılmaz. b. Kısa film yarışmasına 35 mm’lik ve 16 mm’lik filmler ile video tekniği veya dijital teknoloji ile çekilmiş yapımlar katılabilir. c. Yarışmaya yurt içinden ve yurt dışından tüm yapımcı ve yönetmenler katılabilir. d. Yarışmaya, süresi 20 dakikayı aşmayan yapımlar katılabilir. Jüri gerekli gördüğü takdirde süre kısıtlamasında esnek davranabilir. Yarışmacılar birden fazla eserle yarışmaya başvurabilir fakat her film için ayrı başvuru formu doldurulması gerekmektedir. e. Yarışmaya 1 Ocak 2013 tarihinden sonra tamamlanmış yapımlar katılabilir. Daha önce ulusal ya da uluslararası başka festivallere/yarışmalara katılmış olmak “Genç Öncüler Kısa Film Yarışması”na katılmaya engel değildir. g. Yarışmanın tek bir dili yoktur. Ancak filmler yarışmaya Türkçe alt yazıyla katılabilirler. h. Yarışmaya 15 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük kişiler katılım gösteremez. ı. Yarışmaya katılmak isteyenler, yarışmanın web sayfasındaki (http://www.genconculerkfy.com) başvuru formunu ve yarışmanın sözleşmesinin çıktısını alıp doldurarak ve ıslak imza ile en geç 15 Mart 2018 tarihine kadar filmi ve aşağıda belirtilen materyalleri aşağıdaki belirtilmiş olan adrese ulaştırmalıdır.( Not: Online başvuru yapanlar dahil.) Başvurunun tamamlanması için imzalı başvuru formu ve sözleşmenin dışında istenen materyaller: 1. Filmin 720p ya da 1080p HD “.mp4”, “.mov”, “.avi” ya da “.mpg” formatındaki çıktısı. 2. Filmden en az 2 adet fotoğraf (300 dpi, jpeg formatında ve en az 1920×1080 piksel boyutlarında) 3. Yönetmenin fotoğrafı (300 dpi)4. Filmin fragmanı (Varsa) 5. Filmin Afişi (Varsa). Bütün materyaller aynı DVD’ye basılmalı ve 2 kopya halinde gönderilmelidir. GENÇ ÖNCÜLER GENÇLİK SPOR VE EĞİTİM DERNEĞİ İskenderpaşa Mah. Yeşiltekke Sok. No: 4 Fatih İstanbul /TURKEY i. İstenen materyaller eksiksiz olarak yarışma adresine ulaştırılmalıdır. Aksi takdirde başvuru tamamlanmamış sayılacaktır. j. Kopyaların her birinin üzerine yönetmenin adı, soyadı filmin adı, süresi ve yapım tarihi yazılmalıdır. k. Başvuru şartlarını yerine getirmeyerek yarışma dışı kalan veya yarışacak filmlerin DVD kopyası sahiplerine iade edilmeyecek, yarışma arşivinde saklanacaktır. Yarışmaya katılanlar bu kopyalarla ilgili herhangi bir ücret talebinde bulunmayacaklarını şimdiden kabul ve taahhüt ederler. l. Yarışmaya başvuran eser sahipleri filmlerini son başvuru tarihinden sonra yarışmadan çekemezler. m. Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ve Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi bu yönetmelik ve yarışmaya katılma koşullarında değişiklik yapma hakkına ya da ek koşullar talep etme hakkına sahiptir. Bu durumda yarışmacılara gereken uygun süre verilebilir. n. Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ve Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi’nin, yarışmacıların yarışma koşullarını ihlali ya da eşdeğer bir neden ya da şüphe halinde kısa film/filmleri yarışmanın dışında tutma hakkı saklıdır. 4. ÖZEL KOŞULLAR a. Yarışmadan sonra yarışma arşivinde bulundurulacak olan filmler ulusal ya da uluslararası festivallerin yarışma dışı bölümleri ile daha başka uygun kültürel etkinliklerde gösterilebilir. Yarışmacı, başvuru konusu kısa filmin dereceye girmesi halinde Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi’ne, Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ve bu yarışmaya destek veren kurumlara ait internet sayfalarında, sosyal medyada, video paylaşım sitelerinde ve benzer mecralarda yer ve sayı sınırlaması olmaksızın sınırsız süreyle kullanma, çoğaltma, yeniden basma, dağıtma, canlandırma ve/veya ekrana getirme hakkı vereceğini ve bunun için gerekli görülmesi halinde ayrıca bir protokol de imzalayacağını, bu kullanım sebebiyle ve herhangi bir zamanda herhangi bir ad altında ücret talep etmeyeceğini kabul, beyan ve taahhüt eder. Filmler, yarışma sonrasında televizyon kanalları tarafından yayınlanmak istendiğinde, Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği, yapımcı ile televizyon kanalı arasında ilişki kurulmasına yardımcı olacaktır. b. Başvuru belgesinde belirtilecek tüm bilgilerin doğruluğunun sorumluluğu metni imzalayan kişiye aittir. Yanlış ve/veya eksik bilgi nedeniyle ya da bilgilerin katılımcı tarafından güncellenmemesi nedeniyle katılımcı herhangi bir hak talebinde bulunamayacaktır. Bu bilgiler nedeniyle doğabilecek hukuksal sorumluluk imza sahibine aittir. c. Yarışmaya ekip halinde katılım sağlanılması durumunda dahi, başvuru formu ve sözleşme ekip içerisinden bir kişi (ekip sözcüsü) tarafından imzalanmalıdır. Ödül, belgelerde imzası bulunan ekip sözcüsüne verilecektir. d. Yarışmaya başvuran eser sahipleri filmleriyle ilgili her türlü telif hakkını almış kabul edilecektir (ses, müzik, görüntü vs.). Katılımcı/Katılımcılar, eser üzerindeki tüm fikri mülkiyet haklarının da sahibi olduğunu ve bu eserin sunulmasına ve eser ile alakalı fikri mülkiyet haklarının devrine ilişkin gerekli her türlü hakka sahip olduğunu taahhüt etmektedir. – Gerek yapımcısı/yönetmeni oldukları eser üzerindeki 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) çerçevesinde tanınan maddi ve manevi hakların (aslen ve devren) sahibi olduklarını, – Eserin sunulmasına ve eser ile ilgili fikri mülkiyet haklarının devrine ilişkin gerekli her türlü hakka sahip olduklarını, – Herhangi üçüncü bir kişinin fikri mülkiyet haklarının (telif hakkı, patent, marka vb.) ihlal etmediklerini, – Hayatta olan/olmayan bir kişinin gizlilik haklarını ve aleniyeti ihlal etmediklerini ve lekemediklerini, – İçeriğin öncelikle Türk Ceza Kanunu, 5651 Sayılı Kanun ve yürürlükteki diğer mevzuata aykırı olmadığını ve ayrıca sözkonusu içeriğin suç teşkil edebilecek unsurlar içermediğini, – Gerçek ve tüzel kişi/kişilerin şahsi veya mülkiyet haklarına tecavüzün söz konusu olmadığını taahhüt ve teyit eder. e. Katılımcı yarışmaya ya da Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ‘ne gönderdiği her türlü eserin, telif hakkının kendisine ait olduğunu kabul ve taahhüt etmesi sebebiyle, telif konusunda daha sonra ortaya çıkabilecek suç teşkil edecek ya da tazminat talebini gerektirecek herhangi bir unsur, Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi’ne ve Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği’ne herhangi bir sorumluluk yüklemeyecektir. Telif hakkı veya sair fikri mülkiyet haklarının ihlali ya da her türlü kanun ihlalinin tespiti halinde eser yarışmadan men edilir. Bu tespit yarışmadan sonra yapılır ise eser sahibi ödüllendirilmiş olsa dahi ödülü geri alınır. Bu sebeple Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği’ne herhangi bir dava açılması halinde, ortaya çıkacak her türlü zarar katılımcı tarafından karşılanacaktır. Ayrıca katılımcının ihlali kesinleşmiş mahkeme kararı ile sabit olursa 25.000TL(TürkLirası) cezai şart ödemeyi kabul ve taahüt eder. 5. JÜRİ ve ÖDÜLLER a. Filmlerin değerlendirmesi ön eleme ve kazananları belirleme olarak iki aşamalı olarak gerçekleştirilecektir. Ana Jüri’nin değerlendirmesi sonucunda en yüksek oyu alan ilk 10 film gösterim programına alınacaktır. Başvuran eserlerden katılma koşullarına uygun bulunmayanlar ise yarışmaya dâhil edilmeyecektir. b. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması’nın Ana Jüri’si, Birincilik, İkincilik ve üçüncülük ödüllerinin yanı sıra 1 adet Jüri Özel ödülü, 1 adet Genç Öncüler Özel Ödülü, 5 adet de Mansiyon ödülü verecektir. c. Ödül alanlara Genç Öncüler Kısa Film Yarışması plaketinin yanı sıra para ödülleri de verilir. Birincilik ödülü için: 10.000 TL İkincilik ödülü için: 7.000 TL Üçüncülük ödülü için: 4.000 TL Jüri Özel Ödülü için: 2.000TL Genç Öncüler Özel ödülü için: 2.000 TL 5 Adet Mansiyon Ödülü için: 1.000’er TL para ödülü verilir. d. Ödüller eserler arasında paylaştırılamaz. e. Bu yönetmelikte belirtilmeyen türde ya da sayıda ödül verilemez. f. Ödül kazanan filmin yönetmeni ya da filmi temsil eden bir kişi ödül töreninde hazır bulunmak zorundadır. Temsilcisi bulunmayan film ödül heykelciğini alır fakat para ödülü hakkını kaybeder. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Ana Jüri tarafından en yüksek oyu alarak gösterim programına dahil edilen ilk 5 filmin temsilcilerini ödül törenine davet edecektir. Şehir dışından gelecek olan bir temsilcinin (yönetmen yada ekipten bir kişi) ve bir misafiri ile beraber toplam iki kişinin yol ve 1 gecelik otel konaklama masrafları Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği tarafından karşılanacaktır. Sonuçlar ödül töreninde açıklanacak olup ödül kazananlara dahaönceden bir bildirim yapılmayacaktır. g. ara ödülü kazananların ödülleri en geç 20 Mayıs 2018 tarihine kadar Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği tarafından ödenir. 6. YETKİ Bu yönetmelikte ayrıca belirtilmeyen konularda karar yetkisi, Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi’ne aittir. Yarışmaya katılan filmlerin yasal sahipleri bu kuralları kabul etmiş sayılır. Bu yönetmelikten yapıma katkısı bulunan kişileri haberdar etmek başvuru sahibi olan filmin yasal sahibinin sorumluluğundadır. Genç Öncüler Kısa Film Yarışması Organizasyon Komitesi şartnamede her türlü değişiklik yapma hakkını elinde tutar. Yarışmaya katılan eserlerin sahipleri Başvuru Formu’nu imzalayarak, Yarışma Yönetmeliği’nde yer alan tüm bilgileri kabul ettiğini ve Başvuru Formu’nda belirttiği bilgilerin doğru olduğunu kabul ve taahhüt etmiş sayılır. Not: Her sayfa katılımcı kişi tarafından imzalanacaktır. Ad: Soyad: İmza: http://genconculerkfy.com/index.php

http://www.ulkemiz.com/3-genc-onculer-kisa-film-yarismasi

Sabun Kabarcığı Bulutsusu

Sabun Kabarcığı Bulutsusu

Yıldız oluşumu açısından zengin bir bölge olan Kuğu Takımyıldızı içerisinde yer alan Sabun Kabarcığı (Soap Bubble) Bulutsusu, henüz bir kaç yıl önce keşfedilmiştir. 6 Haziran 2008 yılında Dave Jurasevich, Hilal (Crescent) Bulutsusu da dahil olmak üzere Kuğu Takımyıldızı bölgesine ait 6 adet fotoğrafta bu bulutsuyu da tanımlamıştır. Sonradan Uluslararası Astronomi Birliği'ni (International Astronomical Union) haberdar etti. Sadece 11 gün sonra Sierra Remote Gözlemevi'nde Mel Helm tarafından gözlemlendi ve Keith Quattrocchi ile beraber fotoğrafını çekti. O da Uluslararası Astronomi Birliği'ni bilinmeyen bir bulutsu olarak haberdar etti. Henüz bir astronomi katalogunda bulunmamaktadır. Güneş'in son zamanlarında olacağı gibi bir gezegenimsi bulutsu olduğu tahmin ediliyor. Fotoğrafın Telif Hakları: T. Rector (U. Alaska Anchorage), H. Schweiker (WIYN), NOAO, AURA, NSF - Erhan Kılıç KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/sabun-kabarcigi-bulutsusu

Tansu Çiller

Tansu Çiller

Tansu Penbe Çiller (24 Mayıs 1946, İstanbul), Türk ekonomist, akademisyen ve siyasetçi. Türkiye'nin ilk ve tek kadın başbakanı (1993-96), dışişleri bakanı (1996-97), başbakan yardımcısı (1996-97) ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı (1991-93). 1993 ile 2002 arasında Doğru Yol Partisi (DYP) genel başkanlığı yapmıştır.Gazetecilik ve valilik yapmış olan Milas doğumlu Hüseyin Necati Çiller ile Rumeli Türklerinden, Selanikli Muazzez Çiller'in (1909-1995) tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul, Fındıklı’da, İsmet İnönü İlkokulu’na kaydoldu. Ardından, babası Necati Çiller’in Bilecik Valisi olarak atanmasıyla, 1953 yılında, Bilecik Edebali İlkokulu’nun beşinci sınıf öğrencisi oldu. Babasının milletvekilliği adaylığı için emekliye ayrılmasıyla tekrar ailesiyle İstanbul'a dönen Çiller, Demokrat Parti'nin, okulunun adını değiştirmesiyle ilkokul diplomasını İsmet İnönü değil Namık Kemal İlkokulu’ndan aldı. Necati Çiller, Muğla'dan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adayı olarak katıldığı 1954 seçimleri'nde seçilemedi.Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu olan Tansu Çiller, 1967'de Robert Kolej Yüksek Okulu'nun (bugün Boğaziçi Üniversitesi) Ekonomi Bölümü'nü bitirdi. 1963'te Özer Uçuran'la evlendi. Eşiyle birlikte ABD'ye giden Çiller New Hampshire Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışmasını tamamladı (1969). Doktorasını Connecticut Üniversitesi'nde verdi (1971), doktora üstü öğrenimini Yale Üniversitesi'nde devam ettirdi. 1971-73 arasında Franklin & Marshall College'da yardımcı profesör olarak çalıştı. 1974 ve 1975 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi'nde asistan profesör olarak görev aldı. 1978 yılında doçent, 1983 yılında profesör oldu. Tansu Çiller'in ekonomi üzerine 9 yayını bulunmaktadır.Siyasi kariyeriBoğaziçi Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevinin yanı sıra TÜSİAD'da yaptığı çalışmalar ve özellikle de Anavatan Partisi'nin (ANAP) ekonomi politikalarına yönelik eleştirel raporlarıyla kamuoyunda isim yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'a kısa süre danışmanlık yaptı. Süleyman Demirel'in çağrısıyla 1990 yılı kasım ayında Doğru Yol Partisi'nde (DYP) siyasete girdi. Aynı yılın aralık ayında DYP'nin Genel İdare Kurulu'na seçildi ve ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu. 1991 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi. 1991 seçimlerinde ortaya attığı "iki anahtar" sloganı ile DYP'nin kampanyasına katkıda bulunurken, DYP'nin seçim öncesinde ilan ettiği UDİDEM (Ulusal Dinamik Denge Modeli) adlı ekonomik programı ile de tartışma yarattı. Seçimden sonra DYP ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) arasında kurulan, Demirel'in başkanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak görev aldı. 1992 yılının ocak ayında ilan ettiği UDİDEM programını uygulamadı.Çiller'in, Cavit Çağlar ve Gökberk Ergenekon gibi Demirel'e yakın isimlerle ihtilafa düşmesiyle Demirel'le ilişkisi soğumaya başladı. Bu süreçte 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ani ölümü Türk siyasetindeki dengeleri değiştirirken Çiller'in siyasi kaderinde de yeni bir mecra oluştu. Başbakan ve DYP genel başkanı Süleyman Demirel, 16 Mayıs 1993 tarihinde TBMM'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turunda Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel'den boşalan DYP genel başkanlığının -aynı zamanda başbakanlığın- belirlendiği kongre, 13 Haziran 1993 tarihinde Ankara'da yapıldı. Çiller, 8 Haziran'da bakanlık görevinden istifa ettiğini ve DYP genel başkanlığı için aday olduğunu açıkladı. Kongrede Çiller'le birlikte genel başkanlığa, Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan ve İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de adaylıklarını koydular. Çiller, ilk turda oylamaya katılan 1.106 delegeden 574'ünün oyunu aldı. İlk turda yeterli oyu alamamasına karşın Çiller'in yüksek oy almasıyla, öteki adaylar İsmet Sezgin ve Köksal Toptan adaylıktan çekildiklerini açıkladılar. Böylece ikinci tura rakipsiz giren Çiller, genel başkanlığa seçildi. Kongrenin ertesi günü, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. 25 Haziran 1993'te II. DYP-SHP Hükümetini kurarak Türkiye'nin ilk kadın başbakanı oldu. Tek aday olarak katıldığı, aynı yılın kasım ayında yapılan DYP 4. Olağan Büyük Kongresinde 1.074 delegeden 1.045'inin oyunu alarak DYP Genel Başkanlığı'na tekrar seçildi.Koalisyon hükümetinin diğer ortağı olan SHP'nin genel başkanı Erdal İnönü, DYP kongresinden önce, 6 Haziran tarihinde sürpiz bir kararla SHP'nin de DYP gibi lider değişikliğine gitmesi gerektiğini açıklayarak partisinin yapılacak ilk kurultayında aday olmayacağını açıkladı. Eylül 1993'te yapılan kurultayda genel başkanlığı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın seçildi. Çiller, Karayalçın ile terörle mücadele yasası, memur maaşları gibi anlaşmazlıklar dışında genellikle uyumlu bir ortaklık geçirdi.BaşbakanlığıÇiller'in, hükümetin başına geçmesini izleyen iki hafta içinde Sivas (2 Temmuz) ve Başbağlar (6 Temmuz) katliamları yaşandı. 10 Ekim 1993'te Avrupa Konseyi toplantısı için gittiği Viyana'da, Kürt sorununun çözümü yolunda "BASK modeli"ni telaffuz etmesine rağmen, daha sonra tam aksi yönde seyreden bir rotaya yöneldi. Körfez Savaşı'ndan sonra Irak'ın kuzeyinde meydana gelen iktidar boşluğundan yararlanarak eylemlerini giderek tırmandırmakta olan PKK’yı ileri düzeyde zayıflatacak bir politika izlemeyi tercih etti. Operasyonun ardındaki kilit isim olan dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, terörle mücadelede Çiller ile uyumlu çalışmalarıyla tanındı. Ayrıca verilen düşük yoğunluklu savaş nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernleşmesi çalışmalarına katkı vermiş ve PKK'nın ABD yönetimi tarafından terörist örgütler listesine alınmasını sağlamıştır. PKK'ya karşı başlatılan sert önlemler ise özellikle Güneydoğu Anadolu'da yaygın insan hakları ihlallerine neden oldu. 1994 yılının kasım ayında gerçekleştirdiği ziyaretle İsrail'e giden ilk Türkiye başbakanı oldu.5 Nisan Kararları    Ana madde: 5 Nisan KararlarıBaşbakan olarak ekonomiyi doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiren tüm kamu kuruluşlarını (Merkez Bankası, kamu bankaları, Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı, SPK, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, DPT, Tanıtma Fonu, Yüksek Planlama Kurulu Başkanlığı, Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı) kendine bağlayarak adeta ekonominin tek hakimi oldu. Hazine'den Sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemde fikir ayrılığına düştüğü Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu, Çiller'in DYP'nin genel başkanı seçilmesi ve başbakan olarak atanması ile Temmuz 1993'te başkanlık görevinden istifa etti..Tansu Çiller'in faizleri yapay biçimde emirle düşürme girişimi, 1994 başlarında mali piyasalarda krize neden oldu. Krizin etkilerini yumuşatmak için yürürlüğe konan program paralelinde 5 Nisan Kararları (1994) alındı. Tansu Çiller’in imza attığı 5 Nisan kararları kapsamında TL'de yüzde 51 oranla cumhuriyet tarihinin 3. en büyük devalüasyonunu gerçekleşti. Sıcak para girişini hızlandırmak için Hazine bonosu, tahvil ve repo gelirlerinden alınan yüzde 5’lik vergi oranı kaldırıldı. Serbest bırakılan döviz kurları bankaların inisiyatifine terkedilirken, 24 Ocak 1980’de KİT’lere tanınan zam yapma yetkisi geniş bir şekilde kullanıldı. Özellikle TEKEL ürünlerine büyük oranlarda zam yapıldı ve ek vergiler getirildi. Akaryakıt vergileri yüzde 10’dan yüzde 25’e çıktı. 8 Temmuz’da 14 aylık bir stand-by anlaşması imzalanarak IMF’nin maddi desteği alındı. 14 aylık süre sonradan altı ay uzatıldı ama 1995’in sonlarında erken seçim kararı alınınca istikrar programı yarım kaldı. Bunun üzerine stand-by anlaşması da fiilen sona erdi.Başbakan, başbakan yardımcısı ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak koalisyon hükümetlerinde bulunduğu 1991-1997 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %4,9 oranında büyümüş (1950'den günümüze kadar olan dönemin ortalaması %5'dir) ve Türkiye'nin GSMH'si Dünya toplamının binde 11.21'indan binde 12.37'sine yükselmiştir.Gümrük Birliği    Ana madde: Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük BirliğiTansu Çiller'in başbakanlığı döneminde yaşanan önemli gelişmelerden biri de 1995 Martı’nda imzalanıp, 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye-Avrupa Birliği Gümrük Birliği Antlaşması oldu. Antlaşmayla ilgili yaşanan tartışmalardan en dikkat çekeni, ülkelerin önce Avrupa Birliği'ne tam üye olup, karar mekanizmalarında yerlerini aldıktan sonra gümrük duvarlarını indirmesine rağmen Türkiye'nin karar alıcı statüsünde olmadan gümrük duvarlarını indirmesiydi.Ayrıca Yunanistan, Gümrük Birliği Antlaşması'nın önkoşulu olarak Türkiye'nin hukuken tanımadığı Kıbrıs yönetiminin AB'ye tam üyelik müzakerelerinin önünde engel olmaması şartını öne sürmüştü. Bazı çevrelerce, Tansu Çiller'in Yunanistan'ın Türkiye'nin gümrük birliğine katılımını veto etmemesi için Kıbrıs'la AB arasındaki tam üyelik müzakerelerinin başlamasına ‘evet’ demesi bir taviz olarak yorumlandı. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye verdiği Kıbrıs sorunuyla ilgili nihai çözüm bulunmadan Kıbrıs yönetiminin AB'ye tam üye olamayacağı yönünde güvenceye karşın Kıbrıs 2004 yılında AB'ye tam üye oldu.1995 Azerbaycan Darbe Girişimi    Ana madde: 1995 Azerbaycan Darbe Girişimi1995 yılının mart ayında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’e karşı Özel Amaçlı Polis Biriminin komutanı Ruşen Cevadov liderliğinde bir darbe girişiminde bulunuldu. Kısaca II. MİT Raporu olarak bilinen, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) 17 Kasım 1996 tarihinde hazırladığı ve kısa süre sonra basına sızan raporda, darbenin Çiller’in onayı ile dönemin Türk Cumhuriyetlerinden sorumlu Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir, Emniyet Genel müdürü Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Korkut Eken tarafından planlandığı, ancak MİT’in olayı Süleyman Demirel’e bildirmesi ve Demirel'in de Aliyev’i haberdar etmesi ile başarısızlığa uğradığından bahsedildi.Malvarlığı17 Haziran 1994'te Milliyet gazetesi Washington D.C. temsilcisi gazeteci Turan Yavuz, Özer ve Tansu Çiller'in ABD'de otel, alışveriş merkezi ve villadan oluşan, milyonlarca dolarlık gayrimenkulu olduğunu duyurdu. Bu malların Çiller'in ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı döneminde edinildiğinin basında yer alması büyük bir tartışma başlattı. Gayrimenkullerin Çiller'in başbakanlığa aday olduğu 8 Haziran 1993'teki mal beyanında yer almadığı da ortaya çıktı. Bunun üzerine Çiller, söz konusu gayrimenkullerin Marsan Holding tarafından satın alındığından kişisel mal bildiriminde bulunmadığını açıkladı. Muhalefet partileri tarafından konu TBMM’ye taşındı. Çiller, ANAP'ın önergesinin TBMM'de görüşülmesinden bir gün önce açıkladığı mal varlığı listesinde 1973'te babasından miras kalan 437 bin liranın en verimli alanlarda işletilerek 677 milyar liraya çıkarıldığını öne sürdü ancak eşiyle sahip oldukları şirketlerin vergileriyle ilgili iddialara ise bir açıklama getirmedi. 15 Temmuz 1994’te Çiller’in malvarlığının araştırılmasını isteyen önerge TBMM Genel Kurulu’nda reddedildi. 1995 seçimlerinden önce ABD'deki malvarlığını Zübeyde Hanım Şehit Anaları Vakfı'na bağışlayacağını açıklamasına rağmen daha sonra bundan vazgeçti.DYP, Tansu Çiller liderliğinde girdiği ilk seçim olan 1994 yerel seçimlerinde birinci olmasına karşın 1989'a göre oyları yaklaşık 4 puan geriledi. 18 Şubat 1995 tarihinde yapılan birleşme kurultayında hükümet ortağı SHP feshedilerek CHP'ye katıldı. SHP-CHP birleşmesi, DYP-SHP koalisyonunu pek etkilemedi ve koalisyon DYP-CHP koalisyonuna dönüştü. Birleşmeden sonra sadece bazı bakanlar değiştirildi, ama koalisyon hükümeti işbaşında kaldı. Bununla birlikte, Deniz Baykal’ın 10 Eylül 1995’te CHP genel başkanlığına seçilmesi, kısa süre içinde, koalisyon hükümetinin sonunu getirdi. 20 Eylül 1995'te Çiller ile Baykal arasında yapılan görüşmede hükümetin sürdürülmesi konusunda anlaşma sağlanamadı.Bunun üzerine Çiller, 20 Eylül’de hükümetin istifasını Cumhurbaşkanı’na sundu. İstifayı kabul eden Demirel, bir gün sonra, hükümeti kurma görevini yeniden Çiller’e verdi. Çiller öteki parti liderleriyle yaptığı görüşmelerden bir sonuç alamadı ve bir koalisyon ortağı bulamadı. Bunun üzerine azınlık hükümetinin güvenoyu alabilmesi için, Meclis’te temsil edilen küçük partilerle temaslarda bulundu; Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) destek sözü alan Çiller bir azınlık hükümeti kurma yolunu seçti. Çiller’in oluşturduğu DYP azınlık hükümeti 5 Ekim’de Cumhurbaşkanı Demirel tarafından onaylandı. Bu süreçte, Çiller'in başbakan olduktan sonra Demirel'e cephe alması ve ona yakın isimlere karşı rezerv koyması DYP içinde bir çözülmeye neden oldu; Hüsamettin Cindoruk'un Tansu Çiller’le anlaşmazlığa düşerek, 1 Ekim’de TBMM başkanlığından istifa etmesinin ardından 12 Ekim tarihinde beş milletvekili (Orhan Kilercioğlu, Şerif Ercan, İbrahim Arısoy, Akın Gönen ve Ersin Faralyalı) DYP'den istifa etti. DYP'nin büyük fire verdiği 15 Ekim’de yapılan güven oylamasında Çiller’in azınlık hükümeti güvenoyu alamadı. Hükümet güvenoyu alamayınca Çiller Cumhurbaşkanı’na istifasını sundu. Bu arada, güvenoylamasına katılmayıp ya da katılıp da ret oyu veren, aralarında Cindoruk'un da olduğu 10 DYP'li milletvekili partiden ihraç edildi (16 Ekim).16 Ekim’de biraraya gelen Çiller ve Baykal erken seçim koşuluyla bir DYP-CHP koalisyon hükümetinin kurulması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu arada bir önceki DYP-CHP koalisyonunun bozulmasında etkisi olan İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, Çiller-Baykal uzlaşmasının sağlandığı gün görevinden istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel, 17 Ekim’de, Meclis’te temsil edilen partilerin genel başkanlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, yeni hükümeti kurma görevini üçüncü kez Çiller’e verdi. Bakanlar kurulu listesi açıklanmadan önce, TBMM, 26 Ekim’de erken seçim kararı aldı ve 24 Aralık 1995’te erken seçime gidilmesini kararlaştırdı. 5 Kasım’da hükümet 172 ret oyuna karşılık 243 kabul oyuyla güvenoyu aldı.24 Aralık 1995 genel seçimleri, Çiller’in, genel başkan olarak katıldığı ilk genel seçim oldu. DYP milletvekili aday listesi, temayül yoklaması ve ön seçim sonuçları değiştirilerek, muhalif grup üyelerinin imzaları olmadan, Tansu Çiller ve Yeminli grubun istediği şekilde oluşturuldu. Çiller'in Demirel ile seçim öncesinde yaşadığı sert bir tartışma nedeniyle Demirel’e yakınlıklarıyla bilinen Ekrem Ceyhun, Münif İslamoğlu ve Bekir Sami Daçe’ye milletvekili aday listelerinde yer vermediği iddia edildi. MHP ile yapılan seçim ittifakı görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. DYP seçim kampanyası boyunca milliyetçi bir söylem ve Tansu Çiller’in, laik Türk kadını imajını kullandı. Çiller, seçim kampanyasında ANAP lideri Mesut Yılmaz ve Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’a yüklendi.[18] 1991 seçimlerinde DYP, %27,03’lük oy oranıyla birinci parti olurken; 1995 seçimlerinde, 135 milletvekilliği kazanarak %19,18’lik oy oranıyla üçüncü parti oldu. 1991 seçimlerine kıyasla oy oranı yüzde 30 oranında azaldı.Örtülü Ödenek İddiaları24 Aralık 1995 seçimlerinden kısa süre önce Tansu Çiller'i arayan Selçuk Parsadan, emekli Orgeneral Necdet Öztorun'un adını kullanarak “emekli ve muvazzaf askerlerin seçimlerde DYP'ye çalışmak istediklerini” belirterek kendisinden para talebinde bulundu. Bu talebin Çiller tarafından olumlu karşılanmasıyla Başbakanlık Örtülü Ödeneğinden Parsadan'a 5,5 milyar ödeme yapıldı. Mayıs 1996'da patlak veren bu skandalda Parsadan, dolandırıcılıktan dolayı yargılandı ve mahkûm oldu. Çiller ise örtülü ödeneği siyasi çıkar için kullandığı gerekçesiyle eleştirilere uğradı. Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde örtülü ödenek ile yaşanan ikinci skandal Çiller'in, Başbakanlık görevini Yılmaz'a devretmeden hemen önce örtülü ödenekten usulsüz biçimde 500 milyar TL çektiği iddiasıydı. 11 Mayıs 1996 tarihinde Hürriyet'te yayımlanan 13 Şubat 1996 tarihli belgede bu miktarın örtülü ödenek hesabının tutulduğu Vakıfbank Merkez Şubesi'nden çekildiğini gösteriyordu. Çiller iddiaları şiddetle reddetti, 19 Haziran 1996'da, Çiller için için verilen "örtülü ödenek" önergesi TBMM'de reddedildi.Kardak Krizi    Ana madde: Kardak Krizi25 Aralık 1995 gecesi Çanakkale'den İsrail'e seyretmekte olan Figen Akat adlı Türk bandıralı bir yük gemisinin Bodrum Yarımadası'dan 3,8 mil uzaklıktaki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması, Türkiye ile Yunanistan arasında "Karasuları Sorunu"nu yeniden gündeme taşırken, iki ülke arasında ulusal egemenlik alanlarının saptanması konusunda da yeni bir tartışma başlattı. 1996'nın başlarında krize dönüşen bu kazadan sonra, Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis'in Kardak Kayalıkları'ndaki Yunan bayrağının kalacağına ilişkin açıklamasına Çiller'in "O asker gidecek, o bayrak da inecek" yaklaşımını sergilemesiyle gerginlik daha da tırmandı.30 Ocak 1996 tarihine gelindiğinde, Kardak Kayalıkları'nın, doğusundan Türk savaş gemileri, batısından da Yunan savaş gemileri tarafından ablukaya alınmasıyla birlikte iki ülke arasında topyekün bir çatışma riski yükselmeye başladı. 30/31 Ocak gecesi, Türk SAT komandoları, "Yunus 1" adı verilen bir operasyonla, bölgedeki Yunan deniz kuvvetlerine fark ettirmeden Kardak Kayalıkları'ndan ikincisine (Batı Kardak Kayalığı) çıktılar. Kriz giderek tırmanırken, ABD Başkanı Bill Clinton'ın, Çiller ve Simitis'i telefonla arayarak, iki NATO müttefikinin gerginliği artıracak davranışlardan kaçınmasını istemesiyle gerginlik yumuşamaya başladı.Anayol HükümetiSeçim sonucunda hiçbir partinin tek başına hükümet kurabilecek sayısal çoğunluğa ulaşamaması üzerine koalisyon görüşmeleri başladı. Seçimlerden birinci olarak çıkan Refah Partisi'nin genel başkanı Erbakan, hükümeti kurmakla görevlendirilmesine rağmen hiçbir partinin onunla koalisyon kurmak istememesiyle görevi iade etti. Kamuoyunun bir bölümü, iş çevreleri ve merkez medya'nın istediği iki merkez sağ partinin hükümet kurmasıydı. Bu taleplerin sonucu olarak yaklaşık iki ay süren koalisyon turlarından sonra Yılmaz ve Çiller 27 Şubat 1996'da “dönüşümlü başbakanlık” formülüyle ve Bülent Ecevit liderliğindeki Demokratik Sol Parti'nin (DSP) dışardan desteğiyle koalisyon kurmak üzere anlaştı. Başbakanlık koltuğuna önce Yılmaz oturacak, Çiller Başbakan olana kadar hükümete girmeyecekti. 53. Hükümeti Anayol koalisyonuyla 6 Mart 1996'da böyle kuruldu. Anayol azınlık hükümeti hakkında 12 Mart tarihinde yapılan güvenoylamasına 544 milletvekili katıldı ve 207 ret oyuna karşılık 257 olumlu oyla Yılmaz Hükümeti güvenoyu aldı. RP ve CHP milletvekilleri olumsuz oy kullanırken DSP Grubu çekinser kaldı.Ancak hem Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasındaki kişisel rekabet, hem de kendisinin devredışı bırakılmasını hazmedemeyen Refah Partisi'nin tüm gücüyle hükümete saldırmasıyla Anayol Hükümeti uzun süreli olamadı. RP bir yandan "Bir hükümetin güvenoyu almış sayılması için, oylamaya katılan milletvekillerinin salt çoğunluğunun olumlu oy vermiş olması gerektiğini, Mesut Yılmaz Hükümeti'nin ise yeterli güvenoyu alamadığını" ileri sürerek Anayasa Mahkemesine iptal davası açarken (12 Nisan), diğer yandan da Çiller ve eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Şinasi Altıner hakkında "TOFAŞ ve TEDAŞ ihalelerinde usülsüzlük ve yolsuzluk yapıldığını belirlenmesine karşılık gerekli işlemleri yapmayarak devleti zarara uğratarak görevini kötüye kullandıkları" iddiası konusunda iki ayrı soruşturma önergesi verdi.Koalisyonun iki ortağı arasındaki geçimsizlik giderek artarken, Çiller aleyhine verilmiş olan TEDAŞ soruşturma önergesi 24 Nisan tarihinde, TOFAŞ soruşturma önergesi ise 9 Mayıs tarihinde RP, CHP, DSP ve koalisyon ortağı ANAP'ın olumlu oy kullanmasıyla kabul edildi. Çiller için meclis soruşturmaları açılmasının yolunu açan bu önergelere ANAP'lıların da olumlu oy vermesi koalisyon ortaklarının arasının iyice açılmasına neden oldu.Refah Partisi'nin itirazını ele alan Anayasa Mahkemesi 14 Mayıs'ta yaptığı son toplantıdan sonra kararını açıkladı. Buna göre, Anayasa Mahkemesi RP'nin güvenoylamasına ilişkin iptal istemini yerinde bularak, oylamayı iptal etti. Mahkeme, yürütmeyi durdurma talebini ise reddetti. Bu kararın ardından haziran ayı başında DYP'nin hükümetten desteğini çekmesiyle Anayol koalisyonu kurulduktan 3 ay sonra karşılıklı suçlamalar eşliğinde dağıldı. Mesut Yılmaz 6 Haziran tarihinde başbakanlıktan istifa etti. Refahyol HükümetiRP, Çiller'i, TEDAŞ ve TOFAŞ dosyalarıyla zorlarken, ANAP da Örtülü Ödeneği usulsüz kullandığı gerekçesiyle Çiller'e karşı bir araştırma önergesi vermişti. Zor durumda kalan Çiller RP ile koalisyon kurmayı kabul etti. 29 Haziran 1996'da Erbakan'ın başbakanlığı altında kısaca Refahyol olarak adlandırılan RP-DYP koalisyon hükümeti kuruldu, Çiller de başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı oldu. 19 Haziran 1996'da, Çiller için verilen "örtülü ödenek" önergesi RP'nin desteğiyle TBMM'de reddedildi. 25 Kasım'da, Çiller'in TEDAŞ ihalelerinde görevini kötüye kullandığı iddiasıyla oluşturulan TBMM Soruşturma Komisyonu RP'li ve DYP'li sekiz üyenin oyuna karşılık yedi oyla Çiller'in Yüce Divan'a sevkine gerek olmadığına karar verdi. 28 Kasım tarihinde de TOFAŞ Soruşturma Komisyonu yine Refahyol ortaklarının oylarıyla Çiller'i akladı. Soruşturma komisyonlarına önceleri destek verip daha sonra da Çiller'i aklayan RP'nin bu tavrı, komisyonları koalisyonun kurulması konusunda koz olarak kullandığı biçiminde yorumlandı.Tansu Çiller'in 1995 seçim kampanyasında kendisini Türkiye'nin Batılı, modern yüzü olarak sunarak, RP tehlikesine karşı laikliğin güvencesi olduğunu söylemiş olmasına rağmen, seçimlerden yalnızca altı ay sonra bu partiyle koalisyon kurması DYP içinde küçük çaplı bir depreme yol açtı. 10 DYP milletvekili yeni hükümete güvenoyu vermedi, 5'i çekimser kaldı. Temmuz 1996'da, sadece eleştirilerini dile getirmek için aday olan Mehmet Dülger dışında neredeyse rakipsiz olarak yarıştığı DYP 5. Olağan Büyük Kongresi'nde tekrar genel başkan seçildi. Parti içi muhalefetin bir kısmı DYP'den istifa ederek Hüsamettin Cindoruk'un liderliği altındaki Demokrat Türkiye Partisi'ne (DTP) katıldı. Genel ülke siyasetinde ise ilk defa İslamcı bir partinin liderinin başbakan olması, Erbakan'ın ekonomiden dış politikaya kadar, Türkiye'nin egemen sınıflarına son derece uzak ve yabancı görüşlere sahip olması toplumun laik kesimlerinin, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dahil devlet aygıtının önemli bir kısmının, büyük sermayenin (İstanbul sermayesi) ve merkez medyanın Erbakan'a karşı tavır almasına neden oldu.Susurluk Kazası    Ana madde: Susurluk kazası3 Kasım 1996'da Balıkesir'in Susurluk ilçesi yakınlarında yaşanan trafik kazasında, bir kamyonun çarptığı 06 AC 600 plakalı Mercedes marka siyah renkli otomobilin içindekilerden Emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde Mehmet Özbay kimliği bulunan Abdullah Çatlı ve Melahat Özbay sahte kimlikli Gonca Us ölmüş, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralı olarak kurtulmuştu. Kazanın oluş şekli, otomobildeki kişilerin ilişkileri ve bulunan silah ve dökümanlar devlet-mafya-siyaset üçgeninden yoğunlaşan tartışmaları başlattı. Çiller 26 Kasım 1996 tarihinde yapılan DYP Meclis Grubu konuşmasında kazayla ilgili olarak "Bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler..." yorumunu yaptı. Çiller'e en yakın isimlerden biri olan İçişleri Bakanı Mehmet Ağar kazadan çok kısa bir süre sonra istifa etti (8 Kasım 1996). Koalisyonun özellikle DYP kanadını etkileyen bu kaza, kısa süre sonra Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemlerinin başlamasına neden oldu.28 Şubat Süreci    Ana madde: 28 Şubat süreciRefahyol hükümetinin kurulmasından itibaren kamuoyunun bazı kesimlerince irticai ve laiklik karşıtı faaliyetlerin kaynağı olarak görülen Refah Partisi ve büyük ortağı olduğu koalisyon hükümetine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) odaklanan bir muhalefet hareketi doğdu. 1997 yılının başlarına gelindiğinde, RP ile TSK arasındaki siyasi mücadele artık apaçık görünür hale gelmişti. 30 Ocak 1997'de RP'li Sincan belediyesi tarafından düzenlenen ve İran'ın Ankara büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri'nin de davetli olduğu Kudüs gecesinde cihad konulu bir piyes sahneye konmuştu. 4 Şubat tarihinde Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı'na bağlı tank ve kariyerlerle bazı askeri araçların sabah saatlerinde Sincan'dan geçirilmesi bu etkinliğe karşı düzenlenen bir gövde gösterisi olarak yorumlandı.Bu gergin atmosferde, 28 Şubat 1997 tarihinde düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında bir dizi karar alındı. Anayasal bir kurum olan MGK'nın aldığı kararların; hükümete birer tavsiye mi, yoksa yaptırım gücü de içeren bir muhtıra mı olduğu uzun süre tartışıldı. Bu dönemde MGK'nın askeri kanadının medya ile ilişkileri de tartışmanın bir başka boyutu oldu.Tansu Çiller bu dönemde, hem başbakanlığı sırasında terörle mücadele konusunda uyumlu çalıştığı TSK'yla sorun yaşanmayacağına inanırken, hem de Refah Partisi'nin aşırılıklarına karşı kendisini laikliğin güvencesi olarak gösteriyordu. MGK toplantısından sonra ise Çiller bir yandan 28 Şubat Kararları'nın Başbakan Erbakan tarafından onaylanmasını isterken, diğer yandan Refahyol'a karşı oluşan baskı gruplarına karşı durdu. 28 Şubat'taki MGK toplantısında TSK'nın Refahyol Hükümetini düşürmekteki kararlılığını gören Çiller, mart ayında hazırlattığı kararnameyle genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarını emekliye sevk etme girişiminde bulunduysa da bu girişim Erbakan tarafından engellendi.Refahyol Hükümetine karşın artan baskı koalisyonun zayıf halkası niteliğindeki DYP içinde çözülmeye neden oldu. Tansu Çiller kendi partisinin milletvekillerine hakim olmakta zorlanırken, kararları muhtıra olarak değerlendiren bazı DYP'liler erken seçime gitme veya hükümetten çekilme çağrısı yaptılar. 1997'nin ilkbahar aylarında TSK'nın doğrudan müdahalede bulunacağı kaygısıyla DYP'de başlayan istifa dalgası (özellikle 26 Nisan'da DYP'li Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez ile Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna'nın istifaları) sonucunda Erbakan, Çiller'in de baskısıyla koalisyon protokolü gereği başbakanlık görevinin Tansu Çiller'e verilmesi amacıyla 18 haziran 1997'de istifasını verdi. Ancak Cumhurbaşkanı Demirel hükümet ortakları arasındaki protokolü dikkate almayarak hükümeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz'a verdi.Sonraki GelişmelerANASOL-D hükümetinin kurulmasıyla DYP yaklaşık 6 yıl sonra muhalefete geçti. 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde DYP'nin oyları yüzde 12'ye geriledi. Tansu Çiller aday olduğu İstanbul 3. seçim bölgesinde, ancak CHP'nin yüzde 10'luk seçim barajını aşamamasıyla milletvekili seçilebildi. 1999'un kasım ayında yapılan DYP 6. Olağan Kongresinde tekrar ve son kez genel başkan seçildi. Çiller, 1228 delegenin oy kullandığı genel başkanlık seçiminde 922 oy alırken, en büyük rakibi durumundaki Köksal Toptan 280 oy aldı.2001 yılında anamuhalefet partisi Fazilet Partisi'nin (FP) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ve Milli Görüş hareketinin bölünmesiyle DYP anamuhalefet partisi, Çiller de anamuhalefet partisi lideri oldu. Çiller'in Muğla'dan aday olduğu 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DYP yüzde 9,54 oranında oy alarak çok küçük bir farkla yüzde 10'luk seçim barajını aşamayarak TBMM dışında kaldı. DYP'nin muhalefette olmasına rağmen oy kaybederek baraj altında kalması Çiller'e sert eleştirilerin yönelmesine neden oldu. Çiller 9 Kasım tarihinde yaptığı basın toplantısında bir sonraki kongrede adaylığını koymayacağını açıkladı. 14-15 Aralık 2002 tarihlerinde yapılan DYP 7. Olağan Büyük Kongresi'yle genel başkanlığı sona erdi ve aktif siyasetten çekildi.2012'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü 28 Şubat soruşturması kapsamında “mağdur” ve “tanık” olarak ifade verdi. 19 Aralık 2014'te İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 28 Şubat davası kapsamında talimatla 'şikayetçi' sıfatıyla ifade verdi.

http://www.ulkemiz.com/tansu-ciller

Kütleçekim Kilidi (Tıdal Lockıng)… Nasıl Oluyor Da Oluyor?

Kütleçekim Kilidi (Tıdal Lockıng)… Nasıl Oluyor Da Oluyor?

Yalın ifadesi:Bir gök cisminin kendi etrafında dönüş hızı ile, uydusu olduğu gezegen veya yıldızın çevresideki dönüş hızının eşit olması durumu. Böyle olunca, gök cismi çevresinde döndüğü “daha büyük kütleli” cisme sürekli aynı yüzü bakacak şekilde dolanıyor.Yıldızına kütleçekim kilidi ile bağlı bir gaz devi gezegen ve gezegene kütleçekim kilidiyle bağlı karasal uydusu. (hayal ürünü sanatçı konsepti) Bu terim (ve durum) birçok yerde karşımıza çıkıyor: Dünya-Ay, Satürn-Titan ve Güneş sistemi dışında keşfedilen birçok gezegende. Karmaşık ve teknik konu olduğu için olabildiğince basite indirgeyerek, Dünya-Ay örneğiyle herkesin anlayabileceği biçimde anlatmaya çalışalım.Olay şu;Kütleçekim denen nane, uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Yani bir gezegene iki misli yaklaşırsanız, size etki eden kütleçekim dört kat artar. Ne kadar yakınsanız, üzerinize etki eden kütleçekim kuvveti de bunun karesi oranında arttığına göre, misal 40 metre uzaklıkta 1 birim çekime maruz kalıyorsanız, 5 metre uzakta 64 birim çekime katlanmak durumundasınız.Şimdi nasıl yapacaksınız bilmiyorum ama, kendinizi Ay yerine koyun. Karşınızda kocaman Dünya var ve size hayvani bir çekim uyguluyor. Siz bu çekim alanı içerisinde (niyeyse artık) dönmeye çalışıyorsunuz.Ay, Dünya’ya görece çok yakın (380 bin km) olduğu için, bir yüzü sürekli dünyaya bakacak biçimde kütleçekim kilidine tutulmuştur. Fakat Dünya’nın çekim gücü o kadar büyük ve siz o kadar yakınsınız ki, Dünya’ya bakan tarafınıza uygulanan çekim, arka tarafınıza uygulanan çekimden belirgin bir şekilde fazla. Böyle olunca, ön kısmınız hafifçe Dünya’ya doğru “bombe” yapıyor ve bu bombe, siz döndükçe tüm ekvatorunuz boyunca ilerliyor. Yani, ekvatorunuz boyunca hareket eden bir “gel-git” yaşıyorsunuz.Başta ne demiştik; kütleçekim uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Siz sabit bir hızla kendi çevrenizde dönmeye çalışıyorsunuz ama, ön kısmınızdaki çekim daha fazla olduğu için arka yüzünüz “görece” normal hızında dönmeye çalışırken, ön yüzünüz çekim kuvvetinin etkisi ile daha yavaş dönmeye çalışıyor. Çünkü çapınız 3.500 km, dünyaya o kadar yakınsınız ki, dünya arka yüzünüze (atıyorum) 1 birim çekim uygularken, ön yüzünüze 1.5 birim çekim uyguluyor.Bu durumda, ister istemez kendi çevrenizdeki dönüş hızınız yavaşlamaya başlıyor. Siz de Dünya çevresindeki dönüş hızınızı, yani momentumunuzu* yitirmemek için Dünya’dan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Hem uzaklaşır, hem de dönüş hızınız yavaşlarken, bir süre sonra öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, Dünya’nın çevresinde dönüş hızınız ile kendi çevrenizdeki dönüş hızınız eşitleniyor. Bu eşitlik gerçekleştiğinde artık siz ile Dünya arasındaki gel-git savaşı da sona eriyor, ya da en azından beraberlik yakalanıyor…Titan, çevresinde döndüğü Satürn’e 1 milyon km uzakta yer almasına karşın, Satürn’ün çok büyük kütlesi nedeniyle kütleçekim kilidinden kurtulamaz.  Fakat, Dünya’ya hala çok yakın olduğunuz için yine de gezegene bakan yüzünüz ile arka yüzünüz arasındaki çekim kuvveti birbirinden farklı. Dünya, ön yüzünüzü belirgin biçimde daha kuvvetli çekmeye devam ediyor. Bu yüzden, bir daha asla kendi çevrenizde Dünya’nın çevresindeki dönüş hızınızdan daha hızlı (veya yavaş) dönmeniz mümkün olmuyor. Çünkü dünya artık sizi ön yüzünüzden tutmuş, kavramış. görüldüğü gibi gerçekte pek bir beraberlik yok, Dünya hala 1-0 önde.Dünya eğer bir gaz devinin uydusu olsaydı, büyük ihtimalle bir yüzü sürekli ona dönük olarak dönecekti. Böylece eski çağlarda; Dünya’nın arka tarafta kalan yüzünde yaşayanlar insanların, bir gezegenin uydusu olduğumuzdan haberleri olmayacaktı. (Amerika ve Avustralya kıtalarından modern dünyanın daha yeni haberdar olduğunu hatırlayın…)  Ne zamana kadar? Dünya’dan daha fazla uzaklaşana, yani ön ve arka yüzlerinize etki eden çekim kuvveti “büyük bir fark” yaratmayacak, mesela (yine atıyorum) arka yüzünüze 1, ön yüzünüze 1.01 birim çekim uygulayacak kadar uzağa gidene kadar bu çekim kilidine kapılmış halde kalıyorsunuz. Sonrasında eğer vakit kaldıysa, gol veya goller atarak kupaya uzanmaya çalışabilirsiniz.Zafer Emecan KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/kutlecekim-kilidi-tidal-locking-nasil-oluyor-da-oluyor

CE İşareti Nedir ?

CE İşareti Nedir ?

Avrupa Birliği pazarında satılacak bir ürünün eğer Avrupa Birliği Direktiflerinden birinin veya birkaçının kapsamına giriyorsa CE Markasını taşıması yasal bir zorunluluktur. "CE" Markası adını Fransızca "Avrupa'ya Uygunluk" anlamına gelen "Conformité Européene" kelimelerinin baş harflerinden almıştır. Bu düzenleme, üreticilerin CE işaretini ürünlerin üzerinde, ambalajlarında ve ürün hakkındaki her türlü doküman üzerinde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. CE işareti üreticilere, ürünlerinin bazı standartlara ve gereksinimlere uygunluġunu sağlama yükümlülüğünü verirken kullanıcılarında ürünün temel kalite ve güvenlik standartlarına uyduġunu bilmesini sağlar. CE Markası (işareti) pek çok kullanıcı tarafından bir kalite sembolü olarak bilinmektedir, CE İşareti (belgesi), ürünlerin amacına uygun kullanılması halinde insan can ve mal güvenliği, bitki ve hayvan varlığı ile çevreye zarar vermeyeceğini, diğer bir ifadeyle ürünün güvenli bir ürün olduğunu gösteren bir işarettir.CE Markası Avrupa Birligi'nde üretilen ve AB Direktiflerinden birinin veya birkaçının kapsamına giren tüm ürünler için bir zorunluluk olduğu gibi AB üyesi olmayan ülkelerdeki ürünlerin AB içerisinde satılabilmesi için de gereklidir. Bu nedenle CE Markası AB dışında üretilen ürünler içinde bir "Pasaport" niteliğindedir.Düşük riskli ürünlerin (Örneğin, bazı makineler ), direktifin güvenlik koşullarına uygunluğu, üreticinin kendisi tarafından test edilebilmekte ve bu ürünler hakkında üreticinin yayımlayacağı uygunluk beyanı ile CE işareti, üretici tarafından ürüne iliştirilmektedir.Yüksek riskli ürünlerin ise (örneğin, bazı tıbbi cihazlar ve bazı makineler), mutlaka Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde adı yayımlanmış yetkili test ve belgelendirme kuruluşları (Onaylanmış kuruluşlar-Notified bodies )tarafından test edilmesi gerekmektedir. Onaylanmış kuruluşun bu incelemesine istinade, üretici CE işaretini ürününe iliştirmektedir. ce nedir,ce işareti belgesi,ce markası,ce belgesi nedir,ce belgesi nasıl alınır,ce kalite uygunluk belgesi,ce sertifikası,ce işareti nedir Neden CE belgesi İşareti ?CE Belgesi (işareti) AB’nin uyulması mecburi olan bir takım Yeni Yaklaşım Direktifleri kapsamında ürünlere iliştirilen bir işaret olduğu için, söz konusu mevzuat kapsamına giren ve AB üyesi ülkelerde piyasaya arz edilecek olan ürünlerin bu işareti taşıması zorunludur. 1996 yılı başında AB ile ülkemiz arasında yürürlüğe giren Gümrük Birliği tarım ürünleri dışında malların serbest dolaşımını öngörmektedir. Ülkemiz Gümrük Birliği ile AB ile ilişkilerinde 3. ülkelerden farklı bir konum kazanmıştır. Bu farklılık AB’ye üye ülkelerle mal satışında tam rekabete girmemizin yanı sıra, mal üretiminde de Birlik içerisinde belirlenmiş standartların Türkiye açısından da zorunluluk haline gelmesidir. Bu kapsamda Türkiye’de CE belgesi süreci üretimin ayrılmaz bir parçası olmuştur, ve bu şekilde Türk malının kalitesini yükseltecektir.Bu aşamada, Türkiye’de 23 ürün grubunun üreticileri için önceleri sadece AB’ye ihracatta zorunlu olan CE işareti (belgesi), bu tarihten itibaren ülkemizde piyasaya arz edilecek ürünler için de zorunlu hale gelecektir.Ce Belgesi Ce İşareti Nasıl Alınır?Ürünlerin CE işaretli (belgesi) olarak piyasaya sunulmasından, CE işaretinin ürüne iliştirilmesinden üretici sorumludur. Üreticinin bu işareti ürüne iliştirmesi için çeşitli alternatifler sunulmuştur :Düşük riskli ürünler : Bir çok ürün güvenlik açısından düşük riskli ürün gruplarında yer almaktadır. Bu nedenle, üretici uygunluk değerlendirmesini yaptıktan sonra bir beyanname yayınlayarak; ürünün zorunlu güvenlik, sağlık, çevre ve tüketici koruma standartlarınanbsp; uyduğunu belirtir. Bu beyannamenin normuna uygun olarak düzenlenmesi gereklidir.Yüksek riskli ürünler : Bu ürünler için üreticinin beyannamesi yeterli değildir. Bu durumda ürünlerin, mutlaka, onaylanmış kuruluşlar (notified body) tarafından test edilmesi gerekmektedir. Onaylanmış kuruluşun incelemesi sonucunda üretici CE işaretine ürününe koyabilir. Son üründe kullanılmak üzere üretilen bütün sistem ve ünitelerin üreticileri, ilgili direktif (kararname) koşullarına uygun olarak komponent ve bileşenlere ait bir dosya ve beyanname ile entegrasyonu gerçekleştirecek üreticilere iletirler. Entegrasyona parça veya bileşen üreten kuruluşlar, ürünlerine CE işaretini vuramazlar.CE Belgelendirme Kapsamı / CE İşareti Direktifleri (Yönetmelikleri, Mevzuatları)CE işareti ürünlerin amacına uygun kullanılması halinde insan can ve mal güvenliği, bitki ve hayvan varlığı ve çevreye zarar vermeyeceğini ürünün güvenli bir ürün olduğunu gösteren bir işarettir. Genel bir ifadeyle üründen haberdar olmayan bir kullanıcının ürünü kullanımıyla kendine ve etrafına zarar vermemesini sağlayacak ürün güvenleştirilmesidir.CE işareti (markası) Avrupa Birliği'nin teknik mevzuat uyumu çerçevesinde 1985 yılında benimsediği Yeni Yaklaşım Politikası (newapproach) kapsamında hazırlanan bazı Yeni Yaklaşım direktiflerine giren ürünlerin bu direktiflere uygun olduğunu ve ürünün üçüncü taraf uygunluk değerlendirme kuruluşu (notified body) gerekli bütün uygunluk değerlendirme faaliyetlerinden geçtiğinin gösteren bir Birlik işaretidir.Ce Markası (işareti) büyük oranda ürünlerin güvenliğine ilişkin bir işaret olmakla birlikte 89/336/EEC sayılı Elektromanyetik Uyumluluk Direktifinde olduğu gibi bazen güvenlik dışındaki hususları da temsil edebilmektedir.CE İşareti (markası) Avrupa Birliği'nin uyulması mecburi olan birtakım Yeni Yaklaşım Direktifleri kapsamında yer alan ürünlere iliştirilen bir işaret olduğu için, söz konusu bu ürünler AB üyesi ülkelerde piyasaya sürülebilmesi arz edilecek bu ürünlerin bu işareti taşıması zorunludur. Diğer bir ifadeyle ürünlerin serbest dolaşımı için bir çeşit pasaport hükmündedir. Türkiye'de Avrupa Birliği mevzuatını uyumlaştırarak ilgili uygulayacak olması nedeniyle ülkemizde de piyasaya arz edilecek ürünlerin de (direktif kapsamındaki ürünler) CE işareti (sertifikası) taşıması zorunlu hale gelmektedir.CE İşareti DirektifleriCE İşareti (Belgesi) Direktifleri neyi ifade eder?•Alçak Gerilim Direktifi 2006/95 EC ve değişiklikleri•Elektromanyetik Uyum Direktifi 89/336/EEC ve değişiklikleri(Endüstriyel Mutfak için) •Makine Emniyeti Direktifi 98/37/EC - 98/37/AT•Kişisel Koruyucu Teçhizat Direktifi 89/686/EC - 89/66/AT•Asansör Direktifi 95/16/EC - 95/16/AT•Tıbbi Cihazlar Direktifi 93/42/EEC - 93/42/AT•ATEX Direktifi 94/9/EC - 94/9/AT•Radyo Cihazları ve Telekomünikasyon Terminal Cihazları Direktifi 99/5/EC - 99/5/AT•Gürültü Direktifi 2000/14/EC - 2000/14/AT•Makine ve Alet Testleri (LVD, EMC vb.) (Endüstriyel Mutfak için) •Oyuncak Direktifi 88/378/EEC •Florasan Aydınlatma Balastlarının Enerji Verimliliği İle İlgili Direktif (2000/55/AT) •Taşınabilir Basınçlı Ekipmanlar Yönetmeliği (99/36/AT) •Ev Tipi Elektrikli Buzdolapları, Dondurucular ve Kombinasyonlarının Enerji Verimlilik Şartları ile İlgili Yönetmelik (96/57/AT) •Ölçü Aletleri Yönetmeliği •İnsan Taşımak Üzere Tasarımlanan Kablolu Taşıma Tesisatı Yönetmeliği (2000/9/AT) •Vücut Dışında Kullanılan Tıbbi Tanı Cihazları Yönetmeliği •Basınçlı Ekipmanlar Yönetmeliği (97/23/AT) •Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat ve Koruyucu Sistemlerle İlgili Yönetmelik (94/9/AT) •Gaz Yakan Cihazlara Dair Yönetmelik (90/396/AT) •Vücuda Yerleştirilebilir Aktif Tıbbî Cihazlar Yönetmeliği •Otomatik Olmayan Tartı Aletleri Yönetmeliği (90/384/AT) •Sivil Kullanım Amaçlı Patlayıcı Maddelerin Belgelendirilmesi Piyasaya Arzı ve Denetlenmesi Hakkında Yönetmelik (93/15/AT) •Ambalaj ve Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği •Yapı Malzemeleri Yönetmeliği •Gezi Tekneleri Yönetmeliği •Basit Basınçlı Kaplar Yönetmeliği •Gemi Teçhizatı YönetmeliğiCE İşareti (Belgesi) Direktifleri neyi ifade eder ?Direktifler ürünlerin hangi koşullarda üretileceğini göstermektedir. Direktifler ürünlerin CE işareti taşımasını zorunlu kılmaktadır. EN (Euro Norm) standartları ise koşulların nasıl sağlanacağını belirtmektedir. Güvenlik amaçlı EN standartları, direktiflerin uygulanmasında temel koşulları göz önünde bulunduran güvenlik, sağlık, tüketici ve çevre korunmasına ilişkin standartlardır.Güvenlik amaçlı EN standartları kapsam itibariyle A, B, C Tipi Standartları olarak 3 grupta değerlendirilirler;A- Genel Güvenlik Standartları,B- Risk Grupları Standartları,C- Ürünler için Standartlar,CE çalışmaları sırasında ürünün içinde olduğu grup belirlenir ve buna gere testler uygulanarak CE uygunluğu belirlenir.CE İŞARETİ (Belgesi) OLMAZSA NE OLUR?CE İşaretinin(belgesinin) zorunlu olduğu 23 ürün grubu dahilinde ki tüm ürünlerin CE İşareti (belgesi) olmadan AB’ye ihracatı mümkün değildir. Türkiye’de ise son yasal değişikliklere göre ürünün CE işareti (belgesi) taşıması zorunlu hale gelmiştir. Bu zamanla tüm CE işareti (belgesi) zorunlu olan ürünlere getirilecektir.ÜÇÜNCÜ ÜLKELERDEN İTHALATTA CE İŞARETİ 3. Dünya ülkesindeki bir imalatçı aynı Üye Ülke dahilindeki bir imalatçı gibi ürünü AB pazarına sürerken CE işareti (belgesi) almak zorundadır. Yeni Yaklaşım Direktiflerine göre ürününü tasarlamalı, üretmeli ve gerekli uygunluk değerlendirme prosedürlerini gerçekleştirmelidir.Eğer üretici ya da üreticinin temsilcisi Avrupa Birliği içinde değilse, bu sorumluluğu ithalatçı yerine getirmek zorundadır. Yani 3. ülkelerden yapılan ithalatlarda CE İşareti (belgesi) sorumluluğu ithalatçı firmaya aittir. Bir başka deyişle, firmalar ithal ettikleri ürünlerin AB normlarına uygun olduğunu garanti etmek zorundadır. Onaylanmış Kuruluş Nedir? Avrupa Birliği mevzuatı, CE işareti (belgesi) taşıması gereken ürünlerden yüksek risk taşıyan ürünlerin, piyasaya arz edilmeden önce konusunda uzman, üçüncü bir taraf olan ve AB Resmi Gazetesinde yayımlanmış kuruluşlar tarafından uygunluk değerlendirmesine tabi tutulmasını şart koşmaktadır. Bu ürünlerin test, muayene ve/veya belgelendirmesini yapmak üzere üye ülkeler tarafından altyapısı yeterli görülen test, muayene ve/veya belgelendirme kuruluşları arasından seçilerek AB Resmi Gazetesinde yayımlanan kuruluşlar “onaylanmış kuruluş” (notified body) statüsünü almaktadır. Üye ülkelerce belirlenen onaylanmış kuruluşların listesi Avrupa Birliği Komisyonuna gönderilmekte ve diğer üye ülkelere duyurulması amacıyla bu listeler AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanmaktadır. Bu kuruluşların teknik açıdan yetkin olmaları gerekmektedir. Türkiye'deki Onaylanmış Kuruluşlar Türkiye'de faaliyette olan 10'un üzerinde onaylanmış kuruluş vardır.Onaylanmış Kuruluş Nasıl Olunur? Bir test, muayene ve/veya belgelendirme kuruluşunun “onaylanmış kuruluş” olabilmesi için tek şart ilgili yönetmeliklerdeki gerekliliklerin yerine getirilmesidir.Onaylanmış kuruluş olmak isteyen test, muayene ve/veya belgelendirme kuruluşu ilk olarak 23 ürün grubundan faaliyet göstermek istediği alanlarda teknik yapılanmayı hazırlar.Bu teknik yapılanmanın esası; 17.1.2002 tarih ve 24643 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Onaylanmış Kuruluşlara Dair Yönetmelik, ilgili ürün grubuna ait yönetmelik ve gene ilgili ürün grubunun bağlı olduğu Bakanlık tarafından hazırlanan tebliğlerdir.Altyapı çalışmaları tamamlandıktan sonra hazırlanan teknik dosya ile ilgili Bakanlığa başvurulur.Bakanlık gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, imzalanan protokol gereği başvuruyu Türk Akreditasyon Kurumu’na (TÜRKAK) yollar. TÜRKAK başvuruyu inceledikten sonra olumlu/olumsuz veya sadece görüş bildiren raporunu Bakanlığa iletir. Bakanlık bu raporu da göz önüne alarak karar verir.Bakanlık en son onaylanmış kuruluş isimlerini Dış Ticaret Müsteşarlığı’na (DTM) bildirir. DTM’de AB Komisyonuna iletir.Onaylanmış kuruluş AB tarafından da onaylandıktan ve AB Resmi Gazetesi’nde ismi yayınlandıktan sonra faaliyete geçebilir. SORULAR İLE  CE İŞARETİ 1. CE nedir?Açılımı "Conformite Europeenne"dır (Avrupa Uygunluğu). Avrupa Birliği direktiflerine uygunluğu sembolize eden bir işarettir. Üreticiler için bir zorunluluk, tüketiciler/kullanıcılar açısından emniyet anlamını taşımaktadır. 2. Direktifler ile üreticilere getirilen zorunluluk neyi ifade eder? Ürünlerin sağlık, güvenlik, tüketici ve çevrenin korunmasına ilişkin temel gereklere uygun olarak üretildiğini, bu kapsamdaki uygunluğun tasarım ve imalat aşamalarının tümü için tanındığını, piyasaya sunulması anında uygunluk değerlendirme işlemlerinin yerine getirildiğini ifade eder. 3. Ürünler belirli bir gruplandırmaya tabi tutulur mu?Her türlü oyuncaklar, makineler, tıbbi cihazlar, asansörler, dondurucular, imalat sanayi ürünleri vb. farklı gruplar altında toplanmıştır. 4. Düşük ve yüksek risk grubuna giren ürünlerde CE işareti kullanımı nasıl sağlanır? Düşük risk grubuna giren ürünlerde CE işareti üreticinin vereceği uygunluk beyanı ile piyasaya serbestçe sunulabilir. Ürünün teknik dosyasını üretici oluşturur ve denetime hazır tutar. Dosyanın 10 yıl süreyle saklanması zorunludur. Yüksek risk grubuna giren ürünlerin Avrupa Topluluğu tarafından tanınmış ve Avrupa resmi gazetesinde (OJEC) ismen yayımlanmış, onaylanmış kuruluşlar eliyle test edilmesi şartı uygunluk belgesinde değinildiği şekliyle kullanılması mümkün kılınmıştır. 5. Onaylanmış kuruluşların görevi nedir? Ürün ve emniyet aksamlarının tip belgelendirmesi (AT tip İncelemesi Sertifikası) ile emniyet aksamlarının üretimini yapmak, ürün tasarım değerlendirmesi ile tip uygunluğunu sağlamak, imalat, ürün ve tam kalite güvencesi değerlendirmesini göz önünde bulundurarak onaylama işlemlerini yerine getirmektir. Bunlara ek olarak son muayene, birim doğrulaması yapmak da onaylanmış kuruluşların görevidir. 6. Onaylanmış kuruluşların işlemleri hangi yasal kararlar çerçevesinde yerine getirilir? European Accreditation'ın tanıdığı uluslararası düzeyde akreditasyon sağlayan kuruluşlar hangileridir? Bu çalışmalar AB resmi gazetesinde yayımlanan yeni ve modüler yaklaşım kararları çerçevesinde yerine getirilmektedir. RENAR (Romanya), ESYD (Yunanistan), UKAS (Britanya), SINAL and SINCERT (İtalya), BAS (Bulgaristan), TÜV (Avusturya), GAZ, DACH, DCAE ve BAM (Almanya) bunlardan bazılarıdır.7. Yeni Yaklaşım Kararı nedir? Ürünlerde temel güvenlik gereklerinin zorunlu olması esasının kabul edilmesidir. Birbirine yakın ürün gruplarının tek direktif altında toplanarak bu direktiflerde temel güvenlik gereklerinin belirlenmesi esasına geçilmesidir. 8. Tek pazarda ürünlerin bu işareti taşımalarına ilişkin zorunluluk ne ölçüde yerine getirilmektedir? Tek pazar içindeki ürünlerin %45'i CE işaretini taşıyan ürünlerdir. Bu işareti taşıması zorunlu olan ürün grubu dışında dolaşıma izin verilmemektedir. Bu işareti taşımayan ürün grupları üretilemez, dağıtılamaz, ithal edilemez. Aksine davranışlar çok ağır cezai şartlar içermekte olup, haksız rekabet olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, tek pazara dâhil olması nedeniyle bu yükümlülükleri taşımaktadır.9. CE için Türk mevzuatı oluşturulmuş mudur? 4457, 4703 Sayılı Kanunlar ile Bakanlar Kurulu Kararı çerçevesinde yürürlüğe giren yönetmelikler kapsamında 21 ürün grubunun her biri için ilgili bakanlıklar direktifleri yönetmelik şeklinde yayınlamıştır. Bu yükümlülük AB müktesebatına uyum gereği yerine getirilmiştir. 10. Ülkemizde onaylanmış kuruluşlara ilişkin değerlendirmeyi kim yapar? Direktiflere uygun bir şekilde yürürlüğe giren yönetmelikler kapsamında başvurular ilgili kurum ve kuruluşlara yapılır. Örneğin, 98/37/AT no.lu direktifle ilişkilendirilen Makine Emniyeti Yönetmeliği kapsamında yürütülecek uygunluk değerlendirme faaliyetlerini Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yürütür. 11. Ülkemizde onaylanmış kuruluşların başvurularında akreditasyon zorunlu mudur? TS/ISO/EN 45000 (17000) standartlar serisine göre akreditasyon zorunlu olmamakla birlikte, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının yapacağı değerlendirmelerde önemli bir tercih unsurudur. Ancak, akreditasyon olmaması durumunda da, söz konusu standartlara uygunluğun kanıtlanması gerekmektedir. 12. Ülkemizde başvuru sahibinin onaylanmış kuruluş ilan edilmesi için yukarıda anılan standartlar serisine uygunluğu yeterli midir? Uygunluk, TÜRKAK tarafından değerlendirilerek olumlu raporun ilgili kamu kurum ve kuruluşlara sunulmasına bağlıdır. 13. Ülkemizde görevlendirme ne şekilde yapılır? Başvurular, değinilen esaslar ve TÜRKAK'tan alınan değerlendirme raporunun uygun bulunması durumunda başvuru sahibiyle ilgili kurum ve kuruluşlar arasında görevlendirme sözleşmesinin imzalanmasıyla sağlanır. Görevlendirmenin yürürlüğe girmesi için Dış Ticaret Müsteşarlığı aracılığıyla AB Komisyonu ve üye ülkeler nezdinde gerekli bildirimlerin yapılması mecburidir. 14. TÜRKAK dışında onaylanmış kuruluş olarak görevlendirilmek mümkün müdür? Başvuru sahibi görevlendirilmek istediği yönetmelikler kapsamında yürüteceği uygunluk değerlendirme faaliyetlerine ilişkin olarak EA tarafından tanınan bir kuruluştan akredite temin etmiş olabilir. Bu durumda belge üzerinde değerlendirme yapılması yeterlidir; ancak bu belgenin yokluğu halinde ilgili yönetmelik gereklerine uygunluğu TÜRKAK tarafından yapılacak değerlendirmeler sonucunda düzenlenecek raporun olumlu olmasına bağlıdır. 15.Yönetmeliklere göre CE işareti kullanımı zorunlu mudur? Bu ürünlerin iç piyasada serbestçe dolaşımı için en geç 01.01.2004 tarihi öngörülmüştür. Halen bazı ürün grupları için belirlenen süreler yürürlüğe girmemiş bulunmaktadır. 16. Direktifler kapsamındaki ürünleri yasal şekilde piyasaya sunmayanlar hakkında ilgili bakanlıklarca ne gibi müeyyideler uygulanmaktadır? Üretici, bakanlıkça belirlenen kurallar çerçevesinde uygunsuzluğa son vermek zorundadır. İlgili bakanlık alınan tedbirleri, kararların gerekçelerini ve uygunlukla ilgili görüşlerini Dış Ticaret Müsteşarlığı aracılığı ile AB Komisyonu'na ve üye ülkelere bildirir. 17. Ürünleri yasal şekilde piyasaya sunmayanlar için ayrıca para cezası öngörülmüş müdür? 4703 Sayılı Kanun hükümlerine göre para cezaları 1-10 ve 5-25 bin YTL arasında değişmekte olup, fiilin 1 yıl içinde tekrarı halinde, her tekrar için 2 katı olarak uygulanacağı belirtilmiştir. 18. Para cezası miktarları artırıma tabi midir? Para cezaları her yıl kanuna göre artırılır. Cezaların, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde vergi dairelerine veya mal müdürlüklerine ödenmesi gerekir. 19. Para cezalarına itiraz mümkün müdür? Yetkili idare mahkemesine itiraz edilse dahi, bu itiraz idari para cezasının yerine getirilmesini durdurmaz. Bu cezalar hakkında 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Cezalarda zaman aşımı süresi 1-5 yıldır. 20. CE işareti taşıyan Türk ihraç ürünlerinin dünya pazarında tutundurulabilmesi neye bağlıdır? İhraç ürünlerinin rekabetine ve mevcut kanunlarımızın AB yaklaşım kararları bazında uyumlaştırılmasına bağlıdır. AB müktesebatı üye devletlerin mevzuat uyumunu tamamlayabilmeleri için konseyin gerekli düzenlemeleri yapması yönünde hükümler içermektedir.

http://www.ulkemiz.com/ce-isareti-nedir-

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit, at üzerinde oynanan spor dallarından biridir. At üzerindeki sporcunun süngü veya mızrağını (ciridini) rakibe karşı isabetli bir şekilde atmasını, muharebe anında kendisine ve bineğine olan hakimiyetini ve bu yolla rakibine üstün gelmesini amaç edinen, kuralları olan bir spordur.Cirit, Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya geldikleri dönemden beri oynadıkları savaş oyunu olarak bilinmektedir.Daha sonraki dönemlerde Anadolu 'da oynanan ve atlı spor olarak da anılan cirit , başlangıçtan beri nesilden nesile intikal ederek günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Alparslan döneminde Anadolu 'da oynanan bu spor dalı, özellikle Doğu ve İç Anadolu’nun farklı yörelerinde daha yaygındır. Anadolu 'da 11-16. yüzyıllarda bir savaş oyunu olarak oynanan cirit, sonraki dönemlerde özellikle 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ülkesi ve sarayında en büyük gösteri sporuydu. Müsabakalarda yaşanan hayati tehlike nedeniyle II. Mahmut döneminde bu oyunun oynanması yasaklanmış, daha sonra tekrar bir gösteri oyunu olarak Anadolu 'da oynanmaya başlanmıştır. Türkiye 'de Cirit sporuna günümüzde yoğun ilginin Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlarca gösterildiği gözlemlenmektedir.Bu bölgede yer alan Erzurum İlinde ilk Atlı Spor İhtisas Kulübü 1957 yılında kurulmuştur. Bu ile bağlı ilçe, belde ve köylerindeki Atlı Spor Kulübü sayısı toplam 11 dir.Oyunun özellikleriSavaşta düşmanı takım halinde alt etmeye, mağlup etmeye yönelik davranışlar ve sonuçta güçlü olanın galibiyeti cirit müsabakalarının ana temasıdır. Hal böyle iken , hiçbir spor müsabakasında bulunmayan sadece ciritte olan ‘rakibi affetme, bağışlama’ davranışı, ciride farklı bir anlam yüklemektedir. Rakibini bağışlayan sporcuya ve takımına puan kazandırmaktadır. Zayıf düşene el kaldırmamanın, güçsüze vurmak yerine onu bağışlamanın gerekliliğini ifade eden bu davranış, adeta spor ve erdemin bir arada sergilenişidir. Hasmının önünü kesip, ona ciritle vurma fırsatı varken vurmayan, rakibini affeden sporcuların bu anlamlı davranışları onların asaletini ortaya koymaktadır.Özellikle Erzurum , Bayburt ,Erzincan , Sivas , Tokat ve Söğüt yörelerinde Cirit müsabakaları yapılırken insanların bu spora karşı ilgisi yoğundur. Anadolu 'da günden güne sayısı artan Cirit (Atlı Spor) Kulüpleri hem kendi aralarında yöresel olarak ve hemde zaman zaman Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu işbirliği ile yılın her mevsiminde müsabakalar düzenlemektedirler. Federasyon olarak Türkiye'de oynanan cirit oyunları Türkler 'in ciride verdikleri önemin göstergesidir.Kullanılan özel ifadelerHer spor dalında olduğu gibi ciritte de kullanılan özel ifadeler vardır. Bunlar hem oyunla alâkalı ve hem de nesnel ifadelerdir.Oyunla ilgili olanlar : Cirit oynanan saha için Alan , ahaliyi oyundan haberdar etmek için davul ve zurna ile oyun öncesi ve oyun oynanırken de oyuna renk katması maksadıyla özel ritimlerde çalınan müziğe Cirit Havası, oyundan önce atları oyuna motive etmek maksadıyla oyunun oynandığı yöreye özel olarak yine davul-zurna ile çalınan müziğe At Oynatma Havası, beş kişiden oluşan takıma Bölük , yedi kişiden oluşan takıma da Alay denir.Atlarla ilgili olanlar : Atın iki ayakla koşuyormuş gibi aynı tarafta bulunan ayaklarını eş zamanlı atarak yaptığı, düzenli yürüyüş şekline Rahvan , binicisini sarsmadan koşan ata Rahvan At, atın arka kalçalarına yüklenerek yaptığı yavaş yürüyüşüne Aheste , atın çapraz olarak ayak atmak suretiyle hızlı ve sert yürüyüşüne Tırısa Kalkmak, atın süratli koşma şekline Dörtnal , atın dörtnal koşmasının en hızlı olanına Hücum Dörtnal , iki atın aynı hizada oluşuna At Başı , atların baş kısmına takılan başlığa Dizgin , atın bel kısmına üstten keçe veya post üzerine konan kolon kayışları ile bağlanan ve kesici olmayan üzengilerden oluşan teçhizata da Eyer denir.Sporcularla ilgili olanlar: Atlı askere süvari anlamında Osmanlı, cirit oyununda iyi at binenler ve at oyunlarında becerisi olan oyunculara Sipahi, at üzerinde hâkimiyet sağlamak, ve hüner göstermek eylemine At Oynatmak, kendi içlerinde hiyerarşik bir düzende atlı olarak cirit oyununa katılan takım gücüne Seğmen, at üzerinde beceri ve hüner gösteren oyuncuya, biniciye At Cambazı , cirit oyununda at üzerinde sıra halinde duranlara Menzil, bir kolunda işaret bulunan takım kaptanına Takım Kolbaşısı , attığı ciridi rakibinin atına isabet ettiren oyuncuya Acemi, oyun esnasında isabet alıp ölen kişilere Şehit denir.Oyun ve kurallarıHakemler üzengileri kontrol ederek maçı başlatırlar. Kolbaşı, takımındaki bütün sporcuların olumlu olumsuz tüm hareketlerinden sorumludur. Takımına oyun taktiklerini o verir. Kolbaşı vakitli-vakitsiz çıkış yapan veya aynı anda çift çıkan oyunculara engel olur, saftaki oyuncuların ileri veya geriye doğru 5 m mesafede, alay durağında durmalarını sağlar. Takımlar bölük düzeninde ise 2 'şer, alay düzeninde iseler 3 'er yedek oyuncuları bulunur. Yedek oyuncular saha hakeminin arkasında ve kendi sahasında açıkta beklerler. Oyuncu değişiklikleri oyunun duraklama anında saha hakemi tarafından baş hakem bilgilendirilerek yapılır. Bir oyunda en fazla 3 oyuncu değişikliği yapılabilir.Oyundan çıkan oyuncu bir daha oyuna alınmaz. Her oyuncunun arkasında ve atlarının üzerine konulan kumaşın her iki tarafında yazılı numaralar bulunur. (sporcu ile atının numarası aynıdır..) Takımların formaları aynı renkte ise: takım numaraları; A takımında 1’den 10’a kadar, B takımında ise 11’den 20’ye kadardır. Oyuna başlama ve ilk çıkış hakkı kur’a sonunda sahayı kaybeden takıma verilir. Alay çıkışları alay durağından yapılır. Erken çıkış ihlâli, yasak saha olarak; çift çıkış ihlâli ise atış sahası dışından atış olarak değerlendirilir. Her iki hatalı duruma düşen oyuncular alay durağına geldikten sonra başka bir oyuncu ancak o zaman hamle yapabilir. Bir ciritçi oyun sahasında rakip sporculardan birine yarım veya tam çark yapmak suretiyle ciridini atar. İki defadan fazla tam çark yapılamaz. Cirit genelde gösteri mahiyetinde oynanır. Cirit oyununda, sporcu rakibinin kendisine atacağı ciritten sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına veya boynuna yatar. Bazı sporcular rakiplerini kaçış çizgisine ulaşana kadar kovalar ve ardından cirit atarlar.İsabet ettirebildikleri için puan kazanırlar. Oyun esnasında baş ve yüz kısmına cirit isabet eden oyuncuların yaralanmaları muhtemeldir. Bu tür isabetler nedeniyle ölüm hadiseleri muhtemeldir.Bu durumda ölen sporcu, sporun geleneğine göre, er meydanında ölmüş sayılır.Ölen sporcu yakınlarının şikâyetçi ve davacı olmadığı sporun kendi geleneğindendir.Hatta bunu yiğitlik sayıp övünürler. Cirit, puan üzerinden oynandığında; oyun öncesi takımlarca birlikte tespit edilen kurallar çerçevesinde, puanı en fazla olan takım cirit oyunun galibi sayılır. Her iki takım ve o esnada orada bulunanlarca; cirit oyununun kurallarını iyi bildiğine inanılan kişilerin hakemliği ile cirit oynanır.Bu kişinin (hakemin) verdiği kararlara ve puanlamaya hiç kimse itirazda bulunmaz.PuanlamaPuanlamada, oyunda sergilenen hareketler dikkate alınır ve puan kazandıran veya kaybettiren özellikleri ile sayısal olarak değerlendirilir. Oyun puanlaması kriterleri takımlarca müsabakadan önce kararlaştırılır ve bu değerlere göre müsabaka sonuçlandırılır. Puan farkları takımların oyun puanını belirler. Toplam puanı yüksek olan takım galip sayılır.Hareketler ve sayısal değerleriPuan kazandıran hareketler : Alay durağında rakibe cirit isabet ettirme ve oyun alanında çelme yapma (kamçı ve sopa ile) karşı takıma isabet sayılır bu hareketlerinin her biri 4 puan olarak değerlendirilir. Rakibe alan içinde cirit isabetettirme, rakibe cirit atmaktan vazgeçme( bağışlama), rakibinin hamlesini bozma, atılan ciridi oyun alanında havada tutma (alay durağı yasaklanan bölgede hariç), tehlikeli durumda puandan vazgeçme hareketlerinin her biri ise 3 puan olarak değerlendirilir.Puan kaybettiren hareketler : Yasak saha ihlali, atı ile karşı alaya bölgesine girme , yan çizgiyi ihlal etme, atış sahası dışına çıkıp atış yapma, cirit atma (hamle) hakkını kullanmama, sahasından erken veya çift çıkış yapma, attan inme (izinsiz), yasak sahada 3 veya daha fazla, oyuncu bulunması, hamle hakkı doğan sporcunun yan çizgiden oyuna girmesi ve ciridini atış alanında sporcunun kasten yere atması ve sporcunun ciridini elinden düşürmesinin fena puan değeri 1 , sporcunun ciridi rakibinin atına kasten vurması, yakın mesafede rakibine cirit atması, atını rakip atlıya kasten çarptırması, attan düşmesi, karşı alaya kasten dalması, rakibi yakalayıp bağışlaması beklenen ve gereken pozisyonda onu bağışlamaması, (ikinci kez) attan düşmesinin fena puan değeri 3 dür. https://tr.wikipedia.org/wiki/Cirit

http://www.ulkemiz.com/cirit-nasil-bir-spordur-

Asperger Sendromu ve Otizmli Bireylerde Eğitim

Asperger Sendromu ve Otizmli Bireylerde Eğitim

Okulların bu tip durumlar için verdikleri hizmetleri ve bu hizmetlerin hangi okulda çocuğunuza ne gibi yararları olabileceğini araştırın. Aramanız gereken nitelikler şunlardır: •Bireysel dikkat üzerine küçük çalışma grupları olması •Sosyal beceri eğitimi verebilecek bir iletişim uzmanının bulunması •Yapısal ortamlarda ve gözlemlenen aktivitelerle sosyal etkileşim fırsatı sunması •Gerçek yaşam becerilerini öğretmek ve çocuğun özel ilgi ve yeteneklerini cesaretlendirmek •Eğitim programını bireyselleştirme isteği   •Çocuğunuzun duygusal sağlığına odaklanabilecek ve aileyle irtibat içinde hizmet verebilecek hassas bir danışman •Öğrencilerin farklılığına saygı duymanın ve onlarla empati kurmanın üzerinde durma Çocuğunuzun sınıfında neler olup bittiğinden haberdar olun. Sürekli iletişim ebeveyn ve öğretmen arasında her gün gidip gelen bir defterle korunabilir. TEDAVİ STRATEJİLERİ Tedavi, iletişim ve sosyal vasıfları geliştirmek ve davranış yönetiminden oluşur. Tedavi programının çocuğunuzun gelişimine paralel olarak ve çocuğunuza daha faydalı olacak şekilde sürekli ayarlanması gerekebilir. Çocuğunuzun güçlü yönlerinden faydalanın, onları evde ve okulda ilgi alanlarına yönelmeleri için cesaretlendirin. Aktivite odaklı gruplar ve danışmanlık da yararlı olabilir. Asperger sendromlu çocukların çoğunda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, bipolar bozukluk, obsesif-kompülsif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu ve depresyon gibi rahatsızlıklar da görülebilir. Bu durumlar, zaten ilave ihtiyaçları olan bir çocukla ilgilenen ebeveynlerin üzerine bir yük daha bindirir ve bunların da ilaç ve diğer terapilerle tedavi edilmesi gereklidir. Ebeveynlerin Asperger sendromu olan çocuklarına yardımcı olabilmeleri için ilk önce Asperger hakkında uzmanlardan doğru ve kapsamlı bilgi almaları ve kendilerini bu konuda eğitmeleri gereklidir. Aşağıda size faydalı olabilecek bazı öneriler bulunmaktadır. Bazıları işinize yarayabilir, bazılarının da size faydası dokunmayabilir. Esneklik, yaratıcılık ve öğrenme isteği çocuğunuzu büyütürken size yardımcı olacak unsurlardır. BAŞARI İÇİN GENEL STRATEJİLER: •Asperger sendromlu çocuklar yemek, ev ödevi ve yatma zamanı gibi düzenlenmiş günlük rutinlerden fayda sağlarlar. Belirli kurallardan ve stresi en aza indiren ve kafalarını karıştırmayan tutarlı beklentilerden hoşlanırlar. •Asperger sendromlu çoğu kişi sözlü eğitim ve görevlerde daha başarılı olur. Doğrudan, özlü ve anlaşılır bir tavır da yardımcı olur. •Asperger sendromlu kişilerin çoğu olayları bir bütün olarak algılamakta zorluk çeker ve daha çok durumumun bir bölümünü görmeye meyillidirler. Bu yüzden bölüm bölüm bütüne doğru giden eğitim yaklaşımından, yani kavramın bir bölümüyle başlayıp onun parça parça etrafını saran fikirlerin eklenmesiyle sonuca ulaşan eğitimden çoğunlukla büyük fayda sağlarlar. •Yardımcı olabilecek şemalar ve diğer yazılı materyallerle zenginleştirilmiş görsel destek faydalı olabilir. •Saatin tıklaması, floresan lambanın cızırtısı gibi geri plandaki seslerin çocuğunuzun dikkatini dağıtabileceğini bilin. •Asperger sendromlu çocuklar çoğunlukla daha geç olgunlaşır. Her zaman yaşına göre davranmasını beklemeyin. •Stres tetikleyici şeyleri bulmaya ve bunları engellemeye çalışın. Zor durumlar için çocuğunuzu önceden hazırlayın ve değişiklikle veya yeni durumla başa çıkabilmesi için stratejiler öğretin. SOSYAL BECERİLERİ GELİŞTİRECEK STRATEJİLER: •Çocuğunuz, diğer çocuklara normal gelen sosyal normları ve kuralları anlamayabilir. Neden belirli davranışların kabul gördüğüne dair net açıklamalarda bulunun ve bu davranışlar için gereken kuralları öğretin. •Çocuğunuzu diğerleriyle nasıl etkileşime gireceğini ve kendisiyle konuşulduğunda ne yapması gerektiğini öğrenmesi için cesaretlendirin ve bunun neden önemli olduğunu açıklayın. Çocuğunuzu ödüllendirmeyi unutmayın, özellikle yönlendirilmeden bir sosyal beceriyi kullandığında bol bol ödüllendirin. •Sırasının gelmesini bekleyerek yapılması gereken ve kendisini başkasının yerine koyacağı oyunlar veya soru-cevap seansları gibi aktiviteler yapın •Rol yaparak ve televizyondaki, filmlerdeki insanların davranışlarını seyrederek ve tartışarak, çocuğunuzun diğer insanların duygularını anlamasına yardımcı olun. Bu duygulara karşı kendi duygularınız ve reaksiyonlarınızı anlatarak çocuğunuza örnek olun. •Çocuğunuza sosyal işaretleri anlamayı ve bunlara uygun reaksiyon vermeyi öğretin. Örneğin birisiyle tanıştırıldığında nasıl davranması gerektiğine dair kalıplar öğretebilirsiniz, bu kalıpları çeşitli sosyal durumlar için ayrı ayrı olmak üzere öğretebilirsiniz. Rol yapma yoluyla farklı insanlarla nasıl etkileşime girebileceğini de öğretebilirsiniz. •Çocuğunuz yalnız kalmaya meyilliyse, başkalarıyla etkileşime girmesi için teşvik edin. •Çocuğunuza kamusal ve özel alanlar hakkında bilgi verin ki buralarda nasıl uygun davranacağını bilsin. Örneğin sarılmak okulda uygun olmayabilir, ama evde uygundur. OKUL İÇİN STRATEJİLER: •Okulda düzenli olması için takvim, kontrol listesi ve notlar gibi görsel sistemleri kullanın. •Çocuğu okul ortamına hazırlayın. Okul başlamadan önce, çoğunuzun günlük programının üzerinden geçin. Ayrıca çocuğunuzun yeni okul ortamına alışması okula ait için resimler de kullanabilirsiniz. •Zorbalık ve alay gibi davranışların farkında olun ve çocuğunuzu korumaya çalışın. Sınıftaki öğrencilerin Asperger sendromu hakkında bilgilendirilmesi için öğretmenler ve okul danışmanıyla konuşun. •Sınıf öğretmeninden çocuğunuzu çocuğunuzun ihtiyaçlarına karşı daha hassas olan öğrencilerin yakınına oturtmasını isteyin. Bu öğrenciler aynı zamanda aralarda, yemek saatlerinde ve diğer zamanlarda çocuğunuzla arkadaşlık edebilirler. •Çocuğunuzun öğretmenini çocuğunuzu sanat, okuma, kelime dağarcığı gibi çocuğunuzun en iyi olduğu alanlardaki becerilerini gösterebileceği sınıf aktivitelerine dahil etmesi için teşvik edin. •Her gün belli bir zamanda ve yerde ev ödevini yaptırarak bir rutin oluşturun. Bu çocuğunuzun zaman yönetimini öğrenmesini sağlayacaktır. •Çocuğunuzu motive etmek için ödüller koyun. Başarı gösterdiğinde televizyon seyretmesi, video oyunu oynamasına izin vermek veya istediği özel ilgi alanıyla alakalı bir hediye için puan vermek (belli bir puana ulaştığında hediye alınır) gibi ödül yöntemleri kullanabilirsiniz. •Asperger sendromlu çocukların bazılarının el yazısı kötüdür. Ödevini bilgisayarda hazırlamak işleri kolaylaştırabilir. Ayrıca bilgisayar kullanmak çocuğunuzun motor becerilerini ve bilgiyi düzenleme becerisini geliştirmesine yardımcı olabilir. Uğraşı tedavisi de faydalı olabilir. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/asperger-sendromu-ve-otizmli-bireylerde-egitim

Lazarus Refleksi Nedir?

Lazarus Refleksi Nedir?

Hayata Son Tutunuş “Lazarus Refleksi”Bu makalemizle, 250.000 bin Türk Lirası değerinde bir konuyu açıklamaya çalışacağız. Bu konunun niçin 250.000 bin Türk Lirası değerinde olduğunu ve bu parayı kazandırıp kazandırmadığını makalenin sonunda bulacaksınız. Bir trafik kazasında veya silahlı kavgada ölen yakınınızı öldü diye morga kaldırdılar ve siz de görevlilere eşlik ediyorsunuz. Malum olduğu üzere sevdiklerinizden birinin ölümü siz de ilk olarak onun ölümüne inanmama şeklinde yasın ilk aşaması olan inkarla karşılanacaktır. Bütün bu tarifsiz hüzün ve her şeye rağmen inanmama duygularının etkisiyle, sevdiğiniz insanı tam sedyeye kattıklarında birine sarılır gibi kollarını kavuşturduğunu fark ettiniz. Tıpkı sizden ayrılmak istemeyen ve yardım dileyen bir çocuk edasıyla. İşte artık sevdiğinizin öldüğüne ikna edilmeniz için mantıklı açıklamalardan çok daha fazlası gerekecektir. Tıbbi literatürde ‘’Lazarus Refleksi’’ olarak adlandırılan bu durum İncil’deki bir anekdottan adını almaktadır. Rivayete göre Hz. İsa, etrafında bulunan ve kendisine inanmakta şüphe duyan kalabalığa peygamberliğini ispatlamak için onları dört gün önce ölmüş Lazarus adlı bir gencin mezarına götürür ve burada mezara seslenerek Allah’ın adıyla ölüye dirilmesini emreder. Aniden kalablığın hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerinin önünde mezar toprağı açılıp Lazarus adlı genç tüm canlılığıyla sapasağlam karşılarına dikilir.Tıpkı anlatılan anekdotta olduğu gibi beyin ölümü henüz gerçekleşmiş kişilerde kolların bir şeye sarılır gibi kavuşturulduğu bu tepkiye ‘’Lazarus Tepkisi’’ adı verilmiştirGerek basınımızda gerekse de dünya medyasında yıllardır haberleri sıklıkla işgal eden çoğu zaman durumdan haberdar olmayan doktor ve hemşireleri de hayretler içinde bırakan bu olaylar duruma vakıf olmayan insanlara zor ve şok edici anlar yaşatmaktadır.Yakın zamanda bu ve benzeri olayların medyanın etkisi ve teknolojinin gelişmesiyle kapsamlı incelemeler konu olmuştur. Son olarak Buenos Aires (Arjantin) J.M.Ramos Mejia Hastanesi’nden Dr.Jose Bueri bu konuda 18 aylık bir araştırma yürüttü. Beyin ölümü kararı verilen 38 hastadan 15’inin ölümün üzerinden geçen 24 saat içinde hareket ettiği görüldü. 72 saatten sonra artık hiçbir hareket gözlenmiyordu. Vücut hareket ederken elektroansefalogram beyinde herhangi bir elektrik akımı tespit etmemişti. Doktorlar bu hareketlerin komutunun beyinden değil omurilikten geldiğini belirlediler.Dr.Marti-Fabregas bu ölüm-sonrası hareketlerin omurilikten kaynaklandığını, beyinle veya beyincikle bir ilgisi olmadığını söylüyor. Doktorlar, hastane personeline ve özellikle de hasta yakınlarına bu fizik olayın iyi anlatılması gerektiğini, beyin ölümünden sonra böyle hareketlerin görüldüğünü ama bunun hastanın hayata dönme umudunun olduğu anlamına gelmediğini söylüyorlar; bu konuda yanlış bilgilenmenin, organ bağışı konusunda da tereddüt doğurduğunu bildiriyorlar. Medikal olarak yapılan araştırmalarda bu refleksin omuriliğin ölümden sonra tıpkı beyin gibi sinirsel faaliyetleri kontrol etme yetisinin bir sonucu olduğu ortaya çıkmıştır.Yine çeşitli araştırma verilerden anlaşıldığı kadarıyla ‘omurilik’ vücudun en önemli kısımlarından biri olarak kritik hayati işlemleri sürdürmesi nedeniyle aktivitesini ölümden sonra da uzun bir süre korumaktadır. Bütün bu verilere rağmen Lazarus Refleksi bugün tam olarak çözülebilmiş değildir.Evrimsel açıdan bakıldığında bu refleksin diğer reflekslerimiz gibi bizi acımasız doğanın vahşi şartlarından korumaya yönelik olduğu savunulabilir. Bir bütün olarak bu refleks göğsümüzü korumayı, yaşadığımız yüksek ağaçlardan düştüğümüzde istemsizce de olsa dallara ya da yakınımızdakilere tutunmamızı sağlayarak bizi hayata bağladığını düşünmek mantıklı gelmektedir. ATV’’nin sevilen ve ilgiyle izlenen yarışma programı Kim Milyoner Olmak İster? Usta isim Kenan Işık’ın sunumuyla 11 Aralık 2013 çarşamba gecesi yeni bölümüyle ekranlara geldi. Yarışmanın yeni bölümünde, 15.000 TL’lik baraj sorusunu geçen yarışmacıya sorulan 250.000 TL’lik soru şu şekildeydi; Soru: Beyin ölümü gerçekleşen insanlarda vücudun belli bir noktasına dokununca kolların göğüste çapraz kapanmasını tetikleyen refleksin adı nedir? A) Schaeffer Refleksi B) Gordon Refleksi C) Lazarus Refleksi D) Cornell RefleksiMaalesef yarışmacı, insanımıza has riskten kaçınan davranışıyla herhangi bir şıkkı seçmektense, o ana kadar ki elde ettiği parayla yetinerek yarışmadan çekilmiştir. Kaynak: http://www.sosyolife.net/beyin-olumu-gerceklesen-insanlarda-vucudun-belli-bir-noktasina-dokununca-kollarin-goguste-capraz-kapanmasini-tetikleyen-refleksin-adi-nedir/#ixzz32YN7neJWYazar: Erdal Uğurhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/lazarus-refleksi-nedir

Genetik Miras Nedir? Sağlığa Faydaları ve Zararları Nelerdir?

Genetik Miras Nedir? Sağlığa Faydaları ve Zararları Nelerdir?

Genetik Miras Nedir? Bilimsel verilere ve doktorların büyük bir kısmının açıklamasına göre birtakım hastalıklar ve alışkanlıklar ayrıca da huylar kalıtsaldır yani genlerden gelir.

http://www.ulkemiz.com/genetik-miras-nedir-sagliga-faydalari-ve-zararlari-nelerdir

İnsanlar eskisine göre artık daha uzun yaşıyorlar

İnsanlar eskisine göre artık daha uzun yaşıyorlar

İnsan ömrü, hepimizin bildiği gibi tek ve eşsiz. Herkesin kendi dünyası bir yandan başka dünyalar ve koşullar var.

http://www.ulkemiz.com/insanlar-eskisine-gore-artik-daha-uzun-yasiyorlar


Uzayı camın içine yerleştiren sanat

Uzayı camın içine yerleştiren sanat

Uzayı odanızın tavanına yansıtan projektörler eğer ilginizi çekiyorsa sizi yeni bir uzay temalı üründen haberdar edelim. Satoshi Tomizu isimli bir cam sanatçısı, uzayın küçük bir örneğini camın içinde oluşturan yeni bir sanat akımını başlattı.

http://www.ulkemiz.com/uzayi-camin-icine-yerlestiren-sanat

Menopoz Okulu Nedir?

Menopoz Okulu Nedir?

Menopoz; genellikle 40 ile 55 yaş arasında yaşanılan adet kanamalarının düzensizleşmesi ve ardından kanamaların kesilmesiyle sona eren, hayatın doğal bir evresi olarak kabul edildiği bir dönemdir.

http://www.ulkemiz.com/menopoz-okulu-nedir

Dünyanın En Zehirli Hayvanları

Dünyanın En Zehirli Hayvanları

Yaşadığımız bu dünya üzerinde binlerce hayvan çeşidi bulunmaktadır. Kimbilir belki de bizim duymadığımız, bilmediğimiz veya görmediğimiz yüzlerce hayvan türü vardır belki.

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-en-zehirli-hayvanlari

Favori Sıcak İçeceğiniz, Ne Kadar Şeker İçeriyor?

Favori Sıcak İçeceğiniz, Ne Kadar Şeker İçeriyor?

Hepimiz, gazlı içecekleri yoğun olarak tüketmememiz gerektiğinin farkındayız. Bir kutu Coca Cola örneğin, yaklaşık 9 çay kaşığı şeker içerir. Aslında bu bizim için sürpriz değil.

http://www.ulkemiz.com/favori-sicak-iceceginiz-ne-kadar-seker-iceriyor

Madagaskar’da Üç Yeni Primat Türü Keşfedildi

Madagaskar’da Üç Yeni Primat Türü Keşfedildi

German Primate Center (DPZ – Alman Primat Merkezi), Kentucky Üniversitesi, American Duke Lemur Center ve Madagaskar’daki Université d’Antananarivo’dan bilim insanları Molecular Ecology’de yayımlanan makalelerinde, Türkçe’de fare makileri (ing. mouse lemurs) olarak bilinen üç yeni primat türünün keşfedildiğini duyurdu. Madagaskar’ın güneyinde ve doğu kıyısında yaşayan bu türlerin keşfi ile, bilinen fare makileri tür sayısı 24’e yükseldi. Yalnızca 20 yıl önce, bu küçük gececi canlılardan sadece 2 türün varlığından haberdardık. Fare lemurlar veya fare makileri; Madagaskar için endemik*, küçük ve gececi canlılar olmakla birlikte, tüm türler birbirine benzer şekilde iri gözlü ve kahverengi tüylüdür. Bu sebeple, farklı türler ancak genetik metotlara dayanarak birbirinden ayrılabilmektedir. İki popülasyonun, birbirinden ayrı türler olduğunu söylemek için, popülasyonlar arasındaki farkların  ve bu farkların büyüklüğünün ne kadar olması gerektiği, halen sürmekte olan bir tartışmadır. Buna karşılık, gelişen teknoloji ile daha fazla kullanılmaya başlanan objektif genetik testler bu tartışmaları yavaş yavaş rafa kaldırmaya başlıyor. Alman Primat Merkezi araştırmacılarından Peter Kappeler; bu teknikler sayesinde, keşfedilen canlıların üç farklı tür olduğunu tespit ettiklerini açıkladı. Aynı araştırma ekibi bundan üç yıl önce iki yeni lemuru keşfetmiş ve tanılamıştı. Yeni dönem DNA dizisi sekanslama teknikleri ve istatistiki metotların kombinasyonlarının uygulanması ile, daha önce keşfedilmiş 21 fare makisi türünün de birbirinden farklı türler olduğu gösterildi. Adanın ormanlarının daha önce girilmemiş kısımlarına girilmeye başlanması, ormanların tahribatı ile kolaylaşan ve ne yazık ki genişleyen araştırma alanları, diğer taraftan bölgedeki primat türleri zenginliğinin de ortaya çıkarılmasını sağladı. Primatlardan birisine, Hamburg Üniversitesi araştırmacılarından, yıllarca lemurların araştırılması ve korunması için çalışmış olan Profesör Jörg Ganzhorn’un onuruna  Microcebus ganzhorni  adı verilirken, diğer ikisine sırasıyla Microcebus manitatra ve Microcebus boraha adları verildi. IUCN’nin Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi’ne göre uzak akrabalarımız olan lemurların bilinen 100 türü, Dünya’daki en çok tehlike altında olan hayvan grubu olarak biliniyor ve hepsi de avlanma ve orman tahribatı gibi nedenlerden dolayı soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya. *Endemik tür – belli bir bölgeye özgü, yalnızca tek bir coğrafi alanda yaşayan türlerdir. Kaynak : Scott Hotaling, Mary E. Foley, Nicolette M. Lawrence, Jose Bocanegra, Marina B. Blanco, Rodin Rasoloarison, Peter M. Kappeler, Meredith A. Barrett, Anne D. Yoder, David W. Weisrock. Species discovery and validation in a cryptic radiation of endangered primates: coalescent-based species delimitation in Madagascar’s mouse lemurs. Molecular Ecology, 2016; DOI: 10.1111/mec.13604 Baran Bozdağ http://bilimfili.com/uc-yeni-primat-turu-kesfedildi/

http://www.ulkemiz.com/madagaskarda-uc-yeni-primat-turu-kesfedildi

Metan ile Dolu Jüpiter Benzeri Dışgezegen

Metan ile Dolu Jüpiter Benzeri Dışgezegen

The Gemini Planet Imager (İkizler Gezegen Görüntüleyici -GPI) ilk gezegen keşfini ve görüntülemesini başardı.

http://www.ulkemiz.com/metan-ile-dolu-jupiter-benzeri-disgezegen

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

OSMANLIDA MERKEZİ YÖNETİM •       Osmanlı Devleti merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışı ile yönetiliyordu. Devletin başında Osmanlı hanedanından gelen Padişah bulunuyordu. •       Egemenlik Allah adına padişaha aitti. Bu nedenle bütün yetkiler padişahta toplanmıştır. Padişahlar, Bey, Gazi, Hünkar, Hüdavendigar ve Sultan gibi unvanlar kullanmışlardır. •       Padişahlar, hükümdarlık alameti olarak kendi adlarına hutbe okutup, para bastırmışlardır. •       Padişah adayı şehzadeler, yetişmeleri için san­caklara gönderilirlerdi. Buna "Sancağa Çıkma" denilirdi. Devlet yönetiminde tecrübe kazanmala­rı için gittikleri sancaklarda yanlarına "Lala" adı verilen tecrübeli devlet adamları verilirdi. I. Ahmet 1603 yılında bu uygulamayı kaldırarak "Kafes Usulü"nü getirdi. Bu tarihten itibaren şehzadeler sarayda yetiştirilmeye başlanıldı. •       I. Ahmet devrine kadar Osmanlı Devleti'nde pa­dişah öldüğü zaman yerine kimin geçeceği belir­lenmemişti. Her şehzadenin padişah olma hakkı bulunduğundan bu durum şehzadeler arasında taht kavgalarının çıkmasına neden olmuştur. •       I. Ahmet 1603'te Ekber ve Erşed (büyük ve akıl­lı) olanın tahta geçmesi kuralını getirdi. Böylece taht kavgaları ve kardeş katliamı önlendi. •       Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517) ile Osmanlı padişahları aynı zamanda halife oldu­lar. •       Padişahın yetkileri ilk kez ayanlar karşısında Sened-i İttifak ile kısıtlandı. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti'nde hukuk devleti anlayışı yerleşmeye başladı. 1876 Kanun-u Esasi ile padişahın yetkileri ilk kez anayasa ile sınırlandı. Divan-ı Hümayun •       Divan, devlet işlerinin görüşülerek karara bağ­landığı en yüksek kuruldu. Divan teşkilatı Orhan Bey zamanında kurulmuştur. II. Mahmut yaptığı ıslahatlar sırasında Divanı kaldırarak yerine Ba­kanlar Kurulu'nu kurmuştur. •       Divan, padişah için danışma meclisi niteliğinde­dir. Divanın iki özelliği vardır, hem yönetim kuru­mudur hem de en yüksek mahkemedir. Divan üyeleri ve görevleri şunlardır; 1.     Padişah : Padişahlar Fatih'e kadar (1475) diva­nın başkanı idiler. Fatih'ten sonra padişahlar di­van toplantılarına katılmadılar. 2.     Vezir-i Azam (sadrazam): Padişahın mutlak vekili olup günümüzdeki Başbakan' in konu­mundadır. Padişah mührünü taşır, padişah adına tayin ve terfiler yapar ve devlet işlerini yürütürdü. Sadrazamlar padişah yerine sefere çıktıkları za­man "Serdar-ı Ekrem"(Büyük Asker) unvanı alırlardı. 3.     Vezirler: Günümüzde Devlet Bakanları konu­munda olan vezirler daha çok askeri ve siyasi işlerden sorumlu idiler. Tecrübeli birer devlet adamı olup vezir-i azamın yardımcısı idiler. Osmanlı Devleti büyüdükçe sayıları artmıştır. 4.     Kazaskerler: Anadolu ve Rumeli Kazaskeri ol­mak üzere sayıları ikidir. Adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı. Divandaki büyük da­valara bakan kazaskerler ayrıca kadı ve müder­rislerin (profesör) tayin ve terfilerine bakarlardı. Günümüzdeki hem Milli Eğitim hem Adalet Bakanı konumundaydılar. 5.     Defterdarlar: Günümüzdeki Maliye Bakanı' nın konumunda olan defterdarlar, devletin bütün mali işlerinden sorumludur. Anadolu ve Rumeli def­terdarları olmak üzere sayıları ikidir. 6.     Nişancı: Protokol, yazı ve tapu işlerinde so­rumlu idi. Padişah adına yazılan ferman, berat ve diğer belgelere padişahın tuğrasını (imzasını) çekerdi. Os­manlı kanunlarını çok iyi bilen nişancılar gerekti­ği zaman Divana bilgi verirlerdi. •       Bu görevlilerden başka 16. yüzyıldan itibaren di­van üyeleri arasında din işlerinden sorumlu Müf­tü (Şeyhülislam), donanmadan sorumlu Kaptan-ı Derya ve dış işlerinden sorumlu Reis'ül Küttap da katılmıştır.   OSMANLIDA TAŞRA YÖNETİMİ Osmanlı Devleti'nde, fetihlerle toprakların genişlemesi üzerine ülke yönetimini kolaylaştırmak için ülke eya­letlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köylere ayrılmıştır. Eyaletler Eyaletler idari bakımdan kendi içinde üçe ayrılıyordu. 1 Merkeze Bağlı Eyaletler Merkeze bağlı eyaletler Anadolu ve Rumeli Beyler­beyliği olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Merkeze bağlı eyaletleri Beylerbeyi yönetiyordu. Bu eyaletlerin halkı daha çok Müslüman Türklerden oluşuyordu. 2.     Özel Yönetimi Olan Eyaletler Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Mısır, Basra, Bağdat, Habeş, Yemen gibi eyaletlerdir. Bu eyaletlerden yıllık belirli bir vergi alınmaktadır. Dirlik Sistemi uygulan­mamaktadır. Bu eyaletlerin vergi gelirleri açık artırma yoluyla Mültezim adı verilen şahıslar tarafından topla­nırdı (iltizam usûlü). 3.     İmtiyazlı Eyaletler (Bağlı Beylikler) İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti'ne bağlı Eflak, Boğdan, Kırım ve Erdel gibi eyaletlerdir. Bu eyaletler Osmanlı Devleti'ne vergi öderler, gerekti­ğinde orduya asker gönderirlerdi. OSMANLIDA ORDU VE DONANMA Osmanlı ordusu kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere ikiye ayrılırdı. Kara ordusu; Kapıkulu askerleri, Eya­let askerleri ve yardımcı kuvvetler olmak üzere üçe ayrılırdı, - KAPIKULU (MERKEZ ORDUSU) ASKERLERİ I. Murat zamanında savaş esiri çocukların asker ola­rak yetiştirilmesi amacıyla kuruldu. Kapıkulu ordusu piyadeler ve süvariler olmak üzere ikiye ayrılıyordu. 1.     Kapıkulu Piyadeleri a)     Acemi Ocağı : Devşirilen çocukların getirildiği ilk ocaktır. Burada ilk askeri eğitim verilirdi. Acemi Ocağında eğitimlerini tamamlayan devşirmelerin bir kısmı enderuna gönderilirken bir kısmı da di­ğer Kapıkulu Ocaklarına gönderilirlerdi. b)     Yeniçeri Ocağı : I. Murat zamanında kurulmuş­tur. Osmanlı ordusunun yaya (Piyade) askerleri­dir. Komutanlarına Yeniçeri Ağası denilirdi. Ye­niçeriler savaş zamanında padişahın yanında yer alırlardı. Barış zamanında ise Divanın koruyucu­luğunu ve İstanbul'un güvenliğini sağlarlardı. c)     Cebeci Ocağı : Yeniçerilerin silahlarını yapan, tamir eden ve saklayan ocaktı. d)     Topçu Ocağı : Orduya ait topların yapımı, bakı­mı ve savaşlarda kullanılması ile görevli ocaktı. e)     Top Arabacılar Ocağı : Topların sefer sırasında taşınmasıyla görevli idi. f)     Lağımcı Ocağı: Kale kuşatmalarında tünel ka­zarak surların altına patlayıcılar koyan ve patla­tan ocaktır. g)     Humbaracı Ocağı : Dinamit, bomba, havan topu yapan ve kullanan ocaktır. h) Tulumbacı Ocağı: Lale Devri'nde açılan itfaiye ocağıdır. ı) Doğancı ve Turnacı Ocağı : Haberleşme ve avlanmada kullanılan kuşları eğitmekle görevli ocaktır. i) Saka Ocağı : Ordunun su ihtiyacını karşılayan ocaktır. 2.     Kapıkulu Süvarileri Saray etrafında bulunan atlı askerlerdir. Savaşta hükümdarın sağında ve solunda yer alarak padi­şahı, ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. OSMANLI ( SANCAK) EYALET ASKERLERİ 1. Tımarlı Sipahiler Dirlik arazi sahipleri (has, zeamet ve tımar) tarafından yetiştirilen askerlerdir. Tamamı atlı askerlerdir. Bunlar maaş almazlar, geçimlerini dirliklerden sağlarlardı. Osmanlı ordusunun asıl gücünü oluştururlardı. II. Mahmut zamanında tımarlara son verilince Tımarlı Si­pahiler de ortadan kalktı. 2. Akıncılar Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan ülkelerle olan sınırlarda­ki eyaletlerde bulunurlardı. Düşman ülkelerine akınlar yaparak askeri hedefleri tahrip ederler, düşman kuv­vetleri hakkında bilgi toplarlardı.   OSMANLIDA YARDIMCI KUVVETLER 1. Azaplar Orduya sefer sırasında yol açarlar ve köprü kurarlardı. 2. Yaya ve Müsellemler Orhan Bey zamanında kurulan ilk daimi ordudur. Ka­pıkulu ordusu kurulunca geri hizmetlere verildi. 3. Gönüllüler Eli silah tutan Müslüman ve Hıristiyanların kendi is­tekleri ile savaşa katılmaları ile oluşan birliklerdi. 4. Derbentçiler Önemli yollar üzerindeki geçitleri koruyan askerlerdir. 5. Bağlı beyliklerin ve özel yönetimli eya­letlerin gönderdikleri ordular OSMANLI DONANMASI • Orhan Bey döneminde ele geçirilen Karesioğulları Beyliği'ne ait donanma Osmanlı donan­masının temelini oluşturur. • Kuruluş Dönemi'nde istenen güce ulaşamayan Osmanlı donanması, Fatih zamanında Venedik ve Cenevizlilerle mücadele edecek bir güce ulaşmıştır. Yükselme Dönemi'nde Karadeniz ve Akdeniz Osmanlı hakimiyetine alınmıştır. • Kanuni'den sonra donanmaya verilen önem azaldığı için Osmanlı donanması giderek gücünü yitirdi. Buna rağmen Sultan Abdülaziz'in gayretleri ile (1861-1876) Osmanlı donanması dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmiştir. • Donanma başkomutanına Kaptan-ı Derya veya Kaptan Paşa denilirdi. Donanma komutanına Reis, deniz askerlerine de Levent adı verilirdi. Osmanli hânedani, Oguzlarin Kayi boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çikaran boylardandi. Bir uç beyligi olarak tarih sahnesine çikisindan itibaren bünyesinin gerektirdigi dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Beyligi, kisa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin sartlarina göre çok kisa denilebilecek zamanda, tarihin akisini degistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazi tesadüflerle izah etmeye çalismak mümkün degildir.Gerçekten, çok genis topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanli Devleti, çesitli din, dil, irk, örf ve âdetlere sahip topluluklari asirlarca âdil bir sekilde idare etmisti. Ulasim teknolojisi bakimindan günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansizliklar içinde bulunan o asirlarin dünyasinda, bunca farkli yapidaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayisinin sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü'nün n bir madde halinde siraladigi ve Rasonyi'ye göre batili tarihçilerce de kabul edilen basarinin bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun isaret ettigi bu on bir maddenin birçogunda diger Anadolu beylikleri de ortakti. Osmanlilarin din, irk ve cografi ortam bakimindan Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanli basarisinin sebeplerini baska sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, diger beyliklerin sahip olmadiklari veya yapamadiklari bazi seyleri basarmislardi. Bu konuyu arastiran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Pasa da baslangiçta küçük bir uç beyligi olan bu devletin basarisini, maddî ve manevî sebeplere baglar. Ona göre bu sebepler sunlardir:1-Kurulus dönemindeki hükümdarlarin tamami, Islâm dinine ve bu dinin prensiplerine bagli olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve ser'î meseleleri bütünüyle kadilara havale etmislerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayri görmezlerdi. Dolayisiyla halktan herhangi birine yapilan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baski yapmadiklari gibi, tamamen Islâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarina da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde saglam bir adlî mekanizmanin çalismasina ve adaletin gerçeklesmesine sebep oluyordu. Iste bu adalet anlayisi sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelisti.2- Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Anadolu Selçuklu Devleti'ne bagli kaldilar. Bu baglilik, adi geçen devletin varligina son verildigi ana kadar devam etti. Onlarin bu baglilik ve vefalarindan dolayi Allah, kendilerini mükâfatlandirdi. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve bas kaldirmalarda hep onlara yardimci oldu.3- Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasi ve Bizans'in içinde bulundugu sIkIntili durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmamasi.4- Osmanlilar, Islâm dünyasinin hudud boylarinda kurulmuslardi. Cihad ve ilay-i kelimetullah için devamli harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve söhretleri de artiyordu. Onlarin bu durumunu ögrenen ve baska ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onlarin kuvvetlenmesine sebep oluyordu.5- Osmanli hükümdarlari, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karsi son derece hürmetkâr davranip onlari gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardimci olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrica topraklarini genisletip Müslüman nüfusunu artirmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çikardiklari kanunlara da sIkI sIkIya bagli kaliyorlardi. Mustafa Nuri Pasa'ya göre, Osmanli Devleti'nin kisa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulasmasina ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onlarin bu anlayis ve davranislaridir.Selçuklu-Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uç beyliginin, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugu'nun enkazi üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve Islâm damgasi vurmasi hadisesi, çagdas tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakasa edilmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu münakasa daha uzun süre devam edecege benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazi kimseler de bu gelismeyi padisah sahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar.Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlilarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlilarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazi merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunlarin basinda bey'at, cülûs ve kiliç kusanma merasimleri gelmektedir. Saltanatin intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padisahta "amûd-i nesebî" denilen babadan ogula geçmek suretiyle olmustur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanin ortak mülkü olma telakkisi Osmanlilarda özellikle Fâtih döneminde degisIk bir anlayisa bürünmüstür. Kanunnâmenin meshur olan maddesi ile saltanatin babadan ogula intikalinde kolaylik saglanmistir. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmis. Daha sonraki dönemde bir iki istisna disinda "ekberiyet ve ersediyet" usûlüne göre hânedanin en yasli erkek üyesi padisah olmustur. Hükümdarlik ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adini tasiyan kisi, ayni zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanli Beyligi'nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanindan itibaren sadece hükümdarin çocuklari için geçerli hale gelmisti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarinin hakki olarak telakki edilmeye baslandi. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu degildir. Devlet adamlari ve askerlerce sevilip takdir edilen sehzade, ölen babasinin yerine hükümdar ilan olunurdu.Osmanli padisahlari cülûslan münasebetiyle çikardiklari fermanda Allah'in lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatin kendilerine müyesser oldugunu ifade ederler. Öyle anlasiliyor ki ilk dönemlerde devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahi teskilatinin da bu seçimde büyük bir payi bulunmaktadir. Çok nadir de olsa, zaman zaman padisahlarin, yerlerine geçecek sehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslilarin yaninda bulunan kardesi Mustafa Çelebi'nin tekrar hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatindan ümidini kestigi sirada yanindaki vezir ve beylerine oglu Murad'in hükümdar yapilmasini ve o yetisinceye kadar ölümünün gizli tutulmasini vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardes kavgasinin sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almis oluyordu.Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlilarda hükümdarin çocuklarindan kimin padisah olacagina dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeslerini öldürürlerdi. Kardes katli, Yildirim Bâyezid zamanindan beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazili hale getirilmistir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladimdan saltanat müyesser ola, karindaslarini nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.Töreye göre Osmanli padisahi, memleketin sahibi sayilirdi. Bu sebeple tebeasinin mali ve cani üzerinde tasarruf hakki vardi. Vasitali vasitasiz bunu kullanirdi. Her türlü kuvvet padisahin elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak degil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarina göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)'nde, padisahin yetkilerini nasil kullandigina isaretle söyle denilmektedir: "Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlasildigina göre bütün dünyevî ve dinî idare padisah adina yapilmaktadir. Buna dayanilarak padisahin, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamlari, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadiaskerleri, daha sonra da seyhülislâmlari vekil tayin ettigi söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapilacak tayin ve azillerde padisahin mutlak selâhiyet sahibi oldugu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantilarinda alinan her türlü kararin "arz" yolu ile onun tasdikine sunulmasi da padisahin nihaî karar mercii oldugunu teyid etmektedir.Islâm hukukuna göre devletin basinda bulunan hükümdarin, hakkinda nass bulunmayan mevzularda tebeasinin maslahatini gözeterek çikardigi kanunlarina uymak dinin emridir. Islâm hukukuna göre hükümdar her istedigini yapan ve her türlü arzusuna uyulmasi gereken bir kisi degildir. O da ser'î hukukun gerektirdigi emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in "Allah'in emirlerine uymayana itaat yoktur" Hadis-i Serifi ile Hz. Ebu Bekir'in halife seçildigi zaman yaptigi ilk konusmasinda dedigi gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli devlet adamlari, bundan baska türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneginde hâkim bulunan anlayisa göre "devlette din asil, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayisin disina çikmamak için Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Islâm fikhina (hukuk) yakindan âsina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Pasa ile Çandarli Halil ulemâdandi. Esasen, XIV. asir Türk dünyasini gezip onlar hakkinda canli levhalar gibi saglam bilgiler veren Ibn Batuta'nin müsahede ettigi gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yaninda en serefli mevkide yer almakta idiler.Bernard Lewis'in dedigi gibi; "Kurulusundan düsüsüne kadar Osmanli Devleti, Islâm gücünün ve inananin ilerlemesine veya savunmasina adanmis bir devlet idi. Osmanlilar, alti yüzyil, ilk önce esas itibariyla basarili olarak, Avrupa'nin genis bir kisminda Islâm egemenligi kurma çabasiyla, daha sonra da Bati'nin amansiz karsi saldirisini durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamli olarak Hiristiyan Bati ile savas halinde idiler. Yüzyillar boyu süren bu mücadele, Türk Islâmliginin tâ köklerindeki kaynaklari ile Türk toplumunun ve kurumlarinin bütün yapisini etkilememezlik edemezdi. Osmanli hükümdarinin halki, her seyden önce kendini Müslüman sayardi. Daha önce gördügümüz gibi Osmanli ve Türk, nisbeten yeni kullanilan deyimlerdir. Osmanli Türkleri, kendilerini Islâm ile özdes görmüslerdir. Diger herhangi bir Islâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini Islâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye'de hemen hemen kullanilmaz iken, Bati'da Müslümanin es anlami haline gelmesi ve Müslüman olmus bir Batiliya, olay Isfahan veya Fas'ta olsa bile "Türk olmus" denmesi ilginçtir."Osmanli pâdisahlarinin, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onlarin keyfî bir sekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenligi için tehlike teskil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarindan bahs edilirken görüldügü gibi Haçlilarla birlik olup Osmanli vatandasi olan Müslümanlari arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoglu Ibrahim Bey'in bu tecavüzünü, Islâmla bagdastiramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoglunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemisti. Ibn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu's-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoglu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoglu üzerine yürümüstü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafina topladigi bazi çapulcularla birlikte isyan baslatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Seyh Bedreddin Mahmud, yakalandigi zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin Islâm'a uygunluk derecesinin arastirilmasi ve cezanin, âlimler tarafindan kurulacak bir heyet tarafindan takdir edilmesini bizzat padisah istemisti. Padisahlar, her zaman bir kurulun danisma niteligindeki kararlarini almazlarsa bile hiç olmazsa en az seyhülislâm veya müftüden fetva aldiktan sonra hüküm verirlerdi. Onlarin bu emir ve iradeleri, hatt-i hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-i hümâyunun bizzat padisahin kendi el yazisi oldugu, digerlerinin onun adina Divan-i Hümâyundan çiktigi bilinmektedir.Osmanlilarda, devlet islerinde kesin bir karar verilmeden önce, isler, Divan'da görüsülürdü. Bu görüsmelerden sonra son karar hükümdarin olurdu. Hükümdarin herhangi bir mesele hakkinda verdigi karar ve kesin olarak beyan ettigi fikir, kanundu. Bununla beraber pâdisah, devlet isleri ile ilgili meselelerde ser'î ve hukukî konularda gerekli gördügü kimselerle görüsüp onlarin fikirlerini alirdi. Bu durumdan anlasilacagi üzere zâhiren genis ve hudutsuz selâhiyeti oldugu görülen padisah, gerçekte bir takim kanunlarla bagli di. Bu da bir devletin devam ve bekasi için sartti. Osmanli hükümdarlarinin ilk ve en kudretli zamanlarinda bile divan kararlarina tamamen riayet ettikleri ve alinan kararlarin disina çikmadiklari görülmektedir.Osmanli padisahlari, XVI. yüzyil sonlarina kadar sehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarinda komutanlik yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazaniyorlardi. Hükümdar olduklari zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardi. Osmanli hükümdarlari, ordularinin baskomutani idiler. Büyük ve önemli savaslara bizzat kendileri istirak edip komutanlik yapiyorlardi. Küçük savaslara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardi.Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarina kadar Osmanli padisahlari, Divan-i Hümâyuna baskanlik ederlerdi. Divan'da halki ve devleti ilgilendiren isleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalik veya baska bir sebepten dolayi padisahin istirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam baskanlik ederdi. Solakzâde'nin bir ifadesine dayanilarak Fâtih'in, Divan baskanligini terk edisi söyle bir hadiseye baglanir: Bir gün Fâtih'in baskanliginda Divan toplantisi yapildigi sirada isini takip etmek üzere payitahta gelmis olan bir Türk köylüsü, Divan çavuslarinin ellerinden kurtularak toplanti yerine girer ve "Devletlû Hünkâr kanginizdir, sIkayetim var" demis. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padisahin canini sIkmis. Vezir-i A'zam Gedik Ahmed Pasa'nin tavsiyesiyle hükümdarin Divan müzakerelerini bir perde arkasindan dinlemesi ve vezâret mührünün yani mühr-i hümayunun vezir-i a'zama verilmesi sistemi kabul edilmisti. Bundan sonra adi geçen vezir-i a'zamin teklifi üzerine padisahlar için toplanti mahallinin arkasinda biraz yüksekçe ve önü kafesli bir yer yapilmisti. Bundan sonra padisahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye baslamislardi.Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine baskanlik etmeyip bir perde veya kafes arkasindan dinlerdi. Meshur kanunnâmesinde de "Cenab-i serifim pes-i perdede oturup" demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmisti. Görüldügü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanli hükümdarlari devamli olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davalari dinleyip devlet islerini görüyorlardi.Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her firsatta halka yardimci olmaya çalisiyorlardi. Bunu bilen halk, sIkâyet, taleb ve arzularini çesitli vesilelerle hükümdarlara ulastiriyordu. Bu anlayis, kökleri mazide olan eski bir an'anenin yerlesmesine sebep oluyordu. Bu an'anelerden biri, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine sehir devletinde, oldukça sade bir yapi içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüsüyordu. Süphesiz ki bu davranis, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teskil ediyordu. Hulafa-i Rasidîn döneminde gelisen fetihlerle büyüyen idarî yapida, çok farkli inanç ve düsüncede olan kimselerin mevcud olmasi, bazi suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarinda bazi tedbirlerin alinmasi ihtiyaci dogdu.Halk ile Osmanli hükümdarlari arasindaki münasebeti saglayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazlari, ava çikma, Istanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasirlara yapilan ziyaretler, halka hükümdara ulasma imkani veren firsatlardi.Osmanli hükümdarlari, daha Osman Bey'den itibaren mesru mazeretlerinin disinda Cuma namazini sarayin disinda ve halka açik bir camide kilmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatirat ve seyahatnâmelerden açikça anlasilmaktadir. Cuma selamligi sirasinda üzerinde durulmasi gereken en önemli husus, halkin dilek ve bilhassa sIkayetlerini bizzat hükümdara ulastirmis olmasidir. Osmanli tarihi boyunca bunun pek çok örnegini görmek mümkündür. Aslinda Osmanli Devleti'nde tebeanin padisaha ulasmasi yerlesmis bir gelenekti.Padisahlarin zaman zaman kiyafet degistirerek halk arasinda dolasip kamuoyunu yoklamalari (tebdil gezmeleri), günlük hayatlari, yemekleri, Istanbul ve civarinda çesitli gezintiler' saltanat kurumu açisindan önemli hususlardir.Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da hükümdarin hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adina "Hükümdarlik alametleri" denilen isaret ve semboller vardi. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kurulus döneminde Osmanli padisahlarinin hakimiyet sembolü olan hükümdarlik alametleri sunlardir: Payitaht, saray, çadir (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kiliç, bayrak, tiraz, tug.Padisahlarin kullandiklari unvanlar, bunlarin kullanildigi yerler Osmanli hâkimiyet anlayisi açisindan önemlidir. Halil Inalcik ("Padisah", ÎA, IX) bunlari, ser'î ve örfî ünvanlar olarak iki kisimda degerlendirmekte ve resmî belgelerde bunlarin itina ile kullanildigina isaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padisah gibi ünvanlardir. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabik zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanini kullandi. Bu ünvan daha sonraki padisahlarca da kullanildi.OSMANLI SEHZÂDELERIXIV. asrin sonlari ile XV. asirda, diger Anadolu beyliklerinde de görüldügü gibi "çelebi" ünvani ile de anilan Osmanli hükümdar çocuklarina, sehzâde ismi verilmekte idi. Mense' ve mânâsi tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafindan kullanildigi ifade edilmektedir.Osmanli sehzâdeleri babalarinin sagliginda yüksek haslarla bir sancagin idaresine (sancaga çikma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî islerde tecrübe kazanip yetistiriliyorlardi. Sehzâdeler, tâkriben on-onbes yaslarinda tayin edildikleri sancaga gönderilirlerdi. Devlet islerinde kendilerini yetistirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adami ile çesitli hizmetler için kalabalik bir maiyet verilirdi. Sehzâdeler, gidecekleri sancaga validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan sehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi.Osmanli sehzâdelerinden, sancak beyi olanlarin maiyetlerinde nisanci, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapi agasi ve diger bazi saray erkâni vardi. Çelebi sultanlarin yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarina ait isleri görürlerdi. Yaslari küçük olanlarin bu islerine de lalalari bakardi. Sancagin bütün islerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen sahislardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Sehzâdeler, kendi sancaklarinda zeâmet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacaklari bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asil deftere kaydettirmek mecburiyeti vardi.XV. yüzyil ortalarina kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskisehir, Aydin, Kütahya, Balikesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi sehirler, baslica sehzâde sancak merkezleri olmustur. Sehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun degildi. Sehzâdelerin bulunduklari sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.Kurulus dönemindeki Osmanli sehzâdeleri, ya babalari ile beraber veya yalniz olarak sefere giderlerdi. Babalariyla sefere katildiklari zamanlarda ordunun yanlarinda, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanli sehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadigindan dolayi hükümdar olma hakkina sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karsi zaman zaman diger kardeslerin saltanat iddiasiyle ortaya çiktiklari görülür. Bu arada Savci Bey gibi, babasi I. Murad'a karsi hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikanlar da olmustur.III. Mehmed'in cülûsundan (1595) itibaren sehzâdelerin fiilen sancaga gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adina bir vekil sancaga gönderilmistir. Sehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmislerdi. Bu gelenegin terk edilmesi, Osmanli saltanat kurumu için tam bir felaket olmustu. XVII-XVIII. asirlarda Topkapi Sarayi'nin Harem kisminda "Simsirlik" denilen dairede hayatini geçiren sehzâdelerin sahsiyetleri, tam gelisememis, ilim ve kültür bakimindan zayif kalmislardi. Bununla beraber XVIII. asrin sonlarinda sehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmus ve devlet isleri ile ilgilenir olmuslardir.OSMANLI MERKEZ TESKILÂTIKurulus dönemi Osmanli Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki asiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müsterek mali sayiliyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek basina karar vermeyerek bir kisim devlet adaminin fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adina "Divan" denecek meclis (bir çesit bakanlar kurulu) tarafindan yerine getiriliyordu. Baslangiçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarin birinci derecede yardimcilari idi. Her sey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayali olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazili kanun haline getirilmistir. Bununla beraber, devletin genel kanunlari disinda, her kaza ve sancagin ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunlari vardi.îdarede bütün yetki padisahin ve onu temsilen divanin elinde toplanmisti. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çikarmis oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandiriyordu. Çünkü daha kurulustan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçilige giden bir yol tutmuslardi. Bu bakimdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altinda yapiliyordu. Merkezin en önemli karar organi da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.DIVAN-I HÜMÂYUNIslâm dünyasinda, Hz. Ömer ile baslayan divan teskilati, daha sonra degisIk sekil ve isimlerle gelisip devam etti. Osmanli döneminde bizzat padisahin baskanliginda önemli devlet islerini görüsmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yillarinda nasil gelistigine dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çikan divanin bir benzeri olmalidir ki, pek fazla bir gelisme göstermemistir. Babasinin yerine geçip Bey ünvanini alan Orhan döneminde, divanin varligi artik kesinlik kazanmis görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamaninda, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarinin (divan üyeleri) burmali tülbent, yani bir çesit sarik sarmalarini emr ettigini söylemesi, onun divan erkâni için bir kiyafet tesbit ettigini göstermektedir. Osmanli divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organlari arasinda yer alacaktir.Ilk dönem Osmanli divaninin çok sade ve basit oldugu tahmin edilebilir. Öyle anlasiliyor ki bu ilk divan, uç beyligi zamanindaki seklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanli beyinin kendisinden baska bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan sehrin kadisi, beyligin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayida üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabinda orduya kumanda eden sahis olarak sahnede Osmanli beyinin oglu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyligi divaninin modeline göre oldugu hakkinda bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yikilip Mogol nüfuzu da sarsilmaya baslayinca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanli Beyligi'nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandigi görülür.Orhan Bey zamaninda müesseselestigi görülen divanin üyeleri için, artik resmî bir kiyafetin tesbit edildigi görülür. Divan toplantilari, Sultan I. Murad, Yildirim Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmisti. Yildirim Bâyezid, halkin sIkâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çikardi. Herhangi bir derdi ve sIkIntisi olanlar orada kendisine sIkayette bulunurlardi. O da bunlarin problemlerini derhal çözerdi.Divan, Orhan Bey zamanindan, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanirdi. Toplantilar sabah namazindan sonra baslar ve ögleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarindan sonra (Fâtih dönemi) toplantilar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Sali) inmis, Pazar ve Sali günleri de arz günleri olarak tesbit edilmisti.Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sinif ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açikti. Idarî, siyasî ve örfî isler re'sen, digerleri de müracaat, sIkâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksizliga ugrayan, zulüm gören veya mahalli kadilarca haklarinda yanlis hüküm verilmis olanlar, vali ve askerî siniftan sIkâyeti bulunanlar, vakif mütevellilerinin haksiz muamelelerine ugrayanlar vs. gibi davacilar için divan kapisi daima açikti. Divanda önce halkin dilek ve sIkâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüsülüp karara baglanirdi.Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadiasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nisanci tarafindan görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapilirdi. Toplanti bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandiktan sonra çavusbasi, elindeki asasini yere vurarak divanin sona erdigini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri agasi padisah tarafindan kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alinirdi. Ondan sonra kadiaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padisahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldirilmisti. Divan erkânindan baska o gün isleri için divana gelmis bulunan halka da din ve milliyet farki gözetilmeksizin yemek verilirdi.Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti divani, devletin en yüksek organi özelligini tasimaktaydi. Devlet baskani olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacini hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kisinin degil, bir kurulu teskil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanilarak en mükemmel sekilde yapilabileceginin açik bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüsülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teskil eden üyelerin fikirlerinin alinarak atamalar yapildigina isarettir. Bir kurulun yapacagi atamalarin ise bir tek kisinin yapacagi atamalardan daha isabetli olacagi bir gerçektir. Divanda son söz süphesiz ki sultanindir. Ancak gördügümüz gibi hükümdarin, vezirlerin mütalaalarini almasi, daha dogrusu böyle bir ihtiyaci hissetmesi, devlet idaresinde is birligi ve koordinasyonun ön planda tutuldugunu göstermektedir.DIVAN ÜYELERIKurulus dönemi Osmanli divani, her gün sabah namazindan sonra padisahin huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdigi isleri yapardi. Divan toplantilarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padisahi bir tarafa birakacak olursak kurulus döneminde divanda vezir-i a'zam, kadiasker, defterdar ve nisanci gibi asil üyeler bulunuyordu.VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLEROsmanlilarin ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sinifina mensuptu. Daha sonra vezir sayisi artinca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan baska "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanilmis ise de bunlar asil el-kabtan degillerdir.Osmanli Devleti'nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa'dir. Bu zat, ilmiye sinifina mensup oldugu gibi ayni zamanda taninmis ahi reislerindendi. Osmanli tarihçilerinin büyük bir kismi, bu zat ile Sehzâde Alaeddin'i birbirine karistirir. Alaeddin Pasa'dan sonra bu makama sira ile Ahmed Pasa, Haci Pasa ve Sinaneddin Yusuf Pasa gelmislerdi. Çandarli Halil Hayreddin Pasa ise Sinaneddin Yusuf Pasa'dan sonra vezirlige getirilmisti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yil kadar kalan Çandarlizâde Ali Pasa zamaninda, Timurtas Pasa'ya da vezirlik verilince Çandarlizâde Ali Pasa vezir-i a'zam diye anilmaya baslandi.Çandarli Halil Hayreddin Pasa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sinifa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Pasa'nin Rumeli fetihlerinde komutanligi vezirlikle birlestirip mühim muvaffakiyetler kazanmasi, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasina sebep olmustu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep ayni sekilde hareket etmislerdi.Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayisi artmis ve XVI. asir ortalarina yakin zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul'da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Misir valiligine tayin edilmislerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bagdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmisti.Vezir-i azam, padisahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarin mutlak vekili oldugundan, sözü ve yazisi padisahin iradesi ve fermani demekti. Çandarli hanedaninin düsüsüne kadar bütün islerde birinci merci vezir-i azamdi. Çelebi Mehmed zamanindaki Amasyali Bayezid Pasa'nin vezir-i azamligi bir tarafa birakilacak olursa Çandarli ailesinin bir silsile halinde kadiaskerlikten gelmek suretiyle yetmis seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii isgal etmeleri ve hükümdarlarin itimadlarini kazanmalari bütün Türk devlet adamlarinin bir ailenin etrafinda toplanmalarina sebep olmustu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanati oglu Mehmed'e birakan Ikinci Murad, karsi tarafin bu firsati ganimet bilip antlasmayi bozmasi üzerine, anormal bir hal alan olaylar karsisinda tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istedigi zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa'nin tesebbüsüyle ikinci defa hükümdarlik makamina getirilmisti.Icabinda padisah adina divana riyaset (baskanlik) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarin mutlak vekili idiler. Pâdisahin elips seklindeki altin bir mührü, bunun alameti olarak yanlarinda bulunurdu. Vezir, devlet islerinde bütün selahiyet ve mesuliyetlere sahip oldugu gibi bütün azil ve tayin isleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmisti.Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazili bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak söyle denilmektedir:"Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkinda su ifadeler kullanilmaktadir:"Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir. Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."Kanunnâme metinlerinde görüldügü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve genis yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padisahi temsil etmekteydi. Vezir-i a'zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a'zamlar, padisahin yüzük seklindeki tugrali altin mührünü tasirlardi. Vezir-i a'zamlarin, diger vezirlerden farklari "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlik selâhiyetinin icrasina ve padisahin kendisini vekil ettigine dair bir delil oldugu için onlar bu mührü örülmüs bir kese içinde koyunlarinda tasirlardi. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.Osmanli Devleti'nde XVI. asrin ilk yarilarina kadar yalniz devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardi. Bunlarin sayilari pek fazla degildi. Kubbe vezirleri divanda kidem sirasina göre otururlardi.Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantilarina katilmayi terk edip, riyaseti sadrazama biraktiktan ve XVI. asrin ikinci yansinda bu toplantilar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasinda sadrazamin verdigi izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet isleri Pasakapisi'nda görülmeye baslanmis ve Divan-i Hümâyun XVIII. asirdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmisti. Sadrazamlarin hükümdarlarla görüsmeleri ise XVI. asirdan itibaren gittikçe azalmisti. Bunlar, devlet islerini "telhîs" veya "takrîr" adli vesIkalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmis olan ve hükümdarin tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamin arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkinda padisahin fikrini sorardi. Telhislerin hazirlanmasi Reisü'l-küttabin görevi olup, hazirlandiktan sonra genellikle padisahi yormamak ve merami açikça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazilarak saraya gönderilirdi. Padisahin "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamani degildir", "berhüdar olasin", "olmaz" gibi hatt-i hümâyunu ile isaret etmesinden sonra sadrazam onu isleme koyardi. Sadrazamlarin diger devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise "buyruldu" denirdi. Osmanli Devleti'nin ilgasina kadar sadrazamlarin ya re'sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazilan kagitlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazi ile yazilmasi ve bas tarafina da sadrazamin ismini havi sadaret mührünün basilmasi usûldendi.KADIASKEROsmanli Devleti'nde askerî ve hukukî islerden sorumlu olan kadiaskerlik teskilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmise sahiptir. Hz. Ömer tarafindan ordugâh sehirlerine tayin edilen kadilar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet tasiyorlardi. Bu sebeple, kadiaskerligin Hz. Ömer tarafindan kuruldugu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemsahlar'da, Anadolu Selçuklulari'nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlilar'da da vardi.Osmanli Devleti'nde ilk kadiaskerin Bursa Kadisi Çandarli Kara Halil Hayreddin Pasa oldugu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadiaskerin adi geçen zat oldugunda müttefik olmalarina ragmen, tayin tarihi için farkli rakamlar vermektedirler. ÂsIkpasazâde ve Oruç Bey, bu makamin 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbasi 763 (M. 1361)'de ihdas edildigini belirtmektedirler. Bundan baska kadiaskerlik hakkindaki arastirmasinda M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildigini söyler.Kelime olarak lügat mânâsi "asker kadist" demek olan kadiaskerlik, Osmanli ilmiye teskilâti içinde önemli bir mevki idi. Kadiasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelligi açisindan önem tasir. Zira, Seyhulislâmliktan takriben bir asir kadar önce (80 sene) kurulmus olan müessesenin kurulusunda devletin, asker ve onlarin ihtiyaçlarini karsilamada titizlikle hareket ettigini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azasi olan kadiaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sinirli degildi. Kadiaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî islere de bakiyorlardi. Onlar, belli seviyedeki bazi kadi ve nâiblerin tayinlerini de yapiyorlardi. Divan toplantilarinda vezir-i a'zamin saginda vezirler, solunda da kadiaskerler yer alirdi.Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalniz bir kadiaskerlik vardi. Hududlarin genislemesi ve islerin çogalmasi yüzünden 885 (M. 1481) yilinda biri Rumeli, digeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrildi. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadiaskerligine, o dönemde Istanbul kadisi olan Balikesirli Haci Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadiaskerligine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu'nun Osmanli ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafindan 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreginde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadiaskerligi adi altinda üçüncü bir kadiaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzakligi sebebiyle olsa gerek ki divân üyeligi bulunmayan bu kadiaskerligin basina meshur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadiaskerlige Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adi geçen sahsin bu görevden ayrilmasindan sonra bir müddet vekaletle idareye baslanan bu kadiaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadiaskerligine birakildi. Böylece Rumeli ve Anadolu kadiaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanli saltanatinin sonuna kadar devam etti.Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadiaskerleri ile daha asagi bir mevkide bulunan Anadolu kadiaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde söyle belirtilir:"Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai ser'an caiz olur.Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir."Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadilarin tayini, Anadolu kadiaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadilarin tayini de Rumeli kadiaskeri tarafindan yapilmaktaydi. Görüldügü gibi müessesenin görevleri, egitim ve yargi teskilatinin idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek baris, gerekse savas sirasinda hukukî ihtilaflarinin giderilmesi ve davalarinin görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.Kadiaskerler, XVI. yüzyilin ikinci yansini müteakip, Seyhülislâmligin ön plâna çiktigi tarihe kadar bütün kadi ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a'zama ait olan kirktan yukari müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzlari kendilerinden alinarak, kirk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadilarinin tayinleri eskisi gibi bunlara birakildi. Kirktan yukari yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmistir. Tayin olunacak müderris veya kadi Anadolu'da ise Anadolu kadiaskeri, Rumelide ise Rumeli kadiaskeri tarafindan arz günlerinde, bizzat kendisi tarafindan, padisah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadilarin tayinleri için padisahin muvafakati alinirdi.Bir kimsenin kadiasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadilik mansibinda bulunmasi gerekirdi. XVI. asrin ikinci yarisina kadar kadiasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadilarindan veya Anadolu kadiaskeri pâyesi olan Istanbul kadisi mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadiaskeri olmasi kanun haline gelmisti. Bu kadiaskerlikten sonra da Rumeli kadiaskerligi gelirdi. Kurulustan sonraki dönemlerde kadiaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde oldugu gibi bir yildi. Bu müddeti dolduran kadiasker, mazûl sayilarak yerine sirada olan bir baskasi tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarisindan itibaren Rumeli kadiaskerleri Seyhülislâm olurlardi.Zamanla maaslarinda farklilik görülen kadiaskerler, Fatih kanunnâmesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça aliyorlardi. XVI. yüzyilin ortalarindan sonra Rumeli kadiaskeri 572, Anadolu kadiaskeri ise 563 akça yevmiye aliyorlardi. Bunlarin maaslarindan baska askerî siniftan olup vefat edenlerin "resm-i kismet"lerinden, binde onbes akça olarak gelirleri vardi. Bu para, kadiasker kassamlari vasitasiyle tahsil edilirdi. Âli'nin kaydina göre Rumeli kadiaskerine resm-i kismetten günde sekiz bin akça hasil olurdu. Anadolu kadiaskerinin resm-i kismeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Misir'in bu kadiaskerlige bagli olmasi, bu artisa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaüdlerinde de kendilerine maas tahsis edilen kadiaskerlere, daha sonra birer arpalik verilerek iaselerinin temin edilmesi saglanirdi.Divân'daki davalari dinleyen kadiaskerler, Sali ve Çarsamba hariç olmak üzere hergün kendi konaklarinda divân akdedip kendilerini ilgilendiren ser'î ve hukukî islere bakarlardi. Kadiaskerlerden her birinin tezkireci, rûznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardimcilari bulunurdu. Ayrica her birinin davali ve davaciyi divâna getiren yirmiser muhziri bulunmaktaydi.Padisah, sefere çiktigi zaman kadiaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padisah sefere gitmedigi takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser'î muameleleri görmek üzere onlarin yerine "ordu kadisi" tayin edilip gönderilirdi. Ayni sekilde padisahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padisahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina istirak ederlerdi.Bu müessese, Osmanli Devleti'nin sonuna kadar devam etmis, Osmanli hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmustur.DEFTERDÂRDefter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Dogudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlilar, defterdâr diyorlardi. Bir bakima günümüzdeki Maliye bakanligi mânâsini ifade eder. Osmanlilar, XIV. asrin son yarisinda ve Sultan I. Murad zamaninda maliye teskilâtinin temelini atip onu tedricen gelistirmislerdir. Buna bakarak Osmanlilarin daha kurulus yillarindan itibaren maliye isleri üzerinde önemle durduklari söylenebilir. Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasinda oglu Orhan'a yaptigi vasiyetinden bahs ederken onun "beytü'l-mal-i müslimîn"i korumasi gerektigini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamamasi gerektigine isaretle bunun önemini belirttigine temas eder.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan tedvin ettirilmis olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diger kanunnâmelere göre defterdâr, padisah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dis hazine ile maliye kayitlarini ihtiva eden devlet hazinesinin açilip kapanmasi defterdârin huzurunda olurdu. Baska bir ifade ile hazinenin açilmasinda hazir bulunmak, defterdârin vazifeleri arasinda bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece sali günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padisahin huzurunda okuyacagi telhîs hakkinda daha önce vezir-i a'zamla görüsür ve onun muvafakatini alirdi. Bayram tebriklerinde padisah vezirlere oldugu gibi defterdarlara da ayaga kalkardi.Genel olarak devlet gelirlerini çogaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olani da muhafaza altinda bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kurulus yillarinda bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçlarin çogalmasi yüzünden sayilan artirildi. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait islere bakan Rumeli defterdâri veya bas defterdâr ile Anadolu'nun malî islerine bakan Anadolu defterdâri olmak üzere iki kisi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde bas defterdârdan baska Anadolu defterdâri ile "sIkk-i sânî" denilen defterdârlar vardir. Bunlar da bas defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasinda bas defterdâr ordu ile gittigi zaman, Anadolu defterdâri onun yerine vekâleten bakardi.Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî islerdeki sIkâyetleri, Defterdâr Kapisi'nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tugrali ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmistir. Her defterdâr, kendi dairesinden çikan evrakin arkasini imzalardi. On yedinci asrin ortalarindan itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarina kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdâra verildi. Bundan baska bas defterdâr, divan karari ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenari sadr-i a'zamin buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a'zama re'sen yazdigi veya havale edilmis bir muameleli kagit üzerine cevap verdigi zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardi.Kanunnâmede bas defterdâr ve vazifeleri hakkinda su bilgiler verilmektedir: "Bas defterdâr pâye ve itibarda "nisanci" gibidir. Bas defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davalari dinler. Maliye tarafindan ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrina (tugrali ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek. Kanunnâme metninden anlasilacagi üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârlarin vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginlestirmek degildir. Onlar, devlet hazinesine haram malin girmesine engel olmak zorunda olduklari gibi yetim mali dahi sokmayacaklardir.Onsekizinci asir baslarindan itibaren Rumeli defterdârlarina veya bas defterdâra "sIkk-i evvel", Anadolu defterdârina "sIkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "sIkk-i sâlis" adi verildi.Icraat ve tahsilatta defterdârin icra memuru olarak maiyetinde farkli vazifeleri bulunan bes görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, bas bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlikta bunun bir dairesi olup emri altinda bakikulu ismiyle altmis kadar mübasir vardir.Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sIkIstirma ile tahsilat yaparlardi. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar bas bakikulu hapishanesinde tutuklanirlardi.îkinci icra memuru, cizye bas bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanlari takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememis veya yatirmamis olanlari takib ederdi.Adi geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar basidir. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardi. Bas defterdârin icra memurlarindan dördüncüsü sergi nâziri, besincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardi.Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayinda sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanilmistir.NISANCIOsmanli devlet teskilâtinda Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanilan bir tabirdir. Nisan kelimesinden türetilmis olan "Nisanci", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakinin bas tarafina padisahin imzasi demek olan nisani koyardi. Bu görevliye nisanci, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.Osmanli devlet teskilâtinda XVIII. asir baslarina kadar önemli bir makam olan nisancilik, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Nisancilik müessesesinin basinda bulunan görevliye Osmanlilar'da nisanci denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-Insa" deniyordu. Bu teskilat, sadece Müslüman Dogu'da degil, Bati Müslüman devletlerinde de vardi. Nitekim batida devlet kurmus ve zaman zaman Endülüs'e de geçmis bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-insa" adi ile ayni görevi yerine getiren bir müessese vardi. Büyük Selçuklular'da da ayni vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanin basindaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa" adi veriliyordu. Bazan da sadece "Tugraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarin mensûr, ferman vs. gibi isimler altinda çikardigi emirnâmelere, onun isaret ve tugrasini koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teskilati içinde de ayni görevleri yerine getiren ve adina "Tugraî" denilen bir görevlinin bulundugunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir'daki bu hizmeti bes merhalede ele alir ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-însa" adinin verildigini bildirir. Görüldügü gibi müesseselesmis hali ile Abbasîlerde görülen nisancilik, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da olacakti. Bunun için Osmanli Devleti'nin merkez teskilâti içinde önemli bir yeri bulunan divanin azalarindan biri de "Nisanci" adini tasiyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasina ragmen, nisanciligin Osmanlilar'da hangi tarihlerde kuruldugu kesin olarak tesbit edilebilmis degildir. Bununla beraber, bazi arastiricilar bu kurulusu Osmanli Devleti'nin ikinci hükümdari olan Orhan Gazi dönemine kadar çikarirlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tugra bulunmaktadir. Bu da nisanciligin basit sekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var oldugunun bir isareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarinda kullanildigini gösteren kayitlar da vardir. Nitekim, Sultan Ikinci Murad'in emri ile Türkçe'ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nisanci" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adli tarihinin mütercimi olan zat, nisanci kelimesini kullandigina göre, bu tabir, o dönem Osmanli toplumu arasinda biliniyordu demektir.Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdigi kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmis olmasi, bunun Fâtih'ten önce mevcud oldugunu, fakat onun zamaninda tam anlamiyla gelistigini göstermektedir.Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamin saginda ve vezirlerin alt tarafinda oturan nisanci, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nisancilar, görevleri icabi bazi özellikleri tasiyan kimseler arasindan seçiliyorlardi. Nisanci olacak kimselerin insa konusunda maharetli bulunmalari gerekirdi. Nitekim kiraat ilminin büyük isimlerinden Seyh Muhammed Cezerî'nin küçük oglu Ebu'l-Hayr Muhammed (Muhammed-i Asgar), Misir'dan, Osmanli hizmetine geldigi zaman insadaki kudretinden dolayi kendisine nisancilik verilmisti.Görevleri icabi olarak insa konusunda maharetli olmalari, devlet kanunlarini iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasinda bag kurup anlari telif etme kabiliyetine sahip bulunmalari gereken nisancilarin, ilmiye sinifi arasindan dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.Nisancilar, XVI. asrin baslarindan itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasinda, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye baslanmistir. Eger reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasindan uygun görülen bir kisi bu vazifeye tayin edilirdi.Fâtih döneminde müesseseleserek kuruldugunu gördügümüz nisancilik, Osmanli Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teskil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadiaskerlik ve defterdarliktan sonra en önemli vazife nisancilikti. Fâtih zamaninda bu görevi büyük bir basari ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nisanciligin itibari daha da artmisti. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nisancilik yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak tesrifatta defterdârin üstüne yükseltilmis ve vezirler gibi otag kurmasina müsaade edilmistir. Niçancilik mansibinin üstünlügü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmis, "Koca Nisanci" lakabi ile taninan Celalzâde, meslegindeki kidemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârin önüne geçirilmisti.Nisancilarin nüfuzlari ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kismi beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrin sonuna kadar nisancilar vezir olmayip sadece beylerbeyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nisanci olan Boyali Mehmed Pasa (öl. 1001) vezirlige nakl edilince nisanciligi birakmis fakat sonradan tekrar nisanci olunca tayini beylerbeyi rütbesi ile yapilmisti. Daha sonra bazan kubbe vezirligi ile nisanciligin birlestirilerek bir kisiye verildigi (tevcih) de oldu.Nisanci, Divan-i Hümâyun azasi olmasina ragmen, vezir rütbesini haiz degilse kanun geregi arz günlerinde padisahin huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nisanciliga tayin edildigi zaman bir defa padisahin huzuruna girip tayinlerinden dolayi tesekkür ederdi.XVI ve XVII. asrin baslarinda serdar veya padisah seferde bulundugu zaman, Istanbul muhafazasinda birakilan vezire nisanci tarafindan tugralari çekilmis bos ahkâm kagitlari gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafindan doldurularak kullanilirdi.XVII. asrin sonlarinda (1087) tedvin edilmis önemli bir Osmanli kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde "Kanun-i Nisanci" basligi altinda ayri ve özel bir fasil bulunmaktadir. Bu fasilda, o dönem nisancilarinin nizamlari tafsilatli bir sekilde verilmekte, onlarin resmî ve hukukî durumlari belirtilmektedir. Buna göre nisanci, "tugra-i serif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazilir. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarini çeker ve defteri tashih etmek lazim gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarini, düzeltilmesi lazim gelen defter hakkinda vazifeli kilar. Sonra tashihi yapar, fermani da kendisi saklar, Kadiaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarini çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedari ile kagit eminine gönderir. Divan tarafindan verilen sIkâyet ahkâmini reis efendi (reisu'l-küttâb) resid ettikten sonra kesedari toplayip kendisine getirir, tugralarini çekerdi." Kanunnâmede aynen su ifadeler yer almaktadir: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nisancilardan sual olunagelmistir. Sâbikta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmustur.”Kanunnâme, nisancilar hakkinda daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nisancinin vezirligi varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kidemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden baska bütün beylerbeylere ve kadiaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çiktikça vezirler ile birlikte girip çikar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasinda nisancinin disarida nerede ve nasil selama çikacagini da belirtmistir. Nisancinin beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nisanci bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadilarina tasaddur eder. Diger divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftani giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Haslari da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nisancilarin vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.Nisancilik, XVI. asrin sonlarindan itibaren yavas yavas önemini kayb etmeye basladi. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü'l-küttâbla esit duruma getirilmisti. XVII... asnn ortalarinda nisancilik adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyilin baslarina kadar ismen de olsa varliklarini devam ettiren nisancilar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nisancilik 1836 yilinda tamamen lagv edilerek vazifeleri "Defter eminine" verilmistir. Mühim islere dair fermanlarin üzerlerine Bâbiâlî, digerlerine de defter eminleri tarafindan tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafindan tugra çekilirdi. 1838'de tugra-nüvislik görevi de kaldirilip Bâbiâlî ile defter eminligi tugraciligi birlestirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlastirildi.SARAY TESKILÂTIBursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanogullari'na ait özel bir saray yoktu. Osmanli Beyi, diger emirler gibi kendi ailesi halki ile birlikte bir evde oturur, beyligin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Isler, bu mütevazi evde görüsülürdü. Bu sekildeki bir ikametgâhin, muhafiz vs. gibi fazla sayida yardimci kimselere de ihtiyaci yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavus, haberci ve az sayida bir muhafiz grubu, bütün isleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarinda, genellikle bey evinin karsisindaki ulu çinarlarin serin gölgelikleri, toplanti yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantilar, Osmanlilarin Sögüt bölgesine yerlesmeden önceki göçebelik dönemini hatirlatiyordu. Zira bu dönemlerde, asiretin ileri gelenleri açik havada, beyin çadirinin önünde toplanip isleri görüsüyor ve bir karara variyorlardi. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sirtinda da toplantilar yaparlardi. Böyle toplantilarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazinda hazir bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüsmeye, onlarin dert ve sIkâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oguz töresince icra olunurdu.Orhan Bey, Bursa'yi feth edip is basina geçtikten sonra beyligi her sahada teskilâtlandirmaya gayret etmisti. Bunun içindir ki bazi arastiricilar, Osmanli Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda "devlet" denebilecegini kayd ederler.Gerçekten, Osmanli Devleti, gelisip büyüdükçe, hükümdarlarinin oturduklari saraylar da bu gelismeye paralel olarak büyümüs ve ihtisamlari artmisti. Ilk Osmanli sarayi, mütevazi bir sekilde Bursa'da yapilmisti. Bundan sonra Edirne'de saraylar insa edilmisti. Istanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan bugünkü Bâyezid'de Istanbul Üniversitesi'nin bulundugu sahada bir saray yaptirilmisti. Fakat daha sonra begenilmeyen bu sarayin (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasinda bulunan çikintili tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray insa edilmisti. Yeni saray adi verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padisahin ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dis hizmetlerle alâkali Birûn adi verilen üç kisimdan tesekkül etmekteydi. Fâtih'ten sonra gelen Osmanli padisahlari, 1400 metre uzunlugunda "Sûr-i Sultânî" denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan insasina baslanilan ve XIX. yüzyil ortalarinda Dolmabahçe Sarayi'na tasinincaya kadar yaklasIk dört asra yakin Osmanli padisahlarina hizmet eden Topkapi Sarayi'na, hemen her Osmanli padisahi bir ilavede bulunmustu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çikanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmistir.Orhan Bey'in, Bursa'nin iç kalesinde bir sarayi vardi. Fatih devrine kadar gelen Osmanli hükümdarlari tarafindan kullanilan Bursa sarayindan Evliya Çelebi de bahs etmekte, ancak sarayin bu hükümdardan sonra ragbet görmedigini, sadece muhafiz bostancilarinin burada bulundugunu kayd etmektedir. Mamafih, Bursa büyük bir yangin ve depreme maruz kaldigi için Evliya Çelebi'nin bahs ettigi sarayin, Orhan Bey devrinden kalan bina olmadigi söylenebilir. Ayrica 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra Bursa'nin maruz kaldigi Mogol istilasi esnasindaki yangin ve yagmalamalar da düsünülecek olursa Orhan döneminden XVII. asra pek fazla bir seyin kalmayacagi kanaatine varilabilir.Bursa sarayi hakkinda bilinenler pek fazla degildir. Teskilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazasi için kapicilarinin, muhtelif hizmetler için iç halkinin ve harem kisminin bulundugu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmisti.Bilindigi gibi Rumeli fetihlerinin basladigi siralarda Osmanli Devleti'nin merkezi Bursa idi. Edirne'nin fethinden sonra da burasi hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayin Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafindan h. 767 (m. 1365) yilinda yaptirildigi ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulundugu yüksek yerde veya yakininda oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamaninda bu sarayin bulundugunu ve Musa Çelebi tarafindan etrafinin bir duvarla çevrilmis oldugunu bildirir. Yine onun yazdigina göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayi tamir ettirmis ve acemi oglanlarina tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafindaki Saray Hamami denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamin kalintisi oldugu kabul edilmektedir.Edirne saraylarinin en meshuru, Hünkârbahçesi Sarayi denilen Yeni Saray olup burada harem daireleri ile diger teskilâtlar vardi. Yine Evliya Çelebi'nin kaydina göre önceleri koru halinde bulunan bu yer, Sultan Birinci Murad tarafindan imar edilmis, fakat Sultan II. Murad, Tunca nehrinin kenarinda bulunan bu mevkii kösklerle süslemisti. Kendisinden sonra gelenler de buraya ilaveler yaparak Kanunî zamaninda mükellef bir hale getirmislerdi.Istanbul'un fethinden üç yil sonra, yani 1457 senesinde Edirne sehri büyük bir yangin sonunda tamamen yok olmus gibiydi. Bu arada saray da yangindan zarar görmüstü. Bunun için sehrin yeniden imari sirasinda Fâtih'in emri ile yeniden Hünkârbahçesi Sarayi diye anilan yerde insa edilen sarayda alti bin iç oglani ile besyüz civarinda bostanci vazife görüyordu. Iç oglanlari, Topkapi Sarayi'nda oldugu gibi muhtelif koguslar halindeydiler. Bostancilar hem Edirne sarayi bahçelerine hem de Edirne'de bulunan Mamak, Çömlek ve Mesihpasa bahçelerine bakiyorlardi. Aynca Edirne Bostancibasisinin idaresinde sehrin inzibat isleri ile de mesgul oluyorlardi. Hükümdarlar, Istanbul'da ikamete baslamadan önce Edirne sarayinda, muhafiz kapicilar ve kapicibasilar vardi. Bunlar sonradan kaldirilmislardi. Onlarin yerine bostancilar bakmaya baslamislardi. Edirne sarayindaki iç oglanlarin kidemlileri, üç senede bir Istanbul'daki yeni sarayin Enderûn kismina veya kapi kulu süvari ocaklarina verilirlerdi. Keza Bostancilar da zamani gelince kidemlerine göre Yeniçeri, Sipahi veya Müteferrika olurlardi.Edirne sarayi da Istanbul'daki yeni sarayda oldugu gibi Enderûn, Birûn ve Harem kisimlarindan meydana geliyordu.ENDERÛNOsmanli Devletinde XV. asir ortalarindan itibaren medrese disinda en köklü ve saglam ikinci egitim kurumu, Enderûndu. Sarayin, Enderûn halkini, devsirme denilen bazi hiristiyan tebea çocuklari veya harplerde esir alinip yetistirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devsirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaslari arasinda toplanip önce Enderûn disindaki Edirne Sarayi, Galatasarayi ve Ibrahim Pasa Sarayi gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini ögrendikten sonra Enderûn'daki ihtiyaç ve kidemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânini ögrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarindan birisine çikarilirlardi. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasindaki eskiler, yani kidemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (bosaldiginda) buraya verilirlerdi. Veya zamanlari gelince kapikulu süvarisi olarak disari çikarilirlardi. Bu odalarin en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asil Enderûn agalan bunlardi. Gerek devsirme sistemi, gerekse Iç oglanlari hakkinda asagidaki bilgiler konuya daha bir açiklik getirecektir.Devsirme olarak alinip sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarina namzet olarak yetistirilen çocuklara, Iç oglani denirdi. Rivayete göre Osmanli sarayinda Iç oglani istihdami Yildirim Bâyezid zamanindan itibaren baslamistir. Iç oglanlarinin bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mizrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için baslica bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayi bunlar kuvvetli, çevik ve dayanikli olurlardi. Bazan odalar arasinda müsabakalar yapilirdi. Bunlar, mensup olduklari odalara göre hizmet ve sanat ögrenirlerdi. Öyle anlasiliyor ki, Iç oglanlari II. Murad zamanina kadar silah egitiminden baska egitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanli Devleti'nin kültürel, siyasî ve askerî gelisiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmustur. Bu bakimdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmistir.HAREMTopkapi Sarayi'nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kisminda yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç'e nâzir çesitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çesmeler ve hizmet binalarindan meydana gelmekte idi. Buralarin üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarlari en degerli çini ve mermerlerle kapli oldugu gibi en güzel kitâbe ve yazilarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açisindan yüzyillari burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanli padisahlarinin hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasinda eskiden beri yaygin olarak bilinen bir terim olarak harem, saraylarin ve büyükçe evlerin sadece hanimlara tahsis edilen bölümü ve selamligin mukabili olarak kullanilmistir. Topkapi Sarayi da Osmanli padisahlarinin sarayi oldugundan, padisahin aile efradi ve onlara hizmet eden kadinlara tahsis edilmis bölümüne Harem-i Hümâyun denilmistir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padisah olduguna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binalarin konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alinarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadin efendiler), sehzâdeler, padisah kizlari (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer aliyorlardi.Harem halkini, padisah, vâlide sultan, padisah hanimlari, sultanlar ve sehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler seklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta degerlendirmek mümkündür.AK VE KARA HADIM AGALARI"Aga-i Bâbu's-Saâde" denilen kapi agasi, hadim ak agalarindan olup yeni sarayin bas nâziri, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Baska bir ifade ile bunlar, Osmanli sarayinin "Bâbu's-Saâde" denilen kapisini muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrin sonlarina kadar sarayin en nüfuzlu agasi Bâbu's-Saâde veya Kapi agasi idi. Atâ tarihinde belirtildigine göre Kapi agaligi ile Hazinedar basilik, Saray agaligi ve kilerci basilik, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmislerdi. Kapi agasi, Harem'in en büyük zâbiti durumunda idi. Kapi agasinin emrindeki Ak hadimlar, sarayin kapisini muhafaza etmekte olup sayilari otuz civarinda idi.Kara hadim agalari ise kadinlarin bulundugu harem kisminda vazife görüyorlardi. Kara hadimlarin en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Agasi" veya "Kizlar Agasi" denirdi. Bunlar harem kisminda bulunduklari için kendilerine "Harem Agasi" da deniyordu.BIRÛN ERKÂNIOsmanli sarayinin dis hizmetlerine bakan ve sarayda yatip kalkma mecburiyetinde olmayip disarida evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padisah hocasi, hekimbasi, cerrahbasi, göz hekimi, hünkâr imami gibi ulemâ sinifindan olanlarla sehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan baska sarayin Enderûn disindaki hizmet erbabindan olup emir-i alem, kapicilar kethüdasi, çavusbasi, mirahur, bostanci ve bunlarin maiyetinde bulunan memurlar da "Bîrûn" erkâni içinde yer aliyorlardi.Bîrûn'da hizmet eden ilmiye sinifi ile "Agayan-i Bîrûn" yani dis agalari denilen agalar, sarayin Harem ile Enderûn kisminin haricindeki yer ve dairelerde oturup islerini görürlerdi. Aksam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn agalari gibi sIkI bir disipline tabi olmadiklari gibi sarayda yatip kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da birakabilirlerdi. Bîrûn teskilâtinin bütün tayinleri, sadr-i azam tarafindan yaptirdi.

http://www.ulkemiz.com/osmanlida-devlet-yonetimi

İttihat ve Terakki

İttihat ve Terakki

İttihat ve Terakki Cemiyeti ya da İttihat ve Terakki Fırkası ( Güncel Türkçe: Birlik ve İlerleme), Osmanlı İmparatorluğu‘nda İkinci Meşrutiyet‘in ilânına önayak olup, 1908-1918 yılları arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine egemen olan; ideoloji olarak Türkçülüğü benimseyip, 1889 yılında kurulmuş bir siyasal cemiyettir. Başlangıçta devletin anayasal bir düzene kavuşmasını amaçlayan gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyası parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 1912’de ise iktidar partisi olmuştur. Üyeleri “İttihatçılar” olarak anılır. Cemiyetin 1918’de kendini feshetmesinden sonra üyelerinin çoğu Milli Mücadele‘de yer almıştır. “İttihat ve Terakki”, bir siyasi örgütün olduğu kadar bir devrin ve bir kuşağın da adı olarak düşünülür. İttihatçılar, kendinden önce gelen Genç Osmanlılar kuşağının devamıdır; kendilerinden “Jön Türkler” diye de bahsedilir. Tarihçe: İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin kuruluşu: İttihat ve Terakki, 19. yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu bunalımdan kurtulması için Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe konmasını isteyen öğrenciler tarafından 1889‘da Askeri Tıbbiye Mektebi‘nde İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adlı gizli bir örgüt olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak örgüt, aynı devirde kurulmuş irili ufaklı diğer pek çok örgütle birleşerek Osmanlı coğrafyasının en güçlü teşkilatı haline geldi. İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, 2 Haziran 1889’da Askeri Tıbbiye’nin bahçesinde toplanan İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid adındaki dört öğrenci ile ve sonradan onlara katılan Hüseyinzade Ali Bey, Konyalı Hikmet Emin Bey, Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey, Selanikli Nazım Bey,Şerafettin Mağmumi, Giritli Şefik tarafından kurulmuştu. Genç öğrencileri bir araya getiren, devletin içinde bulunduğu bunalım ve II. Abdülhamid yönetimine duyulan hoşnutsuzluktu. Kurtuluş için acilen Meşrutiyet yönetiminin kurulması, Abdülhamid yönetiminin yıkılması gerektiği düşüncesindeki gençler, bu konuda propaganda yapmak üzere örgütlendiler. Cemiyet, Haziran 1889’da Edirnekapı dışındaki bir bağda, bağ bekçisi Aluş Ağa’nın başkanlığında, 12 kişinin katılımı ile gerçekleşen bir toplantısında başkanlığa en yaşlı üye olan Ali Rüşdî’yi, sekreterliğe Şerefeddîn Mağmûmî’yi, saymanlığa Âsaf Derviş’i seçti. Bir piknik görüntüsü verilerek gerçekleştirilen bu toplantıya, “İnciraltı Toplantısı” veya “On İkiler Toplantısı” denilir. Cemiyetin İtalyan Karbonari Mason Teşkilatı’nı örnek alarak hücreler halinde yapılanması, her üyeye bir sıra numarası verilmesi bu toplantıda kararlaştırıldı. Birinci hücrenin birinci üyesi “İbrahim Temo” oldu . Cemiyet toplantılarını her Cuma farklı yerlerde sürdürdü. Tıbbiyelilerin kurduğu İttihad-ı Osmanî, İstanbul’daki sivil ve askeri diğer yüksekokulların öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Ancak propagandaya geçmek için acele etmeyen örgüt, 1895’e kadar daha çok iç eğitim sayılabilecek toplantıları yapmakla yetindi. Toplantılarda Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Genç Osmanlılar’ın yapıtlarını; İranlı hürriyetperverlerin ve Ali Şefkati’nin yapıtlarını okudular. Sultan Abdülhamid, cemiyetin varlığından ve faaliyetlerinden 1892’de haberdar oldu. Bu tarihten itibaren cemiyet üyeleri hafiyeler tarafından takip edildiler. Tıbbiye Mektebi komutanlığına Mehmet Zeki Paşa atandı ve disiplinli bir idare sağladı. Yeni disiplinli idarenin uygulamaları sonucu Cemiyetin önde gelen üyeleri çeşitli defalar tutuklandılarsa da kısa sürede serbest bırakılıyorlardı. Başkentte Ermeni eylemlerinin gerçekleştiği 1895 yılı, ittihatçıların daha sert eylemlere yöneldiği yıl oldu. 30 Eylül 1895’te başkentte düzenlenen büyük Ermeni yürüyüşünde Müslüman halkın Ermenilerin karşısına çıkmasıyla 3 gün kanlı çatışmalar yaşanmıştı. Bu gelişme karşısında eyleme geçen cemiyet üyeleri olanların yönetimin basiretsizliğinden kaynaklandığına, halkın yönetime karşı harekete geçmesi gerektiğine dair bildirgeleri dağıttılar, duvarlara yapıştırdılar. Eylemleri, pek çok tıbbiyeli üyenin hapse düşmesi veya sürgüne gönderilmesine neden oldu. Kimi cemiyet üyeleri karşılaştıkları sert uygulamalar nedeniyle cemiyetin yardımı ile Avrupa ülkeleri veya Mısır’a kaçtılar; kimileri cemiyet tarafından Avrupa’ya gönderilip eğitimlerini orada tamamladılar. Yurt dışına giden üyeler, gittikleri yerlerde cemiyetin eylem merkezlerini oluşturdular. Ahmet Rıza Bey ve “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti”’nin kurulması: Tıbbiye’nin üçüncü sınıfındaki Selanikli Nâzım, öğrenimini tamamlaması ve bir yandan da örgüt için faaliyet göstermesi için 1894’te cemiyet tarafından Paris’e gönderildi, Paris Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. Kendisinden, o sırada Paris’te bulunan ve Jön Türkler arasında etkin bir isim olan Ahmet Rıza Bey’i cemiyete üye yapması istenmişti. Ahmet Rıza Bey, 1889 yılında Bursa Maarif Müdürü iken bir görevle Paris’e gitmiş ancak geri dönmeyip Paris’e yerleşmiş bir Osmanlı aydını idi. Ülkeyi ve halkı kurtarmanın ancak pozitif bilimleri ve eğitimi yaymakla mümkün olacağını düşünüyor; düşüncelerini padişaha layihalar halinde sunmanın yanı sıra bastırıp dağıtıyor ve “La Jeune Turque” gazetesinde siyasi yazılar yazıyordu. Yazıları Paris’e kaçan öğrenciler arasında yankı uyandıran Ahmet Rıza, Selanikli Nazım’ın teklifini kabul etti ve cemiyetin Avrupa teşkilatı kuruldu. Avrupa’da faaliyet gösteren muhalifler Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleşti. Avrupa teşkilatının başkanı Ahmet Rıza; üyeleri Selanikli Nazım, Şerafettin Mağmumi ve Milaslı Halil Bey (Menteşe) idi. Terakki ve İttihat, Aralık 1895’ten itibaren Türkçe “Meşveret” gazetesini ve onun eki olan Fransızca “Mechevéret Supplément” adlı yayınları çıkardı. Mizancı Murat Bey: Mülkiye Mektebi’nde tarih hocası olarak ünlenmiş Murat Bey de 1895 sonunda Osmanlı başkentinden kaçarak Paris’e gitti. İstanbul’da çıkardığı Mizan Gazetesi’nde yönetime yönelttiği eleştiriler sonucu gazetesi 1890’da kapatılmış; hazırladığı reform teklifi padişahtan ilgi görmemişti. İstanbul’dan kaçıp geldiği Paris’te Ahmet Rıza Bey’den beklediği ilgiyi göremeyince Londra’ya ve ardından Kahire’ye giden Mizancı Murat Bey, düşüncelerini yaymak üzere Ocak 1896’dan itibaren gazetesi “Mizan”’ı Kahire’de yayımladı. Anayasanın yürürlüğe konulmasını, İslam dünyasını birleştiren bir meşruti yönetim kurulmasını istiyordu. Yazıları nedeniyle idama mahkum edildi; İngiliz yönetimi tarafından Mısır’dan çıkarıldı ve tekrar Paris’e geldi. Faaliyetleri ile Jön Türk düşüncesinde ve gruplaşmasında önemli rol oynadı. Abdülhamid’e darbe girişimi ve “Şeref Kurbanları”: 1895 yılından itibaren tıbbiyelilerin hapis ve sürgün gibi nedenlerle dağılmasından sonra cemiyetin içinde memur, subay, ulema gibi başka çevrelerden üyeler etkin oldular. 1896’da cemiyetin yurtiçindeki örgütlenmesinin başında Harbiye Nezareti Levazımatı muhasebe müdürlerinden Hacı Ahmet Bey vardı. Kendisi, darbe yanlısı bir kimseydi. Onun önderliğinde yurtiçindeki üyeler II. Abülhamit’i devirip yerine V. Murat’ı tahta geçirmeyi planladılar ancak bu plan uygulamaya konmadan ortaya çıktı. Cemiyetin ileri gelenleri Fizan, Trablus, Akka, Bingazi gibi uzak yerlere sürgün edildiler. Bu olaydan sonra Harp Mektebi cemiyetin yeni merkezi olarak ortaya çıktı. Harp Mektebi öğrencileri, Askeri Mektepler Nazırı Zeki Paşa’ya bir suikast planlamışken aralarından Giritli Halim’in ele vermesi sonucu yakalandılar. Sultan Abdülhamid, bir sene önceki darbe girişiminden sonra kendisini garanti altına almak istiyordu bu nedenle büyük bir tutuklama operasyonu yapıldı. 630 kişi tutuklandı; içlerinden 78 kişi “Şeref Vapuru”na bindirilip Fizan’a gönderildiler. 15 Eylül 1897’de Trablusgarp’a indiklerinde valinin de yardımıyla Fizan’a gitmek yerine orada hapsedildiler. Bu sürgün olayı, tarihe “Şeref Kurbanları” olarak geçmiştir ve Abdülhamid’in saltanatındaki en büyük sürgün olayıdır. Avrupa’daki gelişmeler: Abdülhamid’e darbe girişiminden sonra cemiyetin İstanbul merkez teşkilatı çalışamaz hale gelmişti. İttihatçılar Avrupa’da toplandılar. Merkezleri Paris idi; ancak Osmanlı sarayının baskısıyla cemiyet Paris’ten çıkarıldı ve yayın organları Meşveret kapatıldı. Cemiyet önce Brüksel’e, taşındı ancak oradan da çıkarıldı. 1896’da Paris’te gerçekleşen olağanüstü toplantısında Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. Ahmet Rıza Paris şubesinin başkanı olarak siyasi faaliyetlerini Dr. Nazım Bey ile birlikte Paris’te sürdürdü. Cemiyetin merkezi ise Cenevre’ye taşındı; Mizancı Murat, Mizan dergisini Cenevre’de çıkarmaya başladı.Abdullah Cevdet ve İshak Sükûti de Cenevre’ye gelerek “Osmanlı Gazetesi“’ni çıkardılar. Padişah, Avrupa’daki İttihatçıları mücadeleden vazgeçirmek için Serhafiye Ahmet Celalettin Paşa’yı görevlendirdi. Paşa, 1897 yılı Haziran ayında Paris’e gitti. 10-22 Temmuz 1897’de Paris’te yayımlanan bir hükümet bildirisi ile İttihatçılara yurda dönmeleri halinde affedilecekleri, memuriyet verileceği, Avrupa’da eğitimlerine devam etmek isterlerse maaş bağlanacağı ama yayınlarına devam ederlerse vatandaşlıktan çıkarılacakları, yurda dönmelerine izin verilmeyeceği bildirildi. İlk olarak Mizancı Murad, Ahmet Paşa ile anlaştı ve yurda döndü. Onu diğer bazı ittihatçılar izledi. Bir kısmı öğrenimlerini sürdürdüler; bir kısmı ise elçiliklerde görev kabul ettiler. Cemiyetin Cenevre merkez komitesi dağıldı. Ahmet Rıza, Dr. Nazım ve Halil Ganem ise Ahmet Paşa ile hiçbir teması kabul etmedi.. Onların tutumundan etkilenen Dr. Bahattin Şakir, Samipaşazade Sezai gibi gençler cemiyete katıldı. 1899 yılında II. Abdülhamid’in eniştesi ve eski adliye nazırı olan Damat Mahmud Celalettin Paşa’nın oğulları Lütfullah ve Sabahattin‘in birlikte Avrupa’daki İttihatçılara katılması cemiyete güç verdi. Paşa, Osmanlı Gazetesi’ni İshak Sükûti’den devralıp Londra’da çıkarmaya başladı. I. Jön Türk Kongresi: Cemiyetin Cenevre şubesinin kurucusu Tunalı Hilmi, 1898 yılında Mısır’a giderek Kahire merkezini yeniden kurmuştu. Bir kongre düzenleme düşüncesini öne atarak 20 Ekim 1899’da gerçekleşmesini düşündüğü kongreye İttihatçıları davet etti ama olumlu tepkilere rağmen bu planı zamanında gerçekleşmedi. Damat Mahmut Paşa ve oğulları da İstanbul hükümetinin baskıları sonucu Londra’dan ayrılmak zorunda kalınca Mısır’a gitmişlerdi. Mısır’da Prens Lütfullah ve Sabahattin, “Umum Osmanlı Vatandaşlara” hitaplı iki beyanname ile Jön Türkler’in bir kongre düzenlemesini önerdiler. Bu çağrı sonucu 4-9 Şubat 1902’de Paris’te “Birinci Osmanlı Liberaller Kongresi” adıyla bir kongre toplandı. Sonradan “I. Jön Türk Kongresi” diye anılan kongre, Fransız senatosu üyesi Lefévre-Pontalis’in evinde 47 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. Bu kongrede cemiyet, “adem-i merkeziyet” fikrini savunan Prens Sabahaddin öncülüğündeki grupla, merkeziyetçi Ahmet Rıza öncülüğündeki grup arasında ikiye bölündü. Düzenlenecek bir ihtilal için başka devletler ile işbirliği yapmak düşüncesine Ahmet Rıza grubunun katılmaması üzerine kongre bir karar alamadan dağıldı. Kongreden sonra Ahmet Rıza Bey’in temsilcisi olduğu grup, Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında faaliyetlerini sürdürdü; Mısır’da “Şura-yı Ümmet” dergisi çıkarıldı. Prens Sabahattin’in temsil ettiği görüşleri savunanlar ise onun liderliğinde kurulan “Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” çatısı altında faaliyetlerini sürdürdü; yeni cemiyetin yayın organı olarak “Terakki” gazetesini çıkardılar. “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” ile birleşme: 1906 Eylül‘ünde Selanik‘te istibdat yönetimini yıkmayı amaçlayan ihtilalci bir cemiyet olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Yönetimi Mehmet Talat, İsmail Canbulat ve Rahmi Bey üstlenmişti. Aynı günlerde Mustafa Kemal, Şam‘da Beşinci Ordu subayları arasında Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı örgütü kurmuş ve hemen ardından kısa bir süre için Selanik’e gidip orada bir şube açmıştı. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti önce Vatan ve Hürriyet ile birleşti. Makedonya’da hızlı yayılıp genç subaylar arasında taraftar bulan dernek, gizlice Selanik’e gidip görüşmeler yapan Doktor Nazım’ın çabaları sonucu merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile 27 Eylül 1907’de resmen birleşti. . Birleşme sırasında cemiyetin adı da değişti ve “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” (İTC) oldu. Paris, cemiyetin dış merkezi; Selanik ise iç merkezi olarak kabul edildi. Bu birleşme ile İttihat ve Terakki, siyasi niteliğinin yanı sıra askeri bir nitelik de kazandı. 29 Ekim 1907’de Mustafa Kemal de arkadaşı Ali Fethi Bey’in ısrarı ile 322 numaralı üye olarak derneğe girdi. II. Jön Türk Kongresi: 1907 yılı sonunda Paris’te tüm muhalif gruplar ve Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun)’un katılımı ile Ahmet Rıza, Prens Sabahaddin ve Malumyan’ın ortak başkanlığında II. Jön Türk Kongresi düzenlendi. Bu sefer “dış müdahale” konusu ortaya atılmadı ve üç gün süren kongre çalışmalarını 29 Aralık’ta tamamlayarak bir bildirge yayımladı. Bu beyanname ile katılımcıların Abdülhamid’i tahttan inmeye zorlamak ve parlamenter bir yönetimin kurulması etrafında birleştikleri duyuruldu. 1908 Devrimi: Merkezi Selanik‘te bulunan 3. Ordu’nun gerçekleştirdiği 1908 Devrimi‘ni Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki merkez komitesi organize etti. Bir iddiaya göre ihtilalin, Abdülhamid’in tahta çıkış günü olan 1 Eylül’de yapılması planlanmıştı. 3 Mart 1908’de İngiltere’nin Makedonya sorunu hakkında yayımladığı genelge, yöreye olası bir müdahaleyi engellemek isteyen cemiyet üyesi subayları harekete geçirdi. 3 Temmuz 1908 günü Resne’de Kolağası Niyazi Bey’in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı. Abdülhamid’in dağa çıkanlara karşı aldığı tedbirler, subayların genellikle cemiyet üyesi olması nedeniyle işe yaramadı. Cemiyetin Manastır merkezi, padişaha, Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclisi Mebusan’ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti. Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da birleşti ve Manastır Fevkalede Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa’yı dağa kaldırdılar. 23 Temmuz günü atılan 21 pare top atışı ile Manastır’da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı‘na telgraflarla bildirildi. 23 Temmuz’u 24 Temmuza bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi ve resmi ilan ertesi sabah gazetelerde yayımlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihe geçti. II. Meşrutiyet dönemi: 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC doğrudan hükümet kurmaya kalkışmadı, hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. 1908’de Selanik’te toplanan gizli kongrede cemiyetin siyasi fırkaya dönüşmesine karar verildi. Bir süre hem cemiyet, hem fırka olarak anıldı. Aralık 1908’de seçilen Mebusan Meclisi’nde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerdi. Şubat 1909’da Kamil Paşa hükümeti mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü. Bu, Osmanlı Devleti tarihinde mecliste güvensizlik oyuyla düşürülen ilk ve son hükümet olmuştu. Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti, cemiyetin izni ile kuruldu. İktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. Kongrelerini gizli yapması ve Merkez Komite üyelerini kamuya açıklamaması nedeniyle “Rical-i gayb” (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi. 1909 Kongresi ve Mustafa Kemal: Cemiyet 22 Eylül 1909’da Selanik’te bir gizli kongre daha düzenledi. Mustafa Kemal bu kongreye Trablus delegesi olarak katıldı. Bu kongrede yaptığı konuşmasında partiyi tenkit etti. Cemiyet içinde zabitlerin (subayların) bulunmaması gerektiğini, siyasetle uğraşanların ise askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askerî emir-komuta zincirinin, cemiyetin hiyerarşisi ile karışacağını ve askerî disiplinin sekteye uğrayacağını öne sürdü. Ona göre cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmeliydi. Birçok parti yöneticisi Mustafa Kemal’in görüşlerine katılmadı. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kâzım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal siyaseti 1923’e dek bırakmış, sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır. 31 Mart Vakası: Nisan 1909’da cemiyete muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı “31 Mart Vakası” olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik’ten gelen askerî birlikler tarafından bastırıldı ve cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. 31 Mart’ın sorumlusu olarak gösterilen II. Abdülhamid tahttan indirildi. Yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909’da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı. “Sopalı Seçimler” ve Bâb-ı Âli Baskını: Cemiyet zamanla içinde birliği sağlamakta güçlük çekmeye başladı ve 1911’de meclis içinde yeni muhalif partiler ortaya çıktı. Eylül 1911’deki kongreden sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, en büyük rakipti. Şubat 1912’de yapılan meclis seçimleri, yaşanan şiddet olayları ve yolsuzluklar nedeniyle tarihe “Sopalı seçim” olarak geçti ve hemen her yerde İTC adayları kazandı. Bunun üzerine muhalefet seçim sonuçlarını gayrimeşru ilan ederken; ordu içinde Halâskâr Zâbitân adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir örgüt ortaya çıktı. 16 Temmuz 1912’de, Halâskâr Zâbitân grubunun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa‘nın kurduğu Büyük Kabine, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla öncelikle Şubat 1912 seçimi iptal edilerek meclis feshedildi. 1913 Bâb-ı Âli Baskını hemen sonrası,Enver Paşa (ortada) İngiliz ataşesi ile. Ekim 1912’de çıkan Balkan Savaşı‘nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi üzerine şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen cemiyet; yenilginin suçunu hükümete yükledi. 23 Ocak 1913’te Enver Bey öncülüğünde silahlı bir grubunBâb-ı Âli‘de toplantı halindeki hükûmeti basması, Harbiye Nazırı Nâzım Paşa‘yı öldürmesi ve sadrazam Kâmil Paşa‘nın kafasına silah dayayarak istifaya zorlaması ile İttihat ve Terakki, bir askeri darbe yapmak suretiyle iktidarı ele geçirdi. Cemiyet, iktidarı ele geçirdikten sonra da kendi hükümetini kurmaktansa, Mahmut Şevket Paşa‘yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913’te Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikaste kurban gitmesi üzerine, cemiyet iktidarda ağırlığını koydu. Düzenlenen kongrede artık hükümeti denetleyen bir örgüt değil, iktidar partisine dönüşmeye karar verildi. Fırka reisi Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Mahmut Şevket Paşa suikastı ile ilgili görülen 24 kişi idam edildi, cemiyete muhalif 250 dolayında kişi Sinop’a sürüldü; muhalif gazeteler kapatıldı. Cemiyetin ileri gelenlerinden Enver Bey’in I. Balkan Savaşı’nda yitirilen Edirne’yi geri alması ile cemiyetin saygınlığı yeniden arttı. Harbiye Nazırı olarak atanan Enver Paşa, Talat ve Cemal Paşa’larla birlikte partinin önderi oldu. İktidar partisi olarak İttihat ve Terakki Fırkası: İttihat ve Terakki Fırkası bir iktidar partisi olarak yönetimde bulunduğu dönemde milliyetçi ve batı yanlısı bir siyaset izledi. Eğitimin çağdaşlaşması, hukukun laikleşmesi için çalışıldı. Türk Ocağı gibi milliyetçi kültür derneklerinin kurulması ve girişimcilik, kooperatifçilik desteklendi. 1914 seçimlerini çoğunlukla kazanan parti, Almanya ile askeri bir yakınlaşma başlattı. Enver Paşa’nın Alman hayranlığı fırkanın siyasetini etkiledi. I. Dünya Savaşı Yılları: Cemiyetin üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te hükümete ve padişaha haber vermeden imzalanan ittifak antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti,Birinci Dünya Savaşı‘na Almanya safında katıldı. Bu olay cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerinden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar. Savaş sırasında Talat Paşa sadrazamlığa getirildi. Harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa’nın komutasındaki ordunun savaşın ilk aylarında Sarıkamış’ta, daha sonra ise Süveyş’te ve Irak’ta ağır yenilgiler alması ve Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa’ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar rejimi yıprattı. İttihat ve Terakki’nin sonu: Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918’de istifa etti. 1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek “Teceddüt Fırkası” (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar; 1 Kasım 1918’i 2 Kasım’a bağlayan gece Alman torpidobotu ‘R-1’ ile İstanbul’dan ayrılarak 3 Kasım 1918’de Sivastopol‘a ulaştılar. İttihat ve Terakki ve Millî Mücadele: İttihat ve Terakki’nin kendini hukuken feshetmesi, siyasetten çekilmesi anlamına gelmiyordu çünkü halen güçlü bir örgütü vardı. Örgüt üyeleri değişik adlarla çalışmayı sürdürdüler, Müdafaa-i Hukuk ve benzer oluşumlara dönüşerek Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. İstanbul’un işgalinden sonra Talat Paşa’nın direktifiyle kurulan Karakol Cemiyeti’nin çekirdeğini de İttihatçılar meydana getirdi. Cemiyet, milli mücadele kadrosunun büyük bölümünü İstanbul’dan Ankara’ya kaçırdı, milli mücadelenin Anadolu kolu olarak faaliyet gösterdi ve silah kaçırdı. İngiliz işgal güçleri hükümetin işbirliği ile İttihatçıları tutuklamaya, sürgüne göndermeye başlaması üzerine pek çok İttihatçı Anadolu’ya kaçarak savaşa katıldı. Milli Mücadele kadrolarının büyük bölümü eski İttihatçılardan oluştu. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar),Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkes Reşit, Çerkez Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay),Hüseyin Avni, Ziya Hurşit Beyler gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele’nin de savunuculuğunu üstlendiler. Bu durum işgal kuvvetleri ve İstanbul hükümetinin milli hareketin İttihatçı bir hareket olduğu yönünde propaganda yapmasına yol açmış; Mustafa Kemal Paşa, milli davaya zarar vermeme adına ittihatçı olmadıklarını her fırsatta belirtmiştir. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ttihat_ve_Terakki

http://www.ulkemiz.com/ittihat-ve-terakki

Kösem Sultan Kimdir

Kösem Sultan Kimdir

Haseki Mâh-Peyker Kösem Valide Sultan (tam adı ile: Devletlu İsmetlu Haseki Mahpeyker Kösem Valide Sultan Aliyyetü'ş-Şân Hazretleri) (d. 1590 - ö. 2 Eylül 1651) Osmanlı devlet yönetiminde etkin bir rol oynamış Haseki Sultan ve Valide Sultan. I. Ahmed döneminde saraya cariye olarak getirildiği zaman Valide Sultan olan Safiye Sultan'ın isteği üzerine adı Mahpeyker olmuştur. Osmanlı Padişah I. Ahmed'in en sevdiği hasekisi olmuştu. Osmanlı padişahlarindan IV. Murat ile Sultan İbrahim'in annesi ve IV. Mehmed'in babaannesidir. Torununun saltanatında bile haremi yönetmiş ve büyük kayınvalidesi  Safiye Sultan gibi kendisi de Büyük Valide Sultan olmuştu. [1][2] Daha sonra Kösem adını almıştır. Kösem Sultan'ın ismi ile tanınmasi hakkında ilk yazılı belge Italyan Pietro della Valle tarafından yazılmış Voyages adlı eserde görüldüğüg kabul edilmektedir. [2]Bu lakabı alması hakkında çesitli rivayet vardır. Birincisi cildi pürüssüz ve bembeyaz olduğu için Sultan I. Ahmed ikinci ad olarak Kösem konmuştur. Diğer bir rivayet ise Kösem'in anlamı olan "emin, ne zaman ne yapacağını bilen, bir sürüye yol gösteren ve yönlendiren kişi veya kimse veya hayvan" anlamında Kösem Sultan'a verilmiştir. [1][2] Sonradan 20. yy başlarında Osmanlı tarihiçisi Ahmet Refik tarafından Kadınlar saltanatı adı verilen dönemde, (1605–1651) Osmanlı tarihinin en güçlü Valide Sultan'ı olduğu kabul edilmiştir. [3] Bu dönemin gerçekte olup olmadığı; gerçekse dönemin tarihleri ve önemli "valide sultanlar" hakkında tarihçiler hala tarışmaktadırlar. Ama bu tezi kabul edenler en güçlü Haseki Sultan olarak da Kösem Sultan'in Hürrem Sultan'dan daha guclu efektif devlet iktidar sahibi olduğunu iddia etmetedirler. Kösem Sultan, eşi I. Ahmet saltanat döneminde siyasi işlere tam anlamıyla olmasa da bir nebze karışmış ve veraset sisteminin dönüşümünde önemli bir rol oynadığı aşikardır ama bu belgelendirilemektedir. Kösem Sultan, oğulları ve torunu dönemlerinde ise, otuz yıla yakın devletin fiili ve idari gücünü bizzat elinde bulundurmuş ve oynadığı siyasi satrançlar ile imparatorluk üzerinde iktidar sahibi olmak isteyen devlet adamlarını bertaraf etmiştir. [4] [5][6] Naibe-i Saltanat, Valide-i Muazzama, Valide-i Muhtereme, Sahibet-ül Makam, Valide-i Kebire, Der-i Devlet, Ümmü'l Müminin, Ulu Valide; ŏldürüldükten sonra Valide-i Maktule sıfatlarıyla da anılan Kösem Sultan, Osmanlı hareminde kadın hakimiyetinin sembolü haline gelmiş tarihin en önemli kadın figürlerinden biridir ve Avrupalıların ifadesiyle tam bir ana kraliçedir.[7] Kösem Sultan torunu IV. Mehmet'in padişahlığı döneminde de Saltanat Naibesi olmuş, devlet işlerinde söz sahibi olmuştur. Bunun üzerine yeni Valide Sultan olan Tarhan Sultan veya bilinen ismiyle Turhan Hatice Sultan ile aralarındaki husumet ortaya çıkıp büyümüştür. Kösem Sultan bu durumun ancak yeni bir şehzadenin padişah olmasıyla değişebileceğini düşünerek diğer oğlu Şehzade Süleyman'i tahta gecirmek için planlamaya ve çalışmalara başlamıştır. Turhan Hatice Sultan'ın, durumu Kösem Sultan'ın en güvendiği cariye olan Meleki Hatun vasıtasıyla öğrenmesi bu planın tümüyle uygulanmasına engel olmuştur. Bu sırada ayaklanan yeniçeriler, Turhan Valide Sultan'ın saraydaki yardımcıları olan ağalarının Mısır'a sürgün edilmesini talep etmişlerdir. Tehlikeli durum karşısında harekete geçen Turhan Sultan, ağalarının da yardımıyla Osmanlı tarihinin belki de en kudretli kadını olan Kösem Sultan'ı 2 Eylül 1651'de bir grup isyancı tarafından öldürülmesini sağlayarak onu ortadan kaldırtmıştır. Kösem Sultan'ın cenazesi, eşinın yaptırdığı Sultan Ahmet Camii'ne bağlı olan I. Ahmed türbesine gömülmüştür. Bu olaydan sonra Köprülü ailesinden sadrazamlar iş başına geldi. Böylece Osmanlı Devleti tarihindeki Kadınlar saltanatı, yani Valide Sultanların (padişahların anneleri) devlet siyasetindeki etkileri, sona erdiği kabul edilmektedir.[1] [2] Cariye olarak Topkapı Sarayı’nın haremine girmeden evvel nasıl bir hayat sürdüğü, nerede doğduğu tartışmalıdır. Rum asıllı veya Bosnalı olduğuna dair bilgiler bulunan Kösem Sultan'ın 1590 yılında Yunanistan’ın Tinos şehrinde bir Rum papazının kızı Anastasya adıyla doğduğu, Kösem Sultan'a kisaca Nasya diye denildigi iddia edilmektedir. Babasının ölümüyle yetim kalmış olduğu; güzelliği ve zekası nedeniyle Bosna Beylerbeyi tarafından İstanbul'daki Osmanlı Saray'a kızlarağasına gönderildiği rivayet edilir.[1][2] Safiye Sultan küçük rum kızıyla ilgilenmiş ve yüzü ay gibi parladığı için Mahpeyker adını uygun görmüş, daha sonra en "önde olan ve en önde giden" anlamı taşıyan Kösem lakabını almıştır. Kösem Sultan küçük yaşta Harem'deki eğitime başlamıştır. Kösem Sultan, Safiye Sultan ve Hürrem Sultan'ı örnek alarak, kendi yoluna başladığı iddia edilmektedir. Bu sırada 21 Aralik 1603'de daha 38 yaşında iken III. Mehmed beklenmedik şekilde vefat etti. O zaman kadar gelenek olan sancağa çıkmayı dahi yapmış olan 14 yaşındaki genç Şehzade Ahmed Osmanlı tahtına oturdu. I. Ahmed olarak 14. Osmanlı padişahı oldu. 1603-1612 Kösem daha 15 yaşındayken I. Ahmed'in hasekisi olmuştu ve I. Ahmed'in 14 hasekisinden biri idi. Lakin Kösem parlak zekası ve güzelliği ile Sultan Ahmet'i kendine aşık etmeyi başarmıştı. I. Ahmed’in dindarlığı ve genç yaşında devlet yönetimini kavramış olma kabiliyeti bilinmektedir. Bu karakterde bir padişahı etkisi altına aldığı düşünüldüğünde Kösem Sultan’ın ne kadar maharetli ve zeki olduğu anlaşılır. Daha sonra ise, Venedik devlet arşivinde bulunmus olan ogğlu IV. Murat culusuna ait önemli dış ülkelere gonderilen bir nameden anlaşıldığı üzere, I. Ahmed'in resmi nikahlı eşi olmayı da başarmıştır. Kosem Sultan I. Ahmed'in kız ve oğuları olarak sırasiyla Ayşe Sultan (1605), Fatma Sultan (1606), Şehzade Murat, Şehzade Süleyman (1611)'i doğurmuştur. Fakat Kosem Sultan'in I. Ahmed donemindeki saraydaki politik etkisi hakkinda elimizde Osmanlı asıllı hiçbir belge bulunmamaktadir. Buna ragmen padisah nikahlı karısı olarak Kösem'in Haremde çok büyük bir nüfuz kazanmış olduğu ve kısa sürede kendinden kıdemli olan hasekilerin önüne geçmeyi başarmış olduğu kabul edilmektedir. [8][2][9]. Kösem Sultan 1603'te saraya geldiğinde sarayın en güçlü kadını babaanne Safiye Sultan, sonra Valide Sultan olan Handan Sultan'dı. I. Ahmed'in tahta çıkmasından 19 gün sonra Safiye Sultan'ın 9 Ocak 1604'te Eski Saray'a gönderilmesiyle başlayan süre içinde I. Ahmed'in annesi ve Valide Sultan olan Handan Sultan haremde iktidarı tamamen ele almıştır. Oğlu adına bizzat devleti yöneten Handan Sultan'ın 1605 yılının sonlarındaki genç ölümü ile haremde dengeler değişmiştir.[10][5] Padişahın bir hasekisi ile Kösem Sultan'ın arasında 1607 yılında gerçekleşen ağır bir kavga da olduğu söylenir ve Ahmed'ın haberdar olunca her iki hasekisi de kızdığı belirtilir. Mevcut Osmanlı kaynaklarının hiçbiri Sultan Ahmed'in Kösem'le evlendiğini yazmamaktadır. İstisnai durumlar hariç padişahlar eşleri ile nikah kıymıyorlardı. Yabancı kaynaklar ise çoğu zaman nikahtan bahsetmeyerek Kösem'i Ahmed'in eşi olarak alıp konuyu muallakta bırakmaktadır. Örneğin, 1609 yılında Venedikli Elçi Bon, Ahmed'in üç kadından dört çocuğu olduğunu ancak hiçbiriyle nikahlanmadığını bildirmektedir. Ingiltere'de 1603'de basılan ve gayet popüler Osmanli Devleti tarihi olan Richard Knolles, The Generall Historie of the Turkes adlı kitabınin içeriğini 1621'e kadar uzatan Edward Grimestone ise Kösem'in Ahmed'in eşi olduğunu yazmaktadır ama bunun nikahlı eşi anlamina gelip gelmediği tartışmalıdır. Son yıllarda genç araştırmacı >Özlem Kumrular Venedik Devlet Arşivi'nde yaptığı bir tarama araştırmada Sultan IV. Murad'in culusunu ilan eden ve üzerinde IV. Murat tuğrası bulunan bir name ortaya çıkartmıştır. Bu namedde yeni padişahın "valide-i kerimeleri Kösem Sultan"dan bahsederken Kösem'in "ki sabıkan merhum ve mağfurun-leh Sultan Ahmed'in gayetden mu'teber ü makbulesi olmağın onu nikah-ile tazimen tezevvüc edip "... Ahmed'in "muteber ü makbulesi" olduğu vurgulanmakta ve onu övmeye devam edilmektedir. Bu belgeye göre padişah I. Ahmet hasekisi Kosem Sultan ile nikah yapıp evlendiği açıkca gösterilmektedir. Özetle Kösem Sultan da tıpkı seleflerinden olan Hürrem Sultan gibi zevcinin yasal eşi olma şerefine nail olmaya muvaffak olmuştur.[11] 1612-1617 Kösem Sultan, bu dönemde Şehzade Kasim (1614) ve Şehzade İbrahim (1615) ile [Gevher Sultan|Gevherhan]], Hanzade ile Atike isminde sultanlar dünyaya getirdi. Tarihçilerin aktardıklarına göre, Kösem Sultan ilk başlarda huzurlu bir hayat sürmüş, tasavvufa meraklı olan I. Ahmed ile birlikte dergahlara gitmiş ve çocuklarıyla ilgilenmiştir. Dini tutumu kuvvetli olan I. Ahmed, çocuk yaşta tahta geçmesine rağmen babası gibi başkalarının etkisi altında kalmadığını kanıtlamak konusunda çok titizdi. Kösem Sultan bu nedenle I. Ahmed döneminde siyasi işlere fazla bulaşmamış; ama çoğu zaman da sözünü yerine getirtmiş olduğu çok olasidir. Kösem Sultan gücünü arttırmak için kızları, özelikle ilk kızı olan Ayşe Sultan'ı, güçlü Paşalarla evlendirildi, böylece Divan'da nüfüza sahip oldu. Ayşe Sultan henüz 6 yaşındayken 1611’da Veziriazam Nasuh Paşa ile nikâh kıydi, bir yıl sonra, da düğünleri yapıldı. Ayşe Sultan, Nasuh Paşa'nın sarayına nakledild; fakat zifaf, saray âdeti mucibince çocuğun bulûğa ermesine talik olunmuştu. Nasuh Paşa, zeki, muktedir ve devrin kapısı en zengin vezirlerindendi. Daha Kuyucu Murad Paşa'nın sadareti zamanında, saraya bir mektup göndererek, eğer mührü hümayun kendisine tevdi edilirse Padişaha kırk bin altın takdim edeceğini bildirmişti. Padişah, bu mektubu derhal Murad Paşa'ya yolladı. Murad Paşa da nadir bir pişkinlikle Nasuh Paşayı çağırtarak teklif ettiği parayı derhal tahsil eylemişti. Bu hâdiseden dolayı Padişah I. Ahmed, Nasuh Paşa hakkında hiç bir kötü düşünceye kapılmamış olmalı ki, Murad Paşa ölür ölmez onu sadarete getirdi. Arkasından Ayşe Sultan izdivacıyla taltif etti. Fakat, Padişahların aşırı iltifatları daima tehlikeli olmuştur. Nasuh Paşa'nın ikbali de ancak üç yıl sürdü. 18 Ekim 1614 günü, idam hükmünü infaza giden Bostancıbaşı, Sadrazamı Küçük Ayşe Sultan'la bir odada bulmuştu. Küçük Ayşe Sultan'ı kaldırıp pencerenin içine oturttular ve gözü önünde paşayı boğdular. Gerçi, Hazine gibi Ayşe Sultan da Rüstem Paşa'dan sonra Osmanlı tarihinin en zengin vezirlerinden sayılan Nasuh Paşa'nın bir kısım servetine tevarüs etmiş, fakat gözü önünde işlenen bu cinayet, hayatı için fena bir başlangıç olmuştu.[12] Nasuh Paşa'nın idam edildiğinde sonra diğer kızı Gevherhan Sultan'la evli olan Öküz Mehmed Paşa veziriazam makama getirildi. 1616'da I. Ahmed Kösem Sultan'ın en büyük oğlu Osman'a yakınlaşmasını yasakladı.[5]I. Ahmed Şehzade Osman'ın güvenliği için endişedeydi; çünkü Kösem kendi oğlunu Şehzade Mehmed'ı I. Ahmed'ın ölümden sonra tahta oturtmak isteyecegini düşünüp bunun için Şehzade Osman'ı ortadan kaldırmaya girişebileceğini düşünmesi aşikardı. I. Ahmed ölümüyle Kösem Sultan genç yaşında dul kaldı. 21 Kasım'ı 22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında eşinin 27 yaşında vefat etmesi onu derinden etkilemiştir. 1617-1623 Kocası ölünce neden Padişah olarak tahta kocasının kardeşi Sultan I. Mustafa'nın getirildiği Osmanlı tarihin gizemli bir konusudur. I. Ahmed'in ölümü ile hanedanın en kıdemli erkek üyesi olması bakımından, I. Mustafa'nın tahta çıkarılması I. Ahmed döneminde kabul edilen taht veraset kaidelerine uymakta idi. Devlette söz sahibi olanlar bu kaaideyi uygulayıp Mustafa'yı tahta geçirmeyi kabul ettiler. Halbuki I. AHmed'in en büyük şehzadesi Osman gayet iyi eğitim almıştı. Buna ek olarak Haremde yaşayanları gayet iyi tanıyan Darüsaade Ağası Mustafa Ağa'nın Mustafa'nın akıl dengesinin yerinde olmadığına devlet ricalini uyarmıştı. Tarihci Naima devletin ilerigelenlerinin I. Ahmed'in şehzɑdelerinin daha kücük yaşta olup devlet idaresinin ele alamayacaklarını düşündüklerini bildirir. Gerçekten en büyük şehzade Osman daha 13 yaşında idi; ama I. Ahmet tahta çıktığında 14 yaşında idi. Mustafa'nın tahta çıkarılma kararının uygunsuzluğunu bazı tarihçiler Mustafa'nın Şahzade Osman yerine seçilmesini Kösem Sultan'ın kendiden olamayan şahzade Osman'ın padişah olmasını istememesine ve bunun için entirkalar çevirdiğine bağlarlar. I. Mustafa'nın ilk defa tahta geçirilmesinde Kösem Sultan büyük pay sahibi olduğunu iddia ederler. [1] I. Mustafa devlet meseleleri ile ilgilenmediğini ifade ederek saltanatı kabul etmediyse de bu hal, devlet erkânı tarafından göz önüne alınmadı. Sultan Mustafa zamanında devlet işlerinde etkinliği daha da arttı. Ancak gerçekten I. Mustafa devlet işleri ile ilgilenmedi ve devlet işlerini ehline teslim etmek istedi. Nitekim tahta çıktıktan 96 gün sonra 26 Şubat 1618 günü tahttan indirildi, yerine Kösem Sultan'ın kocasının başka bir kadından olma oğlu II. Osman geçti.[1][2] Fakat II. Osman yaşı çok genç olmakla birlikte Kösem Sultan'ın devlet işlerine çok karışmasından rahatsız oldu. Muhtemelen de annesi ve yeni Valide Sultan olan Mahfiruz Hatice Sultan'ın etkisiyle Kösem Sultan'ı Eski Saray'a gönderdi. Kösem Sultan iktidarın merkezinden kovulmuş ve gözden düşen Sultanlar arasındaki yerini almıştı. Fakat Mahfiruz Sultan'a rağmen Kösem Sultan'ın II. Osman'la Şehzadelik dönemden bile iyi bir ilişkesi vardı. Örneğin, Genç Osman Kösem Sultan'ı Eski Saray'da üç gün ziyaret etmişti. 1620 yılında Mahfiruz Sultan vefat etti ve böylece Kösem Sultan için ortadan bir engel daha kalkmış oldu.[1][2] Genç Osman, iktidarının üçüncü yılında Lehistan seferine çıkarken, kendisinin yokluğunda herhangi bir olupbitti olasılığını engellemek için, altı kardeşinden en büyüğü olan Şehzade Mehmed’i yaklaşık 16 yaşinda iken boğdurttu. En büyük Şehzadesi olan Şehzade Mehmet'in II. Osman tarafından idam ettirilmesineden sonra Kösem Sultan'in öldürülmüş oğlunun intikamını almak icin Genc Osman'a baş düşman oldugu ve her Genç Osman'ın tahtan indirilmesine için çok uğraşması gayet doğaldır. Kosem Sultan diğer oğlu olan Şehzade Murad'ı tahta çıkartmak istemeye çaba sarfetmeye başlladı. Sultan Osman'ın gençliği ve tecrübesizliği kendisine hazin bir sonu hazırladı..[1][2] Padişah otağının Üsküdar'a kurulacağı günden bir gün önce, yeniçeriler Süleymaniye'de toplandılar. Ayaklanan yeniçeriler saraya girip bazı devlet adamlarını öldürdüler. Yeniçeri ve sipahileri ikna etmek isteyen Sultan Genç Osman, yeniçeri ağalarını merhamete getirmeye çalıştı. Ancak bunda başarılı olamadı. Nihayet yenilik taraftarı olmayanların tahrikleri neticesinde isyan eden yeniçerilerin 19 Mayıs 1622’de II. Osman’ı tahttan indirmeleri, Sultan Mustafa’nın yeniden ikinci defa tahta çıkmasına yol açtı. Bu hazin süreç içinde sultan II. Osman’ın Halime Sultan ve onun damadı veziriazam Kara Davut Paşa tarafından feci durumda şehit ettirilmesi büyük karışıklıklara sebep oldu..[1][2] II. Osman'ın öldürülmesi nedeniyle Anadolu'da ayaklanmalar çıkmıştı. Timarlı sipahiler, İstanbul'daki kapıkulları aleyhine eyleme geçmişlerdi. Bunlar asi yeniçerileri ve kapıkulu sipahilerini kaygılandırmaya başladı ve aklanmak için çeşitli taşkınlıklarda bulunmaya başladılar. 31 Aralık 1622'de sipahiler II. Osman'ın kan davası ile ayaklandılar. Ocak ayının ilk haftası boyunca Divanhane önüne gelip gürültülü eylemlerde bulunup II. Osman katillerinin cezalandırılmasını istediler. Kara Davut Paşa, II. Osman'ın katlinde rol oynamış olan diğer yakalananlardan vezir Derviş Paşa, Kalender Uğrusu ve Meydan Bey 8 Ocak'ta idam edildiler.[1][2] I. Mustafa, Kara Davut Paşa’yı azletti ancak isyanlar durmadı. İstanbul’daki karışıklıklar ve Anadolu’da meydana gelen isyanlar, Osmanlı Devleti’nin başında devlet işlerinden anlayan ve bunu yapmak isteyen bir padişahın bulunmasını gerekli kılıyordu. Sultan I. Mustafa, akıl sağlığı bozuk olduğu için hiçbir kadını yatağına yaklaştırmamış ve çocuğu da olmamıştır. I. Mustafa 1.5 yıl daha hüküm sürdükten sonra akıl sağlığı bozuk olduğu için 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislam Zekeriyazade Yahya Efendi'ın fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Mustafa'nın da tekrar tahttan indirilmesi üzerine Şeyhülislâm Yahya Efendi ve devlet erkânı, I. Mustafa’nın yerine nihayet kendi oğlu IV. Murad'ın geçmesi konusunda karara vardı. Kösem Sultan ılk Valide Sultan olarak Eski Saray'dan Topkapı Sarayı’na yerleşti. IV. Murad tahta çıktığında sadece 11 yaşındaydı ve Kösem Sultan artık oğlu adına devleti büyük ölçüde yönetmeye başladı. Kösem Sultan’ın saltanatı, IV. Murad’ın idareyi tam olarak ele almasına kadar sürmüştür.[1][2] 1623-1632 IV. Murat tahta geçtikten sonra hızlı bir eğitime tabi tutuldu. Genç padişah ise kendisine eğitime olumlu tepkiler verecek ve ileride sahip olduğu entellektüel bir birikimle kendinden söz ettirecektir. Bu süre içerisinde padişah adına annesi Kösem Sultan "saltanat naibesi" adıyla devleti yönetmek zorunda kaldı. Padişah adına devleti annesinin yönetecek olması Osmanlı tarihinde bir ilktir. Bu süre içinde imparatorluk anarşiye ve büyük iç karışıklıklara sürüklendi. IV. Murad tahta geçmeden önceki son altı yılda üç kez culus bahşişi de verildiğinden hazine neredeyse tamamen boşalmıştı.[13].[1][2] Safeviler, Irak'ı ele geçirdi, Bağdat başta olmak üzere birçok yerde sünniler kılıçtan geçirildi. Safevi orduları Mardin'e kadar ilerledi. Ortadoğu'daki sünni - şii dengesi bozuldu. Kırım, Yemen, Lübnan ve Mısır'da ciddi isyanlar çıktı. Abaza Mehmet Paşa, Doğu Anadolu'da iki kez isyan çıkardı. Askerlere verilen maaşlar arttırılırken, vergi sistemi bozulduğundan gelirlerde azalma görüldü. Kuzey Anadolu'da işlevsizleşen Tımar Sistemi ve buna bağlı artan yolsuzlukları öne süren halk isyan başlattı. Safevilere karşı yürüttüğü seferde başarısız olan Sadrazam Hüsrev Paşa'nın azli üzerine 1632 yılında Yeniçeriler sarayı basarak sadrazam ile 17 devlet yöneticisinin kellesini istedi. Yeni Sadrazam Hafız Paşa yeniçerilerce öldürdü, birçok devlet adamının evi yağmalandı. İkinci bir isyana kalkışarak padişaha güvenmediklerini söyleyen yeniçeriler, ileride padişah olacak şehzadelerin hayatlarından şüphe ettiklerini, sağ olduklarının bir ispatı olarak şehzadelerin kendilerine gösterilmesini hatta bazı şehzadelerin Yeniçeri Ocağında kendi himayelerinde kalması gerektiğini söylemişlerdir. Padişah, şeyhülislam ve veziriazamın kefil olması ile yeniçerileri bu isteklerinden vazgeçirmiştir. Asilerin ayak divanına çıkartıp yaptıkları pazarlıklarla genç padişahı zor durumda bırakması, acizliği, yaşı itibariyle sürekli küçümsenmesi ve annesinin himayesinde kaldığı düşüncesi onun ilerde sert bir mizaca bürünmesine neden olmuştur.[14] Kösem Sultan Anadolu'daki isyanları bastırmak için birçok girişimde bulunmuş ve en dikkat çekici olan Abaza Mehmet Paşa isyanı son bulmuştur. Kendisi anarşi döneminde ülkeyi toparlama konusunda yoğun bir çaba sarf etti. Kösem Sultan, yaklaşık 10 yıllık saltanatı boyunca 8 veziriazam, 9 defterdar değiştirmiştir. Bunun yanında muhtaçlar için aşevleri açtı, hayır kurumları yaptırdı, borçları yüzünden hapishaneye düşmüş olan mahkûmların borçlarını ödeyerek onları hapisten kurtardı ve fakir kızların çeyizlerini düzerek onları evlendirdi. Bu icraatleri ilk döneminde toplum ve bürokrasi çevrelerinde takdir görmüştür.[14] 1632-1640 Zamanla Sultan IV. Murad olgunlaşarak annesinin faaliyetlerini bir ölçüde engellemeye başladı. Ne var ki; çocukluğundan beri annesinin telkinleri etkisinde kalan IV. Murad, çoğu zaman annesinin fikirlerini önemsemeye devam etti. IV. Murat kendini yeterince güçlü ve idareyi ele alacak kabiliyet ve tecrübede hissedince Yeniçeriler'i merasim için Sultan Ahmet Meydanı'nda topladığı, beklemekten canı sıkılan bir yeniçeri subayının disiplinsiz bir şekilde, padişah geçerken yaşı ile alaya varan sözler sarfetmesi üzerine kılıcı ile tek hamlede hem yeniçeriyi hem de atını ikiye böldüğü anlatılır. Bu olaydan sonra hemen Yeniçeri Ocağı'nda düzenlemeye gitmiş ve ocak içerisindeki kimi subayları halletmiş, kimine de boyun eğdirmiştir. Yeniçeriler Kösem Sultan'ın kızı Ayşe Sultan'ın kocasi Hafız Ahmed Paşa'yı öldürdüğünde ve padişahaya zorla Sadrazamliğa getirten Kösem Sultan'ın diğer kızı Gevherhan Sultan'ın kocasi Topal Recep Paşa üstüne, IV. Murad ilk Hüsrev Paşa'nın kellesine aldi ve daha sonra Recep Paşa'yi 18 Mayıs 1632 senesinde idam etti, böylece mutlak saltanat'ı gösterdi. Mahfiruz Sultan'dan diğer doğan Şehzade Bayezid annesi ve teyzesi Şahincan Hatun'un bütün itirazlarına rağmen Sultan IV. Murad ile çok iyi anlaşırdı ve beraber şehirde gezmelere çıkarlardı. Annesinin genç ölümü ile anne-baba bir kardeşi olan Şehzade Süleyman teyzesi Şahincan tarafından büyütüldü. Şehzade Bayezid'e göre Şehzade Süleyman Kösem'in çocuklarıyla arası kötüydü. Şehzade Bayezid ve Şehzade Süleyman'ın teyzeci sürgüne gönderilmesinden sonra Kösem Sultan'ın eline düştüler ve unun isteği üzerine Sultan IV. Murad'ın emrilye Revan Sefer'e çikarkan ibrişim kemendiyle boğduruldular. I. Mustafa'nın ölümden sonra Osmanlı Hanedan'ın soyu sadece Kösem Sultan'ın oğullarindan devam edicekdi. Kösem Sultan; Oğlu Şehzade Kasım’ın 1638'de Bağdat seferi arefesinde tıpkı ilk şehzadesi Mehmet gibi [15], IV. Murad tarafından katledilmesine engel olamadı; ancak İbrahim’in katlini; onun saltanat yükünü kaldıramayacak kadar aciz olduğunu ileri sürüp, katledilmesine mani olabildi. Padişahın genç yaşta ölümü üzerine tahta Kösem Sultan'ın diğer oğlu İbrahim çıktı ve Kösem Sultan ikinci bir padişah'da Valide Sultanliği devam etti. 1640-1648 İbrahim şehzadeliği döneminde sürekli öldürülme korkusu yaşadığı için psikolojisi bozuktu ve bu durum Osmanlı’da yönetim boşluğu doğurmuştur. Başkentte yeni çekişmeler baş göstermiştir: Kapıkulu askerleri, ulemalar, vezirler ve saray erkânı iktidarda daha fazla nasıl söz sahibi olabileceklerinin ince hesaplarını yapmaya başlamışlardır. Otorite boşluğu bu tür çekişmelere neden olduğundan; öteden beri yönetmeye hevesli olan Kösem Sultan harekete geçerek; bir kukla padişah olarak öne çıkardığı oğlu İbrahim döneminde yeniden devlet işlerinde aktif görev üstlenmiştir. İbrahim tahta çıktığında Osmanlı Hanedanı büyük bir krizle daha karşılaştı. İbrahim hanedanın tek erkek varisi durumundaydı ve acil bir şekilde hanedanın devamını sağlama zorunluluğu vardı. Oysa İbrahim bir ölçüde dengesiz görünüyor ve kadınlarla olan ilişkilere ilgi duymuyordu. Osmanlı hanedanının devamını sağlama görevi büyük ölçüde Kösem Sultan'a düştü. Anne Kösem Sultan, zihninden ve tecrübesizliğinden üzüntü duyduğu oğlunu hem avutabilmek ve hem de Osmanlı hanedanının devamı için oğluna yeni cariyeler takdim etti. Saraya doluşan hasekiler ve cariyeler hazineye büyük yük getirmiş, saraydaki kadınlar arasında da şiddetli nüfuz çatışmaları baş göstermiştir. İbrahim'in hem ruhsal sorunlarına çare bulmak hem de erkek evlat sahibi olması için ülkenin dört bir tarafından üfürükçüler, cinci hocalar davet edildi. Bu üfürükçülerin en ünlüsü Cinci Hoca lakabıyla tanınan Safranbolulu Karabaşzade Hüseyin Efendi'ydi. İbrahim'in tahta çıkmasından 2 yıl sonra Şehzade Mehmed, Şehzade Süleyman ve Şehzade Ahmed dünyaya geldi. En nihayetinde hanedanın devamı sağlanmış oldu. Kösem Sultan buna karşılık olarak Hüseyin Efendi'ye Safranbolu da daha sonra cinci hanı olarak anılacak hanın yapım masraflarını karşılayacak para verdirmiştir. Hatta Cinci hoca o kadar güçlendi ki Cinci Hoca'nın öldürülmesinden sonra hazineye aktarılan paralar askere cülus olarak dağıtıldı ve bu paralar halk arasında 'cinci hoca akçesi' diye anılır oldu. Ukraynalı veya Rus bir köylü kızı olan Nadya'yi Tatar esircilerce çalındığından sonra Kör Süleyman Paşa'ya satıldı ve Paşa onu Kösem Sultan'a hediye ettiği. Haremde yetişen Nadya, Turhan Hatice ismi alimiştir, Sultan İbrahim’e sunulan ilk câriye oldu ve on beş yaşlarında 2 Ocak 1642’de IV. Mehmed’i dünyaya getirince Haseki sultan unvanını aldı. Şehzadenin doğumu Osmanlı sülâlesinin kesilme tehlikesini ortadan kaldırdığı için büyük coşkuyla kutlandı. Sarayda eğitimiyle özel olarak Kösem Sultan kızı Atike Sultan görevlendirildi.[16] Ayrica Atike Sultan Kösem Sultan'ın torunu Mehmed mürebbiyelik yâni terbiye ve yetişmesinde yardımları olmuştur. I. Ibrahim'ın son yılında sekizci Hasekisi Hüma Şah Sultan'la nikâh kiydi ve Aralık 1647 evlendi, bundan sonra Kösem Sultan gözden düşmüş, I. Ibrahim kiz kardeşlerinden Ayşe Sultan, Fatma Sultan ile Hanzade Sultan ve yeğeni İsmihan Kaya Sultan'ın malina mülküne el koydu ve Hüma Şah Sultan'a hediye etti.[5] 1648-1651 Sultan İbrahim'in bir süre sonra annesini devlet işlerine karıştırmamaya başlaması hatta kiz kardeşleriyle eski saraya gönderme isteği karşısında nüfuzu kırılır gibi olmuşsa da, bu sıralarda İbrahim'in tahttan indirilerek yerine çocuk yaştaki Şehzade Mehmed'in padişah olması, Kösem Sultan'ın durumunu yeniden güçlendirmiştir çünkü IV. Mehmed henüz 6 yaşindaydi ve annesi Turhan Hatice Sultan 21 yaş'la genç sayilirdi. Turhan Sultan Saray'da desteklenmişse Kösem Sultan Saray dişinda ve asker'den destek gördü. Neticede Kösem Sultan, dört padişah döneminde devletin en etkili kişisi olmaya devam etmiştir. Bu dönemde herkes kendisine "vâlide-i muazzama" diyerek saygı göstermiştir.  Kösem Sultan'ın bu kadar güçlenip nüfuz kazanması ağaların yardımıyla olmuştur. Öncelikle Harem ve Dârüssaade ağalarını, akabinde de Yeniçeri ağalarını arkasına alarak idareyi yönlendirmiş, kendisine karşı olabilecek bütün güç odaklarını onlar vasıtasıyla bertaraf etmiştir. . Kaptanı Derya, Yeniçeri Ağası, Reis'ül Küttab, yâni harici­ye nâzın ve Nişancı, Defterdar gibi kimseler bu istişare ve ic­ra mekanizmasının uzuvları idi. Bilindiği gibi Sultan IV. Mehmed devri çok inişli çıkışlı bir dönem olduğu gibi ayrıca pek-de uzun bir zaman dilimini 44 yıl gibi bir bölümü kapsar. Şimdi bu uzun dönemde padişahdan sonraki adam olan sadrazamların ad ve vazifede kalış müddetlerine birde akıbetle­rine sırasıyla atfu nazar eyleyelim: IV. Mehmed'in Sadrıazamları Mevlevi Sofu Koca Mehmed Paşa; IV. Mehmed'in sadaret makamında bulduğu sadrazamdır. Bunu görevinde ipka et­miştir. 1648 yılında I. İbrahim'in son günlerinde isyancı­lar tarafından sadnazam tâyin olunmuştur. Sultan İbrahim bir çıkış yolu olarak kabullenmiştir. Yukarıda yazdığımız veçhile padişahın cellâtları arasında yer almış olan Sofu Mehmed Paşa, makamı sadaretten 1649 mayısında azledilmiştir. Da­ha sonra boğdurulmuştur. Boşalan makama 1650 senesinin sekiz ayına kadar sürecek birinci sadaretiyle Kara Murad Paşa geti­rilmiştir. Bu sadaret süresi 14 buçuk ay sürmüş, yerine IV. Murad'ın damadı ve Kösem Sultan'ın torunu İsmihan Kaya Sultan hanımın kocası olan Melek Ahmed Paşa gelmiş bunun dönemi de, bir seneyi bir kaç gün geçene kadar sürmüştür. Ölümü Esnaf isyanında yeniçerileri destekleyen Kadın Padişah Kösem saraydaki hâkimiyetinin her geçen gün biraz daha azaldığını hissetmekteydi. Kösem Sultan’ın yeniçeri ocağına dayanmasına rağmen, IV. Mehmed’in annesi Turhan Sultan da harem ağalarından destek almaktaydı. Harem ağaları ve Turhan Sultan’ın saraydaki güçleri artıkça, Kösem ve dolayısıyla ocak ağalarının IV. Mehmed üzerindeki nüfuzları azaldı. Harem ağalarını padişahtan uzak tutmak isteyen Kösem Sultan, bir emir yayınlayarak ağaların Harem’e girmelerini sınırlandırmak istedi. Ağustos 1651’deki esnaf isyanını yeniçerilerin gücünün kırılması için bir fırsat olarak gören Turhan Sultan, isyanı destekledi. İsyan sonunda Turhan Sultan ve harem ağalarının baskılarıyla Veziriazam Melek Ahmed Paşa azledilip, yerine Turhan Sultan‘ı destekleyen Siyavuş Paşa getirildi. Kösem Sultan, ocak ağalarına, hem kendisi hem de ağalar için büyük bir tehlike arzeden IV. Mehmed’in bir vesileyle ortadan kaldırılıp, yerine hükmetmesi daha kolay olan Şehzade Süleyman’ın geçirilmesini önerdi. Çünkü Şehzade Süleyman’ın annesi Saliha Dilaşub Sultan, ruhen itaatkar ve sakin bir hayat sürmeyi seven bir kadındı. Ancak IV. Mehmed meselesini halletmek kolay olmayacaktı. Aleni bir suikast ile Mehmed’i zorla tahttan indirmek, zaten Sultan İbrahim’in öldürülmesinden sorumlu tutulan ve ”evlat katili” damgasını yiyen Kösem’in bir de torun katili olarak halkın gözündeki otoritesini büsbütün sarsacaktı. Bunu önlemek gayesiyle Kösem Sultan, eceli ile öldü süsü vermek için IV. Mehmed’i Helvacıbaşı Üveys Paşa’nın hazırlayacağı zehirli şerbet ile öldürmeyi planladı. Ancak bu sinsi planı Kösem’in en yakınlarından biri olan Meleki Hatun, Turhan Sultan’a haber verince zehirletme planı da suya düştü. Zehirleterek IV. Mehmed’i öldürtemeyen Kösem Sultan tekrar bir suikast planı hazırladı, 2 Eylül 1651 akşamı İstanbul halkı iftarlarını ettikten sonra eğlenirken, Orta Camii’de toplanan yeniçeriler Kösem’in daha önce açık bıraktıracağı Topkapı Sarayı’nın kapısından içeri girerek, Sultan Mehmed ve taraftarlarını ortadan kaldırıp, Şehzade Süleyman’ı padişah yapacaklardı. Saraya bir baskın yapılacağını bilen, ama zamanını kestiremeyen Turhan Sultan ve Lala Süleyman Ağa yeniçerilerin silahlandıklarını haber aldıklarında, suikast vaktinin geldiğini anlamışlardı. Lala Süleyman Ağa, sarayın etrafını kendi adamlarıyla koruma altına aldı ve Turhan Sultan ile istişare ederek Kösem Sultan’ın katledilmesi kararı aldılar. Lala Süleyman Ağa, özel bir ekip oluşturdu ve onlarla birlikte Harem’deki Kösem taraftarlarını kılıçtan geçirdi. Bu arada Kösem Sultan’ın kızlarından biri ”valide benim” diyerek Süleyman Ağa ve adamlarının önüne atıldı ise de onu tanıyan hadımlardan biri askerleri uyardı. Askerler, valide sultanın odasına zorla girdi ve odasındaki gizli bir dolapta saklanan Kösem Sultan arasında öylesine korkunç bir boğuşma yaşanmıştı ki, odanın her tarafı kan revan içinde kalmıştı. Hayattayken Osmanlı tarihinde birçok yeniliğe öncülük eden Mahpeyker Kösem Sultan, ölümüyle de Osmanlı tarihine yine bir ilke öncülük etmişti.[17] Kösem Sultan'ın cenazesi, kocasının Sultan Ahmet Camii'ndeki I. Ahmed türbesine gömüldü. Ölümünden sonra Harem’de katledilen ilk valideydi. Harem’de bir devre adını veren Kösem Sultan öldürülürken, herşeyden habersiz ocak ağaları da daha önce planladıkları üzere kendilerini verilmelerini istedikleri kişilerin isimlerini içeren bir listeyi Veziriazam Siyavuş Paşa’ya gönderdiler. Siyavuş Paşa, ağaların isteklerini öğrenince kendi canının derdine düştü. Ocak ağalarının yanına veya padişah sarayına gitmek arasında tercih yapmak zorunda olduğunu anladı. Kısa bir süre düşündükten sonra saraya gitmeye karar verdi ve Topkapı Sarayı’na gitti. Sarayın dış kapılarının açık olduğunu gördüğünde korkusu bir kat daha arttı. IV. Mehmed’in yanına ulaştığında tüm gelişmeleri öğrendi ve padişahın güvenliğini sağlamak için bazı tedbirler aldı. Kösem Sultan’ın öldürüldüğünü öğrenen Samsoncu Çavuş, ocak ağalarına durumu iletmek için hemen saraydan ayrıldı. Bu feci haberi öğrenen ocak ağaları ne yapacaklarını tam olarak kestiremeyerek önce Orta Camii’ye geldiler ve burada en kısa zamanda bir çözüm yolu bulmak için hal çareleri aradılar. Bu arada Orta Camii ve etrafı, Süleymaniye Camii’ne kadar tıka basa silahlı yeniçeriler ile dolmuştu. Şerifi dışarı çıkarttı ve tellallarla şehir halkını sancak altında toplanmaya davet etti.Sancağın dışarı çıktığını ve padişahın da halkı sancak altına toplanmaya davet ettiğini öğrenen İstanbul halkı, büyük bir sel gibi Sultanahmet Meydanı’na akın etti. Topçu ocağı mensupları da sancağın altına dahil olunca, durumun IV. Mehmed’in lehine olduğunu gören yeniçerilerde ”Sancak-ı Şerif altında bulunalım. Ve kendimizi isyan pisliğinden temizleyelim” diyerek grup grup padişah tarafına geçmeye başladılar.[17] Artık kendi taraftarlarının da sancak altına koştuğunu gören ocak ağalarından birinin şehri ateşe vermeyi önermesi üzerine Yeniçeri ağası Mustafa Ağa, tarihe mal olmuş şu sözleri söylemiştir: Bre Ömer! Bre eşşek! Bu senin söylediğin söz nasıl sözdür? Sus! O çeşit türrahatı (zırvayı) ağzına alma. Birkaç günlük ömür için din ve devlete düşman ve kafirler gibi ihanet mi edelim? Ve cihan durdukça lanete siper olup, ocağımızın temeli yıkılıp, harap olmaya sebep ve illet mi olalım? Allah’a hamd olsun Müslümanız. Kavgamız devlet ve dünyaya aittir. Sözümüz oldu, ne güzel… Olmadı, emir Allahın’dır. Kazaya rıza… Önce beni, sonra sizi öldürürler. Bir can için devlete ve Allah’ın kullarına suikast layık mıdır ? Senelerdir ocak ağalarının zorbalıklarından muzdarip olan İstanbul halkı bunların katledilmesini savunurken, Turhan Sultan yeni bir yeniçeri ağası tayin ederek toplu bir katliamın önüne geçebildi. Böylece halkla askerin çatışması önlendi.Birkaç gün sonra ise başta Bektaş Ağa olmak üzere önde gelen ocak ağaları saklandıkları yerlerden çıkarıldılar ve daha sonra öldürüldüler. Yeniçerilerin gücü bu olayla biraz olsun kırılırken, İstanbul da büyük bir isyandan son anda kurtuldu. Yeniçerilerin IV. Mehmed’i devirmeleri veya halkın yeniçeriler üzerine saldırmaları halinde yaşanacakları ise hiç kimse tahmin bile edemezdi.[14] Hakkında modern araştırmacıların görüşleri Kösem Sultan'ın siyasi hayatı Osmanlı tarih yazarları ve modern araştırmacılar tarafından her zaman ilgi duyulan bir konu olmuştur. Kimi araştırmacılar onu şiddetle eleştirirken, kimi araştırmacılar ise daha olumlu bir tablo çizme eğilimi göstermişlerdir. Örneğin şu araştırmacılar onu şiddetle eleştirmektedirler: M. Cavid Baysun, karıştığı işlerin bir neticesi olarak birçok dost ve hayli düşman kazanan biri olduğunu belirttiği Kösem Sultan'ın, iktidarı sımsıkı elde tutmak gayretiyle en tehlikeli teşebbüslere giriştiğini ve hatta amaçları için en yakınlarını dahi feda edebilecek bir yaratılışta olduğunu ileri sürer.[18] Ahmed Refik, Kösem Sultan'ın şefkatli biri olmasının yanında saltanat hırsı olan bir kadın olduğunu söyler. Dahası henüz hasekilik döneminde saltanatı ele geçirmeye çalıştığını ve nüfuzunu arttırmak için siyasi bağlantılar kurduğunu belirtir. [3] Nicoliae Jorga ise Kösem Sultan'ı dindar, asil ve yetenekli bir Osmanlı kadını olarak tasvir eder.[19] M. Çağatay Uluçay, Osmanlı hanedan tarihinin en tanınmış kadını olarak gösterdiği Kösem Sultan'ın özellikle Sultan İbrahim'e güzel cariyeler sunarak gücü elinde tutmayı amaçladığı görüşündedir. Dahası yazara göre, Kösem sırtını yeniçerilere dayayarak devleti istediği gibi yönetmiş,hırslı ve pek çok kanlı olayda başrol oynamıştır. Ancak yazar yine de onun hayırsever yanına dikkat çekmeden geçemez. [20] Yılmaz Öztuna, Kösem Sultan için daha sert bir tutum sergiler. Yazara göre Büyük Valide Sultan politikaya aşık olmuştur ve tek amacı saltanat sürmek, emir vermek ve devleti yönetmektir. [21] Stanford Shawda da benzer bir suçlamada bulunur, padişahın servetinin çoğunu yönetici sınıf arasında dağıtarak gücünü arttırma çabası içinde olduğunu ileri sürer. [22] A. D. Alderson , Kösem Sultan'ı komplo kuran, entrikacı ve gücü sürekli elinde tutan biri olarak gösterir. [23] Said Öztürk ve Ahmet Akgündüz'ün ortak çalışmasında, IV. Murad döneminde çıkan kimi isyanların sorumlusu olarak Kösem Sultan gösterilir. Dahası Sultan İbrahim döneminde Kösem Sultan'ın varlığının, Osmanlı hanedanının en acı günlerinden olduğu savunulur.[24] Bu eliştirici yazarların aksine diğer bazı yazarlar Kösem Sultan için olumlu düşünmektedirler: Son Osmanlı vakanüvisi Abdurrahman Şeref Kösem Sultan'ın namuslu, şerefli olduğunu ve devlet işlerinin düzgün yürütülmesine katkı sağladığı görüşündedir.[25]. Caroline Finkel, Kösem Sultan'ın farklı bir yönüne,devletin güvenliği için yaptığı ve yapmayı planladığı projelere dikkat çeker. Yazara göre Kösem Sultan kudretli bir Osmanlı kadınıdır. [26]. Leslie P. Peirce, Kösem Sultan için olumlu bir tablo çizerken onun kadınlar saltanatındaki renkli ve nüfuzlu hasekilerin sonuncusu olduğunu belirtir. [4] [5] Necdet Sakaoğlu Kösem Sultan'ın Osmanlı hanedan tarihinde özel bir yeri olduğunu söyleyerek Osmanlı siyasetinin en buhranlı döneminde en etkili olan kadın olduğuna dikkat çeker. [2] [1] Ahmet Şimşirgil Kösem Sultan'ın olumlu bir portresini çizerken Osmanlı tarihinde böyle bir simanın ikincisinin olmadığını savunur. [27] Ekrem Buğra Ekinci ise Kösem Sultan'ın Osmanlı'nın en kritik dönemlerinde devletin tüm yükünü omuzlarına yüklenmesinin bir fedakarlık olduğu fikrindedir. Halil İnalcık Kösem Sultan'ın valide sultanlar sıralamasının dışında Osmanlı'nın en kritik devrini yönlendiren "büyük valide" konumunda olduğunu belirterek 17. yüzyılın Kösem Devri olduğuna yer verir. İlber Ortaylı Kösem Sultan'ın müthiş bir tarihi kişiliğe sahip olmasının yanında son derece entrikaci olduğu görüşündedir. Çocukları Erkek çocukları II. Osman (3 Kasım 1604 - 20 Mayıs 1622) - manêvi oğlu Şehzade Mehmed (8 Mart 1605 - 12 Nisan 1621) - Genç Osman tarafından idam edildi Şehzade Orhan (1609 - 1612) Şehzade Selim (27 Haziran 1611 - 27 Temmuz 1611) IV. Murad (27 Temmuz 1612 - 8 Şubat 1640) - 17. Osmanlı padişahı ve 96. İslam halifesi Şehzade Kasım (1614-1638) - IV. Murad tarafından boğduruldu. Şehzade Süleyman (1615 - 27 Temmuz 1635) - IV. Murad tarafından boğduruldu. I. İbrahim (5 Kasım 1615 – 18 Ağustos 1648) - 18. Osmanlı padişahı ve 97. İslam halifesi Kız çocukları Ayşe Sultan (1605-1657) Fatma Sultan (1606-1670) Gevher Sultan (1608-1660) Hanzade Sultan (1609-23 Eylül 1650) Burnaz Atike Sultan (1614-1675) Zеуnер Sultan (1616 - 1620) Hayır işlerinde de öncülük etmeyi prensip edinen Kösem Sultan, etrafındaki fakirlere yardımlarda bulunmuştur. Her yıl Receb-i Şerif ayında tebdili kıyafetle arabaya binerek hapishanelere gitmiş; borcu yüzünden hapse düşen mahkûmların borçlarını ödemiş ve onların hapisten çıkmalarını sağlamıştır. Kösem Sultan, katil kişileri bu yardımlardan nasiplendirmemiştir. Yaptırdığı hayır işlerinin başında 1640'da biterelen Üsküdar’daki Çinili Camii[28], Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Sultan Selim civarında Valide Medresesi Mescidi’ni yaptırarak hizmete açmıştır. O dönemde Osmanlı’nın eyaleti durumunda bulunan Mekke ve Medine’ye de yardım elini uzatmış, fakir yöre halkına da hatırı sayılır yardımlarda bulunmuştur. Popüler kültürdeki yeri 1962'de yayinlan Genç Osman filminde, Kösem Sultan Muhterem Nur tarafından canlandırdı. TRT yapımı IV. Murat (1980) dizisinde Ayten Gökçer tarafından İstanbul Kanatlarımın Altında (1996) filminde, Kösem Sultan rolü Zuhal Olcay tarafından oynandı. Mahpeyker (2010) filminde Kösem Sultan'ın gençliğini Damla Sönmez, yaşlılığını ise Selda Alkor canlandırdı. Ankara Devlet Tiyatrosunun urat Atak Rejisiyle 2013-2014 sezonu oyunu. Kösem Sultan, Özlem Ersönmez tarafından canlandırıldı. 12 Kasım 2015'te Star tv'de başlayan Muhteşem Yüzyıl: Kösem dizisinde Kösem'in gençliği ilk 6 bölüm Anastasia Tsilimpiou oynadı. 7.bölümden itibaren Beren Saat tarafından canlandırılmaktadır. Kaynaklar ^ a b c d e f g h i j k l m Sakaoğlu, Necdet (2008) Bu Mülkün Kadın Sultanları (Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler), Oğlak Yayıncılık, ISBN:9789753297172 ^ a b c d e f g h i j k l m n Sakaoğlu, Necdet "Kösem Sultan" (1999) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.II s.37-39 ISBN 975-08-0072-9 Kaynak hatası: Geçersiz <ref> etiketi: "yasamyapit" adı farklı içerikte birden fazla tanımlanmış. (Bkz: Kaynak gösterme) ^ a b Altunay, Ahmet Refik (2051) Kösem Sultan Kadınlar Saltanatı, İstanbul: Yeditepe Yayınevi ISBN:6059787147 Orjinal Osmanlıca baskı: İstanbul AH.1332 (1916) ve 1923 ^ a b Peirce, Leslie P. (Tr. çev. Ayşe Berktay) (1996) Harem-i Hümayun, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN: 9789753330480. İngilizce aslı: Peirce, Leslie P. (1994) The Imperial Harem - Women and Sovereignty in the Ottoman Oxford University Press ISBN:9780195086775 (İngilizce). ^ a b c d e Peirce, Leslie (1993) The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire (Studies in Middle Eastern History), Oxford University Press ISBN:978-0195076738 [[1]] (İngilizce) ^ Gibb, Sir Hamilton Alexander Rosskeen "Kosem Sultan" (1954) First Encyclopaedia of Islam". E.J. Brill . Martijn Theodoor Houtsma, 1987< say. 597. ISBN 90-04-07026-5. {[ing}} ^ İngiliz ve Venedik elçi raporları/1645 ^ Kumrular, Özlem (2015) Kösem Sultan (İktidar Hırs ve Entrika) İstanbul: Doğan Kitap ISBN : 9786050930528 ^ http://www.hurriyet.com.tr/tarihci-ozlem-kumrularin-iddiasi-kosem-ahmedin-nik-hli-esiydi-40016867 ^ Bõrekci, Günhan (2010)Factions and Favorites at the Courts of Sultan Ahmet I (r. 1603-17) and his Immediate Predecessors. Ohio State Universitesi Ph.D. doktora tezi, Say:126 [[2]] ^ Bu belgenin tümũ araştırmacının kitabında verilmektedir: Kumrular, Özlem (2015) Kösem Sultan (İktidar Hırs ve Entrika) İstanbul: Doğan Kitap ISBN : 9786050930528 ^ "Altı Vezirle Evlenen bir Sultan Ayşe Sultan". 22 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. ^ Halil İnalcık, Kosem Sultan İç Savaş Dönemi (1623 - 1632), Sayfa: 52 ^ a b c Afyoncu, Erhan (2016 4.bas.) Sorularla Osmanlı İmparatorluğu Tek Cilt, İstanbul: Yeditepe Yayınevi, ISBN : 6054052141 ^ "Tahta çıkamayan Osmanlı şehzadelerinin akıbeti". 18 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Şubat 2014. ^ İslam Ansiklopedisi, Cilt: 41,  s. 424 ^ a b "Kösem Sultan nasil öldürüldü ?". 30 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Mart 2012. ^ Baysun, Cavid, "Kosem Sultan" İslam Ansiklopedisi Istanbul, Cilt:VI say:915-923 ^ Jorga, Nicolae (Tr. çev.: Kemal Beydilli ve Nilüfer Epçeli), (2005) Osmanlı İmparatorluğu Tarihi' ' 5.Cilt, Istanbul: Yeditepe Yayinevi, ISBN:6053556008. Orijinal: Almanca Geschichte des Osmanischen Reiches ^ Uluçay, M. Çağatay (1992) Padişahların Kadınları ve Kızları' Ankara:Türk Tarih Kurumu, ISBN: 9751604613 (2011 verziyonu. İstanbul:Ötüken Neşriyat ISBN:9754378405) ^ Öztuna, Yılmaz (2015 9. baskı) Osmanlı Hareminde Üç Haseki Sultan. İstanbul:Ötüken Neşriyat, ISBN:9754373485 ^ Shaw, Stanford (Tr. çev.:Mehmet Harmancı) (1994 2.bas.) Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye 1 Cilt, İstanbul: E Yayınları ISBN:9753901593 İngilizce aslının son edisyonu:Shaw, Stanford J. (1976) History Ottoman Empire: Empire of the Gazis: the Rise and Decline of the Ottoman Empire, 1280-1808 Vol.1 , New York:Cambridge University Press ISBN: 978-0521291637 [3]] (İngilizce) ^ Alderson, A.D. (1956) The Structure of the Ottoman Dynasty Londra:Claredon Press (İngilizce) ^ Öztürk, Said ve Akgündüz, Ahmet (2000) Bilinmeyen Osmanlı (Sıvama Cilt), İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı / Prestij Kitaplar, ISBN : 9789757268284 ^ Abdurrahman Şeref, Tarih-i Devlet-i Osmaniye, İstanbul: AH. 1309-1312, 1315-1316) (Osmanlıca) ^ Finkel, Caroline (2006) Osman's Dream: The Story of the Ottoman Empire 1300-1923 Londra:John Murray ISBN: 978-0719561122 (İngilizce) ^ Şimşirgil, Ahmet (2014) Valide Sultanlar ve Harem İstanbul: Timaş Yayınları, ^ "Üsküdar Çinili Kösem Valide Sultan Camii". 5 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6sem_Sultan

http://www.ulkemiz.com/kosem-sultan-kimdir

Ankara Anlaşması (1921) Hakkında Bilgi

Ankara Anlaşması, (20 Ekim 1921) TBMM ve Fransız Hükümeti arasında Türk-Fransız Cephesindeki faaliyetleri durdurmuştur. TBMM yönetimindeki bölgenin güney sınırının taslak olarak belirlenmesine karar verilmiştir, ama asıl politik kararları Lozan Antlaşmasına bırakmıştır. Doğu sorununda Birleşik Krallık, Yunanistan ve İtalya ile millî menfaatleri uyuşmayan Fransa, Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından 3 ay önce Türk-Fransız Cephesi'nde geçici bir mütareke yaparak TBMM ile ikili ilişkilere başlamıştı. Ancak, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bir siyasi mevcudiyet olarak kabul etmelerine rağmen Milli Hükümet'in Fransa ile ilişkileri daha ileri götürmesi mümkün olmamıştı. Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılması ve Sovyet Rusya ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan Moskova Antlaşması, Türk-Fransız ilişkilerini de olumlu yönde etkiledi. Fransa Cumhuriyeti, eski bakanlarından Henry Franklin-Bouillon'u gayriresmi olarak Ankara'ya gönderdi. 9 Haziran 1921'de Ankara'ya gelen Buyyon, Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı Vekili Yusuf Kemal Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile iki hafta kadar devam eden görüşmelerde bulundu. Özellikle, Mustafa Kemal ile Franklen-Buyyon arasında yapılan görüşmelerde esas olarak "Misak-ı Milli" konusu ve yeni Türk Devleti'nin mevcudiyeti ele alındı. Franklen-Buyyon ve Fransa, "Misak-ı Milli"yi ve yeni devletin varlığım anlamalarına rağmen Yunan ileri harekatının sonucunu ve dolayısıyla Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonucunu görmeden kesin bir teşebbüste bulunmadılar. Nihayet, Zafer, Fransızlar'ın bu tereddütünü ortadan kaldırdı ve iki ülke arasında Ankara Anlaşması imzalandı. Ankara Anlaşması ile İtilaf Devletleri Cephesi bozulmuş ve yeni Türk Devleti, Fransa tarafından tanınmıştır. Bu anlaşma sonunda Güney Cephesindeki savaş resmen sona ermiş ve Türkiye'nin Güney sınırı belirlenmiştir. Nihayet bu antlaşma ile Türk milli emellerinin haklılığı ilk defa olarak İtilaf devletlerinden birisi tarafından da resmen haklı görülmüş ve onaylanmıştır. Antlaşmanın imzalanmasını müteakip iki ülke aynı düzeyde temsilcilerini karşılıklı göndererek siyasi ilişkilerine süreklilik kazandırmışlardır. Fakat, bu antlaşma ile Fransa ve Türkiye arasındaki askeri harekat sona ermiş olmasına rağmen, Lozan müzakeresinde Fransa, İtilaf Devletleri safındaki yerini ve durumunu muhafaza etmiştir. Anlaşmanın maddeleri Madde 1) Her iki taraf işbu anlaşmanın imzalanmasından itibaren aralarında harbin sona ereceğini bildirirler. Ordular, mülki memurlar, ahali keyfiyetten derhal haberdar edilecektirler. Madde 2) İşbu anlaşmanın imzasını müteakip, her iki tarafın harp esirleriyle mevkuf veya mahbus Türk, Fransız bütün şahıslar serbest bırakılacak ve kendilerini, tevkif eden taraf yol masrafını ödeyerek gösterilecek en yakın şehre gönderilecektir. Madde 3) İşbu anlaşmanın imzasından başlayarak, en geç iki ay içinde Fransız kıtaları 8. maddede de yazılı hattın güneyine ve Türk kıtaları da kuzeyine çekileceklerdir. Madde 4) 3. maddede belirtilen müddet zarfında seçilecek bir karma komisyon bu maddenin ne şekilde tatbik olunacağını tespit edecektir. Madde 5) Her iki taraf boşaltılan arazide, buranın işgalini müteakip genel af ilan edecektir. Madde 6) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli'de açıkça tanınan azınlıklar haklarının, bu hususta müttefikler ile bunların düşmanları ve bazı dostlar arasında yapılmış mukavelelerdeki esaslara dayanarak, kendi tarafından teyit olunacağını bildirir. Madde 7) İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir idare usulü tesis olunacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan ahalisi kültürlerinin inkişafı için her türlü teşkilattan faydalanacaklardır. Türk lisanı orada resmi dil olacaktır. Madde 8) 3. maddede zikredilen hat: İskenderun Körfezi'nde Payas'tan başlayarak Meydan-ı Ekbez-Kilis-Çobanbeyli istasyonuna gidecek ve demiryolu Türkiye'de kalmak üzere Çobanbeyli'den Nusaybin'e varacaktır. Payas ile Meydan-ı Ekbez ve Çobanbeyli istasyonları Suriye'de kalacaktır. İşbu anlaşmanın imzasından itibaren bir ay içinde mezkur hattı tespit etmek üzere her iki taraf delegelerinden mürekkeb bir komisyon seçilecek ve bu komisyon tespit muamelesine nezaret edecektir. Madde 9) Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman'ın dedesi Süleyman Şah'ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye'nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir. Madde 10) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat demiryolu parçasını, Adana ilinde yapılmış bulunan şubelerin işletme hakları ile beraber bütün ticaret ve ulaştırma işlerini Fransa Hükümeti'nin göstereceği bir Fransız grubuna vermesini kabul eder. Türkiye Hükümeti Meydan-ı Ekbez'den Çobanbeyli'ye kadar Suriye arazisinde demiryolu ile askerî ulaştırma yapacaktır. Madde 11) İşbu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra seçilecek bir karma komisyon Türkiye ile Suriye arasındaki gümrük işlerini düzenleyecek, bu işlem yapılıncaya kadar her iki hükümet hareketinde serbest olacaktır. Madde 12) Türkiye ve Suriye, Kırık suyundan hakkaniyet üzere faydalanacaklardır. Suriye Hükümeti, masrafı kendisine ait olmak üzere Fırat nehrinin Türkiye kısmından su alabilecektir. Madde 13) Madde 8'de belirtilen hududun her iki tarafında oturan yerli ve yarı göçebe halk buradaki otlaklardan faydalanacak veya emlak, araziye sahip bulunanlar eskisi gibi haklarını kullanmaya devam edeceklerdir. Bunlar işletme ihtiyaçları için serbestce ve hiçbir gümrük veya otlak resmi ve ne de başka bir resim vermeksizin hayvanlarını, araçlarını, tohumlarını ve bitkilerini taşıyabileceklerdir. Bunlara ait vergileri oturdukları memlekette ödemeleri kararlaştırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/ankara-anlasmasi-1921-hakkinda-bilgi

Ankara Anlaşmasının (1921) Maddeleri

Madde 1) Her iki taraf işbu anlaşmanın imzalanmasından itibaren aralarında harbin sona ereceğini bildirirler. Ordular, mülki memurlar, ahali keyfiyetten derhal haberdar edilecektirler. Madde 2) İşbu anlaşmanın imzasını müteakip, her iki tarafın harp esirleriyle mevkuf veya mahbus Türk, Fransız bütün şahıslar serbest bırakılacak ve kendilerini, tevkif eden taraf yol masrafını ödeyerek gösterilecek en yakın şehre gönderilecektir. Madde 3) İşbu anlaşmanın imzasından başlayarak, en geç iki ay içinde Fransız kıtaları 8. maddede de yazılı hattın güneyine ve Türk kıtaları da kuzeyine çekileceklerdir. Madde 4) 3. maddede belirtilen müddet zarfında seçilecek bir karma komisyon bu maddenin ne şekilde tatbik olunacağını tespit edecektir. Madde 5) Her iki taraf boşaltılan arazide, buranın işgalini müteakip genel af ilan edecektir. Madde 6) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli'de açıkça tanınan azınlıklar haklarının, bu hususta müttefikler ile bunların düşmanları ve bazı dostlar arasında yapılmış mukavelelerdeki esaslara dayanarak, kendi tarafından teyit olunacağını bildirir. Madde 7) İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir idare usulü tesis olunacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan ahalisi kültürlerinin inkişafı için her türlü teşkilattan faydalanacaklardır. Türk lisanı orada resmi dil olacaktır. Madde 8) 3. maddede zikredilen hat: İskenderun Körfezi'nde Payas'tan başlayarak Meydan-ı Ekbez-Kilis-Çobanbeyli istasyonuna gidecek ve demiryolu Türkiye'de kalmak üzere Çobanbeyli'den Nusaybin'e varacaktır. Payas ile Meydan-ı Ekbez ve Çobanbeyli istasyonları Suriye'de kalacaktır. İşbu anlaşmanın imzasından itibaren bir ay içinde mezkur hattı tespit etmek üzere her iki taraf delegelerinden mürekkeb bir komisyon seçilecek ve bu komisyon tespit muamelesine nezaret edecektir. Madde 9) Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman'ın dedesi Süleyman Şah'ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye'nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir. Madde 10) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat demiryolu parçasını, Adana ilinde yapılmış bulunan şubelerin işletme hakları ile beraber bütün ticaret ve ulaştırma işlerini Fransa Hükümeti'nin göstereceği bir Fransız grubuna vermesini kabul eder. Türkiye Hükümeti Meydan-ı Ekbez'den Çobanbeyli'ye kadar Suriye arazisinde demiryolu ile askerî ulaştırma yapacaktır. Madde 11) İşbu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra seçilecek bir karma komisyon Türkiye ile Suriye arasındaki gümrük işlerini düzenleyecek, bu işlem yapılıncaya kadar her iki hükümet hareketinde serbest olacaktır. Madde 12) Türkiye ve Suriye, Kırık suyundan hakkaniyet üzere faydalanacaklardır. Suriye Hükümeti, masrafı kendisine ait olmak üzere Fırat nehrinin Türkiye kısmından su alabilecektir. Madde 13) Madde 8'de belirtilen hududun her iki tarafında oturan yerli ve yarı göçebe halk buradaki otlaklardan faydalanacak veya emlak, araziye sahip bulunanlar eskisi gibi haklarını kullanmaya devam edeceklerdir. Bunlar işletme ihtiyaçları için serbestce ve hiçbir gümrük veya otlak resmi ve ne de başka bir resim vermeksizin hayvanlarını, araçlarını, tohumlarını ve bitkilerini taşıyabileceklerdir. Bunlara ait vergileri oturdukları memlekette ödemeleri kararlaştırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/ankara-anlasmasinin-1921-maddeleri

Pi Sayısı Nedir

Pi Sayısı Nedir

Pi, her türlü matematik işlemince büyük önem taşıyan çok ilginç bir sayıdır. Matematiğin birçok hesaplamasında örneğin; daireler, yaylar, pendulumlar gibi… pi sayısına rastlarız.

http://www.ulkemiz.com/pi-sayisi-nedir

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger Sendromu ve Otizm

Asperger sendromu nedir? Asperger sendromu kimlerde görülür, tedavisi nasıldır. İşte cevaplar.

http://www.ulkemiz.com/asperger-sendromu-ve-otizm-1

II. Kosova Muharebesi

II. Kosova Muharebesi

II. Kosova Muharebesi veya İkinci Kosova Meydan Muharebesi (Macarca: Második Rigómezei csata, (17 Ekim-20 Ekim 1448) Sultan II. Murat önderliğindeki Osmanlı ordusu ile Macar kumandanı János Hunyadi önderliğindeki bir müttefik ordusu arasında yapılmış bir muharebedir. Osmanlı Devleti'nin zaferiyle sonuçlanmıştır.

http://www.ulkemiz.com/ii-kosova-muharebesi

Doğanın Mücevheri Salda Gölü

Doğanın Mücevheri Salda Gölü

Sene çok eski sene, Ankara’da iş yerinden arkadaşım Betül demişti ki “Ben Burdur’luyum. Bizim köyümüz göl kenarında harika bir köy. Plajıyla, suyuyla, manzarasıyla cennet gibidir.

http://www.ulkemiz.com/doganin-mucevheri-salda-golu

İnsanın Ataları Kimlerdi?

İnsanın Ataları Kimlerdi?

Bugünkü insana benzer özellikler gösteren ilk insansı canlıların, bundan milyonlarca yıl önce nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı sorusu, çağımızda bile hâlen açıklığa kavuşturulamamıştır.

http://www.ulkemiz.com/insanin-atalari-kimlerdi

Teknolojinin İnsan Hayatına Etkisi

Teknolojinin İnsan Hayatına Etkisi

Teknolojinin özellikle 21 . yy da kaydettiği ilerleme, yadsınamaz boyuttadır. Şöyle ki; teknoloji artık hayatımızın her alanında mutfakta, salonumuzda,sokakta hayatımızın her alanında kendini göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/teknolojinin-insan-hayatina-etkisi

Genetik Danışmanlık ve Psikiyatrik Genetik Danışmanlık

Genetik Danışmanlık ve Psikiyatrik Genetik Danışmanlık

Gününüzde araştırmacılar yaygın hastalıkların genetiğine ve ailevi özelliğine İlişkin giderek daha fazla şey keşfediyorlar.

http://www.ulkemiz.com/genetik-danismanlik-ve-psikiyatrik-genetik-danismanlik

Deneysel Çalışmaların Vazgeçilmezleri: Hücre Hatları (Cell Line)

Deneysel Çalışmaların Vazgeçilmezleri: Hücre Hatları (Cell Line)

Memelilerin bilimsel deneylerde kullanılmasının mümkün olduğunca kısıtlanması gerekliliği, biyomedikal çalışmaların farklı pek çok alanında hücre kültürlerinin geliştirilmesi ve kullanılmasına yol açmıştır.

http://www.ulkemiz.com/deneysel-calismalarin-vazgecilmezleri-hucre-hatlari-cell-line

Ergenler nasıl hissederler ne yapmak isterler

Ergenler nasıl hissederler ne yapmak isterler

Ergenlerin hal hareket ve tavırlarında meydana gelebilecek değişiklikler nelerdir ?, ergen tavırları, ergenlere nasıl yaklaşılmal, ergen anne babalrına tavsiyeler, öneriler

http://www.ulkemiz.com/ergenler-nasil-hissederler-ne-yapmak-isterler

Neden Uzayda Su Arıyorlar?

İnsanlık tarihi boyunca kavimler, suyun bol olduğu coğrafyalara doğru kitlesel göçler yapmışlar ve su boylarındaki bereketli topraklara hükmedebilme kaygısıyla birbirleriyle savaşmışlardır.

http://www.ulkemiz.com/neden-uzayda-su-ariyorlar

IŞİD’in Yok Ettiği 10 Kültürel Miras Yapısı

IŞİD’in Yok Ettiği 10 Kültürel Miras Yapısı

Irak ve Suriye’de ardı arkası kesilmeyen terör eylemlerinde bulunan IŞİD, geçtiğimiz yaz ayından bu yana birçok arkeolojik bölgeyi de ortadan kaldırdı.

http://www.ulkemiz.com/isidin-yok-ettigi-10-kulturel-miras-yapisi

Gebelik Döneminde Kişisel Bakım Nasıl Sağlanmalıdır?

Gebelik Döneminde Kişisel Bakım Nasıl Sağlanmalıdır?

Tatlı bir heyecan ile başlar gebelik. Sonra aşama aşama anne adayında bir takım zorluklara sebebiyet verir. Anne ilk günlerde sevinçle aldığı haberi kısa bir süre yaşar.

http://www.ulkemiz.com/gebelik-doneminde-kisisel-bakim-nasil-saglanmalidir

 14 Maddede Türkiye’de İzinli Definecilik Gerçeği 14 Maddede Türkiye’de İzinli Definecilik Gerçeği

14 Maddede Türkiye’de İzinli Definecilik Gerçeği 14 Maddede Türkiye’de İzinli Definecilik Gerçeği

Toprağın eşelendiği her yerden tarihi eser çıkan Türkiye’de her yıl binlerce kaçak kazı yapılıyor. Bu kazılarda defineciler tarafından bulunan binlerce eser ya yurtdışına kaçırılıyor, ya tahrip ediliyor ya da ülke içinde satılıyor.

http://www.ulkemiz.com/14-maddede-turkiyede-izinli-definecilik-gercegi-14-maddede-turkiyede-izinli-definecilik-gercegi

Televizyonun İcadı (John Logie Baird, Philo Taylor Farnsworth)

Televizyonun İcadı (John Logie Baird, Philo Taylor Farnsworth)

Hayatımıza girmiş birçok yararlı cihaz bulunur fakat bunlardan hiçbirisi televizyon kadar popüler olamamıştır. Bazılarımız için olmazsa olmaz aygıtlardan birisidir televizyon.

http://www.ulkemiz.com/televizyonun-icadi-john-logie-baird-philo-taylor-farnsworth

Milli Mücadele’den II. Dünya Savaşı’na Kadar Olan Süreçte Türk-Amerikan İlişkileri

Milli Mücadele’den II. Dünya Savaşı’na Kadar Olan Süreçte Türk-Amerikan İlişkileri

1.TÜRK-AMERİKAN MÜNASEBETLERİNİN DOĞUŞU VE MİLLİ MÜCADELEYE KADAR OLAN SÜREÇTEKİ İLİŞKİLERE KISA BİR BAKIŞ Türk-Amerikan münasebetleri Amerikan Kongresi’nin 7 Mayıs 1784’de aldığı karar sonucu Osmanlılarla dostluk ve ticaret anlaşması yapmak istemesinden dolayı doğmuştur.1 Kayıtlara göre ilk Amerikan ticaret gemisi 1797’de İzmir’e gelmiştir.2 Ancak Osmanlı yetkilileri Amerika’yı pek önemsememişlerdir. Zira Amerika ancak 1816’da İzmir’de konsolosluk kurmak için izin alabilmiştir.3 İki ülke arasındaki ilk ticaret ve dostluk anlaşması 8 Şubat 1830’da imzalandı.4 1862’de iki ülke arasında yeni bir ticaret ve dostluk anlaşması imzalandı; anlaşmaya göre Amerikalılar ‘’en imtiyazlı millet’’ idi.5 Kamuya açıklanan Amerikan Dışişleri Bakanlığı belgeleri, ABD ve Osmanlı Devleti arasında, 19.yy’ın başlarına giden ve şaşılacak kadar yoğun olan bir silah ticareti olduğunu gösterir.6 19.yy’dan itibaren Osmanlı Devleti içindeki azınlıklar bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti hızlı bir parçalanma sürecine girmişti. Bu sebeple Osmanlı yöneticileri devleti yıkılmaktan kurtaracak tedbirler almak zorunda kaldı.7 Bu tedbirler öncelikler askeri tedbirlerdir. Orduya çeki düzen vermek, gücünü arttırmak ve ayaklanmaları bastırması için Osmanlı Devleti, Amerika’dan silah satın almak zorunda kaldı. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde Amerika’dan silah alımları oldukça hızlıydı.8 (Osmanlı devletinde olduğu kadar Türkiye Cumhuriyeti ’de ABD silahlarıyla ilgili olmuştur.9) 1800’lerin başından itibaren gelişen Türk-Amerikan ilişkileri boyunca Amerikalılar zaman zaman savaş gemileriyle İstanbul’a gelmiş ve ziyaret sonunda istediklerini elde etmişlerdir. Bu istekler genelde ticari imtiyazlar olup, azınlıklar meseleleri hakkında Osmanlı’nın aleyhine olan istekler de vardır.10 1845-1905 yılları arasında Osmanlı topraklarında Amerikalılar tarafından açılan 465 misyoner okulu 22867 öğrenciye eğitim verdi. 1913’te Türk topraklarında Amerikalılara ait 7 üniversite, 43 yüksekokul, 417 lise ve ortaokul, 56 kilise bulunuyordu.11 Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Amerika 1917 Nisan’ında Almanya’ya savaş ilan etti ancak Osmanlı Devleti’ne karşı –Osmanlıların savaş halinde bulunduğu İngiltere ve Fransa’ya askeri malzemeler taşıması hariç-12 bir harekette bulunmadı. Osmanlı Devleti 20 Kasım 1917’de Amerika ile münasebetlerini kesti. Bunun için Türkiye’deki Amerikan haklarını koruma görevini İsveç Sefareti üstlendi.13 Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan Mondros Mütarekesi (20 Ekim 1918) ‘nden sonra Amerika, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulmasını istemiş fakat bunu başaramamıştır.14 2.MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ 2-12 Mayıs 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda ABD Başkanı Wilson, Türkler içinde ABD mandasını isteyenlerin olduğunu ancak Amerikan kamuoyunun buna razı olmayacağını bildirmiştir. Ayrıca Amerikan toplumunun Türklere karşı büyük kin beslediğini, Türklere karşı Ermenileri ya da başka bir milleti koruyabileceklerini söylemiştir. Amerikan kamuoyunun sadece İstanbul’un işgaline razı olabileceğini belirtmiştir.15 Wilson’un savunduğu fikir Türklerin Avrupa’dan çıkarılması ve başkent İstanbul’un ellerinden alınması idi.16 ABD için araştırma yapan King-Crane komisyonu 1919’da kurulması planlanan Ermenistan’ın ve Türkiye’den arda kalan toprakların Amerikan mandasına verilmesi gerektiğini bildirdi.17 Wilson, Türkiye’yi galip devletler arasında paylaştırarak manda haline getirmeyi ve ırklara göre özerk yönetimler kurmak gerektiği fikrine inanıyordu.18  Başkan Wilson, 1918 Ocak ayında yayınladığı meşhur 14 Nokta’sında açıklamıştır. Yine bilindiği gibi bu 14 Nokta’nın 12.’si Osmanlı imparatorluğuna ait bulunuyordu. Bu maddede üç unsur bulunmaktaydı: Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının egemenliği, azınlıklara özerklik verilmesi ve Çanakkale Boğazı’nın, devamlı olarak, bütün devletlerin gemilerine açık olması.19 Wilson’ın 14 Nokta’sı, esasında bir takım genel prensipler olup, bunların nasıl uygulanacağı başlangıçta düşünülmemiştir. 1918 Ekim’inde Almanya’nın barış için zemin yoklamalarına girişmesi üzerine, Wilson danışmanlarına ve uzmanlara talimat vererek, bütün bu 14 maddenin nasıl uygulanacağına dair inceleme yapılmasını ve bu maddelere açık bir yorum getirilmesini isteyince, 12 Madde için de şu hususlar tespit edilmiştir: Boğazlar ve İstanbul milletlerarası kontrol ve tercihan Milletler Cemiyeti mandası altına konulmalıdır. Anadolu Türklerin olmalıdır. Bununla beraber, Anadolu’nun Rum çoğunluğa sahip kıyı bölgeleri, tercihan Yunanistan’ın mandası altına konmalıdır. Bağımsız bir Ermenistan kurulmalı ve Ermenistan’a Akdeniz’de bir liman verilmeli ve Ermenistan İngiliz mandası altına konulmalıdır. İngiltere ile Fransa arasında yapılan anlaşma ile(1916 Mayıs, Sykes-picot Anlaşması), esasen Suriye Fransa’nın ve Mezopotamya, Arabistan ve Filistin İngiltere’nin mandasına bırakılmıştır. 12. Maddenin bu yorumu ile, Amerika, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu şekilde parçalanmasını peşinen kabul etmiş bulunmaktaydı. Yalnız, Amerika’nın 12. Maddenin bu yeni yorumu ile üzerinde durduğu bir başka husus da, Osmanlı İmparatorluğu ne şekilde parçalanırsa parçalansın, kim “mandater” olursa olsun, bu topraklarda ekonomik ve ticarî bakımdan “Açık Kapı” veya “Fırsat Eşitliği” ilkesinin uygulanmasıydı. Amerika 1919 Ocak ayında açılan Paris Barış Konferansı’na, Osmanlı Devleti açısından böyle bir politika ile girdi. 1 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal Başkanlığı’ndaki Erzurum Kongresi Heyeti, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’a muhtıra verdi. Bu muhtıra şöyledir: ‘’Reis cenapları! 600 yıllık bir imparatorluğa ve 1500 yıllık geçmişe sahip olan Türk milleti, varlıkları tarihe karışmış olan milletlerin uygulamalarınız sayesinde yeniden diriltildiği bir sırada, yok olmaktan başka bir anlamı olmayan karalarınıza boyun eğmeyecektir. Artık tarafınızdan yok edilişimizin kaçınılmaz olduğunu anlıyoruz. Son kararı vermek bize düşüyor ve bu son karar ise onurlu ve namuslu ölmek, atalarımızın yiğitlik kanıyla yoğrulmuş olan bu topraklar üzerindeki egemenliği bizim ve evlatlarımızın kanıyla savunarak, dünyaya yeni bir özveri ve kahramanlık örneği göstererek terk etmektir.’’20 Amerika, Türkiye’nin işgali için 1920 yılında İstanbul’a en az 15 savaş gemisi gönderdi.21 (bkz. EK-1) 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesi üzerine Atatürk Anadolu’daki tüm yabancı subayları tutuklattı. Bunların içinde Amerikalı subaylar da vardı. Türk jandarmasına karşı koyan ve tehdit eden Amerikalı subay Raymond Custer yargılanarak 6 ay hapse mahkum edildi.22 Ankara Hükümeti’nin Amerika ile “resmi” ilişki kurmak için ilk teşebbüsü 1921 Ocak ayında olmuştur. Bu tarihte, Amerikan’ın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Amiral Bristol nezdinde yapılan teşebbüste, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik bağımsızlığının tanınması ve kapitülâsyonların kaldırılması şartıyla, Ankara Hükümeti ile Amerika arasında “dostane” ilişkilerin tekrar kurulması arzusu belirtilmiş ise de, bu teşebbüse Washington’dan bir ses gelmemiştir.23 Fakat Amiral Bristol’ün, Ankara Hükümeti ile temas kurulmasında ısrar etmesi sonucu, Amerikan hükümeti, İstanbul’daki Amerikan Ticaret Temsilciliğinden Julian Gillespie’yi geçici olarak Ankara’ya göndermeye karar vermiştir. 7 Haziran 1922’de Rum çetelerine destek olmak maksadıyla ABD’ye ait üç savaş gemisi Samsun’u bombaladı.24 1922 yılında ‘’800 Amerikan gazetesi adına’’ kendisiyle görüşen Amerikan UP (United Press) haber ajansına Mustafa Kemal şöyle demeç vermiştir: ‘’Amerika, Avrupa ve bütün medeniyet cihanı bilmelidir ki, Türkiye halkı her medeni ve kabiliyetli millet gibi kayıtsız, şartsız hür ve bağımsız yaşamaya katiyen karar vermiştir. Bu meşru kararı ihlale yönelik her kuvvet Türkiye’nin ebedi düşmanı kalır.’’25 1922 yılının, Amerika’nın Türkiye politikası bakımından önemli bir olayı da, Büyük Taarruz ve Büyük Zafer üzerine Anadolu’dan kaçarak İzmir’e yığılan Rum halk ile Yunan askerlerinin tahliyesinde, İngiltere’nin, Amerika’ya başvurup, Amerikan savaş gemilerinin de bu tahliyeye yardım istemesi üzerine Amerika’nın gösterdiği tepkidir. İngiltere’nin ısrarları üzerine nihayet tepesi atan Amerikan Dışişleri Bakanı Hughes, İngiliz Büyükelçisine şunları söylemiştir: “Birleşik Amerika, Anadolu’nun nüfuz bölgelerine parsellenmesinden hisse istememiştir. İstanbul’da girişilen entrikaların da hiç birine bulaşmamıştır. Yunan ordularının son bir buçuk yılda (Anadolu’da) uğradığı felâketlerden de sorumlu değildir. Asıl sorumlu olan son bir buçuk yıllık Avrupa diplomasisidir. Şunu da belirtmek isterim ki, İngiltere’nin İmparatorluk ihtirasları ve karşılaştığı güçlükler ne olursa olsun, Amerikan Hükümeti’nin bu ihtiraslar ve güçlüklerle bir ilgisi yoktur.”26 General Harbord, Türkiye’nin sermayeye ihtiyacı olduğunu ancak yabancı sermayenin güven istediğini belirterek, ABD askerinin yabancı sermayeye güven sağlamak için Anadolu’ya asker getirmek istediğini Kazım Karabekir Paşa’ya söyledi. Karabekir Paşa ise bu isteği kesin bir dille reddetti.27 ABD, Lozan Anlaşması’nı tanımamıştır ancak Lozan’da ABD ile Türkiye arasında dostluk ve ticaret anlaşması imzalanmıştır. İmzalanan anlaşma, ancak 4 yıl sonra, 18 Ocak 1927’de Senato’ya sunuldu. ABD Senatosu anlaşmayı reddetti.28 Lozan Konferansında Amerika’nın “çıkarlarını” ilgilendiren pek çok konular vardı ve bunların başında da “Açık Kapı” ilkesi geliyordu. Amerika’nın Türkiye’de ilgilendiği ve önem verdiği bir diğer konu da, Amerikan okulları ile diğer sosyal ve dinsel kuruluşların devamını sağlamaktı. Amerika, Konferansa “gözlemci” olarak katıldığı halde, bütün Konferans boyunca hemen her sorunda tartışmalara aktif olarak katılmıştır. Bu ise, özellikle Lord Curzon’a, Türk delegasyonu ile çatıştığı konularda, Amerika’yı da işin içine sokma fırsatını vermiştir. Bir örnek verelim: Amerikan Hükümeti, İstanbul’daki Rum Patrikhanesi konusunda Amerikan delegasyonun hiç bir talimat vermediği halde, Patrikhane’nin İstanbul’dan çıkarılması konusunda Curzon ile İsmet Paşa çatıştıklarında, Amerikan delegesi Child’da Curzon’ı desteklemiştir. Ermeni sorununda da aynı şey olmuştur. Boğazlar konusunda da Amerika tamamen İngiltere’yi desteklemiştir. 3.CUMHURİYETİN KURULMASINDAN II. DÜNYA SAVAŞINA KADAR İLİŞKİLER 9 Nisan 1923’te Türkiye ile ABD arasında Chester Projesi diye bilinen ‘’Şarki Anadolu Demiryolları Anlaşması’’ imzalandı.29 Bu projeye göre Doğu Anadolu Demiryollarının, ana hat Sivas’tan, Samsun üzerinden Karadeniz’e, Harput-Ergani-Musul-Kerkük üzerinden Süleymaniye’ye, Bitlis üzerinden Van’a ve Halep üzerinden Akdeniz’e ulaşması sağlanacaktı.30 Söz konusu şirket bu demiryolu şebekesini 99 yıl için işletecek ve ayrıca demiryolunun iki tarafında 20 km’lik alandaki madenleri işletme hakkına sahip olacaktı. Bu madenlere Musul petrolleri de dahildir. Ancak şirketler arasında anlaşmazlıklar çıkarak bu teşebbüs neticesiz kalmıştır.31 6 Ağustos 1923’te Amerika ve Türkiye arasında imzalanan Lozan Anlaşması M. Kemal ve Milliyetçilerin zaferini belgelemiştir. Fakat Ermeni Meselesi ve Kapitülasyonların kaldırılmasından hoşnut olmayan Senato tarafından 18 Ocak 1927’de Lozan Anlaşması reddedilmiştir.32 Cumhuriyet Türkiye’sinin Amerika ile olan ilişkileri 11 Şubat 1927’de gönderilen karşılıklı notalarla yeniden kurulmuştur. 12 Ekim 1927’de karşılıklı itimatnameler sunuldu.33 1 Ekim 1929’da Türkiye ile Amerika Arasında ilk resmi anlaşma olan ‘’Ticaret ve Seyrisefain’’ anlaşması imzalandı. ABD, Lozan’ı reddetse de ticari ilişkiler devam ediyordu.34 1 Nisan 1939’da Türkiye ile Amerika arasında yeni bir ticaret anlaşması imzalandı. Ancak 1929’da imzalanan anlaşma yürürlükte kalmaya devam etti. Çünkü 1929 anlaşmasına göre Amerika ‘’en ziyade müsaadeye mazhar millet’’ hakkını muhafaza etmek istiyordu.35 I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde 426 kadar Amerikan Okulu, 17 misyonerlik merkezi ve 9 tane de Amerikan hastanesi bulunmaktaydı. Lozan’dan sonra bu okulların büyük çoğunluğu Türkiye sınırları dışında kaldığı gibi, bir çoğu da savaş esnasında kapanmış bulunuyordu. 1927 yılında Türkiye’deki bu okulların sayısı 8 kadardır. Bu okulların Amerikan Hükümeti ile hiç bir ilişkisi olmayıp, tamamen misyoner okullarıydı ve bunlar “American Board” denen bir kuruluşun gözetimi altındaydı. Ayrıca, İstanbul’da bulunan “Bible House” da bu misyoner okulları ve Hıristiyanlık propagandası ile yakından ilgileniyordu. American Board, 1925 yılında Türk Millî Eğitim Bakanlığına müracaat ederek, kapalı bulunan bazı Amerikan okullarının tekrar faaliyete başlaması için izin istedi. Burada ilginç olan husus şuydu ki, bu müracaat, 3 Mart 1924 de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden, yani Türkiye’de eğitimin laikleştirilmesi, eğitimin dinin etkisi dışına çıkarılmasından bir yıl kadar sonra yapılmaktaydı, Türkiye bunu yaparken, bu misyoner kuruluşu da, Hıristiyanlık propagandası amacı ile kurulan bu okulları faaliyete geçirmek istiyordu. Tam anlamı ile ters orantılı bir durumdu. Bu sebeple, Millî Eğitim Bakanlığı, bu başvuruya 1927 yılı sonlarına kadar cevap vermemişti. Grew göreve başlar başlamaz, American Board Büyükelçiye başvurup bu okullar sorununu ele almasını istedi. Bununla beraber, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Grew ‘ya talimatında, bu konudaki teşebbüslerini tamamen “gayri resmî” yapmasını bildirmişti. Fakat Grew, her teşebbüsüne, “gayri resmî” demekle beraber “resmî” bir ağırlık vermiştir. Durum bu safhada iken, “Bursa Amerikan Kız Koleji” olayı patlak verdi. Bu kolejdeki Türk kızlarından üçü, Amerikalı bir hanım öğretmenin etkisiyle “Hıristiyan” olmuşlardır. Bu iş gizli cereyan etmekle beraber, 1927 Aralık ayında bazı öğrencilerin durumu öğrenmeleri ve aileleri vasıtasıyla resmî makamları haberdar etmeleri üzerine, olayın haberi 1928 Ocak ayında bir gün Türk basınında yer aldı ve kızılca kıyamet koptu. Türkiye, lâikliği gerçekleştirmek için çaba harcarken, bir Amerikan okulu genç çocukları Hıristiyan yapma faaliyeti içinde bulunuyordu. Buna en fazla tepki gösteren de, genç, milliyetçi ve Atatürk inkılâplarına yürekten inanmış, Milli Eğitim (Maarif) Bakanı Mustafa Necati Bey oldu. Mustafa Necati Bey, okulu derhal kapattırdığı gibi, üç öğretmen de mahkemeye verildi. Çünkü bu okullar, din propagandası yapmamayı taahhüt etmişlerdi. Halbuki durum tamamen aksi idi. Büyükelçi Grew, gayrı-resmilik perdesi altında, Türk Hükümeti üzerinde, bu okulların açılması için büyük baskıya geçti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Araş) Bey ile Başbakan İsmet Paşa, Amerika ile bir kriz çıkmaması için uzlaşıcı bir tutum almışlarsa da, Mustafa Necati Bey, bütün ağırlığı ile konuya egemen olmuş ve olay onun istediği istikamette gelişerek, bir-iki okulun dışında, kapalı bulunan okullar açılmadığı gibi, Bursa Amerikan Kız Koleji de bir daha açılmamıştır.36 Bursa Sulh Ceza Mahkemesi de, üç Amerikalı hanım öğretmeni 3 er gün hapis ve 3er lira para cezasına mahkûm etmiştir. Yalnız hapis cezasını öğretmenler Okulda kalarak çekeceklerdi. Yargıtay bu kararı bozmuş ise de, Bursa Sulh Ceza Mahkemesi kararında ısrar edince, Yargıtay da onaylamıştır. Bu arada öğretmenler de Amerika’ya geri gönderilmiştir. Grew’nun büyükelçiliği döneminin, Türk-Amerikan ilişkileri bakımından bir diğer olayı da, iki Amerikan havacısının Atatürk tarafından kabul edilmesidir. Grew bunu da anılarında zevkle anlatır. İki Amerikan havacısı, Amerika’nın kuzeyindeki Cape Cod’dan havalanarak, durmaksızın uçmak suretiyle 1931 Ağustos’unda İstanbul’a inmişlerdir. O sırada Yalova’da bulunan Atatürk, Grew ile birlikte bu iki Amerikan havacısını Yalova’ya çaya davet etmiş, kendileriyle sohbette bulunarak, gerek pilotlar, gerek Amerika hakkında övücü sözler söylemiştir.37 1927’den 1948’e kadar Amerika ile olan ilişkiler dostane olmakla beraber, kayda değer bir gelişme yoktur. Bu süre zarfında Amerika sadece tütün piyasasında önemli rol oynamıştır.38 Bunun dışında karşılıklı diplomatik ilişkiler olmuştur. Bu ilişkilerin mahiyeti ise özel ve dini- milli günlerin kutlanması ve tebriklerden oluşur. 4.İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRAKİ DÖNEM (1948’E KADAR) İkinci Dünya Savaş’ından sonra Sovyetler ’in ordusunu terhis etmemesi ve Doğu Avrupa ile Balkanlarda yayılmacı politika izlemesi Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmiştir.39 Sovyetler, üzerinde emelleri olduğu ülkelere siyasi ve askeri baskı yapıyor, komünist yönetimin tesisi için komünizm sempatizanlarının aracılığıyla iktidarları çökertmeye çalışıyordu. Bu durum Türkiye için ciddi bir tehditti. Bu tarihlerde Sovyetler Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da hızla yayılmıştır ve buradaki ülkelerin rejimini değiştirmiştir. Sovyetlere sadece Türkiye direnebilmiştir. İngiltere, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için ABD’yi Türkiye’ye yardım yapmaya çağırdı. 40 12 Mart 1947’de ABD Başkanı Truman, Türkiye’ye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık bir yardım yapacağını bildirdi. Bu 400 milyon dolarlık yardımın 100 milyon doları Türk Silahlı Kuvvetlerinin takviyesi için kullanıldı.41 Ayrıca Marshall yardım planı ile 1947 yılında ABD elindeki eski moda Askeri malzemeleri Türkiye ve başka 17 ülkeye vermiştir. 5.SONUÇ Sonuç olarak; belirttiğimiz tarih aralığında Türk-Amerikan ilişkilerinde Amerika’nın tavırları direkt olarak değilse bile dolaylı olarak Türkiye’nin aleyhinedir. Amerikalıların fikri dünyası ise genelde Türkiye karşıtıdır. Bu karşıtlığın sebebi sürekli çatışan iki ayrı dine mensup olmaları olsa gerektir. Buna rağmen Amerika tarafsızlık politikası güttüğünü belirtse de tarafsızlığı Türkiye lehine olmaktan çok uzaktır. 1 Orhan F. Köprülü, Tarihte Türk-Amerikan Münasebetleri, Belleten, s.927, C.1, Sayı: 200, (Ağustos 1987) 2 Köprülü, a.g.m., s.929 3 Köprülü, a.g.m., s.930 4 Köprülü, a.g.m., s.932; Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri, s.1 5 Köprülü, a.g.m., s.934; Armaoğlu, s.7 6 Oral Sander, Kurthan Fişek, Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı (1829-1929), s.6 7 Sander; Fişek, a.g.e., s.15 8 Sander; Fişek, a.g.e., s.16 9 Sander; Fişek, a.g.e., s.44 10 Sander; Fişek, a.g.e., s.23 11 Ömer Lütfi Taşçıoğlu, ABD’nin Küreselleşme Politikaları, s.39 12 Hulki Cevizoğlu, 1919’un Şifresi, s.54 13 Köprülü, a.g.m., s.941; A. Haluk Ülman, Türk-Amerikan Diplomatik Münasebetleri (1939-1947), s.7 14 Köprülü, a.g.m., s.942 15 Cevizoğlu, a.g.e., s.39 16 Türkkaya Ataöv, Amerika, Nato ve Türkiye, s.154 17 Ülman, a.g.e., s.8 18 Cevizoğlu, a.g.e., s.47 19 Fahir Armaoğlu, Atatürk Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri, ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, s.3 20 Hulki Cevizoğlu, İşgal ve Direniş, s.228 21 Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.61 22 Cevizpğlu, ‘’Direniş’’, s.53 23 Armaoğlu, a.g.m., s.5 24 Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.66 25 Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.130; Bu röportaj Hakimiyet-i Milliye’de (24 Ekim 1922), İkdam’da (2 Kasım 1922), Açık Söz’de (25 Ekim 1922) yayınlanmıştır. 26 Armaoğlu, a.g.m., s.6 27 Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.136 28 Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.182 29 Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri, s.30 30 Armaoğlu, a.g.e., s.29 31 Armaoğlu, a.g.e., s.31 32 Köprülü, a.g.m., 944; Cevizoğlu, ‘’Şifre’’, s.182 33 Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri (1947-1964), s.30 34 Armaoğlu, a.g.e., s.113 35 Armaoğlu, a.g.e., s.117 36 Armaoğlu, a.g.m., s.8 37 Armaoğlu, a.g.m., s.9 38 Köprülü, a.g.m., 944 39 Dursun Turan; Tayfun Uraz, Türkiye-ABD İlişkilerinin Dünü, Bugünü, Yarını, s.25 40 Turan; Uraz, a.g.e., s.27 41 Turan; Uraz, a.g.e., s.28 42 Cevizoğlu,’’Direniş’’, s.64 Kaynak: Bilimdili Milli Mücadele’den II. Dünya Savaşı’na Kadar Olan Süreçte Türk-Amerikan İlişkileri http://bilimdili.com/dusunce/milli-mucadeleden-ii-dunya-savasina-kadar-olan-surecte-turk-amerikan-iliskileri/  

http://www.ulkemiz.com/milli-mucadeleden-ii-dunya-savasina-kadar-olan-surecte-turk-amerikan-iliskileri

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına Girişi – 1. Bölüm

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına Girişi – 1. Bölüm

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi, Ortadoğu’da günümüze kadar uzanan karışıklıkları şekillendirmiş, bölgenin 20.yy. ve hatta 21.yy.a sarkan sorunlarının başlangıcı olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/osmanli-devletinin-i-dunya-savasina-girisi-1-bolum

Beyin Elektriksel Sinyalleri Nasıl İşler?

Beyin Elektriksel Sinyalleri Nasıl İşler?

İnsanoğlunun kendi kendine sorduğu en karmaşık sorulardan biri beynimiz vücuttan aldığı hisleri ve duyusal uyarımları nasıl anlamlı bilgiye dönüştürdüğüdür.

http://www.ulkemiz.com/beyin-elektriksel-sinyalleri-nasil-isler

Akdamar Adası Nedir, Nerededir, Özellikleri Nelerdir?

Akdamar Adası Nedir, Nerededir, Özellikleri Nelerdir?

Ülkemizin en büyük ikinci adası hiç kuşkusuz ki Akdamar Adası’dır. Birçok özelliklerinin bulunduğu bu harika ada aynı zamanda oldukça köklü bir geçmişe ev sahipliği yapmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/akdamar-adasi-nedir-nerededir-ozellikleri-nelerdir

İngiliz biliminsanları insan genlerini düzenlemek için lisans aldı

İngiliz biliminsanları insan genlerini düzenlemek için lisans aldı

Francis Crick Enstitüsü’nden biliminsanları, erken gelişim araştırmaları için embriyoda CRISPR-Cas9 teknolojisi kullanarak düzenleme yapma izni aldılar.

http://www.ulkemiz.com/ingiliz-biliminsanlari-insan-genlerini-duzenlemek-icin-lisans-aldi

Öğrenme Sürecinin Aşamaları Nelerdir?

Öğrenme Sürecinin Aşamaları Nelerdir?

Öğrenme süreci dört aşamada gerçekleşmektedir: 1 ) Bilinçsiz-yetersizlik 2 ) Bilinçli-yetersizlik 3 ) Bilinçli-yeterlilik 4 ) Bilinçsiz( bilinçdışı)-yeterlilik BİLİNÇSİZ- YETERSİZLİK AŞAMASI Bilginin varlığından habersiz olunduğu ve o bilginin kullanılamadığı aşamadır. Bu aşamada kişi tamamıyla habersiz bir durumdadır. Daha önce bu bilgiyi hiç duymamıştır ve dolayısıyla da bilginin dünyada var olduğunu bilmemektedir. Bu aşamada kişi böyle bir bilginin mevcut olduğunu bilmediğinden bu bilgiyi kullanamamakta ve yetersiz olmaktadır. Bu seviyede olan bir kişi tamamıyla bilinçsiz ve yetersiz bir durumdadır. Örneğin bir kişi Almanca diye bir dilin varlığından habersiz ise, bu dilin dünyada var olduğunu ve kullanılıyor, konuşuluyor olduğunu bilmiyorsa, böyle bir dilin icat edilmiş olduğundan haberi yoksa bu kişi bilinçsiz ve kendisi Almanca dilini konuşma yeteneğine sahip olmadığından dolayı da yetersizdir. BİLİNÇLİ- YETERSİZLİK AŞAMASI Bilginin varlığından haberdar olunduğu ancak bu bilginin kullanılamadığı aşamadır. Bu aşamada bilginin varlığından haberdar olunduğu için bilinçlilik ancak o bilgi kullanılamadığından dolayı yetersizlik söz konusudur. Örneğin bir kişi Almanca dilinden haberdar ise, Almanca dilinin dünyada konuşulan bir dil olduğunu biliyor ise bu kişi bilinçlidir. Ancak bu kişi Almanca dilinin dünyada konuşan bir dil olduğunu bilmesine rağmen kendisi Almanca konuşamıyorsa yetersizdir. BİLİNÇLİ-YETERLİLİK AŞAMASI Bilginin varlığından haberdar olunduğu ve bilginin kullanıldığı ancak bilginin otomatik yapılamadığı aşamadır. Bu aşama çok fazla dikkat gerektirdiğinden dolayı öğrenmenin en yorucu aşamasıdır. Bu aşamada zihinsel faaliyetler çok fazla olduğu için kişi mental( zihinsel ) anlamda çok yorulur. Çünkü bilgi otomata bağlanmadığından dolayı kişi bilgiyi kullanırken sürekli düşünerek hareket etmek zorundadır. Örneğin bir kişi Almanca dilinden haberdar ise bu dilin dünyada konuşulduğunu biliyor ise bilinçli, bu kişi Almanca dilini yeni öğrenmeye başlayıp biraz konuşa biliyorsa yeterli durumdadır. Ancak bu kişi Almanca dilini yeni öğrenmeye başladığından dolayı otomata bağlayamaz yani kendi ana dili gibi konuşamaz. Bu kişi Almanca dilini konuşurken önce zihninde kelimeleri Türkçe den Almancaya çevirmekte ve daha sonra sözele( dile ) dökmektedir. Almanca olarak duyduğu kelimeleri de ilk önce duymakta ve daha sonra zihninde Türkçe ye çevirmektedir. Çok fazla mental faaliyet gerektirdiği için bu aşama öğrenmenin en yorucu, en zor ve en çok dikkat gerektiren aşaması olmaktadır. Eğer bir kişi yeni ehliyet aldıysa bu kişi bilinçli-yeterli aşamadadır. Ancak bu kişi araba kullanırken çok yorulmaktadır. Çünkü araba kullanma konusunda çok fazla bir tecrübeye sahip değildir ve sürekli düşünerek hareket etmek zorundadır. Kişi araba kullanırken dikiz aynasına ne zaman bakmalıyım, ne zaman vitesi çekmeliyim, ne zaman gaza basmalı ne zaman firen yapmalıyım diye sürekli düşünmek zorunda olduğu için zihin olarak çok yorulmaktadır. BİLİNÇSİZ( BİLİNÇDIŞI)-YETERLİLİK AŞAMASI Bilginin varlığından haberdar olunduğu ve bilginin otomatik olarak kullanılabildiği aşamadır. Kişi bu aşamada bilgiyi kullanırken üzerinde hiç düşünmez ve zihinsel faaliyette bulunmaz. Bu aşama bir sonraki davranışın ne olduğu konusunda hiç düşünülmeyen ve zihnin hiç yorulmadığı, davranışın otomatik olarak yapıldığı aşamadır. Örneğin Türkçeyi konuşurken ve anlarken olduğu gibi. Kendi ana dilin olduğundan dolayı çok iyi bilmektesin ve konuşurken bir sonraki kelime ne olacak diye hiç düşünmeden, zihinsel bir faaliyette bulunmadan kelimeler otomatik olarak artarda kendiliğinden gelir. Yani otomata bağlanmıştır, zihin artık yorulmadığından dolayı da daha rahat hareket edilmektedir. Bu aşamadaki faaliyetler artık alışkanlığa dönüştürülmüştür. Örneğin yıllarca şoförlük yapan bir kişi bilinçsiz( bilinçdışı)-yeterlilik aşamasındadır. Bu kişi araba kullanmayı çok iyi bildiğinden dolayı davranışları otomatiğe bağlamıştır. Araba kullanırken neyi ne zaman yapmalıyım şeklinde hiç düşünmez. Bu kişiye yolu bitirdiğinde yol boyunca araba kullanırken neler yaptığı sorulsa, kişi muhtemelen hatırlamayacaktır. Oysaki bu kişi araba kullanırken bir yandan dikiz aynasını düzeltmiş, bir yandan vitesi çekmiş, bir yandan yanındaki kişiyle konuşmuş, bir yandan teybe kaset koymuş, bir yandan gaza basmış, bir yandan korna çalmıştır. Kişi yapmış olduğu bütün bu davranışları otomatik olarak yaptığı için, neler yaptığı sorulsa bu davranışların hemen hemen hiçbirisini hatırlamayacaktır. Çünkü bu davranışlar o kişi için, sıradan, normal, rutine bağlanmış bir iş haline gelmiştir. Bir insan bilinçli olarak en fazla 7(+)(-)2 faaliyette bulunabilmektedir. Yani herhangi bir kişi aynı anda en az 5(7-2) en fazla 9(7+2) faaliyette bulunabilmektedir. Örneğin bir kişi aynı anda televizyon seyrederken, müzik dinleyebilir, hem televizyon seyredip hem müzik dinlerken ders çalışabilir, bu üçünü yaparken deftere yazı yazabilir, bu dördünü yaparken dışarıdaki konuşmaları dinleyebilir, bu beş faaliyeti yaparken yanındaki kişiyle konuşabilir. Bu kişi bu faaliyetlerin hepsini( en az 5 en fazla 9 faaliyeti ) aynı anda yapabilir. Herhangi bir faaliyet bilinçli-yeterlilik aşamasından, bilinçsiz( bilinçdışı )-yeterlilik aşamasına çıkarılırsa aynı anda yapılabilecek faaliyet sayısı artar. Yani ne kadar çok faaliyeti bilinçsiz( bilinçdışı )-yeterli basamağa taşırsanız, o kadar çok faaliyeti aynı anda yapabilirsiniz. Çünkü bu davranışlar otomatiğe bağlandığından dolayı zihin yorgunluğu olmaz ve çok rahat hareket edilebilir. Aynı zamanda da bilinçli zihninizle ilgilenebileceğiniz yani bilinçli-yeterlilik basamağında yeni boş alanlar yaratabilirsiniz. Örneğin 5 tane bilinçli-yeterlilik seviyesinde uğraştığınız faaliyet( ilgi alanınız ) varsa bunun 1 tanesini bilinçsiz(bilinçdışı)-yeterlilik basamağına taşırsanız, bilinçli-yeterlilik basamağında 4 faaliyetiniz(ilgi alanınız ) kalacağından dolayı bu basamağa yeni bir tane daha faaliyet( ilgilendiğiniz herhangi bir şeyi ) ekleyebilirsiniz. Kaynakça: hafıza teknikleri kursu, temel psikoloji kursu, kuantum kursu Yazar: Derya Talas http://www.bilgiustam.com/ogrenme-surecinin-asamalari-nelerdir/

http://www.ulkemiz.com/ogrenme-surecinin-asamalari-nelerdir

Uzaktan Antrenörlük ve Kişisel Antrenörlük Sistemleri

Uzaktan Antrenörlük ve Kişisel Antrenörlük Sistemleri

Sistemin temelleri esasında televizyon programlarına spor eğitmenlerinin çıkmalarıyla atılmıştı.

http://www.ulkemiz.com/uzaktan-antrenorluk-ve-kisisel-antrenorluk-sistemleri

Pi Sayısı Nedir?

Pi Sayısı Nedir?

Pi, her türlü matematik işlemince büyük önem taşıyan çok ilginç bir sayıdır. Matematiğin birçok hesaplamasında örneğin; daireler, yaylar, pendulumlar gibi… pi sayısına rastlarız.

http://www.ulkemiz.com/pi-sayisi-nedir-1

Telefonlar Akıllandığından Beri İnsan Hayatı Nasıl Değişti?

Telefonlar Akıllandığından Beri İnsan Hayatı Nasıl Değişti?

Akıllı telefonlar hayatımızın bir parça olmaktan öte hayatımızın kaynağı haline gelmeye başlamaktadır.

http://www.ulkemiz.com/telefonlar-akillandigindan-beri-insan-hayati-nasil-degisti

İnternet Nasıl Doğdu?

İnternet Nasıl Doğdu?

Wernher Von Braun, Almanya’nın Hitler döneminde faaliyet gösteren balistik füzeler üzerine çalışan en önemli bilim adamlarından birisiydi.

http://www.ulkemiz.com/internet-nasil-dogdu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0