Arama Sonuçları..

Toplam 258 kayıt bulundu.
Ağaçların Yaşı Nasıl Hesaplanır ?

Ağaçların Yaşı Nasıl Hesaplanır ?

Ağaçların yaşı ve yaşamları boyunca ne gibi badirelerden geçtiği, otopsi yöntemiyle belirlenebilmektedir. Bu otopsi işlemi, insanlara yapılan otopsi gibi düşünülebilir. Tek farkı, ağaçların hayatı gövdelerinde yer alan halkalara kaydedilir. Bu halkalar okunarak, ağaçlar hakkındaki bilgiler elde edilir. Bu olayla uğraşan bilim dalına ise, Dendroknoloji adı verilmektedir.  Ağaçların kök, gövde vedalarında çeşitli halkalar meydana gelmektedir. Bu halkalar ağacın var olduğundan beri ağaçta yer alır ve daire şeklindedir. Ağaçta yer alan bu halkalar sayesinde ağacın yangına, çığa, şiddetli rüzgara ya da böcek istilasına uğrayıp uğramadığı anlaşılabilmektedir. Daha da ilginci ise bu tür olaylar yaşandıysa, bu olayların hangi yıllarda gerçekleştiği bile bu halkalar sayesinde öğrenilebilir. Daire biçimindeki halkalar, ağacın sürekli kaydını tutan bir bellek gibi düşünülebilir. Ağaçların enine kesitinde yer alan halkalar sayesinde, ağaçların büyüme miktarları, yaş, odun tipi, budanıp budanmadığı, yara alıp almadığı, çatlaklar, hayvanların vermiş olduğu zararlar, zararların kapatılma biçimleri, reçine kanalları gibi bilgiler çok kesin bir biçimde elde edilebilmektedir.Ağaçların Yaşını Belirleyen Yıllık HalkalarAğaçlarda oluşan halkalar, bağlı bulundukları mevsim şartlarıyla doğrudan alakalıdır. Mevsimsel farklılıkların yer aldığı bölgelerde, büyüme sürekli değildir. Bu bölgelerdeki büyüme eylemi, ilkbaharda hızlı bir şekilde olurken, yaz mevsiminde bu hız azalır. Böylece büyüme hızı farkı meydana gelir. Hızlı büyümede odun halkaları açık renkli oluşurken, yaz mevsiminde bu halkalar koyu renkli oluşmaktadır. Yani ağaçta bir açık, bir koyu renkli halka bulunur. Bu halkalara yıllık halkalar adı verilir ve bir yıllık büyümeyi ifade ederler. Yıllık halkaların sayısı ise, ağacın yaşını verir.Yıllık Halkalar Sayesinde Belirlenen Diğer ÖzelliklerYıllık halkalar, öncelikle ağaçların yaşını belirlemek için kullanılır. Fakat bu yıllık halkalardan, daha birçok bilgi elde edilebilmektedir. Yıllık halkalardan;*Geçmişte meydana gelmiş olan erozyon hızının belirlenmesi*Geçmişte yaşanmış iklim değişiklikleri*Arkeolojik kalıntıları tarihleme*Önemli orman yangınlarının tarihini belirleme Bu tür bilgilerin elde edilebilmesi, doğa olayların ağaçlara bir şekilde etki etmesi yoluyla olmaktadır.Doğa olaylarının ağaçlara etkileri, yıllık halkaların şekil değiştirmesine yol açar. Her olay, bu halkalara değişik şekillerde etki eder ve bu etkiler bu bilgilerin elde edilmesini sağlar.İklim Olaylarının Tarihlendirilmesi: Ağaçlar, yıllara göre değişen sıcaklık ve yağış değerlerinden oldukça etkilenmektedir. Bu değişimler, yıllık halkalardaki aralıkları değiştirir.Çığ Olayların Tarihlendirilmesi: Çığ gibi doğa olaylarında yuvarlanan kayalar, ağaçlara çarparak yara meydana getirir. Çığ nedeniyle oluşan yaralar, daha sonradan yıllık halkalarda izler bırakır. Ağaçta meydana gelen yara kapatılmaya çalışılır ve odun üretilir. Sonra yaradan alınan kama şeklindeki bir kesitten alınan halkalar sayılarak, çığın meydana geldiği tarih belirlenmiş olur.Volkanik Olayların Tarihlendirilmesi İşlemi: Volkanik patlamalar sonucunda akan lavlar ağaçların kömürleşmesine neden olmaktadır. Bu olayda, ağaç gövdelerindeki yıllık halkalarda dar kesitler meydana gelir. Bu dar halkalar, volkan patlamalarının kanıtı olarak değerlendirilir.Depremlerin Tarihlendirilmesi:  Ağaç halkalarından deprem ve tarihlerinin belirlenmesi, oldukça güç ve zordur. Bunu uygulamak için, deprem bölgesinde yer alan ağaçların incelenmesi gerekir. Depremler, yıllık halkalarında çok ani daralmalar meydana getirmektedir. Bu daralmanın nedeni ise, deprem sırasında oluşan hidrolojik olaylardır.Arkeolojik Tarihlendirme İşlemi: Bu işlem, bazı arkeolojik yapıların tarihlendirilmesinde kullanılan bir işlemdir. Anadolu’da antik ve tarihi kentlerde oldukça kullanılmaktadır. Bu tür belirlemeler genellikle kesilmiş ağaçlar aracılığıyla olmaktadır. Fakat, ağaçlar kesilmeden de ağaç halkalarından bilgiler elde edilebilmektedir.Yaşayan Ağacın Yaşının BelirlenmesiYaşayan canlı haldeki ağacın yaşı da, artık belirlenebilmektedir. Bu belirleme işlemi, Artım Burgusu adı verilen bir alet aracılığıyla gerçekleşir. Bu alet daha çok, orman mühendislerinin işine yaramaktadır. Artım Burgusu adı verilen alet, ağacın 1.30 metre yüksekliğindeki gövdeye sokulmaktadır. Bu işlemin ardından, bir yaş halkası çubuğu alet yardımıyla dışarı çıkarılır. Bu çubuk, ağacın yıllık halkalarının çok kolay ve rahat bir şekilde sayılmasına olanak sağlamaktadır. Bu işlem kısaca böyle gerçekleşmektedir. İşlemde daha birçok teknik ayrıntı bulunmaktadır. Dünya üzerinde yaşı sayılan en yaşlı ağaç, Kaliforniya bölgesinde yetişmiş olan bir çam ağacıdır. Ve bu ağaç, tam 4900 yaşındadır. Fakat bu ağaç,  şu anda yaşamamaktadır.Yazar: Erdoğan GÜLKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/agaclarin-yasi-nasil-hesaplanir

Kuş ve Doğa Fotoğrafçılığı

Fotoğrafik Donanım Fotoğrafa yeni başlayanlar için piyasadaki seçeneklerin fazlalığı büyük bir kaybolmuşluk ve şaşkınlık yaratabilir. Bu psikoloji içinde ve arkadaşlardan alınan duyumlarla bilinçsiz seçimler yapabiliriz. Ancak fotoğraf malzemelerinin pahalı olması yanlışlardan dönmeyi zorlaştırır. Bu yüzden seçimimizi bilinçli yapmak büyük önem taşır. Teknoloji süratle gelişmekte olduğundan, son yenilikleri içeren modelleri seçmekte yarar vardır. İyi fotoğraf çekmek için iyi bir fotoğrafçı oluncaya dek yüksek teknolojili malzemelerin sağladığı avantajlardan yararlanmak hayatı kolaylaştıracaktır. Analog Fotoğraf Makineleri Özellikle küçük boyutları, taşıma kolaylığı ve değiştirilebilir lens (objektif) sistemi yüzünden 35mm SLR kameralar (fotoğraf makineleri) doğa fotoğrafçılarının tercih sebebidir. Büyük format (6x6 cm gibi) kameralara oranla daha küçük ve hafif olan 35mm SLR kameralar kayalık alanlarda tırmanırken veya sulak alanlarda ilerlerken hareket yeteneğinizi sınırlamayacak ve sizi yormayacaktır. Diğer taraftan, çoğu zaman bu kameraların içinde bulunan sarma motorları, saniyede 4-5 kare film sararak örneğin bir kuşun kanat çırpma aşamalarını film üzerine ard arda kaydetmenize olanak sağlayacaktır. Gene bu özellik sayesinde uzaktan kumanda aygıtları kullanarak veya sehpa üzerinde (makineye el sürmeden) deklanşör kablosu ile çekim yapmak mümkün olacaktır. Fotoğrafta görülen EOS5 in sarma motoru ve ayna refleksi olağanüstü sessizdir. Kuşlar ve diğer hayvanlar sese karşı aşırı duyarlı olduklarından ilk kare çekimden sonra korkup kaçabilirler, bu açıdan kullanacağınız makinenin sessiz olması önem taşımaktadır. Otomatik netleme yapan (AF) makinalar, netleme hatalarınızı en aza indireceğinden bu tip kameraları seçmenizde fayda vardır. Dijital Fotograf Makineleri Dijital sistemleri tercih edenler için yukarıda tavsiye edilen 35 mm SLR analog kameraların eşdeğeri dijital SLR kameralardır. Dijital kameralar sizleri film ve banyo (tab) masraflarından kurtaracak, çektiğiniz fotografı anında görmenizi sağlayacak, beğenmediğiniz kareleri tekrar çekmenize olanak verecek, daha sonra bilgisayarınız başında çektiğiniz kareleri üzerinde bazı manipülasyonlar yapmanızı sağlayacaktır. Bu kameraların dezavantajı analog SLR lere oranla pahalı olmalarıdır. Ayrıca hafıza kartları da oldukça fiyatlıdır. Öte yandan mevcut AF lenslerinizi bu makinelerle de kullanabilirsiniz. Objektifler Kuş fotoğrafları için gerekli en gerekli lens uzun bir tele-objektifdir. Bu uzunluk en az 400mm olmalıdır. Bunun yanında 2x gücünde bir teleconverter (TC) lensinizin gücünü 800mm ye çıkaracaktır (400x2=800). Ancak unutulmaması gerekir ki TC ler görüntüyü yaklaştırma çarpanları oranında filme ulaşan ışığı azaltırlar. Örneğin 400mm f/2.8 bir lense 2x TC taktığınızda ışık iki durak azalır; yani artık 800 mm f/5.6 değerinde bir lensiniz var demektir. Fotoğrafta hem daha ucuz, hem de daha hafif olması nedeniyle tercih edilebilecek EF 400mm f/5.6 Canon lens görülmektedir. Bu lensler içinde bulunan yassı ultrasonik motorlar (USM) sessiz ve hızlı otomatik netleme için vazgeçilmez özelliklerdir. Canon serisi bazı lenslerde uygulanmaya başlayan titreşim engelleme sistemi (IS: Image Stabilizer) ışığın yeterli olmadığı ortamlarda iki durak değerinde avantaj sağlamakta; makinenin sallamasından doğan istenmeyen efektleri en aza indirmektedirler. IS teknolojisinin başarısına bakılırsa yakın gelecekte bu teknolojinin yaygınlaşacağını söyleyebiliriz. ***Aynı lensi dijital SLR kamerada kullanmanız halinde dijital makine içindeki çipin, 35mm film alanından küçük olması nedeniyle lensiniz 640mm (400x1.6) ye eşdeğer olacaktır. Önemli Not: Lenslerin "f" (diyafram) değeri yükseldikçe ışığın filme ulaşma süresi uzar, kuşlar genellikle sürekli olarak hareket halinde bulunduklarından, "f" değerinin yükselmesi kuş çekimleri için bir dezavantajdır. Bunun yanında böcek, kelebek ve çiçek çekimleri için 1:1 (doğal büyüklükte) çekim yapma imkanı veren 100mm makro bir lens ile manzara çekimleri için geniş açısı 24mm veya 28mm olan bir zoom lensin de çantanızda bulunması gerekmektedir. Alternatif Objektifler Konvansiyonel tele-objektiflerin ağır ve pahalı olması nedeniyle saha teleskoplarını bunlara alternatif olarak kullanmak mümkündür. Bir adaptör aracılığıyla kameranıza bağlayabileceğınız teleskop ile 800mm f/10.4 eşdeğerinde bir tele-objektif sağlamış olursunuz. Bunun yanı sıra, SLR kameralar için bağımsız objektif üreticilerinin sağladığı aynalı lensler, ucuz ve hafif olmaları nedeniyle tercih edilebilir. Bu tür lenslerde, bunların içinde bulunan toplayıcı ve yansıtıcı aynalardan kaynaklanan görüntü kayıpları ile özellikle su kenarlarında istenmeyen halkacıklar sorunu yaşanabilir, her şeye rağmen, bol ışıklı ortamlarda aynalı lenslerle iyi sonuçlar elde edebilirsiniz. Önemli Not: alternatif objektiflerin "f" değerleri yüksek ve sabittir. Filtreler Objektiflerinizi çizilmekten, tozdan, rezinden, yağdan korumak ve güneşin ultraviole ışınlarını kesmek için lenslerin çaplarına uygun UV veya skylight filtreleri devamlı üzerlerinde takılı bulundurmak gerekir. Ayrıca özellikle manzara fotoğrafı çekerken istenmeyen yansımaları ortadan kaldırmak ve arzu edilen renk ısısını elde etmek için polarize filtre vazgeçilmez bir eklentidir. Modern kameralarda ışık ölçüm (TTL) sistemlerin yanılmasını önlemek için dairesel (Circular-CPL) polarizerlerin seçilmesi lazımdır. Alternatif Dijital Fotoğraf Makineleri Fiyatları çok yüksek olan Dijital SLR makineleri yerine daha ucuz alternatif arayanlar için bu alanda kullanılabilecek en uygun dijital fotograf makinesi döner başlıklı Nikon Coolpix serisidir. Nikon Coolpix ler digiscoping olarak adlandırılan kuş fotograflama yöntemi için çok uygundur. Digiscoping yöntemi dijital bir fotograf makinesiyle bir saha teleskobunun kombinasyonundan oluşmaktadır. Bu yöntem kullanılarak örneğin 20x yakınlaştırma değeri olan bir saha teleskobuna 3x yakınlaştırma değerli bir dijital makine eklendiğinde 35 mm formatında 2800mm ye eşdeğer bir sistem kurulabilmektedir. Kamerayı sağ üstte görüldüğü gibi bir destek ünitesi yardımıyla veya bir adaptör kullanarak teleskopla birleştirmek veya kamerayı elle tutarak, okülere yaklaştırıp çekim yapmak mümkündür. Benzer şekilde dürbün-coolpix kombinasyonu da kullanılabilir. Netleme konusunda bolca egzersiz yapıldıktan sonra bu yöntemle çok başarılı fotograflar çekilebilir: Sehpa , döner başlık ve diğer sabitleyiciler Tele-objektif, teleskop veya makro lens kullanırken titreşimi önlemek ve net görüntü yakalayabilmek için sehpa kullanmak şarttır. Profesyoneller, manzara fotoğrafı çekerken dahi sehpa kullanırlar. Taşınma kolaylığı açısından hafif sehpa almayı düşünenler bunu hemen unutsunlar, zira hafif sehpalar arazide sıkça görülen rüzgarlardan hemen etkilenir, titreşimi kameraya yansıtır hatta rüzgar veya arazi eğiminden dolayı üzerindeki kıymetli teçhizatla birlikte devrilebilirler. Burada tavsiye edeceğim sehpa hafif olmayan, ayakları birbirinden bağlantısız, su ve özellikle çamurun ayak kanallarına dolmasına olanak vermeyen tiplerdir. Sehpa ayaklarının ve merkez dikitinin birbirlerinden bağımsız olarak hareket ettirilebilmesi sehpayı alçak seviyelerde kullanmaya (çiçek, böcek çekimlerinde gerekli) veya düz olmayan kayalık alanlarda, değişik açılarda farklı yükseltilere yerleştirmeye imkan verir. Öte yandan özellikle araba içinden kuşları çekmek için pencereye kelepçelenen aparatlar da büyük kolaylık sağlarlar, ancak bunlar kullanılırken titreşimi kesmek için arabanın motoru kapatılmalıdır. Bu aparatın takıldığı pencerenin üzerine bir perde geçirildiği takdirde arabalar kolaylıkla bir gözlem evine dönüştürülebilir. Diğer taraftan kullanılan sehpalar üzerinde yön değiştirmeye, ince ayar yapmaya, fotoğrafı çekilecek kuşu izlemeye yarayan bir döner başlık yerleştirmek gerekir. Bu konuda en başarılı modeller top kafalı döner başlıklardır. Flaş ve Aksesuarları Kuşları ve doğal yaşamı fotoğraflarken flaş genellikle güneş ışığına ek olarak ve yaprak-dal gölgelerini gidermek, gölgede duran objeyi aydınlatmak üzere yardımcı olarak kullanılır. Kullandığınız filmin ISO değeri yükseldikçe veya objektifte daha düşük "f" değeri kullanıldıkça flaşın etki alanı da artar. Seçeceğiniz flaş ünitelerinin, kameranız ile uyumlu olmasını öneririm, bunlar çoğu kez ön parlama ile çekim öncesi ölçüm yapma özelliğine sahip TTL flaş tipleridir. Flaş seçerken serinin en büyük GN* değerine sahip olan döner başlıklı modelleri tercih etmek yararlı olur. Kullandığınız kamera için üretilen orijinal flaşlara yardımcı olarak daha ucuz olan ve bağımsız firmalar tarafından üretilen flaşları ek olarak kullanabilirsiniz. Bu tip ek flaş üniteleri fotoselli algılayıcılar sayesinde kablo kullanmaya gerek kalmadan ana flaş ünitesi ile eşzamanlı olarak tetiklenebilirler. Diğer taraftan, tele-objektiflerle çalışırken flaş ışığının dağılmasını önleyerek huzmeyi daha uzağa iletmek için, yanda resmi görülene benzer yardımcı aparatlar kullanılabilir. Yakın çekimlerde ise makro lenslerin ağzına yerleştirilen daire şeklinde özel makro flaşların kullanımı fotoğraf kalitesini yükseltecektir. Not: GN=Guide Number= Rehber Numara flaşın gücünü belirler (ISO100 film için) örneğin 28GN bir flaş, f5.6 da 5 metreye kadar etkili olabilir 28/5=5.6 Uzaktan Kumanda ve Kızılötesi Tetikleme Aygıtları, Kablolu deklanşör Kuşlara veya diğer hayvanlara yaklaşmak kimi zaman olanaksız, kimi zaman ise sakıncalı olabilir (üreme dönemleri). Bu durumda gözden uzak uygun bir yerde konuşlanarak uzaktan kumanda ile veya kızıl ötesi tetikleme yöntemiyle çekim yapmak gereklidir. Uzaktan kumanda aygıtlarını elektronik ve mekanik olarak iki gurupta ele alabiliriz. Elektronik aygıt seçerken kamera üreticileri tarafından söz konusu makine için özel olarak üretilen modelleri kullanmak yerinde olur. Mekanik aparatlar ise uzun kablolu deklanşörler niteliğindedir ve hava basıncı ile çalışır.Bu tür aparatların etki alanları 5-15 metre arasındadır. Kimi profesyoneller, radyo frekansları çalışan ile daha uzun mesafelerde (50-100m) etkili alıcı-verici sistemleri de kullanmaktadır. Diğer taraftan fotoğraf çekerken hassas ayarların bozulmasını ve titreşimi engellemek için kablolu deklanşör kullanmak gereklidir. Aygıtları yerleştirirken kuşların etrafta bulunmadığı zamanlar tercih edilmelidir. Film Çektiğiniz fotoğrafların ticari değer ifade etmesi, bozulmadan uzun süre saklanması ve kolaylıkla arşivlenmesi açılarından pozitif (slayt-dia) film kullanmanızda yarar vardır. Filmin ISO (ışık hassasiyet) değeri yükseldikçe ışığa duyarlığı artar ancak gren seviyesi yükselip , renk tonları solgunlaşabilir (ISO 200-400) . Bu dezavantajlar yüzünden düşük grenli ve düşük ISO değerli filmler (50-100) kullanmakta fayda vardır. Ancak "f" değeri yüksek, ışığı geç geçiren (yavaş) lensler kullanırken yüksek ISO değerli filmler kullanmak kaçınılmaz gibidir. Diğer Yardımcı Malzemeler Fotoğraf Makinelerinizi boynunuzda taşımanız gerektiğinde boyuna ağırlık yüklemeyecek, geniş yüzeyli, ağırlığı yayan özel kamera kayışları kullanılmalıdır dar kayışlar, efor gerektiren etaplarda boyundaki damarlar ve ense omurları üzerindeki bası nedeniyle baş ağrısına yol açabilirler. Fotoğraf malzemelerini taşımak için konvansiyonel çantalar yerine mevcut sırt çantalarınızı kullanmanızı öneririm, objektif, kamera, vd.nin birbirine çarpmasını önlemek için yedek iç çamaşırı, t-shirt , polar şapka kullanabilir veya mevcut çantalarınız içindeki muflonlu seperatörleri bunların arasına yerleştirebilirsiniz. Piyasada sırt çantası şeklinde tasarlanmış kamera çantaları da vardır. Ancak ben içinde matara (su), güneşten koruyucu krem (kokusuz), su kenarına gidiliyorsa sivriler için sinek-kov spreyi, çakı, çakmak ve rehber kitap, not defteri ve kalem bulundurduğum çok fonksiyonlu sırt çantamı tercih ediyorum. Arıların ve diğer hayvanların dikkatini çekmemek için parfüm kullanmamanızı tavsiye ederim. Bakım Ürünleri Toz ve nem, makine ve objektiflerin düşmanıdır. Her yolculuktan sonra araç ve gereçlerinizin tozunu almak için yumuşak temizleme fırçası ve lekeleri gidermek için lens temizleme kağıtları bulundurmak gereklidir. Toz almak amacıyla satılan basınçlı hava spreylerini dikkatli kullanmak ve fotoğraf makinelerinin içine kesinlikle tutmamak gerekir, bu işlem makinenin elektronik perdesine zarar verebilir. Lens temizlemek için satılan solüsyonları mercek üzerinde yapışkan-inatçı lekeler oluşmadıkça önermiyorum, bu tip kimyasallar imalat sırasında mercekler üzerine uygulanmış bulunan kaplamalara zarar verebilir.

http://www.ulkemiz.com/kus-ve-doga-fotografciligi

Azot Döngüsü Nedir? Nasıl Gerçekleşir?

Azot Döngüsü Nedir? Nasıl Gerçekleşir?

İsmi özellikle coğrafya ve fen alanında oldukça sık duyulan azot döngüsü olayı doğadaki azotun madenler, hayvanlar ve bitkiler arasındaki dağılımını saplayan döngüdür.Azot elementi ise, proteinin oluşmasındaki temel bileşendir. Sadece buradan düşünüldüğünde, protein hücreyi meydana getirir ve azot olmasa canlı olmaz denilebilir.Yani azot elementi canlıların yaşamı için oldukça önemli bir elementtir.Azot elementinin canlı vücudundaki oranına bakıldığında ise, vücutta yer alan vitaminlerin, nükleik asitlerin ve proteinlerin yapısında %15 oranına azot yer almaktadır.Atmosfer açısından bakıldığında ise, atmosferin %78’ini azot elementi oluşturmaktadır. Azot, havada serbest halde bulunmasına rağmen, canlılar bu elementi doğadaki haliyle kullanamazlar. Azot gazının canlıların kullanabilmesi ve doğada tüketimden dolayı bitmemesi için, bir döngüye ihtiyaç duyulmaktadır. Havada bulunan azot elementi, birtakım değişimlere uğramaktadır. Doğada gaz halinde yer alan azot, toprakta azot tuzları haline getirilir. Bu işlem ise, ancak iki tür gerçekleşmektedir.Bunların birincisinde ise; havada yer alan azot, yeryüzüne yağmur, yıldırım ve şimşek gibi hava olayları sayesinde, nitrik asite dönüşerek inmektedir. Yeryüzüne inen nitrik asit, toprakta bakteriler tarafından azot tuzlarına ve nitratlara dönüştürülür ve azot dolaylı yoldan bitkiler tarafından kullanılır.İkinci olarak ise; azottaki dönüşüm azot bakterileri tarafından gerçekleştirilir. Bu bakteriler toprakta yer alır ve havadaki azotu doğrudan olarak toprağa çekerler. Havada gaz halinde bulunan azot, bazı baklagillerin köklerinde yer alan ve azot bakterileri tarafından, suda kolay çözünme özelliği olan azot tuzlarına dönüştürülür. Suda oldukça kolay çözünebilen bu tuzlar, çözünme işleminden sonra bitkilerin kökü tarafından suyla birlikte emilir.Bilindiği gibi, bitki yaprakları fotosentez yapmaktadır.Bu fotosentezin sonucunda, azot kullanılır ve bitkisel yapıda protein üretilmiş olur.Bu proteinler, bitkilerin yenilmesiyle hayvanlara geçer.Hayvanlardan da, insanlara geçer. Bitkilerce bitkisel protein olarak üretilen besin, insan ve hayvanların yapısında hayvansal proteine dönüştürülür.Bu olay, azotun tüketilmesiyle alakalıdır. Fakat azot döngüsünde, azotun hem tüketilmesi hem de bitmemesi öngörülür. Yani azotların havaya tekrar dönmesi gerekmektedir. Bu da, canlıların öldükten sonra toprağa karışmasına ve burada azot bakterileri tarafından proteinlerin ayrıştırılıp doğaya verilmesiyle mümkündür.Canlı yaşamı için oldukça önemli bir yapıya sahip olan azot, canlılar tarafından dolaylı olarak kullanılır ve yaşamın devamı sağlanır. Azot döngüsünün bu devamlılık içerisindeki rolü bu şekildedir.Yazar: erdoğan gulhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/azot-dongusu-nedir-nasil-gerceklesir

Her Yönüyle Memeliler

Her Yönüyle Memeliler

İnsanı da içine alan, 1044 cins ve 5000 türden oluşur. Memeliler, genel olarak tüylü ve sıcakkanlıdır ve her türün kendine özgü sabit bir vücut ısısı vardır. Ciğerlerini kullanarak hava ile solunum yaparlar. Vücutları diyafram adı verilen kas niteliğindeki bir perdeyle göğüs boşluğu ve kovun boşluğu olmak üzere iki kısma ayrılır. Göğüs boşluğunda kalp ve akciğerler, karın boşluğunda ise sindirim organları bulunur. Dişi memelilerde yavrularını emzirmek için süt salgılayan meme bezleri bulunur.Memeliler, büyüklük ve biçim bakımından değişiklikler gösterirler ve beyin her türde büyüktür. Kalp dört odacıklı-dır ve kan dolaşımı çift ve tamamdır. Bir memelinin vücudunu, oldukça kalın olan bir deri kaplar ve bu deriden saç, tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır.Bu tabaka kutuplarda ve tüy, tırnak, boynuz ve pul gibi ek yapılar çıkar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır. Bu tabaka kutuplarda ve denizlerde yaşayan memelilerde özellikle çok kalındır ve böylece bu memeliler aşırı soğuktan korunmuş olurlar. Bazı memeli türlerinin vücutları daha sık tüylerle kaplıdır. Bu post özellikle soğuk bölgelerde yaşayan memelilerde görülür. Daha sıcak yerlerde yaşayan memelilerin tüyleri ise daha kabadır. Kirpide olduğu gibi özellikle sert ve bükülmez yapıda olan tüylerin koruyucu özellikleri vardır. Kedinin bıyıkları gibi tüyler ise duyu organı olarak görev yaparlar. Postun tümü aynı renk (örneğin beyaz, sarı, siyah, kahverengi ve kırmızının değişik tonları) ya da benekli, alacalı ya da çizgili olabilir. Ayrıca eşeye, ortama, doğa koşullarına ve mevsime göre değişiklikler gösterebilir.Memelilerin kulaklarının hem içi, hem dışı, çok iyi gelişmiştir. Gözleri başın iki yanında ya da önündedir ve hareketli gözkapakları vardır. Ancak, köstebek gibi sürekli çukur kazan hayvanların gözleri kaybolmuştur ve bunlar genellikle kördür.Memelilerin diş yapıları çeşitlidir: dişler yanyana ya da aralıklarla bir sıra oluşturacak biçimde çenelere yerleşmiştir. Değişik türlerin dişleri, biçim, duruş ve görevleri bakımından birbirinden değişiktir. Etoburlarda ve herşeyi yiyen memelilerde dişler kesici dişler, köpek dişleri ve azı dişleri olmak üzere görevlerine göre dişler çıkar. Birer yuva içine yerleşmiş ve kökü olan dişler belli bir miktar büyüyebilirler. Ancak, kemiricilerle domuz ve filin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri köksüzdür ve sürekli büyür. Kemircilerin, etoburların ve bazı böcekle beslenen memelilerin dişleri tam değildir; köpek dişleriyle bazen kesici dişler bulunmaz. Asya ve Afrika’ya özgü karıncayiyen bir tür memelinin hiç dişi yoktur. Bazı türlerde dişler büyüyerek boynuzsu bir görünüm almıştır (dişsiz balinada olduğu gibi) ve fil ve ayıbalığında olduğu gibi, bazılarında da dişler çok fazla büyüyerek, çiğneme ve öğütme yerine birer silah görevini üstlenmişlerdir.Memelilerin dört organı vardır; bunlar bazılarında iyi gelişmiş, bazılarında değişikliğe uğrayarak başka görevler almışlardır.Yürümek, koşmak, tırmanmak ya da yüzmek için kullanılırlar.Yarasada ön bacaklar uçmaya elverişli olacak biçimde değişmiştir.İnsan ve ayı gibi bazı türler tabanına basarak yürür; kedi ve köpek gibileri ise ayak parmakları üzerinde yürür.İnek, koyun ve at gibi toynaklılar ise ayaklarının kenarındaki kemikler üzerinde yürürler ve bunların ayaklarında tırnakların yerini toynaklar almıştır.İlk iki türün ayağında dört ya da beş parmak vardır toynaklılarda ise ayak parmağı sayısı bir ile beş arasında değişir. Genellikle toynaklılar ayakparmağı sayısı bakımından tek sayılılar ve çift sayılılar olarak adlandırılırlar.Memelilerin başlıca duyu organları göz, kulak, dil, burun ve deridir. Bunlar sırasıyla beş ayrı duyunun yerine getirilmesini sağlar: Görme, duyma, tat alma, koklama ve dokunma, Aynı zamanda birde devinduyum vardır ki bu da hayvanın organlarının yerlerini bilmesini, hissetmesini ve kulağındaki kanatlar yoluyla dengede durmasını sağlar.Üreme çoğunlukla vivipardır,ama yumurtlayan türler vardır. Vivapar memeliler plasental ve aplasental olmak üzere iki gruba ayrılır. Keseliler aplasentaldirler. Memeliler büyük bir olasılıkla Mezozoikum dönemenin başında ortaya çıktılar. Memelilere ait olduğu kesin çene ve diş fosilleri Jura dönemindendir.Kretas döneminde yaşamış olan bu dönemin sonunda ortadan kaybolan küçük hayvanlar memelilerin atalarıydı ve ilk plasentalı memelilerdi.Bu memelilerin fosilleri 1923’de Moğolistan’da ABD’’li bir ekip buldu. İlk keseliler Tersiyer dönemde Avrupa’dan kayboldular; günümüzde yalnızca Avustralya ve Güney Amerika’da yaşamaktadırlar.Mezozoikum döneminde dev sürüngenlerin ortadan kaybolmasıyla Tersiyer dönemde karada yaşayan omurgalıların tarihinde yeni bir dönem başladı. Memeliler bu dönemde hızla evrimleştiler, sayıları hızla arttı ve dünyanın çeşitli kesimlerine yayıldılar. En çok beyin, kafatası, dişler ve bacaklar evrimleşti ve memeliler irileştiler, ilk insanla birlikte Eski ve Yeni Dünya’da fil ile boy ölçüşebilecek gibi yeni türler evrimleşti. Bunlar arasında. kâra memelilerinin en büyüğü olan ve Taş Çağı insanınca evcilleştirilmiş Megatherium, Tetrabelodon, Dinotherium. Arsinoitherium, Masto, Vintatherium ve Machaerodus sayılabilir. Avustralya’da Diprotodon gibi dev keseliler ve kangurular vardı. Fil ve deniz aygırı dışında günümüzde ise dev memeli türü kalmamıştır ve cüsseden çok beyin ve akıl gücü evrimleşmiştir.Kaynakça:tr.wikipedia.org/wiki/Memelilerwww.biyolojidunyasi.com/Memeli.asp http://www.bilgiustam.comYazar: Ceylan Gençay

http://www.ulkemiz.com/her-yonuyle-memeliler

Heterotrof Canlılar Nelerdir ?

Heterotrof Canlılar Nelerdir ?

Dışbeslenen ya da heterotrof canlılar, kendi besinini kendi üretemeyen, yaşamak için ototroflardan ya da diğer heterotroflardan besin alması gereken canlılardır. Hayvan ve mantarların tümü ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof organizmalar beslenme özellikleri yönünden,1. Holozoik formlar (besinlerini katı parçacıklar halinde alarak sindiren canlılardır. Örn : Hayvanların birçoğu.) Aldıkları besinin yapısına göre üçe ayrılır:a- Otçul (sadece bitkilerle beslenenler)b- Etçil (sadece etle beslenenler)c- Hepçil (hem ot, hem etle beslenenler) 2. Saprofitik Formlar (organik maddeleri doğrudan hücre zarlarıyla absorbe eden canlılar. Örn : Mayalar, küfler, bakterilerin birçoğu) Bu canlılar hücre zarı dışına salgılayabildikleri sindirim enzimleriyle hücre dışında sindirim yaparlar. Daha sonra da bu enzimlerle parçalanan bileşikleri hücre zarlarıyla metabolizmalarına alırlar. Hücre dışında gerçekleşen bu tepkimeler, organik bileşikleri yeniden inorganik bileşiklere ayrıştırmaktadır. Saprofitler, ekosistemdeki madde çevrimi yönünden önemli bir işlev görürler.3. Parazitik Formlar (bitkisel ya da hayvansal parazitler konukçu olarak tanımlanan bir bitki ya da hayvan üzerinde ya da içinde yaşar ve besinini konukçudan sağlayan canlılardır.) 2 çeşittir:a- Endoparazitler: Vücut içinde yaşarlar. Örn: Bağırsak solucanıb- Ektoparazitler: Vücut dışında yaşarlar. Örn: Bit, pire vs.

http://www.ulkemiz.com/heterotrof-canlilar-nelerdir-

Muhteşem Avcılar Belgesel

Muhteşem Avcılar Belgesel

Aslanlar, çita yavruları dahil tüm hayvanları birer av olarak görürler. Zebralar, geyikler, antiloplar, ceylanlar ve daha birçok av konumunda diken üstünde yaşayan hayvanların vahşi doğadaki zorlu hayatlarını bu belgeselde göreceksiniz. Aslanlar ve kedigiller başta olmak üzere tüm vahşi doğadaki avcı hayvanlar konusunda hazırlanmış mükemmel bir belgesel.aslanlar kedigiller belgeseli muhteşem avcılar belgeseli vahşi doğaAslanlar çita yavruları olmak üzere tüm hayvanları yem olarak görüyorlar... Vahşi doğada aslanlar olmak başta olmak üzere kusursuz avcılar belgesel izle de...

http://www.ulkemiz.com/muhtesem-avcilar-belgesel

Herakles

Herakles

Yunan mitolojisinde Herakles, Roma Mitolojisi'nde Herkül, Zeus ile Miken kralının kızı Alkmene'nin oğludur. Kadına aşık olan Zeus ona kocası kılığında yaklaşmıştır. Herakles'in Zeus'un çocuğu olduğunu anlayan Hera, önce Zeus'u oyuna getirerek ona Perseus kavminden ilk doğanın hükümdar olacağını yemin ettirmiş sonra da kuzeni Eurystheus'u önce doğurtarak Herakles'in daha doğmadan önce taht hakkını elinden almış, onunla sürekli uğraşmış ve ölümüne neden olmuştur. Herakles doğduğu günden itibaren tanrısal bir kuvvete sahiptir. Hera'nın gönderdiği iki zehirli yılanı öldürdüğünde henüz birkaç günlük bebektir.Herakles üstün bir eğitim görmüştür. En iyi yaptığı işler ok atmak, at sürmek ve güreşmektir. 18 yaşına geldiği zaman Kitharion ormanlarında yaşayan ünlü canavarı öldürmüştür. Kendisine ödül olarak Thebai kralının kızı Megara verilmiştir. Bu kızdan üç oğlu olmuştur. Hera işe karışarak Herakles'i çıldırtmış, Herakles de kendi karısını ve çocuklarını öldürmüştür. Suçlarından arınması için Miken kralı Eurystheus'un hizmetine girip, onun her istediğini yapması gerekmiştir. Kralın Herakles'e yaptırdığı 12 işe mitolojide Herakles'in 12 görevi veya işleri denir. Çok güçlü bir karakter olarak da bilinir. Herakles'in dünyadaki yaşamı boyunca 70 kadar çocuğun babası olduğu söylenir. Soyundan gelen Heraklidler'in Lidya'da bir dönem yönetici hanedanlık yaptığı söylenir [1].Ayrıca Kafkas dağlarında zincire vurulmuş Prometheus'u işkenceden kurtarmış, Kyknos, ve Antaios'u öldürmüş, Truva Savaşı'na da katılmış ve attığı zehirli ok ile Paris'in ölümüne neden olmuştur.12 GörevBu 12 görev şunlardır:    Nemean arslanı'nı yenmek (efsaneye göre aslanın postu sadece kendi pençesiyle kesilebilir).    Lerna gölündeki Hydra'yı öldürmek.    Artemis'in kutsal hayvanlarından Kyreneia Geyiğini yakalamak.    Erymanthian dağında yaşayan büyük yaban domuzunu ağla tutmak.    Augias'ın ahırlarını bir günde temizlemek. (İki büyük ırmağın yataklarını değiştirip ahırlardan geçirerek.)    Stymphalos'da yaşayan ve o bölgedeki insanların rahatını kaçıran Stymphalian Kuşları Athena'nın yardımıyla kovmak.    Girit'e gidip Poseidon'un Minos'a verdiği azgın Girit Boğası'nı getirmek    Troya kralı Diomedes'in emrine girip troya halkına eziyet çektrien , Hellospontos Boğazı'nda yaşayan deniz canavarını öldürerek Troya halkını beladan kurtarmış ancak Diomedes'in ona, azarlayıcı tutumu karşısında cezalandırıp öldürmüş ve Troya'nın yanması için lanetler savurmuştur .    Amazonlar kraliçesi Hippolyta'dan kemerini almak. Kemeri almak için kraliçe ile anlaşmış, ancak Hera'nın kışkırtmasıyla Amazonlar, Herakles'e saldırmış, Herakles de kraliçeyi öldürmek zorunda kalmıştır.    Okeanos'un bir adasında bulunan 3 gövdeli dev Geryoneus'un sığırlarını çalmak.    Hesperidler'in altın elmalarını getirmek. Elmaları almak için altın elma ağacını koruyan kızları ve daha da önemlisi onların ejderini geçmesi gerekiyordu. Bunun için Herakles altın elmaların koruyucusu olan kızların babası Atlas'a gider ama o da biraz kurnaz davranarak Herakles'le bir anlaşma yapar.    Hades'in ölüler ülkesini koruyan Kerberos adlı köpeği yeryüzüne çıkarmak. https://tr.wikipedia.org/wiki/Herakles

http://www.ulkemiz.com/herakles

 Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları  ve Kaz Bakım Teknikleri

Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları ve Kaz Bakım Teknikleri

Hayvansal kaynaklı protein tüketiminin arttırılması ucuz üretim ile mümkündür. Kanatlı etleri ise bu bakımdan ucuza mal edilebilen hayvansal bir protein kaynağıdır.

http://www.ulkemiz.com/kaz-yetistiriciligi-kaz-irklari-ve-kaz-bakim-teknikleri

Hindi Yetiştiriciliği - Hindi büyütme ve bakım teknikleri

Hindi Yetiştiriciliği - Hindi büyütme ve bakım teknikleri

Dünya nüfusundaki hızlı artış, beslenme sorununun önemini ortaya koymaktadır. Bu durum yeni kaynaklar aramaya ve alternatif besin maddelerine yönelik araştırma yapmaya ihtiyaç duyulur hale getirmektedir.

http://www.ulkemiz.com/hindi-yetistiriciligi

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcınlar tavuk ve sülünlerle yakın bir bağa sahiptir. Bıldırcının evciltilmesi 11. yüzyılda Japonya veya Çin’de gerçekleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/bildircin-yetistiriciligi-bildircin-buyutme-ve-bakim-teknikleri

Angora - Ankara Tavşanı Besleme Yöntemleri

Angora - Ankara Tavşanı Besleme Yöntemleri

Ankara tavşanı, diğer adıyla Angora tavşanı, uzun ve yumuşak tüyleriyle tanınır. Ankara keçisi ve kedisiyle birlikte safkan tavşanlar, Ankara ilinden tüm dünyaya yayılmışlardır.

http://www.ulkemiz.com/angora-ankara-tavsani-besleme-yontemleri

SPİL DAĞI MİLLİ PARKI

SPİL DAĞI MİLLİ PARKI

İli : MANİSA Adı : SPİL DAĞI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1968 Alanı : 6.693,5 ha. Konumu : Ege Bölgesi’nde, Manisa ili içindeki Spil Dağı üzerinde yer almaktadır. Ulaşım : Manisa’dan 24 km’ lik bir karayolu ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Spil Dağı, Ege Bölgesi\'nin doğu-batı uzantılı masiflerinden birisi olan Bozdağlar horstunun kuzey batı parçasını oluşturan önemli bir tektonik ve jeomorfolojik birimdir.           Kanyonlar, vadiler, inler, mağaralar, dolinler ve lapyalar gibi karstik oluşumlar yörenin jeolojik yapısından kaynaklanan ilgi çekici yer şekilleridir.           Çam, ardıç, kavak, ceviz, kızılağaç, karaağaç ve meşe ağaçlarından meydana gelen bölgenin zengin bitki türleri yanında, milli parkta bilimsel araştırmalarla belirlenen 20’den fazla endemik bitki türü bulunmaktadır. Osmanlı İmparator-luğu’nun bir devrine adını veren ve Avrupa ülkelerine de götürülen Manisa laleleri de milli parkta doğal olarak yetişmektedir.           Ayı, karaca, kurt, çakal, domuz, tilki, sansar, porsuk, dağ keçisi, akbaba, kartal ve sülün yörede yaşayan yaban hayvanlarıdır. Milli parkta sülün üretme istasyonu kurulmuştur.           Milli parkın tarihi ve mitolojik yönü de zengindir. Mitolojiye göre Spil Dağı’na adını veren, Zaman Tanrısı Kronos’un karısı Kybele’dir (Sipylene). Kybele bütün tanrıların, tanrıçaların olduğu gibi bitkilerin, hayvanların ve insanların bereket tanrıçasıdır. Bir diğer kaynağa göre de Frigya Kralı Menos’un kızı Sibel’in bu dağa atılarak vahşi hayvanlar tarafından büyütülmesinden dolayı dağa Spilos adı verilmiştir. Sonraları Kral, Tantal Kalesi’ni yaptırmış, kalenin bitmesi şerefine verdiği ziyafette oğlunu kurban ettiği için tanrılar tarafından cezalandırılmıştır. “Ağlayan Kaya” olarak bilinen yer ise, mitolojiye göre 14 çocuğunun Leto tarafından öldürülmesi sonucu çocuklarının ardından ağlayan Niobe’ye aittir.           Arazinin jeomorfolojik yapısı dağcılık, tracking ve atıcılık sporlarına uygundur. Atalanı mevkiinde halkın kamp ve günübirlik rekreasyon ihtiyaçları karşılanmaktadır. Görünecek Yerler : Spil Dağı Milli Parkı değişik jeolojik oluşumlar, zengin flora ile tarihi ve mitolojik özelliklerin bir arada, doğal ve kültürel peyzajın en güzel örneklerinin sergilendiği bir sahadır. Ağlayan Kaya, Dulkadın mevkiindeki eskiden yerleşim yeri olarak kullanılan mağaralar ilgi çekici ve görülmesi gereken diğer özelliklerdir.          Milli parkın doğusunda 600 m. yüksekliğindeki kalkerlerin erimesi ile meydana gelmiş olan dolin gölü, içerisinde bol miktarda sülük barındırmasından dolayı Sülüklügöl olarak isimlendirilmekte ve doğal peyzajın en güzel örneklerinden birini sergilemektedir. Paşaini gibi suların kalker serilerinin altını eritip oymaları ile oluşan çok sayıda in bulunmaktadır. Ayrıca parkın yakınında sıcaklığı en az 21 C’ye kadar düşen bir ılıca da mevcuttur. Mevcut Hizmetler : Park, bölge halkının rekreasyon ihtiyacını gidermektedir. Arazinin jeomorfolojik yapısı dağcılık sporuna uygundur. Aynı zamanda tracking (doğa yürüyüşleri) ve atıcılık sporları da yapılmaktadır. Milli parkın Atalanı mevkiinde düzenlenen günübirlik ve kamp alanı bölge halkının yaz-kış rekreasyon ihtiyacını büyük ölçüde karşılamaktadır. Konaklama : Milli park içerisinde Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü’ne ait bungalowlarda geceleme mümkündür. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Manisa DKMP Şube Müdürlüğü :          Tel : 0236-237 10 63          0236-237 10 65          Fax : 0236-237 15 42

http://www.ulkemiz.com/spil-dagi-milli-parki

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Ökaryot Hücre Nedir ? Yapıları Nasıldır ?

Hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada ökaryotlar, arkeler ve bakterilerle beraber tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur.Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, gerçek (Grekçe: eu) ve çekirdek (Grekçe: karyon) sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (evvel (Grekçe: pro-) ve çekirdek (Grekçe: karyon)). Çekirdeğin yanı sıra ökaryotların kloroplast veya mitokondri gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır. Bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst âlem (İngilizce: domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst âlem sisteminde ökaryotların prokaryotlara kıyasla arkelerle daha çok ortak özellikleri olduğundan arkelerle beraber neomura kladı içinde gruplandırılırlar.Ökaryotlar arasındaki farklılıklarÖkaryotlar genel olarak bitki, hayvan, mantar ve protista olarak dört gruba ayrılırlar. Ancak protista grubu aslında bitki, hayvan ve mantar olarak sınıflandırılamayan canlıları bir arada toplayan bir grup olduğu için bazı biyologlar tarafından kabul görmez ve yerine daha küçük gruplar tanımlarlar.Çok çeşitli ökaryotik hücre tipi olmakla beraber hayvan ve bitkilerin en yaygın ve iyi bilinen çeşitleri olduklarından ökaryot yapısının anlaşılması için iyi bir başlangıç noktası oluştururlar. Ancak mantar ve çoğu protistanın hayvan ve bitkilerden önemli farklılıkları vardır.Hayvan hücresiHayvan hücresi, hayvanların dokularını oluşturan bir ökaryotik hücre tipidir. Hayvan hücreleri diğer ökaryotlardan (özellikle bitki hücrelerinden) belirgin bir farklılık gösterir; hücre duvarı ve kloroplastları yoktur ve kofulları daha küçüktür. Hücre zarı esnek olduğundan hayvan hücreleri çeşitli şekillere girebilir ve fagositik bir hücre, başka cisimleri içine alabilir. Ayrıca bitki hücresinden farklı organeleri vardır. İnsan hücreleri biyolojik olarak ökaryotik hücrelerle aynı kategoriden sayılırlar.Bitki hücresiBitki hücreleri diğer ökaryotik organizmaların hücrelerinden oldukça farklıdırlar. Belirgin özellikleriTonoplast adlı bir zarla çevrili büyük bir merkezî kofulun hücrenin turgorunu (hücre zarının hücre duvarına yaptığı basıncı) düzenler ve sitozol ile bitkinin öz suyu arasında moleküllerin hareketini kontrol eder.Selüloz, protein ve çoğu zaman ligninden oluşmuş hücre duvarı, protoplastlar tarafından hücre zarının dışına yerleştirilir. Buna karşın bakterilerin hücre duvarları peptidoglikandan, mantarlarınkiyse kitinden oluşur.Plasmodesmata, hücre duvarındaki gözenekleri birbirine bağlayarak her bir bitki hücresinin ona bitişik hücrelerle haberleşmesini sağlar. Bu, mantarlarda görülen hif ağından farklıdır.Plastitler, başlıca hücre içi organellerdir. Çeşitli biyokimyasal tepkimeler içlerinde gerçekleşir. Ayrıca besin depolamak için kullanılırlar. Fotosentezin yapıldığı kloroplastlarda bulunan klorofil, bitkilere yeşil rengi verir.Kamçısı (flagellası) olmayan bitkilerde (örneğin iğne yapraklılar ve çiçekli bitkiler) hayvan hücrelerinde bulunan sentrioller de bulunmaz.Mantar hücresiMantar hücreleri en çok hayvan hücrelerine benzerler. Hayvan hücrelerinden farklılıklarıHücre duvarı kitinden oluşmuştur.Hücreler birbirinden daha az ayrışmışlardır. Gelişmiş mantar türlerinin hücreleri septum denen gözenekli bölmelerden oluşurlar. Bunlardan sitoplazma, organeller ve bazen çekirdek geçebilir. Koenosit olarak adlandırılan septumlu türlerde organizma, aslında tek bir dev hücredir. Basit mantarlarda böyle bölmeler yoktur.Yalnızca en ilkel mantarlar, chytridiomycota bölümünde yer alanlar kamçılılardır.Ökaryot Hücrelerin Yapısı Ökaryotik hücreler, prokaryotlardan genelde çok daha büyüktürler. Organel olarak adlandırılan çeşitli iç zarlar ve iç yapılar, ayrıca miktrotüpçük (İngilizce: microtubule), mikroiplik (İngilizce: microfilament) ve ara ipliklerden (İngilizce: intermediate filaments) oluşmuş hücre iskeletine sahiptirler. Hücre iskeleti, hücrenin iç yapısını ve şeklini belirler. Ökaryotik DNA, kromozom olarak adlandırılan doğrusal tomarlar halindedir. Bunlar çekirdeğin bölünmesi sırasında kopyalanıp mikrotüpçükler tarafından çekilirler. Eşeysiz hücre bölünmesine (mitoz) ek olarak çoğu hayvan hücresinin hücre kaynaşması yoluyla gerçekleşen bir eşeyli üreme sürecine (mayoz) sahiptir. Bu üreme süreci prokaryotlarda görülmez.İç zarÖkaryotik hücrelerde çeşitli zarla çevrili yapılar bulunur. Bunlara toplu olarak iç zar sistemi denir. Vezikül veya koful (vaküol) gibi basit bölmeler başka zarlardan tomurcuklanarak meydana gelir. Çoğu hücreler endositoz adı verilen bir süreçle besin ve diğer maddeleri içlerine alırlar; endositozda dış zar içe kıvrılıp sonra büzülerek bir vezikül oluşturur. Çoğu zarla çevrili organelin evrim sırasında bu tür veziküllerden meydana gelmiş olduğu varsayılmaktadır.Çekirdek, çekirdek kılıfı olarak adlandırılan bir çift zar ile çevrilidir. Çekirdek örtüsünde bulunan gözenekler moleküllerin girip çıkmasını sağlar. Çekirdek kılıfının çeşitli tüp veya yapraksı uzantıları, endoplazmik retikulum (ER) olarak adlandırılan yapıyı oluşturur. Bu yapı protein ulaşımı ve olgunlaşmasından sorumludur. Granüllü ER'da ribozomlar bulunur ve bunların sentezlediği proteinler ER'un iç kısmına (lümenine) girer. Bu proteinler sonradan düz ER'dan (yani ER'un granülsüz kısmından) tomurcuklanan veziküllerin içine girerler. Çoğu ökaryotta bu protein taşıyan veziküller golgi aygıtı veya diktiyozom denen yassılaşmış vezikül desteleriyle kaynaşırlar ve proteinler orada çeşitli yapısal değişimlere uğrarlar.Veziküller çeşitli amaçlar için özelleşmişdir. Örneğin lisozomlar, besin kofullarının içindekileri sindiren enzimler bulundurur, peroksizomlarsa hücre için zehirli olan peroksiti parçalar. Çoğu protozoada bulunan büzülür (kontraktil) kofullar, hücredeki fazla suyu toplayıp dışarı atarken ekstruzomlar avcı (predatör) canlıları kaçırmasına ve hücrenin avını yakalaması için dışarı madde atmasına yarar. Çok hücreli canlılarda hormonlar, çoğu zaman veziküllerde üretilirler. Yüksek bitkilerde hücre hacminin büyük bir kısmını işgal eder merkezî koful, hücrenin osmotik basıncını sabit tutar.Mitokondri ve plastitlerMitokondriler hemen her ökaryotta bulunan organellerdir. Bir çift zarla çevrilidirler ve içte olanına krista adı verilen iç kıvrımlardan oluşurlar. Hücre solunumu burada gerçekleşir. Kendi DNA'ları vardır ve başka mitokondrilerin bölünmesi sonucu meydana gelirler. Evrim sırasında endosimbiotik bakterilerden (proteobakteriler) oluştukları teorisi genel kabul görmüştür. Mitokondrisi olmayan birkaç protozoda da hidrojenozom ve mitozomlar gibi mitokondri türevi organeller mevcuttur.Bitki ve çeşitli alg gruplarında ayrıca plastitler bulunur. Bunların da kendi DNA'ları vardır ve endosimbiontlardan (bu durumda siyanobakteriler) oluşmuşlardır. Bu plastitlerin çoğu kloroplast olup siyanobakteriler gibi klorofil içerip fotosentez yoluyla enerji üretirler. Diğer plastitler gıda depolamaya yarar. Plastitlerin tek bir kökeni olması muhtemel olmakla beraber plastit bulunduran bitki grupları evrimsel olarak birbirine yakın değildir. Bazı ökaryotlar plastitlerini ikincil bir endosimbiyoz veya yutma yoluyla edinmişlerdir.Çekirdeğin de endosimbiotik kökenli olduğu öne sürülmüş, ayrıntısı aşağıda verilmiştir. Ayrıca ökaryot kamçısının da endosimbiotik kökenli olduğu ve spiroketlerden geliştiği iddia edilmiş, ancak hücre anatomisi ile uyumsuzlukluğu ve hücre çoğalmasıyla bağdaştırılamadığı için bu iddia genel kabul görmemiştir.Hücre iskeletiÇoğu ökaryotun kamçı (flagella veya flagellum) adı verilen, ince, uzun ve hareketli sitoplazma uzantıları vardır. Bunlar tübülin ve kısa kirpiklerden (silyalardan) oluşur. Her ikisi de beslenme, duyum ve hareketle ilişkilidir ve prokaryot kamçılarından tamamen farklıdır. Kamçıyı içinden destekleyen bir demet mikrotüpçüktür. Bunlar, kinetozom ve sentriyol olarak da adlandırılan bazal cisimden çıkar. Mikrotüpçükler kamçının içinde, merkezde iki tekli ve onun çevresinde dokuz ikili olarak düzenlenmişlerdir. Kamçının ayrıca üzerini kaplayan saçlar (mastigonemler) ve onu zar ve hücre iskeletine bağlayan pullar da bulunabilir. Kamçının içi sitoplazmaya bağlıdır. Mikroiplik yapılar (aktin ve ona bağlanan α-aktinin, filamin, fimbrin) hücre zarının alt yüzeyinde tabaka ve desteler halinde bir ağ oluşturur. Mikrotübüllerin motor proteinleri, örneğin dinein ve kinesin, bu ağa dinamik bir özellik sağlar.Sentriyoller çoğu zaman kamçısı olmayan hücre ve gruplarda da bulunur. Genelde kinetit olarak adlandırılan birli veya ikili gruplar halinde mikrotüpçüklerin köklerini oluştururlar. Bunlar hücre iskeletinin ana bileşkelerinden biridirler ve inşâları birkaç hücre bölünmesi boyunca olur. Bir kamçı ana hücrede kalır, öbürü ise ondan türetilir. Sentriyoller, ayrıca çekirdeğin bölünmesi sırasında iğ ipliği oluşumunda da rol oynayabilirlerHücre iskeleti, hücrenin şeklini belirlemekte ve (kemokinez ve kemotaksi gibi) hareketini sağlamakta önemli bir rol oynar. Bazı protistlerin çeşitli başka mikrotüpçüklü organelleri de vardır: örneğin heliozoa ve radioloria, suda yükselme veya av yakalama için aksopodialara sahiptirler. Haptofitlerinse haptonema adlı kamçı benzeri bir organeli vardır.Bitki hücre duvarıBitki hücrelerinin bir hücre duvarı vardır; bu, hücre zarının dışında yer alan ve pek esnemeyen bir tabakadır. Hem hücreye yapısal destek sağlar, hem de bir filtre mekanizması olarak çalışır. Hücrenin içine su girmesi hâlinde aşırı şişmeyi engeller. Birincil hücre duvarını oluşturan başlıca karbonhidratlar selüloz, hemiselüloz ve pektindir. Selüloz mikrofibrilleri, hemiselüloz bir yulara bağlanarak bir selüloz-hemiselüloz ağı oluştururlar. Bu da pektin matriks içinde yer alır. Birincil hücre duvarında bulunan başlıca hemiselüloz ksiloglukandır.ÜremeÇekirdek bölünmesi ile hücre bölünmesi çoğunlukla eşgüdümlü olur ve genelde mitoz yoluyla gerçekleşir. Bu süreç sonunda her kromozomun birer kopyası yavru hücrelere dağıtılır. Çoğu ökaryotlarda ayrıca bir eşeyli üreme süreci vardır. Bunda tipik olarak haploit ve diploit döller (nesiller) sırayla birbirini izler. Haploit dölde her kromozomun bir, diploit dölde ise iki kopyası vardır; haploit döl mayoz bölünmeyle, diploit dölse çekirdek kaynaşmasıyla (singami) meydana gelir. Ancak bu genel kalıp içinde epey bir çeşitlilik görülebilir.Ökaryotik hücrenin oluşumu canlıların evriminde önemli bir dönem noktasıdır. Çünkü ökaryotlar tüm karmaşık hücreleri ve nerdeyse tüm çok hücreli canlıları içermektedir. Bu süreci oluşturan olayların zamanlamasını kestirmek zordur; Knoll (1992) yaklaşık 1,6-2,1 milyar yıl önce oluştuklarını öne sürer. Modern canlı gruplarına ait oldukları bâriz olan fosiller (kırmızı yosunlar), yaklaşık 1,2 milyar yıl önceden kalmadır.1980'ler ve 1990'larda yapılan araştırmalar sonucunda çizilen rRNA filojenik ağaçlarında çoğu ökaryot organizma çözümlenememiş, (teknik anlamıyla gerçek taç olmayan) bir "taç" grup içinde bırakılmıştı. Bu grup, mitokondri kristallerinin şekline bağlı olarak ikiye bölünmüştü. Mitokondrisi olmayan birkaç grup, ayrı bir dal olarak diğer ökaryotlardan ayrılıyor, dolayısıyla bu eksikliğin çok eski dönemlerden kalma olduğu düşünülüyordu. Ancak artık bunun "uzun dal çekimi" adı verilen bir artifakt olduğu belirlenmiştir. Bu grupların diğer ökaryotlardan ayrıldıktan sonra mitokondrilerini kaybettikleri bilinmektedir.Aktin ve diğer moleküllere dayandırılarak hazırlanmış ağaçlar, farklı ve daha tam bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Ökaryotların çoğu aşağıdaki üst gruplara aittir:Opisthokonta (Opistokontlar) Animalia (Hayvanlar), Fungi (Mantarlar), Choanoflagellatea (koanoflagellatlar), v. b. Amoebozoa (Amebozlar/Amebozolar) Çoğu kalın kökbacaklı amoeba (Amip) ve Mycetozoa (Sıvaşık küf) Rhizaria (Rizarlar) Foraminifera (Foraminiferler), Radiolaria (Radyolarlar) ve diğer çeşitli amipsi protozlar/protozolar Excavata (Ekskavatlar) Çeşitli kamçılı protozlar/protozolar Primoplantae/Archaeplastida (Primoplantlar/Arkeplastitler) Embryophyta (Kara bitkileri), yeşil algler, kırmızı algler ve Glaucophyta (Glaukofitler) Chromista (Kromistler) Kahverengi algler, diatomlar, Oomycete (su küfleri), v. s. Alveolata (Alveolatlar) Silyalılar, Apicomplexa (Apikompleksler), Dinoflagellata (Dinoflagellatlar), v. s. Birkaç sınıflandırma uzmanı, unikont ve bikontlar adlı iki büyük klad tanımaktadırlar: unikontlar tek, bikontlarsa iki kamçılı bir atasal canlıdan türemişlerdir. Bu sistemde ofistokontlar ve amibozoanlar unikont sayılırlar, kalanlar bikontturlar. Kromistler ve alveolatlar, atasal olarak kromalveolatlar adlı fotosentetik daha büyük bir gruba ait olabilirlerse de bu görüş hâlen tartışmalıdır. Özellikle sentrohelidler gibi bazı küçük protista grupları bu üst gruplardan hiçbiri ile ilişkilendirilmemişlerdir. Ökaryotlar, arkelerle genetik mekanizmaları açısından yakın derecede ilişkilidir. Bu yüzden bazı uzmanlarca arkelerle birlikte neomura kladına yerleştirilirler. Ancak hücre zarının yapısı gibi başka bakımlardan ökaryotlar bakterilerle benzeşirler. Bu durumu açıklamak için üç hipotez önerilmiştir:Ökaryotlar iki hücrenin kaynaşması ile oluşmuşlar, sitoplazmaları bir bakteriden, çekirdekler de bir arkeden (alternatif bir görüşe göre ise bir virüsten) oluşmuştur.Ökaryotlar arkelerden gelişmişler ve proto-mitokondrilerden öbakteriyel özellikler edinmişlerdir.Ökaryotlar ve arkeler değişime uğramış bir bakteriden ayrı ayrı gelişmişlerdir.Sonuncu hipotez halen en çok kabul görmektedir. İç zar sistemi ve mitokondrilerin kökeni de tartışmalıdır. Fagotrofik hipoteze göre endositozun gelişmesini takiben bu zarlar oluşmuş ve sonra özelleşmişlerdir. Mitokondriler, plastitler gibi yutma yoluyla edinilmişlerdir. Sintrofik hipoteze göre bir ön ökaryot (proto-ökaryot), beslenmek için ön mitokondriyi (proto-mitokondriyi) kullanıyordu. Zaman içinde büyüyerek onu tamamen sarmış, kısmen mitokondri genlerinin katkısıyla iç zarlar daha sonra oluşmuşlardır. (Bu hipotezin bir versiyonu hidrojen hipotezi olarak bilinir.)

http://www.ulkemiz.com/okaryot-hucre-nedir-yapilari-nasildir-

ULUDAĞ MİLLİ PARKI

ULUDAĞ MİLLİ PARKI

İli : BURSA Adı : ULUDAĞ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1961 Alanı : 12.732 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nde, Bursa ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Bursa’dan 34 km’lik yaz-kış açık kara yolu ile veya teleferikle 20 dakikada Sarıalan’a çıkılarak, oradan da minibüslerle oteller bölgesine ulaşılır. Özel helikopter servisi ile İstanbul’dan 25 dakikada milli parka varılabilir. Kaynak Değerleri :           Yer kürenin derinliklerinden gelen mağmanın kırıklar ve çatlaklar boyunca yeryüzüne doğru yükselmesi ve katılaşması sonunda meydana gelen Uludağ’ın jeolojik yapısını genellikle iç püskürük granit kayaçları oluşturmaktadır. Dağın bugünkü şeklini kazanması, tektonik hareketler ve farklı aşınma etkisiyle oluşmuş-tur. Bursa ovasına kısa mesafede ve 2543 metre yükseklikte olan Uludağ, Marmara Bölgesi’nin en yüksek noktasıdır. Aras Çağlayanı ve doruklarda görülen buzul izleri Uludağ’ın jeomorfolojik yapısının ilgi çekici özellikleridir.          Milli parkın bir başka özelliği de, Bursa Ovası’ndan Uludağ’ın doruklarına doğru değişen bitki topluluklarının meydana getirdiği orman kuşaklarıdır. Botanik bilimci Mayer’ın bitki kuşaklarını muhtelif yüksekliklerde karakterize etmesi bakımından dünya ormancılık literatüründe özel bir önemi vardır.           Milli parkın elverişli tabiat şartları ayı, kurt, çakal, tilki, karaca, geyik, tavşan, domuz, keklik, yabani güvercin, akbaba, kartal, çaylak, bülbül ve çalıkuşu gibi hayvanların yaşamasına ve çoğalmasına imkan vermektedir.          Aralık-Mayıs ayları boyunca Uludağ karla örtülüdür. 3.95 cm.’ye varan kar kalınlığı, kar kalitesi ile Uludağ kayak yapmaya son derece elverişli olup, Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezidir. Görünecek Yerler : Çobankaya, Sarıalan ve Kirazlıyayla günü-birlik kullanım alanları milli parkın farklı peyzaj değerlerini, Çobankaya mevkiindeki “Bakacak Manzara Seyir Terası” ise daha geniş bir perspektifte peyzaj değerlerini , Bursa Ovası’nı ve kent gelişimini ziyaretçilere sunar. Mevcut Hizmetler : Milli park sahası içerisinde “oteller bölgesi” diye adlandırılan mevki ziyaretçilere kış aktivitelerinden kayak imkanı sunarken, Sarıalan, Çobankaya ve Kirazlıyayla mevkileri kamp ve günübirlik kullanımlar için düzenlenmiş sahalardır. Konaklama : Sarıalan mevkiinde baraka, bungalow ve çadır ile kamp yapma imkanı sağlanmakta, oteller bölgesinde ise gerek kamu, gerekse özel işletmelere ait oteller ve misafirhanelerde konaklama imkanı bulunmaktadır. Ayrıca Çobankaya mevkiinde yalnızca çadırla kamp yapılabilmektedir. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Bursa Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 224 2417203          Bursa DKMP Şube Müdürlüğü : 0 224 211 1818

http://www.ulkemiz.com/uludag-milli-parki

Hayvanlar neden kış uykusuna yatarlar?

Hayvanlar neden kış uykusuna yatarlar?

Kış mevsimi yaklaştıkça, hava soğur, günler kısalır, yapraklar renk değiştirir ve yere düşerler, kar toprağın üzerini kaplar. İnsanlar sıcak alışveriş merkezlerinde ihtiyaçlarını alıp, sıcak arabalarında, sıcak evlerine gelirler. Üzerlerine kazaklar, hırkalar giyerler. İyi de, tabiatta doğal ortamda yaşayan hayvanlar kışı nasıl geçirir, hiç düşündünüz mü?Bir kısmı daha ılıman yerlere göçerler. Bu konuda kuşlar ve balıklar avantajlıdır. Bazıları kendilerini kışa adapte ederler, daha kalın yeni tüyler çıkarırlar. Hatta bazı tavşan türlerinde karda saklanabilmek için tüyler beyazlaşır. Bazıları yiyeceklerini önceden depoladıkları bir sığınak bulurlar. Bazıları da toprakta derin tüneller açarlar ama bazıları için de kış mevsimini uyuyarak geçirmekten başka çare yoktur. Genellikle ayıların kış uykusuna yattıkları bilinir ama bu doğru değildir. Gerçi ayılar kışın mağaralarda uzun uzun uyurlar ama bu kış uykusu değildir. Daha doğrusu kış uykusu bir çeşit uyku değildir. Normal canlılarda uyanıkken ve uyku halindeyken, vücut ısısında ve metabolizmanın çalışmasında ciddi bir fark yoktur. Oysa kış uykusu, hayvanların hayat ile ölümü ayıran çizgiye kadar gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.Bazı hayvanların kış uykusuna yatmalarının iki sebebi vardır: Havanın çok soğuması ve yiyecek bulma güçlüğü. Soğuk havada yaşayabilmek için hayvanların daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarına rağmen karlı kış günlerinde yiyecek bulma imkanı azalır. Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını azaltır, enerji tasarrufu sağlar.Kış uykusu bildiğimiz şekilde uyumak değildir. Buna bilim dilinde 'hibernasyon' diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına düştüğü bu durumu birçok balık türünde, kurbağalarda, sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde görebiliyoruz.Hakiki anlamda kış uykusuna yatan bir hayvanı (hibernatör) gördüğünüzde, ölmüş olduğunu sanabilirsiniz. Vücut ısıları sıfır dereceye kadar düşebilir. Bir dakika içinde sadece birkaç kez nefes alırlar, kalp atış hızı o kadar düşüktür ki, hissedilmez bile. Havalar ısındığında ise vücudun normal düzene geçmesi sadece birkaç saat alır.Kış uykusuna yatan hayvanlar, uyku süresince kendi vücutlarındaki yağı tükettikleri gibi ara ara uyanarak bulundukları yere yazdan stok ettikleri yiyeceği yiyenler de vardır.Kış uykusu sırasında hayvanlar vücut ağırlıklarının yüzde kırkına yakınım kaybederler. Bu kaybın yüzde 90'ma periyodik olarak uyanmalardaki ısı üretimi ve enerji kaybı sebep olurken geri kalan yüzde 10 kayıp ise uyku sırasında olur. Kış uykusu kış boyunca sürmez. Hayvanlar havaların soğumaya başlaması ile birkaç günlük bir uyku periyoduna girerler. Kış mevsiminin şartlan ağırlaştıkça bu periyotlar uzar.

http://www.ulkemiz.com/hayvanlar-neden-kis-uykusuna-yatarlar

Eşey kromozomları

Eşey kromozomları

İnsanların somatik hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Dişideki 23 çift kromozom, mayoz bölünmede 22A+X şeklinde belirir. Yani her bir yumurta 22 otozom ve bir X kromozomuna yani gonozoma sahiptir. Erkekte ise, 46 kromozom mayoz sırasında 22 çifti birbirlerine benzer kromozomlar ve bir çifti de birbirine eş olmayan büyük bir X kromozomu ile daha küçük bir Y kromozomu şeklinde belirir. Yani meydana gelen spermatozoonlar 22A+X ve 22A+Y genomlarına sahiptir.İşte bu X ve Y kromozomları eşeyi tayin eden, eşey hücrelerinde bulunan kromozomlardır ve bunlara eşey kromozomları ya da gonozomlar denir. Sperm hücrelerinin yarısı X, yarısı da Y kromozomu taşır.Genetikte 1912 yılında Tomas Morgan tarafından yeni bir dönem başlatılmıştır. Morgan, sirke sineği olan Drosophila melanogaster'in genetik çalışmalar için çok avantajlı olduğunu belirtmiştir. Küçük olduklarından binlercesini laboratuvarda tutmak mümkündür. Bu sinekler kısa sürede erginliğe ulaştıkları için pek çok dölü birbiri arkası takip edilebilir. Haploid sette 4, diploid sette 8 kromozomlarının bulunuşu da diğer avantajlarından biridir. Bu nedenle 46 kromozomlu insan ve diğer pek çok canlıya tercih edilmektedir. Morgan'ın Drosophila deneylerinde ilk çözmeye başladığı konu eşey tayin mekanizmasının nasıl gerçekleştiğiydi. Döllenmiş yumurtanın erkek ve dişi zigot olarak gelişmesi üzerine de araştırmalar yaptı. Mikroskobik çalışmalar erkek ve dişi hayvanların kromozom setlerinde küçük bir farklılığın olduğunu göstermiş ve X ve Y kromozomları öğrenilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/esey-kromozomlari

Aya Kiryaki Kilisesi(eminönü)

Kumkapı,Gedikpaşa caddesinde Çadırcı Cami Sokağı ile Kadirga Limanı Caddesi arasında Rum Ortodoks kilisesidir. Diocletianus (284-307) zamanında yaşamış olan ilk hıristiyan azizesi olan Aya Kyriaki Ye ithaf edilmiştir. Bu devirde yaşayan Efsevia isimli bir kadının uzun yıllar çocuğu olmamış,eğer bir çocuğu olursa onu Tanrı ya adayacağına dair dua edermiş. Duaları kabul olunur ve haftanın yedinci günü bir kız çocuğu dünyaya getirir ve bu yüzden ona Kyriaki adını verir. Aile hıristiyan olduğu için Diocletianus un hıristiyanları takibi sırasında aile tutuklanır ve sorgulanırken işkence görürler. Henüz onaltı yaşında bir genç kız olan Kyriaki de işkence altında hıristiyanlığını inkar etmez ,yakılarak öldürülmesine karar verilir. Büyük bir ateş yakılır ve kız ortaya konulur.bu sırada büyük bir yağmur başlar ve ateş söner,bunun üzerine vahşi hayvanların önüne atılır fakat bu sefer de hayvanlar ona dokunmazlar. Vali son olarak kafasının kesilmesini emreder azize yerde yüzüstü yatıp dua ederken askerler kafasını keserler,tam bu sırada Gördüklerini insanlara anlat diye gökten bir ses duyulur. Daha sonra hıristiyanlık yerleşip devletin resmi dini olunca Kyriaki nin ölüm günü olan 7 Temmuz Yortu günü olarak kabul edilir,7 inci günde doğduğu içinde Pazar ilahesi olarak tanınır ve ona atanmış olan kiliselerin de günü Pazar kabul edilir. İlk yapılış tarihini kesin olarak bilmediğimiz bu kiliseyi 1583 de hazırlanan listede adı geçtiğinden en erken bu tarihi kabul edebiliriz.1645,1660 ve 1865 de iki yangın geçirip sonrasında onarılan bu yapı 1895 depremine yıkılır. Bir sene sonra Mimar Periklifio Tiadis in projesi doğrultusunda bugünkü Kilisenin inşasına başlanır ve 1901 de ibadete açılır. Kesme taştan iki katlı olan kilise dikdörtgen planlıdır. Apsis ve yanındaki hücreler dışarıya yarım yuvarlak şeklinde açılır. Üst orta mekanı yüksek kasnaklı bir kubbe örter Apsis ve yandaki hücrelerin üst örtüleri yarım kubbedir. Cephenin iki yanında küçük kulelerin üstü de kubbelidir. Bir avlu ortasındaki binaya mermer merdivenlerle çıkılır. Kapı ve pencerelerin üzerleri sütun ve kemerlerle hareketlendirilmiştir. Pencerelerinde kullanılan vitraylar görüntüye bir zenginlik verir. İç mekandaki sütunların gövdeleri porfir taklidi yeşile boyalı olup başlıkları iyon tarzındadır. İç kısımda İncil den alınan sahneler ve Aziz figürleri resmedilmiştir. Orta Kubbede Pantokrator İsa Apsis yarım kubbesinde Blaherna Meryem i bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/aya-kiryaki-kilisesieminonu

Karbonhidrat Nedir ?

Karbonhidrat Nedir ?

Karbonhidrat, canlının yapısına katılmayan uzun süreli dozaj etkisi yaratan bir maddedir. Aktif aldehit veya keton grubuna sahip polihidroksi alkoller veya hidroliz edildiklerinde bu maddeleri veren bileşikler olarak tanımlanabilir.Bütün canlı hücrelerde bulunur. Doğada genellikle büyük moleküller halindedir. Vücuda alınan bu büyük moleküllerin hücrelere iletilmesi için canlı tarafından sindirilmesi ve uygun molekül büyüklüğüne kadar parçalanması gerekir.KarbonhidratlarKarbonhidratlar birinci dereceden enerji verici olarak kullanılırlar. Karbonhidratlar en çok Ekmek, makarna, fasulye, patates, kepek, pirinç,tahıl ve hububat içinde bulunurlar. Karbonhidratlar vücutta en çok bulunan üçüncü besin maddesidir. Yapıtaşları glikozdur. Depo şekli hayvanlarda glikojen bitkilerde ise nişasta şeklindedir. Kimyasal sindirimi ağızda başlar. DNA, RNA ve ATP'nin yapısına katılır.Yulaf, arpa ve buğdaydan yapılmış tahıl ürünleri karbonhidrat içerir. DisakkaritlerDisakkaritler çift şekerlerdir. Bir disakkarit iki molekül monosakkaritin glikozit bağı ile bağlanmasıyla oluşur. Bu bağlanma sırasında bağ sayısı kadar su ortaya çıkar. Buna dehidrasyon sentezi denir. İnsan ve hayvanların yedikleri disakkaritler, sindirim sisteminde monosakkaritlerine ayrılarak kullanılır. Canlılarda en çok bulunan disakkaritler; maltoz (arpa şekeri), sakkaroz diğer adı sükroz (çay şekeri), laktoz (süt şekeri)dirMonosakkarit + Monosakkarit → disakkarit + SuYukarıdaki olay bir dehidrasyondur. Disakkariti oluşturan monosakkaritler aynı cinsten olabilecegi gibi, farklı cinsten de olabilirler    glukoz + glukoz = maltoz + H2O    glukoz + fruktoz = sakkaroz + H2O    glukoz + galaktoz = laktoz + H2OOligosakkaritlerÜç ile altı arasında monosakkaritin birleşerek dehidrasyonu (su açığa çıkması) ile meydana gelirler. Bazı bitkilerde serbest olarak bulundukları gibi, karbonhidrat olmayan çeşitli maddelerin yapısına da katılırlar. Üç monosakkaritten ibaret olanlara trisakkarit, dörtlü olanlara tetrasakkarit denir.Raffinoz, heksozlardan türeyen önemli bir trisakkarittir. Fruktoz, glukoz ve sakkaroz moleküllerinden meydana gelmiştir. Şeker kamışında, okaliptüs türü ağaçlarda, pamuk tohumunda bulunur. Şeker üretimi esnasında melasta toplanır. Enerji vermenin yanı sıra yapı maddesi olarak da kullanılırlar. PolisakkaritlerÇok sayıda monosakkaritin dehidrasyonu ile oluşmuş büyük moleküllü karbonhidratlardır. Temel yapı birimi glikoz molekülüdür. Kolloid yapıda olan bir bileşiktir. Bitkilerde, ozmotik basıncı yükselteceğinden dolayı şekerler monosakkarit halde depolanamaz, bu nedenle polisakkaritlere çevrilerek saklanırlar.n (Monosakkarit) → Polisakkarit + (n-1) Su    Nişasta: En önemli bitkisel polisakkarittir. İyotla maviye boyanır ve monosakkaritlere parçalanmadan indirgenemez.    Selüloz: Binlerce glikoz molekülünden oluşmuş, suda erimeyen iyotla boyanmayan bir bitkisel polisakkarittir. Hayvanlarda Tulumlular hariç bulunmazlar.    Glikojen: Hayvanlarda bulunan polisakkarittir. Özellikle karaciğer ve kasta bu şekilde yedek enerji kaynağı olarak depo edilir.    Neuramin Asit: Sütteki oligosakkaritlerde bulunur ve membran oluşturan glikolipitte bulunur.    Uron Asidi ve Glikuron Asidi de diğer polisakkarit gruplarındandır.Karbonhidratların çoğu canlılar için temel besin maddeleridir. Yeşil bitkilerde fotosentez sonucu meydana gelirler. Otçul hayvanlar bu ihtiyaçlarını bitkilerden, etçil hayvanlar da otçullardan tedarik ederler. Vücutta 1 gr karbonhidratın yanması sonucunda ortalama 4 kalori açığa çıkar.Önemli PolisakkaritlerPolisakkaritler suda çözünmeyen büyük moleküllerdir. Belirtilmemiş olarak nişasta da bir glikoz polimeridir, depo polisakkaritidir. Ayrıca patojenik bakteriler de polisakkarit sentezleyebilirler. Polisakkaritler 4'e ayrılır. Bunlar;    Nişasta: Bitkilerde depo edilir.    Selüloz: Bitki hücre çeperinde bulunur.    Glikojen: Hayvanlarda bulunur, kas hücrelerinde ve karaciğerde depo edilir.    Kitin: Böceklerin iskeletinde ve kabuğunda bulunur.HeteropolisakkaritlerYapılarında monosakkaritlere ek olarak başka maddeler de içeren karbonhidratlardır. Ek gruplar kükürtlü veya azotlu olabilir. Çoğunlukla bağ dokuda yapı elemanı olarak kullanılır. Hiyalüronik asit, heparin, kertan sulfat, kondrotin sulfat başlıca örnekleridir.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-

Atıkların Dünyaya Verdiği Zarar Ve Atıkların Yok Olma Süreleri

Atıkların Dünyaya Verdiği Zarar Ve Atıkların Yok Olma Süreleri

Dünyamız, üzerinde yaşayan milyarlarca canlıya ev sahipliği yaptığı gibi, aynı zamanda, insanların ürettikleri milyonlarca eşyaya da ev sahipliği yapmaktadır. Bu eşyaların, belli bir kullanım süresi bulunmaktadır. Doğaya atılan bazı eşyalar, dünya üzerinde aylarca, yıllarca kalır ve yok olmaz. Bu da hem çevre kirliliğine yol açtığı gibi, dünyaya da zarar vermektedir. Hangi atık, doğada ne kadar sürede kaybolur, bilinmesi gerekir.Son yıllarda ülkemizde yapılan, geri dönüşüm çalışmaları sayesinde, cam, kâğıt gibi atıklar, hem ekonomiye katkı sağlamak, hem de dünyanın bu atıklardan zarar görmesini engellemek için çeşitli yerlerde geri dönüşüm çalışmaları yapılmaktadır. Atıklar, doğaya ve suya zarar vermektedir. Suya atılan atıklar balıklar tarafından yutulmakta veya saçtığı mikroplar sebebiyle suyu kirleterek, canlıların yaşamasına elverişsiz bir ortam yaratmaktadır. Aynı şekilde, doğaya atılan atıklar da toprağı kirleterek verimliliği azaltmaktadır.Atıkların çevreye zarar vermesini engellemek için yapılacak birkaç şey bulunmaktadır. Örneğin cam şişeleri ayrı, kâğıtları ayrı, plastik şişeleri ayrı koyarak, geri dönüşüme gitmesini sağlamak bunların başında gelmektedir. Çevreye atıklar atılmamalıdır. Fabrika atıkları, evsel atıklar, hastane atıkları ayrıştırılıp, uygun yerlere bırakılmalıdır. Çocuklara, çevrenin ne kadar önemli olduğu ve doğaya çöp atılmaması gerektiği öğretilmelidir. Atıklar, Evsel Ve Kentsel Atıklar, Endüstriyel Atıklar diye ikiye ayrılır. Endüstriyel atıklar çevreyi en çok kirleten atıkların başında gelir. Fabrika gibi yüksek hacimli atık üreten sistemlerin atıkları, döküldükleri yeşillik alan, dere veya göl gibi doğal güzelliklerin ve içerisinde yaşayan hayvanların yok olmasına sebep olur.Cam Ne Zaman Çürür? Cam Atıklar Ne Zaman Yok Olur?Cam atıklar, doğada en geç kaybolan üründür. 4000 yıl sonra, doğadan anca kaybolurlar. Cam atıkların mutlaka geri dönüşüme kazandırılması ve hem çevreye hem de ekonomiye katkısı sağlanmalıdır.Plastik Ne Zaman Çürür?Plastik doğada, en az 1000 yıl gibi bir sürede kaybolur. Ayrıca plastik atıklar, çevreye en çok zarar veren atıklardandır. Plastik poşetler, plastik şişeler de doğada geç kaybolur.Hangi Atık Doğada Ne Zaman Kaybolur?Atıkların doğada kayboluş süreleri, aslında malzemesinin ne kadar kaliteli veya sağlam olduğuyla alakalıdır. Atılan atık ne kadar sağlam ve kaliteliyse, doğada o kadar geç kaybolur. Aşağıda hangi maddelerin, doğada ne kadar süre içerisinde kaybolacağının bilgileri yer almaktadır.Poliüretan Maddeler ( sentetik fiberler, prezervatifler, yapıştırıcılar, halıların alt kısmı ve sert plastik contalar); 1000 yıl Strafor malzemesi; +2.000.000 yıl Telefon kartları; 1000 yıl Plastik Torba; 1000 yıl Plastik tabaklar; 500 yıl Bebek Bezi; 550 yıl Pet şişeler; 400 yıl Alüminyum; 100 yıl Çakmak; 100 yıl Kutu kola; 10 yıl Sakız; 5 yıl Sigara İzmariti; 1 yıl Gazete; 3 ayYazar: Ensar Türkoğlu http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/atiklarin-dunyaya-verdigi-zarar-ve-atiklarin-yok-olma-sureleri

Mavi Balina - B. musculus

Mavi Balina - B. musculus

Gök balina (Balaenoptera musculus), en büyükleri 33 metreyi bulan boyu ve 150 tonu geçebilen ağırlığıyla, gelmiş geçmiş en büyük hayvan olduğuna inanılan bir deniz memelisidir. Cetacea (balinalar) takımının Mysticeti (dişsiz balinalar) alt takımına dahil türlerden olan gök balina, Arktik Okyanus dışındaki tüm dünya denizlerinde yayılım gösterir. Daha çok bireysel ya da anne ve yavrusunu içeren çiftler halinde yaşayan, 2-3 yılda bir ve yaklaşık bir yıllık gebelik süresi sonunda tek yavru doğurarak üreyen gök balina, dünyanın ispermeçet balinasından sonraki en yüksek sesli ikinci hayvan türüdür. 80 yıla kadar yaşayabilecekleri öngörülen gök balinaların tek doğal düşmanı ise katil balinalardır. Diğer dişsiz balinalar gibi, gök balinalar da temelde zooplankton (özellikle kril) avlayarak beslenirler. Balina avcılığının ilk dönemlerinde görece küçük ve yakalanması kolay olan ispermeçet ve benzeri balinaların nüfuslarının çok azalması sonucunda, balina avcılarının gözü daha büyük balinalara çevrilmiştir. 1864'de buharlı gemiler ile büyük balinaları avlamak için özel olarak tasarlanmış zıpkınların balinacılıkta devreye girmesiyle birlikte, gök balinalar da hedef haline gelmiş ve Uluslararası Balinacılık Kurulu'nun bu canlıların avlanmasını 1966'daki yasaklayışına kadar geçen 100 yıllık dönemde de küresel nüfusları 100 yıl önceki nüfuslarının %1'inin altına inmiştir.Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin oluşturduğu Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde ilk yer aldığı günden bu yana tehdit altındaki türlerden olduğu kabul edilen gök balinalar, 2002 yılının bir araştırmasına göre (Committee on the Status of Endangered Wildlife in Canada, 2002), 5000 ila 12000 gibi geniş bir tahmin aralığında değişen nüfusları ile en az beş topluluğa dağılmış olarak dünya denizlerine yayılmış durumdadırlar. Koruma altında olsalar da denizlerdeki kirlenme ve giderek artan okyanus trafiğinin seslenişlerini boğarak eş bulmalarını güçleştirmesi gibi etkenler, gök balina nüfuslarının geri kazanılmasının önündeki tehditlerdir.EvrimGök balina Balaenoptera cinsi balinalara dahil olan yedi türden biridir ama kalıtsal çözümlemelerle yürütülen evrimsel akrabalık çalışmalarının gösterdiği üzere, dahil olduğu cins içindeki diğer türlerden çok kambur ve gri balinalara yakın durmaktadır. Buna mukabil, bir gök balina ile aynı cinsin başka bir türü olan uzun balina arasındaki kalıtsal farkın da bir insan ile bir goril arasındaki fark kadar olduğunu belirtilmiştir (Aranson ve Gullberg, 1983). Ayrıca, bugüne kadar, gök balina ile uzun balina melezi olan en az onbir erişkin balina doğada saptanmış ve kaydedilmiştir.Balaenopteridae ailesinin orta Oligosen devrinde ve Mysticeti (dişsiz balinalar) alt takımındaki diğer ailelerden farklılaştığına inanılmaktadır. Ancak, bu ailelerin üyelerinin ne zaman farklılaştığı henüz bilinmemektedir.SınıflandırmaBazı uzmanlar gök balinayı üç alt türe ayırmaktadırlar ki, bu alt türlere ait gök balina nüfuslarının okyanuslardaki dağılımı da farklıdır:▪ B. musculus musculus      :     Kuzey Atlantik ve Kuzey Büyük Okyanus'taki nüfus▪ B. musculus intermedia      :     Antarktika çevresindeki Güney Okyanusu nüfusu▪ B. musculus brevicauda      :     Hint Okyanusu ve Güney Büyük Okyanus nüfusu ("cüce gök balina" olarak da bilinirler)Bazı uzmanlar ise B. musculus indica adlı ve Hint Okyanusu'na özgü bir başka alt türü de ayırırlar. Ancak, diğer üç alt türün aksine, Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin oluşturduğu Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde (UDKB'nin Kırmızı Listesi) B. musculus indica yer almaz.Kimi bilimciler her iki alt tür sınıflamasına da şüpheyle yaklaşmaktadır. Kalıtımsal çözümlemeler ise muhtemelen yalnızca iki gerçek alt türün olduğuna işaret etmektedir.AdlandırmaTüre özgü ad olan "musculus" Latince'dir ve temelde "kas, kaslı" anlamlarını taşırsa da "küçük fare" olarak da yorumlanabilir. Bu türü 1758'deki önemli çalışmasında adlandıran Linnaeus büyük olasılıkla bunun farkındaydı ve esprili bir insan oluşu da göz önünde bulundurulursa, ironik ikili anlamı nedeniyle bilerek "musculus" adını seçmişti.Fiziksel özelliklerBaş ve boyun bölgesiYandan bakıldığında yassı, üstten bakıldığında ise U şekilli ve geniş olan başın yassı ve üst kısmında, soluk deliği bölgesinden üst dudağın tepesine uzanmak üzere, çok belirgin bir kabarık çizgi vardır.Baş ve boyun bölgesi çok yumuşak olduğundan çok kolay darbe alabilir.Soluk delikleri ikizdir ve önde ve yanlarda, oldukça büyük, kabarık çıkıntılarla su girişi ya da sıçramasına karşı korunurlar. Bu deliklerden soluk verme sırasında oluşan püskürtü tek ve dikey bir sütun halindedir; genellikle 6-9 m'ye kadar yükselse de 12 m'ye kadar çıkabilir ve durgun bir günde kilometrelerce uzaktan görülebilir.Ağzın alt çenesinin ön kısmı, üst çeneden aşağıya sarkan balina çubukları nedeniyle, görece kalındır. Siyah renkli olan balina çubuklarının uzunlukları üst çenedeki yerleşim yerlerine göre değişir: ön kısımlarda bulunanlar yaklaşık 50 cm, arkalarda bulunanlar ise yaklaşık 1 m kadardır. Üst çenenin her iki yanında 260-400 kadar (tüm üst çenede toplam 520-800) bulunan ve hayvanın beslenmesinde çok önemli işlevi olan bu yapılar ağız içinde, geriye doğru, yaklaşık yarım metre kadar uzanır (bakınız, Beslenme).Boyun kısmındaki 60 ila 90 kadar oluk gövdeye paralel olarak uzanır. Boyunca katlantılı olan ve alt çene bölgesinden neredeyse karına kadar uzanan bu oluklar, beslenme sırasında gök balinanın boğazının olağanüstü genişlemesini ve hayvanın besin dolu deniz suyunu büyük miktarlarda ağzına alabilmesini sağlar (bakınız, Beslenme). Bu olukların bir diğer işlevi de gök balinanın yüzerken karşılaştığı su direncini azaltmaktır. Hayvanın boyun bölgesi soluk, beyazımsı bir renge sahiptir.GövdeBiçim: Gök balinanın başından kuyruğuna doğru incelen, uzun bir gövdesi vardır ve diğer balinaların çok daha tıknaz görünümü ile karşılaştırıldığında, daha ince görünmektedir.Renk:    Özellikle suyun üstünden bakıldıklarında düz mavi ya da düz gri renkliymiş gibi izlenebilen mavi balinalarda hakim olan renk alacalı bir mavi-gridir. Genellikle açık renkli zemin üzerindeki koyu renkli beneklerden oluşan alacalı görünümün yoğunluğu bireyden bireye değişebilir; boyun bölgesi dışında ve özellikle sırt, yanlar ve karında belirgindir; bazen de koyu zemin üzerinde açık renkli benekler şeklinde izlenebilir.    Kuzey Büyük Okyanusu, Kuzey Atlantik ve Antarktika'nın soğuk sularında diatom adlı mikroorganizmalar ile beslenen gök balinaların gövdesi de ince bir diatom tabakası ile kaplanır. Bu tabaka nedeniyle, hayvanların alt yüzeylerinin sarımsı yeşil ya da turuncumsu kahverengi bir renk tonu aldığı görülür. Eski balina avcılarının gök balinalara "kükürt dipli" anlamına gelen "sulphur bottom" adını yakıştırmış olmalarının sebebi de bu özelliktir.YüzgeçlerSırt yüzgeci genel olarak küçüktür ve daha çok hayvanın dalışa geçtiği sırada ve kısa bir süre için izlenebilir. Bu yüzgecin şekil ve büyüklüğü bireyden bireye değişkenlik gösterebilir; kimisinde ancak farkedilebilecek bir çıkıntı şeklindeyken, kimisinde oldukça belirgin ve orak şekilli olabilir. En belirgini bile en fazla 30 cm yüksekliğe sahip olan sırt yüzgeci oldukça arkaya doğru yerleşimlidir: kuyruktan itibaren, hayvanın boyunun dörtte biri kadar mesafede bulunur.Göğüs yüzgeçleri 3-4 m kadar uzundur ve uçlara doğru incelir. Bu yüzgeçlerin alt tarafı beyazdır ve bu beyazlık genellikle gri olan üst tarafın kenarlarını ince bir sınırla çevreleyecek kadar üst tarafa uzanır.Kuyruk yüzgeci de göğüs yüzgeçleri gibi, genellikle düz gridir. Geniş ve üçgen biçimli olan kuyruk yüzgecinin arka kenarı düzgündür ve bu kenarın kuyruk kanatlarından gelen iki yarısı ortadaki bir belirgin girintide birleşir. Kuyruk kanatlarının uçları arasındaki mesafe 7.5 m kadar olabilir. Genel olarak alacalı renkli olan gövdenin aksine, göğüs ve kuyruk yüzgeçlerinin rengi nadiren alacalıdır.Büyüklük140 tonu geçebilen ağırlığı ile mavi balinanın gelmiş geçmiş en büyük hayvan olduğuna inanılmaktadır. Dinozorlar çağında yaşadığı bilinen en büyük canlı Argentinosaurus'dur ve Mesozoik devirde yaşamış olan bu canlının ağırlığının bile ancak 90 tona ulaşabildiği tahmin edilmektedir.Bugüne kadar en büyük gök balinanın bulunup bulunmadığına ilişkin bir belirsizlik vardır. Bu konudaki çoğu veri 20. yüzyılın ilk yarısında Atlantik Okyanusu'nda öldürülmüş olan gök balinalara aittir ve standart zoolojik ölçüm yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmayan balina avcılarınca kaydedilmiştir.Ağırlık ve boy :Gök balinaların ağırlığının ölçülmesi, dev boyutları göz önünde bulundurulduğunda, oldukça güç bir iştir. Balina avcılarının öldürdüğü çoğu gök balina bir bütün olarak değil, tartılabilir parçalara ayrıldıktan sonra ölçülmüştür ki, parçalama işlemi sırasında kaybolan kan ve diğer sıvıların ağırlığı dikkate alındığında, elde edilen sonuçların toplam ağırlık hakkında olması gerekenden düşük tahminlere yol açmış olması kaçınılmazdır. Buna karşın, 45 m'ye kadar uzunluğu olan gök balinalar hakkında 300-450 tonluk ölçümlere ait kayıtlar vardır. Yine bu dönemlerden gelen veriler söz konusu olduğunda, kayıtlara geçmiş en uzun bireyler 33.6 ve 33.3 m boyundaki iki dişidir ama bu verilere şüpheyle yaklaşılmaktadır.Amerikan Ulusal Deniz Memelileri Laboratuvarı (UDML) bilimcileri 30 m'lik bir bireyin 250 tondan fazla olacağına inanmaktadır. UDML'nin bugüne kadar yapabildiği en kesin ağırlık ölçümü 177 tondur ve bir dişi gök balinaya aittir. Aynı laboratuvarın bugüne dek ölçebildiği en uzun gök balina ise 29.9 m'dir. Bu uzunluk, yaklaşık olarak, bir Boeing 737 yolcu uçağının ya da arka arkaya duran üç belediye otobüsünün uzunluğuna eşittir.Tüm alt türler dahil edilerek konuşulacak olursa, gök balinaların uzunluk ortalamasının yaklaşık 25 m ve ağırlık ortalamasının da yaklaşık 115 ton olduğu söylenebilir. 29 m'ye ulaşabilen boyuyla Antarktik B. musculus intermedia en büyük, en fazla 24 m'ye ulaşabilen B. musculus brevicauda ise en küçük alt türdür. Kuzey yarı kürenin hakim alt türü olan B. musculus musculus ise ortalama 25 m'ye ulaşır. Diğer balina çubuğu balinalarında olduğu gibi, gök balinalarda da aynı yaştaki bireylerden dişi olanlar daha büyüktür.Diğer ölçüm ve karşılaştırmalar :    Bir gök balinanın kafası o kadar geniştir ki, dili üzerinde 50 insan ayakta durabilir.    150 tonluk bir mavi balinanın 450 kg'lık kalbinin büyüklüğü küçük bir araba, örneğin bir Volkswagen Beetle kadardır ve toplamda yaklaşık 6500 litre olan kan hacmini dolaştırır. Hayvanın aort gibi büyük bir atardamarının içinde bir insan bebeği emekleyebilir.    Akciğer kapasitesi 5,000 litredir.ÜremeGök balinalar 6-10 yaşlarında, erkeklerin ortalama boyu 23 m ve dişilerinki ise ortalama 24 m iken cinsel olgunluğa erişirler: erkekler belirtilen yaş aralığının sonunda, dişiler başında olgunlaşır. Çiftleşmeler sonbaharın ikinci yarısında başlar ve kış sonuna kadar devam eder. Çiftleşme davranışları ve doğurma yerleri hakkında çok az bilgi olan gök balinalarda dişiler, tipik olarak, her 2-3 yılda bir ve kış başında doğururlar; gebelik süresi 10-12 aydır.Yeni doğan gök balina yaklaşık 2-3 ton ağırlığında ve 7-8 m boyundadır. Anne yavrusunu 7-8 ay boyunca, yavru ortalama 16 m boya ve 20-21 ton ağırlığa ulaşıp da sütten kesilme dönemine girene kadar emzirir. Emzirme dönemindeki yavru gök balina annesinin yağdan %40-50 oranında zengin sütünden her gün 380-400 litre emer; ağırlığı günde 90 kg (yaklaşık 4 kg/saat) kadar artarken, boyu da günde yaklaşık 4 cm uzar.Toplumsal yapıGök balinaların toplumsal bir yaşamı pek yoktur; tek başlarına ya da çiftler (daha çok anne ve yavrusu) halinde yaşarlar. Buna mukabil, başlıca beslenme bölgelerinde bir ya da birkaç düzinelik, kendi içlerinde dağınık topluluklar halinde bir araya gelebilirler.Çeşitli sesler çıkararak haberleşmek bireyler arasındaki çok önemli bir iletişim yoludur. Bunun dışında, görece seyrek de olsa su yüzüne sıçramak ya da kuyruk çıkarmak gibi davranışlar da sergileyebilirler.Gök balina dünyadaki ikinci en yüksek sesli hayvan türüdür; birincilik ispermeçet balinasına aittir. Bir metrelik ölçüm uzaklığında ve bir mikropaskallık başvuru basıncı üzerinden yapılan ölçümlerle, gök balinaların kaynak seviyesinde 155-180 desibellik (dB) ses çıkarabildikleri gösterilmiştir (Cummings ve Thompson, 1971; Richardson ve arkadaşları, 1995). Bunun, farklı standart başvuru basınçlarına göre ölçümler ve hava ve suyun farklı ses öz dirençlerini dikkate alan hesaplar sonucunda, havadaki 89-122 dB'lik bir ses aralığına denk olduğu bulunmuştur. Karşılaştırmak gerekirse, bir havalı matkap yaklaşık 100 dB'lik ses çıkarır.Bu kadar yüksek düzeyli sesler çıkarabilmelerine karşın, insanların gök balinaları ikinci en yüksek sesli hayvan olarak algılamaları pek olası değildir:    Tüm gök balina toplulukları 10-40 hertz (Hz) aralığındaki temel frekans ile seslenirler.    Bir insanın algılayabileceği en düşük frekans ise tipik olarak 20 Hz'dir. Gök balina seslenişleri genel olarak 10-30 saniye kadar sürer. Sri Lanka kıyılarının açıklarında izlenen gök balinaların ise her biri iki dakika kadar sürebilen dört notadan oluşan "şarkılar" tekrarladıkları kaydedilmiştir. Kambur balinaların iyi bilinen şarkılarını hatırlatan bu davranış diğer gök balina topluluklarında gözlenememiştir ve yalnızca B. musculus brevicauda (cüce gök balina) alt türüne özgü olabileceği düşünülmektedir.Bilimciler gök balinaların niye seslendiklerini henüz çözememişlerdir. Richardson ve arkadaşları (1995) altı olası neden üzerinde durmaktadır:    1. Bireyler arası mesafenin korunması    2. Tür ve bireylerin tanınması    3. Durumsal bilgi aktarımı (örnek: beslenme, kur yapma, uyarı)    4. Toplumsal düzenin korunması (örnek: dişi ve erkekler arasındaki temas seslenişleri)    5. Konum özelliklerinin aktarılması    6. Av kaynaklarının konumlandırılmasıBeslenmeGök balinalar hemen tamamen kril ile beslenir ve bu zooplanktonların hangi türlerini avladıkları okyanustan okyanusa değişir.:▪ Kuzey Atlantik'te      :     Meganyctiphanes norvegica, Thysanoessa raschii, Thysanoessa inermis ve Thysanoessa longicaudata▪ Kuzey Büyük Okyanus'ta      :     Euphausia pacifica, Thysanoessa inermis, Thysanoessa longipes, Thysanoessa spinifera ve Nyctiphanes symplex▪ Güney Okyanusu'nda      :     Euphausia superba, Euphausia crystallorophias ve Euphausia vallentiniBeslenme mevsimindeki mavi balinaların denizlerdeki dağılımını belirleyen temel unsur besinin bulunabilirliğidir. Bireyler bir bölgede çok uzun kalmazlar ve tekil ya da çiftler halinde dolaşırlar. Bu arada hem kıyıya yakın sularda, hem de açık denizde izlenebilirler.Daima bulabildikleri en yüksek yoğunluktaki kril sürüleri ile beslenmeyi tercih ettikleri için, gök balinaların gündüzleri tipik olarak beslendikleri derinlikler 100 m'den fazla olabilir ve ancak geceleri yüzeye yakın beslendikleri izlenir. Çünkü kriller fitoplanktonla beslenmek için gece 100 m derinlikten yüzeye doğru günlük göç ederler. Balinalar da krilleri avlamak için bu göçü izlerler. Beslenme için ortalama dalış süresi 10 dakikadır ama 30 dakikaya varabilen, daha kısa süreli (15-20 saniyelik) yüzeye çıkmalar ile bölünen, uzun seriler halinde süren dalışlar da kaydedilmiştir. Bugüne dek kaydedilmiş en uzun dalış süresi ise 36 dakikadır (Sears, 1998). Nefes almak için yüzeye çıkan gök balina soluk deliği ve omuz bölgelerini suyun üstüne diğer büyük balinalara (örneğin, uzun balina) göre daha çok çıkarır. Bu da denizdeyken tür belirlemede kullanışlı bir ipucu olabilir.Diğer çubuklu balinalar gibi mavi balinalar da genişçe açtıkları ağızları ile ileri hamle yaparak beslenirler:    Böyle bir hamleyle, boyun bölgesinde yer alan boyunca katlantılı oluklar sayesinde boğazının olağanüstü genişlemesinin de yardımıyla[4], gök balina besin dolu büyük miktarlarda deniz suyunu ağzına alır.    Genişleyen boğazın geri kasılması ve dilin de yukarı doğru ittirmesiyle birlikte, ağızdaki su öne doğru sıkıştırılır ve balina çubuklarının arasından süzülmeye zorlanır.    Ağızdaki su boşalınca, balina çubuklarına takılmış olan kril süzüntüsü yutulur.Ted Dewan'ın "Balina ve Diğer Hayvanların İçinde" (Inside the Whale and Other Animals) adlı kitabına göre, kril yanında küçük balıklar ve mürekkep balıkları da mavi balina tarafından süzülebilir; hatta, kril ile beslenen başka kimi canlılar bile yutulabilir.Bahsi geçen bu tarzı beslenme sezonu boyunca sürdüren gök balina, deyim yerindeyse, kendini besin ile tıka basa doldurur ve günde 2-4 ton kadar kril tüketir. Bu kadar ağırlık günde ortalama 40 milyon krile denktir. GöçGök balinalar mevsimsel olarak göç ederler:    Bahar aylarında kutuplara doğru yapılan göçün amacı, bu bölgelerin besin açısından çok zengin soğuk sularında avlanmaktır.    Sonbahar aylarında tropik altı bölgelere yapılan göç ise enerji tüketimini azaltmak, buzlar arasında sıkışmaktan kaçınmak ve sıcak sularda üremek içindir.Genel olarak izlenen seyir hızları yaklaşık 20 km/saat'tir. Ancak, güçlü ve hızlı yüzücülerdir ve gerekirse 50 km/saat'e yaklaşan hızlara çıkabilirler.Aynı anda saatte 300km hız yapabilirlerÖmürBilimciler gök balinaların en az 80 yıl yaşayabileceklerini öngörmektedirler ancak bireylerin izlenmesine ilişkin kayıtlar balina avcılığı dönemine kadar ulaşmamaktadır. Dolayısıyla da bu öngörünün doğrulanması için henüz çok erkendir. Bugün için, bir gök balina hakkındaki en uzun kayıtlı çalışma kuzeydoğu Büyük Okyanus'ta izlenen bir bireye aittir ve 43 yılı kapsamaktadır (Sears, 1998).Balinaların tek doğal düşmanı katil balinalardır. Katil balina sürülerinin özellikle genç bireylere saldırdığı bilinmektedir. Erişkin gök balinalar üzerinde yapılan gözlemlerde, katil balina saldırılarını gösteren yara izleri taşıyan bireylerin oranının %25'lere vardığı saptanmıştır (Calambokidis ve arkadaşları, 1990). Böyle saldırılara bağlı ölüm hızının ne olduğu bilinmemektedir.Gök balinaların karaya vurması çok nadir bir olaydır ve toplumsal yaşam tarzları nedeniyle de örneğin yunuslarda gözlenen toplu karaya vurmalar hiç görülmemiştir.

http://www.ulkemiz.com/mavi-balina-b-musculus

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

1800’lerin ortalarında insan yiyen bir ağaç hikayesi büyük ilgi çekiyordu. Güney Avustralya’da yaşayan Alman bir kaşif olan Carl Liche Madagaskar’ı keşfederken “gördüğü” bir olayı şöyle rapor ediyor: Bir kadın, bir büyük bitkinin gövdesine tırmanıp nektarını içti, kadının varlığını hisseden bitki, dokunaçlarıyla kadını vücudunun içine çekti.Bundan yaklaşık yüzyıl sonra, 1950’lerde bir bilim insanı bu efsaneye son noktayı koydu. Böyle bir ağaç hiç olmamıştı ve Carl Liche adında hiç kimse  Madagaskar’ı keşfetmemişti.Dokunaçlarını kullanarak insan yiyen bir ağaç hiçbir zaman yaşamamış olsa da bunun bir düşük versiyonları varlığını sürdürmekteler. Madagaskar’daki insan yiyen ağaç hikayesi, Madagaskar, Endonezya, Avustralya, Malezya ve diğer sıcak ve nemli bölgelerde yetişen etçil bitkilerin abartılması ile oluşmuş olabilir. Bu bitkilerin en büyüğü Nepenthes olarak bilinir ve küçük sürüngenleri, böcekleri avlar.Bu bitkiler dokunaçlarında bir sıvı biriktirir. Bu sıvı bitkinin köklerinden aldığı suyla karıştırılır. Böcekler ve bazı küçük hayvanlara bu kokulu su çok cazip gelir. Suyu içmeye geldiklerinde bitkinin ibriğinden içeri düşerler ve kaçamazlar. Bitki yakaladığı avındaki besinleri emer.Sinekkapanların boyutu insanlara göre çok çok küçük olduğundan bu bitkilere av olacağınızı sanmıyoruz fakat bazı bitkilerin yaydığı hastalıklara yem olabilirsiniz. İşte sizi öldürebilecek 10 tehlikeli bitki.   Aconitum plicatumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: MagnoliophytaSınıf: MagnoliopsidaTakım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeCins: AconitumTür: A. plicatumAconitum plicatum, düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından zehirli bir bitki türü.Orta Avrupa'da yayılış yapar. Bohemya, Silezya, Bavyera ve Kuzey Avusturya'nın dağlık bölgelerinde görülür.Subalpin çayırlar, dere ve orman kenarları yetişme ortamlarıdır.30-150 cm yüksekliğinde dik gövdeli otsu bir bitkidir. Saplı yaprakları elsi parçalıdır ve segmentler 3-5 mm genişliğindedir. Çiçekler 2-3 cm uzunlukta koyu menekşe renginde olup hazirandan eylüle kadar olan dönemde çiçekli kalır. Folikül tipi meyve görülür.Adam otuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Eudicots (İki çenekliler)Klad Core eudicotsKlad RosidsKlad Eurosids ITakım: SolanalesFamilya: Solanaceae (Patlıcangiller)Cins: Mandragora Adam otu (Mandragora), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından Mandragora cinsini oluşturan sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türleridir. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.Kökleri % 0,3 oranında Hiyosiyaminlerle Skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Halen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında zararlı olur.Japon anasonuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms(Kapalı tohumlular)Takım: AustrobaileyalesFamilya: IlliciaceaeCins: IlliciumTür: I. anisatum Japon anasonu ya da Japon yıldız anasonu (Illicium anisatum), yıldız biçiminde meyvesi olan, Çin yıldız anasonuna (Illicium verum ) benzeyen ve Japonya'da yetişen bir bitkidir. Meyveleri Çin yıldız anasonundan daha küçük ve daha az kokuludur, kokusu anasondan çok kakuleyi andırır. Çin yıldız anasonunun aksine meyveleri oldukça zehirlidir ve yenilmez.Zehirli olmasına rağmen Çin tıbbında bazı cilt sorunlarını tedavi etmek için harici olarak kullanılır. Japonya'da ise tütsü olarak kullanılır. Yenildiğinde krizler gibi ciddi nörolojik etkiler ve hastalıklar yaratır.Japon anasonu, şiddetli böbrek, idrar yolu ve sindirim sistemi iltihabına yolaçan anisatin, shikimin ve sikimitoksin maddelerini içerir.Kurutulduğunda yapı olarak birbirine benzeyen Çin ve Japon yıldız anasonunu görünüm olarak birbirinden ayırt etmek imkânsızdır. Japonya'da birkaç vakada yanlışlıkla bu iki türün karıştırılarak ürünlere konulması sonucu bazı ürünler piyasadan toplatılmıştır. Bu ürünleri tüketenler ise nörolojik belirtilerle hastaneye sevkedilmiştir.ManşinelÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: MalpighialesFamilya: EuphorbiaceaeOymak: HippomaneaeCins: HippomaneTür: H. mancinella Manşinel (Hippomane mancinella), sütleğengiller (Euphorbiaceae) Batı Hindistan ve tropik Amerika’ da yetişen bir ağaçtır. Boyu 3 metreden 15 metreye kadar uzanabilir. Düz ve açık kahverengi bir kabuğu; uzun dalları vardır. Yumurta şeklindeki yaprakları 10 cm uzunluğundadır ve dişli kenarlara sahiptir. Küçük ve pembe çiçeklere sahiptir. Elma şeklinde meyveleri vardır.Sütlü sapı ve sarı-yeşil meyveleri oldukça zehirlidir. Hatta meyvelerden sıçrayan yağmur damlaları ya da çiğ deride yaralanmalara sebep olabilir. Yanan odundan gelen dumanı ise geçici körlüğe neden olabilir.MügeÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Monocots (Bir çenekliler)Takım: AsparagalesFamilya: RuscaceaeCins: ConvallariaTür: C. majalis Müge (Convallaria majalis), çiçekli bitkilerin Ruscaceae familyasına dahil cinslerden Convallaria içindeki tek türdür. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimli tüm bölgelerinde (Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da) yaygındır.Çok yıllık bir bitkidir. İlkbaharda,topraktan 15-20 cm yukarıya kadar uzayan koyu yeşil geniş yapraklar verir. Yaprakların arasından aynı sap üstünde sıralanmış küçük çan şeklinde beyaz çiçekler açar. Çiçeklerin çok güzel kokusu olduğundan parfümeride yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitki, köklerinden çoğalarak bulunduğu alanı kaplamaktadır. Giderek daha az rastlanmaktadır. Türkçede inci çiçeği de denilmektedir.Nemli, gölge ağaç altlarını çok seven müge, iri yaprakların arasında çıtı pıtı beyaz kokulu çiçekleriyle çok zarif bir bitkidir. Köksap denen etli kökleri toprak altında dallanarak çoğalır. Gölge alanlarda yer örtücü olarak kullanılabilir. Çizgili yapraklı ve pembe çiçeklileri de mevcuttur. Kökleri kasım ile mart arası 2,5 cm. derinlikte ve 10 cm. aralıklarla dikilir. İlkbaharda çiçek açar. Suyu çok sever.ZakkumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: ApocynaceaeCins: NeriumTür: N. oleander Zakkum (Nerium oleander), Apocynaceae familyasından Haziran-Eylül ayları arasında beyaz, pembe, kırmızı, sarı ve krem renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde zehirli bir bitki türü.Dere yataklarında ve su kenarlarında yetişir. Susuzluğa en dayanıklı bitkilerdendir ve kışın yapraklarını dökmez. Ayrıca bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dairesel durumlarda dizilmiştir. Çiçekler, yalancı şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dahilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Haricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen, ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir.Beyaz YılanköküLatince adı Ageratina Altissima olan beyaz yılankökü, Kuzey Amerika’da yetişen oldukça zehirli bir bitki. Beyaz çiçekleri açıldıktan sonra, küçük ve tüylü tohumları rüzgar etkisiyle etrafa dağılırlar. İçerdiği yüksek miktarda tremetol toksininin, insanları doğrudan değil fakat dolaylı olarak öldürdüğü bilinmektedir. Bu toksin, bitkiyle beslenen bir sığırın etine ve sütüne geçer ve bu sığırın etiyle veya sütüyle beslenen insanlarda, titreme, istifra etme ve ağır bağırsak ağrılarıyla ortaya çıkan bir zehirlenmeye sebep olmaktadır ve oldukça ölümcüldür. 19. yüzyıl başlarında Amerika’ya yerleşen binlerce Avrupalı göçmen, bu zehirden dolayı hayatlarını kaybettiler. Ayrıca Abraham Lincoln’un annesi Nancy Hanks’in de bu zehirden ölmüş olduğu söylenmektedir. Katil Gözlü BitkiDoğu ve Kuzey Amerika’da yetişen bu bitkinin adı, 1 cm çapındaki beyaz meyvesinin üzerindeki siyah lekenin adeta bir gözü andırmasından gelmektedir. Bu bitkinin tümü insan için zehirli olmakla birlikte en zehirli kısmı toksinlerin en yoğun olduğu meyvesidir. Meyvelerinin tatlı olması sebebiyle malesef bazı çocuk ölümlerine sebep olmuştur. Kalp kasları üzerinde ani olarak yatıştırıcı etkisi gösteren karsinojenik toksin içeren bu meyveler, kolaylıkla hızlı bir ölüme sebep olabilmektedirler. Melek BorularıMelek boruları, Brugmansia türlerine verilen genel isimdir. Anavatanı Güney Amerika’nın tropikal bölgeleri olup genel olarak tüm dünyada bulunmaktadırlar. Melek borusu, ismini trompet şeklindeki sarkık ve çok ince tüylerle kaplı çiçeklerinden almıştır. Çiçekleri farklı boyutlarda (14-50cm) ve beyaz, sarı, turuncu, pembe gibi farklı renklerde olabilir. Bitkinin tüm kısımları tropan alkaloidleri, skopolamin ve atropin gibi toksinler içermektedir. Çayı yapılarak halusinojenik olarak tüketilebilmektedir. Zehir seviyesinin bitkiden bitkiye farklılık göstermesi sebebiyle, ne miktarda toksin tüketilmiş olduğunu belirleyebilmek neredeyse imkansızdır. Buyüzden bir çok kullanıcı aşırı dozdan dolayı hayatını kaybetmiştir. Kargabüken Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: LoganiaceaeCins: StrychnosTür: S. nux-vomica Kargabüken (Strychnos nux-vomica), Loganiaceae familyasında sınıflanan ve ana vatanı güneydoğu Asya olan her dem yeşil bir ağaç ve bu ağacın çok zehirli bir alkaloid olan striknin eldesinde kullanılan tohumlarının ortak adıdır.Striknin ağacı (İng. Strychnine tree) ya da Nux vomica olarak da bilinen kargabükenin kabuğunda da brusin gibi başka zehirli bileşikler bulunur.Kargagözü, Baykuşgözü ve Kusmacevizi olarak da bilinen Kargabüken, orta boylu bir ağaç olup anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yeşil portakala benzeyen meyvelerinde bulunan küçük tohumlar, zehirli alkaloidler olan strikinin ve brusin içermekte olup oldukça zehirlidirler. Bu toksinlerden 30mg almak bile omurgadaki sinirleri stimule edip kasılmalara yol açarak bir yetişkin için ölümcül olabilmektedirPorsukAnavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya olan porsuğun tohumları yumuşak, kırmızı ve üzümsü bir kabukla kaplıdır. Bu kabuk kısmının, bitkinin zehirli olmayan tek kısmı olması, meyvenin kuşlar tarafından yenmesi halinde zehirlenmeksizin tohumları farklı yerlere taşıyabilmelerine olanak sağlamaktadır. Yaklaşık 50g dozda insan için ölümcül olup, semptompları arasında nefes darlığı, titreme, kasılma ve son olarak kalp durması görülmektedir. Su BaldıranıSu Baldıranı, Kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunan oldukça zehirli bir bitki grubuna verilen addır. Bu bitkilerin tamamında bulunan şemsiye biçimindeki küçük beyaz ve yeşil çiçekleri ayırt edicidir. Su Baldıranı insan için aşırı derecede zehirli olup Kuzey Amerika’nın en zehirli bitkisi olarak kabul edilmektdir. Nöbetlere sebep olan sikutoksin isimli bir toksin içermektedir. Bu zehir bitkinin tamamında bulunmakla beraber en çok kök kısmında yoğunlaşmıştır. Neredeyse anında gerçekleşen nöbetlerin yanısıra, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı ve titreme de görülmektedir. Ölüm genellikle solunum durması veya ventriküler çırpınım ile birkaç saat içerisinde gerçekleşmektedir. Kurtboğan Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeJuss. Cins: Aconitum Kurtboğan (Aconitum), düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından çok zehirli bir bitki cinsidir.Kurtboğan, 50-199 cm yükseklikte, çok yıllık, otsu bitkilerdir. Çiçekleri sarı, morumsu ya da koyu mavi renkte olabilir. İçerdikleri alkoloitlerden dolayı çok zehirlidirler.Türkiye'de 4 türü bulunur: A. anthora, A. cochleare, A. nasutum, A. orientale.Kültürü yapılan türleri (A. × cammarum, A. carmichaelii, A. hemsleyanum, A. henryi, A. napellus), gösterişli çiçeklerinden dolayı bahçecilikte kullanılır.Boğan otu, kaplanboğan otu veya miğferotu olarak da bilinir. Kuzey yarımkürenin dağlık yörelerinde yetişmektedirler. Büyük miktarda Psödo akonitin denen bir alkaloid içermekte olup bu madde Japonya’daki Ainu halkı tarafından avlanma amacıyla oklarının ucuna sürülen bir zehirdir. Tüketilmesi durumunda miğde ve karında yanma görülmekte olup yüksek dozlarda, 2-6 saat içerisinde ölüm gerçekleşebilmektdir. 20ml kadarı yetişkin bir insanı öldürmeye yeter.İlginç olarak, Kurtboğan mitolojide kurtadam/likantrofları uzaklaştırma özelliği göstermekte olup adını buradan almaktadır.AbrusLatince ismi Abrus precatorius olan ve argoda Abruz olarak adlandırılan Abrus, ağaçların ve çalıların etrafında dolanan ince ve uzun ömürlü bir sarmaşıktır. Hemen heryerde yetişebilen bu bitkinin anavatanı Endonezya’dır. Boncuk olarak kullanılan parlak kırmızı ve siyah renkli tohumlarıyla tanınırlar. Bitkinin içerdiği zehir (abrin), diğer bazı zehirli bitkilerde bulunan risin zehrine benzemekle beraber risinden yaklaşık 75 kat daha güçlüdür. Bazı durumlarda 3 mikrogram abrin yetişkin bir insanı öldürmek için yeterli olmaktadır. Tohumları boncuk olarak kullanmak bile oldukça tehlikelidir. Tohumların delinmesinde kullanılan matkaba parmaklarıyla dokunarak hayatlarını kaybetmiş insanlar olduğu bilinmektedir. Güzel Avrat Otuİtüzümü olarak da bilinen bitkinin anavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’dır. Tropan alkaloidleri içeren bitki, sayıklama ve halüsinasyon başta olmak üzere, ses kaybı, ağız kuruması, baş ağrıları, titreme ve nefes darlığına sebep olmaktadır. Bitkinin tamamı zehirli olmakla beraber meyveleri, tatlı olmaları ve çocukların ilgisini çekmeleri sebebiyle daha tehlikelidir. 10-20 meyvesi veya sadece bir yaprağı, bir yetişkini öldürmeye yetmektedir. Tuhaftır ki, Elizabeth döneminde (16. yy.) yaşamış olan atalarımız, bu bitkiyi günlük kozmetik rutinlerinin bir parçası olarak kullanıyorlardı. Bitki özsuyundan yapılan göz damlaları kullanarak gözbebeklerini büyütmeleri onları daha çekici hale getirmekteydi. O zamanda fazla bilgi sahibi olunmaması sebebiyle bazı kadınlar siyanit içmek veya kendilerini “kanatmak” yoluyla daha soluk ve yarısaydam bir deri rengine kavuşmakta ve bunun üzerine yüzlerini kurşun bazlı bir boya ile boyamaktaydılar. Hintyağı Bitkisi Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım: MalpighialesFamilya: Euphorbiaceae (Sütleğengiller)Cins: Ricinus Tür: R. communis Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü.Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk satı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın incebağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikde, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktada kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.Hintyağı bitkisi, Akdeniz havzasının, Doğu Afrika ve Hindistan’nın yerlisi olsa da dekoratif amaçla yaygın olarak yetiştirilmektedir. Risin adlı toksin tüm bitkide bulunmakla beraber tohumlarda (hintyağının üretiminde kullanılan kısım) yoğunlaşmıştır. Tek bir tohum bir insanı iki gün içerisinde öldürmek için yeterlidir ve bu ölüm uzun, oldukça acı verici ve durdurulamaz bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk semptomlar bir kaç saat içerisinde kendisini gösterir. Ağız ve boğazda yanma hissi, karın ağrısı, kanlı ishal ve kusma bu semptomlar arasındadır. Zehirlenme başladıktan sonra engellenmesi imkansızdır ve son olarak dehidrasyon sebebiyle ölüm gerçekleşir. Bu tohumlara karşı en büyük hassasiyeti insanlar göstermektedir, zira 1-4 tohum ile yetişkin bir insan, 11 tohum ile bir köpek ve 80 tohum ile bir ördeği öldürmek mümkündür.

http://www.ulkemiz.com/dogada-bulunan-zehirli-bitki-turlerinden-bazilari

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpekler Soğuk Algınlığı Geçirir Mi?

Köpeklerde soğuk algınlığı çok yaygındır ve çoğu zaman insanlarda olduğu gibi çeşitli mikrop ve virüsler nedeniyle olur. Aşağıdaki makalede köpeklerde soğuk algınlığının nasıl tedavi edileceğini ve benzer belirtilere sebep olabilecek diğer bazı hastalıklardan bahsedeceğiz.Köpekler zaten enfekte olmuş bir köpek ile temas ederek soğuk algınlığına yakalanabilirler. Bunun yanı sıra stres, düşük bağışıklık düzeyi ve kötü hava koşulları da katkıda bulunan faktörler olabilir.Ancak çoğu evcil hayvan sahibi soğuk algınlığını ciddi bir rahatsızlıktan ayırt edemiyor. İşinizi biraz kolaylaştırmak için köpeklerde görülen soğuk algınlığının bazı belirtilerinden bahsedeceğiz. Köpeklerde Soğuk Algınlığının Belirtileri:-Öksürük-Gözlerde yaşarma-Sarımsı-yeşil burun akıntısı-Sık sık hapşırma-UyuşuklukKöpeğim Benden Soğuk Algınlığı Kapabilir Mi?Bu sorunun cevabı kocaman bir “hayır”. Köpekler kendi aralarında virüs taşıyabilirler, ancak insan köpek etkileşimi mümkün değildir. Bunun nedeni köpekleri etkileyen soğuk algınlığı virüsünün insanları etkileyenden farklı olmasıdır. Bu nedenle evcil hayvan sahipleri, soğuk algınlığı geçirirken evcil hayvanlarını hasta edeceklerinden endişelenmemelidir.Köpeğime İyileşmesi İçin Nasıl Yardım Ederim?-Sıvı Alımını Arttırmak:Köpeğinizin soğuk algınlığı varsa, köpeğinizi bu durumdan kurtarmanın en basit yolu onu besleyici sıvılar ile beslemenizdir. Tavuk suyu, mesela köpeğiniz için harikalar yaratacaktır.-Buhar Terapisi:Köpeğinizin sinüslerinin açılması için su baharı solutmayı deneyebilirsiniz. Bir kapta sıcak su getirin ve köpeğinizin buharını solumasını sağlayın. Köpeğinizin suya ve buhara çok yaklaşmamasına dikkat edin.-Bağışıklığı Güçlendirme:Eğer köpeğiniz soğuk algınlığına yakalanma eğiliminde ise bağışıklık sistemini güçlendirici tedbirler alabilirsiniz. Örneğin bağışıklık sistemini güçlendirici besinler verebilirsiniz. Bu soğuk algınlığına sebep olan bakteri ve virüslere karşı köpeğinizin dayanıklılığını arttıracaktır. Ayrıca iyi bir bağışıklık sistemi köpeğinizin değişen hava koşullarına iyi adapte olmasını sağlar, değişen hava koşulları da soğuk algınlığının önemli sebeplerinden biridir.-Vitamin Terapisi:Vitamin terapileri bir köpeğin bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olur. Soğuk algınlığından muzdarip olan köpeğinize A, C ve E vitaminleri sağlayın. Bu vitaminleri beslenmesine dahil etmek köpeğinizin bağışıklık sistemini pek çok hastalıktan korunmak için güçlendirecektir.-Öksürük Önleyici İlaçlar:Eğer yukarıdaki önlemler işe yaramazsa veterinerinizi arayın ve ilaçlar hakkında konuşun. Öksürük gidericiler, geçici rahatlama sağlamak için verilebilir. Bu ilaçlar ile belirtilerden tamamen kurtulmak mümkün olmamasına rağmen, rahatsızlığı en aza indirmek için verilebilirler.-Önleyici Tedbirler:Hava çok soğuduğunda köpeğinizi evde tutmak iyi bir fikirdir. Bu kadar soğuk havalarda hastalanma ihtimalleri çok daha yüksek olduğundan çok sık dışarı çıkarılmamalıdır. Soğuk kış aylarında ısınmaları için onları sıcak bir battaniye ile örtebilirsiniz.Köpeklerdeki Benzer Hastalıklar:Canine Parainfluenza (köpek nezlesi):Bu solunum yolu hastalığı insanlardaki soğuk algınlığına benzer belirtiler üretir. Bu hastalığı erken aşamalarındayken evde köpeğinize iyi bir bakımla çözebilirsiniz. Ancak belirtiler devam ederse mutlaka veterinerinizle konuşmalısınız.-Pnömoni (zatürre):Köpeklerde zatürre, solunum yolu enfeksiyonu ya da soğuk algınlığı kendiliğinden çözülmezse, tedavi edilmezse oluşur. Bu hastalık akciğerlerde oluşan bir iltihaplanma olup, nefes almada zorluk ve sık sık öksürüğe neden olmaktadır. Pnömoni geçiren köpeklerin acil tıbbi yardıma ihtiyaçları vardır.-Canine Distemper (gençlik hastalığı):Köpeklerde görülen gençlik hastalığı oldukça ciddi bir hastalıktır bu nedenle köpeğinizi bu hastalığa karşı aşı yaptırdığınızdan emin olun. Bu son derece bulaşıcıdır. Öksürük, hapşuruk ile birlikte gastrointestinal rahatsızlık gibi belirtilere neden olmaktadır. Bu ciddi hastalık köpeğin bağışıklık sistemini zayıflatır ve ölümcül olabilir.-Diğer hastalıklar:Bazı nadir durumlarda soğuk benzeri belirtiler kalp ve akciğerlere giren bazı parazitler nedeniyle gerçekleşebilir. Mantar enfeksiyonlarında, mantar parazitleri akciğerlere girdiğinde öksürük ve hapşurma gibi belirtilere neden olabilir.Köpeğinizin durumu düzelmezse, dehidratasyon, sık idrar yapma, iştahsızlık, kusma gibi belirtiler eklenirse ve köpeğiniz iyi görünmüyorsa uygun teşhis ve tedavi için mutlaka bir veterinere danışmalısınız. Ayrıca köpeğiniz çok genç ya da çok yaşlı ise evde tedavi etmek yerine bir veterinere göstermelisiniz.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/can-dogs-get-colds.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopekler-soguk-alginligi-gecirir-mi

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Sevimli dostlarımızın en çok geçirdiği rahatsızlıklardan biri de iç parazitlerdir. İç parazitler, dış parazitlere göre daha tehlikelidir. Ancak iç parazitlerin oluşması yine dış parazitlerin etkisiyle oluşur. Yani dış parazitler ağız yoluyla iç organlara taşınır. Bunlara örnek olarak pire, kene dış parazitlerini göstermek çok doğrudur. Bu dış parazitlerin köpeklerin vücudunda bıraktığı yumurtalar köpeğe ağız yoluyla bulaşır. Köpeklerde görülen iç parazitler, hayvanın farklı iç organlarına girerek organların faaliyetlerini yerine getirmesini engeller. İç parazitler genellikle mide ve bağırsaklarda daha yoğun rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra kalp ve akciğer gibi organlarda çok az olsa da görülerek solunumu etkilediği görülür. İç parazitlerin oluşumda köpeklerin yaşam alanı olduğu kadar beslenmesi de büyük önem taşımaktadır. İç parazitler köpeklerde tedavi edilmediğinde köpeklere ciddi problemlere yol açabilmektedir.İç parazitler, vücudun içinde yaşayarak ve canlının organlarından beslenir. Bu durum ölüme bile sebebiyet verecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden köpeklerde parazitlerin erken teşhisi önem teşkil etmektedir. Köpeklerde Parazit Belirtileri Nelerdir?Parazitlerin köpekleri ele geçirdiğinin kanıtı olarak birçok belirti vardır. Bu belirtilerden bir kaçı köpeğinizde bulunuyorsa derhal bir veterinere götürmeniz tavsiye edilir. Köpeklerde görülen iç parazit etkileri olarak karın şişkinliği ve buna bağlı olarak aşırı gaz üretimi görülmektedir. Bazı köpeklerde kötü kokulu ishal gözlemlenir. Parazitlerin yapısına ve sıklığına göre bazı köpeklerde kanlı dışkılara rastlanmaktadır. Birçok köpek iç parazitler yüzünden kilo kaybı yaşamaktadır. Bununla birlikte köpeklerde özellikle parazitlerin verdiği sorundan kaynaklanan bir tüy azalması ve tüy kuruluğu görülmektedir. Hayvanı rahatsız edici öksürüklere nedende olan parazitler solunum yollarını da zorlamaktadır. Hayvan rahatsız edici iç parazitini kusma ya da dışkı yardımıyla dışarı atmaya çalışır. Elbette parazite yakalanmış köpeklerde göz içlerinde enflamasyon izlenir.Köpeklerde İç Parazit TürleriBirçok parazit çeşidi vardır. Bunlardan başlıca tehlikeli olanlar sevimli dostların ölümüne neden olacak derecede etkilidir. İç parazit türlerini genellikle bağırsak yollarından bulunurlar.1.Askaritler ( İnce bağırsak kıl kurtları) : Bu parazit türleri köpekten köpeğe geçebileceği gibi anneden doğmamış yavrulara da geçebilir. Bu yüzden oldukça rahatsız edicidir. Bu parazitleri rahatlıkla görebilmek mümkündür. Bu parazite maruz kalan köpeklerde gelişim bozuklukları görülmektedir. Ayrıca kusma, ishal en önemli belirtilerinden biridir.2.Kancalı Kurtlar: Bu parazit türleri genellikle yavru köpeklerde daha sık görülmektedir. Bu parazit türü bağırsaklarda faaliyet gösterir. Kancalı dişleri sayesinde bağırsak duvarlarını deşerek kanamaya sebep olurlar. Bu tür parazit cinsi hayvanların ölümüne sebebiyet verebilir. Bu yüzden acilen önlem alınması gereken türlerdir. Bir yavru köpek bulunan 50 ile 100 arası kancalı kurt rahatlıkla yavrunun ölmesine neden olur. Dışkıda kan, ishal, kusma belirtileridir. Bu parazitler mikroskobik inceleme sonucunda tespit edilmektedir.3.Tenyalar ( Yassı Kurtlar ): Bu parazit türleri anüs çevresindeki kıllardan tespit edilebilir. Buradan bağırsak sistemine yerleşerek hayvanda kilo kaybına ve ishale yol açar. Köpeğinizin gezindiği alanda, yattığı yerde göze çarpması muhtemelen parazitlerdir. Hareket halinde beyaz renkli olan bu parazitler hayvandan temizlense bile döküldüğü yerler temizlenmedikçe kurtuluşu mümkün olmayan cinstendir. O yüzden hem hayvanın temizliği hem de ev temizliğinin önemi büyüktür.4. Kalın Bağırsak Kurtları: Ağız yoluyla alt sindirim sistemine etki eden parazit türleridir. Mikroskobik inceleme yapılmadan anlaşılması mümkün değildir. Köpeklerde kusma, ishal ve bunlara bağlı olarak kilo kaybına neden olurlar.5. Kalp Kurtları: Parazit türleri arasında en korkutucu sonuçlara yol açan parazit türleridir. Sivrisineklerin ısırması sonucu hayvan vücuduna giren bu parazitler kalbe yerleşerek kalbin fonksiyonlarını yavaşlatır. Solunum yollarını etkileyerek birçok soruna neden olurlar. Tedavisinde başarı oldukça düşüktür.Tedavi Yöntemleri nelerdir?Köpeklerinizi parazitlere karşı korumak için alınacak ilk önlem dış parazitlerden uzak tutmaktır. Bunun için veterinerinizin önereceği anti parazit ilaçlarını üç aylık periyotlarda uygulamak oldukça önemlidir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopeklerde-ic-parazit-nedir-turleri-nelerdir

Kediler Niçin Pirelenir Ve Pirelerden Nasıl Kurtarılırlar?

Kediler Niçin Pirelenir Ve Pirelerden Nasıl Kurtarılırlar?

Kediler, evin neşesi sevimli hayvanlardır. Birçok nedenden ötürü kedilerin insanlar üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Kedilerin evde beslenmesi oldukça yararlıdır. Bu sevimli evcil hayvanların kâbusu olan en temel sorunlardan biride pire sorunudur. Pireler en yakın dostlarımızı musallat olup onları müthiş derecede rahatsız etmektedir.Pire Nedir?Pirenin sevimli dostlarımızda nasıl bir etki bıraktığını bilmemiz açısından kısaca “pire nedir” bilmekte fayda vardır. Pireler kızıl kahverenginde, yaklaşık 2 ila 4 mm boyunda yassı yapıda bulunan parazitlerdir. Özellikle kedi ve köpek tüyleri arasında çok rahatlıkla yaşayabilirler. Zıplayarak hareket ederler. Bir zıplayışlarında en az 20, en çok 40 cm uzaklığa gidebilirler. Hızla çoğalabildiğinden hayvanlar üzerinde oldukça kötü sonuçlar doğurmaktadır. Pireler çoğalabilmek için hayvanların kanını emer. Buda oldukça tehlikelidir. Ev hayvanlarına pire bulaşması dış mekânlar da gerçekleşmektedir. Pireler sıcak ortamları seven parazitlerdir. Pirelerin en sevdiği hayvanlar kedi ve köpeklerdir. Bu hayvanları tüy yapıları pireler için çok elverişlidir.Kediler Niçin Pirelenir?Bilindiği gibi pireler sıcak ortamları seven parazit çeşididir. Özellikte sokak kedilerinde kış aylarında pireden yana rahat ettikleri bir gerçektir. Ancak yaz aylarında bu tam tersi bir durumdur. Pirelerin yumurta ve larvaları insanlar tarafından taşınabilir. Böylece pireler evlerimize sinsi bir şekilde girer. Uygun ısı ortamı bulduğunda ise yumurtaları çatlar. Olgun pireler canlılarda da sıcaklığı sever. Evimizde bulunan evcil hayvanlarımız bu konuda oldukça şanssız konumdalar. Tüylerinin pireler için elverişli bir ortam olması, kanlarının emilerek çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır. Eğer evcil kedinizde tesadüfen bir pire gözünüze çarptıysa bilmeli ve endişelenmelisiniz ki binlerce pire hayvanınızı esir almıştır. Pire her ne kadar kedilerden insana geçmesi mümkün olsa da insan vücudunda yaşayabilme olanağı yoktur. Bir pire insanlara ısırarak ve kan emerek rahatsızlık verirken, kedilerde birçok rahatsızlık oluşturabilirler. Bu yüzden hayvanlar üzerinde istenmeyen bir durumdur.Pireler, kediler üzerinde birçok alerjik ve bakteriyel hastalıklara sebep olmaktadır. Bunun yanında iç parazitlere de sebebiyet veren pireler, kedilerin kendini temizlemesiyle birlikte ağız yoluyla hayvana geçmektedir.Bir kedinin pirelendiğini anlamak hem çok kolay hem çok zordur. Özellikle açık rengi kediniz varsa pireyi gözle görmek oldukça rahattır. Ancak koyu bir kediye sahipseniz ne yazık ki hayvanın pirelendiğini anlamak zordur. Kedinizde pire var mı yok mu öğrenmenin bir başka yolu ise ıslak bir mendili kedinizin alt kısmına koyun. Daha sonra kedinizin tüylerini yavaşça ovuşturun. Eğer kahverengi bir şeyler dökülüyorsa ve bu kahverengilikler parmağınızı bastırdığınızda yayılıyorsa kediniz pireyle karşı karşıyadır. Bu dökülen kahverengimsi dokular pirelerin dışkılarıdır. Pireler hayvanınızda kaşıntıya sebep olmaktadır. Bu kaşıntının sebebi pirelerin hem hayvanları ısırması hem de pirelerin varlığından ötürü yarattığı alerjik reaksiyonlardır.Kedilerinizi Pirelerden Nasıl Kurtarırsınız?Evinizin neşesi sevimli kedilerinizi pirelerden kurtarmak için yapılması gereken en önemli şeylerden biri sıvı pire ilacı kullanılmasıdır. Bir damla ensesine damlatılan pire ilacı kedinizin rahatlamasına ve kısa zamanda pireleri yok etmekle birebirdir. Bunun yanı sıra her ne kadar kediler kendini temizleyen hayvanlar olsa da pire durumuyla karşılaşıldığında kedinizi pire şampuanlarıyla yıkamakta fayda vardır. Bununla birlikte Veterinerinizin tavsiye ettiği pire ilaçlarını düzenli olarak kullanmak pire ihtimalini yok edecektir. Elbette ki pirelerin yumurta ve larva bırakmış olabileceği ihtimallerini de düşünerek evin genel temizliği için gerekirse profesyonel bir ilaçlama boyutuna geçilmesi yerinde bir davranış olacaktır.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kediler-nicin-pirelenir-ve-pirelerden-nasil-kurtarilirlar

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?

Genellikle insanlarda teşhis edilen bir doğum defekti olan Down sendromu, hayvanlarda da görülebilmektedir. Bazı şempanzelerin Down sendromuna benzer belirtiler gösterdikleri tespit edilmiştir. Aşağıdaki makalede Down sendromlu hayvanlar üzerinde duracağız.Down sendromu 21.kromozomda her zamanki iki kopya yerine fazladan bir kopyanın bulunması nedeniyle görülen genetik bir anormalliktir. Bu kromozomal bozuklukta hücreler anormal olarak bölünür, 21. kromozomda üçüncü bir kopya oluşmasına neden olur. Bu genetik bozukluğu olan kişiler öğrenme güçlüğü, problem çözme, akıl yürütme becerilerinde zorluk ve sosyal eksiklikler yaşayabilmektedir. Down sendromu olan kişilerde yuvarlak yüz, çıkık kulaklar, basık burun kökü ve yukarı eğik gözler gibi karakteristik yüz özellikleri görülmektedir. Ancak Down sendromu insanlar ile sınırlı değildir, hayvanlar da bu genetik bozukluktan müzdarip olabilir. Hayvanlarda Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların hayvanlar alemindeki en yakın akrabaları da Down sendromu gibi bazı kromozomal hastalıkların belirtilerini göstermektedir. İnsanlar ve şempanzelerin %99 oranında genetik yapılarının benzer olduğu gösterilmiştir. Şempanzeler 48 kromozom (24 çift) taşırken, insanlar 46 kromozom (23 çift) bulundurmaktadır. Bu genetik olarak şempazelerin insanlarla benzerlik gösterdikleri anlamına gelmektedir. Bu nedenle şempanzeler insanlar ile aynı hastalıklardan müzdarip olabilmektedir.Köpeklerde Down Sendromu Görülebilir Mi?Down sendromlu köpekler çok nadirdir. Köpekler hücre başına 78 kromozom taşırlar ve 21.kromozomda herhangi bir kusur aslında köpekler için ölümcül olabilir. Down sendromlu yavru köpeklerin uzun süre hayatta kalma şansı oldukça düşüktür. Bunun nedeni kromozom anormallikleri olan, gelişmekte olan fetüsün anne karnında düzgün büyüyememesidir.Semptomlar:-Deri yamaları, kronik kuru burun, yetersiz saç ve sık sık tüy kaybı nedeniyle kürkte incelme gibi sıradışı fiziksel özellikleri nedeniyle Down sendromlu köpekleri kolaylıkla fark edebilirsiniz.-Bu genetik durumdan müzdarip köpekler genellikle vücut sıcaklığında dalgalanmalara yol açan tiroid bozuklukları, konjenital kalp kusurları, kötü görme ve işitme problemlerine sahip olma eğilimindedir.-Basit komutları yerine getirmekte zorlandıklarında bilişsel yetersizlik de fark edilebilir. Olağandışı hareketler de bu köpeklerde yaygın görülür.-Çağrılara cevap vermemek gibi davranışlar gösterebilirler. Bunun nedeni işitme sorunları ya da faaliyetlere daha az ilgi göstermelerine sebep olan diğer sorunlar olabilmektedir.Beyaz Kaplan Kenny:Amerika Birleşik Devletleri’nin güney bölgesinde bulunan bir yaban hayatı sığınağında doğan beyaz bir kaplan olan Kenny, 2008 yılında son nefesini verdi. Bu kaplanın Down sendromundan muzdarip olduğu söyleniyordu. Kenny akraba evliliği sonucu doğan bir kaplandı yani akraba olan hayvanların çiftleştirilmesi sonucu doğmuştu. Kenny’ nin ailesi kardeşlerdi.Haziran 2011 yılında, Amerikan Zooloji Derneği tarafından resmen yasaklanana kadar beyaz kaplanların akrabaları ile çiftleştirilmesi yaygın bir uygulamaydı. Bunun nedeni akrabalar ile çiftleşmenin genetik çeşitliliği engellemesi idi. Sağlıklı yavrular üretmek için genetik çeşitlilik gereklidir. Safkan hayvanlar genetik sorunlara yatkınlık yaratan sınırlı genetik çeşitlilik ile doğarlar. Bu duruma en iyi örnek, doğuştan zihinsel yetersizlik gösteren beyaz kaplan, Kenny olacaktır. Kenny zihinsel engellidir ve çeşitli bilişsel bozuklukları göstermektedir. Down sendromunda görülen tipik yuvarlak yüze sahiptir. Tipik özellikleri her ne kadar Down sendromuna benzese de, kaplanlar sadece 19 kromozoma sahiptir. Kenny de bu semptomlara neden olan genetik hastalığı belirlemek oldukça zordur.Kedilerde Down Sendromu Görülebilir Mi?İnsanların aksine, kedilerde sadece 19 çift kromozom bulunmaktadır. Dolayısıyla 21. kromozoma sahip olmadıklarından, kedilerde Down sendromu görülmez. Ancak kedilerde bilişsel ve gelişimsel bozukluklara neden olabilen Klinefelter sendromu gibi diğer kromozomal bozukluklar görülebilmektedir. Bu durumdaki kediler aşırı büyük görünür, sıra dışı yüz özelliklerine sahiptir ve çok hızlı kilo almaktadırlar.Genel olarak, 21.kromozomdaki kusur Down sendromunun altta yatan nedenidir. Tıpkı kedilerde olduğu gibi, tüm hayvanlarda 21 çift kromozom bulunmaz. Ancak 21. kromozom haricinde farklı kromozomların çift kopyası olabilir ve bu durumlar Down sendromu semptomlarını taklit edebilir.Kaynakça http://www.buzzle.com/articles/do-animals-suffer-from-down-syndrome.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/hayvanlarda-down-sendromu-gorulebilir-mi

Uzaya Yolculuk Yapan Hayvanlar

Uzaya Yolculuk Yapan Hayvanlar

Başlangıçta hayvanlar uzaya düşük yer çekimli ortamda canlı sistemlerinin yaşayıp yaşayamayacağını araştırmak için gönderilirdi. Bugünlerde hayvanlar uzaya başka bir fenomeni araştırmak için gönderilmeye başlandı. Yeni araştırmalar hayvanların yabancı bir ortamdaki davranışlarını incelemek için yapılmaya başladı. Bu yazımızda uzay yolculuğu yapan bazı hayvanların bir listesini vereceğiz.Biliyor Muydunuz?“tardigrade” adı verilen küçük omurgasız canlılar olan su ayıları sadece kendi doğal korumaları ile uzay boşluğuna direk temas ederek 10 gün boyunca yaşamayı başardılar.İnsanoğlu uzay teknolojisinin başlangıcından beri uzaya farklı hayvanlar göndermektedir. Bu hayvanların büyük bir çoğunluğu ölüme mahkum ediliyor. ABD’ nin uzaya gönderdiği primatların 3te 2 si hayatta kalamıyor. Peki insanoğlunu bu zorlu sınamaya ilk başta kim yönlendirdi?Bu hayvanlar canlı sistemlerin uzay uçuşlarında ya da düşük yer çekimli ortamda hayatta kalıp kalamayacaklarını test etmek için kullanılıyor. Uzay boşluğuna yolculuk yapan ilk hayvanlar meyve sinekleridir. Bu deney yüksek rakımlarda radyasyona maruz kalmanın etkilerini araştırmak amacıyla, 20 Şubat 1947 tarihinde gerçekleştirildi.Bu geziler bilim adamlarının düşük yer çekiminde meydana gelen hareket hastalığını anlamalarına ve hayvanların yabancı bir ortamdaki içgüdüsel davranışlarını incelemeye yardımcı olmuştur. Aynı zamanda bizlere düşük yer çekiminde kas, kemik ve tendon kütlelerindeki kayıpları anlamak için yardımcı olmuştur. Uzayda hayvanlar ile ilgili ileri araştırmalar kısıtlı fiziksel aktivitesi olan kişilerdeki kas atrofisini anlamamıza da yardımcı olmuştur.Bugüne kadar Eski Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İran, Arjantin, Çin ve Japonya gibi ülkeler uzaya hayvanlar göndermişlerdir. İşte uzaya gönderilen hayvanlardan bazıları;-Köpekler:1950′ lerde Eski Sovyetler Birliği, uzay yolculuklarının insanlar için yeterince güvenli olup olmadığını belirlemek amacıyla bir çok alt-yörünge ve yörünge uzay uçuşlarına köpekleri göndermiştir. Bu dönemde Ruslar uzaya yaklaşık 57 kez köpek göndermiştir. Ancak bazı köpekler birden fazla kez uçuş gerçekleştirdiği için uçuşlarda kullanılan köpek sayısı bundan daha azdır. Köpeklerin çoğu evlerine güvenli bir yolculuk yapmıştır. Sovyet bir sokak köpeği olan “Laika” dünya yörüngesine çıkan ilk köpektir.Maymunlar:Toplamda 32 kadar maymun ABD, Fransa, Eski Sovyetler Birliği , Arjantin ve son zamanlarda İran gibi ülkeler tarafından uzay boşluğuna yollanmıştır. İlk denemeler uzay yolculuğunun biyolojik etkilerini araştırmak için yapılmıştır. Fırlatma başlamadan önce maymunlara anestezi uygulandı. Rhesus maymunu, cynomolgus maymunu, sincap maymunu ve güney domuz kuyruklu şebekleri bu deneylerde kullanılmıştır. Albert II uzay boşluğuna uçuşta hayatta kalan ilk maymun oldu, ama roket kapsülündeki paraşütünün açılmaması nedeniyle öldü.-Kediler:İki kedi Fransız “Centre d’Enseignement et de Recherches de Médecine Aéronautique” (CERMA) tarafından, 18 Ekim 1963 ve 24 Ekim 1963 tarihinde uzaya gönderilmiştir. Félicette isimli kedi on beş dakikalık uçuştan sağ çıkmıştır. Félicette’ in tüm gezi boyunca sinirsel dürtülerinin kaydedilmesi için beynine elektrotlar yerleştirilmiştir. Diğer kedinin ise kapsülden çıkarılması normalden uzun sürdüğü için maalesef hayatta kalamamıştır.-Fareler:1950’lerde ABD uzaya çeşitli fareler göndermiştir. 31 Ağustos 1950 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri uzaya ilk faresini yollamıştır. Bu fareyi taşıyan mekik yeryüzü üzerinde 137 km yol almıştır. Mekiğin paraşüt sistemi çalışmadığı için fareler hayatta kalmayı başaramadılar. Uzaya kemirgenler göndermeyi başaran diğer ülkeler ise Rusya ve Çin’ dir.-Örümcekler:28 Temmuz 1973 günü, iki bahçe örümceği olan Anita ve Arabella, Skylab 3 ile uzaya fırlatılmıştır. Bu deney örümceklerin düşük yer çekimi ortamında ağ örebilme ve avlanma yeteneklerinin nasıl etkilendiğinin incelenmesi idi. Mayıs 2011 tarihinde Endeavour isimli uzay mekiği Esmeralda ve Gladys adlı iki örümceği uzaya taşıdı.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/list-of-animals-that-have-been-sent-to-space.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/uzaya-yolculuk-yapan-hayvanlar

Sansargiller Nasıl Canlılardır

Sansargiller Nasıl Canlılardır

Sansarlar familyasına, sansarların yanında samurlar, porsuklar ve gelincikler de dahildir. Eskiden bu familyaya mensup sayılan kokarcalar (Mephitidae) modern bilimde ayrı bir familya olarak kabul edilir.Çoğu sansargilin ortak özelliği uzun ve zarif bir vücut yapısıdır; sadece porsukların ve volverinlerin vücudu daha iri yapılıdır. Renkleri çoğunlukla kahverengi ya da siyah olur. Bazı türlerde benekler, çizgiler ya da diğer motifler bulunur. Kuyrukları ve bacakları vücutlarına göre kısadır. Her ayağında içeriye çekilemeyen 5 adet tırnak vardır. Çeneleri ve kulakları da kısadır. Diş sayıları türden türe değişmekle birlikte 28 ile 38 arasındadır. Bütün sansargillerin, kokarcalarda da olduğu gibi, koku üretebildiği iyi gelişmiş bir anal bezesi vardır. Bununla kendi bölgelerini işaretleyebilir veya bazı türlerin yaptığı gibi (bal porsuğu) kendini savunmak için pis koku yayabilirler. Diğer etçiller ile karşılaştırıldıklarında sansargiller genelde küçük yırtıcı hayvanlardır ama en ufakları (fare gelinciği) ve 30 kg ağırlığa kadar varabilen en büyükleri (su samuru, dev samur, ayı sansarı) arasında buna rağmen büyük bir fark vardır.Neredeyse dünyanın her yerinde sansargillere rastlanabilir. Tek eksik oldukları yerler Avustralya ve Okyanusya bölgeleri, Madagaskar adası ve Karayip adaları'dır.Sansargiller çok farklı yaşam alanlarında bulunurlar. Bu konuda tek ortak özellikleri fazla kurak bölgeleri sevmemeleridir. Çoğu türleri su yakınında yaşamaya bağımlıdır ve ırmakların, göllerin, birkaç türü de denizlerin kenarlarında bulunur. Özellikle samurlarda suya bağımlılık çok büyüktür. Deniz samuru Pasifik okyanusunun açıklarında bile yaşayabilir.Familyanın çoğu türleri hava kararınca aktif olurlar. Gündüz aktif olanlar azınlıktadır. Sansargiller barınak olarak kullandıkları mağaraları her zaman kendileri kazmaz, bazen diğer hayvanlar tarafından kazılmış mağaralara da yerleşebilirler. Çoğu türler yerde yaşarlar ve ince vücutları ile rahatlıkla diğer küçük hayvanların kazdıkları tünellere girip onları avlarlar. Bazıları ağaçlara da tırmanır, ve hatta ağaç sansarı gibi ağaçlarda yaşar. Sansargillerin arasında çok usta yüzücüler bulunur; özellikle samurlar.Sansargiller neredeyse hep yalnız yaşarlar ve kendilerine sahip edindikleri bölgeyi titizlikle savunurlar. Koku alma ve duyma kabiliyetleri çok iyidir.BeslenmeSansargiller genelde etoburdurlar ama mevsime göre farklı derecede bitkisel beslenebilirler. Sansargillerin avladıkları hayvanların büyüklükleri kendilerinden çok daha büyük olmaları ile dikkati çekerler; örneğin gelincikler kendilerinden çok daha büyük olan yaban tavşanını avlarlar ve ayı sansarı hatta orta boylu geyik türlerine bile saldırır.ÜremeSansargiller senede bir kez yavru yapar ve gebelik 30-60 gün sürer. Yeni doğan yavrular kör, korumasız ve annelerine çok bağımlıdır, ama kısa süre içinde gelişirler. Çoğu türlerde yavrular 2 ay içinde bağımsız olurlar ve 6-12 ay içinde kendileri üreyebilir olgunluğa ulaşırlar. Ömürleri 5-20 yıl arasıdır.Türkiye'nin sansargilleri    Bayağı gelincik (Mustela nivalis)    Kakım (Mustela erminea)    Bayağı kokarca (Mustela putorius)    Alaca sansar (Vormela peregusna)    Kır sansarı (Martes foina)    Ağaç sansarı (Martes martes)    Porsuk (Meles meles)    Su samuru (Lutra lutra)

http://www.ulkemiz.com/sansargiller-nasil-canlilardir

Ölüm Hakkında 5 Şaşırtıcı Bulgu

Ölüm Hakkında 5 Şaşırtıcı Bulgu

Benjamin Franklin’in meşhur sözüyle başlayalım: Bu dünyada ölüm ve vergiler dışındaki hiçbir şeyin kesin olduğu söylenemez. Çok azımız vergileri heyecan verici bulur, ama ölüm— sadece düşündüğümüzde bile— bizi çok farklı yönlerde derinden etkiler.Ölüm üzerine yapılmış birçok araştırma vardır. Bu yazıda da, ölüm ile ilgili belki de farkında olmadığınız 5 şaşırtıcı gerçeği sizinle paylaşacağız.1. Ölüm Kokusu Ölü bir bedenin kokusunun tarif edilmesi oldukça zordur, ama neredeyse herkes bu kokunun kötü olduğu konusunda hemfikirdir. İnsan vücudunun bozuması sırasında çıkan koku, 400’den fazla uçucu kimyasal bileşik içerir. Bu uçucu bileşiklerin birçoğuna diğer hayvanların bozunması sırasında da rastlıyoruz. Fakat, yapılan araştırmalarının gösterdiğine göre; insan vücudunun çürümesi sırasında, su ile reaksiyon verip alkol ve asit oluşturan organik bileşikler olan esterler açığa çıkıyor. Bu esterler hayvanlar içerisinden yalnızca insana özgü. Bu esterlerle ilgili enteresan olan şey ise, aynı zamanda özellikle çürümüş meyvelerde de rastlanıyor olması. İnsan bedeninin çürümesi sırasında yaydığı ve genellikle mide bulandırıcı derecede tatlı olarak tarif edilen kokunun sebebi de bu  esterlerdir.2. Ölümden Sonra Uzayan Kıllar ve TırnaklarÖlümden sonra saçların ve tırnakların —en azından bir süre— uzadığını mutlaka duymuşsunuzdur. Gerçekten de, özellikle kısa bir süre sonra açılan mezarlardaki bedenlerin saçlarının, erkek ise sakallarının, ve tırnaklarının uzadığı görülmüştür. Fakat bu tamamen bir illüzyon.Aslında, öldükten sonra tırnaklar ve kıllar uzamaz. Bu yanılgıya kapılmamızın sebebi vücudun su kaybı yüzünden büzüşmesidir. Bu durum, saçları ve tırnakları daha uzun gösterir. Ölümden sonra, saç kökü ve deri altındaki tırnak matriksi canlı kalsa bile, saç ve tırnakların uzaması için hormonal sistem gereklidir.3. Telomer Uzunluğu ve Yaşam SüresiUzunca bir süre, insan hücrelerinin ölümsüz olabileceğine, ve doğru çevresel koşullar altında sonsuza kadar kendini yenileyebileceğine inanıldu. Fakat, 1961’de keşfedildiği üzre; 50 ila 70 bölünmeden sonra hücreler yenilenmeyi kesiyorlardı. 1961’den on yıl sonra da, hipotez daha da geliştirildi: telomerler her bir bölünmeden sonra daha da kısalıyorlardı, ve belirli bir kısalığa geldiklerinde bölünme duruyordu ve hücreler ölüyordu.O günden beri, telomer uzunluğunun yaşam süresinin tahmininde kullanılabileceği ile ilgili deliller daha da arttı. Fakat, henüz kısalan telomerlerin yaşlanmadan mı yoksa yalnızca bir semptomdan mı kısaldığı net değil.4. Ölüm Korkusu Yaşlandıkça Azalıyorİnsanın ölüme yaklaştıkça daha fazla ölümden korkmasını beklersiniz, değil mi? Fakat, yapılan araştırmalar bu durumun tam tersini öne sürüyor. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre 40’lı ve 50’li yaşlardaki insanlar, 60’lı ve 70’li yaşlardaki insanlara göre ölümden daha çok korkuyorlar. Ayrıca benzer bir şekilde yapılan başka bir araştırmaya göre; 60’lı yaşlarındaki insanlar orta yaşlı insanlara ve gençlere göre daha az ölüm endişesi taşıyorlar. Bir diğer çalışmaya göre de, ölüm endişesi 20’li yaşlarda en üst noktasına ulaştıktan sonra yıllar geçtikçe azalıyor.5.  Ölüm Hakkında Düşünmek, Bizi Önyargılı YapıyorÖlümü düşünmenin insanların fikirlerinde ne gibi değişikliklere yol açtığı üzerine, geçtiğimiz 20 yılda yapılmış 200’den fazla çalışma bulunuyor.Araştırmaların sonuçlarına göre, ölüm hakkında düşünmek — daha sıradan şeyler ve hatta diğer endişe kaynakları hakkında düşünmeye kıyasla— insanları ırkçılara karşı daha toleranslı, hayat kadınlarına karşı daha kaba, yabancı ürünleri tüketmeye daha az istekli ve hatta liberalleri daha az LGBT hakları destekçisi yapıyor.Fakat, ayrıca ölüm hakkında düşünmek insanları daha çok çocuk sahibi olmaya ve kendinden sonra çocuklarına adının verilmesi isteklerine itiyor. Başka bir deyişle, ölüm hakkında düşünmek bizi sembolik ölümsüzlükleri takip etmeye yönlendiriyor. Ayrıca yine ilginç bir şekilde, ölüm ile yüzleşince Tanrı ve ölümden sonra yaşam inancı, dinsiz insanlarda artış gösteriyor.Kaynak: Jonathon Jong (December 9, 2015), Five surprising findings about death and dying, Science Alert Retrieved on 3 January 2016 from http://www.sciencealert.com/five-surprising-findings-about-death-and-dyinghttp://bilimfili.com

http://www.ulkemiz.com/olum-hakkinda-5-sasirtici-bulgu

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

İnsan gözünün yapısı o kadar karmaşıktır ki bu yapının herhangi bir akıllı tasarım olmadan var olmasına inanamayabiliriz. Ancak, bilim insanları diğer hayvanların gözlerinden yola çıkarak, bu yapıların 100 milyon yıllık gibi uzunca bir süre içinde ışığı algılayan basit bir sensörden evrildiğini ortaya koydu. Gözlerimiz, ışığın girebileceği bir boşluk, odaklanmayı sağlayan bir lens ve gözün arka tarafında bulunan ışığa duyarlı bir zar ile kameralara çok benzer bir şekilde çalışır.Gözlerimizden giren ışık miktarı iristeki dairesel ve radyal kaslar tarafından kontrol edilmektedir. Bu kaslar kasılıp gevşeyerek gözbebeğinin boyutunu değiştirir. Işık ilk olarak kornea denilen sağlam, koruyucu bir tabakadan geçer, ardından lense ulaşır. Lens kendi kendini ayarlayabilen bir yapıya sahiptir ve kendisine ulaşan ışığı kırarak gözümüzün arkasındaki retinaya yollar. Retina çubuk ve koni olarak da bilinen ışığa duyarlı milyonlarca reseptörden oluşur. Her bir reseptör pigment molekülü içerir. Bunlar herhangi bir ışıkla karşılaştığında şekil değiştirerek optik nöronlar (göz sinirleri) vasıtası ile beyne iletilecek olan elektriksel mesajları yaratır.Nasıl görürüz?CisimNesnelere çarpan ışık, cisim yüzeyinden bütün doğrultularda yansıtılırLensLensden geçen ışık lens aracılığıyla dalgaları retinaya doğru odaklarOdaklamaLens şeklini cisimle arasında olan mesafeye göre değiştirerek ışığı retinaya odaklarGöz SiniriGöz siniri gözden gelen sinyalleri beyne doğru taşırGörme YollarıGöz sinirleri talamusun bir bölgesi olan LGN boyunca uzanırOptik KiazmaHer gözdeki sinirler beyine girerken kiazma üzerinden geçerler. Her gözün solundan gelen sinyaller beynin soluna ve sağından gelenler ise beynin sağına iletilir.TalamusAra beynin orta bölümü olan talamus görme, duyma ve dokunma gibi duyusal bilgileri iletir.Lateral Genikulat Nükleus (LGN)Sağda ve solda LGN’ler vardır. Bunların görevleri bilgiyi görme korteksine (görme merkezi) aktarırBirincil Görme KorteksiRetinanın bir haritası gibi dizilmiştir, detaylı renk görmeden sorumlu olan fovea (göz çukuru) için ayrılmış geniş bir alana sahiptir.Görme KorteksiGörme merkezi beynin arka sağ tarafında bulunan 6 ayrı parçadan oluşur. Gözün arka kısmı, sadece milimetrik kalınlığa sahip olan, ışığa karşı duyarlı bir tabaka ile kaplanmıştır. Işık fotonları hücrelerin içindeki pigmentler ile karşılaştıklarında bir dizi sinyal oluşturur. Bu sinyaller çeşitli bağlantılar ile beyne ulaşırlar.Sinyaller ilk olarak internöronların içinden geçer. Daha sonra ganglion hücreleri olarak da bilinen nöronlara aktarılırlar. Ganglion hücreleri birbirlerine çapraz şekilde bağlıdır ve bitişik sinyalleri karşılaştırabilirler. Bu sayede sinyaller beyne ulaşmadan önce bazı bilgiler filtrelenmiş olur bu da beynimize kontrast ve keskinlik konularında yardım eder. Sinyaller nöronlar aracılığı ile yollarına devam ederler ve sonunda optik nöronlara ulaşırlar. Optik nöronlar sahip oldukları bilgiyi beyne aktarırlar.Bir çift optik nöron beyne girdiğinde yollarına çapraz bir şekilde devam ederler ve optik kiyazma denilen bölgede üst üste gelirler. İşte burada iki gözün de sol tarafından gelen bilgiler beynin sol tarafına, sağ tarafından gelen bilgiler ise sağ tarafına yollanır. Bu sayede gözlerden gelen görüntüler karşılaştırılır ve birleştirilir.Beyne giren sinyaller talamus adı verilen bir kapıdan geçmek zorundadır. Sinyaller ile taşınan bilgiler bu kapıda iki parçaya ayrıştırılır. Bir parça renkleri ve detayları içerirken diğer parça hareket ve kontrastı içerir. Ayrıştırılan bilgiler tekrar beyne gönderilir ve görsel kortekse ulaşır. Bu korteks retinanın arka bölgesinin yansıtılmasını yapar ve detaylı bir görüntü oluşturulmasına izin verir.Renklerin görülmesiGözlerinizi açtığınızda bir dizi farklı renk ile karşılaşırsınız ancak ilginç bir şekilde insan gözü ışığın sadece üç farklı dalga boyunu ayırt edebilir. Bunlar yeşil, mavi ve kırmızıdır. Bu üç sinyalin beyinde birleştirilmesi ile milyonlar ile ifade edilen farklı tonlar oluşur.Her bir göz 6 ila 7 milyon arasında koni hücresine sahiptir ve her bir hücre opsin adı verilen, bahsettiğimiz üç renkten birine karşı duyarlı olan bir protein içerir. Fotonlar opsinlere çarptığında opsinler şekil değiştirir ve elektrik sinyallerinin üretilmesini sağlayan bir dizi olayı tetiklerler. Bu sinyaller beyinde yorumlanır. Koni hücrelerinin yarısından fazlası kırmızı ışığa karşı, üçte bir kadarı yeşil ışığa karşı ve yaklaşık sadece yüzde ikisi mavi ışığa karşı duyarlıdır. Bu durum spektrumdaki sarı-yeşil bölgeye daha çok odaklanmamıza neden olur.İnsan gözündeki koni hücrelerinin büyük bir çoğunluğu retinanın içinde bulunmaktadır. Bu hücrelerin bulunduğu alana fovea denir ve sadece milimetreler ile ölçülür. Işık da tam bu alana odaklandırılmaktadır. Bu sayede detayları kaçırmadan canlı ve renkli bir görüntü elde ederiz. Retinanın kalan kısmı çubuk hücreleriyle kaplıdır. Bu hücreler ışığı algılayabilir ancak renkleri algılayamazlar.Dünya’yı kırmızı, yeşil ve mavi renkte görmeye o kadar alışmışızdır ki bazı hayvanların bunu yapamadığını düşünmek bile bizlere garip gelir. Gerçek şu ki, bizdeki gibi üç renkli görüş canlılar aleminde oldukça nadir görülür. Bazı balık, sürüngen ve kuş türleri ise dört renkli görüşe sahiptir. Bunlar kırmızı, yeşil, mavi ve morötesi ışınlardır. Memelilerin evrim tarihine baktığımızda dört koni hücre tipinden ikisini kaybettiklerini görürüz, bu da modern tarihteki birçok memelinin iki renkli görüşü kullandığı anlamına gelir. Bu iki renk sarı ve mavidir.Bu durum erken dönem memelileri için pek fazla sıkıntı oluşturmuyordu çünkü o memelilerin çoğu gündüzleri uyuyor ve geceleri faaliyete geçiyordu. Ayrıca yerin altında yaşamalarından mütevellit çok çeşitli bir renk görme kapasitesine ihtiyaç duymuyorlardı. Daha sonra ise primatlar ağaçlara geçmeye başladılar ve bir gen gelişerek bazı türlere kırmızı rengi görme imkanı sağladı. Kırmızı rengi görmek evrimsel açıdan bu canlılara çok büyük bir avantaj kazandırmıştır zira artık bu canlılar yeşil ve ham meyveler yerine kırmızı ve olgun meyveleri seçebiliyordu.Bugün bile primatların hepsi üç rengi de görebiliyor değil, bazıları hala iki renkli görüşe sahipler; gece yaşayan maymun türleri hala siyah beyaz bir şekilde görebiliyor. Aslında bunların hepsi enerji tasarrufu ile ilgilidir. Yaşayabilmek için tüm renkleri görebilmeye ihtiyacını yoksa neden pigmentleri üretmek için enerji harcayasınız ki?Üç boyutlu görüşGözlerimiz sadece iki boyutlu görüntüler üretme kapasitesine sahiptir ancak birkaç akıllıca işlem ile beynimiz bu iki boyutlu görüntüleri üç boyutlu görüntülere çevirebilmektedir. Gözlerimiz birbirinden yaklaşık 5 santimetre uzaklıktadır yani her biri dünyayı küçük derecede farklı açılardan görür. Beynimiz farklı açılardan gelen bu iki görüntüyü derinlik algısı oluşturmak için kullanır.Kaynakça: http://www.howitworksdaily.com/science-of-vision-how-do-our-eyes-enable-us-to-see/http://www.calismaprensibi.com

http://www.ulkemiz.com/gozlerimiz-nasil-calisir

 Hayvanlar Nasıl İletişim Kurar?

Hayvanlar Nasıl İletişim Kurar?

Hayvanlar konuşma yeteğine ve diğer gelişmiş dil tekniklerine sahip olmasalarda birbirleriyle iletişim halinde oldukları kuşkusuzdur. Balinalar şarkılarıyla, kurtlar ulur, kurbağalar vıraklar, kuşlar öter hatta arıların uçuş şekli ve köpeklerin kuyruklarını sallama şekilleri de hayvanların birbirlerine ve hayvanlar aleminin diğer sakinlerine bilgi aktarma yollarının sayısız çeşitlerinden birkaçıdır.Hayvan türleri iletişimin sesli ve sessiz biçimlerine sıklıkla başvururlar. Yunusun yüzgecini sert biçimde suya vurması sesli olmayan ani tepkilerle oluşan iletişime; biyoluminesans ışıkla iletişime; duruş şekli görsel iletişime; kokuyla, kimyasallarla ve dokunsal yolla yapılanlar ise diğer iletişim türlerine örnek olarak verilebilir. Ateşböcekleri ve tavus kuşları biyoluminesansın ve etkileyici görsel gösterilerin klasik ve mükemmel örnekleridir. Karıncalar kemoreseptör adı verilen bir işlem ile kimyasal işaretlemeler yaparak yiyecek toplama maceralarında diğer karıncalara rehberlik ettikleri gibi dost ile düşmanı birbirinden ayırabilmek, yeni eşlerle bağlantı kurabilmek ve koloninin savunmasını arttırmak için de bu kimyasalları kullanırlar.Seslerle yapılan iletişime geldiğimizde ise aynı türe ait bireylerin hepsinin aynı sesi çıkardığını söyleyemeyiz. Farklı bölgelerde yaşayan hayvanların farklı ‘dialektlerle’ sesler çıkardığı biliniyor. Örneğin, araştırmalar göre mavi balinaların bulunduklara yere göre çıkardıkları seslerin farklı tonlara ve perdelere sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bazı kuş türlerinde de aynı durumla karşılaşıyoruz. Peki bu değişen dialekt bölgelerinin tam sınırlarında yaşayan kuşların ötüşü nasıldır? Bu kuşlar genellikle iki dialektle de iletişim kurabilme yeteneğine sahiptir. Yani iletişim kurabilme biçimleri, türlerin grupları arasında etkileşime girebilir.Türler arasındaki iletişim türlerin yaşamlarında çok önemli roller oynayabilir. Bir çalışmaya göre Madagaskar’da yaşayan diken kuyruklu iguanaların çok gelişmiş kulakları vardır ancak sesli olarak iletişim sağlayamazlar. Bu kadar gelişmiş kulaklara sahip olmalarının nedeni bölgede yaşayan sinekkapangil kuşların uyarı ötüşlerini duyabilmek içindir. Bu iki tür arasında bu türlerden beslenen yırtıcıların aynı olması dışında herhangi bir bağ yoktur. Yani iguana, kuşun diğer kuşları uyarmak için çıkardığı uyarı sesini duyduğunda kendisi için de potansiyel bir tehlikenin etrafta bir yerlerde olduğunu anlar.Neredeyse Dünya’nın her tarafında bulunan gürültü kirliliği hayvanları da etkiliyor ve hayvanların birbirleriyle kurdukları iletişim de böylece tehlike altına giriyor. Örneğin, kıtalararası taşımacılığın son yüzyılda dramatik rakamlarda artması okyanuslardaki balinaların şarkılarının okyanuslarda duyulmasını zorlaştırıyor. Araştırmalara göre ayrıca ötücü kuşlar da gürültülü şehir alanlarından olumsuz etkilenen bir diğer türdür. Bazı türler ise gürültü arasında kendi seslerini duyurabilmek için ötüş tarzlarını değiştirdiler ve daha yüksek sesli ve tiz sesler üretmeye başladılar. Bu oluşturulan yüksek sesler ise dişi kuşlar tarafından basit ve kalitesiz olarak görülmektedir dolayısıyla bu kuşların üreme şansı daha azdır.Kaynak: http://animals.howstuffworks.com/animal-facts/animals-communicate.htmhttp://www.calismaprensibi.com  

http://www.ulkemiz.com/hayvanlar-nasil-iletisim-kurar

Dünyanın En İlginç 10 Gölü

Dünyanın En İlginç 10 Gölü

Göller, denizlerden sonra dünyanın en kutsal su kitleleri olarak kabul edilir. Ancak dünya üzerinde insanoğlunun hayal gücünü zorlayan doğan ananın yarattığı bazı garip oluşumlar bulunmaktadır. Bu yazımızda dünyada bulunan en ilginç göller hakkında bilgi vereceğiz.Biliyor Muydunuz?Doğada bulunan pek çok ilginç gölün içinde, bir tanesinde yaşayan bir canavar olduğuna dair dedikodular dolanmaktadır. Bu yaratık Scottish Highlands’ ta bulunan Loch Ness gölünde yaşayan antik bir yaratık olan Loch Ness canavarıdır.Göller dünyanın en güzel oluşumlarından bazılarıdır. İnsanlara sakinlik ve huzur duygusu yaymaktadırlar. Bazıları piknik yapmak için gidilen en güzel yerlerden iken, bazıları da sadece var olmaları ile bile çok ilginçtirler. Mars topraklarına benzeyen Bolivya’da bulunan kırmızı nehirden Rusya’nın buz gibi bölgelerine kadar bu göller farklı yaratıklar ve renkleri içermektedir. Hadi hep birlikte dünya üzerinde bir yolculuğa çıkalım ve dünyanın en ilginç göllerini tanıyalım.1) Laguna Colorada, Bolivia:Laguna Colorada, Bolivya Altiplano bölgesinde bulunan bir tuz gölüdür. Kırmızı algler ve onu çevreleyen tortu tabakası nedeniyle “Red Lagoon” takma adını almıştır. Gölün yüzeyi yüzen bir buzu andırsa da, gerçekte boraks ve sülfür halkaları ile beneklenmiştir. Göl aşırı tuzluluğu nedeniyle James flamingolarının sık sık uğradığı bir yerdir.2) Plitvice Gölleri, Hırvatistan:Plitvice gölleri Hırvatistan Milli Parkı’ nda bulunan şelaleler ve mağaralar ile birbirine bağlı 16 gölden oluşan bir göller kümesidir. Her bir göl diğerinden bir traverten tabakası ile ayrılır. Bir çeşit kireç taşı yerel yosunlar ve algler ile karışarak bir yığın oluşturur. İlginç olan ise traventenlerin her yıl 1 cm kadar büyüyor olmasıdır.3) Ölü Deniz, İsrail:Dünya’da bulunan en tuzlu göl olduğundan herhangi bir canlının yaşaması mümkün değildir. Bu gölün yüzey ve kıyıları deniz seviyesinden 1388 fit (423 m) aşağıdadır. Aşırı tuzluluk nedeniyle yüzmek problem olsa da, batmamak problem değildir. Bu gölün bir diğer sıra dışı özelliği ise, eski zamanlarda Mısırlılar tarafından mumyalama işleminde kullanılan büyük miktarlarda asfaltın gölden çıkmasıdır.4) Taal Gölü, Filipinler:Bu göl Filipinler’ in Luzon adasında bulunan bir tatlı su gölüdür. Bu göl ile ilgili en ilginç özellik gölün ortasında Volcano adası adı verilen bir ada bulunmasıdır. Bu adada ayrıca Ana Krater Gölü veya Büyük Sarı Göl denilen küçük bir göl daha bulunmaktadır. Bu küçük gölde de Volcan noktası adı verilen daha küçük bir ada daha bulunmaktadır.5) Balkhash Gölü, Kazakistan:Orta Asya’da Kazakistan’da bulunan dünyanın en büyük 12. gölüdür. Bu göl ile ilgili ilginç olan şey bu gölün yarısının tatlı su yarısının tuzlu sudan oluşmasıdır. Bu iki yarım 2.17 mil (3.49 km) genişliğinde ve 6 metre derinliğinde olan bir dar düzlük ile birleşir.6) Kaynayan Göl, Dominik:Kaynayan göl, Dominik’ te Morne Trois Pitons Ulusal Parkı’nda yer almaktadır. Dünyanın 2. en büyük kaplıcası olmasına rağmen göle girmeye cesaret edemezsiniz. Bu gölde suyun sıcaklığı 82 – 91 santigrat derece arasında değişmektedir. Göl sürekli buhar bulutları ile çevrili olup grimsi-mavi su yüzeyi sanki bir tencere gibi sürekli fokurdar. Göl yaklaşık 250 feet (76 m) genişliğindedir ve derinliği 198 feetten (60 m) fazladır. George Kourounis bir belgesel için, yukarıdan halatlar yardımıyla göl üzerinden geçen ilk kişi olmuştur.7) Tonlé Sap Lake, Kamboçya:Tonlé Sap Gölü Kamboçya’ da bulunan bir tatlı su gölüdür. Bu göl hakkında alışılmadık olan ise suyun akışının yılda iki kez yönününü değiştiriyor olmasıdır. Kasım-Mayıs aylarında, suyun akışı Mekong nehrine doğru iken, yağmurlu mevsimlerde çok büyük bir göl ( yaklaşık 5 kat) oluşturmak için geriye doğru akmaktadır. Bu akıntı çevrede sele neden olabilse de balıklar için büyük bir üreme alanıdır.8) Resia Gölü, İtalya:Bu göl Kuzey İtalya’nın Güney Tyrol eyaletinde bulunan yapay bir göldür. Çevredeki tüm köyler barajın patlaması nedeniyle sular altında kalmıştır. Kazadan sonra ayakta kalan tek şey kuledir. Göl kışın donduğunda turistler gelip gölün ortasında kalan çan kulesini ziyaret gelebilir.9) Natron Gölü, Tanzanya:Bir tuz ve soda gölü olan Natron gölü, Tanzanya’ nın Arusha bölgesinde yer almaktadır. Bu gölde bulunan siyanobakteriler nedeniyle gölün pembe alışılmadık bir rengi vardır. Bu sakin göl, dünyanın en sert çevresine sahiptir hatta iklimine alışık olmayan hayvanların cildini yakabilir. Yaban hayatını biraz desteklemesine rağmen, parlak pembe flamingoların uğrak yeridir.10) Baykal Gölü, Rusya:Dünyanın en eski göllerinden biri olan Baykal gölü, dünyanın donmamış tatlı sularının yaklaşık % 20′ sini içerir. Bu göl Rusya’nın güneybatı bölgesinde yer almaktadır. Göl tatlı su foklarına ve pek çok nadir türe ev sahipliği yapmaktadır. Kış aylarında o kadar çok donmaktadır ki göl üzerinden karşı karşıya geçilebilemektedir.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/strange-lakes-around-the-world.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-en-ilginc-10-golu

Termostatın İcadı

Termostatın İcadı

Termostat 1830 yılı için yeni bir sözcük ve yeni bir kavram olabilir, ama sıcaklık ayarlama aygıtı için kullanılan teknoloji yeni değildi. Termostatın mucidi Andrew Ure (İskoçya), patentinde çeşitli tipte aygıtları tanımlamıştır. İçlerinde en karmaşık olanın içerdiği bimetalik şerit (genellikle bimetalik bir disk biçiminde), bugün bile termostatların çoğunun temelini oluşturur. Bimetalik şeridin işleyişi şöyledir: Sıcaklık değiştikçe temas halindeki iki metal farklı derecelerde genleşir ya da büzülür; bunun sonucunda eğilen şerit, ayar düğmesini ya etkin ya da etkisiz hale getirir. Ure bu ilkeyi ısı denetimine uygulayan ilk kişi olabilir; ancak, bu tür aygıtların öncüsü John Harrison idi. Harrison, 1726'da ünlü kronometresinde, sıcaklıktaki değişimlerin yol açtığı hataları telafi etmek için bimetalik sarkaç kullanmıştı.Ure'ün patentindeki fikirleri yaygınlık kazanamadı ve yaygın olarak kullanılan ilk termostat, Charles Edward Hearson'ın 1881'de patentini aldığı sıvı termostat oldu. Hearson'ın termostatı, kümes hayvanlarının kuluçka makinesinde kullanılmak için tasarlanmıştı ve gereken sıcaklıkta kaynatılmış bir sıvıyla dolu kapalı bir kaptan ibaretti;kaynar sıvı, kabı genleştirip bir kumanda kolunu harekete geçiriyordu. Aynı ilke bugün de geçerliliğini korumakla birlikte, Hearson'ın tasavvur ettiği üzere, belli bir sıcaklıkta kaynayan sıvılar yerine, artık daha kullanışlı ve çok işlevli bir yöntem olarak, kılcal bir tüp içinde sıvının genleşmesi ya da büzülmesi yeterli oluyor.Termostatın üçüncü bir tipinde de gaz ya da sıvı dolu bir körük kullanılır; bu buluşun patentini, W.M. Fulton 1903 yılında almıştır. Körük, içini dolduran sıvı ya da gazın sıcaklığı artıp azaldıkça genleşir ya da büzülür; kademeli bir sıcaklık değişimi (örneğin, bir fırına gazın akışını denetlemek yoluyla) elde etmekte kullanılabilmesi gibi bir avantajı vardır.Termostatın kullanım alanları arasında, merkezi ısıtma sistemleri, elektrikli ütüler, bulaşık makineleri, çamaşır makineleri, su ısıtıcıları, buzdolapları, dondurucular ve fırınlar sayılabilir.

http://www.ulkemiz.com/termostatin-icadi

Biyologlara Yetkiler Veren Yönetmelikler ve Tebliğler Nelerdir

Biyologlara Yetkiler Veren Yönetmelikler ve Tebliğler Nelerdir

1) 25.08.2011 tarih ve 28036 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı –Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı’ndan) “TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ” ne göre kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarlarda Biyologlarda çalışabilmektedir.2) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” ne göre toplama-ayırma tesislerinin sağlaması gereken kriterler arasında tam zamanlı olarak en az bir çevre görevlisi istihdam etmesi zorunluluğu getirilmiştir. Çevre görevlisi belgesini alan Biyologlarda toplama-ayırma tesislerde çalışabilmektedir. 3) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından)” TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre yeterlilik belgesi alınması için, gerekli meslek grupları arasında Biyologlarda yer almaktadır. 4) 21.05.2011 tarih ve 27940 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇLAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre mesul müdür olarak çalışabilirsiniz (Sağlık Bakanlığı tarafından açılan eğitimlere katılıp yapılan sınavda başarılı olanlara mesul müdürlük diploması verilmektedir, mesul müdürlük eğitimi için bulunduğunuz İl Sağlık Müdürlüğü’ne başvurularınızı her zaman yapabilirsiniz). 5) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” ne göre tehlikeli atıkların dışındaki ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak Biyologlarda çalışabilmektedir. 6) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereği yüzme havuz sularının analizleri Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda da yapılabilmektedir. Bu yönetmeliğe göre Biyologlarda yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda çalışabilmektedir. 7) 04.12.2010 tarih ve 27775 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “ZEYTİNYAĞI LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Zeytinyağı Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 8 ) 12.11.2010 tarih ve 27757 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” doğrultusunda atık çıkaran tesis, fabrika, hastane v.b. yerlerde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz (Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yapılan sınav sonucunda başarılı olanlara Çevre Görevlisi Belgesi verilmektedir). 9) 12.11.2010 tarih ve 27757 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak (Ulaştırma Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığından) yürürlüğe giren “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE İLİŞKİN TEBLİĞDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ” kapsamında, petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarında Biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 27.10.2010 tarih ve 27742 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSAN DOKU VE HÜCRELERİ İLE BUNLARLA İLGİLİ MERKEZLERİN KALİTE VE GÜVENLİĞİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre kapsama giren merkezlerde, merkezin faaliyeti ile ilgili alanda doktora düzeyinde eğitimini tamamlamış olan Biyolog merkezde tam gün görev yapmak kaydıyla merkez sorumlusu olarak çalışabilmektedir. 11) 01.10.2010 tarih ve 27716 Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereği kontrol laboratuvarlarında müdür, laboratuvar birim sorumlusu veya laboratuvar personeli olarak çalışabilirsiniz. 12) 04.08.2010 tarih ve 27662 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİNE, İTHALATINA VE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” e göre üretim yerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 13) 17.06.2010 tarih ve 27614 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI VE BİLDİRİM ESASLARINA DAİRTEBLİĞ” kapsamında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 14) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 5996 nolu Kanun “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” kapsamında gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 15) 06.03.2010 tarih ve 27513 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre tüp bebek merkezlerinde laboratuvar sorumlusu ve diğer personel statüsünde çalışabilirsiniz. 16) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan şirketlerde çalışabilirsiniz. 17) 06.06.2009 tarih ve 27250 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Dış Ticaret Müsteşarlığından) “TİCARİ KALİTE DENETİM YETERLİK BELGESİ VERİLMESİNDE UYGULANACAK ESASLARA İLİŞKİN TEBLİĞ” e göre imalatçı-ihracatçılar kimyasal ve fiziksel analiz gerektiren ürünler için firmaların, laboratuvar elemanı olarak ürünün özelliğine göre biyolog olarak çalışabilirsiniz. Ayrıca bu laboratuvar elemanı yani Biyolog şartları uygun olması halinde sorumlu denetçi olarak da görev yapabilmektedir. 18) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 19) 02.08.2006 tarih ve 26247 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “FINDIK LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Fındık Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 20) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 21) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “PAMUK LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Pamuk Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 22) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “HUBUBAT, BAKLAGİLLER VE YAĞLI TOHUMLAR LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Hububat, Baklagiller ve Yağlı Tohumlar Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 23) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda kozmetik ürünler üreten imalathane ve fabrikalarda Sorumlu Teknik Eleman olarak çalışabilirsiniz. 24) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” e göre peloid üretim tesislerinde biyologlar mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. İmalatçı-ihracatçılar kimyasal ve fiziksel analiz gerektiren ürünler için firmaların, laboratuvar elemanı olarak ürünün özelliğine göre Biyolog olarak da çalışabilirsiniz. Ayrıca bu laboratuvar elemanı şartları uygun olması halinde sorumlu denetçi olarak da görev yapabilmektedir. 25) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİĞİ”ne göre içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 26) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” kapsamında doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 27) 30.06.2004 tarih ve 25508 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLER İMALATHANELERİ YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK” kapsamında biyoteknolojik ürün imalat yerlerinde, ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 28) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN DENEY HAYVANLARININ KORUNMASI, DENEY HAYVANLARININ ÜRETİM YERLERİ İLE DENEY YAPACAK OLAN LABORATUVARLARIN KURULUŞ, ÇALIŞMA, DENETLEME, USUL VE ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” kapsamında çalışabilir, deney hayvanları üretim merkezi açabilirsiniz. Yalçın DEDEOĞLU www.biyologlar.com

http://www.ulkemiz.com/biyologlara-yetkiler-veren-yonetmelikler-ve-tebligler-nelerdir

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji, kazı bilimi veya kazıbilim; kazı vb. yöntemlerle ortaya çıkarılan tarihî yapıtları kültürel, sanatsal ve tarihsel yönden inceleyen bir bilimdir. Türkçeye yanlış bir şekilde "kazıbilim" olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler.Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında tarihöncesi (prehistorya) arkeolojisi, klasik arkeoloji, protohistorya ve önasya arkeolojisi, mısır arkeolojisi, tevrat arkeolojisi, ortaçağ arkeolojisi sayılabilir. Arkeoloji, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, araç, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpiç) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler Türkiye'de höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakındoğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır.Ülkemizdeki Alacahöyük,Yalıhüyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler birer höyüktür. Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. İnler, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer alır.Tarihöncesi arkeolojisi yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Bu incelemede kazılar çok büyük bir dikkatle yürütülür. Tarihöncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, taş araçlar, mimari kalıntılar ya da organik kalıntılar çok önem taşımaktadır.Tarihler ve ÇağlarArkeologların yapması gereken en önemli işlerden biri, ulaştıkları buluntuların hangi dönemden kaldığını saptamaktır. Bu buluntular arasında ele geçen yazılı belgeler, bu iş kolaylaştırır; ama yazılı bir belge yoksa, örneğin binlerce yıl öncesinden kaldığı tahmin edilen bir eşyanın kesin yapım tarihini bulmak çok zordur. Arkeolojinin eski yerleşmeleri ve buluntuları tarihlendirmede yararlandığı yazılı tarih öncesi dönemleri, ilk kez Danimarkalı bir arkeolog sınıflandırmıştır. Bu yazılı tarih öncesi dönem, Prehistorya ya da Tarihöncesi olarak adlandırılır. İnsanların çok sert bir taş olan çakmak taşından alet ve silah yaptıkları ilk dönem Taş Devri'dir. Alet ve silahların tunçtan yapıldığı bir sonraki döneme Tunç Çağı denmiştir. Demirin kullanılmaya başlandığı son dönemsse Demir Çağı olarak adlandırılır. Çağdaş arkeologlar bu üç çağı da kendi içinde daha kısa süreli dönemlere ayırırlar.Bir arkeolog, ortaya çıkardığı aygıtların hangi çağdan kaldığını saptasa bile bu aygıtların yapıldıkları tarihe ilişkin bilgi edinmesi her zaman kolay olmaz; çünkü bir bölgede yaşayan insanlar taştan aygıtlar kullanırken aynı dönemde başka bir bölgede insanların tunçtan aygıtlar kullandığı bilinmektedir.İlk BuluntularBir bilim dalı olarak arkeolojinin geçmişi çok eski değildir. Büyük çaplı ilk kazılar 18. yüzyılda 79 yıӀında patlayan Vezüv Yanardağı'nın püskürttüğü lavların ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Herkulaneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin ortaya çıkarılması, eski Roma kentleri konusunda yeni bilgilere ulaşılmasını da sağladı.Aynı yüzyılda İngiliz arkeolog John Frere, taştan yapılmış aygıtlarӀa soyu tükenmiş bazı hayvanların kemiklerini bir arada buldu. Frere, bu aygıtları yapmış olan insanlar ile soyu tükenmiş hayvanların aynı dönemde yaşadıklarını gösterdi; ama hiç kimse, yeryüzünde on binlerce yıl önce yaşamış insanların olabileceğine inanmak istemedi. Daha sonra bu bilgi bilim adamlarınca da doğrulandı.Eski Mısır yazısı olan hiyeroglifin 1822'de arkeologlar ve yazı uzmanları tarafından çözülmesi, arkeoloji için bir dönüm noktası oldu. Hiyeroglifin çözülmesinde kilit rol oynayan Rosetta Taşı’nda aynı sözcükler hem hiyeroglif hem de Eski Yunan yazısı ve başka bir tür Mısır yazısıyla yinelenmişti. Bu gelişme çok sayıda arkeologun Mısır'a ilgi göstermesine yol açtı. Yapılan kazılarla Eski Mısır’daki yaşama ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı. Arkeolojinin en önemli buluşlarından olan Rosetta Taşı, günümüzde Londra'da British Müzesi'nde sergilenmektedir.Ortadoğu'daki BuluntularArkeolojinin en zengin kaynakları Ortadoğu'da bulunmaktadır.Truva ve GiritEski Yunan şairi Homeros şiirlerinden birinde, 10 yıllık bir kuşatmadan sonra ele geçirilen Troya kentinin öyküsünü anlatır. Ama bu kentin nerede olduğu kesin olarak bilinmiyordu. Troya’nın gerçek yerini 1871'de Alman arkeolog Heinrich Schliemann saptadı. Schliemann, kazılarda ortaya çıkardığı buluntuları gizlice yurtdışına kaçırmasına karşın Osmanlı hükümetinden 1876'da yeniden kazı izni aldı ve Wilhelm Dörpfeld ile birlikte Troya’daki kazıları sürdürdü. Eski krallıklara ilişkin bir başka önemli kazının yapıldığı yer Akdeniz'deki Girit Adası'ydı. Arkeolog Sir Arthur Evans, 1900'da Knossos'ta yaptığı kazılarda eski Girit krallarının yaşadığı büyük bir sarayı ortaya çıkardı. O tarihe kadar yalnızca Yunan mitolojisinin bir kahramanı sanılan Minos'un gerçek bir kral olduğu anlaşıldı. Bulunan sarayın duvarları, boğa güreşlerinin, çiçeklerin ve hayvanların sanki 3.000 yıl önce değil de, bir gün önce yapılmış gibi duran parlak renkli resimleriyle bezenmişti.Su Altındaki KalıntılarToprak altındaki eski kentler, binlerce yıl dayanmış ve kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Su da toprak gibi Tarih öncesi’nde yaşamış olan insanların evlerini ve eşyalarını zamana karşı korumuştur. Bundan dolayı suyun altında da arkeoloji için pek çok zengin malzeme bulunmaktadır. Arkeolojinin su altındaki kalıntılarını incelen dalı sualtı arkeolojisi olarak adlandırılır. 1854'te, İsviçre'nin Zürich kentindeki gölün suları çok azalınca, dibindeki eski ev kalıntıları ortaya çıktı. Arkeologlar evlerin bulundukları katmanları inceleyerek yapıldıkları dönemleri saptadılar. Bulunan tahta aygıtlar, keçeler, sepetler ve hatta elma, armut ve ekmek artıkları o insanların günlük yaşamlarına ilişkin önemli bilgiler sağladı. Türkiye'de de Bodrum ve Antalya yöresinde su altı çalışmaları yapılmış ve çok sayıda buluntu ortaya çıkarılmıştır ki bunlar Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedirGünümüzde ArkeolojiEskiden zengin hazineler, saraylar ve tapınaklar bulma umuduyla kazı yapılırdı. Sıradan insanların yaşadıkları yerler definecileri ilgilendirmiyordu. Oysa arkeologlar geçmişi iyi anlayabilmenin yolunun, bulunabilen her şeyi incelemekten geçtiğini bilirler. Arkeologlar buluntuları incelerken, o topluluğun ekonomisini, değişik işleri ve görevleri olan insanlar arasındaki ilişkileri ve dinsel inanışlarını da araştırıyorlar. Yetiştirdikleri bitkilere ve hayvanlara bakarak insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerini, kendilerinin de çevreden nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyorlar.Ortadoğu'da bazı arkeologlar çöllerde araştırmalar yaparak, kentlerin henüz kurulmadığı ve uygarlıkların yerleşmediği dönemlerdeki göçebe topluluklara ilişkin bilgi edinmeye çalışıyorlar. Çok kısa bir süre öncesine kadar kitaplarda, elyazmalarında ve iyi korunmuş yapılarda ortaçağa ilişkin yeterince bilgi bulunduğu sanılıyordu. Yakın tarihlerde bu alanda da yepyeni gelişmeler oldu. Birçok araştırmacı son 200 yılda yapılmış kanalları, demiryollarını, fabrikaları konu alan sanayi arkeolojisi alanında çalışıyor. Günümüzde kısaca, geçmişe ilişkin her şey arkeolojinin kapsamına girmektedir.Alan AraştırmasıHavadan çekilen fotoğraflar arkeologların çalışmalarına büyük katkı sağlamaktadır. Bu fotoğraflar, araştırılacak alanı yere serilmiş bir harita gibi gösterir. Örneğin, birbirine bağlı kısa, düzenli yollar ya da setler Roma dönemini işaret eder. Güneş ışınlarının eğik olduğu saatlerde çekilmiş fotoğraflarda görülen hafif tümsekler ve çukurlar ise buralarda eski yerleşmelerin izlerini gösterir. Bunlar hisar, hendek ve yapı kalıntıları olabilir.Yılın belli zamanlarında çimenlerin ya da ekinlerin renginde ve boyunda gözlenen bazı değişiklikler de arkeologlara önemli ipuçları verir. Örneğin, bir tarlanın genelinde tahıllar yeşilken bir bölümü kısa zamanda olgunlaşıp sararmış olması, o toprağın altında taştan dayanakların bulunduğunu gösterir. Eğer tarlanın altında doldurulmuş çukurlar ya da hendekler varsa, buralarda su birikeceği için, ekili ürünün olgunlaşması gecikir. Bu yerler fotoğraflarda yeşil çizgiler ya da noktalar olarak göze çarpar. Bu tür belirtilerden birçok eski yerleşme yeri saptanmış ve gün ışığına çıkartılmıştır.Toprak altında kalmış çanak çömlek ocakları, pişmiş kilde bulunan magnetik güçten dolayı, duyarlı magnetometrelerle (magnetik güç ölçme aleti) saptanabilir. Bir zamanlar canlıların yaşamış olduğu ve organik maddelerin bulunduğu yerlerde de, çevrelerine göre daha çok magnetizma vardır. Arkeologlar magnetometreyle çanak çömlek ya da çini gibi eşyaların bulunduğu ve insanların yaşadığı yerleri kolayca saptayabilirler.Alan araştırmasında kullanılan bir başka yöntem de, topraktaki direncin elektrikle ölçülmesidir. İçi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterir.Ekili tarlalarda toprak sürülürken ortaya çıkmış bir çömlek ya da çini parçası ile tümsek ya da çukurlar, bir arkeologun buradaki eski kalıntıları bulmasına yardımcı olur. Ayrıca, eski haritalardan, belgelerden, yer adlarından ve yerel geleneklerden de yeni ipuçları çıkarılabilir ve dünya da pek çok yerleşme kalıntısı bu yolla bulunmuştur.Kazı Nasıl Yapılır?Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü daha iyi anlayabilmek için, Roma dönemi bir evin yapılış öyküsünü örnek almak iyi bir yol olabilir. Çünkü arkeologlar günümüzde Roma dönemi bir evi ortaya çıkarmak üzere kazıya başladığında, bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurmaktadır. Roma dönemin yapı ustası, bir evi yapmaya giriştiğinde önce toprağı temizler, ardından temel çukurlarını kazar. Sonra, mozaiklerle resimler ya da motifler yaparak zemini döşer. Duvarları örüp üstünü bir çatıyla kapatır.Ev artık oturulacak hale gelmiştir ve insanlar gelip yerleşirler. Ustanın cebinden düşen bir metal para evin temelinde kalabilir. Evde yaşayanlar bazı küçük eşyalarını evde yitirebilir. Kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede kalabilir. Arkeolojide bu süreç yerleşme dönemi olarak adlandırılır. Daha sonra bir savaştan dolayı insanlar yaşardığı evi terk etmek zorunda kalabilir, ev bir depremde çökebilir. Artık içinde insanın yaşamadığı evin zamanla tamamen çöker; ahşap kısımları çürür, duvarlar yıkılır. Aradan uzun yıllar geçince de ev bütünüyle toprağın altında kalır. Aradan yüzyıllar geçince üzerindeki toprak dümdüz olur. Burası ekili bir alan haline gelebilir ya da üzerine yine bir ev yapılabilir.Arkeologlar önce toprak altında böyle bir evin varlığını saptar. Kazı alanının tümünü ya da çevresini ince çelik çubuklarla çevirir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çıkarılacak plan ve sonuçların güvenilirliği için gereklidir. Artık sıra, çatıdan temele doğru bütün tabakaları tek tek özenle kaldırmaya gelmiştir.İlk tabakaya ulaşıncaya değin kazı makineleri kullanılabilir. Ama ilk tabaka kaldırılınca, artık kazıda yalnızca sivri uçlu mala, kürek ve kova kullanılır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan duvarlar, ocaklar, fırınlar ve insan yapımı öbür yapılar örselenmeden birbirinden ayrılır. Arkeologlar bütün bunları inceler ve ayrıntılı notlar tutar. Ele geçen eşyalar tek tek özenle temizlenir ve bulundukları tabakayı belirtecek biçimde numaralanır. Eşyaların üzerinde o dönemin hükümdarının resimleri varsa, bu eşyanın yapılış tarihini saptamayı kolaylaştırır. Ama buluntular daha eski dönemlerden kalmış, yazısız ve resimsiz de olabilir. Ayrıca başka döneme ait eşya o tabakadaki eşyayla karışmış olabilir. Böyle durumlarda kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmamış olması gerekir.Kazıyı yapan kişi, bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkılmaya bırakıldığı tarihleri saptar. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğunu ve yaşam biçimlerini ortaya çıkarabilir. Örneğin bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağını bilir. Buradaki bitki, tohum, polen ve tahıl kalıntıları, çevrenin o zamanki bitki örtüsünü gösterir. Hayvan kemikleri, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsini anlamamızı sağlar. Kullandıkları araç gereçler insanların günlük yaşamları hakkında bilgi verir.Kentlerde kazı çalışmaları, açık alanlardaki kazılardan daha zor ve karmaşıktır. İnsanların yüzyıllardır yaşamakta oldukları kentlerde kazılar yıllarca sürebilir. Öte yandan bir kalıntının varlığı saptansa bile, bu mevcut yapıların ya da sokakların altında bulunacağından kazı yapma olanağı da yoktur. Bu gibi nedenlerden dolayı büyük kentlerde daha az kazı yapılmaktadır. Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz. Bu tür kazılarda birbiri üzerine binen bütün katmanların görülebileceği bir kesit elde edilmeye çalışılır.Bilimsel YöntemlerArkeolojide günümüzde tarihlendirmede çeşitli bilimsel yöntemler kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan radyokarbonla tarihlendirme yönteminin bulunması, arkeolojide büyük bir gelişme sağladı. Bu yöntemle odunun, kömürün ve eski yerleşim bölgelerinde bulunan kemiklerin yaşlarını saptamak olanaklı hale geldi. Her canlıda karbon bulunur ve bunun neredeyse tamamı karbon-12'dir. Belli bir oranda da radyoaktif ve "ağır" olan karbon-14 vardır. Örneğin bir ağaç kesilince, artık yeni karbon-14 atomları alamaz ve var olan radyoaktif karbon atomları da belli bir hızla yok olmaya başlar. Böylece yaklaşık 5.500 yıl sonra bu atomların yarısı karbon-12 atomlarına dönüşür. Radyoaktif karbonun karbon-12'ye oranı ölçülerek, canlının ne kadar zaman önce öldüğü saptanabilmektedir. Ne var ki bu yöntem, tarihi belli olan Mısır buluntularına uygulandığında, saptanan tarihlerin çok kesin olmadığı anlaşılmıştır.Bir başka tarihlendirme yöntemi de ısıyla ışıldamadır (ısıl ışıldama). Bu yöntem yalnızca pişmiş kile uygulanabilmektedir. Kilde radyoaktif atomlar içeren elementler vardır. Kil pişirilmeden önce bunlar çevrelerine ışık biçiminde parçacıklar saçarlar. Pişme işleminin sonunda, atomların saçtığı bu parçacıklar kristalleşmiş yapının içinde hapsolur. Isıyla ışıldama yönteminde çömlekten alınan bir örnek, parçaların yeniden serbest kalacağı noktaya kadar ısıtılır. Bu parçacıklar ışık biçiminde (ışıldayarak) açığa çıktıkları için fotometre aygıtıyla ölçülür. Çömlek ne kadar çok ışık verirse, o kadar eskidir.Bir ağacın yaşının, gövdesindeki yıllık büyüme halkalarına göre saptanmasına dendrokronoloji denir. Ağaç gövdesinin kesitinde iç içe ince ve kalın halkalar görülür. Havaların iyi gittiği yıllarda ağaç daha çabuk büyüyeceğinden halkaların kalınlığı artar. Bu yöntemle ağacın yaşadığı dönemdeki iklim koşulları bile anlaşılabilir. Bir çam türünün 4.000 yıl önceki ve günümüzde yaşamakta olan örnekleri bu yöntemle karşılaştırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-nedir-kazi-nasil-yapilir-

Bioenerji Nedir?

Bioenerji Nedir?

Biyoenerjinin kelime anlamı; doğal olan enerjidir. Bilim; insan organizmasının yalnız moleküllerden oluşan, fiziksel bir yapıya sahip olmadığı, tüm kainatta olduğu gibi,bir enerji alanına sahip olduğunu doğrular.Vücut içerisindeki, devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım vardır. Elektromanyetik akım; fiziksel bedenle sınırlanmamıştır. Böylece, bir bedenden diğerine akış yapılabilir. Bu elektromanyetik akım; bedenin sağ tarafında toplanmıştır. Biyoenerji akışı insanla sınırlı değildir. Tüm maddeye akar. Bitkilerin insanlarınkine zıt bir kutbu vardır. Onlarla aramızda hür bir kanal açılır. Sağlıklı bir vücutta negatif bir enerji bulunmaz. Vücudun herhangi bir yerinde problem varsa; o bölge negatif enerji üretmeye başlar. Daha doğrusu; beyin ile o bölgenin iletişimi kopmuş demektir. Bun nedenle; bedenimizin tümünü ayakta tutan beyinin düşünce ve yapılandırma bölümü ile aradaki bağı kopartmamak gerekir. Biyoenerji insanlarda bulunan doğal enerjidir. Vücut içerisinde devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım; bireysel enerji alanımız ve enerji sistemimiz vardır. Kısacası fiziksel, zihinsel ve ruhsal üç enerji alanımızın bileşkesiyiz. Evrenden aldığımız, içselleştirdiğimiz bu enerjiye yaşam enerjisi biyoenerji diyoruz. Prana; Sanskrit dilinde kelime anlamı yaşam gücü demek olan, iyi sağlık durumunu muhafaza eden ve bedeni canlı tutan görünmez biyoenerji ya da yaşamsal enerjidir. Japonlar; bu esrarengiz enerjiye Kİ, Çinliler CHİ, Yunanlılar PREVMA, Polonyalılar MANA, İbraniler RUAH derler. Yaşam nefesi anlamında pranik şifacılık, çok çeşitli hastalıkların tedavisinde, yaşamsal enerji yada enerji şifacılığının (ki Prana’nın kullanımıdır) bir çeşididir.Görünmez Enerji Nedir?Bilimsel kanıt, biyoenerjinin varlığını ve fiziksel bedenin iyi ve sağlıklı oluşuyla ilgisini anlaşılır şekilde ispatlar. Seçkin Rus bilim adamları tarafından yönetilen bilimsel deneylere dayanarak, Semyon Kirlian; fotoğrafladığı insanların, hayvanların ve bitkilerin ultrahassas bir kamera yöntemiyle fiziksel bedenin etrafındaki renkli ışık enerji alanını göstermiştir. Bu tekniğe Kirlian Fotoğrafçılığı adı verilmektedir. Enerji alanı (Aura) görülebilir fiziksel bedene nüfuz ederek, cilt yüzeyinden yaklaşık 8 yada 10 cm yayılır. Kirlian fotoğrafçılığındaki deneyler, fiziksel olarak hastalık ortaya çıkmadan beden enerjisindeki ilk görünen hastalıklı enerjileri de ortaya çıkarmıştır. Bir kişinin düşünceleri ve hisleri, beden enerjisini önemli ölçüde etkilemektedir.NazarDin kitaplarında,değişik tarzlarda ifade edilen bir negatif enerjidir. Nazarı iki türlü incelemek gerekir:Birincisi: İnsanın kendi kendine veya çocuğu gibi çok yakınına hiç bir kötü amaç taşımadan ürettiği negatif enerji şeklidir. Beyinde sürekli kodlanan bir kelime mevcuttur: Maşallah Bu kelime söylendiği anda nazar değmeyeceğine beyin şartlandırılırsa veya başka bir deyimle kodlanırsa, beyin bu kelime söylendiğinde negatif enerji üretimini yapmamaktadır. Ama o Maşallah kelimesi söylenmediği anda negatif enerji üretmeye başlıyor. Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğiz; nazara kesinlikle inanmayan insanlarda bu enerji üretim tarzı harekete geçmeyecektir. Dolayısıyla böyle insanlara nazar değme olasılığı çok zayıf olacaktır. İkincisi: İnsanın bir başkasına nazar etmesi. Beyin kıskançlık duygusu ile hareket ettiğinde yine negatif enerji üretimine yol açar. Bazı insanlarda bu türde kıskançlık duygusu çok yüksek olduğundan o insanların nazarı daha çok değer. Daha doğrusu yaydıkları negatif enerji çok yoğun olur. Bir hayli maddi veya manevi zarar verebilirler. İnsan beyni negatif veya pozitif enerjiyi sadece %50 kadar üretir. Pozitif Enerjiİnsanda mevcut olan olumlu bir enerjidir. Yalnız; zaman, zaman bu enerjinin de çok olması çeşitli hastalıklara da yol açabilir. Örneğin bu insanların vücutlarındaki yüksek pozitif enerji manyetik kartları, pilleri bozmakta bu şahıslar bu türde cihazlar kullanamamaktadırlar. Bu şekilde yüksek pozitif enerjiye sahip olanlar; eğitim alarak şifacı olarak çalışabilirler veya üzerlerinde mevcut bu yüksek pozitif enerjiyi atmak zorundadırlar. Pozitif enerjisi normal düzeyde olan insanlar; son derece ılımlı ve kesinlikle hem sağlıkları yerinde, hem de etraflarına neşe saçan insanlardır. Bu insanların, stres problemleri yoktur. Zihinsel olarak ta son derece sağlıklılardır.Negatif EnerjiVücutta; hastalıklı olan bölgelerin ürettiği olumsuz enerjidir. Bu türde enerji; nerede olursa o nokta sürekli olarak negatif enerji üretmektedir. Hatta negatif enerji üretmeye başladıktan 1-2 ay sonra hastalık ortaya çıkabilir. Travma sonucu ortaya çıkan enerji de negatif bir enerjidir. Çok stresli insanlar da sürekli negatif enerji üretirler. Çoğunlukla bu türde insanlar; çeşitli ağrı ve psikolojik rahatsızlıklar duyarlar. Negatif enerjinin yok olması insanların ya kendi kendilerine meditasyonla gerçekleşir, ya da tıbbi tedavi ile ortadan kalkar. Negatif enerjinin ortadan kalkması için; her türlü şartlarda ilk önce tıbbi tedaviye, eğer çare yok ise alternatif tıbba başvurulmalıdır.Enerjiyi HissetmekRahat bir yere oturun. Gözlerinizi kapatın ve gevşeyin. Hiç bir şey düşünmeyin. Ellerinizi; 15-20 saniye kadar birbirine sürtün. Avuç içleri birbirine bakacak şekilde 10 cm den çok olmamak şartı ile, karşılıklı tutun. Yirmi saniye sonra biraz ellerinizi uzaklaştırın. Hemen ellerinizi yavaş, yavaş yaklaştırmaya çalışın. Ellerinizin arasında çok hafif bir basınç hissedeceksiniz. İşte, en açık bir biçimde sizin enerji sınırınız.Enerjiyi GörmekLoş bir odaya gidin. Çok rahat bir şekilde oturmaya çalışın. Ellerinizi hızla 20 saniye kadar birbirine sürtün. Ellerinizi, yine avuç içleri birbirine bakacak şekilde 5-6 cm de tutarak avuç içlerini ileri geri oynatmaya başlayın. Bu ara, ellerinizin arasına odaksız bir şekilde bakın .Enerji sınırını, dumanlı bir şekilde göreceksiniz.ŞakralarEvrenden gelen enerjinin canlı vücuduna girdiği noktalardır. İnsanda 7 ana şakra mevcuttur:1- Taç şakra’sı mor renkte olup bıngıldağın olduğu yerde,2- Üçüncü Göz şakra’sı lacivert renkte iki kaşın ortasında,3- Boğaz şakra’sı mavi renkte boğazın olduğu yerde,4- Kalp şakra’sı yeşil renkte,5- Karın şakra’sı sarı renkte, mideyle omurga arasındaki boşlukta yanlarda,6- Hara şakra’sı turuncu renkte, göbekte hafif solda,7- Kök şakra’sı kırmızı renkte, omurilikte kuyruk sokumunda.Yeni doğan bebekte; mavi-grimsi renktedir. Şakra kapanması o bölgeye enerji gelmesinin önlenmesi ve dolayısıyla de bölgede negatif enerji oluşmasına yol açar. Daha sonrada o bölgede fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Ölümde ise Parlak ışık taç şakrağından çıkar.İnsanın enerji alanı, kullandıkça çoğalır. Kaynak sonsuzdur.

http://www.ulkemiz.com/bioenerji-nedir

Biyogenez nedir ?

Biyogenez nedir ?

Eski Yunan filozofu Aristo (M.Ö. 384-322), 2000 yıldan daha fazla bir zaman önce, canlının ilk meydana gelişi üzerinde düşünmeye başlamıştır. Aristo canlının kendiliğinden var olabileceğine, yani cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu. Bu, canlının oluşumu üzerine ileri sürülen abiyogenez (spontan jenerasyon, kendiliğinden oluşum) hipotezidir. Abiyogenez hipotezi, cansız maddenin kendi kendine canlı olabileceğini ileri sürer.Aristo’nun Abiyogenez hipotezi, döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçalarının, bir aktif öz taşıdığını var sayar ve bu aktif öz, şartlar uygun olduğu zaman bir canlı yaratabilecektir. Aristo aktif özü bir madde gibi düşünmeyip, daha çok bir iş yapma yeteneği olarak kabul etmiştir. Günümüzdeki enerji terimi de buna benzer bir kavramdır. Enerji de, bir madde ya da bir hareket olmayıp, bir iş yapma yeteneğidir. Aristo’nun “Historia animalium” adlı kitabında Abiyogenez üzerine yazdığı yazı:“…Bunlar gerçeklerdir, yalnızca hayvanların çiftleşmesinden değil toprağın çürümesinden de her şey gelişebilir … ve bitkiler arasında da olay aynı şekilde ilerler. Bazıları tohumdan, diğerleri sanki doğal kuvvetler tarafından kendiliğinden oluşumla gelişir. Bitkiler çürüyen topraktan ya da bitkilerin bazı bölümlerinden meydana gelirler.”Abiyogenez teorisi yandaşları insanlar, Aristo’dan yıllar sonra bile, Abiyogenez fikrine inanmaya devam etmişlerdir. Abiyogenez teorisine göre bir canlı, şekli kendisinden tümüyle farklı diğer bir canlıdan, hatta cansız maddelerden oluşabilir. Örneğin; 13. yüzyılın başlarında insanların bir bölümü, kazların okyanus kıyısındaki köknar ağaçlarından oluştuğuna inanıyorlardı. Bu inanç, 250 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Doğudan gelen bazı gezginler bile içinde kuzu bulunan ve kavuna benzer meyveleri olan ağaçlardan söz etmişlerdir.17. yüzyılda yaşayan JEAN BAPTISTE VAN HELMONT, bir kirli gömlekle, birkaç buğday başağını aynı yere koyarak, 21 gün sonra burada farelerin meydana geldiğine ilişkin bir deney yapmıştır. Bu deneyde, insan terinin aktif öz olduğu düşünüldüğünden, kirli gömlek kullanılmıştır. Bu inanç, bu gün anlamsız gelebilir. Buna karşın, bu fikre inananlar o zamanın cahil olmayan kişileriydi. Hatta bunlar, okumuş aydın kişiler arasında bulunuyorlardı. Bu yanlış yorumlar, bilginin yapısının önemli bir yönünü ortaya koymuştur. Aristo’nun Abiyogenez açıklamasında da olduğu gibi; gerçekler değil inançlar açıklanmıştır. Her nekadar doğrudan gözlemler yapılmış ise de; bu gözlemler, Abiyogenez inançlarına göre yorumlanmıştır. Burada van Helmont’un açıklamalarına bakarsak gerçekleri şöyle sıralayabiliriz: Kirli bir gömlek, buğday taneleri, 21 gün sonra farelerin görünüşü. van Helmont yukarıdaki gerçeklerden bir anlam çıkartmıştır. Ancak, deneyinin kontrolü yoktur. Kirli gömlek ve buğday başaklarını sıkıca kapalı bir kutuya koymuş olsaydı, 21 gün sonra elde edeceği sonuç çok daha farklı olurdu. Kontrol deneyi, farelerin dışarıdan geldiğini ve kendiliğinden oluşmadıklarını gösterecekti. van Helmont, kendi kendisini sorgulamamış, hatta kirli gömlek ve buğdaydan oluştuğunu sandığı fareleri görünce, bunların normal doğumla meydana gelen farelere tümüyle benzemesine çok şaşırmıştır.van Helmont’un çalışmaları, günümüz bilim insanları için iki yönden uyarıcıdır. Birincisi, bilim insanları bir deneyin sonuçlarını etkileyebilecek tüm faktörleri kontrol etmeye ve tanımaya çalışmalıdırlar. Yani, deneylerin tüm değişkenlerini kontrol etmelidirler. İkincisi, bilim insanları ana fikirlerinin gerçekleri yorumlamada da etkili olabileceğini unutmamalı ve kendi fikirlerini de sorgulamalıdırlar. Günümüz bilim insanı, gerçekleri organize etme ve yorumlamada yararlı olabilmek için, fikirlerini tekrar tekrar kontrol etmeli, eksiği ya da yanlışı ortaya çıkarsa, bu fikirlerinden vazgeçmeye ya da değiştirmeye hazır olmalıdırlar.Redi ve biyogenezFRANCESCO REDI, 17. yüzyılın ortalarında Abiyogenez ile ilgili deneyler yapmıştır. Redi, “Böceklerin oluşumu üzerine deneyler” adlı eserinde, Abiyogenez teorisinin geçersizliğini anlatmıştır:“Eğer yanlış bildiride bulunmuşsam; bu bildiri, benden daha akıllı biri tarafından düzeltilecektir. Yine de inançlarımı ifade etmeliyim: Başlangıçta ilâhi emir ile dünyaya gelen ilk hayvanlar ve ilk bitkilerden sonra, artık mükemmel ya da mükemmel olmayan başka çeşit hayvanlar ya da bitkiler gelmemiştir.”Burada Redi, canlıların kendiliğinden oluşmadığına ilişkin bir fikir ileri sürmüştür. Bu fikir bir gerçek olmayabilirdi. Redi hipotezini ve gözlemlerini anlatmaya devam etmiştir:“…ve her nekadar çürüyen bitkiler ve ölmüş hayvanlar içinde sonsuz sayıda kurtçukların oluşması günlük bir gözlem idiyse de, bu kurtçukların tümünün eşeyli üreme ile oluştuklarını ve içinde bulundukları çürümüş maddelerin yalnızca bir ortam olarak işe yaramaktan başka bir fonksiyonlarının olmadığı inancında olduğumu söylemek isterim. Bu uygun ortamlar, üremeye bırakılan yumurtaya besin de sağlar.”Redi, ölmüş hayvanlar üzerinde bugün böcek larvaları olarak bilinen kurtçukları görmüş ve bu kurtçukların kökenini açıklamaya yarıyacak bir hipotez ileri sürmüştür. Canlının kendiliğinden oluşamayacağı fikrinden hareket ederek, hipotezini geliştirmiş ve kendi hipotezinin denemesini de yapmıştır:“Deneyin doğrulanması olmaksızın inanmanın değeri olmayacaktır. Bu nedenle, temmuz ayının ortasında bir yılan, birkaç tür balık, bir yılan balığı ve bir dilim süte batırılmış dana etini geniş ağızlı dört ayrı kavanoza koydum ve ağızlarını sıkıca kapattım. Sonra yine aynı sayıda ve aynı şekilde kavanozlar hazırlayarak ağızlarını açık bıraktım.”Redi deneyinde değişken faktör olarak şişelerin ağzının açık ya da kapalı bırakılmasını düşünmüş ve şişelerin yarısının ağzını açık, diğer yarısını da kapalı bırakmıştır. Deneylerin sonucunu şöyle açıklamıştır:“Ağzı açık kavanozlardaki balıklar ve et parçası çok geçmeden kurtçuklarla dolmuştu ve sineklerin kavanozlara girip çıktıkları görülüyordu. Fakat, ağzı kapalı kavanozların içinde, ölü balıklar olmasına ve birçok gün geçmesine karşın bir kurtçuk bile görmedim.”Redi’nin deneyi, van Helmont’un deneyinden daha bilimseldir. Ayrıca, Abiyogenez için serbest bir şekilde girip çıkan taze havanın gerekliliği üzerine yapılan itiraza, Redi’nin deneyi yanıt vermektedir.Redi’nin deneyleri, bir canlının kendisinden önceki bir canlıdan oluşabileceği fikrini destekliyordu. Bu fikir biyogenez olarak bilinir. Bununla beraber Redi’nin deneyleri kendiliğinden oluş fikrini yıkamamıştır. Nekadar iyi plânlanmış ve inandırıcı olursa olsun, bir seri deneyle asırlarca tüm dünyaya yayılmış olan bir fikrin silinmesi oldukça zordur. Abiyogeneze inananlar bir süre için tartışmalara girmemişlerdir. Bununla birlikte, konu canlılığını kaybetmemiştir.Mikroskop yeni kanıtlar sağlarAbiyogenez teorisi beklendiğinden daha hızlı desteklenmiştir. Redi’nin deneyinden birkaç yıl sonra, LEEUWENHOEK basit bir mikroskop geliştirmiştir. Bu mikroskopla incelediği çeşitli maddelerde birçok mikroorganizma görmüştür. Daha önce bu küçük yaratıkların varlığı bilinmiyordu. Eşeyli üremenin ya da akla yakın herhangi bir diğer yöntemin böyle birçok küçük organizmalar yaratabileceği düşünülmemiştir. Bu nedenle birçok kişi yeni bir ilgi ile Abiyogenez fikrine yeniden dönmüştür.Abiyogenez fikrinin yıkılması - Pasteur’ün şüpheleri ortadan kaldıran deneyleri1860'lı yıllarda LOUIS PASTEUR canlılığın kökeni sorusu üzerinde çalışmaya başlamış ve havanın mikroorganizmalar için ortak bir kaynak olduğunu göstermiştir. Cansız maddelerin havada, cam eşyalarda, toprakta ve el üzerinde bulunan bakterilerden kolayca kirlenebileceğini de düşünmüştür. Bunu kanıtlamak için, dikkatle sterilize ettiği sulu besinler üzerinde organizmaların büyümediğini göstermiştir.Abiyogenez fikri kolayca çürütülememiştir. Anlaşmazlık yıllarca sürmüş, sterilleştirme işleminde maddenin içindeki aktif özün ısı ile yok olduğu tartışması devam edip gitmiştir. Sonunda Pasteur bu tartışmalara bir yanıt bulmuştur.Pasteur, içerisine besin solüsyonları koyduğu balonun boyun bölümünü “S” şeklinde kıvırmıştır. Daha sonra balonu iyice kaynatmış ve soğumaya bırakmıştır. Hava bu kıvrık borudan içeriye girebildiği halde, toz ve bakteriler girememiştir. Bu deneyler, abiyogeneze inananların itirazlarına iki yönden yanıt vermektedir. Birincisi; Pasteur, sıvının kaynatılmış olmasına karşın hâlâ canlılığı devam ettirme yeteneğinde olduğunu göstermiştir. Eğer balonun “S” boynu kırılırsa ya da sıvı balonun boyun bölgesine değecek şekilde balon eğilirse, birkaç gün içinde balondaki sıvıda bakteri kolonileri ya da mantarların ürediği görülür. İkincisi ve daha önemlisi, havanın serbestçe balondan içeri girebilmesi ve dışarı çıkabilmesidir. Pasteur, havanın içinde bulunabilecek herhangi bir aktif öze itiraz etmemiştir. “S” boyunlu cam balon, birbuçuk yıl kadar mikroorganizmalardan arınmış olarak kalabilir. Pasteur’ün çalışması yayınlandıktan sonra, Abiyogenez üzerine yalnızca zaman zaman bazı yeni yayınlar ortaya çıkmıştır. Günümüzde, canlılığın kökeni üzerine sağlam bilgiler elde edilmiştir. Eğer olayların, sinek?yumurta?larva?sinek şeklindeki devri o zaman açıklanabilmiş olsaydı, abiyogeneze inananlar da biyogenez fikrini kabul ederlerdi.Biyogenez teorisinin ortaya çıkardığı yeni sorunlarBiyogenez teorisi en az iki önemli soru ortaya çıkarmıştır. Birinci soru; eğer canlı bir organizma, başka bir canlı organizmadan oluşuyorsa, tüm canlıların ortak bir atası mı var? Eğer böyle ise, bugünkü çok çeşitli organizmalar nasıl meydana gelmiştir? Bu sorunun yanıtı Evrim Teorisi ile verilmeye çalışılmıştır. Bu teoriye göre, bugün yeryüzünde yaşayan tüm canlılar,daha önce yaşamış organizmaların yeni döllerinin değişmesi ile oluşmuşlardır. Döllerin değişmesi hariç tutulursa, bu teori tümüyle biyogenez teorisine benzer. Bu iki teorideki benzerlik, biyolojide kavram ve teorilerin birbirleriyle sıkıca bağlandığını gösterir.Biyogenezden ortaya çıkan ikinci soru; eğer bir canlıyı başka bir canlı oluşturuyorsa, ilk canlı nasıl meydana gelmiştir?Hücre yaşamın temel birimidir. Bölünmenin her çeşit hücrede aynı yöntemle olması, organizmaların birbiriyle olan evrimsel ilişkilerine bir başka kanıt olabilir. Hücrelerin yapı ve çoğalmada gösterdiği bu benzerlik, bizi genelleştirme ile hücre teorisine götürür. Bu teoriye göre tüm büyük organizmalar, yapısal ve işlevsel birim olan ve bir dereceye kadar bağımsız davranan hücrelerden oluşmuştur. Organizmaların yaşamı, hücrelerin uygun bir şekilde kontrol ve çalışmasına bağlıdır.Bugün hücre teorisinin iki varsayımı vardır. Birinci varsayıma göre hücre, çok hücreli organizmaların yapısal ve işlevsel temel birimidir. İkincisine göre hücre bölünmesi, ebeveyn hücreler ile oğul hücreler arasında kalıtsal bir devamlılık sağlar. İkinci varsayım hücre teorisi ile gen teorisi arasındaki sıkı bağı da gösterir. Hücre teorisi aynı zamanda, çok hücreli organizmaların tek hücreli organizmalardan geliştiğine ilişkin mantıklı bir açıklama sağlar. Çok hücreli organizmalardaki her bir hücrenin gerçekleştirmiş olduğu fonksiyon, bir bütün olarak organizmanın fonksiyonunu belirler. Yani çok hücreli bir organizmanın yaşamı, o organizmayı oluşturan hücrelerin görevlerini yapmasına bağlıdır.Leeuwenhoek tarafından yapılmış olan tek mercekli mikroskop ile de bazı şeyler büyütülmeye çalışılmış ise de, bu tek mercekli mikroskop hücrenin keşfinde kullanılmamıştır. İlk bileşik mikroskop (iki ya da daha çok mercekli), 1600 yıllarında Hollandalı iki gözlükçü kardeş tarafından bulunan iki mercekli basit bir tüptür. Mercek camları doğru bir şekilde yerleştirilirse, büyütme ve ayrıntının görülmesi bir mercekle elde edilenden daha iyi olur. Fakat uzun yıllar merceklerin niteliği geliştirilememiştir. Sağlanan görüntüler bozuk ve bulanıktır. Canlıların mikroskopla incelenmesi ancak, 35 yıl sonra mümkün olmuştur.Bileşik mikroskoplarda ilk iyileştirme, İngiliz bilim insanı Robert Hook tarafından yapılmıştır. Hook mikroskopla yaptığı incelemeleri “Micrographia” adlı kitabında yayınlamıştır. Bu kitabında, çakı ile bir kesit aldığı şişe mantarındaki ışık mikroskobik gözlemlerini şöyle anlatır:“Gördüğüm şey çok fazla delikliydi ve bir bal peteğine benziyordu… bu delikler ya da hücreler, çok derin değildi; ancak, çok sayıda küçük kutucuklardan oluşmaktaydı.”Hook, ince mantar kesitinde gördüğü şey olan bu küçük delikleri anlatmak için “hücre” sözcüğünü kullanmıştı. Hook ölü dokudaki hücre duvarlarını görerek bunları küçük odalar ya da kutucuklar olarak çizmiştir. Bizim bugün bildiğimiz asıl hücreyi görmemiş ve hücre teorisini ileri sürememiştir. evrim fikrinin gelişmesine çok çalışmış olan T.H. HUXLEY de bu küçük odaların ya da hücrelerin önemini kabul etmekte tereddüt etmiştir.Birçok bilim insanı, Hook’dan sonra gelen 150 yıl içinde çok dikkatli gözlemler yapmışlarsa da, hiç biri hücreye ait bir teori ileri sürememiştir. 1824'de Fransız R.J.H. DUTROCHET, bitki ve hayvan dokularını karşılaştırmalı olarak incelemeye başlamıştır. Çok dikkatli bir gözlemci olan Dutrochet, hücre teorisine oldukça yaklaşan aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:“…hayvanların tüm organik dokuları son derece küçük yuvarlak hücrelerdir ve kohezyon kuvvetleri ile birleşmişlerdir. Böyle hayvan ve bitkilerin tüm organları, tüm dokuları çeşitli şekillerde değişmiş gerçek hücre dokularıdır.”Dutrochet, canlı dokuların bazı bağlayıcı kuvvetlerle bir arda tutulan küçük hücreler olduğuna ve organların çeşitli dokulardan yapıldığına inanmıştı.İskoçyalı bir botanikçi olan ROBERT BROWN birkaç yıl sonra (1831), bir çalışmasına dayanarak önemli bir gözlem ve genelleştirme yapmıştır. Brown orkidenin yaprak hücrelerini incelerken, hücrelerin içinde daha koyu renkli ve yuvarlak bir bölüm olduğunu görmüş, buna nukleus adını vermiştir. Sonra bu gözleminden bir genelleştirmeye giderek; “diğer çiçekli bitkilerin tüm hücrelerinde de bir çekirdek bulunduğunu” söylemiştir. Fakat, çekirdeğin hücre bölünmesindeki rolünü görememiştir.Hücre teorisinin ileri sürülmesi19. yüzyılda Alman bilim insanları THEODAR SCHWANN ve MATTHIAS SCHLEIDEN’in ayrı ayrı çalışmaları hücre teorisini doğurmuştur. Schleiden, 1838'de yayınladığı incelemesinde, hücrelerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmış ve hücrenin gelişmesinde çekirdeğin temel rol oynadığına ilişkin bir hipotez ileri sürmüştür. Her hücrenin ikili bir yaşam sürdüğünü, bunlardan birinin yalnızca kendi gelişmesiyle ilgili ve bağımsız bir hayat olduğunu, diğer yaşamının ise bitki dokusunun bir parçası gibi görev yaptığını söylemiştir. Yani, yaprağa, gövdeye ya da köke ait olabilen herhangi bir bitki hücresi, küçük ve bağımsız bir organizma gibi iş görür. Her hücre aynı zamanda ait olduğu daha büyük organizmanın yaşamına yardımcı olur.Schleiden bitki hücrelerinde çalışırken, Schwann hayvan hücreleri ile çalışmıştır. Schwann, kurbağa hücreleri üzerine yaptığı gözlemlerden bazılarının, Schleiden’in bitki hücresi fikrine kolayca uygulanabileceğini görmüştür. Schwann, kuş yumurtasınada kas teline kadar çeşitli hayvan dokularını inceleyerek hipotezi denemiş ve gözlemleri kendisini aşağıdaki genelleştirmeye götürmüştür.“…tüm dokuların birimleri hücrelerden oluşur. Organizmaların, farklı da olsa, bu birimlerinin gelişmesi için genel bir prensibi vardır. Bu da hücrelerin oluşumu prensibidir.”Schleiden ve Schwann ne hücreyi bulmuşlar, ne de adlandırmışlardır. Ancak, temel fikri alarak, canlıların hücrelerden oluştuğunu, hücrelerin bağımsız hareket etmelerine karşın, birlikte çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bir hücreli organizmalardan meşe ağaçlarına ve insana kadar tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu söyleyen bu temel varsayım, hücre teorisidir.Alman fizikçi ve biyoloğu olan RUDOLF VIRCHOW 1885'de hücrelerin daima hücre bölünmesi ile çoğaldıkları fikrini genelleştirmiştir. Wirchow’un bildirisi Lâtince “omnis cellula a cellula” olarak söylenir ve her hücrenin başka bir hücreden geldiği anlamındadır. Bu genelleştirme Abiyogenez tartışmalarını da sonlandırmıştır. Bu bildiri aynı zamanda birkaç yıl sonra Darwin tarafından ortaya atılan evrim fikri için de bir temel oluşturmuş olup, hücre teorisinin ikinci temel varsayımıdır.1879'a kadar yeni mercekler geliştirilmiştir. Alman biyolog WALTHER FLEMMING geliştirilmiş mercekler takılı mikroskopla, hücre bölünmesinde, çekirdekte meydana gelen olayları izleyebilmiştir. Olaya, iplik şeklindeki kromozomlar nedeniyle mitoz adını vermiştir.Hücre teorisinin tarihi, fikirlerle bilimsel gözlemler arasındaki ilgiyi gösteren iyi bir örnektir. İnsan gözlemlerinin çok ilerisinde olan şeyleri açıklamaya çalıştığında yanlışlıklar yapmıştır. Yine de, yanlış fikirlerin olması, hiç fikir olmamasından iyidir. Çünkü, bu yanlış fikirler başkalarını da aynı problemler üzerinde düşünmeye, daha birçok deneyler yapılmasına yöneltir. Hücre teorisi ve evrim teorisi, biyolojinin iki temel genelleştirmesidir. Üçüncü temel teori gen teorisidir. Bu üç teori, her biri bir diğerini destekleyerek, birbirleriyle ilgili fikirlerden oluşmuş geniş bir yapı oluştururlar. Biyogenez başka yaşam biçimleri doğuran yaşam biçimi işleyişidir. Örneğin bir örümcek yumurtlayarak başka bir örümcek meydana getirir.Terim aynı zamanda, yaşamın uygun koşullar altında canlı olmayandan üreyebileceğini, henüz bu koşullar bir bilinmez olarak kalsa da, savunan abiyogenez varsayımının tersine, bir canlı maddenin sadece canlı bir maddeden üreyebileceğini iddia eden varsayım için de kullanılmaktadır.Yapılan Deneyler19.yüzyıla kadar, belli koşullar altında yaşamın canlı olmayandan ürediğine inanılırdı; kendiliğinden oluş işlemi. Bu düşünce organik bir madde dışarda bırakıldığında üstünde üreyen kurtçuk ve larvaların gözlenmesine bağlı olarak geliştirilmişti. Fakat 1688'de Francesco Redi isimli bir bilim adamı, üreyen kurtçuk ve larvaların diğer sineklerin bıraktıkları yumurtalardan çıktıklarını kanıtlamıştır. Redi, deneyinde ilk başta sekiz kavanozun içine et koymuş ve dördünün ağzını kapatıp, diğer dördünü açık bırakmıştır. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu görmüştür. Redi'nin karşıtları, yani abiyogenezi savunanlar, ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savunmuşlardır. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarlamış ve yine larvaların oluşmadığını gözlemlemiştir.[1] Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.Biyogeneze ikinci bir anlam, Fransız, Cizvit papaz, bilim adamı ve düşünür Pierre Teilhard de Chardin tarafından yaşamın kökeninin maddenin daha yüksek bir bilince doğru yönelmesi anlamında; artık çürütülmüş olan ortogenez varsayımının bir açılımı olarak kullanılmıştır.Pasteur'ün (ve diğerlerinin) deney sonuçları şu ifadede özetlenmiştir, Omne vivum ex vivo (veya Omne vivum ex ovo), Latince anlamı "hayat bir yumurtadan çıkar". Bu bazen "biyogenez yasası" olarak anılmakta ve modern organizmaların doğada canlı olmayandan kendiliğinden oluşmadığını göstermektedir.Biyogenez yasası Ernst Haeckel's Biyogenetik yasaile karıştırılmamalıdır. Canlı olmayan maddelerden üreyen hiçbir canlı henüz gözlenmemiştir. Canlı olmayan maddelerde enfeksiyon yapan ve evrim geçiren yaşayabilir virüsler rapor edilmiştir;  ne var ki, virüslerin gerçekten canlı olup olmadıklarına dair tartışma hala devam etmektedir. Aynı zamanda abiyogenez mekanizmalarının olabilirliği ve birikimi ile ilgili değişik deneylerin devam ettiği bildirilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/biyogenez-nedir-

Evcil Hayvan Ürünleri Nelerdir

Evcil Hayvan Ürünleri Nelerdir

Yaşamını başka bir türle paylaşanlar belirgin şekilde diğerlerinden ayrılır. Onlar için her şey daha farklıdır. Eğer bir hayvanla beraber yaşıyorsanız yemek yemekten tutun da giyim kuşama kadar her alanda ondan etkilenirsiniz. Hayvanların sade ve doğ  al yaşam tarzı ruhunuzdaki fazlalıkları yüzünüze vurur adeta. Onların saf sevgisi sizi yavaş yavaş büyüler ve başkalaştırır. Zamanla aranızdaki etkileşim tahmin edemeyeceğiniz boyutlara ulaşır.Sonunda bir insanla anlaştığınızdan çok daha iyi anlaşmaya başlarsınız onlarla. Siz onları anlamasanız da onlar sizi anlar ve kendini anlatmanın da bir yolunu bulur. Sonra bir de bakarsınız ki benzeşmeye başlamışsınız. O sizin gibi davranmaya başlamış, siz de onun gibi. Siz farkına bile varmadan ailenin kan bağından da öte bağlarla bağlandığınız bir ferdi oluvermiş. Onun ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarınızdan daha fazla önemsemeye başlarsınız. Gün gelir yemez, yedirir, içmez içirirsiniz. Kendinizi, kendinizden çok ona alışveriş yaparken bulduğunuz günler olur. Bunun ne maddi ne de fiziki zorluklarını sorun etmezsiniz. Etmezsiniz ama bunları hafifletmek için basit bir yolu da reddetmezsiniz herhalde. Öyleyse aşağıdaki linklere bir göz atmalısınız:Artık doğrudan sadece evcil hayvanlara özel ürünler satan mağazalar da var. Aşağıda bunların birkaçını görebilirsiniz. Bu mağazaların birçoğunda mama dışında, şampuanlar, taraklar, fırçalar, yataklar, aksesuarlar vb. ürünler bulabilirsiniz. Bir de elbette  n11, hepsiburada, gittigidiyor gibi fırsat mağazaları var. Alışverişlerinizi yapmadan önce kesinlikle fiyat ve fırsat karşılaştırması yapın.  Söz konusu mağazaların hediye çeki ya da indirim kuponu gibi özel indirimler verip vermediğini inceleyin. Genelde mağazalar bu tip fırsatları kendi sayfalarından duyurmak yerine “İndirim Kodlarım”’da yayımlamayı tercih ediyorlar. Yani diğer bir ifadeyle n11.com’da alışveriş yapmadan önce gidip işinize yarayacak şuna benzer bir n11 indirim kuponu olup olmadığını araştırmak için vakit ayırın. Doğru zamanda doğru fırsata denk gelirseniz aynı fiyata 1 paket yerine 2 paket birden alabilirsiniz.İşte  evcil hayvan  ürünleri satın alabileceğiniz bazı online mağazalar:◦petshoptaneve.com◦zooplus.com.tr◦markamama.com.tr◦n11.com◦hepsiburada.com◦gittigidiyor.comhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/evcil-hayvan-urunleri-nelerdir

Kalsiyum ve Kalsiyumun Özellikleri

Kalsiyum, toprak alkalileri grubundan metalik bir element. Sembolü “Ca”dır. İsmi Latincede “kireç” anlamına gelen “calx” sözcüğünden gelmektedir. İlk defa 1808’de Lumphru Davy tarafından kalsiyum hidroksitten elektroliz yoluyla elde edilmiştir.Metalik kalsiyum gümüş gibi parlaktır. Özgül ağırlığı 1,55 g/cm³tür. 851 °C’de erir. 1439 °C’de kaynar.Vücudumuzda makro yapıda bulunur.Elektriği iyi iletir. Gevrek (kırılgan) olmasına rağmen yumuşaktır. Sertliği sodyum ile alüminyum arasındadır. Haddelenebilir ve dövülebilir. Çekme mukâvemeti 438 kg/cm²dir. Oksidasyon değeri 2+’dır. Atom numarası 20, atom ağırlığı 40,078’dir. Yeryüzünde altı tabiî izotopu bulunmaktadır: Ca40, Ca42, Ca44, Ca46 ve Ca48. Dünya üzerindeki kalsiyum elementinin % 97’si Ca40 izotopudur. Sun’î olarak pek çok radyoaktif izotopları elde edilmektedir. Bunlardan birisi Ca45 olup, kemikte kalsiyum kalıntısı üzerinde yapılan araştırmalarda, su tasfiye işlemlerinde, deterjan aktivitesi için ve yüzey ıslanması hâdiseleri üzerindeki çalışmalarda kullanılmaktadır.Kalsiyum yeryüzünde en bol bulunan beşinci elementtir. Volkanik kayaların % 3-63’ünü teşkil eder. Kimyevî reaktivitesi yüksek olduğundan serbest halde bulunmaz. Yer kabuğunda genellikle karbonat, sülfat, silikat ve fosfat bileşikleri şeklinde bulunur. En çok rastlanan mineralleri kireçtaşı, mermer, kalsit (CaCO3), dolamit (MgCO3 CaCO3), fluorit, fluspat (CaF2) apatit Ca3(PO4)2 Ca(FCl)2, gips (CaSO4.2H2O) ve fosfrittir Ca3(PO4)2. Ayrıca deniz suyunda çözünmüş olarak ve kemiklerde kalsiyum fosfat, kabuklu hayvanların kabuklarında ise kalsiyum karbonat hâlinde bulunmaktadır.Bugün metalik kalsiyum yalnız eritilmiş kalsiyum klorürün elektrolizi ile elde edilmektedir. Elektrolit kabı olarak porselen veya demir kaplar kullanılmaz. Çünkü yüksek sıcaklıkta yapılan bu işlemde erimiş kalsiyum klorür, bu tür kaplara tesir eder. Bu sebeple grafitten yapılmış kaplar kullanılmaktadır.Bundan başka kimyevî yollarla da kalsiyum elde edilebilir. Bunlardan biri eritilmiş kalsiyum iyodürü sodyum ile muamele etmektir:CaI2 + 2Na → Ca+ 2NaIdenklemine göre ayrılan kalsiyum, sodyumun fazlasıyla sıcakta alaşım yapar, soğukta kristallerden saf alkol ile sodyum uzaklaştırılarak kalsiyum elde edilir.Kalsiyum, pek çok metallerin alaşımlarının elde edilmesinde kullanılır. Kalsiyum-silikon alaşımları çelikte kristallerin tânecik büyüklüğünü kontrol eder. Alüminyumlu alaşımlarda ise kalsiyum, metallerin mekanik ve elektrik özelliklerini iyileştirir. Kalsiyum-lityum alaşımları, çelik, bakır ve nikel alaşımlarında deoksidan olarak kullanılır. Kalsiyum-germanyum alaşımları da, saflaştırıcı olarak kullanılır % 98 kurşun, % 2 kalsiyumdan meydana gelen alaşım mekanik yatak metallerinin hazırlanmasında kullanılır.Kalsiyum kolayca elektron kaybettiğinden dolayı, çok iyi bir indirgeyicidir. Bu amaç için kullanılan metalik sodyumdan pahalı olmasına rağmen, zirkonyum, hafniyum, vanadyum, tungsten, toryum, uranyum, yitryum, skandiyum, sezyum ve nadir toprak metalleri gibi az bulunan metallerin elde edilmesinde yaygın olarak kullanılır. Bu metaller, oksitleri veya florürlerinin indirgenmesi sonucu elde edilir. Suya olan aşırı hassaslığından dolayı, kalsiyum aynı zamanda alkol gibi organik çözücüleri kurutmak için de kullanılır. Deniz altında ses veren aletlerde kullanılması, su ile olan reaksiyonunda hidrojen gazı açığa çıkarmasına dayanır.Önemli bir kalsiyum bileşiği olan kalsiyum asetat ve asetik asit îmâlâtında, tekstil kurutmasında ve baskısında; kalsiyum bromür, fotoğrafçılıkta, su alıcı madde olarak yiyecek ve ahşabın korunmasında; kalsiyum siyanamit, sun’î gübrede istenmeyen otlara karşı ve demir-çeliğin sertleştirilmesinde; kalsiyum sikhamat, alkolsüz içkilerde, düşük kalorili ve diyabetik yiyeceklerde sun’î tat verici olarak; kalsiyum hipoklorit, bakterilere, mantarlara karşı; kalsiyum tungstat ışık veren boyalarda ve floresan lambalarda kullanılır. Bu bileşiğin sentetik kristalleri laser ve maserler için bir başlangıç maddesidir. Biyolojik önemiYaşayan canlıların fizyolojik kimyâsında kalsiyum önemli rol oynar. İnsan vücûdundaki kalsiyumun % 99’u kemiklerde ve dişte bulunur. Kan kalsiyum düzeyi sağlıklı bır insanda 8,5-10,2 mg/dL düzeyindedir. 8,5 mg/dL altındaki değerler Hipokalsemi, 10,2 mg/dL üzerindeki değerlerde ise hiperkalsemi olarak adlandırılır. Kalsiyumun büyük bir kısımı kanda Albumine bağlanarak taşınır. Vücutta birçok fizyolojik fonksiyonu olan kalsiyumun yeterli miktarlarda alınmaması, barsaklardan emiliminde bozukluklar, yetersiz güneş ışığına maruz kalmak kalsiyum eksikliğine sebep olur. Çocuklardaki klinik tablo Raşitizm, yetişkinlerde ise Osteomalazi olarak isimlendirilir. Kalsiyumun dokularda kullanılabilmesi için C ve D vitaminlerinin de yeterince bulunması lâzımdır. Hattâ kandaki fosfor ve kalsiyumun birbirine oranları da uygun olmalıdır. Peynir kalsiyumca, ceviz fosforca zengin bir yiyecektir.Kalsiyumun, kasların gerginliği ve kalbin çalışmasında, gebelik ve doğumdan sonra süt yapımında büyük rolü vardır. Kemik gelişimi ve yapısı üzerindeki etkileri nedeniyle özellikle bebeklerde ve çocuklarda yeterince kalsiyum alınmasına özen gösterilmelidir. Kalsiyum, süt ve süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. Ayrıca, badem, fındık gibi kuru yemişler de kalsiyum içerir. Keçiboynuzundaki kalsiyum oranı, inek sütündekinden üç kat daha yüksektir.[1]Çok Fazla alınması durumunda ise kas güçsüzlüğü, kireçlenme gibi belirtiler görülebilir.Bitkilerdeki önemiYaşlı yapraklardan genç yapraklara hareket etmediği için eksiklik belirtileri ilk olarak genç yapraklarda veya dokularda görülür. Bitkinin kök gelişimi zayıflar. Genç yapraklarda kenar ölümleri, kıvrılma ve kırışma olur. Meyveler yumuşar ve raf ömürleri kısalır. Şeker pancarında uç yanıklığı oluşur. Domateste çiçek burnu çürüklüğü, karpuz ve biberde de benzer belirtiler görülür. Elma ve armutta mantarsı leke, acı çürük ve acı beneğe rastlanır. Birçok meyve ve sebzelerde dış ve iç zararlar görülür. Meyvelerin pazar değeri düşer ve ucuz olur.

http://www.ulkemiz.com/kalsiyum-ve-kalsiyumun-ozellikleri

Kükürt Elementinin Özellikleri

Kükürt, limon sarısında ametal, yalın katı cisimdir (simgesi S olan kimyasal bir elementtir). Kükürt doğada yaygın olarak bulunan bir elementtir (yer kürenin % 0,06'sını oluşturur). Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Louisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınında, alçı taşı ya da kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Çoğunlukla metallerle birleşmiş olarak görülür. Demir, bakır, kurşun, ve çinko sülfürler, bu metallerin en önemli cevherleridir. Kalsiyum sülfatı ya da başka deyişle alçıtaşını saymak gerekir.Doğada çeşitli bileşikler halinde bulunan kükürt dahilen hafif laksatif olarak kullanılır. Dıştan sürüldüğü zaman (losyonlar, merhemler) asalakları öldürücü seboreyi giderici ve keratin eritici nitelikler gösterir. Pek çok maddelerin moleküllerinde bir ya da birçok kükürt atomu bulunur. Kükürdün varlığı bu maddelere sülfamit örneğinde olduğu gibi bakteri öldürücü özellikler kazandırır. Kükürt gidermek bir maddeyi bileşiminde bulunan kükürtten ya da bir sülfürden arındırmak (dökme demirde bulunan kükürt kireç ferromanganez ya da sodyum karbonat katılarak giderilir). Kükürt sütü bir asidin hiposültid üzerine etkimesi sonunda oluşan kolodal kükürt asıltısıdır. Çubuk kükürt, silindir biçiminde dökülmüş kükürttür.Hidrojenle kükürt giderme bir benzinin bir mazotun kükürdünü bir katalizör eşliğinde gidermek için hidrojen kullanan arıtma yöntemidir. Kükürt taşı aşırı derecede kükürtlenmiş şaraplarda duyulan hoşa gitmeyen taddır.Kükürt, antikçağda bilinen dokuz yalın cisimden biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğu 1777'de Lavoisier'dan ortaya attı. 1810'a doğru Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı. Kükürt tatsız, kokusuz bir katıdır, ısı ve elektriği iyi iletmez. Sıcak suya bir parça kükürt atıldığında hafif çatırtılar çıkar ısıtıldığında 113° dereceye doğru eriyerek açık sarı bir sıvı verir, bu sıvı daha yüksek sıcaklıkta ağdalı bir kıvama erişerek esmerleşir. 220° dereceye doğru kararır ve akışkanlığını yitirir. Daha sonra akışkanlığını yeniden kazanmasına karşın rengini korur ve 446,6° derecede kaynar buharının yoğunluğu sıcaklığa göre değişir. Kükürt molekülündeki atom sayısının değiştiğini de gösterir. Suda çözünmemesine karşın benzende hafifçe çözünür ama en önemli çözücüsü karbon sülfürdür.Kükürt kimyasal olarak oksijenle birçok benzerlik gösterir ve bileşmelerde oksijenin yerine geçer. Ama daha az elektronegatifdir; Metaller, oksijenle olduğu gibi kükürt buharında yanarak sülfürleri meydana getirir. Nitekim demir talaşı ve kükürt çiçeği hafifçe ısıtıldığında akkor hale gelerek yapay demir sülfürüne dönüşür. Kükürt oksijen ve halojenlere karşı elektropozitiftir. KükürtKükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. Arı kükürt, kara barut ve havai fişeklerin bileşimine girer. Kükürtten ayrıca kibrit yapımında, kauçuğun kükürtlenmesinde, ebonit üretiminde yararlanılır. Bu aralarda bağlarda görülen külleme hastalığına karşı yapılan kükürtleme ile deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan pomat ve şampuanların hazırlanmasında kükürtten yararlanıldığını özellikle belirtmek gerekir. Kükürt dioksit, amfizemin ve süreğen bronşitlerin oluşumunda önemli rol oynar, çocuklarda solunum hastalıklarının sayısını artırır. Bitkilerde oldukça kısa süreli temaslarda yaprak nekrozlarına neden olur. Daha düşük yoğunlukta, ama daha uzun süreli temaslarda metabolizma etkinliğinde azalma yapar.Kükürt, hem dahilen hem de haricen kullanılan bir halk ilacıdır. Uyuz ve egzamada mangal külüyle karıştırılan kükürt, zeytin yağıyla pomat yapılarak hasta bölgeye sürülür. Alerjiye karşı toz kükürt, leblebi unu ya da balla karıştırılarak hastaya yedirilir. Yanıklarda bir miktar kükürt kireçle karıştırılıp pomat haline getirilerek deriye sürülür. Kulak hastalıklarını sağaltmak için, çocuk düşürmek içinde kullanılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde hayvan uyuzunda ve hayvanların mide bağırsak parazitlerini düşürmek üzerede dahilen kükürt kullanılır. Kükürt ve insan vücuduKükürt Minerali’ nin Görevi: Bağ dokusu, deri, tırnak üretimi, kan şekeri seviyesinin kontrolu, vücudun zehirlerden temizlenmesi, safra üretimi.Sağlıklı saç,cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur,bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur. Kükürt yataklarıKükürt, doğada bol bulunan bir elementtir; taş kürenin %0,06'sını oluşturur. Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Luisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınlarında, alçı taşı, kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Türkiye'de Keçiborlu'da Etibank tarafından kapatılan ocaklar 2008 yılında tekrar açılmıştır. Kükürt izotoplarıKükürtün 23 bilinen izotopları vardır. Bunların dördü kararlıdır: 32S (% 95,02), 33S (% 0,75), 34S (% 4,21), ve 36S (% 0,02). 35S dışında, kükürtün radyoaktif izotopları oldukça kısa ömürlüdür. 35S atmosferde 40Ar'un kozmik ışınlarla parçalanmasıyla oluşur. Bunun yarılanma süresi 87 gündür. Bir sonraki uzun ömürlü radyoizotop, 170 dakikalık bir yarılanma süresi ile, kükürt-38'dir. Yarılanma süresi 200 nanosaniye ile en kısa ömürlü radyoizotop, kükürt-49'dur.

http://www.ulkemiz.com/kukurt-elementinin-ozellikleri

Klor Elementinin Özellikleri

Klor, VIIA grubunda bulunan hafif, keskin kokulu, yeşilimsi sarı renkli, tahriş edici ve zehirleyici bir gaz. Havadan 2,5 kat ağır olan klor ilk zamanlar bir bileşik olarak kabul ediliyordu. Klor ilk olarak 1774 yılında Carl Wilhelm Scheele tarafından keşfedildi. 1810 yılında ise bugünkü ismi Humphry Davy tarafından verildi.Boğucu kokulu, yeşilimsi sarı renkli gazdır. Periyodik çizelgenin 17. grubunda öbür halojenlerle birlikte yer alan klorun simgesi Cl, atom numarası 17, atom ağırlığı 35,453'tür. Havadan yaklaşık 2,5 kat ağırdır; suda az çözünür (bir litre suda 2-3 litre klor); "Klor suyu" adı verilen bu çözelti, altını bile etkileyecek güçte bir yükseltgeyicidir. -34 °C sıcaklığa kadar soğutulduğu ya da sıkıştırıldığı zaman kolayca sıvılaşan klor, flor, brom, iyot ve astatinle halojenler grubunu oluşturur; halojenlerin son yörüngelerinde yedi elektron vardır ve öbür maddelerden sekizinci bir elektron alma eğilimi gösterirler.Mangandioksit, sodyum klorür ve sülfürik asitin tepkimeye girmesi sonucu klor açığa çıkar ve bu tepkime laboratuvarda klor elde etmek için kullanılabilir. Sanayi de ise klor, mutfak tuzunun (sodyum klorür) elektrolizi yoluyla üretilir ve yan ürün olarak hidrojen gazı ve sodyum hidroksit açığa çıkar.Klor, aşağı yukarı bütün metalleri etkiler. İnce bir demir çubuk ısıtılıp, içinde az miktarda su olan bir klor tüpüne daldırıldığında, akkor hale gelerek, kahverengi demir klorür dumanları yayar. Tepkime sırasında sıcaklık aşırı yükseldiğinden, demir eriyerek akar; ama tüpün dibindeki su, erimiş demirin cama değerek kırmasını önler. Bakır, alüminyum, kalay, kurşun ve gümüş de klorla tepkimeye girer. Bir klor tüpüne bir miktar cıva dökülürse, hemen cıva klorür oluşarak billurlaşır ve tüp çeperine yapışır. Altın ve platine sıcakta klor gazı, soğuktaysa klor suyu etki ederek, çözünmelerine yol açar.Klor, ametallerle de etkileşir. Sözgelimi, beyaz fosfor klora dokunduğunda erimeye başlar ve tutuşarak beyaz renkte fosfor klorür dumanları verir. Kırmızı fosforsa, klorla sıcakta tepkimeye girer. Hidrojen ve klor karışımı güneşe tutulursa, patlayarak hidroklorik aside dönüşür. Klor, kükürt iyot ve broma etki edebilir; ama bütün ametallerle, sözgelimi karbonla etkileşmez. Bu yüzden karbon, sodyum klorürün hidrolizinde anot olarak kullanılır.Brom ve iyottan daha güçlü bir yükseltgeyici olması nedeniyle klor, bu maddelerin bileşikleriyle karşılaştığında onların yerini alır: Sözgelimi bromhidrik ya da hidroiyodik asit şişesi üstüne klor şişesi kapatılırsa, kırmızı renkte brom buharları ya da mor iyot buharları açığa çıkar; bu durumda klor, brom ve iyodun yerini almıştır. Klor suya etki ederek yükseltgeyici özellikleri bulunan klor suyunu oluşturur. Sodyum karbonatla etkileştiğinde, javel suyu ortaya çıkar.Üretimi ve KullanımıKlor sanayide çoğunlukla doymuş tuz çözeltisinin elektrolizi yoluyla üretilir. Kimi zaman da erimiş sodyum klorürden elde edilir. Klor ve bileşikleri kâğıt ve dokuma sanayinde ağartma işlemlerinde ve kent içme sularının dezenfekte edilmesinde kullanılır. Ayrıca evlerde kullanılan ağartıcıların, mikrop öldürücülerin, çok sayıda organik ve inorganik maddelerin üretilmesinde yararlanılır. Klorlu eriticilerden, plastik maddelerin, eiastomerlerin (yapay kauçuk) üretiminde yararlanılır.Doğada klorDoğada klor serbest halde bulunmaz ama bol miktarda HCI (hidroklorik asit) içeren volkanik gazlarda serbest klora rastlanmıştır. Klorür iyonu Hazar denizi, Lut gölü, Utah'daki Büyük tuz gölü gibi iç denizlerin ve okyanus sularının başlıca eksi yüklü iyonudur. Ayrıca örneğin sodyumla birleşmiş halde halit (kayatuzu) biçimde evaporit minerallerinde yer alır. Klor üstün yapılı hayvanların vücut sıvılarında iyon halde, mide sindirim sıvılarında ise hidroklorik asit yer alır.EtkileriKlor, ilk defa I. Dünya Savaşı'nda Almanya tarafından kimyasal silah olarak kullanılmıştır. Berlin'de açılan bir kimya enstitüsünde üretilmiştir. Klor gazı suyla temas ettiğinde hidroklorik asit ve oksijen oluşturan bir tepkime gerçekleşir. Bu nedenle göz ve akciğerler gibi vücudun nemli bölgelerini tahriş eder, solunum güçlüğüne, boğazda daralmaya ve akciğer ödemine sebep olur. Litre başına 2,5 miligram klor içeren hava birkaç dakika solunursa ölüme neden olabilir.Bunun yanında doğrudan olmayan yollarla birleşimden:    Cl2O Diklor monoksit    ClO2 Klor dioksit    Cl2O6 Diklor heksoksit    Cl2O7 Diklor heptoksitKlor oksitlerin hepsi de çok kararsız ve tepkinleri çok yüksektir.

http://www.ulkemiz.com/klor-elementinin-ozellikleri

Sütün Miktar Ve Bileşimine Etki Eden Unsurlar Nelerdir?

Sütün Miktar Ve Bileşimine Etki Eden Unsurlar Nelerdir?

Sütün verimliliği, sağımın devamlılığının sağlanması, hayvanların sağlık durumları ve elde edilecek sütün kalitesine birçok unsur etki etmektedir. Bu unsurların en uygun şartları sağlaması, hem elde edilecek sütler açısından maddi boyutunda yardımcı olmakta, hem de hayvanların ömürlerinin daha uzun ve verimli olmasını sağlamaktadır.Hayvanın Irkı:Irklara göre süt verimi yani süt miktarı, kuru madde ve dolayısıyla yağ miktarı değişmektedir. Aynı ırkın farklı bireyleri arasında bile bazı farklılıklar bulunabilir. Bu farklılıkta kalıtsal yeteneğin yanı sıra, hayvanın içinde bulunduğu çevre etmenlerinin etkisi de çok büyüktür. En yaygın olan ırk jersey ırkıdır. Holstein, günde 85 litre süt miktarıyla en fazla süt verimine sahip ırktır. Hayvan Yaşının Etkisi:Yaş ile süt verimi arasında oldukça sıkı bir ilişki vardır. İlerleyen yaş etkisi ile süt verimi düşmektedir. Yine yaş ilerledikçe kuru madde ve yağ oranında düşme gözlenmektedir. Yaş ile ya da ilerleyen laktasyon sayısı ile ortalama yağ içeriği arasında negatif bir ilişki vardır. Protein ve laktoz içeriğinde de yaş ilerledikçe azalma görülür. Süt verimi düşen hayvanlar beslenmez ve kesime gönderilir.Kalıtım ve Yetiştirmenin Etkisi:Uygun bir yemlemenin yanı sıra, kalıtsal özellikler bakımından da süt veriminde artış, yağ ve protein oranlarında yükseliş görülmektedir. Yetiştirme koşulları iyi değilse, hayvan verimi ve sağlığı olumsuz yönde etkilenir.Mevsimlerin Etkisi:Kış sütleri, yaz sütlerine göre içerik bakımından daha zengindir. Yaz aylarında otlama olanağı daha çok olduğundan dolayı,yeşil yemlerle beslenirler. Yeşil yemlerin su içeriği fazla olduğundan süt miktarında artış olur, fakat yağ verimi düşer. Barınaklar ise yağ verimi artar. Çünkü çok fazla hareket etme durumları yoktur. Sıcaklık ile yağ miktarı ters orantılıdır. Yani kışları daha yağlı sütler elde edilmektedir. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça süt yağı ve proteini azalır. Laktoz miktarı düşer.Sıcaklık, Hava Nemi ve Işığın Etkisi:Çevre sıcaklığı arttıkça süt yağı ve proteini azalır. Yaz aylarında ışık altında otlama yaptıklarından dolayı verim artarken, rengi de iyileşme göstermektedir. Aniden etkin olan rüzgar, nemli hava sıcaklıkları, sütün çabuk pıhtılaşmasına sebep olur. Yaz ve kış aylarında yağ asidi ve miktarı değişir. Akşam sağılan sütler, sabah sütlerine göre yağ ve protein bakımından daha zengindir.Laktasyonun Etkisi:Doğumdan kuru kalmaya kadar geçen süt verme devresi boyunca, sütlerin miktar ve bileşimlerinde değişme görüşmesidir. Laktasyon ilerledikçe süt miktarı düşmeye başlar. Yağ miktarı 2. laktasyondan sonra artar.– Kuru Dönem: Doğumdan önceki 8 haftalık kısma denir. 2. Laktasyona hazırlık evresidir. Yani, süt verilmeyen dönemdir. Bu nedenle kuru dönem adını almıştır.Meme Dilimlerinin Etkisi:Meme 4 dilimlidir. Her dilime ait süt yapılarında farklılık vardır. Bu fark, gelişme, sürekli sağım ya da zamana bağlı olarak değişir. Her bir dilimdeki enfeksiyon diğerini etkilemez. Ancak, tüm sağım esnasında tüm meme dilimlerinden elde edilen sütler bir araya, bir ekipmanın içine toplandığından, toplam süt bileşimi üzerinde etkisi vardır.Hareket Etkisi:Açıkta, serbest gezen hayvanların, sinir ve hormon sistemi ile kan dolaşımı hızlanır. Kan dolaşımının hızlanması ve hareketlilik de süt verimi arttırır. Bu nedenle doğal ortamında otlatılan hayvanların verimliliği daha yüksektir.Sağım Süresi ve Sayısının Etkisi:İyi bir sağım ve masaj, süt bezlerinin faaliyetine ve memenin tamamen boşalmasına yardım eder. Bu durum ise süt verimini arttırır. Yapılan denemeler sonucunda, gün boyu 3 kere sağılan ineklerin 2 kere sağılanlara göre %10 verimli, 4 kere sağıldığında ise bundan çok daha fazla süt verdiği görüşmüştür. Sağım başlangıcında süt yağı %1,2 iken, sonunda %6,7 (bir sağım süresince) ‘ye çıkar. Sağım araları uzadıkça verimde artma fakat yağ veriminde düşme görülmüştür. 5 – 6 dakika içinde sağım tamamlanmalıdır. Yağın yoğunluğu düşük olduğundan, ilk önce süt verimi yüksek su, daha sonra yoğunluğu düşük olan yağ sağıma geldiğinden ilk sağımlar yağ açısından çok zengin değildir.Yem Etkisi:Yemlerin hem miktarı hem özellikleri önemlidir. Hayvanın bulunduğu evreye göre beslenmelerinde yem çeşidi kullanılır. (kızgınlık dönemi, laktasyon dönemi) Yeşil yemler, baklagil otları, şekerpancarı atıkları, buğday kepeği, kolza küspesi, malt çimi, Ayçiçek küspeleri, soya süt verimini arttıran yemlerdir. Buğday, çavdar kepeği, yulaf ezmesi, arpa kırması, şerbetçiotu yan ürünleri, keten tohumu, palm küspesi yağ oranını arttıran yemlerdir. Mısır, susam küspesi, soya, pancar posası, çiğ patates, haşhaş küspesi, donmuş yemler, soğuk yemler yağ oranını azaltıcı yönde etki yapan yemlerdir. Ani yem değişimleri de verimleri etkilemektedir. Islak, küflü çapa bitkileri ile beslenen hayvanların sütleri de kötü etkilenmekte ve küf kokusuna sahip olmaktadır. Ahırda beslenen hayvanların meraya salındığı ilk günlerde de yem değişikliği olduğundan yağlarda ilk günler artma gözlenir, fakat daha sonra tekrar eski haline gelmektedir.Mastitis:Meme yangısı, meme iltihabı demektir. Süt verimi etkileyen en önemli unsurdur da denebilir. Bu hastalık, mikroorganizmaların neden olduğu meme iltihaplanmasıdır. Mikroorganizmaların yanı sıra, mastitis oluşumuna etki eden farklı durumlar da bulunur. Bunlar, memenin yaralanması, memenin ezilmesi, kötü hava koşulları, hatalı sağım, inek bünyesindeki fizyolojik değişimlerdir. Mastitise neden olan mikroorganizmaların başında Streptococcus agalactiae, Streptococcus dygalactiae, E.coli, Staphlycoccus auerus’tur. Bu mikroorganizmalar gübre, idrar ve altlıklarda oldukça çok bulunur. Altlıklar kirliyse, barınaklar kirliyse mikroorganizmaların bulaşması yüksek olasılıktır. Hijyenik olmayan ortam ve yaşam koşulları en önemli faktördür. Yaşlılıkla birlikte de mastitis görülebilmektedir. Tam yapılamayan sağımlar, süt akımının durgunlaşması, memeye takılan makinenin vakum gücü, meme başlıklarının memede çok kalması da mastitisi tetikleyen sebeplerdendir. Mastitisli sütlerde renk, tat ve koku değişime uğrar. İstenmeyen süt asitliği artışına neden olur. Meme uçlarında kan olması durumunda fark edilmediği taktirde süte bulaşır ve kırmızımsı renk oluşur.Kaynakça: Gıda Mühendisliği Süt Teknolojisi Ders Notları Dr. O. GürsoyYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sutun-miktar-ve-bilesimine-etki-eden-unsurlar-nelerdir

Süt Nedir? Çeşitleri, Yararları ve Özellikleri Nelerdir?

Süt Nedir? Çeşitleri, Yararları ve Özellikleri Nelerdir?

Süt, literatür araştırmalarının genelinde açıklanmak üzere oluşturulmuş tanımı olarak, geniş anlamda “bütün memeli hayvanların yavrularından sonra meme bezlerinde oluşturdukları biyolojik sıvı” olarak nitelendirilmektedir. Yavrular, belirli bir süre büyümeleri için zorunlu bütün besin öğelerinin yanı sıra, immünolojik olarak korunmalarını da annelerinin meme bezlerinden salgılanan sütle sağlamaktadır.Süt üretimi 6000 yıl önce, hatta daha öncelerinde başlamıştır. Günümüzün süt hayvanları binlerce yıl boyunca farklı enlem ve boylamlarda yaşamış, doğal yaşamda ve çoğu zamanda güç ve kötü koşullara maruz kalmış evcil olmayan hayvanlardan elde edilmiştir. Hayvanların sütlerinin insanlar tarafından kullanılmaya başlaması, medeniyetin doğuşuyla başlamış denebilir. Diğer bir ifade ile, insanların hayvanları evcilleştirmesiyle başlar.İnsanoğlu tarafından çok amaçlı kullanılan otçul (herbivor) hayvanlar, insanlığın gereksinimi olan süt, et, giyinme ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak için tercih edilmiştir. Otçul hayvanlar, etçil hayvanlardan daha az tehlikeli olmaları ve idare edilmeleri daha kolay olmaları nedeniyle seçilmişlerdir. Kısrak, eşek ve katır dışındaki bütün otçul hayvanlar ruminanttır (Geviş getirenler grubu). Ruminantlar, hızlı bir şekilde ve çok büyük miktarda yiyebilirler ve daha sonra geviş getirirler. Günümüzde, bu hayvanlardan hala süt verimi için yararlanılmaktadır.Süt, porselen beyazı renginde, kendine has tat ve kokusu olan son derece besleyici bir üründür. Polidispers, yani birbirinden farklı büyüklükteki taneciklerin oluşturduğu kolloidal bir bileşime ait üründür. Bu bileşimi oluşturanlar ise, süt yağı (emilsyon), protein (kolloidal dispersiyon), laktoz ve mineral maddeler ( gerçek çözelti) ‘dir. Tüketim için, yavru doğduktan sonra beslenmesi için gerekli olan, ilk ağız sütü adı verdiğimiz kolosturum haricinde, yani ilk bir haftanın sonundaki durumdan sonra kullanılabilecek sütler uygundur.Sütün birçok yararı bulunmaktadır. Bunlardan bazıları :– Yavrunun beslenmesinde gerekli olan tüm besin maddelerini içeren eşsiz bir üründür.– Temel gıda maddesidir.– Özellikle kalsiyum ve fosfor başta olmak üzere, mineral madde kaynağıdır.– Riboflavin, yani B2 vitamini başta olmak üzere, vitamin madde kaynağıdır.– Süt proteini, amfoter olma özelliği nedeniyle zehirli ağır metalleri bağlama özelliği bulunur.– Doğadan almanın zorunlu olduğu ve vücutta üretilemeyen esansiyal yağ asitlerini ve esansiyel aminoasitleri içerir.– Sadece sütte bulunan bazı önemli bileşenleri bulundurur. Örneğin, Laktoz, süt yağı, kazain proteini, laktoalbümin ve laktoglobülin.– Asit ve baz buharlarını tamponlar. Bu nedenle kimya endüstrisi, kömür ocakları, hava gazı fabrikalarında çalışanlara, zehirlenmelere karşı korumak için, yasal olarak içme zorunlulukları getirilmiştir.Dünya üzerinde en yaygın süt veren sağım hayvanı “inek” tir. Genel anlamda süt denildiğinde, akla gelecek olan ilk şey inek sütü olduğudur. Eğer başka bir hayvandan elde edilmiş süt varsa, örneğin keçiden elde edilmişse, keçi sütü diye özel olarak adlandırılması gerekmektedir.İnek bütün kıtalarda ve hemen hemen bütün ülkelerde bulunmaktadır. Bununla beraber, lokal popülasyonlar için oldukça önemli olan diğer hayvan sütlerinin, oldukça değerli hayvansal protein ve diğer bileşenler açısından önemli bir kaynak olduğu da unutulmamalıdır. Bu grup içerisinde “koyun”, özellikle Akdeniz ülkeleri ile Afrika ve Asya’nın bazı bölgeleri için istisnai bir öneme sahiptir. Dünyadaki koyun sayısı 1 milyarın üzerindedir ve böylece bütün süt ve et üreten evcil (domestik) hayvanların en çoğunu oluşturmaktadır.Koyunlara, çoğunlukla keçiler eşlik etmektedir. Keçilerin fakir bölgelerdeki süt ve et üretimine katkıları göz ardı edilmemelidir. Koyun ve keçi ucuz ve yüksek kalitede protein kaynağıdırlar ve çoğunlukla klimatik, ekonomik, teknik ve sosyolojik faktörlerin daha karmaşık protein üretiminin geliştirilmesini sınırlandırdığı şartlarda üretilmektedir.Süt, genç memelinin yaşamının ilk periyodundaki tek gıda maddesidir. Sütün içerisindeki bileşenler enerji verdiği gibi, canlının büyümesi için gerekli yapı bileşenlerini de içerir. Ayrıca, genç memelileri enfeksiyonlara karşı koruyan antikorları da içermektedir. Bir buzağının büyümesi için 1000 litre süte ihtiyacı vardır. Bu ise, bir ineğin bir buzağı için ürettiği sütü temsil etmektedir.İnsanoğlunun ineği kendi hizmetleri için kullanmaya başlamasından bu yana çok önemli değişimler meydana gelmiştir. Seçici gebelik ile, buzağı başına 6000 litreden ( normalin 6 katı) daha fazla süt verimine sahip süt ineklerinin dünyaya gelmesine neden olmuştur. Bazı inekler 14 000 litre ya da daha fazla süt verebilmektedir.Bir inek süt verebilmeye başlamadan önce doğum yapmalıdır. Düveler (doğurmamış genç inekler) seksüel ergenliğe 7-8 aylık olduklarında ulaşmaktadır, fakat genellikle 15-18 aylık oluncaya kadar gebe kalmamaktadır. Gebelik periyodu yaklaşık 300 gündür. Bu durum ineğe göre değişim göstermektedir. Böylece bir düve ilk buzağısını 2 yaşlarında dünyaya getirmektedir.Süt Çeşitleri:1- İnek Sütü: * Başta içme sütü olmak üzere, birçok ürünün hammaddesidir. * Doğal bileşenleri açısından % 87,4 ü su, kuru madde açısından % 12,6 değere sahiptir. •* Kuru madde içerikleri içerisinde, % 4,7 laktoz, % 3,7 yağ, % 3,4 azotlu maddeler (protein içeriği), % 0,75 mineral maddeler ve kalanı da diğer maddeler (gazlar, vitaminler, enzimler) olmak üzere dağılım göstermektedir. * Asitliği 6,2 – 8,9 SH arasındadır. * Yoğunluğu ise 1,028 – 1,039 g/ml arasındadır.2- Koyun Sütü: * Protein, yağ ve mineralce zengindir. * Doğal asitliği diğer türlerine göre daha yüksektir. * İçindeki yoğun doymamış yağ asitleri içeriğinden dolayı, peynir mayası pıhtılaşmalarında daha çok mayaya ihtiyaç duyar. * Kazein ve yağ oranı yüksek olduğu için peynir, yoğurt, tereyağı ve kazein üretimi yoğunluklu çalışmalar yapılır. * Sindirimi daha güç bir süt türevidir. * İnek sütüne göre daha beyazdır. * Asitliği 8 – 12 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,030 – 1,045 g/ml arasındadır.3- Keçi Sütü: * Bileşim açısından inek sütüne benzerdir. * Karoten miktarı (renk pigmenti) az olduğundan dolayı rengi daha beyazdır. * Alerjik reaksiyonlara sebep olan proteinler daha az bulunduğundan, anne sütüne alternatiftir. Yani, anne sütüne en yakın süt olduğu söylenmektedir. * Yağ globülleri küçük olduğundan sindirilmeleri daha kolay olmakla birlikte, kaymak bağlaması zordur. * B12 vitamini ve demir açısından fakirdir. * Peynir mayasıyla küçük pıhtı verir. Bu nedenle sindirim problemli insanlar ile bebeklerin beslenmesinde kullanımı önerilmektedir. * Asitliği 6,4 – 10 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,028 – 1,041 g/ml arasındadır.4- Manda Sütü: * Kuru madde ve yağ oranı oldukça fazladır. * Tereyağı, lüle kaymağı ve yoğurt üretiminde kullanılır. * Mandalar, yeşil yemlerle aldıkları karoteinin tamamını A vitaminine çevirdikleri için sütlerinin rengi daha beyazdır. Bu nedenle kaymak üretiminde kullanım tercihi ilk sıradadır. * Asitliği 6,7 – 10 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,027 – 1,040 arasındadır.5- Kısrak Sütü:* Su ve laktoz oranı yüksek olduğundan mavimsi beyaz renktedir. * Daha tatlımsı bir tat aroması vardır. * “Kımız” adı verilen fermente bir ürünün üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. * Sindirimi kolaydır.Sütün miktar ve bileşimi üzerine etki eden bazı unsurlar bulunmaktadır. Bu unsurlar, süt verimliliğini doğrudan etkilediğinden dolayı çok büyük önem arz etmektedir.1- Hayvanın ırkı2- Yaşı3- Kalıtım ve yetiştirme şekli4- Mevsimler5- Sıcaklık, hava nemi ve ışık6- Laktasyon7- Meme dilimleri (Bir inek memesi 4 dilimli yani 4 haznelidir.)8- Hareket9- Sağım süresi ve sayısı10- Yem11- Mastitis Hastalığı (Meme iltihabı)12- Hayvan bakım ve psikolojik durumuSüt tüketimi, tüm canlılar için çok önemlidir. Bu nedenle insan diyetlerinde mutlaka yer almaş gereken son derece besleyici bir üründür. Çocukların gelişim çağlarında kemik gelişimlerini oldukça etkileyen süt ve süt ürünleri, özellikle kadınlarda menopoza girildiğinde görülen osteoporoz yani kemik erimesi hastalığının önlenmesinde büyük rolü bulunmaktadır. Özellikle 30 yaşına kadar olan sürede, yani metabolizma olarak yıkımdan çok yapım reaksiyonlarının görüldüğü yaş aralıklarında tüketilmeleri ayrı bir önem taşımaktadır. Süt ve süt ürünleri hayatımızın her döneminde yer almalı ve çocuklara sevdirilmelidir. Sağlıklı yaşam için süt içme alışkanlığını her bireyin kazanması gerekmektedir.Kaynakça: Dr.O.Gürsoy Süt Teknolojisi Ders NotlarıYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sut-nedir-cesitleri-yararlari-ve-ozellikleri-nelerdir

Avar İmparatorluğu

Avar İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 565 Yıkılış Tarihi - 835 Kurucusu - Bayan Kağan Başkenti - Segedin Dili - Avarca Devlet Başkanı - KağanAvarlar, Orta Avrupa'da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)'lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık îslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur.558 yılında Avarlar Bizanslılara gönderdikleri bir elçi heyeti ile dostluk kurmak ve yerleşecek bir toprak istemişlerdir. Bizanslar ise Balkanlara sürekli, bazı boylarının akın yapmasından bıkmış ve Avarlardan da bu konuda yardım umarak anlaşma yapmıştır ve Avarlara yerleşecek toprakları Kafkasya'daki düşmanlarına karşı savaş yapma karşılığı vermişlerdir. Avarlar birçok boyla ve Sabirler ile savaşmış ve galip gelmiştir. 560 yılında Tuna nehrinin ağzına kadar inen Avarlar Bizans’ın izni ile Dobruca’ya yerleşirler. Böylece İslavları baskı altına almaya başlamıştırlar. Rus kaynakları Avarların istedikleri an İslav kadınlarını aldıklarını ve arabalarında at yerine İslav kadınları koşturduklarını yazarlar. Avarlar 562 yılında İslavlar üzerinden Bizans hududuna doğru akınlar düzenlediler. Bu akınlarda İslavlar Balkanlar’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. Kafkasya savaşında Bizanslılara yaptıkları yardım için hak ettikleri toprakları Bizanslılardan istediler. Bizanslıların önerdiği bir kısım toprağı beğenmeyen Avarlar Bizans’ı düşman kabul etti. Ayaklanan Antları ve Slovenleri yenen Avarlar Frankların Kralı Siegebert’i Albis nehri kıyısındaki bir savaşta yendiler.Bu savaşlar ve akınlar sonunda Avarlar 565 yılında Avrupa Hun İmparatorluğu'nun 1 asır önceki toprakları üzerinde Avar İmparatorluğu'nu kurdular. Başkentlerini de Atilla’nın başkenti olan Segedin şehrini ilan ettiler. Avar İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı Bayan Kağan’dır. 565-602 yılları arasında 37 yıl hükümdarlık yapmıştır. Bayan Kağan zamanında Avarlar en parlak dönemini yaşamıştır. Tuna nehri batısında yaşayan Germen kaviminden olan Lombardlar, Gepidlere karşı yapacakları savaşta Avarlardan yardım istedi. Avarlar Lombardlardan hayvanlarının onda birini vermelerini, savaşın kazanılması halinde ganimetin yarısını ve Gepid topraklarının tamamını almak şartı ile yardımı kabul etti. Bizanslardan yardım alamayan Gepidlere karşı yapılan savaş çok kanlı oldu ve Macaristan’da yaşayan Gepidlerin egemenliğine son verildi. Avarlar böylece Macaristan’ın büyük kısmını ele geçirmiş oldu. Daha sonra Lombardların İtalya’ya göç ederken bıraktıkları ülkeleri Panonia’yı ve sonunda tüm Macaristan’ı ele geçirdiler. Avarlar büyük bir imparatorluk haline geldiler. Tüm Avrupa’nın dikkatini çeken Avarlara ilk saldırı 569 yılında Göktürklerden geldi ve bazı bölgeler kaybedildi. 570 yılında da Frank Kralı Siegebert Avarlara saldırarak büyük bir yenilgiye uğrattı. Avarlar Bizanslılardan Sirmium (Mitroviça) kentini isteyince iki ülke arasında savaş çıktı ve Bizans komutanı 1.Tiberius komutasındaki Bizans ordusu Avarlara saldırdı ise de teşkilatı düzenli olan Avar ordusu Bayan Kağan yönetiminde Bizansları yenip geri püskürttü. Bu savaş sonunda Bizanslılar Avarlara 80.000 altın ödediler ve Avarlar da Sirmium kentini istemekten vazgeçtiler.Daha sonra 579 yılında yine bu kent yüzünden ilişkiler gene bozuldu ve Avarlar 3 yıl süren bir kuşatmanın ardından Bizans’ın hudut kaleleri olan Belgrad ve Sirmium’u kuşattılar. Kaleler 582 yılında tamamen ele geçti. Bu durum karşısında Bizanslar kaleleri gözden çıkardı ve barış yapmak zorunda kaldı ve son 3 yıldır ödemediği 80.000 altınlık vergiyi toplam 240.000 altın olarak ödedi. Avarlar yaptıkları savaşlar sonunda sayıca azalmaya başlayınca doğudan bazı boyları getirdiler. Bayan Kağan 582 yılında intikam almak için Frankların bölgesine girdi ve Frankları yenerek kral Siegebert’i esir aldı. Daha sonra ganimet karşılığı serbest bıraktı. Avarlar Bizanslılardan 80.000 altınlık yıllık vergiyi 100.000 altına çıkarılmasını istedi ve bu kabul görmeyince Belgrad şehri tekrar kuşatıldı ve ağır kayıplar verilmesine rağmen savaş kazanıldı. Bayan Kağan Bizanslıların 100.000 altınlık vergiyi kabul etmeleri üzerine zengin ganimetlerle beraber ülkesine geri döndü.Avar sarayında bir ruhani reisin, Hakanın haremindeki bir kadınla ilişkisi ortaya çıkınca Bizans’a sığındı. Üstelik İslavların Bizans topraklarına saldırmasını Bayan Kağan’ın istediğini söyledi. Bunun üzerine Bizanslılar vergi almaya gelen Avar elçisini 6 ay tutuklu tutunca Avarlar Bizans’a saldırdı. 586 yılında birçok Bizans şehrini Avarlar yakıp yıktı. Bunun üzerine yeni bir Bizans ordusu Aemus Dağlarında Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Bu savaşta Avarlar büyük kayıp ve esir verdiler. Bir süre sonra kendini toparlayan Avarlar da bu sefer ansızın Bizans ordusuna saldırdı ve esirlerini geri kurtardı. Diğer bir Bizans ordusu da Mea şehrinde Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Savaşa katılan 3 Bizans ordusu birbirini ararken gece karanlığında aniden Avarların saldırısına uğradılar, bazı Bizanslılar ve komutanları ormana kaçtılarsa da yakalanıp esir alındılar ve daha sonra para karşılığı serbest bırakıldılar.Bu zaferle moral kazanan Avarlar, Trakya içlerine kadar ilerlediler, hatta Edirne kalesini kuşattılar fakat sonuç alınamadı. Bu kuşatma sırasında Bizanslılardan darbe yiyen Avarlar Bizanslılarla 5 yıllık bir dostluk anlaşması yaptılar. 581 yılında Bizanslılar İslavlardan geçmiş yılların öcünü almak için Avarlardan yardım istediler ve 60.000 kişilik bir Avar ordusu İslavlara saldırdı ve bozguna uğrattılar, ülkelerini bırakıp ormana ve mağaralara kaçan İslavlar Avarların ülkelerini yağma edişine karşı koyamadılar. 5 yıllık Bizans-Avar dostluk anlaşması sona erdikten birkaç yıl sonra Avarlar tekrar Bizans topraklarına saldırdı ve Selanik’i kuşattı fakat başarılı olamadı. 592 yılında tekrar akınlar düzenleyip Çorlu’ya kadar geldiler. Karşılıklı akınlar sürdü ve 597 yılında Avarlar Franklara bir saldırı daha düzenledi ve bozguna uğrattı. Bu tarihlerde Avarlar Don nehrinden Galia’ya kuzeyde İslav bölgelerinden İtalya’ya kadar geniş bir toprağı egemenlikleri altına almışlardı.600 yılında Bizanslılarla yapılan savaşın sonunda ise Avarlar Tuna nehrinin sol kıyılarını kaybetti. 601 yılında Bayan Kağan 4 oğlunu da Bizanslıların üstüne gönderdi ve kendisi de bizzat savaştı ise de bu savaşta Bizanslılar galip geldi ve Bayan Kağan’ın 4 oğlu çarpışarak öldüler. Oğullarının yardımına koşan Bayan Kağan Bizanslıların üstünlüğü karşısında ancak kurtulabilmiş ve Tisa nehri bölgesine kaçabilmişti. Bu savaştan sonra Avarlar Dakia’ya çekildiler. 602 yılında İmparator Bayan Kağan ölünce yerine 5.oğlu hükümdar oldu. Bayan Kağan dan sonra hükümdar olan 5.oğlunun ismi bilinmiyor.602 yılında Bizanslılarla tekrar barış yapıldı ve 610 yılına kadar barış içinde yaşandı. 610 yılında Avarlar Lombard Prensi Ghisulf’un idare ettiği Friaul şehrini kuşatıp Prensi öldürdüler. Prensin karısı Romhilda ise 8 çocuğu ile beraber Forum Juli kalesine çekildi. Bu kaleyi de kuşatan Avarlar kuşatma uzun süre sonuç vermeyince geri çekilmek istediler fakat bu sırada Romhilda kaleden görüp aşık olduğu Avar Hakanına evlenmek şartı ile kaleyi teslim edebileceğini haber gönderdi. Avarlar bu sayede kaleyi ele geçirdikten sonra Avar Hakanı bu prensesi vatanına ihanet eden bir kimseden bize de fayda gelmez diyerek 12 Avar muhafızına teslim etti. Bu kaleyi yağma eden Avarlar Panonia’ya doğru çekildiler. Bu sırada Romhilda’nın çocukları kaçınca Avar Hakanı Romhilda’yı öldürttü.610 yılında imparator olan 1. Heraclius 616 yılında Avarlarla dostluk kurmak istediği elçiler aracılığı ile belirtti. Bizans İmparatoru Avar hakanını ziyaret etmek istediğini söyledi ve daha sonra iki hükümdar Selymbria-Hereklea arasında buluşmaya karar verdi. Avarlar bu buluşmada Bizanslılara saldırmayı ve imparatoru esir almayı planladılar fakat Bizans imparatoru bunu son anda öğrenip kaçmayı başardı, Avarlar ise gelen Bizanslılara saldırıp esir aldılarsa da İmparatoru bulamadılar. Babası ve kardeşlerinin intikamını alamayan Avar Hakanı İstanbul’u kuşattı fakat başarılı olamadılar. Bu kuşatma İstanbul’un ilk kuşatmasıdır. Avarlar ülkelerine geri dönerken gördükleri birçok kiliseyi yağma ettiler.Avarlar ile Sasaniler 2.İstanbul kuşatmasını denemek için anlaştılar. Sasaniler bütün Anadolu’yu geçerek Boğaziçi’nin Anadolu yakasına geldiği zamanlarda Avarlarda İslavlar ve Bulgar Türkleri destekli olarak Balkanlar ve Trakya’yı aşıp İstanbul önlerine geldiler, Karşı kıtada bulunan Sasaniler ile geceleyin ateşle anlaşarak kuşatmayı başlattılar. 626 yılında Sasaniler ile ortak başlatılan kuşatma 5 gün sürdü. Avarların çok güçlü silahları ve inanılmaz ok yağmurlarına rağmen İstanbul çok iyi savunuldu. Avar gemileri de Bizans gemilerini bir türlü yenemeyince kuşatma sonuçsuz kaldı. Bizanslılar kuşatmadan kurtuldukları için Büyük Perhiz’in 5.haftasındaki Cumartesi gününü bayram ilan ettiler ve kiliselerde yıllar boyunca okunacak olan Akathistos ilahisinde Meryem Ana’ya şükrettiler. Bu başarısız kuşatma sonrasında Avarlar güç kaybettiler.630 yılında Avar hakanının ölmesi sonunda Bizanslılar Avarların egemenliği altında yaşayan boyları kışkırttı ve ayaklanma çıkmasını sağladı. Topraklarının bir kısmını ayaklanmalarda kaybeden Avarlar ekonomik olarak da iyice zayıfladı. Avarlar uzun süren bir sessizliğin ardından 736 yılında Baviyera’ya girdiler ve 20 yıl süren bu savaşta iyice yıprandılar hatta Avusturya'daki topraklarını Germenlere bırakmak zorunda kaldılar. 788 yılında Avarlar İtalya üzerine yürüdü ve Friaul şehrini yağma ettiler, daha sonra ise Franklara yenildiler. Son (7.) hükümdar olan Tudun Kağan 791-803 yılları arasında 12 yıl hükümdarlık yaptı. Bu sıralarda Franklar Avarlara saldırılar düzenleyip Avar kalelerini yakıp yıktılar. Avar hakanı ise Franklara elçi göndererek kendisinin ve halkının Hıristiyan olacağını ve bu saldırıların son bulmasını istedi. Bu teklifi kabul etmeyen Franklar Avar ülkesinin içlerine kadar ilerlediler. 796 yılında Avarlar başkentlerini kaybedince Avarlar Şamanizm dinini bırakıp Hıristiyanlığı kabul ettiler. Tudun Kağan Frank kralını ziyaret edip törenle Hıristiyan oldu ve Todor adını aldı. Frank kralının Türklere karşı olan düşmanlığı devam edince Tudun Kağan tekrar Şamanizm dinine döndü ve Baviyera’ya giderek Frank kralının kayınbiraderi Kont Gerold’ü yenip öldürdü. Süren savaşlar sonunda 803 yılında Avarlar tamamen dağıldılar. Parçalanan Avar boyları Frankların eziyetleri karşısında Doğu Macaristan ve Balkanlara dağıldılar. Hıristiyanlaşan Avar halkı giderek eridiler ve yok oldular. Günümüzde Macaristan ülkesinde Avarların soyundan gelenlerin olduğuna inanılmaktadır. Genel BilgilerDevletin başındaki Hakana Kağan denirdi. Orduda Avar ve Bulgar Türkleri süvari; İslavlar, Germenler ve diğer kavimler piyade olarak savaşa girerdiler. Göçebe yaşam sürerlerdi. Bir kısım Avarlar ise yerleşik hayata geçti ve ticaretle uğraştı. Bizanslılardan alınan altınlar sonunda dünya altın stoklarının üçte ikisi Avarların elinde olmuştu. Avarlar omuzlarından aşağı sarkan örgülü saçları ile çevredeki diğer boyları etkilemişlerdir. Avarlar diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Şamanizm dini mensubu idiler. Daha sonra Frankların baskısı sonucu Hıristiyanlık yayılmıştır. Avar mezarlarına öbür dünyada aç kalınmasın diye yiyecekler konurdu. Yapılan araştırmalarda Avarların sanat ile ilgileri tespit edilmiştir. Avarların ok, yay, kılıçlar, daire biçimindeki üzengiler, dökme aletler, üzerlerinde resimler bulunan koşum takımları, kayış süsleri, dövme madeni levhalar yaptıkları bilinir. Avar sanatı İslav, Germen ve Bizans sanatını da etkilemiştir. Hunlardan sonra Avarların egemenliğini kabul eden İslavlar tarımı bile Avarlardan öğrenmişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/avar-imparatorlugu

Dünden Bugüne ”Dericilik”

Dünden Bugüne ”Dericilik”

Dericiliğin kelime anlamı, belli bir amaçla kullanmak için hayvan derisini işleme olarak sözlüklerde geçmektedir. Dericiliğin tarihsel geçmişine bakacak olursak, insanlık tarihi kadar eski olduğunu görmekteyiz.İlkel toplumlarda insanların avladıkları hayvan derilerinden örtünerek giysi olarak yararlandıkları bilinmektedir. Yirmi bin yıl öncesine tarihlenen Pirene Dağlarındaki mağaralarda yapılan kazı ve araştırmalarda bulunan resimlerde avcılık dönemindeki insanların sırtlarında deri olduğu saptanmıştır.O dönem insanlarının en önemli gereksinmelerinden biri olan derinin, kokuşup çürümeden korunması konusunda gerekli yöntemlerin bilindiği ve zamanla bu bilgilerin geliştirildiği bu çağın kalıntılarından açıkça anlaşılmaktadır.Çin, Asur, Sümer, Hitit, Eski Mısır uygarlıklarında derinin işlendiği, bu yöntemin Eski Yunan ve Roma dönemlerinde Akdeniz Bölgesinde yayıldığı bilinmektedir. Durum, Aztek ve iöka uygarlıklarında da aynıdır. Romalı Dilinus’un dericiliğin ilk bulucusu olarak, Boyotyalı Tİkhus’u göstermesi,kimi kaynakların da bu konuda Çinli Sing-Tang’ın adını öne sürmesi bilimsellikten uzaktır.Bu konuda hiçbir ülke, ulus, kavim, kişi öncü olarak gösterilemez.Orta Asya’da yaşayan çeşitli Türk kavimlerinde dericilik, oldukça gelişmişti. Araplarda da durum aynıdır. İspanyollara Araplar aracılığıyla geçen bu sanat Avrupa’nın öteki ülkelerinde de giderek gelişip yaygınlaşmıştır. Dericilikten ciltçilik, sandık, perde, ayakkabı, giysi, silah, süs eşyası, yelken, semer, eğer, koşum vb. eşya yapımında geniş ölçüde yararlanılmıştır. Karahanlılarda dericilik sanatı Horasan çevresinde bilinmekteydi.Anadolu’da dericiliğin piri olarak Ahi Evran kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda dericilik oldukça üst düzeye erişmişti. 1812’’de II.Mahmut’’un buyruğuyla ordunun ayakkabı,kayış,saraç eşyası vb. gereksinimini karşılamak amacıyla Beykoz’da büyükçe bir deri işleme atölyesi kuruldu.Buna karşın, 18.yy Türk dericiliğinin gerilediği bir dönem oldu. Oysa aynı süreç içinde Avrupa’ da deri işlemeciliği makineleşmeye yönelmiş, boyama ve yağlama konusunda yeni teknikler geliştirilmişti. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Beykoz’da Beykoz Teçhizat-1 Askeriye adını taşıyan kamu kuruluşu Sümerbank’a devredildi. 1965 yılı programından başlanarak deri üretimi konusuna yer verilişi,Türk dericiliğinin son yıllarda giderek gelişmesine yol açtı.1983’’te 1250 milyon desimetre küçükbaş hayvan derisi, 680 milyon desimetre büyükbaş hayvan derisi, 6.000 ton kösele, 2.682.000 parça deri giyim eşyası,27 milyon çift deri ayakkabı, 33.7 milyon terlik üretilmiştir. Deriden yapılmış çeşitli ürünlerin dışsatım malları arasında yer alması bu alanda büyük gelir yarattı. 1983’te ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İsviçre, Finlandiya, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelere yapılan işlenmiş deri eşya (ceket,palto,pantolon) dışsatımından 196.6 milyar dolar, kürk mamullerinden 56.4 milyon dolar gelir elde edildi.Dericiliğin girdileri arasında %60-70 arasında bir payı olan ham deri,türlerine göre şöyle sınıflandırılır: Büyükbaş hayvan derileri (öküz,inek,manda,malak,at,deve);küçükbaş havyan derileri (koyun, kuzu, kılkeçisi, tiftik, oğlak); av hayvanlarının derileri (tilki, kurt, tavşan, sincap, karaca,yaban kedisi,vaşak,vizon, çinçila);öteki deriler (timsah,yılan,kertenkele,fok balığı). Bu hammaddeler türlü yöntemlerle (bitkisel sepileme, madensel sepileme, yağ sepileme, formaldehit sepileme, kombine sepileme) işlenerek taban astarı, kösele,vidala, rugan, güderi, antilop, süet, yüzlük, astar, mutondere, kürk vb. yarı mamul maddeler ve bunlardan da istenilen ürünler elde edilir. Son yıllarda dericilikte hayvan derilerinin yanı sıra yapay derinin de kullanılması oldukça yaygınlık kazanmıştır.Kaynakça:www.istanbul.edu.tr/?p=13532,tarihicihan.blogcu.com/dericilik/10366927Yazar: Doğan Bülbülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/dunden-bugune-dericilik

Herakles (Herkül) Kimdir?

Herakles (Herkül) Kimdir?

Mitolojik bir kahraman olan Herakles, Yunan mitolojisinde bu isim ile anılmakta olup; bunun yanı sıra, Roma mitolojisinde de “Herkül” adı ile bilinmektedir. İngilizce kaynaklarda ise “Hercules” olarak geçmektedir.Miken kralının kızı Alkmene ile, Tanrıların Kralı Zeus’un oğludur. Alkmene’ye aşık olan Zeus, kadının kocası şekline bürünerek Alkmene’ye yaklaşmıştır. Doğumundan itibaren yarı tanrı bir yapısı bulunan ve tanrısal bir kuvvete sahip olan Herakles, henüz birkaç günlük bebek iken Hera’’nın gönderdiği iki zehirli yılanı öldürmeyi başarmıştır. Herakles’in Zeus’un oğlu olduğunu anlayan Hera, sürekli olarak Herakles ile uğraşmış ve O’nun ölümüne sebep olmuştur.Herakles, dönemine göre oldukça üstün bir eğitim almıştır. Ok atmayı, at sürmeyi ve güreşmeyi kusursuz şekilde icra edebilmiştir. Efsaneye göre, Herakles 18 yaşına geldiğinde, Kitharion ormanlarındaki ünlü canavarı öldürmeyi başarmıştır. Bu nedenle, kendisine ödül olarak, Thebai Kralı’nın kızı Megara verilmiştir. Megara’dan 3 çocuğu olan Herakles’i, Hera’nın türlü oyunları çıldırtmış ve Herakles çocuklarını ve karısını öldürmüştür. Bu suçundan ve tüm günahlarından arınması adına, Miken Kralı Eurystheus’un hizmetine girmesi ve kralın her istediğini yapması zorunlu kılınmıştır. Miken Kralı’nın Herakles’e yaptırdığı 12 işe, mitolojik kaynaklarda “Herakles’in 12 görevi” ismi verilmiştir.Herakles’in 12 Görevi1. Nemean Arslanı’nı yenmek (Bu arslan ile ilgili efsanelerde, arslanın postunun yalnızca kendi pençesi ile kesilebileceği anlatılmaktadır.)2. Lerna gölünde bulunan Hydra’yı öldürmek3. Artemis’in kutsal hayvanlarından biri olarak bilinen Kyreneia Geyiği’ni yakalamayı başarmak4. Erymanthian Dağı’nda yaşadığına inanılan büyük yaban domuzunu, bir ağ ile tutmak5. Augias’ın ahırlarını yalnızca bir günde temizlemek (Bu ahırların temizliği için, iki büyük ırmağın yataklarının kaydırılarak ahırların içinden geçirilmesi sağlanmalıdır.)6. Stymphalos yöresinin insanlarını rahatsız eden Stymphalian Kuşları’nı, Tanrı Athena’nın yardımıyla kovmak7. Poseidon’un Minos’a verdiği kontrol edilemez Girit Boğası’nı Girit’ten getirmek8. Zamanın Troya Kralı Diomedes’in emrine girerek, Troya halkına zulmeden deniz canavarını öldürmek (Hızını alamayıp kendisine kötü davranan kralı da öldürmüştür.)9. Amazonlar’ın kraliçesi Hippolyta’dan kemerini almak (Aslında kemer için kraliçe ile anlaşmış, ancak Hera’nın kışkırtmaları ile Amazonlar Herakles’e saldırmıştır. Ardından da Herakles, kraliçeyi öldürmez zorunda kalmıştır.)10. 3 gövdeli dev yaratık Geryoneus’un sığırlarını çalmak11. Hesperidler’in altın elmalarını getirmek (Altın elmaların koruyucusu Atlas ile de anlaşma yapmıştır.)12. Hades’in ölüler ülkesini koruma görevi bulunan Kerberos isimli köpeği, yeryüzüne çıkarmakHerakles, gerçkelşetirdiği 12 görevin ardından, yine zorlu maceralar yaşamak zorunda kalmıştır. Prometheus’u kurtarması, kadın kılığında yün eğirmesi, Troya’ya zarar vermesi, Argonatların seferine katılması gibi olaylar, Herakles’in efsanevi hikayelerinden birkaçıdır. Bir zaman sonra Deianeira ile evlenmiş, Sentor Nessos’un karısına yaklaşmak istemesi nedeniyle oklarıyla Nessos’u öldürmüştür. Nessos ise, ölmeden önce bir miktar kanını Deianeira’ya bırakmıştır. Daha sonra, Herakles’in karısının bir kıskançlık krizi yaşamasının ardından, Herakles’e bu kana batırılmış bir gömlek vermesi, mitoloji kahramanının ölümünü hazırlamıştır. Gömleğin Herakles’e yapışması, O’na dayanılmaz acılar yaşatmıştır. Acılardan kurtulmak isteyen Herakles, kendini ateşlere atmış ve yanarak can vermiştir.Başta babası Zeus olmak üzere, tüm tanrılar Herakles’in ölümüne çok üzülmüştür. Bu nedenle Herakles olympos’a çıkartılarak, kendisine ölümsüzlük bahşedilmiştir. Ardından, Tanrıça Hebe ile evlendirilmiştir. Heraklesoğulları olarak bilinen Yunan Yarımadası halkının atası kabul edilen Herakles, fizik gücü ve moral gücünün sembolüdür.Kaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Herakles

http://www.ulkemiz.com/herakles-herkul-kimdir

Şarbon Nedir ? Nasıl Bulaşır ?

Şarbon Nedir ? Nasıl Bulaşır ?

Şarbon, antraks veya anthrax; Bacillus anthracis adlı bakteri nedeniyle oluşan bulaşıcı bir hastalık. Otçul hayvanlarda -özellikle sığır, koyun ve beygirlerde- ani olarak ortaya çıkan ve insanlara da geçebilen bir hastalıktır. İnsanlara doğrudan hayvanlarla temastan veya hayvan ürünlerinden geçer. Mikroorganizma insanlara deriden girerse kara çıban denilen karakteristik bölgesel bir çıbanla ödem; kan dolaşımına karışması ile de sepsis (kan zehirlenmesi) ve iç organ lezyonları meydana gelir. Mikroplu etlerin yenmesi ağır bağırsak hastalıkları yapar. Hayvanlarda ise vücut sıcaklığı yükselir, dalak şişer, kan, katran gibi koyu renk alır ve pıhtılaşmaz.Etken Gram pozitif bir basildir (çomak).Hastalık oluşturan infektif formu spor formudur.Vücuda alındıktan sonra spor formu vejetatif forma dönüşür ve hastalık tablosunu ortaya çıkarır.Bu nedenle antraks'tan ölen insan ve hayvanların otopsi/nekropsi'sini yapmak yasaktır.Zira bu işlem etkenlerin sporlanmasına neden olur ve antraks sporları 30-60 yıl arası canlılığını koruyabilir. Fakat kadavra açılmadığı ve etkenler vejetatif formda kaldığı zaman birkaç gün içinde etkenler ölür.Doğal şartlar altında sıcak kanlı hayvanlardan beygir, sığır, koyun ve domuzlar arasında çok yaygın olarak görülebilir. Kanatlı hayvanlar ise inceleme yapmak için hastalandırılabilirler.Hastalığa en çok sığırlar duyarlıdır. Genç hayvanlar, ergin ve yaşlılardan daha duyarlıdırlar. Açlık, yorgunluk, uzun yolculuk, fazla sıcak ve soğuk, iyi beslenememe, fena bakım, organik bozukluklar, şap vb viral hastalıklar, iç parazitler ve diğer stres faktörleri hastalığın çıkış ve yayılışında önemli rol oynarlar. Hastalık rutubetli, bataklık ve sıcak bölgelerde diğer bölgelerden daha çok görülür. Önleyici tedbirler alınmazsa büyük kayıplara yol açar.Ölen hayvanların insanlar tarafından veya merada bırakılarak yırtıcı kuşlar ve hayvanlar tarafından parçalanması ve kuşlar, yağmur ve sel sularıyla uzaklara, diğer meralara ve topraklara nakledilmesi buralara bulaşmasına sebep olur. Kan emici sinekler de hastalığı yayabilirler.Şarbon, meslek hastalığı şeklinde görülür. Hayvanla meşgul köylülerde, dericilerde, veteriner hekimler/patologlarda rastlanabilir.Hastalık; hayvanlarda sendeleme, solunum güçlüğü, ayakta duramama, titreme ve halsizliklere sebep olur. Kısa sürede öldürür. Ölen hayvanlarda ölümden hemen önce ve sonra ağız, burun ve makattan kanlı bir akıntı gelir.Bu kan akması etkenin kanın pıhtılaşma yeteneğini sekteye uğratması sebebiyle olur. Vücut sıcaklığı artar. Hayvanlarda süt veriminde azalmaya, gebe olanlarda yavru atmaya sebep olur.Zira yüksek mortalite ile seyreden bir hastalıktır.Basil, insanlarda deriden girerse, ortası siyah, çevresi cerahatli karakabarcık adı verilen çıbanı (karbunkel) meydana getirir. Ölümden 2-3 saat sonra deri siyah bir renk alır.Hastalık deri şarbonu ve iç organ şarbonu olarak ikiye ayrılır. İç organlarda bağırsak şarbonu ve akciğer şarbonu olur. Deride karakabarcık ve kötü ödeme sebep olur.İnsanlarda çoğunlukla deri formu görülür.Cilt üzerinde derinin açık yüzeylerinde meydana gelir. Yüz, burun, el ve ayakta çıkar. Vücudun kapalı yerlerinde nadirdir. Hastalık başlarken bulaşma yerinde kaşınma ve yanma, pire ısırığı görünümünde kırmızı ufak bir nokta hasıl olur. Kabarır, büyür ve irinleşir, ortası çukurlaşır, içindeki sıvı bulanır, kahverengi olur. Çapı 6-9 cm'ye kadar ulaşabilir. Hastalığın başlangıcında baş ağrısı, halsizlik ve iştahsızlık vardır. Hastalık sükunet bulunca sıcaklık düşer, yaranın üzerindeki siyah kabuk kösele gibi sertleşir.Derinin bazı bölgelerinde boyun, göğüs, özellikle göz kapaklarında, ağız içi ve dilde meydana gelir. Mikrobun girdiği yerde hafif ve ağrısız bir kızarıklık görülür.Mikrop, ağızda çoğalırsa kısa sürede boğaza ilerler ve öldürür.Bağırsak şarbonu : Şarbonlu hayvan etini yiyen insanlarda görülür. Kırgınlık, halsizlik, başağrısı ve terleme meydana gelir. Bulantı, kusma, diyare(ishal) ve karın ağrısıyla vücut scaklığı yükselir. Bazen kanlı ishal görülür. Nabız hızlanır ve zayıfları 2-3 günde öldürür.Akciğer şarbonu; Sporlu toz ve kılların solunması ile olur. Ani bir titremeyle 40-41°C'ye yükselen, ateşle başlar. Şiddetli kusma vardır. Nabız zayıflar ve hızlanır. 2-3 günde öldürür.Şarbonun en tehlikeli formudur.Akciğerlerdeki yoğun dolaşımdan dolayı septisemiye neden olur ve ölüm nedeni genellikle septik şok, cerebral anoksemi'dir.Şarbon hayvanlardan insanlara geçen bulaşıcı bir hastalıktır. Korunma için öncelikle hayvan hastalığı ortadan kaldırılmalıdır. Hasta hayvanlar öldürülür ve cesetleri yakılır veya kireçli çukurlara gömülür. Çukurlar derin olmalıdır. Yüzeyde olursa şarbon sporları solucan ve böceklerle toprak yüzeyine taşınabilirler. Hayvan sürülerini şarbon sporları bulaşık olan otlaklardan uzaklaştırmalıdır. Buradaki otlar yakılmalıdır. Bulaşık ahır artıkları ve gübreler de yakılmalıdır. Şarbon sporları insanlara meslek ilgisi dışında yün ve deriden bulaşır. Kuşkulu maddeler yakılıp yok edilir. Hasta insanlarda kullanılan pansuman maddeleri yakılmalı ve madeni aletler strerilize edilmelidir.

http://www.ulkemiz.com/sarbon-nedir-nasil-bulasir-

Tüm Sağlıkçıklar “Tek Sağlık” Çatısı Altında Toplanacak

Tüm Sağlıkçıklar “Tek Sağlık” Çatısı Altında Toplanacak

Dünyada yeni trendlerden biri olan ve tüm sağlıkçıların  tek çatı altında toplanarak güçlerini birleştirdiği bir oluşum meydana geliyor. “Tek Sağlık” adı verilen bu topluluklar büyük projelere imza atmak için çalışmalara başlıyor. Tek Sağlık oluşumu, tıp doktorları, veteriner hekimler, diş hekimleri, hemşireler ve diğer sağlık personeli ayrıca çevre ile ilgili disiplinler arasındaki işbirliği hareketidir. Girişim Ankara Üniversitesi'nde kurumsal bir yapıya dönüşmek için çalışacak. Girişim, Sağlık Bilileri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şehsuvar Ertürk, Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gürkan Gür, Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun ve Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfkı Hazırlıoğlu’nun katılımı ile toplantılarını yapmaya başladı. Tek sağlık kavramı bu  yapısı ile tüm türlerde sağlık problemlerinin çözümüne ilişkin, ortak ve aktarılabilir bilgi ilişkisinin kurulmasına yöneliktir.  Yerel, ulusal ve evrensel anlamda insanların, hayvanların ve çevrenin optimal sağlığına ulaştırılması için disiplinlerin birlikte çalışması ve işbirliği aracılığı ile Dünya Sağlığının korunmasıdır.Görev TanımıVeteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfkı Hazıroğlu, yapı hakkında şu bilgileri verdi: “Tek Sağlık, insan sağlığı, hayvan sağlığı ve ekosistem sağlığının birbirine ayrılmaz biçimde bağlı olduğunun bilincinde olarak, tıp hekimleri, veterinerler, diğer bilimsel sağlık ve çevre uzmanları arasındaki işbirliği ve dayanışmayı kuvvetlendirmek, liderlik ve yönetim konusundaki güçlü yanlarını teşvik etmek suretiyle bütün canlı türlerinin sağlık ve refahını teşvik etmeyi, geliştirmeyi ve savunmayı hedeflemektedir.”Hazıroğlu, Tek Sağlık kuruluşunun görevleri hakkında şunları söyledi:  • Tıp, veteriner, kamu sağlığı ve çevre fakülteleri/okullarının eğitim konusundaki • Türler-arası hastalık bulaşmasının değerlendirilmesi, tedavisi ve önüne geçilmesi konusunda • Kamu sağlığı bağlamında türler arası hastalıkların gözlemlenmesi ve bunların kontrolüne ilişkin • Karşılaştırmalı tıbbi ve çevresel araştırmalar aracılığıyla türler-arası hastalık bulaşmasının daha iyi anlaşılması konusunda • Türler-arası hastalıkların kontrolü ve önüne geçilmesi amacıyla yeni tanı yöntemleri, ilaçlar ve aşılar geliştirilmesi  ve bunların değerlendirilmesi konusunda • Medyada gerçekleşecek doğru yayınlar aracılığıyla siyasi liderleri ve kamu sektörünü bilgilendirme ve eğitme konusundaki ortak çabalar ile başarılı bir şekilde sağlanabilecektir.Tek Sağlık Komisyon Merkezi Iowa Devlet ÜniversitesindeTek Sağlık Komisyonu, 2007 yılında Amerikan Veteriner Hekimler Derneği (AVMA) Başkanı Dr. Roger Mahl, Amerikan Hekimler Derneği (AMA) başkanı Ronald Davis ile hayvan ve insan hekim topluluklarını bir araya getirme konusunu tartışmak üzere bir araya geldi. Dr. Davis, AMA’nın böyle bir girişimde yer almasının en iyi yolunun resmi bir  “Tek Sağlık” önergesinin kabulü olduğunu belirtti. Haziran 2007’de AMA bu önergeyi oybirliği ile kabul etti. AVMA da bir “Tek Sağlık” Öncü Komitesi kurdu ve AMA’nın önergesi ile benzer bir Tek Sağlık önergesini kabul etti.   Tek Sağlık Öncü Komitesi zaman içinde Dr. Roger Mahl’ın önderliğindeki Tek Sağlık Komisyonu haline geldi.  Komisyon’un merkezi Iowa Devlet Üniversitesinde bulunmaktadır.Yale Üniversitesinde Horizon International VarTek Sağlık Komisyonu’ndan farklı bir oluşumdur. Tek Sağlık Girişimi web sitesi, Tek Sağlık’a ilişkin bütün haber ve bilgilerin toplandığı küresel bir veri tabanı olarak görev yapmaktadır. Bu web sitesinde bu hareketi destekleyen organizasyonların listesi bulunmakta olup, Amerikan Hekimler Derneği, Amerikan Veteriner Hekimler Derneği, Amerikan Tropikal Tıp ve Hijyen Topluluğu, Amerikan Kamu Sağlığı Hekimleri Derneği, Hastalık Kontrolü ve Korunması Merkezleri (CDC), Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı (USDA) ve Birleşik Devletler Ulusal Çevre Sağlığı Derneği (NEHA) bu listede yer almaktadır. Buna ek olarak, dünya çapında önde gelen 700 bilim adamı, hekim ve veteriner bu girişimi desteklemektedir. Tek Sağlık Girişimi’nin tarihinde önemli rol oynayan bir diğer kurum da Yale Üniversitesinde bulunan kar amacı gütmeyen bir organizasyon olan Horizon International’dır ve bu kurum küresel sağlığa, çevreye ve yoksulluğa ilişkin kaygılara çözüm bulma ve geliştirme konusunda çalışmalar yürütmektedir.http://fesraoz.blogspot.com.trHazırlayan: Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/tum-saglikciklar-tek-saglik-catisi-altinda-toplanacak

Tetanos Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Tetanos, yaralara bulaşan “klostridium tetani” adlı bakterinin hazırladığı zehirin yaradan vücuda girmesiyle ortaya çıkan ve genellikle öldürücü enfeksiyon oluşturan hastalıktır. Zehirin etkisiyle gelişen kasılma, nöbetleri ve vücudun katılaşması hastalığın karakteristik özelliğidir. Hastalığı yapıcı bakteri toprakta, bazı insan ve hayvanların bağırsaklarında ve dışkılarında bulunur. Hemen her türlü yaralanma sonucunda bakteri yaraya bulaşabilir ve hastalığa yol açabilir. Bu nedenle yaralanmalarda çok dikkatli olmak ve önlemini hemen almak gerekir. Türkiye’de çocuklarda gelişir. Kırsal kesimlerde evde yapılan doğumlarda ebe görevini üstlenen bilgisiz kişiler, doğumun ardından çocuğun göbek kordonunun jilet ya da başka kesici aletlerle, mikroplardan arındırmaksızın, keserler. Bu kesici aletlerde tetanos mikrobu varsa, kordon aracılığıyla çocuğa kadar ulaşıp onu hastalandırabilir ve hastalanan çocuk da birkaç gün içinde ölür. Bir başka bulaşma biçimi de yanıklar, çivi ya da diken batması, temiz olmayan iğneler, düşme ya da çeşitli nedenlerle kanamalar sonucunda da tetanos hastalığı gelişebilir. Nedenleri: Hastalığa neden olan bakterinin hazırladığı ve protein yapısında olan zehire “tetanospazmin” adı verilir. Bu zehir sinir lifleri aracılığıyla ya da kan içinde merkezi sinir sistemine ulaştırılır. Zehir hem kasların kasılma şiddetini düzenleyen sinir sistemi bölümlerinde bozukluklara yol açar, hem de sinir sistemine ışık, ses, dokunma gibi dışarıdan gelen uyarıların merkezi sinir sistemine gelen uyarıların merkezi sinir sistemine şiddetli bir biçimde yansımasına yol açar. Böylece kaslarda şiddetli kasılma gevşeme nöbetlerine, daha ağır durumlarda da kaslarda çözülmeyen şiddetli kasılmalara neden olur. Bu durumda hastalar kaskatı kesilir. Zehi, sinir hücrelerine bağlanarak etkisini gösterir, bu etkiler eğer hasta yaşarsa geçicidir. Hastalığın kuluçka süresi 2-56 gün arasında değişir. Ancak, vakaların % 80’’inde bu süre 14 gün kadardır. Eğer kuluçka süresi 2-4 gün arasında ise ölüm riski o/o 100’dür. Belirtileri: Baş ağrısı, gerginlik, kolayca uyarılma, çenede ağrı ve sertlik, karın ve bel ağrısı, yutma güçlüğü, ağzı açmada zorluk, yüz kaslarındaki gevşeyemeyen kasılma nedeniyle yüzde acı bir gülümseme görünümü başlıca belirtileri oluşturur. Dışarıdan gelen küçük bir uyarı bile şiddetli kasılmalara yol açabilir. Hastanın gırtlak ya da solunum kaslarının kramp biçiminde kasılıp gevşeyememesi nedeniyle boğulma ya da solunum durması görülebilir. Solunum durmasıyla hastanın oksijeni azalır ve beyin bu nedenle ağır hasar görür ya da tümüyle ölür. Solunum durması ve beynin ölmesi, ölümü oluşturan başlıca nedendir. Yaşatılabilen hasta iki hafta içinde iyileşir. Tedavisi: Tetanosa yakalanan hastaların öncelikle hastanede tedavi edilmesi gerekir. Hastaya tetanos antiserumu damardan verilir. Antiserum uygulaması için belirtilerin ortaya çıkmasını beklemeye gerek yoktur. Herhangi bir yaralanmada ya da yanıkta koruyucu önlem olarak antiserum uygulanabilir. Antibiyotikler tedavide önemli bir yer tutmazlar. Kasları gevşetmek için de uygun ilaçlar verilmesi yerindedir. Hastaların loş ve gürültüsüz bir odada tedavi edilmeleri gerekir. Tetanos hastalığına karşı en iyi korunma, tetanos aşısının belirli aralıklarla yapılmasıdır.Tetanos aşısı, zehirin zehirsizleştirilmiş biçimidir. Yeni doğan çocuklar 2-3 aylık olduklarında, içinde tetanosun da bulunduğu karma aşı yapılır ve belirlenen aralıklarla yinelenir. Okul çağındaki çocuklar ve erişkinlerde 3 doz biçiminde difteri ve tetanos aşısı olmalıdırlar. İlk iki doz 4-6 hafta arayla, üçüncü doz İkincisinden 6-12 ay sonra uygulanır. Daha sonra ise her 10 yılda bir difteri ve tetanos aşısı yapılmalıdır. Eğer son aşılanma herhangi bir yaralanmadan 5 yıl önce olmuşsa, yaralı kişiye antitoksin ya da aşı yapmaya gerek yoktur. Eğer son aşılanma 5 yıl ya da daha uzun bir süre önce yapılmışsa, yaralanan kişiye aşı ya da antiserum verilmesinde yarar vardır. Tetanos belirtilerinin geliştiği hastaya “trakeotomi” adı verilen bir cerrahi girişimde bulunmak yaşamsal önem taşır. Bu girişimde hastanın soluk borusu kesilerek gırtlak spazmında hastanın boğulması önlenir. Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tetanos  

http://www.ulkemiz.com/tetanos-nedir-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri-nelerdir

Beyin bir ampulü yakacak kadar

Beyin bir ampulü yakacak kadar

Türkiye gündemini şimdilik bir kenara bırakın. İşte pek çoğumuzun hiç bilmediği bilimsel gerçekler… İnsan uyandığı andan itibaren beyin küçük bir ampulü yakacak kadar elektrik üretir.İnanması güç ama Helicoprion isimli bu köpek balığının 270 milyon yıl önce yaşadığı sanılıyor. Bu hayvanların ilginç yanı ise testere şeklinde yuvarlak çene yapılarıydı.bilimselgerceklerBir mavi balinanın dili Afrika’da yaşayan ortalama bir filin ebatlarıyla aynıdır.2011’de Japonya’da meydana gelen 8.9 büyüklüğündeki deprem öyle etkili oldu ki Dünya’da günler 1.8 mikrosaniye kısaldı!Sadece Samanyolu galaksisinde 400 milyarın üzerinde yıldız olduğu sanılıyor.Her gün 275 milyon yeni yıldız doğuyor. Gerçekten inanılmaz!2004 yılında New York Times’ta yayınlanan bir makalede dünyanın en yalnız balinasına şahit olduk.Bilim adamlarının 1992 yılından beri takip ettiği bu balina diğer hiçbir balinayla anlaşamıyor. Peki bunun nedeni ne?Bu balinanın hiçbir arkadaşı yok, bir ailesi de… O hep yalnız… Bunun tek sebebi diğer balinalara göre farklı bir dile konuşması ve balinaların onun dilini anlayamaması…Normal bir balinanın çıkardığı ses 15 ila 25 hertz arası değişirken onunki ise 52 hertz… Ve bu gerçekten de çok büyük bir sorun.O ne kadar çığlık atarsa atsın, farklı frekansta ses çıkardığından hiçbir balina onu anlayamadığından okyanusun ortasında hep yalnız kalmak durumunda.Ancak ses frekansındaki bu farklılık bilim adamlarının onu daha rahat takip edebilmesini sağlıyor. Buna rağmen bilim adamları bugüne dek balinanın neden böylesine bir farklı ses çıkardığını açıklayabilmiş değil.İki gözünüz var ve her biri 130 milyon görme siniri hücresinden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içinde 100 trilyon atom olduğu düşünüldüğünde bu sayı evrendeki tüm yıldızların sayısından bile daha fazla…Hiçbir şey sonsuza kadar yaşayamaz ya da devam etmez…Derin sularda 180 balık türü hiç ışık yüzü görmeden büyür ve yaşamını sürdürür.İsveç, Norveç veya herhangi bir kuzey ülkesinde bulunma şansınız olursa görmeniz kuvvetle muhtemel kuzey ışıkları…Dünya’yı varoluşundan bu yana 24 saate sığdırmaya çalışsak insanlar bu sürenin sadece 1 dakika 17 saniyesini doldurabilir.Eğer bir kelimeyi hatırlamakta zorlanıyorsanız yumruğunuzu sıkın. Bu beyin aktivitenizin artmasına ve hafızanızı geliştirmeye yardımcı olur.Acil durumlarda bir pastel 30 dakika boyunca yanabilir.SCIENCEPORNKaynak: http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/beyin-bir-ampulu-yakacak-kadar

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Namibya’nın çim düzlüklerinin üzerinde 80 metreye kadar yükselen bir dizi sarp tepecik görülüyor. Bu tepeler, çok eski tarih öncesine ait olayların izlerini bugün de taşıyormuş gibi görünür

http://www.ulkemiz.com/kambriyen-patlamasinin-ardindaki-nedenler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0