Arama Sonuçları..

Toplam 31 kayıt bulundu.
Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Dünyanın yedi harikasından biri olup günümüze  kadar zarar görmeden ayakta kalabilmeyi başarabilmiş tek yapı Mısır’daki Gize piramitlerinden Keops piramitidir.Piramit şeklindeki yapılar sadece  Mısır’a özgü olmayıp dünyanın başka yerlerinde de inşa edilmiş örnekleri bulunmaktadır. Fakat sayıca en çok Mısır’da bulunduklarından bölgeyle özdeşleşerek “Mısır Piramitleri” olarak anılmaktadırlar. Dünyadaki Önemli Piramitler: ◦Keops Piramidi (145,75 metre)◦Mikerinos Piramidi(66,5 metre)◦Kefren Piramidi (143,56 metre)◦Sakkara Piramidi (63,17 metre)◦Maldum Snefru Piramidi (93,26 m)◦Dahahur Bent Piramidi (104,85 m)◦Dahahur Snefru P. (103,95 metre)◦Sakkara Pepi II P. (52,555 metre)◦Uxmal Tapınağı (Meksika)◦Teotehuacan (Meksika)◦Tiahuanaco (Bolivya)◦Dohan Tapınağı (Çin Halk Cumhuriyeti)Piramit Nedir?  Tabanı kare şeklinde olup köşelerin tepede tek bir noktada birleşmesiyle oluşan geometrik şekildir. Dört eşit büyüklükte üçgen yüzeye sahip olan piramitler, inşa edildiklerinde mühendislik açısından son derece sağlam bir yapı sergilemektedirler.Piramitlerin Tarihçesi iPiramitlerin firavunun mumyası ile onun değerli hazinelerini ve dönemin eşsiz sanat eserlerini saklamak amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Fakat bugüne kadar hiçbirisinin içerisinde herhangi bir mumyaya veya hazineye rastlanmamıştır. Dünyanın ilk inşa edilen piramidi Sakkara’da olup yapımı M.Ö 2620 yılında tamamlanmıştır. İlk örnekleri basamaklı yapıda olan piramitlerin birçoğu tamamlanamamış veya yapım aşamasında yıkılmıştır. Bunun ilk örneği M.Ö 2570 yılında yapımına başlanan Meidum piramidi olup, sekizinci basamak yapılmak istenirken yıkılmıştır.Piramitleri inşa edenler bundan ders çıkararak daha yüksek piramitler yapabilmek için tabanı mümkün olduğunca geniş tutarak eşkenar bir geometri kullanmanın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Nil nehri yakınlarındaki Dahahur bölgesinde M.Ö 2570 yılında inşasına başlanmış olan Bent piramidi, üçte ikilik bölümü tamamlandıktan sonra daha önceki tecrübeler baz alınarak eğim açısı düşürülmüş ve yükseltilmeye devam edilmiştir. Bu yöntemle M.Ö 2565 yılında başarıyla tamamlanan Bent piramidi çok daha rijit bir yapıya kavuşurken, eşsiz bir görünüme de sahip olmuştur. Bu tarihten sonra yapılan tüm piramitler daha küçük sabit bir açı ile yükseltilerek inşa edilmiştir.Piramitleri Kimler İnşa Etti ?  Önceleri piramitlerin Mısırlı köleler tarafından yapıldığı düşünülmekteyken 1990 yılında bir turistin bindiği atın ayağı bir çukura düşer ve bu çukur gizemli bir mahzene açılır. Burası piramit yapımında çalışan işçilerin ustabaşı olan kişinin mezarıdır. Kubbeli mezar olarak da bilinen mekan, duvarları işlemeli ve ihtişamlı bir yapıya sahiptir. Böylesine güzel bir mezarın işçi sınıfındaki birisine yapılması, çalışanların esir olmadığının göstergesiydi. İşçiler gündüzleri çalışıyor ve geceleri buradaki köylerde bulunan evlerine gidiyordu. Daha sonra bu bölgede yapılan kazılarda 250’den fazla farklı mezar daha bulunmuştur. Ustabaşının çevresindeki mezarlar seçkin işçilerin mezarlarıyken normal işçiler biraz daha uzakta toplu halde bulunmaktaydı.Ölen herkes için bir mezar yapılmakta olduğu anlaşılan bölgedeki kazılarda mezarların girişlerinde işçilerin statülerini gösteren hiyeroglif yazılar bulundu. Bu yazılarda “mezar inşaatı denetçisi”, “mezar inşaatı yöneticisi” gibi ibareler yazmaktaydı. Ayrıca bu mezarlarda işçilerin minyatür heykelleri ve sanat eserleri de yer almaktaydı.Yaklaşık 200.000 işçinin çalıştığı bölgedeki iskeletler incelendiğinde omurganın inanılmaz bir yüke maruz kaldığı ortaya çıkmıştır. Omurgaya binen aşırı yük buradaki taş taşıma işleminin güçlüğüne işaret etmekteydi. Bu kadar özveri ve emekle ortaya çıkan piramitlerin yapımı için binlerce işçi bu bölgedeki şehirlerde yaşamaktaydı. Yapılan kazılarda evler, fırınlar, çömlekler gibi birçok tarihi eser bulunurken duvarlardaki hiyerogliflerde nasıl ekmek yapıldığı ve içecek hazırlandığı gibi detaylar resmedildiğinden dönemin şehir yaşamı hakkında fikir edinmek de mümkün olmuştur.Gize piramitlerinde 15 milyondan fazla kireç taşı kullanıldı. Bu taşlar piramitlerden 300 metre uzaktaki bir taş ocağından çıkartılmış ve yine burada kesilip işlenerek hazır hale getirilmiştir. Kazılarda bu bölgede taşların kesilmesi için gerekli olan oluklu platformlar bulunarak etrafı kazılmaya devam edilmiş ve dev bir taş ocağının enkazı ortaya çıkartılmıştır. Taş ocağından çıkartılan taş miktarı piramitlerde kullanılan miktarla örtüşmekteydi. Ayrıca piramitlerin yapımında kullanılan taş rampalar kil ve kireç taşı tozunun karışımından oluşan bir çamurla sıvanmıştı. Bu yöntem çok dayanıklı ve sert bir yapı oluştururken, ufak bir keski darbesiyle de kolayca koparak çözülebilmekteydi. Taş ocağı bulunduğunda içi bu rampanın enkazı ile doluydu.i1954 yılında Keops piramidinin güney ucunda bir kubbe bulundu ve kalıntılar incelendiğinde burada bir geminin yatmakta olduğu anlaşıldı. Bu gemi, Mısır Firavunu Keops’un gemisiydi ve 13 sene süren yoğun çalışmanın ürünü olarak tüm parçalar birleştirilerek müzede sergilenmeye başlandı. Yılda 300.000 kişinin ziyaret ettiği müzede tamamı sedir ağacından yapılmış dünyanın en eski gemisi gururla sergilenmektedir. Daha sonraları benzer şekilde diğer firavunlar için yapılmış bir kardeş gemi daha bulundu fakat bu gemi zarar görmemesi ve tarihi değerini kaybetmemesi için bulunduğu odadan çıkarılmadı.Firavunların mumyaları bir mağara içerisindeki gizli bir mezarlıkta bulunmuştur. O dönemin mumyalama tekniği sayesinde binlerce yıl sonra bile hala yüzleri tanınabilir şekilde kalan 40 kadar mumya çıkartılmıştır. Mumyalama işleminin nasıl yapıldığı bu mezarlıkta duvarlara çizilen hiyerogliflerden anlaşılmaktadır. Sadece karın bölgesine bir elin girebileceği kadar açılan ufak kesikten bütün organların çıkarıldığı ve içinin özel baharatlar ve yağlarla sıvanarak doldurulduğu gösterilmekteydi. O dönemin insanları öldükten sonra tekrar dirileceğini düşünüyordu ve tüm parasını mumyalama işlemi için  saklıyordu. Çünkü dirildikten sonra bedenlerine ihtiyaçları olacaktı. Bu nedenle bir kişi ne kadar zenginse öldükten sonra o kadar iyi korunacak demekti. Çok pahalı olan mumyalama işlemi sadece önemli kişilere ve zenginlere yapılırken, yoksul insanlar toplu mezarlara gömülmekteydi.Piramitler Nasıl İnşa Edildi?keopsuniciİnşa edilen en önemli piramitler Gize Piramitleri’dir ve Mikerinos, Kefren ve Keops ismindeki üç pramitten oluşur. Gize Platosu’nda bulunan bu piramitlerin en büyüğü ve en gizemli olanı Keops piramididir.Keops piramidi 20 yıl içinde 150 metre yüksekliğe kadar kaldırılan her biri 2.5 ton ağırlığındaki 2.300.000 adet kireç taşı kullanılarak inşa edilmiştir. Toplam ağırlığı 5.5 milyon ton olan bu taşların bu süre zarfında dizilebilmesi için her iki buçuk dakikada bir taşın yerine oturtulmuş olması gerektirmektedir. Bu nedenle günümüzde bu piramidin en anlaşılmaz yönlerinden biri nasıl inşa edildiğidir.Hayranlık verici bir orantıya sahip olan yapı, gizemini taşların suskunluğuna bırakmıştır. 51° 51’ 14” eğimle dizilen bu taşlarda hassasiyetin binde bir oranında bile şaşması durumunda piramit en tepede düzgün birleşemezdi. Günümüzde bu tarz ufak hatalar en seçkin yapılarda bile makul bir tolerans olarak görülmektedir. Ama bundan 4500 yıl önce inşa edilen piramitlerde tepe noktası kusursuzca birleştirilmiştir.Milyonlarca taş nasıl olup da 140 metreyi aşan yüksekliklere kaldırılabilmiştir? Bunun için taş bloklardan yapılma büyük rampalar kullanılmıştır. Bu rampa piramitin yakınına kurulmuş olan taş ocağından başlayarak piramite kadar devam eden ve düzenli olarak kesintisiz taş taşınmasını sağlayan bir yapıda inşa edilmiştir. Aksi halde asla gerçekleştirilen süre içerisinde işi tamamlamak mümkün olmazdı. Fakat bu rampa piramit hacminin %65’i tamamlandıktan sonra 43 metre yüksekliğe ulaşır ve bu noktradan sonra ne kadar etkili olduğu tartışma konusudur. Çünkü piramidin tamamını bu rampa vasıtasıyla yapmak için 43 metreden 140 metreye ulaşmak gerekeceğinden, bunun için piramidin toplam hacminin iki katı kadar daha taşa gerek olacaktı. Bu nedenle bu seviyeden sonra piramidin inşasına içeriden devam edilmiştir.Piramit iki aşamada inşa edilmektedir. Birisi piramidin inşası diğeri ise kral odasının inşasıdır. Kral odası piramit tabanından 43 metre yukarıda bulunmakta olup içerisinde dış ortama açılan hava kanallarının bulunması ve tavanında 60 tonu aşan düz bloklarının kullanılmış olması açısından hayranlık uyandırıcıdır. Tanesi 15 ton olan bu taş blokların nasıl taşındığı ise, kralın odasına giden geniş yolda(büyük galeri) gizlidir. Burada karşı ağırlık mekanizmasıyla çalışan bir sistem bulunmaktaydı ve halatlarla birleştirilmiş olan bu terazi mekanizması sayesinde bloklar istenilen yüksekliğe rahatlıkla kaldırılırdı.Taşlar istenen yüksekliğe kaldırıldıktan sonra koyulması gereken yere götürülmek üzere 10 kişilik insan grupları tarafından piramidin kenarlarındaki tüneller içerisinde çekilirdi. Eğer bir köşe dönülecekse piramidin açık tünel uçlarında resimde gösterilen biçimde yine bir terazi sistemiyle kaldırılarak yön verilir ve diğer yöne gidecek raya oturtulurdu. Daha sonra bu tünelde de 10 kişilik grup tarafından gereken yere kadar çekilerek götürülürdü. Taşlar çekilirken oluşan sürtünme kuvvetini azaltmak içinse, çamur ve su kullanılırdı.Piramit yüzeyi önceleri şu an olduğu gibi basamaklı bir yapıda değildi. Keops piramidi 45 asırlık varolma sürecinde üstten 10 metre kadar aşınmıştır. Yüzeyin üçgen şeklindeki basamak araları özel bir kireçtaşı çamuruyla kaplanarak doldurulur ve pürüzsüz, parlak bir görünüm alırdı. Özellikle son 20 senede piramitler geçtiğimiz 400 seneden daha fazla hasar görmüştür. Gerek güneş ışınları gerekse iklim şartları gibi etmenler piramitlerin varlığını her geçen gün daha fazla tehtid etmektedir.Piramitlerin Gizemi Nedir? İngiliz matematikçi ve astronomist olan John Taylor birtakım çalışmalar yapmış ve elde ettiği sonuçlar Howard Vyse tarafından analiz edilmiştir. Bunlardan bazıları;– Keops piramidinin taban alanı dünyayı yataydan ikiye böldüğümüzde ortaya çıkan kesit alanı gibi düşünülürse ve piramidin tabanı dünyanın yarıçapı üzerine oturtulsa, yüksekliği tam kutup noktasına denk gelirdi. Yani burada kusursuz bir oran mevcuttur.- Keops piramidinin taban çevresini yüksekliğinin iki katına bölündüğünde tam olarak pi=3,1416 sayısı elde edilmektedir.– Keops ve Kefren piramitleri doğu-batı ve kuzey-güney sınırlarına öyle kusursuz yerleştirilmiştirler ki, o günün koşulları düşünüldüğünde hayret verici bir durum olarak görülmektedir.– Keops piramidinin üçgen şeklindeki dört yüzeyinin toplam alanı, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.– Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı tam olarak dünya ile güneş arasındaki mesafeyi(149.504.000km) vermektedir.– Piramitler bir güneş saati olarak işlev görmektedirler. piramitlerin Ekim ayı ortasında ve Mart ayının başlangıcında yre düşürdüğü gölgeler, mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir.– Keops piramidiyle dünyanın merkezi arasındaki mesafe, Kuzey kutbuyla arasındaki mesafeye eşittir.Bilimsel olarak kanıtlanmamış bazı rivayetler ise şunlardır;– Piramitlerin üzerinden geçen meridyen, karaları ve denizleri iki eşit parçaya bölmektedir.– Piramit hangi firavunun adına yapıldıysa, kralın odasına yılda sadece iki kez güneş girmektedir. Bunlar kralın doğduğu ve öldüğü günlerdir.– Piramitlerin içerisinde radar gibi aletler çalışmamaktadır.– Piramit içerisinde bırakılmış kirli bir su, birkaç gün içerisinde arıtılmış hale gelmektedir.– Piramitin içerisine bırakılan süt birkaç gün bozulmadan kalabilirken, beklenmeye devam edilmesi durumunda yoğurt haline gelmektedir.– Piramit içerisine koyulan bir bitki hiç ışık almasa da normale göre daha hızlı büyümektedir.– Açık bir yara, piramit içerisinde çok daha çabuk bir şekilde iyileşmektedir.– Piramitlerin içi yazın serin, kışın ise ılık olur.– Gize Platosu’ndan geçen boylam, denizlerle karaları iki eşit parçaya böler.Sfenks HeykeliGize piramitlerinden Kefren piramidini koruması için yapılmış olan dev bir köpek heykelidir. 70 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğinde olan Sfenks, çakal kafalı Anubis’in heykelidir. M.Ö 2520 yılında yapılmış olan heykel tarih boyunca Nil nehrine bakarak, nehir yoluyla gelenleri karşılamaktadır.Sfenks heykeline Mısır’ı işgal eden Hiksos’lar tarafından büyük zarar verilmiştir. Daha sonra ülkede düzenin sağlanmasıyla beraber dönemin kralı tarafından yüz kısmı değiştirilerek firavunun(Mısır Kralı) sureti yaptırılmıştır.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/misir-piramitlerinin-sirri-nedir

Apollon Lairbenos Tapınağı

Apollon Lairbenos Tapınağı

En Erken devirlerden itibaren bağcılığa, dolayısı ile de leziz şarapları ile ün salmış öyle ki, Çalkarası olarak adlandırılan ve dünya çapında tanınan bir üzüm türüne adını vermiş olan Denizli’ nin bereketli topraklara sahip ilçesi Çal, değeri ölçülmeyecek tarihi hazineleri de sessizce bağrında saklar. İlçe halkı arasında Asartepe olarak isimlendirilen küçük bir tepenin üzerine konumlanmış olan Apollon Lairenos Tapınağı da bunlardan sadece bir tanesi: Bahadınlar Köyü’ ne 4 Kilometre mesafede, Menderes Vadisi’ne hakim konumdaki konik formlu tepenin üzerinde küçük bir tapınağın kalıntıları göze çarpar. İlk bakışta Batı Anadolu’ da bir çok bölgede karşımıza çıkan yerel kült merkezlerinden birisi izlenimi veren bu tapınak, bir süredir özellikle din tarihi çalışan araştırmacıların dikkatini çekmektedir. Çünkü dinler tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Anadolu’nun başka hiçbir bölgesinde karşımıza çıkmayan yazıt türlerinden birisine, yani katagraphe adı verilen ve bazı insanların ya da mülkleri “tanrıya tahsis etme” anlamını taşıyan yazıtlara tek başına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, bu mütevazi tapınak sadece Batı Anadolu’ da görülen ve daja sonraları Hıristiyanlar tarafından da benimsenmiş olan itiraf (Kefaret) geleneğini kanıtlayan yazıtların ele geçtiği iki bölgeden birisi olma özelliğine de sahiptir.Bir Anadolu Tanrısı olan Apollon Lairbenos’ a adanmış olan bu kutsal alan, Menderes Nehri’ nin güney kıyısında, Hierapolis’e 35 Kilometre mesafede bugün Çal Ovası olarak adlandırılan bölgede 1887 yılının Mayıs ayında araştırmacılar W.M.Ramsay, D.G. Hogarth ve H.A. Brown tarafından tespit edilmiştir. Bölgedeki diğer kült alanları göz önüne alınırsa Apollon Lairbenos Kutsal Alanı erken dönemlerde olasılıkla Tanrıça Kybele’ ye adanmış kült merkezinin üzerine, İ.S.II yüzyılda İmparator Hadrianus Dönemi ( İ.S.117-138 )  ve hemen sonrasında inşa edilmiş olmalıdır. Kutsal alanın en batısında Menderes Vadisi’ ne hakim bir noktaya tanrının tapınağı yerleştirilmiştir. Kuzeybatı-güneydoğu yönünde konumlandırılan tapınak, anakayayı kullanan yüksek bir podyum üzerinde, tetrastylos ( ön cephesinde dört sütun bulunan ) plan tipinde ve korinth düzenindedir.Bu Kutsal Alan’ın adanmış olduğu Tanrı, tasvirlerinde genellikle bir elinde buğday başağı, meşe dalı ya da patera ( sunu kasesi ), diğer elinde ise çifte balta ( labrys ) taşır vaziyette betimlenen bazen de omzunda etrafına bir yılanın sarıldığı çifte balta taşıyan süvari biçiminde karşımıza çıkan Apollon Lairbenos’ dur. Kutsal Alan ve civarındaki köylerde tespit edilmiş olan yazıtlarda 14 farklı formda karşımıza çıkan tanrının adı, Hierapolis sikkeleri üzerinde “Lairbenos” şeklinde görülmektedir. Hierapolis sikkeleri göz önüne alınırsa “Lairbenos” tanrının isminin resmi formu belki de aslına en yakın olarak kabul edilebilir. Tanrının adının Grekçe’de bu kadar çok sayıdaki farklı formlarda görülmesi, bu ismin yerel olduğunu ve içindeki bir sesli harfin Grek alfabesinde tam olarak karşılanmadığını göstermektedir. Roma İmparatorluk Devri’nde Anadolu’nun özellikle de Phrygia Bölgesi’nin dinsel atmosferine baktığımız zaman, Yunan tanrılarına ve Roma’nın resmi dinlerine olan saygının devam ettiğini fakat aynı zamanda çok sayıda yerel tanrı ve tanrıçanın da ortaya çıkmış olduğunu, sıklıkla da Yunan kökenli tanrı ve tanrıçaların yerel sıfatlarla nitelendirdiklerini ya da bir yer adı ile birlikte anılarak tapım gördüklerini böylece de bu dinlerin Anadolulaştırılmış olduklarını görmekteyiz.Özellikle İ.S.II. ve III. yüzyıllarda Anadolu’nun kırsal kesiminde yaşayan ve Grekçe konuşan dindar halkın geleneksel Yunan inançlarından uzaklaştıkları dikkati çekmektedir.  Bu yerel tanrı ve tanrıçalara verilen isimler ile ilgili günümüze kadar yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar göstermektedir ki, bu tanrı ve tanrıçalar ya bir kişi adı ile ya da bir yer adı ile anılmaktadırlar. Genel olarak kabul edilen görüşe göre; tanrı ya da tanrıça isimlerini izleyen kişi adları bu kültü o yöreye getiren ve belki de ona bir tapınak inşa eden kişilerin isimleriyle, yer adları ise o kültün merkezi olan köyün adı ile ilişkilidir. Sonuç olarak, Batı Anadolu’ da tapım görmüş olan çok sayıdaki yerel tanrı ve tanrıçanın kendilerine adanmış olan bir kutsal alan ya da tapınağın bulunduğu yerleşimin adı ile ilişkili ve “-enos” ile biten ethnik Anadolu isimleri ile nitelendirilmiş olduklarını görmekteyiz. Apollon’a verilmiş olan bu sıfat Anadolu’da çok yaygın bir şekilde gördüğümüz gibi tanrının tapımının ilk çıkış yeri ya da en önemli tapım merkezinin adından türetilmiş ethnik bir isim olmalıdır. Bütün bilgiler dikkate alındığında “Lairbenos” sıfatı “Lairba’lı” anlamındadır ve tanrı kutsal alan ve civarında “Lairba’lı Apollon” olarak adlandırılmış ve bu isimle tapım görmüştür.Apollon Lairbenos kutsal alanda, her dönem ve her bölgede gördüğümüz ve birlikteliği son derece doğal olan annesi Leto’ ve ikiz kardeşi Artemis ile birlikte saygı görmektedir. Özellikle Leto’ya duyulan inanç ve bağlılığı tapınak civarında ele geçen bir adak yazıtında Leto’nun Lairbenos’dan bagımsız bir şekilde “imkansızı mümkün kılan tanrıça” şeklinde nitelendirilmesi kanıtlamaktadır. Ayrıca yine kutsal alan civarında ele geçmiş olan adak yazıtlarına bakıldığı zaman tanrı Anadolu’nun bütün bölgelerinde olduğu gibi Helios’la özdeşleştirilmiş Helios Apollon Lairbenos olarak tapım görmüştür.Apollon Lairbenos Kutsal alanı’nda nasıl bir tapınma yöntemi izlendiği tam olarak bilinmemekle birlikte, epigrafik malzemelerden edindiğimiz bilgiler doğrultusunda halk bu tür yerel tapınma merkezlerine, olağan ibadetlerini yapmak (Kurban kesmek, ilahiler söylemek vb.), tanrılardan yardım ve şifa dilemek, tanrılara şükranlarını sunmak, tanrıların emirlerini öğrenmek, kendilerine rüya veya kehanet aracılığı ile verilen emir gereğince adak sunmak gibi amaçlar ile gelmekte idi. Apollon lairbenos Tapınağı’na da kişiler yukarıda sıraladığımız ibadet türleri için geliyorlardı. Fakat bu Kutsal Alanı diğer yerel tapınma merkezlerinden ayrıcalıklı kılan iki özellik küçümsenemeyecek kadar önemli ve değerlidir. Bunlardan ilki, kişilerin kendi istekleri ya da tanrının emri uyarınca çocukları, evlatlıkları ya da kölelerini birer “kutsal personel” olarak Tanrı apollon’un hizmetine tahsis ettiklerini gösteren ve katagraphe adı verilen yazıtları adamak buraya için gelmeleridir. Bir diğer ayrıcalığı ise, kişilerin tapınağa işledikleri bir günahı itiraf etmek ( günah çıkarma ) ve bunun kefaretini ödemek amacı ile adak yazıtı sunmak için gelmiş olmalarıdır.Bütün bu yazıtları Apollon Lairbenos Tapınağı’na adayan kişiler arasında, Hierapolis, Laodikeia, Motella, Dionysopolis(Ortaköy), Tripolis, Atyokhorion ve Blaundos ile Hyrgaleis Ovası’ndan gelenler yer almaktadır. Bu geniş yayılım alanı, Apollon lairbenos Tapınağı’nın bölge sınırlarını aşmış olan ziyaretçi yoğunluğunu ve yukarı Menderes Havzası ile Lykos Vadisi’nin dinsel ve sosyal yaşamdaki büyük önemini kanıtlar niteliktedir. Tamamen Roma İmparatorluk Dönemi’ne ait olan yazıtların çoğu İ.S.II. ve III. yüzyıllara aittir. Katagraphe adı verilen yazıt grubu Anadolu’da sadece Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’nda tespit edilmekte ve bu yazıtlar aracılığı ile Apollon Lairbenos’a insan bağışlama şeklinde bir ibadet de karşımıza çıkmaktadır ki Apollon Lairbenos Anadolu’da bu tür bir ibadetin yapıldığı tek tanrı olma özelliğine sahiptir. Bu yazıtların en yakın örnekleri Makedonia’da ele geçmektedir. Genel tarzda ifade edecek olursak, bu yazıtların amacı köleleri veya çocuklar, torunlar gibi yakın aile bireylerinin Apollon Lairbenos’a adanması eylemini halka duyurmaktı.Bu tür yazıtlardan edinilen bilgiler, adama işleminin adanmış olan kişi bir köle ise bu köleye özgürlük bahşettiğini ortaya koymaktadır. Fakat bu özgürlük şarta bağlıydı, yani kölenin adandığı tanrının tapınağında belli zamanlarda hizmet etme zorunluluğu ile sınırlanıyordu. Bu şartın dışında kimsenin adanmış köleyi satmaya veya para karşılığı kiralamaya hakkı olmazdı ve yazıt aracılığı ile de kölenin özgürlüğü hem adandığı tanrı hem de devlet kurumları tarafından garanti altına alınmış oluyordu. Bu nedenle cezalara kamusal bir nitelik de atfetmişlerdir.Kutsal alana ait sunaklar ve steller üzerindeki yazıtların çokluğu burada stel satıcılarının ve taşçı ustalarının bulunması gerektiği düşünülmektedir. Bunun yanı sıra, katagraphe yazıtları aracılığı ile öğrendiğimiz tanrıya dokuma ya da seramik atölyeleri tahsis edilmesi eylemi, kutsal alanın etrafına konumlanmış olan bu atölyelerde farklı ticari etkinliklerin yapıldığını, bunlardan bazılarının tapınak adına üretim ve satış yapma işlevi görmüş olabileceklerini, dolayısı ile de burada gelişen bir tapınak ekonomisinin varlığını düşünmemizi mümkün kılmaktadır. Apollon lairbenos Kutsal Alanı ve civarında tespit edilmiş olan epigrafik buluntuların büyük bir bölümünü katagraphe (Köle ve özgür vatandaşların tanrıya ithaf edilmesi) yazıtları oluştururken aynı ölçüde önemli bir kısmı da aslında birer adak yazıtı olan günah çıkarma (Kefaret) ya da itiraf (confessio) yazıtlarından oluşmaktadır. Antik devrin dinsel yaşantısını açık bir şekilde yansıtmaları açısından oldukça önemli bir yere sahip olan itiraf yazıtları, Anadolu’da sadece Lydia Bölgesi’nde katakekaumene (yanık arazi) olarak adlandırılan Kuzeydoğu Lydia da ve Phrygia’daki Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’nda ele geçmektedirler. Bu yazıtlarda kişiler işledikleri bir suçun günahını itiraf ettikten sonra tanrıya adaklar sunmuşlardır. Günah çıkarma yazıtları, bu adakları sunan kişilerin samimi itiraflarını barındırmaları nedeni ile tespit edildikleri yörenin sosyal ve kültürel yaşamı hakkında önemli bilgiler vermektedirler. Mezopotamya orijinli olan günah çıkarma geleneği Anadolu’da oldukça eskilere dayanmaktadır. Anadolu’daki kökeni Hititlere kadar inen ve Hitit imparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte ortadan kalkan bu geleneğin, Lydia’da katakekaumene olarak adlandırılan volkanik bölge ile Phrygia’daki Apollon Lairbenos Tapınağı civarında yüzyıllar sonra tekrar ortaya çıkması din tarihi araştırmacılarının doğal olarak dikkatini çekmektedir. Hitit İmparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte ortadan kalkan bu tür yazıtların Roma İmparatorluk Devri’nde tekrar görülmesi bilim adamları, bu geleneğin bütünüyle kaybolmuş olması nedeniyle değil henüz yeterli epigraphik buluntunun ele geçmemiş olmasından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmaktadır.Bu yazıtlar genel olarak kişilerin işledikleri günahları, bu günahlar nedeniyle tanrının onlara verdikleri hastalık ve ölüm gibi cezaları ve tanrısal öfkenin günahlar tarafından ne şekilde yatıştırıldıklarını konu almaktadır. Adak yazıtlarının en değerli grubu olarak kabul edilen, genellikle anlaşılması güç ve kötü bir Grekçe ile yazılmış olan günah çıkarma yazıtları edebi metinler aracılığı ile yeterli derecede bilgi edinemediğimiz yerel kültür hakkında sağladıkları ayrıntılı bilgiler açısından çok büyük önem taşımaktadırlar. İtiraf yazıtlarında karşımıza çıkan ifadeler Apollon Lairbenos’un bu bölgede yaşayan insanların yaşamında diğer tanrılardan daha büyük ve inanılmayacak derecede etkin rol oynadığı kanıtlamaktadır. Örnekler çoğaltılabilir olmakla birlikte Antik Devir ile içinde bulunduğumuz çağ arasındaki benzerliği çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermesi açısından yalan söylediği ve abdestsiz (temiz olmamak) bir şekilde kutsal alana girdiği için cezalandırılmış olan bir kişinin itiraf yazıtı herhalde tek başına yeterlidir. “ Ben Hierapolisli Sosandros, bir yalan yeminden sonra temiz olmayan bir durumda ortak tapınağa girdim; cezamı buldum, bildiririm ki, benim bu diktiğim steli ibret alan hiç kimse Lairmenos’u küçümsemesin” Yerel Anadolu dinlerinde büyük bir günah olarak kabul edilen ve hoş karşılanmayan davranışlardan birisi de, yalan yere yemin etme, yemin bozma ya da küfür edilmesiydi. Özellikle Phrygialılar’ ın yemin ve küfür konusunda son derece tutucu oldukları ile ilgili bilgileri bazı antik yazarlardan öğrenmekle beraber, Apollon Lairbenos Kutsal Alanı’ndaki itiraf yazıtlarında da bu konuda titizlik dikkati çekmekte ve en sık karşılaştığımız günahlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.Edebi metinler aracılığı ile yerel kültler hakkında ne yazık ki yeterli derecede bilgi edinememekteyiz. Buna karşılık yerel tapım merkezlerinde tespit edilen adak yazıtları ilk çağ tarihi açısından çok büyük önem taşımaktadır.Apollon Lairbenos Kutsal Alanı ve civarında tespit edilmiş olan yazıtlardan anlaşılmaktadır ki; Roma İmparatorluk Dönemi’nde bölgede dinin günlük yaşan üzerinde yoğun bir etkisi bulunmaktaydı. Öyle ki bu tür yazıtlarda tanrıların tapınağın arazisinde bulunan yerleşimlerin sahibi olduğunu gösteren bazı ifadeler, dinsel bir iktidarın varlığı bile düşünmemize yol açacak niteliktedir. Apollon Lairbenos Kutsal alanı’nın adakları bahsettiğimiz iki yazıt türü arasındaki ilişkiyi belirleme açısından da oldukça önemlidir; aynı anıtlar üzerinde yazılmış olan itiraf yazıtları tanrının ona tapanların davranışlarını nasıl kontrol ettiğini, katagraphe yazıtları ise onları hizmetinde nasıl çalıştırdığını ortaya koymaktadır.      Esengül AKINCI ÖZTÜRK, Epigraf  Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi  Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi  http://www.pamukkale.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/apollon-lairbenos-tapinagi

Aristokrasi Nedir ?

Aristokrasi ya da soylu erki, iktidarın imtiyazlı ve genellikle soya bağlı bir toplum sınıfının elinde bulunduğu siyasi hükümet şeklidir. Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu tarihi yönetim biçimidir. Sözcük "soylular sınıfı" anlamında da kullanılmaktadır.Terim Türkçeye Fransızca aristocratie sözcüğünden geçmiştir. Kökeni ise Yunanca aristokratia kavramıdır ve aristos (en iyi) ile -kratia (güç) sözcüklerinden oluşur. Bununla birlikte tarihte aristokrasiler genelde verasete dayanan plütokrasi şeklinde olmuştur. Bir siyasi hükümet terimi olarak, aristokrasi şu terimlerle karşılaştırılabilir:    otokrasi - "bir tek bireyin yönetimi"dir.    meritokrasi - "yönetmeyi hak edenlerin yönetmesi"; her ne kadar bu terim anlam bakımından yüzeysel olarak aristokrasiye benzer gözükse de, aristokrasiden farklı olarak en iyinin, liyakatıyla yönetimde kalacak durumda olması gerekir.    plütokrasi - "varlıklıların yönetimi"; tarihsel ve pratik anlamda aristokratlar sık sık sadece varlıklı oldukları için erdem ve liyakat açısından en iyi gibi kabul görmüşler ve sonuç olarak aristokrasiler daha çok plütokrasi olmuşturlar.    oligarşi - "birkaçın yönetimi" (birkaç kişinin yönetimi); bir aristokrasinin oligarşi olup olmaması "birkaç kişi" fikrinin nasıl yorumlandığına göre değişir.    monarşi - "bir tek bireyin yönetimi"; tarihsel anlamda monarkların çoğunluğu aristokrattır. Bununla birlikte, rakipleri de aristokratlardan olduğu için, aristokrasi ile zıt kutuplarda olmuşturlar. Yönetimdeki hanedan ile diğer rakip aristokrat hanedanlar arasındaki çatışmalar Orta Çağ'ın merkezi meselelerindendir.    demokrasi - "halkın yönetimi" (veya çoğunluğun yönetimi); genellikle aristokrasinin karşıtı olarak düşünülmüştür. "Tüm insanlar eşittir" fikrinden yola çıkarak, yönetimin tüm insanların seçtiği biçimde oluşu ve böylece herkesin yönetimde olduğu (yönetimde hak sahibi olduğu) hükümet şekli olarak tanımlanabilir.Aristokrasi terimi ilk kez Atina kent devletinde kullanılmıştır. Terim orduların başında dövüşen genç vatandaşlar için kullanılmıştır. Zira askeri cesaret ve liyakat o dönemde büyük bir erdem olarak görülürdü; ordular "en iyi"ler tarafından yönetilmekteydi. Terim antik Yunan geleneğinden Avrupa Orta Çağı'na geçmiş ve askeri liderlerden oluşan, verasete dayanan bu sınıf "soylular sınıfı" olmuştur. Antik Yunan'daki gibi bu sınıfın üyelerinin köleleri olan bir tebası vardı ve bu kişiler askeri konumlarından dolayı soylu veya en iyi olarak tanımlanıyorlardı.Aristokrasiye karşı şüphe uyanmasının çeşitli sebepleri olmuştur. Felsefi anlamda Aydınlanma'nın getirdiği "herkes eşittir" söylemi önemliyken, Fransız Devrimi'nin de sebeplerinden sayılabilecek aristokrasinin artık toplumun en iyileri olmadığı fikri de önemlidir. Bu fikrin oluşmasının nedenleri ise çeşitlidir. Her şeyden önce ordu kavramı değişmeye başlamıştı, Kral XIV. Louis orduyu modernize etmişti ve artık aristokratlar at sırtında ordunun başında yer almıyorlar, güvenli bir mesafede orduları uzaktan kumanda ediyor, çoğunlukla kendileri savaşmıyorlardı. Bunun dışında Aydınlanma'nın başlattığı özgürlük fikri halkın aristokratların pratik yaşamda en iyi olmadıklarını görmesine yardımcı olmuştur. Fransız Devrimi'nin odağında bu vardır, onlara göre aristokratlar herhangi bir liyakat veya üstün erdem ile değil de sadece doğarak en iyi yani aristokrat olmayı başarmışlardır. Böylece kazanılmamış, hak edilmemiş bir mevkiyi işgal ettikleri düşünülmüştür. Aristokratların en iyi oldukları inancının çöküşü, en iyinin yönetimi olan aristokrasinin de çöküşünü getirmiştir.Bugün Birleşik Krallık dahil çoğu Avrupa ülkesinde aristokratik unvanlar hâlâ varlığını sürdürmektedir. Artık yönetimsel bir fonksiyon taşımasa da bu unvan çoğunlukla kişinin saygın ve belirli bir geçmişe sahip olduğunu veya varlıklı olduğunu, her daim olmasa da sık sık, ifade edebilir.çoğunlukla sanat ilim ve bilim konusunda onemli faliyetleri olan kisiler bu unvana aday gozukur.Tarihi planda yönetici görevlere sahip askeri bir sınıf bulundurmamış ülkelerde ise aristokrasi daha farklı temellere oturur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde kişinin atalarının ilk göçmenlerden olması anlamında kullanılabilir.

http://www.ulkemiz.com/aristokrasi-nedir-

Göktürk İmparatorluğu

Göktürk İmparatorluğu

Göktürkler, Türk Tarihinde Türk adını ilk kez devlet unvanı olarak kullanan Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler, Türk Dünyasının yeniden doğuşunu ve günümüz Türk Devletlerinin temelini teşkil etmiştir. Göktürkler! Türk unvanını devlet ismi olarak kullanan ilk Türk Devleti olarak karşımıza çıkar. Göktürkler hakkındaki tarihi vakalara değinmeden önce belirtmekte fayda varki ; Göktürk ibaresi, yakın tarihte yapılan kategorizasyon çalışmaları neticesinde yakın tarih tarihçileri tarafından ayırt edici olması amacıyla kullanılmıştır. Söz konusu siyasi yönetim, kendisine Göktürkler değil Türk Devleti demektedir. Orhun kitabelerinde geçen ÖkÜk Türük ibaresinden türetilerek önce Kök, ve telafuzu kolaylaştırmak için Gök Türk olarak adlandırılmıştır. Bizde anlaşılır olması amacıyla bu devletten Göktürkler olarak bahsedeceğiz. Göktürkler, Türk Tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Hun döneminde, Türklük kavramı ve Türk kültürü göçebe düzenin etkisiyle oldukça zayıftı. Göktürkler döneminde Kültürel değerleri güçlenerek Türk Kimliğinin etnisiteside güçlenmiş, tarihin derinliklerinde Türk’lüğün yayılma sürecinde çok önemli etkileri olmuştur. Göktürkler, Hun İmparatorluklarının yıkılmasıyla Asya steplerine yayılan Hun topluluklarından biri olan Aşina kabilesine dayanır. 6. YY’da bugünki Moğolistanın Kuzey Batısı konumunda bulunan Altay eteklerinde, bölgede büyük bir imparatorluk haline gelen Juan-Juan İmparatorluğuna bağlı yaşayan Aşina kabilesi, İmparatorluğun Demir ve Dökme Çelik işçiliğini yapmaktaydı. Aşina kabilesi, Aynı zamanda kendi içerisinde de siyasi olarak teşkilatlanmakta olan bir topluluktu. Bumin Kağan Dönemi (546-552) Bumin, 540 yılında yönetime geçerek Aşina kabilesinin Han’ı oldu. Aşina kabilesi, Bumin’in yönetiminde ticari faaliyetler amacıyla Çine doğru ilerlediler. Bu dönemde bölgede önemli bir güç konumunda olan Topa İmparatorluğu zayıflamış, Doğu-Batı Topa İmparatorluğu olarak bölünmüş ve birbirleriyle ihtilaf halindeydiler. Batı Topa İmparatorluğu, rakibi Doğu Topa ve Juan-Juan İmparatorluklarının baskılarına karşı Aşina kabilesiyle iyi ilişkiler içerisine girmeye çalışıyordu. Bumin Han, 546 yılında oymağının ürünlerini sunmak ve ticari ilişkilerini güçlendirmek amacıyla batı Topa’ya elçi gönderdi. Aynı dönemde Töles adı ile ortaya çıkan Kaokü’ler Juan-Juan’lara saldırma hazırlığı içindeydiler. Bumin Han, tabi olduğu Juan-Juan İmparatorluğuna hizmet etmek için siyasi bir manevrada bulunarak Töleslerle savaşır ve kesin bir yenilgiye uğratarak Tölesleri dağıtarak tabi olan Töles topluluklarınıda kendisine bağlar. Bumin Han, bu hamlesiyle hem Töles topluluklarınıda içine katarak güçlenir hemde Juan-Juan İmparatorluğuna yaptığı hizmetle siyasi bir manevra yapmış olur. Bumin Han, bu galibiyetten cesaret alarak Juan-Juan Başbuğunun kızını ister. Ancak Başbuğ, Bumine elçi göndererek “Siz Bizim Demircilik Yapan Adi Kölelerimizsiniz, Buna Nasıl Cesaret Edersiniz” mesajını iletir. Bumin Han, bu duruma sinirlenerek elçiyi öldürür ve iyice zayıflayan Batı Topa İmparatorunun kızını ister. Zor durumda olan Batı Topa, Bumin ile akrabalık yapmayı kabul eder ve 551 yılında Bumin Han ile Batı Topa Prensesi evlenir. Böylelikle Bumin Han ile Batı Topa İmparatorluğu ittifak kurmuş olur 552 yılında ise Batı Topa ile birleşerek Juan-Juan İmparatorluğuyla savaşa girişir. Bu savaşın sonunda Juan-Juan İmparatorluğunu kesin bir yenilgiye uğratarak Yabgu’luğunu ilan eder. Göktürkler, bu tarihte fiili olarak kurulmuş ve ilan edilmiş olur. Bumin Kağan, 552 yılında Göktürkler Devletini kurdu, ancak aynı sene vefat etti. Vefatıyla Göktürklerin Sağ Yabguluğuna oğlu Kolo, Sol Yabguluğa ise yine oğlu İstemi gelmiştir. Kolo (Kara) Dönemi (552-555) Kolo, kısa bir süre yönetimde kalmıştır. Kısa süreli yönetimi döneminde Juan-Juan İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Moğolistan bölgesini Göktürklere bırakarak bir kısmı Topa Devletinin steplerine, bir bölümü ise Avrupa’ya doğru ilerleyerek bölgedeki devletlere sığınırlar. Göktürkler ve Topa devletleri arasında yapılan anlaşma gereği, Topa Devletine sığınan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir ve 555 yılında öldürülürler. Juan-Juan’ların yıkılmasından sonra Göktürkler yüzünü Moğolistan ve Tibet’e çevirir. Ancak Kolo, daha fazla ilerleyemeden vefat eder ve yerine kardeşi Mukan gelir. Mukan Dönemi (555-572) Mukan uzun bir süre Göktürklerin Hakanı oldu. Mukan Han dönemi Göktürklerin yükselme dönemi olarak tarihe geçmiştir. Mukan yönetimindeki Göktürkler, Batı Topa ile İttifak ederek Moğolları ve Tibetlileri yenerek topraklarını genişletirler. Batı Topa İmparatorluğu 557 yılında yıkılınca bu devletin kalıntılarıda Göktürklere katılır. Topa İmparatorluğu, bu dönemde tarih sahnesinden silinerek Türk topluluklarının içerisine karışmıştır. Mukan, toprakları içerisinde güçlenmeye çalışan Juan-Juan topluluklarının üzerine büyük bir saldırı düzenler. İleri gelen beyleri öldürülen ve halkı kılıçtan geçirilen Juan-Juan’ların siyasi birlikleri dağılır ve Çin topraklarına sığınırlar. Göktürkler ile Çin arasında dostluk politikaları gereği kaçan Juan-Juan’lar Göktürklere teslim edilir. Mukan han bu topluluklarıda öldürerek bölgedeki Juan-Juan kalıntılarınıda temizlemiş olur. Juan-Juan’lardan sonra Doğu Kitaylarıda yıkarak topraklarını genişletir ve Kıtayların Koreye doğru göçlerini sağlar. Kuzey bölgesinde bulunan Kırgızların egemenliği altına alır, kuzey bölgesindeki diğer dağınık boylarıda kendisine katarak bozkırdaki Türk egemenliğini sağlamış olur. Mukan imparatorluğun doğu kanadını yönetiyordu. Doğudaki ilerleyiş ve genişlemeyle birlikte Batı bölgesini idare eden Sol Yabgu İstemi’de Altayların Batısını, Isık gölü ve Tanrı dağlarına kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına almıştı. İstemi Yabgunun Batıdaki baskısıyla Sasaniler ve Bizans ile ilişkiler kurulmaya başlandı. Önemli bir ticaret kaynağı olan İpek yolunun denetimi konusunda Sasanilerle iyi geçiniliyor ve ortak hareket ediliyordu. İstemi, Bölgedeki diğer Türk İmparatorluğu Akhunların üzerine gitmek için Sasanilerle iş birliği yaparak Akhun imparatorluğunu yıktılar ve topraklarını Sasaniler ile birlikte paylaştılar. İstemi ile Sasani’ler arasındaki iyi ilişkiler İpek yolunun denetimi nedeniyle anlaşmazlığa dönüştü. İstemi Sasani’lere karşı Bizans ile iyi ilişkiler kurmaya başladı. Bizans, ipek yolu ticaretinin Sasaniler aracılığıyla yapılmasından memnun değildi. Bu sebeple İstemi yabgu ile ittifak yapıldı. Bu ittifaktan sonra 19 yıl sürecek Bizans-Sasani savaşları başladı. İran’ın Müslümanlığa geçişi de bu mücadele döneminde gerçekleşmiştir. Mukan döneminde Çin’in iç karışıklarla boğuşması ve Doğu/Batı olarak bölünmesi Göktürklerin işini kolaylaştırır. Mukan döneminde, Göktürk İmparatorluğu bölgedeki hakimiyet alanları genişleyerek Bozkır İmparatorluğu haline gelmiştir. İç karışıklıklar nedeniyle güçsüz kalan Çin İmparatorluğu, Göktürklerin desteğini almak ve yağmalarından korunmak için Mukan Han’a bolca armağan ve elçi göndermiştir. Boy beylerine ve ileri gelenlerine paylaştırılan bu armağanlar, aynı zamanda Çin-Göktürk bağlılığını pekiştirir. Mukan, bunun üzerine Çin’e sıkça elçi gönderir. Çine giden elçilerin genellikle bol armağanla geri dönmesi üzerine elçilik Türk soylularının çok istediği bir görev haline geldi. Elçilik bu dönemde Türk gelenekleri içerisine girerek kurumsallaşmıştır. Mukan 572 yılında vefat eder. Yerine vasiyeti üzerine oğlu değil kardeşi Tapo geçer. Tapo Dönemi (572 - 581) Tapo, yönetime geçtiği dönemde ağabeyi gibi Çin ile iyi ilişkiler kurarak, Çin’in iç karışıklıklarından istifade etmeye çalışır. Çin’den sürekli gelen armağanlar üzerine Çin ile ticaret gelişmeye başlar. Onbin kadar Türk Tüccar Çine yerleşir. İyi ilişkiler çerçevesinde bu tüccarlar geniş ayrıcalırlarla Çinde ticaret yapmaktadır. Türk tüccarlar Çin ekonomisini yavaş yavaş eline geçirmeye başlar. Çin ile ticaretin artması ve lüks tüketim maddelerinin kolay ve bol bulunması üzerine Türk boyları arasında Çin kültürü yayılmaya başlar. Türk beyleri arasında Çin yaşam biçimi özentisi oluşur. Hatta bir misyonerin “Çin’lilerin Zenginlik Kaynağının Budizmden Kaynaklandığı” sözüne Tapo’yu ikna eder. Bunun üzerine Tapo, Budist olur ve bir tapınak ile bir buda heykeli yaptırır. Hatta Budizmi korumak ve yaşatmak için seferberlik ilan eder. Çin yaşam biçimine ve inanışlarına özenen Tapo, ikiye bölünen Çin’in iki İmparatorluğu (Doğu-Chou/Batı-TSİ) ilişkilerinde iki imparatorluk arasındaki dengeyi korumakta başarısızlığa uğrar. 577 yılında Doğu ve Batı Çin (Chou ve TSİ) arasında savaş meydana gelir. Batı Çin (Chou), Doğu Çin (TSİ) yi yenilgiye uğratır ve ortadan kaldırır. Bu savaştan sonra Göktürkler ile Chou arasında anlaşmazlıklar başlar ve iki imparatorluğun arası açılır. Bu olayın üzerine Tapo, ordusu ile Çin’in içlerine doğru ilerleyerek Pekin bölgesini yağmalar. Chou’ların TSİ prensini kaçırmalarına göz yumunca da saygınlığı azalır. Tapo, yönetimi altında bulunan İmparatorluğun Doğu bölümünü idare etmekteydi. Batı kanadı kardeşi İstemi Yabgu tarafından idare ediliyordu. İstemi Yabgu, uzun süre imparatorluğun Batı kanadını yöneterek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Aslında Sağ Yabgu olan Tapo’ya bağlıydı ancak Kazandığı zaferler ve elde ettiği güç ile kendi kararlarını vererek hareket ediyordu. İstemi’nin Tapo’dan bağımsız hareket etmesi Göktürkleri zora sokan faktörlerden biri olmuştu. İstemi 576 yılında öldüğünde yerine oğlu Tardu geçti. Tapo’nun yönetimi bu tarihten sonra zayıflamaya başladı. Çin ile iyi ilişkiler kuramayan Tapo, İmparatorluğun zayıflamasını önleyemedi. Tapo, hakimiyeti altında bulunan İmparatorluğun Doğu kanadını ikiye ayırarak kendi kontrolü altında olmak üzere doğu tarafına kardeşi Kolo’nun oğlu Işbara’yı, batı tarafınıda küçük kardeşi Jotan’ı tayin etti. Tapo ile Chou ve TSİ arasındaki anlaşmazlıklar her iki ülkeninde iç işlerini önemli ölçüde etkiledi ve karışıklıklara neden oldu. Çin, bu karışıklıklarla mücadele etmekteyken önemli bir gelişme meydana geldi. Sui sülalesi, Çin’in içinde bulunduğu karışıklığıda fırsat bilerek Çin’in egemenliğini eline geçirdi. Bu müdahaleyle Çin ilk kez ulusal bir birliğe kavuştu ve 400 yıla yakın bir süre devam eden kargaşa sona erdi. Çinin ulusal birliği gerçekleştirdiği 581 yılında Tapo kağan vefat eder ve yerine Kolo (Kara) Kağanın oğlu Işbara geçer. Tapo’nun birlikte yönetim kavgası baş gösterir. Işbara Dönemi (581-582) Bumin’in oğlu Kolo(Kara) Kağanın oğlu olan Işbara, amcası Tapo’dan sonra yönetime geçti. Işbara’nın, yönetime geçtiği dönemde Göktürkler iç karışıklıklarla boğuşur ve zayıfalamış durumdaydı. Batı kanadının Yabgu’su İstemi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tardu, babası İstemi gibi doğu kanadının hakimiyetini kabul etmiyor, yönetimi tek başına ele almaya çalışıyordu. Çin, bu ayrılığı körükleyerek Tardu’ya hediyeler ve elçiler göndererek Doğu Kanadının Yabgu’su Işbara’yı tanımadığı, kendisinin muhatap ve dost kabul edileceği mesajlarını göndererek Tardu’yu Işbara’ya karşı kışkırtmaya başladı. Bir sonraki adımda da Çin’deki onbin civarında Türk tüccarını sınır dışı etti. Bu durum Işbara yönetimindeki Doğu bölgesini zor duruma düşürdü. Bölgede kıtlık ve yoksulluk baş gösterdi. Bu nedenle de Doğu’daki pek çok boy Batı’ya göç etti. Yaşanan olumsuzluklar ve Çin’in Tardu’ya desteğiyle, Tardu kendi egemenliğini ilan etti ve İmparatorluk yıkılarak fiilen ikiye bölünmüş oldu. Göktürklerin yıkılmasıyla Batı Göktürk İmparatorluğunun başına Tardu, Doğu Göktürk İmparatorluğunun başına Işbara geçti. Doğu Göktürk Devleti Büyük Göktürk İmparatorluğunun yıkılıp ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan Doğu Göktürk İmparatorluğu, Türk Tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kültürel ve Sosyolojik açıdan Hun dönemine göre çok daha hızlı ilerleyen Bozkır Türkleri, Göktürk döneminde asya steplerine ve bulundukları coğrafyaya dağılarak sonradan kurulacak olan onlarca Türk İmparatorluğunun zeminini hazırlamıştır. Doğu Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk İmparatorlukları, Türk kültürünü ve varlığını orta asyadan Ortadoğu ve Avrupaya doğru genişletmiştir. Göktürk İmparatorluğunun Yabgusu olan Işbara, Çin baskıları altında zayıflaması ve İmparatorluğun Sol Yabgu’su olan Tardu’nun Çin ile ittifaka girip ihtiraslarına kapılarak yönetimi ele alma çabası neticesinde İmparatorluğun batı kanadını Tardu’ya bırakmak zorunda kalmış, yönetiminde bulunan Doğu kanadını içinde bulunduğu zor imkanlara rağmen ayakta tutmaya çalışmıştır. Işbara Dönemi (582 – 587) Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla zor durumda kalan Işbara, İmparatorluğunu zor şartlar altında ayakta tutmaya çalışıyordu. Batıda Tardu’, doğuda Çin baskısı altında kalan Işbara, içeride de Çin misyonerleri ve hainlerle uğraşıyordu. Işbara, şüphelendiği komutanlarını öldürmeye başladı. Öldürüleceğini anlayan komutanlar ise Çin’e sığındılar. Işbara kudretinden çok şey kaybetmişti. Büyük Türk Yabgu’su, halkının ayakta kalabilmesi için Çin ile iyi geçinmek zorundaydı. 585 yılında, Çin’e barış yapılması teklifini gönderdi. Bunun üzerine gelen Çin diplomatı Işbara’ya hakaret ederek Türk Kültürünü yozlaştırıp toplumu Çin’lileştirecek isteklerini saydı. Işbara, İçinde bulunduğu zor durum nedeniyle Çin’e bağlanmayı kabul etti ancak toplumunun Çin’lileştirilmesini reddetti. Bu konuyla ilgili Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alır. “Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediyece edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Uzun saçlarımızı kestiremem. Halkıma Çinli elbisesi giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. Bu konuda Bütün Milletim çarpan tek bir Yürektir” Işbara, bu mücadele döneminde vefat etmiş, yerine kardeşi Yehu geçmiştir. Yehu Dönemi (587 – 589) Işbara’nın ölümü üzerine yönetime geçen kardeşi Yehu 2 yıl kadar bir süre yönetimde kalabildi. Işbara döneminde yaşanan sorunların devamı niteliği olan Yehu döneminde durum daha da kötüye giderek Türk boyları ayaklanmaya başladı. Gücünün yegane kaynağı olan Türk topluluğu, göçlerle dahada zayıfladı. Yehu’dan sonra yerine kardeşi Tülan geçti. Tülan Dönemi (589 – 600) Tülan dönemi, Yehu döneminden pekte farksız olmakla birlikte sorunların dahada derinleştiği bir dönem olmuştur. Yönetimde bulunduğu 11 yıl içerisinde ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaramayan Tülan, Çin’in baskılarına karşı koyamadığı gibi Türk boylarının ayaklanarak Çine irtica etmelerininde önünü alamadı. Tülan’dan sonra yerine kardeşi Kimin geçti. Kimin Dönemi (600 - 609) Kimin döneminde Çin’in Doğu ve Batı Göktürkler üzerindeki siyasi baskıları giderek arttı. Çin’li diplomatlar Türk prenslerini birbirlerine düşürerek siyasi otoriteyi zayıf tutmaya çalışıyordu. Öyleki Kimin’in karısıda Çin’li bir prensesti. Daha önce Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Göktürk İmparatorluğunun Yabgu’su Tardu, Doğu Göktürkleri hakimiyeti altına almak isteyince Çin ile arası açıldı (607). Çin Busefer Kimin’i Tardu’ya karşı kullanmaya başlamıştı. Kimin Çin hakimiyetini kabul etmiş, hatta Işbara’nın reddettiği kültürel yozlaşma ve Çinlileştirmeyide hayata geçirmeyi taahhüt etmişti. Kimin döneminde Göktürkler varlık gösterememiş, esaret dönemi Kimin dönemindede devam etmiştir. 609’da Kimin’in ölümü üzerine yerine oğlu Şipi geçti. Şipi Dönemi (609 – 619) Şipi dönemi, Doğu Göktürk’ler için çöküşe giden süreci durdurmayı başardı. Babası gibi oda bir Çinli prensesle evliydi ancak Çin’in beşinci kol faaliyetlerine izin vermedi. Yönetimi eline aldığı ilk yıllarda iç karışıklıklara öncelik vererek huzursuzlukları giderdi ve isyanların önüne geçti. Kısa bir sürede hakimiyet alanı etrafındaki bölgelere ilerleyerek Batı’da Tibet, Doğuda Amur’a kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Şipi, Çin ile iyi ilişkiler kurma düşüncesinde değildi. Bölgedeki varlığını sağlayabilmek için Çin'e karşı koyarak ve mücadeleci bir yönetim izleme niyetindeydi. Batı Göktürk İmparatorluğu'nun Yabgu'su olan Çulo (Kardeşi olan Çulo değil), Çin ile işbirliği yaparak Çin'e yerleşmişti. Şipi, Çulo'nun Çin ile işbirliği yapmasından hoşlanmadı ve bu duruma müdahale ederek Çulo'yu Çinden alarak öldürdü. Doğu Göktürk’lerin güçlenmesi elbette Çin’in hoşuna gitmedi. İç karışıklıklar oluşturarak Türk dirliğini zayıflatmakta daha önce başarılı olmuştu. Aynı yöntemi tekrar kullanarak Şipi’nin kardeşi Çiki Şad’a hakanlık teklif etti. Çin’in art niyetli oyununu fark eden Çiki Şad, teklifi reddederek kendisine vaad edilen Çinli prenseside geri gönderdi. Bu yolla başarısız olan Çin, ikinci bir denemeyle Şipi’nin emrindeki bir komutanı öldürerek, İşbirliği Teklif Ettiği için öldürülüp aralarındaki dostluk çerçevesinde iade ettiğini söyledi. Bu yolla Şipi’nin komutanlarına olan güvenini ortadan kaldırmayı düşünen Çin, Şipi’nin bu oyunada gelmemesiyle bir kez daha başarısız oldu. Şipi, bu girişimlerin amacının ne olduğunu biliyordu. Göktürk-Çin ilişkilerinde art niyet peşinde koştukları için Dost kalamayacaklarını öne sürüp Çin’e ödenen haracı kesti ve savaş hazırlıklarına başladı. Şipi, Çin İmparatorunun kuzey bölgesine gideceği haberini alıp onu ele geçirmek için yola çıktı. Karısı bu haberi el altından Çin’li İmparatora ulaştırdı. Haberi geç alan Çin imparatoru, geri dönerken Şipi ve yönetimindeki ordusuna yakalandı. Şipi’nin süvarileri tarafından yakalanan İmparator çaresiz yakalanmıştı ancak karısı Şipi’ye ülkede isyan çıktığı haberini gönderdi ve Şipi’nin geri dönmesini sağladı. Çin imparatoru bu pusudan kurtulsada ülkesindeki yönetimi tehlikeye girdi. Şipi kağan 617 yılında, emrinde bulunan ve Çinden kıymetli eşyalar yağmalayan Çinli kumandanlardan birini Çin İmparatoru ilan etti. Başka bir Çinli kumandanıda Batı Çin Kağanı ilan ederek Sui hanedanlığına karşı sefere çıktı. Çin umumi valilerinden Li-Yüan’ıda himayesine aldı. Sui hanedanlığına son vererek anlaşma karşılığında Li-Yüan’ı İmparatorluğa getirdi. Bu anlaşma karşılığında Li-Yüan Şipi kağan’a 30.000 Ton ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etti. Böylelikle Göktürk’ler bir kez daha Çin’i vergiye bağladı. Bu ihtilalden sonra Çin’de Sui’lerin hakimiyeti son buldu ve Li-Yüan TANG sülalesini kurarak 300 yıl sürecek olan hanedanlığını ilan etti. Şipi, 619 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Çulo geldi. Çulo Dönemi (619 – 621) Çulo, yönetime geçtiğinde kardeşinin sert siyasetini devam ettiriyordu. Şipi yardımıyla İmparator olan Li-Yüan’ın tavrı kısa sürede değişti. Doğu Göktürk’lere karşı sert tavır alarak beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Çulo yine bir Çin’li Prensesle evliydi. 621 yılında karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine kardeşi Kie Li geçti. Kie Li Dönemi (621 – 630) Kardeşi Çulo’dan sonra yönetime geçen Kie Li, Şipi ve Çulo gibi Çin’e karşı sert tavır alarak mücadeleye girdi. Her ne kadar hırslı ve cesur olsada ülke yönetiminde başarılı olamadı. Çin ile Yaptığı düzensiz ve başarısız savaşlarda muvaffak olamadı ve yönetimi giderek zayıfladı. Bu kötü gidiş neticesinde kendisine bağlı olan Çin toplulukları Çin’e geri döndüler. Tardus, Bayirku, Uygur gibi topluluklarda ayaklandılar. 630 yılında yaptığı bir savaşta Şehir kuşatmasında başarısız oldu ve geri çekilirken esir alınarak Çin’e götürüldü ve Burada öldürüldü. Kie Li den sonra siyasi bütünlük bozuldu ve Doğu Göktürk Hakanlığı yıkılarak hakanlığa bağlı topluluklar bölgeye dağıldı. Büyük Türk Kahramanı Kürşad ve Kahramanlık Hikayesi (639) Kie Li’nin ölmesiyle siyasi düzeni dağıla Doğu Göktürkler, bulundukları bölgeye dağıldılar. Türk hakanlarının soyundan gelen Prenslerde genellikle Çin’de görevlendirilerek asimile ediliyordu. Türk Hakanı Yehu’nun oğlu olan Kürşad da, Çin sarayında muhafız olarak görev yapıyordu. Bu cesur Türk prensi, Çin İmparatoru’na karşı bir ihtilal düşünüyordu. Kendisi gibi cesur 39 arkadaşıyla birlikte hareket ederek İmparatoru öldürmek için plan yaptı. Amacı İmparatoru sarayın dışında bir fırsatını bulup öldürmekti. İmparatorun Şehre ineceğini öğleren Kürşat, şehirdeki hazırlıklarını yaptı ancak gece kopan fırtına nedeniyle planı bozuldu. Kürşad, planı bozulsa da amacına ulaşmak düşüncesindeydi. 39 arkadaşıyla birlikte Çin sarayını basan Kürşat ve çeri’leri, efsanevi bir mücadele göstererek yalnızca 40 kişiyle Çin ordusuyla savaştı. Çin tarih kaynaklarında bile Kürşat ve 39 Çeri’sinin yüzlerce Çinli askeri öldürdüğü kaydedilmiştir. Kürşad, bu girişiminde başarılı olamasa da, Türk’lüğün yenilmez ruhunu ve esir edilemez karakterini bir kez dağa belleklere kazıdı. Kürşad’ın bu efsanevi mücadelesi, diğer Türk boylarını da ateşleyerek mukavemetlerini ateşleyici bir güç oldu. Batı Göktürk Devleti Göktürk İmparatorluğunun yıkılmasıyla, devletin doğu kanadını yöneten ve sağ Yabgu olan Işbara ile devletin batı kanadını yöneten Tardu arasında ciddi bir ayrılık ve mücadele meydana geldi. Tardu, genişlettiği coğrafyayı bir güç unsuru olarak kullanarak esasen bağlı olduğu Sağ Yabgu Işbara’ya karşı yönetimi ele alma mücadelesi içerisine girişti. Bu mücadele neticesinde zaten Çin ile mücadele halinde olan Işbara, Tardu’nun bu girişimine karşı koyamadı ve Ülkenin batı tarafının yönetimini Tardu’ya bırakmak zorunda kaldı. Böylelikle Tardu kendi yönetimini ve otoritesini ilan ederek Göktürk İmparatorluğunun batı kanadını kendi yönetimi altına almasıyla Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündü ve Batı Göktürk İmparatorluğu yönetimi oluştu. Tardu Dönemi (583 – 603) Tardu, yönetimi altında olan geniş coğrafyayı, Batı Göktürk İmparatorluğunu kurduktan sonrada genişleterek bölgesinde önemli bir hakimiyet kazandı. 600 yılına kadar İmparatorluğu bölgesindeki coğrafya üzerinde otorite kurarak sınırlarını Tibet’in batısından Kırım’a kadar genişleterek muazzam bir coğrafyaya hükmeder hale geldi. Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı mücadelelerle zayıflayan Sasaniler üzerinde ağır baskı kurarak İç işlerine müdahale edecek kadar kontrolü altına aldı. Bölgesindeki hakimiyeti tam anlamıyla sağladıktan sonra esas amacı olan Doğu Göktürk İmparatorluğu’nu hakimiyeti altına almak ve Türk birliğini sağlamak için Çin’i kontrol altında tutmak maksadıyla hazırlıklara başladı. 600 yılından itibaren bölgedeki ilerleyişini ve kontrolünü sürdüren Tardu, Çin’in kuzeyine kadar başarıyla ilerledi. Yaptığı son seferde, Tardu’nun güzergahını önceden öğrenip güzergahı üzerindeki su kuyularını zehirlemesiyle ordusunda ağır zayiat meydana geldi. Bu seferden sonra zayıflayan Tardu’nun, sonraki seferleri de başarısızlıklarla sonuçlandı. Çin seferinde yaşadığı başarısızlıklar ve ordusunda meydana gelen ağır zayiat nedeniyle Töles’de bulunan Türk boyları isyan ederek Tardu’yu öldürdüler. Tardu’nun ölümünden sonra yerine Çulo kağan geçti. Çulo Dönemi (603 – 611) Çulo Kağan, Tardu’dan sonra yönetime gelmiş ancak Tardu gibi mücadeleci bir tutum izlemedi. Çulo Kağan, Tardu’nun aksine Çin ile iyi ilişkiler içerisine girme yolunu seçti. Bu dönemde Çin ile yapılan iyi ilişkiler boyut değiştirerek Çin egemenliği altında varolmaya dönüştü. Çulo, bu dönemde Çin egemenliğini kabul ederek Çin’e yerleşti. Çin ile mücadele halinde olan Doğu Göktürk İmparatorluğu kağanı Şipi, bu durumdan rahatsız olarak Çulo’yu Çinden alarak öldürdü. Çulo dönemi, Batı Göktürkler’in Çin hakimiyeti altına girdikleri ve çöküş sürecinin başladığı dönem olarak kabul edilmektedir. Çulo’nun ölümünden sonra yerine amcası Şikoei geçti. Şikoei Dönemi (611 – 618) Şikoei, Çulo’dan sonra yönetime geçse de yönetimi sürecinde ciddi bir varlık gösteremedi. Çulo döneminde Çin egemenliği altına giren Batı Göktürkler’i egemenlikten kurtaramasa da Çin ile münasebetlerden uzak durmaya çalışarak kısa bir süre ülkeyi yönetmiştir. Tong Yabgu Dönemi (618 – 628) Tardu’nun küçük torunu olan Tong Yabgu, yetişkinliğe erişmesiyle yönetimi ele alarak Kağan oldu. Tong Yabgu döneminde, Çin egemenliği altında olan Batı Göktürkler, Çin’deki iç karışıklıklarında etkisiyle bağımsız hareket etmeye başladılar. Tong Yabgu, ordusundaki düzensizlikleri gidererek yeni bir Ordu düzeni kurarak ayaklanmış olan Töles boylarının isyanlarını bastırdı. Yönetime geçmesiyle ve isyanları bastırmasıyla birazda olsa güçlenen Tong Yabgu, batı kanadına yönelerek Sasaniler ile savaşa girişti (619). Ancak bu savaşta başarılı olamayan Tong yabgu, yenilgiye uğrayarak tekrar zayıflamaya başladı. bu yenilgiden sonra ülkeyi yöneten Tong Yabgu, zaman içerisinde gücünü yitirerek giderek zayıfladı. Zayıflaması ile birlikte Töleslerin (On-Oklar) yeniden ayaklanması üzerine Batı Göktürk’ler yıkılma sürecine girdi. 628 yılında, Amcası Sebi ile yaptığı mücadele sonrasında öldü. Se Yabgu Dönemi (628 – 630) Tong Yabgu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Se yabgu yönetime geçti. Ancak Tong Yabgu’nun ölümünden sonra giderek zayıflayan Batı Göktürk ikiye bölündü. Devletin batı bölümünü Nusepi Boyu, doğu bölümünü ise Tulu boyu kontrolü altına aldı. 2 yıl gibi çok kısa bir süre yönetimde kalabilen Se Yabgu, Çin egemenliğinin altındaki ülkesini boyunduruk altından kurtaramadı. Hsili Dönemi (630 – 633) Hsili, Se Yabgu’dan sonra yönetime geçti. Batı Göktürk İmparatorluğu, Çulo’dan sonra girdiği çöküş ve Çin egemenliği döneminden kurtulamayarak girdiği çöküş döneminden Hsili yönetiminde de kurtulamadı. Hsili, Se Yabgu’nun ölümü ve Doğu Göktürk İmparatorluğunun tamamen yıkılmasından sonra Çin’in açık hedefi haline geldi. Hsili, Kısa bir süre yönetimde kaldı ancak varlık gösteremedi. Çöküş dönemi, Hsili yönetiminde de devam etti. Işbara Dönemi (634 – 639) Işbara dönemi, Batı Göktürklerin son dönemlerindeki bocalama evrelerinden biri olarak kaldı. Çin egemenliği bu dönemde yoğun biçimde arttı. Doğu Göktürk’lerin yıkılması ile Çin, Batı Göktürk’leri bir topluluk olarak görüyordu ve arzu ettiği tüm politikaları kolaylıkla hayata geçirmeye başladı. Işbara döneminden sonra iç karışıklıklar ve yönetimsizlikler nedeniyle yerine bir Kağan geçemedi. Jubi Dönemi (645 – 650) İç karışıklıklar, doğu ve batı cephelerinin kendi başlarına buyruk yönetimleri ve Çin’in ağır baskıları nedeniyle 6 yıl kadar yönetim altında yaşayamayan Batı Göktürkler, 645 yılında Jubi kağan’ın yönetimi ele almasıyla tekrar varlık göstermeye çalışsa da devlet, iyice yıkılma sürecine girmişti. Jubi Kağan döneminde isyanlar bastırılmaya çalışılarak kısmen de olsa başarı sağlanmıştı. Devlet eski gücüne sahip değildi ancak varoluş mücadelesi sürdürmekteydi. Holu Dönemi (651 – 657) Jubi’den sonra yönetime geçen Holu Kağan, Jubi döneminde başlayan toparlanma çabalarını devam ettirse de önemli bir başarı elde edemedi. Çin’e karşı mücadele etmek için gayret eden Holu, Türgişler ve Karulklar ile birleşerek Çin ile mücadele etmeye başlasa da başarılı olamadı. Son girişilen mücadele neticesinde Batı Göktürk Kağanlığı son buldu.

http://www.ulkemiz.com/gokturk-imparatorlugu

Hititler

Hititler

Yazılı kaynaklara göre Hititlerin, Anadolu’ya 2. binin başında küçük gruplar halinde girmeye başladıkları çıkmaktadır. Hititlerin Anadolu’ya kuzeydoğudan, Kafkaslar üzerinden geldikleri ve Kızılırmak kavisinin kuzey kesimine yerleşmiş oldukları sanılmaktadır.Birbiri ardına gelen göçler ile bölgede nüfuzunu artıran Hititlilerin yaklaşık olarak 300 yıl boyunca beylikler halinde yaşadıkları, bir devlet olma özelliğini ise M.Ö. 17. yy’ın ikinci yarısından sonra kazandıkları anlaşılmaktadır.Hititler, Asurluların Anadolu’ dan çıkmak zorunda kalmasıyla devlet idaresini ellerine almışlardır. Anadolu’nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti’ni kurmuşlardır. Bu devletin kurucusu Labarna‘dır. Başkenti ise Hattuşaş’ dır. ( Boğazköy)Hattuşaş M.Ö. 17. yy.’ ın ikinci yarısında, Hitit Kralı I. Hattuşili tarafından başkent seçilir. Eski Hitit Devleti’nin kurucusu I. Hattuşili Kızılırmak kavisi içindeki çekirdek ülkede birliği sağladıktan sonra, Kuzey Suriye ve Yukarı Fırat Bölgesi’ne doğru sınırlarını genişletmiş, ardılı olan Murşili istilalara güneyde devam ederek ve Suriye’deki şehir devletlerini devreden çıkartarak, Mezopotamya ticaret yollarını kontrol altına aldı. Halep ele geçirildi ve ordu Babil’e kadar ilerleyerek Hammurabi hanedanlığına son verdi.M.Ö. 1290 yılından sonraki dönem Büyük Krallık dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemdeki en önemli olay ise Mısır Kralı II.Ramses ile Hitit Kralı II.Muvattalli arasında yapılan Kadeş Savaşıdır.Savaş sonunda tarihin ilk yazılı antlaşması yapılmıştır (Antlaşmanın metni olan kil tablet bugün İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmektedir).M.Ö. 1200 yılından kısa bir süre sonra ise Hititlerin tarih sahnesinden çekildikleri sanılmaktadır.Hitit tarihi M.Ö. 1650 - M.Ö. 1450 Eski Krallık Devri ve M.Ö. 1450 - M.Ö. 1200 İmparatorluk Devri olmak üzere iki safhada incelenir. Hitit Devleti'nin kuruluşundan itibaren, sanattaki Mezopotamya'lı unsurlar kaybolarak, Anadolu'nun yerli sanatıyla birleşmiştir. Sanatta, boyutları büyümüş anıtsal eserler ortaya çıkmıştır. Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya kabartmaları ve orthostatlarla (bina cephelerinde alt sırada yer alan kabartmalı taşlar) önceki sanattan ayrılır.Aslında Hattiler'e ait olmasına rağmen Hitit Güneş Kursu olarak anılan törensel nesne, Hititlerin sembolü kabul edilir.Hitit adı Eski Ahit'e göre uydurulmuş bir isimdir. Bugün Hitit diye anılan bu halkın kendilerine "Nesi dili konuşan" anlamında Nesili dediklerini biliyoruz. Hititler kendilerine "Neşalılar" diyorlardı.Hititlerin siyasi tarihiM.Ö. 1800 yılları, Anadolu tarihinin başlangıcı yerli aglutinant dil grubuna ait Hattiler ve Hint Avrupalı Hititler hakkında ilk bilgilerin edinildiği dönemdir. Bu çağ, Hitit kültürünün başlangıç ve gelişme aşamalarının kaynağıdır. M.Ö 2500-2000 yılları arasında Kuzey Kapadokya ve Orta Karadeniz bölgesinde gelişmiş kültürün temsilcisi Hattiler’ di.Şehir devletleri tarafından yönetilen bu bölgenin müstahkem şehirleri, kral mezarları, hazineleri, Hatti kültürünün simgeleridir. M.Ö 2000 yılları sonlarında büyük savaşlar sonucunda çıkan yangınlarla sona eren bu çağı, Asur Ticaret Kolonileri dönemi izler. Yazılı kaynaklardan Hititlerin, Anadolu’ya M.Ö. 3. binin son yıllarında, 2. binin başında küçük gruplar halinde, girmeye başladıkları ihtimali çıkmaktadır. Hititlerin Anadolu’ya Kuzey Karadeniz üzerinden veya kuzeydoğudan, Kafkaslar üzerinden geldikleri ve Kızılırmak kavisinin kuzey kesimine yerleşmiş oldukları değerlendirilmektedir.Hitit Beylikler DönemiBirbirini izleyen akınlarla Orta Anadolu içlerine yayılan Hititler, zamanla etki alanlarını genişletmişler, Hattili Prenslerin arazilerine hakim olmuşlardır.Asur Ticaret Kolonilerinin geç evresinde (M.Ö. 1800- M.Ö. 1730) Kuşşara Kralı Pithana ve oğlu Anitta tarih sahnesine çıktılar. Onlar Hitit diline Nesice adını veren Kaniş/Neşa’yi zaptedip krallığın ilk merkezi yaptılar. M.Ö. 1700’lerde Kuşşara kralı Anitta, Hatti Kralı Pijusti’yi yenip şehrini tahrip ettiğini anlatmaktadır: Geceleyin yaptığım bir saldırı ile şehri aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş’u yeniden iskan ederse gökyüzünün Fırtına Tanrısı’nın laneti üzerinde olsun.Eski KrallıkHattuşaş M.Ö. 17. yy.’ ın ikinci yarısında, Hitit Kralı I. Hattuşili tarafından başkent olarak seçilir. Eski Hitit Devleti’nin kurucusu I. Hattuşili Kızılırmak kavisi içindeki çekirdek ülkede birliği sağladıktan sonra, Kuzey Suriye ve Yukarı Fırat Bölgesi’nde Hurri Ülkesine karşı yönettiği akınlarla, kendisini izleyecek Hitit Krallarına bir Dünya devleti olma amacının işaretini veriyordu. Murşili istilalara güneyde devam ederek ve Suriye’deki şehir devletlerini devreden çıkartarak, Mezopotamya ticaret yollarını kontrol altına aldı. Halep ele geçirildi ve ordu Babil’e kadar ilerleyerek Hammurabi hanedanlığına son verdi.Ancak, I. Murşili’nin Hantili tarafından öldürülmesi bir karışıklık dönemi getirir. Hantili idareyi ele aldıysa da o da öldürüldü. Hantili’den sonra tahta geçen Zidanta ve I. Huzziya’da Hantili ile aynı kaderi paylaşarak öldürüldüler.Bu dönemde Hitit devleti, Torosların güneyindeki ülkeleri, Güney ve Güneydoğu Anadolu’daki diğer bölgeleri yeniden Mitanni Krallığı’na kaptırdı.Telipinu tahta geçince, saraydaki kan davalarını durdurmayı başardı. Önceki kralların uzak bölgelere yaptıkları seferleri durdurarak, Anadolu’yu kendi içinde tutarlı bir idari teşkilat altına almaya çalıştı. Bu amaçla eyalet sistemini kurdu. Telipinu fermanı olarak bilinen fermanı yayınlayarak, taht verasetini belli kurallara bağladı.    Orta KrallıkGeleneksel Hitit tarihi çağ ayrımına göre, Telipinu devrini Orta Krallık adı verilen dönem izler. Aynı zamanda I. Tuthaliya Hititlerin amansız düşmanı Kaşkalar’la da başetmek zorunda kalmıştır. Metinlerde Tuthaliya zamanında, Fırat’ın yukarı yatağında kalan bölgelere ve Kuzey Mezopotamya’da Hurrilere karşı yapılan askeri harekatlardan söz edilmektedir. Bu başarılarla I. Tuthaliya’nın Hatti ülkesinde krallığın gücünü yeniden sağladığı anlaşılmaktadır. Ancak I. Tuthaliya’nın hükümdarlık alanı genelde Anadolu ile sınırlı kalmıştır.I. Şuppiluliuma tahta geçince, öncelikle Anadolu’ daki hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Daha sonra Suriye ve Kuzey Mezopotamya'nın bazı bölgelerini Hitit Krallığı’na katmıştır. Kaşkalarla savaşmış, Ugarit Kralı II. Nigmedu ile bir anlaşma yapmıştır. Şuppiluliuma Mısır’ da Tutankhamon’ un ölümünden sonra çıkan çatışmaları fırsat bilmiş, Kargamış’ı alarak Mitanni Krallığı’ na son vermiştir.Hitit İmparatorluğu'nun son bilinen kralı 2. Suppiluliuma'nın rölyefi. II. Murşili’nin, Anadolu’nun kuzeyindeki ve batısındaki seferleri, Hitit çekirdek ülkesinde vebanın hüküm sürdüğü ve giderek artan Asur etkisiyle Suriye’de huzursuzlukların yaşandığı bir döneme rastlamıştır.Büyük Krallık DönemiM.Ö. 1290 gücünün doruğundaki Hititler (kırmızı) ve Mısır İmparatorluğu (yeşil) Babası Murşili’nin ardından fazla zorluk çekmeden tahta geçen XXI. Muvattalli, yirmi yıldan fazla ’’Büyük Kral’’ olarak hüküm sürmüştür. O’ nun küçük kardeşi Hattuşili, askeri birliklerin başı, saray memuru, kuzey sınırının sürekli huzursuz bölgelerinde ve Hattuşa’da Vali olarak Hükümdara birçok alanda hizmet vermiştir. Bu dönemde Muvattalli sarayını, Tanrı ve atalarının heykelleri ile birlikte Hattuşa’dan Tarhuntaşşa’ya taşımıştır.Muvattalli zamanında Orta Suriye’deki Amurru bölgesi nedeniyle, Hititler’in anlaşmazlığa düştüğü ülke Mısır’dı. Bu anlaşmazlık Kadeş Savaşı’ na yol açtı. ( M.Ö. 1299)Günümüzde Mısır’ daki Abydos, Luksor, Abu Simbel’in duvarları ve Ramsesseum’un pylonlarının üzerindeki kabartmalarda, Yakındoğu’nun geçmişindeki en ünlü savaşlardan biri olan Kadeş Savaşı’nın tasviri görülmektedir. Kabartmalara II. Ramses’in Hitit Kralı II. Muvattalli’yi yenerek elde ettiği zaferin kutlandığı hiyeroglif metinler eşlik etmektedir. Firavun çok iyi hazırlanarak savaş alanında bizzat bulunmasına rağmen, savaşın asıl galibi Hititler olmuştur. Amurru yeniden Hitit yönetimi altına girmiş, ayrılıkçı yerel kral Benteşina ise Anadolu’ya sürülmüş, Kadeş Kalesi Hitit denetiminde kalmıştır.Büyük Kral II. Muvattalli öldüğünde, eski bir kurala uyulmuş ve imparatorluğun en güçlü adamı olan kardeşi Hattuşili yerine, oğlu III. Murşili/Urhi-Teşup tahta geçmiştir. O, başkenti Tarhuntaşşa’dan, yeniden Hattuşa’ya taşımıştır.Bölgede II. Muvattalli döneminden ve Kadeş Savaşı’ ndan bu yana II. Ramses hüküm sürmekteydi. Hattuşili Asur ve Babil Hükümdarları ile olduğu gibi, II. Ramses ile de hükümdarlar arasındaki olağan ilişkilerini sürdürmüştür. I. Şuppiluliuma’dan beri süregelen savaş durumunu sona erdirmiş ve Mısır ile barış antlaşmasını imzalamıştır. Antlaşma Hattuşa’ da ortaya çıkarılan ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan kil tabletten anlaşılmaktadır. Akadca yazılmıştır. Ayrıca Mısır-Karnak Ramesseum’ da da Mısır hiyeroglifi ile kaleme alınmış kopyaları görülmektedir. II. Ramses ile yapılan barış antlaşması, Hattuşili’ nin hükümdarlık döneminde ulaştığı bir zirvedir. Bu başarı kendisinin rakipleri Asur ve Babil ile Ege’ deki rakibi Ahhiyava karşısındaki konumunu güçlendirmiştir.Kurallara uygun olmaksızın tahta çıkmış olmasına rağmen, III. Hattuşili önemli politik başarılar ve uluslararası takdir kazanmıştı; ancak Hattuşa’da tahtına çıkacak kişi ile ilgili düzenlemeyi yapmak da kendisi için önemliydi. Önceden seçilen varisten vazgeçilmiş ve yerine Prens IV. Tuthaliya seçilmişti. Tuthaliya tahta çıktıktan sonra, Tarhuntaşşa Kralı Kurunta ile antlaşma yapmış ve Tarhuntaşşa ülkesinin sınırları yeniden çizilmiştir. II. Muvattali’nin oğlu olarak hanedandan gelen Krala, imparatorluk hiyerarşisi içinde Karkamış Kralı ile aynı düzeyde yer verilmiştir.Hitit İmparatorluğu’nun bilinen son hükümdarı IV. Tuthaliya’ nın oğlu II. Şuppiluliuma, başgösteren yiyecek sıkıntısıyla daha da gerginleşen duruma rağmen bazı askeri başarılar elde etmiştir. Hattuşa’da bugün Güneykale olarak adlandırılan kesimdeki bir yazıtta, II. Şuppiluliuma’ nın askeri birliklerinin Orta ve Güneybatı Anadolu’da başarıyla savaştığından, Tarhuntaşşa’ da da hükümdarın yeniden otorite kurduğundan söz edilir. Çivi yazılı belgeler de, Kargamış Kralı ve doğrudan Büyük Kral tarafından denetlenen Alaşiya (Kıbrıs) ülkesiyle antlaşma yapıldığı belirtilir.Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 1200’den kısa bir süre sonra yıkılma nedeni halen tam olarak anlaşılamamıştır. İmparatorluğun yıkılmasına çeşitli etkenlerin neden olduğu değerlendirilmektedir. Son büyük kralın hüküm sürdüğü dönemde, halk içinde huzursuzluklar ve Hitit aristokrasisinde giderek artan çatışmalar başgöstermiştir. Hitit Devletinin ayakta olduğu son yıllara tarihlenen yazılı kaynaklar, sefalet içinde olduğu belirtilen Anadolu’ya Suriye ve Mısır’dan büyük miktarlarda tahıl sevk edildiğini kanıtlamaktadır. Aynı zamanda Anadolu’daki huzursuzluklar ve Suriye üzerindeki Hitit etkisinin azalması da Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında neden ya da sonuç olarak değerlendirilmektedir...Hitit İmparatorluğu’nun YapısıHitit Devleti, Kral ve üyeleri kraliyet ailesinden gelen kişilerden oluşan politik bir kurumdu. Yönetimin politik organı Pankuş’tur (İmparatorluk Meclisi). Herhangi bir politik sorun olduğunda Pankuş Kral tarafından çağırılmaktaydı.Fakat Pankuş kralı bile denetleme yetkisine sahipti; yani Pankuş, kralın kararları hakkında söz sahibi bir kurul ve böylelikle de onun mutlak hakimiyetinin tek denetleyiçisiydi.Yazı ve DilHititçe, bugüne kadar bilinen en eski Hint-Avrupa dilidir. Hitit İmparatorluğu'nda bunun dışında Luvi ve Pala dillerinde olduğu gibi Hititçe'yle az veyâ çok akrabâ olan başka diller de kullanılmaktaydı. Luvca'nın dinsel konularda önemi vardı. Bu dillerle berâber Hititçe, diğer Hint-Avrupa dillerinden kelime hazînesi açısından kısmen farklı olan Hint-Avrupa dillerinin Anadolu kolunu oluşturmaktaydı.Bunun yanında farklı yazılar da kullanımdaydı. Resmî diplomatik yazışmaları ve saray arşivleri Âsur (Akad) çivi yazısıyla yazılırken kayalardaki kabartmalar ve yazıtlar için Hiyeroglif denilen yazı kullanılırdı. Bugün, bu harflerle yazılan dilin bir Luvca lehçesi olduğu bilinmektedir. Hurrice de önemli bir diplomatik yazışma diliydi ve bilhassa Mittani İmparatorluğu'yla yapılan yazışmalarda kullanılırdı.Hitit çivi yazısının dili Friedrich Hrozny tarafından 1915'te çözülmüş, Hitit hiyeroglif yazısının 1940'lı yıllarda başlayan çözülmesinde ise Helmuth Theodor Bossert'in büyük katkısı olmuştur.Hititlerde yaşam- Hititlerde halkın başlıca geçim kaynağı tarımdı. Hayvancılık da yapılıyordu. Ticaret yaparak zengin olanlarda vardı.- Hititler; Babil, Amurru, Ugarit, Arzawa ülkeleriyle ticaret yapıyorlardı.- Arpadan bira, üzümden şarap yapıldığını anlatan bir çok tablet bulundu.- Ulaşım ve ticaret dört tahta tekerlekli öküz arabalarıyla,- Altın Diadem, Alacahöyük, Eski Tunç Çağı, çapı: 19.2 cm eşek ve katırlarla sağlanıyordu.- Yolların bakımı yerel yönetimlerce yapılıyordu.- Gümüş çubukları ticarette para yerine kullanıyorlardı.YazıÇivi yazısında, Akkadça ve Sümerce yazı işaretlerini aynen almışlardı. Diplomasi lisanları Akadca idi.Hititler yazılarını kil tablet, yani toprak levhacıklar, tahta, gümüş ve bronz levhacıklar üzerine yazarlardı. Hattuşaş Büyük Tapınağında ele geçen bir kil tablette; "19 kil tablet, 33 tahta tablet yazıcısı" ndan bahsedilir. Hattuşaş'ta Sfenks Kapısı yanında Peter Neve 24x35 cm. bronz bir tablet bulmuştur. Ünlü Kadeş antlaşmasının Hititçe metni gümüş tablet üzerine yazılmış. Ama ele geçmedi.Tabletler, duvar boyunca uzanan, tahta raflar içinde dizili dururlardı. Günümüz kütüphaneleri gibi.Tabletlerde; Hitit kanunları, devletler arası antlaşma ve yazışmalar, kral yıllıkları, dini tören kuralları, fal metinleri, edebi metinler ve mektuplar yazılıdır.Kişilik Haklarıİnsan yaşamına ve kişilik haklarına büyük önem vermişlerdir. Krallık topraklarında herkes dininde ve dilinde serbestti.Aşağılayan ve acımasız cezalar uygulamazlardı. İşkence tasvirlerine hiç rastlanmamıştır.Ölüm cezaları büyü yapanlarla krala karşı gelenlere veriliyordu. Kralın ölüm cezasını kaldırma yetkisi vardı.Kölelerin bile hakları vardı. Özgür bir kadınla evlenebiliyorlar, kadınlar özgürlüklerini kaybetmiyordu. Başlık parası zorunluydu. Ayrılsalar bile çocuklar paylaşılırdı. Köleler parasını ödeyerek özgür kalabiliyordu.EvlilikKutsal Evlilik sahnesi, Bitik Vazosundan ayrıntı. MÖ. 1600'ler (Eski krallık Dönemi) Damat gelinin duvağını açıyor ve ona içki sunuyor. "Yüzgörümü anı" (And. Med. Müz.) Bitik Ankara yöresindedir. Anadolu'da Hititlerden itibaren Anaerkil düzen yerini ataerkil düzene bırakmıştır.- Kardeş ilişkileri ve evliliği çok kötü karşılanırdı Ensest ilişkinin cezası ölümdü.- Kadınla erkek eşdeğerdi. Ayrım yapılmazdı. Harem sadece sarayda vardı . Halk arasında çok eşlilik geleneği yoktu. Kraliçenin de yetkileri krala yakındı.- Evlenecek erkek kızın babasına Kuşata denilen başlık parası verirdi.- Erkek evlilikten vazgeçerse parayı geri alamazdı.- Evlendikten sonra kadın zina yaparsa cezası ölümdü.- Evli erkek zorla birine sahip olursa cezası ağırdı ama kadının evinde yakalanırsa ceza yoktu.- Hititlerde boşanma ve veraset kanunlarıda ele geçmiştir.- Tabletlere göre aile en az 8-10 kişiden oluşuyordu.Devlet YönetimiBüyük Kral aynı zamanda baş komutan,baş rahip, baş yargıç görevlerini yürütüyordu. Kral, kraliçe, veliaht sonra baş mesedi (kral sözcüsü) gelir. Baş mesedi, kralın kardeşi veya veliaht olmayan oğlu olurdu. Kral aldığı kararı Pankus denen soylular meclisine onaylatmak zorundaydı. Bu ilk kez Hititlerde uygulanmıştır. (Meşrutiyet)Kral sarayında çeşitli yetkilere sahip devlet erkanı, katipler, rahipler, şarkıcılar, müzisyenler de yaşardı.Kraliçelik hakkı kral ölse bile ölünceye kadar devam ederdi. Eskisi ölmeden yenisi kraliçe olamazdı. Yani tecrübeye önem verirlerdi. Alacahöyük sfenksli kapısındaki Hitit KartalıAskerlik- Hititlerde herkes askerlik yapmakla görevli idi.- Savaş arabalarında biri sürücü, ikisi okçu üç savaşçı bulunurdu.- Askerler; ok, mızrak, kalkan, balta, topuzla savaşırlar, bellerinde kamaları olurdu.- Kale komutanları vali olarak görev yapıyorlardı.- Orduda binbaşı, yüzbaşı, onbaşı gibi rütbelerin olduğunu biliyoruz.- Askerler; "Piyade Askerleri, "Araba Savaşçıları", "jandarma askerleri", "istihkam askerleri", "deneyimli askerler" gibi sınıflara ayrılırlardı.Hatti Ülkesinin Bin Tanrısı- Hitit tabletlerinde uzun tanrı listelerine rastlanmıştır.- Bin tanrılı olmalarının sebebi, işgal ettikleri ülkelerin tanrılarını da kabul etmeleridir.- Dini bayramlara tanrılara şarap, bira, alkollü içecekler sunuyorlardı- Din ve Mitoloji konularında Hatti ve Hurri etkisi altında kalmışlardır. Mezopotamya kaynaklarından esinlenmişlerdir.- Teşup - Gök Tanrısı. (Fırtına Tanrısı ) Baş tanrının sembolü boğadır. Metinlerde ve sanat eserlerinde dağlar üzerinde durur.- Hititler dağları kutsal sayar ve taparlardı.- Arinna- Güneş Tanrıçası. Baş tanrıça. Hepat/Kupaba/Kybele Yazılıkaya'da panter üzerinde durur. Adaletin Koruyucusudur. Bu iki tanrı birbirlerine eş idiler. Bütün tasvirlerde koca sağda. Karısı solda durmaktadır. Bu gelenek günümüzde devam etmektedir. Kraliyet aileleri bu şekilde dururlar.- Tapınaklarda;"Tanrı Anası" (baş rahibe), "Tanrı kız kardeşi" (tapınak dansçıları), "Sir" (tapınak şarkıcısı), Kar,Kid (tapınak fahişesi) bulunurdu.Hitit DiniHitit dîni çok tanrılı bir dindir; panteonun (tanrılar ailesi) içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardır ve bunların pek çoğu diğer kavimlerin dinlerinden alınmıştır. Hititler’de tanrılar, tıpkı insanlar gibidir. Fiziksel şekilleri insan gibi olduğu kadar rûhen de onlarla aynı olup insanlar gibi yerler, içerler, kendilerine iyi bakıldığı sürece insanlara iyilik ederler; ancak ihmâl edildikleri zaman hemen intikam almaya, insanları en acımasız yöntemlerle cezâlandırmaya hazırdırlar. Bir Hitit metni, insanlarla tanrıları birbirleriyle kıyaslamakta ve tanrı-insan ilişkilerini bey-hizmetçi ilişkilerine benzetmektedir.Hitit devletinin panteonu, Anadolu ve Suriye şehirlerinin çeşitli yerel panteonlarının zamanla bir araya getirilip birleştirilmesinden oluşmuştur. Hitit devletinin başlangıcından îtibâren baş tanrı, fırtına tanrısı Teşup'tur. Kozmik dönemi (kâinâtı) sağlayan, krallığı ve ülkenin düzenini koruyan O'dur. Kral, efendisi adına ülkeyi yönetir.Kadeş Savaşı ve Barış AntlaşmasıM.Ö. 1274 tarihinde II. Ramses ile Muvattalli arasında Kadeş önünde büyük bir meydan savaşı yapılmış ve Kadeş Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu antlaşmaya bağlı olarak II. Ramses savaştan önce aldığı yerleri boşaltmış, Kadeş Şehri Hititlere kalmıştır.Kadeş Barış Antlaşması sırasında orduda çıkan bir isyanda, Muvattalli öldürülmüştür. Antlaşma, onun yerine geçen III. Hattuşili tarafından imzalanmıştır. (M.Ö. 1269) Bu antlaşma dünya tarihinde eşitlik ilkesine dayanan en eski antlaşmadır. Antlaşma çivi yazısıyla gümüş plakalar üzerine Akadca olarak yazılmıştır. Ayrıca Kralın mührünün yanında Kraliçenin ( tavananna) mührü de vardır.Bu antlaşmanın gümüş levhalara kazınmış olan asıl metinleri kayıptır. Mısır’da tapınakların duvarlarına kazınan antlaşmanın bir nüshası da, Boğazköy (Boğazkale) kazılarında kil tablet olarak bulunmuş olup Istanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.Kadeş antlaşmasının Hattuşaş’da bulunan çivi yazılı tabletinin büyütülmüş kopyası New York’ta Birleşmiş Milletler Binasında asılıdır.BoğazköyMÖ II.bin başlarında, Yukarı Mezopotamya'daki Assur şehrinin zengin tüccarlarının Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş olduklarını görüyoruz Orta Anadolu'nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, "Karum" adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler. Assurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise, M.Ö. II. bin de Anadolu'da bilinmeyen fakat Mezopotamya'da M.Ö. 3000 yılından beri kullanılan çivi yazısının Anadolu'ya gelişidir. Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Assurlu tüccarların Anadolu'ya kumaş, koku ve kalay madeni getirerek yerli krallara ve halka sattıklarını, karşılığında altın, gümüş ve bazı tunç malzeme aldıklarını öğreniyoruz.Koloni Çağı'nı izleyen Eski Hitit ( M.Ö. 18. yy.) ve Büyük Hitit Krallığı dönemleri sonunda, takriben 1200 yıllarında batıdan gelen ve Deniz Kavimleri diye adlandırılan toplulukların istilası ile Hitit İmparatorluğu son bulmuş ve Hititler yaşamlarına şehir beylikleri halinde devam etmişlerdir.Hititler'in başkenti: HattuşaşAnadolu'da ilk kez organize devlet kuran Hititleri'in başkenti olan Boğazköy (Hattuşaş), dağlık-engebeli bir arazi kurulmuş olup Çorum'a uzaklığı 82 km'dir.Boğazköy'ün gerçek tarihi M.Ö. 1900'den az sonra başlar. Geç Hitit ve Asur belgelerinden öğrendiğimize göre Boğazköy; Hattuştu ve Pijusti adlı krallarla son bulan bir hanedanlığın merkezi idi. M.Ö. 19. ve 18. yy.'da Hitit öncesi'deki dönemde Boğazköy'de, Hattiler ve Asurlu tüccarlar da konaklamaktaydılar. Şehirde Asurlu tüccarların ticaret yaptıkları "karum" denilen bir pazar yeri bulunmaktaydı.Boğazköy, M.Ö. 1200 yıllarına kadar Hititler'in başkenti olma özelliğini korumuştur. İlk Hitit kralı olarak Hattuşaş'lı anlamına gelen Hattuşili'yi görüyoruz.Kentin asıl merkezini büyük kale teşkil eder. Büyük kalenin kuzeybatı yamacında Hitit İmparatorluk dönemine ait özel evler ile Büyük Mabed'in yer aldığı "aşağı şehir" bulunmaktadır. Şehrin güney kısmını teşkil eden "yukarı şehir"; M.Ö. 13. yy kralları tarafından yapılmış sandık şeklindeki surlarla çevrilmiştir. Bu surda Kral Kapısı, Potern, Sfenskli Kapı, Aslanlı Kapı yer almaktadır. Yukarı şehir içinde Yenice kale ve Sarıkale tahkim edilmiş olarak yapılmıştır.Hitit Krallığı; M.Ö. 1200'deki Deniz Kavmi Göçleri sonunda Trak asıllı kavimlerin baskıları sonucu yıkılmış olup, dolayısıyla Boğazköy de başkent olma özelliğini kaybetmiştir. M.Ö. 750 yılında Friglerin yerleşimine sahne olmuştur. Hellenistik çağda ise Boğazköy; büyükçe bir yerleşim alanı olamaktan öte gidememiştir. Bizans çağında da iskan edildikten sonra Boğazköy'e 18. yy.'da bugünkü sakinleri yerleşmiştir.Antik Hattuşa harabeleri ile Yazılıkaya Açık Hava Mabedi birer açık hava müzesi olarak önem taşımakta olup, ayrıca; Milli Park projesi kapsamına alınmış ve Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/hititler

İbn-i Sina Kimdir

İbn-i Sina Kimdir

İbn-i Sina  d. 980 Afşana Köyü, Buhara - ö. 21 Haziran 1037 Hamedan) Tıp adamı, fizikçi, yazar, filozof ve bilim insanı.Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde (Özbekistan) Hicri 370 (M.S 980) yılında dünyaya gelmiş ve Hamedan şehrinde (İran) 427 Hicri (Miladi 1037) tarihinde vefat etmiştir. Tıp ve Felsefe alanına ağırlık verdiği değişik alanlarda 200 kitap yazmıştır. Batılılarca, Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir ve "Büyük Üstad" ismi ile tanınır. Tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi't-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur. Fars veya Türk bilim adamıdır.İbn-i Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. Değişik konular üzerine 240'ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü'ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). Bu iki eser ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain'de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur. Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's[9] aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can'da Şirazlı Ebu Muhammed'ten destek gördü (Tıp Kanunu'nu Cürcan'da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.Yaşadığı dönemİbn-i Sina, İslam'ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya'daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kuran ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Râzî ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan'daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti.Çocukluğu ve Gençlik Dönemiİbn-i Sina 980 yılında günümüz Özbekistanında yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu'nun önemli şehri Belh'ten gelen saygın bir bilim adamıydı. Buhara'da iyi bir eğitim aldı. Olağanüstü hafızası ve zekası da bu konuda ona çok yardımcı olacaktı. 14 yaşına geldiğinde öğretmenlerini geçmeye başlamıştı. 16 yaşında tıbba döndü ve bu konudaki bilgileri öğrenmekle kalmayıp yeni tedaviler de geliştirdi. 19 yaşında doktor ünvanı elde etti ve ücret almaksızın hastaları tedaviye başladı.İbn-i Sina ilk olarak 997 yılında tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı Emir'in yanında çalışmaya başladı. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül Samanilerin resmi kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı.22 yaşında babasını kaybetti. 1004 yılının Aralık ayında Samani Hanedanı sona erdi. İbn-i Sina Gazneli Mahmud'un teklifini geri çevirdi ve batıya Ürgenç'e gitti. Buradaki vezir bilim dostuydu ve ona küçük de olsa bir maaş bağladı. Yetenekleri için kullanma sahası arayan İbn-i Sina Merv'den Nişabur'a ve Horasan sınırlarına kadar bölgeyi adım adım dolaştı. Kendisi de şair ve bilim adamı olan ve İbn-i Sina'ya sığınak sağlayan hükümdar Kabus bu sırada çıkan ayaklanmada hayatını kaybetti. İbn-i Sina'nın kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Gorgan'da eski bir arkadaşına rastladı. Onun yanına yerleşti ve bu kentte mantık ve astronomi dersleri vermeye başladı. Kanun kitabının başlangıcı da bu döneme rastlar.Daha sonra Rey'de ve Kazvin'de çalıştı. Yeni eserler yazmaya da devam etti. İsfahan valisinin yanına yerleşti. Bunu öğrenen Hamadan emiri İbn-i Sina'yı yakalattı ve hapsetti. Savaş sona erdikten sonra Hamadan emirinin yanında çalıştı. Kısa süre sonra İbn-i Sina, kardeşi, iyi bir öğrencisi ve iki köleyle kılık değiştirip şehirden kaçtı ve korku dolu bir yolculuktan sonra çok iyi karşılandıkları İsfahan'a ulaştı.Sonraki yılları ve ölümüİbn-i Sina'nın kalan 10 ya da 12 yılı Ebu Cafer'in hizmetinde geçti. Burada doktor, bilim danışmanı olarak çalıştı ve hatta savaşlara bile katıldı. Bu yıllarda edebiyat ve filoloji çalışmaya başladı. Bir Hamedan seferi sırasında şiddetli bir kolik atağına yakalandı. Güçlükle ayakta duruyordu. Hamedan'a vardığında önerilen tedavileri uygulamadı ve kendisini kadere teslim etti. Ölüm yatağında mallarını yoksullara bağışladı, kölelerini azat etti ve son gününe dek 3 günde bir Kuran okudu. 1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında öldü. Kabri Hamedandadır.Hamadandan bir resim, Avicenna Müzesi (İran) 15 KASIM 2005Metafizikİbn-i Sina'ya göre metafiziğin temel konusu, "vücudu mutlak" olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; Olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah'ı "Vacib-ül Vücud" yani 'varlığı zorunlu olan' olarak belirtir ve bu fikir ona hastır.Ruhbilimİbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.AkılBu konudaki görüşleri Aristotales ve Farabi'den farklı olan İbn-i Sina'ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da 'olası akıl' açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen "makûllerin " suretlerini algılar); bilfiil akıl ("makûl"leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.Bilimlerin sınıflandırılmasıİbn-i Sina'ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: El-ilm ül-esfel (Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir[kaynak belirtilmeli]; mabad-üt-tabia (metafizik), el-ilm'üll-âli (mantık ya da yüksek bilimler) maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; el-ilm ül-evsat (matematik ya da orta bilimler) ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.[kaynak belirtilmeli]Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250'yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.Eserleri El-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, "Tıpta Kanun"(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"Metafizik konularda[kaynak belirtilmeli] yazılmış özet bir eserdir. )Risale fi-İlmi'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık")İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içerir. 20 bölümden oluşur.)Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir cilt hacimli bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur."). Mantık bölümü, Giriş, Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler, Sofistik Deliller, Retorik ve Poetika kitaplarından oluşur. Tabiat Bilimleri bölümü, Fizik, Gökyüzü ve Âlem, Oluş ve Bozuluş, Etkiler ve Edilgiler, Mineroloji ve Meteoroloji, Psikolıji, Botanik ve Biyoloji kitaplarından oluşur. Matematik Bilimleri bölümü, Geometri, Aritmetik, Musiki ve Astronomi kitaplarından oluşur. Yirmi ikinci ve son kitap ise Metafizik'tir.

http://www.ulkemiz.com/ibn-i-sina-kimdir

Bumin Kağan

Türk adıyla kurulmuş ilk devlet olan ilk Göktürk Kağanlığının kurucusudur (552)

http://www.ulkemiz.com/bumin-kagan

Devşirme nedir ?

Devşirme, Osmanlı Devleti'nin fethettiği topraklardan -özellikle Balkanlar- Hristiyan genç ve yetenekli çocukların toplanması, bu çocukların sıkı bir eğitimden geçirilerek üstün bir asker veya bürokrat oluşturulması sistemidir.

http://www.ulkemiz.com/devsirme-nedir-

Maden Kömürü Nedir

Maden Kömürü Nedir

Sanayi alanındaki gelişmeler İngiltere’den dış ülkelere sıçramış bulunuyordu.

http://www.ulkemiz.com/maden-komuru-nedir

Yemen Cumhuriyeti Hakkında Bilgi

Yemen Cumhuriyeti Hakkında Bilgi

Yemen Cumhuriyeti Orta Doğu'da, Umman Denizi, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında, Umman'ın batısında Suudi Arabistan'ın güneyinde yer alan bir ülke. Başkenti San'a'dır.

http://www.ulkemiz.com/yemen-cumhuriyeti-hakkinda-bilgi

Piramitlere Bilimsel Bir Bakış Açısı

Piramitlere Bilimsel Bir Bakış Açısı

Sohbet ortamlarında ve internet üzerinden yapılan bazı paylaşımlarda "Antik Yapılar" hakkında çeşitli bilgiler duyabilir ve okuyabilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/piramitlere-bilimsel-bir-bakis-acisi

Arkeoloji Nedir?

Arkeoloji Nedir?

Arkeoloji, insan davranışlarını tanımlamak ve açıklamak amacıyla maddi kalıntıları inceleyen bir antropoloji dalıdır.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-nedir

 Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Görülmesi Gereken 11 Tablet

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Görülmesi Gereken 11 Tablet

Tablet, günümüzde sanal bir gerçekliğin teknolojik uzantısı olarak zihinlerimizde yer etse de, binlerce yıl önceki medeniyetler için tamamen farklı bir anlama geliyordu.

http://www.ulkemiz.com/anadolu-medeniyetleri-muzesinde-gorulmesi-gereken-11-tablet

Antik Dünyanın En Güçlü 10 Kadını

Antik Dünyanın En Güçlü 10 Kadını

Antik çağlarda kadınlar, toplum tarafından çoğunlukla eziliyor ve “cadı”, “sapık”, “dinsiz”, “fahişe”, “güçsüz” gibi ithamlarla anılıyordu.

http://www.ulkemiz.com/antik-dunyanin-en-guclu-10-kadini

Şehzade Sancağı Manisa

Şehzade Sancağı Manisa

Şehzadelik geleneğinin kökenleri ve amacı: Monarşik devletlerde “monark” yani hükümdar için en önemli meselelelerden birisi kendisinden sonra yerini alıp gücü devam ettirecek bir varis bırakabilmektir.  Gücü devam ettirebilmeleri için de varislerin iyi eğitim almaları ve devlet yönetiminde henüz tahta geçmeden bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Bu sebeple monarşik veliahtlar tarih boyunca hanedanlarının gözbebekleri olmuş ve doğumlarından itibaren tahta hazırlanmışlardır. Ancak aynı anda birden fazla veliahtın bulunması durumunda taht kavgaları kaçınılmazdır ve bu durum sadece bizde değil, batılı monarşilerde de sıklıkla yaşanmıştır. Biz burada Osmanlı Devleti’nin taht varislerini yetiştirme geleneğinden, taht kavgalarını önleme çabalarından ve bu gelenekte önemli bir yere sahip olan Manisa’dan bahsedeceğiz. Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde şehzadeler, yönetimde tecrübe kazanmaları amacıyla sancak denilen idari birimlere yönetici olarak gönderilmişlerdir. Sancağa çıkma denilen bu usul, eski Türk geleneklerine dayanmaktadır. İlk dönemlerden beri Türklerde “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışı gelişmiştir ve bu anlayışın gereği olarak da ülke toprakları hanedanın malı sayılmıştır. Yönetimin başında bulunan “kağan”, kendi ailesine mensup olanları “şad”, “yabgu” gibi ünvanlar ile idari ve askeri görevlere getirmiştir ve  ülkelerini oğulları arasında paylaştırmışlardır. Oğuz Kağan destanında “ Ey oğullarım! Ne çok (sınırlar) aştım! Ne çok savaşlar ve vuruşmalar gördüm! Kargılar fırlattım! Çok oklar attım! Aygırlarımla çok (yollar) yürüdüm! Düşmanlarımı ağlattım! Dostlarımı güldürdüm! Gök Tanrı’ya ben borcumu ödedim! Yurdumu sizlere veriyorum! (Oğuz destanı, Bang, 42) bahsi geçer. İslamiyetin kabulünden sonra kurulan devletlerde de bu gelenek devam etmiştir. Hükümdar ailesine mensup olanlar önemli devlet kademelerinde görev almış, idari birimlere yönetici olarak gönderilmişlerdir. Osmanlı Devleti’ne kadar kurulmuş Türk devletlerine baktığımızda merkezi yapının zayıf, veraset yasasının yetersiz olduğunu görmekteyiz. “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışının, Türk devletlerinin uzun ömürlü olmasını engellediği, verasette bir belirsizlik yarattığı açıktır. Bu anlayış, uzun ömürlü taht kavgalarına ve devletlerin hanedan üyeleri arasında parçalanmasına sebep olmuştur. Osmanlılarda ise veraset sistemindeki bu yapı değiştirilmiştir. I. Murad döneminde “ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır” anlayışı terkedilerek “ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır” anlayışı getirilmiş ve o dönem için radikal sayılabilecek bir değişiklik gerçekleştirilmiştir. Pek tabii ki bu durum taht kavgalarını tamamen sona erdirmemiştir ancak tahta geçebilecek hanedan mensubu olarak sadece hükümdarın oğulları bırakılmıştır. Osmanlı Devleti’nin kurucuları, devlet teşkilatını oluştururlarken, eski Türk devletlerinin yaptığı hataları çok iyi analiz etmişler ve bu hataları giderek klasik dönemde mükemmel sayılabilecek bir teşkilata ulaşmışlardır. Veraset sisteminde yukarıda bahsettiğim değişiklik ile birlikte şehzadelerin sancağa çıkmalarını da düzenlemişlerdir. Selçuklular döneminde hükümdarın oğulları olan ve “melik” ünvanı alan şehzadelerin eğitimlerinden “atabey” denilen eğitmenler sorumlu tutulmuştur. Ancak Selçuklular, atabeyleri genellikle nüfuzlu Türkmen beylerinden seçmiş,  bu durum devletin zayıfladığı dönemde atabeylerin melikleri ortadan kaldırarak bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan etmelerine sebep olmuştur. Hatta bu şehzadeler atabeyler tarafından siyasi emelleri için de kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ise şehzadelerin eğitimlerini “lala” denilen devlet adamlarına devretmiştir ki lalalar genellikle devşirme kökenlilerden seçilmiştir. Kul taifesinden olan ve bir nevi hükümdarın köleleri olan devşirmelerin, atabeyler benzeri bir siyasi kalkışmaya girmeleri imkansızdır. Yine Anadolu Selçukluları döneminde bazı meliklerin Bizans ile ilişkiye girip saltanat mücadelerlerine kalkışmaları Osmanlı sancak sistemi için önemli bir örnek olmuş ve devlet, şehzadelerin Hıristiyan güçler ile saltanat için işbirliğine girmemesi için I. Murad’tan itibaren Rumeli’ye şehzade göndermemiş ve burada şehzade sancağı oluşturmamıştır. Klasik dönemde şehzade sancaklarının tamamı Anadolu’dadır.  Belli başlı şehzade sancakları olarak Manisa, Amasya, Konya, Trabzon ve Kütahya’yı görmekteyiz. Şehzade sancağı olarak Manisa: Şehzade sancakları içerisinde en önemlisi Manisa’dır. Osmanlılardan önce Saruhan Beyliği’nin merkezi olan Manisa, Osmanlı döneminde Saruhan Sancağı olarak adlandırılmış, canlı bir kültür ve ilim merkezi haline gelmiştir. Manisa’yı şehzade sancakları içerisinde ayrıcalıklı konuma getiren birtakım özellikleri vardır. Osmanlı Devleti’nde padişahların kendilerinden sonra tahta geçecek oğullarını belirleme geleneği yoktur. Usül, başkente ilk ulaşan şehzadenin tahta çıkmasıdır. Bu sebeple şehzade sancaklarının coğrafi konumları, başkente olan yakınlık ve uzaklıkları sebebiyle çok önemlidir. Bu durumu Osmanlı şehzadelerine ev sahipliği yapmış sancakların harita uzerinden İstanbul’a uzaklıklarına  bakarak görebiliriz. Basit bir GPS haritasından dahi sancakların kuş uçuşu uzaklıklarını hesaplayarak bu önemi görmek mümkündür. Padişahlar veliaht belirlememekle birlikte tahta geçmesini istedikleri şehzadeye yakın sancaklar vermişlerdir ki Manisa, diğer şehzade sancakları ile kıyaslandığında İstanbul ve Edirne’ye Kütahya’dan sonra en yakın sancaktır. Ancak Menemen-Foça üzerinden deniz yolu ile İstanbul’a daha çabuk ulaşılması Manisa’yı avantajlı bir konuma getirmiştir. Manisa’da görev yapan şehzadeler içerisinde II. Mehmed (Fatih), I. Süleyman (Kanuni), II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed tahta çıkarak padişah olmuşlardır.  II. Murad ise tahtı oğlu II. Mehmed’e devrettikten sonra Manisa’ya yerleşmiştir. I. Mustafa ise Manisa doğumludur. Şehzadelerin sancağa çıkma usulü III. Murad’ın ölümünden sonra terk edilmiş ve 17. yy.dan itibaren şehzadelerin sarayda yetiştirildiği “kafes usulü” getirilmiştir. Şehzadelerin sancağa çıkışları ve sancaklardaki faaliyetleri: “Çelebi” denilen şehzadeler, yaklaşık 10-15 yaşlarında sancaklara gönderilirdi. Maiyetlerinde lala ile birlikte silahtar, kapıcıbaşı, mir-i alem,  mirahor, kapı ağası, solak, peyk…vs gibi devlet görevlileri bulunurdu. Ayrıca yanlarında hükümet memuru olarak nişancı, defterdar, reisülküttab, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası gibi vazife sahipleri de vardı. Tüm bunlarla birlikte irfan ve kaabiliyetlerine göre yanlarında alimler, şairler ve zanaatkarlar da bulunmuştur.               Selaniki ve Peçevi Tarihi’nden III. Murad’ın büyük oğlu şehzade Mehmet’in sancağa çıkışı ile ilgili malumat vardır: 2 zilhicce 992 (1584). Bahtı açık ve padişah tahtına layık Sultan Mehmet Han hazretlerinin sünnet düğünü bitip o sonu gelmez toplantılar artık arkada kalınca, şehzadeyi sancağına uğurlama hazırlıklarına başlanması için padişah buyruğu çıktı. Bunun üzerine önce lala, nişancı, defterdar, özengi ağaları, sipahiler, sağ ve sol bölük silahtarları, sekbanlar, solaklar, peykler, saray ahırı görevlileri, mutfak ve kiler hizmetçileri, iki bine yakın çoğu dergah-ı ali kullarından ve kul cariyelerinden ve kul oğullarından ve ileri gelenlerin kullarından yazılıp deftere kaydolundu. Aynı günde şehzade hazretleri, sabah rüzgarı gibi uçan, eğeri altın işlemeli, süslü püslü bir at üzerinde saraydan çıktılar. Yeniçerilerden başka adeti zafer kazanmak olan padişahın bütün kulları sarayın kapısında toplanmış bulunuyorlardı. Her biri yollu yolunca, önünce ardınca iskeleye doğru gittiler. Önce sadrazam Siyavuş Paşa, arkasından vezirlerin her biri, padişahın ananevi kurallarına uyarak şehzadeye yaklaşıp adalete ve askere ilişkin sözlerle bağlılıklarını perçinlediler. İskelede bir kadırgaya kendileri, bir başkasına da büyük vezirler bindiler ve şehzade hazretleri otağına ininceye kadar beraberinde gittiler. Ondan sonra veda için mübarek eteğini öptüler. Yalnız Kapıcıbaşı Kurt Ağa, şehzadenin hizmetiyle görevlendirilmiş olanlar ile birlikte, sancağına (Manisa) varıncaya kadar ondan ayrılmadı. Görevini tamamladıktan sonra, o da veda edip İstanbul’a döndü. Şehzadeyi Eminönü iskelesinde Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa karşılamış ve Baştarde denilen kaptan paşa kadırgasına binilmiş ve bu esnada toplar atılmıştır. Osmanlı şehzadelerinin sancaklarının rengi yeşildir ve hükümet ettiklerine dair alamet olarak tabl-ü alem (davul ve bayrak) almaktadırlar. Bunlarla birlikte şehzadelerin muayyen hasları da vardır.   Hammer Tarihinde Venedik elçisinin raporlarına dayanarak verilen bilgide 1503 yılında II. Bayezid’in şehzadelerinden her birinin senelik 1.200.000 akçelik hasları vardır ki bu miktar vezir-i azamın hassı kadardır. Şehzadeler, isimleriyle tuğra çekerler, hüküm yazarlar ve bu suretle kendi idarelerindeki bölgelerde bir hükümdar gibi hüküm sürerlerdi. Has ve zeamet dağıtabilir ve berat verebilirlerdi.  Sadece kendi adlarına para bastıramaz ve hutbe okutamazlardı. Yaptıkları tüm icraatları merkeze bildirmek ve oradaki asıl defterlere kaydettirmek zorundaydılar. Sancak Beyi olan şehzadelerin erkek çocuklarından bir tanesini padişah olan büyük babalarının yanına göndermeleri usuldendi. Bunun uygulanma sebebinin, şehzadenin babası aleyhine bir faaliyette bulunmasını engellemek olması muhtemeldir. Pek tabii ki şehzadenin yanında, yaptıklarını saraya bildiren kimseler bulunduğu gibi şehzadenin de sarayda olan bitenleri haber aldığı casusları vardı. Daha önceki kısımda belirttiğimiz üzere yanlarında lalaları başta olmak üzere pek çok hükümet görevlisi bulunan şehzadelerin irfan ve kabiliyetlerine göre yine yanlarında alim, şair, edip, musikişinas şahsiyetler de bulunurdu. Örnek vermek gerekirse Yavuz Sultan Selim, Trabzon’da şehzade iken kendisine lala olarak gönderilen şahısları ümeradan ve marifet erbabından olmadıkça kabul etmeyip ülfet eylemez ve bir bahane ile geri gönderirdi. Şehzadelerin eğitimlerine verilen önem ve yanlarında bulunan alimlerin etkisi ile şehzade sancakları önemli ilim merkezleri haline gelmiştir. Bununla birlikte şehzadelerin içerisinde bizzat alim olanlar bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim hem alim hem şairdir. Manisa’da şehzadelik yapmış Fatih Sultan Mehmed’ten başka Kanuni ve III. Murad da şairdir. Kanuni’nin Muhibbi mahlasıyla yazdığı şiirler meşhurdur. Manisa’da sancak beyliği yapmış olan şehzadelerin içerisinde en alim olanı II. Bayezid’in oğlu Korkut’tur. Dedesi Fatih tarafından tahsiline çok önem verilmiş olan Korkut, büyük bir alim ve mütefekkir, çok kudretli bir şair ve önemli bir musiki üstadıdır. Mısır ve Suriye alimlerinin de alimliğini kabul ettiği şehzade Korkut, yolculuklarında develer üzerinde kütüphanesini de taşıtmasıyla mehşurdur. Şehzade Süleyman’ın (Kanuni) Manisa’da uyguladığı kanunlar: Manisa’da sancak beyliği yapan Şehzade Süleyman’ın Manisa’yı nasıl yönettiğine dair şer’iye defterlerinde birtakım bilgiler vardır. Babası Yavuz Sultan Selim tarafından gönderilen ve ceza hükümleri içeren bir siyasetname mevcuttur ki bu siyasetname o dönemde Manisa’da yaşanan suçlara da ışık tutmaktadır. Buna göre: Kız ve oğlan kaçıran kimsenin ve hiyaneti ile bir ecnebinin evine giren kimsenin ve kadın ve kız kaçırmaya bile varan kimselerin içmiği kesile. Kız ve avret kaçırıp gücile nikah ettirene cebr ile boşadub ve nikah edenin sakalın kesüb muhkem döveler. Ve kadınla dutılanın şer’an siyaseti ne ise icra edeler. Ve adam öldüren kimseyi öldürdüğü kimsenin yerine öldüreler. Ve esir çalan ve esir ayardanı ve dükkan açanı ve birkaç kerre hırsuzlığı zahir olmuş kimseyi asalar. Ve pezevenklik edenin alnında dağ edeler. Ve bir bölük halk içinde adam ölse tehdit edüp hırsızı bulduralar. Bulmazlarsa ol halkı dutup hapsedeler, dahi Dergah-ı Mualla’ya (saraya) bildireler. Padişah fermanı anların babında ne vechile sadır olur ise onun ile amel edeler. Köy veya mahalle içinde adam ölse veya kervan basılub hasaret olsa veyahut bir köy arasında hırsızlık ve haramilik olsa elbette hırsızu bulduralar, çıkaralar. Ve bir kimsenin elinde veya evinde çalıntı nesne bulunsa, satun aldı ise satanı bulduralar. Bulmazlarsa, müttehem ise işkence edeler. Bulunca getürüb kadıya teslim ede veyahud yabanda bulduğunu ispat ede. Ama işkencede ihtiyat edeler ki, suç sabit olmadan evvel telef-i nefs olmaya. Ve eğer işkencede ölürse davası sorulmaya. Ve kervansaraycılar emin ve mutemed kimseler olub her sabah kervansaray halkına icazet vermeden, kervansarayda konan halktan sorup kimsenin rızkı ve esbabı çalıntı ve yağma olmaduğın malum ve tahkik etdükten sonra kapusın açup halkı salıvere. Eğer kervansaraycı bu manayı etdükten sonra halka destur vermiş olub sonra kervansaray halkından bazı rızkım ve esbabım uğurlandı derse, dinlenilmeye. Ve eğer kervansaraycı ol manayı etmeden halka düstur vermiş olub ol gece kervansarayda konan halkın eşyası çalınmış olursa ki, çalındığı muhakkak ola, kervansaraycıdan çünki gaddarlık oldı, kervansaraycıya ol çalınan nesnenin kıymeti tazmin oluna… Yan kesenin ve adam bıçaklayanın, eğer bıçaklamak adeti ise elin keseler ve eğer adeti değil ise kollarına bıçak sancub gezdireler. Ve eğer bir kişi atasın veya anasın ve sair akrabasından birin öldürse, emr-i şer nice ise öyle ola. Şehirlerde ve köylerde olan evlerde ateş korlar, ufak tefek ve esbab yanar, şer’ ile sabit olmayub bir kimseyi suçlu görseler, tehdid ile hırsuzı bulduralar. Eğer kasd ile etmiş olursa asalar. Ve yeni giyenleri yasak edüb ilden süreler. Ve hırsuz sipahi taifesinden olub siyasete müstehak olsa, habs edüb Dergah-ı Mualla’ya arz edeler. Ve eğer örfle bir kimsenin hırsuzlığı zahir olursa, kadı olan kimse ehl-i örfe hüccet verüb ehl-i örf ol hüccet mucebince asılmağa müstahak olanı asa ve kat-ı uzva müstahak olanı kat-ı uzv ede. Kadı bu babda mani olmaya ve siyaseti tehir etdirmeyüb günah olan yerde etdüre. Ve hırsuz taifesi işkencede ikrar etse ve deliller dahi dalalet eylese, ol ikrar muteber ola. Ve eğer bir hırsuz dutılup dahi hırsuzluğı malum olub ol dahi bir kimse içün şerikimdir dese, ol kimse eğer levend ve müttehem kimse ise, işkence edeler. Eğer müttehem kimse değil ise, sadece hırsuzun sözü ile işkence etmeyeler ki, bu kaide bu vechile olmak Padişah-ı alem-penah Hazretleri’nin emr-i şerifleriyle olmuşdur. Ve yaya ve müsellem ve yörük ve doğancı ve vakıf ve mülk olsun, hırsuz kaçub anların içine girse, hırsuzı anlara bulduralar, alalar. Anlar hırsuzı vermezlerse garametin çekeler ve hırsuzın alduğın anlara ödeteler. Ve eğer hırsuz bunlarun birisinden olursa, siyaseti diğerleri gibi ola, şöyle bileler. Bu belgeden anlaşılan şudur ki, Manisa çevresinde asayişin iyice bozulması üzerine Şehzade Süleyman, babasından sancağında uygulamak üzere bu siyasetnameyi istemiştir. Bu belge bizlere aynı zamanda Osmanlı yöneticilerinin bulundukları bölgeleri keyfi bir şekilde yönetmediklerini de göstermektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kanunlar ilerleyen dönemde Kanuni Sultan Süleyman’ın kanunnamelerine de aynen girmiştir. Manisa’daki Saray-ı Amire:  Manisa, Saruhanoğulları’nın merkezi olması ve 1444-1595 yılları arasında Osmanlı şehzade sancağı olması sebebiyle, her bakımdan araştırmaya değer gayet değerli eserlere sahip bir şehirdir. Tarihi eser bakımından ülkenin pek çok şehrinden fazla değer taşımasına rağmen maalesef  bu eserlerin önemli bir kısmı çeşitli sebeplerle (iklim, bakımsızlık, yunan işgali..vs) tahrip olmuştur ve bu eserler hakkında İbni Batuta, Katip Çelebi, Evliya Çelebi gibi bazı seyyahların verdikleri malumattan başka elimizde tafsilatlı bilgi bulunmamaktadır. Saray-ı Amire de işte bu yapılardan birisidir. Saray-ı Amire, 1445 senesinde II. Murad tarafından yaptırılmıştır. O dönemde şehir günümüzdeki kadar geniş bir sahayı işgal etmediği için sarayın bulunduğu mevki muhtemelen boş arsaydı. II. Murad’ın yaptırdığı saray  yaklaşık 51.500 metrekarelik bir alanı kaplıyordu. Bu alan günümüzde Manisa şehrinin en mevki bölgesidir. 1671-1672 yılları arasında Manisa’ya gelmiş ve sarayı görmüş olan Evliya Çelebi, seyahatnamesinde saray ve bahçesinden bahsetmiştir: “Şehrin aşağı şimal canibinde sahray-ı lalezarda vaki olmuştur. Canibi erbaası kal’a gibi tuğladan mebni çar köşe bir binay-ı metindir. Ve canibi garba nazır bir tahta kapusu vardır. Dairenmadar cürmü 3300 adımdır. Ve asitane tarafından bostancıbaşı ve 200 sarı külahlı bostancıları vardır. Daima bu bağ-ı iremi tımar idüb anda olan selef müluklerinin halice ve havayice ve altun ve gümüş makulesi envai ve simzer luleleri ve fiskiyelerin göz edüb bu bağ-ı irem’zatı tamir ve termimle mukayyed olurlar. Ve mahsulatı badelmasarif asitanede terekeci başıya irsal ederler. Senevi 700 akçe mahsulunden hasıl olur…(bahçenin güzelliğinden bahseder) Vebu bağa muttasıl yol aşırı bir namazgah-ı müslimin verdır. Sahra misal bir musattah vadidir. Canib-i erbaası alçak kargir duvarlı yerdir. İçine 5.000 adem girse gene bir canibi tehi olur. İçinde havuzları ve fevvareleri pertab idüb ceryan ider. Başka hüddamları vardır. Ve çimenzarın hıfz-u hiraset ederler.”  Manisa, iklim olarak yaz mevsimlerinde sıcak ve ağır bir havaya sahiptir. Bu sebeple eski dönemlerde halk, yaz mevsimlerini Spil Dağında ve Bozdağlarda yaylalarda geçirirdi. Manisa’nın güneyinde yükselen Spil dağının üzerinde iki yayla mevcuttur. Bunlardan birisi Sultan yaylası, diğeri de Kiraz yaylasıdır. Eski bir rivayete göre Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın burada bir köşk yaptırdığından bahsedilir. Bununla birlikte Manisa’da valilik yapmış şehzadelerin yazları burada kalmalarından dolayı bu yaylaya Sultan yaylası adı verilmiştir. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Sultan yaylasından da bahsetmiş ve burada kim tarafından yaptırıldığı bilinmese de bir sarayın varlığından bahsetmiştir: “Şehzade yaylasını aşub anda haymamız bir ab-ı hayat kenarında kurub meksedüb yayla çobanlarından bir semiz kuzu alub bi-pak bi-perva kebab idüb zevk-ü safa etdik. Amma garip ve acib bir yayladır. Hala selatini seleflerin sarayları ve kasr-ı alileri esasları zahirdir. Zira mülk-ü selef şehzadeleri Manisa’da haki mülvakt iken bu yaylayı teferrücgah edinüb beş altı ay sakin olurlarmış…”   1595 yılı, Manisa tarihi için bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Manisa, Osmanlı ve dünya siyasetindeki önemini yitirmiş ve kayıp sadece siyasi olmamış, kültürel alanda da kendini göstermiştir. Bu tarihe kadar çok önemli kararların alındığı Manisa sarayı da önemini yitirmiştir. 17. yy. boyunca sarayın ve bahçelerinin bakımıyla meşgul olacak 200 sarı külahlı bostancı görevlendirilmiş ancak zamanın yıpratıcı etkisi, bakıcılarının çabasından güçlü olmuştur. 1638 senesinde şeriye sicillerinde (mahkeme kayıtları) sarayın kurşunlarının ve pencerelerinin harap olduğu, 1652 tarihli bir kayıtta da duvarlarının yıkıldığı anlaşılmakta, aynı yıl İstanbul’dan sarayın bakımı için halktan para toplanmasına ve mümkün mertebe tamir edilmesine dair bir emir geldiği görülmektedir. 1676 senesinden itibaren sarayı korumakla görevli bostancıların görevlerine son verilmiş ve bu görev halka verilmiş ancak ilerleyen dönemlerde sarayın bahçesindeki ve içindekiler çalınmış, esnafın pisliklerini döktükleri bir çöplük halini almıştır. 1803 tarihinden itibaren de saray arsası satılmaya başlanmıştır. Buna rağmen saraya ait bazı çeşme, havuz ve yapılar bu tarihten sonra da devamlı tamir görmüştür. Fatih Sultan Mehmed kütüphanesi ismiyle geçen ve günümüzde Kızılay binası olan yapı, 1899 da tamirattan geçirilmiş ve II. Abdülhamid’in emriyle buraya bir saat yerleştirilmiştir. Ancak Yunan işgali sırasında bu binanın da ahşap kısımları yakılmış, ilerleyen dönemde gördüğü tamirat ve değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Yıldırım Boyacı  Kaynak: Bilimdili Şehzade Sancağı Manisa; http://bilimdili.com/dusunce/sehzade-sancagi-manisa/

http://www.ulkemiz.com/sehzade-sancagi-manisa

Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük

Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük

Eski Türklerin İnanışları Tam Olarak Ne Yönde? Büyü konusuna girmeden ve eski Türklerdeki (İslam öncesi dönemde ve İslamiyet’ten sonrasındaki eski kültürlerini devam ettirdikleri dönemde) büyü örneklerine değinmeden önce Türklerin dine bakış açılarından ve inanışlarından bahsedilmelidir. Metin içerisinde bunlara çok sık atıfta bulunulacağından şaman nedir, kam nedir, yeri nedir, dini inanışlar varsa büyü niye var gibisinden sorularla boğuşmamak için (bilhassa konuya aşina olmayanlar açısından) bu gereklidir. Eski Türklerin dünya tasavvuruna göre doğada birtakım gizli güçler var olmaktadır. (Nezaket Hüseyn Kızı, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 338)Orhun Kitabeleri’ndeki “yer-su” (yar-sub), Uygurlarda “yir-suv” olarak ifade edilen bu “doğadaki gizli güçler”, korkulan ve saygı gösterilen unsurlar olarak düşünülürler ve bu nedenle “ıduk” yani kutsal kabul edilirler. (İbrahim Kafesoğlu, “Eski Türk Dini”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 297) Farklı dönemlerden eski Türk toplulukları arasında görülen Yer-su ifadesi ve gök-yer ibadetleri bu şekilde Göktürk Abideleri’nde de vurgulanmaktadır. (Vladimir Barthold, Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, s. 10) Bir yerin kutsal kabul edilmesinin nedeni ise bu yerlerin “ruhu” olarak kabul edilen “izi”lerinin (sahip) bulunduğuna inanılmasıydı. (Harun Güngör, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 263) Bu ruhlara “izi”nin yanı sıra “iye”, “yiye”, “eye” gibi isimler de verilmekteydi. (Celal Beydili Memmedov, “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 330) Bu bilgiler eski Türk inanışlarının bir özeti mahiyetindedir. Anadolu’da bu inanış “bizden iyiler” şeklinde anılmakta ve halen görülmektedir. (İsmet Zeki Eyüboğlu,Anadolu İnançları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998, s. 145) Bu inanışların mevcudiyeti tarihsel kaynaklarda da tespit edilebilmektedir. Mesela Kaşgarlı Mahmud, XI. yüzyıla ait “Divan-ı Lügati’t-Türk” adlı eserinde: “Yere batası kâfirler göğe “Tengri” derler. Yine bu adamlar büyük bir dağ büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her şeye “Tengri” derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (secde ederler)” bilgisini vermektedir. (Besim Atalay,Divan-ı Lügati’t-Türk Tercümesi, Cilt 3, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1998, s. 377) Gerdizi de XI. yüzyılda yazılmış “Zeyn el-Ahbâr” isimli eserinde Çiğiller ve Türgişlerden bahsederken onlar arasında: “Türkler bu sonuncu dağa taparlar. Bu dağ adına yemin ederler. Buranın Allah’ın ikametgâhı olduğunu söylerler.” şeklinde bir inanış olduğunu bildirmektedir. (Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001, s. 89) Bu tip inanışlar şekil değiştirerek Türk toplulukları arasında farklı biçimler ve isimler altında bir anlamda devam ettirilmiştir. Konargöçer kültürün tesiri ve siyasi nedenlerle tarihin birçok döneminde çeşitli dinler (Budizm, Manicilik, Nasturi, Hristiyanlık vb.) benimsedikleri bilinen Türkler, hangi dinin etkisine girerlerse girsinler Şamanizm’den gelen inanışlarını da yaşattıkları kendilerine özgü bir kültür taşımışlardır. (Michel Balivet, Ortaçağda Türkler, Alkım Yayınları, İstanbul 2005, s. 16, 26) Örneklerle Eski Türk İnanışları Eski Türk inanışlarının ve bununla ilgili bazı âdetlerin tarihi kaynaklarda görülebileceğine yukarıda değinilmişti. Bu örnekler üzerinden eski Türk inanışlarını saptayabilmek mümkündür. Asya Hunlarının (Hsiung-nu) inancıyla alakalı olarak her yıl ilkbaharda bir defa atalarına, gökyüzüne, yeryüzüne ve ruhlara kurban sundukları, yabgunun her gün iki defa sabahleyin doğan güneşe, akşam ise doğan aya saygıda bulunması, ay ve yıldızların durumuna göre tedbirler alınması gibi hususlar kaynaklarda görülebilmektedir. (Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, İstanbul 2005, s. 114) Göktürklerin (Kök-Türkler) de her yaz devlet ileri gelenlerinin katıldığı, ilk ortaya çıktıklarına inandıkları mağarada kurban merasimi yaptıkları, 10. ve 20. Günler arasında insanlarla birlikte toplanıp Gök-Tanrı’ya kurban sunup ibadet ettikleri, ruhlara ve tanrılara saygı gösterdikleri ifade edilmektedir. Ötüken’in batısında, yüksek bir dağın zirvesinde bulunan bir yere Pe-teng-ning-li (yani Yer Ruhu) adını verdikleri bir yer bulunmaktadır. Bundan başka sihirbazlara ve büyücülere inandıkları, geleneklerinin Hsiung-nu’larla aynı olduğu belirtilmektedir. Je-han’ların (saçı saçmak amacıyla) kurban merasimlerini idare edip kötü ruhlara karşı gelmeyi önlediklerinin bahsi geçmektedir. (Ahmet Taşağıl, Göktürkler, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003, s. 97-98, 113) Aynı şekilde “Eski Tang Tarihi”nde (M.S. 940-945) Göktürklerin kardeşlik andı ile alakalı bir “tütsü yakma” uygulamasından bahsedilmektedir. “T’ai-tsung (Tang imparatoru, hükümdarlık: M.S. 626-649) gene ilerledi ve bir süvarisiyle T’u-li Kağana (Doğu Göktürk kağanı, hükümarlık: M.S. 621-631)şu haberi gönderdi: Zor günlerde karşılıklı yardımlaşacağımıza dair ant içmiştik. Şimdi askerlerinin başına geçmiş (üstümüze) yürüyorsun. Nasıl oluyor da [ant içerken yaktığımız] tütsünün hatırını gütmüyorsun?” (İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal, Çin Kaynaklarında Türkler-Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006, s. 125-126) İslam kaynaklarında yer almaya başladıkları dönemlerde bu inanışları taşıdıklarından yine bu tip tespitler görülebilmektedir. Mesela İbn Fadlan’ın Seyahatnamesi’nden (X. yüzyıl) Başkırtların dini inançlarından bahsedilmektedir: “Onlardan (Başkırtlar) her biri erkeklik uzvu büyüklüğünde, aynı şekilde bir ağaç yontup üzerine asar (töz). Sefere çıkmak isterse veya bir düşmanla karşılaşırsa ona secde eder, “Ey Rabbim! Bana şöyle şöyle yap” der. Tercümana sordum (İbn Fadlan), “Bu meseleyi içlerinden birine sor. Niçin onu Rab kabul ediyor?” dedim. Adam cevaben: “Ben onun bir benzerinden çıktım. Ondan başka beni yaratan tanımıyorum,” dedi. Aralarından bazıları on iki rabbı olduğunu söyler: kışın rabbı, yazın rabbı, yağmurun rabbı, rüzgârın rabbı, ağaçların rabbı, insanların rabbı, suyun rabbı, gecenin rabbı, gündüzün rabbı, ölümün rabbı, yerin rabbı. Gökteki rab (Gök Tanrı) bunların en büyüğüdür. O da diğerleriyle anlaşır. Her biri diğerinin yaptığına razı olur. İçlerinden (Başkurtlar) bir grubun yılanlara, bir grubun balıklara, bir grubun turna kuşuna taptıklarını gördük. Bana anlattıklarına göre, bir gün düşmanlarından bir kavimle savaşıyorlarmış, düşmanlar onları yenmiş, bu sırada turnalar bağırınca düşman korkup kaçmış, galipken mağlup hale düşmüş. Bunun üzerine turnaya tapmaya başlamışlar, “Bunlar bizim rabbimiz. İşte yaptıkları. Düşmanlarımızı yendiler,” demişler. Bundan dolayı turnalara tapıyorlarmış.” (Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 19-20) Bir başka örnek X. yüzyılın ünlü Fars tarihçi ve coğrafyacısı İbn el-Fakih’in, “Kitabü Ahbar el-Buldan” adlı eserinden, araştırmacı Ramazan Şeşen’in aktardığına göre: “Türkler bir hükümdar veya kişiyle anlaşma yapmak isterlerse bakırdan imal edilmiş bir putun yanına gelirler. Sonra içinde su bulunan bir kap getirirler. Onu putun önüne korlar. Sonra kava bir parça altın, bir avuç karacadarı koyarlar. Sonra kadın şalvarları getirip kabın altına koyarlar. “Sana yemin veriyoruz. Bu yemini bozar, hainlik yaparsan Allah seni kadın yapsın. Bu şalvarı giy. Allah sana, bu darı gibi un ufak yapacak bir düşmanı musallat kılsın, benzin bu altın gibi sararsın” derler. Adam yemin ettikten sonra suyu içer. Eğer yeminini bozarsa ölür veya başına bir bela gelir.” Bir başka örnek Ramazan Şeşen’in Ebu Dülef el-Benazici’den aktardığına göre: “Yine bu ülkede (Neca adlı bir Türk topluluğu, Şeşen’e göre başka bir kaynakta geçmemektedir bu isim) ateşte yanmayan bir ağaç vardır. Bu ağaçtan putlar yaparlar. …Onların ülkesinde (Oğuzlar) karın ağrısına iyi gelen beyaz bir taş, kılıç üzerine sürünce keskinliğini ortadan kaldıran kırmızı başka bir taş vardır. …Onların (Tokuzoğuzlar) ülkesinde, burnu ve başka yeri kanayan insan üzerine asılınca kanamayı durduran bir çeşit taş vardır. …Onlar (Kırgızlar) geceleyin lamba yerine yakılan bir çeşit taşa sahiptirler. Bu taş başka yerde yanmaz. …Duvarlarında (Karluklar) eski hükümdarlarının resimleri olan bir mabetleri vardır. Bu mabet ateşte yanmayan bir ağaçtan yapılmıştır. Bu ağaç onların ülkesinde çoktur.” (Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 52, 63, 66-67) Kültür etkileşiminin söz konusu olduğu bir diğer topluluk olan Moğollarda da bu tip inanışlara dair “Moğolların Gizli Tarihi”nde de görülebilen örnekler vardır: “Temucin (Cengiz Han-Çinggis-Hahan) Burhan (dağlarından) inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi: “Ho’ahçin ana (karısı Börte’nin yanında çalışan ihtiyar kadın) gelincik gibi işittiği, Kakım gibi gördüğü için, Hayatımı kurtarmak niyetiyle, (Ancak) bir yular başlığı olan bir atla, Geyik izlerini takip ederek, Karaağaç kabuklarından kulübelere sığınarak, Burhan tepesine çıktım. Burhan-haldun’un yardımıyla bir bitin hayatı gibi hayatım kurtuldu. Biricik hayatımı kurtarmak niyetiyle, Yalnız bir atla sığın izlerini takip ederek, Söğüt kabuklarından kulübelere sığınarak, Haldun’un tepesine çıktım. Haldun-burhan’ın yardımıyla, bir kırlangıcın hayatı gibi hayatım kurtuldu. (Bu esnada) büyük korku da geçirdim. (Bundan sonra) Burhan-haldun için, Her sabah tapınmalıyım, Bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin!” Temucin bu sözlerle kemerini boynuna ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti.” (Anonim, Manghol-un Niuça Tobça’an (Moğolların Gizli Tarihi) I. Tercüme, çev. Ahmet Temir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010, s. 41) Yine Gizli Tarih’te yer-su ruhlarıyla ve fal-büyü uygulamalarıyla alakalı enteresan bir anekdot vardır: “Ogodai-hahan orada (Şira-dektur, Sarı Yayla, Lung-hu-t’ai) hastalanarak dili tutuldu. Birçok büyücü ve kâhinleri toplayarak fala baktırdıkları zaman: “Kitan halkına (Kuzey Çin’deki Kin Hanedanı yahut Curçenler ahalisi) ait yer ve suların hâkimi olan ruhlar: ‘Halkımız yağma edildi, şehir ve kalelerimiz yıkıldı!’ diyerek (Hanı) ağır surette hasta etmişlerdir.’ diye cevap verildi. Sonra (Hanın) hayatı için fidye olarak (zaptedilen) memleket ve halkların iadesi, altın, gümüş ve her türlü yiyecek teklif edilerek, hayvan bağırsakları vasıtasıyla tekrar fala baktırıldı ise de müsait cevap çıkmadı, bilakis (Han) daha ziyade fenalaştı. “Hanın neslinden bir adamı versek olmaz mı?” diye fala baktırdıklarında Han birdenbire gözünü açtı, su istedi ve içtikten sonra: “Ne oluyor?” diye sordu. Falcılar: “Kitan halkına ait yer ve suların hâkimi olan ruhlar: ‘Yer ve sularımız alındı, halkımız yağma edildi!’ diyerek seni ağır surette hasta etmişlerdi. Fidye olarak bazı şeyler teklif etmek suretiyle fala baktırdı isek de, sen daha ziyade fenalaştın. Fakat: ‘(Hanın) neslinden birini versek olmaz mı?’ diye sorduğumuz anda müsait cevap geldi. Şimdi de senin emrini bekliyoruz” diye arz ettiler. Bunun üzerine (Han): “Yanımda prenslerden kim var?” diye sordu. Orada hazır bulunan prens Tolui yaklaşarak şunları söyledi: “(…) Benim yüzüm güzel ve boyum da uzundur. Kâhinler, afsunlarınızı söyleyin, dualarınızı okuyun!” Tolui (Tuluy) bunları söyledi ve kâhinler afsunlarını okurken o da afsunlaştırılmış suyu alıp içti. Biraz oturduktan sonra yine: “Birdenbire sarhoş oldum. Ağam, Hanım! Ben uyanıp kendime gelinceye kadar, yetim çocuklarıma, küçük kardeşlerime ve dul ailem Berude’ye bak! Söylemek istediklerimin hepsimi söyledim. Ah, sarhoşum!” dedi ve yerinden kalkarak dışarı çıkar çıkmaz derhal öldü.” (Anonim, Gizli Tarih, s. 193-194) Kültürlerine ilişkin doğrudan ulaşılabilen kaynaklar olmayan Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak gibi diğer konargöçer Türk topluluklarının da inanışlarının Şamanizm yönünde olduğu düşünülmektedir. Nitekim mezarlarında çıkan ritüel özelliği taşıyan eşya ve yemek kalıntılarının Göktürklerle benzerlikleri, Kuman-Kıpçak mezarlarında bol sayıda “balbal” (Taş Ata, Taş Baba) diktiklerinin tespit edilmesi ve bunların ölen kimselerin heykelleri olduğundan çok çeşitlilik göstermesi, Uzların ağaçtan yapılma balbalları olduğu gibi hususlar bilinmektedir. Aynı şekilde İdil-Bulgarlarının da İslamiyet’i kabulden önce şaman inancı taşıdıkları, yer-su’ları kutsayıp birçok tanrıyı tanıdıkları ve bunların namına kurbanlar kestikleri, en makbul kurbanın at olduğu bilinmektedir. (Akdes Nimet Kurat,IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara 2002, s. 105-106, 115) Yine bu tip kalıntılardan hareketle araştırmacı Bahaeddin Ögel, Altay dağlarındaki kurganların yanında dikilmiş taşlardan ve heykellerden bahsederken, bu heykellerin balbal olmadıklarını düşündüğünü söyler ve şamanların o dönemde halen bu heykellere hürmet ederek onlara kurban verdiklerini de ekler. (Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003, s. 166) Kültürel etkileşimin söz konusu olduğu (bir döneme kadar) ayrı bir ulus olan Macarların dini değişimi ve eski kültürün dönüşümü bu açıdan ilginç bir örnektir. Hristiyanlıktan önceki dinlerine dair pek az bilgi olsa da, bozkır inanışlarıyla benzer yönleri olduğu ve bilhassa “atalar kültü”nün daha belirgin görüldüğü ifade edilmektedir. Buna göre ruhları evin daima yanar halde tutulan ocak yerinde kurbanlarla sakinleştirmeleri, ölülerinden bir fenalık etmemesi ve sevdikleri her şeyi yanlarında bulundurmak için cenazeleri silahları, atlarıyla hatta bazı köleleriyle birlikte defnetmeleri, yuğ töreni gibi uygulamalar söz konusuydu. Bu âdetler Hristiyanlıktan sonra bu inanışa göre değişmiş mesela savaş atı kurban edilmeyerek kiliseye hibe etme başlamış, ölen kimsenin ruhi selameti için de kölelerin azledilir olmuştur. Ancak azledilen köleler (torlo veya dusnoklar) senenin belli günlerinde, genelde mahsulün taşınmasından sonra, kiliseye bira, zahire ve diğer toprak mahsulleri vermek mecburiyetindeydiler. Buna karşılık kilise de onları azat edenlerin ruhi selametleri için ayinler (missa) düzenliyorlardı. (Ferenc Eckhart, Macaristan Tarihi, çev. İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010, s. 14-15) Eski inanışların daha sonraki döneme aktarılması sadece bizimle alakalı bir husus değildir. Birçok kültürde benzeri etkileşimler bulabilirsiniz. Mesela İran’da, Zerdüşt’ün büyücülük ve cadılığı yasaklamasına rağmen kısa sürede halk inançlarının dini yapıya tesir etmesi söz konusudur. Aynı şekilde Eski Çin’de Konfüçyanizm’in yasaklamasıyla birlikte Taozim ve Budist rahiplerin sürdürdüğü bir gelenek olmuştur ve büyü insanlara müdahalenin de ötesine tanrıları da etki almayı öngörmüştür. Hatta Japon şintoizminde tanrıların kontrolüne yönelik büyüsel işlemler pek söz konusu değilken adaya giren Budizm’in etkisiyle, Budist rahiplerin okült çalışmalarıyla alakalı olarak başlamıştır. Eski Mezopotamya ve Mısır’da da dini ayinlerle büyü ritüelleri iç içe geçmiştir, Hinduizm’de de büyüsel uygulamalar söz konusudur. Eski Yunan inanışlarında büyü tanrıçası sayılan Hekate’nin (kült merkezi Anadolu’daydı) yanı sıra Porphyrius gibi büyüyle uğraşan filozoflar dahi görülmüştür. Büyücülerin Pisagor’un rakamlarından faydalanarak sayıları büyülü daireler içinde kullanmaları (birçok büyü kitabından tanıdık gelebilecek bir figür) hatta Pisagorcuların büyü nazariyeleriyle uğraşması gibi uygulamalar söz konusu olmuştur. (Konudan ayrı not: Matematik işlemleri ve büyüsel uygulamalar bağlamanında ebced’den vefk’e ayrıca bir konu başlığı çıkar) Romalılar, büyücülüğü batıl inanç saymışlarsa da halktan imparatorlara kadar birçok kimsenin büyücülere, kâhinlere danıştıkları bilinmektedir. (Hikmet Tanyu, “Büyü”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, s. 503) Eski Türk inanışları bu şekilde özetlenebilse de karşımıza içerikleri ve konumları sıkça tartışılmış üç unsur daha çıkmaktadır ki “büyücülük” ile de yakından ilgili bu unsurlar “töz”, “kam-şaman” ve “yazı-bitik” kavramlarıdır. Töz Derken? İslam öncesi dönemlerdeki Türklerde, töz kültünün (put, animizm ve fetişizmle alakalı ruh, güç taşıdığına inanılan idoller) gelişmesiyle doğada bulunan taş, pençe, deri boynuz gibi bazı nesnelerin içlerinde büyülü güç olduğuna inanılarak bunların nazardan sakınma, büyü yapma, uğur getirme gibi amaçlarla kullanılması söz konusudur. Daha eski dönemlerdeki hayvan ana-hayvan ata kültleriyle (Oğuz boylarının kuş simgeleri yani ongunu gibi) bağlantılı olan tözler ayrıca koruyucu ruhlar tasavvuruyla da alakalıdır. Altından insan veya hayvan heykeli olarak bazı buluntuların ve bahislerin töz inancıyla olan bağıntısından başka, genel olarak keçeden yapılma insan ve hayvan tasvirleridir. Pek çok Türk topluluğunda “kurt ongunu”na işaretle, hayvan başı tasvirinin de yaygın olduğu ifade edilmektedir. Bunlardan başka hayvan şeklinde yapılmış bayrak olarak kullanılan deri torba, tahtadan yapılma kurt başı, bayraklar gibi çeşitli tözler de söz konusudur. Yardımcı ruh olarak düşünülen hayvanlardan alınma parçalar da şaman elbiselerinde yer alır ki şamanın maskesinin de ruhlar dünyasına girişini gizlemek yahut kolaylaştırmak için kullanılan bir tür büyülü nesne olarak kabulü söz konusudur. Benzeri şekilde yine avlanmak istenen hayvanın gücünden korkma ve saygı duyma, Altay bölgesinde orman ruhları hikâye dinlemeyi sevdiklerinden ava çıkan avcıların yanlarında usta hikâyeciler taşıması gibi unsurlar söz konusudur. (Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2010, s. 56-61, 72-73, 160-161) Ongon kelimesini Çağataylılar damga, ayırıcı işaret manasında alıp kullanmıştır ki Türkçedeki “ıduk” kavramının Moğollardaki karşılığı sayılmaktadır. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1986, s. 44) Büyü uygulamaları ve inanışlarıyla alakalı olarak tartışılan ve çeşitli görüşler beyan edilen bir kavram daha vardır ki bu “şamanlar” yahut “kamlar”dır. Yani bu uygulamaları icra edenler… Şaman Nedir, Kam Nedir ve Büyücülük Meselesi Şaman kelimesi İslam kaynaklarında da geçmekte olan bir tabirdir. Şamaniyyun, Şemenân, Semenî olarak tabir edilmektedir. Kimi kaynaklarda Hinduizm ve Budizm’le benzer bir inanış hatta neredeyse aynı inanış olarak nitelendiren yargılar vardır. (Şeşen, İslam Coğrafyacılarına…, s. 33, 199) Yapı olarak kısmen animizm ile de benzerlikler göstermektedir. (W. B. Crow, Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul 2006, s. 30) Şaman, şamanizmin din insanı anlamında kullanılmaktadır. Tunguzca ya da Mançuca’da “büyücü”, “kâhin” anlamında gelmektedir. Altay Türkleri buna “kam”, Kırgız ve Kazaklar ise “baksa” veya “bakşı” derler. İyi daha doğrusu önemsiz ruhlarla ilişki kuranlara “ak şaman”, kötü yani daha kuvvetli ruhlarla ilişki kuranlarına “kara şaman” denir. Kendinden geçme yani cezbe yöntemiyle dinsel ve büyüsel işlemler icra etmektedirler. Şamanizm Türkler, Moğollar ve Sibirya halkları arasında görülmekte olan eski bir inançtır ve sihir ile büyü de bu nedenle bünyesinde yer almaktadır. Evren tasavvuru gök, yer ve yeraltı şeklindedir, iyi ruhlar Ülgen başkanlığında gökte, insanlar yerde, kötü ruhlar ise Erlik başkanlığında yeraltında bulunmaktadırlar. Her birinin hanımları, çocukları ve yardımcıları vardır, insanlar bu iyi ve kötü ruhlar arasında bir denge kurmak zorunda olduklarına inanırlar ki şaman bu dengeyi sağlayan kişidir. (Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975, s. 594) Ruhlar arasındaki dengenin sağlanması hususu şaman dualarında da görülebilen bir husustur. Mesela bir Altay şamanı, Erlig-Erlik için düzenlenen bir ayinde onunla konuştuğunu varsaydığında her iki tarafın ruhlarını teskin edici sözler söylemektedir, hem Erlik’e hem Ülgen’e saygı söz konusudur. (Andrey Viktoroviç Anohin, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Kömen Yayınları, Konya 2006, s. 99) Şamanların tanımlamasına göre davullar, üzerinde ruhlar âlemine gidip geldikleri ruh atlarıdır ve bu sırada daima ruh atlarının sırtından atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. (Anette von Heinz, Frieder Kur, Gizli Bilimler Ansiklopedisi, çev. Bülent Atatanır, Omega Yayınları, İstanbul 2004, s. 369) Şamanın özelliği bedenden ziyade ruhu tedavi etmesidir zira beden fanidir, şamanları ilgilendirmemektedir. (Fuzuli Bayat, Türk Kültüründe Kadın Şaman, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012, s. 107) “Şaman-kam din adamı ise büyücülük ne alaka?” sorusu aklınıza gelebilir. Eski Türk inanışlarında bu ikisi arasında pek bir farklılık bulunmamaktadır ki şamanlar-kamlar bilinen din adamı figürüne de çok uymazlar. Nitekim araştırmacı İbrahim Kafesoğlu’nun bu hususla alakalı şöyle bir değerlendirmesi mevcuttur: “Görülüyor ki, samanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski ve Orta Çağlarda çok yaygın bulunan malum sihirden farkı, bunun ferdi (kişisel) ve sihri olmasına karşılık, şamanlığın Orta ve Kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık cemaatlere sahip olmasıdır.” (Ahmet Doğan, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 305) Türk ve Moğol kabileleri arasında şamanların (eski Türkçe: kam, qam-Moğolca: böga ve şaman-Tunguzca: şan-man) önemli bir rol oynadıkları ifade edilmektedir. (Rene Grousset,Stepler İmparatorluğu-Attila, Cengiz Han, Timur, çev. Halil İnalcık, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011, s. 204) Jean-Paul Roux’un, Cengiz Han’ın “Temucin”-“demirci” adına binaen şaman gibi göründüğü, bu sayede Güney Sibiryalı ormancı kavimlerin çoğunda ve göçebeler üzerinde etki sahibi olduğuna ilişkin bir yorumda da bulunmaktadır. (Jean-Paul Roux, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001, s. 63) Yine Kin Hanedanı tarihinde nüfuzunu şaman sıfatı sayesinde kazanan, hükümdar ailesinden gelme Wan-yen Wou-che’nin, kudretli bir devlet adamı olarak bu devletin teşekkülünde rol oynadığı da bilinmektedir. (Grousset, a.g.e., s. 155) Hakkında geçen yıl Tilla Deniz Baykuzu tarafından yazılan bir kitap da çıkan (An Lu- Shan İsyanı ve Büyük Yen Devleti, Kömen Yayınları, 2014), Çin tarihinde çıkardığı isyanla tanınan meşhur savaşçı (adı da savaşçı anlamına gelmekteydi) An Lu-Shan’ın (VIII. yüzyıl) annesi de A-shih-te ailesine (Göktürklerin kuruluşunda rol oynamış olup meşhur vezir Tonyukuk da bu ailedendir) mensup bir kadın şamandı.(Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2007, s. 211) Bununla birlikte doğrudan siyasi olaylara karışan, nüfuzunu bu yönde kullanan şamanlar da olmuştur. Mesela “Moğolların Gizli Tarihi”nde bahsedilen Cengiz Han döneminde Tebtenggeri-Şaman Kokoçu’yla yaşadığı sürtüşme bunun bir örneğidir. (Anonim, Gizli Tarih, s. 163-167) Hatta bir şamanın isyan çıkarması bile söz konusu olmuştur! Maveraünnehir bölgesinde 1238-1239 yıllarında Mahmud Tarabî adında bir şaman, insanları etkileyerek yanına çekmiş, Moğol seferlerinden etkilenen yoksul köylülerce desteklenen bir isyana önderlik etmiştir. (Kılıç Aslan Mavil, “Bir Hanefî-Mâtürîdî Âlimi Ebü’l-Berekât en-Nesefî”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 1, Bursa 2013, s. 64) Bu isyan sonradan Moğol ordusu tarafından 1239’da bastırılmıştır. (Osman Gazi Özgüdenli, “Mâverâünnehir”, TDV Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 28, Ankara 2003, s. 179) Şamanların halk üzerindeki tesiri ve yeriyle alakalı oldukça ilginç bir örnektir. Cüveynî (XIII. Yüzyıl), “Tarih-i Cihangûşa” adlı eserinde bu isyanın ortaya çıkışı şu şekilde anlatmaktadır ki şamanların kültürel nüfuzlarını göstermesi açısından da önemelidir: “636 (1238) yılında Yengeç Burcu’nda iki uğursuz yıldız (Satürn ve Mars) karşılaştı. Müneccimler bunu, bir karışıklığın veya yalancı bir peygamberin ortaya çıkacağı şeklinde yorumladılar. Buhara’ya üç fersah uzakta Tarab denilen bir köy ve bu köyde Kalburcu Mahmud adında bir adam (Mahmud Tarabî-Tarablı Mahmud) vardı. Söylendiğine göre, son derece cahil ve ahmak olan bu adam, ikiyüzlü ve riyakâr davranarak gece gündüz ibadete başladı. Periler ve cinlerle ilişkisi olduğunu ve onların kendisine gizli şeylerden haber getirdiklerini iddia etti. Maveraünnehr ve Türkistan’da çoğu kadın olan, cinlerle ve perilerle uğraşanlar vardı. Bir kimsenin bir yeri ağrısa veya hasta olsa, bir ziyafet düzenlerler, cincilerden veya sihirbazlardan birini çağırır, gelenle birlikte danslar ederler, şarkılar söylerler ve daha pek çok saçma şeyler yaparlardı. Cahil ve sıradan insanlar bunlara inanırlardı. Bir gün Kalburcu Mahmud’un kızkardeşi ona bu cincilerin ve sihirbazların hezeyanlarını ve marifetlerini anlatınca Mahmud, kendisinin de bu işi pekâlâ yapabileceğini düşündü. Mesleğe girerek bu meslekte çabuk ilerledi ve kısa zamanda şöhrete kavuştu. Cahil halk ona inanmaya, müzmin bir hastalığa veya derde yakalananlar ona koşmaya başladı. Tesadüfen bunlardan birkaçını iyileştirmesi, ona olan güvenin artmasına ve müşterisinin çoğalmasına sebep oldu ve herkes ona ilgi duymaya başladı.” (Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangûşa (XIII. Yüzyıl), çev. Mürsel Öztürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Cilt 1, Ankara 1988, s. 161.) Şamanlar-kamlar haricinde bu doğaüstü güçlerle bağdaştırılan iki meslek daha vardır. Bunlar ozanlar ve demircilerdir. Türk kültüründe demircilerle ozanlar (şamanlar, bahsı vb.) aynı ocaktan sayılmakta olup, gerek tanrısal bağ gerek ateş üzerinden bağlantılı oldukları düşünülmektedir. Bu bağlamda Anadolu’da Demirci Baba vb. gibi yatır isimleri, bazı inanışlarda şamanlık gibi demirciliğin de ilahi kaynakları ve ilhamı olduğuna dair tasavvurlar, demirci aletlerinin kutlu sayılması (nikâhsız kimselerin yan yana yatarken aralarında hiçbir şey olmadığına dair aralarına kılıç koymaları, yastık altına demir eşya konulması vb.), demirciliğin de şamanlık gibi soy esasına dayalı olması, kimi inanışlarda hastalıkların tedavisinde demircilere de başvurulması, güç, ateş ve gürültü unsurlarına binaen kötü ruhları korkutma işlevinin bulunması, tahta kılıç ve demir kılıçların çeşitli ritüellerde kullanılması gibi unsurlar söz konusudur. (Mehmet Çeribaş, “Türklerde Demirciler ve Şamanlar”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 42, Ankara 2007, s. 3-9) Hatta kadın şamanların azalarak erkek şamanlarının artışı yine demircilikle ilintilidir. Daha ziyade kötü ruhlarla kamlık yapan “kara şamanların” başlangıçta yalnız kadınlardan oluştuğu ifade edilmektedir. Sibirya şamanlarının söylentilerinde en güçlü şamanın kadın olması, Altay ve Yakut şamanlarının da kadın şamanların erkek şamanlardan daha güçlü olduğuna inanmaları ve bu türden güçlü kadın şamanlara Türkçe “ateşi koruyan” anlamında “utkan/udagan” (fonetik varyantları: utagan, udugan, utahan, ubahan, ıduan/idvan, dauna vs.) unvanının verilmesi söz konusudur. Erkek şamanlara ise “kam”, “oyun”, “bakşı/baksı” denilmektedir. İlginçtir ki Türklerden başka Moğollar, Buryatlar ve Kalmuklar’da erkek şamana bö, böge, Tunguzlar’da “saman”, Samoyedler’de “tarıp”, Ostyaklar’da “tadıb”, Yukagirler’de “alma” denilirken kadın şamana Türkçe bir kelime olan “udagan” demektedirler. Bu kadın şamanların başlangıçta daha fazla ön planda olduklarına dair önemli bir göstergedir. Hatta Türklerde ve diğer uluslardaki şaman inançlarında cinsiyet değiştirme anlamında kadın elbisesi giymek, kadın şamanlık müessesinin daha eski olmasıyla alakalı bir başka husustur. Ancak zamanla demirciliğin öne çıkması ve kadın şamanların davul, özel kostüm (manyak) kullandıkları için bunlara takılan metal levhaların ve demirlerin demirciler tarafından yapılması nedeniyle yavaş yavaş kadınların yerlerini erkeklere devretmeleri söz konusu olmuştur. Demirciliğin hızlı gelişimiyle bağlantılı olarak güçlü bir kurumsallaşma yaşamaları ve şamanın büyük kardeşi denilen demircilerin, fiziksel gücün öne çıkmasıyla, erkeklerin kara şamanlığı elde etmesini sağlamıştır. Bu da avcılığın rolünün armasıyla ateş, demir ve benzeri madenlerin işletilmesiyle alakalı fiziki güce dayalı işlerin ön plana çıkması ve kadının eski konumunu terk etmesi şeklinde açıklanmaktadır. (Bayat, a.g.e., s. 36, 52-53, 81) Fuzuli Bayat, Tuva bölgesinde hayvan donuna girerek kocasının intikamını alan bir kadın şamanın öyküsünü nakletmektedir ki ilginç bir örnektir: “Tokpan adında çok büyük bir şaman yaşardı. Bir gün onun kocasını, o yerlerin asilzadesi çağırarak: “Sizin yaşamakta olduğunuz yerlerde çok fazla samur yakalanıyor. Bu değerli hayvanın derisini, atalarımızın da faydalanacakları bir yere götürün”, dedi. Tokpan’ın kocası: “Benim atım yoktur. Söyleyin bana bir at versinler. Ben de dediğiniz gibi bu derileri söylediğiniz yere götüreyim”, dedi. Adamın bu sözleri karşısındakini kızdırdı: “Sen günahkârsın!” dedi. Asilzade, onun cezalandırılmasını emretti. Onlar, Tokpan’ın kocasını o kadar şiddetli bir şekilde dövdüler ki adam sonunda bayıldı. Zavallı adam eve döndüğünde bir deri, bir kemik kalmıştı. Kadın şaman Tokpan, kocasının intikamını almaya karar verdi. Kamlık etmeye başladı. Kamlık etmesinin sebebi ise düşmanlarını yemekti. Yol çok uzaktı. Arada karlı dağlar, dereler, ağaçlar ve çöller vardı. Kadın şaman kuskun (kara karga) olup uçarak, asilzadenin evine kadar gitti. Onun evinin üzerinde dolandı. Asilzade ve diğer yedi zengin adamın kapısının önünde her gün kara kuskun (kara karga) görülmeye başladı. Aradan çok zaman geçmeden Tokpan’ın düşmanları hastalandı. Çok sürmeden hepsi öldü. Onların çocukları da öldü. Ayrıca ölenlerin bütün hayvanları karganın getirdiği hastalıkla telef oldu. Böylece Tokpan, kusgun (karga) şekline bürünerek kocasının intikamını aldı ve asilzadeleri yok ederek savaşını kazandı.” (Bayat, a.g.e., s. 148-149) Türklerde büyünün kaynakları olduğuna inanılan unsurlardan bir diğeri ise de bilinmeyen âlemlerle ilişkilendirilen, halk inanışlarında kutsal sayılıp tılsımlı olduğuna inanılan yazıdır. Halk inanışlarında cadılar ve büyücülerin levha (yazı) okumaları, hikâyelerde sihirli kapıların üzerlerindeki yazı okunduktan sonra açılması gibi unsurlar söz konusudur. Uygurlarda, “yazı” anlamına gelen “bitik” kelimesi bu nedenle dua ve tılsım anlamında da kullanılmıştır. (Bitik kelimesi bu anlamda Divan-ı Lügati’t-Türk’te de geçmektedir ki buradan örnekleri daha sonra vereceğim) Bitik, Azerbaycan Türkleri arasında tıpkı Oğuzlar arasında olduğu gibi halen “efsun, tılsım” anlamıyla kullanılmaktadır. Bu inanışla bağlantılı olarak Gordlevski, Anadolu Selçuklularından bahsederken Oğuzların yazıya hurafeye varacak kadar korkuyla baktıklarını yazmıştır. Ancak bu korku, kaya resimlerine ve yazıya korku duymaktan çok atalardan kalma olduklarından bir tür saygı göstermeyle alakalıdır. (Celal Beydili (Memmedov), Türk Mitolojisi-Ansiklopedik Sözlük, Yurt Yayınları, Ankara 2005, s. 604-605) Bu unsurları gördükten sonra eski Türklerdeki büyücülük hususuna ve büyü inanışlarına değinilebilir… Eski Türkler Nasıl Büyü Yapardı? Türkler, kıyafetlerinin ve âdetlerinin farklılığıyla yabancı kaynakların bunları zaman zaman korkutucu buldukları görülebilmektedir. Misal olarak Ortaçağ İslam toplumlarıyla karşılaştırıldığında, seyrek sakalları ve örülmüş saçlarıyla, kırmızı ve beyaz börkleriyle, at veya kurt kuyruklarından sancaklarıyla, beraberlerindeki boynuzlu başlıklarla kemik gerdanlıklar ve küçük çıngıraklar taşıyan şamanlarıyla, göçebe olmasalar bile oldukça aykırı bir görüntü sergilemişlerdir. Buna kadının toplumdaki rolü, beslenme ve kımız içme alışkanlıkları, dini uygulamaları kendilerine özgü yorumlamalarını da dâhil edebiliriz. (Balivet, a.g.e., s. 33-34) Türklerin büyü uygulamalarının ve inanışlarının bahisleri bu nedenle tarihi kaynaklarda yer bulmuştur. Üstelik bazı Türk boylarının büyü inanışlarının sadece kendi çevrelerinde yaşatmayarak başka diyarlarda da taşımaları ve bunu hizmet olarak buradaki hükümdarlıklara da sunmaları, oradan gelen insanlara bir şekilde bunu sergilemeleri nedeniyle çeşitli tarihi kaynaklarda (Çin, İslam vs.) bunlardan bahsedilmiştir. Çin kaynaklarına bakıldığında Türk boylarının sihirbazlarının (kam), âdetlerinin tasvirleri ve isimlerine dair çeşitli bilgiler mevcuttur. Buna göre; Hsiung-nu (Asya Hunları) boylarından Cye-gu’lar, sihirbazlarına “gan” adını vermektedirler, bunlar ağaçlara ve sulara kurban vermektedirler. Yine bu boylardan Kao-che boyunun kadın şamanları mevcuttur. Genel olarak Hsiung-nu’lardan (Asya Hunları) bahsederken büyücülerinin kötü büyülere karşı gelmesi için koyun ve sığır kemiklerini yol üzerine gömdükleri, büyü yaparak düşmanlarının elbiselerine koydukları hatta Hun büyücülerinin Çinlilerin hizmetinde kullanıldıkları bilgisi de verilmektedir ki yukarıda bu hususa değinildi. Tu-Cüe’lerin de (Türkler-Göktürkler) ruhlara inanıp büyücüleri (kam) saydıkları bilgisi mevcuttur. (Wolfram Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996, s. 69, 77) Kao-Ch’e boylarıyla alakalı başka büyüsel uygulamaların da bilgisi mevcuttur. Buna göre yıldırım düşmesinin hoşlarına gittiği, her yıldırım düşmesinde göğe ok attıkları ifade edilmektedir. Böylece ertesi yıl sonbaharda atlar semizleştiğinde, yıldırım düşen geçen yılki yerde toplanıp koyun kestikleri, bıçakla yüzerek meşale yaptıkları ve kadın kam dua ederken erkeklerin ata binerek yıldırım düşen yerin etrafında döndükleri bildirilmektedir. Yıldırım düşmesi sonucu vefat edenlerim bahtı için dua edilmesi, duruma göre ruhlara ulaştırması için her türlü hayvan kesip, kemiğini ateşte yakıp gönderdikleri de aktarılmıştır. (Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (M.Ö. III-M.S. X. asır), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s. 39-40) Çin kültüründeki büyülü kılıç geleneğinin genellikle kuzeyden veya batıdan gelen, Çinli olmayan göçebelerin etkisiyle Çin kültürüne girmesi söz konusu olmuştur. Çin sarayında kötü ruh kovma ayinleri yapan şamanların etkinlikleriyle alakalı bazı bilgiler de mevcuttur. Hayvan kılığına giren, şeftali ağacından yahut kamıştan kılıçlarla, sopalarla kötü ruhlara saldıran şaman tasvirlerinden bahsedilmektedir. (Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005, s. 119-120, 174) Hatta araştırmacı İdris Şah’ın da öne sürdüğü bir teoriye göre büyü geleneğinin Orta Asya yaylalarından gelme bozkır topluluklarının şamanî geleneğine dayanmaktadır ve Uzakdoğu’daki şeytan tasvirlerinin Orta Doğu şeytanlarına şaşılacak ölçüde benzemesinin nedeni de bu husustur. (İdris Şah,Doğu Büyüsü, çev. Osman Yener, Say Yayınları, İstanbul 1996, s. 7-8, 22-23, 53) Avrupa Hunlarının Anadolu seferinde, Hunları Urfa’nın kuşatılması sırasında gören Süryani St. Efraim’in aktardığı ilginç bir büyü ritüeli vardır. Gerçi ritüel abartılı bir anlatımla gerçekliği meçhul (başka bir örneğine rastlanmayan) bir aktarımda bulunsa da hem o döneme ait bir anlatı olduğundan, hem de bir bozkır toplumuna atfedildiğinden, onları bir hayli yabancı gördüklerinden buna göre okunmalı ve değerlendirilmelidir: “Gerçekten Hunlar muharebe ve mücadeleye girecekleri zaman, hamile kadınları toplarlar ve bunlar üzerinde bir ateş yakarlar ve sihirli şarkılar söyleyerek orada toplanırlar ve böylece onların rahmindeki cenini pişirir ve sonra rahmi keserek cenini oradan alırlar ve tabaklara koyar, üzerine su serperler ve sihirli suda ceninin azalarını parçalara ayırırlar; müteakiben kılıçlarını, yaylarını, mızraklarını ve diğer aletlerini çıkarır ve suya batırırlar. Bu sureyle sihirli suya batırdıkları bütün teçhizat, sanki altı bin adamın imiş tesirini uyandırır, hâlbuki muharebede tek bir insan cenk eder. Aralarında elini uzatan herkes sanki bir bıçak taşıyor gibidir. Çocukların etini yer ve kadınların kanını içerler. Derilerle kuşanır, rüzgâr ve dolu ile giyinirler ve göz kırpmalarıyla şehrin altını üstüne getirir ve duvarlarını devirirler. Müstahkem kaleleri harap eder, en kuvvetli yiğitleri kolayca bağlar ve keserler. Rüzgâr ve doludan daha çabuk koşarlar.” (Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001, s. 170) Göktürkler döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) Zemarkhos başkanlığında gönderdiği elçi heyetinin şamanlarla karşılaşmaları da bir başka tarihsel anekdottur. Buna göre Zemarkhos ve elçi heyetinin yanlarına gelen şamanlar, beraberlerinde getirdikleri eşyaları yıktıktan sonra okuyup üflemelere başlamışlar, çalıdan ateş yakmışlar ve Türkçe sözler mırıldanarak zillerle borularla Bizans elçi heyetinin dikkatini çeken bir ayin gerçekleştirmişlerdir. Gürültüyü arttırıp kötü ruhları kovalamak için yanan dalları etrafta dolaştırıp dans etmeye başlamışlar, elçilik heyetine eşlik eden Göktürklerle Sogdların şeytanlarını kovaladıktan sonra, Bizans elçilerini de ateşten geçirmişlerdir. (Louis Ligeti, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998, s. 64)Ateş kültünün sonraki dönemlerde de mesela IX-XI. yüzyıllarda Kimekler arasında da görüldüğü bilinmektedir. (Bolat E. Kumekov, Arap Kaynaklarında IX-XI. Asırlarda Kimek Devleti, çev. Mehmet Kıldıroğlu-Çingiz Samudinuulu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s. 115-116) Uygur Türklerinin şamanlarının etkinlikleri arasında muska yapmak, kötü ruhları toplamak ve kastlama sihiri gibi pek çok “cinkeşlik” adetlerinden bahsedilmektedir ki bunların tamamının “dahan” yahut “bahşi” denilen özel duacılar tarafından gerçekleştirildiği ifade edilmektedir. Aynı şekilde şamanın sihirsel gücünü korumak için belirli vakitlerde koruyucu ruhları temsilen ağaç yahut kuşlara, tütsü yakıp kan akıtması gerektiğine de inanılmaktadır. (Adem Öger, Tuğba Gönel, “Uygur Türkleri Arasında Şamanlar ve Tedavi Yöntemleri”, Turkish Studies, Cilt 6, Sayı 4, Güz 2011, s. 238, 245) İslamiyet sonrası dönemdeki Arapça ve Farsça kaynaklarda da Türklerin büyücülük ve fal uygulamalarıyla ilgili ilginç anekdotlar mevcuttur. Yağmur yağdırdığına inanılan taşlarla kaplı bir dağdan geçerken yağmur yağmasın diye hayvanların nallarının keçe ve yünle bağlanması, oklarla fal bakıp ağaçlara kurban kestikten sonra bir kâhinin (kam) putlar (töz)arasında dolaşarak gelecekten haber vermesi şeklinde çeşitli uygulamalardan bahsedilmektedir. (Şeşen, İslam Coğrafyacılarına…, s. 90, 199) İslam kaynaklarında Türklerle alakalı bahislerde en çok zikredilen ve kendine yer bulan inanış ve uygulama “Yada Taşı” olarak da bilinen, istendiği zaman yağmur yahut kar yağdırmayı sağladığına inanılan efsanevi nesnedir. Firdevsi’nin “Şehname”sinde dahi Bazur adlı bir Türk sihirbazının yağmur yağdırarak İran ordusunu dağıtmasının bahsi, nüshalarından birinde de tasviri mevcuttur. (Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1968, s. 44.) İbn el-Fakih (X.yüzyıl) “Kitabü Ahbar el-Buldan” adlı eserinde, yağmur yağdıran taşla alakalı önemli aktarımlarda bulunmaktadır: “Türk ülkelerinin acayip taraflarından biri onların istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırdıkları bir çeşit taşa (çakıla) sahip olmalarıdır. Bu taş onların arasında meşhur, yaygındır. Türklerden hiçbir kimse bunu inkâr etmez. Bu taş bilhassa Tokuzoğuz hükümdarının yanında bulunur. Türklerden başka hükümdarın yanında bulunmaz. …Ebü’l-Abbas İsa bin Muhammed bin İsa el-Mervezi şöyle der: ‘Tokuzoğuzlar, Oğuzlar, Karluklar –ki bunların geniş ülkesi, ünleri, düşmanları üzerinde büyük zararları vardır- gibi kâfir Türk ülkelerinde hudud olan Maveraünnehir ve başka yerlerdeki Horasan küreleri halkından, Türkler arasında seferler sırasında ve başka zamanlarda yağmur yağdıranlar, istediği kadar yağmur, dolu, kar meydana getirenler olduğunu devamlı duyardık. Kimimiz bunu kabul eder, kimimiz inkâr ederdi. Nihayet, Davud bin Mansur bin Ebi Ali el-Badğisi ile karşılaştım. Horasan’da valilik yapmış, idaresi beğenilmiş makbul bir adamdı. Oğuz Türklerinin hükümdarının oğluna rastlamış. Bu oğula Belkık bin Cebğuye (Yabgu oğlu Belkık) deniyormuş. Ona “Bize, Türklerin istedikleri zaman yağmur, dolu, kar yağdırdıkları söyleniyor. Bu konuda ne biliyorsun?” demiş. Belkık: “Türkler Allah indinde böyle bir şey yapmaktan çok uzak, aciz kişilerdir. Ama sana ulaşan şey gerçektir. Bu konuda bir haber var sana onu anlatayım. Atalarımdan biri zamanın hükümdarının haksızlığına uğramış. Ondan ayrılmış. Memluklarından (yani kölelerinden) ve başka kişilerden haydutluğu seven arkadaşlar edinmiş. Onlarla önüne geleni yağmalamak, avlanmak için doğuya, batıya gitmiş. Nihayet, bir kavme varmış. Onlara ait bir dağın ardından kimse geçemiyormuş. Onlara: ‘Niçin böyle?’ diye sormuş. Onlar: ‘Zira bu dağın arkasında güneş yere çok yakın doğar. Her şeyi yakar’ demişler. O da: ‘Orada sakin olan kimse yok mu?’ demiş. Onlar: ‘Evet var’ demişler. Dedem: ‘Dediğiniz şekilde orada nasıl oturuyorlar?’ demiş. Onlar: ‘İnsanların yer altında dehlizleri, mağaraları var. Güneş doğunca oralara girerler. Güneş yükselinceye kadar kalırlar. Hayvanlar ise orada bulunan bir çeşit çakıl taşından birer tane ağızlarına alırlar, başlarını göğe kaldırırlar. Bu sırada bir bulut onları gölgelendirir, onlarla güneş arasına girer. Bu taşla onlara ilham edilmiştir’ dediler.” Belkık der ki: “Dedem bahsedilen yere gitmiş, olayı anlattıkları gibi bulmuş. O şöyle demiş: ‘Güneş doğmaya başlayınca hayvanlar bu taştan birer tane ağızlarına aldılar. Başlarını semaya kaldırdılar. Bulutlar onları gölgelendirdi.’ Belkık devamla: “Atam ve arkadaşları kovalamak için hayvanlar üzerine hamle etmişler. Oklar onlara ulaşınca (veya yorulunca) hayvanlar taşları ağızlarından atmışlar. Dedem taşı tanımak için arkadaşlarına emretmiş. Onlar da toplayıp taşları getirmişler. O ve arkadaşları bu kırda bu taşı arayıp toplamışlar. İncelemişler. Güneş tarafına tutmuşlar. Bulutlar onları gölgelendirmiş. Güneşin yakmasından kurtulmuşlar. Sonra bu taşlardan toplayabildikleri kadar toplayıp ülkelerine götürmüşler. Onlar bir sefere çıkınca veya yağmur yağmasını isteyince bu taştan bir miktar çıkarıp tutarlarmış. Hemen bir bulut peyda olur, yağmur yağdırırmış. Eğer kar ve dolu yağmasını isterlerse biraz taşı artırırlar, kar ve dolu gelirmiş’ dedi. Söylendiğine göre onlar bu yaşla bir tarafa işaret ederlerse o tarafa yağmur yağarmış.” Onların anlattıkları böyledir. Bu onların bir mahareti ve kudretiyle değil Allah’ın kudretiyle olur. Ebü’l-Abbas sözüne şöyle devam eder: “Şaş şehrine vardım. Yanıma Türkleri iyi bilen bir topluluk geldi. Onlara bu hususu sordum. ‘Biz de senin bildiklerini biliyoruz’ dediler. Belkık’ın anlattığı yoruma gelince, o meseleyi en iyi bilendir. Zira atalarından nakletmektedir. Ebü’l-Abbas der ki: “Şaş’ta eski kâtiplerden Habib bin İsa adlı ihtiyar bir kişiye rastladım. Nuh bin Esed bin Saman’ın Türklerle savaşlarına dair haberleri toplamıştı. Bu bölgeyi iyi tanıyordu. Bana, Abdullah bin Tahir’in Nuh bin Esed’e gönderdiği bir mektubu çıkarıp gösterdi. Mektubun sonunda Me’mun ona Türklerin “yada taşıyla” yağmur yağdırmaları konusunu araştırmasını emretmekteydi. Habib şöyle der: “Abdullah şehrin âlimlerini, Müslüman Türkleri topladı. Onlara bu meseleyi sordu. Gerçekliğinde ihtilafa düşmediler. Yalnız, meselenin gerçek sebebini bilemediler.” Ebü’l-Abbas el-Mervezi şöyle der: “Horasan hükümdarı İsmail bin Ahmed’in şöyle dediğini duydum: “Bir sene 20.000 kadar Müslüman askerle Türklere karşı sefere çıktım. Onlardan 60.000 kadar tepeden tırnağa silahlanmış asker karşıma çıktı. Günlerce onlarla savaştım. Bir gün geldi. Türk memluklar (köleler) ve sığınmış diğer Türk askerler yanıma geldiler. ‘Bizim kâfir ordusunda akrabalarımız, arkadaşlarımız var. Falanın geldiğini bildirip bizi uyardılar’ dediler. İsmail bin Ahmed: ‘Bahsettikleri kişi onlar nazarında kâhin gibiydi (şamandı). O kişinin dolu, kar vs. şeyler yağdırdığını, bulut meydana getirdiğini, bununla düşmanlarını mahvettiğini söylüyorlardı. Askerler: ‘Ordumuz üzerine isabet ettiği her kişiyi öldürecek büyük dolular yağdırmaya karar verdi’ dediler. Onlara: ‘Henüz kâfirlik kalplerinizden çıkmamış, bir insan bunu yapabilir mi?’ dedim. Onlar: ‘Biz sana gerekli tembihi yaptık, sen bilirsin. Yarın güneş yükseldiği zaman yapacakmış’ dediler. Ertesi günü güneş yükselince, askerlerimle sırtımı verdiğim dağın başında korkunç büyük bir bulut peyda oldu. Yavaş Yavaş genişledi, büyüdü. Ordumun hepsini gölgesi altına aldı. Siyahlığı ve vaziyeti, ondan gelen korkunç sesler beni ürküttü. Bunun bir imtihan olduğunu anladım. Atımdan inip iki rekât namaz kıldım. Bu sırada askerler ne yapacaklarını bilmiyorlar, birbirlerine giriyorlardı. Belanın geleceğinden şüphe etmiyorlardı. Bu şekilde Allah’a yalvarırken: ‘Askerlerden memlukler ve başkaları yanıma gelip selamete erdiklerini müjdelediler. Kolumdan tutup secdeden kaldırdılar. ‘Ey emir bak, bak!’ diyorlardı. Başımı kaldırdım. Ne göreyim, bulut askerlerin üzerinden kalkmış, Türklerin ordusunun üzerine gitmiş, onlar üzerine büyük dolular yağdırıyordu. Onlar birbirlerine giriyorlardı, hayvanları ürküyor, çadırları sökülüyordu. Bulut her düştüğü askeri öldürüyor, berbat ediyordu. Arkadaşlarım: ‘Onlar üzerine hücum edelim’ dediler. Ben: ‘Hayır, Allah’ın azabı daha beter ve acı’ dedim. Aralarından çok azı kurtulabildi. Karargâhlarını bütün eşyalarıyla bırakıp kaçtılar.” (Şeşen, İbn Fadlan…, s. 56-60) Büyüyle yağmur yağdırmanın bahsi Evliya Çelebi’de de geçmektedir. Buna göre Evliya Çelebi, Mehmed Paşa ve beraberindekilerle Azak Kalesi’nden İstanbul’a giderken Kuban Nehri’ni geçmek zorunda kalırlar. Gemi bulunmadığından nehrin kenarına çadır kurmak isteseler de donmuş toprağa kazık da çakamadıklarından bu niyetlerini gerçekleştiremezler. O esnada birden şiddetli bir rüzgâr esip çadırları havaya uçurup arabaları baş aşağı eder. Tatar gazileri: “Sihre uğradık!” diye bağırırken Mehmed Paşa da iç ağaları ile Felak ve Nas surelerini okur, rüzgâr durur. Bir Kalmuk Tatarı, paşanın yanına gelip kendisine zarar vermeyeceklerine dair yemin aldıktan sonra o rüzgârı çıkaranın kendisi olduğunu ve nehri geçmek istiyorlarsa bir at, kürk ve para karşılığında suyu dondurabileceğini söyler. Mehmed Paşa teklifi kabul eder ve Kalmuk Tatarı ormanın içine girer. Bundan sonra yaptıklarını ormanın içine gizlenen Evliya Çelebi görür. Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde dışkılayıp, kıçını havaya çevirip kar üstünde taklalar atarak, ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp dışkısını alnına sürer ve bir müddet bu şekilde durur. Birden doğu, batı ve kuzey tarafları kararıp, gök gürlemesi, şimşek ve rüzgâr oluşur. Büyücü, dışkısının etrafında üç dört kere dönüp dışkısından alıp havaya attıkça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar. Askerler nehrin kenarında toplanıp karşıya geçmeye hazırlanırken büyücü askerlere doğru gider. Peşinden yetişen Evliya Çelebi onu: “Mandu tav!” diyerek selamlayınca büyücü “Tav mondu!” karşılığını verir. Daha sonra donan nehirden askerler geçmeye başlar. Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç kişi ise sihir ile oluşan yoldan geçmeye karşı çıkarlar. Paşanın, geçmelerini emretmesi üzerine de Felak, Nas sureleri ve esmâü’l-hüsnâları okuyarak geçmeye çalışırlar. Ancak okudukları, sihri bozduğundan buz delinir ve bir kısmı suya düşer, boğulur. Kalmuk ise sihrini bozdukları için başından kalpağını yere vurup feryat edip ağlayarak Paşa’ya, buz üstündekilere Arapça okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etmesini söyler. (Başak Öztürk Bitik, “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesinde Cadı, Obur, Büyücü Anlatıları ve Kurgudaki İşlevleri”, Milli Folklor, Yıl: 23, Sayı 92, 2011, s. 67-68) Yada Taşıyla son karşılaşmamız Evliya Çelebi’nin bahsettiği mesel olmamıştır. Yakın dönemlerde de 1769’daki Hotin Kalesi Muhasarası’nda karşımıza çıkmaktadır. Yada taşının, savaş halinde düşmana karşı bir silah olarak kullanılmasının son örneği bu şekilde bir rivayete göre 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sırasında yaşanmıştır. Osmanlı ordusu, Rusları iki kez mağlup etmiş, Rusların Hotin Kalesi’ni ele geçirmek için yapacakları harekâta engel olmak için harekete geçmiştir. Ancak 16 Eylül 1769’da müthiş bir tufan çıkmış, Osmanlı ordusunun bugün Ukrayna sınırları içinde kalan Hotin önlerinde Dinyester Nehri üzerinde kurduğu köprü, aniden bastıran şiddetli yağmur ve tufan nedeniyle yükselen sular tarafından yıkılmıştır. Yüzlerce yeniçeri, azgın dalgalara kapılarak şehit olmuştur. Bu faciadan sonra kalede yalnızca 20 günlük erzağı olan Abaza Paşa, yanında kalan 5-6 adamıyla kaçmaya mecbur kalmış, Hotin Kalesi 300 kadar topla birlikte Ruslara terk edilmiştir. Rivayete göre bu tufanı, Ruslarla işbirliği yapan Karluk Türkleri “Yada taşı”nı kullanarak başlatmıştır.(Murat Bardakçı, “Efsaneye Göre Fırtınanın Âlâsını Türkler Yapardı”, Hürriyet,http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9896885.asp, (Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2008-Erişim Tarihi: 1 Şubat 2015) Yine Türklerin büyü uygulamaları konusuna dönersek, bahsedilmesi gereken bir husus daha vardır. Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Türk dilinin ilk sözlüğü Divan-ı Lügati’t-Türk’te de İslam öncesi dönemdeki büyü inanışlarıyla alakalı tabirler bulunmaktadır. (Cemal Anadol, Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları (Büyü-Sihir-Tılsım-Cin Çarpması), Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006, s. 219) Buna göre; Irk: Kehanet, fal, insanın içindeki gizli şeyleri ortaya çıkarmak. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, haz. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014, s. 20) Iduk: Mübarek olan her şey. Aslı, serbest bırakılan her hayvana ıduk diye ad veriliyor olmasıdır. Sahibinin üzerine adak olduğu için bu hayvanın sırtına bir şey yüklenmez; sağılmaz, yünü kesilmez.(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 31) Isrık: Nazara ve cin çarpmasına uğramış çocukları tedavi ederken kullanılan bir kelime. Yüzüne duman ve buğu (tütsü) tutularak “ısrık” “ısrık” denir; “ey cin, ısırılmış ol” demektir. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 48-49) Umay: Kadın doğurduktan sonra karnından çıkan ve hokkaya benzeyen şey. Bunun, karında çocuğun yoldaşı olduğu söylenir. Şu arasözünde geçer: Umayka tapınsa ogul bulur. Anlamı şudur: Ona hizmet eden erkek çocuğa sahip olur. Kadınlar ondan iyi fal (gelecek) umarlar. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 61) Ürün: Kâhine verilen ücret. “Ücreti ver” anlamında “elig ürünji bir” (elin beyazlığını ver) denir.(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 61) Abaçı: Umacı. Çocuklar korkutulmak istendiği zaman “abacı keldi” denir; “umacı geldi” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 69) Abakı: Nazar değmesin diye bostanlara konan korkuluk. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 69) Onujın: Çölde insanı öldüren gulyabani. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 75) Arwaş: “Kamlar kamug arwaşdı”, kâhinler birtakım sözler mırıldandılar (büyülü dualar ettiler). Cin çarpmasını tedavi sırasında söyledikleri şeyler için de aynı fiil (arwaşur, arwaşmak) kullanılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 110) (Arval-) Arwış arwaldı: Büyülü sözler söylendi. (Arwalur, arwalmak). (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 114) (Arwa-) Kam arwaş arwadı: Kam büyülü sözler söyledi. (Arwar, arwamak). (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 125) Temür: Demir. Atasözü: “Kök temür kerü turmas”. Anlamı: Mavi demir iş görmeden durmaz; yani bir şeye isabet ettiği zaman onu yaralar. Bir anlamı daha vardır. Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve diğerleri bir insana yemin ettirdikleri veya ondan bir söz aldıkları zaman yalın kılıcı yanlamasına onun önüne koyarlar ve “bu kök kirsün, kızıl çıksun” derler. “Eğer sözümü tutmazsam bu demir mavi girsin kızıl çıksın, yani kanlı olarak çıksın” demektir. Bu, “o (adam) demirle öldürülecektir ve demir ondan intikam almış olacaktır” anlamına gelir; çünkü onlar demiri yüceltirler. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 155) Monçuk: Atın boynuna takılan inci boncuk, aslan tırnağı ve muskalar. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 207) (Kap-) Oglanıg yil kapdı: Oğlanı cin çarptı. Kapar, kapmak. Rüzgar bir elbise vb. şeyi uçurursa aynıdır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 233) (Kapın-) Oglan yel kapındı: Çocuk cin çarpmasına uğradı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 277) Kösgük: Nazardan korunmak için bağ ve bahçelere dikilen korkuluk. Atasözü: “Alın arslan tutar küçün kösgük tutmas”. Anlamı: Hile ile aslan tutulabilir, güç ile korkuluk tutulamaz. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 321) Yat: Özel taşlar kehanette bulunur ve bununla yağmur, rüzgâr vb. getirilir. Bu onların (Türklerin) arasında iyi bilinir. Yağmalar’da (bir Türk boyu) bunu inceledim; orada bir yangını söndürmek için yapmışlardı. Yüce Allah’ın izniyle yazın kar yağdı ve gözümün önünde yangını söndürdü. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 349, 413) Yagış: (Putlarına) yaklaşmak amacıyla veya adamış oldukları adak için cahiliye devrindeki insanların putlarına kestikleri kurbanın adı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 349) Yarın: Kürek kemiği. Türkler bununla ilgili şöyle derler: “Yarın bulgansa il bulganur”. Anlamı: “Kürek kemiği karışırsa ülke karışır”. (Kürek kemiği falı ile ilgili) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 356) Yaşın: Şimşek. Bir Türk hikmetinde: “Kimin bile kaş bolsa yaşın yakmas” denir. Anlamı: Kimin yanında taş –ki bu saf, beyaz bir taştır- bulunursa onu yüzük olarak takar ve ona şimşek zarar veremez; çünkü onun (o taşın) özelliği budur. Bu, bir kumaşa sarılıp ateşe atıldığı zaman yanmaz; kumaş da yanmaz. Bu denenmiştir. Adam susayınca onu ağzına koyarsa susaması kırılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 356) Yelwi: Büyü. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 362) Yelwiçi: Bundan “büyücü” için “yelwiçi” denir. Şiir: “Yelwin anın közi/Yelgin anun özi/Tolun ayın yüzi/Yardı menin yürek”. Sevgilisini niteleyerek diyor ki: Onun gözü büyülüdür, onunla avlar. Kendisi ise yolcudur. Yüzü dolunay gibidir. O bana bir göz attı ve onunla kalbimi yardı. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 362) Yine aynı kelimenin geçtiği bir başka şiir: “Birin mana sözkiye/Menlig kara tuzkıya/Yelwin tutar közkiye/Munum menin bilin e”, yani: “Bir hazırlık yap ve bana bir sözcük söyle. Ey kara benli! Ey av tutan büyülü gözlere sahip güzel! Benim bu aşkla neler çektiğimi de bil!” (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 493) Yilpik: Cin çarpması. Erke yilpik tegdi. Adamı cin çarptı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 368) (Yilpire-) Er yilpiredi: Adam cin çarpmış gibi yüzünü bir sağa bir sola çevirdi. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 386) (Yelpin-) oglan yelpindi: Çocuk cin çarpmasına uğradı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 391) Yil: Cin. Bundan “er yelpindi” denir; “adamı cin çarptı” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 406) (Not: Anadolu’da halen “yel”, “yel çarpması” şeklinde kullanılmaktadır) Kaş: Beyaz ve siyah saf bir taş. Beyaz olanı yıldırım, susuzluk ve şimşek çakmasından korunmak için yüzüğe takılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 410) Kam: Kâhin. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 412) Kovuç: Herhangi bir cin çarpması izi. Buna yakalanan, yüzüne soğuk su çarparak tedavi edilir. Sonra da “Kovuç! Kovuç!” denir ve üzerlik (yüzerlik, Anadolu’da halen tütsü amacıyla kullanılmaktadır) ve öd ağacı ile tütsülenir. Sanıyorum ki bu, “kaç ve firar et ey cin” anlamındaki “kaç kaç” sözlerinden alınmıştır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Kovuz: “Kovuç”un bir şekli. Oğuz lehçesi. Bundan: “yil kovuz bitiği” denir; “cin ve çarpmanın muskası” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Çıwı: Cin grubunun adı. Türkler şöyle inanırlar. İki grup savaştığı zaman, bunların ülkelerinde oturan cinler de savaşırlar; çünkü (cinler) ülkelerinin insan sahiplerine sıkı sıkıya bağlıdır, derler. Hangi grup (cinlerden) kazanırsa ertesi zafer, o grubun ülkesinin sahibine ait olur. Geceleyin bu iki gruptan hangisi yenilirse kaçış, ülkesinde bu (yenilen) cinlerin oturduğu hükümdara düşer. Türk orduları, savaş gecesi saklanırlar ve cinlerin oklarının üzerlerine düşmesinden korunmak için çadırlarına girerler. Bu, onlar arasında bilinen bir şeydir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Böke: Büyük yılan. Atasözü: “Yiti başlıg yil böke”. Anlamı: Yedi başlı yılan. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 446) Tiki: Geceleyin işitilen patırtı. Türkler şöyle inanırlar: Yılda bir gece ölülerin ruhları toplanıp yaşadıkları ve ömürlerini geçirdikleri yerlere giderler. Akrabalarını ziyaret ederler. Geceleyin o patırtıyı işiten ölür. Bu, Türkler arasında meşhurdur. (Besim Atalay’a göre Tegi, öteki anlamında)(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 447) (Tokı-) Erni yil tokıdı: Adamı cin çarptı. (Tokır, tokımak) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 463) (Irkla-) Kam ırkladı: Kâhin bir konuda fala bakıp kehanette bulundu. (Irklar, ırklamak) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 531) Kaynaklar: AHMETBEYOĞLU, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001. ANADOL, Cemal, Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları (Büyü-Sihir-Tılsım-Cin Çarpması), Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006. ANOHİN, Andrey Viktoroviç, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Kömen Yayınları, Konya 2006. ANONİM, Manghol-un Niuça Tobça’an (Moğolların Gizli Tarihi) I. Tercüme, çev. Ahmet Temir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010. ATALAY, Besim, Divan-ı Lügati’t-Türk Tercümesi, Cilt 3, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1998. BALİVET, Michel, Ortaçağda Türkler, Alkım Yayınları, İstanbul 2005. BARDAKÇI, Murat, “Efsaneye Göre Fırtınanın Âlâsını Türkler Yapardı”, Hürriyet,http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9896885.asp, (Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2008-Erişim Tarihi: 1 Şubat 2015). BARTHOLD, Vladimir, Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013. BAYAT, Fuzuli, Türk Kültüründe Kadın Şaman, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012. BEYDİLLİ, Celal (Memmedov), “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 330-337. ____, Türk Mitolojisi-Ansiklopedik Sözlük, Yurt Yayınları, Ankara 2005. BİTİK, Başak Öztürk, “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesinde Cadı, Obur, Büyücü Anlatıları ve Kurgudaki İşlevleri”, Milli Folklor, Yıl: 23, Sayı 92, 2011, s. 64-71. CROW, W. B., Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul 2006 CÜVEYNÎ, Alaaddin Ata Melik, Tarih-i Cihangûşa (XIII. Yüzyıl), çev. Mürsel Öztürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988. ÇERİBAŞ, Mehmet, “Türklerde Demirciler ve Şamanlar”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 42, Ankara 2007, s. 1-10. ÇORUHLU, Yaşar, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2010. Doğan, Ahmet, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 305-319. EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2007. ____, Çin’in Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996. ECKHART, Ferenc, Macaristan Tarihi, çev. İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010. ESİN, Emel, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005. EYÜBOĞLU, İsmet Zeki, Anadolu İnançları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998. GROUSSET, Rene, Stepler İmparatorluğu-Attila, Cengiz Han, Timur, çev. Halil İnalcık, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011. GUMİLEV, Lev Nikolayeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, İstanbul 2005. GÜNGÖR, Harun, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 261-282. HANÇERLİOĞLU, Orhan, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975. HEİNZ von, Anette, KUR, Frieder, Gizli Bilimler Ansiklopedisi, çev. Bülent Atatanır, Omega Yayınları, İstanbul 2004. HÜSEYN KIZI, Nezaket, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 338-344. İNAN, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1986. KAFESOĞLU, İbrahim, “Eski Türk Dini”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 290-304. Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, haz. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014. KUMEKOV, Bolat E., Arap Kaynaklarında IX-XI. Asırlarda Kimek Devleti, çev. Mehmet Kıldıroğlu-Çingiz Samudinuulu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013 KURAT, Akdes Nimet, -XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara 2002. LİGETİ, Louis, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998. MAVİL, Kılıç Aslan, “Bir Hanefî-Mâtürîdî Âlimi Ebü’l-Berekât en-Nesefî”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 1, Bursa 2013, s. 57-83. ÖGEL, Bahaeddin, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003. ÖGER, Adem, GÖNEL, Tuğba, “Uygur Türkleri Arasında Şamanlar ve Tedavi Yöntemleri”,Turkish Studies, Cilt 6, Sayı 4, Güz 2011, s. 233-248. ÖZGÜDENLİ, Osman Gazi, “Mâverâünnehir”, TDV Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 28, Ankara 2003, s. 177-180. ROUX, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001. ŞAH, İdris, Doğu Büyüsü, çev. Osman Yener, Say Yayınları, İstanbul 1996. ŞEŞEN, Ramazan, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010 ____, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001. TANYU, Hikmet, “Büyü”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, s. 501-506. ____, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1968. TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (M.Ö. III-M.S. X. asır), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013. ____, Göktürkler, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003. TOGAN, İsenbike, KARA, Gülnar, BAYSAL, Cahide, Çin Kaynaklarında Türkler-Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006. Yazan: Mehmet Berk Yaltırık Kaynak: Bilimdili Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük; http://bilimdili.com/dusunce/eski-turklerde-buyu-ve-buyuculuk/

http://www.ulkemiz.com/eski-turklerde-buyu-ve-buyuculuk

Cinselliğin Arkeolojisi I: Eski Çağ’da Fahişelik

Cinselliğin Arkeolojisi I: Eski Çağ’da Fahişelik

Toplumsal cinsiyetin başat öznesi olarak kadın cinselliğinin kullanılmasının ilk örneğini, Gılgamış destânında görürüz.

http://www.ulkemiz.com/cinselligin-arkeolojisi-i-eski-cagda-fahiselik

Cinselliğin Arkeolojisi III: Eski Çağ’da Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın

Cinselliğin Arkeolojisi III: Eski Çağ’da Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın

Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmakla birlikte cinsiyet (seks) ve toplumsal cinsiyet (gender) birbirinden farklı kavramlardır. Biri biyolojik diğeri kültürel içeriklidir.

http://www.ulkemiz.com/cinselligin-arkeolojisi-iii-eski-cagda-toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin

2016 Yılında Türkiye’nin En Önemli 10 Arkeolojik Keşfi

2016 Yılında Türkiye’nin En Önemli 10 Arkeolojik Keşfi

Arkeofili editörleri 2016 yılında Türkiye’de yapılmış en önemli arkeolojik keşifleri seçti.

http://www.ulkemiz.com/2016-yilinda-turkiyenin-en-onemli-10-arkeolojik-kesfi

Maden Kömürü Nedir?

Maden Kömürü Nedir?

Sanayi alanındaki gelişmeler İngiltere’den dış ülkelere sıçramış bulunuyordu. XVIII. yüzyılın başından beri Fransa, İngiltere’de gerçekleştirilen teknik gelişmeleri ilgiyle izlemiş ve Gabriet Jars (1732-1769) adlı genç bir sanayici Manş’ın ötesine göndermişti.

http://www.ulkemiz.com/maden-komuru-nedir-1

Bloodhound Köpek Cinsi

Bloodhound Köpek Cinsi

Bloodhound, uzun yüzü, sarkık kulakları ve kırışık derisi ile güçlü bir tazıdır. Yüzündeki sarkık deri Bloodhound'a mağrur, ama hüzünlü bir ifade verir. Boyun oldukça kaslı ve yine sarkık derilidir.

http://www.ulkemiz.com/bloodhound-kopek-cinsi

Bale Sanatı ve Tarihçesi

Bale Sanatı ve Tarihçesi

Koreografi(baleyi oluşturan adım, figür ve anlatımların bütünü) kurallarına göre düzenlenen, dans ve jestlerin müzik ritmine uydurulması temeline dayanan ve çok fazla vücut esnekliği ve narinlik gerektiren sahne gösterilerine bale denilir.

http://www.ulkemiz.com/bale-sanati-ve-tarihcesi

Sasani Uygarlığı

Sasani Uygarlığı

Sasani Uygarlığının Asya Sahilini (Selezya) yöneten Azize Zeynep (Leila Zenobia), 14 Şubat 270’de Roma’da, öldürülmeden önce ev hapsinde tutulduğu sarayın balkonunda, yukarıdaki gibi zincire vurulmuş olarak resmedildi. Öldürüldüğü gün, odasında, genç gardiyan Valentin’in ona yazdığı kâğıt parçası bulundu. Kâğıtta “Seni seviyorum Zeynep” yazıyordu. Ressam Herbert Şmals, tablonun sağ alt köşesinde, gardiyan Valentin’i kraliçe Zeynep’e hayran bakarken resmetmeyi de ihmal etmedi. Kral Claudio, yasağa uymayıp aşık olduğu için gardiyan Valentin’i öldürtecek, sonra da aziz ilan edecekti. Öldürdüğünü aziz ilan etmek, yağmacı batının töresidir! Sultan Zeynep, kocasından sonra Claudio’nun korsanlarıyla 12 yıl savaştı, Mısır’ı geri aldı, ayrı para bastırdı, Roma’ya vergi vermedi. Romalı yağmacılarla sürekli savaşıyordu. Zor durumda kaldığı bir zaman, ata akrabalarından destek almaya gittiği Pülümür’de (Dersim’de) esir düştü. Başkenti Palmira’yı yakmamaları koşuluyla oğluyla beraber teslim oldu. Roma’ya götürülürken İstanbul boğazına vardıklarında, oğlu Lalius’u öldürüp denize attılar. Oğlunun asıl adı Sani-Toros, Atheno Darius, Darius hanedanından Cano idi! Sani Toros’u öldürdükleri ve kraliçeyi Roma sokaklarında zincirli olarak dolaştırdıkları duyulunca, ilkin Arnavutluk halkı isyan etti. Halkı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle esir tutulduğu odada onu öldürdüler. Onun öldürüldüğü haberini duyan tüm Anadolu isyan etti, halk, Romalı tefecilerin bankalarına ve iş yerlerine saldırdı. Roma kralı Claudio, bütün Roma erkeklerine 2 yıl evlilik yasağı koydu ve hepsini Anadolu’yu yerle bir etmeye gönderdi. Krala Zalim denilmesinin nedeni budur. Leyla Zeynep bir Sasani kraliçesidir. Sasani Uygarlığı (224-651) yağmacı İskender’e isyan ederek Suriye’de kurulmuş olan Selevkos Oğuzlu devletinin devamıdır. İslamiyet Sasaniler döneminde doğmuştur. Bu kültürden Akil Adamların yönettiği Kölemen devletleri, İslamiyet’in yayılması ve Anadolu’nun haçlı Roma saldırılarından korunması sırasında doğmuş devletlerdir. Devamında Şaman Oğulları, Büyük Selçuklu ve Gazneli (Oğuzanalı) gibi Türk devletlerini görürüz. İtalyan ressamın yaptığı tablodaki semboller: Arkasındaki duvarda dört atın çektiği Hitit sembolü olarak da bilinen “güneş tanrısı”, Al-Lat/LAT/LAZ vardır; Laz’ın kızıdır. Yani, Azize Zeynep Şamanî’dir, Azize’dir, İsis’tir, Hitit’dir. Ulu Anası’dır; Anadolu’yu Ulu Analar yeri; Anati-uli (Anadolu) yapan analardandır. 2.Artemis gibi, karada ve denizde dört atın çektiği teknede savaşan bir Amazon “süvari”dir; Tarihte Türkler/Oğuzlar, Dor atlarıyla (Dor-t, Tur-si, Turc) denizde de savaşan kavim olarak bilinir. Zeynep’in başında Kaşgari baş bağı vardır; halen Şiraz, Çamlıhemşin ve Adıyaman’da olduğu gibi. Belinde, silahları alınmış “dorabuluz” kuşağı vardır; Savaşçı Er-hatune dir, Amazondur. Kuşağında Sekizli Şems motifi vardır; Karusi, Horasani, Oğuzlu, Şamani, Turani ve Sümerlidir. Sırtındaki pelerin: Filistin’de halen kullanılmaktadır. Zeynep’in yönettiği topraklar: Antik Palmira Eyaleti. Bugünkü Suriye, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır, Harran, Soli, Antakya, Ankara, Silifke, Tarsus ve Ereğli. Ereğli’de Zanapa Kalesi onun adını yaşatır. “Tarsus’un kraliçesi Zeina zamanında halk (Hlik-ia) ile yönetenler arasında sınıf farkı yoktu” diye anlatılan kraliçe odur! Mersin Mezitli’deki dikilitaşlar, insanlığa çalışan Köle-Men (Man-Goli) büyük bilim adamlarının, Ulu-Mez-id’lerin, Soli’de bir araya geldiklerini anlatır. Pülümür’de yaşayan Ferhat Uşakları, Paller, Koçgiri /Kaçgari Uşakları, Papaglar, Tunceli’nin antik halkı olup Luvi (Alevi) kültüründen gelirler. Bu insanlar, 1.Artemis ile onun babası 1.Karus (Kuroş) gibi Horasani (Karus Analı) soy atalılar olarak bilinir. 1.Karus’ın kızı ve oğlu (1.Artemis ile kardeşi Serhat) Atina’ya kadar gidip (MÖ.550), Anadolu’nun bilim evlerinden esir alınarak Atina’ya götürülen, orada zengin oligarklara köle öğretmen olarak satılan bilim adamlarını kurtardı. Akdeniz’in Yahudi korsanları öncelikle köle ticaretinden çok para topladı (Primitif Akümülasyon, İlkel Yığın); bilim adamları en yüksek fiyatla satılan kölelerdi. Alevi kültüründe insana saygı ve özgürlüğü onur saymak, gibi vasıflar böyle bir tarihe dayanmaktadır. Bazı kaynaklara göre Zeynep’in orduları Ankara’dan Kadıköy’e, Suriye, Filistin ve Lübnan’a kadar Anadolu’da çok geniş bir alanda Romalılarla savaştı. http://img820.imageshack.us/img820/4863/azizezeynep.jpg Tarihten ve hafızalardan silme cezası: Roma parlamentosu direnen şehirlere böyle ceza verirdi. Zeynep’in şehirleri de cezalandırıldı. Palmira’nın enkazı bile bugün Suriye’de en fazla turist çeken yerdir. Daha önce cezalandırılan bazı şehirler: Başoğuzlu şehri Potomya (Rize, MÖ.63), Türkmeneli şehri 300 bin kişilik Tigran Agarta (Silvan, MS.69) Gerger, Suruç, Samsat, Antakya, Kastabala, Mezitli-Soli, Ankara… Roma’da Milat denilen şey, Milet Uygarlığını (kaynaşmış millet olmuş Oğuz boylarını) yok edip tarihi sıfırdan başlatmak olayıdır. Bu ceza Sümer Uygarlığının da tarihten silinişidir. Bazı tarihçiler Sümerleri, Galata, Venedik, Cenevizli Yahudi korsan tefecilerin ortadan kaldırdığını söyler. 1950’den sonra NATO kararıyla, tarihte Roma’ya direnmiş olan bütün şehirlerimize Dünya Bankası tarafından sessizce sulara gömme cezası verildi, buralara baraj inşaatları başlatıldı. Kraliçe Zeynep için bestelenmiş üç operet: 1- Anfosi; Zenobia in Palmira, 1789 2-[/b ]Rossini; “Aureliano in Palmira, 1813 [b]3- Mansur Rahbani; Kraliçe Zenobia, 1990 Adını yaşatan yerler: 1- GAZZA STRİP; Azize İş-tar Aba. Gazze Şeridi. 2- Toros Ereğli’de antik Zanapa kalesi. Filistin’de Kaçkari çalgılarından “tulum” vardır, adı “nanay” olup, Şiraz’da ve Artvin Yusufeli’de de adı Nanay’dır. Roma’nın affetmediği Kaşgariler: Kaşgari/Kaçgai boyu, antik İran’da Darius/Toros hanedanının soy ata adıdır. Bu hanedan, 1918’de Amerikalılar tarafından kaldırıldı, yerine Pehlevi ailesi getirildi. Bu zoraki yönetim değişikliği sırasında 50 bin Şirazlı ve Kuzistanlı Kaşgari Alevi öldürüldü. 1980’de Fransa destekli yönetime getirilen mollalara isyan eden Şirazlı Kaşgariler ve Luviler, kadınlı erkekli taburlarla Halepçe’de kamp kurdular. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı sırasında 2,5 milyon can verdiler. 1988’de Talabani askerleri ile Humeyni askerleri, birlikte Halepçe’ye saldırdı, saldırı püskürtüldü, fakat beş gün sonra Halepçe’ye kimyasal bomba atıldı, 5 bin kişi daha öldü. Sekiz yıllık savaş böyle sona erdi. Tarihe Halepçe Katliamı olarak geçti(1988). Dünya basınında katledilenlerin Kürt oldukları şeklinde haber edildi. Daha sonra, sekiz yıl boyunca her iki tarafa da silah satanın bir ABD şirketi olduğu resmen açıklandı. Bu tarihsel pencereden baktığımızda, Trabzon Kadırga yaylasında ve Mardin’de kurulan Amerikan Füze üssünün hedef alanı içerisinde kimlerin olduğunu kestirmek zor değildir. Tarih boyunca Anadolu’nun İç Asya ile bağını koparabilmek için Doğu bölgemizde bir tampon devlet kurmak, yerli halkı buradan kaçırtmak, batılı sömürgecilerin en büyük arzusu olmuştur. Zeynep’in, baba tarafından Oğuzlu (AnatiOkhus, Anası Oğuz) hanedanına uzanan Pers/ Parth/ Ferhat(Fırat) boylu olduğu üzerine bilgiler vardır. Atatürk’ün arkadaşı Diyap Ağa da Pülümür’lü ve Ferhat Uşağıdır. 1938’de dış kaynaklı çıkartılan bir isyanda Diyap Ağa’nın on beş oğlu öldürüldüğü pek bilinmez. Cumhuriyetin kurucularından olan bu aşireti korumak için Ankara hükümeti bölgeye asker gönderdi, acı olaylar yaşandı. Bu olay, Dersim olayları olarak anılır. Aynı tarihte Fransızlar Hatay’ı kaybetmişlerdi, Fransızlar onun rövanşını Dersim’de isyan çıkartarak almak istediler. Tarih boyunca emperyalist batı devletleri bu bölgeyi hiç boş bırakmadılar. Osmanlı’nın son yıllarında bile Dersim’de sekiz tane, İngiliz, Fransız ve Amerikan misyoner koleji vardı, Atatürk ilk iş olarak bu okulları kaldırdı, affedilmeyen önemli bir suçumuz da budur. Kraliçe Zeynep’e düşünsel kaynak olan Oğuz kültürünü, Kölemen atalarımızda da görüyoruz; insan için çalışmak, insanlık için bilim yapmak gibi akla dayanan bir İslam kavrayışını içerir. Bu kültürü bugün Maturidi itikadı veya Alevilik olarak görürüz. İlk bin yılın ilk yarısında, Haçlı saldırılarıyla Anadolu’dan kaçmak zorunda bırakılan bilim adamları ellerindeki bilgi ve belgelerle Bağdat’a ve Kabe’ye giderdi. Buralarda göktaşlarını inceleyen bilim evlerinin izleri vardır. Hz.Muhammed’in Kabe’nin içinde korumaya aldığı “Hacer-ül Esvet”, sekiz adet Meteor, göktaşı, ki, ışıktan ur olduğumuzun ispatı olarak gösterilir, buranın bilim evi olduğunu gösterdiği gibi, Hz.Muhammed’in buraya gittiğini de, bilimi korumaya aldığını da gösterir. Maturidi (Meteor inceleyen atalar) töresinin bilim adamlarına, filozof ve şairlerine baktığımız zaman onların şeriata değil bilime dayandıklarını anlarız. Maturidi itikadının sözcüleri Atatürk’ün bu itikattan olduğunu kabul ederler. Bundan rahatsızlık duyan kimi Hıristiyan ve Yahudi devletler, İslam ülkelerinde Şeri itikadı (şeriatı) desteklerken, Maturidi itikadını, dolayısıyla Mustafa Kemal’in düşüncesini İslam dışı gösterme gayretine girdiler, bugün yaşadığımız sorunların bir kısmı bundan kaynaklıdır. Maturi adıyla sesdeş olarak ilk akla gelen Bedri, Mitri, VI.Mitri Date (Lokman Hekim’dir), Medrese, Metre gibi sözcüklerle bilimsel düşünmenin bağını kurabiliriz. Hatta, 900 ile 1100 yılları arasında yetişen Buharalı İbni Sina’dan Marlı Ahmet’e, Miskeveyh’e kadar birçok şair, filozof ve bilgini örnek gösterebiliriz. Hilal-Buğdaylı parası, yıkılmış Palmira ve egemenlik sınırları: ResimResim Madalyonunda görülen hilal ve buğday başağı onun dini önder Oğuzata (Augusta) olduğuna işaret eder. Başında kızıl kurdele ile Amazon savaşçıdır. Saçı toplanmış kurdeleli olmak, Kafkaslarda savaşçı Pers Kraliçesi olmanın da işaretidir. Parasının bir yüzünde Şaman-Oğuz inanış sembollerinden Tavus Kuşu ve elinin üzerinde sekiz ışıklı Şems (adaleti koruyan Themis) bulunur. Heykellerinden birinde “ALLAT’ın Armağanı Zeynep” yazmaktadır. ResimResim Ailesi hakkında bir İngilizce kaynaktan notlar: Sasani devletinin kurucusu Ardashir (Arđaxšēr), diğer adı Ardashīr-i Pāpagān, "Ardashir, Pāpağ oğlu". Adının Latince yazılışları; Artaxares ve Artaxerxes. Ardashir'in babası Papak’dı, büyük babası Sasan’dı. Babai zümrelerinden Baba Dervişi, Babeg/Papagan/Babaği’ler, Bektaşi kolu olarak günümüze kadar gelmiştir. Batı Trakya’da Arnavutluk’ta Babailerin yaşadığı dağların antik adı Amazon Dağlarıdır. Palmira Kraliçesi Zenobia, 269 yılında Mısır'ı Romalılardan geri aldıktan sonra kendisini Augusta ilan etti. Augusta olmak, Oğuzların/Şamanilerin kadın opası olmak, bir çeşit Şaman lideri, Halife (İlyapa, Alp) olmaktı. Mısır yöneticilerinin Asya kökenli Şamani (Kölemen) olmalarının sırrı bundadır. Şaman Oğulları sembollerinden sarı hilal, buğday ve tavus kuşu olarak resmedilen Anka Kuşu önemli ipucudur. Bu sembollere Sümer Kenti Semerkant ve Buhara’dan, Bitlis Ahlat’a kadar rastlayabiliyoruz. Filistin bayrağındaki siyah renk, Sultan Zeynep’e yas tutmayı ifade eder: Resim Gençlerimize uyarı: Tarihimizi yağmacı batıdan öğrenmeyelim. 14 Şubat’ı, sevgililer günü değil, Sultan Zeynep’e YAS GÜNÜ ilan edelim. Sözlük: Allat: Ulu Lad, Ulu Laz. Yüce Işığın armağanı Zeynep. Kölemen: Panoğlu. MenOğlu. Babadan oğla geçmeyen, Akil Adamların yönettiği, Şaman, Oğuzlu ve Selçuklu yönetim sistemi. Cumhuriyetle yönetim bu töreye dayanır. Laz: Sümer kutsalı Güneş, Soli, Ulu-os. Lailus: Sultan uşağı, Sultanoğlu. Leila: Leyla, Hilal. Sultan demektir. Leyi; Luvi; Ulu-ay; Ay İnanışlı. Palmira: Poli Mero; Mer soyluların Beli. Sü-mer şehri. Sani: Caney, Cani. Halen Adıyaman’da erkek adıdır. Sasani sözcüğünün kökenidir. KumanGene krallığının adında bulunur; Şaman Canları, kısaca Şamanlar demektir. Sasani: Susa analılar. Susa, 1.Artemis’in ön adıdır. Şaman: Şam-an; Kom-an. Işık ve gök bilimi yapanlar. Türklerin ata kültürüdür. Saman Yolu, Şaman Bilgeliği; gök bilim, tıp, müzik, sanat ve diğer bilimleri birlikte yapmaktır. 331 yılında Doğu Roma’da Hıristiyanlık devlet dini olarak kabul edilince, Şaman bilim evleri “din dışı” ilan edilerek yerle bir edildi. Anadolu’da halen Bursa Ulucami, Kırşehir Cakabey, Divriği Ulucami, Ankara Sultan Aleddin Camii ve Erzurum Ulucami gibi bir çok caminin mimberinde gerçek milimetrik ölçülerde Saman Yolu ahşap kabartmalar vardır, bu işaretler bu yerlerin daha önce Şaman bilimevi olduğuna işaret eder.  

http://www.ulkemiz.com/sasani-uygarligi

Taş Kesilen Şehir Pompei: Yok Olan Bir Medeniyet ve Helak Olan İnsanlar

Taş Kesilen Şehir Pompei: Yok Olan Bir Medeniyet ve Helak Olan İnsanlar

Pompei İtalya’da bulunan Napoli şehrine 25-30 km uzaklıktaki bir şehirdir. Şehrin M.Ö 5000 yıllarında kurulduğu tahmin edilmektedir. Bu şehirde Vezüv yanardağı bulunmaktadır. Bu yanardağ M.Ö 79 yılında harekete geçti ve bu hareket çok şiddetliydi.

http://www.ulkemiz.com/tas-kesilen-sehir-pompei-yok-olan-bir-medeniyet-ve-helak-olan-insanlar

Cengiz Han Kimdir? Hayatı Ve Sözleri Hakkında Bilgi

Cengiz Han Kimdir? Hayatı Ve Sözleri Hakkında Bilgi

Mezarının Yerini Sadece Dişi Bir Deve Biliyor Eğer insanlık tarihinde Cengiz Han’dan (yaklaşık 1162-1227) daha hırslı bir kişi varsa, gece karanlığında ona toslamamak için dua etmek gerekir.

http://www.ulkemiz.com/cengiz-han-kimdir-hayati-ve-sozleri-hakkinda-bilgi

Anadolu Uygarlıkları Nelerdir Özellikleri

Anadolu Uygarlıkları Nelerdir Özellikleri

Anadolu adı verilen coğrafyanın özellikleri açısından yaşamaya elverişli olması, burada birçok medeniyetin kurulmasını sağlamıştır.

http://www.ulkemiz.com/anadolu-uygarliklari-nelerdir-ozellikleri

Spartaküs, (MÖ 109 – MÖ 71)

Spartaküs, (MÖ 109 – MÖ 71)

Spartaküs, (MÖ 109 – MÖ 71), Roma Cumhuriyeti'nde Trakyalı bir gladyatördür. MÖ 73 - MÖ 71 Spartaküs Galyalılar, Kriksus, Oenomayus, Kastus ve Gannikus ile birlikte Üçüncü Köle Savaşı'nın kaçak köle liderlerinden biridir. Üçüncü Köle Savaşı Roma Cumhuriyeti'nin karşılaştığı büyük çaplı köle savaşlarından arasında yer alır. Küçük savaşları ötesinde Spartaküs hakkında bilinen ve tarihsel söylentileri kalan veriler bazen çelişkili ve güvenilir olmayabilir. Fakat elimizdeki bütün kaynaklar Spartaküs'ün eski bir galdyatör ve başarılı bir askeri lider olduğunu doğrulamaktadır. Rodoplar'da özgür bir trak olarak  doğmuştur. Roma ordularına esir olarak düşmüş ve gladyatör olarak satılmıştır. MÖ 73'de 70-80 kadar arkadaşıyla Capuaa kentindeki gladyatör okulundan kaçmayı başarmış ve Roma'yı temellerinden sarsacak köle isyanının lideri konumuna gelmiştir. Aslında isyanın başında, tek amaç eski özgürlüğünü kazanıp kendi yurtları olan Trakya ve Gallia'ya dönmektir. Fakat dönemin koşullarıyla ve bir çok başarı kazanmasıyla birlikte Spartaküs ve yoldaşları efsaneleşince binlerce köle aileleriyle birlikte saflarına katılmıştır. 100 bin kişiye ulaşan sayının lideri Spartaküs olmuştur. Roma'da büyük bir panik başlamış ve Crassus isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Crassus'a karşı ilk çarpışmalarda başarılı olmuşlarsa da adamlarının görüş ayrılıkları ve taktik hatalar yüzünden kazanma şansını yitirmişler. Pompeius da savaşa müdahale edince Spartaküs kesin olarak MÖ 71'de mağlup olmuş ve isyan bastırılmıştır. Spartaküs yenilince bütün köleler yenildi sayılmıştır. Roma'dan Capua'ya kadar olan yol boyunca 6000 kişi dizilerek çarmıha gerilmiştir. Plutarkhos ve appianos sayesinde detaylı olarak bu bilgileri ögrenebildik. Sadece özgürlüğü için mücadele eden, monarşiye başkaldıran ve proletarya sınıfının ateşleyicisi Spartaküs'ün cesedine asla ulaşılamamıştır. Önderlik yeteneğiyle dikkat çeken Trakyalı bir köle olan Spartaküs, bir olasılığa göre Roma ordusundan kaçmış, haydutluk yaparken yakalanmış ve köle olarak satılmıştı. Spartaküs MÖ 73'te kendisiyle birlikte Capua'daki Quintus Lentulus Batiatus'un gladyatör okulundan kaçan 78 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı'na sığındı. Gaius Claudius Glaber himayesindeki 300 kişilik Roma ordusunca kuşatılan Spartaküs ve yoldaşları , asma dallarından yaptıkları halatlarla uçurumdan aşağı inerek Romalı askerleri şaşırtıp mağlup etmiştirler[2]. Spartaküs, kendisine katılan ve sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörlerle Lucania'ya doğru yürüdü. Amansız bir çatışma sonucunda Publius Varinius'u yendi ve Thuria ile Metapontion kentlerini yağmaladı. Spartaküs artık Güney İtalya'ya egemen olmuştu. Roma Senatosu birden tehlikenin farkına vardı. MÖ 72'de iki konsülün yönetimindeki güçler Spartaküs'ün üzerine gönderildi. Spartaküs onları yendikten sonra kuzeye, Alpler'e doğru koşusa geçti. Gallia Cisalpina valisi onu durdurmaya çalıştıysa da, yenilgiye uğradı. Köle ordusu artık Alpler'i geçebilir ve güvenlik içinde dağılabilirdi. Ne var ki, kimse İtalya'dan ayrılmak istemedi. Spartaküs, ister istemez güneye yürümek zorunda kaldı. Lucinia'ya geri dönen ordu, orada ilk kez Marcus Crassus'a yenildi. Spartaküs, Sicilya'ya geçmeyi tasarlayarak Messina'ya çekildi. Onları kaçırmaya söz veren korsanlar sözlerinde durmadı. Crassus, köleleri kuşattıysa da, Spartaküs kuşatmayı yararak çekildi. Daha sonra, MÖ 71'de ya savaştan sağ kurtulup Roma'yı terk etti, ya da Romalılar tarafından savaşta öldürüldü. Savaşta öldürülüp tanınmaz hale gelme ihtimalinden dolayı bulunamamış olma ihtimali de vardır ancak cesedine asla ulaşılamamıştır. Romalı general Pompeius, Spartaküs'ün ordusundaki çok sayıda kaçağı yakalayıp öldürdü. 6000 kişiyi tutsak alan Crassus, Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirdi. O dönemdeki inanışa göre tanrıların onu yanına aldığı, koruduğu gibi dedikodular yayıldı. Ancak Spartaküs'e ne olduğu asla öğrenilemedi. Spartaküs, köle ve yoksullardan oluşan ordusu yıllarca İtalya yarımadasında bağımsız bir şekilde var olmuş ve zamanın yöneticilerine sorun olmuştur. Kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yenmiş ve Roma Cumhuriyeti'nin yönetim sistemini sarsmıştır. İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle sol literatürde sahip çıkılan bir kişiliktir.  

http://www.ulkemiz.com/spartakus-mo-109-mo-71

Hammurabi Kanunları veya Hammurabi Yasalarının Tamamı

Hammurabi Kanunları veya Hammurabi Yasalarının Tamamı

Milattan önce 1760 yılı civarında Mezopotamya'da yaratılan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunlarından biridir. Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonları arasında; Urkralı Ur-Nammu'nun kanun kitabı (milattan önce 2050), Eşnunna kanun kitabı (M.Ö. 1930), ve İsin'li Lipit-İştar'ın kanun kitabı (M.Ö. 1870) yer alır.

http://www.ulkemiz.com/hammurabi-kanunlari-veya-hammurabi-yasalarinin-tamami

Babilde Damgalanan <b class=red>Köleler</b> ( ABBUTTUM )

Babilde Damgalanan Köleler ( ABBUTTUM )

Sami kökenli bir topluluk olan Babiller Amurrular tarafından kurulmuştur. Devletin kurucusu Sumu-Abum’dur. Özellikle devletin başına geçen 5. Kral Hammurabi ile Babiller diğer kavimlere egemenlik kurmuşlardır. Hititlerin çekilmesinden sonra Babil ülkesi Asurluların egemenliğine girmiştir. Medlerle birleşen Babiller M.Ö 626 yılında Asur devletini yenerek tekrar bağımsız olmuş ve II. Babil Krallığı’nı kurmuşlardır. Babil İmparatorluğu, Sümerlerin etkisi altında kalmışlardır. Babil halkı Ziggurat adını verdikleri tapınaklarda yaşam sürmüşlerdir.Babiller, tıp ve astronomi alanında ilerlemişlerdir. Başlıca geçim kaynakları tarım ve ticarettir.Mimari açıdan Mezopotamya’nın en gelişmiş uygarlığı Babillerdir. Babil’in Asma Bahçeleri bu alandaki en güzel örnektir.Babiller tarih sahnesinde en etkin dönemlerini Hammurabi zamanında yaşamışlardır. Bazı kaynaklarda Babiller’den Babil İmparatorluğu olarak bahsedilmektedir.I. Babil Devleti’nin en güçlü Kralı Hammurabi dine dayalı devlet anlayışı yerine, gücünü ordudan alan mutlak krallık anlayışını getirmiştir. Aynı zamanda Hammurabi, ceza, mülkiyet, ticaret alanlarında döneminin en gelişmiş kanunlarını yapmıştır.Kurulan II. Babil devletine ise Persler son vermiştir.Babil'de hemen her eski hukuk sisteminde olduğu gibi köleler damgalanırdı. Damga, Babil dilinde --Abbuttum-- kelimesiyle karşılanırdı. Bu damgalama genellikle kölelerin saçı tıraş edilerek sağlanır, uzun saç, sakal ve bıyıklı Babilli hürlerden köleler ayırdedilirdi. İlk devirlerde sadece suçlu kölelere veya anne babaya karşı gelerek köle olanlar damgalanırken Orta Babil belgelerinde artık köleleri efendilerinden ayırmak için damgaladıkları anlaşılmaktadır. Yeni Babil devrinde ise köleler kol ya da ellerinden efendilerine özgü bir işaret vurularak efendilerinin kimliğinin anlaşılması için damgalanmaya başlandılarDamgalar, yıldız, çapa gibi şekiller ya da efendinin adı kızgın demirle dağlanarak ya da iğneyle döğme yapılarak vurulurdu. Ama dağlama şeklindeki damgalar genellikle kaçma teşebbüsünde bulunan ya da kaçtıktan sonra yakalanarak geri getirilen köleler için geçerliydi. Bazen de kölenin elinin tersine iki ayrı dilde efendinin adı yazılırdı..Damgalama ancak efendinin izniyle mümkündü..

http://www.ulkemiz.com/babilde-damgalanan-koleler-abbuttum-

Cermenler

Cermenler

İmparator Augustus, gelen haberler üzerine kendinden geçmişti. Bana lejyonlarımı geri verin diye gürlüyor ve yitip giden çok sayıda Romalı askerin arkasından kederle sızlanıyordu.

http://www.ulkemiz.com/cermenler

Keltler

Keltler

Keltler birkaç yüzyıl boyunca Avrupa’nın en baskın insan topluluklarından biriydi. Anadolu’dan İrlanda’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış, Grek ve Roma gibi güçlere karşı bir tehdit unsuru olmuşlardı.

http://www.ulkemiz.com/keltler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0