Arama Sonuçları..

Toplam 30 kayıt bulundu.
Şamanizm Nedir ?  Şamanizmin Tarihi

Şamanizm Nedir ? Şamanizmin Tarihi

Şamanizm (şamanlar tarafından "deneyim" olarak ifade edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.Günümüzde yenilenerek tekrar uygulanmaya başlanan şekline ise Neo-Şamanizm denir.Farklı GörüşlerŞamanizm'in başlangıçta Batılılar'ca çoktanrılı bir ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce, Asya Şamanizmi'nde Şamanizmin tanımında bilim insanları aynı fikirde değildir, bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim insanları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun da bulunduğu bilim insanı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.“Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…” “Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuşcasına ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.” “Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır. Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir. Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.” TarihEskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un diğer adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az ya da çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.Şamanizm' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir, şaman sözcüğü için dört farklı görüş öne sürülmektedir ;1.Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişi anlamına gelen "samana" sözcüğünden türemiştir,2.Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de budacı rahip anlamına gelen samana sözcüğüdür,3.Şaman kavramı, Mançu dilinde oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden anlamındaki saman kavramından gelir.4.Tunguz kökenlidir. Yuçen (veya Yutşen, Curşet, Vu-şe) dilinde "şan-man" büyücü demektir.Bölgesel FarklarSon araştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar) göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderilileri'ni de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderilileri'nde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.AvrupaŞamanlık Avrupa'da ilk çağ devirlerinden beri yaygındı ve farklı Töton kabileleri ve Fin-Baltık halkları arasında Demir Çağı boyuncu uygulanmıştı. Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte şamanlık yok olmaya yüz tutmuş, özellikle şehirlerde oldukça kaybolmuş ve fakat kırsal kesimlerde şamanlıktan kalma adetler Hristiyan olan halklar arasında yaşamaya devam etmiştir.SibiryaSibirya klasik şamanizmin anavatanı kabul edilmektedir. Bölgedeki Ural, Altay, Paleosibiryalı halklar özellikle de avcı-toplayıcı gruplar modern dönemlere kadar şamanistik uygulamalarda bulunmaya devam etmişlerdir.EskimoDoğu Sibirya'dan Kuzey Kanada'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Eskimo gruplarının şamanist uygulama ve inançlara sahip oldukları kaydedilmiştir.Amazon BölgesiAmazon Yağmur ormanlarında bazı yerli grupları şaman eylemlerinde bulunmaktadırlar. 20.yüzyılda Tukano şamanlığının zengin sembolizmi üzerine alan araştırmaları yapılmıştır...Amerika KıtalarıKuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan Yerlilerin tek bir evrensel Yerli Amerikan Dini veya manevi sisteminden bahsedilemeyecek denli çeşitli inançlara sahip oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte yerel kültürlerin geleneksel şifacıları, mistikleri, otacıları (medicine people) bulunmakta ancak onlar halkları arasında şaman terimi yerine kendi yerel dillerindeki kelimelerle anılmaktadırlar. Söz konusu ruhsal liderler tipik asya şamanlığında olduğu gibi kabilenin karşılaştığı önemli olaylar veya kişisel rahatsızlıklara çare bulmak için ruhlar alemine uçabilmekte, trans haline girebilmekte ve ateş ve tütünden yararlanabilmektedirler.Şamanizm’de İnisiyasyonŞamanist inisiyasyonda her şaman adayı rüyalar, trans, ruhların isim ve fonksiyonları, şaman teknikleri, ‘gizli dil’ gibi bazı konularda bir eğitimden geçirildikten sonra şaman olabilir. Asya Şamanist inisiyasyonlarında sırra (mister) erme denilen “inisiyatik ölüm” ya da “cehenneme iniş” deneyimi Sibirya ve Orta Asya’daki Şamanist Türkler’in (Yakutlar, Altaylılar vs.) geleneklerine göre, hami-rehber ruhlarca, yeraltı denilen öte-alemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. Bu deneyim, fiziksel olarak, genellikle, orman, kır, mağara gibi toplumdan uzak ve kutsal sayılan bir yerde gerçekleştirilir. Şaman (Kam) adayı önceden hazırlık eğitimini almış olsa da, sırra (mister) erme denilen bu deneyimi yaşamadan adayın şamanlığı resmîleşmez. Bu deneyimi ancak gereken hazırlık eğitimini almış şaman adayları geçirebilir. (Hazırlık eğitimi, ancak, dalgınlık, olup bitene ilgisizlik, birtakım nöbetlere tutulma gibi ön belirtiler gösteren adaylar arasından, bir iç çağrısı alma ve mağaralarda haberci rüyalar görüp hami-rehber varlıklarıyla irtibata geçme gibi ilâhî “seçilme” belirtileri göstermiş olana verilir.) Davulu transa girmeyi kolaylaştıracak bir şekilde kullanmayı öğrenmiş aday, birtakım acı verici sınavlara tâbi tutulduktan sonra, ölüm deneyimini yaşamak üzere, transa girer. Şaman adayı birkaç gün süren bu deneyim boyunca, ruh ve beden bağları gevşemiş halde yatar. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizm’de şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir. Sırra erme denilen bu süre zarfında, hami-rehber varlıkları şamanın ruhuna şamanlığı için gerekli her şeyi öğretirler. Öğrettikleri arasında meslek sırları, “gizli dil”, hastalıkların özellikleri, iyileştirilme yolları da bulunur. Bu işlemler bittiğinde ve hipnotik uykudan çıktığında, aday kendini birtakım güçlerle donanmış ve bir hayli değişmiş halde bulur. Artık yalnızca bedensel gözleriyle değil, ruhani gözüyle (kalp gözüyle) de görebilmektedir.Şamanın trans deneyimi ve psişik yetenekleriŞaman’ın davul ve dans unsurlarıyla gerçekleşen, uçuş denilen transında posesyon hali söz konusu değildir. Yani trans halindeki şamanın hiçbir hal ve hareketi idrak ve iradesi dışında değildir. Şamanın transında, kendi başına yaptığı bir şuur deneyimi söz konusudur. Bununla birlikte şaman, gerekirse bir ruh ile –posede olmadan– bağlantı kurabilir. Bu, kimilerine göre, şuur ve kişiliğin kaybolmadığı gözlemlenen bir medyumluktur. Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, obsesyona uğramış insanları obsedörü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (maji)yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.Şamanizm’de üç âlemAsya Şamanizm’inde üç âlem söz konusudur: Yer, yeraltı, Gök. Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-alem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerinde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-alemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları söz konusudur. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist geleneklerde öte-alemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir. Yakut Türkleri, Çukçiler ve Yukagirler, insanın üç “can”ı olduğunu kabul ederler. Ölüm olayında biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise Göğe çıkar. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler. Uygurlar, inandıkları sürekli olarak tekrar doğma olgusuna “sansar” adını verirler.Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır.Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç alem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler. “Yer’in ekseni” kavramı Altay, Yakut ve Uygur geleneklerinin yanı sıra, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Buryat, Samoyet, Koryak, Moğol, Tibet, Fin, Lapon ve Estonya geleneklerinde da bulunur.Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, şamanın “Yeraltı”na inebilmesi veya “gökler”e çıkabilmesi için önce “Yer’in Ekseni”ne çıkması gerekir. “Yeraltı”na inmesi gereken Altay şamanı “uçuş” yolculuğunda önce “demir dağ”a (Temir taikşa) tırmanır. Yer’in Ekseni”ne çıkması işte bu sembolik “dağ”ı aşıp “Yerin Göbeği” denilen delikten girmesiyle mümkün olur.Şaman gölgeler diyarı’na giderken öncelikle “Yerin göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemi kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir köprü’yle karşılaşılır.Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise Gök katlarındaki ortamlara giderler. Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.

http://www.ulkemiz.com/samanizm-nedir-samanizmin-tarihi

Altınordu İmparatorluğu

Altınordu İmparatorluğu

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda, Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla, bilhassa Türklerden olmak üzere, büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun, birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı, 1236 yılına rastlar. Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Altınordu adı, Moğolca'da çadır demek olan "Orda" kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime, Türkçe'de "Altınordu" şeklinde yazıldı.Hem Altınordulular, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay'ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu, Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket, 1224'de Bulgarlar'ın, Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı.Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere, şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle, Moğol istilâsından sonra, Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey, müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden, bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu, Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu, birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef (Kiev) merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.İlmen Gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han'ın orduları, 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra, Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi.Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen, Batu Han kuvvetleri, 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu, İlmen Gölü'nün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt edilip ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri, 1238 ilkbaharında, Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla, seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han, "yıldırım" harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı.Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası, Kumanlar'a karşı oldu. 1224'de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar, Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde, Kumanlar, Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu'da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan'a iltica etmişlerdi.Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar'la birlikte olan, Yimekler'in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri'nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır.Batu Han, Kumanlar'ın işini bitirdikten sonra, 1240'da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef'in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek, bütün Rus yurdu, Batu Han'ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar'ın gittikleri, Macaristan'a yürürlerken, bir kolu da Lehistan'ın güney eyaletleri üzerinden, Silezya'ya kadar ilerlediler.1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan'a döndüler. Moğol-Türkler'in bir kolu, hattâ Balkanlar'a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle, 1240-41 seferi, tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han'ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi'ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han'ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.Batu Han, 1241 yılında, İdil'in (Volga) aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde "Orda"sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir'in en mühim siyasî merkezi oluverdi.Saray şehrinin kurulduğu yer "Cuci Ulusu"nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti.Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han'ın, ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına, Karakurum'daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han, kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti, 1255'de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı takiben, yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti'nin kurucusu sayılmaktadır.Bu devletin teşkilâtı, Cengiz yasası ve büyük Moğol-Türk Hakanlığı'nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcut eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu'nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin, Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir.Batu Han, Saray şehrinde oturuyor, fakat hukuken, Karakurum'da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday'a (Oktay'a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han'ın yerine Büyük Hakan olan Mengü, 1259'da ölünce, Batu Han, Karakurum'la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi.Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han'ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu'nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı, işte bu Gök Ordu'dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı'na bağlı kalmışlardı.Batu Han'ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum'la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, Yenisaray şehrini kurarak, burasını yeni başkent yaptı.Bu sırada Cengiz Han'ın öteki oğulları, birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han, bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında, önce Artık Böke'yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti.Cengiz İmparatorluğu'nun paylaşılmasında, Harezm bölgesinin Çağatay Han'a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada, Algu Han hüküm sürmekteydi.Berke Han, Kafkasya'ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han, sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu, Kafkasya'ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de, zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu'yu tam bir bozguna uğrattı.Berke Han'ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır'da devlet kuran Kölemenlerle (bkz. Memlûklar) arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu.Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans'la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay'ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu, Tuna'nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile, İstanbul'da esir bulunan II. Keykavus'u da kurtararak, Kırım'a götürdü.Berke Han, 1266'da ölünce, yerine Batu Han'ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday'ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke'nin yeğeni Emir Nogay'ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı.Mengü Temür'den sonra, sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise, Emir Nogay'ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay'a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere "Nogaylar" denildi.Tokta Han, 1312'de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında, Altın Ordu Devleti, tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler (Memlûk) Devleti ile akrabalık kurdu. Artık, hükümdar ailesi, yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk, zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de, Tatar kültürü olarak anılacaktı.Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han, dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan'ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri, önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey, ondan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet, daha da güçlendi. İran'daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Bey, Tebriz'i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde, Altın Ordu Devleti'nin, Kölemenlerle (Memlûklar) ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu'da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk Devleti Osmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi.Cani Bey, 1357 yılında ölünce, karışıklıklar başladı. Cani Bey'in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta, 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra, 1380'de, tahta çıkan Toktamış Han, duruma hakim oldu. 1359'da ölen Berdi Bey'den sonra, Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han, taht üzerinde otoriteyi kurmuştu, ama bu arada birçok emir, bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise, kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti, ikiye bölünmüş oluyordu.Toktamış Han, Timur Han'dan yardım görerek, birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını, Timur'un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur'la ilişkisini kesmek istedi. Aralarında böylece başlayan anlaşmazlık büyüdü. Timur'la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395 yılında yapılan Terek Savaşı'nda, Timur Han galip geldi ve Altın Ordu Devleti'ni, bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti'nin başına, Kutluk Han'ı getirerek çekildi.Toktamış, batıya kaçarak Litvanya'ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold'un yardımı ile, geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı, ama Kutluk Han'a yenildi. Litvanya ordusu, büyük bir bozguna uğratıldı.Kutluk Han, 1401'de ölünce, Emir Edige Mırza, onun yerine Şadi Bey'i tahta çıkardı. Bir süre sonra Edige Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Bey, tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine, Pulat Bey geçti. 1409'da Rusları da yenen Edige Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419'da, Toktamış'ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü.Bu sırada Litvanya, yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti'nin bölünmesine de yol açtı. 1437'de Uluğ Mehmed'in hakanlığı sırasında, devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda, kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441'de, Hacı Giray Kırım'da hanlığını ilan etti.Bölünmeler devam ediyordu. 1486'da, Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502'de, Kırım Hanı Mengli Giray, artık Osmanlılara tabi idi, fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti.Altınordu'nun son hanı Şeyh Ahmed'in öldürülmesinden sonra, bu devlet, ortadan kalkmış oldu.Altınordu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar, Büyük Altınordu Devleti'nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa'nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı.Altınordu devleti zamanında, gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda, eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket, Altın Ordu'nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan, bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri, fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden, bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi.Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de, birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ, öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han'a tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han'ın tabii sayılıyorlardı.İç intizam ve asayiş, yani polislik vazifesi, knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında, memleketin umumî asayişine, han'a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla, han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.Rus yurdundaki, 240 yıl süren, bu "Tatar" hâkimiyetinin, Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde, çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han, buraları zaptettiğinde Rus yurdu, tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültürel refahın gerekli şartlarından biri olan iç emniyet, mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beyleri) arasında, muntazam bir münasebet temini maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi.O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça "dengi" (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin (sincap derisi) sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça "tamojnya" (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında, Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin, Saray'a ve hattâ İç Moğolistan'a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar'ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar'ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde, Altın Ordu'da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur.Rus tarihinde "Tatar boyunduruğundan" bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti, kolay bir şey değildir. Fakat, 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamıyla muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin "boyunduruk" olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile, isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri, tarihî bir hakikattir.Altınordu'nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan'daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda, zerre kadar şüphe yoktur. Korkunç İvan'ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin, Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar'ın Saray'da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an'anesinin icabı olarak Altın Ordu'da tam bir din ve dil toleransı vardı.Metbu [bağımlı, tâbi olan] kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri "yarlık"lar sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar'a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese, bilhassa, kilise olmuştur.İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında, Altın Ordu hanları, Rus ahalisi nazarında, tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri, ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra "Çar" lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han'ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin, 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir. Bunun ancak 60.000'i Moğol'du; kalan kısmı, muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi.Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin "Tatar" demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerini böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar, kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen "Tatar" adıyla tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak, İdil-Ural ve Sibirya'da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin, daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.Ahalisi 922'den beri Müslüman olan Altın Ordu'da, Batu'nun küçük biraderi Berke Han'ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada, 922'den beri, İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan'la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu'da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları, Müslüman oldular.Berke Han'ın hâkimiyet zamanı, Altınordu'nun, Büyük Hakanlık'tan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı, Altın Ordu'nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir "Saray" (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir.Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini, büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi, camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı.Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbeddin-ür-Razî, Şeyh Sadeddin Teftezî ve başkalarının, Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc'ül-feradis gibi enteresan bir kitabın, ya doğrudan doğruya Saray'da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm'de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir.Altınordu'nun XIII-XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan, yalnız Şarkî Avrupa'nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk'tü; ancak üst tabakada, Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da, kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz'den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Göktürk ve Uygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözlerinde (ıstılahları) Uygurca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır.Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre, Altın Ordu'da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti'nin "yasalı" (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır.Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten, Orta-İdil boyundaki Türkler'in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil'in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da, yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu'ya ait sahada, şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Bakû, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray'ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha. Demek ki, Altınordu, sadece bir "step imparatorluğu" değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü, büyük ticaret merkezleri ve "ihracat ve ithalât" iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında, şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar, yapılan hafriyat (kazı) neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde, mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar, su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir.Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler'in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke'de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği, yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray, aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa'dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de, büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz.Altınordu'nun merkezi, Saray şehri idi. Saray şehrine "Taht ili" denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil'in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar, Saray şehrinin "Gülistan" denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların, kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere "yaylağa" çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların "yaylak"lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları, geniş bir sahayı kaplıyordu.Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi, kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı, altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde, yabancı elçiler, merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında, hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvafakatiyle, kendi adlarından "yarlık" verdikleri olurdu. Ulu Hatun, Osmanlı sultanlarının saraylarındaki baş kadınefendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir.Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han'ın karısı, Rum kayseri Andronikos Paleologos'un kızı idi. Umumiyetle, Altın Ordu Devleti'nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi, umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları, âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi.Altınordu Devleti'nde resmi dil, Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri'ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet, tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu "Türkleşme" deyimi, hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası, zaten Türk idi. (Kuman-Kıpçak, Bulgar... Türkleri).Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti'nin halkıdır ve Tatar adı, "Kuzey Türkleri" anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar, çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı, Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar, Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için, zamanla Moğol etkisi, sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı.Altınordu'nun idare sistemi, eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an'anesi ve teşkilâtı, mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine, devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu'nun resmi ismi, aslında "Büyük Ordu"dur. Bu devlet, birkaç kısma yahut "Ulus"a ("ölüş, hisse") bölünürdü; Rusya bile birkaç "Ulus"tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da, ayrı uluslara bölünmüştü.Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur) adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz'in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu, gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi ki, vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de "yurt" denirdi.Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu'ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden "kafa vergisi" alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257'de) ve ona göre, baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca âşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak "Tarhan" olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve "Tarhanlık yarlığı" ile tasdik olunurdu.Hana, devlet idaresinde "Divan" adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekserî Türk-İslâm devletlerinde rastladığımız bu müessesenin Altın-Ordu'daki mahiyeti, kesin olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi'leri) tâbiri, yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına, "elçi-keleci" denirdi. Ayrıca; yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri, birer birer tâyin ve tespit edilmişti. Ticaretin, Altın Ordu'da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak, para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı.Altınordu'nun siyasî tarihi cihetine gelince, bu hakanlık, Doğu Avrupa'yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı'nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak, birçok devletlerle, siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans'la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti'yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi'nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkları arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han'ın her ikisinin de Timur Han tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine, Osmanlı Devleti'yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki ülkeden, karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeye başladılar.Timur istilâsı, Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı. İkinci Murad Han ile Fatih Sultan Mehmed zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı'nı kuran Uluğ Muhammed'in, II. Murad'a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed'e gönderdikleri bitikleri (name, mektup) bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar'a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Timur'un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmıştır), bir daha kendine gelemedi. Hanedan üyeleri arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde, Altın Ordu Hakanlığı, gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu'nun son büyük hanı, Timur Han ve Yıldırım Bayezid Han'ın çağdaşı olan Toktamış Han'dır (1376-1391).Ondan sonra, "Taht-İli"nde (Saray'da), hanlar, sık sık değişmiş ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında, Saray Hanı Seyyid Ahmed, Moskova büyük knezi III. İvan'ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra, Rusya üzerinde 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti, kendiliğinden kalkmıştır. Zaten, Altın Ordu'nun ömrü de sona ermiş gibiydi. 1502'de bu devlet, artık, tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Nogay hanlıkları idi. Kaynak : Genel Türk Tarihi / dallog.com

http://www.ulkemiz.com/altinordu-imparatorlugu

Avar İmparatorluğu

Avar İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 565 Yıkılış Tarihi - 835 Kurucusu - Bayan Kağan Başkenti - Segedin Dili - Avarca Devlet Başkanı - KağanAvarlar, Orta Avrupa'da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)'lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık îslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur.558 yılında Avarlar Bizanslılara gönderdikleri bir elçi heyeti ile dostluk kurmak ve yerleşecek bir toprak istemişlerdir. Bizanslar ise Balkanlara sürekli, bazı boylarının akın yapmasından bıkmış ve Avarlardan da bu konuda yardım umarak anlaşma yapmıştır ve Avarlara yerleşecek toprakları Kafkasya'daki düşmanlarına karşı savaş yapma karşılığı vermişlerdir. Avarlar birçok boyla ve Sabirler ile savaşmış ve galip gelmiştir. 560 yılında Tuna nehrinin ağzına kadar inen Avarlar Bizans’ın izni ile Dobruca’ya yerleşirler. Böylece İslavları baskı altına almaya başlamıştırlar. Rus kaynakları Avarların istedikleri an İslav kadınlarını aldıklarını ve arabalarında at yerine İslav kadınları koşturduklarını yazarlar. Avarlar 562 yılında İslavlar üzerinden Bizans hududuna doğru akınlar düzenlediler. Bu akınlarda İslavlar Balkanlar’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. Kafkasya savaşında Bizanslılara yaptıkları yardım için hak ettikleri toprakları Bizanslılardan istediler. Bizanslıların önerdiği bir kısım toprağı beğenmeyen Avarlar Bizans’ı düşman kabul etti. Ayaklanan Antları ve Slovenleri yenen Avarlar Frankların Kralı Siegebert’i Albis nehri kıyısındaki bir savaşta yendiler.Bu savaşlar ve akınlar sonunda Avarlar 565 yılında Avrupa Hun İmparatorluğu'nun 1 asır önceki toprakları üzerinde Avar İmparatorluğu'nu kurdular. Başkentlerini de Atilla’nın başkenti olan Segedin şehrini ilan ettiler. Avar İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı Bayan Kağan’dır. 565-602 yılları arasında 37 yıl hükümdarlık yapmıştır. Bayan Kağan zamanında Avarlar en parlak dönemini yaşamıştır. Tuna nehri batısında yaşayan Germen kaviminden olan Lombardlar, Gepidlere karşı yapacakları savaşta Avarlardan yardım istedi. Avarlar Lombardlardan hayvanlarının onda birini vermelerini, savaşın kazanılması halinde ganimetin yarısını ve Gepid topraklarının tamamını almak şartı ile yardımı kabul etti. Bizanslardan yardım alamayan Gepidlere karşı yapılan savaş çok kanlı oldu ve Macaristan’da yaşayan Gepidlerin egemenliğine son verildi. Avarlar böylece Macaristan’ın büyük kısmını ele geçirmiş oldu. Daha sonra Lombardların İtalya’ya göç ederken bıraktıkları ülkeleri Panonia’yı ve sonunda tüm Macaristan’ı ele geçirdiler. Avarlar büyük bir imparatorluk haline geldiler. Tüm Avrupa’nın dikkatini çeken Avarlara ilk saldırı 569 yılında Göktürklerden geldi ve bazı bölgeler kaybedildi. 570 yılında da Frank Kralı Siegebert Avarlara saldırarak büyük bir yenilgiye uğrattı. Avarlar Bizanslılardan Sirmium (Mitroviça) kentini isteyince iki ülke arasında savaş çıktı ve Bizans komutanı 1.Tiberius komutasındaki Bizans ordusu Avarlara saldırdı ise de teşkilatı düzenli olan Avar ordusu Bayan Kağan yönetiminde Bizansları yenip geri püskürttü. Bu savaş sonunda Bizanslılar Avarlara 80.000 altın ödediler ve Avarlar da Sirmium kentini istemekten vazgeçtiler.Daha sonra 579 yılında yine bu kent yüzünden ilişkiler gene bozuldu ve Avarlar 3 yıl süren bir kuşatmanın ardından Bizans’ın hudut kaleleri olan Belgrad ve Sirmium’u kuşattılar. Kaleler 582 yılında tamamen ele geçti. Bu durum karşısında Bizanslar kaleleri gözden çıkardı ve barış yapmak zorunda kaldı ve son 3 yıldır ödemediği 80.000 altınlık vergiyi toplam 240.000 altın olarak ödedi. Avarlar yaptıkları savaşlar sonunda sayıca azalmaya başlayınca doğudan bazı boyları getirdiler. Bayan Kağan 582 yılında intikam almak için Frankların bölgesine girdi ve Frankları yenerek kral Siegebert’i esir aldı. Daha sonra ganimet karşılığı serbest bıraktı. Avarlar Bizanslılardan 80.000 altınlık yıllık vergiyi 100.000 altına çıkarılmasını istedi ve bu kabul görmeyince Belgrad şehri tekrar kuşatıldı ve ağır kayıplar verilmesine rağmen savaş kazanıldı. Bayan Kağan Bizanslıların 100.000 altınlık vergiyi kabul etmeleri üzerine zengin ganimetlerle beraber ülkesine geri döndü.Avar sarayında bir ruhani reisin, Hakanın haremindeki bir kadınla ilişkisi ortaya çıkınca Bizans’a sığındı. Üstelik İslavların Bizans topraklarına saldırmasını Bayan Kağan’ın istediğini söyledi. Bunun üzerine Bizanslılar vergi almaya gelen Avar elçisini 6 ay tutuklu tutunca Avarlar Bizans’a saldırdı. 586 yılında birçok Bizans şehrini Avarlar yakıp yıktı. Bunun üzerine yeni bir Bizans ordusu Aemus Dağlarında Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Bu savaşta Avarlar büyük kayıp ve esir verdiler. Bir süre sonra kendini toparlayan Avarlar da bu sefer ansızın Bizans ordusuna saldırdı ve esirlerini geri kurtardı. Diğer bir Bizans ordusu da Mea şehrinde Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Savaşa katılan 3 Bizans ordusu birbirini ararken gece karanlığında aniden Avarların saldırısına uğradılar, bazı Bizanslılar ve komutanları ormana kaçtılarsa da yakalanıp esir alındılar ve daha sonra para karşılığı serbest bırakıldılar.Bu zaferle moral kazanan Avarlar, Trakya içlerine kadar ilerlediler, hatta Edirne kalesini kuşattılar fakat sonuç alınamadı. Bu kuşatma sırasında Bizanslılardan darbe yiyen Avarlar Bizanslılarla 5 yıllık bir dostluk anlaşması yaptılar. 581 yılında Bizanslılar İslavlardan geçmiş yılların öcünü almak için Avarlardan yardım istediler ve 60.000 kişilik bir Avar ordusu İslavlara saldırdı ve bozguna uğrattılar, ülkelerini bırakıp ormana ve mağaralara kaçan İslavlar Avarların ülkelerini yağma edişine karşı koyamadılar. 5 yıllık Bizans-Avar dostluk anlaşması sona erdikten birkaç yıl sonra Avarlar tekrar Bizans topraklarına saldırdı ve Selanik’i kuşattı fakat başarılı olamadı. 592 yılında tekrar akınlar düzenleyip Çorlu’ya kadar geldiler. Karşılıklı akınlar sürdü ve 597 yılında Avarlar Franklara bir saldırı daha düzenledi ve bozguna uğrattı. Bu tarihlerde Avarlar Don nehrinden Galia’ya kuzeyde İslav bölgelerinden İtalya’ya kadar geniş bir toprağı egemenlikleri altına almışlardı.600 yılında Bizanslılarla yapılan savaşın sonunda ise Avarlar Tuna nehrinin sol kıyılarını kaybetti. 601 yılında Bayan Kağan 4 oğlunu da Bizanslıların üstüne gönderdi ve kendisi de bizzat savaştı ise de bu savaşta Bizanslılar galip geldi ve Bayan Kağan’ın 4 oğlu çarpışarak öldüler. Oğullarının yardımına koşan Bayan Kağan Bizanslıların üstünlüğü karşısında ancak kurtulabilmiş ve Tisa nehri bölgesine kaçabilmişti. Bu savaştan sonra Avarlar Dakia’ya çekildiler. 602 yılında İmparator Bayan Kağan ölünce yerine 5.oğlu hükümdar oldu. Bayan Kağan dan sonra hükümdar olan 5.oğlunun ismi bilinmiyor.602 yılında Bizanslılarla tekrar barış yapıldı ve 610 yılına kadar barış içinde yaşandı. 610 yılında Avarlar Lombard Prensi Ghisulf’un idare ettiği Friaul şehrini kuşatıp Prensi öldürdüler. Prensin karısı Romhilda ise 8 çocuğu ile beraber Forum Juli kalesine çekildi. Bu kaleyi de kuşatan Avarlar kuşatma uzun süre sonuç vermeyince geri çekilmek istediler fakat bu sırada Romhilda kaleden görüp aşık olduğu Avar Hakanına evlenmek şartı ile kaleyi teslim edebileceğini haber gönderdi. Avarlar bu sayede kaleyi ele geçirdikten sonra Avar Hakanı bu prensesi vatanına ihanet eden bir kimseden bize de fayda gelmez diyerek 12 Avar muhafızına teslim etti. Bu kaleyi yağma eden Avarlar Panonia’ya doğru çekildiler. Bu sırada Romhilda’nın çocukları kaçınca Avar Hakanı Romhilda’yı öldürttü.610 yılında imparator olan 1. Heraclius 616 yılında Avarlarla dostluk kurmak istediği elçiler aracılığı ile belirtti. Bizans İmparatoru Avar hakanını ziyaret etmek istediğini söyledi ve daha sonra iki hükümdar Selymbria-Hereklea arasında buluşmaya karar verdi. Avarlar bu buluşmada Bizanslılara saldırmayı ve imparatoru esir almayı planladılar fakat Bizans imparatoru bunu son anda öğrenip kaçmayı başardı, Avarlar ise gelen Bizanslılara saldırıp esir aldılarsa da İmparatoru bulamadılar. Babası ve kardeşlerinin intikamını alamayan Avar Hakanı İstanbul’u kuşattı fakat başarılı olamadılar. Bu kuşatma İstanbul’un ilk kuşatmasıdır. Avarlar ülkelerine geri dönerken gördükleri birçok kiliseyi yağma ettiler.Avarlar ile Sasaniler 2.İstanbul kuşatmasını denemek için anlaştılar. Sasaniler bütün Anadolu’yu geçerek Boğaziçi’nin Anadolu yakasına geldiği zamanlarda Avarlarda İslavlar ve Bulgar Türkleri destekli olarak Balkanlar ve Trakya’yı aşıp İstanbul önlerine geldiler, Karşı kıtada bulunan Sasaniler ile geceleyin ateşle anlaşarak kuşatmayı başlattılar. 626 yılında Sasaniler ile ortak başlatılan kuşatma 5 gün sürdü. Avarların çok güçlü silahları ve inanılmaz ok yağmurlarına rağmen İstanbul çok iyi savunuldu. Avar gemileri de Bizans gemilerini bir türlü yenemeyince kuşatma sonuçsuz kaldı. Bizanslılar kuşatmadan kurtuldukları için Büyük Perhiz’in 5.haftasındaki Cumartesi gününü bayram ilan ettiler ve kiliselerde yıllar boyunca okunacak olan Akathistos ilahisinde Meryem Ana’ya şükrettiler. Bu başarısız kuşatma sonrasında Avarlar güç kaybettiler.630 yılında Avar hakanının ölmesi sonunda Bizanslılar Avarların egemenliği altında yaşayan boyları kışkırttı ve ayaklanma çıkmasını sağladı. Topraklarının bir kısmını ayaklanmalarda kaybeden Avarlar ekonomik olarak da iyice zayıfladı. Avarlar uzun süren bir sessizliğin ardından 736 yılında Baviyera’ya girdiler ve 20 yıl süren bu savaşta iyice yıprandılar hatta Avusturya'daki topraklarını Germenlere bırakmak zorunda kaldılar. 788 yılında Avarlar İtalya üzerine yürüdü ve Friaul şehrini yağma ettiler, daha sonra ise Franklara yenildiler. Son (7.) hükümdar olan Tudun Kağan 791-803 yılları arasında 12 yıl hükümdarlık yaptı. Bu sıralarda Franklar Avarlara saldırılar düzenleyip Avar kalelerini yakıp yıktılar. Avar hakanı ise Franklara elçi göndererek kendisinin ve halkının Hıristiyan olacağını ve bu saldırıların son bulmasını istedi. Bu teklifi kabul etmeyen Franklar Avar ülkesinin içlerine kadar ilerlediler. 796 yılında Avarlar başkentlerini kaybedince Avarlar Şamanizm dinini bırakıp Hıristiyanlığı kabul ettiler. Tudun Kağan Frank kralını ziyaret edip törenle Hıristiyan oldu ve Todor adını aldı. Frank kralının Türklere karşı olan düşmanlığı devam edince Tudun Kağan tekrar Şamanizm dinine döndü ve Baviyera’ya giderek Frank kralının kayınbiraderi Kont Gerold’ü yenip öldürdü. Süren savaşlar sonunda 803 yılında Avarlar tamamen dağıldılar. Parçalanan Avar boyları Frankların eziyetleri karşısında Doğu Macaristan ve Balkanlara dağıldılar. Hıristiyanlaşan Avar halkı giderek eridiler ve yok oldular. Günümüzde Macaristan ülkesinde Avarların soyundan gelenlerin olduğuna inanılmaktadır. Genel BilgilerDevletin başındaki Hakana Kağan denirdi. Orduda Avar ve Bulgar Türkleri süvari; İslavlar, Germenler ve diğer kavimler piyade olarak savaşa girerdiler. Göçebe yaşam sürerlerdi. Bir kısım Avarlar ise yerleşik hayata geçti ve ticaretle uğraştı. Bizanslılardan alınan altınlar sonunda dünya altın stoklarının üçte ikisi Avarların elinde olmuştu. Avarlar omuzlarından aşağı sarkan örgülü saçları ile çevredeki diğer boyları etkilemişlerdir. Avarlar diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Şamanizm dini mensubu idiler. Daha sonra Frankların baskısı sonucu Hıristiyanlık yayılmıştır. Avar mezarlarına öbür dünyada aç kalınmasın diye yiyecekler konurdu. Yapılan araştırmalarda Avarların sanat ile ilgileri tespit edilmiştir. Avarların ok, yay, kılıçlar, daire biçimindeki üzengiler, dökme aletler, üzerlerinde resimler bulunan koşum takımları, kayış süsleri, dövme madeni levhalar yaptıkları bilinir. Avar sanatı İslav, Germen ve Bizans sanatını da etkilemiştir. Hunlardan sonra Avarların egemenliğini kabul eden İslavlar tarımı bile Avarlardan öğrenmişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/avar-imparatorlugu

Büyük Hun İmparatorluğu

Büyük Hun İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - M.Ö. 220 Yıkılış Tarihi - M.Ö. 58 Kurucusu - Teoman Başkenti - Ötüken Dili - Hun Türkçesi Devlet Başkanı - Tanhu Orta Asya Türk göçleri sırasında göçe katılmayıp Orta Asya’da kalarak Orta Asya’nın doğusunda, Orhun ve Selenga ırmakları çevresinde toplanan ve Hun adı verilen bu Türkler, Çin’in kuzeyine doğru yayılmışlardı. Çinlilerin Hiung-Nu (fiiyung-Nu) dedikleri Hunlar tarafından Orta Asya’da ilk Türk hâkimiyeti gerçekleştirilmiştir. İnsan, halk anlamına gelen Hun adını taşıyan bu Türklerin, Orta Asya’da Büyük Hun, Orta Avrupa’da Avrupa Hunları, Kuzey Hindistan’da da Ak Hunlar adıyla üç ayrı yer ve zamanda siyasi devletler meydana getirdikleri görülmektedir.Tarihte bilinen ilk büyük Türk devleti Büyük Hun İmparatorluğu'dur. MÖ 7. yüzyılda yapılan Türk göçlerine katılmayan Türk topluluklarınca kurulan Büyük Hun İmparatorluğu, ilk dönemlerde Orhun ve Selenga ırmakları ile Ötüken ve Ordos bölgesinde yaşamışlardır. Büyük Hun İmparatorluğu hakkında ilk bilgiler, MÖ 318 yılına ait Çin ile yapılan ve Çince yazılmış bir antlaşma metnidir. Nitekim Hun Türklerinin akınlarından korunabilmek amacıyla Çin Seddi’nin 3. yüzyılın sonlarında tamamlandığı bilinmektedir. Bu antlaşma ayrıca, Orta Asya tarihinde bilinen ilk yazılı antlaşmadır. İmparator Shih-Huang-ti (MÖ 247-210) Hun akınlarını durdurmak amacıyla, kuzey sınırında inşa edilmiş olan kale ve kuleleri bir duvarla birleştirerek ünlü Çin Seddi’ni meydana getirmiştir (MÖ 214). 1) Teoman Dönemi (MÖ 220-209)Hunların bilinen ilk hükümdarı olan Teoman’dan, Çin kaynakları Tuman olarak bahseder. Şanyü veya Tanhu unvanları ile de anılan Teoman, birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek tarihte ilk Türk birliğini sağlamıştır. 11 yıl hükümdarlık yapan Teoman Şanyü dönemindeki Türklerin askerî üstünlüklerinde, süvarilerin önemli bir yeri vardır. Çin’e karşı yapılan akınlarda önemli topraklar kazanan Türk süvarileri, Çinlileri zor durumda bırakmakla kalmamış, onları ünlü Çin Seddi bile durduramamıştır.Teoman’ın en büyük oğlu ve veliahdı Mete idi. Fakat Teoman’ın başka bir eşinden bir oğlu daha vardı. Mete’nin üvey annesi onun yerine tahta kendi oğlunun geçmesini istediğinden Teoman’ı oğlu Mete’ye karşı kışkırtmıştı. Teoman, Yüeçilerin kuvvetli olduğu bu dönemde karısının da etkisinde kalarak Mete’yi Yüeçilere rehin olarak verdi. Ardından da Yüeçilere savaş açtı.O tarihlerde Hunların en güçlü komşuları Tung-hular (Moğol-Tunguz kabilelerinin oluşturduğu birlik) ile Yüeçilerdi. Mete’nin Yüeçilerin elinde ne kadar süre rehin kaldığına dair bir bilgi yoktur. Bir fırsatını bulunca Mete, Yüeçilerin elinden kurtulmayı başardı. Geri dönmesine sevinen ve takdir eden babası, onun emrine 10.000 kişilik atlı bir kuvvet verdi. Mete çok disiplinli bir şekilde ordusunu yetiştirdi. Babasını, üvey annesini ve kardeşini kendisine bağlı askerleriyle öldürüp, Hun tahtını ele geçirdi. Başka bir rivayete göre ise Mete, bir av sırasında babasını öldürerek Hun tahtına geçmiştir. 2) Mete Dönemi (MÖ 209-174)MÖ 209 yılında Mete, Şanyü unvanıyla Hun tahtına çıktı. Çin kaynaklarında Mao-tun olarak geçen bu hükümdara Türk tarihçileri Mete demiştir. Dünyanın en disiplinli ordusunu kuran Mete, ülke içindeki karışıklıkları önledi. Bu tarihlerde komşuları güneyde Çin İmparatorluğu, güneybatıda Yüeçiler, doğuda ise Tung-hular'dı .Mete Han, ilk askerî zaferini kendisinden sürekli toprak isteyen Moğol kökenli Tung-hular üzerine yaptı. Onları ağır bir yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. İkinci seferi için Mete, yönünü batıya, İpek Yolu’na hâkim olan Yüeçiler üzerine çevirdi. Onları da yenen Mete, İpek Yolu’nu kontrolü altına aldı (MÖ 203). Hun-Çin İlişkileriMete, Yüeçilerden sonra Çin’e seferlere başladı. Bu sırada Çin’e Han sülalesi hâkimdi. Çinliler, Teoman zamanında, Çin’in kuzeyindeki otlakları Hunlardan almışlardı. Bu toprakları tekrar almak isteyen Mete, Çin’e karşı ilk seferine çıktı. Yapılan bu ilk seferin sonunda Çin sınırındaki Hun otlakları geri alındı (MÖ 201).MÖ 197’de Çin imparatoru Kao-Ti bunun üzerine ordusuyla Mete’nin üzerine yürüdü. Ordusunu savaşa hazırlayan Mete bu arada bazı Çin beylerini de kendi yanına çekmeyi başardı. Öncü Hun birlikleriyle mücadele etmekten yorulan Kao-Tinin 320 bin kişilik ordusunu Mete, pusuya düşürmeyi başardı ve onları yendi. Kaçan imparator Kao-Ti, Pai-teng yaylasındaki bir kaleye sığınmak zorunda kaldı. İmparatoru takip eden Mete onu kalede kuşattı. Daha sonra barış ve dostluk antlaşması imzalandı (MÖ 197). Bu antlaşmaya göre Çin, Sarı Irmak’ın güney taraflarını Hunlara terk etti. Ayrıca Çin; yiyecek ve ipek vermeyi, yıllık vergi ödemeyi de kabul etti. Bu antlaşma Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında imzalanmış ilk uluslararası antlaşmadır.Mete Han, bütün Çin ülkesini egemenliği altına alabilecek güce sahip olduğu halde, bunu yapmadı. Mete’nin böyle davranmasında Çin topraklarının geniş bir alana yayılmış olması ile Çin nüfusunun çok oluşu etkili olmuştur. Mete, Çin’in fethiyle buralara yerleşecek olan Türklerin Çin kültüründen etkilenerek benliklerini yitirip yok olacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle sadece Çin’i baskı altında tutup, vergiye bağlamakla yetindi.Büyük Hun Hükümdarı Mete, MÖ 174 yılında öldüğünde devletin sınırları; doğuda Kore’ye, batıda Aral Gölü’ne, kuzeyde Sibirya’ya, güneyde ise Çin Seddi ve Tibet yaylası ile Karakurum dağlarına kadar uzanıyordu. Büyük Hun İmparatorluğu’nun askerî ve idari teşkilatı, ekonomik ve sosyal yapısı, hukuk ve sanatı kendisinden sonraki Türk devletlerince de örnek alınmıştır. 3) Ki-ok Dönemi (MÖ 174-160)Mete Han’ın ölümünden sonra yerine oğlu Ki-ok geçti. Ki-ok, babasının ölümüyle ayaklanan Yüeçilerin üzerine yürüdü ve onları batıya sürdü. Hunlar karşısında tutunamayan Yüeçiler batıya göç ederek MS I.yüzyılda bugünkü Afganistan, Pakistan ve Kuzeybatı Hindistan’da Kuşhan Devleti’ni kurdular.Ki-ok, MÖ 166 yılında Çin’e sefer düzenleyerek başkentteki imparatorluk sarayını yaktı. Bu seferden sonra Çin ile olan ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirmek için, babası gibi Çinli bir prensesle evlendi. Siyasi amaçla yapılan bu tür evlilikler, genellikle Türk devletleri için istenmeyen sonuçlar doğurmuştur. Kalabalık bir heyetle gelen Çinli prenseslerin ekibinde casuslar da yer aldığından, bu casuslar Türk boyları ve Türk beylerini birbirine düşürmekten geri durmuyorlardı. 4) Kün-Çin (Cün-Çin) Dönemi (MÖ 160-126)Ki-ok’tan sonra Hun tahtına oğlu Kün-Çin geçti. Çin bu dönemde ekonomik açıdan çok güçlenmişti. Çin’in en büyük amacı Büyük Hun İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak İpek Yolu’na tek başına hâkim olabilmekti. Bunun için çok sinsi bir politika izleyen Çin, Çinli prenseslerin ekibinde yer alan casuslar sayesinde Hun beyleri ile Büyük Hun İmparatorluğu bağlı diğer Türk boyları arasına nifak sokarak iç karışıklıkların ve isyanların çıkmasına ortam hazırladı. Ayrıca Türk ülkesine ticaret yoluyla ipek ve lüks eşyalar sokarak halkı rahata ve lükse alıştırdı. Zamanla ülke içinde huzursuzluklar ve kargaşalıklar çıktı. Bazı Hun beylerinin de Çin İmparatoruna sığınması Hun-Çin savaşlarının çıkmasına zemin hazırladı.Kün-Çin döneminde uzun süren Çin savaşları, Büyük Hun İmparatorluğu’nu temelden sarsarak yıkıma doğru giden bir sürece soktu. Kün-Çin’in ölümü sonrasında bu süreç hızlanarak, isyanlar ve taht kavgalarının başlamasına neden olmuştur. Büyük Hun İmparatorluğu’nun Parçalanışı ve YıkılışıBüyük Hun İmparatorluğu’nun Çinliler karşısındaki üstünlüğünün sona ermesi, Çinlilerin ödedikleri vergiyi ve ipeği kesmesine neden oldu. Bu durum Büyük Hun İmparatorluğu'nu ekonomik açıdan zor durumda bıraktı. Hunların tekrar güç toplayıp Çin’e karşı başlattıkları başarılı savaşlar sonucu kazanılan zaferler de kalıcı olamadı. Bu olumsuz gelişmeleri değerlendirmek isteyen Çinliler, Hunlara karşı akınlarını artırdılar. Bu akınların sonucunda İpek Yolu’nun hâkimiyeti MÖ 60’da Çinlilere geçmiştir. Bu durum karşısında Hun hakanı Ho-Han-Yeh (MÖ 58-31), Çin himayesine girmekten başka çare olmadığını düşündü. Bu düşünceye kardeşi Çiçi karşı çıktı. Bu düşünceyi utanç verici bulan Çiçi, Ho-Han-Yeh’in hükümdarlığını tanımadı ve devletin siyasî birliği parçalandı, Doğu Hunları ve Batı Hunları olarak ikiye bölündü (MÖ 58).Batı Hunlarının başına geçen Çiçi, Çu ve Talas ırmakları arasındaki bölgeye yerleşerek ülkesini kurdu. Çiçi bu bölgede çevresi surlarla çevrili bir başkent inşa etti ve Çinlilerle mücadeleye başladı. MÖ 36 yılında Çiçi’nin başkentini kuşatan Çinliler, Çiçi’ye teslim ol çağrısı yaptılarsa da Çiçi kahramanca savaşarak ölmeyi tercih etti. Çin hâkimiyetine giren Doğu Hunları ise, hükümdarları Ho-Han-Yeh’in ölümü ile Çinlilere karşı tekrar mücadeleye giriştiler. Hükümdarları Yu-Tanhu (MÖ 18-46) zamanında tekrar bağımsızlıklarına kavuşarak, kuzeye doğru topraklarını genişletmişlerse de Yu-Tanhu’nun ölümü ile iç karışıklıklar tekrar başladı. Bu olumsuzlukların yanında birde Yu-Tanhu’nun oğulları arasında başlayan taht kavgaları, devletin tekrar Kuzey ve Güney Hunları diye ikiye ayrılmasına neden olmuştur (48).Kuzey Hunları Çungarya’dan Orhun’a kadar olan bölgeyi, Güney Hunları ise Çin Seddi’nin kuzeyindeki topraklara sahip oldular. Kuzey ve Güney Hunları arasındaki en önemli fark, Güney Hunlarının Çin’e tabi olmasına karşılık, Kuzey Hunlarının bağımsızlıklarını korumak için mücadele etmeleridir. Çin ordularının ve doğudan da Siyenpiler’in saldırıları Kuzey Hunlarını iyice zayıflattı ve 156 yılında Siyenpiler tarafından yıkıldılar. Hunlarda Devlet Yönetimi Mete'nin oluşturduğu kavimler federasyonu, ilk göçebe Türk İmparatorluğu olarak Asya topraklarında kurulmuştur. Devlet, soyluluk derecesine göre hiyerarşi içine girmiş boy ve budun topluluğuna dayanırdı. İmparatora Büyük Tanhu adı verilir ve Tanhu'ya bağlı bir hassa birliği bulunur, bu birlik aracılığıyla tüm ülke yönetilirdi. Tanhu ve ailesi ülkenin en iyi sürülerine sahip olup, bu sürüler gene ülkenin en iyi otlaklarında beslenirdi. Tanhu'nun karargâhında bir merkez bürokrasisi gelişmişti ve saray bürokrasisinde okumuş Çinliler kullanılmıştı. Askeri yönetimde, Çin'e karşı savaşırken bile Çin'i bilen Çinliler danışman olarak çalıştırılmıştı. Hun İmparatorluğu, Türkler arasında ilk kez devlet niteliği gösteren bir birlik oluşturmuştu. Bozkırda, pek uzak köşelere dağılmış boyların yönetimi için boylar sol ve sağ olarak bölünürlerdi. Askeri örgütlenmede de sol ve sağ ayırımı uygulanır, sol genellikle sağa üstün tutulurdu; çünkü güneşi yücelten Türklerde yüz güneye çevrilince sol güneşin doğduğu yerdir. Hunlarda bu durum sol bilge elig ve sağ bilge elig olarak adlandırılırdı. Bunlar sol ve sağ kanat krallarıydı. Sol bilge elig Büyük Tanhu soyundandı ve veliahttı. Aynı zamanda sol ve sağ orduların komutanı da sayılan bu iki elig sağ ve sol boyların yönetimi ile ilgiliydi. Bunlar genellikle Tanhu'nun kardeş ve oğullarıydı. Çoğu düşman olan zorla bağımlı kılınmış bulunan boy ve budunları yönetebilmek için sağ ve sol eliglerin küçük oranda da olsa doğrudan kendilerine bağlı bir askeri güce ve büyük sürülerini otlatacak insanlara gereksinmeleri vardı. Bunu, onlara ayrılmış boy ya da budun yerine getirirdi. Göçebe sistemde toprak değil, boy ve budun paylaşılır, toprak ikinci planda kalırdı. Yerleşik feodal sistemde ise paylaşılan topraktı. Eligler bu çekirdek ordu ve boya dayanarak öteki özerk boyları yönetirlerdi. Onların hemen altında sağ ve sol doğru kralları vardı ki, Hunlar bunlara dört köşe adını verirlerdi. Daha alt köşede de altı köşe adını alırlardı. Hunlar'da Tanhu'nun boyundan başka ayrıcalıklı ve soylu sayılan dört boy daha bulunurdu. Çin kaynaklarına göre bu boyların ikisi sağda-batıda, ikisi de solda-doğudaydı. Bu soylu boyların, Doğu'ya ve Batı'ya doğru göç etmeleri, onların da beylerinin önderliğinde bağımlı boyların yönetimine katıldıklarını gösterir. Bu soylu boylardan hepsinin Tanhu soyuna akraba oldukları belirtilir. Ordu yalnızca soylu boyların ve köle olmayan özerk boyların sağlayacağı askerlere dayanmazdı. Savaşta yenilen ve köleleştirilen boylar da aynı biçimde asker sağlamakla yükümlüydü. Bu nedenle Mete Han bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında geliştirilecek olan onlu düzenleme sistemini geliştirmişti. Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10,100,1000 kişilik bölümlere ayrılmıştı. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri bu düzenlemeden ileri gelmekteydi. Bu birlikler boylar çerçevesinde gerçekleştirilirdi. Büyük aile 10, boy 100, budun ise 1000 asker sağlamakla yükümlüydü. Bazen bu rakamlar boyların ve budunların durumlarına göre değişmeler gösterebiliyordu. Bu türlü birimler Tanhu'nun, ili 24 changa ayırmasıyla bütünleşebilirdi. Tepede sol ve sağ eligler ve her iki kanatta da onbirer askeri şef vardı. Toplam sayıları iki elig ile birlikte 24'tü. Bu 24 şef içinde kağan soyundan gelen prensler ile büyük askeri şeflerin karmaşık bir hiyerarşisi bulunmaktaydı. Şefler derecelerine göre az çok kalabalık bir askeri birliğin komutanı olurlardı. Diğer yandan, askeri sistem mülki yönetimin de temelini oluşturmaktaydı. Bu sistem akrabalığa dayalı sistemi yıkarak merkeziyetçi bir yönetim getirmişti. Hun devletinde boylar merkeziyetçi bir yapıda yaşamışlardı. Askeri şef, genellikle komuta ettiği askerlerin beyi idi. Bazen, kavim kökünden kopmuş askeri şefler kullanılmışsa da, yöresel beyler yönetimindeki boy örgütlenmesi ve boy dayanışması eskisi gibi olurdu. Barış zamanında bir boyun askerleri geleneksel beyinin yanında çobanlık yapardı. Hem beylerine, hem de beylerinin aracılığıyla Hun devletine vergi öderdi. Boylar sistemi ile Hun devletinin yönetim düzeni geniş ölçüde birbirine girmiş ve özdeşleşmişti. Hun devlet örgüsü kavim sisteminin üzerine akıllıca örtülmüş bir örtüydü. Düzenli toplanan bir kurum olmamakla beraber boy ve budunların işleriyle imparatorluğun politikası arasında eşgüdümü sağlamak için zaman zaman toplanan kurultay kağan ailesini, büyük askeri şefleri, boy ve budun beylerini bir araya getirirdi. Ekonomik işler ve askeri seferler iyi gittiği sürece Tanhu ve devlet güçlü görünürdü. Çin ve Türkistan yiyecek göndermeyince devletin ve imparatorun durumu sarsılır ve bu durumda, bağımlı yaşayan boy ve budunların merkeze karşı ayaklandıkları sık sık görülürdü. Eldeki bilgilere göre Hun devleti, vergi ve asker sağlamakla yetinen ve bağımlı boy ve budunların iç düzenlerine pek az dokunan, ince bir bürokrasiye ve hiyerarşik biçimde sıralanmış boy ve budunlara dayanırdı. Köle durumundaki boylar bile vergi ve hizmet yükümlülükleri dışında özerkliklerini korurlar ve kendi ekonomik uğraşlarını sürdürürler, kendi hayvan sürülerini yetiştirebilirlerdi. Bozkırda bir süre sonra boylardan birisi büyüyerek diğerlerine egemen olurdu. Efendi-köle ve boy ilişkisi bir sömürü düzeninin varlığına karşın geçici bir durumdu. Boylar içindeki gelişmeler, soylular ve karabudun ilişkisi önemli ve anlamlıydı. Nitekim, Tunguzlar örneğinin gösterdiği üzere, köle boyların beyleri ve ileri gelenleri de, Hun beyleri ve askeri şefleri arasında yer alırdı.

http://www.ulkemiz.com/buyuk-hun-imparatorlugu

Ak Hun İmparatorluğu

Ak Hun İmparatorluğu

Ak Hun İmparatorluğu, tarihte Eftalitler olarak geçen, asyanın içlerinde varlığını sürdüren, yıkıldıktan sonra diğer Türk devletlerinin kurulmasında etken rol oynayan Eftalit tarihi. Büyük Hun İmparatorluğunun bölünme ve parçalanmasıyla Batıya Doğru göç eden Hun kabileleri, İç Asya’dan Hazar bölgesine doğru yoğun bir Hun hareketliliği oluşturdu. Hunlar kalabalık kitlelerle İç Asya’yı terk edip Batıya doğru ilerliyordu. Bu göç hareketi M.Ö. 36’da, Bölünen Batı Hunların yıkılmasıyla başlamıştı. İlerleyen zamanlarda Hunların Kuzey ve Güney olarak tekrar bölünmesiyle ve nihayetinde Orta Asyada Hun varlığının ortadan kalkmasıyla 4. Y.Y.’a kadar devam etti. İç Asya’dan göç eden Hunların bir kolu Hazar denizine, diğer kolu Güneye doğru ilerlemişlerdi. Hazar bölgesine doğru ilerleyen Hunlar 3. Y.Y. ortalarında Avrupa Hun İmparatorluğunu kurdular. Aynı dönemde Güneye doğru ilerleyen kabileler ise, literatürde Orta Doğu Türkleri olarak anılan Ak Hunları kurdular. Ak Hunların Kuruluşu (420) İç Asya’dan başlayan göç hareketiyle birlikte Orta Asya’ya inen Hunlar, bölgedeki siyasi yapı içerisinde ezilmemek için kabileler halinde birleşerek varlıklarını devam ettiriyorlardı. Hatta varlıkları tehlikeye girdiği zaman bölgelerindeki devletlerle savaşarak güçlerini korudular. Bu kabilelerin yaşayış şekillerini, Büyük Hun İmparatorluğu kurulmadan önceki Ön Türklerin yaşayış şekline benzetebiliriz. Göç hareketiyle bölgede varlığını sürdüren iki büyük kabile olan Uar ve Hun kabileleri, 3. Y.Y. ortalarında güçlenerek bölgelerinde söz sahibi oldular. Bu dönem, Avrupa Hun İmparatorluğunun kurulduğu tarihlere rastlamaktadır. Aslında Ak Hunların kuruluşunu bu tarihe dayandırabiliriz ancak İmparatorluk düzenine geçilmediği için devlet olarak telafuz edememekteyiz. 350 li yıllarda, bugünkü Afganistanın kuzey bölgesinde siyasi bir güç haline gelen Uar ve Hun kabileleri, 400’lü yılların başına doğru birleşerek güçlenip bulunduğu bölgeyi yönetmeye başladılar. Nihayetinde 430 yılında Aksuvar’ın yönetime geçmesiyle İmparatorluk halini aldılar. Kabile düzeninden İmparatorluk düzenine geçmeleri nedeniyle, Ak Hunların kuruluşunu 420 olarak kabul edebiliriz. Aksuvar Dönemi (430 – 470) Uar ve Hun kabilelerinin ortak kararıyla yönetime geçen Aksuvar, imparatorluğu kurup 40 yıl gibi uzun bir süre yönetti. Güçlü bir yönetici olması hasebiyle Eftalanos (Epthalanos) ünvanını almıştı. Bu nedenle Bizans ve İran kaynaklarında Ak Hunlardan Eftalit olarak bahsedilir. Aksuvar, yönetime geçmesiyle birlikte bölgesinde önemli bir güç olan İran’a karşı mücadele etti. İran o dönemde Sasani kabilesinin yönetimindeydi. Aksuvar Sasanilerle savaşarak İranı baskı altına almaya başladı. Bu dönemde Akhunlar ile Sasaniler aynı bölgede varoldukları için siyasi açıdanda iç içeydiler. Aksuvar döneminde siyasi çalkantılar ortaya çıktı. 459 yılında başlayan iç karışıklıkla Yönetime geçecek kişiye karar veremeyen Sasaniler, Aksuvarın baskılarıyla Firuzu tahta geçirmek zorunda kaldılar. Firuz, tahta Aksuvarın desteğiyle geçmişti. Bu nedenle Tirmiz ve Vasgirt bölgelerini terk ederek Akhunlara hediye etti. Bir süre Akhunlar ile Sasanilerin arasındaki siyasi ilişkiler barış içerisinde geçti. Hatta barış görüşmelerinin birinde Firuz, kızını Aksuvarla evlendireceği sözünü verdi. Aksuvar bir süre sonra Firuzdan sözünü tutmasını istedi. Ancak Firuz sözünü tutmayıp kızı diye Cariyesini gönderdi. Aksuvar bunu anladığında, Firuzun kendisine yardım için gönderdiği komutanını öldürerek Firuzu cezalandırdı. Firuz bunun üzerine Aksuvar’a savaş açarak ordularını Ak Hunların üzerine gönderdi. Sınır kasabası Balam’ı işgal etti ancak Aksuvarın ordularıyla karşılaşmadan geri döndü. Bu olaydan sonra 10 yıl kadar Aksuvar ve Firuz arasında ciddi bir savaş yaşanmadı. Firuz Aksuvara karşı yeni bir sefer hazırlığına girdi. Aksuvar bu savaşta klasik Turan taktiğini kullanarak Firuzun ordusunu dağlık bölgelerde çevirdi. Strateji hatalarıyla savaşı başlamadan kaybetmek üzere olan Firuz Aksuvardan barış istedi. Aksuvar, Firuzun kendisine yalvarıp af dilemesi şartıyla savaşı bitireceğini söyledi. Firuz bunu kabul etmek zorunda kaldı ve kendi askerlerinin önünde diz çökerek Aksuvara savaşı bitirmesi için yalvardı. Bunun üzerine savaş başlamadan bitti ordular geri döndüler. Gururu kırılan Firuz bir süre sonra kırılan gururunu onarmak için savaş hazırlıklarına başladı. Bu dönemde sınırdaki düzenlemeler Akhunların aleyhine geliştiği için Aksuvar Firuza savaş ilan etti. Bu savaş Firuz ile Aksuvar arasında yaşanan son savaş oldu. Zira, savaş dağlık ve yamaçlı bir arazide yaşandı ve Aksuvar, savaş başlamadan önce savaşın yaşanacağı alanda derin çukular açarak Firuz ve Askerlerinin bu çukurlara düşmesiyle savaşı kazanarak Firuzuda öldürmüş oldu. Bu savaş sonrasında Aksuvar, Sasanilerle çok ağır bir anlaşma yaptı. Sasaniler bu anlaşmayı kabul ederek Akhunlar ile bir süre barış ilişkisi kurdular. Aksuvar, bu anlaşmayı imzaladıktan bir süre sonra vefat etti. Yerine Toraman tahta geçti. Kabile Yönetimi (470-480) Akhunlar, Aksuvarın ölümünden sonra bir Hakan seçmek yerine kabile yönetimini tercih etmiştir. Bu 26 yıllık süre zarfında kararlar, Uar ve Hun kabilelerinin oluşturduğu yönetim mekanizması tarafından alınarak hayata geçiriliyordu. Kabile yönetimi döneminde Akhunlar ilerleyişlerine devam ederek Hindistana doğru uzanmışlardı. Bugünkü Hindistan topraklarında bulunan Gupta devletini baskı altına alarak bölgedeki otoritesini güçlendirdi. Her nekadar bir Hakan önderliğinde yönetilmese de, Kabile Yönetimi Dönemi fevkalade başarılı ve istikrarlı bir şekilde geçti. Toraman (480-515) Toraman, çok uzun bir süre yönetimi elinde tuttu. Toraman’ın idareye geçtiği dönemde Akhunlar Hindistana doğru ilerlemiş, bölgedeki Guptaları baskı altına almıştı. Bölgedeki bir diğer güç Pencaplar ise yıkılmak üzereydiler. İranda ise Mazdek isyanı baş göstermeye başlamıştı. Bir tür komünist idare sistemini savunan Mazdek, halkı bu doğrultuda örgütleyerek devlete karşı teşkilatlandırdı. Toraman, Ailevi değerleri ve mal edinme özgürlüğünü ortadan kaldırma gayreti içinde olan Mazdek’e karşı tavır alarak İranın iç işlerine müdahale etti. Önce Mazdek isyanını bastırdı, daha sonra ise bir süre Mazdek’e inanıp sonra hapsedilen ve daha sonra kaçıp Toramana sığınan Sasani hükümdarı Kavad’ı tekrar tahta çıkarttı. Toraman, yönetime geçtiği ilk dönemde Belh şehrini egemenliği altına aldı ve Sasanilerle husumet dönemi tekrar başladı. Aynı dönemde bölgedeki güçlerden biri olan Kuşan devleti yıkılmıştı. Toraman, bölgeye dağılan Kuşan prensliklerini kolaylıkla egemenliği altına aldı. Kuşan prensliklerinin egemenlik altına alınmasından sonra geriye Hindistan kalıyordu. Hindistana ilk saldırısı yine 480 yılında oldu. Bu saldırı sonrasında Hindistanın kuzeyini egemenlikleri altına alarak bölgedeki hakimiyetini önemli ölçüde ilerletti. Aynı dönemde, Hindistanda devlet kuran Guptalar’a karşıda akınlar düzenlensede de tam anlamıyla başarı elde edilemedi. Bu süreç sonrasında Karaşar, Kandahar ve Hindistanın kuzeyi tamamen Akhunların hakimiyetine girdi. Toraman döneminde Akhunların hakimiyet alanı önemli ölçüde büyüyerek bölgede hakim güç haline gelindi. Akhunlar tarihlerinin en parlak dönemini Toraman döneminde yaşadılar. Toraman 515 yılında öldüğünde yerini oğlu Mihirakula’ya bıraktı. Mihirakula (515-550) Mihirakula, yönetime geçtiği dönemde Budizm bölgede benimsenmeye başlanmış ve insanların itibar ettiği bir inanış haline gelmeye başlamıştı. Mihirakula, toplumunun Gök Tanrı inancını muhafaza etmek için Budizme karşı çok sert önlemler alarak toplumunu yozlaşmaktan ve Budizm inancına saplanmaktan kurtarmıştır. Mihrakula döneminde akınlar daha çok Hindistan üzerine yoğunlaştı. Hindistan üzerine sürekli akınlar düzenleyerek hakimiyet alanını genişletmek düşüncesindeydi. Mihirakulanın akınları 530 yılına kadar aralıksız ve ilerleyerek devam etti. Ancak 530 yılında Citraküta kentini ele geçirdikten sonra Mihirakula akınlarını durdurdu. Bu dönemden sonra akınlar yerini mevcut toprakların korunması ve himayesi stratejisine bıraktı. Bu tarihten sonra hakimiyet alanı genişlemeyerek mevcut hakimiyet alanı korunmaya başlandı. Bu durgunluk yerini gerilemeye bıraktı. 530-550 yılları arasında Akhunlar maruz kaldığı saldırılarla baş etmeye çalıştıysa da çok başarılı olamadılar. İç Karışıklık Dönemi ve Yıkılışı (550 – 567) Mihirakulanın ölümünde Akhunların sınırları Hazar Denizinin Güney Doğu köşesinden Çine, Hindistanın kuzeyinide içine alan geniş bir alanı kapsıyordu.Mihirakula 550 yılında vefat ettiğinde Akhunlar dağılma sürecine girdiler. Bazı tarihi kaynaklar Mihirakuladan sonra Akhun coğrafyasında prensliklerin varloduğundan bahsetsede tarih kaynakları bu konuda net bir bulgu ortaya koyamamıştır. Bu dönemde Akhunların yönetiminde yaşanan boşluk, bölgede güçlenen bir diğer Türk İmparatorluğu olan Göktürk’ler ve Sasanilerin bölgeyi yönetmek için işbirliği yapmasıyla AkHunların aleyhine gelişti. Akhun İmparatorluğunu aralarında paylaşarak bölgedeki Akhun İmparatorluğunu tamamen ortadan kaldırdılar.

http://www.ulkemiz.com/ak-hun-imparatorlugu

Avrupa Hun İmparatorluğu

Avrupa Hun İmparatorluğu

Hun İmparatorluğu, Hunlar'ın Avrupa'da kurduğu bir imparatorluktur, Türk tarih literatüründe Avrupa Hun İmparatorluğu ya da Batı Hun İmparatorluğu olarak da adlandırılır. Hunlar, Avrasya kökenli bir boylar konfederasyonudur. 350 yılında Asya bozkırlarından batı yönünde harekete geçmişler; dönemlerine göre çok gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve üstün savaş taktikleriyle önlerine çıkan kavimleri sürerek ya da egemenlik altına alarak Avrupa'nın neredeyse tamamını işgal etmişlerdir. Hunların baskısıyla oluşan bu büyük hareketlilik Avrupa'nın sosyal, kültürel, demografik yapısını alt üst eden ve bugünkü yapının temellerini oluşturan Kavimler Göçü'nü başlatmıştır. Avrupa Hun İmparatorluğu'nun kökeni olan Büyük Hun İmparatorluğu'nu Türk boyları kurmuş, yönetmiş; Türk kültürü devlete şeklini vermiştir. Otto J. Maenchen-Helfen, Hunların dilleriyle ilgili olarak sadece bazı kabilelerin adlarının bilindiğini belirterek bu kabilelerin adlarının Türk diline benzediğini ileri sürdü. Hunların bilinen kişi isimlerinin bir kısmının kaynağı bulunamazken, bulunanlar ise Türk, Pers, Cermen dilleri kökenine aitti. Hunların, Pers ve Cermen dili ile Kafkasya ve Avrupa'da karşılaştığı bilinmektedir. Otto Maenchen-Helfen, "Hunların Dünyası" adlı çalışmasında elindeki verilerden hareketle Hunların yöneticilerinin ve halkının büyük çoğunluğunun Türk dili konuştuğunu savundu. David Christian ise, Hun konfederasyonunun içinde çok sayıda Türk dili konuşanların varolma ihtimalinden bahseder ve en azından Attila zamanında Pontus bozkırlarında (Pontic-Caspian steppe: Karadenizin kuzeyinden Hazar Denizi'nin doğusuna kadar uzanan bozkır.) Türk dili konuşanların bulunduğunu aktarmaktadır. Columbia Encyclopedia 'ya göre ise Hunlar, Ak Hunlar, Macarlar, Moğollar ve Türkler ile olan taktik ve alışkanlıkların benzerliğine rağmen, bu halklar ile bağlantılı olma olasılığı hafiftir ve Macarlarla Türklerin ise bilinmemektedir. Ancak Macar Türkolog Rásonyi, Macarların kökeni ile ilgili şunları söylemiştir: "Türkler Macar’ların babası, Fin-Ugorlar ise anasıdır.” Batı Hunları klasik Türk atlı göçebe ekonomik hayatına sahipti. Günümüzde bile bazı yerlerde görülen bu anlayış gerçek bir göçebelik değilidir. Hiç bir yere bağlı kalmayıp oradan oraya göçenler bazı bedevi ile bazı kazak kabileleridir. Hunların da dahil olduğu Türk göçebeliğinde yaylaklar ve kışlıklar vardır. Havalar ısındığında daha üst rakımlardaki yaylaklara kışın ise daha aşağıdaki kışlıklara geçilirdi. Her boy ve aşiretin temel olarak yaylak ve kışlağı belli idi. Yani oradan oraya sürekli göçen bir topluluktan bahsetmiyoruz. Kroniklerin ve arkeolojik verilerden de bunu anlıyoruz. Hunların yaptığı temel ekonomik faaliyet koyun ve at yetiştiriciliğidir. Koyundan yün deri et süt elde edip sütten yoğurt peynir ve kımız yapmaktaydılar. Atlar hem kılları hem derileri hemde binek hayvanı olarak çok değerliydi. Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği tercih edilmiyordu. Sayısı da Hunlar arasında çok azdır. Hunlar büyük çoğunlukla koyun postunda yapılma çadırlarda kalırlardı. Macaristan'a geldiklerinde bir kısmının kot tarzı evlerde yaşadıklarınıda biliyoruz. Hunların dokumayı bilmemesi veyahut çiftçilik yapmadığını bazı batılı yazarlar yazmışlardır fakat arkeolojik kanıtlar bunu yalanlamaktadır. Hunlar keten elbiseler dikmişlerdir. Bazı kurganlardan çıkan demir oraklarda onların bir kısmının tarımla uğraştığını göstermektedir. Hunlar, Roma ile ticarette köle, at ve kürk ihraç etmişler ipek, şarap ve silah eşyası ithal etmişlerdir. Hunların şarap ve ipek sevdikleri bilinir. Kronikler Attila'nın sarayının ipekten yapıldığını bildirmektedir. Hunların altın ihtiyacını ticaret, Roma ordusunda yaptıkları paralı askerlik ve Romalıların Hunlara ödediği haraç ve vergiler ile sağlanıyordu. Hunların para bastığına dair bir bilgi yoktur. Roma para birimi olan Solidus'u kullandıkları biliniyor. Kuzey Hun Devleti'nin yıkılmasının ardından dağılan ve batıya çekilen Hunlar, Ural Nehri ve İdil Nehri arasına yerleşmişlerdir. Ardından Hunlar, bu bölgedeki Türk boylarını egemenlikleri altına almıştır. 4. yüzyılın ortalarında Aral Gölü ile Hazar Denizi'nin kuzeyindeki Alan ülkesini ele geçirdikten sonra, 374 yılında Balamir komutasında İdil Nehri kıyılarında görünmüşler, Karadeniz'in kuzeyindeki düzlüklerde yaşayan Ostrogotlar'ı ve Vizigotlar'ı yenilgiye uğratmışlardır. 375 yılında Ostrogotlar ve Vizigotlar, Hunlar'ın saldırılarından dolayı batıya doğru yönelmişlerdir. Böylece Kavimler Göçü başlamıştır. Balamir'den sonra 378 yılında Alypbi, Hun İmparatoru olmuştur. 378 yılında Hunlar, Tuna Nehri'ni geçmişler ve Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Hunlar, Trakya'ya kadar ilerlemelerine rağmen Roma İmparatorluğu'ndan bir direniş görmemişlerdir. Hunların baskısı altındaki barbar kavimler, Roma İmparatorluğu'nu zorlamaya başlamışlardır. Roma İmparatoru I. Theodosius'un 17 Ocak 395 tarihinde ölmesi üzerine Hunlar tekrar harekete geçmişlerdir. 395 yılında Hun orduları Balkanlar üzerinden Trakya'ya akın yapmışlardır. Yine aynı yıl Kafkasya'dan gelen Hunlar, bugün Lübnan'da bulunan Sur şehrinde, Şanlıurfa'da ve Antakya'da bir süre kalmışlar sonra tekrar Karadeniz'in kuzeyindeki topraklara dönmüşlerdir. Bu olay ile Türkler ilk defa Anadolu'ya gelmişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/avrupa-hun-imparatorlugu

Süleyman Şah Kimdir

Süleyman Şah Kimdir

Süleyman Şah veya Süleyman Şah Kaya Alpoğlu (1178? – 1227, Fırat), Kaya Alp’in oğlu, Ertuğrul Gazi’nin babası, Osman Gazi’nin dedesidir. Oğuzların Kayı boyundandır. Doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bilgiler yoktur.

http://www.ulkemiz.com/suleyman-sah-kimdir

Yemen Cumhuriyeti Hakkında Bilgi

Yemen Cumhuriyeti Hakkında Bilgi

Yemen Cumhuriyeti Orta Doğu'da, Umman Denizi, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında, Umman'ın batısında Suudi Arabistan'ın güneyinde yer alan bir ülke. Başkenti San'a'dır.

http://www.ulkemiz.com/yemen-cumhuriyeti-hakkinda-bilgi

Ürdün Hakkında Bilgi - Ürdün Haşimi Krallığı

Ürdün Hakkında Bilgi - Ürdün Haşimi Krallığı

Ürdün ya da resmi adıyla Ürdün Haşimi Krallığı, Ortadoğu'da bulunan bir Arap ülkesidir. Kuzeyinde Suriye, kuzeydoğusunda Irak, güneyinde ve doğusunda Suudi Arabistan, batısında İsrail ve Batı Şeria yer almaktadır.

http://www.ulkemiz.com/urdun-hakkinda-bilgi-urdun-hasimi-kralligi

Umman hakkında bilgi

Umman hakkında bilgi

Umman güneybatı Asya'da, Arap Yarımadası'nın güneydoğusu kıyısında yer alır. Kuzeybatıda Birleşik Arap Emirlikleri, batıda Suudi Arabistan, güneybatıda ise Yemen ile sınır komşusudur.

http://www.ulkemiz.com/umman-hakkinda-bilgi

Tayland hakkında bilgi

Tayland hakkında bilgi

Tayland resmi adıyla Tayland Krallığı, eski adıyla Siyam, Hindiçin yarımadasının orta kısmında bulunan Güneydoğu Asya ülkesi.

http://www.ulkemiz.com/tayland-hakkinda-bilgi

Cerrahlığın Gelişimi

Cerrahlığın Gelişimi

Cerrahlık yaraların, sakatlıkların ve öteki hastalıkların bıçakla tedavisidir. Eski insanlar, büyük bir olasılıkla, kırılan bir kolu ya da bir yarayı sarmak, bir apseyi yarmak, ya da diş çekmek gibi, cerrahlığın basit biçimlerini uygulamışlardır.

http://www.ulkemiz.com/cerrahligin-gelisimi


Türkmenler hakkında bilgi

Türkmenler hakkında bilgi

Türkmenler, çoğunlukla Türkmenistan'da, ufak bir kısmı da İran'da yaşayan Türk halkıdır.

http://www.ulkemiz.com/turkmenler-hakkinda-bilgi

Erkekler Neden Kadın Memelerini Sever?

Erkekler Neden Kadın Memelerini Sever?

Erkek ve kadın ilişkilerindeki bazı sorulara evrimsel biyoloji ile çözüm aranıyor. Erkeklerin annelerinden süt emmeleri veya çiftler arasındaki cinselliğin evrimsel kökenleri erkeklerin kadın memelerini sevmesinin sebebini bulabilir.

http://www.ulkemiz.com/erkekler-neden-kadin-memelerini-sever

Eski Türklerde Para ve Sikke

Eski Türklerde Para ve Sikke

Paradan Önce Ne Vardı? İnsan, paranın icadından önce, ihtiyaçlarını basit takas yöntemleriyle gideriyordu. Takas ve ticaretin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı sorusu ise bugün hâlâ bir tartışma konusu. Mevcut bilgilerimize göre, uzak mesafeden mal teminatının, en azından Üst Paleolitik dönemden beri var olduğu bir gerçek. Zira insan, Üst Paleolitik dönemden itibaren deniz kabuğu veya çakmaktaşı gibi hammaddelere ulaşmak için uzak mesafeler aşması gerektiğini öğrenmişti. Üst Paleolitik dönemi takiben Epi-Paleolitik Çağ’da ise (G.Ö. 20 binyıl) yaşamsal devamlılığını sağlayabilmek için takasın önemini iyice kavradı. Neolitik devrim ile birlikte insan, 2,5 milyon yıldan beri süregelen avcı-toplayıcı gelenekleri terk etmeye başlamış ve insanlık tarihinin belki de en önemli olayı olan “besin üretimi”ni gerçekleştirmişti (Childe 2010: 79). Üretime dayalı bu yeni ekonomik model zamanla “ticaret” kavramının gelişimini de tetikleyecek ve bu gelişim bir süre sonra ticaret yollarının doğmasını sağlayacaktı. Ticaret yolarının ağır ağır belirmeye başlaması, paranın varlığını da zorunlu kıldı. Temel ihtiyaçları giderme gayesiyle geliştirilmiş olan eski takas sistemi; kâr etme mantığı üstüne kurulu yeni ticari sistemlere doğru evrimleşiyordu. İnsan artık yaşamı için gerekli olan maddelerin değiş-tokuşunu, yalnızca hayatta kalma amacıyla yapmaz olmuş, bu iş sırasında ayrıca cebini doldurmayı, yani “kar etmeyi” de öğrenmişti. Bu nedenle takas sisteminde buğday, arpa veya hayvan değişimi yapmak yerine; daha değerli görülen maddelerin takası yapılmaya başlandı. Özellikle Maden Çağlarını takiben ticarette temel değişim aracı olarak bakır, bronz, gümüş ve demir gibi metallerin kullanımı tercih edildi. Ticari faaliyetlerde altın, lapis ve yeşim taşı gibi kıymetli ve az bulunan maddelerin kullanımı ise ticarete yeni bir boyut kazandırdı. Sikke darbından önce, ticari faaliyetler amacıyla kullanılan tüm bu materyallere biz “para” diyoruz.  Söz konusu ticari faaliyetler, ayrıca çok önemli başka bir sistemin daha doğuşuna kaynaklık etti; bugün bu satırlara göz gezdirmenizi sağlayan yazının icadına (Besserat, 1992: 1-4). Paranın sikkeye dönüşmesini görmek için ise uzunca bir süre beklememiz gerekti. İnsan, ancak milattan önce birinci bin yılın başlarında ticari faaliyetlerde sikkeyi kullanmaya başladı. Bu açıdan para ve sikkenin ayrımına varmak önemlidir. Para ticari ilişkilerde kullanılan her türlü genel değişim maddesini ifade ederken, sikke belirli bir siyasal otoritenin gücünü temsil eder. Sikkeler ağırlığı önceden ayarlanmış olan, üzerinde sikkeyi darp edip tedavüle çıkartan siyasal gücün çeşitli arma ve işaretlerini taşıyan ufak metal parçalardır. İlk sikkelerin kullanımına şahitlik eden topraklar ise Önasya ve Ortadoğu ülkeleri olmuştur (Tekin, 1997: 13). İpek Yolunda Ticaretin Başlaması İpek Yolu terimi, Uzakdoğu kökenli ipek ticaretinden çok daha fazlasını ifade eder. Bu terim zaman içinde Doğu ve Batı arasında yapılan ticaretin özel adı halini almıştır. Bölgede ilk ticari faaliyetler MÖ. 3. Binyıldan itibaren başlar. Orta Asya topraklarında çıkartılan ve Ortadoğu ülkelerine kadar satışı yapılan Lapis lazuli ticareti, bu ticari faaliyetlerin başında gelir (Lapis lazuli: Ender rastlanan lacivert renkli ve değerli bir taş türü). MÖ. 2. Binyıla gelindiğinde Doğu ve Batı arasındaki ticaret yolları bu kez Eski Asur Devleti’nin egemenliğine geçer. İran ve doğusunda Türkmen Sahra’dan elde edilen kalay madeni, Asurlular tarafından Anadolu’ya kadar taşınmış ve kalay bu çağın en önemli ticaret mallarından biri haline gelmiştir.  MÖ. 1. Binyılın başlamasıyla birlikte ise yüzlerce km’lik bu ticaret sahasına adını veren “ipek” başrolü almıştır (Moorey, 1994: 95). İlk Türk Paraları Neolitik Çağ kökenleri olan fakat Eneolitik Çağ ile güçlenen hayvancılık temelli besin üretimi, İç Asya halklarının temel geçim kaynağını oluşturuyordu. Altay-Sayan bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar, bölge halkının en az son 5 bin yıldan bu yana metali tanıdığını ve kullandığını göstermektedir. Temel ekonomik modelleri hayvancılık olan bu göçebe halklar, aynı zamanda iyi birer madenciydiler. Türklerin metali kullanmaktaki hüneri belki de savaşçı bir halk olmasından kaynaklanıyordu. Ok ucu, kılıç ve hançer üretiminde kullanılan metal; Türk soylu halkların geniş bir metalürji bilgisine sahip olmasını sağladı (Çoruhlu, 2007: 15-17). Üretilen metal eserler, bir süre sonra ticari faaliyetlerde kullanılan temel değişim maddesi haline, yani paraya dönüştüler. Böylelikle savaş sanayinin temelini oluşturan metal, Türk soylu halklara yalnız askeri üstünlük değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik güç de sağlamış oldu.   İlk Türk Sikkelerinin Darbı Nümismatik hiçbir zaman siyasal tarihten ayrı düşünülemez. Çünkü sikkelerin tarihi, aynı zamanda devletlerin tarihidir. Bu yüzden eski Türk sikkeleri hakkında bilgi vermeden önce; ait oldukları devletler veya boylar hakkında kısa birer giriş notu eklenmiştir. Kuşhanlar ve Kuşhan Sikkeleri 30-375 tarihleri arasında Kuzey Hindistan, Afganistan ve Türkistan’ın bir kısmında hâkim olan Kuşhanlar; Türk ve Hint-Avrupa kökenli halkların karışımından oluşan bir halktı. Devletin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Kujula döneminde, Yüeçi kabileleri de hâkimiyet altına alındı ve Kuşhanlar büyük bir İmparatorluk haline dönüştü. Orta Asya kökenli bir halk olan Yüeçilerin, Türk kökenli olma ihtimalleri düşüktür. Fakat uzun yıllar Türklerle birlikte yaşayan bu halk, Türk kültürünün tesiri altında Türkî bir görünüm almıştır. Kuşhan Devleti temelinde Türki unsurlar olmasına rağmen kurulduğu coğrafya itibariyle Türklerin ana vatanına uzak; Hint, İran ve Grek kültürleriyle ise komşuydu. Bu yüzden Türk kültürünün izleri zaman içinde yok olup gitti (Bayur, 1987: 68). Kuşhan İmparatorluk sikkeleri büyük oranda İran ve Grek kültürünün etkisi altında darp edilmiştir. Fakat bu sikkeler içerdikleri simge ve betimler açısından farklı kültür ve coğrafyalara ait öğeler de taşır. Sikkelerde görülen hilal, yıldız, hurşid (güneş) gibi gök cisimleri ile kurt, deve ve Hint Öküzü gibi hayvansal betimler; Kuşhan kültürünün ne kadar çok farklı kaynaktan beslendiğinin bir göstergesidir (Çetin, 2006:185). Kuşhan Sikkeleri: 1) Kuşhan komutan sikkesi. Ön yüzde başında bir alın bant ile kral portresi, arka yüzde ayakta duran askeri kıyafetli bir kişi gösterilmiş. Üzerinde HRAIOU / KORANOU yazısı okunuyor. 2) İmparator Vima Takto MS. 80-100, bronz tetradrahmi. Ön yüzde imparator büstü, arka yüzde elinde kırbaç tutan bir atlı süvari tasviri ve sağ alt köşede üç dilimli Asyatik bir damga yer almaktadır. 3) Vima Kadphises, MS. 100-127, bronz tetradrahmi. Ön yüzde ayakta üçken kesimli Kuşhan elbisesi giymiş olan imparator, arka yüzde elinde trident tutan boğa üzerinde bir savaşçı. 4) Kanishka I, MS. 127-152, bronz drahmi. Ön yüzde ayakta üçken kesimli Kuşhan elbisesi giymiş imparator, arka yüzde Nanaia isimli ayakta duran Ay Tanrıçası. 5) Huvishka I, MS. 152-192 bronz drahmi. Ön yüzde elinde kırbaçla bir filin üstünde gösterilen imparator, arka yüzde ayakta duran kahraman figürü. 6) Vasu Deva I, MS. 192-225 altın. Ön yüzde sol eliyle asa tutan, sağ eliyle bir sunak üstünde kurban sunan askeri kıyafetli hükümdar. Arka yüzde tanrı Şiva, boğanın önünde ve trident asası ile. 7) Vasu Deva II, MS. 290-310 altın. Ön yüzde imparator ayakta üçgen formlu Kuşhan kıyafetleri içinde bir eliyle asa tutup diğer eliyle kurban sunuyor. Arka yüzde boğanın önünde hilal başlığı ve trident asası ile tanrı Şiva. 8) Kipanada,  MS. 350-375. Tamamen Hintli kıyafetler ve figürler hâkim olmuştur.                                                Akhunlar ve Akhun Sikkeleri Yapılan son araştırmalar Akhunların oluşum devresinin MÖ. 50’lere kadar uzandığını göstermektedir. Hunların batı kolunu oluşturan Akhunlar, MS. 2. Yüzyılda büyük kitleler halinde Orta Asya’nın güneyine doğru yöneldiler. Bu halklara Çin yıllıklarında Yüe-ban, I-ta, Ye-ta gibi adlar verilirken; Göktürkçe belgelerde Apar, diğer kaynaklarda ise Uar-Hun, Huna ve Eftalit gibi isimler verilmiştir. Akhunlar, MS. 408-670 tarihleri arasında doğuda Gobi Çölü’nden batıda Hazar Denizi’ne ve güneyde Hindistan’a kadar uzanan bir alanı hâkimiyetleri altına aldılar. Kuşhan devletinin yıkılışı  ardından onların mirası da Akhunlar’ın kontrolü altına girdi. V. yüzyılın başlarında ise Ceyhun Nehrini geçerek Sasani arazisini istila etme teşebbüsünde bulundular. Bu hadiseler İslâm kaynaklarında Hun tarihine ilişkin izler bıraktı (Çeliktaş, 2011: 51). Akhunlar kısa zamanda İpek Yolu ticaretini ele geçirdiler ve önemli bir siyasi güç haline geldiler. VI. Yüzyıla doru Göktürklerin güçlenerek batıya doğru yönelmeleri Akhunlar ile karşılaşmalarına neden oldu. Bu tarihlerde Akhunlar artık zayıflamış ve topraklarından geri çekilmeye başlamıştı. Göktürklerin Sasanilerle yaptıkları iş birliği sonucunda Akhun devleti yıkılacak ve İpek Yolu’nun kontrolü bu kez farklı bir Türk devletinin eline, Göktürklere geçecektir (Litvinsky, 1996:370-72). Akhun sikkeleri: 1) MS. 430-490 yıllarına ait, Khingila adına düzenlenmiş üzerinde Raja Lakhana (Udaya) Ditya yazısı bulunan büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 2) MS. 475-576 yıllarına ait, Batı Afganistan’dan çıkarılmış, üzerine Yunan el yazısı ile SRIO SHAKO yazılmış, Napki Malka tipli büst ve ateş mihrabı olan sikke. 3) MS. 475-576 yıllarına ait, üzerine Yunan el yazısı ile SRIO SHAKO yazılmış Napki Malka tipli büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 4) MS. 475-576 yıllarına ait, Kabil bölgesinden, Pehlevi yazıları olan Napki Malka tipli taçlı büst ve ateş mihrabı olan gümüş sikke. 5) MS. 475-576 yıllarına ait, Gandhara’dan çıkartılmış, Pehlevi yazıları olan Napki Malka tipli büst, yarık kenarı olan sikke. 6) MS. 590-610 yıllarına ait, Sasani hükümdarı IV. Hürmüz’ün darplarını anımsatan ve Yunan el yazısı ile FORO yazılmış bakır sikke. 7) MS. 700 yıllarına ait, Arap-Sasani dirhemileri stilinde gümüş sikke. 8) MS. 475-576 yıllarına ait, Kabil bölgesinden, Pehlevi yazıları olan Napki Malka biçimli, taçlı büst ve ateş mihrabı olan sikke. Göktürkler ve Göktürk Sikkeleri Turan coğrafyasına ait muhtelif yerlerde Göktürk-runik harfli çok sayıda sikke ele geçmiştir. Bu sikkelerin genel özelliği mevcut bir Çin sikkesinin arka yüzüne Göktürk harflerinin kazılmasıyla oluşturulmuş olmalarıdır. Bulunan sikkelerin pek çoğu “Tang Hanedanı” ile çağdaş olup çoğunlukla 7-8. yüzyıllara aittir. Esasında Çin sikkelerindeki bu Türkçe runik harfli ifadeler birer “kontrmark” olarak algılanmalıdır. Zira Çin sikkeleri üzerine kazınan bu harfler veya damgalar aslında nümismatik terminolojisinde kontrmark dediğimiz ve belli bir devlete ait sikkenin başka bir coğrafya, başka bir siyasal güç veya başka bir hükümdar tarafında da benimsenmiş olduğunu gösteren işaretlemelerdir (Morrisson, 2002: 74). Bu bakımdan Çin sikkelerinin Göktürk damgaları vurularak Türkistan coğrafyasında da sıklıkla kullanılmış olması, İpek Yolu ticaretinin dış hacmini göstermesi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Göktürk sikkeleri üstüne Türkiye’de yapılan ilk araştırmalar, büyük Türkolog Hüseyin Namık Orkun tarafından başlatılmıştır. Hüseyin Namık, 1935 yılında yayınladığı “Eski Türklerde Para” başlıklı makalesi ile runik harfli birkaç Göktürk sikkesine açıklık getirmeye çalışmıştır (Orkun, 1939:169). 1939 yılında çıkarttığı Eski Türk Yazıtları kitabının II. cildinde ise “Göktürk Yazısı İle Yazılmış Birkaç Türk Parası” başlıklı makalesi ile bu konuya tekrar değinmiştir. Hüseyin Namık, bu makalesinde önemli bir ayrıntıyı hatırlatarak akçe sözcüğünün etimoloji üstünde durur. Bu sözcüğün “agı” ve “ça” ibarelerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Agı, Eski Türkçede ipek demektir. Bu sözcüğe ulanan –ça –çe eki ise “gibi” anlamı veren benzetme ekidir. Bu durumda “ağıca” veya bugüne ulaşan şekliyle “akçe“ ipek gibi olan, ipek yerine kullanılabilen anlamlarını vermektedir. Türklerin para yerine akçe yani “ipek gibi” sözünü kullanmış olmaları bile Eski Türk toplumu için ipeğin ve İpek Yolu ticaretinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır (Orkun, 1935: 39-40). Göktürk harf veya damgalarının kazındığı sikkeler kuzeyde Yenisey-Hakasya topraklarından güneyde Afganistan-Kabil bölgesine kadar yayılmaktadır. Göktürk sikkeleri üstüne detaylı bir katalog hazırlayan sayın Dr. Gaybullah Babayar bu sikkeleri: Taşkent, Otrar, Fergana, Soğd, Buhara, Toharistan ve Kabil bölgeleri gibi farklı bölgesel başlıklar altında incelemiştir. Dr. Babayar,  bu çalışmasında daha çok güneyli buluntular üstüne yönelmiştir (Babayar, 2007: 23-30). Şüphesiz bu liste Yenisey-Sibirya ve Moğolistan gibi kuzey coğrafyasına ait bölgelerin eklenmesiyle daha da uzayacaktır. Kuzey buluntularında Göktürk harfleri ve damgalar dışında herhangi bir portre veya tasvire rastlamak çok güçtür. Fakat güney buluntularında diğer yerleşik kültürlerin de etkisiyle çok sayıda portreli ve tasvirli Göktürk sikkesi ele geçmiştir. Bu sikkeler arasında kağan ve hatun portrelerinin bir arada verildiği örnekler ilgi çekicidir. Bu sikkeler ayrıca taşıdıkları “ay-yıldız” sembolleri bakımından da Türk tarihi için ayrı bir öneme sahiptir. Göktürk Sikkeleri: 1) Bağdaş kurmuş tahta oturan, uzun saçlı, bir elinde kuş tutan prens; sağ ve sol yanında ay yıldız motifleri var. Arka yüzde bir daire içinde büyük bir damga yer almaktadır. VII. Yüzyılın ilk çeyreği, bakır, Taşkent. 2) Kağan ve Hatun portresi. Geniş yüzlü saçları iki yana ayrılmış olan kağan tasviri ve yanında üç dilimli Umay ana başlığı taşıyan hatun portresi. Her iki portre arasında ay-yıldız sembolü görülüyor. Arka yüzde Soğdça “Bu sikke Yabgu Çidarnak’ındır” ifadesi yazılıdır. VII. Yüzyılın ilk yarısı, bakır, Taşkent. 3) Sol tarafta geniş yüzlü kağan portresi, sağ tarafta üç dilimli başlığıyla hatun portresi yer alır. Arka yüzde üst üste dizilmiş hilalleri anımsatan büyük bir damga vardır. Bu damganın etrafında Soğdça “Bagi Tun Qagan” İlahi Tun Kağan ifadesi okunmaktadır. VII-VIII. Yüzyıl, Bakır, Taşkent. 4) Uzun saçları omuza kadar dökülen oldukça çekik gözlerle tasvir edilmiş bir Göktürk prensi. Sikke üstünde ay-yıldız sembolleri görülmektedir. Arka yüzde Soğdça “Bu sikke Çaç (Taşkent) Hükümdarı Tegin’indir” ifadesi yer alır. VII. Yüzyıl, bakır, Taşkent. 5) Kağan ve hatun portresi. Kağan uzun saçlı ve aşağı doğru inen uzun bıyıklarla gösterilmiş. Lejantı silinmiştir, sadece Soğdça “Hatun” ifadesi okunmaktadır. VI-VII. Yüzyıl, Semerkant. 6) Büyük süslü bir taç ile hükümdar kıyafetleri içinde gösterilen prens. Tasvir, yuvarlak yüzlü ve çekik gözlüdür. Portre etrafında, Eski Pehlevice “Şan ve şerefin artsın” yani “ Tekin, heybetli Horasan Hükümdarı” ifadesi yer almaktadır. Arka yüzde ateş mihrabı ve onun çevresinde kâhinler gösterilmiştir. VII. Yüzyılın I. Çeyreği, bakır, Afganistan. 7) Ön yüzdeki Çince kitabeden 759 yılında darp edildiği anlaşılıyor. Bu Çince bölümde “Şun Tyan Yuan Bao” (Şun Tyan’ın ilk sikkesidir) ifadesi yer alır. Arka yüzdeki Göktürkçe kitabede ise “bakır bini eb kiçig urıka” ifadesi yazılır ve “Bakırların bini küçük oğul için evdir” şeklinde tercüme edilmiştir. VII. Yüzyıl, bakır, Yenisey. 8) Ortasındaki kare biçimli oyuk ile tipik bir Çin darbı olan sikkenin Göktürkçe kitabesini Sarthocaukı Harcavbay şu şekilde okumuştur: “Altun edis edigin altid takıg olur” bu ifade “En kıymetli mal kağanın altın tahtında olur” şeklinde tercüme edilmiştir. Sikke, 1961 yılında Moğolistan’ın Doğu Aymak bölgesinde arkeolojik araştırmalar yapan N. Serodjav tarafından bulunmuştur. Sikke halen Moğolistan Bilimler Akademisi’nin tarih enstitüsünde korunmaktadır. Türgişler ve Türgiş Sikkeleri Türkişler önceleri Göktürk hâkimiyeti altında yaşarken, Göktürklerin zayıflamasıyla birlikte bağımsızlıklarına kavuştular. Türgiş devrinin en önemli siyasal olayları 720-730’lu yıllar arasında gerçekleşen Türgiş-Emevi savaşlarıdır. Türgişler, Emevi Halifelerinin Güney Türkistan’a atadıkları valileri ağır yenilgilere uğratmış ve Arap ordularını Türkistan işgalinden uzak tutmuşlardır. Türgiş sikkeleri hakkında Aleksandr Nathanoviç tarafından 1940 yılında önemli bir makale yayınlanmıştır. Nathanoviç bu makalede, Ermitaj Müzesi’nin “Çin-Türk” sikkeleri koleksiyonunda, Türgişler devrine ait oldukça nadir ve az bilinen sikkelerin mevcut olduğunu belirtmektedir. Bu sikkeler özellikle Taraz harabelerindeki çalışmalar sırasında bulunmuş olup, VIII. Yüzyıldan XII. Yüzyıla kadar geniş bir döneme yayılır. Nathanoviç, bölgede İranlı Samani İmparatorluğu’na ait sikkelerin hiç bulunmamış olmasına özellikle dikkat çeker. Bu durum siyasal hâkimiyet alanları ve ticari faaliyetlerin yorumlanması için önemli bir ayrıntıdır. Türgiş sikkeleri doğrudan doğruya Türk darbı olan sikkelerdir. Daha önceki Göktürk sikkelerinde sıklıkla rastlanıldığı gibi Çin sikkeleri üstüne sonradan kazınan işaretlerden oluşmaz. Bu açıdan Türgiş sikkelerinin Türk tarihi açısından büyük bir önemi vardır. Fakat sikkelerin form ve özellikleri hala Çinli unsurlar içermektedir. Bakırdan basılan sikkeler 2,4 cm. çapında olup 5,1- 5,5 gr. ağırlıkları arasındadır. Bu sikkeler üstünde kağan portrelerine çok nadir rastlanılır. Sikke kitabelerinde Soğd-Uygur harfleri kullanılmıştır ve bu kitabelerde “Türgiş Kağan Bay Baga” şeklinde ifadeler geçmektedir. Nathanoviç, bu sikkeleri ağırlıkları ve tipolojik özelliklerine göre altı farklı alt tipe ayırmıştır (Nathanoviç, 2006:143-152). Uygurlar ve Uygur Sikkeleri 747 ve 840 yılları arasında hüküm süren Uygur Kağanlığı, zengin bir ticaret hacmine ve şehir geleneğine sahipti. Uygurların yüksek oranda şehirleşmiş bir toplum olmaları, ticareti yazılı kanun ve sözleşmelere bağlayan sistematik bir hale getirdi. Alman arkeolog Albert von Le Coq’un Doğu Türkistan’da gerçekleştirdiği keşifler, Uygur Kağanlığı hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlamıştır (von Le Coq, 1928). Uygurca metinler hakkında ülkemizdeki en önemli çalışmalarıysa yine eğitimini Almanya’da tamamlayan Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat yürütmüştür. Uygur sikkeleri ve ekonomi metinleri üstüne ise Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya ve Prof. Dr. Melek Özyetgin’in çok sayıda önemli yayını bulunmaktadır. Sertkaya yaptığı metin incelemeleri doğrultusunda Uygurların 5 farklı para birimi kullandıklarını belirtmiştir (Sertkaya, 2006a:117-119). Bu birimler şu şekilde sıralanabilir: Yastuk: Çincesi TİNG, Farsçası Baliş olan bu birim 2.000 gram ağırlığında bir külçeyi ifade eder. Altun Yastuk ve Kümüş Yastuk gibi kullanımları vardır. Yarmak: Çincesi LİANG, Soğdçası Satır olan bu birim 40 gram ağırlığındaki külçeyi ifade eder.  Yastuk’un 1/50’sidir. (1 Yastuk= 50 Yarmak) Bakır: Çincesi CH’İEN olan bu birim 4 gram ağırlığındaki metali ifade eder. 500 Bakır= 10 Yarmak birimi karşılamaktadır. Vun: Çincesi WEN olan bu birim 0,4 gram ağırlığı karşılamaktadır. Yastuk’un 1/5000’i, Yarmak’ın 1/100’i, Bakır’ın 1/10’idir. ( 1 Yastuk= 5000 Vun, 1 Yarmak=100 Vun, 1 Bakır= 10 Vun’u karşılamaktadır) Çav: Çincesi CH’AO olan bu birim kağıt para yani banknot yerine kullanılmaktadır. 1 Yastuk= 2000 gr. Altın veya Gümüş 50 Yarmak= 40 gr. Altın veya Gümüş 500 Bakır= 4 gr. Altın veya Gümüş 5000 Vun= 0,4 gr. Altın veya Gümüş eder. Uygur Sikkeleri: Göktürkler, Çin darbı sikkelere kendi damga ve harflerini kazıyarak yani bir anlamda kendi kontrmark’larını vurarak bu sikkeleri Göktürk Kağanlığı sınırları içinde de kullanıyorlardı. Fakat bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda doğrudan Göktürk Kağanlığına ait ve Göktürk harfleriyle darp edilmiş hiçbir örneğe rastlanılmamıştır. Göktürk sikkeleri daha önceden de belirtildiği gibi kuzeyli ve doğulu örneklerde Çin; güneyli ve batılı örneklerde ise Hint ve İran tesiri altındaydı veya daha doğru bir ifadeyle doğrudan belirtilen bu kültürlere aittiler. Fakat Uygurlar, Göktürklerin aksine (her ne kadar yine Çin tesiri altında kalmış olsa da) doğrudan doğruya Uygur harflerini kullanarak kendi sikke darplarını gerçekleştirdiler. Uygurların Beş Balık şehrinde bulunan bakır sikke, Uygur harfli güzel bir örnektir. Sikkenin ön yüzünde 6, arka yüzünde ise 3 Uygurca kelime vardır. Ön yüzde “Köl Bilge Tengri Bükük Uygur Kağan” ifadesi yer alır. “Köl Bilge Tengri Kan”, Koço Uygur Beyliğinin 18. Kağanıdır. Bu kağan 947-959 yılları arasında hüküm sürdüğüne göre sikke 10. Yüzyılda yani Çin’in Tang hanedanı devrinde darp edilmiştir (Sertkaya, 2005: 24-25). Uygurların Kâğıt Paraları: “ÇAV” Koço Uygur Hanlığı’nın hanı İdikut Barçuk, 1209 yılında Cengiz Han’a teslim oldu ve Uygur Hanlığı Moğol yönetimi altına girdi. Fakat devletin her türlü idari ve ticari kontrolü hala Uygurların elindeydi. Aynı dönemlerde Çin’deki Moğol hâkimiyetini ise Yuanlar temsil ediyordu. Yuan idaresi 1267‘de Uygur tüccarların ticarî faaliyetlerini idare etmek ve denetlemek üzere “Ortak tüccarları idare eden merkez büro” adlı bir hükûmet ofisi kurdu. 1281’de merkezî büronun adı “Para düzenleme teftiş bürosu” olarak değiştirildi. 1283 yılında da ise hazine ofisi aracılığı ile Uygur bölgesindeki kâğıt paranın değişimi ve yönetimi işleri düzenlendi. Koço Uygurlarında kâğıt para ilk kez Mönge’nin hüküm sürdüğü dönemlerde kullanıldı. Karakurum’da Mönge’nin (1251-1259) hükümdarlık devrine ait imparatorluk damgasını taşıyan kâğıt paralar bulunmuştur (Özyetgin, 2004: 97). Kubilay Han (1260-1295) Çin’deki ticareti geliştirmek ve kolaylaştırmak için kâğıt paranın kullanımına yöneldi. Kendisinden önce kullanılan kâğıt para birimlerini hükümsüz saydı. Yeni kâğıt para sisteminde; halkın sahip olduğu altın, gümüş ve bakır gibi değerli madenler devlete teslim edilerek, bu metal paraların kâğıt paralarla olan değişimi kontrol altına alındı. Kâğıt para kullanımı aslında bir Çin geleneğiydi ve Çinliler bu paraları Tang hanedanı döneminde 8. Yüzyılın ortasından beri kullanıyorlardı. Fakat Kubilay Han döneminde banknot kullanımı zirve noktaya çıktı. Kubilay döneminde 3 çeşit kâğıt para birimi kullanılmıştır, bunlar: Ssŭ-ch’ao: Bir tür ipek üzerine basılmıştır, 1000 ipek ssŭ-ch’ao, 50 gümüş liang’a eşittir. Chung-t’ung yin-huo: “Çuntung devrinin gümüş parası” olup, 1, 2, 3, 5, 10 liang birimle değerlendirilmiş (1 liang = 1 gümüş), ancak Kubilay döneminde bu birimin kullanımı tercih edilmedi. Chung-t’ung yüan-pao chiao-ch’ao: 1260 yıllarının başında Kubilay Han tarafından tedavüle çıkartılmıştır. Devrinin en önemli, en yaygın, güvenilir ve en uzun ömürlü parası olmuştur. Yuan döneminde banknotun değeri gümüş üzerinden hesaplanıyordu. Buna göre 1 yuan pao, 50 liang gümüşe eşitti. Bu para birimi 10, 20, 30, 50, 100, 200, 300, 500 wen şeklinde onun ve yüzün katlarıyla birimlendirilmişti. Uygurlar arasında Çav özellikle Koço-Turfan Uygurları arasında kullanıldı ve karşılığı Yastuk şeklinden ölçüldü. Uyguca metinlerde geçen iki tür Çav vardır. Bunlardan ilki sadece Çav şeklinde geçer, ikincisi ise Çung-Tung Bav Çav şeklinde geçmektedir. Bu ikinci birim Kubilay’ın çıkardığı meşhur banknotları ifade eder ki, bu yönden ayrıca kronolojik önemleri vardır (Özyetkin, 2004: 99). Uygurca Bir Ticaret Metni: Orijinali Küskü yıl törtünç ay bir yangıka manga Bolmışka asığka kümüş kerjgek bolup Kara Oğul-ta altı satır kümüş altım. Kaç ay tutsar men ay sayu birer yarım bakır kümüş asığ bilen köni birür men. Birginçe yok bar bolsar men, kişim Tözün köni birşün. Tanuk: Borlukçı. Tamik: Er Buka. Bu tamğa men Bolmış-nıng ol. Men Yıkınç Tutung ayıtıp bitidim. Tercüme Sıçan yılının dördüncü ayının birinci gününde bana Bolmış’a kullanmak için gümüş lâzım olup, Kara Oğul’dan altı satır gümüş aldım. Kaç ay tutarsa tutsun, ben (her) ay için birer yarım bakır, gümüş faizi ile doğru (olarak) vereceğim. Verinceye kadar ölsem, karım Tözün doğru (olarak) versin. Şâhit: Borlukçı. Şâhit: Er Buka. Bu damga ben Bolmış’ındır. Ben Yıkınç Tutung söyleyip yazdım (Sertkaya, 2006-b: 73-100). **Sergen Çirkin KAYNAKÇA Babayar, G. (2007). Köktürk Kağanlığı Sikkeleri Kataloğu. Ankara: TİKA.  Bayur, Y. H. (1987). Hindistan Tarihi 1. Cilt. Ankara: TTK. Besserat, D. S. (1992). Before Writing, Vol. I. Austin: University of Texas Press. Childe, G. (2010). Kendini Yaratan İnsan. İstanbul: Varlık Yayınları. Çeliktaş, M. (2011). Ak Hunlar Tarihi Üzerine Türkiye ve Dünyada Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi. Ankara: Ankara Üniversitesi (ylt). Litvinsky, B. (1996) The Hephthalite Empire. History of Civilizations of Central Asia: Vol. 3. Paris: Unesco Publ. Çetin, K. (2006). İran’dan Anadolu’ya Selçuklu Paraları. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 29: 183-194. Moorey, P. R. S. (1994). Ancient Mesopotamian Materials and Industries: The Archaeological Evidence. New York: Clarendon Press. Morrisson, C. (2002). Antik Sikkeler Bilimi Nümismatik. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Nathanoviç, A. (2006). Türkiş Sikkeleri. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Orkun, H. N. (1935).  Eski Türklerde Para. Türk Hukuku Tarihi Araştırmalar ve Düşünceler. Ankara: Köyhocası Matbaası. Orkun, H. N. (1939). Eski Türk Yazıtları II. Cilt. İstanbul: TDK. Özyetgin, A. M. (2004). Eski Türklerde Ödeme Araçları: Kâğıt Para Çav’ın Kullanımı. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 1(1): 90-105. Sertkaya, O. F. (2006a). Hukuki Uygur Belgelerindeki Para Birimleri Üzerine. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Sertkaya, O. F. (2006b). Uygur Para Belgeleri. Eski Türklerde Para. İstanbul: Ötüken. Sertkaya, O. F. (2005). Uygurların Uygur Harfli Sikkeleri. Orkun Türkçü Dergi, sayı 88, 24-25. Von Le Coq, A. (1928). Buried treasures of Chinese Turkestan : An Account of the Activities and Adventures of the Second and Third German Turfan Expeditions. London: G. Allen & Unwin. Yazar - Sergen Çirkin http://bilimdili.com/dusunce/eski-turklerde-para-ve-sikke/

http://www.ulkemiz.com/eski-turklerde-para-ve-sikke

Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük

Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük

Eski Türklerin İnanışları Tam Olarak Ne Yönde? Büyü konusuna girmeden ve eski Türklerdeki (İslam öncesi dönemde ve İslamiyet’ten sonrasındaki eski kültürlerini devam ettirdikleri dönemde) büyü örneklerine değinmeden önce Türklerin dine bakış açılarından ve inanışlarından bahsedilmelidir. Metin içerisinde bunlara çok sık atıfta bulunulacağından şaman nedir, kam nedir, yeri nedir, dini inanışlar varsa büyü niye var gibisinden sorularla boğuşmamak için (bilhassa konuya aşina olmayanlar açısından) bu gereklidir. Eski Türklerin dünya tasavvuruna göre doğada birtakım gizli güçler var olmaktadır. (Nezaket Hüseyn Kızı, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 338)Orhun Kitabeleri’ndeki “yer-su” (yar-sub), Uygurlarda “yir-suv” olarak ifade edilen bu “doğadaki gizli güçler”, korkulan ve saygı gösterilen unsurlar olarak düşünülürler ve bu nedenle “ıduk” yani kutsal kabul edilirler. (İbrahim Kafesoğlu, “Eski Türk Dini”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 297) Farklı dönemlerden eski Türk toplulukları arasında görülen Yer-su ifadesi ve gök-yer ibadetleri bu şekilde Göktürk Abideleri’nde de vurgulanmaktadır. (Vladimir Barthold, Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, s. 10) Bir yerin kutsal kabul edilmesinin nedeni ise bu yerlerin “ruhu” olarak kabul edilen “izi”lerinin (sahip) bulunduğuna inanılmasıydı. (Harun Güngör, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 263) Bu ruhlara “izi”nin yanı sıra “iye”, “yiye”, “eye” gibi isimler de verilmekteydi. (Celal Beydili Memmedov, “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 330) Bu bilgiler eski Türk inanışlarının bir özeti mahiyetindedir. Anadolu’da bu inanış “bizden iyiler” şeklinde anılmakta ve halen görülmektedir. (İsmet Zeki Eyüboğlu,Anadolu İnançları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998, s. 145) Bu inanışların mevcudiyeti tarihsel kaynaklarda da tespit edilebilmektedir. Mesela Kaşgarlı Mahmud, XI. yüzyıla ait “Divan-ı Lügati’t-Türk” adlı eserinde: “Yere batası kâfirler göğe “Tengri” derler. Yine bu adamlar büyük bir dağ büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her şeye “Tengri” derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (secde ederler)” bilgisini vermektedir. (Besim Atalay,Divan-ı Lügati’t-Türk Tercümesi, Cilt 3, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1998, s. 377) Gerdizi de XI. yüzyılda yazılmış “Zeyn el-Ahbâr” isimli eserinde Çiğiller ve Türgişlerden bahsederken onlar arasında: “Türkler bu sonuncu dağa taparlar. Bu dağ adına yemin ederler. Buranın Allah’ın ikametgâhı olduğunu söylerler.” şeklinde bir inanış olduğunu bildirmektedir. (Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001, s. 89) Bu tip inanışlar şekil değiştirerek Türk toplulukları arasında farklı biçimler ve isimler altında bir anlamda devam ettirilmiştir. Konargöçer kültürün tesiri ve siyasi nedenlerle tarihin birçok döneminde çeşitli dinler (Budizm, Manicilik, Nasturi, Hristiyanlık vb.) benimsedikleri bilinen Türkler, hangi dinin etkisine girerlerse girsinler Şamanizm’den gelen inanışlarını da yaşattıkları kendilerine özgü bir kültür taşımışlardır. (Michel Balivet, Ortaçağda Türkler, Alkım Yayınları, İstanbul 2005, s. 16, 26) Örneklerle Eski Türk İnanışları Eski Türk inanışlarının ve bununla ilgili bazı âdetlerin tarihi kaynaklarda görülebileceğine yukarıda değinilmişti. Bu örnekler üzerinden eski Türk inanışlarını saptayabilmek mümkündür. Asya Hunlarının (Hsiung-nu) inancıyla alakalı olarak her yıl ilkbaharda bir defa atalarına, gökyüzüne, yeryüzüne ve ruhlara kurban sundukları, yabgunun her gün iki defa sabahleyin doğan güneşe, akşam ise doğan aya saygıda bulunması, ay ve yıldızların durumuna göre tedbirler alınması gibi hususlar kaynaklarda görülebilmektedir. (Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, İstanbul 2005, s. 114) Göktürklerin (Kök-Türkler) de her yaz devlet ileri gelenlerinin katıldığı, ilk ortaya çıktıklarına inandıkları mağarada kurban merasimi yaptıkları, 10. ve 20. Günler arasında insanlarla birlikte toplanıp Gök-Tanrı’ya kurban sunup ibadet ettikleri, ruhlara ve tanrılara saygı gösterdikleri ifade edilmektedir. Ötüken’in batısında, yüksek bir dağın zirvesinde bulunan bir yere Pe-teng-ning-li (yani Yer Ruhu) adını verdikleri bir yer bulunmaktadır. Bundan başka sihirbazlara ve büyücülere inandıkları, geleneklerinin Hsiung-nu’larla aynı olduğu belirtilmektedir. Je-han’ların (saçı saçmak amacıyla) kurban merasimlerini idare edip kötü ruhlara karşı gelmeyi önlediklerinin bahsi geçmektedir. (Ahmet Taşağıl, Göktürkler, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003, s. 97-98, 113) Aynı şekilde “Eski Tang Tarihi”nde (M.S. 940-945) Göktürklerin kardeşlik andı ile alakalı bir “tütsü yakma” uygulamasından bahsedilmektedir. “T’ai-tsung (Tang imparatoru, hükümdarlık: M.S. 626-649) gene ilerledi ve bir süvarisiyle T’u-li Kağana (Doğu Göktürk kağanı, hükümarlık: M.S. 621-631)şu haberi gönderdi: Zor günlerde karşılıklı yardımlaşacağımıza dair ant içmiştik. Şimdi askerlerinin başına geçmiş (üstümüze) yürüyorsun. Nasıl oluyor da [ant içerken yaktığımız] tütsünün hatırını gütmüyorsun?” (İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal, Çin Kaynaklarında Türkler-Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006, s. 125-126) İslam kaynaklarında yer almaya başladıkları dönemlerde bu inanışları taşıdıklarından yine bu tip tespitler görülebilmektedir. Mesela İbn Fadlan’ın Seyahatnamesi’nden (X. yüzyıl) Başkırtların dini inançlarından bahsedilmektedir: “Onlardan (Başkırtlar) her biri erkeklik uzvu büyüklüğünde, aynı şekilde bir ağaç yontup üzerine asar (töz). Sefere çıkmak isterse veya bir düşmanla karşılaşırsa ona secde eder, “Ey Rabbim! Bana şöyle şöyle yap” der. Tercümana sordum (İbn Fadlan), “Bu meseleyi içlerinden birine sor. Niçin onu Rab kabul ediyor?” dedim. Adam cevaben: “Ben onun bir benzerinden çıktım. Ondan başka beni yaratan tanımıyorum,” dedi. Aralarından bazıları on iki rabbı olduğunu söyler: kışın rabbı, yazın rabbı, yağmurun rabbı, rüzgârın rabbı, ağaçların rabbı, insanların rabbı, suyun rabbı, gecenin rabbı, gündüzün rabbı, ölümün rabbı, yerin rabbı. Gökteki rab (Gök Tanrı) bunların en büyüğüdür. O da diğerleriyle anlaşır. Her biri diğerinin yaptığına razı olur. İçlerinden (Başkurtlar) bir grubun yılanlara, bir grubun balıklara, bir grubun turna kuşuna taptıklarını gördük. Bana anlattıklarına göre, bir gün düşmanlarından bir kavimle savaşıyorlarmış, düşmanlar onları yenmiş, bu sırada turnalar bağırınca düşman korkup kaçmış, galipken mağlup hale düşmüş. Bunun üzerine turnaya tapmaya başlamışlar, “Bunlar bizim rabbimiz. İşte yaptıkları. Düşmanlarımızı yendiler,” demişler. Bundan dolayı turnalara tapıyorlarmış.” (Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 19-20) Bir başka örnek X. yüzyılın ünlü Fars tarihçi ve coğrafyacısı İbn el-Fakih’in, “Kitabü Ahbar el-Buldan” adlı eserinden, araştırmacı Ramazan Şeşen’in aktardığına göre: “Türkler bir hükümdar veya kişiyle anlaşma yapmak isterlerse bakırdan imal edilmiş bir putun yanına gelirler. Sonra içinde su bulunan bir kap getirirler. Onu putun önüne korlar. Sonra kava bir parça altın, bir avuç karacadarı koyarlar. Sonra kadın şalvarları getirip kabın altına koyarlar. “Sana yemin veriyoruz. Bu yemini bozar, hainlik yaparsan Allah seni kadın yapsın. Bu şalvarı giy. Allah sana, bu darı gibi un ufak yapacak bir düşmanı musallat kılsın, benzin bu altın gibi sararsın” derler. Adam yemin ettikten sonra suyu içer. Eğer yeminini bozarsa ölür veya başına bir bela gelir.” Bir başka örnek Ramazan Şeşen’in Ebu Dülef el-Benazici’den aktardığına göre: “Yine bu ülkede (Neca adlı bir Türk topluluğu, Şeşen’e göre başka bir kaynakta geçmemektedir bu isim) ateşte yanmayan bir ağaç vardır. Bu ağaçtan putlar yaparlar. …Onların ülkesinde (Oğuzlar) karın ağrısına iyi gelen beyaz bir taş, kılıç üzerine sürünce keskinliğini ortadan kaldıran kırmızı başka bir taş vardır. …Onların (Tokuzoğuzlar) ülkesinde, burnu ve başka yeri kanayan insan üzerine asılınca kanamayı durduran bir çeşit taş vardır. …Onlar (Kırgızlar) geceleyin lamba yerine yakılan bir çeşit taşa sahiptirler. Bu taş başka yerde yanmaz. …Duvarlarında (Karluklar) eski hükümdarlarının resimleri olan bir mabetleri vardır. Bu mabet ateşte yanmayan bir ağaçtan yapılmıştır. Bu ağaç onların ülkesinde çoktur.” (Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 52, 63, 66-67) Kültür etkileşiminin söz konusu olduğu bir diğer topluluk olan Moğollarda da bu tip inanışlara dair “Moğolların Gizli Tarihi”nde de görülebilen örnekler vardır: “Temucin (Cengiz Han-Çinggis-Hahan) Burhan (dağlarından) inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi: “Ho’ahçin ana (karısı Börte’nin yanında çalışan ihtiyar kadın) gelincik gibi işittiği, Kakım gibi gördüğü için, Hayatımı kurtarmak niyetiyle, (Ancak) bir yular başlığı olan bir atla, Geyik izlerini takip ederek, Karaağaç kabuklarından kulübelere sığınarak, Burhan tepesine çıktım. Burhan-haldun’un yardımıyla bir bitin hayatı gibi hayatım kurtuldu. Biricik hayatımı kurtarmak niyetiyle, Yalnız bir atla sığın izlerini takip ederek, Söğüt kabuklarından kulübelere sığınarak, Haldun’un tepesine çıktım. Haldun-burhan’ın yardımıyla, bir kırlangıcın hayatı gibi hayatım kurtuldu. (Bu esnada) büyük korku da geçirdim. (Bundan sonra) Burhan-haldun için, Her sabah tapınmalıyım, Bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin!” Temucin bu sözlerle kemerini boynuna ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti.” (Anonim, Manghol-un Niuça Tobça’an (Moğolların Gizli Tarihi) I. Tercüme, çev. Ahmet Temir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010, s. 41) Yine Gizli Tarih’te yer-su ruhlarıyla ve fal-büyü uygulamalarıyla alakalı enteresan bir anekdot vardır: “Ogodai-hahan orada (Şira-dektur, Sarı Yayla, Lung-hu-t’ai) hastalanarak dili tutuldu. Birçok büyücü ve kâhinleri toplayarak fala baktırdıkları zaman: “Kitan halkına (Kuzey Çin’deki Kin Hanedanı yahut Curçenler ahalisi) ait yer ve suların hâkimi olan ruhlar: ‘Halkımız yağma edildi, şehir ve kalelerimiz yıkıldı!’ diyerek (Hanı) ağır surette hasta etmişlerdir.’ diye cevap verildi. Sonra (Hanın) hayatı için fidye olarak (zaptedilen) memleket ve halkların iadesi, altın, gümüş ve her türlü yiyecek teklif edilerek, hayvan bağırsakları vasıtasıyla tekrar fala baktırıldı ise de müsait cevap çıkmadı, bilakis (Han) daha ziyade fenalaştı. “Hanın neslinden bir adamı versek olmaz mı?” diye fala baktırdıklarında Han birdenbire gözünü açtı, su istedi ve içtikten sonra: “Ne oluyor?” diye sordu. Falcılar: “Kitan halkına ait yer ve suların hâkimi olan ruhlar: ‘Yer ve sularımız alındı, halkımız yağma edildi!’ diyerek seni ağır surette hasta etmişlerdi. Fidye olarak bazı şeyler teklif etmek suretiyle fala baktırdı isek de, sen daha ziyade fenalaştın. Fakat: ‘(Hanın) neslinden birini versek olmaz mı?’ diye sorduğumuz anda müsait cevap geldi. Şimdi de senin emrini bekliyoruz” diye arz ettiler. Bunun üzerine (Han): “Yanımda prenslerden kim var?” diye sordu. Orada hazır bulunan prens Tolui yaklaşarak şunları söyledi: “(…) Benim yüzüm güzel ve boyum da uzundur. Kâhinler, afsunlarınızı söyleyin, dualarınızı okuyun!” Tolui (Tuluy) bunları söyledi ve kâhinler afsunlarını okurken o da afsunlaştırılmış suyu alıp içti. Biraz oturduktan sonra yine: “Birdenbire sarhoş oldum. Ağam, Hanım! Ben uyanıp kendime gelinceye kadar, yetim çocuklarıma, küçük kardeşlerime ve dul ailem Berude’ye bak! Söylemek istediklerimin hepsimi söyledim. Ah, sarhoşum!” dedi ve yerinden kalkarak dışarı çıkar çıkmaz derhal öldü.” (Anonim, Gizli Tarih, s. 193-194) Kültürlerine ilişkin doğrudan ulaşılabilen kaynaklar olmayan Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak gibi diğer konargöçer Türk topluluklarının da inanışlarının Şamanizm yönünde olduğu düşünülmektedir. Nitekim mezarlarında çıkan ritüel özelliği taşıyan eşya ve yemek kalıntılarının Göktürklerle benzerlikleri, Kuman-Kıpçak mezarlarında bol sayıda “balbal” (Taş Ata, Taş Baba) diktiklerinin tespit edilmesi ve bunların ölen kimselerin heykelleri olduğundan çok çeşitlilik göstermesi, Uzların ağaçtan yapılma balbalları olduğu gibi hususlar bilinmektedir. Aynı şekilde İdil-Bulgarlarının da İslamiyet’i kabulden önce şaman inancı taşıdıkları, yer-su’ları kutsayıp birçok tanrıyı tanıdıkları ve bunların namına kurbanlar kestikleri, en makbul kurbanın at olduğu bilinmektedir. (Akdes Nimet Kurat,IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara 2002, s. 105-106, 115) Yine bu tip kalıntılardan hareketle araştırmacı Bahaeddin Ögel, Altay dağlarındaki kurganların yanında dikilmiş taşlardan ve heykellerden bahsederken, bu heykellerin balbal olmadıklarını düşündüğünü söyler ve şamanların o dönemde halen bu heykellere hürmet ederek onlara kurban verdiklerini de ekler. (Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003, s. 166) Kültürel etkileşimin söz konusu olduğu (bir döneme kadar) ayrı bir ulus olan Macarların dini değişimi ve eski kültürün dönüşümü bu açıdan ilginç bir örnektir. Hristiyanlıktan önceki dinlerine dair pek az bilgi olsa da, bozkır inanışlarıyla benzer yönleri olduğu ve bilhassa “atalar kültü”nün daha belirgin görüldüğü ifade edilmektedir. Buna göre ruhları evin daima yanar halde tutulan ocak yerinde kurbanlarla sakinleştirmeleri, ölülerinden bir fenalık etmemesi ve sevdikleri her şeyi yanlarında bulundurmak için cenazeleri silahları, atlarıyla hatta bazı köleleriyle birlikte defnetmeleri, yuğ töreni gibi uygulamalar söz konusuydu. Bu âdetler Hristiyanlıktan sonra bu inanışa göre değişmiş mesela savaş atı kurban edilmeyerek kiliseye hibe etme başlamış, ölen kimsenin ruhi selameti için de kölelerin azledilir olmuştur. Ancak azledilen köleler (torlo veya dusnoklar) senenin belli günlerinde, genelde mahsulün taşınmasından sonra, kiliseye bira, zahire ve diğer toprak mahsulleri vermek mecburiyetindeydiler. Buna karşılık kilise de onları azat edenlerin ruhi selametleri için ayinler (missa) düzenliyorlardı. (Ferenc Eckhart, Macaristan Tarihi, çev. İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010, s. 14-15) Eski inanışların daha sonraki döneme aktarılması sadece bizimle alakalı bir husus değildir. Birçok kültürde benzeri etkileşimler bulabilirsiniz. Mesela İran’da, Zerdüşt’ün büyücülük ve cadılığı yasaklamasına rağmen kısa sürede halk inançlarının dini yapıya tesir etmesi söz konusudur. Aynı şekilde Eski Çin’de Konfüçyanizm’in yasaklamasıyla birlikte Taozim ve Budist rahiplerin sürdürdüğü bir gelenek olmuştur ve büyü insanlara müdahalenin de ötesine tanrıları da etki almayı öngörmüştür. Hatta Japon şintoizminde tanrıların kontrolüne yönelik büyüsel işlemler pek söz konusu değilken adaya giren Budizm’in etkisiyle, Budist rahiplerin okült çalışmalarıyla alakalı olarak başlamıştır. Eski Mezopotamya ve Mısır’da da dini ayinlerle büyü ritüelleri iç içe geçmiştir, Hinduizm’de de büyüsel uygulamalar söz konusudur. Eski Yunan inanışlarında büyü tanrıçası sayılan Hekate’nin (kült merkezi Anadolu’daydı) yanı sıra Porphyrius gibi büyüyle uğraşan filozoflar dahi görülmüştür. Büyücülerin Pisagor’un rakamlarından faydalanarak sayıları büyülü daireler içinde kullanmaları (birçok büyü kitabından tanıdık gelebilecek bir figür) hatta Pisagorcuların büyü nazariyeleriyle uğraşması gibi uygulamalar söz konusu olmuştur. (Konudan ayrı not: Matematik işlemleri ve büyüsel uygulamalar bağlamanında ebced’den vefk’e ayrıca bir konu başlığı çıkar) Romalılar, büyücülüğü batıl inanç saymışlarsa da halktan imparatorlara kadar birçok kimsenin büyücülere, kâhinlere danıştıkları bilinmektedir. (Hikmet Tanyu, “Büyü”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, s. 503) Eski Türk inanışları bu şekilde özetlenebilse de karşımıza içerikleri ve konumları sıkça tartışılmış üç unsur daha çıkmaktadır ki “büyücülük” ile de yakından ilgili bu unsurlar “töz”, “kam-şaman” ve “yazı-bitik” kavramlarıdır. Töz Derken? İslam öncesi dönemlerdeki Türklerde, töz kültünün (put, animizm ve fetişizmle alakalı ruh, güç taşıdığına inanılan idoller) gelişmesiyle doğada bulunan taş, pençe, deri boynuz gibi bazı nesnelerin içlerinde büyülü güç olduğuna inanılarak bunların nazardan sakınma, büyü yapma, uğur getirme gibi amaçlarla kullanılması söz konusudur. Daha eski dönemlerdeki hayvan ana-hayvan ata kültleriyle (Oğuz boylarının kuş simgeleri yani ongunu gibi) bağlantılı olan tözler ayrıca koruyucu ruhlar tasavvuruyla da alakalıdır. Altından insan veya hayvan heykeli olarak bazı buluntuların ve bahislerin töz inancıyla olan bağıntısından başka, genel olarak keçeden yapılma insan ve hayvan tasvirleridir. Pek çok Türk topluluğunda “kurt ongunu”na işaretle, hayvan başı tasvirinin de yaygın olduğu ifade edilmektedir. Bunlardan başka hayvan şeklinde yapılmış bayrak olarak kullanılan deri torba, tahtadan yapılma kurt başı, bayraklar gibi çeşitli tözler de söz konusudur. Yardımcı ruh olarak düşünülen hayvanlardan alınma parçalar da şaman elbiselerinde yer alır ki şamanın maskesinin de ruhlar dünyasına girişini gizlemek yahut kolaylaştırmak için kullanılan bir tür büyülü nesne olarak kabulü söz konusudur. Benzeri şekilde yine avlanmak istenen hayvanın gücünden korkma ve saygı duyma, Altay bölgesinde orman ruhları hikâye dinlemeyi sevdiklerinden ava çıkan avcıların yanlarında usta hikâyeciler taşıması gibi unsurlar söz konusudur. (Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2010, s. 56-61, 72-73, 160-161) Ongon kelimesini Çağataylılar damga, ayırıcı işaret manasında alıp kullanmıştır ki Türkçedeki “ıduk” kavramının Moğollardaki karşılığı sayılmaktadır. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1986, s. 44) Büyü uygulamaları ve inanışlarıyla alakalı olarak tartışılan ve çeşitli görüşler beyan edilen bir kavram daha vardır ki bu “şamanlar” yahut “kamlar”dır. Yani bu uygulamaları icra edenler… Şaman Nedir, Kam Nedir ve Büyücülük Meselesi Şaman kelimesi İslam kaynaklarında da geçmekte olan bir tabirdir. Şamaniyyun, Şemenân, Semenî olarak tabir edilmektedir. Kimi kaynaklarda Hinduizm ve Budizm’le benzer bir inanış hatta neredeyse aynı inanış olarak nitelendiren yargılar vardır. (Şeşen, İslam Coğrafyacılarına…, s. 33, 199) Yapı olarak kısmen animizm ile de benzerlikler göstermektedir. (W. B. Crow, Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul 2006, s. 30) Şaman, şamanizmin din insanı anlamında kullanılmaktadır. Tunguzca ya da Mançuca’da “büyücü”, “kâhin” anlamında gelmektedir. Altay Türkleri buna “kam”, Kırgız ve Kazaklar ise “baksa” veya “bakşı” derler. İyi daha doğrusu önemsiz ruhlarla ilişki kuranlara “ak şaman”, kötü yani daha kuvvetli ruhlarla ilişki kuranlarına “kara şaman” denir. Kendinden geçme yani cezbe yöntemiyle dinsel ve büyüsel işlemler icra etmektedirler. Şamanizm Türkler, Moğollar ve Sibirya halkları arasında görülmekte olan eski bir inançtır ve sihir ile büyü de bu nedenle bünyesinde yer almaktadır. Evren tasavvuru gök, yer ve yeraltı şeklindedir, iyi ruhlar Ülgen başkanlığında gökte, insanlar yerde, kötü ruhlar ise Erlik başkanlığında yeraltında bulunmaktadırlar. Her birinin hanımları, çocukları ve yardımcıları vardır, insanlar bu iyi ve kötü ruhlar arasında bir denge kurmak zorunda olduklarına inanırlar ki şaman bu dengeyi sağlayan kişidir. (Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975, s. 594) Ruhlar arasındaki dengenin sağlanması hususu şaman dualarında da görülebilen bir husustur. Mesela bir Altay şamanı, Erlig-Erlik için düzenlenen bir ayinde onunla konuştuğunu varsaydığında her iki tarafın ruhlarını teskin edici sözler söylemektedir, hem Erlik’e hem Ülgen’e saygı söz konusudur. (Andrey Viktoroviç Anohin, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Kömen Yayınları, Konya 2006, s. 99) Şamanların tanımlamasına göre davullar, üzerinde ruhlar âlemine gidip geldikleri ruh atlarıdır ve bu sırada daima ruh atlarının sırtından atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. (Anette von Heinz, Frieder Kur, Gizli Bilimler Ansiklopedisi, çev. Bülent Atatanır, Omega Yayınları, İstanbul 2004, s. 369) Şamanın özelliği bedenden ziyade ruhu tedavi etmesidir zira beden fanidir, şamanları ilgilendirmemektedir. (Fuzuli Bayat, Türk Kültüründe Kadın Şaman, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012, s. 107) “Şaman-kam din adamı ise büyücülük ne alaka?” sorusu aklınıza gelebilir. Eski Türk inanışlarında bu ikisi arasında pek bir farklılık bulunmamaktadır ki şamanlar-kamlar bilinen din adamı figürüne de çok uymazlar. Nitekim araştırmacı İbrahim Kafesoğlu’nun bu hususla alakalı şöyle bir değerlendirmesi mevcuttur: “Görülüyor ki, samanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski ve Orta Çağlarda çok yaygın bulunan malum sihirden farkı, bunun ferdi (kişisel) ve sihri olmasına karşılık, şamanlığın Orta ve Kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık cemaatlere sahip olmasıdır.” (Ahmet Doğan, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 305) Türk ve Moğol kabileleri arasında şamanların (eski Türkçe: kam, qam-Moğolca: böga ve şaman-Tunguzca: şan-man) önemli bir rol oynadıkları ifade edilmektedir. (Rene Grousset,Stepler İmparatorluğu-Attila, Cengiz Han, Timur, çev. Halil İnalcık, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011, s. 204) Jean-Paul Roux’un, Cengiz Han’ın “Temucin”-“demirci” adına binaen şaman gibi göründüğü, bu sayede Güney Sibiryalı ormancı kavimlerin çoğunda ve göçebeler üzerinde etki sahibi olduğuna ilişkin bir yorumda da bulunmaktadır. (Jean-Paul Roux, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001, s. 63) Yine Kin Hanedanı tarihinde nüfuzunu şaman sıfatı sayesinde kazanan, hükümdar ailesinden gelme Wan-yen Wou-che’nin, kudretli bir devlet adamı olarak bu devletin teşekkülünde rol oynadığı da bilinmektedir. (Grousset, a.g.e., s. 155) Hakkında geçen yıl Tilla Deniz Baykuzu tarafından yazılan bir kitap da çıkan (An Lu- Shan İsyanı ve Büyük Yen Devleti, Kömen Yayınları, 2014), Çin tarihinde çıkardığı isyanla tanınan meşhur savaşçı (adı da savaşçı anlamına gelmekteydi) An Lu-Shan’ın (VIII. yüzyıl) annesi de A-shih-te ailesine (Göktürklerin kuruluşunda rol oynamış olup meşhur vezir Tonyukuk da bu ailedendir) mensup bir kadın şamandı.(Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2007, s. 211) Bununla birlikte doğrudan siyasi olaylara karışan, nüfuzunu bu yönde kullanan şamanlar da olmuştur. Mesela “Moğolların Gizli Tarihi”nde bahsedilen Cengiz Han döneminde Tebtenggeri-Şaman Kokoçu’yla yaşadığı sürtüşme bunun bir örneğidir. (Anonim, Gizli Tarih, s. 163-167) Hatta bir şamanın isyan çıkarması bile söz konusu olmuştur! Maveraünnehir bölgesinde 1238-1239 yıllarında Mahmud Tarabî adında bir şaman, insanları etkileyerek yanına çekmiş, Moğol seferlerinden etkilenen yoksul köylülerce desteklenen bir isyana önderlik etmiştir. (Kılıç Aslan Mavil, “Bir Hanefî-Mâtürîdî Âlimi Ebü’l-Berekât en-Nesefî”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 1, Bursa 2013, s. 64) Bu isyan sonradan Moğol ordusu tarafından 1239’da bastırılmıştır. (Osman Gazi Özgüdenli, “Mâverâünnehir”, TDV Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 28, Ankara 2003, s. 179) Şamanların halk üzerindeki tesiri ve yeriyle alakalı oldukça ilginç bir örnektir. Cüveynî (XIII. Yüzyıl), “Tarih-i Cihangûşa” adlı eserinde bu isyanın ortaya çıkışı şu şekilde anlatmaktadır ki şamanların kültürel nüfuzlarını göstermesi açısından da önemelidir: “636 (1238) yılında Yengeç Burcu’nda iki uğursuz yıldız (Satürn ve Mars) karşılaştı. Müneccimler bunu, bir karışıklığın veya yalancı bir peygamberin ortaya çıkacağı şeklinde yorumladılar. Buhara’ya üç fersah uzakta Tarab denilen bir köy ve bu köyde Kalburcu Mahmud adında bir adam (Mahmud Tarabî-Tarablı Mahmud) vardı. Söylendiğine göre, son derece cahil ve ahmak olan bu adam, ikiyüzlü ve riyakâr davranarak gece gündüz ibadete başladı. Periler ve cinlerle ilişkisi olduğunu ve onların kendisine gizli şeylerden haber getirdiklerini iddia etti. Maveraünnehr ve Türkistan’da çoğu kadın olan, cinlerle ve perilerle uğraşanlar vardı. Bir kimsenin bir yeri ağrısa veya hasta olsa, bir ziyafet düzenlerler, cincilerden veya sihirbazlardan birini çağırır, gelenle birlikte danslar ederler, şarkılar söylerler ve daha pek çok saçma şeyler yaparlardı. Cahil ve sıradan insanlar bunlara inanırlardı. Bir gün Kalburcu Mahmud’un kızkardeşi ona bu cincilerin ve sihirbazların hezeyanlarını ve marifetlerini anlatınca Mahmud, kendisinin de bu işi pekâlâ yapabileceğini düşündü. Mesleğe girerek bu meslekte çabuk ilerledi ve kısa zamanda şöhrete kavuştu. Cahil halk ona inanmaya, müzmin bir hastalığa veya derde yakalananlar ona koşmaya başladı. Tesadüfen bunlardan birkaçını iyileştirmesi, ona olan güvenin artmasına ve müşterisinin çoğalmasına sebep oldu ve herkes ona ilgi duymaya başladı.” (Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangûşa (XIII. Yüzyıl), çev. Mürsel Öztürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Cilt 1, Ankara 1988, s. 161.) Şamanlar-kamlar haricinde bu doğaüstü güçlerle bağdaştırılan iki meslek daha vardır. Bunlar ozanlar ve demircilerdir. Türk kültüründe demircilerle ozanlar (şamanlar, bahsı vb.) aynı ocaktan sayılmakta olup, gerek tanrısal bağ gerek ateş üzerinden bağlantılı oldukları düşünülmektedir. Bu bağlamda Anadolu’da Demirci Baba vb. gibi yatır isimleri, bazı inanışlarda şamanlık gibi demirciliğin de ilahi kaynakları ve ilhamı olduğuna dair tasavvurlar, demirci aletlerinin kutlu sayılması (nikâhsız kimselerin yan yana yatarken aralarında hiçbir şey olmadığına dair aralarına kılıç koymaları, yastık altına demir eşya konulması vb.), demirciliğin de şamanlık gibi soy esasına dayalı olması, kimi inanışlarda hastalıkların tedavisinde demircilere de başvurulması, güç, ateş ve gürültü unsurlarına binaen kötü ruhları korkutma işlevinin bulunması, tahta kılıç ve demir kılıçların çeşitli ritüellerde kullanılması gibi unsurlar söz konusudur. (Mehmet Çeribaş, “Türklerde Demirciler ve Şamanlar”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 42, Ankara 2007, s. 3-9) Hatta kadın şamanların azalarak erkek şamanlarının artışı yine demircilikle ilintilidir. Daha ziyade kötü ruhlarla kamlık yapan “kara şamanların” başlangıçta yalnız kadınlardan oluştuğu ifade edilmektedir. Sibirya şamanlarının söylentilerinde en güçlü şamanın kadın olması, Altay ve Yakut şamanlarının da kadın şamanların erkek şamanlardan daha güçlü olduğuna inanmaları ve bu türden güçlü kadın şamanlara Türkçe “ateşi koruyan” anlamında “utkan/udagan” (fonetik varyantları: utagan, udugan, utahan, ubahan, ıduan/idvan, dauna vs.) unvanının verilmesi söz konusudur. Erkek şamanlara ise “kam”, “oyun”, “bakşı/baksı” denilmektedir. İlginçtir ki Türklerden başka Moğollar, Buryatlar ve Kalmuklar’da erkek şamana bö, böge, Tunguzlar’da “saman”, Samoyedler’de “tarıp”, Ostyaklar’da “tadıb”, Yukagirler’de “alma” denilirken kadın şamana Türkçe bir kelime olan “udagan” demektedirler. Bu kadın şamanların başlangıçta daha fazla ön planda olduklarına dair önemli bir göstergedir. Hatta Türklerde ve diğer uluslardaki şaman inançlarında cinsiyet değiştirme anlamında kadın elbisesi giymek, kadın şamanlık müessesinin daha eski olmasıyla alakalı bir başka husustur. Ancak zamanla demirciliğin öne çıkması ve kadın şamanların davul, özel kostüm (manyak) kullandıkları için bunlara takılan metal levhaların ve demirlerin demirciler tarafından yapılması nedeniyle yavaş yavaş kadınların yerlerini erkeklere devretmeleri söz konusu olmuştur. Demirciliğin hızlı gelişimiyle bağlantılı olarak güçlü bir kurumsallaşma yaşamaları ve şamanın büyük kardeşi denilen demircilerin, fiziksel gücün öne çıkmasıyla, erkeklerin kara şamanlığı elde etmesini sağlamıştır. Bu da avcılığın rolünün armasıyla ateş, demir ve benzeri madenlerin işletilmesiyle alakalı fiziki güce dayalı işlerin ön plana çıkması ve kadının eski konumunu terk etmesi şeklinde açıklanmaktadır. (Bayat, a.g.e., s. 36, 52-53, 81) Fuzuli Bayat, Tuva bölgesinde hayvan donuna girerek kocasının intikamını alan bir kadın şamanın öyküsünü nakletmektedir ki ilginç bir örnektir: “Tokpan adında çok büyük bir şaman yaşardı. Bir gün onun kocasını, o yerlerin asilzadesi çağırarak: “Sizin yaşamakta olduğunuz yerlerde çok fazla samur yakalanıyor. Bu değerli hayvanın derisini, atalarımızın da faydalanacakları bir yere götürün”, dedi. Tokpan’ın kocası: “Benim atım yoktur. Söyleyin bana bir at versinler. Ben de dediğiniz gibi bu derileri söylediğiniz yere götüreyim”, dedi. Adamın bu sözleri karşısındakini kızdırdı: “Sen günahkârsın!” dedi. Asilzade, onun cezalandırılmasını emretti. Onlar, Tokpan’ın kocasını o kadar şiddetli bir şekilde dövdüler ki adam sonunda bayıldı. Zavallı adam eve döndüğünde bir deri, bir kemik kalmıştı. Kadın şaman Tokpan, kocasının intikamını almaya karar verdi. Kamlık etmeye başladı. Kamlık etmesinin sebebi ise düşmanlarını yemekti. Yol çok uzaktı. Arada karlı dağlar, dereler, ağaçlar ve çöller vardı. Kadın şaman kuskun (kara karga) olup uçarak, asilzadenin evine kadar gitti. Onun evinin üzerinde dolandı. Asilzade ve diğer yedi zengin adamın kapısının önünde her gün kara kuskun (kara karga) görülmeye başladı. Aradan çok zaman geçmeden Tokpan’ın düşmanları hastalandı. Çok sürmeden hepsi öldü. Onların çocukları da öldü. Ayrıca ölenlerin bütün hayvanları karganın getirdiği hastalıkla telef oldu. Böylece Tokpan, kusgun (karga) şekline bürünerek kocasının intikamını aldı ve asilzadeleri yok ederek savaşını kazandı.” (Bayat, a.g.e., s. 148-149) Türklerde büyünün kaynakları olduğuna inanılan unsurlardan bir diğeri ise de bilinmeyen âlemlerle ilişkilendirilen, halk inanışlarında kutsal sayılıp tılsımlı olduğuna inanılan yazıdır. Halk inanışlarında cadılar ve büyücülerin levha (yazı) okumaları, hikâyelerde sihirli kapıların üzerlerindeki yazı okunduktan sonra açılması gibi unsurlar söz konusudur. Uygurlarda, “yazı” anlamına gelen “bitik” kelimesi bu nedenle dua ve tılsım anlamında da kullanılmıştır. (Bitik kelimesi bu anlamda Divan-ı Lügati’t-Türk’te de geçmektedir ki buradan örnekleri daha sonra vereceğim) Bitik, Azerbaycan Türkleri arasında tıpkı Oğuzlar arasında olduğu gibi halen “efsun, tılsım” anlamıyla kullanılmaktadır. Bu inanışla bağlantılı olarak Gordlevski, Anadolu Selçuklularından bahsederken Oğuzların yazıya hurafeye varacak kadar korkuyla baktıklarını yazmıştır. Ancak bu korku, kaya resimlerine ve yazıya korku duymaktan çok atalardan kalma olduklarından bir tür saygı göstermeyle alakalıdır. (Celal Beydili (Memmedov), Türk Mitolojisi-Ansiklopedik Sözlük, Yurt Yayınları, Ankara 2005, s. 604-605) Bu unsurları gördükten sonra eski Türklerdeki büyücülük hususuna ve büyü inanışlarına değinilebilir… Eski Türkler Nasıl Büyü Yapardı? Türkler, kıyafetlerinin ve âdetlerinin farklılığıyla yabancı kaynakların bunları zaman zaman korkutucu buldukları görülebilmektedir. Misal olarak Ortaçağ İslam toplumlarıyla karşılaştırıldığında, seyrek sakalları ve örülmüş saçlarıyla, kırmızı ve beyaz börkleriyle, at veya kurt kuyruklarından sancaklarıyla, beraberlerindeki boynuzlu başlıklarla kemik gerdanlıklar ve küçük çıngıraklar taşıyan şamanlarıyla, göçebe olmasalar bile oldukça aykırı bir görüntü sergilemişlerdir. Buna kadının toplumdaki rolü, beslenme ve kımız içme alışkanlıkları, dini uygulamaları kendilerine özgü yorumlamalarını da dâhil edebiliriz. (Balivet, a.g.e., s. 33-34) Türklerin büyü uygulamalarının ve inanışlarının bahisleri bu nedenle tarihi kaynaklarda yer bulmuştur. Üstelik bazı Türk boylarının büyü inanışlarının sadece kendi çevrelerinde yaşatmayarak başka diyarlarda da taşımaları ve bunu hizmet olarak buradaki hükümdarlıklara da sunmaları, oradan gelen insanlara bir şekilde bunu sergilemeleri nedeniyle çeşitli tarihi kaynaklarda (Çin, İslam vs.) bunlardan bahsedilmiştir. Çin kaynaklarına bakıldığında Türk boylarının sihirbazlarının (kam), âdetlerinin tasvirleri ve isimlerine dair çeşitli bilgiler mevcuttur. Buna göre; Hsiung-nu (Asya Hunları) boylarından Cye-gu’lar, sihirbazlarına “gan” adını vermektedirler, bunlar ağaçlara ve sulara kurban vermektedirler. Yine bu boylardan Kao-che boyunun kadın şamanları mevcuttur. Genel olarak Hsiung-nu’lardan (Asya Hunları) bahsederken büyücülerinin kötü büyülere karşı gelmesi için koyun ve sığır kemiklerini yol üzerine gömdükleri, büyü yaparak düşmanlarının elbiselerine koydukları hatta Hun büyücülerinin Çinlilerin hizmetinde kullanıldıkları bilgisi de verilmektedir ki yukarıda bu hususa değinildi. Tu-Cüe’lerin de (Türkler-Göktürkler) ruhlara inanıp büyücüleri (kam) saydıkları bilgisi mevcuttur. (Wolfram Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996, s. 69, 77) Kao-Ch’e boylarıyla alakalı başka büyüsel uygulamaların da bilgisi mevcuttur. Buna göre yıldırım düşmesinin hoşlarına gittiği, her yıldırım düşmesinde göğe ok attıkları ifade edilmektedir. Böylece ertesi yıl sonbaharda atlar semizleştiğinde, yıldırım düşen geçen yılki yerde toplanıp koyun kestikleri, bıçakla yüzerek meşale yaptıkları ve kadın kam dua ederken erkeklerin ata binerek yıldırım düşen yerin etrafında döndükleri bildirilmektedir. Yıldırım düşmesi sonucu vefat edenlerim bahtı için dua edilmesi, duruma göre ruhlara ulaştırması için her türlü hayvan kesip, kemiğini ateşte yakıp gönderdikleri de aktarılmıştır. (Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (M.Ö. III-M.S. X. asır), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s. 39-40) Çin kültüründeki büyülü kılıç geleneğinin genellikle kuzeyden veya batıdan gelen, Çinli olmayan göçebelerin etkisiyle Çin kültürüne girmesi söz konusu olmuştur. Çin sarayında kötü ruh kovma ayinleri yapan şamanların etkinlikleriyle alakalı bazı bilgiler de mevcuttur. Hayvan kılığına giren, şeftali ağacından yahut kamıştan kılıçlarla, sopalarla kötü ruhlara saldıran şaman tasvirlerinden bahsedilmektedir. (Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005, s. 119-120, 174) Hatta araştırmacı İdris Şah’ın da öne sürdüğü bir teoriye göre büyü geleneğinin Orta Asya yaylalarından gelme bozkır topluluklarının şamanî geleneğine dayanmaktadır ve Uzakdoğu’daki şeytan tasvirlerinin Orta Doğu şeytanlarına şaşılacak ölçüde benzemesinin nedeni de bu husustur. (İdris Şah,Doğu Büyüsü, çev. Osman Yener, Say Yayınları, İstanbul 1996, s. 7-8, 22-23, 53) Avrupa Hunlarının Anadolu seferinde, Hunları Urfa’nın kuşatılması sırasında gören Süryani St. Efraim’in aktardığı ilginç bir büyü ritüeli vardır. Gerçi ritüel abartılı bir anlatımla gerçekliği meçhul (başka bir örneğine rastlanmayan) bir aktarımda bulunsa da hem o döneme ait bir anlatı olduğundan, hem de bir bozkır toplumuna atfedildiğinden, onları bir hayli yabancı gördüklerinden buna göre okunmalı ve değerlendirilmelidir: “Gerçekten Hunlar muharebe ve mücadeleye girecekleri zaman, hamile kadınları toplarlar ve bunlar üzerinde bir ateş yakarlar ve sihirli şarkılar söyleyerek orada toplanırlar ve böylece onların rahmindeki cenini pişirir ve sonra rahmi keserek cenini oradan alırlar ve tabaklara koyar, üzerine su serperler ve sihirli suda ceninin azalarını parçalara ayırırlar; müteakiben kılıçlarını, yaylarını, mızraklarını ve diğer aletlerini çıkarır ve suya batırırlar. Bu sureyle sihirli suya batırdıkları bütün teçhizat, sanki altı bin adamın imiş tesirini uyandırır, hâlbuki muharebede tek bir insan cenk eder. Aralarında elini uzatan herkes sanki bir bıçak taşıyor gibidir. Çocukların etini yer ve kadınların kanını içerler. Derilerle kuşanır, rüzgâr ve dolu ile giyinirler ve göz kırpmalarıyla şehrin altını üstüne getirir ve duvarlarını devirirler. Müstahkem kaleleri harap eder, en kuvvetli yiğitleri kolayca bağlar ve keserler. Rüzgâr ve doludan daha çabuk koşarlar.” (Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001, s. 170) Göktürkler döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) Zemarkhos başkanlığında gönderdiği elçi heyetinin şamanlarla karşılaşmaları da bir başka tarihsel anekdottur. Buna göre Zemarkhos ve elçi heyetinin yanlarına gelen şamanlar, beraberlerinde getirdikleri eşyaları yıktıktan sonra okuyup üflemelere başlamışlar, çalıdan ateş yakmışlar ve Türkçe sözler mırıldanarak zillerle borularla Bizans elçi heyetinin dikkatini çeken bir ayin gerçekleştirmişlerdir. Gürültüyü arttırıp kötü ruhları kovalamak için yanan dalları etrafta dolaştırıp dans etmeye başlamışlar, elçilik heyetine eşlik eden Göktürklerle Sogdların şeytanlarını kovaladıktan sonra, Bizans elçilerini de ateşten geçirmişlerdir. (Louis Ligeti, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998, s. 64)Ateş kültünün sonraki dönemlerde de mesela IX-XI. yüzyıllarda Kimekler arasında da görüldüğü bilinmektedir. (Bolat E. Kumekov, Arap Kaynaklarında IX-XI. Asırlarda Kimek Devleti, çev. Mehmet Kıldıroğlu-Çingiz Samudinuulu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s. 115-116) Uygur Türklerinin şamanlarının etkinlikleri arasında muska yapmak, kötü ruhları toplamak ve kastlama sihiri gibi pek çok “cinkeşlik” adetlerinden bahsedilmektedir ki bunların tamamının “dahan” yahut “bahşi” denilen özel duacılar tarafından gerçekleştirildiği ifade edilmektedir. Aynı şekilde şamanın sihirsel gücünü korumak için belirli vakitlerde koruyucu ruhları temsilen ağaç yahut kuşlara, tütsü yakıp kan akıtması gerektiğine de inanılmaktadır. (Adem Öger, Tuğba Gönel, “Uygur Türkleri Arasında Şamanlar ve Tedavi Yöntemleri”, Turkish Studies, Cilt 6, Sayı 4, Güz 2011, s. 238, 245) İslamiyet sonrası dönemdeki Arapça ve Farsça kaynaklarda da Türklerin büyücülük ve fal uygulamalarıyla ilgili ilginç anekdotlar mevcuttur. Yağmur yağdırdığına inanılan taşlarla kaplı bir dağdan geçerken yağmur yağmasın diye hayvanların nallarının keçe ve yünle bağlanması, oklarla fal bakıp ağaçlara kurban kestikten sonra bir kâhinin (kam) putlar (töz)arasında dolaşarak gelecekten haber vermesi şeklinde çeşitli uygulamalardan bahsedilmektedir. (Şeşen, İslam Coğrafyacılarına…, s. 90, 199) İslam kaynaklarında Türklerle alakalı bahislerde en çok zikredilen ve kendine yer bulan inanış ve uygulama “Yada Taşı” olarak da bilinen, istendiği zaman yağmur yahut kar yağdırmayı sağladığına inanılan efsanevi nesnedir. Firdevsi’nin “Şehname”sinde dahi Bazur adlı bir Türk sihirbazının yağmur yağdırarak İran ordusunu dağıtmasının bahsi, nüshalarından birinde de tasviri mevcuttur. (Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1968, s. 44.) İbn el-Fakih (X.yüzyıl) “Kitabü Ahbar el-Buldan” adlı eserinde, yağmur yağdıran taşla alakalı önemli aktarımlarda bulunmaktadır: “Türk ülkelerinin acayip taraflarından biri onların istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırdıkları bir çeşit taşa (çakıla) sahip olmalarıdır. Bu taş onların arasında meşhur, yaygındır. Türklerden hiçbir kimse bunu inkâr etmez. Bu taş bilhassa Tokuzoğuz hükümdarının yanında bulunur. Türklerden başka hükümdarın yanında bulunmaz. …Ebü’l-Abbas İsa bin Muhammed bin İsa el-Mervezi şöyle der: ‘Tokuzoğuzlar, Oğuzlar, Karluklar –ki bunların geniş ülkesi, ünleri, düşmanları üzerinde büyük zararları vardır- gibi kâfir Türk ülkelerinde hudud olan Maveraünnehir ve başka yerlerdeki Horasan küreleri halkından, Türkler arasında seferler sırasında ve başka zamanlarda yağmur yağdıranlar, istediği kadar yağmur, dolu, kar meydana getirenler olduğunu devamlı duyardık. Kimimiz bunu kabul eder, kimimiz inkâr ederdi. Nihayet, Davud bin Mansur bin Ebi Ali el-Badğisi ile karşılaştım. Horasan’da valilik yapmış, idaresi beğenilmiş makbul bir adamdı. Oğuz Türklerinin hükümdarının oğluna rastlamış. Bu oğula Belkık bin Cebğuye (Yabgu oğlu Belkık) deniyormuş. Ona “Bize, Türklerin istedikleri zaman yağmur, dolu, kar yağdırdıkları söyleniyor. Bu konuda ne biliyorsun?” demiş. Belkık: “Türkler Allah indinde böyle bir şey yapmaktan çok uzak, aciz kişilerdir. Ama sana ulaşan şey gerçektir. Bu konuda bir haber var sana onu anlatayım. Atalarımdan biri zamanın hükümdarının haksızlığına uğramış. Ondan ayrılmış. Memluklarından (yani kölelerinden) ve başka kişilerden haydutluğu seven arkadaşlar edinmiş. Onlarla önüne geleni yağmalamak, avlanmak için doğuya, batıya gitmiş. Nihayet, bir kavme varmış. Onlara ait bir dağın ardından kimse geçemiyormuş. Onlara: ‘Niçin böyle?’ diye sormuş. Onlar: ‘Zira bu dağın arkasında güneş yere çok yakın doğar. Her şeyi yakar’ demişler. O da: ‘Orada sakin olan kimse yok mu?’ demiş. Onlar: ‘Evet var’ demişler. Dedem: ‘Dediğiniz şekilde orada nasıl oturuyorlar?’ demiş. Onlar: ‘İnsanların yer altında dehlizleri, mağaraları var. Güneş doğunca oralara girerler. Güneş yükselinceye kadar kalırlar. Hayvanlar ise orada bulunan bir çeşit çakıl taşından birer tane ağızlarına alırlar, başlarını göğe kaldırırlar. Bu sırada bir bulut onları gölgelendirir, onlarla güneş arasına girer. Bu taşla onlara ilham edilmiştir’ dediler.” Belkık der ki: “Dedem bahsedilen yere gitmiş, olayı anlattıkları gibi bulmuş. O şöyle demiş: ‘Güneş doğmaya başlayınca hayvanlar bu taştan birer tane ağızlarına aldılar. Başlarını semaya kaldırdılar. Bulutlar onları gölgelendirdi.’ Belkık devamla: “Atam ve arkadaşları kovalamak için hayvanlar üzerine hamle etmişler. Oklar onlara ulaşınca (veya yorulunca) hayvanlar taşları ağızlarından atmışlar. Dedem taşı tanımak için arkadaşlarına emretmiş. Onlar da toplayıp taşları getirmişler. O ve arkadaşları bu kırda bu taşı arayıp toplamışlar. İncelemişler. Güneş tarafına tutmuşlar. Bulutlar onları gölgelendirmiş. Güneşin yakmasından kurtulmuşlar. Sonra bu taşlardan toplayabildikleri kadar toplayıp ülkelerine götürmüşler. Onlar bir sefere çıkınca veya yağmur yağmasını isteyince bu taştan bir miktar çıkarıp tutarlarmış. Hemen bir bulut peyda olur, yağmur yağdırırmış. Eğer kar ve dolu yağmasını isterlerse biraz taşı artırırlar, kar ve dolu gelirmiş’ dedi. Söylendiğine göre onlar bu yaşla bir tarafa işaret ederlerse o tarafa yağmur yağarmış.” Onların anlattıkları böyledir. Bu onların bir mahareti ve kudretiyle değil Allah’ın kudretiyle olur. Ebü’l-Abbas sözüne şöyle devam eder: “Şaş şehrine vardım. Yanıma Türkleri iyi bilen bir topluluk geldi. Onlara bu hususu sordum. ‘Biz de senin bildiklerini biliyoruz’ dediler. Belkık’ın anlattığı yoruma gelince, o meseleyi en iyi bilendir. Zira atalarından nakletmektedir. Ebü’l-Abbas der ki: “Şaş’ta eski kâtiplerden Habib bin İsa adlı ihtiyar bir kişiye rastladım. Nuh bin Esed bin Saman’ın Türklerle savaşlarına dair haberleri toplamıştı. Bu bölgeyi iyi tanıyordu. Bana, Abdullah bin Tahir’in Nuh bin Esed’e gönderdiği bir mektubu çıkarıp gösterdi. Mektubun sonunda Me’mun ona Türklerin “yada taşıyla” yağmur yağdırmaları konusunu araştırmasını emretmekteydi. Habib şöyle der: “Abdullah şehrin âlimlerini, Müslüman Türkleri topladı. Onlara bu meseleyi sordu. Gerçekliğinde ihtilafa düşmediler. Yalnız, meselenin gerçek sebebini bilemediler.” Ebü’l-Abbas el-Mervezi şöyle der: “Horasan hükümdarı İsmail bin Ahmed’in şöyle dediğini duydum: “Bir sene 20.000 kadar Müslüman askerle Türklere karşı sefere çıktım. Onlardan 60.000 kadar tepeden tırnağa silahlanmış asker karşıma çıktı. Günlerce onlarla savaştım. Bir gün geldi. Türk memluklar (köleler) ve sığınmış diğer Türk askerler yanıma geldiler. ‘Bizim kâfir ordusunda akrabalarımız, arkadaşlarımız var. Falanın geldiğini bildirip bizi uyardılar’ dediler. İsmail bin Ahmed: ‘Bahsettikleri kişi onlar nazarında kâhin gibiydi (şamandı). O kişinin dolu, kar vs. şeyler yağdırdığını, bulut meydana getirdiğini, bununla düşmanlarını mahvettiğini söylüyorlardı. Askerler: ‘Ordumuz üzerine isabet ettiği her kişiyi öldürecek büyük dolular yağdırmaya karar verdi’ dediler. Onlara: ‘Henüz kâfirlik kalplerinizden çıkmamış, bir insan bunu yapabilir mi?’ dedim. Onlar: ‘Biz sana gerekli tembihi yaptık, sen bilirsin. Yarın güneş yükseldiği zaman yapacakmış’ dediler. Ertesi günü güneş yükselince, askerlerimle sırtımı verdiğim dağın başında korkunç büyük bir bulut peyda oldu. Yavaş Yavaş genişledi, büyüdü. Ordumun hepsini gölgesi altına aldı. Siyahlığı ve vaziyeti, ondan gelen korkunç sesler beni ürküttü. Bunun bir imtihan olduğunu anladım. Atımdan inip iki rekât namaz kıldım. Bu sırada askerler ne yapacaklarını bilmiyorlar, birbirlerine giriyorlardı. Belanın geleceğinden şüphe etmiyorlardı. Bu şekilde Allah’a yalvarırken: ‘Askerlerden memlukler ve başkaları yanıma gelip selamete erdiklerini müjdelediler. Kolumdan tutup secdeden kaldırdılar. ‘Ey emir bak, bak!’ diyorlardı. Başımı kaldırdım. Ne göreyim, bulut askerlerin üzerinden kalkmış, Türklerin ordusunun üzerine gitmiş, onlar üzerine büyük dolular yağdırıyordu. Onlar birbirlerine giriyorlardı, hayvanları ürküyor, çadırları sökülüyordu. Bulut her düştüğü askeri öldürüyor, berbat ediyordu. Arkadaşlarım: ‘Onlar üzerine hücum edelim’ dediler. Ben: ‘Hayır, Allah’ın azabı daha beter ve acı’ dedim. Aralarından çok azı kurtulabildi. Karargâhlarını bütün eşyalarıyla bırakıp kaçtılar.” (Şeşen, İbn Fadlan…, s. 56-60) Büyüyle yağmur yağdırmanın bahsi Evliya Çelebi’de de geçmektedir. Buna göre Evliya Çelebi, Mehmed Paşa ve beraberindekilerle Azak Kalesi’nden İstanbul’a giderken Kuban Nehri’ni geçmek zorunda kalırlar. Gemi bulunmadığından nehrin kenarına çadır kurmak isteseler de donmuş toprağa kazık da çakamadıklarından bu niyetlerini gerçekleştiremezler. O esnada birden şiddetli bir rüzgâr esip çadırları havaya uçurup arabaları baş aşağı eder. Tatar gazileri: “Sihre uğradık!” diye bağırırken Mehmed Paşa da iç ağaları ile Felak ve Nas surelerini okur, rüzgâr durur. Bir Kalmuk Tatarı, paşanın yanına gelip kendisine zarar vermeyeceklerine dair yemin aldıktan sonra o rüzgârı çıkaranın kendisi olduğunu ve nehri geçmek istiyorlarsa bir at, kürk ve para karşılığında suyu dondurabileceğini söyler. Mehmed Paşa teklifi kabul eder ve Kalmuk Tatarı ormanın içine girer. Bundan sonra yaptıklarını ormanın içine gizlenen Evliya Çelebi görür. Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde dışkılayıp, kıçını havaya çevirip kar üstünde taklalar atarak, ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp dışkısını alnına sürer ve bir müddet bu şekilde durur. Birden doğu, batı ve kuzey tarafları kararıp, gök gürlemesi, şimşek ve rüzgâr oluşur. Büyücü, dışkısının etrafında üç dört kere dönüp dışkısından alıp havaya attıkça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar. Askerler nehrin kenarında toplanıp karşıya geçmeye hazırlanırken büyücü askerlere doğru gider. Peşinden yetişen Evliya Çelebi onu: “Mandu tav!” diyerek selamlayınca büyücü “Tav mondu!” karşılığını verir. Daha sonra donan nehirden askerler geçmeye başlar. Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç kişi ise sihir ile oluşan yoldan geçmeye karşı çıkarlar. Paşanın, geçmelerini emretmesi üzerine de Felak, Nas sureleri ve esmâü’l-hüsnâları okuyarak geçmeye çalışırlar. Ancak okudukları, sihri bozduğundan buz delinir ve bir kısmı suya düşer, boğulur. Kalmuk ise sihrini bozdukları için başından kalpağını yere vurup feryat edip ağlayarak Paşa’ya, buz üstündekilere Arapça okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etmesini söyler. (Başak Öztürk Bitik, “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesinde Cadı, Obur, Büyücü Anlatıları ve Kurgudaki İşlevleri”, Milli Folklor, Yıl: 23, Sayı 92, 2011, s. 67-68) Yada Taşıyla son karşılaşmamız Evliya Çelebi’nin bahsettiği mesel olmamıştır. Yakın dönemlerde de 1769’daki Hotin Kalesi Muhasarası’nda karşımıza çıkmaktadır. Yada taşının, savaş halinde düşmana karşı bir silah olarak kullanılmasının son örneği bu şekilde bir rivayete göre 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sırasında yaşanmıştır. Osmanlı ordusu, Rusları iki kez mağlup etmiş, Rusların Hotin Kalesi’ni ele geçirmek için yapacakları harekâta engel olmak için harekete geçmiştir. Ancak 16 Eylül 1769’da müthiş bir tufan çıkmış, Osmanlı ordusunun bugün Ukrayna sınırları içinde kalan Hotin önlerinde Dinyester Nehri üzerinde kurduğu köprü, aniden bastıran şiddetli yağmur ve tufan nedeniyle yükselen sular tarafından yıkılmıştır. Yüzlerce yeniçeri, azgın dalgalara kapılarak şehit olmuştur. Bu faciadan sonra kalede yalnızca 20 günlük erzağı olan Abaza Paşa, yanında kalan 5-6 adamıyla kaçmaya mecbur kalmış, Hotin Kalesi 300 kadar topla birlikte Ruslara terk edilmiştir. Rivayete göre bu tufanı, Ruslarla işbirliği yapan Karluk Türkleri “Yada taşı”nı kullanarak başlatmıştır.(Murat Bardakçı, “Efsaneye Göre Fırtınanın Âlâsını Türkler Yapardı”, Hürriyet,http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9896885.asp, (Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2008-Erişim Tarihi: 1 Şubat 2015) Yine Türklerin büyü uygulamaları konusuna dönersek, bahsedilmesi gereken bir husus daha vardır. Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Türk dilinin ilk sözlüğü Divan-ı Lügati’t-Türk’te de İslam öncesi dönemdeki büyü inanışlarıyla alakalı tabirler bulunmaktadır. (Cemal Anadol, Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları (Büyü-Sihir-Tılsım-Cin Çarpması), Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006, s. 219) Buna göre; Irk: Kehanet, fal, insanın içindeki gizli şeyleri ortaya çıkarmak. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, haz. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014, s. 20) Iduk: Mübarek olan her şey. Aslı, serbest bırakılan her hayvana ıduk diye ad veriliyor olmasıdır. Sahibinin üzerine adak olduğu için bu hayvanın sırtına bir şey yüklenmez; sağılmaz, yünü kesilmez.(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 31) Isrık: Nazara ve cin çarpmasına uğramış çocukları tedavi ederken kullanılan bir kelime. Yüzüne duman ve buğu (tütsü) tutularak “ısrık” “ısrık” denir; “ey cin, ısırılmış ol” demektir. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 48-49) Umay: Kadın doğurduktan sonra karnından çıkan ve hokkaya benzeyen şey. Bunun, karında çocuğun yoldaşı olduğu söylenir. Şu arasözünde geçer: Umayka tapınsa ogul bulur. Anlamı şudur: Ona hizmet eden erkek çocuğa sahip olur. Kadınlar ondan iyi fal (gelecek) umarlar. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 61) Ürün: Kâhine verilen ücret. “Ücreti ver” anlamında “elig ürünji bir” (elin beyazlığını ver) denir.(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 61) Abaçı: Umacı. Çocuklar korkutulmak istendiği zaman “abacı keldi” denir; “umacı geldi” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 69) Abakı: Nazar değmesin diye bostanlara konan korkuluk. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 69) Onujın: Çölde insanı öldüren gulyabani. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 75) Arwaş: “Kamlar kamug arwaşdı”, kâhinler birtakım sözler mırıldandılar (büyülü dualar ettiler). Cin çarpmasını tedavi sırasında söyledikleri şeyler için de aynı fiil (arwaşur, arwaşmak) kullanılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 110) (Arval-) Arwış arwaldı: Büyülü sözler söylendi. (Arwalur, arwalmak). (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 114) (Arwa-) Kam arwaş arwadı: Kam büyülü sözler söyledi. (Arwar, arwamak). (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 125) Temür: Demir. Atasözü: “Kök temür kerü turmas”. Anlamı: Mavi demir iş görmeden durmaz; yani bir şeye isabet ettiği zaman onu yaralar. Bir anlamı daha vardır. Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve diğerleri bir insana yemin ettirdikleri veya ondan bir söz aldıkları zaman yalın kılıcı yanlamasına onun önüne koyarlar ve “bu kök kirsün, kızıl çıksun” derler. “Eğer sözümü tutmazsam bu demir mavi girsin kızıl çıksın, yani kanlı olarak çıksın” demektir. Bu, “o (adam) demirle öldürülecektir ve demir ondan intikam almış olacaktır” anlamına gelir; çünkü onlar demiri yüceltirler. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 155) Monçuk: Atın boynuna takılan inci boncuk, aslan tırnağı ve muskalar. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 207) (Kap-) Oglanıg yil kapdı: Oğlanı cin çarptı. Kapar, kapmak. Rüzgar bir elbise vb. şeyi uçurursa aynıdır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 233) (Kapın-) Oglan yel kapındı: Çocuk cin çarpmasına uğradı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 277) Kösgük: Nazardan korunmak için bağ ve bahçelere dikilen korkuluk. Atasözü: “Alın arslan tutar küçün kösgük tutmas”. Anlamı: Hile ile aslan tutulabilir, güç ile korkuluk tutulamaz. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 321) Yat: Özel taşlar kehanette bulunur ve bununla yağmur, rüzgâr vb. getirilir. Bu onların (Türklerin) arasında iyi bilinir. Yağmalar’da (bir Türk boyu) bunu inceledim; orada bir yangını söndürmek için yapmışlardı. Yüce Allah’ın izniyle yazın kar yağdı ve gözümün önünde yangını söndürdü. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 349, 413) Yagış: (Putlarına) yaklaşmak amacıyla veya adamış oldukları adak için cahiliye devrindeki insanların putlarına kestikleri kurbanın adı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 349) Yarın: Kürek kemiği. Türkler bununla ilgili şöyle derler: “Yarın bulgansa il bulganur”. Anlamı: “Kürek kemiği karışırsa ülke karışır”. (Kürek kemiği falı ile ilgili) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 356) Yaşın: Şimşek. Bir Türk hikmetinde: “Kimin bile kaş bolsa yaşın yakmas” denir. Anlamı: Kimin yanında taş –ki bu saf, beyaz bir taştır- bulunursa onu yüzük olarak takar ve ona şimşek zarar veremez; çünkü onun (o taşın) özelliği budur. Bu, bir kumaşa sarılıp ateşe atıldığı zaman yanmaz; kumaş da yanmaz. Bu denenmiştir. Adam susayınca onu ağzına koyarsa susaması kırılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 356) Yelwi: Büyü. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 362) Yelwiçi: Bundan “büyücü” için “yelwiçi” denir. Şiir: “Yelwin anın közi/Yelgin anun özi/Tolun ayın yüzi/Yardı menin yürek”. Sevgilisini niteleyerek diyor ki: Onun gözü büyülüdür, onunla avlar. Kendisi ise yolcudur. Yüzü dolunay gibidir. O bana bir göz attı ve onunla kalbimi yardı. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 362) Yine aynı kelimenin geçtiği bir başka şiir: “Birin mana sözkiye/Menlig kara tuzkıya/Yelwin tutar közkiye/Munum menin bilin e”, yani: “Bir hazırlık yap ve bana bir sözcük söyle. Ey kara benli! Ey av tutan büyülü gözlere sahip güzel! Benim bu aşkla neler çektiğimi de bil!” (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 493) Yilpik: Cin çarpması. Erke yilpik tegdi. Adamı cin çarptı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 368) (Yilpire-) Er yilpiredi: Adam cin çarpmış gibi yüzünü bir sağa bir sola çevirdi. (Kaşgarlı Mahmud,Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 386) (Yelpin-) oglan yelpindi: Çocuk cin çarpmasına uğradı. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 391) Yil: Cin. Bundan “er yelpindi” denir; “adamı cin çarptı” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 406) (Not: Anadolu’da halen “yel”, “yel çarpması” şeklinde kullanılmaktadır) Kaş: Beyaz ve siyah saf bir taş. Beyaz olanı yıldırım, susuzluk ve şimşek çakmasından korunmak için yüzüğe takılır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 410) Kam: Kâhin. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 412) Kovuç: Herhangi bir cin çarpması izi. Buna yakalanan, yüzüne soğuk su çarparak tedavi edilir. Sonra da “Kovuç! Kovuç!” denir ve üzerlik (yüzerlik, Anadolu’da halen tütsü amacıyla kullanılmaktadır) ve öd ağacı ile tütsülenir. Sanıyorum ki bu, “kaç ve firar et ey cin” anlamındaki “kaç kaç” sözlerinden alınmıştır. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Kovuz: “Kovuç”un bir şekli. Oğuz lehçesi. Bundan: “yil kovuz bitiği” denir; “cin ve çarpmanın muskası” demektir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Çıwı: Cin grubunun adı. Türkler şöyle inanırlar. İki grup savaştığı zaman, bunların ülkelerinde oturan cinler de savaşırlar; çünkü (cinler) ülkelerinin insan sahiplerine sıkı sıkıya bağlıdır, derler. Hangi grup (cinlerden) kazanırsa ertesi zafer, o grubun ülkesinin sahibine ait olur. Geceleyin bu iki gruptan hangisi yenilirse kaçış, ülkesinde bu (yenilen) cinlerin oturduğu hükümdara düşer. Türk orduları, savaş gecesi saklanırlar ve cinlerin oklarının üzerlerine düşmesinden korunmak için çadırlarına girerler. Bu, onlar arasında bilinen bir şeydir. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 415) Böke: Büyük yılan. Atasözü: “Yiti başlıg yil böke”. Anlamı: Yedi başlı yılan. (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 446) Tiki: Geceleyin işitilen patırtı. Türkler şöyle inanırlar: Yılda bir gece ölülerin ruhları toplanıp yaşadıkları ve ömürlerini geçirdikleri yerlere giderler. Akrabalarını ziyaret ederler. Geceleyin o patırtıyı işiten ölür. Bu, Türkler arasında meşhurdur. (Besim Atalay’a göre Tegi, öteki anlamında)(Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 447) (Tokı-) Erni yil tokıdı: Adamı cin çarptı. (Tokır, tokımak) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 463) (Irkla-) Kam ırkladı: Kâhin bir konuda fala bakıp kehanette bulundu. (Irklar, ırklamak) (Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, s. 531) Kaynaklar: AHMETBEYOĞLU, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001. ANADOL, Cemal, Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları (Büyü-Sihir-Tılsım-Cin Çarpması), Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006. ANOHİN, Andrey Viktoroviç, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Kömen Yayınları, Konya 2006. ANONİM, Manghol-un Niuça Tobça’an (Moğolların Gizli Tarihi) I. Tercüme, çev. Ahmet Temir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010. ATALAY, Besim, Divan-ı Lügati’t-Türk Tercümesi, Cilt 3, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1998. BALİVET, Michel, Ortaçağda Türkler, Alkım Yayınları, İstanbul 2005. BARDAKÇI, Murat, “Efsaneye Göre Fırtınanın Âlâsını Türkler Yapardı”, Hürriyet,http://www.hurriyet.com.tr/gundem/9896885.asp, (Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2008-Erişim Tarihi: 1 Şubat 2015). BARTHOLD, Vladimir, Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013. BAYAT, Fuzuli, Türk Kültüründe Kadın Şaman, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012. BEYDİLLİ, Celal (Memmedov), “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 330-337. ____, Türk Mitolojisi-Ansiklopedik Sözlük, Yurt Yayınları, Ankara 2005. BİTİK, Başak Öztürk, “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesinde Cadı, Obur, Büyücü Anlatıları ve Kurgudaki İşlevleri”, Milli Folklor, Yıl: 23, Sayı 92, 2011, s. 64-71. CROW, W. B., Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul 2006 CÜVEYNÎ, Alaaddin Ata Melik, Tarih-i Cihangûşa (XIII. Yüzyıl), çev. Mürsel Öztürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988. ÇERİBAŞ, Mehmet, “Türklerde Demirciler ve Şamanlar”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı 42, Ankara 2007, s. 1-10. ÇORUHLU, Yaşar, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2010. Doğan, Ahmet, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 305-319. EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2007. ____, Çin’in Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996. ECKHART, Ferenc, Macaristan Tarihi, çev. İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010. ESİN, Emel, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005. EYÜBOĞLU, İsmet Zeki, Anadolu İnançları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998. GROUSSET, Rene, Stepler İmparatorluğu-Attila, Cengiz Han, Timur, çev. Halil İnalcık, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011. GUMİLEV, Lev Nikolayeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, İstanbul 2005. GÜNGÖR, Harun, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 261-282. HANÇERLİOĞLU, Orhan, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975. HEİNZ von, Anette, KUR, Frieder, Gizli Bilimler Ansiklopedisi, çev. Bülent Atatanır, Omega Yayınları, İstanbul 2004. HÜSEYN KIZI, Nezaket, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”,Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 338-344. İNAN, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1986. KAFESOĞLU, İbrahim, “Eski Türk Dini”, Türkler, Cilt 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 290-304. Kaşgarlı Mahmud, Dîvanu Lugâti’t-Türk, haz. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014. KUMEKOV, Bolat E., Arap Kaynaklarında IX-XI. Asırlarda Kimek Devleti, çev. Mehmet Kıldıroğlu-Çingiz Samudinuulu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013 KURAT, Akdes Nimet, -XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara 2002. LİGETİ, Louis, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998. MAVİL, Kılıç Aslan, “Bir Hanefî-Mâtürîdî Âlimi Ebü’l-Berekât en-Nesefî”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 1, Bursa 2013, s. 57-83. ÖGEL, Bahaeddin, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003. ÖGER, Adem, GÖNEL, Tuğba, “Uygur Türkleri Arasında Şamanlar ve Tedavi Yöntemleri”,Turkish Studies, Cilt 6, Sayı 4, Güz 2011, s. 233-248. ÖZGÜDENLİ, Osman Gazi, “Mâverâünnehir”, TDV Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 28, Ankara 2003, s. 177-180. ROUX, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001. ŞAH, İdris, Doğu Büyüsü, çev. Osman Yener, Say Yayınları, İstanbul 1996. ŞEŞEN, Ramazan, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010 ____, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001. TANYU, Hikmet, “Büyü”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, s. 501-506. ____, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1968. TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (M.Ö. III-M.S. X. asır), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013. ____, Göktürkler, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2003. TOGAN, İsenbike, KARA, Gülnar, BAYSAL, Cahide, Çin Kaynaklarında Türkler-Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006. Yazan: Mehmet Berk Yaltırık Kaynak: Bilimdili Eski Türklerde Büyü ve Büyücülük; http://bilimdili.com/dusunce/eski-turklerde-buyu-ve-buyuculuk/

http://www.ulkemiz.com/eski-turklerde-buyu-ve-buyuculuk

American Indian Dog

American Indian Dog

Amerikan yerli köpeği veya Kızılderili köpeği olarak bilinen bu çok eski köpek ırkı, geçmiş çağlarda kızılderililer tarafından çok çeşitli amaçlarla kullanılmak üzere yetiştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/american-indian-dog

Atlas Dağları

Atlas Dağları

Bölgede yaşayan halkın, Adrar Dağları dediği Atlas Dağları, Gabes Körfezi kıyısından başlayarak, Atlas Okyanusu’na kadar uzanmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/atlas-daglari

İskitlerin Kökeni Üzerine

İskitlerin Kökeni Üzerine

İlim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve izlemek şarttır. Tarafımızca yayımlanan “Türklerin Ataları İskitler” adlı yazımızda Neyçır Kominikeyşın (Nature Comunication) dergisindeki bir araştırmadan söz etmiştik.

http://www.ulkemiz.com/iskitlerin-kokeni-uzerine

Finnish Spitz Türü Köpekler

Finnish Spitz Türü Köpekler

Finnish Spitz Finlandiya'nın tilkiye benzer görüntüsüyle ünlü ulusal köpeğidir. Genel görünüm itibariyle gerçekten de bir tilkiyi andıran Finnish Spitz, anavatanında halen popüler olan usta bir av köpeğidir.

http://www.ulkemiz.com/finnish-spitz-turu-kopekler

Cengiz Han Kimdir? Hayatı Ve Sözleri Hakkında Bilgi

Cengiz Han Kimdir? Hayatı Ve Sözleri Hakkında Bilgi

Mezarının Yerini Sadece Dişi Bir Deve Biliyor Eğer insanlık tarihinde Cengiz Han’dan (yaklaşık 1162-1227) daha hırslı bir kişi varsa, gece karanlığında ona toslamamak için dua etmek gerekir.

http://www.ulkemiz.com/cengiz-han-kimdir-hayati-ve-sozleri-hakkinda-bilgi

Klovis Uygarlığı M.Ö. 11500

Klovis Uygarlığı M.Ö. 11500

Tarih: M.Ö. 11500 Bölge: Kuzey Amerika Klovis kültürü hakkında pek yeterli bilgiye sahip olmasak da bu topluluğun vaktiyle Kuzey Amerika’da yaşadığını söyleyebiliriz. Klovis uygarlığı, ismini New Mexico’daki Clovis kentinin yakınlarında bulunan bir arkeolojik alandan alıyor. Bu alanda 1920’lerde taştan kesici aletler ve kemikler bulunmuştu. Bu topluluğun, buz devrinin sonlarına doğru Bering Boğazı’ndan geçerek Sibirya’dan Alaska’ya geldiği düşünülüyor. Klovis’in Kuzey Amerika’daki ilk uygarlık olup olmadığı halen bilinmiyor ve tarih sahnesinden bir anda kaybolup gidiyorlar. Bunun nedeni de tartışılan bir başka konu elbette ki. Aşırı avlanma sonucunda kendi besin kaynaklarını mı tüketmişlerdi acaba? Yoksa iklim değişikliği, bir hastalık ya da yırtıcı bir hayvan istilası mı sonlarını getirmişti? Ya da belki de bu kültür diğer yerli Amerikan kabileleri arasında eriyip gitmiştir. Bunlar düşünülen tüm ihtimaller; ama daha önce de belirttiğimiz gibi bu ani yok oluşun nedeni henüz netlik kazanmış değil. Klovis kültürüne ait olduğu düşünülen araç gereçler, oluklu ve keskin bir baş kısmı olan kendine has bir şekle sahip. Bu araç gereçlerin bulunduğu alanda yoğunlukla mamut kalıntılarının da olması arkeologları, Klovis topluluğunun mamut avında oldukça yetkin olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Kalıntılar göz önüne alındığında, bu uygarlığın toplamda 125 farklı tür bitki ve hayvan tükettikleri iddia ediliyor.

http://www.ulkemiz.com/klovis-uygarligi-m-o-11500

Yunan mitolojisinin sıradışı  kadın karakteri "Medea"

Yunan mitolojisinin sıradışı kadın karakteri "Medea"

Midia, Medea ya da Medeia, Yunan mitolojisinde Lazların Kralı Aietes'in kızı Güneş soylu Kolkhis prensesi. Antik dünyanın en büyük büyücülerinden biri, ilaç ve zehir yapım ustasıdır. Yer ve Ay Tanrıçası olarak da tapınım görmüştür. En bilinen fiziksel özelliği gözlerinin açık renkli ve parlak olmasıdır. Karakteristik özelliği ise öfkelendiğinde korkutucu bir kişiliğe bürünmesidir. Güneş'in oğlu Kolkhis Kralı Aietes ile Eidyia'nın kızıdır. Bazı kaynaklarda annesi Ay Tanrıçası Hekate'dir. Yine bir Kolkhis soylusu olan Büyü Tanrıçası Kirke'nin yeğenidir. Antik dünyanın en uzun aşk destanının ana karakteri, Karadeniz kabilelerindeki anaerkil yapının en büyük simgesidir. Dünya iktidarının simgesi Altın Post onun kararlarıyla yer değiştirmiş, gittiği pek çok Yunan şehrinde erkeklerin yönetimini (ataerkini) kırmaya başlayan bir karakter olduğu için Yunan yazarlarca dünyaya "erkek öldüren" ve "cadı" olarak tanıtılmıştır. Daha sonra bir yabancının Yunanistan'da bu kadar ileri gitmesi kargaşa yaratınca, oğlu Medus'la birlikte vatanı Kolkhis'e geri dönmüş fakat Altın Post'u kaybeden ve iç karışıklıklarla çalkalanan ülkesini ve halkını perişan halde bulmuştur. Kolkhis'te düzeni tekrar sağlayıp, babasını tahtından indiren amcasını tanrılara kurban ettikten sonra, tüm bunlara sebep olan Yunanlardan intikamını almak üzere yemin eden Medea, oğlu Medus'un da içinde bulunduğu bir grupla Kolkhis'ten Ortadoğu'ya inerek burada ataları Güneş'in kültünü yaymış ve kendi adlarını verdikleri Med İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Anne Medea daha sonra ölümsüz olarak göğe yükselmiş, oğlu Medus ise topraklarını genişleterek hanedanlığının temelini kurmuştur. Sanatta günümüze kadar güncelliğini yitirmeyen Medea, Yunan mitolojisinin sıradışı bir kadın karakteri olarak ilk İÖ 5.yy eskiçağ tragedyalarının birinde, Euripides’in eserinde görünür. Bu tiyatro oyununda canlanan figür bir taraftan doğaüstü güçlere sahip bir büyücü diğer taraftan ürkütücü kaderiyle yalnız başına kalmış bir yabancıdır. İÖ 1.yy sonu ve İS 1. yy başlarında ise iki eskiçağ yazarı, ozan Ovidius ve filozof, devlet adamı ve yazar Seneca tragedyalarında Medea’yı anlatmışlardır. Homeros’un ünlü destanı Odysseia’da rastladığımız teyzesi Kirke gibi büyücü olan Medea erkekleri gençleştirebilmesi yanında aynı zamanda bitkilerden ilaçlar yapabildiği için bir şifacıdır. Hem büyücü hem de bağımsız bir kadın olarak Medea, Kirke gibi isole bir adada yaşamak yerine yaşamın içerisinde olmayı seçmiştir. Âşık olur, babasına ve ülkesine ihanet eder, evlenir ve anne olur. Zayıf karakterli Iason tarafından kullanılır. İlk aşkı kocasına her işinde yardım eder. Ancak ihanete uğrar. Bütün bunların ardından ülkesinden uzakta, sığıntı ve dışlanan durumuna düştüğü Korinth’te Iason’un sırt çevirmesi Medea’ya kıskançlık, öç ve cinnet duygularını yükler. Bunlar yetmezmiş gibi, tragedyada cinnet geçiren anne rolü de eklenerek kendi çocuklarının katili olur. Acaba Euripides Medea’yı evlat katili yaparak eserinin sahnede daha sarsıcı olmasını mı istemiştir? Hem Yunan mitolojisi hem de antik yazarlar yabancı kökenli Medea’ya barbar sıfatıyla (Amazon kraliçesi Penthesileia gibi) bunca acımasızlığı bir solukta yakıştırmış olmalılar. Bununla beraber Euripides Medea’yı insani özellikleriyle ön plana çıkarak iç dünyasına psikolojik bir açıdan bakmamıza da izin verir. Çocuklarını öldürmeye karar verirken yer yer iç hesaplaşmalarına şahit oluruz. Medeia'nın mitolojide ilk görünüşü, Yunanların dünya iktidarının simgesi olan Altın Postu istemeleriyle başlar. İktidarı Tzanların (Lazların) ülkesi olan Kolkhis'ten getirmek üzere Yunanistan'da tanrı ve kraliyet soyundan bir grup insan toplanmıştır. Kendilerine Argonotlar diyen bu topluluğun arasında Yason, Herakles, Argos, Orpheus, Aşil'in babası Peleus bunların yanında Zeus'un, Ares'in ve Poseidon'un pek çok oğlu da bu sefere katılmışlardır. Efsanelere göre ne o güne kadar ne de o günden sonra böyle şanlı insanların bir araya geldiği bir grup görülmemiştir.Fakat Herakles'in de içinde bulunduğu grup ne kadar güçlü olursa olsun dünyanın en güçlü krallığıyla savaşmaları mümkün olmadığından Olimpos Tanrıları bir tuzak hazırlayarak Aşk Tanrısı Eros'un sayesinde Prenses Medeia'yı yanlarına çekmişlerdir. Yason, Aia'ya vardıklarında Kolkhis Kralı Aietes'e durumunu anlatır ve Altın Postu kendisine vermeye ikna etmeye çalışır. Aietes de eğer öne sürdüğü şartları yerine getirebilirse Postu kendisine vereceğini söyler. Fakat öne sürdüğü şartlar ateş saçan boğalara boyun eğdirmek, sonra bu boğalarla büyük bir tarlayı sürmek, daha sonra da bir ejderhanın dişlerini tarlaya ekerek çıkacak savaşçıları yenmek gibi imkansız görevlerdir. Bunun üzerine Afrodit ve oğlu Eros, Argonotların yardımına yetişirler ve Medeia'yı Yason'a aşık ederler. Yason'a gönlünü kaptıran Medeia, ona haber göndererek yardım edeceğini fakat onun da kendisine bağlılık yemini etmesini ister. Yason teklifi kabul eder ve tüm tanrıların önünde Medeia'ya bağlı kalacağına dair yeminler eder. Güzel prenses Medeia da onun sözüne güvenerek kendi elleriyle "Colchicum" çiçeğinden yaptığı bir ilacı Yason'a gönderir. Yason bu ilaç ve Medeia'nın verdiği akıllar sayesinde Aietes'in şart koştuğu görevleri yerine getirir. Fakat Lazların Kralı Aietes(Ayet), Yason'un hile yaptığını anlar ve Yunanlara dönerek sinsi planlarını gördüğünü ve Karadeniz'in bu kıyılarında ölümün onlar için artık yakın olduğunu söyler. Korkudan ne yapacaklarını bilemeyen Yunanlar, Medeia'nın Yason'a duyduğu aşk sayesinde bu durumdan da kurtulurlar. Medeia hepsini kaçırır ve Altın Postun saklı olduğu Savaş Tanrısı Korusu'na götürür. Burada postun koruyucusu Kolkhis Ejderhası'nı da kendi yaptığı uyuşturma etkisi gösteren bir ilacı, ejderhanın gözlerine sürerek onu uyutur. Yason da Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları tanrısal olarak gören ağaçperest Lazların meşe ağacına astığı iktidarın sembolü Altın Postu alır, böylece Kolkhis'in zenginliğini çalarak tüm hızlarıyla kaçmaya başlarlar. Yunanlar kaçarken onları kovalayan Kolkhis askerleri de Meleagros, Argos ve Yason'u oklarıyla vurur, İphitos'u da öldürürler. Yaralananlar da Medeia'nın yaptığı ilaçlar sayesinde iyileşirler. Ardından Kral Aietes'in emriyle bir Kolkhis donanması Argonotların peşine düşerler ve onları tuzağa çekerek yakaladıkları sırada Yason, Kolkhis Prensini sırtından hançerleyerek öldürür. Canından olan prens Absyrtides adı verilen bir şehre gömülür. Prenslerinin sırtından bıçaklanarak öldürüldüğünü duyan donanma öfkeden deliye döner, Argonotlar da yakınlardaki Büyü Tanrıçası aynı zamanda Medeia'nın halası olan Kirke'nin yanına kaçarlar. Kirke sürgünde olduğu için o güne kadar Medeia'nın dış görünüşünü bilmemektedir. Fakat kapısını açar açmaz Kolkhis Prensesi Medeia'nın açık renkli ve parlak gözleri hemen dikkatini çeker ve onun kendi halkından olup olmadığını test etmek için Eski Lazca(Tzan Dilinde) bir şeyler söyler Medeia da aynı dilde ona cevap verince yeğenini tanır ve onları içeri alır. Yaptıklarını öğrenince istemeye istemeye de olsa onları günahlarından arındırır. Yolculuğun ardından Argonotlar Yunanistan'a varırlar. Medeia burada eşi Yason'un hakkı olan şehre kendi yaptığı bir planla tek başına girer, İolkos Kralını öldürür ve şehri ele geçirir. Fakat İolkos meclisi onları sürgüne gönderir, bunun üzerine Korinthos'a giderler. Medeia burada Korinthos Kralını zehirler, Yason da bu sayede Korinthos tahtına oturur. Burada 7 kız 7 de erkek çocukları olur. Aradan 10 yıl geçer Yason çeşitli bahaneler öne sürerek Medeia'ya Kral Kreon'un genç kızı Prenses Glauke ile evlenmek istediğini söyler. Medeia, Yason'un kendisine tanrılar önünde yeminler ettiği günü hatırlatır, fakat Yason o yeminlerin zor durumda edilmiş yeminler olduğunu söyler. Bu sözler üzerine Medeia da onların hepsine bir tuzak hazırlar, düğün günü bu tuzakla hepsini öldürür sadece Yason kaçarak canını zar zor kurtarır. Bunun üzerine Yunanlar, Medeia'dan intikam almak için onun çocuklarını katlederler. Medeia'ya verdiği yaşam boyu birliktelik sözünden dönen Yason tanrılar tarafından lanetlenir ve bu zamandan sonra herkesin nefret ettiği avare bir kişi olarak dolaşır. Bir süre sonra eski şanlı günlerine hayıflanarak şimdiki haline dertlenir ve Karadeniz'e açıldığı Argo gemisinin yanına gelerek burada kendisini asarak intihar etmeye çalışır fakat bunu da başaramaz geminin direği kafasına düşerek beynini dağıtır ve Yason oracıkta sefil bir şekilde ölür. Thebai'ye göçen Medeia burada Herakles'in deliliğini tedavi eder. Fakat Thebai Yunanları da bu yabancıyı aralarında görmek istemezler. Atina Kralı Aegeus, Medeia'dan etkilenerek onunla evlenmek istediğini bildirir. Atina'ya giderek Aegeus ile evlenen Medeia, yıllar sonra kendi oğlu Medus'un Atina hakimiyetine engel olacak Theseus ortaya çıkınca onu zehirlemeye çalışır, fakat başarısız olur. Daha sonra babasının, amcası tarafından Kolkhis tahtından indirildiğini de öğrenince oğlu Medus'la birlikte vatanı Kolkhis'e geri döner. Burada babasının tahttan indirilmiş, Lyke ve Thoe gibi Amazonların öldürülmüş ve ülkeyi salgın hastalıkların kaplamış olduğunu gözleriyle görür. Medeia ile Medus'un döndüğünü öğrenen Perses onların gazabına uğramaktan çekindiği için Medus'u yakalatarak zindana attırır. Bunun sonucunda daha da öfkelenen Medeia rahibe kılığında yaklaştığı Perses'ten Medus'u kendisine vermesini böylece bir erkeği tanrılara kurban ederek Kolkhis'in üzerindeki belaları kaldırabileceğini söyler. Böylece Medus'u aldıktan sonra da ana-oğul Perses'i tanrılara kurban edip, ataları Aietes'i tekrar başa geçirirler. Kendileri de buradan güneye inerek Med İmparatorluğu'nu kurarlar. Medeia anaerkil toplum düzeninin kendini gösterdiği Karadeniz kabilelerinden geldiği için bir barbar bir yabancı olarak görülmüş ve Yunan medeniyetinde ona klasik bir "Doğulu" (Yunanistan'ın doğusundaki herkes) gözüyle bakılmıştır. Ataerkil toplum düzenine sahip Yunanlar-Yunan yazarlar Medeia gibi toplumda ve yönetimde bu derece söz sahibi olan kadınları istemediklerinden Medeia ve halası Kolkhisli Kirke örneklerini olabildiğince manipüle edip kötü göstermeye çalışmışlardır. Hatta Yunanların "Medea" trajedisinin yazarı Euripides'e 15 gümüş para rüşvet vererek çocuklarını Yunanların değil de Medeia'nın kendisinin öldürdüğünü yazmasını sağlamaları antik dünyanın bilinen gerçeklerindendir. Bu eser diğer Antik Çağ yazarlarını da etkilemiş, Euripides'in izinden giden diğer yazarların yapıtlarıyla Kolkhisli Medeia, Yunan mitolojisinin en kötü karakterlerinden biri haline getirilmiştir. Gerçekte sevdikleri için pek çok şeye katlanan ve onlar için her şeyi göze alabilen kadın rolündeki Medeia böylece çocuklarının katili büyücü bir cadı karakterine büründürülmüştür. Tarihin babası kabul edilen Herodotos, Medeia'nın Kolkhis'ten kaçırılmasının ardından, Helen'in Yunanistan'dan kaçırılmasıyla başlayan Truva Savaşı'nı birbiriyle bağlantılı olaylar olarak gösterir. Buna göre Apollonius Rhodius'un Argonautica'sında geçtiği üzere Karadeniz kabilelerinin kralı Aietes, Truva Kralı Laomedon'dan hiçbir Yunan'ı Karadeniz'e geçirmeyeceğine dair söz almıştır. Fakat Truva Kralı bu görevini yerine getiremeyince Kolkhis, bir prenses, bir prens ve dünyanın gücünü sembolize eden Altın Post'tan olmuştur. Bunun üzerine bir sonraki nesilde Truvalı Paris de Yunan kızı Helen'i kaçırmış, bunu da Medeia'nın kaçırılmasının rövanşı olarak göstermiştir. "Medeia" karakteri bakımından da bazı Antik Çağ yazarlarınca yine Karadeniz kabilelerinin kralı olan Mithridates VI Eupator Dionysos, Medeia'nın tarihe yansıması olarak görülmüştür. Mithridates Eupator Dionysos'un da tıpkı Medeia gibi zehir ve ilaç yapımı konularında kendisini yetiştirmesi, tıpkı onun gibi çabuk öfkelenmesi ve öfkelendiğinde en sevdikleri dahil gözünün kimseyi görmemesi iki Karadenizli soylunun da birbirinin benzeri olarak görülmesine sebep olmuştur. Ayrıca Mithridates Eupator Dionysos'un en çok kullandığı lakabın "Dionysos" olması, Medeia'nın da "Dionysos'un bakıcılarının ve yoldaşlarının koruyucusu ve şifacısı" olarak bilinmesi de göze çarpan bir diğer ayrıntı olarak görülmüştür. Kaynaklar: ^ Studies in Heliodorus, s. 35 ^ Diodorus Siculus, 4.45 ^ Encyclopedia of Ancient Deities, Medus ^ Hyginus, Fabulae 12 14-23 ^ Apollonius Rhodius, I. 20 ^ Diodorus Siculus, IV. 40-9 ^ Valerius Flaccus, Argonautica I. Passim ^ Argonautica Orphica 755-1012 ^ https://books.google.com.tr/books?id=SpGC4z7SOpQC&pg=PA130&dq=medea+circe+eyes&hl=tr&sa=X#v=onepage&q=medea%20circe%20eyes&f=false ^ Kritik - Euripides ^ Herodotos - Historia I. 3. ^ Scholia Gronoviana, 318

http://www.ulkemiz.com/yunan-mitolojisinin-siradisi-kadin-karakteri-medea

Kızılderililer - Kızılderili <b class=red>Kabileleri</b> ve Özellikleri

Kızılderililer - Kızılderili Kabileleri ve Özellikleri

Kızılderililer genel olarak savaşçı bir yapı ve ruha sahip bir toplumdur. Hayatlarının büyük bir çoğunluğunu av yaparak geçirirler. Kızılderililerin çok az bir kısmı tarınla uğraşmıştır. Savaşçı bir ruha sahip olsalar da ABD televizyon filimlerin de anlatıldığı gibi zalim bir yapıya sahip değildirler. Kızılderili erkek bireyler ailelerine ve yuvalarına bağlı bir aile reisidirler. Aile bireylerinin ihtiyaçları için ellerinden geleni yapmaya hazır ailelerine sağdık insanlardır. Kızılderililer bütün elbiselerini alageyik, Amerikan antilobu, yaban koyunu gibi vahşi hayvanların derilerinden faydalanarak yapmışlardır. " Mitas" adını verdikleri pantolonları da tamamen deriden yapılmıştır. Çoğunlukla bu pantolonların yan dikiş kısımları at yelesi ile bezenmiştir. "Makosen" adı verilen yumuşak deriden elde edilmiş ayakkabıları giyerler Her kabilenin kendine özgü bir ayakkabı modeli mevcuttur. Dere ve nehirler üzerinde ulaşımı sağlaya bilmek için "Kano" adı verilen altı düz kayıkları uzun yıllar kullanmışlardır. Bu tekneler tahta bir iskelet üzerine gerilmiş kayın ağacı kabukları veya bizon derisinden yapılmıştır. Ovalarda yaşayan kabile erkekleri av dönemlerinde gün boyu avlanırlar ve avladıkları hayvanları aile bireylerine getiriler. Avlanan hayvanların derilerinin yüzülmesi, parçalanması, derinin işlenmesi, kurutulup giysi haline getirilmesi aile bireylerinden kadınların görevi olarak belirlenmiştir. saydığımız tüm bu işlerle ailenin kadın bireyleri ilgilenir. Hayvan derilerinden yapılan ayakkabılar, elbiseler, yatak ve çadırların dikim işleri aile bireylerinden kadınların veya kızların işi olarak kabul edilmiştir. Kızılderililer, Maya, Inka, Aztek devletleri gibi gelişmiş devletler kurmuşlar, kendilerine özgü medeniyetler yaratmışlardır. 15. yüzyılın son dönemlerinde şimdiki Meksika’ daki Aztek imparatorluğunun nüfusu o zamanki İngiltere’nin nüfusundan, başkentleri olan bugünkü Mexico’nun nüfusu Londra’dan fazlaydı. Kızılderililer, İspanyollar ve Anglo-Saksonlar tarafından Kuzey ve Güney Amerika’da sistemli şekilde hayvan avlanır gibi imha edilmişler, birçok ırkları ortadan kaldırılmıştır. Komançi ve Siyu gibi ünlü ırklar bunların arasındadır. Melez Kızılderililer, tamamen İspanyollaşmıştır; İspanyolca konuşurlar, Katolik’tirler. Safkan olanlar arasında da Hristiyanlık ve Batı dilleri yayılmaktadır. Şu anda kızıl derililerden 210 kabile, Brezilya’nın Yağmur Ormanları’nda yaşamaktadır. Kristof Kolomb, Hindistan’a varmak üzere çıktığı deniz yolculuğunda Amerika’ya ayak basınca burasını Hindistan sanmış, yerli halka “Hintliler” adını vermişti. Bu yüzden, Hindistan’la ilgileri olmadığı halde, Kızılderililere bugünkü Amerikalılar da “Indian” (Hintli) derler. Tarihe Kızılderili Soykırımları olarak geçen vaka, Amerika’nın keşfinin ardından, kıtaya ulaşan Beyaz Avrupalıların ve Amerikalıların bu kıtada yaşayan yerli halk, Kızılderililere karşı uyguladığı soykırımlardır. Indian Genocide, Amerikan Genocide, Native Amerikan Genocide gibi isimlerle de adlandırılan bu soykırımlar, 1492’de başlayıp yaklaşık 500 yıl boyunca devam etmiştir. Avrupalıların kıtaya ayak basmasından önce Kuzey Amerika topraklarında birbirlerinden dil, yaşayış ve inanç biçimi olarak az ya da çok farklılıklar gösteren pek çok kabile bulunmaktaydı. Günümüzde bazı kabilelerin üyeleri tamamen yok olmuş bazıları da çok az sayıda kalmış olmakla birlikte çalışmalarla ortaya konulan bazı kabile adları aşağıda sıralanmaktadır: Kabile Adları A A'ane (Aane, A'ananin), Abenaki (Abanaki, Abinaki, Abenaqui), Abnaki-Penobscot, Absaaloke (Absaalooke, Absaloke, Absaroke, Absalooke, Absarokee, Absaroka), Achumawi (Achomawi), Acjachemen (Acjachemem, Acjachamen), Acoma, Agua Caliente, Ahahnelin, Ahe, Ahtna (Ahtena, Atna), Ajachemem (Ajachemen, Ajachamem, Ajachmem), Akainawa, Akimel O'odham, Akwa'ala (Akwaala, Akwala), Alabama-Coushatta, Algonquians (Algonkians), Algonquin (Algonkin), Aliklik (Alliklik), Alkansea, Alnobak (Alnôbak, Alnombak, Aln8bak), Alsea (Älsé, Alséya), Amalecite, Anishinaabe (Anishinabe, Anishinabemowin, Anishinabeg, Anishinabek, Anishnabay), Aniyunwiya, Antoniaño, Apache, Apalachee (Appalachee, Apalachi), Applegate, Apsaaloke (Apsaalooke, Apsaloke, Apsaroke, Apsarokee, Apsaroka), Apwaruge (Apwarugeyi, Apwarugewi), Arapaho (Arapahoe, Arrapaho, Arrapahoe), Arikara (Arikari), Arkansas, Asakiwaki, Assiniboine (Assiniboin), Atakapa, Atfalati, Atikamekw (Atikamek, Attikamek, Attimewk), Atsina, Atsugewi (Atsuge, Atsugeyi, Atsukeyi, Atsuke), Araucano (Araucanian), Atzinca (Atzinteco, Atzintec), Ayisiyiniwok, Aztec B Babine, Bahwika (Bhawika), Bannock, Barbareño, Bear River, Beaver, Bella Bella, Bella Coola, Beothuks (Beothuck, Betoukuag), Bettol, Biloxi, Black Carib, Blackfoot (Blackfeet), Blood Indians, Bode'wadmi C Cabanapo, Caddo (Caddoe), Cahita, Cahto, Cahuilla, Calapooya (Calapuya, Calapooia), Carolina Algonquian, Carquin, Carrier, Caska, Catawba, Cathlamet, Catlotlq, Cayuga, Cayuse, Celilo, Central Pomo, Chahta, Chalaque, Chappaquiddick (Chappaquiddic, Chappiquidic), Chawchila (Chawchilla), Chehalis, Chelan, Chemehuevi, Cheraw, Cheroenhaka, Cherokee (Çerokiler), Cheyenne (Cheyanne), Chickamaugan, Chickasaw (Chikasha), Chilcotin, Chilula-Wilkut, Chimariko, Chinook, Chinook Jargon, Chipewyan (Chipewyin, Chippewyin), Chippewa, Chitimacha (Chitamacha), Chocheno, Choctaw, Cholon, Chontal de Oaxaca, Chontal de Tabasco (Chontal Maya), Choynimni (Choinimni), Chukchansi, Chumash, Clackamas (Clackama), Clallam, Clatskanie (Clatskanai, Clackstar), Clatsop, Cmique, Coastal Cree, Cochimi, Cochiti, Cocopa (Cocopah, Cocopá), Coeur d'Alene, Cofan, Columbia (Columbian), Colville, Comanche, Comcaac, Comox, Conestoga, Coos (Coosan), Copper River Athabaskan, Coquille, Cora (Corapan), Coso, Costanoan, Coushatta, Cowichan, Cowlitz, Cree, Creek, Croatan (Croatoan), Crow, Cruzeño, Cucupa (Cucupá, Cucapá), Cupeno (Cupeño, Cupa) D Dakelh, Dakota, Dakubetede, Dawson, Degexit'an (Deg Xit'an, Deg Hit'an, Deg Xinag), Delaware, Dena'ina (Denaina), Dene, Dene Tha, Diegueno, Dine (Dineh), Djimaliko (Djimariko), Dogrib, Dohema (Dohma), Duhlelap, Dumna, Dunne-za (Dane-zaa, Dunneza), E Eastern Inland Cree, Eastern Pomo, Ecclemachs, Eel River Athabascan, Eenou (Eeyou), Eskimo (Esquimaux), Esselen, Etchemin (Etchimin), Etnemitane, Euchee, Eudeve (Eudebe, Endeve), Excelen, Eyak F Fernandeno (Fernandeño), Flathead Salish, Fox, French Cree G Gabrielino (Gabrieleño), Gaigwu, Galice, Garifuna, Gashowu, Gitxsan (Gitksan, Gitsken, Giklsan, Gityskyan), Goltsan, Gosiute (Goshute), Gros Ventre, Guarijio (Guarihio, Guarijío), Gulf, Gwich'in (Gwichin, Gwitchin), H Haida, Haisla, Halkomelem (Halqomelem, Halqomeylem), Han (Hän, Hankutchin, Han Hwech'in), Hanesak, Hanis, Hare, Hatteras, Haudenosaunee, Havasupai, Hawaiian, Heiltsuk, Heve, Hiaki, Hichiti, Hidatsa (Hinatsa), Hinonoeino, Hitchiti, Hocak (Ho-Chunk, Hochunk), Hochelagan, Holikachuk, Holkomelem, Homalco, Hoopa, Hopi, Hopland Pomo, Hualapai, Huarijio (Huarihio, Huarijío), Huelel, Huichol (Huichola), Huichun, Hupa, Huron, Hutyeyu, Hwech'in I Illini (Illiniwek, Illinois), Inca, Ineseño (Inezeño), Ingalik (Ingalit), Innoko, Innu, Inuktitut (Inuit, Inupiat, Inupiaq, Inupiatun), Inuna-Ina, Iowa-Oto (Ioway), Iroquois Confederacy, Ishak, Isleño, Isleta, Itza Maya (Itzaj, Itzah), Iviatim, Iynu J James Bay Cree, Jemez, Juaneno (Juaneño), Juichun K Kabinapek, Kahwan, Kainai (Kainaiwa), Kalapuya (Kalapuyan, Kalapooya, Kalapooia, Kalapooian, Kalapooyan), Kanenavish, Kanien'kehaka (Kanienkehaka), Kalispel, Kansa (Kanza, Kanze), Karkin, Karok (Karuk), Kashaya, Kaska, Kaskaskia, Kathlamet (Katlamet), Kato, Kaw, Kawaiisu (Kawaisu), Kechan, Kenaitze (Kenai), Keres (Keresan), Kichai, Kickapoo (Kikapoo, Kikapu), Kikima, Kiksht, Kiliwa (Kiliwi, Ko'lew), Kiowa, Kiowa Apache, Kitanemuk, Kitsai (K'itsash), Klahoose, Klallam, Klamath-Modoc, Klatskanie (Klatskanai, Klaatshan), Klatsop, Klickitat, Koasati, Kolchan, Konkow (Konkau), Konomihu, Kootenai (Ktunaxa, Kutenai), Koso, Koyukon, Kuitsh, Kulanapo (Kulanapan, Kulanapa), Kumeyaay/Kumiai, Kupa (Kupangaxwichem), Kusan, Kuskokwim, Kutchin (Kootchin), Kwaiailk, Kw'al, Kwakiutl (Kwakwala), Kwalhioqua, Kwantlen, Kwapa (Kwapaw), Kwedech, Kweedishchaaht (Kweneecheeaht), Kwikipa, Kwinault (Kwinayl) L Laguna, Lakhota (Lakota), Lakmiak (Lakmayut), Lassik, Latkawa, Laurentian (Lawrencian), Lecesem, Lenape (Lenni Lenape), Lillooet, Lipan Apache, Listiguj (Listuguj), Llaamen, Lnuk (L'nuk, L'nu'k, Lnu), Loucheux (Loucheaux), Loup, Lower Chehalis, Lower Coquille, Lower Cowlitz, Lower Tanana, Lower Umpqua, Luckiamute (Lukiamute), Luiseno, Lumbee, Lummi, Lushootseed, Lutuamian M Mahican, Maidu, Makah, Maliseet (Malecite, Malécite, Maliceet, Malisit, Malisset), Maliseet-Passamaquoddy, Mamaceqtaw, Mandan, Mangoac, Mapuche (Mapudungun, Mapudugan), Maricopa, Massachusett (Massachusetts), Massasoit (Massassoit, Mashpee), Mattole, Maumee, Matlatzinca (Maklasinca, Maklatzinca), Mayan, Mayo, Mengwe, Menominee (Menomini), Mescalero-Chiricahua, Meskwaki (Mesquaki-Sauk, Mesquakie), Metis Creole, Mewoc, Miami-Illinois, Miccosukee, Michif, Micmac (Micmaq, Mickmack, Mi'gmaq), Migueleño, Mikasuki, Mi'kmaq (Mikmaq, Mikmak, Mikmaw, Mi'kmaw, Mi'kmawi'simk, Mikmawisimk, Míkmaq, Míkmaw, Míkmawísimk), Miluk, Mingo, Minsi, Minto, Miskito (Miskitu, Misquito, Mosquito), Missouria, Mitchif, Miwok (Miwoc, Miwuk), Mixe, Modoc, Mohave, Mohawk, Mohegan, Mohican, Mojave, Molale (Molalla, Molala, Molele, Molel), Monache (Mono), Montagnais, Montauk, Moosehide, Multnomah, Munsee (Munsie, Muncey, Muncie), Muskogee (Muscogee, Mvskoke), Musqueam, Mutsun N Nabesna, Nabiltse, Nadot'en (Nadoten, Natooten, Natoot'en, Natut'en), Nahane (Nahani, Nahanni, Nahanne), Nahuat, Nahuatl, Naklallam, Nakoda (Nakota), Nambe, Nanticoke, Nantucket, Narragansett, Naskapi, Nass-Gitxsan, Natchez, Natick, Navajo (Navaho), Nawat, Nayhiyuwayin, Nde, Nee-me-poo, Nehiyaw (Nehiyawok), Netela, Nevome, New Blackfoot, Newe, Nez Perce, Niantic, Nicola, Niitsipussin (Niitsitapi), Nimipu (Nimiipuu, Nimi'ipuu, Nimi'ipu), Nipmuc, Nisenan (Nishinam), Nisga'a (Nisgaa, Nisgha, Nishga, Niska, Nisk'a), Nlaka'pamux (Nlakapamux, Ntlakapamux, Ntlakapmuk, Nklapmux), Nomlaki (Nomalaki), Nooksack (Nooksak), Nootka (Nutka), Nootsack (Nootsak), Northeastern Pomo, Northern Carrier, Northern Cheyenne, Nottoway, Nsilxin, Nuooah, Nutunutu, Nuxalk, Nuxwstlayamutsen, Nxak'amxcin O Oaxaca Chontal, Obispeño, Ocuiltec (Ocuilteco), Odawa, Ofo (Ofogoula), Ogahpah (Ogaxpa), Ohlone, Ojibwa (Ojibway, Ojibwe, Ojibwemowin), Oji-Cree, Okanagan (Okanogan), Okwanuchu, Old Blackfoot, Omaha-Ponca, Oneida, Onondaga, O'ob No'ok (O:b No'ok), O'odham (Oodham), Opata, Osage, Otchipwe, Otoe, Ottawa P Pai, Paipai, Paiute, Palaihnihan (Palaihnih, Palahinihan), Palewyami, Palouse, Pamlico, Panamint, Panoan, Pantlatch (Pantlach), Papago-Pima, Pascua Yaqui, Passamaquoddy, Patuxet, Patwin, Paviotso, Pawnee, Peigan, Pend D'Oreille, Penobscot (Penobscott, Pentagoet), Pentlatch (Pentlach), Peoria, Pequot, Peskotomuhkati, Picuris, Piegan (Piikani, Pikani, Pikanii, Pikuni), Pima, Pima Bajo, Pipil, Pit River, Plains Indian Sign Language, Pojoaque, Pomo (Pomoan), Ponca, Popoluca (Popoloca), Porcupine Indians, Potawatomi (Potowatomi, Pottawatomie, Potawatomie), Powhatan (Powhattan, Powhaten, Powatan), Pueblo, Puget Sound Salish, Puntlatch (Puntlach), Purisimeño, Putún Q Quapaw (Quapa), Quechan, Quechua, Quilcene, Quileute, Quinault R Raramuri (Ralamuli), Red Indians, Restigouche, Rumsen, Runasimi S Saanich, Sac, Sahaptin, Salhulhtxw, Salinan, Salish, Samish, Sandia, Sanish (Sahnish), San Felipe, San Ildefonso, San Juan, Sanpoil, Santa Ana, Santa Clara, Santiam, Santo Domingo, Saponi (Saponey), Sarcee (Sarsi, Sarsee), Sastean (Sasta), Satsop, Savannah, Sauk, Saulteaux, Sechelt, Secwepemc (Secwepmec, Secwepmectsin, Secwepemctsin), Sekani, Selkirk, Seminoles, Seneca, Seri, Serrano, Seshelt, Severn Ojibwe, Sextapay, Shanel, Shashishalhem, Shasta (Shastika, Shastan), Shawnee (Shawano), Shinnecock, Shoshone (Shoshoni), Shuar, Shuswap, Sierra Chontal, Siksika (Siksikawa), Similkameen, Sinkiuse (Sincayuse), Sinkyone, Sioux (Siular), Siuslaw, Skagit, Skicin, S'Klallam, Skokomish, Skraeling, Skwamish, Slavey (Slave, Slavi), Sliammon (Sliamon), Sm'algyax, Snichim, Snohomish, Songish, Sooke, Souriquois (Sourquois), Southeastern Pomo, Southern Paiute, Spokane (Spokan), Squamish, Sqwxwu7mish (Sqwxwu7mesh), Stadaconan, St'at'imcets (St'at'imc, St'at'imx, Stl'atl'imc, Stl'atl'imx, Stlatlimc), Stl'pulimuhkl (Stlpulmsh, Slpulmsh), Stockbridge, Sto:lo, Stoney, Straits Salish, Suquamish, Sulateluk, Susquehannock, Suwal, Swampy Cree, Swinomish T Tabasco Chontal, Tachi (Tache), Tahltan, Tagish, Tahcully, Taino, Takelma (Takilma), Takla, Taltushtuntede (Taltushtuntude), Tamyen, Tanacross, Tanaina, Tanana, Tano, Taos, Tarahumara, Tataviam, Tauira (Tawira), Teguima (Teguime), Tehachapi, Ten'a, Tenino, Tepehuan (Tepehuano, Tepecano), Tequistlateco (Tequistlatec), Tesuque, Tetawken, Tete-de-Boule (Tetes-de-Boules), Tewa, Thompson, Tigua, Tillamook, Timbisha (Timbasha), Timucua, Tinde, Tinneh, Tiwa, Tjekan, Tlahuica (Tlahura), Tlatskanie (Tlatskanai), Tlatsop, Tlicho (Tlicho Dinne, Thlingchadine), Tlingit (Tlinkit), Tohono O'odham, Tolowa, Tongva (Tongvan), Tonkawa, Towa, Tsalagi (Tsa-la-gi), Tsattine (Tsa Tinne, Tza Tinne), Tsekani (Tse'khene, Tsek'ehne), Tsetsehestahese, Tsetsaut (Ts'ets'aut), Tsilhqot'in (Tzilkotin), Tsimshian (Tsimpshian), Tsinuk, Tsinuk Wawa, Tsitsistas, Tsooke, Tsoyaha, Tsuu T'ina (Tsuut'ina), Tualatin, Tubar (Tubare), Tubatulabal, Tukudh (Takudh), Tulalip, Tümpisa (Tumpisa, Tümbisha, Tumbisha), Tunica, Tupi, Tuscarora, Tutchone, Tutelo, Tututni, Tuwa'duxqucid, Tuwa'duqutsid, Twana, Twatwa (Twightwee) U Uchi (Uche, Uchean, Uchee), Ukiah (Ukian, Uki, Ukia), Ukomnom, Umatilla, Unami, Upper Chehalis, Upper Chinook, Upper Cowlitz, Upper Kuskokwim, Upper Tanana, Upper Umpqua, Ute V Vaniuki (Vaniuqui), Varijio (Varihio, Varijío), Ventureño, Virginian Algonkin W Wabanaki, Wailaki (Wailakki), Wailatpu (Waylatpu), Walapai, Walla Walla, Waluulapam, Wampanoag, Wanapam, Wanki (Wangki), Wappinger, Wappo, Warijio (Warihio, Warijío), Warm Springs, Wasco-Wishram, Washo (Washoe), Watiru, Wazhazhe, Wea, Wenatchi (Wenatchee, Wenachee, Wenachi), Wendat, Weott, Western Pomo, Whilkut, White Clay People, Wichita (Witchita), Wikchamni, Wilewakiute, Willapa (Willopah), Winnebago, Wintu (Wintun), Wishram, Witsuwit'en (Witsuwiten, Wits'uwit'en, Wets'uwet'en, Wetsuweten), Wiyot (Wi'yot, Wishosk), Wobanaki, Wolastoqewi (Wolastoqiyik), Wyandot (Wyandotte), Wynoochie Y Yakama, Yakima, Yaquina (Yakwina, Yakona, Yakonan, Yakon), Yavapai, Yawelmani, Yaqui, Yinka Dene, Yneseño (Ynezeño), Yocot'an, Yokaya (Yokaia, Yakaya), Yokuts (Yokut, Yokutsan), Yoncalla (Yonkalla), Yowlumni, Ysleño, Ysleta del Sur, Yucatec Maya (Yucateco, Yucatan), Yuchi (Yuchee) Yuhaviatam, Yukaliwa, Yuki (Yukian), Yuma, Yurok (Yu'rok) Z Zapotec (Zapoteco), Zia, Zimshian, Zoque, Zuni

http://www.ulkemiz.com/kizilderililer-kizilderili-kabileleri-ve-ozellikleri

Dahomey’in Acımasız Amazon Kadınları

Dahomey’in Acımasız Amazon Kadınları

Afrika’nın korkusuz savaşçıları- Modern savaş tarihinin ön cephede çarpışan kadın taburu;

http://www.ulkemiz.com/dahomeyin-acimasiz-amazon-kadinlari

Eskimolar ve Özellikleri Hakkında Bilgi

Eskimolar ve Özellikleri Hakkında Bilgi

Kutuplar ve soğuk havalardan bahsedilirken akla ilk gelen evsiz ve barınaksız insanların bu soğuklarda ne yaptıklarını düşünürüz. Peki kutuplarda yaşayan Eskimoların soğuk kış koşulları ile nasıl mücadele etiklerini hiç düşündünüzmü?

http://www.ulkemiz.com/eskimolar-ve-ozellikleri-hakkinda-bilgi

Yeni Gen Varyasyonları İnsandaki Deri Renginin Evrimine Işık Tutuyor

Yeni Gen Varyasyonları İnsandaki Deri Renginin Evrimine Işık Tutuyor

Araştırmacılar, Afrika’nın Agaw (solda) ve Surma (sağda) halkalarında görüldüğü gibi, çeşitli deri tonları oluşturmaya yardımcı genler saptadı. Alessia Ranciaro & DR. Simon R. Thompson

http://www.ulkemiz.com/yeni-gen-varyasyonlari-insandaki-deri-renginin-evrimine-isik-tutuyor

Cermenler

Cermenler

İmparator Augustus, gelen haberler üzerine kendinden geçmişti. Bana lejyonlarımı geri verin diye gürlüyor ve yitip giden çok sayıda Romalı askerin arkasından kederle sızlanıyordu.

http://www.ulkemiz.com/cermenler

Keltler

Keltler

Keltler birkaç yüzyıl boyunca Avrupa’nın en baskın insan topluluklarından biriydi. Anadolu’dan İrlanda’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış, Grek ve Roma gibi güçlere karşı bir tehdit unsuru olmuşlardı.

http://www.ulkemiz.com/keltler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0