Arama Sonuçları..

Toplam 282 kayıt bulundu.
Ağaçların Yaşı Nasıl Hesaplanır ?

Ağaçların Yaşı Nasıl Hesaplanır ?

Ağaçların yaşı ve yaşamları boyunca ne gibi badirelerden geçtiği, otopsi yöntemiyle belirlenebilmektedir. Bu otopsi işlemi, insanlara yapılan otopsi gibi düşünülebilir. Tek farkı, ağaçların hayatı gövdelerinde yer alan halkalara kaydedilir. Bu halkalar okunarak, ağaçlar hakkındaki bilgiler elde edilir. Bu olayla uğraşan bilim dalına ise, Dendroknoloji adı verilmektedir.  Ağaçların kök, gövde vedalarında çeşitli halkalar meydana gelmektedir. Bu halkalar ağacın var olduğundan beri ağaçta yer alır ve daire şeklindedir. Ağaçta yer alan bu halkalar sayesinde ağacın yangına, çığa, şiddetli rüzgara ya da böcek istilasına uğrayıp uğramadığı anlaşılabilmektedir. Daha da ilginci ise bu tür olaylar yaşandıysa, bu olayların hangi yıllarda gerçekleştiği bile bu halkalar sayesinde öğrenilebilir. Daire biçimindeki halkalar, ağacın sürekli kaydını tutan bir bellek gibi düşünülebilir. Ağaçların enine kesitinde yer alan halkalar sayesinde, ağaçların büyüme miktarları, yaş, odun tipi, budanıp budanmadığı, yara alıp almadığı, çatlaklar, hayvanların vermiş olduğu zararlar, zararların kapatılma biçimleri, reçine kanalları gibi bilgiler çok kesin bir biçimde elde edilebilmektedir.Ağaçların Yaşını Belirleyen Yıllık HalkalarAğaçlarda oluşan halkalar, bağlı bulundukları mevsim şartlarıyla doğrudan alakalıdır. Mevsimsel farklılıkların yer aldığı bölgelerde, büyüme sürekli değildir. Bu bölgelerdeki büyüme eylemi, ilkbaharda hızlı bir şekilde olurken, yaz mevsiminde bu hız azalır. Böylece büyüme hızı farkı meydana gelir. Hızlı büyümede odun halkaları açık renkli oluşurken, yaz mevsiminde bu halkalar koyu renkli oluşmaktadır. Yani ağaçta bir açık, bir koyu renkli halka bulunur. Bu halkalara yıllık halkalar adı verilir ve bir yıllık büyümeyi ifade ederler. Yıllık halkaların sayısı ise, ağacın yaşını verir.Yıllık Halkalar Sayesinde Belirlenen Diğer ÖzelliklerYıllık halkalar, öncelikle ağaçların yaşını belirlemek için kullanılır. Fakat bu yıllık halkalardan, daha birçok bilgi elde edilebilmektedir. Yıllık halkalardan;*Geçmişte meydana gelmiş olan erozyon hızının belirlenmesi*Geçmişte yaşanmış iklim değişiklikleri*Arkeolojik kalıntıları tarihleme*Önemli orman yangınlarının tarihini belirleme Bu tür bilgilerin elde edilebilmesi, doğa olayların ağaçlara bir şekilde etki etmesi yoluyla olmaktadır.Doğa olaylarının ağaçlara etkileri, yıllık halkaların şekil değiştirmesine yol açar. Her olay, bu halkalara değişik şekillerde etki eder ve bu etkiler bu bilgilerin elde edilmesini sağlar.İklim Olaylarının Tarihlendirilmesi: Ağaçlar, yıllara göre değişen sıcaklık ve yağış değerlerinden oldukça etkilenmektedir. Bu değişimler, yıllık halkalardaki aralıkları değiştirir.Çığ Olayların Tarihlendirilmesi: Çığ gibi doğa olaylarında yuvarlanan kayalar, ağaçlara çarparak yara meydana getirir. Çığ nedeniyle oluşan yaralar, daha sonradan yıllık halkalarda izler bırakır. Ağaçta meydana gelen yara kapatılmaya çalışılır ve odun üretilir. Sonra yaradan alınan kama şeklindeki bir kesitten alınan halkalar sayılarak, çığın meydana geldiği tarih belirlenmiş olur.Volkanik Olayların Tarihlendirilmesi İşlemi: Volkanik patlamalar sonucunda akan lavlar ağaçların kömürleşmesine neden olmaktadır. Bu olayda, ağaç gövdelerindeki yıllık halkalarda dar kesitler meydana gelir. Bu dar halkalar, volkan patlamalarının kanıtı olarak değerlendirilir.Depremlerin Tarihlendirilmesi:  Ağaç halkalarından deprem ve tarihlerinin belirlenmesi, oldukça güç ve zordur. Bunu uygulamak için, deprem bölgesinde yer alan ağaçların incelenmesi gerekir. Depremler, yıllık halkalarında çok ani daralmalar meydana getirmektedir. Bu daralmanın nedeni ise, deprem sırasında oluşan hidrolojik olaylardır.Arkeolojik Tarihlendirme İşlemi: Bu işlem, bazı arkeolojik yapıların tarihlendirilmesinde kullanılan bir işlemdir. Anadolu’da antik ve tarihi kentlerde oldukça kullanılmaktadır. Bu tür belirlemeler genellikle kesilmiş ağaçlar aracılığıyla olmaktadır. Fakat, ağaçlar kesilmeden de ağaç halkalarından bilgiler elde edilebilmektedir.Yaşayan Ağacın Yaşının BelirlenmesiYaşayan canlı haldeki ağacın yaşı da, artık belirlenebilmektedir. Bu belirleme işlemi, Artım Burgusu adı verilen bir alet aracılığıyla gerçekleşir. Bu alet daha çok, orman mühendislerinin işine yaramaktadır. Artım Burgusu adı verilen alet, ağacın 1.30 metre yüksekliğindeki gövdeye sokulmaktadır. Bu işlemin ardından, bir yaş halkası çubuğu alet yardımıyla dışarı çıkarılır. Bu çubuk, ağacın yıllık halkalarının çok kolay ve rahat bir şekilde sayılmasına olanak sağlamaktadır. Bu işlem kısaca böyle gerçekleşmektedir. İşlemde daha birçok teknik ayrıntı bulunmaktadır. Dünya üzerinde yaşı sayılan en yaşlı ağaç, Kaliforniya bölgesinde yetişmiş olan bir çam ağacıdır. Ve bu ağaç, tam 4900 yaşındadır. Fakat bu ağaç,  şu anda yaşamamaktadır.Yazar: Erdoğan GÜLKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/agaclarin-yasi-nasil-hesaplanir

Mesudiye Savaş Gemisi Batığı

Mesudiye Savaş Gemisi Batığı

BATIK KONUMU :N40°07.098'-E26°23.248' 10-12 m ile 28 m. arasındaki derinlikte Kpz-Sarısığlık arası İsmi: Mesudiye Kızağa konulması: 1874 Denize indirme: 1875 Akıbet: 13 Aralık 1914'te İngiliz denizaltısı B11 tarafından batırıldı.  1875 yılında İstanbul'a gelen gemi modern teknolojide silahlarla donatılmış, donanmaya meraklı padişahın gözbebeği olmuştu, ama 1876'da Abdülaziz'in devrilmesinde de gemi büyük rol oynadı.Zırhlı, 1903 yılında, bakım onarım için, İtalya'nın Cenova kentindeki Ansaldo tersanelerine yolladı.Hızı 17 mile çıkarıldı ve topları büyük ölçüde elden geçirildi.Önemli ateş gücüne sahip olması nedeniyle I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale'de karadaki istihkâmlara yardımcı olması için yüzer tabya olarak kullanılmak istendi ve Sarısığılar mevkiinde sığ suda demirlendi.Ama savaşın hemen başında, 13 Aralık 1914 günü teğmen Norman Douglas Holbrook emrindeki B11 denizaltısı tarafından batırıldı. 598 kişilik mürettebatından 10 subay ve 15 er şehit olmuştur. 10-12 metrelerdeki enkazına (gemi sökümünden sonra geriye kalan kalıntılarına) dalınarak sualtı film çekimi yapılmıştır. Bu gemiden sağ kurtarılan denizcilerle Boğaz'ın iki yakasında denizatlılara karşı ilk savunma-gözetleme hattı oluşturulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/mesudiye-savas-gemisi-batigi

Kapuzbaşı Şelaleleri

Kapuzbaşı Şelaleleri

Adana'nın Aladağ İlçesi'ne 45 km. uzaklıkta bulunan Kapuzbaşı Şelalesi dünyada dağ ortasından patlayan en yüksek ve debisi fazla olan bu şelaleler arasındadır. Kapuz arasında sıralı halde 12 tane olup sadece 5-6 tanesi kendini gösteren bu şelalelerin diğerleri kayalardan dökülen molozlar arasında sıkıştığından yüzeysel olarak patlar. 1955 yılından önce Karsantı Nahiye iken Karaisalı ilçesine bağlı 3 köyümüzün sınırları içerisinde yer alır.(Büyükçakır, Kapuzbaşı ve Barazama) O zamanlar bu köylere yol olmadığı için şimdiki Aladağ İlçemizden ayrılarak Kayseri'nin Yahyalı İlçesine bağlanmıştır. Bu ilçeye uzaklığı ise 75 km'dir. Şimdi ise Aladağ İlçesine daha önce orman yolu yapılmış olup ulaşım sağlanmaktadır. Akdeniz Bölgesinde yaşayan insanlarımızın bu doğa harikalarını görmesi için önce Aladağ ilçesine, sonra Kapuzbaşı şelalelerine gitmeleri için ise en kısa yol olarak bu güzergâhı takip etmelerinde yarar vardır. Ayrıca Adana'mızın en yüksek rakımına sahip olan (2000 m.) Acıman Yaylası ve yeşilin her tonunun bulunduğu Pos Ormanlarını gezmek, görmek, bitkiler üzerinde araştırma yapmak, şifalı sulardan yararlanmak mümkündür. Tarih severler için Acıman'da bulunan Roma Mezarları ve kalıntıları görmeye değer tarihi yapılardır. Dağ ve doğa yürüyüşü yapmak için en doğal ortamlar mevcuttur. Rafting severler için Zamantı Suyu biçilmiş bir kaftandır.

http://www.ulkemiz.com/kapuzbasi-selaleleri

Yeşilova Höyüğü

Yeşilova Höyüğü

Yeşilova Höyüğü İzmir'in en eski yerleşim birimidir. Bornova ilçesinin Karacaoğlan mahallesinde, Manda çayı kıyısında bulunan bir höyüktür. Yer olarak Işıkkent Eğitim Kampüsü'nün doğusuna, Bornova Anadolu Lisesi'nin güneybatısına düşmektedir. Yerleşim olduğu dönemlerde İzmir Körfezi iki kilometre daha içerdeydi, bölge bugünkünden daha sulaktı ve daha zengin bir flora ile faunaya sahipti. Bornova Ovası'nın orta kesimindeki Yeşilova Höyüğü, Yassıtepe Höyüğü ve İpeklikuyu Höyüğü, günümüz İzmir'inde ilk düzenli yerleşimlerin olduğu noktalardır. Diğer yandan alan olarak bakıldığında Batı Anadolu'daki en büyük yerleşimdir. Günümüzde, Bornova Ovası yüzeyinin 4-5 metre altında kalmış durumdadır.Höyüğe yerleşen ilk topluluk, en az bin yıl boyunca seller ve yangınlara karşın yerleşimi terk etmemiş, köylerini sekiz kez yeniden inşa etmişlerdir. Nüsuf artışı, 400 metre kuzeyde Yassıtepe Höyüğü'ne bir köy kurmayı gerektirmiştir. Bu bölgede avcılığın yanı sıra yabanıl buğday yetiştirip sığır otlatmışlardır.Nisan 2009 tarihinden itibaren Bornova Belediyesi'nin düzenlemeleri ile grup halinde öğrencilere, günümüzden 8.500 yıl önce günlük yaşamı, evleri, kullanılan eşyaları yerinde göstermek için etkinlikler yapıla gelmektedir.Yeşilova Höyüğü İzmir'in en eski yerleşim birimidir. Bornova ilçesinin Karacaoğlan mahallesinde, Manda çayı kıyısında bulunan bir höyüktür. Yer olarak Işıkkent Eğitim Kampüsü'nün doğusuna, Bornova Anadolu Lisesi'nin güneybatısına düşmektedir.Yerleşim olduğu dönemlerde İzmir Körfezi iki kilometre daha içerdeydi, bölge bugünkünden daha sulaktı ve daha zengin bir flora ile faunaya sahipti. Bornova Ovası'nın orta kesimindeki Yeşilova Höyüğü, Yassıtepe Höyüğü ve İpeklikuyu Höyüğü, günümüz İzmir'inde ilk düzenli yerleşimlerin olduğu noktalardır. Diğer yandan alan olarak bakıldığında Batı Anadolu'daki en büyük yerleşimdir. Günümüzde, Bornova Ovası yüzeyinin 4-5 metre altında kalmış durumdadır.Höyüğe yerleşen ilk topluluk, en az bin yıl boyunca seller ve yangınlara karşın yerleşimi terk etmemiş, köylerini sekiz kez yeniden inşa etmişlerdir. Nüsuf artışı, 400 metre kuzeyde Yassıtepe Höyüğü'ne bir köy kurmayı gerektirmiştir. Bu bölgede avcılığın yanı sıra yabanıl buğday yetiştirip sığır otlatmışlardır.Nisan 2009 tarihinden itibaren Bornova Belediyesi'nin düzenlemeleri ile grup halinde öğrencilere, günümüzden 8.500 yıl önce günlük yaşamı, evleri, kullanılan eşyaları yerinde göstermek için etkinlikler yapıla gelmektedir.Neolitik Çağ'ı temsil eden III. kat bugünkü ova yüzeyinin 3-4 metre altında bulunmaktadır. En alt tabakalar olan 7. ve 8. tabakalarda dörtgen ve oval planlı, saz ve ağaç dallarından yapılma kulübelerde oturulduğu anlaşılmaktadır. Kulübelerin civarında ovak ve kül kalıntıları bulunmaktadır. Daha üstteki 5. ve 6. tabakalarda mimari olarak sadece taban kalıntılarına ulaşılabilmiştir. Yine çadır ve kulübe türünde barınaklar kullanıldığı anlaşılmaktadır. Neolitik katın en üst üç tabakası (1.-3.) "zengin bir süreç" olarak tanımlanmaktadır. Bu tabakalarda ortaya çıkan değişim nüfus artışına bağlı olarak daha büyük aile gruplarının yaşadığı konutlar, diğer değişle büyük boyutlu mimarinin ortaya çıkışıdır. Konut olarak tanımlanan bu kalıcı barınakların topoluluğun geliştirdiği geçim ekonomisiyle doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir. Özellikle 1. tabaka, höyüğün en uzun soluklu yerleşimi olarak görülmektedir. Neolitiğin son dönemi olarak kabul edilen ve MÖ 6000 - 5700 yıllarına tarihlenen bu dönemde 0,70 - 0,80 cm. derinlikte taş temeller üzerinde 5 x 6 ve 6 x 8 metre boyutlarında konutların yapıldığı saptanmıştır. Yan yana ama birbirinden ayrı yapılan bu konutlar bir avluya bakmaktadır. Taş temellerin üzerine duvarların, geleneksel malzeme olan kerpiçle değil, 10–15 cm. kalınlığındaki kalıplara dökülen killi toprak ve bitki kalıntılarından oluşan bir çamurla (mühre) yapıldığı anlaşılmaktadır.Kazı başkanı Prof. Dr. Zafer Derin, kazılarda, bir müzeyi dolduracak kadar buluntu çıkarıldığını belirtmektedir.Çakmak taşı'ndan kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok uçları ve bıçaklar bulunmuştur. Ayrıca Höyücek kazılarında Neolitik tabakalarda bulunana benzer pişmiş topraktan yapılma bir ana tanrıça idolü bulunmuştur.Kazılarda bulunan birçok mühürden birinin günümüzden 8.200 yıl öncesine ait olduğu belirlenmiştir.Yeşilova Höyüğü kazıları ilginç buluntuları ortaya çıkarmıştır. Örneğin kil parçalarında çocuk ve kadın parmak izleri günümüze ulaşmıştır. Kil parçalarının günümüzden 8.500 yıl öncesine tarihlendiği bildirilmektedir. Bu kil topaklarının, çanak çömlek yapmak üzere yoğurulduğu düşünülmektedir. Öte yandan yerleşim sakinlerinin hayvan yağlarını, kilden kaplarda fitil kullanarak yaktıklarını, bundan aydınlatmada yararlandıkları ortaya çıkarılmıştır.Çevrede bol bulunan serpantini hammadde olarak kullanılan bir balta atölyesi buluntular arasındadır. Çok güzel el işi örnekleri sergileyen çok sayıda, irili ufaklı balta ele geçmiştir. Ayrıca başka bölgelerden getirilen taşların da balta üretiminde kullanıldığı görülmüştür.Hemen her evde öğütme taşları bulunduğu belirtilmektedir. Bu buluntu, yerleşmede canlı bir tarımsal faaliyet sürdüğünün bir işareti olarak kabul edilmektedir. Tarım ürünlerinin takas edildiği, karşılığında taş ve deniz ürünleri alındığı tespit edilmiştir.Kazılarda ele geçen sığır ve küçük baş hayvan kemikleri, bölgede avlanan ya da yetiştirilen çok sayıda hayvan olduğunu göstermektedir. Ayrıca deri işlemekte kullanıldığı anlaşılan taş ve kemikten yapılma aletlerin varlığı, bir deri işleme geleneğinin yaygın bir biçimde sürdürüldüğüne işaret eder. Pişmiş toprak dokuma tezgahı ağırlıklarıyla birlikte ele alındığında yerleşmede, hayvancılığa dayalı dericilik ve dokuma endüstrisinin geliştiği ileri sürülmektedir.Höyükte Neolitik yerleşimin MÖ 5.700 yılı dolaylarında yaşanan bir yangından ve ardından gelen şiddetli bir sel baskınından sonra höyüğü terk ettiği anlaşılmaktadır. Sadece Yeşilova Höyüğü değil çevredeki tüm yerleşimler terk edilmiş görünmektedir. Bölge izleyen 300 yıl süresince iskan edilmemiştir.

http://www.ulkemiz.com/yesilova-hoyugu

Alinda Tiyatrosu Aydın, Karpuzlu

Alinda Tiyatrosu Aydın, Karpuzlu

İl: Aydın İlçe: Kapuzlu Köy: Araphisar köyü Bölge: Karia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 27 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 3400 kişi Açıklama: Karpuzlu ilçesi ilk çağ Karia kenti Alinda’nın kalıntılarının üstündedir. Tepenin doruğunda iki kademeli tiyatro vardır. İki kademeli, güneye bakan tiyatronun, birinci kademesinde 12 sıra, ikinci kademesinde 15 oturma sırası vardır. Birinci kademesindeki merdivenli ışınsal yol sayısı altı, ikinci kademesinde ise 11 ışınsal yolu vardır. Henüz kazı yapılmamış olan tiyatronun sahne bölümü yapısının birinci kat döşeme taşlarının bazı parçaları yerindedir. İzleyici koyağı eğimi 30 derecedir. Sahne binasının genişliği 13 ayaktır. Orkestra yarıçapı 30 ayaktır. Sahne binasının yüksekliğinin orkestra çapına bağlı olarak yaklaşık 39,6 ayak olmalıdır.. İki yönden orta yola açılan tonozlu geçitleri sağlamdır. Tiyatronun yaklaşık sığarı 3.400 kişiliktir   Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/alinda-tiyatrosu-aydin-karpuzlu

KOZAN (SİS) KALESİ

KOZAN (SİS) KALESİ

Çukurova'nın en önemli kalelerinden biri olan Kozan (Sis) Kalesi, "Amfi tiyatro" şeklinde inşa edilmiş olup, Kalenin alçak surları, Tarsus Kalesi örnek alınarak yapılmıştır.  Kale, kalkerden meydana gelen oldukça dik bir tepe üzerinde bulunmaktadır. 400 m. rakımlı olan bu tepe ilçeye hâkim bir konumdadır. Kozan Kalesi tamirattan geçmiştir. Günümüzde ise oldukça sağlam bir durumdadır. Sis Kalesi'nin, çeşitli kaynaklarda, Asurlular tarafından yapıldığı ve sonradan da birçok el değiştirdiği belirtilmektedir. Fakat Asurluların, Çukurova bölgesine 50-60 yıl gibi kısa bir süre egemen oldukları ve bölgeyi sömürge olarak kullandıkları göz önünde tutulur ise, bu yukarda belirtilen bilgiye şüphe ile bakmak gerekmektedir. 700 yıla yakın bir süre bölgeye hâkim olan Hititlerin de bu kaleyi yapmış olabileceği düşünülebilir. Yörede bulunulan birçok antik şehir ve kale kalıntıları ile ilgili tarihi ve arkeolojik araştırmaların yetersizliği, araştırmacıları farklı düşüncelere sevk etmiştir. Dileğimiz, ilçe ve yakın çevresindeki bilimsel araştırmaların bir an önce başlatılması yönün dedir. Yörenin en eski kalelerinden biri olan Kozan Kalesi, "Dağ kaleleri" zincirinin dördüncü halkasını teşkil etmektedir. Kalenin, iki grup halinde inşa edilmiş 44 kule ve burcu bulunmaktadır. Güney kesimindeki tepede bir iç kale (Ahmedek) vardır. Kalede 20-30 basamak merdivenle inilen mahzenler ve gizli yollar mevcut tur. İç kale de dahil altı bölümden oluşmaktadır. Bütün bölümleri birbirine bağlayan kapılar vardır. Kalenin su ihtiyacı ise, büyük su sarnıçları sayesinde karşılanmakta idi. Sis kalesi, kuzey ve güney olmak üze re iki ayrı kale grubundan oluşur. Bu bölümler bir sur ile birbirine bağlanmıştır. Daha dışarıda olan ikinci sur ile, Kalede Asur, Roma ve Ermeni dillerinde yazılmış bir kaç yazıt bulunmuştur. Bu yazıtlar kalenin, tarih çağlarından günümüze kadar çok sayıda el değiştirdiğini ortaya koyar. Kozan Kalesinden Anavarza, Karasis ve Andıl Kalelerinin görüldüğü bilinmektedir. Ayrıca berrak bir havada Akdeniz'in bile görülebileceği kaleye farklı bir önem kazandırır. Kozan Belediyesi tarafından kale eteklerinden yapılan çevre düzenleme çalışmaları ile kale şimdi vatandaşların yoğun olarak gittiği sosyal mekânlardan biri oldu.

http://www.ulkemiz.com/kozan-sis-kalesi

Xanthos Antik Kenti

Xanthos Antik Kenti

Fethiye Kaş yolu üzerinde Kınık köyü sınırlarında Lykia bölgesinin en büyük şehri yeralır. Yaklaşık Fethiyeye 45 kilometre uzaklıktadır. Adı Lykia kitabelerinde Arnna diye geçmektedir. Kentin kuruluşu Troya savaşından önceye uzanır. Arkeolojik kazılarda M.Ö.8.yüzyıla kadar inmemizi sağlayan buluntular sözkonusudur. Troya savaşı daha eski olduğuna göre ilerleyen zamanlarda buluntularla elde edilen tarih daha eskiye çekilebilecektir. Kaynaklarda Xanthos’un Perslere karşı destansı karşı koyuşları dile getirilmiştir. M.Ö.546 yılında Pers imparatoru Harpagos kenti kuşatmış uzun süre Persler’e direnen Xantos’lular yenileceklerini anlayınca çoluk çocuk demeden topluca intihar etmişler ve kentide yakmışlardır. Bu felakette kentte bulunmayan birkaç aile yeniden kenti kurarak mamur hale getirmişlerdir. Kazılarda M.Ö.475-450 yılları arasında kentin büyük bir yangın atlattığı fakat bu yangından sonra büyüyerek gelişim gösterdiği ortaya çıkarılmıştır. İskender’in Anadolu’ya seferi sırasında kent yine büyük bir direniş göstermiştir. M.Ö. 300 yıllarında Ptolemaioslar’ın hakimiyeti başlamış bu dönem gönenç içinde yaşayan şehir daha sonra Suriye kralı 3.Antiokhos’un eline geçmiştir. M.S.1.yüzyılda Roma egemenliğine geçen şehirde imparator Vespasianus adına bir tak dikilmiştir. Bizans döneminde piskoposluk merkezi olan kent M.S.7.yüzyıldaki Arap saldırılarından etkilenmiş ve kent terk edilmiştir. Kentte Lykia ve Roma dönemlerine ait akropol ve surlar,kaideli mezarlar,yer altı mezar odaları,mabedler,tiyatro,agora ve eşsiz Lykia sanatının eserleri izlenebilmektedir. Xanthos’tan birçok eser yurtdışına çıkarılmıştır. Bunun ilk örneğini kenti 1838 yılında keşfeden Fellows vermiştir. Bazı kalıntıları Londra’ya çıkartmıştır. Bugün Londra British Museum’da Xanthos’tan kaçırılan bir çok mezar buluntuları ile sarkopajlar sergilenmektedir.

http://www.ulkemiz.com/xanthos-antik-kenti

KOZAN ANAVARZA KALESİ

KOZAN ANAVARZA KALESİ

Anavarza; Kadirli, Ceyhan ve Kozan ilçe sınırlarının kesiştiği yerde, Kozan sınırları içerisinde bulunmaktadır. Sumbas veya Kesik suyunun Ceyhan ırmağı ile birleştiği yerin 8 km. kuzeyindedir. Kadirli'nin güneybatısında olup 22 km. uzaklıktadır. Yukarı Çukurova'nın ortasında yükselen, çevreye hâkim, yüksekçe bir kaya tepesinin üstünde, muhteşem bir kaledir. Anavarza Kalesi'nden diğer kaleler ve İskenderun körfezi görülür. Kale ve şehrin, M.Ö. 9. yüzyılda Asurlar tarafından kurulduğu sanılmaktadır. Ancak Anavarza'nın tarihi, M.Ö. I. yüzyılda Roma'nın eline geçtikten sonra önem kazanır. Ünlü doktor Dioskurudes ve şair Optianus'un bu şehirde doğmuş ve yaşamış olduğu söylenmektedir. Burası Bizans'lılar döneminde de önemli bir sınır kalesi haline gelmiştir. 704'te Emevi'lerin, 758'de Abbasi'lerin buraya hâkim olduğu görülmektedir. Malazgirt Zaferi'nden sonra Türk hâkimiyetine geçen Anavarza, 1097'de I. Haçlı Orduları tarafından geri alındı. Feke'deki Ermeni Baronluğu Anavarza'ya indirildi ve Kudüs yolunun emniyeti için burada Ermeni Prensliği kuruldu. 1129'da Danişmentoğulları tarafından tekrar Türklerin hakimiyetine geçti. 1133'teki depremde büyük hasara uğradı. Bunun üzerine Ermeni Prensliği Sis (Kozan) Kalesi'ne taşındı. Bu tarihe kadar Doğu Çukurova'nın kaderine hâkim olan Anavarza, bu tarihten sonra önemini kaybederek bir köy haline gelir. Halen varlığını Dilekkaya köyü olarak sürdürmektedir. 1147'de 2. Haçlı Ordusu tekrar buraya hâkim oldu. 1210'da Selçukluların eline geçti. 1243'ten 1515'e kadar Türk beylikleri arasında sık sık el değiştirdi. 1515'te Osmanlı hâkimiyetine geçti. Bugüne kadar gelen Anavarza kalıntıları, asıl kale ve alt kısımdaki surlar olmak üzere iki bölümdür. Kaleyi kuşatan surların doğu cephesindeki uzunluğu 1500 metreyi bulur. Yüksekliği 8-10 metre arasında değişen bu sur duvarları her 70 metrede bir olmak üzere 20 burçla desteklenmiştir. Dört kapısı vardır. Batıdaki kapı üç kemerli bir zafer takı şeklindedir. Kaleyi baştanbaşa kuşatan surlar çok uzundur. Anadolu'da bu kadar uzun bir dış surla savunulan kaleler yok denecek kadar azdır. Bu bakımdan Anavarza Kalesi'nin Anadolu kaleleri arasında önemli bir yeri vardır. Duvarlar dıştan, küçük dörtgen kulelerle takviye edilmiştir. Kulelerin yüksekliği duvarların yüksekliğine eşittir. Kalenin iç tarafına giriş, küçük kapılardan yapılır. Kalenin iç kısmında birinci bölümde askeri kışla, Ermeni prensi Toros'a ait üç nefli kilise ve bazı Ermeni krallarına ait mezarlar vardır. İkinci bölümde askeri kışla ile ilgili odalar, depo odaları ve su tankları yer almaktadır. Her iki bölümün arasında kaya platformun üzerinde inşa edilmiş üç katlı kule bulunur. Anavarza Kalesi Bizanslılar, Ermeniler ve Araplar tarafından onarım görmüştür. Anavarza'ya biri Alapınar'dan 12, diğeri Sumbas'ın gözünden 20 km. uzunluğundaki su kemerleriyle su getirilmiştir. Dikkati çeken su kemerleri Romalılardan kalmadır. Şehirde Korint biçimde altı sütunlu bir üçüncü asır zafer takı, Bizanslılardan kalma kaya kabartması vardır. Havari (Apostol) kiliseleriyle dış surların içinde Roma döneminden kalma tiyatro, tapınak, saray ve hamam kalıntıları da bulunmaktadır. I. yüzyıl Roma kaya mezarları, fresklerle süslenmiş mezarlar, kilise ve sarnıç gibi eserler eski dönemden bugüne ulaşan kalıntılardır. Kayalara oyulmuş mezarlarda, insan figürleri ve cenaze töreni kabartmaları görülür. İç kalede de birçok kalıntılara rastlanır. Anavarza köyü (Dilekkaya) içinde 18 çeşit deniz hayvanını gösteren "Anavarza Mozaikleri, bulunmaktadır. Bunların 3.55 x 10.75 metre boyundaki bir havuz tabanı için hazırlandığı sanılmaktadır. Yine aynı tür mozaiklerle başka bir havuz tabanı oluşturan yunus balığına binmiş, eli kamçılı Eros ve deniz tanrıçası Thetis mozaikleri de bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kozan-anavarza-kalesi

Ulucak Höyüğü Kemalpaşa

Ulucak Höyüğü Kemalpaşa

Höyük, İzmir kent merkezinin ve Bornova İlçesi'nin doğusunda, Kemalpaşa'nın 7 km batı-kuzeybatısında, Bornova-Turgutlu-Ankara karayolunun 15. km'sinde yer almaktadır. Höyüğün denizden yüksekliği 220.86 metredir. Günümüzde höyüğün batı ve güneyinde Gediz Nehri’nin bir kolu olan Nif Çayı akmaktadır. Ulucak Höyüğü’nün hemen güneyinde Nif Dağı, kuzeyinde Spil Dağı yükselmekte olup höyüğün Ege Denizi’ne geçişi sağlayan Belkahve Geçidi’ne giden yolun üzerinde bulunduğu görülmektedir.Ulucak Höyüğü'nde yürütülen kazılar İzmir ve çevresi, Ege ve Güneydoğu Avrupa kültür tarihinin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Höyükteki kültür tabakaları özellikle tarihöncesi dönemlere ait yöre tarihi ile ilgili bilinmeyen birçok noktayı açığa çıkarmıştır.Höyükte birçok döneme ait kültürel tabakalar olmasına rağmen, bunların içinden en önemlisinin Neolitik Dönem tabakaları olduğunu vurgulamak gerekir. Neolitik Dönem'de Yakındoğu'da yerleşik yaşamın ilk izleri ve tarım-hayvancılığın başlangıç aşamaları ortaya çıkmıştır. Bereketli Hilal adı verilen bölgede MÖ 12.000-9.000 yıllarında insan toplulukları yerleşik yaşama geçerek ilk köyleri kurmuşlar, hem de çeşitli bitki ve hayvanları evcilleştirerek çiftçi yaşam biçiminin başlamasını sağlamışlardır. Neolitik Dönem içinde insan toplumları avcı-toplayıcı yaşam biçimini terk ederek çiftçiliğe dayalı köy yaşamının temellerini atmıştır. Yaşam biçimindeki bu temelden değişim kısa süre içinde Batı ve Doğu yönlerde yayılmaya ve benimsenmeye başlamıştır. Sözgelimi, 4000 yıl gibi kısa bir süre içinde tüm Avrupa'nın Neolitik yaşam biçimini benimsediği görülür. Çiftçiliğe dayalı köy yaşamının Batı Anadolu, Ege ve İzmir çevresinde tam olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı yakın zamana kadar bilinmiyordu. Ulucak Höyüğü kazısı ile birlikte ve buradaki 1000 yıllık kültürel silsilenin ortaya çıkarılması sayesinde (ca. MÖ 7000-6000) İzmir çevresi ve Ege'deki neolitikleşme sürecinin nasıl ve ne zaman gerçekleşmiş olabileceği üzerine elimizde veriler birikmeye başladı. Bu veriler sayesinde sadece İzmir yöresinde ilk çiftçilerin nasıl köyler kurduğu konusunda değil, aynı zamanda bu çiftçilerin ve köy yaşamının Avrupa'ya nasıl yayıldığını da anlama imkânı bulduk. Bu anlamda Ulucak Anadolu, Yakındoğu ve Avrupa arasında kilit bir geçiş noktasını oluşturmaktadır. Elimizdeki veriler sayesinde şu anda Ulucak'a gelen topluluğun verimli ve sulak bir ova olan Kemalpaşa Ovası'nı bilinçli bir şekilde seçtiğini, burada buğday-arpa tarımı yaptığını, koyun-keçi, domuz ve sığır beslediğini, taş aletleri için gerekli hammaddeyi Ege Denizi'ndeki Melos Adası'ndan sağladığını ve dal-örgü evlerde yaşadığını, kırmızı boyalı tabanları olan özel binalar inşa ettiğini biliyoruz. Yürümekte olan kazılar Ulucak'ın ilk yerleşimcileri ile ilgili veriler de sağlayacaktır.Höyük ilk olarak 1960 yılında İngiliz araştırmacı David French tarafından bulunmuş ve yüzeyinden toplanan malzeme ışığında Neolitik döneme tarihlenebileceği önerilmiştir. 1986 ve 1987 yıllarında Recep Meriç başkanlığındaki bir ekip de höyüğü ziyaret ederek, yüzeyinden malzeme toplayarak değerlendirmişlerdir. Höyükte sistematik kazı çalışmaları 1995 yılında Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya anabilim dalı ve İzmir Arkeoloji Müzesi ortak katılımıyla, Altan Çilingiroğlu başkanlığında başlamıştır. Kazı çalışmaları halen sürmekte olup 1995- 2002 yılı buluntuları bir monografla 2004 yılında yayınlanmıştır (Çilingiroğlu et. al. 2004).2009 yılından başlamak üzere höyükteki kazılar TC Kültür ve Turizm Bakanlığı denetiminde Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Doç Dr. Özlem Çevik tarafından yerli ve yabancı uzmanların katılımıyla yürütülmektedir.Yapılan kazılar sonucunda şimdiye kadar höyükte beş farklı yerleşmenin temsil edildiği tespit edilmiştir. Aşağıda belirlenen kültür tabakaları ve bunların temsil ettiği çağlar belirtilmiştir:I. tabaka Geç Roma- Bizans dönemi II. tabaka Erken Tunç ÇağıIII. tabaka Orta/ Geç Kalkolitik IV. tabaka Geç Neolitik/Erken Kalkolitik V. tabaka Geç Neolitik VI. tabaka Erken NeolitikYerleşmede sürdürülen kazı çalışmaları sırasında alınan karbonlaşmış organik kalıntılar üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon analizleri sonucunda, VI. yerleşmenin M.Ö. 7040-6660; V. yerleşmenin ortalama olarak M.Ö. 6400-6100 yıllarına; IV. tabaka ise 6000- 5800 yıllarına tarihlendiği ortaya çıkmıştır. Bu mutlak tarihler sayesinde höyükteki Neolitik Döneme ait kültürün 1000 yıl boyunca kesintisiz olarak devam ettiği görülmektedir. Höyükte henüz ana toprağa ulaşılmadığı için buradaki ilk yerleşimcilerin hangi tarihte Nif Ovası'na geldikleri bilinmemektedir.Geç Roma- Bizans dönemi kalıntıları, höyük yüzeyine yakın oldukları için erozyon ve tarımsal etkinlikler sonucunda büyük ölçüde tahrip olmuştur. II. Tabaka olarak adlandırılan yerleşmeden ise (Erken Tunç Çağı’ndan) günümüze ulaşmış bazı binaların izlerine rastlanmıştır. Bunların yalnızca taş temel duvarları korunmuştur. Orta/ Geç Kalkolitik tabakaya ait olabilecek mimariye ise çok kısıtlı alanlarda rastlanılmış ve herhangi bir bina planı ortaya çıkmamıştır.Höyükte en iyi korunan kültür dolgularının Neolitik/ Erken Kalkolitik çağlarına ait olduğu görülmüştür. IV. yerleşmenin höyük yüzeyinde geniş alanda açığa çıkarılmış olması, söz konusu yerleşme ile ilgili edinilecek bilgilerimizin artmasına neden olmuştur. IV. yerleşme, taş temelli, dörtgen planlı kerpiç evlerden oluşmaktadır. Günümüzdeki geleneksel mimariye sahip köyler ile karşılaştırılabilecek bir yerleşmedir. Evler genelde tek mekanlı olmakla birlikte, bazı yapılarda bölmelere de rastlanmaktadır. Bazı evlerin önlerinde avlu denebilecek alanlar bulunmaktadır. Bunun yanında yerleşmede sokak olarak adlandırılan açık alanlar da yer almaktadır. Evler genel olarak birbirine bitişiktir ya da aralarında az bir mesafe bulunmaktadır. Yapıların içlerinde dönemin yaşantısı ile bize bilgi sağlayan birçok nesne ele geçmiştir. Bunlar arasında fırınlar, ocaklar, platformlar, tahıl depolama yerleri ile birçok çanak çömlek, taş alet, tezgah ağırlıkları, öğütme aletleri vs. sayılabilir. Tamamen günlük yaşama ışık tutan nesnelerin yanında figürinler, insan biçimli kaplar gibi arkeologlar tarafından daha çok topluluğun yaptığı törenlerle (inançlarla ilgili törenler, evlilik, ergenlik törenleri gibi) ilişkilendirilen nesneler de bulunmuştur. Bu nesnelerin bulunuş konumlarından, birbirleri ile olan ilişkilerinden ve etnografik çalışmalardan yararlanarak yerleşmede nerede hangi işlerin görüldüğünü belirlemek olasıdır. Ulucak’ın IV. yerleşmesi hem iyi korunduğu, hem de geniş alanlarda kazıldığı için bize MÖ 6. bin yılda bir Batı Anadolu yerleşmesinde günlük yaşamın nasıl olduğu gibi konularda olağanüstü bilgi sağlayabilecektir. Öte yandan, arkeolojik buluntulardan yola çıkarak Ulucak IV. yerleşmede yaşayan insan grubunun nasıl bir kültüre sahip olduğu, kültürün kökeni, çevre kültürlerle olan ilişkilerini, değiş-tokuş ağlarını da ortaya çıkarmak olasıdır. Yine bu insanların çevreyi nasıl değerlendirdikleri, hangi hammaddeleri kullandıkları, bunları nereden edindikleri, neler yedikleri, hangi hayvanları avladıkları, tahıllarını nasıl depoladıkları gibi önem taşıyan birçok konu da arkeolojik buluntular, arkeometrik, paleocoğrafya, arkeozooloji ve arkeobotani çalışmaları sayesinde açığa kavuşturulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Ulucak’ ta MÖ 6000 yılları civarında yaşayan topluluğun tek sıralı buğday ve altı sıralı arpa ektiğini, bunları yerleşmede kazılarda bulunan silolarda saplarından ayıklanmış olarak sakladığını bilmekteyiz (Megaloudi, 2005). Diğer yandan, koyun, keçi, domuz gibi evcil hayvanlara sahip oldukları ve en çok geyik avladıkları da bilinmekte (Trantalidou 2005).Ulucak Höyük’te V. tabaka olarak adlandırılan ve IV. yerleşmeye göre daha dar bir alanda açığa çıkartılan kalıntılar da oldukça önem taşımaktadır. Bu tabakayı bir üstekinden (IV.’den) ayıran en önemli özellik kullanılan mimari malzeme ve tekniktir. V. tabakada kerpiç tuğla kullanımı görülmemektedir. Bunun yerine ahşap direklerin belli aralıklarla toprağa saplandığı, aralarına olasılıkla ağaç dallarının örüldüğü ve kalan boşlukların da kil ile kapatıldığı bir mimari uygulama görülmektedir. Bu uygulamaya dal-örgü mimari adı verilmektedir (İngilizce: wattle-and-daub. Evler tek katlı dörtgen planlıdır; ancak duvarlar çok daha incedir. Bu tabakada yapılan kazılarda da evler içinde fırınlar, ocak yerleri, tahıl depolama birimleri, çalışma platformları ile birçok çanak çömlek, taş alet, dokuma ağırlığı, sapan tanesi vs. bulunmuştur. İnsan şekilli figürinler, idoller bu evrede de görülmektedir.Höyükte VI. tabaka olarak adlandırılan kültür katmanları 2008 senesi yılında açığa çıkarılmaya başlanmıştır. Bu katmanın en belirleyici özelliği kırmızı boyalı kireç tabanlara sahip olmasıdır. Neolitik Dönem içinde özellikle Suriye, Levant ve Orta Anadolu'da karşımıza çıkan kireçten sert ev tabanları döşeme geleneği, Batı Anadolu'daki topluluklar tarafından da benimsenmiştir. Yoğun işgücü, hammadde, teknolojik bilgi ve iş organizasyonu gerektiği için bu tipte özel tabanların bazı kamu ya da dinsel binalarda kullanıldığı düşünülmektedir. Ulucak Höyüğü'nde kırmızı boyalı kireç tabanların ortaya çıkmış olması bu açıdan önemlidir. Ayrıca bu tekniğin İzmir çevresinde uygulanmış olması bize Neolitik yaşam biçiminin Batı Anadolu, Ege ve Avrupa'ya yayılımı konusunda da bilgi verir niteliktedir. VI. tabakada bazalt öğütme taşları, çakmaktaşı dilgiler ve çeşitli kemik aletler bulunmuştur. Batı Anadolu’nun gerek mimari, gerekse küçük buluntuları açısından kültür tarihine ışık tutan ve en eski yerleşimlerinden birine sahip olan höyük, Bornova-Ankara karayolunun 15 km’sinde Kemalpaşa ilçesinin Ulucak Beldesindedir. Kazılara 1995 yılında başlanmış ve bugüne kadar yapılan kazılar sonucunda üç kültür katı tespit edilmiştir. Bunlar; en üstte Geç Roma, Erken Bizans yerleşmeleri altında Erken Tunç Çağı tabakaları ve en altta ise Geç Neolitik yerleşimine rastlanmıştır.     Höyüğün en eski tabakası olan Geç Neolitik’te fırın ve ocakları ile birlikte çoğunluğu günlük işlerde kullanılmak amacıyla yapılmış mekanlar ile ayrıca özel işleve sahip bölümleri de höyük üzerinde gözlenebilir. Kazılarda pek çok seramik kap ile birlikte çakmak taşından aletler, taştan silahlar, Anatanrıça figürinleri ve antropomorfik kaplar açığa çıkarılmış olup, bunların bir bölümü İzmir Arkeoloji Müzesi’nde teşhir edilmektedir. 

http://www.ulkemiz.com/ulucak-hoyugu-kemalpasa

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Anadolu'da da, eski çağlardan günümüze kadar çok sayıda uygarlık kurulmuş, belli bir süre yaşamış ve sonra yok olmuştur. Özellikle Toros Dağlarında gerek tarih öncesi, gerekse tarih çağlarında yoğun bir yerleşim olmuştur. Tarih çağlarında kıyıdan içerilere, derin vadileri takip ederek uzanan yolları, düşmandan ve soygunculardan korumak amacı ile birbirini gören yüksek noktalar da kaleler veya gözetleme kuleleri inşa edilmiştir. Bu amaçla yapılan Anadolu'daki kalelerden biri de Kozan'daki Andıl Kalesi'dir. Orta Toroslar'da bulunan çok sayıdaki kale kalıntılarından biri olan Andıl Kalesi, Çukurova'yı İç Anadolu'ya bağlayan ticaret yolunun güvenliğini sağlamak için yapılmıştır. Kozan'dan Feke ve Saimbeyli'ye giden tarihi kervan yolunun batı yanına inşa edilen kale, haberleşme açısından çok önemli bir rol üstlenmiştir. Bu kale hakkında yapılan araştırma raporları kalenin, 13. yy.da bir manastır olarak da hizmet verdiğini ortaya koymaktadır. (R. Edwards). Andıl Kalesi, Kozan'ın 15. km. kuzeyinde olup, ilçe merkezinden görülebilir bir mevkide yer alır. Denizden 1510 metre yüksekte yer alan Andıl Dağı'nın zirvesine kurulu kale, geniş bir çevreye hakimdir. Bu kale Kozan'da bulunan kalelerin en yüksek olanıdır. Andıl Kalesi, Çukurova'daki kaleler zincirini oluşturan kalelerin büyük çoğunluğunu görebilmektedir. Bunlar; Karasis, Uzunoğlan (Yarıkkaya) Anavarza ve Kozan Kaleleridir. Bu kaleye, Kozan merkezinden Turgutlu'ya giden ve oradan da Andıl Köyüne geçen, büyük çoğunluğu asfalt olan, bir yol ile ulaşmak mümkündür. Kozan'ın önemli kalelerinden birini oluşturan bu kalenin, kesin tarihi hakkın da bir bilgimiz yoktur. Fakat kalenin yapımında kullanılan malzemelerden, inşaat tekniklerinden ve kale ile yakın çevresinden çıkan çeşitli sikke ve araç-gereçten bu kalenin bir Ortaçağ kalesi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Kale hakkında ilk ilmi araştırmayı yapan kişi, W. Robert Edvards'tır. Bu araştırmacının 1949 yılında yaptığı araştırma raporları, sonra yapılan Andıl kalesi  tetkikleriyle örtüşmektedir. Kale ve yakın çevresinde çok sayıda sikke bulunmuştur. Köylüler tarafından bulunan bu sikkeler içerisinde, Kilikya Ermeni Prensliği'ne ve Roma dönemine ait olduğu bilinenler de vardır. Orta çağa ait olan bu sikkeler içinde, Ermeni prenslerinden 2. Levon ve 2. Het'um'a ait olanlar da bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kozan-andil-andala-kalesi

Trysa Antik Şehri

Trysa Antik Şehri

Trysa, Kaş - Demre yolu üzerinde bulunan Davazlar Köyünün Gölbaşı mahallesi yakınındaki platonun doğusunda yer alır. Adına antik kaynaklardan hiç birinde rastlanmaz. Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek tırmanmaya devam ederken, Trysa'nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.     M.Ö. 2. yüzyılda oluşan Likya Birliği’nde Trysa üye kentlerden biri olarak görünmektedir. Kentin ilk iki harfinin yazıldığı TP kısaltması ile Likya Birlik dönemine ait sikkeleriyle tanınmaktadır. Arkeoloji literatüründe adından ve özellikle Heroonu’ndan XIX. yüzyılın sonundan beri söz edilen Trysa’da Phellos, Istlada, Sura gibi ufak bir beyin veya kralın oturduğu iyi korunan bir kale görünümündedir. Kuzeydoğu ve güney yönleri oldukça sarp bir kayalığın zirvesinde, bugünkü Gölbaşı köyünden 30 m. yükseklikte doğu-batı doğrultusunda ince uzun bir Akropol görüntüsündeki Trysa antik kenti kalıntıları 550m. uzunluğunda ve 150 m genişliğinde bir alanı kaplar. Bu alanın bazı bölümleri teraslanmıştır. Kuzey ve batı tarafı ayakta olan düzensiz taşlardan örülmüş, İ.Ö 5. yüzyıla tarihlenen bir surla çevrilidir. Sur dışında Trysa’da bugün kalıntı olarak Heroon’un duvarları, tapınağa ait ufak kalıntı ve çok sayıda lahit bulunmaktadır. Lahitlerin çoğu sadedir ya da büst veya hayvan başı şeklinde tepeliklere sahiptirler. Kentin niteliği saptanabilen tek yapısı, Akropol’ün güneybatı eteğinde yer alan ileri derece de tahrip olmuş tapınaktır. Mimari elemanlarından anlaşıldığına göre ön cephedeki ante duvarları arasında bulunan iki sütundan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Burada Zeus ve Helios’a rahip olarak hizmet etmiş bir vatandaşı onurlandıran yazıta ait parçalar bulunmuştur. Söz konusu yazıta göre tapınak bu tanrılardan birine veya ikisine birden aittir. Trysa’nın en büyük eseri kentin kuzey-doğu ucunda yer alan ve 18m²’lik kapalı bir alan içinde duran, M.Ö. 4.yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenen Heroon’dur. Dört yandan rektogonal bloklarla örülmüş bir duvarla çevrilidir. Dış yüzünde güney tarafta ise üzerinde iki yatay bant halinde mitolojik sahnelerin yer aldığı bir friz bulunmaktadır. Bu sahneler arasında, İlyada ve Odysseia’dan bölümler, Theseus’un marifetleri, Thebes’e karşı olan Yediler’den parçalar, Yunanlılar ve Amazonlar ile Kentauros ve Lapitlerin savaşları yanı sıra kimlikleri belirlenemeyen pek çok diğer figürde yer alır. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan bu lahtin 1m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde olan duvarlarının üzerindeki çift sıra friz ve ornamentlerle süslü arşitrav blokları Viyana’ya götürülmüş olup, bugün ise bu frizden yalnızca doğu köşeye yakın yerde bir ion kymationu bloğu bulunmaktadır. Ayrıca, Heroon’un dışında güneydoğu köşede duran Dereimis ve Aiskhylos lahti denen gotik alınlıklı, kapağın her iki yanında quadriga (dört atlı savaş arabası) kabartması ile üste konmuş şerite benzer parçasının her iki yanında cenaze şölenini gösteren kabartmalar bulunan lahit Avusturyalılar tarafından Heroon’un frizleri ile birlikte 1882/83 yılında Viyana’ya götürülmüştür ve Sanat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir. Trysa, anıtlarının bazılarının tüm Likya’nın en erken örnekleri olması nedeniyle önemli bir turizm merkezidir.

http://www.ulkemiz.com/trysa-antik-sehri

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : KONYA Adı : BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1993 Alanı : 88.750 ha. Konumu : Konya ili Beyşehir ilçesindedir. Ulaşım : Milli parka, E238 Konya-Beyşehir devlet karayolu ile ulaşılmaktadır. Konya’ya 94 km, Isparta’ya 105 km mesafededir. Kaynak Değerleri :           Ülkemizin üçüncü büyük gölü olan Beyşehir Gölü’nün jeomorfolojik yapısı; karstik arazi şekillerinden, çok sayıda düden ve dolinlerin birleşmesi sonucu oluşan polye karakterindedir. Gölün karstik arazi yapısı, yörenin genel jeolojik yapısını teşkil eden kireçtaşlarının, suların kimyasal reaksiyonu ile erimesi sonucu meydana gelmiştir. Göl içerisinde karstik yer şekillerinin kalıntıları olan, yükseltileri 20-50 m. Arasında değişen çok sayıda ada bulunmaktadır.           Göl suyu alkalin özelliktedir. Sazan, alabalık, çiçek balığı, gövce, sarıbalık ve tatlısu levreği gibi türler, su kaplumbağası ve yılanlar gölün faunasını oluşturmaktadır. Göl içerisindeki irili ufaklı adalar, su kuşlarının yuvalanmaları ve kuluçkalanmaları açısından önem teşkil ederler. Adalar, dalgıç türleri, kuğular, karabataklar, bazı balıkçıl türleri ve ördekler için kışlama ve kuluçka alanlarıdır.           Milli parkın orman formasyonunu ardıç, karaçam, göknar, sedir ve meşe türleri oluşturmaktadır. Ağaçlar yer yer göl kenarına kadar uzanarak Beyşehir Gölü’nün koylarını ve körfezlerini görsel açıdan eşsiz manzara güzelliklerine kavuştururlar.         Kilikya Bölgesi içerisinde yer alan ve kültürel kaynak değerleri bakımından da zengin olan yöre eski çağlarda Hitit, Pers egemenliğinde kalmış, Helenistik dönemde Bergama Krallığına bağlanmış; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde iskan görmüş, en parlak çağını da Selçuklu döneminde yaşamıştır.           Üstün değerdeki peyzaj güzellikleri, göçmen kuşlar için iyi bir barınak olması, potansiyel göl sularına dayalı su sporlarına elverişli göl kıyılarının bulunması ile Selçuklu dönemine ait kültürel kaynaklar, milli parkın kaynak değerlerini oluşturmaktadır.  Görünecek Yerler : Yenişarbademli yakınlarında, göl kenarında ve 3 km. kadar açıktaki Kızkalesi adacığı üzerindeki kalıntılar, Kubadabad Sarayı harabeleri Selçuklu döneminin eserleridir. Mevcut Hizmetler : Milli parkın yoğun ziyaret dönemi Mayıs-Ekim aylarıdır. Park, ziyaretçiler için günübirlik ve kamp yapma imkanlarını sunmaktadır. Konaklama : Milli park yetkilerinin kontrolünde ve göstereceği yerlerde çadırla ve karavanla kamp yapılabilir. Ayrıca Beyşehir ilçesi de konaklama için uygundur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Konya Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 332 3223939          Konya DKMP Şube Müdürlüğü : 0 332 3226873          Beyşehir DKMP Mühendisliği : 0 332 512 77 35

http://www.ulkemiz.com/beysehir-golu-milli-parki

Troya - Truva Antik kenti

Troya - Truva Antik kenti

Çanakkale il sınırları içinde yer alan tarihî kent. Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'da bahsi geçen Truva Savaşı'nın gerçekleştiği antik kenttir. 1870'lerde Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından Tevfikiye köyü civarında keşfedilen antik kentte çıkan eserlerin çoğu günümüzde Türkiye, Almanya ve Rusya'dadır. Antik kent, 1998 yılından beri Dünya Miras Listesinde, 1996 yılından beri de Milli Park statüsündedir.İlk olarak Efes ve Milet antik kentleri gibi denize yakın olan kent, Çanakkale Boğazının güneyinde bir liman kenti olarak kurulmuştur. Zamanla Karamenderes nehrinin kent kıyılarına taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşmış ve önemini yitirmişitir. Bu yüzden yaşanan doğal felaketler ve saldırılar sonrasında yeniden iskan edilmeyip, terk edilmiştir.Troyalılar, Sardis kökenli Herakleid hanedanının yerine geçmiş ve Anadolu'yu 505 yıl boyunca Lidya krallığı Candaules (MÖ 735-718) dönemine dek yönetmişlerdir. İyonlar, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler onlardan sonra Anadolu'da yayılmış, ardından MÖ 546 yılında Pers istilası gelmiştir.Troya antik kenti, Athena tapınağı ile özdeşleşmiştir. Pers egemenliği sırasında imparator I. Serhas çıktığı Yunanistan seferinde, Çanakkale Boğazını geçmeden önce kentte gelerek bu tapınağa kurban sunduğu, aynı şekilde Büyük İskenderinde Perslere karşı giriştiği mücadele sırasında kenti ziyaret ettiği ve zırhını Athena tapınağına bağışladığı tahrihsel kaynaklarda belirtilir.1871'de amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilen antik şehrin kalıntılarında, ilerleyen zamanlarda gerçekleştirilen kazılar sonucu, aynı yerde yedi kez -farklı dönemlerde- kent kurulduğu ve farklı dönemlere ait 33 katman olduğu saptanmıştır. Şehrin bu karmaşık tarihsel ve arkeolojik yapısı, daha kolay inceleyebilmek için kent tarihsel dönemlere göre sırayla roma rakamlarıyla ifade edilen 9 ana bölüme ayrılmıştır. Bu ana dönemler ve bazı alt dönemler şu şekildedir;Troya-Hisarlık planı ve dönemlerine göre eserlerTroya I 3000-2600 (Batı Anadolu EB 1)Troya II 2600-2250 (Batı Anadolu EB 2)Troya III 2250-2100 (Batı Anadolu EB 3)Troya IV 2100-1950 (Batı Anadolu EB 3)Troya V (Batı Anadolu EB 3)Troya VI: MÖ 17. yüzyıl – MÖ 15. yüzyılTroya VIh: Geç Tunç Çağı MÖ 14. yüzyılTroya VIIa: ca. MÖ 1300 – MÖ 1190 Homerik Troya dönemiTroya VIIb1: MÖ 12. yüzyılTroya VIIb2: MÖ 11. yüzyılTroya VIIb3: yaklaşık MÖ 950Troya VIII: MÖ 700 Helenistik TroyaTroya IX: Ilium, M.S. 1. yüzyıl Roma TroyasıTroya antik kentinin Hisarlıkta olabiliceğine ilişkin ilk yorumlar, 1822 İskoç Charles Maclaren tarafından yapılmıştır. İlk arkeolojik araştırma, bölgede bir höyüğün olabileceğini tespit eden İngiliz Frank Calvert tarafında 1863-1865 yıllarında yapılmıştır. Fakat bu kentin Troya olduğu görüşünün kesinlik kazanması ve yaygın şekilde tanınması Alman Heinrich Schliemann tarafından yapılan kazılar sonucunda olmuştur.Mitolojide şehrin kurulduğu tepe, Zeus'u kandırdığı için Zeus tarafından Olympus'tan aşağı atılan tanrıça Ate'nin ilk düştüğü yerdir. Kentin kurucusu Tros'un oğlu İlios'tur. Çanakkale yakınlarındaki Dardanos kenti kralı Dardanos (mitoloji)'un soyundandır.Frigya Kralının düzenlediği bir yarışmayı kazanır ve ödül olarak verilen siyah boğayı takip ederek, boğanın durduğu yere bir kent kurmaya karar verir. Boğa, tanrıça Ate'nin düştüğü yerde yere çöker ve İlios kentini bu tepeye kurar. Kente kurucusundan dolayı İllion, İlios'un babası Tros'dan dolayı da Troya denir. Kentin Akalar tarafından yıkılmasıyla ise bu tanrıçanın getirdiği kötü şansa bağlanır.

http://www.ulkemiz.com/troya-truva-antik-kenti

Tripolis Antik Kenti

Tripolis Antik Kenti

Tripolis Antik Kenti; Denizli merkezine 40 km. uzaklıktaki Buldan İlçesi, Yenicekent Kasabası ile Menderes Nehri arasındaki yamaç üzerinde kurulmuştur.Tripolis , batıya ve kuzeye açılan vadilerle Ege’ye güneydoğusundaki Çürüksu Ovası ve  vadileri ile İç Anadolu ve Akdeniz’e ulaşımı bulunan antik kentlerden birisidir. Kentin güneyinde Çürüksu Vadisi’nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia’ya 30 km. , Hierapolis’e ise 20 km. uzaklıktadır.Tripolis’in ilk kuruluşu hakkında kesin bilgilere sahip olunamamıştır. Ancak, kaynaklarda Tripolis’in ilk adının Apollonia olduğu daha sonra Geç Helenistik Dönem de Tripolis olarak adlandırıldığı ve ilk kuruluşunun Lidya Devleti zamanında olduğuna ilişkin belgelere rastlanılmaktadır. Tripolis Lidya Şehirleri arasında yer almasına karşın Frigya ve Karya bölgelerine ulaşımı sağlayan önemli sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden biri görünümündedir. Menderes Nehri ile Çürüksu Çayı’nın bereketlendirdiği, Çürüksu Ovası’nın büyük bir bölümüne hakim kentlerden biri olup, kuruluş biçimiyle ve şehircilik anlayışı ile yörenin en zengin kentleri arasında yer almaktadır.Tripolis’in ilk kuruluşunun Lidyalılar zamanında olmasına karşın, yüzeydeki kalıntılar uslup olarak Roma ve Bizans Dönemi mimari özelliklerini ve yapı örneklerini göstermektedir.Tripolis Antik Kenti İ.Ö. II.yy sonları  ile İ.S. I.yy. ortalarında ve IV. Yy. ortalarında birçok deprem ve savaşlara sahne olduğundan çok tahrip olmuştur. Kent en görkemli dönemini Roma devrinde yaşamıştır. Kentin Ana Cadde’sinde 1993 yılında Müze Müdürlüğü’nce kazı yapılmış olup, burada kazı çalışmalarına 2007 yılında tekrar  başlamıştır.TRİPOLİS’İN BAŞLICA YAPILARI:Tripolis Tiyatrosu : Antik kentin mevcut yerleşiminin merkezi bir bölgesine inşa edilmiştir. Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun inşa edilmiş, Roma mimari tarzında yapılmıştır. Tiyatro üç bölümden oluşmaktadır.-Cavea :  Yarım daire şeklinde olup, üç diazoma ile bölünmüştür. Oturma kademeleri tamamen orkestra bölümüne doğru tahrip olmuştur. Tonoz çıkışları caveanın üst kısımlarında ve yanlarda yer almaktadır. Oturma kademeleri büyük mermer taşlardan yapılmıştır. Yaklaşık 8.000 kişi alabilecek kapasitededir.-Orkestra:  Cavea’nın oturma kademeleri ve malzemeleri ile tamamen toprak altındadır.-Scene ( Sahne ve Sahne Binası ):  Sahne binasının üst yapısı iç ve dış kısımlara doğru yıkılmış harap durumdadır. Sahne binasına ait sağ ve sol istinat duvarlarının az bir kısmı yüzeyde  görülmektedir. Tripolis Hamamı:  Tripolis Tiyatrosu’nun 200 m. batısında bir düzlük üzerinde    bulunmaktadır. Geç dönemde kenti çeviren sur duvarının dışında kalmıştır. Yapıya ait yüzeydeki kalıntılardan beş bölümü tespit etmek mümkündür. Her bölüm kendi arasında tonozlarla ve büyük nişlerle geçildiğine dair kemer izleri bulunmaktadır. Alt yapısı ve duvarlarının kesme traverten blok taşlardan, kemer ve tonozlarında ise aynı malzemeyle tamamlandığı anlaşılmaktadır. Hamam, tipik Roma Hamamı geleneğinin bir örneğidir. Şehir Binası : Hamamın yaklaşık 200m. güneyinde yer almaktadır. Üst yapısı tamamen yıkılmıştır. 40X65 m. ölçülerinde büyük bir yapıdır. Temel duvarları çok geniştir. Yapının batı duvarına bitişik sur duvarı devam etmektedir. Yapı Roma Mimari karakteri göstermektedir.  Apsisli Yapı :Şehir Binası ile Tiyatro arasındadır. Dikdörtgen planlı yapının kuzey duvarının iç kısmı apsisli olduğundan bu ad verilmiştir. Yapının üst bölümü tamamen yıkılmış harap durumdadır.Kale ve Surlar :  Tripolis Geç Roma ve Bizans Dönemi’nde sur  ile çevrilmiştir. Eğimli arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir. Kule hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir.  Su Yolları :Tripolis Antik Kenti her ne kadar Menderes Nehri kenarında kurulmuş olsa bile, kentin ihtiyacını karşılayacak olan gerekli suyu, kente 25 km. uzaklıkta bulunan şimdiki Güney İlçesi yakınındaki kaynaktan temin etmişlerdir. Kaynak ile Tripolis arası dağlık ve engebeli arazi olduğundan bu güzergahta  su yortusunu, tünel, künk ve kemer izlerinin kalıntıları bulunmaktadır. Nekropol : Antik Tripolis Kenti’nin doğu ve güney yamaçları Nekropol Alanı olarakkullanılmıştır. Dik ve meyilli tepelerin sarp kayalık bölgelerinde, kayaya oyulmuş kaya mezarları bulunmaktadır. Ayrıca alt kısmı podyumlu, üst kısmı lahit şeklinde mezarlar yer almaktadır.http://www.pamukkale.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/tripolis-antik-kenti

Tlos Antik Kenti

Tlos Antik Kenti

Tlos. Likya'nın en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar'ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri'nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır. Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yer almaktadır. Böylece Tlos yerleşiminin başka hiçbir Likya kentinde olmadığı kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılır ki, bundan dolayı Hitit kaynaklarında Tlos için “şehir” yerine “ülke” ifadesi kullanılmıştır. Gerçi Tlos Antik Kenti için kullanılan ülke ifadesi şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak ele geçen yazıtlardan antik kentin çok sayıda semt ve mahallelerden oluştuğu, çevresinde ise merkeze bağlı pek çok köy yerleşiminin bulunduğu bilinmektedir. Eski Yunan mitoslarına göre her antik kentin bir kuruluş efsanesi ve bir de kurucu kahramanı vardır. Tlos'un kuruluş efsanesi de Hellen mitoslarına dayandırılmış ve Tlos kent adının Tremilus ile Praksidike’nin dört oğlundan biri olan “Tloos”dan geldiğine inanılmıştır. Hatta Pinaros, Xanthos ve Kragos’un onun kardeşleri olduğu kabul edilmiştir. Bahsi geçen mitolojik aktarımların en erkeni, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen tarihçi Herodotos’un çağdaşı ve ayrıca Homeros ekolünden geldiği bilinen Halikarnasos’lu Panyasis’e aittir. Benzer bir inanışın uzun yıllar boyunca kabul gördüğünü gösteren diğer bir antik kaynak ise, MS 6. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Byzantion’lu Stephanos’dur. Stephanos Byzantinos yazdığı “Ethnika” isimli coğrafi kitapta Panyasis’in aktarımlarını aynen kopyalamıştır. Homeros zamanından itibaren bilinen tüm antik kaynaklarda Likya halkının Hellen kökenli olduğu vurgulanmıştır. Bundan dolayı, özellikle batı ve güney Anadolu kıyılarında filizlenen gelişmiş kültürlerin yaratıcılarının, MÖ 12. yüzyıl öncesinde Dor istilasından kaçan ve Anadolu’ya sığınan Akha Hellenleri olduğu kabul edilmektedir. Ve hatta Troya savaşı ardından ülkesine dönmeyen bazı Akha ordularının da bu bölgelere yerleştiğine inanılmaktadır. Ancak bu inanışın gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. Çünkü Homeros, İlyada destanında tüm Anadolu halklarının birleşerek Troya önlerinde Akha birliğine karşı savaştığını etraflıca anlatmıştır. Anadolu halklarının dış güçlere karşı oluşturduğu bu birliktelik Troya savaşları öncesinden de bilinmektedir. Örneğin Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında, tüm Anadolu halkları bir araya gelerek Hitit’lerin yanında savaşmıştır. Bu birliktelik, daha sonra II. Hattuşili zamanında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda da kendini gösterir. Dolayısıyla Homeros ve onu izleyen tüm antik kaynak aktarımlarında Anadolu halklarının hellenleştirilme ideolojisi politik bir olgudan öteye gidemez nitelikte gözükmektedir. Çünkü bu ideoloji ilk kez Homeros aktarımlarında vardır ve MÖ 8. yüzyıldan önce bu teori ile ilgili hiçbir yazılı belge bulunmamaktadır. Anadolu ve Mısır’dan bilinen yazılı belgeler ise, mevcut inanışın tam tersi bir bilimsel gerçeğe işaret etmekterdir. Likyalıların daha ege göçleri öncesinde bu topraklardaki varlığı bugün epigrafik ve arkeolojik buluntularla belgelenmiştir. Örneğin bölgenin coğrafi olarak tanımlanmasında kullanılan Lukka/ Lukki ifadeleri hem Hitit hem de Mısır metinlerinden, MÖ 15. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Gelidonya Burnu ve Uluburun batıkları ise dönemin arkeolojik kalıntılarını oluşturur. Benzer Bronz Çağ buluntularına son yıllarda kıyı Likya şehirlerinde de rastlanılmaktadır. Dolayısıyla Likyalıların Hellen soylu olduğu ve isimlerini Atina kralı Pandion’un oğlu Lykos’dan aldığı mitos inancı gerçeği yansıtmamaktadır. Doğrusu, Lykia ifadesinin yunancalaştırılmış bir kelime olduğudur. Diğer yandan Likyalılar kendilerini Trmmili, ülkelerini ise Trmmise olarak tanımlamışlardır. Homeros’un Likyalılar için kullandığı Termilai ifadesi Trmmili ile özdeştir. Trmmili ya da Termilai kelimelerinin bugünkü Dirmil/ Altınyayla yerleşimi ile aynı olduğu, Claudius Dönemi’nde dikilen Patara Yol Klavuz Anıtı üzerindeki Trimili ifadesiyle kesinlik kazanmıştır. Bununla da Herodotos’un Trmmili halkının Girit adasından geldiği aktarımının gerçeği yansıtmadığı anlaşılır. Eğer Likya halkı bölgeye başka bir yerden göç ederek gelmiş ise, onların anavatanı Eşen Irmağı’nın doğduğu ve bereketli toprakların bulunduğu bugünkü Dirmil ve yakın çevresi olmalıydı. Tlos isminin de Hellenler’le hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Tlos kent adı Likçe bir ifade olan “Tlawa” kelimesinden türetilmiştir. Tlawa ismi ise, MÖ 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaştığımız Lukka toprakları içerisindeki “Dalawa” yerleşimi ile özdeştir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’da bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya'nın (MÖ 1250-1220) Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşımaktadır. Söz konusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler”, ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı Dönemi’ndeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir. Yazılı belgelerde vurgulanan Tlos’daki Hitit Dönemi yerleşimi bugün antik kentte ele geçen arkeolojik buluntularla da desteklenmektedir. Özellikle Geç Bronz Çağ’a tarihlenen buluntular arasında taş balta ve el aletleri ile farklı formlar gösteren bronz baltalar, hançer ve ok ucları örnek gösterilebilir. Ancak bu bölgede yaşayan ilk insanların geçmişi hem Tlos kazılarında ele geçen arkeolojik kalıntılar hem de Tlos teritoryumunda yer alan Arsa ve Girmeler mağara/ höyük buluntuları ışığında Hititler zamanından çok daha öncesine geri gitmektedir. Özellikle 2009-2010 yıllları araştırmaları esnasında Tlos’da gün ışığına çıkartılan taş baltalar ve çakmaktaşı el aletleri ile Girmeler Mağarası önündeki höyük kalıntısında tespit edilen buluntular arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Girmeler Mağarası önündeki buluntular içerisinde Hacılar ve Kuruçay seramikleriyle yakın benzerlik gösteren çömlek parçaları da yer almaktadır. Benzer seramikler Arsa Köyü sınırları içerisinde yer alan Tavabaşı Mevkii mağaralarında da tespit edilmiştir. Bahsi geçen tüm arkeolojik buluntular yapılan stilistik ve tipolojik incelemeler doğrultusunda Geç Neolitik Dönem’e kadar tarihlenebilmektedir. Ayrıca Tavabaşı Mevkii mağaralarının dış yüzeylerinde bulunan farklı ikonografideki kaya resimleri de benzer örnekler ışığında yine aynı döneme verilmektedir. Dolayısıyla Batı Likya Bölgesi’nin Eşen Nehri havzasında Neolitik Dönem’den itibaren kullanılan diğer mağara veya höyük yerleşimlerinin bulunması muhtemeldir. Diğer yandan Elmalı Ovası ve Doğu uzantısında bulunan Hacılar, Kuruçay, Bademağacı ve Höyücek gibi Neolitik Dönem yerleşim buluntuları ile yapılan karşılaştırmalarda her iki bölge arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu da anlaşılmıştır. Böylece Orta Anadolu Neolitiği’nin Batı Anadolu kıyılarına kadar olan uzantısı ilk kez arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos ve yakın çevresinde Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ’a kadar kesintisiz devam eden yerleşim izleri tespit edilmesine rağmen, Demirçağ başlangıcından MÖ 540 yıllarındaki Pers istilasına kadar geçen süreye ait pek fazla arkeolojik buluntu ele geçmemiştir. Sadece MÖ 2. binyılı sonlarına tarihlenen ve gri seramik olarak da adlandırılan küçük çömlek parçaları ile az sayıda Geometrik Dönem seramikler ancak günümüze ulaşabilmiştir. Söz konusu döneme ait buluntular uzun yıllardır kazıları devam eden diğer Likya kentlerinden bilinmektedir. Tlos Kazıları oldukça yenidir ve dolayısıyla zaman içerisinde bahsi geçen döneme ait yeni arkeolojik veriler beklenmektedir. Başlangıçtan itibaren tüm Likya kentleri arasında ethnos-polis düşüncesine dayanan askeri (symmachia-epimachia), politik (sympoliteia) ve dini (amphiktionia) bir birliktelik bulunmaktaydı. Söz konusu birlikteliğin başlangıcı, MÖ 15. yüzyılda oluşturulan Batı Anadolu’daki Assuwa/Arzawa konfederasyonuna tüm Likya kentlerinin “Luggalılar” kimliği altında katılımında hissedilir. Benzer bir birlik oluşumu Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır Firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında “Lukka Ülkesi” adıyla Hitit’lerin yanında yer almalarında da gözlemlenir. Lukka kimliği altında Mısır’a ve Kıbrıs’a saldırmaları da yine bu birlik oluşumunun somut bir göstergesidir. Bunlardan başka, Troya savaşları esnasında Akha Hellenleri’ne karşı kral Sarpedon önderliğinde Lukka ordularının da ön saflarda yer almaları, söz konusu birlik oluşumunun MÖ 2. binde ne kadar kuvvetli olduğunun önemli diğer bir ifadesidir. Likya halkının bu organize görünümü sadece MÖ 2. binli yıllarla sınırlı kalmamış, Demir Çağ’dan itibaren de pek çok benzer örnek olduğu bilinmektedir. Herodotos’un Likyalılar ile ilgili aktarımlarında benzer bir düşünce özellikle vurgulanmıştır. MÖ 452-445 yılları arasındaki Atik Delos Birliği listelerinde “Likyalı” kavramının kullanılması, Pers veya Yunan egemenliğine karşı Likya şehirlerinin ortak savunma yapma planları yine bu birliktelik düşüncesinin somut göstergeleri olarak kabul edilebilir. MÖ 2. yüzyıl ilk yarısındaki Likya Birliği kuruluşu öncesi basılan beylik dönemi sikkelerin üzerinde kullanılan ortak semboller de yine birlikteliğe işaret etmektedir. Likyalıların erken dönemlerde kendi aralarında oluşturdukları birlik yapısı, MÖ 168/67 yıllarında kurumsallaştırılıp resmileştirilmiş ve böylece, özünde Likya kentlerinin ve vatandaşlarının demokratik bir anayasa çerçevesinde oylama esaslı, seçimle yönetilmelerine dayanan Likya Birliği kurulmuştur. Her ne kadar Likya kentleri arasında sürekli ortak bir birliktelik gözlemlense de, MÖ 540 yıllarında Harpagos önderliğinde Pers ordularının Likya’yı istila etmesiyle bağımsızlık yitirilir ve Beylikler Dönemi sonuna kadar tüm Likya Bölgesi Pers egemenliği altında kalır. MÖ 360 yıllarında Perikle’nin Perslere karşı başlattığı bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanması ardından Likya kısa bir süreliğine Karya Bölgesi’ne bağlanır. MÖ 334/33’te Büyük İskender Likya’ya egemen olmuştur. İskender’in ölümünün ardından egemenlik sırasıyla Antigonoslar, Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Rodos arasında sürekli el değiştirmiştir. Likya’nın bu karmaşık dönemi, MÖ 168/67 yıllarında Roma Senatosu tarafından Likya’nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği’nin resmileştirilmesiyle son bulur. Tlos Antik Kenti Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra gibi birliğin üç oy hakkına sahip en büyük altı şehrinden biri kabul edilmiştir. MS 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi’ni bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde de Tlos birlik içindeki önemini korumuş ve Metropolis unvanını taşımaya devam etmiştir. Bu önemden kaynaklanmış olsa gerek ki, Patara’da dikilen Yol Klavuz Anıtı’nda vurgulandığı gibi, Likya yol ağı yedi farklı yönden Tlos’a bağlanmış ve güneyde Xanthos’tan, güneybatıda Pinara’dan, batıda Telmessos’tan, kuzeybatıda Kadyanda’dan, kuzeyde Araxa’dan, kuzeydoğuda Oinoanda’dan ve doğuda Choma’dan gelen ticari yollar Tlos’da kesişmiştir. Bu güzergahların pek çoğunun günümüzde kullanıldığı da bilinmektedir. Hristiyanlık Dönemi’nde Tlos, Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir. Bu dinsel önemin MS 12. yüzyıla kadar devam ettiği arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos, Likya sınırları içerisindeki önemini Osmanlı Dönemi’nde de hissettirir. Bölgeye en son 19. yüzyılda gelen ve “Kanlı Ali Ağa” olarak ünlenen Osmanlı Derebeyi, Tlos Akropolünün zirvesine antik dönem kalıntılarını da kullanarak şatosunu inşa etmiştir. Bugünkü modern Yaka Köyü antik Tlos yerleşiminin üzerine kurulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/tlos-antik-kenti

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : ÇANAKKALE Adı : GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 33.000 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nin batısında, Çanakkale ili Eceabat ilçesindedir. Ulaşım : Çanakkale’den feribot ve motorla ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek ve Rusya’ya yardım amacı ile İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına güvenerek Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçmişlerdi. Burada Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk Milleti’nin güçlü, insanüstü direnmesi ile karşılaştılar. 250.000’i aşan Türk şehidinin kanları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000’i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin kemiklerinin gömülü olduğu alanları içine alan milli park, bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır. Görünecek Yerler : Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kabatepe Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Kanlı Sırt, Conkbayırı’ndaki yazıtlar, anıtlar ve Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer, Conkbayırı’nda İngiliz ve Yeni Zelanda anıt ve mezarlıkları, Mehmet Çavuş Anıtı, tamamı şehit olan 57. Alay Şehitliği, Anzak Koyu Anıtı ve mezarlıkları, Seddülbahirdeki Çanakkale Şehitleri Anıtı ve müzesi, Yahya Çavuş Anıtı, İngiliz Helles Anıtı, Alçıtepe köyündeki özel müze, Kilitbahir Kalesi ve müzesi, siperler, savaş kalıntıları, Seyit Onbaşı Anıtı ve Bigalı köyündeki Atatürk Evi görülebilir. Mevcut Hizmetler : Saha içerisindeki Kabatepe mevkiinde günübirlik piknik yapmak mümkündür. Çadırlı kamp ve denizden faydalanma imkanı da bulunmaktadır. Ziyaretçilere günübirlik kullanım alanı olarak planlanmış sahada kır gazinosu, büfe gibi hizmetler de sunulmaktadır. Konaklama : Kabatepe kamp ve günübirlik kullanım alanında çadır ve karavanla konaklama imkanı mevcuttur. Eceabat ilçe merkezinde oteller, Seddülbahir köyünde motel ve pansiyon bulunur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Çanakkale Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 286 2138141          Çanakkale DKMP Şube Müdürlüğü : 0 286 2123417          Gelibolu Milli Park Müdürlüğü : 0 286 8141025, 0 286 8141128

http://www.ulkemiz.com/gelibolu-yarimadasi-tarihi-milli-parki

CEYHAN TUMLU KALESİ

CEYHAN TUMLU KALESİ

Ceyhan’a 17 km. mesafede yüksek bir tepenin üzerine kurulmuştur. Sağlam kalmış bir kaledir. Kalenin çevresi 800 m.dir. Sekiz tane burcu ve doğuya açılan bir tek kapısı vardır. Ovaya bakan gözetleme kulesi,ayrıca savunma hendekleri ve surlar bulunmaktadır. Kale içerisinde bazı yapı ve mahzen kalıntıları vardır. Tepenin çevresinde ise kaya mezarları ve barınaklar dikkati çeker.

http://www.ulkemiz.com/ceyhan-tumlu-kalesi

Diocletianus Sarayı

Diocletianus Sarayı

Kocaeli Kemalpaşa Mahallesi’nde Eski İstanbul Caddesi üzerinde bulunan Diocletianus Sarayı’nı Roma İmparatoru Diocletianus (MS.284-305), Nicomedia’da (İzmit) tiyatro, hipodrom ve Pazar yerinin yanı sıra yaptırmıştır. Romalı tarihçi Libianus 358’de şehrin geçirdiği büyük bir depremden sonra bu sarayın yapıldığını belirtmekte ve aynı zamanda sarayın mükemmelliğine değinmektedir: “Bu şehir ağaçlar ve bahçeler içinde denizden akropole kadar teraslar biçiminde uzanırdı. Buradaki Helenizm’e ait her şeyin en güzelleri ve en mükemmelleri bulunurdu. Bu haşmeti imparator sarayının denize akseden gölgelerinde görmek mümkündür. Bu heybetli tablonun önünde yer alan liman her zaman gemilerle dolu olarak muhteşem tabloyu tamamlayan bir motiftir”. Diocletianus Sarayı’nın yeri kesinlik kazanamamıştır. Bunun da nedeni İstanbul Caddesi üzerindeki yol yapımı ve yeni yapılanma bu sarayın kalıntılarını ortadan kaldırmıştır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre; saray mermerlerle kaplı son derece görkemli bir yapı idi. Günümüze yalnızca çevredeki blok binaların altında kalan sarnıç kalıntıları gelebilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/diocletianus-sarayi

Teos Antik Kenti - Seferihisar

Teos Antik Kenti - Seferihisar

Teos harabeleri Seferihisar ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan Sığacık Köyünün 1 km. güneyindedir. Bazı tarihçilere M.Ö. 1050-1000 yıllarında kurulmuştur. Kurucusu Dionysos’un oğlu Athamas olarak bilinir Teos, 12 İon kentinden biri olup, yolun hemen kenarındaki Dionysos Tapınağı M.Ö. 2.yy. başlarında Priene’li Hermogenes tarafından inşa edilmiştir. Anadolu’daki Dionysos adına yapılan tapınakların en büyüğüdür. Roma imparatorluğu döneminde sıkça onarılmış ama yine de depremlerden çok zarar görmüştür.  Kuzeybatıda, 500 m. ilerde Hellenistik surlar, tiyatro, akropolis ve gymnasium yer almaktadır. Bulunan yazıtlardan 3 sınıflı gymnasiumda ikisi spor, biri müzik olmak üzere üç öğretmenin bulunduğu anlaşılmış. İonialı Aktörler birliği ilk kez M.Ö.3. yüzyılın sonuna doğru Teos’ta kurulmuş ve oyuncular Teos’u merkez olarak kullanarak çeşitli yerlerde temsiller vermişlerdir. Teos’ta Hellenistik ve Roma çağı eserleri bulunmaktadır. Bunların en önemlileri arasında Dionysos tapınağı, Agora, Tiyatro, Odeon, Surlar ve Liman kalıntılarıdır.  Ana geçim kaynağı deniz ticareti olan Teos’un biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki limanı vardı.

http://www.ulkemiz.com/teos-antik-kenti-seferihisar

GÜLLÜK DAĞI (TERMESSOS) MİLLİ PARKI

GÜLLÜK DAĞI (TERMESSOS) MİLLİ PARKI

İli : ANTALYA Adı : GÜLLÜK DAĞI (TERMESSOS) MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1970 Alanı : 6.702 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde Antalya ili, Korkuteli ilçesi sınırları içerisinde ve Toros Dağları üzerinde yer almaktadır. Ulaşım : Antalya’ya 34 km uzaklıkta olup, Antalya-Korkuteli karayolu ile ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Antalya’nın kuzeyinde geniş düzlükler meydana getiren travertn basamaklarından sonra yükselen Torosların Güllük Dağı yamaçlarında yer alan antik Termessos şehrini, Anadolu’nun yerli ırkı olan Solimler kurmuştur. Termessos ve Solimler hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte Bellerofontes efsanesine bağlı olarak Homeros’un İlyada’sında Solimler’den Termessos halkı olarak bahsedilmektedir. Termessos’un tarih sahnesine çıkışı M.Ö. 334’de İskender’in bölgeden geçtiği tarihle başlar. Aşağı şehir, şehir merkezi ve mezarlık olarak 3 bölümde gelişen şehir, Roma döneminde en parlak çağlarını yaşamıştır.             Şehrin surları, kuleler, kral yolu, Hadrian Kapısı, gymnasium, agora, tiyatro, odeon, zengin süslemeli mezarlar, şehrin suyunu sağlayan sarnıçlar ve drenaj sistemi Termessos’un en görkemli yapılarının kalıntılarıdır.             Milli parkta; Güllük Dağı’nın sarp kayalıkları, duvarları 600 m’ye kadar yükselen Mecine Kanyonu gibi jeomorfolojik özellikler yanında, Akdeniz iklim tipinin bitki topluluklarını sergileyen orman ve maki örtüsü, bu doğal ortamda barınan dağ keçisi, alageyik, şah kartal gibi nadir yaban hayvanı türleri bulunmaktadır.    Görünecek Yerler : Milli park; antik Termessos şehri kalıntıları, Güllük Dağı’nın değişik jeolojik ve jeomorfolojik oluşumları, Akdeniz bitki topluluklarının sergilendiği orman ve maki toplulukları, zengin fauna gibi doğal ve kültürel pek çok özellikleri ile görülmeye değer bir sahadır.          Antik Termessos şehri kalıntıları günümüze kadar en iyi şekilde korunarak ulaşabilmiş eserlerdendir.             Milli parkta tabiatın sunduğu bütün zenginlikler, güzellikler ve Termessos şehri, surları, kuleleri, kral yolu, Hadrian Kapısı, gymnasium, tiyatro, odeon, zengin süslemeli mezarlar, sarnıçlar gezilebilir. Milli parkı ziyaret için en uygun zaman Nisan-Aralık aylarıdır. Mevcut Hizmetler : Milli park içerisindeki idare merkezi, her türlü donanımıyla ziyaretçilere park hakkındaki bilgileri verebilecek şekilde hizmet vermektedir. “Doğa Okulu” olarak, Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü, üniversiteler ve TÜBİTAK ile işbirliği içerisinde doğa derslerinin uygulamalı olarak gerçekleştirildiği bir sahadır. Burada rekreasyonel faaliyetlerden doğa yürüyüşleri tercih edilirken, piknik imkanı da söz konusudur. Kırgazinosu günübirlik aktivitelere hizmet vermektedir. Konaklama : Milli parkta düzenlenmiş piknik ve kamp alanlarından faydalanılabilir. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Antalya Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 242 3217961          Antalya DKMP Şube Müdürlüğü : 0 242 3432652

http://www.ulkemiz.com/gulluk-dagi-termessos-milli-parki

Tarihten Bu Güne “Nefes Kesici Şehir Aspendos”

Tarihten Bu Güne “Nefes Kesici Şehir Aspendos”

Tarihi dokular insanları her zaman heyecanlandıran ve ilgi çeken durumlar arasında yer almıştır. Geçmiş dönemlerde yaşayan insanların yaşamlarını merak etmek, o dönemlerde yaşayan insanların hayatlarını nasıl sürdürdüğüne dair tahminler yürütmek her daim keyif verici olmuştur. Özellikle de tarihi dokuları birebir yaşayabildiğiniz, kendinizi o atmosferin içinde gibi hissedebildiğiniz mekanlarda o dönemde yaşayan biri gibi hisseder ve o ruh hali içinde kendinizi çok mutlu hissedersiniz.Bu tarihi mekanlar içerisinde yer alan birçok mekan halen keşfedilmeyi beklese de, çoktan gün yüzüne çıkarılmış olan ve yaşamımızın içerisinde yer almaya hak kazanmış olanlar da mevcuttur. Bu tarihi mekanların en güzellerinden biri ise, turizm cennetimiz Antalya’dan başka yerde değildir.Antalya’nın çevresinde Toros Dağları’ndan başlayıp Akdeniz’e doğru akan birçok nehir vardır. Bu nehirlerden bir tanesi Köprüçay Nehri’dir. Antik dönemlerde eski insanlar nehirleri kendi yararlarına hep kullanmak istemişlerdir. Bu nehirlerin suyu oldukça bol olduğu için üzerlerinde teknelerle ticari açıdan kullanır olmuşlar. Bu Köprüçay’ın üzerinde de oldukça önemli bir antik kent kurulmuştur. Bu antik kentin adı Aspendos’tur.Aspendos’un tarihi M.Ö 2. 3. Yüzyıla gitmektedir. Aspendos’ta iki önemli yapı bulunur. Bunlardan bir tanesi Aspendos’a su getiren su kemerleridir. Bu su kemerleri Roma döneminden belki de Anadolu’da ayakta kalmış en iyi görünümü olan su kanallarıdır.Aspendos da önemli olan bir diğer yapı ise Aspendos Antik Tiyatrosu’dur. Aspendos Tiyatrosu mimar Zeno tarafından M.S 161- 180 yıllarında Roma İmparatoru Marcus Aerelius döneminde yaptırılmıştır. Tam Roma dönemi sitilinde yapılmıştır. Aşağı yukarı 15 bin 20 bin kişi kapasitelidir. Kırk sıra mermerden oluşmuştur. Bu antik tiyatronun girişinde Curtius kardeşlerin sözü bulunuyor. Bu söz ‘Ülkenin tanrılarına ve kraliyet ailesine’ şeklindedir. Bu tiyatro hala ayakta çok iyi durumdadır. Atatürk zamanında onarılmış ve gayet sağlıklı şekilde durmaktadır.Aspendos Tiyatrosu, Selçuklular zamanında kervansaray olarak kullanılmış bir yer olmasına karşın, günümüzde birçok performansın sergilendiği klasik müzik gösterilerinin yapıldığı muhteşem akustiğe sahip bir antik tiyatrodur. M.Ö 5. YY’da basılan sikkelerinin adı Estvediyst’tir. Yüz ölçümü bu kadar küçük olan bu şehrin böyle değerli bir para basması ekonomideki yerini bize kolaylıkla açıklamaktadır.Şehrin ekonomisini Kapria gölünden elde edilen tuz sağlar. Bu tuz en önemli ihraç ürünlerindendir. Ve kurutulup pamuk tarımında kullanılır. Ulaşıma elverişli nehirlerle bu tuz Akdeniz pazarlarına gönderilir. Zeytin ve buna bağlı olarak zeytinyağı, bağcılık ve buna bağlı olarak şarapçılık, diğer tahıl ürünleri, yaş meyveler bu şehrin tarıma dayalı diğer ihraç ürünleri arasında sayılabilir. Önemli ticaret yolunda bulunduğu ve limana bağlandığı için, Aspendos her zaman elde tutulmak istenen gözde şehirlerarasında yer alır. Şehre ait kalıntıların devamı ise tiyatronun yaslandığı tepenin düzlüğünde yer alır.Aspendos’un efsanevi hikayesi ise şöyledir. İmparator bir yarışma düzenlemektedir ve şehrine en güzel mimari yapıyı yapacak olan mimar ile kızını evlendirecektir. Yarışmanın sonunda ise iki tane muhteşem eser ortaya çıkar. Bu eserleri şehrin zengini iki kardeş tarafından yapıldığı anlaşılmıştır. Tiyatro ve su kemerleri… İmparator çok kararsız kalır ve iki sanatçıyı da yanına çağırır. Sonuçtan memnun olduğunu belirtir. Ve tek bir kızına karşılık böyle güzel iki eser çıktığından kızını ikiye bölmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine tiyatroyu yapan mimar hakkından vazgeçtiğini söyler. Ve imparator kızını daha çok sevdiğini düşündüğünden kızını tiyatroyu yapan mimar ile evlendirir.Aspendos Antalya –Alanya kara yolunun 44. Km sinden kuzeye doğru dönen yolun 2 km içerisinde yer almaktadır. Aspendos antik kentinin Antalya’ ya uzaklığı 50 km, Alanya’ ya uzaklığı 94 km, Side’ ye ise 35 km uzaklıktadır. Koordinatları: 36 56 20 K – 31 10 20 D şeklindedir.Aspendos antik kent olduğu için buralar sit alanı olarak geçer. Bundan dolayı bölgeye en yakın konaklama ve oteller şehre 35 km uzaklıkta bulunan Side de yapılmaktadır. Aspendos yolu üzerinde yerli kadınlar tarafından yöresel lezzetler sunulmaktadır. Buralara uğradığınızda çiğ börek, gözleme gibi aperatiflerden atıştırabilirsiniz. Restoranlarda Aspendos manzarasını tarihe şahitlik ederek izleyebilir, lezzetli yemekleri tadabilir, hatta nehirdeki ördeklere yiyecek verebilirsiniz. Buradaki kafelerde dinlenerek taze portakal suyu içebilirsiniz.Kaynakça:Uzman TvYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/tarihten-bu-gune-nefes-kesici-sehir-aspendos

Pamukkale Hierapolis Antik Kenti

Pamukkale Hierapolis Antik Kenti

Denizli’ye 22 km. uzaklıkta bulunan Hierapolis (Pamukkale), yeraltından yükselen sıcak su kaynaklarının meydana getirdiği görsel şölene davet eden travertenlerinin ve şelalelerinin yanı sıra, Roma ve Bizans döneminden kalma arkeolojik kalıntıları ile de önemli bir bölge konumundadır.

http://www.ulkemiz.com/pamukkale-hierapolis-antik-kenti

Samsun Kalesi

Samsun Kalesi

Samsun Kalesi, bugünkü Samsun kentinin kökenini oluşturan ve 1192 yılında Danişmendliler tarafından yaptırılan kermen. Kalenin sınırları günümüzde Saathane Meydanı'ndan bedestene, deniz kıyısında ise Ziraat Bankası Özel İşlem Merkezi'nin bulunduğu alandan Büyük Camii'nin bulunduğu alana kadar uzanmaktaydı. Kalenin batı kapısı, doğu kapısı ve sahile açılan Kumkapı adlı üç adet kapısı vardı. Bu kapılar büyük ve yüksek olarak yapılmış, kalın tahtaları dökme demir levhalar ve çivilerle kaplanmıştı. Batı kapısı bugün Namık Kemal Caddesi'nin sonunda bulunan Kale Camii'nin bulunduğu yerde idi. O dönemde Kalekapı Mescidi denen yapı surların hemen bitişiğinde bulunmaktaydı. Doğu kapısı ise bedestenin kapısının yanında idi. Kumkapı'ysa, bugün Osmanlı Bankası'nın bulunduğu yerdeydi. Her kapının üzerinde kitabeler mevcuttu. Kumkapı üzerinde bulunan kitabenin günümüze kadar ulaşan fotoğrafı incelendiğinde kitabe üzerinde şunların yazdığı anlaşılmıştır  Gazi ve mücahitlerin meliki, kâfir ve müşriklerin düşmanı Beyazıt Han oğlu Yüce Sultan Mehmet zamanında 813 yılında, Frenk kalesinin tahrip edilmesi (Allah’ın orayı yakmasından sonra) büyük emri Timurtaş Bey'e (Allah devletini devamlı kılsın) emredildi. Her kim o kalenin imar edilmesine izin verir ve çaba sarfederse Allah’ın melekleri ve insanların laneti onun üzerine olsun.   Kale içerisinde yüzlerce ev, dükkân, iki mescit ve bir cami var idi. Bu cami Selçuklu komutanlarından olan Hızır Bey tarafından inşa ettirilmişti ve bugünkü Büyük Camii'nin bulunduğu alanda bulunmaktaydı. İki mescitten birisi Osmanlı Bankası'nın karşısındaki Hacı Halil Mescidi, diğeriyse bedestenin üst kapısının karşısında yer almaktaydı. Büyük Samsun Yangını sırasında yanan caminin yerine iki minareli büyük bir cami inşa ettirilmişti. Kale surlarının yüksekliği deniz tarafında sekiz metre, karaya bakan kısımlarda ise altı metre idi. Deniz kısımlarına bakan surlar Karadeniz'in şiddetli dalgalarına dayanabilmesi için her on iki adımda bir yapılan mahmuzlar ile güçlendirilmişti. Evliya Çelebi, 1640 yılında Samsun'u ziyareti sırasında aldığı notlarda Samsun Kalesi'nden de bahsetmiştir. Bu notlarla oluşturulan Seyahatnâme'de kale, "çevresi 5.000 adım, 70 kulesi, 2.000 mazgalı ve kapısı ile 'leb-i derya da şadâdi bina bir sengin âbâd idi." şeklinde tasvir edilmiştir. Eserini 1648'de yazmaya başlayan Kâtip Çelebi ise cami, hamam ve muhtasar bir çarşıya sahip kalenin harap bir hâlde olduğunu yazmıştır. Samsun Kalesi zaman zaman onarımlar görmüşse de; 1869 Büyük Samsun Yangını'na kadar sağlam bir şekilde ayakta durmakta idi. Yangından sonra kentin yeniden kurulması için girişimlerde bulunuldu. İsviçre kökenli Fransız bir mühendis davet edilerek bugünkü Samsun şehrinin imar plânları yapıldı. Bu imar plânı dahilinde kalenin kara tarafında bulunan surları yıkıldı. İmar plânına göre böylece 15.000 m2'lik bir alan elde edilmiş olacaktı. Bu arazının m2'si 50 kuruştan satılarak 60.000 kuruş elde edileceği hesaplanmıştı. Yine deniz surları ve cebehane dışında bulunan surların yıkımıyla elde edilecek olan 15.000 m3 taşın "şehrin yeniden inşasında" kullanılabileceği düşünülmüştü. Yangında ev ve dükkanlarını kaybeden halka satılacak olan kale enkazı taşları için ise m3 başına 30 kuruş değer biçilmişti. Bu imar plânı ile birlikte Anadolu'daki deniz kıyısına kurulan tek kale ortadan kalkmıştır. Fakat, düşman gemilerine karşı kale yerinde küçük bir müfreze halinde asker bulundurulmaya devam edilmişti. II. Meşrutiyet döneminde Harbiye Nezareti'nce, Samsun Kalesi gibi eski kalıntıların ortadan kaldırılması kararı alınmış ve bu karar padişah V. Mehmet Reşat tarafından da onaylanmıştır. Kale yerinin arsaları da daha sonra Harbiye Nezareti'ne verilmişti. Daha sonra ise Kaleyeri denen bu alan Maliye Nezareti'ne geçmiş, parsellenerek müzayede ile satılmıştı. 2008 yılının ocak ayında Samsun Büyükşehir Belediyesi'nce Büyük Camii çevresinde yapılan çalışmalar sırasında kalenin yıkılmayan surları ortaya çıkarılmıştır. Surlar koruma altına alınmış ve etrafına kalenin tarihiyle ilgili bilgilendirme tabelaları dikilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/samsun-kalesi

Sakarya’da Turizm

Sakarya’da Turizm

Marmara bölgesinin en doğusunda yer alan Sakarya ilinin kuzeyinde, Karadeniz bulunur. Kocaeli(İzmit), Bilecik, Düzce, Bolu illeri Sakarya’nın sınır komşularıdır. Sakarya coğrafi konumu neticesinde bir köprü gibi tüm geçiş yollarının üstünde bulunur.

http://www.ulkemiz.com/sakaryada-turizm

Sillyon Antik Kenti

Sillyon Antik Kenti

Antalya ili Serk ilçesi Perge ve Aspendos arasında yer alan bu Pamphylia şehri, yamaçları neredeyse tamamen dik, üzeri ise düzlük bir tepede kurulmuştur. Bu tepe, olağan dışı fiziksel yapısıyla uzaktan bile görülebilir. Strabo, yazılarında denizden kırk stad ya da 7.2 kilometre içerde olan bu şehrin Perge’den görülebileceğini ifade eder. Diğer tüm Pamphylia şehirleri gibi, Sillyon’un da genel olarak Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Calchas isimli kahramanlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Sillyon’da bulunan bir heykel kaidesinde Mopsos’un ismi yazılıdır. Sillyon M.Ö. üçüncü yüzyılda kendi adını taşıyan madeni parasını basmaya başlamıştır. Muhtemelen Roma döneminde Sillyon olarak değişen şehrin ismi, bu paraların üzerinde Sylviys olarak geçer. Tarihte Sillyon ismine, Arrianos’un Büyük İskender’in seferleri hakkındaki notlarına kadar neredeyse hiç rastlanmamıştır. Bu notlar, Perge halkının aksine Sillyon halkının Büyük İskender’e karşı düşmanca davrandığını belirtir. Askerlerin yanı sıra paralı askerlerden de destek alarak kendilerini iyi müdafaa etmişlerdir. Sillyon’un her açıdan Pers döneminden beri askeri bir üs olduğu görülür, Helenistik, Roma, Bizans ve Selçuklu çağlarından kalan harabeler ve surlar şehrin askeri kimliğini uzun süre koruduğunu gösterir. Yanköy’den tepeye doğru düz patikayı tırmanan birinin karşılaşacağı ilk şey aşağı giriş kapısıdır. Bu kapı, iki dikdörtgen kule ve at nalı şeklinde bir avludan oluşur. Kapı, planlarıyla ve duvar işçiliğiyle Perge’nin Helenistik kapısına benzer. Buradan yola çıkılırsa, kapı M.Ö. üçüncü yüzyıla tarihlendirilebilir. Sillyon sarp kenarlı bir tepenin üzerinde kurulduğundan şehri surlarla kuşatmaya gerek duyulmamıştır. Sadece eğimin en az olduğu batı ve güneybatı bölümlerinde surlar, kuleler, siperler dikilmiştir. Bunlar, özenli bir taş işçiliği ve büyük teknik uzmanlık sergiler. Şehrin en eski kalıntıları ana giriş kapısının kuzeydoğusundadır. Burada bir kişinin ilk karşılaştığı yapı, Bizans döneminden kalan iki katlı, yüksek duvarlı bir binadır. Yapı iyi bir durumda da olsa işlevi henüz anlaşılamamıştır. Bu yapının sonunda, Sillyon’un en önemli yapılarından biri, Helenistik döneme ait 7x55 metre boyutunda bir palaestra vardır. Palaestra’nın batı duvarında 10 tane değişik boyutlarda pencere vardır. Biraz daha ileride zarif kapısı olan ve duvarları özenle yapılmış küçük bir Helenistik yapı vardır. Yapının ünü, kapının üzerindeki yerel Pamphylia lehçesi ile yazılmış yazıttan gelmektedir. 30 satır uzunluğundaki yazıt, bugün bu lehçe ile yazılmış bilinen en uzun ve en önemli belgedir. Ne yazık ki, daha sonraki tarihlerde kapıda bir delik açılarak yazıtın bir bölümü yok edilmiştir. Yunan harfleri ile yazılan bu lehçe, M.S. birinci yüzyıla kadar Pamphylia’nın genişçe bir kısmında kullanılmışsa da, bu tarihten sonra giderek unutulmuş ve yerini Yunanca’ya bırakmıştır. Onüçüncü yüzyılın başlarından itibaren, Selçuklular, tıpkı diğer bazı şehirlerde yaptıkları gibi, Sillyon’a da küçük gruplar halinde yerleşmişlerdir. Selçuklular geleneklerine bağlı olarak acropolis’te küçük, ince duvarlı, mazgallı siperi olan bir kale yapmışlardır. Selçuk döneminden günümüze kalan en ilgi çekici yapı acropolis’in kuzeybatı kısmındaki kare, kubbeli camidir.

http://www.ulkemiz.com/sillyon-antik-kenti

Acarlar Longozu – Karasu / SAKARYA

Acarlar Longozu – Karasu / SAKARYA

Akarsuların taşıdı kalıntıların nehir ağzını tıkaması ile akarsu yatağında su tutulması meydana gelen tabi set göllerine Longoz denir.

http://www.ulkemiz.com/acarlar-longozu-karasu-sakarya

Zil Kale

Zil Kale

Zilkale, Çamlıhemşin, Rize ilçesinin 12 km güneyinde, Fırtına Vadisi'ndeki bir geçide hakim, yüksekçe bir tepe üzerinde (dere yatağından 100 m, denizden 750 metre yükseklikte) konumlanmış (40° 55' N, 40° 57' E), 8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine merdivenle inilen bir kale olup, kesin yapım tarihi bilinmemektedir.Ahşap olan iç konstrüksiyon çürüyüp yok olmuş olmalıdır. Bryer’a göre kuzey duvarına bitişik dörtgen apsidli oda bir şapeldir. Zil Kale, Varoş Kale, Pazar Kalesi ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedirler.Bryer, Trabzon İmparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğa bağlı yerli Lordlar (mesela Zil Kale için Hemşin Lord’u Arhakel) tarafından yapıldıklarını tahmin etmektedir.  Bıjışkyan (1871) “Kayalığın üzerinde bulunan ve Zilkale denilen eski bir kalenin içinde insana şaşkınlık veren kemerli binalar ve büyük bir kule vardır. Kalenin alt ucu, tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına Deresi’ne kadar uzanır” diyerek gözlemlerini anlatırken, yazık ki kale tarihi hakkında bilgi vermemektedir.Osmanlı’nın bölgeyi fethinden sonra da Kale-i Zir adıyla askeri amaçlarla kullanılmış, 1979 yılında kalede bulunan 26 cm uzunluk ve 4-4 ½ cm çapında pirinç döküm iki el topu Trabzon Müzesi’ne getirilerek 440 (79-1-1) ve 441 (79-1-2) no.lar ile envantere kayıt edilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/zil-kale

Arpaz Kalesi

Arpaz Kalesi

Nazilli’ye bağlı Erenköy’de bulunan yapı grubu, bir Karya kenti olan Harpasa Kalesi’nin eteklerinde kurulmuştur. Bazı kaynaklarda buranın ismi Arpaz Kulesi olarak da geçmektedir. Akçay’a kadar uzanan ekili araziyi kapsamı içine alan büyük çiftlik işletmesinin sahibi, Arpaz Beyleri tarafından XIX.yüzyıl başlarında inşa ettirilmiştir. Ancak burada XVII. Ve XVIII.yüzyıllara ait, Osmanlı Dönemi kalıntıları ile de karşılaşılmıştır. Buna dayanılarak da kalenin daha erken bir dönemlerde yapılıp, sonradan yenilendiği de düşünülebilir. Burası bir bey konağı, güvenlik kulesi, ambar, ahırları ve müştemilatı ile bir şatoyu andırır. Kule, Arpazlı Hacı Hasan Bey’in, II.Mahmut zamanında Rodos’tan getirdiği ustalara yaptırmıştır.

http://www.ulkemiz.com/arpaz-kalesi

Selge Antik Kenti

Selge Antik Kenti

Selge antik kenti Köprülü Kanyon Milli parkı sınırları içinde yeralan önemli bir Pisidia kentidir. Bilindiği gibi Pisidia bölgesi Antalya’nın doğu bölümüyle Isparta’nın güney tarafını içine alır. Selge bugün kaderine terk edilmiş Altınkaya / Zerk köyü’ndedir. Buraya Manavgat’tan çıkılarak uçurumların, nehirlerin ve küçük şelalelerin bulunduğu ormanlık yoldan tırmandıktan sonra antik Moka Köprüsü geçilerek ulaşılır. Selge adının Luwi-Etrüsk dilinde “derin vadi” anlamındaki “Salaga”dan türediği sanılmaktadır. Kuruluşu hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Strabo’ya göre Selge’nin kurucusu Calchas’tır. Selge, madeni para basan ilk Pisidia şehridir.Selge kenti savaşcı ve kahraman halkı ile ün salmıştır. Termessos ile rekabet halinde olan Selge kenti Truva savaşında Truva’lıların yanında savaşmıştır. Perslerin Anadolu’yu işgalinde ise onlara paralı askerlik yapmıştır. Kentin en önemli tarihi olayı Pednelisos Savaşı’dır. Bu savaştan ağır bir yenilgi alarak çıkmışlardır. Daha sonra Galatlılar tarafından kent ele geçirilmiştir. Roma döneminde zenginliğe ve refaha kavuşmuştur. Selge kalın surlarla tahkim edilmiş bir kenttir. Kentin tiyatrosu çok fazla tahrip olmamıştır. Kentin diğer yapılarına nazaran iyi korunmuş bir durumdadır. Yazıtlardan, burada 4 senede bir yarışmaların yapıldığı ve şampiyon sporculara ait heykellerin dikildiği anlaşılmaktadır. Batıdaki tanrısal alanda baş tanrı Zeus ve onun tapınaklarının kalıntıları, güneyde Anadolu Erkeklik ve Savaş tanrısı Sanda Tapınağı’nın kalıntıları yer alır. Tanrısal alanın alt kısmında, yağmur suyu toplamaya yarayan bir su sarnıcı görülmektedir. Kentin doğusunda bir agorası vardır. Agoranın daha ilerisinde Nekropolü bulunmaktadır. Kente ayrıca Bizans dönemine ait bir bazilika kalıntısı da görülmektedir.

http://www.ulkemiz.com/selge-antik-kenti

 Beyler Kulesi (Donduran Kalesi)

Beyler Kulesi (Donduran Kalesi)

Aydın İlinin Yenipazar İlçesi Donduran Köyünün güneyinde yer almaktadır. Moloz taş tuğla ve yer yer mermer spoilen malzemeden inşa edilmiştir. Birbirine bitişik iki kare mekandan oluşan kulenin batı cephesine bitişik kare mekan daha küçük ebatlardadır. Kubik bir yapı olan Donduran Kulesi: Birinci, ikinci ve teras katından oluşmaktadır. Ahşap kat döşemeleri yandığı için mevcut değildir. İkinci kat doğu duvarında üçgen alınlıklı ocağı bulunmaktadır. Teras katta duvarlarda mazgal delikleri vardır. Giriş kapısı yine bu cephede birinci katın duvarının ortasındadır. Kuleye giriş muhtemelen çekme köprünün iç tarafındaki merdiven basmakları ile sağlanıyordu. Çekme köprünün makara sisteminin kalıntıları kapının ahşap lentosunun ortasındaki makaradan anlaşılmaktadır. Duvarlarda büyük ve küçük çatlaklar vardır. Kule devrin anlayışına uygun olarak köyün üstünde, köy ve Menderes ovasına hakim bir konumda inşa edilmiştir. Kulenin kesin yapım tarihi belli değildir. Köyün içindeki çeşmelerin kitabelerindeki H.1177-1178 (1763-1764), (1764-1765) tarihleri kulenin yapım tarihlerine ışık tutmaktadır. Kulenin önemi Aydın ilinde ayakta kalmış üç kuleden biridir.

http://www.ulkemiz.com/beyler-kulesi-donduran-kalesi

Karadenizin İncisi: Amasra

Karadenizin İncisi: Amasra

Hırçın denizi, fırtınalardan doğal olarak korunan koyları, denizle kucaklaşırcasına, ona kavuşmak istercesine uzanan dik ve göz korkutan kayalıkları ile doğal bir cennet edasındadır Amasra. Bilinen tarih boyunca İstanbul’dan yola çıkarak, Doğu Karadeniz’e hareket eden gemilerin fırtına çıktığında, sığındıkları en güvenli liman olarak deniz tarihinde ki yerini almıştır.Tarihte ne zamandan beri yerini aldığı tam olarak bilinmemekle beraber, illerinde Yunanlıların, Karadeniz sahillerinde ticaret kolonileri oluşturmaya başladıklarında, bu kolonilerin güvenliklerini sağlamak amacıyla askeri birliklerini bu bölgeye yerleştirdikleri bilinmektedir. Farklı zamanlarda değişik isimlerle anılan bu şirin kent, ilk önceleri Sesamos diye adlandırılmış, daha sonraları da Amastris ismi ile adlandırılmıştır. Antik çağlardan beri, hem ticaret erbabının hem de askeri birliklerin ilgi alanına girmiş olan bu şirin kent, pek çok ulusun istilasına uğramıştır. Bunlardan birkaçını sıralayacak olursak, Gasgas, Hitit, Fenike, Lidya, Pers, Pontus, Roma, Ceneviz ve son olarak ta Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlı İmparatorluğunun himayesine girmiştir. Özellikle Anadolu’nun iç bölgelerinden getirilip batıya gönderilecek olan, buğday ve değerli madenlerin sevkine öncülük eden Yunan kökenli tüccarların uzun süre boyunca akınına uğramıştır. Amasra’nın bu jeopolitik öneminden dolayı daha önceleri de istilalara uğramış olan bu kentte gelip geçen onca kişi ve ticareti yapılan ürüne rağmen, yüzyıllardır değişmeyen ve hala daha yapılmaya devam edilen balıkçılık günümüzde en önemli geçim kaynaklarıdır.Günümüzde kalabalık şehirlerin gürültüsünden, karmaşasından uzaklaşıp, dinlenmek için, yeşil ve maviyi bir arada bulmak isteyenlerin ilk adresi olmuştur. Önceleri birer, ikişer kişi şeklinde gelen misafirler, geri döndüklerinde çevrelerine gördükleri manzarayı anlattıkça ve sosyal medyada da Amasra ile ilgili yazılar ve görüntüler yayınlandıkça insanlar kalabalık gruplar halinde gelmeye başlamıştırlar. Bu sayede bu küçük ve şirin sahil kasabası makûs talihini bir nebzede olsa yenmiş oluyor ve geçim kaynağı olarak sadece balıkçılık değil arık turizmde gelir kaynağı olarak bu şirin ilçeye ekonomik katkıda bulunuyor. Akdeniz sahillerindeki kadar olmasa da Amasra’da artık geçimini turizm gelirlerinden karşılamaktadır. Amasra’nın gelişmesinde ve kalkınmasında 1973 yılında kurulan Türkiye Taş Kömürü Kurumuna bağlı olarak kurulan, Amasra Bölge Müdürlüğü’de katkı sağlamaktadır.Amasra’da bulunan tarihi eserlerden bahsedecek olursak;Kuş Kayası Anıtı: Kentin girişinde yer alan ve kenti ziyarete gelenleri karşılamaktadır.[kuş kayası.jpg] Roma İmparatoru, Germanios Claudius tarafından, Amasra ve bulunduğu bölgenin valiliğine atanan Gaius Julius Aguilla tarafından M.S. 41 ile 54 yılları arasında yaptırılmıştır. Anıtta Kral Heykeli ve Roma Hâkimiyet Kartalı yan yana gelecek şekilde düz bir kayaya oyularak kabartma şeklinde işlenmiştir. Anıta ait heykellerin ikisinin de baş kısımları tahrip edilmiştir. Anıtta bulunan kitabelerde, ‘Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious’un yüceliği için G.J. Aguilla yaptırdı’ ifadeleri yer almaktadır.Bedesten: M.S. 1. yy sonunda veya 2. yy başında Roma Eyalet Meclisi Sarayı olarak yapılmış olduğu düşünülmektedir.45×188 metrelik devasa boyutlara sahiptir. Yapılan incelemelerde ve tarihi Roma harabeleri ile yapılan kıyaslamalara dayanarak, Bedestenin içerisinde yapıldığı tarihlerde kullanılan, mahkeme, borsa yönetim bölümleri ve ticaret işlerinin yürütüldüğü bir bölüm bulunmaktadır ve kentin zamanında buradan yönetildiği düşünülmektedir.Amasra Kalesi: Roma döneminde yapılan kale Bizanslılar, Cenevizliler ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında büyük tamiratlar görmüştür. Küçük yarımadanın üzerine kurulan bu kale yapılan onarımlar ve ilaveler ile orijinalliğinden uzaklaşmıştır. Kaleden günümüze sadece kalıntıları kalmıştır.Kalenin orijinal genişliği 500 ile 600 metre uzunluğunda dikdörtgen yapıya sahiptir. Kale yapılırken kısa aralıklarla kuleler yapılmış ve böylece hem kalenin duvarları hem de savunma sistemi daha dayanıklı hale gelmiştir. Kale içerisinde eski dönemlere ait taşların, heykellerin ve kitabelerin sıkça kullanıldığı görülmektedir. Kale dışarıya Küçük liman ve Büyük liman kapıları ile açılmaktadır. Artıca iki adette Zindan Kapısı ve Karanlık Yer Kapısı ismi ile anılan kapısı bulunmaktadır. Kale duvarlarında Amasra’da ve kalede hâkimiyet süren devletlere ve kişilere ait armalara sıkça rastlanılmaktadır.PENTAX ImageCenova Şatosu: Cenovalıların kenti işgali sonrasında Amasra Kalesinin içerisine iç kale olarak bilinen bölümü inşa etmiştirler. Büyük liman tarafından girilen şatonun giriş kapısında Cenova arması ve şatoyu yapan ailenin armaları mevcuttur.Kemere Köprü: Roma döneminde yapılmış olan bu köprü, Sorma gir Mahallesi ile Boztepe-Zindan Mahallesini birbirine bağlamaktadır.Amasra Kilisesi: M.S. 9. yy sonlarında inşa edilmiş Bizanslılara ait bir kilisedir. Tuğla işçiliği ile yapılmış olan bu kilise Fatih Sultan Mehmet’in Amasra’yı fethetmesi ile camiye dönüştürülmüştür. 500 yıl kadar cami olarak kullanılan yapı 1930 yılında kullanıma kapatılmıştır.Direkli Kaya: Amasra’da bulunan tarihi kalıntılardan biridir. 7 metre boyunda ki kalıntının yapımı direkli kayaların üst üste dizilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Uç kısmında içi oyularak yapılmış bir havuz göze çarpmaktadır, bu havuz halk arasındaki söylentiye göre Amasrist havuzudur.Bütün bu güzellikleri görmeyi, kısa bir süre içinde olsa doğanın yeşili ile denizin mavisi ile iç içe yaşamayı isteyen herkese, kendilerini sevgi ile karşılayacak olan, doğa ve tarih turizminin yeni cazibe merkezlerinden bir olan Amasra’yı görmelerini tavsiye ediyorum.Yazar: Hikmet Akyol http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/karadenizin-incisi-amasra

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI

İli : ANTALYA Adı : KÖPRÜLÜ KANYON MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 36.614 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde Antalya ili, Manavgat ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka, Antalya – Manavgat karayolunun 49. km’sinden ayrılan asfalt bir yol ile gidilir. Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl’dan geçerek Beşkonak’a ulaşır. Kaynak Değerleri :           Milli parkın rekreasyonel dokusunu Köprü Irmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır. Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları milli parkın en önemli aktivitele-rini teşkil eder.           Bölgenin kil, kumtaşı, konglomera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağı’nın, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi, 14 km uzunluğu ve 100 m’yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur.           Milli parkta vadi tabanlarından, dağların çıplak doruklarına doğru çam, servi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz servisi ormanı, milli parkın flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin olanıdır.           Milli parkın yaban hayatı listesi oldukça geniş olmasına rağmen, usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri; geyik, dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar ve porsuktur. Köprü ırmağı ve kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır.           Milli park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. M.Ö. 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçları, su kemeri, Köprü Irmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge’yi Pamphylia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir. Görünecek Yerler : Selge antik şehri görülebilir. Renkli, hareketli ve çeşitli peyzaj örneklerinin bir arada bulunduğu Köprü Irmağı da diğer görülmesi gereken yerlerdendir. Mevcut Hizmetler : Özel şahıslara ait yeme-içme ihtiyacını karşılayacak tesisler ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama : Konaklama imkanı, ziyaretçilerin basit kamp yapmalarıyla sınırlıdır. Ancak Beşkonak ve Karabük köyünde bulunan bungalovlarda kalınabilir. Fakat yatak sayısı yetersizliği dolayısıyla Manavgat, Side ve Belek gibi çevredeki turizm merkezlerinde kalmak mümkündür. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Antalya Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 242 3217961          Antalya DKMP Şube Müdürlüğü : 0 242 3432652

http://www.ulkemiz.com/koprulu-kanyon-milli-parki

Sakçagözü - Çobahöyük

Sakçagözü - Çobahöyük

Sakçagözü, Gaziantep-Adana karayolunun 50. km’sinde yer alan Geç Hitit döneminin, önemli merkezlerinden birisidir. Sakçagözü’nden 3 km. kuzeye doğru gidildiğinde kazıların yapıldığı alana ulaşılır. Sakçagözü (Coba) Höyük, 1907-1912 yılları arasında John Garstang, 1949 da Seten Llyoyd tarafından kazılmıştır. Kazılarda M.Ö.1. binin ilk çeyreğine ait Geç Hitit krallık çağına ait kent açığa çıkarılmıştır. Hitit dönemine ait yapılar, şehri çevreleyen surlar, saray kalıntıları, yapıları süsleyen ortostatlar ortaya çıkartılmıştır. Ayrıca Hitit üslubundaki eserler, süslü kabartmalar ve heykelcikler de bulunmuştur. Saray girişinde iki kapı aslanı heykeli, sphenks kabartması ve yanındaki ortostatlar üstünde kuş adamlar ve tanrısal figürler bulunmaktadır. Diğer ortastatlarda ise, aslan avı, kuş ve yelpaze tutan figürler işlenmiştir. Bulunan eserler Berlin as Vorderasiatische Museum, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesinde sergilenmektedir.

http://www.ulkemiz.com/sakcagozu-cobahoyuk

Nefes Kesici Şehir Aspendos

Nefes Kesici Şehir Aspendos

Tarihi dokular insanları her zaman heyecanlandıran ve ilgi çeken durumlar arasında yer almıştır. Geçmiş dönemlerde yaşayan insanların yaşamlarını merak etmek, o dönemlerde yaşayan insanların hayatlarını nasıl sürdürdüğüne dair tahminler yürütmek her daim keyif verici olmuştur. Özellikle de tarihi dokuları birebir yaşayabildiğiniz, kendinizi o atmosferin içinde gibi hissedebildiğiniz mekanlarda o dönemde yaşayan biri gibi hisseder ve o ruh hali içinde kendinizi çok mutlu hissedersiniz.Bu tarihi mekanlar içerisinde yer alan birçok mekan halen keşfedilmeyi beklese de, çoktan gün yüzüne çıkarılmış olan ve yaşamımızın içerisinde yer almaya hak kazanmış olanlar da mevcuttur. Bu tarihi mekanların en güzellerinden biri ise, turizm cennetimiz Antalya’dan başka yerde değildir. Antalya’nın çevresinde Toros Dağları’ndan başlayıp Akdeniz’e doğru akan birçok nehir vardır. Bu nehirlerden bir tanesi Köprüçay Nehri’dir. Antik dönemlerde eski insanlar nehirleri kendi yararlarına hep kullanmak istemişlerdir. Bu nehirlerin suyu oldukça bol olduğu için üzerlerinde teknelerle ticari açıdan kullanır olmuşlar. Bu Köprüçay’ın üzerinde de oldukça önemli bir antik kent kurulmuştur. Bu antik kentin adı Aspendos’tur.Aspendos’un tarihi M.Ö 2. 3. Yüzyıla gitmektedir. Aspendos’ta iki önemli yapı bulunur. Bunlardan bir tanesi Aspendos’a su getiren su kemerleridir. Bu su kemerleri Roma döneminden belki de Anadolu’da ayakta kalmış en iyi görünümü olan su kanallarıdır.Aspendos da önemli olan bir diğer yapı ise Aspendos Antik Tiyatrosu’dur. Aspendos Tiyatrosu mimar Zeno tarafından M.S 161- 180 yıllarında Roma İmparatoru Marcus Aerelius döneminde yaptırılmıştır. Tam Roma dönemi sitilinde yapılmıştır. Aşağı yukarı 15 bin 20 bin kişi kapasitelidir. Kırk sıra mermerden oluşmuştur. Bu antik tiyatronun girişinde Curtius kardeşlerin sözü bulunuyor. Bu söz ‘Ülkenin tanrılarına ve kraliyet ailesine’ şeklindedir. Bu tiyatro hala ayakta çok iyi durumdadır. Atatürk zamanında onarılmış ve gayet sağlıklı şekilde durmaktadır.Aspendos Tiyatrosu, Selçuklular zamanında kervansaray olarak kullanılmış bir yer olmasına karşın, günümüzde birçok performansın sergilendiği klasik müzik gösterilerinin yapıldığı muhteşem akustiğe sahip bir antik tiyatrodur. M.Ö 5. YY’da basılan sikkelerinin adı Estvediyst’tir. Yüz ölçümü bu kadar küçük olan bu şehrin böyle değerli bir para basması ekonomideki yerini bize kolaylıkla açıklamaktadır.Şehrin ekonomisini Kapria gölünden elde edilen tuz sağlar. Bu tuz en önemli ihraç ürünlerindendir. Ve kurutulup pamuk tarımında kullanılır. Ulaşıma elverişli nehirlerle bu tuz Akdeniz pazarlarına gönderilir. Zeytin ve buna bağlı olarak zeytinyağı, bağcılık ve buna bağlı olarak şarapçılık, diğer tahıl ürünleri, yaş meyveler bu şehrin tarıma dayalı diğer ihraç ürünleri arasında sayılabilir. Önemli ticaret yolunda bulunduğu ve limana bağlandığı için, Aspendos her zaman elde tutulmak istenen gözde şehirlerarasında yer alır. Şehre ait kalıntıların devamı ise tiyatronun yaslandığı tepenin düzlüğünde yer alır.Aspendos’un efsanevi hikayesi ise şöyledir. İmparator bir yarışma düzenlemektedir ve şehrine en güzel mimari yapıyı yapacak olan mimar ile kızını evlendirecektir. Yarışmanın sonunda ise iki tane muhteşem eser ortaya çıkar. Bu eserleri şehrin zengini iki kardeş tarafından yapıldığı anlaşılmıştır. Tiyatro ve su kemerleri… İmparator çok kararsız kalır ve iki sanatçıyı da yanına çağırır. Sonuçtan memnun olduğunu belirtir. Ve tek bir kızına karşılık böyle güzel iki eser çıktığından kızını ikiye bölmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine tiyatroyu yapan mimar hakkından vazgeçtiğini söyler. Ve imparator kızını daha çok sevdiğini düşündüğünden kızını tiyatroyu yapan mimar ile evlendirir.Aspendos Antalya –Alanya kara yolunun 44. Km sinden kuzeye doğru dönen yolun 2 km içerisinde yer almaktadır. Aspendos antik kentinin Antalya’ ya uzaklığı 50 km, Alanya’ ya uzaklığı 94 km, Side’ ye ise 35 km uzaklıktadır. Koordinatları: 36 56 20 K – 31 10 20 D şeklindedir.Aspendos antik kent olduğu için buralar sit alanı olarak geçer. Bundan dolayı bölgeye en yakın konaklama ve oteller şehre 35 km uzaklıkta bulunan Side de yapılmaktadır. Aspendos yolu üzerinde yerli kadınlar tarafından yöresel lezzetler sunulmaktadır. Buralara uğradığınızda çiğ börek, gözleme gibi aperatiflerden atıştırabilirsiniz. Restoranlarda Aspendos manzarasını tarihe şahitlik ederek izleyebilir, lezzetli yemekleri tadabilir, hatta nehirdeki ördeklere yiyecek verebilirsiniz. Buradaki kafelerde dinlenerek taze portakal suyu içebilirsiniz.Kaynakça:Uzman TvYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nefes-kesici-sehir-aspendos

Roma Hamamı

Roma Hamamı

Ankara Roma Hamamı, Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulus Meydanı'ndan Yıldırım Beyazit Meydanına uzanan Çankırı Caddesi üzerinde yer alır, 3. yüzyılda Septimius Severus'un oğlu Roma İmparatoru Caracalla tarafından Sağlık Tanrısı Asklepios adına yapılmıştır. Parasal desteği kentin zenginlerinden Tiberius Iulius Iustinianus sağlamıştır. Bugün Roma Hamamı olarak adlandırılan bu platformun bir höyük olduğu, en üstte Roma Çağı (Kısmen Bizans ve Selçuk katları), onun altında Frig Devri yerleşmesinin kalıntıları tespit edilmiştir.Höyük altında kalan taş kalıntılar çok iyi bir şekilde korunduğundan yapının planı anlaşılabilecek durumdadır. Buna göre yapının bir taşra kenti hamamından çok İmparatorluk standartlarına göre yapıldığı anlaşılmaktadır.Hamam 80 x 130 m. boyutunda, taş ve tuğladan yapılmıştır. Çankırı Caddesindeki girişi ile, sütunlu bir revak kalıntısının çevrelediği geniş bir alana yayılan ve Palaestra denilen beden eğitimi ve güreş yapılan yere girilmektedir. Bu kısmın sağ tarafında yer alan sütunlu yolun üzerinde dört köşeli ve yuvarlak birçok yazılı sütun bulunmaktadır.Spor alanının hemen arkasında phirigidarium (soğukluk) kısmı, solunda ise kenarlarında oturma basamakları bulunan piscina (yüzme havuzu) ile apoditarium (soyunma yeri), sağda yuvarlak tuğludan yapılmış sütun parçaları bulunan soğukluk yer almaktadır. İkinci sırada bulunan tepidarium (ılıklık) kısmında yine yuvarlak tuğladan sütun parçaları bulunmaktadır. Yıkanma odaları bu sütunların üzerinde bulunmaktaymış. Caldarium (sıcaklık) kısmı ise hamamın en arka kısmında yer almakta olup, 12 adet külhanı bulunmaktadır.Ilıklık ve sıcaklık kısımlarının diğer bölümlerden daha geniş olmalarının nedeni Ankara'nın çok soğuk kış şartlarına bağlanmalıdır. Bunlar, etrafında ocaktan gelen sıcak havanın rahatça dolaştığı tuğla sütunlardan oluşan bir yer altı ısıtma tesisatı ile desteklenir ve yukarıda bulunan odalar da bu şekilde ısınırlardı.VII. yüzyılda geçirdiği bir yangın sonucu tahrip olan yapının, kazılar sırasında ele geçen sikkelerden, yaklaşık beşyüz yıllık bir süre ile kullanıldığı ve zaman zaman onarıldığı anlaşılmaktadır.1938-1943 yılları arasında Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan arkeolojik kazılarda, hamamın soyunma ve yıkanma kısımları ile yer altındaki külhan ve servis yolları ortaya çıkarılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/roma-hamami

Paleontoloji Fosil Bilim Nedir ?

Paleontoloji Fosil Bilim Nedir ?

Paleontoloji ya da taşılbilim ya da fosilbilim, fosilleri veri olarak kullanarak dünyada yaşamın tarihini yazmak amacını taşıyan bilim dalıdır.Yunanca palaios (eski) onto (varlık) ve logos (bilim) kelimelerinden türemiştir. Eski varlık bilimi olan Paleontoloji; Stratigrafi, Sedimantoloji, Tarihsel Jeoloji, Biyoloji, Ekoloji, Coğrafya, Klimatoloji ve Evrim ile yakın ilişkilidir.Fosilbilim fosil bilim ya da taşıl bilim olarak da bilinir. Bir başka tanımlamayla, ölmüş varlıkların "fosil" olarak isimlendirilen taşlaşmış kalıntılarından ya da izlerinden hareketle, jeolojik zamanda yaşamış olan canlıların en ilkelinden günümüzdeki en gelişmiş olanlarına değin geçirdikleri gelişmeleri, çeşit ve şekilleri, yaşama ortamları, ortaya çıkışları ve yok oluşlarıyla, zaman ve mekandaki dağılış ve yayılışlarını araştıran bilim dalıdır. İlk paleontoloji araştırmaları Leonardo da Vinc i tarafından, Mısırdan getirilmiş kireçtaşında nummulitesleri görmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Da Vinci Nummulites'in, bir organizma kalıntısı olduğunu anlamıştır.Fosilbilim iki çeşit olarak incelenir. Bunlar;Makropaleontoloji: Mikroskopta incelenmeyen, makro büyüklükteki fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalıdır.Mikropaleontoloji: Çıplak gözle incelenemeyen, ancak mikroskopla incelenebilen fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalıdır.Fosilbilim bu şekilde araştırmalarıyla yer ilmi olan jeolojiye de yardımcı olmaktadır. Bu şekilde yapılan araştırmalar neticesinde tam olarak zamânımıza kadar gelebilmiş fosil zincirine rastlamak mümkün olabilir.Fosiller göreceli jeolojik yaş belirlenmesinde depolanma içeriğinin benzerliğiyle stratigrafik delil oluşturur.Yerbilimsel tarih boyunca coğrafi oluşumların ve ortamsal değişimlerin kanıtlarıdır.Eski organizmaların kayıtlarını inceleyerek yerbilimsel tarih boyunca hayvan ve bitkilerin evrimini gösterir.İlgili Bilim DallarıSistematik Paleontoloji Fosillerin morfolojik ve varsa anatomik bilgilerine belli bir düzen verip, kökensel değişikliklerinin basamaklarını belirleyerek bunları isimlendirir. Stratigrafik Paleontoloji Fosillerin dikey dağılımını inceler. Paleoekoloji Fosil organizmaların paleofizik ve paleobiyotik çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyerek fosillerin nerede ve nasıl yaşadığını araştıran bilim dalıdır. Paleobiyocoğrafya Fosillerin coğrafi ve yatay dağılımını inceler.

http://www.ulkemiz.com/paleontoloji-fosil-bilim-nedir-

İzmir - Agora

İzmir - Agora

Grekçe bir kelime olan Agora, “toplanılan yer, kent meydanı, çarşı, pazar yeri” gibi anlamlara gelmektedir. Antik Çağ’da agoraların ticari, siyasi ve dini fonksiyonlarının yanı sıra sanatın yoğunlaştığı ve birçok sosyal olayların geçtiği veya gerçekleştirildiği kentin odak noktası olduğunu bilinmektedir. Antik Çağ’da her kentte en az bir agora yer almaktadır. Kimi büyük kentler ise genelde iki agora yer alırdı. Bunlardan biri, devlet işlerinin görüldüğü, etrafında çeşitli kamu binalarının toplandığı devlet agorası, diğeri ise ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı ticaret agorasıdır. İzmir agorası, MÖ. 4 yy’da antik Smyrna Kenti’nin taşındığı Pagos (Kadifekale)’un kuzey yamacında kuruludur. Dönemin önemli kamu binalarıyla çevrilmiş olan bu yapı kentin devlet agorasıdır.  Hellenistik Dönem’de kurulmuş olan agorada günümüze gelebilmiş kalıntıların çoğu, MS. 178 depreminden sonra İmparator Marcus Aurelius’un destekleriyle yeniden inşa edilen Roma Dönemi agorasına aittir.  Smyrna agorası, dikdörtgen formda planlanmış, ortada geniş bir avlu ve etrafın sütunlu galerilerle (stoa) çevrili bir yapıdır. Kazılarla açığa çıkarılan kuzey ve batı stoa bodrum katı üzerinde yükselmektedir. Kuzey stoa plan özellikleri açısından bazilikadır.  Bazilika  Bazilikalar ortada geniş ve yüksek, yanlarda ise dar ve alçak birbirine paralel ince uzun koridorlar şeklinde tasarlanmış bir plana sahip olan yapılardır. Plan özellikleri açısından Hıristiyan kiliselerine öncülük eden Roma Dönemi bazilikaları, kentin hukuk işlerinin görüldüğü bir tür adliye sarayıdır. Öte yandan kentin ticari yaşamına yön veren tüccar ve bankerlerin faaliyetleri için de bazilikalar tercih edilmiştir.  Agoranın kuzey kanadında yer alan bazilika, dıştan dışa 165 x 28 m ölçülerinde, dikdörtgen bir plana sahiptir. Ölçüleri itibariyle, Smyrna agora bazilikası, bilinen en büyük Roma Dönemi Bazilikası olma özelliğine sahiptir.  Günümüze ulaşan görkemli bodrum katının doğu ve batı uçlarında görülen çapraz tonozlar Roma Dönemi mimarlığının en güzel örnekleri arasındadır.  Bazilikanın kuzey cephesinde, bodrum katına açılan iki anıtsal kapıdan batı yandaki günümüzde tamamıyla açığa çıkarılmıştır.  Roma Dönemi sonlarına doğru, devlet agorasının giderek ticari bir anlam kazanmaya başladığını gösteren tonozlu dükkan sıraları, bazilikanın kuzey cephesinde gün ışığına çıkarılmıştır.  Batı Stoa  Üç sıra sütun dizisiyle ayrılmış neflerden (galeri) oluşan batı stoa da bazilika gibi bir bodrum kat üzerinde yükselmekteydi. Günümüzde daha çok, kemerli bodrum katları görülen batı stoanın antik dönemde bodrum katı üzerinde yükselen iki katlı bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Avludan üç sıra basamakla çıkılan zemin kat ve ahşap tabanlı ikinci kat,Antik Çağ’da insanların yağmur ve güneşten korunarak gezinti yaptığı yerlerdi.  Olasılıkla Roma Dönemi sonlarında bodrum kat galerilerinin bazı duvarları örülerek yapılan sarnıçlar bunun en güzel örneği olarak günümüze ulaşmıştır.  Batı stoanın avluya bakan cephesindeki birinci kat sütunları, 1940’lı yıllarda ayağa kaldırılmıştır. Mimari bazı hataları tespit edilen bu sütunlar ve onların oturduğu zemin İZTO’nun katkılarıyla yeniden restore edilmektedir.  Faustina Kapısı ve Antik Cadde  Izgara planlı olan Smyrna kentinin, doğu-batı yönlü paralel caddelerinden biri agoradan geçiyordu. Olasılıkla agorayı iki eşit parçaya bölen caddenin batı yandan agoraya giriş yaptığı yerde görkemli bir kapı bulunmaktadır. İki gözlü olduğu düşünülen kapının kuzey kemerinin merkezinde Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina’nın portre kabartması yer alır. Günümüzde kullanımda olan sokağın altında olan ikinci gözde ise olasılıkla Marcus Aurelius’un portresi yer almaktadır. bu iki isim, MS.178’de depremle yıkılan agorayı yeniden inşa ettirdiği için Smyrnalılar vefa borçlarını bu kapı ile ödemiştir.  1940’lı yıllarda hatalı ölçülerle onarılan kemerli kapı 2004 yılında aslına uygun olarak yeniden restore edilmiştir.  Graffitiler  Roma Dönemi’ne ait duvar resimleri ve yazıları olan graffitiler bazilika bodrum katı duvar ve kemer ayaklarında yer alan sıvalar üzerine yapılmıştır. Demir ve Meşe Kökü karışımı bir mürekkeple çizilmiş olanlar dışında kazıma yöntemiyle yapılmış örnekler de vardır.  Graffitiler, özellikle Roma dönemindeki günlük sosyal hayat konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. Graffitilerde aşk oyunlarından gladyatör mücadelelerine, cinsellikten yelkenli resimlerine, sevgili adlarından kuşlara, gemilere, bilmecelere değin çok farklı konulara yer verildiği tespit edilmiştir. Roma Dönemi’nde Batı Anadolu’nun yıldızı parlayan üç kent, Pergamon, Ephesos ve Smyrna arasındaki rekabetin, halktan kişiler arasında bile kendini gösterdiğini graffitilerde görülen kent sloganlarında izlemek mümkündür.  Smyrna Agorası bazilika bodrum katında açığa çıkarılan graffitiler birçok açıdan özgündür. Öncelikle bu buluntular demir ve meşe kökü içeren bir malzeme ile yapılmış en eski grafitiler olma özelliğine de sahiptir. Öte taraftan, Dünya Antik Çağ araştırmalarında bugüne değin ele geçen yazılı kaynaklar genelde resmi ve dini nitelik taşımaktayken Grekçe yazılmış olan Smyrna Agorası graffitileri halkın günlük yaşamına ilişkin izler yansıtmaktadır. Bazilika graffitileri Hıristiyanlığın ilk zamanlarıyla ilgili önemli ipuçları da saklamaktadır. Graffililerin bir diğer önemli özelliği ise tasvir açısından dünyanın en kapsamlı graffitileri olmaları. Bu özellikleri açısından söz konusu grafitiler dünya arkeoloji literatüründe ünik bir yere sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/izmir-agora

MARMARİS MİLLİ PARKI

MARMARİS MİLLİ PARKI

İli : MUĞLA Adı : MARMARİS MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1996 Alanı : 33.350 ha. Konumu : Milli park alanı Muğla ili, Marmaris ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli park Muğla iline 60 km uzaklıkta olup, E550 ve E400 devlet karayolu ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayrıca deniz yoluyla ulaşım imkanına da sahiptir. Kaynak Değerleri :           Alanın jeolojik yapısı, peridodit ve kireçtaşları ile alüvyon ve yamaç molozlarından oluşmuştur. Sahanın kuzey-batısında mostra veren Kretase yaşlı mağmatik kayaların (peridodit) okside olması kızıl renkli görünümlere yol açmıştır. Kireçtaşları ise sahanın doğusunda geniş bir alanda mostra verirler. Kireçtaşı mostralarının batı kısmı tabakalı, doğu kısmı ise masif durumdadır.           Milli parkın orman formasyonunu kızılçam (Pinus brutia) oluşturmaktadır. Bununla birlikte endemik bir tür olan sığla ağacı (Liguidambar orientalis) sahanın belirli bölgelerinde yayılım gösterir. Sığla ağaçları derin, nemli ve ağır topraklı taban arazilerde yetişir. Vadi içerisinde ise kızılçam, meşe, çınar ve kızılağaç farklı, karışık ve etkileyici peyzaj değerlerini sunar. Ayrıca pırnal meşesi, kermes meşesi, yabani zeytin, kocayemiş, tesbih, sumak, keçiboynuzu, menengiç, zakkum ve defne gibi ağaçcık formlu Akdeniz bitkileri de milli parkta geniş bir yayılım gösterirler.          Milli park, yaban hayatı bakımından da oldukça zengindir. Özellikle Marmaris-Köyceğiz arasında bulunan ve nesli tükenmekte olan yaban keçilerinin yanı sıra ayı, karakulak, tilki, sincap, gelincik, porsuk, yaban domuzu, tavşan vb. memeli hayvanlara da rastlanılmaktadır.         Milli park sahasında; antik Physkos şehri (Marmaris), Amos (Hisarönü) şehri yer almakta olup, antik çağda bu bölge Karia Bölgesi olarak tanımlanmaktadır. Burada Rhodos kolonisi izleri görülmektedir. Amos’da bir tiyatro, tapınak ve bazı heykel kaidelerine rastlanılmaktadır. Bir Karia kenti olan Amos’un etrafı aynı dönemden kalma bir sur duvarı ile çevrilidir. Physkos (Physeus) antik kentinde ise Hellenistik çağda inşa edilmiş sur duvarları yer alır. Görünecek Yerler : Bakir kıyılar, bitki ve hayvan topluluğu açısından zenginliği ile başta Cennet Adası ve diğer adalar görülmeye değerdir. Arkeolojik Physkos şehri, Amos şehri kalıntıları ve doğal peyzajın en güzel örneklerini ziyaretçilerin görmesi mümkündür. Mevcut Hizmetler : Yöreye gelen ve doğa içerisinde bulunmaktan zevk duyan ziyaretçiler için sahil boylarında günübirlik ve kamp alanları mevcuttur. Marmaris, İçmeler yerleşim alanları tatil bölgesi milli parkın ziyaretçilerine konaklama imkanı sunmaktadır. Konaklama :  İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Muğla Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 252 2120537          Muğla DKMP Şube Müdürlüğü : 0 252 2142585

http://www.ulkemiz.com/marmaris-milli-parki

Mılo Buharlısı Batığı

Mılo Buharlısı Batığı

1892’de W.Gray & Co. Of Limerick tarafından üretilmiş 1743 tonluk 155hp gücünde buharlı bir gemidir. Hartpool’da Leask, Clark & Co. of West Hartpool adına kayıtlıydı. Boyutları: 261 feet * 36,6 feet * 18,1 feet.  I.Dünya Savaşı’nda Anzak koyuna asker çıkarma işlemi yapılırken buralardaki sert havalardan dolayı köprünün ve gemilerin zarar görmemesi için Ekim 1915’de bir dalgakıran olması amacıyla batırılmıştır. 1919’lu yıllarda köprü kaybolmuş ancak Milo halen sağlam kalmıştı. Halen Kuzey Kumsalı denilen çıkarma noktası civarında kalıntıları mevcuttur.

http://www.ulkemiz.com/milo-buharlisi-batigi

Bodrumkale (Hieropolis)-Kastabala

Bodrumkale (Hieropolis)-Kastabala

Osmaniye İl merkezinin 12 km. kuzeyindeki Ceyhan Nehrinin kuzeybatıya döndüğü kıvrımın içinde, Kesmeburun ile Bahçeköy arasında bulunan ovaya hakim olan bir kaya çıkıntısı üzerinde Bodrum Kalesi adını taşıyan 13. yy. haçlı orduları tarafından yapılmış bir kale yükselmektedir. Osmaniye’den Cevdetiye, Kesmeburun üzerinden Karatepe-Aslantaş ören yerine ulaşan yolun doğusunda bulunan kalenin eteklerinden başlayarak kalıntıları çepeçevre birkaç km²’lik alanı kaplayan Kastabala Ören Yerini ilk kez 1875 yılında İngiliz diplomat E.J. Davis ziyaret etmiş ve ayrıntılı olarak tanımlamıştır. Kentin antik devirdeki diğer bir adının da Hierapolis olduğu ancak 1890 yılında İngiliz araştırmacı Th. Bent tarafından burada bulunan antik yazıtlar sayesinde anlaşılmıştır. Çeşitli uluslara mensup gezgin ve araştırmacıların Kastabala’nın anıtları, yazıtları ve sikkeleri hakkında 20. yy. da yaptıkları araştırmalar sayesinde antik kent tarihinin karanlıkta kalan bazı noktalarını aydınlatmak mümkün olabilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/bodrumkale-hieropolis-kastabala

Efes Antik Kenti (Selçuk)

Efes Antik Kenti (Selçuk)

İzmir İli, Selçuk İlçesi sınırları içindeki antik Efes kentinin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına, kadar inmektedir. Son yıllarda yapılan araştırma ve kazılarda Efes çevresindeki höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk Tepesi'nde Tunç Çağları ve Hittitlere ait yerleşimler saptanmıştırHititler Döneminde kentin adı Apasas'tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender'in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuştur. Hellenistik ve Roma dönemlerinde en görkemli zamanlarını yaşayan Efes, Asya eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa sahipti. Efes, Bizans Dönemi tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelmiştir.Efes antik kentinin en önemli özeliği nedir?Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu'nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes'te yer alır. Efes'teki Artemis Tapınağı dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.Efes Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü Selçuk ilçesinin 3 km uzağında bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya'nın oniki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır. İzmir İli Selçuk İlçesi sınırları içindeki antik Efes kenti’nin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına, Neolitik Dönem olarak adlandırılan Cilalı Taş Devri’ne kadar inmektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve kazılarda Efes çevresindeki höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nde Tunç çağları ve Hittitler’e ait yerleşimler saptanmıştır. Hititler Dönemi’nde kentin adı Apasas’tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuştur. Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Asya eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa sahipti. Efes, Bizans Çağında tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiştir. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 16.Yüzyıl’dan itibaren giderek küçülmeye başlamış, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış ve bugün 30.000 kişilik nüfusa sahip turistik bir yerdir.Antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Efes, İ.Ö. 4.bine dek giden tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli rol oynamıştır.Doğu ile Batı (Asya ve Avrupa) arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır.Ancak, Efes antik çağdaki önemini yalnızca büyük bir ticaret merkezi olarak gelişmesini ve başkent oluşuna borçlu değildir. Anadolu’nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes’de yer alır. Bu tapınak dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.Efes tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları geniş bir alana yayılır. Yaklaşık 8 km²lik bir alana yayılan bu kalıntılar içinde kazı-restorasyon ve düzenleme çalışmaları yapılmış, ziyarete açık olan bölümlerdir.1- Ayasuluk Tepesi (İ.Ö. 3. bine tarihlenen en erken yerleşim ile Bizans Devrine ait, Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyan St. Jean Kilisesi),2- Artemision (İ.Ö. 9-4. yüzyıllara ait önemli bir dini merkez; dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı)3- Efes (Arkaik-Klasik-Hellenistik-Roma ve Bizans Devri yerleşimi),4- Selçuk (Selçuklu, Osmanlı Dönemi yerleşimi ve bu yerleşimi barındıran, bugün önemli bir turizm merkezi olan modern kent), Antik Çağda önemli bir uygarlık merkezi olan Efes bugün de yılda ortalama 1,5 milyon kişinin ziyaret ettiği önemli bir turizm merkezidir.Efes’teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamıştır. Wood’un ünlü Artemis Tapınağını bulmaya yönelik bu çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiştir. Bugün de çalışmalarını sürdüren Avusturyalıların Efes’teki kazıları ilk olarak 1895 yılında Otto Benndorf tarafından başlatılmıştır. Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları 1954 yılından sonra aralıksız devam etmiştir. Efes’te Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün çalışmalarının yanı sıra 1954 yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı, restorasyon ve düzenleme çalışmalarını sürdürmektedir.Görülmesi Gereken Efes Antik Kenti Yapıları:Magnesia KapısıDoğu Gymnasionu veDevlet Agorası HamamlarıYukarı Agora (Devlet Agorası) ve BazilikaOdeonPrytaneion - Prytaneion (Belediye Sarayı)Domitianus Tapınağı Pollio ÇeşmesiMemmius AnıtıHerakles KapısıKuretler CaddesiSkolastika HamamlarıLatrinaTraian ÇeşmesiYamaç EvlerVarius HamamlarıHadrianus Tapınağı (Hadrian Tapınağı)Umumi Tuvalet (Latrina)Aşk EviAlytarkhus StoasıOktagonHeroonMermer CaddeCelcus KütüphanesiMazeusMithridates KapısıTetragonos Agora (Ticaret Agorası)Mermer CaddeBüyük TiyatroLiman Caddesi (Arcadiane)(Arkadiane Caddesi)Tiyatro GymnasionuLiman Hamamı (Liman Gymnasiumu ve Hamamları)Meryem KilisesiÇifte Kiliseleri (Konsül Kilisesi)Saray YapısıStadyum Caddesi (Stadyum ve Gymnasion)Artemis Tapınağı-Vedius GymnasiumuYedi Uyuyanlar ST.Jean Kilisesiİsa Bey CamiiAyasuluk Kalesi

http://www.ulkemiz.com/efes-antik-kenti-selcuk

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

Tarih: 26 Nis 2017 - 30 Nis 2017 Lokasyon: Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Şehir: Belek Antalya Web Sitesi: www.psikofarmakoloji2017.org Değerli Meslektaşlarımız, Psikofarmakoloji Derneği tarafından düzenlenen 9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi ve 5. Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumu (9. UPK & 5. UÇEPS), 26-30 Nisan 2017 tarihleri arasında Belek, Susesi Otel’ de gerçekleştirilecektir. Psikofarmakoloji Derneği (PD), bölgenin coğrafi, tarihi ve kültürel merkezi olan Türkiye’de, psikofarmakoloji ve nörobilim alanında öncü bir profesyonel topluluktur. “Beyin Aklımızda” sloganı ile,  PD beyin işlevleri ve insan davranışlarını anlamadaki gelişmelerin tedavilere daha iyi  yansıtılması ve bu alandaki  toplumsal  bilincin geliştirilmesi çabalarına bir örnektir. Çünkü,  PD’nin temel amacı psikiyatrik hastalıkların bilimsel temelinin daha iyi anlaşılması için psikofarmakoloji ile diğer ilgili disiplinler arasında iletişim ve işbirliği kolaylaştırmaktır. Bu hedefe ulaşmak için; bilimsel toplantılar düzenlemekte, araştırma ve eğitimi ve  bilimsel dergiler ve kitapların yayınlanmasını teşvik etmektedir. Bu bilimsel toplantılardan en önemlilerinden birisi de Uluslararası Psikofarmakoloji Kongreleri ve   Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumlarıdır. Bu kongrelerden  bu yılki 9. UPK & 5. UÇEPS  kongremizin   teması olarak “Beyni Daha İyi Anlamak için Bilginin Paylaşım” belirlendi. 9. UPK & 5. UÇEPS, seçkin yerel ve uluslararası konuşmacıların katkılarıyla, katılımcılar için psikofarmakoloji, biyolojik psikiyatri, nörobilim, nörogörüntüleme gibi konularda bilgilerini yenileme, güncelleştirme ve geliştirmeleri, ayrıca tüm psikiyatrik bozukluklar için bakım standartlarını geliştirmeleri için olağanüstü bir fırsat sunacaktır. 9. UPK & 5. UÇEPS, en yetkin ulusal ve uluslararası konuşmacılarla interaktif bir platform oluşturarak onların günlük pratikte karşılaşılan sorunlarla ilgili kendi çözüm önerilerini ve deneyimlerini paylaşmalarını, katılımcıların sorular sormasını teşvik ederek tedaviye dirençli olgularda yeni klinik verileri temel alarak özgün yaklaşımlar geliştirilmesine de aracılık edecektir. Ayrıca farmakolojik olmayan psikiyatrik tedaviler ve bunların yönetim standartları ile ilgili sunum ve tartışmalar düzenleyip, psikiyatrik tedavide entegrasyon konusuna katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Daha önceki kongrelerimizde olduğu gibi seçkin ulusal ve uluslararası bilimciler psikofarmakolojideki en son gelişmeleri konferanslar, paneller, ikili/ çoklu tartışmalar ve uydu sempozyumlar ile aktaracaklardır. Ayrıca değerli katılımcılarımız için çeşitli çalıştay, uzmanla buluşma toplantıları ve sertifika kursları düzenlenecektir. Sunum yapmak üzere kabul edilmiş bildiriler ise SCI-E (Science Citation Index-Expanded) ile indekslenen Klinik Psikofarmakoloji Bülteni özel sayısında yayınlanacaktır. Poster jürisi tarafından seçilecek olan 3 poster bildiriye ‘Psikofarmakoloji Derneği   Araştırma Teşvik Ödülleri’ verilecektir. Sizleri  9. UPK & 5. UÇEPS’na davet ederken; bir yandan kongrenin ufuk açan bilimsel programından yararlanmanızı, diğer yandan da antik kalıntılarıyla Antalya’mızın iki bin yılı aşan tarihinin yanında,  Expo 2016 Antalya Fuarı   gibi  postmodern güzelliklerini keşfetme fırsatınız olacağını mutlulukla belirtmek isteriz. Sizleri Türkiye’nin ve Akdeniz’in incisi Antalya’da karşılamayı bekliyoruz. Saygılarımızla, 9. UPK & 5. UÇEPS Düzenleme Kurulu Genel Bilgiler KONGRE TARİHLERİ 26 – 30 Nisan 2017 KONGRE MERKEZİ Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Iskele Mevkii 04450 Belek Antalya, Belek, Serik, Antalya   KONGRE DİLİ Kongre resmi dilleri Türkçe ve İngilizce’dir. Kongre süresince ana salonlarda Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe simultane çeviri yapılacaktır.   RESMİ DAVET MEKTUPLARI Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek kongre davet yazıları Kongre Sekreterliği aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Bu tür davet mektubu sahibi misafirlerin kayıt ve konaklama ücretleri kendilerine aittir.   ÖNEMLİ TARİHLER Online bildiri gönderimi başlangıç : 3 Ekim 2016 Bildiri gönderimi için son tarih : 20 Ocak 2017 Erken kayıtlar için son tarih : 3 Şubat 2017 Bildiri değerlendirme sonuçlarının ilan edilmesi : 17 February 2017 Tam metin gönderimi son tarih : 3 Mart 2017 SUNUMLAR Hazırlanacak olan posterler 70cm genişlik, 90 cm yükseklik ölçülerine göre hazırlanmalıdır. Sözlü sunumlar 10 dakikalık sunum süresine göre ayarlanmalıdır. Sunumun 8 dakikası sunum için ayrılacak olup, 2 dakikası tartışma için kullanılacaktır. * Sunumlar Psikofarmakoloji Derneği resmi dergisi Bulletin of Clinical Psychopharmacology’de kongre ek sayısı olarak yayınlanacaktır. KREDİLENDİRME Kongrenin tüm oturumları Türk Tabipler Birliği Sürekli Tıp Eğitimi Kurulunca kredilendirilecektir. KAYIT VE BİLGİ MASALARI Kongre merkezi Susesi Otel & Toplantı Merkezi’ndeki kayıt ve danışma masası ile Ela Otel’deki danışma masası 26 Nisan 2017 tarihinden itibaren çalışmaya başlayacaktır. Kayıt masamız 26 – 30 Nisan 2017 tarihleri arasında 07:00 – 21:00 saatleri arasında açık kalacaktır. İPTALLER Tüm kayıt iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 100 Euro hizmet ücreti kesildikten sonra iade yapılacaktır. Bu tarihten sonra yapılacak iptallerde iade yapılmayacak olup, ancak isim değişikliği yapılabilecektir. Tüm konaklama iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 1 gecelik konaklama ücreti düşüldükten sonra paket ücretinin kalan kısmı iade edilecektir. Bu tarihten sonra yapılacak iptal taleplerinde iade yapılmayacaktır. KATILIM SERTİFİKALARI Tüm katılımcılar katılım sertifikalarını 29 Nisan 2017 tarihinde saat 13:00 itibariyle kayıt masasından alabileceklerdir. TRANSFER HİZMETLERİ Transfer talebini Global Turizm’e bildiren tüm katılımcılar için havaalanı transfer hizmeti sağlanacaktır. Kongre giriş ve çıkış günlerindeki tek yön havaalanı-otel transfer ücreti 20 Euro + KDV olacaktır. Diğer günlerde talep edilecek havaalanı transferleri tek yön 45 Euro + KDV olarak uygulanacaktır. Lütfen özel talepleriniz ile ilgili Global Turizm ile iletişim kurunuz.   KİŞİSEL SİGORTA Organizasyon Kurulu kişisel yaralanma, hastalık ve diğer kazalar konusunda sorumluluk kabul etmemektedir. Katılımcıların kongre katılım süresince kişisel sağlık sigortalarını yaptırmaları önerilmektedir.   SPONSORLUK VE SERGİ ALANLARI Kongre bu alanda faaliyet gösteren firmalar için farklı tanıtım ve sponsorluk seçenekleri sunmaktadır. Stand ve diğer sponsorluk detayları ile ilgili bilgi almak ve talepleriniz ile ilgili görüşmek için lütfen Global Turizm ile temas kurunuz. icp-2017@globalturizm.com.tr  

http://www.ulkemiz.com/9-uluslararasi-psikofarmakoloji-kongresi-26-30-nisan-2017-antalya

Psidia Antiochia Antik Kenti

Psidia Antiochia Antik Kenti

Hristiyanların Anadolu’daki hac merkezlerinden en önemlisi ve birincisi Antakya ise bir diğer önemli merkez de Isparta il sınırları içinde yeralan Yalvaç ilçesinin hemen üst kısmına konuşlanmış Psidia Antiochia kentidir. Aziz Paul amentüsünü Antakya’da oluşturmuş ve uzun bir seyahat ile Avrupa içlerine doğru yol alırken Psidia Antiochia’ya uğramış burada ikamet etmiş ve daha sonra Efes’e ulaşmıştır. Yine ünlü aziz St.Barnabas buraya uğramış ve şehrin önemini artırmıştır. Şehrin tarihi daha da eskilere gider.Kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte 1.Seleukos veya oğlu olan Antiokhos tarafından M.Ö.200 civarında kurulduğu sanılmaktadır. Kent 1236 metre yükseklikte ve Sultan dağının bir kolu üzerideki hakim bir tepeye oturtulmuştur. Kalıntılar geniş bir alana yayılmaktadır. Kalıntılardan burada da ızgara plan doğrultusunda yerleşimin gerçekleştiği görülmüştür. Bu planın ustaca yamaçlara uygulanması gerçekten ilgi çekicidir. Antik kentin kalıntıları temeller şeklinde izlenebilirken daha sağlam yapılar Hristiyanlık döneminden kalmadır. Antiocheia'yı oluşturan tarihi yapılardan surların tamamı 3000 metre civarındadır ve Helenistik dönemden kalmadır.Fakat sonraki dönemlerde birçok kez onarım geçirmiştir. Kentin iki büyük alanı vardır bunlar Augustus kutsal alanı ile Tiberius alanıdır. Kentin büyükçe bir tiyatrosu,stadyumu,Propylonu (anıtsal giriş mekanı) ,sutunlu caddesi, Nimfeumu (anıtsal çeşme yapısı), hamamı,su kemerleri ve Helenistik ve Roma dönemi yapıları mevcuttur. Hristiyanlık döneminden kalma kiliseler (St.Paul Kilisesi ve küçük kilise ) ile küçük bir sinagogta kalıntılar arasındadır.

http://www.ulkemiz.com/psidia-antiochia-antik-kenti

Prusias ad Hypium - Konuralp Antik Kenti

Prusias ad Hypium - Konuralp Antik Kenti

Prusias ad Hypium kenti, Batı Karadeniz Bölgesinde Düzce ili’nin 8 km kuzeyinde, Konuralp beldesi sınırları içerisinde yer alır. Antik kentin tarihi M.Ö.3. yüzyıla kadar dayanmaktadır.Kentin adının Hypios Irmağı’ndan aldığı düşünülmektedir. Herakleia Cumhuriyeti tarihi yazarı Memnon’a göre, Kral 1.Prusias, Anadolu’nun kuzeybatısında yer alan Bithynia’daki Kieros kentini aldıktan sonra bu kentin ismini Prusias olarak değiştirmiştir. Kentin kuzeyinde yer alan antik Dia kentinin Prusias‘ın hakimiyet alanı altında bulunduğu belirtilmiştir. Prusias Roma imparatorluk döneminde gönence ulaşarak mimari yapılarla donatılmıştır. Kent, M.S. 3. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küçülmeye ve fakirleşmeye başlamıstır. Geç Roma Döneminde, M.S. 3. yüzyıl sonlarına doğru ise imparatorluk yönetiminin zayıflaması sonucu, M.S. 4. yüzyıldan itibaren Hristiyanlaşmaya baslayan Prusias’ta bir piskopos bulunmuştur . Daha sonra kent Konur Alp tarafından 1323 yılında Türk topraklarına katılmıştır. Kenti surlar kuşatmaktadır. Dia’nın yaklasık 13 km doğusunda yer alan tepe üzerinde bir sınır taşı ele geçmiştir. Bu sınır taşı ve bunun 2 km ilerisinde bulunan Dor dili ile yazılmış baska bir yazıt, Herakleia Pontike ile Prusias surlarının sınırlarının bu bölgede olduğunu somut belgelemiştir. Prusias Anadolu’nun kuzeybatısında, doğu ile batıyı birbirine bağlayan yol ağı üzerinde kurulmuştur. Roma döneminde, Prusias’da iklime göre sokak düzeni uygulaması yapılmıştır. Kentin gerisinde yükselen Hypios dağı kenti kuzey rüzgarlarından korumaktadır. Tepenin güneyinde genişleyen ovada ılıman ve nemli bir iklim hakimdir. Prusias’ın Herakleia’ya bağlı bir koloni kenti olduğu yazılı kaynaklar yardımıyla belgelenmiştir. Kentin Tiyatrosu antik kalıntıların en önemlisidir. Halk arasında 40 Basamaklar olarak bilinmektedir. Günümüzde, sahnesi yıkılmış, oturma kademeleri ise yarı yarıya yok olmuş bir eser olarak kalmıştır. Tiyatro orta büyüklükte olup uzunluğu 100 metre, genişliği ise 74 metredir. Genel olarak tiyatrolar yarım daire planlı oldukları halde bu tiyatro ender rastlanan iki ucu yanlardan kesilmiş olup, yarım daireden daha kısa bir şekildedir. Kentin nekropolleri, sur dışında yer almaktadır. Tümülüsler, mezar yapıları, lahitler farklı gömü tiplerini işaret etmektedirler. Günümüzde Binbir Tepe olarak isimlendirilen mevkide ikinci bir nekropol alanı bulunmuştur. Konuralp Müzesi bahçesinde sergilenen, M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenen yüzeyi kabartmalı mermer bir lahit Konuralp’in batısındaki Tepecik Nekropolü’nde bulunmuştur. Prusias’ta henüz ortaya çıkarılmamış, ancak tiyatro yakınlarında düz bir alanda konumlandığı düşünülen stadyumun varlığı bir yazıtta belgelenmiştir. Prusias’da bir gymnasium varlığı da yazıtlarla kanıtlanmış, ancak bu yapı da henüz ortaya çıkarılmamıştır. Yazıtlarda yeri tam olarak belirlenememiş bir agoradan da söz edilmiştir. Kentin su sistemine ait su kemeri kalıntıları suyun kente uzak bir mesafeden taşındığını kanıtlamaktadır. Diğer Roma dönemi kentlerinde olduğu gibi Prusias’ta da, halka açık bir çeşme yapısı ve varlıklı Prusiaslıların evleri ile hamama ulaşan bir su sisteminin var olduğunu düşündürmektedir. Kentte, moloz taş ile yapılmış eski su tesisatından kalma 11 tane istinat ayağı günümüze ulaşmıştır. Kentin batısında, önceleri Efteni Gölüne dökülen küçük bir çay üzerinde, kemerli antik bir köprü bulunmaktadır. Akçakoca yolu ile Çilimli yol ayrımındaki mermer köprünün bugün yalnızca 10 metrelik üç kemeri görülebilmektedir. Hiç harç kullanılmadan, beyaz mermer bloklardan yapılmış olması köprünün en büyük özelliğidir. http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/prusias-ad-hypium-konuralp-antik-kenti

Kaypak - Savranda Kalesi

Kaypak - Savranda Kalesi

Osmaniye’nin doğusunda, Kaypak yolu üzerinde 30 km’lik asfalt yol ile bağlıdır. Kalecik barajının yanında yer almaktadır. Kalenin çevresi 800 metredir. Dikdörtgen biçiminde olup surları 7-10 metre, burçları ise 8-10 metre yüksekliktedir. 12 burcu ve kulesi vardır. Kale içerisindeki düzlük çam ağaçları ile kaplıdır. Kale meydanında su sarnıçları, bina kalıntıları vardır. Düziçi ilçesindeki Haruniye kalesi, Saman kalesi, Kurtlar kalesi; Hasanbeyli İlçesinde Karafenk kalesi ve Savranda kalesi (Kalecik köyünde) kalıntıları bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kaypak-savranda-kalesi

Surp Yerrortutyun (Üç Horon) Kilisesi (Beyoğlu)

Beyoğlu'nda Sahne sokağındadır. Surp Yerrortutyan Kutsal üçlük (Baba-oğul-Ruhülkudüs) anlamına gelmektedir. XVI .ıncı yy. da bu kilisenin bulunduğu arsa nın ve üzerindeki ahşap bir Rum kilisesinin Rumlardan satın alınarak Ermeni cemaatine geçtiğini 1515 tarihli bir hüccet belgelemektedir. Bu arsada önce Surp Echmiadzin ismiyle bir Ermeni ilkokulu yapılır daha sonra da II. Mahmud un fermanıyla burası kiliseye çevrilmiştir.1807 de Pentekoste yortusunda ibadete açılan ahşap kilise 1810 da yanmış,uzun süre harabe halinde kalmıştır. II.Abdülhamid in 1836 da verdiği ferman ile bu ahşap kilisenin kalıntıları yıkılmış ve yerine Garabed Balyan,Minas Ağa ve Serveryan ın hazıradığı proje ve uygulamalar ve ermeni cemaatinin de maddi desteğiyle bugünkü Üç Horan kilisesi inşa edilerek 18 Haziran 1838 de ibadete açılmıştır. 1896 de kilisenin çevresine ruhban sınıfı için lojman ve idari binalar ile Naregyan Okulu yaptırılır. 1870 de geçirdiği yangından sonra ahşap mekanlar bu kez karğir olarak yenilenir. 1807 ,1907 ve 1989 da tekrar onarımdan geçirilir. Büyük bir avlunun içerisinde yer alan kilise tek nefli bir bazilika planında düşünülmüş daha sonra da bazı ekler ve genişletmeler yapılmıştır. İki şapelinden Surp Minas a atanmış olanı vaftizhane olarak kullanılmaktadır. Diğeri Surp Krikor Lusavoriç e atanmıştır. Her iki şapeldeki kapılardan koro bölümüne geçilmektedir.İç mekan da süsleme unsurları olarak mermer ve altın varak çok miktarda kullanılmıştır. Tamamen batı tarzında yapılmış olup klasik Ermeni mimarisinin hiçbir özelliğini göstermez. Çan kulesi asıl mimari ile bağdaşmadığından sonradan eklenmiş olmalıdır. Avluda Pangaltı mezarlığının istimlak edilmesinden sonra kemikleri buraya getirilen Patrik IV.Hagopos (1680) un bir kiliseyi andıran mezarı ile Başpiskopos I. Iknadios Kakmacıyan ın lahdi bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/surp-yerrortutyun-uc-horon-kilisesi-beyoglu

Pınara Antik Kenti

Pınara Antik Kenti

Fethiye'ye 45 km. mesafede Minare Köyü yakınında bulunmaktadır. Likya dilinde Pinale veya Pinara "yuvarlak" anlamına gelmektedir. Truva Savaşı'nda Truvalıların müttefikleri arasında yer aldığı İlyada'da belirtilen Pandarus anısına Pinara'da bir kült geleneği yerleşmişti. Bu da Pandarus'un Pinara'nın yerlisi olduğu sonucuna varılmasına neden oluştur. Ayrıca, mitolojiye göre Xanthos'un nüfusu çok artınca yaşlılardan bir grup kentten ayrılarak Kragos Dağı'nın (Babadağ) eteklerinde yuvarlak bir tepe üzerinde Pinara kentini kurmuşlardır. Pinara Lykia birliği kentleri arasında 3 oya sahip olanlardan biridir. Bu da kentin döneminde önemli bir konuma sahip olduğunu göstermek, kalıntılar da bu görüşü doğrulamaktadır. Ancak Pinara ile ilgili tarihi ve epigrafik kayıtlar son derece azdır. Birkaç büyük deprem geçirmiş olan kent M.S. 8. yüzyıldan sonra önemini bütünüyle yitirmiştir.  Wikimedia Commons'ta Pinara ile ilgili medyaları bulabilirsiniz. Kentten günümüze ancak kaya mezarları ve lahit mezarlar ile sur duvarları, hamam, tiyatro, agora, odeon gibi yapıların kalıntıları ulaşmıştır. Fethiye - Kaş karayolu üzerinde, Eşen yakınından ayrılan yoldan, 6 km sonra Minare Köyüne ulaşılır. Pınara harabeleri, bu köyün gerisinde bulunmaktadır. Bugünkü Minare Köyü'nün ismi, minare biçiminde ve üzerinde kuş yuvasına benzeyen kaya mezarlarının yer aldığı bir kayadan gelmiş olmalıdır. Xanthos'tan gelen kolonistler tarafından kurulduğu, eski kaynaklardan anlaşılmaktadır. Tarihi bölge ile anılması gereken Pınara, İskender'e kapılarını açarak teslim olmuştur.   Pınara'nın tarihi, İskender'den çok öncelere, Troya'ya kadar gitmek tedir. Troya Savaşında, Pınaralı okçu "Pandaros"tan bahsedilir. Stroban ve daha sonra Stephanos Byzantions Pınara'nın Lykia'nın çok önemli bir kenti olduğundan bahsederler.  Lykia Birliği içinde üç oy hakkına sahip 6 şehirden birisi olan Pınara, İskender'in ölümüyle Bergama Krallığı'na bağlanmış, daha sonra Roma'nın bir şehri olmuştur. Bu dönemde canlanmış ve imar edilmiş, ancak 141 ve 240 yılındaki depremlerden büyük zarar görmüş, M.S. IX. yüzyılda terk edilmiştir. 

http://www.ulkemiz.com/pinara-antik-kenti

TEK TEK DAĞLARI MİLLİ PARKI

TEK TEK DAĞLARI MİLLİ PARKI

İli : ŞANLIURFA Adı : TEK TEK DAĞLARI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 2007 Alanı : 19.335 ha. Konumu : Şanlıurfa ili, merkez ilçesi, Harran ilçesi ve Akçakale ilçesindedir. Ulaşım : Batıdan doğuya doğru Viranşehir ilçesi istikametini takiben güneye inilerek 45 km. mesafe ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Mezopotamya’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Şanlıurfa, akarsulara yakın olması, ticaret yollarının kesiştiği noktada yer almasından ötürü tarihi boyunca stratejik bir öneme sahip olmuştur. Arap tarihçisi Ebul FARAÇ’a göre; Şanlıurfa, Nuh Tufanından sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşimin ilkidir. Merkeze bağlı Örencik Köyü Göbeklitepe’de 2001 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucu kentin tarihinin M.Ö. 9500’e Çanak Çömleksiz Neolitik döneme kadar uzandığı görülmüştür. Tek Tek dağlarının bulunduğu coğrafyada birçok medeniyet yaşamıştır. Eyyubiler, Memluklar, Türkmen Aşiretleri, Timur Devleti, Akkoyunlular Dulkadirbeyliği, Safeviler ve sonrasında 1516’da Osmanlı sınırları içine katılmıştır. Kentin bilinen en eski ismi Edesadır. Kent köklü bir kültür mirasına sahiptir. Dünyanın, ilk İslam Üniversitesi; Dünya Kültür Mirası’na dahil edilmesi düşünülen Harran, Şanlıurfadadır. Milli Park alanı içerisinde tarihi ve arkeolojik açıdan önemli alanlar bulunmaktadır. Bunlar, Han-el Ba’rur Kervansarayı, Şuayb Şehri Harabeleri ve Soğmatar Harabeleridir. Soğmatarda kökü Harran Sin kültürüne dayanan Sabizm ve Baştanrı Marilaha’nın kültür merkezi olduğu bilinen örende sözde baştanrıya ve mukaddes gezegenlere (Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) ibadet edilen ve kurban kesilen açık hava mabedi olup, önemli kalıntıları teşkil etmektedir. Ayrıca, Roma devrine ait çok sayıda kaya mezarları bulunmaktadır. Türkiye bitkilerinin yaklaşık %30-35’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yayılış gösterdiği bilinmektedir. Ayrıca, bazı tarım bitkilerinin (buğday, arpa ve baklagil) gen merkezi olarak bilinmektedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 304 endemik tür olduğu belirlenmiş olup, bunlardan 58 tanesi Şanlıurfa ili çerçevesinde yetişmektedir. Milli Park alanının büyük bir bölümünde menengiç bitkisi (pictacia terebinthus L.) yayılış göstermektedir. Alan otsu türler açısından zengindir. Yöreye endemik olan Peygamber çiçeğinin (centaurea) 138 yıl sonra ortaya çıkması önem arz etmektedir. Bunun dışında, gelincik (Papaver rhoes), kekik (Tymus sp.), sütleğen (ephorbia sp.), köy göçüren (circium arvense) ve papatya mevcuttur. Kurt, alakarga ekin kargası, kınalı keklik ve nesli tehlikede olan ceylan (gazella dorcas) alanın faunasını oluşturmaktadır. Tek Tek Dağları; flora, fauna zenginliği, kültürel, tarihi ve arkeolojik özellikleri ile ülkemizde ve dünyada hızlı değişimlerin yaşandığı ve her geçen gün doğal niteliğini koruyan alanların azaldığı 21. yüzyılın başlarında milli park statüsüne alınıp, korunarak, sürdürülebilir kullanımının sağlanması, ülkemizin sahip olduğu doğal değerlerin ve zenginliklerin devamlılığı açısından büyük önem arz etmektedir. Görünecek Yerler : Sene mağarası, Şuayb Şehri Harabeleri, Soğmatar Harabeleri, Soğmatar’da kutsal tepeye yönelen tapınaklar. Mevcut Hizmetler :  Konaklama : Alan içerisinde konaklama tesisi bulunmamaktadır. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Şanlıurfa İl Çevre ve Orman Müdürlüğü : 0 414 3479321          Şanlıurfa DKMP Şube Müdürlüğü : 0 414 3479330

http://www.ulkemiz.com/tek-tek-daglari-milli-parki

Silifke Kalesi

Silifke Kalesi

Mersin Silifke ilçesinde bulunan kale yüksek bir kaya bloğunun üzerinde yapılmıştır. Temel belirlemelere göre Helenistik ya da erken Roma döneminin olduğu anlaşılan kale, geçirdiği onarım ve değişiklikler sonucu bugün bir Orta Çağ kalesi görünümündedir. Yapım tarihini belirten bir kitabeye rastlanmamakla beraber, yapı üslubundan MÖ.IV.yüzyılda yapıldığı ve daha sonra Roma ve Bizans döneminde de genişletilerek kullanıldığı sanılmaktadır. Yöreye hâkim olan Ermeni kralları da bu kaleyi kullanmış ve onarmışlardır. Osmanlı döneminde Gedik Ahmet Paşa tarafından 1471'de ele geçirilmiştir.  Silifke'ye hâkim 185 m. yüksekliğindeki kalenin çevresi hendeklerle çevrilmiş, kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır. İçinde kemerli galeriler, su sarnıçları, depolar ve diğer yapı kalıntıları bulunmaktadır. Çevresi 4.827 m. olup, kule ve burçlarla desteklenmiştir. Kalenin girişi güney yönde olup, buraya demirden bir kapı yapılmıştır. Kalenin duvarlarının 23 burç ile takviye edildiği kaynaklardan öğrenilmektedir.  Günümüze bunlardan yalnızca on tanesi yıkık bir durumda gelebilmiştir. Kalenin oval bir planı olup, içerisinde tuğla kemerli galerileri, su sarnıçları, depolar ve onun dışında özelliği anlaşılamayan temel kalıntıları bulunmaktadır. Bunlardan su sarnıçları Bizans döneminde yapılmış olup, 23.00x45.00 m. ölçüsünde, 12.00 m. derinliğindedir. Kale içerisinde Seleukos krallarına ait bir şato kalıntısı olup, bunun altına kayalara oyulmuş 5.00x5.00 ve 18.00 m. ölçüsünde günümüze iyi bir durumda gelebilen bir bodrum yapılmıştır.  Osmanlı döneminde de kullanılan bu kalenin içerisinde yerleşim olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde, 17. yüzyılda Silifke Kalesi'nin 23 burcu olduğunu, içinde bir cami ve 60 ev bulunduğunu yazar; ancak burçların bir kısmı ve kale içi tümden yıkık durumda olduğundan tam belirlemesini yapmak güçtür. Hâlâ görülebilen 10 adet burç bulunur. Osmanlı döneminde kale içerisinde yapılan cami Yıldırım Beyazıt tarafından onarılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/silifke-kalesi

Myra - Demre Tiyatrosu

Myra - Demre Tiyatrosu

İl: Antalya İlçe: Demre Konum: -- Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 38 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 6500 kişi Açıklama: Myra tiyatrosunun bugünkü kalıntıları Roma Dönemi tiyatrosunun görkemini yansıtır. Geç Roma döneminde orkestra alanında yapılmaya başlanan gladyatör dövüşlerinin kazanç getirmesi, orkestra kenarına emniyet duvarı yapılmasına neden olmuştur. Sonradan eklenen, yönetici seyir bölümünün kalıntıları belirgindir. Anıtsal kaya mezarlarının önündeki tiyatronun oturma sıralarının bir bölümü tepeye oyularak yaslanmıştır. Tiyatroyu çevreleyen destek duvarlarıyla sahne binası etkileyicidir. Roma mühendisliğinin etkileyici örneklerinden olan bu tiyatro Perge ve Aspendos tiyatroları gibi görkemlidir. Tarıma elverişli verimli ovasının bulunması Myra’yı her dönem cazip kılmıştır. Tiyatro, Oinoanda’lı bir zengin olan Langus’un yardımıyla inşa edilmişti. Tiyatronun onursal koltuklarının kolluk başlarında görülen balıklarla öteki hayvan betimlemeleri, Aphrodisias, Termessos ve Kyaneai tiyatrolarında da görülmektedir. Bu tiyatronun sahne binası içindeki kirli su, temiz su tesisatı ile yağmur suyu uzaklaştırma sistemi bazı bölümlerde açıktadır. İzleyici koyağının en üst düzeyine kadar yükselen sahne binasının arta kalan bir bölümü ayaktadır. İzleyicilerin oturma yerlerine rahat ulaşabilmeleri için tiyatronun üst bölümünün altında devam eden tonozlu büyük geçiş yolları sağlamdır. İzleyici koyağı güneye bakmaktadır. Tiyatronun orkestra yarıçapı 50 ayak 11 parmaktır. Bu boyuttan hareketle sahne binasının sağlamken yüksekliğinin yaklaşık 70 ayak olması gerekir. Birinci Kademede toplam 30 sıra, 14 ışınsal merdivenli yol vardır. İkinci Kademede sekiz oturma sırası görülmesine karşın, çevre destek duvarının dik açısı ile izleyici sıralarının eğimi göz önüne alındığında sıra sayısının 13 olması gerekir. Bu bölümdeki ışınsal merdivenli yol sayısı 27 olmalıdır. Orta yolun kenarında arkalıklı koltuklar sıralanmıştı. Ses yankısı için zorunlu olan bu sıraların küçük bir örneği yerindedir. Yerindeki ölçümle bu tiyatronun sığarı yaklaşık 6.500 kişiliktir Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/myra-demre-tiyatrosu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0