Arama Sonuçları..

Toplam 57 kayıt bulundu.
Apple Iphone 5 ve özellikleri

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım. Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım.Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Kaynakça:http://www.apple.com/tr/iphone/features/http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0Phone_5http://shiftdelete.net/iphone-5in-yamuldugu-ortaya-cikti-42022.htmlYazar: İsa Gürbüzhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/apple-iphone-5-ve-ozellikleri

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcınlar tavuk ve sülünlerle yakın bir bağa sahiptir. Bıldırcının evciltilmesi 11. yüzyılda Japonya veya Çin’de gerçekleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/bildircin-yetistiriciligi-bildircin-buyutme-ve-bakim-teknikleri

Ksanthos Tiyatrosu

Ksanthos Tiyatrosu

İl: Antalya İlçe: Kaş -Kalkan Konum: Kınık Köyü Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 20 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 3000 kişi Açıklama: Ksanthos tiyatrosunun derin orkestra çukuru, geç Roma dönemi gladyatör dövüşleri için yapılanmış tipik bir örnektir. Bu tiyatronun yüksek sahne binasının ön süslemeleriyle birinci katın ayrıntılı yapısı günümüze ulaşmıştır. İki kademeli Ksanthos tiyatrosunun birinci kademesinde 16 oturma sırası ile 12 ışınsal merdivenli yol vardır. İkinci kademede dört sıra günümüze ulaşmışsa da sonradan çaprazına ikinci kademenin üstüne yapılmış geç Doğu Roma duvarı bu bölümdeki birçok oturma sırasının yıkıldığını göstermektedir. İzleyici koyağının dış destek duvarının içinden dışarı çıkmış, içme suyu tesisatına ait toprak su boruları görülmektedir. Tiyatronun orkestraya açılan kemerli giriş ile tam karşısına gelen birazda simetriği sağlamak için solundaki tonozlu bölümle, sahne binasının alt katındaki tonozlu odalar oldukça sağlamdır. Orkestra çukurunun yüksekliği yaklaşık dokuz ayaktır. Orkestra yarıçapının uzunluğu 43 ayaktır. Birinci kademenin en üstünde, genişliği dokuz ayak olan orta yolun kenarına dizilmiş sırtlıklı koltuklar, yüksekliği yedi ayağı bulan, ikinci kademenin önündeki destek duvarının sesi bozmasını engellemek içindir. Tiyatronun sahne binasının yüksekliğinin yaklaşık 57 ayak olması gerekir.Tiyatronun ikinci kademesindeki önemli eksiklik nedeniyle gerçek kapasitesini saptayabilmek güç olsa da günümüze ulaşmış hali yaklaşık 3.000 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/ksanthos-tiyatrosu

Android Güvenliğini Arttırmanın Çeşitli Yolları Nelerdir?

Android Güvenliğini Arttırmanın Çeşitli Yolları Nelerdir?

Bilindiği üzere Android cep telefonlarını ve tabletleri kapsayan bir sistemdir. Hemen hemen her marka telefonda bulunan Android işletim sistemi Google tarafından hizmete sunulmuştur. Android işletim sistemi, tabanı Linux olan ücretsiz bir işletim sistemidir. Oldukça kullanışlı olan bu işletim sistemi birçok kullanıcı tarafından tercih edilmektedir. Kullanıcı tercihlerinin en büyük sebebi her türlü uygulamayı çok rahatlıkla uygulayabilmesidir. Android işletim sistemi sayesinde, Google Play market aracılığıyla farklı uygulamaları cep telefonunuza indirip eğlencenin tadına varabilir, farklı sosyal ağları takip edebilirsiniz. Bunun yanı sıra çok rahat bir şekilde oyun uygulamalarından yararlanabilir, telefonunuzu istediğiniz şekilde kişiselleştirebilirsiniz.Android Telefonlarda Güvenlik Nasıl Olmalıdır? Her ne kadar Android birçok kullanıcıyı memnun etse de Android telefonlarının da koruma altına alınması gerekir ki telefon daha iyi çalışabilsin. Android uyumlu telefonlar bazen kullanıcı hatalarından bazen sürüm yeniliklerinden dolayı ortaya çıkan yeniliklerin verdiği karışıklıklardan ötürü güvenlik sorunu yaşayarak kapasitesini yavaşlatır ve olmadık sorunlar çıkarmaya başlar. İşte bu gibi sorunlara fırsat vermemek için Android kullanıcıları, kullandıkları telefona kıymet vererek Android güvenliğini arttırmalıdır.Android Telefonumun Güvenliğini Nasıl Artırmalıyım?Android cihaz kullanıcıları telefonların güvenlikleri için anti virüs kullanımına güvenseler de aslında Android telefonların virüs programına ihtiyaçları yoktur. Bunun yerine Android telefonların, yeni sürümlerini kullanmak oldukça yararlıdır. Çünkü artan teknoloji sayesinde güvenlikte daha üst seviyede olacaktır. Ancak bazı Android uyumlu telefonlarda güncelleme gecikebilir ve yahut hiç gelmeyebilir. Bu tür sıkıntılarda kullanıcılar virüs programı kullanmaları telefonun güvenliği açısından önem taşımaktadır. Özellikle Android telefonlar için geliştirilen Dr. Web Anti virüs programı tavsiye edilmektedir. Ancak bu virüs programı satın alınarak kullanılmaktadır.Android cihazlarda, güvenliğin sağlanması için sadece PİN kodları ve ekran kilitleriyle sağlanmamalıdır. Bunun yanı sıra güçlü şifreler içeren çok yararlı programlar bulunmaktadır. Bu sayede telefonunuz tüm güvensizlik koşullara karşı korunmuş olacaktır. Kilit adı verilen güvenlik arttırıcı programlardan biri olan Smart App Protector sayesinde kullanıcılar oldukça rahat bir nefes alabilmektedir.Elbette ki güvenlik arttırıcı yöntemler bununla sınırlı değildir. Android uyumlu cep telefonunuzun güvenliğini arttıracak en iyi programlardan bir tanesi de Applock programıdır. Applock programı da içeriğindeki güçlü gerek desen içerikli şifre yöntemleriyle gerek şifresel rakamlarla kullanıcı güvenliğini ön planda tutar.Bunların yanı sıra Android uyumlu telefonlarda bulunan gizliliği koruyan en önemli programların silinmemesine özen göstermek gerekir. Bazı programlar dosyalarınızın güvenliğini koruyarak herhangi bir gizlilik kaçağını engellemektedir. Bu programların başında Cleuful Privacy Advisor programıdır. Kullanıcıların telefona yüklediği anda çok rahatlıkla kullanacakları, güvenliği üst seviyede tutulacak eşsiz bir programdır. Bu program kullanıcılığa gizlilik seviyesinin ne kadar kapasitede korunacağını seçmesi içinde olanak tanımaktadır.Ama Android’’in size tavsiye ettiği bu tür programların telefona yüklemenin doğru olmayacağı yönündedir. Kullanıcıların yapacağı bilmeden gereksiz program yüklemelerinden kaçınmaktır. Çünkü bazı programlar reklam uygulamaları altında fark ettirmeden kullanıcıların bilgilerini kolaylıkla almaktadır. Bu yüzden hiçbir reklam içeriğini yanlışlıkla olsa dahi tıklamamakta fayda vardır. Bu tür reklamlar eğer ki telefonunuzda kalıntı bırakmışsa derhal silinmelidir. Ayrıca telefonuz içerisinden bulunan tüm kişisel bilgilerinizi Google Driver ve Online Driver’’dan yararlanarak saklayabilirsiniz.Telefonunuzun iç güvenliğini yukarda bahsettiğimiz sağlayabilirsiniz. Bunun yanı sıra telefonun dış güvenliğini de koruyabilirsiniz. Telefonunuzu hırsızlara karşı korumak için geliştirilen programlar vardır. Bu programları telefonunuza yükleyerek ayrı bir güvenlik sorunu olan çalınmalara karşı önlem alabilmem mümkündür. Buna da telefonların dış güvenliği denilebilmektedir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/android-guvenligini-arttirmanin-cesitli-yollari-nelerdir

Dizel motor nedir ? Çalışma prensipleri nelerdir

Dizel motor nedir ? Çalışma prensipleri nelerdir

Dizel motor, içten yanmalı bir motor tipidir. Daha özel bir tanımla, dizel motor oksijen içeren bir gazın (genellikle bu atmosferik havadır) sıkıştırılarak yüksek basınç ve sıcaklığa ulaşması ve silindir içine püskürtülen yakıtın bu sayede alev alması ve patlaması prensibi ile çalışan bir motordur. Bu yüzden benzinli motorlardan farklı olarak ateşleme için bujiye ve yakıt oksijen karışımını oluşturmak için karbüratöre ihtiyaç yoktur.1892'de Alman mühendis Rudolf Diesel tarafından bulunmuş ve daha sonra 23 Şubat 1893'te patenti alınmış bu süreç diesel çevrimi olarak bilinir. Motorun mucidi, geniş kömür yataklarına sahip olan Almanya'nın petrole bağımlılığını azaltmak için kömürle çalışan bir motor yapmayı hedeflemiştir. Ancak kömür tozunun yanmasından dolayı ortaya çıkan kül büyük sorunlar doğurmuş, daha sonraları ise motorda farklı yakıtların kullanılması tasarlanmıştır. Nitekim Rudolf Diesel, motorun sunumunu 1900’deki Dünya Fuarı'nda, yakıt olarak yer fıstığı yağı (Biodizel) kullanarak yapmıştır. Çalışma prensipleriGaz sıkıştırıldığında, sıcaklığı yükselir, dizel motorda, gazın bu özelliğinden dolayı yakıt, kendiliğinden ateşlenir. Hava, dizel motorun silindiri içine çekilir ve bir piston tarafından, kıvılcım ateşlemeli (benzinli) motorlardakinden çok daha yüksek (25 katı bulabilir) bir oranda sıkıştırılır. Hava sıcaklığı 500-700 °C'a ulaşır. Piston hareketinin en tepe noktasında, dizel yakıt yüksek basınçla atomizer memeden geçerek yanma odasının içine püskürtülür, burada sıcak ve yüksek basınçlı hava ile karışır. Bu karışım hızla tutuşur ve yanar. Hızlı sıcaklık artışı ile yanma odası içindeki gaz genleşir, artan basınç, pistonu aşağı doğru hareket ettirir. Biyel (piston) kolu vasıtasıyla oluşan bu itme krank miline iletilip, krank milinden de dönme momenti elde edilir.Motorun süpürmesinde, egzoz gazını silindirin dışına atma ve taze hava çekme işlemi, kapakçıklar (valf) veya giriş ve çıkış kanalları aracılığıyla yapılır. Dizel motorun kapasitesinin tam olarak kullanılabimesi için içeriye alınan havayı sıkıştırabilecek turboşarjer kullanılması gerekir; turboşarj ile havanın sıkıştırılmasından sonra bir ara soğutucu ile içeri alınan havanın soğutulması ayrıca verimi arttırılır.Çok soğuk havalarda, dizel yakıt koyulaşır, viskozitesi artar, balmumu kristalleri oluşur veya jel haline dönüşür. Yakıt enjektörü, yakıtı silindirin içine etkili bir şekilde itemez ve bu yüzden soğuk havalarda motorun çalıştırılmasını zorlaştırabilir. Dizel teknolojisinde bu zorluğu yenmek için çeşitli önlemler geliştirilmiştir. Sıkça kullanılan bir uygulama, yakıt hattı ve yakıt filtresini elektrikle ısıtmaktır. Bazı motorlarda silindir içinde bulunan kızdırma bujileri denen küçük elektrikli ısıtıcılar, çalıştırmak için silindirleri önceden ısıtırlar. Az sayıda motorda kullanılan başka bir teknolojide ise, manifold içindeki rezistans telli ısıtıcılar, motor çalışma sıcaklığına gelinceye dek giriş havasını ısıtır. Soğuk havalarda, motor uzun süreli (1 saatten daha fazla) kapatıldığında kullanılan ve şehir cereyanı ile çalışan motor blok ısıtıcıları, aşınma ve çalıştırma zamanını azaltmak için sıklıkla kullanılır.Eski dizel motor sisteminin en önemli parçası hız kontrol ünitesidir; bu ünite yakıtın gelme hızını kontrol ederek motorun hızını sınırlar. Benzin motorlarından farklı olarak dizel motorlarda hava emme sübabı yoktur(burada kastedilen benzinli motorlardaki karbüratörün içindeki kapış diyaframı ve hava emiş kelebeğidir), bu yüzden hız kontrol ünitesi olmazsa motor fazla hızlanır. Eski tip hız kontrol üniteleri motordan bir vites sistemi ile yönlendirilir ve böylece sadece motor hızıyla doğru ilişkili olarak yakıt sağlanırdı.Modern elektronik kontrollü dizel motorlar, benzin motorlarındakine benzer bir kontrol mekanizmasını (ECM) Elektronik Kontrol Modülü veya Elektronik Kontrol Ünitesi (ECU) yoluyla uygularlar. Motor "bilgisayarı" ECM/ECU içinde motorun çalışmasıyla ilgili algoritmalar ve kalibrasyon tabloları kaydedilmiştir. ECM/ECU bir sensörden motor hızına dair sinyal alınca gereken bilgi işlemlerini yapar, elektronik ve hidrolik valfler aracılığıyla yakıt miktarını ve yanma zamanlamasını kontrol ederek motor hızını sabit tutar.Yakıtın pistonların içine enjeksiyonunun başlama zamanının kontrolü, emisyonların azaltılması ve motor veriminin (yakıt ekonomisi) artırılması için en önemli unsurdur. Silindir içine yakıt enjeksiyonu başlama zamanlaması, günümüz modern motorlarında elektronik olarak kontrol edilmektedir. Zamanlama, genellikle üst ölü noktanın (TDC/Top Dead Center) önündeki pistonun krank ünitesi açısı ile ölçülür. Örneğin, piston üst ölü noktadan 10 derece önde olduğu zaman eğer ECM/ECU yakıt enjeksiyonuna başlarsa, enjeksiyon başlama veya zamanlama 10 derece öndedir denir. Optimal zamanlama, motorun hızı ve yükü kadar tasarımına da bağlıdır.Enjeksiyon tipleriDizel motorlarda yakıt enjeksiyonu, endirekt ve direkt olarak iki tiptir. Endirekt enjeksiyonda yakıt, dizel motorda yanma odası dışında, ön oda olarak adlandırılan yere verilir. Yanma başladığında yanma odasının içine yayılır. Bu tipte motordaki aşırı gürültü ve titreşim düşürülür, fakat ısı kaybı artar ve motor verimi düşük olur. Direkt enjeksiyon ise modern dizel motorlarda kullanılır. Burada motordaki yanma odasına yakıt doğrudan püskürtülür.Emisyon KontrolüDizel motorların en büyük sorunlarından biri, yanma veriminin düşük olmasıdır. Bir başka deyişle, yanma odasına giren yakıt homojenize bir şekilde yanmaz. Bunun sonucunda ortama çok fazla sera etkisi yapacak gazlar verilir. Bunun kontrolü son yıllarda dizel motor üreticilerinin en büyük sorunlarından birisi haline gelmiştir. Avrupa Birliğinin almış olduğu karara göre Kasım 2008'de Euro V standartları Avrupa'da devreye girmiştir.Emisyon değerlerini düşürmek için ise araştırmalar hâlâ devam etmekte. NADI konsepti diye tabir edilen bir uygulama ile emisyon değerleri düşürülürken performans artışı da kayda değer bir şekilde artmaktadır. Bu uygulama ile enjeksiyon açıları düşürülerek küresel ısınmaya etkisi olacak gazların oluşumu bir nebze olsun azaltılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/dizel-motor-nedir-calisma-prensipleri-nelerdir

Kick boks nedir? Nasıl bir spordur ?

Kick boks nedir? Nasıl bir spordur ?

Kick Boks ,yumruk,tekme, diz ve sınırlı clinch uygulamalarının biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş eklektik bir dövüş sporudur. Egzersiz sistemi olarak uygulanabildiği gibi tam temaslı bir mücadele sporu olarak da uygulanabilmektedir.Kick Boks aynı zamanda benzeri spor türlerini tanımlamakta kullanılan genel (generic) bir terimdir. Bu ad altındaki stiller:    Pradal Serey (Kmer kick boksu) — Muay Thai'nin (Tayland Boksu) öncülü olduğunu varsayanlar bulunmaktadır. Güçlü diz ve dirsek vuruşları vardır.    Japon kick boksu - Muay Thai'ye benzemekte fakat farklı bir puanlama sistemine sahiptir.    Full Contact (Amerikan boksu) - Vücut koruyucuları kullanılır. Kick boks sporu, farklı tekniklerin içinde yer aldığı bir savunma sporudur. Tamamen iki farklı spor olan Karete ve Muay Thai’nin bir araya gelemesi sonucunda oluşturulmuş, güce ve teknik bilgiye dayanan bir dövüş sporudur. En önemlisi aşırı derece sert bir spor olmasıdır.  Rakibinizi yenmek için yüksek güç gerektiren bu spor, diğer birçok spordan daha fazla enerji ve güç harcamanızı sağlar.Kick Box, en sert sporlar arasında yer alır. Güce dayalı olan bu sporda tekniği ne kadar iyi öğrenir ve gücünüzü o teknik üzerinde yoğunlaştırırsanız o kadar başarı sağlamanız mümkün olacaktır.   Kick-Boks sadece saldırı sporu değildir!Kick boks, tekme ve yumruk kullanmayı içeren bir spor dalı olduğu için muhakkak eldiven, kask ve dişlik gibi malzemelerin kullanımı zorunludur. Bu sporda uzmanlaşmak isteyenler için İyi bir kondisyona sahip olmak ve eğitmenlerin her söylediklerini dikkate almak ve söylediklerini harfiyen yerine getirmek önemlidir. İlk birkaç ay kondisyon çalışmakla geçer. Daha sonra teknik ve taktik antrenmanlara geçilir. Tekme, yumruk, diz ve dirsek darbeleri zaman içerisinde sporcuya öğretilir. Gardını hangi durumlarda nasıl alması gerektiği anlatılır. Kick-Boks’un sadece saldırı sporu olmadığı; saldırı ve savunmanın aynı dozajda ve aynı konsantrasyonla yapılması gerektiği uygulamalı olarak gösterilir. Kick Boks MüsabakalarıKick Boks müsabakaları genel olarak 3 ana disiplin başlığı altında yapılır. Bu disiplinler; Semi Contact, Light Contact ve Full Contact’dır. Semi Contact;Yetişkin erkeklerde 57 kilodan 94+ kiloya kadar çeşitli sıkletler vardır. Yetişkin bayanlarda ise50 kilodan 70+ kiloya kadar sıkletler mevcuttur. Gençler ve minikler için hem sıkletler hem müsabaka talimatnamesi çeşitli değişiklikler gösterir. Müsabakalar 2şer dakikadan 3 raunddur. Puanlama sistemiyle kazanan belli olur. Başın üstü, sırt ve boyun vurulması yasak bölgelerdir.Light Contact;Yetişkin erkeklerde ve bayanlarda sıklet durumları Semi Contact disipliniyle aynıdır. Müsabakalar 2şer dakikadan 3 raunttur. Semi Contact’dan farklı olarak hız ve tekniğe bağlı değildir sadece bu disiplin. Aynı zamanda yüksek güç ve dayanıklılık da barındırır. Maç genelde durdurulmaz, puanlama yahut nakavt ile son bulabilir.Full Contact;Adından da anlaşılacağı üzere bu disiplinde rakiple dişe diş bir mücadeleye girilir. Bu disiplinde kullanılan kurallar K1 profesyonel liginde kullanılan kurallara eşdeğerdir. Kick Boks’un en profesyonel halidir. Kick Boks’un faydaları neler?    Tüm vücudu çalıştırır.    Aerobik özelliği yüksektir ve yüksek kaloıri harcatır.    Stres attırır. Günün stresinden kurtulmak için birebir bir özelliğe sahiptir.    Koordinasyonu geliştirir. Özellikle el, göz, ayak koordinasyonunu ve uyumu geliştirir.    Endorfin hormonunun salgılanmasına yardımcı olur. Bu sayede kişi efor sarf ederken mutlu olur.    El bileklerine ve ayak bileklerinize ekstra ağırlık takarak uygulama şansınız var. Bu tip bir antrenmanda, hem kardiyo hem de güç çalışması yapabiliriz.    Efor sarf ederken, kap atım hızını yükseltir, vücuda hem daha fazla oksijen girer hem de yüksek oranda terleme meydana gelir. Bununla birlikte vücuttan toksinlerin atılması daha fazla olur.    Hızlı düşünme kapasitesini geliştirir. Bu sayede, ne zaman atak yapılması gerektiğini ve nasıl defans yapılacağını geliştirebilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/kick-boks-nedir-nasil-bir-spordur-

Yolcu uçakları hakkında bilgi

Yolcu uçakları hakkında bilgi

Yolcu uçağı, genel anlamda sadece yolcu taşıma amacına yönelik olarak üretilmiş uçak. Yolcuların yanı sıra yolculara ait bagajların ve kısmen diğer malzemelerin nakliyesinde de kullanılırlar. Yolcu uçağı tabiriyle daha çok havayolları tarafından kullanılan yüksek kapasiteli ve performanslı uçaklar kastedilir. Bununla birlikte hafif uçaklar da az sayıda yolcunun çoğunlukla kısa mesafelere ulaştırılmasında kullanılırlar.Yolcu uçakları zamandan tasarruf sağlaması nedeniyle, özellikle ülkelerarası yolculuklarda sıkça tercih edilen taşıma araçlarıdır. TarihçeYolcu uçakları 20. yüzyılın başlarından bu yana genişleyen büyük bir sektör olan ticari havacılık sektöründe önemli rol oynar. İlk yolcakları günümüzde ki modern yolcu uçaklarından çok farklıydı. Düzenli tarifeli ilk hava yolcu taşımacılığı 1912'de Graf Von Zeppelin'in "Delag" adlı hava gemisiyle başlamıştı.[1] Bu hava gemisi ilk yolcu uçağı sayıla bilirdi. Bu alandaki asıl etkinlikler I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlatıldı. 1919'da Zeplinler gene düzenli seferlere başladı. Ama 1936'da hidrojen gazıyla havalanan 'Hindenburg' adlı hava gemisinin yanması hava taşımacılığında zeplinlerin yerini uçakların almasını hızlandırdı.1933-1934 arasında, aerodinamik profilli gövdesi tümüyle metalden yapılmış hızlı ve rahat "Boeing 247D"ler "Douglas DC-2"ler ve "DC-3"ler, "Lockheed 10"lar hizmete girdi. ABD'deki ve Avrupa'daki önde gelen havayolu şirketleri uzun yıllar hava filolarını bu uçaklardan oluşturdular.Kıtlar arası yolu uçakları 20 yüzyılın başında deniz uçakları ile sürdürüldü. 1930'larda Lufthansa şirketi 12 motorlu dünyanın en büyük deniz yolcu uçağını hizmete soktu. 1935 yıllında Büyük Okyanus hattının açılması ile Pan American Airways 4 Motorlu "Martin M-130" deniz uçaklarını, 1938'de de daha büyük "Boeing 314 Clipper"ları sefere soktu.Deniz uçakları oldukça karlı ticari taşıtlar olarak uzun süre kullanıldı ama 1950'lerde başlıca havayolu şirketleri uçuşlarını daha ekonomik ve daha uygun kara türü uçaklara yapmaya başladılar.İkinci dünya savaşı sonrası yapılan bütün yolcu uçakları pervaneli ve merkezden çevreye doğru düzenlenmiş hava soğutmalı motorlarla donatılmıştı. 1950 ortalarında itibaren yolcu uçakları daha modernleşti ve jet motorlu yolcu uçakları yapılmaya başlandı. Bunların ilk örneği 1958'de hizmete giren "Boeing 727" dir.Bu gelişmeler sadece batı ülkeleri ile sınırlı değildi. Sovyet Rusya'da 120 ile 220 yolcu kapsiteli Tupolev "Tu-114" yolcu uçaklarını devreye soktu.1960'ların sonlarında daha büyük uçaklar devereye konuldu. Uzun yolcu uçağı "DC-8" ve "Boeing 727" lerin yanı sıra yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövdeli jet uçakları hizmete girdi.Modern yolcu uçakları21 yüzyılda yolcu uçaklarıda yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövde şeklinde tasarlanmaktadır. Buna en güzel örnek "Airbus A380". "Airbus A380" 555 yolcu kapasiteli "Rolls-Royce Trent 900" gibi çok gelişitirmiş motora sahip ve her türlü modern teknoloji donatılmış uçaklardır. Aynı prensibi Rus yapımı yolcu uçakları izlemektedir.Türkiye'de yolcu uçaklarıHaziran 1933 kurulan Türk Hava Yolları ile birlikte birçok özel Türk hava taşamacı şirketide modern yolcu uçaklarından yararlanmaktadır. Bunlara en güzel örnek THY'nin Singapur seferini yapan "Airbus A330"dur.

http://www.ulkemiz.com/yolcu-ucaklari-hakkinda-bilgi

Türkiyenin Gözde Kış Turizm Merkezleri

Türkiyenin Gözde Kış Turizm Merkezleri

Türkiye'de şu anda Bakanlar Kurulu Kararı ile ilan edilmiş 24 kış sporları turizm merkezi bulunuyor. Turizm Merkezi ilan edilen kış sporları merkezlerinin planlı gelişmesi hedefleniyor ve planlarda koruma-kullanma dengesi gözetiliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı kış sporları merkezlerinin her yönü ile uluslararası standarda kavuşmasının sağlanarak, turizm içerisindeki payının artırılması ve kitle turizmi niteliğine yöneltilmesini hedefliyor.Kış turizm merkezlerinden, Bursa-Uludağ, Kocaeli-Kartepe, Bolu-Köroğlu-Kartalkaya, Kastamonu-Ilgaz, Kayseri-Erciyes, Erzurum-Palandöken, Erzincan-Ergan, Kars-Sarıkamış zincir oluşturan kış turizm merkezleri olarak dikkat çekerken; Davraz-Isparta ve Çankırı-Ilgaz Kadınçayırı Yıldıztepe de gelişen bölgeler arasında yer alıyor. Türkiye'nin gözde kış sporları merkezi: Bursa-Uludağ Bursa-Uludağ, kışın tatil yapmak ve kayak için en uygun yerlerden biri. Bursa'nın 36 km güneyinde olan ve yaklaşık 40 dakikada ulaşılabilinen merkez, İstanbul'dan ise sadece 150 kilometre uzakta. 2. Gelişim Bölgesi Kış Sporları Turizm Merkezi olan Bursa-Uludağ'da kayak alanı 1750-2543 metre yükseklik kuşağında ve Batı Anadolu'nun en yüksek doruğu Kara Tepe de burada bulunuyor. Normal kış koşullarında 3 metre civarında kar yağışı alan bölgede, yılın 120 gününde kayak yapılabiliyor. Merkezindeki pist sayısı 11, en uzun pisti ise 2000 metre ve dağdaki pistlerin toplam uzunluğu 20 kilometreyi bulan Uludağ'da, “Tur kayağı” ve “Helikopterli kayak” da yapılabiliyor. Merkezde, kayak dışında snow board, big foot, buz pateni, kar motosikleti aktiviteleri için de olanaklar bulunuyor. Modern teleferik ve telesiyej sistemleriyle dikkat çeken merkez: Kocaeli-Kartepe İstanbul'a sadece 115 km mesafede olan Kartepe Kış Sporları Turizm Merkezi, doğası ve benzersiz pistleri, modern teleferik ve telesiyej sistemleriyle dikkat çekiyor. Kartepe Kayak Merkezi'nde, 4 lift 3 telesiyej 1 teleski mevcut olup pist uzunlukları 400 m ile 3500 m arasında değişiyor. Suni kar sisteminin bulunduğu Kartepe Kayak Merkezi'nde kar kalınlığı ise 80- 200 cm arasında değişiyor. Beyaz ve yeşilin eşsiz uyumu: Bolu-Köroğlu-Kartalkaya Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesi'ndeki Bolu Köroğlu Kış Sporları Turizm Merkezi, hem yeşil ormanları hem de karı bir arada sunuyor. Kayak alanının rakımı diğer Kış Sporları Turizm Merkezleri ile karşılaştırıldığında nispeten düşük olmasına karşın kayak merkezinin kuzey yönünde bulunması kar kalitesini yükselterek sezon uzunluğunu artıyor ve kayak sporuna çok uygun koşullar sağlıyor. Normal kış koşullarında 3 metre kar yağışı görülen ve mevsim başında “toz kar”, mevsim sonunda ise “ıslak kar” özellikleri gösteren bölgede, yılın 120 günü kayak yapılabiliyor Bolu Köroğlu Kayak Alanı, Alp kayağı, Kayaklıkoşu (Cross-Country) ve Tur kayağı için çok uygun özellikler sunuyor. Toplam 20 kilometreyi bulan 12 pisti bulunan merkezde, mekanik tesislerin toplam taşıma kapasitesi saatte 6000 kişi. Merkezde, 2 telesiyej, 6 teleski ve 3 baby liftle hizmet veriliyor. Mevcutta yaklaşık 1250 yatak kapasitesine sahip turizm merkezinin, planlanan turizm tesislerinin de oluşumu ile toplam 3500 yataklık bir kapasiteye ulaşması öngörülüyor. Ilgaz Kış Sporları Turizm Merkezi dört mevsim turizme elverişli Kastamonu ve Çankırı illeri sınırında zirvesi 2850 m. olan Ilgaz Sıradağları üzerinde, Ilgaz Milli Parkı içinde yer alan Ilgaz Kış Sporları Turizm Merkezi, kış turizminin yanı sıra sahip olduğu doğal güzellikleri ile dört mevsim turizme de elverişli. Ankara'ya 210, İstanbul'a 460, Kastamonu'ya ise 40 km uzaklıkta olan merkezde 2 adet pist bulunuyor. Tüm pistlerinde toz karda kayak yapılabilen Ilgaz kayak merkezinde gece kayağı yapma imkanı da bulunuyor. Mevcut yatak kapasitesi 917 olan turizm merkezinde çalışmalar tamamlandığında yaklaşık 1300 yatak kapasitesine ulaşılması hedefleniyor. Kayseri Erciyes Kış sporları Turizm Merkezi'nde kısa sürede 5000 yatak kapasitesine ulaşılması hedefleniyor Uluslararası nitelikte kış sporları organizasyonlarına ev sahipliği yapacak uygun kayak alanları ve pistleri ile Erciyes Kış Sporları Merkezi, kış turizminde dünyada önemli kış turizm merkezleriyle rekabet edebilir merkez potansiyelini taşıyor. Her düzeydeki kayakçıya hitap edebilecek pist çeşitliliğini sunabilmesi, merkezde yapay kar üretimi için gerekli su rezervinin bulunması ve havaalanına 25 dakikalık erişim mesafesinde olması, Erciyes Kış Sporları Merkezi'nin güçlü yanlarını oluşturuyor. Turizm Merkezinde toplam 264 yatak kapasiteli 3 adet Turizm Tesisi, Kayseri Erciyes Üniversitesine ait sosyal tesis (50 yatak), Kayak Evi (140 yatak) ile PTT'ye ait sosyal tesis (60 yatak) bulunuyor. 514 yatak kapasitesine sahip Turizm Merkezinde Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca tahsis edilen 3 adet turizm tesisi ve satışı yapılan 3 adet kamu sosyal tesisinin turizm tesisine dönüştürülmesi ile kısa vadede 1628 yatak kapasitesine ve 5000 yatak kapasitesine ulaşılması hedefleniyor. Erzurum Palandöken Kış Sporları Turizm Merkezi, dünyanın en uzun ve dik kayak pistlerine sahip Palandöken Kayak Merkezindeki pistler dünyanın en uzun ve dik kayak pistleri arasında yer alıyor. En uzun pisti 12 km. olan kayak pistlerinin toplam uzunluğu 28 km.yi buluyor. Slalom ve Büyük Slalom yarışmaları için 2 adet tescilli Kayak Pistine (Ejder Pisti ve Kapıkaya Pisti) sahip Palandöken Turizm Merkezi, kış koşullarında 2-3 metre kar yağışı alıyor ve mevsim boyunca "toz kar" üzerinde kayak yapılabiliyor. UNIVERSIAD 2011 için Gençlik Spor Genel Müdürlüğü tarafından hazırlatılan Kış Oyunları Master Planı temel alınarak, Erzurum Palandöken Kış Sporları Merkezine ilişkin 1/25000 ölçekli Çevre Düzeni Revizyon Planı Değişikliği, Bakanlığımızca 07 Ekim 2008 tarihinde onandı. Bu kapsamda, anılan planda belirlenen mekanik tesisler, pistler, yönetim merkezi, seyirci platformlarının kullanımların uygulaması Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirildi. Mevcutta 2100 yatak kapasitesi bulunan merkezin planlarda hedeflenen yatak kapasitesi ise 8.850. Doğu Anadolu'nun yeni kış turizm merkezi Erzincan Ergan'da çalışmalar devam ediyor Yılın 180 günü karlı olan Erzincan Ergan Dağı, çalışmalar tamamlandığında Türkiye'nin önemli bir kış turizm merkezi olacak. Erzincan Havaalanına 12 km uzaklıkta Ergan Dağı kış turizm merkezi, fizibilite raporunda ifade edilen kapasiteye ulaştığında 20.000 kişiyi ağırlayarak bölge ekonomisine büyük katkı sağlayacak. Kars Sarıkamış Kış Sporları Turizm Merkezi kar kalitesi ile ünlü Sarıkamış Cıbıltepe'nin kristal karla kaplı muhteşem doğası Sarıkamış Kayak Merkezini kayakçılar açısından cazip hale getiriyor. Kar kalitesi ve kayak pisti açısından dünyanın en uygun tesislerinden biri olma özelliğini taşıyan Sarıkamış Kayak Merkezinin en önemli pistleri Cıbıltepe-Balıklıdağ-Çamurludağ'da 2200-2900 metre yükseklik gösteren bir plato üzerinde yer alıyor. Dünyanın en uzun kayak pistlerinden birine sahip olan Sarıkamış Kayak Merkezi Kars havaalanına 50 km. uzaklıkta. Bilgisayar donanımlı telesiyej sistemi ile Türkiye'nin en büyük kayak tesislerinden biri de Sarıkamış Kayak Merkezinde Aralık ayından Nisan ortalarına kadar kayak yapılabiliniyor. Türkiye'de ilk defa kayakla atlama pisti Çankırı-Ilgaz Kadınçayırı Yıldıztepe'de yapılacak Kadınçayırı Kış Sporları Turizm Merkezi, 800-900 m.lik uzunluğa sahip doğal kayak pisti potansiyeline sahip. Bu potansiyelin değerlendirilmesi amacıyla mekanik tesis oluşumuna yönelik çalışmalar planlama çalışmaları ile birlikte sürdürülüyor. Kadınçayırı, üzerinde bulunan farklı yükseltilere sahip alanlar ile kayakçılar için alternatif sunması açısından önem taşıyor. Türkiye'de ilk defa kayakla atlama pisti ve Alp disiplini, slalom ile çocuk kayak pistinin turizm merkezinde yer alması planlanıyor. Bütün bu özellikleri ile turizm merkezi, yerli ve yabancı kış sporuna yatırım yapmak isteyen yatırımcılara önemli bir potansiyel oluşturuyor. Kış Turizminin parlayan yıldızı: Isparta Davraz Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi Isparta Davraz Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi kar kalınlığı ve pist uzunluğuyla dikkat çeken kayak merkezleri arasında önemli bir yere sahip. Davraz'da bulunan tesislerde hem amatör, hem de profesyonel kayakçılara uygun pistler bulunuyor. Kayak merkezinde kuzey ve alp disiplini, tur kayağı, snowboard, dağcılık, botanik gözlemcilik, yamaç paraşütü ve trekking yapılabiliyor. Turizm Merkezinde Süleyman Demirel Üniversitesine ait 120 yatak kapasiteli sosyal tesis ile toplam 342 yatak kapasiteli 2 adet Turizm Tesisi (1 adet 4 yıldızlı ve 1 adet oberj otel) bulunuyor. Mevcut yatak kapasitesi 462 olan turizm merkezinde Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan tahsis edilen 3 adet turizm tesisinin gerçekleşmesi ile kısa vadede yaklaşık 1600 yatak kapasitesine ulaşılması hedefleniyor. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI, KIŞ TURİZMİNİN GELİŞTİRİLMESİ ÇALIŞMALARINI ÖNCELİKLE YÜRÜTÜYOR İlan edilen 24 kış turizm merkezinden 17 adedinde imar planları tamamlandı… Kış turizminde 7.764 olan yatak kapasitesinin 65.390'a çıkarılması hedefleniyor… Erzurum'da 27 Ocak- 6 Şubat 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek “2011 Üniversiteler Arası Kış Oyunları” ülkemiz kış turizminin uluslararası boyutta tanıtımına ciddi bir ivme kazandıracak… Ülkemizde deniz-kum-güneş anlayışına dayanan kıyı turizmine yönelik kitle turizminin yanı sıra, alternatif turizm türlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar devam ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Turizm Stratejisinde belirlenen Kış Turizm Koridoru boyunca, kış sporlarının geliştirilmesi çalışmalarını öncelikle yürütüyor. Bu kapsamda, Erzincan, Erzurum, Ağrı, Kars ve Ardahan illerini kapsayan Doğu Anadolu Kış Turizm Koridorundaki illerde yer alan turizm merkezleri geliştirilmeye çalışılıyor. İlan edilen 24 kış turizm merkezinden 17 adedinde imar planları tamamlandı. Bu turizm merkezlerinde 7.764 olan yatak kapasitesinin 65390'a çıkarılması hedefleniyor. Diğer 7 adet kış turizm merkezinde planlama çalışmaları ise devam ediyor. Kış Turizm Merkezlerinde alt yapı uygulamaları ve çevre bağlantıları kapsamında çalışmalar sürdürülüyor. Koruma-kullanma dengesi gözetilerek planlı şekilde sürdürülen çalışmalar Türkiye'yi yabancı ziyaretçilerin gözdesi haline getiriyor. Üniversitelerarası Kış Oyunları 2011-Erzurum Yürütülen çalışmaların en önemlilerinden biri olan 2011 Üniversiteler Arası Kış Oyunları (Universiade) da Erzurum'da 27 Ocak-6 Şubat 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Ülkemiz kış turizminin uluslararası boyutta tanıtımına ciddi bir ivme kazandıracağı düşünülen etkinlik çerçevesinde, kent merkezinde gerçekleştirilen alt ve üstyapı tesisleri ile Erzurum en önemli kış turizm merkezlerinden birisi haline geldi. Erzurum İli Palandöken Kayak Merkezinde Alp Disiplini ve Serbest Stil Kayak Müsabakaları, Konaklı Kayak Merkezinde Snowboard Kayak Müsabakaları, Kandilli Kuzey Disiplini Kayak Merkezinde Kayaklı Koşu ve Biatlon müsabakaları Kiremitlik Tepe Mevkiinde Kayakla Atlama spor müsabakaları gerçekleştirilecek. Diğer spor müsabakaları ise (Buz Hokeyi, Curling, Kısa mesafe Sürat Pateni, Artistik Patinaj) 3000 ve 500 Kişilik Buz Hokeyi Salonları, 1000 kişilik Curling Salonu ve 2000 kişilik Artistik Buz Pateni ve Sürat Pateni Salonunda yapılacak. KIŞ TURİZM MERKEZLERİ No Kış Turizm Merkezleri Yatak Kapasitesi Mevcut Mekanik Liftler Mevcut Hedef Adet Kapasite (kişi/saat) Uzunluk (M.) 1 Aksaray-Hasandağı Kış Sporları Turizm Merkezi 97 1235 2 Antalya-Alanya-Akdağ Kış Sporları Turizm Merkezi 3000 3 Bayburt-Kop Dağı Turizm Merkezi 60 810 1 600 1220 4 Bolu-Köroğlu Dağı Turizm Alanı 1200 3700 12 7000 10380 5 Bursa-Uludağ II. Gelişim Bölgesi Turizm Merkezi 1400 4300 20 15000 18514 6 Erzincan Ergan Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi 8000 7 Erzurum-Palandöken Kış Sporları Turizm Merkezi 2100 8850 16 24563 25788 8 Gümüşhane-Zigana Turizm Merkezi 40 470 1 843 661 9 Gümüşhane Çakırgöl Kış Sporları Turizm Merkezi 5600 10 Isparta-Davraz Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi 467 1425 3 2800 2765 11 Kars-Sarıkamış Kış Sporları Turizm Merkezi 500 12000 3 4148 5573 12 Kastamonu-Çankırı Ilgaz Kış Sporları Turizm Merkezi 600 6500 2 1439 1593 13 Kayseri-Erciyes Kış Sporları Turizm Merkezi 460 6000 5+4 (inşa halinde) 4650 7514 14 Kocaeli-Kartepe Turizm Merkezi 800 800 4 6400 3250 15 Samsun-Ladik-Akdağ Turizm Merkezi 800 1 800 1360 16 Muğla Fethiye Seki Eren Dağı Kış Sporları T.M. 1500 17 Çankırı Ilgaz-Kadınçayırı Yıldıztepe Turizm Merkezi 40 400 18 Antalya Akseki Kış Sporları Turizm Merkezi 19 Bitlis Sapgör Kış Sporları Turizm Merkezi 20 Mersin Tarsus Karboğazı Kış Sporları Turizm Merkezi 21 Rize-İkizdere Ovit Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi 22 Sivas Yıldız Dağı Kış Sporları Turizm Merkezi 23 Gümüşhane Süleymaniye Kış Sporları Turizm Merkezi 24 Ardahan Yalnızçam Uğurludağ Kış Sporları Turizm Merkezi

http://www.ulkemiz.com/turkiyenin-gozde-kis-turizm-merkezleri

Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu'nun uç bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu, Oğuzlar'ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular'la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a, daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti. Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir. Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e gelip yerleşmişlerdir. Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolusunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu. Ertuğrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede, 1288'de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları'nca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa'nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu'daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar. Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi'nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin 1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti , kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa'da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından şehid edildi. Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti , imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti. Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir" demektedir. Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir: 1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu. 2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu. 3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı. 4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır. 5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm'ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler. 6. Osmanlılar, Anadolu'da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet'i seçti. 7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu. 8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır. 9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir. Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı..." (Gibbons) "...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türkler'e sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..." (D'ohsson). Sonuç olarak Osmanlı Devleti , kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem" (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör İmparatorluğa Doğru Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın şehid olması üzerine, cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden "Yıldırım" lâkabıyla anılan, oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91'de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğulları'nın topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391'de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna'nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla genişletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa'dan, hattâ Anadolu'dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa'nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs'e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu'ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım'ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; "Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız" diyerek kudretini ortaya koyuyordu. Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa'dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan'a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora'yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için, İstanbul'u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz'in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402'de, Osmanlı Devleti ne de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu'yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk'e denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu'da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber, Timur'un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün şevket ve azametiyle devam edecektir. Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403'ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını, Candaroğullarını ve Karamanoğulları'nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli'deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu II. Murad'a, âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi. Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han, 1430'da Selanik ve Yanya'yı fethetti. Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı girdiği mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi, İstanbul'un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlere hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padişahların da ilkidir. Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti. 1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid'in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devleti nin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır: 1. Daha önce Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr'da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları. Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; "Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir" (Benoist) ve "Yıldırım'ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur" (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım'ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması, onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir. Yıldırım Bayezid Hanın, Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; "Kimdir bu gelenler?" diye sorar. Yanındakiler; "Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed'in kuvvetleridir" derler. Bunun üzerine Yıldırım; "Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum" demiştir. Gerçekten de, Bayezid'in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed, Amasya'da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed'de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; "Birinci Mehmed; cömert, yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi" ve "Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi" cümleleriyle anlatmaktadır. Sultan Çelebi Mehmed'in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi, gerçekleştirdiği fetihlerle, İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî'den, İstanbul'u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed'i (Fatih), idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed'in, ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; "Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!" şeklinde hitap ederek, ordunun başına geçmesini sağladı. Varna'da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; "Zafer, oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız" cevabı pek mânidardır. Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı. 2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devleti nin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu nun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü, ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı. Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşa'ya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; "Gel kardaş, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar... ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler" cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği, daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu. Ancak, Birinci Murad Anadolu'da meşgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun, Bizans prensi Andronikos'la birleşmesi bir ibret dersi oldu. "Fitne kıtalden daha şiddetlidir" düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeşi Yakup Çelebi'yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar" maddesini koyarken, bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler, kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren, bu düşünce terk edilince, şehzadeler, vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum, Sultan Abdülaziz'in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devleti nde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de, devlet için bir bahtsızlık olmuştur. Padişahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye'ye gelen, İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq; "Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduğu" kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur'un oğlu Şahruh'un, Çelebi Sultan Mehmed'e yazdığı bir mektupta; "Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir" sözüne karşılık Çelebi Mehmed; "Osmanlı padişahları, başlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler, Müslümanların elinden çıktı" diye cevap vermiştir. Yine, Cem Sultan'ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid'in; "Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez" (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiş, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir. 3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus, timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1566) Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu. 4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu na kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir. "İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır." Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devleti nin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu. Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti. Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî'nin, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı. Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı. Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır ını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti. 1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur". Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu. Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte eden bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi. Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri, artık gevşemiş olacaktı. Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır. Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı. Osmanlı Devleti nin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi? 1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti. İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir. Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir. Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter. Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu , türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının, Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti. Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı, kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır. İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı'na çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı, gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi. Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır. 2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır. Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi. İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur. 3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir: "Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere) "Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal) "Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri, yalnız başına, seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin) "Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser) Duraklama Dönemi (1566-1699) "Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince, istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve âkıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde yer var mıdır?" (Busbecq) 4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan'dan, Kırım ve Kazan'dan Habeşistan'a kadar geniş yerlere hakim olmaları ve adaletle idare etmeleri. 5. Osmanlı Devleti nin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi, hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, "Kanunname-i Âl-i Osman" adı altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar, asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebaasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve mutluluk kaynağı olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, muhteşem padişahlar ve onların hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574) Avusturya'nın Erdel'e küçük bir tecavüzü üzerine, şiddetli bir karşılık verildi. 1570'te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya'ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı Alâaddin'e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda ıslahat yaptı. Diğer taraftan, II. Selim Han'ın, Türk tarihinin en şuurlu ve hayatî seferi olan, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz'le Hazar Denizini birbirine bağlamayı amaçlayan Don-Volga Kanal Projesi, Kırım Hanı Devlet Giray'ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, Sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan, Ruslar dehşete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım'ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamayacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak'a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirebilecek büyük ve önemli bir teşebbüs, başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti nin, İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık İnebahtı'da oldu. Kıbrıs'ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa'nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571'de İnebahtı'da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa, kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul'a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine: "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar" diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; "Paşa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar" sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz'e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti. II. Selim Han'dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devleti nin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar sürmüş olan İran savaşları, Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devleti nin zayıf anını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir. İran'a karşı koyabilmek için, devamlı Anadolu'dan asker desteği verilmiş, bu durum, zamanla Anadolu'da dengelerin bozulmasına yol açmıştır. Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır: Kanuni'nin son zamanlarında Osmanlı Devleti, her bakımından dünya devleti durumundaydı. Geniş sınırları içinde kültür ve medeniyet alanında en yüksek noktaya çıkılmıştı. Fakat 17.yy dan itibaren Osmanlı Devleti bu zirveyi korumaya çalıştı. Toprak artışı kısmen devam etti. Ancak bu önceki yüzyıllara göre kıyaslanmayacak derecede idi. Avrupa devletleri ise coğrafi keşifleri gerçekleştirmişlerdi. Yine rönesans hareketleri sonucunda bilim, teknik ve sanat alanında ilerlemeler sağlanmıştı. Avrupa'nın çoğu kurumlarıyla açıkca üstünlüğü 18.yy da ortaya çıkacaktı.Devlet yönetiminde ortaya çıkan aksakların düzeltilmesiyle, eski gücüne kavuşacağına inanıldı. Devlet adamları Avrupa'da ortaya çıkan gelişmeleri önemli saymadılar. Buna rağmen Osmanlı Devleti'nin temelleri çok sağlamdı, yıkılması için yüzyıllar gerekecekti.A.Dış Sebepler •Coğrafi Keşifler : Avrupa'da bilim ve teknikte yeni buluşlar ve gelişmeler, insanlara yeni yerler bulma ve oralarda yerleşme imkanı verdi. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının değişmesi, Avrupalılara büyük kazançlar sağladı. Daha önceleri doğunun ticari eşyası Osmanlı topraklarından getiriliyordu. Avrupalı tüccarlar, buralardan bu malları alıyordu. Ancak 17yy.da Avrupalılar Asya'da yerleşmeye başladılar. Hindistan ticaret yolunu kontrol altına aldılar. Bu durum Osmanlı dış ticaretini engelledi.Devletin gümrük gelirleri azaldı. Keşif gezileri sonunda yeni yerlerin bulunması Osmanlı Devletini mali açıdan engelledi. Amerika kıtasının bulunmasıyla buradaki değerli madenler (altın,gümüş..) Avrupa'ya taşındı. Dolayısıyla batıdan gelen ucuz ve bol gümüş, Osmanlı maliyesini de etkiledi. Çünkü Osmanlı Devleti'nin para birimi olan gümüş akçe idi. Sürekli olarak gümüş kıtlığı vardı. Dışarıdan gelen bu yeni değerli maden ticareti, elverişli şekilde vergilenemedi. Alınan tedbirler durumu daha da kötüleştirdi. 16.yy sonunda ortaya çıkan ekonomik kriz ile akçenin değeri daha da düştü. Buna karşılık fiyatlar yükseldi. (Enflasyon) Akçenin değerinin düşmesi satın alım gücünü düşürdü. Hazine fakirleşti ve vergiler yükseldi.•Rönesans ve Reform :Yeni Çağ'da Rönesans ve Reform hareketlerinin Avrupa devletleri üzerinde büyük etkileri oldu. Bilim ve teknikte olan gelişmeler sayesinde herşey insan faydasına sunuldu. Üniversiteler ve ihtisas okulları açıldı. Sürekli ordular kuruldu. 17.yy da Avrup devletleri Osmanlı Devletine karşı sürdürdükleri mücadeleye hız verdiler. Ona karşı birleştiler. Osmanlı devleti bilim ve teknikte yeterli gelişmeyi sağlayamadı.B.İç Sebepler •Yönetimdeki Bozukluklar :17.yy da Osmanlı padişahlarının bazıları, devlet yönetiminde yeterli olamadılar. Onların yönetimindeki yetersizlikleri merkezi otoritenin zayıflamasına neden oldu. Bu dönemde şehzadeler sarayda tutuldu. Onların sancaklara gönderilerek tecrübe kazanmalarına önem verilmedi. Saray kadınları ve kendi menfeatlerini düşünen kişiler devlet işlerine karıştılar. Önemli devlet görevlerine ehliyetsiz kişiler, rüşvet ve iltimala tayin edildi. Padişahlar tecrübeli yardımcılardan mahrum kaldılar. Memurlar sık sık görevden alındılar. Devlet otoritesi sarsıldı. Halkın devlete olan güveni azaldı. Bu durum iç isyanların çıkmasına sebeb oldu. •Toprak Sisteminde ve Orduda meydana gelen bozukluklar:Osmanlı Devletinde, devlete ait olan topraklar gelirlerine göre parçalara ayrılmıştı. Bu topraklar asker ve sivil devlet görevlilerine ve devlete yararlığı dokunanlara veriliyordu. Bu kişiler kendilerine verilen toprak gelirinin bir kısmını alıyorlar, diğer bir kısmını da devlete karşı görevlerini yerine getiriyordu. Örneğin tımar olarak ayrılmış toprağı alan asker, savaşlarda orduya katılmak üzere asker yetiştiriyordu.(Tımarlı sipahi) Toprağı ekiğ biçen çiftçi ise, devlete ait olan bu topraklarda kiracı durumundaydı. Devlete vereceği vergiyi tımar sahibine ödüyordu. Görüldüğü gibi Osmanlı Devletinde Tımar Sistemi denilen bu düzenleme ile ordu arasında uyum söz konusu idi. Bu hassas bir denge idi. Birinde bozulabilecek bir unsur diğerini de etkileyecekti. İşte 17.yy da Osmanlı Devletinde toprak sisteminde görülen aksaklıklar tımarlı sipahi sayısını azalttı. Sipahiler tımarlarını terketti.Anadolu'da çıkan Celali isyanlarına katıldılar.Buna karşılılk yeniçeri sayısı arttı. Maaşlı olan yeniçeri askerlerine yapılan harcamalar devlet maliyesini etkiledi. Ayrıca bu ocağin disiplini bozuldu. Asker alımında kurallara uyulmadı. Kışkırtmalar sonucu yeniçeriler, siyasi baskı gücüne dönüşüp isyanlar çıkarmaya başladılar. Bu dönemde denizciliğe ve donanmaya gereken önem verilmedi.•Maliyedeki Bozukluklar : 1- 16.yy da meydana gelen ekonomik kriz ve paranın değerinin düşmesi. 2- Ordunun ihtiyaçları ve savaşların kar yerine zarar getirmesi 3- Yeniçerilerin isyanlarla maaşlarını arttırmaları, padişahların ödediği yüksek cülus bahşişleri. 4- Halkın isyanlar ve bozulan toprak sistemi yüzünden vergisini ödeyememesi 5- Sarayın harcamaları •Bilim ve Teknik : 17.yy da devlet hayatına yön veren ilim müesseselerinde fen derslerine gereken önem verilmedi. Normal sayısının üstünde öğrenci yetiştirildi. Bu da medreseyi ciddi bir ilim kapısı olmaktan çıkardı. İlmiye sınıfı eski önemini kaybetti. •Sanayi : 17.yy da Osmanlı sanayii pek iyi değildi. Sanayi üretimi, devlet kontolündeki loncalar tarafından yürütülüyordu. Loncalar, üyelerine çalışma zevki, meslek disiplini, dürüstlük, kanaatkarlık gibi sağlam ahlak kurallarını aşılıyordu. Onlara ekonomik ve sosyal güvence sağlıyordu. Ayrıca standartları ayakta tutuyor ve haksız rekabeti önlüyordu. Ancak ekonomik alanda üstünlük 17.yy dan itibaren Avrupa'ya geçti. Bu geri kalışta Kanuni döneminde Fransa'ya verilen giderek Avrupa devletlerine yaygınlaştırılan kapitülasyonların etkisi oldu. Kapitülasyonlar sayesinde sağlanan gümrük ve ticaret kolaylıkları ile, yabancı eşylar Osmanlı pazarını doldurdu. Küçük el atölyelerinde üretilen eşyalar Avrupa'da fabrikalarda üretilen çok sayıda ve ucuz mallarla yarışamadı.

http://www.ulkemiz.com/osmanli-imparatorlugu

Kapitalizm Hakkında Merak Edilenler

Kapitalizm Hakkında Merak Edilenler

KAPİTALİZM NEDİR? Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bu araçların onlara sahip olmayan emekçiler tarafından işletilmesine dayanan bir insan toplumunun hukuksal statüsü; özel girişim ve piyasa serbestliğine dayanan üretim sistemi, esas olarak büyük çapta gelişmiş teknik sermayeye va mali sermayenin egemenliğine dayanan iktisadi sistem. Marxçı terminolojide, temel emekçilerin, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar tarafından sömürülmesi yoluyla sistemli bir biçimde artı değer elde edilmesine bu artı değerin önemli bir bölümünün ek sermaye haline getirilerek yeni bir artı değere dönüştürülmesine dayanan iç çelişkilerden dolayı yıkılmaya mahkum siyasi, iktisadi ve toplumsal rejim. Verimlilik üzerine yoğunlaştığı için, sürekli gelişme ortamı yaratabilen, fakat, adalet kavramını yok saydığı içinde insanların tepkisini fazlasıyla çeken sistem. Kapitalizm, tanım özellikleri konusunda iki farklı yaklaşım vardır. Bunlardan birine göre kapitalizm üretimin kar amacıyla yapıldığı ve pazarda satıldığı ekonomik sistemin adıdır. Öteki tanımda ise kapitalizmin ücretli emeğe dayalı bir ekonomik sistem, bir üretim tarzı olduğu vurgulanır. Birinci tanımı savunanlara göre kar için üretim eski çağlardan beri vardır ama bu kapitalizmin eski çağlardan beri varolduğu anlamına gelmez. Çünkü o zamanlar kar amaçlı üretim mevcut üretim tarzının esasını oluşturmayan oldukça küçük bir bölümü idi. Kar amaçlı üretimin sistemin temelini oluşturabilmesi için mal, para, emek ve sermaye akımlarının olması gerekir. Bu serbestliğin sağlandığı bir düzenin ortaya çıkabilmesi için 15. yüzyılı beklemek gerekmiştir. Ancak 15. yüzyıl Avrupa'sında kapitalizm ortaya çıkabilmiştir. İkinci tanımı savunanlar ise kapitalizmin ayırt edici unsuru olarak ücretli emeğin varlığını göstermektedirler. Yani kapitalizmde, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayanlar (işçiler) ücret karşılığında üretim araçları sahiplerinin bu araçlarını kullanarak üretimi gerçekleştirirler. Böyle bir sistem ancak 17. ve 18. yüzyılların Avrupa'sında ortaya çıkabilmiştir. Dikkat edilirse bu iki görüşün tanımları farklı unsurları vurgulamakla birlikte, kapitalizmin ortaya çıktığı yer ve zaman konusunda aralarında hayli yakınlık vardır. Kapitalizmin Avrupa'da, feodalizmin yıkılması sürecinde ortaya çıkmış olduğu konusunda anlaşmaktadırlar. KAPİTALİZMİN DOĞUŞU: 500yıl kadar önce Batı Avrupa'da ortaya çıktı. Kesin bir doğum tarihi koymak mümkün değil. Sanayi devrimi ile doğmuştur diyebiliriz. Çürüyen Avrupa feodalizminin içinde toprak sahibi sınıfın egemen olduğu bir toplumda değişim için bastıran güçlerin ittirmesiyle ekonomik bir sistem olarak büyüdü. Yeni kapitalist toplumun farkını sadece ticaret, olarak görmek doğru değil. Çünkü ticaret hep vardı. Kapitalizmin gelişimi için bir şey daha zorunluydu. Kar ve piyasa ilişkileri toplumsal yaşamın merkezine yerleşti ve üretim sürecinin kendisi rekabete dayalı sermaye yatırımları ve emeğin kar amacıyla istihdamı etrafında belirlenir hale geldi. Kapital (sermaye) sözcüğünün tanımladığı şey kapitalizmin merkezi olan yanıdır. 1500 yıllarında dünyanın birçok yerinde böylesi bir sistemin bazı unsurlarının yaşama geçmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak ilk çıkışı Batı Avrupa'da gerçekleşti. Bunun bir nedeni bu bölgenin dünyanın daha geri kalmış ve Büyük Ortadoğu, Hindistan ve Çin İmparatorluklarına göre daha az denetim ve kontrol altında olmasıydı. Sanayi Devrimi sonrası, 18. yüzyılda kapitalizm tüm kapasitesiyle çalışmaya başladı. Dönüştürme gücü arttı ve hızlandı. Kapitalizm 20. yüzyıla kadar bütün dünyayı kuşattı, dokunmadık yer bırakmadı.KAPİTALİZMİN AMAÇLARI VE ÖZELLİKLERİ:Kapitalist rejimde iktisadi etkinliğin temel amacı kar elde etmektir. Ama kar elde etmenin karşılığında girişimin başarısızlığa uğraması tehlikesi vardır. Modern kapitalizmin ayırıcı özelliği, kar dışında ayırıcı belli bir güvenlik araması ve yeterince büyüdüğü zaman da güç sahibi olmak istemesidir. Klasik kapitalizm, merkezi olmayan bir ekonomi tipine tekabül eder. Bu tip ekonomide üretimle tüketim arasındaki iktisadi denge, en yüksek karı elde etmeye yönelik bir iktisadi hesaba göre hareket eden işletmelerle tüketicilerin, arz ve talep yasası tarafından yönetilen bir rekabet piyasasında, hiçbir kısaltmaya uğramayan özgür davranışlarından doğar. Bu sistemin temellerini oluşturan iktisadi mekanizmaların aksamasını önlemek amacıyla devletin ara sıra müdahalede bulunması gerekir. Başlangıçta kapitalizm esas olarak ticari bir nitelik taşıyordu ve çoğu kez kurallara bağlıydı. XIX. yüzyılda en önemli kişisi girişimci olan sınai ve liberal kapitalizm ortaya çıktı. XIX. yüzyıl sonlarından bu yana bireylerin yerini grupların aldığı görüldü. Anonim şirketler, üretim araçlarının büyük çapta merkezleşmesine yol açtı. Rekabeti sınırlamak amacıyla üreticiler arsında antlaşmalar yapıldı. Girişimci artık en önemli kişi olmaktan çıktı ve onun yerini maliyeci aldı. Böylece modern kapitalizm doğdu. Bu sistemin temel özellikleri şunlardır: a) Teknik sermayelerin önemi ve mali sermayenin egemenliği, b)Ücretlilerle işverenlerin, birbirleriyle mücadele eden güçlü sendikalar kurmaları.Merkezleşme, bütünleşme ve devlet müdahaleciliğinin derecesi ülkeden ülkeye değişmektedir. Bununla birlikte hemen her yerde, sınai, mali ve ticari bir kamu kesimi ortaya çıkmakta ve aynı zamanda, gelirlerin yeni bir dağılımını ya da hiç olmazsa, risklerin toplumca karşılanmasını (sosyal güvenlik) amaçlayan yöntemler geliştirilmektedir. Devlet iktisadi ve mali siyasetiyle, bir yandan iktisadi öznelerin kararından doğan anarşinin yarattığı dengesizlikleri düzeltmeye çalışırken, öte yandan da gelirlerin ilk dağılımından ileri gelen eşitsizlikleri piyasa aracılığıyla azaltmaya çalışmaktadır. Ancak güdülen amaçlardan oldukça farklı ve hatta bunlara taban tabana karşıt bazı sonuçlara ulaşıldığı da görülmektedir. Kapitalist ekonomilerin çoğunda, işletme gelirlerinin hemen yalnızca devletle (vergiler) bizzat işletmeler (özfinansman) arasında paylaşılması yönünde bir eğilim gözlenmekte, böylece ortaklara düşen pay gittikçe azalmaktadır. MARX VE KAPİTALİZM: Marx, 1849 yılında Londra'da ölene kadar tarihin, devindirici gücünü, işlerinden başka bir şeye sahip olmayanlar ve onları çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıklardan aldığını açıkladığı'Kapital'adlı eseri üzerine çalıştı. Marx kapitalizmi inceledi ve bir işçinin üretiminin, aldığı ücretten daha değerli olduğunu fark etti. Aralarında bulunan ve Marx'ın artıkdeğer olarak adlandırdığı fark, patronların daha çok üretmek için yeniden çalıştırdığı kardı. Burjuvazinin çıkar yarışı-kapitalizmin temeli-bir devrimde kapitalistlerinmezarcısı'olacak, daha kalabalık ve daha organize bir proletaryanın doğmasına neden oluyordu. Tarihin son çağında kapitalizmi, üretim araçları ortaklaşıldığından dolayı kardan herkesin yaralandığı komünizm izleyecekti. DARWİN VE KAPİTALİZM: Kapitalizm terimi, sermayenin egemenliğini öngören, serbest, sınırsız, mutlak ve toplumun bu kriterler içinde kıyasıya bir rekabet içinde olduğu ekonomik bir sistemi ifade eder.'Kapitalist toplum'ise, bireylerin son derece çetin ve acımasız bir şekilde birbirleriyle rekabet ettikleri bir arenadır.Bu, aynı Darwin'in tarifini yaptığı, sermayeye sahip olanların yaşayabildikleri, güçsüz ve zayıfların ise ezilerek yok oldukları, acımasızlığın hüküm sürdüğü bir arenadır. Kapitalizmin temelini oluşturan bu mantığa göre, her birey-bu bir insanda, bir şirkette, ulus da olabilir-yalnızca kendi gelişimi ve çıkarları için savaşmalıdır. Bu savaşta esas olan kriter üretimdir. En iyi üreticiler ayakta kalır, zayıflar ve yetersizler elenir, yoksullukla ezilenlerin'insan'oldukları gözönünde bulundurulmaz. Dikkate değer görülen ekonomik gelişme ve bu gelişmenin ürünü olan eşyadır. Dolayısıyla kapitalist zihniyet insanın yok olmasına, zorluk içinde yaşamasına karşı ahlaki sorumluluk duymaz. İşte bu, Darwinizm'in, toplumun ekonomik yönüne eksiksiz uyarlanmış halidir. Darwin'in prensiplerini sosyal yaşama tanıtan ve Sosyal Darwinizm'in başlıca temsilcilerinden Herbert Spencer'a göre ise, eğer bir insan fakirse bu onun hatasıdır; hiç kimse onun yükselmesi için yardım etmemelidir. Eğer bir insan zenginse, bunu ahlaksızlıkla kazanmış olsa bile bu, onun becerisidir. Bu nedenle, fakir biri ortadan silinirken zengin biri varlığını sürdürür. İşte bu görüş, günümüzde toplumların hemen hemen tamamına ait bir görüştür ve Darwinist-kapitalist ahlakın bir özeti niteliğindedir. KAPİTALİZMİN OLANAKLARI VE BUNLARDAN YARARLANABİLMEK: Kapitalizmde ücretli emek kullanarak kar etme olanakları bunu becerebilen herkese açıktır. Bu olanaklardan yaralanabilmek için bir aileye mensup olmak, devletten belli bir yetki almak, belli bir eğitimi görmüş olmak gerekmez.Gereken tek şey bunu becerebilmektir.Bu beceri, daha somut olarak ifade etmek gerekirse, üretim araçlarını satın alacak ya da yaratacak parayı ve/krediyi bulmak ve insanların kullanmak isteyecekleri bir mal ya da hizmeti üretmek anlamına gelmektedir. İşte bu özelliği kapitalizme, kendisinden önceki üretim tarzlarında bulunmayan bir dinamizmi sağlamıştır. Burada insanların kar peşinde koşması serbesttir ve bu öteki insanların istedikleri mal ve hizmetleri üretebilmelerine bağlıdır. Bu sayede kapitalizmle birlikte hızlı bir teknolojik gelişme ve refah artışı başlamıştır. Çok sayıda insanın, kar için bir üretim serbestliğinden yararlanmak üzere işe koyulması bunlar arasında rekabete yol açmıştır. Bir yandan rekabet, öte yandan yeni mal ve hizmetler yaratma güdüsü teknolojik gelişme hızını, eski çağlara kıyasla tasvvur edilemez boyutlara ulaştırmıştır. Kapitalizmin kendi gelişme süreci içnde ortaya çıkan bir başka olay da teknolojik gelişme hızını daha da arttırmıştır. Kapitalizmin başlangıç dönemlerinde kar önemli ölçüde ucuz emeğe dayanmaktaydı. Hem ücretler düşüktü, hem de çalışma süresi sınırlı değildi, kadın ve çocukların çalıştırılması da serbest idi. Daha sonraları çalışanların mücadeleleri sonucunda iş günü 8 saate indi, ücretlerde yükselme oldu. Bu kapitalistleri karları artırmak için ucuz emekten ziyade, emek verimliliğini arttırmaya, yani teknolojik yeniliklere yöneltti. Böylece teknolojik gelişme hızı daha da arttı. Kapitalizm başlangıç dönemlerinde, bir yandan hızlı teknolojik gelişme ve refah artışı yaratırken, bununla eş anlamlı olarak yoksulluğa da yol açtı. İşçiler düşük yaşam standartlarına ve zaman zaman yoğunlaşan işsizliğe katlanmak zorunda kaldılar. Ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren işsizlik azalmaya, işçilerin yaşam standardı da yükselmeye başladı. Fakat bu noktada başka bir yorum yaygınlık kazanmaya başladı. Kapitalizmin 20. yüzyılda Avrupa, ABD, Japonya gibi ülkelerde genel refah artışına yol açması bu sistemin bir yandan bazılarının refahını artırırken, çoğunluğun yoksulluğunu doğurduğu gerçeğini değiştirmemiştir.Çünkü yukarıda sayılan ülkelerdeki refah artışı bu ülkelerin kapitalist sistemin geri kalmış ülkelerini eşitsiz mübadele yoluyla sömürmesinin sonucudur. Dolayısıyla kapitalizmin refahını dayandırdığı yoksul kitleler eskiden Avrupa ve ABD'nin işçileri idi, bu gün ise Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın yoksul halklarıdır. Buna karşı çıkanlar ise kapitalizmdeki refah artışının esas olarak teknolojik gelişmelerin neden olduğu emek verimliliği artışına ve bu artıştan çalışan kitlelerin de yararlanmasını sağlayan demokrasi olduğuna inanmaktadır. KAPİTALİST EKONOMİ NASIL İŞLER?İçinde yaşadığımız sistem zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapıyor. Dünyadaki üretim kapasitesi ve zenginlik artmasına rağmen sokaklarda yaşayan çocukların, işçilerin, yoksulların sayısı azalmıyor, aksine artıyor. Yani toplum olarak daha çok üretmemize karşın daha çok yoksullaşıyoruz. Bu gün toplam üretim 1960’lara göre 8 kat daha büyük. Ancak üretimdeki bu artış ne yazık ki çok adaletsiz paylaşılmakta. 1950’lerde dünya nüfusunun en zengin 20’lik kesimi toplam gelirin yüzde 30’unu alırken bu gün bu kesimin payı yüzde 60’ı geçti. Küçük bir azınlık gittikçe zenginleşirken çalışanlar daha fazla yoksullaşmakta, hayatlarımız bu adaletsizlik yüzünden daha da çekilmez hale gelmekte. İnsanlık bu kadar yüksek bir teknoloji ve zenginliğe sahipken hala her yıl yaklaşık 30 milyon kişi açlık nedeniyle ölüyor. Türkiye’de her 10 bin kişiye 1 sağlık ocağı düşerken 2 tank düşüyor. Bu işleyiş kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde öncelik insan değil kardır. Hiçbir girişimci şunları düşünerek fırın açmaz: ‘ Elimde epeyce bir sermaye var. Bari ben bu sermayeyi bir fırın açmak için kullanıyım.Böylece insanlar rahat rahat karnını doyurur. ‘ Yatırım yapacak bir girişimcinin kafasında öncelikle kar vardır. Şöyle düşünür: ‘ Elimdeki bu sermayeyi nasıl kullanırsam kar eder, daha fazla sermaye sahibi olurum? ‘ Girişimci, eğer ekmek üretmek kar getirecekse fırın açar, aksi halde açmaz. Ekmeğe ihtiyaç olup olmaması girişimcinin yatırım kararında belirleyici olmaz. Üretimde kar olgusunun varlığı kapitalist ekonominin tıkanmasına, sistemin insanların ihtiyaçlarına yanıt vermemesine neden olur. Kapitalizm Windows işletim sistemine çok benzer, başlıca amaçları hata vermek, diğer sistemleri yoketmek, sık sık kilitleni kriz yaratmaktır. Eninde sonunda mutlaka çökerek yenisiyle değiştirilerek hayatına devam edebilir. KAPİTALİST EKONOMİDE KRİZLER: Kapitalist ekonominin bir problemi de krizlerdir. Kapitalizmin krizleri de insanlık tarihindeki hiçbir ekonomik sistemde görülmemiş türden krizlerdir. Kapitalizm öncesinde de ekonomik krizler olurdu. Bunların ortak yanı üretim yetersizliğiydi. Kuraklık, sel vb nedenlerle üretim ihtiyacın altında gerçekleşir, bunun sonucundada insanlar açlık ve sefalete mahkum olurdu. Oysa kapitalizmin krizleri de olağanüstü, akıldışıydı. Kapitalizmde üretim yetersizliği değil, tam tersine aşırı üretim krizleri olmaktadır. Bu durumu çok iyi anlatan bir öyküyü aynen aktaralım: Kış ortasıdır. Ev soğuk. Küçük kız annesine ‘Neden sobayı yakmıyoruz? ‘ diye sorar. Anne, ‘Kömürümüz yok. ‘der. Küçük kız sormaya devam eder. ‘ Neden kömür almıyoruz? ‘ Annesi paraları olmadığını, çünkü babasının işten atıldığını anlatır. Küçük kız babasının neden işten atıldığını da merak eder. Anne yanıtlar: ‘Kızım baban bir madenci ve stoklarda çok kömür olduğu için artık babana ihtiyaç kalmamış. ‘ der. Öyküde anlatılanlar kapitalizmin krizlerine ayna tutuyor. Ürettiklerinin elinde kalacağı ve iflas edecekleri kabusu her kapitalistin uykusunu kaçırır. Kapitalistler bu nedenle ‘ istikrar ‘ için çırpınıp dururlar. Onlar için istikrar demek her şeyin aynen planladıkları gibi olması, böylece ürettiklerinin karlı biçimde satılabilmeleri, birbirini izleyen iflaslar yaşanmaması demektir. Oysa piyasa ekonomisinde istikrar istisnai bir durumdur. Marx kapitalist sistemde denge halinin mucizevi bir durum olduğunu söyler. Birbirinden bağımsız karar veren birbiriyle rekabet halinde ki yüzbinlerce girişimcinin hepsinin planlarının tutması neredeyse imkansızdır. Bu nedenle kapitalst sistem düzenli olarak kriz üretmektedir. Kapitalist ekonomi kurallarını kabul ederek bu krizlerden kaçmak bu güne değin mümkün olmamıştır. Kapitalist sitemin düzenli olarak krizlere girmesinin arkasında kar oranlarındaki düşme eğilimi vardır. İşçi sınıfı bedelini ödediği sürece kapitalist ekonominin aşamayacağı kriz yoktur. Kapitalizmin 1900’lerin başında sözcüleri yeni yüzyılın refah yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Fakat 20. yüzyıl adaletsizliğin daha da arttığı, milyonlarca insanın açlıktan, savaştan ve kötü yaşam koşullarından öldüğü, doğal dengenin bozulduğu bir yüzyıl oldu. TARİHTEKİ KAPİTALİST KRİZLER: 1846-1848 durgunluğu, geniş ölçekli ilk kapitalist krizdir. 1840’lı yıllarda, demiryollarına duyulan hayranlık, şirketlerin etkinlikleri ve önemli ama riskli girişimler üzerine spekülasyonları da beraberinde getirdi. Kırsal kesimdeki kriz, kredi bulmanın güçleşmesi, büyük girişimleri doğrudan etkiledi. Demiryollarında karşılaşılan güçlükler, önce metalurji, daha sonra ise tüm endüstrileri kapsadı. Şehirlerde işsizlik yaygınlaştı. Bu dönemde, köylerde kasabalara göre daha çok yiyecek varsa da işini kaybetmek her türlü geliri kaybetmek ve sefalet anlamına geliyordu. Yardım büroları dolup taşıyordu ve sezonluk göçler kasabalara yöneldi. Suç oranı gibi, yabancı işçilere karşı hoşgörüsüzlük de arttı. Kriz, modern imalat atölyelerini etkilerken, zanaatçılara ve dükkan sahiplerine de zarar verdi. Halk hareketinin en etkili gücü yeni kapitalizmi ve 1840’lı yıllardaki fransız liberalizmini suçluyordu. Devrim patlak verdiği anda, ekonomik kriz zaten gerilemiş, ama sosyal düşünceler radikalleşmiş ve halk ve elit tabaka arasındaki çatışma serleşmişti. KAPİTALİST SİSTEMİN TEMEL SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ: Kapitalist sistemde temel ekonomik sorunların çözümü piyasa ve fiyat mekanizması aracılığıyla yapılır. Fiyat mekanizması tam olarak işlerse devletin müdahalesine gerek kalmadan temel ekonomik sorunlara çözüm bulunur. Piyasa ve fiyat mekanizmasının üç temel soruna nasıl çözüm getirdiğini kısaca ortaya koyalım: Tam Kullanım Sorunu: Bu sorun genelde çalışmak isteyenlerin bir kısmının iş bulamaması şeklinde ortaya çıkar. İşsizliğin olduğu bir ekonomide fiyat mekanizmasının tam işlemesi durumunda ücretler düşmeye başlayacaktır. İşverenler, ücretlerin düşmesi karşısında daha fazla işçi çalıştırmak isteyecekler ve neticede toplumda işsizlik kalmayacaktır. İşgücü ücretleri, ekonomideki tüm işsizler iş bulana kadar düşmeye devam eder. İşgücü dışındaki üretim faktörlerinin üretime katılmasında da aynı şey geçerli olacaktır. Etkin Kullanım Sorunu: Etkin kullanımla ilgili olan, hangi malların ne miktarda, nasıl ve kimler için üretileceği sorularının çözümü de yine düzgün işleyen fiyat mekanizmasıyla sağlanacaktır. Hangi malların ne miktarlarda üretileceğine karar verenler kar amacıyla hareket eden firmalardır. Firmalara yön gösteren kuvvet ise fiyat mekanizmasıdır. Tüketiciler belirli parasal gelirleriyle kendilerine en fazla fayda sağlayacak mal ve hizmetleri satın almak durumundadırlar. Tüketici davranışları fiyat mekanizması yardımıyla üreticilere yön verir. Tüketiciler tarafından talep edilen malların üretimine devam edilirken, talep edilmeyen malların üretimi ise azaltılır veya durdurulur. Mal ve hizmetler nasıl üretilecektir? Yani üretim faktörleri hangi oranlarda kullanılacaktır. Üretim faktörleri piyasasında fiyat mekanizmasının işlemesi sonucunda bu sorun da çözümlenir. Rasyonel hareket eden üretici maliyetini minimum düzeye indirecek faktör bileşimini seçer. Yani emeğin fiyatı sermayeden ucuzsa daha fazla sermaye kullanılır. Üretilen malların bölüşümü nasıl yapılacaktır? Yani üretilen mallar nasıl bölüştürülecektir? Üretim faktörleri, elde ettikleri ücret, faiz, rant, ve kar durumunda hangi üretim faktörünün geliri daha fazlaysa diğerlerine oranla piyasadan daha fazla mal ve hizmet satın alır. Yani bölüşüm, üretim faktörlerinin elde ettiği gelirlerin büyüklüğüne göre gerçekleştirilir. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma Sorunu: Üretim kapasitesinin genişletilerek üretimin arttırılması, kar amacıyla üretimde bulunan girişimciler tarafından gerçekleştirilir. Daha fazla kar elde etme düşüncesinde olan girişimciler yeni teknolojileri kullanmak, üretim faktörlerinin verimliliklerini arttırmak suretiyle daha fazla mal ve hizmet üretimine yönelirler. Bu şekilde ekonomilerdeki büyüme ve kalkınma sorunu da çözülmüş olur.

http://www.ulkemiz.com/kapitalizm-hakkinda-merak-edilenler

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Alkol Yoksunluğu Tedavisinde Alternatif Bir Tedavi Modeli

Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi’nde yeni yayımlanan bir makaleye göre aralarında Psikiyatrist Dr. Ulaş M. Çamsarı’nın bulunduğu Mayo Clinic Bağımlılık Psikiyatrisi’nden bir ekip Alkol Yoksunluğu Sendromu tedavisinde yeni bir model öneriyor.    Alkol bağımlılığı ile ilgili yeni bir model için araştırma yapan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi, Mayo Clinic Sağlık Sistemi Waycross-Georgia Kampüsü Psikiyatri Bölüm Başkanı, Bağımlılık ve Konsültasyon-Liyezon Psikiyatristi Dr. Ulaş M. Çamsarı, çalışma hakkında Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.      Alkol Kullanım Bozuklukları (Alcohol Use Disorders) nelerdir, bağımlılık psikiyatrisinde nasıl ele alınır, bu konular hakkında bilgi verebilir misiniz? Alkol kullanım bozuklukları, dünyada en sık görülen sağlık problemlerindendir. Günümüzde alkol kullanım bozuklukları, dört ana temel çerçevede incelenmekte ve tedavi edilmektedir. Alkol dışında, insanlar tarafından kötüye kullanılan (misuse) diğer maddeler için de geçerli olan bu dört temel kavram şu şekildedir. Alkol İntoksikasyonu (zehirlenme), Alkol Yoksunluğu, Alkol İstismarı ve Alkol Bağımlılığı olarak ele alıyoruz.     Alkol intoksikasyonu, alkolün aşırı tüketimi sonrası ortaya çıkan beyin işlevlerinin bozulmasına yol açan bir zehirlenme tablosudur. Özetle karaciğerin temizleyebilme (detoksifikasyon) kapasitesinin çok üstündeki bir miktarda alkolü çok kısa süre içinde tüketen bireylerde ortaya çıkar. Halk arasında “sarhoşluk” olarak tarif edilen durumdur. Toksikasyonun derecesine göre koma nedeniyle gerçekleşecek solunum yetmezliğine bağlı olarak ölüme yol açabileceği gibi, geçici hafıza kaybı, karaciğer hasarı gibi başka komplikasyonlara da yol açabilmektedir.    Alkol genellikle iki şekilde kötüye kullanılır. Bireylerin bir kısmı alkolü sık sık yüksek miktarlarda alarak, her defasında tıbbi, sosyal ve yasal bir takım sorunlara yol açıyorlarsa bu kullanım tarzına daha çok “alkol istismarı” (abuse) denilir. Bireyler alkolü günlük olarak yüksek miktarlarda alıyorlarsa, alkole olan dayanıklılıkları giderek artan bir davranış gösteriyorsa, alkolü aniden kestiklerinde çekilme/yoksunluk (withdrawal) belirtileri gösteriyorlarsa, alkol tüketimi günlerinin büyük bir kısmını oluşturuyorsa ve olumsuz sonuçlara rağmen tüketimi kontrol edemiyorlarsa, bu  kişilerin kullanım şekilleri daha çok “alkol bağımlılığı” (dependence) tarifine uyar. Bu iki farklı kullanım şekli, istismar ve bağımlılık, sıklıkla beraber seyreder. Şimdi gelelim alkol yoksunluğu (çekilme) sendromuna...   Düzenli Alkol Alan Beyinde Yeni Bir Nörobiyolojik Denge Alkolü sürekli alan kişiler, beyinde bir takım nörobiyolojik değişiklerin olmasına yol açarlar. Öncelikle beyindeki aktivasyon ve inhibisyona yol açan iki temel nörotransmitter sisteminde bahsetmek gerekir. İnsan beyninde glutamat sistemi ve GABA sistemi birbirini dengeleyen tarzda beynin genelinde gerçekleşen faaliyetleri artıran ve azaltan şekilde işlev gösterirler. Özetle, glutamat maddesi beyinde aktivite artışına (eksitasyon), GABA maddesi beyinde bir aktivite azalmasına (inhibisyon) yol açar. Sürekli alkol tüketimi beyinde GABA maddesinin kullandığı almaçları (reseptör) sürekli uyararak beyinde sürekli bir yavaşlamaya neden olmaya çalıştığı için, beyin bunu dengelemek için sürekli olarak glutamat maddesini hücre aralıklarında tutmaya çalışır. Diğer deyişle, her gün alkol alan beyinde yeni bir nörobiyolojik denge oluşur.    Dengeyi Sağlayan Kuvvetlerden Bir Taraf Güç Kaybederse, Denge Diğer Tarafa Doğru Bozulur Alkol yoksunluğu, sürekli alkole maruz kalan ve seviyesi çok artmış bulunan bir beyinde aniden alkol maruziyetinin kesilmesine bağlı olarak gelişir, Alkolün temel yavaşlatıcı olan GABA’yı uyarmasına alışmış ve dengeyi o şekilde kurmuş olan beyin nörokimyası, yavaşlatıcının ani kesilmesi ile oluşan, glutamat yönüne doğru gelişen dengesizliğini kontrol edemeyecektir. Bu durum biyokimyasal olarak hiperglutamaterjik bir durumdur ve GABA eksikliğine bağlı gelişen kontrolsüz aktivasyon nedeniyle, beyinde epileptik krizler, kalp hızının aniden artması, kan basıncının ani yükselmesi (sempatomimetik hiperaktivite) , kas seyirmeleri, bilinç kaybı, konfüzyon, deliryum (akut beyin yetmezliği/ensefalopati) ve ölüm gibi çok çeşitli problemlere yol açabilen tehlikeli bir tablo ortaya çıkabilir.    Peki alkol vererek bu tabloyu düzeltebilir miyiz? Evet. Bu tehlikeli durumu alkol vermeye devam ederek, düzeltebiliriz. Ama bu tıbben önerilen bir tedavi değildir. Çünkü yüksek derecede alkol vermenin çok başka sakıncaları vardır, ayrıca tıbben bu işi çok daha güvenli yapabilecek ilaç tedavilerimiz vardır.   Nedir o ilaç tedavileri? Günümüzde alkol yoksunluğunun temel patofizyolojik açıklaması, az önce açıkladığımız üzere, ani GABA eksikliğinin ve ani Glutamat fazlalığının aynı anda ortaya çıkmasına bağlı olduğuna inanılmaktadır. Bir diğer deyişle, alkol nedeniyle yükselen glutamatı, dengelemek için alkolün yaptığı işi yapacak GABA uyarıcıları olan benzodiyazepin denilen GABA agonistleri (reseptör uyarıcıları) alkol tedavisinde yaygınlıkla kullanılmaktadır. Bu tedavi ajanları, alkolün, onu sürekli alan kişinin beyninde yol açtığı aşırı GABA uyarısının (yavaşlatma) devamını sağlamaktadır.   O zaman da kişi alkol değil de, bu ajanlara bağımlı hale gelmeyecek mi? Bu ajanlar da GABA uyarıcıları olduğundan, benzer mekanizmalarla alkol gibi bağımlılığa yol açabilen ajanlardır ve yoksunluk anında biz bu ilaçları vererek o akut durumu düzeltiriz, ama birkaç gün içerisinde verdiğimiz bu ajanları da yavaş yavaş azaltarak beynin yeni duruma yavaş yavaş adapte olmasını bekleyerek ve bunu bazı ölçeklerimiz yardımıyla ölçerek (CIWA ölçeği) , sonunda bu ilaçları tamamen keseriz. Kişi yaklaşık bir hafta içinde, yeni duruma adapte olur ve ne alkole ne de o ajanlara fiziksel olarak bir ihtiyacı kalmaz.   Sizin üzerinde çalıştığınız yeni ilaçlar bahsettiğinizden farklı mı? Evet. Şimdi önce halen uygulanan bu tedavilerin eksik tarafını ve sakıncasını açıklayalım. Halen dünyada yaygın olarak kabul edilen alkol yoksunluğu tedavi modeli benzodiyazepin tedavisidir. Bu tedavi, kişide zaten alkolün yol açtığı durumu düzeltmeye yeltenen bir tedavidir. Öyle ki, kişi alkol nedeniyle aşırı GABA uyarısına adapte olmuş ve bunun kesilmesi durumunda ortaya çıkan sorunu biz yine alkol nedeniyle oluşmuş GABA uyarısını devam ettirerek tedavi etmekteyiz. Bu tedavi çok işe yarayan bir tedavidir. Yalnız, bu tedavi sorunun kökenine tedavi etmeye yeltenen bir tedavi değil gibi görünmektedir. Çünkü alkol yoksunluğu esas nedeni, glutamaterjik uyarının dengesiz olarak artmasından kaynaklanır. Bizim hayvan deneyinde kanıtladığımız tedavi modeli, mevcut dengesiz durumu devam ettirerek tedavi etmeye çalışmak yerine bu durumu azaltmaya yönelik bir yaklaşım modelini önermekte ve daha önce denenmemiş  yeni bir potansiyel ilaç grubu üzerinde durmaktadır.   Nedir o ilaç grubu? Alkol yoksunluğu sendromunun nörobiyolojisini açıkladığımıza göre, sorunun esasını düzeltmek için, hücre dışında meydana gelen hiperglutamaterjik durumu düzeltmeye çalışan  ajanlara ihtiyacımız var aslında. Biz de bu yönde etki eden ajanları aramaya koyulduk. Bu arayışımızın sonunda gördük ki, ne yazık ki daha öncesinde literatür ile desteklenen çok seçeneğimiz yok. Bu seçeneklerden biri olarak “seftriakson” denilen bir ilaçta karar kıldık. Seftriakson, özellikle menejit tedavisinde kullanılan beta laktam grubundan geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Bu antibiyotik bir kaç sene evvel yapılan hayvan çalışmalarında görüldü ki, sadece bir antibiyotik değil aynı zamanda beyinde yaygınca bulunan Astrosit denilen destek hücrelerinin çeperinde bulunan glutamat taşıyıcısını (EAAT2) uyararak hücre içinde glutamat girişini sağlamakta ve hücre dışında bulunan glutamat fazlasını temizlemektedir. Bu, tam olarak bizim alkol yoksunluğunda istediğimiz yaklaşımdır.    Nasıl bir deney tasarladınız? Mayo Klinik Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Osama Abulseoud, zaten seftriaksonun bahsettiğim etkisini daha önceden kanıtlayan bilim adamlarından biriydi, bu konuda çalışan tanınmış bir bilim insanıdır. Bu deneyin laboratuvar sıçanları kullanarak nasıl yapılabileceğini beraber tasarladık. Sıçanlar alkolü seviyorlar, insanlar gibi...     Önlerine iki su ve alkol koyduğunuz zaman alkol tercih ediyorlar. Bazıları daha çok içiyor. Onlara alkolik sıçan anlamına gelen A-P (alcohol preferring rat) sıçan adı veriliyor. Biz bu deneyi hem alkolik olanlarda hem alkolik olmayanlar için tasarladık. Öncelikle bir grup sıçanı, kafeste hem alkol hem su olacak şekilde bir iki hafta bıraktık, sonra, aynı alkol bağımlısı insanların yaptığı gibi, uzun süre alkol düzenli alımı sonrası örneğin bir haftasonu aşırı miktarda alkol almak paternini taklit etme niyetiyle, 2 hafta sonrasında yaklaşık 3 gün bu sıçanların midesine 6 saatte bir alkol enjekte ettik. Bu yönteme “gavaj” yöntemi deniyor. Bir fikir vermesi açısından insanla karşılaştırarak söyleyelim, 2 hafta her gün bir şişe rakı içen insanların aldığı alkolün eşdeğerini sıçanlara bu peryot sonrası 3 gün boyunca 6 saatte bir enjekte ettik. Bu işlem biter bitmez, aniden kafeslerinden alkolü aldık ve onları yoksunluğa bıraktık. Bu yoksunluk sürecinde  bir gruba Seftriyakson, diğer gruba su (salin)  enjekte ettik.    Onları 2 gün boyunca videoya kaydettik. Gördük ki, aynı insan gibi, kas seyirmeleri, epileptik nöbetler, titremeler meydana geliyor. 48 saat boyunca  ortaya çıkan tüm belirtileri saydık, her titreme, her seyirme, her nöbet her kuyruk hareketi birer birer sayıldı. Alkol Yoksunluğu Sendromu’nda bu şekilde kesintisiz bir ölçüm metodu literatürde ilk defa yapıldı. Yaptığımız analizin sonucunda gördük ki, Seftriyakson alan sıçanlar almayanlara göre çok daha az belirti gösterdiler, bu sıçanların beyinleri çıkarıldığında ve glutamat transporter (EAAT2) analizi yapıldığında bunun artmış olduğu görüldü.    Peki bu ilaç şimdi insanlarda kullanılabilecek mi? Henüz hayır. Öncelikle şu konuyu açıklayalım. Bu bir hayvan çalışmasıdır (preklinik)  ve henüz insanlarda geçerliliği yoktur. Ama halen günümüzde insanların kullandığı hemen hemen tüm ilaçlar bu yoldan geçmek zorundadır. İlaçlar insanlardan denenmeden önce hayvan çalışmalarında “proof-of-concept”  aşamasını başarıyla geçmesi gerekiyor, bu aşama tamamlanmış oldu.     Mayo Klinik’deki ilgili komite insan çalışması için de yeşil ışık yaktı yalnız bilinmeli ki seftriyakson, bir antibiyotiktir, ve insanlarda ağır menenjit (beyin zarı enfeksiyonu) tedavisinde hayat kurtacısı olarak kullanılmaktadır. Bu ilacın sık kullanılması toplumda dirence neden olabilir ve menenjit ile savaşta dahiliyecileri zor durumda bırakabilir, o nedenle, bu durumun dikkate alınması gerekiyor. Burada biz, alkol yoksunluğu için başka bir tedavi modalitesi önerdik, tedavi için kurduğumuz hipotez yeni bir hipotezdi. Bu hipotezi de deneyle kanıtladık. Buradan sonra gidilecek yol, seftriyaksonda ısrar etmek değil de, bahsettiğimiz EATT2 glutamat taşıyıcısını uyaran ve bizim önerdiğimiz modeli kullanarak alkol yoksunluğunu tedavi eden başka ilaçlar keşfetmeye ya da sentezlemeye çalışmak olabilir. Bu şekilde Alkol Yoksunluğu daha doğru görünen bir tedavi modeli ile benzodiyazepin kullanılmadan tedavi edilebilecektir.   Çalışmanız bilimsel bir dergide yayınlandı mı? Çalışma, Nature-Neuropsychopharmacology Dergisi tarafından Ocak 2014’de yayınlandı.  Özetine aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilir.  http://www.nature.com/npp/index.html http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24452391 http://fesraoz.blogspot.com.tr Hazırlayan : Esra ÖZ

http://www.ulkemiz.com/alkol-yoksunlugu-tedavisinde-alternatif-bir-tedavi-modeli

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Hayat Sürecinde Ortaya Çıkan Yapısal ve İşlevsel Değişiklikler

Yaşlanmış bir vücudu rahatlıkla genç olanından ayırt edebiliriz. Fakat bir organ için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Şimdi de bir organın yaşlanmasını özelleştirebilecek işlevsel, biyokimyasal ve morfolojik değişikliklerden söz edelim. 1) Yapısal Değişiklikler: İnsan vücudu üzerinde patalog ve anatomistlerin uyguladıkları bilinen yöntemlerle, çıplak . gözle inceleme ve ışık mikroskobuyla, yaşlanma sürecinde söz konusu olan morfolojik değişmeler saptanmıştır. Çeşitli organlar içinde yaşlanmaya bağlanılan bazı değişiklikler tanımlanmıştır. Fakat bu değişikliklerin gerçek nedeninin yaşlanma mı yoksa Özgür bir hastalık mı olduğu (örneğin ateroskleroz] ya da fizyolojik koşulların bozulması (inaktivite ya da kötü beslenme) sonucu ortaya çıkan bir durum mu olduğunu saptamak henüz günümüzdeki tekniklerle olanaksızdır. Örneğin morfolojik değişimlerle ilgilenen geriyatristlerin pek hoşuna giden bir konuyu ele alalım; kalbin yaşlanması. Yaşh bir insan kalbi umulmadık derecede küçük olabileceği gibi, anormal derecede ağır da olabilir. Aşağıdaki değişikliklerin birçoğunun nedeni de yaşlılığa bağh olarak değerlendirilebilir; endokardiumun kalınlaşması, sertleşmenin artışı, kalp kapakçıklarının kalınlaşması ve kalsifikasyonu, miyokardiumdaki hücreler arası fibroz ve adipoz doku artışı, miyokardial dokunun bazı bölgelerinin büzülmesi, bazı bölgelerinin ise hipertrofisi, sino atrial nodülde fibrosis ve kas hücrelerinde lipofusin pigmentinin birikmesi sayılabilir. Tümüyle sağlıklı kişüerde, kalp ağırlığının yaşlanma ile bir artış göstermediği de saptanmıştır. Yukarıda saydığımız değişikliklerin tümü ya da bir bölümü (kas dokusunda lipofusin pigment birikimi dışında) yaşlılık dışı nedenlerden,örneğin, koroner damarlarındaki a rteroskle-roz, kalp damar sistemi bozuklukları, kalp romatizması ya da sigara içilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle kesin bir genelleme yapmak olanaksızdır.Yaşlanmakta olan beyin ve karaciğer dokuları içinde yukarıdaki yorumu destekler nitelikteki bulgular elde edilmiştir. Geçmişteki genel kanıya göre, organizma yaşının ilerlemesi üe birlikte, beyindeki sinir hücrelerinin artan biçimde azalmaları söz konusudur. Fakat bu konuda araştırmalar, beyindeki sinir hücreleri kaybının önemli ölçüde doğum ile ergenleşme aşaması arasında söz konusu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Deney hayvanları üzerinde yapılan bir inceleme -de de erişkin dönemdeki yaşam süreci içersinde beyindeki DNAmikt arlarının değişmeden kaldığı saptanmıştır. İnsanda da erişkin hale geldikten sonraki yaşam süreci içerisinde beyindeki sinir hücrelerinin belirli bir miktar azalma gösterdiği saptanmıştır. Fakat bu azalma miktar olarak değişkendir ve yalnız beynin sınırlı bölgelerinde görülür. Yaşlanma ile bir bağlantı kurmak oldukça güçtür.Herhangi bir karaciğer hastalığı geçirmemiş bir kişinin karaciğeri de çıplak gözle incelendiğinde, herhangi bir değişikliğe uğramamış olarak gözükür. Yapılan ışık mikroskobu incelemelerinde ise bazı hücresel değişiklikler olduğu görülebilir. Fakat bu değişiklikler için de bir genelleme yapmak olanaksızdır, çünkü birçok yaşlı karaciğerin histolojik açıdan da tümüyle normal ve eksiksiz işlev gördüğü saptanmıştır. Bağırsak, testis ya da akciğerler gibi diğer organlar üzerinde yapılan incelemelerin sonucu kalp, beyin ve karaciğer için varılan sonuçlar da aynıdır. Organizmanın yaşlanma süreci içerisinde dokularda bazı değişmeler olabilir, fakat bu değişmelerden sorumlu süreç yaşlanma olmaz. 2- Fonksiyonel Değişiklikler: Genellikle vücudun yaşlanması ile birlikte işlevlerde etkinlik yönünden azalmalar olduğu düşünülür. Klinik geriyatri üzerinde yazılmış kitaplarda, genellikle birbirlerine zıt işlevler olmalarına karşın kas gücünde, dokunma duyusunda, karanlığa uyumda, kalbin pompalama gücünde, mide asidi salgılanmasında, akciğer vital kapasitesinde, böbrek glomerü-ler filtrasyon oranında, periferik sinirlerdeki iletim hızında ve tiroit hormonları salgılanmasında yaşlanma ile birlikte azalmalar olduğu yazılır. Fakat bu değerlendirmelerin, genel doğrular olarak benimsenebilmeleri için üç temel noktanın sağlıklı biçimde yerlerine oturtulmaları gerekmektedir. Birinci önemli nokta; pek az sayıda belki de şimdiye kadar hiç kimse üzerinde, günümüz olanaklarından yararlanılarak, erişkin hale gelme_şiyje yaşlılık dönemi arasında sözü edinilen işlevlerde bir gerileme olup olmadığı saptanamamıştır. İkinci önemli nokta; bu işlevsel etkinliklerin düzeyleri ve azalma dereceleri üzerinde uluslararası ölçütlere henüz ulaşılamamış olmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise; söz konusu işlevlerde oluşan etkinlik azalmalarının yalnız kişinin yaşlanması sonucu ortaya çıktığını, herhangi bir hastalıkla, çevresel koşullarla, kötü Değişikliklerin türleri ve yerleri fiziksel değişikliklerin etkileri1) Vücut dokuları iskelet sistemiMineral tuzlar, özellikle kalsiyum, kemiklerden dokulara ve dolaşım sistemine geçerler.Hücre bölünmesi ve doku onarımı, hücre gelişmesi kapasitesi geriler.2) DişlerÇekilen dişler yenilenmez.Dişler dökülebilir.3) DuymaDuyma tek ya da her iki kulakta yavaş yavaş azalır.4) DolaşımKan damarları daralır ve kanın akışını yavaşlatır.Isı ve çeşitli etkinliklere uyum sağlama hızı azalır, uç noktalarda, özellikle bacaklarda dolaşım daha da yavaşlar.5) Sinir sistemiDuyu algılaması ve motor gücü azalır.6) GörmeGöz merceğinde ve gözdeki kan damarlarında değişiklikler oluşabilir.7) DeriDiğer organların yaşlanması deriyi etkiler. Do-laşun değişiklikleri kan miktarını azaltır ve duyu ve motor uyarıların taşınmasını yavaşlatır.Bezlerin etkinliklerinin azalması ve diğer yaşlanma öğeleri saçın rengini, yapısını ve miktarını değiştirebilir.8} UykuUyku düzeni değişir. Etkinliğin azalması uzunsüreli uyku gereksinmesini ortadan kaldırır,ancak genellikle gündüz uyumaya gerekduyulur.9) BeslenmeEtkinliğin azalmasıyla daha az besine gerek duyulur.Tad alma duyusu daha az duyarlı hale gelir.10) Cinsel YaşamKadınlarda adet kanaması durur ve menapoz başlar.Erkeklerde cinsel etkinlik azalır.Kemikler zayıflar ve kolayca kırılabilirler.Kan damarları esnekliğini kaybeder. Kalp iç organlara yeterli kanı sağlamak için daha çokçalışmalıdır.Ufak bir çürükte dişetleri bozulur ve dişler iltihaplanır.Diyet alışkanlıkları değişebilir. Yüzün görünümünde de değişiklikler oluşabilir.Kişi bu eksikliğin farkına varmayıp ya da ön em s e meyi p, söylenenleri sık sık yanlış anlayabilir. Grup etkinliklerinden uzaklaşarak fendini yalnız hissedebilir. Pıhtılar oluşabilir.Eğer varis damarları varsa çatlayıp ülser oluşturabilirler. Kısmi ya da genel felç oluşabilir.Kişi soğuğa karşı duyarlıdır ve vücut ısısı genellikle düşüktür.Dış uyarılara karşı duygusal ve motor uyarılar ve karşıt tepkiler geriler. Kişi tehlikelere daha yavaş tepki gösterir.Görme değişiklikleri, herhangi bir etkinlik sırasında oluşursa kişi duygusal tepki gösterebilir. Zayıf görme nedeniyle daha kolay kaza olabilir. Kişi puslu ya da kısıtlı görebilir. Glokoni ya da katarakt oluşabilir. Uç noktalar, özellikle ayaklar şişebilir, yanma üşüme hissedilebilir. Deri kolayca çürüyebilir ve özellikle ayaklar ve bacaklar kolayca iltihaplanabilir. Deri kuruyup buruşabilir.Saçlar beyazlanabilir, kuruyabilir, incelebüir.Boş zamanların artması daha sık dinlenme ve uykuya yol açar. Geceleri uyuma süresi kısalır.İştah azalabilir ve yiyeceğe karşı ilgisizlik oluşabilir.Genel menapoz belirtileri sıcak basması, terleme ve sıkıntıdır.Kadınlarda da, erkeklerde de telaşlı ve üzüntülü dönemler görülebilir ve yaşam ümitleriniyitirebilirler.Alınması gereken önlemlerBelirli aralıklarla sağlık kontrolünden geçmek.Fiziksel darbelerden korunmak. Geniş, orta yükseklikte topuğu olan, sağlam ayakkabılar giymek gerekiyorsa bilek desteği kullanmak.Merdivenleri iyi aydınlatmak, tamir ettirmek, ortalıkta fazlalık bırakmamak, trabzanların bulunmasına dikkat etmek.Düzenli diş bakımı yaptırmak. Ağzı teiniz ve mikropları barındırmayacak biçimde tutmak. Dengeli beslenme diyeti uygulamak.Bu eksikliği kabullenme ve düzeltme için yardım kabul etmek. Gerekli tıbbi yardım sağlamak. Gerekiyorsa işitme cihazını (kulaklığı) kullanmayı öğrenmek.Dolaşımı kolaylaştırmak için olabildiğince aktif olmak. Ülser ya da derideki açık yaralar için tıbbi yardım.sağlamak.Kasların gevşemesi ve dolaşımın kolaylaşması için salıncaklı sandalye gibi yardımcılar kullanmak. Dinlenmek için uzanıldığuıda ayakları kalp hizasına kadar yükseltmek. Kalp damar sistemi üzerine bir sağlık kontrolünden geçmekAğıza uygun protez yaptırmak.Ağız içi ve protez temizliğine dikkat etmek.Aileyi, arkadaşları ve diğerlerine duyma güçlüğü çeken kişiyle yüzyüze ve tek tek konuşmaları gerektiğini hatırlatmak.Deriyi kuru tutmak. Gerekli biyokimyasal ve hemotolojik analizleri belirli zamanlarda yenilemek.Sıcak ve soğuğa karşı önlem almak. Ağrıyı bir tehlike belirtisi olarak kabul etmek.Bellek kaybının etkisini gidermek için yazarak not almak.Yakından çalışma ya da okuma için bol ışık sağlamak.Gözleri sık sık dinlendirmek.Ayakları temiz ve kuru tutmak, dinlenirken yükseltmek.Deride bir kızarıklığı ya da yarayı doktora bildirmek.Vücut ısısı kaybını giyinerek önlemek. Evi ve yerleri yeterince sıcak lutmak.Kaza olasılığı yaratacak şeylere karşı gereken önlemleri almak. Gerektiğinde tıbbi yardım almak. Düzenli göz kontrolleri yaptırmak. Ortalıkta kazaya yol açabilecek eşya bırakmamak.Saçları temiz tutmak ve günde en az bir kere fırçalamak.Saçları fırçalamak, kafatası derisinde dolaşımı hızlandırır.Sabunu az kullanmak.Hareketsizliği kesinlikle engellemek. Çok fazla yorulmadan, sürekli birşeylerle uğraşmak.Boy ve yaşa göre gereken ortalama ağırlığı ya da biraz altını korumak.Dengeli beslenme uygulamak.Daha sık aralıklarla daha az yemek yemek.Sindirim zorluğuna yol açan yiyecekleri yememek.Yaşam döngüsünün bu dönemini anlamaya, tanımaya çalışmak. Tıbbi kontrolden geçmek.İlginç etkinlikle planlayarak, sürekli birşeylerle uğraşmak. Organizmada oluşan yapısal ya da işlevsel değişikliklerin gerçek nedeni yaşlılık olabileceği gibi, çeşitli hastalıklar da olabileceği gerçeği daima akılda tutularak ve bu konuda bir genelleme yapılmaması gereği göz ardı edilmeden bazı yaşlı kişilerde görülebilecek değişiklikler genel olarak şu biçimde sınıflandırılabilir: Kemiklerde: Atrofi osteoporoşis, kalsiyum metabolizması bozukluğu sonucu ortaya çıkan sorunlar, omurgada eğilme, boy kısalması. Kaslarda: Esneklik kaybına bağlı olarak gevşeme ve kasılma işlevlerinin gerilemesi, kas gücü azalması sonucunda çabuk yorulma, fiziksel iş gücü kaybı ve yürümede güçlük. Kardiovasküler sistemde: Parenkimal doku kaybı, özellikle kalp damar sistemindeki aterosklerotik değişmelerin kalbin beslenmesini bozması, kalbin kan pompalama gücünün azalması, kapakçıklarda sertleşme ve kalsiyum birikmesi, sistolik ve diyastolik basıncın yükselmesi. Solunum sisteminde: Akciğer kapasitesinin düşmesine neden olan fibröz değişmeler ve anfizem oluşumu, vîtal kapasitesinin azalması.” Gastro-intestinal sistemde: Mukozada atrofi, kas katlarında zayıflama, tonusun azalması. Tükürük salgısının azalması, ağız kuruluğu, dilde atrofi, tat doyuşunda azalma, dudak ve oral mukozada ödem, ağız kenarında kuruluk ve çatlaklar, mide asit salgısında azalma.Ürogenital sistemde: Bağdokusu artışı ile böbreklerin işlev yetersizliği, glomerüler filtrasyon oranında azalma, idrar torbasında atrofi, sistit ve prostat hipertrofisi.Deride: Pigmentasyon artışı, su içeriğinin azalması, ter bezlerinin dejenerasyonu. Epidermis tabakasının incelmesi, saydamlaşması, elastik liflerin azalması ve su kaybı. Endokrin bezlerde: İç salgı bezlerinde gerileme görülür. İdrarda 17-ketosteroid çıkışı azalır. Tiroit hormon salgısı geriler. Bazal metabolizma: Tam dinlenme durumunda, yalnız iç organların temel yaşam etkinliklerini sürdürmek için harcadıkları enerji olarak tanımlanan bazal metabolizma, zamanla azalma gösterir. Bu durum vücuttaki enerji üreten reaksiyonların yavaşladığına kanıttır. Başta tiroit bezi olmak üzere, bazal metabolizma üzerinde etkili olan iç salgı bezlerinin de bu değişime katkısı büyüktür. Solunum ve dolaşım sistemlerindeki yetersizlikler, biyolojik oksidasyonlar için gerekli 02′nin sağlanamaması da bazal metabolizmanın azalmasında rol oynayan etkenlerdir.

http://www.ulkemiz.com/hayat-surecinde-ortaya-cikan-yapisal-ve-islevsel-degisiklikler

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati Yeteneğimizi Nasıl Artırabiliriz?

Empati konusunda şimdiye kadar birçok şey duymuşuzdur; ancak bu yazıda empatiye biraz daha farklı açıdan bakabilme imkanı yakalayacağız.Harvadlı ünlü bir psikolog olan Steven Pinker, empati konusuna şu açıdan yaklaşıyor: Empatiyi bireylerde artıran en büyük etken ”Sevimlilik” tir. Burada sevimlilikten kastedilen bildiğimiz dış görünüşe dayanan, mesela büyük gözlü olmak, büyük kafalı olmak ve küçük göreli sevimli bir yüze sahip olmak… Pinker, ayrıca yapmış olduğu kayda değer bir analizinde, Empati konusunda profesyonel girişimcilik karakterine sahip olan kurumların bu konuya gerektiğinden biraz daha fazla önem verdiğini birçok alanda fark edildiğinden bahsetmiştir. Örneğin çoğu hayır kurumları yardım toplamak istediklerinde afişlerinde veya sloganlarında ekseriyetle çocuk resimleri kullanırlar ve bunun bireylerde empati kurma kapasitesini artırması beklenir ve tahmin edildiği üzere de hemen hemen hepsinde başarıya ulaşılır. Aynı şekilde bir başka organizasyonda ”Panda” resimleri kullanılarak insanlardan bekledikleri ilgi toplanmaktadır.Perspektifimizi biraz yana kaydırıp şu açıdan da bakarsak bu konuya hak vermek pek olasıdır: Diğerlerine göre göreli olarak daha sevimli olan çocukların, öteki çocuklara nazaran evlat edinilme sayıları çok daha fazladır. Pinker’ın tartışmaya açık bir savı ise, bebek yüzlü suçluların diğer suçlulara nazaran daha hafif cezalar aldığı yönünde. Eğer doğuştan gelme ayrıcalıklı bir güzelliğiniz yoksa mahkemeye çıkmadan önce tıraş olup, düzgün giyinmekten başka yapabileceğiniz pek bir şey kalmıyor. İşin şakası bir yana Pinker, bu örnekleriyle bize empati konusuna farklı bir açıdan bakma şanşı sunuyor. Aynı zamanda Kaliforniya üniversitenin yapmış olduğu bir araştırmada, refahın empati kurma kabiliyetini engellediği ortaya koyuluyor. Lüks arabalara sahip olan sürücüler trafikte diğer motorlu araç sahiplerine yol vermeme, hatta onların haklarını çiğneme konusunda oldukça ileri giderler. Aynı şekilde yaya geçidinde yayaların geçiş haklarına saygı göstermemek konusunda da listenin ilk sırasında yer almaktalar. Ayrıca, refah sahibi insanların kalp atış hızlarının, kanserli bir çoçuk videosu izlediklerinde diğer insanlara kıyasla daha az etkilendiğini araştırmalar ortaya koymuştur.Geçen sene Michael W.Kraus ve Bennett Callaghan tarafından yayınlanan bir makale de oldukça çarpıcıdır. Amerika’daki bir istatistiğe göre Amerikalıların en zengin kesimin yüzde 20’si kayda değer bir şekilde, yüzde 20’lik en fakir Amerikan vatandaş kesimine göre çok bariz bir şekilde hayır kurumlarına daha az yardımda bulunuyor. Bunu fakir insanların aynı koşullara sahip olan insanlara karşı daha fazla empati kurabilmesi olarak açıklayabiliriz.Peki empatimizi nasıl artırabiliriz?Kaliforniya üniversitesinden bir başka uzman ise yapmış olduğu tespitte, sürekli kötü ve dram dolu insanları düşünen ve onların hayatlarını anlamaya çalışan insanların, beyinde şefkat kurma ile doğrudan bağlantılı olan sinir hücrelerinin çok gelişmiş olduklarını ortaya koymuştur. Bunun yanında, yoga, meditasyon, dua gibi aktiviteler empati kurma yeteneğimizi yukarılara taşımaktadır. Doğada seyahate çıkmak, hayır kurumlarında gönüllü olmak, komşu veya yakın ülkeleri ziyaret edip faklı kültürdeki insanlara karşı da empati kurabilmek bize dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olur.Özet olarak şunu söyleyebiliriz: Empati yeteneğimizi doğuştan almayız, adı üstünde bu bir yetenektir ve üzerinde çalışarak oldukça başarılı sonuçlar elde edebiliriz.Kaynakça: 1)http://www.nytimes.com/2015/01/29/opinion/nicholas-kristof-how-do-we-increase-empathy.html?src=me&_r=0 2)http://www.pnas.org/content/109/11/4086.full 3)http://www.scientificamerican.com/article/how-wealth-reduces-compassion/Yazar: Ihsan Taskinhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/empati-yetenegimizi-nasil-artirabiliriz

Yeşil Çay Beyin Gücümüzü Artırıyor

Yeşil Çay Beyin Gücümüzü Artırıyor

YENİ BİR ARAŞTIRMAYA GÖRE YEŞİL ÇAY BEYİN GÜCÜMÜZÜ, ÖZELLİKLE İŞLER BELLEĞİMİZİN KAPASİTESİNİ ARTIRIYOR Şimdiye kadar yeşil çayın bir sürü pozitif ektisinin olduğu varsayılıyordu. İlk defa, Basel Üniversitesi’ndeki araştırmacılar yeşil çay özütünün bilişsel fonksyonları, özellikle işler bellek kapasitesini artırdığını ifade ediyor. İşviçre’deki bulgular bunama gibi klinik vakalarda da bu bitkinin kullanılabileceğini söylüyorlar. Bulgular Psychopharmacology adlı akademik dergide yayınlandı. Önceki araştırmalarda yeşil çayın belirli parçaları detaylıca incelenerek kanser araştırmalarında kullanılıyordu. Son zamanlarda, bilim insanları içeceğin beyin üzerindeki pozitif etkisini araştırmaya başladı. Değişik araştırmalar yeşil çay ile bilişsel performans arasında bir bağ bulabildi ama altındaki sinirsel bağ şu anda çok açık değil. Daha iyi hafıza Yeni bir çalışmada Basel Üniversitesi’nden Profesör Christoph Beglinger ve Psikiyatrik Üniversite Kliniği’nden Profesör Stefan Borgwardt yeşil çayın beynin efektif bağ kurmasında, yani bir beyin bölgesinin diğer bir beyin bölgesini etkilemesi açısından bir işlevi olduğunu buldular. Aynı zamanda bu bağlantı işler bellek konusunda yeşil çayın etkisini de ortaya koyuyor. Sağlıklı erkek bireyler üzerinde yapılan araştırmada, içinde birkaç gram yeşil çay özü bulunan bir içecek içirilerek hafıza testi uygulandı. Daha sonra bilim insanları tarafından MRI kullanarak beynin nasıl etkilendiği ölçüldü. Sonuçlar beynin parietal ve frontal bölgeleri arasında daha kuvvetli bir bağ oluştuğunu gösterdi. Bu bulgular deneklerin hafıza konusunda uygulamalarında gelişme göstermesinin nedenini de açıklığa kavuşturdu. Borgwardt bulguların yeşil çayın beynin kısa süreli sinaptik bağlantısını güçlendirdiğini açıkladı. Klinik anlamda olası sonuçlar Araştırmanın olası sonuçları: Hafıza işlem çalışma sırasında frontal ve parietal beyin bölgeleri arasında etkili bağlantı modelleme ve bunama gibi nöropsikiyatrik hastalıklarda bilişsel bozuklukların tedavisi için yeşil çay etkinliğini değerlendirmek için yardımcı olması olasılıklar arasında.   Referans :  André Schmidt, Felix Hammann, Bettina Wölnerhanssen, Anne Christin Meyer-Gerspach, Jürgen Drewe, Christoph Beglinger, Stefan Borgwardt.Green tea extract enhances parieto-frontal connectivity during working memory processing. Psychopharmacology, 2014; DOI:10.1007/s00213-014-3526-1 Nathalie Barki http://bilimfili.com/yesil-cay-beyin-gucumuzu-artiriyor/

http://www.ulkemiz.com/yesil-cay-beyin-gucumuzu-artiriyor

İphone’nun Pil Ömrünü Uzatacak 4 Adım

İphone’nun Pil Ömrünü Uzatacak 4 Adım

Bilindiği gibi İphone teknolojinin göz bebeğidir. Sürekli kendini yenileyerek her geçen gün kullanıcılarına daha gelişmiş imkânlar sunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/iphonenun-pil-omrunu-uzatacak-4-adim

Samsung dünyanın en büyük hard diskini piyasaya sürdü: 16 TB’lik SSD

Samsung dünyanın en büyük hard diskini piyasaya sürdü: 16 TB’lik SSD

Bilişimle ilgili hayat tarzımızı donanımın sınırları içinde tutmak her zaman kolay olmuyor. Fotoğraflar, filmler, müzik, oyunlar, aklınıza ne gelirse.

http://www.ulkemiz.com/samsung-dunyanin-en-buyuk-hard-diskini-piyasaya-surdu-16-tblik-ssd

Empati bizim için bir seçim mi?

Empati bizim için bir seçim mi?

Bir ölüm trajiktir. Bir milyon ölüm ise istatistik… Empatiyle ilgili üzücü gerçeği ortaya koyan bu deyişi daha önce de duymuşsunuzdur.

http://www.ulkemiz.com/empati-bizim-icin-bir-secim-mi

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir

1. Termik Düzeneklerle Güneş Elektriği Yoğunlaştırmalı güneş toplayıcıları yöntemi ile güneş ısının bir sıvıya buharlaştırılması sonucu ve klasik termik santrallere benzer biçimde buhar türbini ve jenaratörle elektrik elde edilmektedir. 2. Fotovoltaik Düzeneklerle Güneş Elektriği-Fotovoltaik Hücre Nedir? Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır… Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel yada seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri yada paralel bağlanarak bir kaç Watt’tan megaWatt’lara kadar sistem oluşturulur. Fotovoltaik piller ilk olarak 1839 yılında Fransız fizikçi Edmond Becquerel tarafından bulunmuştur. Fotovoltaik Hücre Yapıları Günümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi güneş pilleri de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında güneş pili yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir. Yarı-iletken maddelerin güneş pili olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum’un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine “verici” ya da “n tipi” katkı maddesi denir. P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de “p tipi” ya da “alıcı” katkı maddeleri denir. P ya da n tipi ana malzemenin içerisine gerekli katkı maddelerinin katılması ile yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve n tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani p tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, n tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, p tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine “geçiş bölgesi” ya da “yükten arındırılmış bölge” denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan “yapısal elektrik alan” olarak adlandırılır. Yarıiletken eklemin güneş pili olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır. Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar valans bandı ve iletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini valans banddaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem güneş pilinin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde güneş pili, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, güneş pilinin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun pil yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum: Önce büyütülüp daha sonra 200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tekkristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuvar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15’in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çokkristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de daha düşük olmaktadır. Verim, laboratuvar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit (GaAs): Bu malzemeyle laboratuvar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır. Amorf Silisyum: Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum güneş pilinin bir başka önemli uygulama sahasının, binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler olarak, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci olarak kullanılabileceği tahmin edilmektedir. Kadmiyum Tellürid (CdTe): Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş pili maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuvar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir. Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2): Bu çokkristal pilde laboratuvar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir. Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler: Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %17’nin, pil verimi ise %30’un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden yapılmaktadır. 1980’li yılların ortalarından evvel, PV güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri ve kapsülleri (modül) bazı dayanıklılık problemleri göstermiş olmalarına rağmen, bu sıkıntılar genellikle aşılmıştır ve bunların büyük çoğunluğu şimdi memnun edici bir şekilde görevini yapmaktadır. İtibarlı üreticiler ürettikleri kapsüllerin simdi 1-20 yıl ömürlü olmalarına güvenebilmektedir. Birçok üretici en az on yıllık bir garanti vermektedir. Buna karsın, amorf güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler için garanti genellikle 2-3 yıl arasındadır. Silikon güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler ilk piyasaya çıktığında, 1970’lerdeki son derece yüksek seviyede olan, güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin fiyatları sürekli aşağıya düşmüştür. Su anda, oldukça büyük kristalli silikon kapsülleri siparişleri için fabrika dışı fiyat yaklaşık 4.00 – 5.00 ABD$/Wp’dir. Donatıların monte edilmiş (kurulu) fiyatları tasıma ve isçilik maliyetleri,kâr hadleri, siparişin büyüklüğü ve bir sürü diğer faktörlere bağlıdır ve 7.00 – 8.00ABD$/Wp’dan aşağı olması mümkün değildir. Gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarından gelen küçük siparişler için, fiyatlar muhtemelen 10.00 ABD$/Wp’ın üzerinde ayarlanacaktır. Donatıların bakım ihtiyaçları basittir. Yapılması gereken temel bakım, yüzeyi temiz tutmak olacaktır. Yüzeyin çok az tozlanması bile toplam elektrik akımının azami çıkış gücünü önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca, donatıların üzerine düşebilen kus pislikleri ve yaprak gibi küçük nesnelerin ortadan kaldırılması da önemlidir. Söz konusu nesneler sadece bazı güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri gölgelemekle kalmaz, aynı zamanda üniteler diğer güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin sağladığı enerji ile aşırı ısınmış hale gelebilir ve bu durum her zaman için zarar verebilir . Yine donatının tamamen bir şeylerle karartılmamış olduğundan emin olmak esastır; Küçük bir karartılmış alan bile elektrik akımının azami çıkış gücünü %50’ye kadar azaltabilir. Fotovoltaik Modül,Panel Ve Diziler Fotovoltaik hücreler daha yüksek akım,gerilim veya güç seviyesi elde etmek için elektriki olarak seri veya paralel bağlanırlar.Fotovoltaik modüller çevre etkilerine karşı sızdırmazlık sağlayacak şekilde birbirine eklenmiş fotovoltaik hücreler içerirler.Fotovoltaik paneller elektrik kabloları ile birbirine bağlanmış iki veya daha çok sayıda Fotovoltaik modül içerirler.Fotovoltaik diziler ise belli sayıda Fotovoltaik modül veya panel içeren enerji üretim ekipmanlarıdır. Fotovoltaik Hücrelerin Teknik Analizleri V-I denklemi Kirchoff’un akım(birinci) yasasından türetilerek elde edilmiştir. Burada; IPh: : Işık Akımı ID: Diyot Akımı IS: Diyot Ters Doyum Akımı m: Diyot “ideal faktörü” m = 1…5VT Termal gerilim: ; VT = 25,7mV at 25°C. k s: Boltzmann sabiti k = 1,380658 • 10-23 JK-1 T: mutlak sıcaklık; [T] = K (Kelvin) 0 K = -273,15°C e: bir elektronun yükü e = 1,60217733 • 10-19 As Örnek Olarak Panasonic Suncream II PV Panelinin Özellikleri Boyutlar İşletme akımı-İşletme Gerilimi Bir Fotovoltaik Sistem Nasıl Çalışır? Basitçe PV sistemleri de diğer elektrik üretim sistemlerine benzer olarak çalışır.Sadece kullandıkları ekipmanlar değişiktir.Sistemin operasyonel ve fonksiyonel ihtiyaçlarına bağlı olarak DC-AC inverter,Akü,Şarj kontrol ünitesi,yedek güç kaynağı ve sistem kontrolörü gibi ekipmanlara ihtiyaç duyulabilir. Şekil’den görülebileceği gibi PV dizisi tarafından üretilen DC gerilim bir adet şarj kontrolünden geçirildikten sonra akü grubuna yollanır burada depolanan enerji ışınımın az olduğu saatlerde sisteme gerekli enerjiyi sağlar.Akü grubundan çıkan DC gerilim bir adet inverter yardımıyla AC gerilime dönüştürülerek evlerimizde kullanabileceğimiz şekle dönüştürülür. Bir PV Sisteminin Diğer Parçaları ve Verimlilik DurumuAkümülatörler Enerji taleplerinin (üretilene göre) azlığı günesin tam olarak ise yarar durumda olmasının sonucudur; bu sebepten, PV sistemleri tarafından üretilen elektrik akımı genellikle istendiği zaman kullanmak için depolanmalıdır. İhtiyaç duyulan depolamanın kesin miktarı kullanıcı için arzın sürekliliğinin önemine bağlıdır. Örneğin,bir ev sahibi bulutlu havalarda lambaların ve TV’nin kullanımı için elektrik akımının kesilmesini göze alabilmesine rağmen, bir telekomünikasyon röle istasyonu veya bir sağlık ocağında PV ile çalışan bir soğutucu gibi çok önemli bir uygulamada güneş ışığının az geldiği muhtemel dönemlerde veya bir PV sisteminde geçici bir kesilmenin tamamını karşılayacak şekilde yeterli miktarda elektrik akımı mutlaka depo edilmelidir. Bir sistemin herhangi bir güneş enerjisi girdisi olmadan çalışmasının tasarlandığı genellikle gün cinsinden ölçülen bu zaman uzunluğuna onun kendi kendini idare etme dönemi denilmektedir. PV sistemleri genellikle 12 voltluk kursun-asit akümülatörleri kullanır. Daha pahalı, yeniden şarj edilebilir nikel kadmiyum akümülatörler çoğu kez yeniden şarj edilebilir lambalar gibi küçük uygulamalarda kullanılır. Standart oto akümülatörleri (aküleri) çok sık kullanılmaktadır, ancak onların zayıf tarafları mutlaka akılda tutulmalıdır ve sistemin tasarımıyla bağdaştırılmalıdır. Bazı üreticiler popüler adıyla güneş enerjisine dayalı aküler (solar batteries) satmaktadır; bu aküler de kursun-asit tipindedir fakat bu tip akülerin tasarımında yapılan bazı tadilatlar onları güneş enerjisine dayalı bir tesisattaki çalışma koşullarına daha uygun hale getirmektedir. Oto akülerini PV sistemlerinde kullanmada ortaya çıkan sorun, onların güneş ışığından elektrik enerjisi üreten PV sistemlerinde kullanmaya göre tasarlanmamış olmalarıdır. Bu aküler bir araçta normal kullanımda, marsa basıldığı zaman akü az miktarda elektrik akımı boşaltır ve motor bir kere çalıştıktan sonra akünün şarjı çabuk eski haline gelir. Böyle durumlarda, kursun-asitli oto aküleri üç veya dört yıl veya daha fazla dayanabilir. Ancak aynı akü düzenli olarak yüksek boşalmaya maruz kalırsa, onun ömrü büyük ölçüde azalır (%75’lik düzenli boşalma ile ömür yaklaşık beste bir olup, periyodik boşalma olduğu zaman ise %10’dur). Bunun dışında, eğer akü tamamen bitinceye kadar boşaltılırsa, ciddi ve vahim hasar verilir. Kapalı veya“bakım istemez” aküler özellikle ciddi boşalmalardan zarar görebilir ve onlar aynı zamanda büyük sıcaklık değişmelerinden zarar görme olasılığı yüksektir; bu nedenle birçok PV sistem tasarımcısı sıcak ülkelerdeki PV uygulamalarında onların kullanımı aleyhinde tavsiyede bulunmaktadır. Netice itibariyle, her ne kadar oto aküleri PV tesisatlarında tatmin edici bir şekilde çalışabilseler de, sistem tasarımında ve çalıştırılmasında büyük dikkat gereklidir “Solar” aküler, oto akülerinin bazı zayıf taraflarını bertaraf etmek için tasarlanmıştır. Solar aküleri oto akülerinden daha fazla miktarda bir asit çözeltisini bir arada bulundurur ve ilaveten daha fazla miktarda aktif madde içerir. Bu durum onların normal PV uygulamalarının şarj olma ve boşalma devrelerinde daha dayanıklı olmalarını sağlar. Eğer bu aküler yavaş yavaş boşaltılırsa, önemli miktarda ekstra kapasite yaratırlar. Kısaca C100 olarak adlandırılan, 100-saatin üzerinde bir kullanım (boşalma) kapasitesi, C8 veya C10 olarak bilinen 8-saatlik veya 10 saatlik kullanım kapasitesinin genellikle iki katıdır. 8-saatlik veya 10-saatlik kullanım kapasiteleri mutlaka eve ait PV sistemlerinin tasarımında kullanılmalıdır, fakat 100-saatlik kapasite maksimum emniyet tedbirlerinin gerekli olduğu bir telekomünikasyon uygulamasında uygun olabilir ve akünün depolama kapasitesi PV sisteminin ihtiyacını bir hafta karşılamaya mutlaka yeterli olmalıdır. Akü ömrü ve akünün depolama büyüklüğü arasında faktörlerin bir dengesi vardır. Sağlanan daha büyük miktarda depolama kapasitesi, daha düşük seviyede boşalma ve daha uzun ömürlü bir akü demektir, fakat daha yüksek bir başlangıç maliyeti anlamına gelir. Genellikle, bir eve ait PV teçhizatında akü kapasitesi ev sahibinin günlük elektrik tüketiminin yaklaşık beş katı olmalıdır. Normal toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarı koşullarında, bu durum boşalmayı yaklaşık %20’ye kadar sınar (yani akünün en fazla %20’si boşalır). Bununla birlikte, satıcılar ve alıcılar her zaman bir PV tesisatının başlangıç maliyetini azaltmak için aküyü normalden daha küçük kullanmaya özenirler. Kullanıcılar da uygun biçimde tasarlanmış bir sistemdeki aküyü değiştirme zamanı geldiğinde daha küçük boyutlusunu monte etmeye masrafları kısmaya özenebilir. Akülerin bakım ihtiyaçları zahmetli değildir, fakat bakım mutlaka yapılmalıdır. Akü mutlaka damıtık (saf) su ile dolu tutulmalıdır ve nem oranı düşük olan sıcak alanlarda kurulan PV tesisatlarında bunun yapılması özel önem taşır. Mutlaka damıtık su kullanılmalıdır, çünkü saflığı bozan maddeler aküye zarar verebilir; gelişmekte olan dünyanın uzak kırsal alanlarında damıtık/saf su bulma güçlüğü küçümsenmemelidir.Akünün kutup basları temiz tutulmalıdır ve altı ayda veya yılda bir vazelin sürülmelidir. 30 C’nin üstündeki sıcaklıklarda akünün ömrü ve performansının önemli ölçüde düşmesi nedeniyle, akü her zaman serin ve çok iyi havalandırılmış bir yere yerleştirilmelidir. Akülerin ömürleri büyük ölçüde bakım durumlarına bağlı olarak değişir. Bir sistem için tasarlanan ve çok iyi bakılan bir durumda, bir oto aküsü 4–5 yıl dayanabilir, fakat umumiyetle 1-2 yıllık bir ömrü vardır. Dikkatli bakımla ve boşalma seviyeleri yaklaşık %15’i geçirilmediği takdirde, “solar” aküleri için 8-10 yıllık bir dayanma ömrü beklentisi gerçekleşebilir, fakat gelişmekte olan dünyada normal çalışma koşullarında yaklaşık beş yıllık bir ortalama ömür daha gerçekçidir. Akü kapasiteleri amper saat (Ah) cinsinden ölçülür ve PV uygulamalarında kullanılan aküler yaklaşık 15-300 Ah arasında değişmektedir. Akü maliyetleri akünün kapasitesi yanında kullanılan malzemenin kalitesi ve yapım kalitesine bağlıdır.Değişen isçilik ve malzeme maliyetleri veya piyasadaki rekabetin dereceleri nedeniyle, ülkeler arasında önemli farklar bulunabilir. Oto aküleri genellikle yaklaşık 1.00 $/Ah’e mal olmaktadır, fakat önemli değişmeler vardır. İyi kalite solar aküleri yaklaşık 2.00 $/Ah’e mal olmaktadır. Sistemi Dengeleyen Diğer Unsurlar Aküyü aşırı şarjdan ve cereyan boşalmasından korumak için elektronik bir şarj regülatörü kullanılır. Evlerdeki PV sistemlerinde kullanılan elektronik şarj regülatörleri şarj seviyesine bağlı olarak akünün voltajının düştüğünün veya yükseldiğinin tespitinde is görmektedir. Voltaj tamamen şarjlı akü seviyesinin üzerine çıktığı zaman, regülatör PV donatısından voltajı keser; yine voltaj kabul edilebilir boşalma seviyesinin altına düştüğü zaman regülatör yükü keser. Şarj regülatörlerinin gelişmişlik seviyesi ve buna bağlı olarak onların sağladığı koruma oldukça değişme gösterir. Ucuz modeller ekseriyetle aşırı yükten korumak için yükün kesilmesi gerektiği zaman kararı kullanıcıya bırakarak, sadece aşırı yükten koruma özelliğine sahiptir. Eğer yeterli büyüklükte bir akü kullanılıyorsa ve sistem yönetiminde tedbir alınıyorsa bu bir sorun yaratmaz, aksi halde akünün ömrünün kısalmasına yol açması mümkündür. Bazı şarj regülatörlerine sıcaklık algılayıcıları takılmış olup, eğer akünün sıcaklığı 30 C’yi geçerse, şarj olan voltajın azaltılmasına izin vermektedir ve böylece akünün zarar görmesine karsı ek bir koruma tedbiri sağlamaktadır. Şarj regülatörlerinin maliyetleri genellikle özelliklerine, imalât yerine göre değişir. Endüstriyel dünyada üretilen gelişmiş özelliklere sahip regülatörlerin fiyatları 100 $ ve üstündedir, oysa gelişmekte olan dünyada üretilen ve sadece aşırı yüke karsı koruma sağlayan modeller 10 $ kadar bir paraya bulunabilmektedir. Şarj regülatörlerini çoğu kez daha ucuz PV tesisatlarına monte etmekten kaçınılmaktadır.PV sistemleri çoğunlukla 12 voltluk bir doğru akım üretmek için tasarlanır. 220 voltluk bir dalgalı akımın gerekli olduğu durumda, bu bir elektronik adaptörle (çevirici)sağlanabilir. Bir elektronik adaptör kullanılması ile %15’e kadar varan önemli bir güç kaybı meydana gelebilir, ancak bu tür bir akım standart ev aletlerinin kullanılmasına imkân vermektedir. Bununla birlikte, PV sistemleri ile standart ev aletlerini kullanmanın önemli sıkıntılarından birisi, birçok ev aletinin enerji randımanı dikkate alınarak tasarlanmamış olmasıdır. Bu durum ana elektrik şebekesine bağlı tüketiciler için önemli bir problem değildir. Buradaki tek etkisi aylık faturaya ekstra bir miktar kilovat saat ilavedir. Enerji düşüklüğünün ihtiyaç duyulan kapsüllerin alanını ve sistemin toplam maliyetini önemli ölçüde artırması durumunda, onun bir PV sistemine önemli bir etkisi vardır. Sistemi dengeleyici diğer unsurlar; kablolar, bağlantı elemanları, devre anahtarları (şalterler), bağlantı kutuları (buvatlar), elektrik sigortaları ve diğer küçük kalemlerden oluşur. Bunlardan birçoğu açık alanda monte edilmiştir ve bu yüzden sert hava koşullarına maruz kalır; eğer sistemin iyi çalışması isteniyorsa, bu elemanların mutlaka iyi kaliteli ve dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş olması gerekir. Çürük veya hasarlı bağlantılar sisteme verilebilecek elektrik miktarını azaltır ve sistemin bütünüyle islemez hale gelmesine neden olabilir. Şimşekli, yıldırımlı fırtınaların yaygın olduğu yerlerde, sistemler için paratoner görevi gören iletkenlere gereksinim duyulabilir. Teçhizat için payandalar sisteminin doğru biçimde tasarlandığından ve inşa edildiğinden emin olmak da önemlidir. PV donatısı bir binanın çatısına kurulacağı zaman, hava dolaşımına imkân vermek ve aşırı sıcaklık oluşmasını önlemek için (PV donatısı) çatı yüzeyinden kısa bir mesafe yukarıya kaldırılarak kurulmalıdır. Ayrıca, PV donatıları, alanı etkilemesi muhtemel en güçlü rüzgarların uçurma/yukarı kaldırma etkilerine mukavemet etmeye yetecek kadar mutlaka sıkı bir şekilde bağlanmalıdır. Düzenli temizleme işlemleri kesinlikle yapılmalıdır. Donatıların yere monte edildiği durumlarda, onlar mutlaka ekseriyetle betondan olmak üzere sağlam temeller üzerine inşa edilmeli ve onları insanlardan ve hayvanlardan korumak için muhafazalı bir parmaklık içine alınmalıdır. Uygulama Alanında Randıman Oranları ve Elektrik Akımının Çıkış Gücü PV sistemlerinin uygulama alanındaki toplam randıman oranları (verim oranları) kapsüller (modül) için laboratuarda belirlenen randıman oranlarından oldukça düşüktür. Örneğin, standart laboratuar test sıcaklığı olan 25 ºC’nin üzerindeki her 10 ºC artış için güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin randıman oranı yaklaşık %0.5 düşer. Bu durum öğle sıcaklığının sık sık 30 ºC’yi geçtiği ve kapsüllerin çoğunlukla 60 ºC ve daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu bir çok tropik ülkede gerçekten önemli olabilir. Toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarının azami olduğu koşullarda, söz konusu aşırı sıcaklık güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler randıman oranında %20’ye kadar bir düşüşe yol açabilir. Ticari olarak piyasada bulunan tüm güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin teknoloji ve alet itibariyle belirli bir zamanda ulaşılan en üst gelişme düzeyinde randıman vermediğini hatırlatmakta fayda vardır. Bu özellikle piyasadaki daha ucuz ürünler için söz konusudur. Birçok ucuz fiyatlı kapsüller, daha yüksek-kaliteli ürünlere geçiş yapan üreticiler tarafından indirimli fiyatlarla eski stoktan verilen ürünlerden oluşmaktadır. Ayrıca kablolardan, devre anahtarlarından, elektrik yükü regülatörlerinden ve diğer elemanlardan da kayıplar olur. Bu nedenle kablo uzantıları mümkün olduğu kadar kısa ve kablo çapları uygun ebatta tutulur; uzun, ince ve ucuz kabloların kullanılması önemli kayıplara neden olabilir. Gevşek veya paslanmış bağlantılar da bu kayıpları artırır. Tozlar ve gölge yapan pislikler de sistemin performansını maksimum değerinin altına indirir. Kapsüllerin elektrik akımı çıkış gücü için kabul edilen toplam %10’luk bir kayıp, çoğunlukla başlangıçta sistemin enerji verim gücünün hesaplanmasında biraz iyimser bir varsayım olarak alınmaktadır. Cereyanı şarj etme-boşaltma devresinin genel toplam randımanı (verimliliği) yaklaşık %80’dir, ancak akü eskidikçe kayıplar önemli ölçüde daha büyük hale gelebilir. Bu yüzden, üreticiye verilebilir nihaî elektrik akımı çıkısı kapsülün kabul edilen çıktısından türetilen değerin yaklaşık %70’idir. Bu kayıpların etkisi metre kareye 1.000 wattlık (W/m2) öğle güneşinin düştüğü ve günlük ortalaması 5 kWh/m2 olan bir alanı dikkate alarak görülebilir. Bu koşullar altında 100 Wp’lik bir kapsülün günlük nazarî elektrik akımı çıkısı 500 vat saattir (Wh). Donatı ve tel kayıpları için %10 ayırırsak, bu miktar akü depolamasından önce 450 Wh’ye düşer. Akünün dolmasından sonra, aydınlatma ve elektrikli aletler için verilebilecek net miktar günlük yaklaşık 360 Wh’dir. Elektrikli aletler için Enerji Tüketim Tablosu http://www.bilgiustam.com/gunes-enerjisinden-nasil-elektrik-elde-edilir/

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisinden-elektrik-nasil-elde-edilir

Dünyada Kullanılan Enerji Kaynakları

Dünyada Kullanılan Enerji Kaynakları

Günümüzde dünya enerji üretiminde öncelikli kaynaklar petrol, doğlagaz ve kömür gibi yenilenemeyen enerji kaynaklarıdır. Özellikle doğalgazın çevreyi daha az kirletmesinden dolayı enerji üretimindeki payı gün geçtikçe artmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/dunyada-kullanilan-enerji-kaynaklari

Plastik Nedir? Plastikler Hakkında Herşey

Plastik Nedir? Plastikler Hakkında Herşey

Plastikli sanayinin nitroselüloz’un ticari üretimi ile (1868) başladığı kabul edilir. Bu ise yaklaşık 130 yıl öncesi demektir. Nitro selülozu takiben, tarihi süreçte ikinci sentetik plastik olan fenol-formaldehit esaslı polimerler gelişmiştir.

http://www.ulkemiz.com/plastik-nedir-plastikler-hakkinda-hersey

CANLILARIN KİMYASAL İÇERİĞİ

CANLILARIN KİMYASAL İÇERİĞİ

Kimyasal Elementler ve Bileşikler Madde saf kimyasal elementleri ve elementlerin bir araya gelmesiyle oluşan bileşikleri içerir… Organizmalar maddeden oluşmuştur. Madde uzayda bir yer işgal eden ve kütlesi olan her şeydir. Madde çok çeşitli biçimlerde bulunabilir ve bunların her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Kayalar, metaller, yağlar, gazlar, siz ve ben sonsuz sayıdaki madde karışımlarına ait birkaç örnektir. Bazen kütle yerine ağırlık terimi kullanılmakla birlikte, bu iki terim özdeş değildir. Kütle bir objedeki maddenin miktarıdır. Ağırlık ise bu kütlenin yerçekimi tarafından ne kadar güçle çekildiğinin ölçüsüdür. Uzay mekiği yörüngede iken astronotun ağırlığı yoktur ama, bu astronotun kütlesi Dünyadaki kütlesi ile aynıdır. Ancak biz dünyada yaşadığımıza göre bir ojenin ağırlığı onun kütlesinin ölçüsüdür; dolayısıyla bu iki terim birbirinin yerine kullanılabilir. Bir element, kimyasal tepkimelerle başka bileşiklere parçalanamayan maddedir. Günümüzde kimyacılar doğada bulunan 92 elementi tanımlamışlardır. Altın, bakır, karbon ve oksijen bu elementlerden bazılarıdır. Her elementin bir simgesi vardır ve bu simge genellikle o elementin adındaki ilk bir ya da iki harften oluşur. Bazı simgeler elementin Latince veya Almanca isimlerinden türetilmiştir. Örneğin sodyumun simgesi olan Na Latince natrium sözcüğünden türetilmiştir. Bir bileşik belirli oranda bir araya gelen ve iki ya da daha fazla element içeren maddedir. Örneğin sofra tuzu olan sodyum klorür (NaCl), sodyum (Na) ve klor (Cl) elementlerinin 1:1 oranında birleşmesiyle oluşan bir bileşiktir. Saf sodyum bir metal, saf klor ise zehirli bir gazdır. Buna karşılık kimyasal olarak birleşen sodyum ve klor yenebilen bir bileşik oluşturur. Bu basit örnek, organize olan maddenin yeni özelliklere sahip olacağını göstermektedir. Bir bileşik, onu oluşturan elementlerin özelliklerinden farklı özelliklere sahiptir. Canlılar yaklaşık olarak 25 kimyasal elementi gereksinirler… 92 doğal elementin yaklaşık olarak 25’inin canlılar için zorunlu olduğu bilinmektedir. Bunların dört tanesi olan karbon (C), oksijen (O), hidrojen (H) ve azot (N) canlı maddenin %96’sını oluşturur. Fosfor (P), kükürt (S), kalsiyum (Ca), potasyum (K) ve diğer birkaç element ağırlığın geriye kalan %4’lük kısmından sorumludur. Biyolojik hiyerarşinin atomdan organizmaya kadar uzanan sırası: Atom düzeyi (oksijen atomu) → Moleküler düzey (DNA) → Organel düzeyi (hücre çekirdeği) → Hücre düzeyi (kalp kası hücresi) → doku düzeyi (kalp kası dokusu) → organ düzeyi (kalp) → Organ sistem düzeyi (dolaşım sistemi) → Organizma düzeyi (zebra çeşitli organ sistemlerini içerir). İz elementler bir organizmanın çok küçük miktarlarda gereksindiği elementlerdir. Demir (Fe) gibi bazı iz elementler bütün organizmalar için gerekli iken, diğerleri sadece bazı türler için gereklidir. Örneğin İyot (I) elementi omurgalılar tarafından üretilen tiroit hormonunun zorunlu bileşenidir. İnsan tiroidinin normal aktivitesi için, günde sadece 0.15 miligram iyot alınması yeterlidir. Diyetteki iyot eksikliği, tiroid bezinin anormal boyutlarda büyümesine neden olur. Bu durum guatr olarak adlandırılır. İyotlu tuz kullanılması, guatrın görülme sıklığını azaltır. ATOM ve MOLEKÜLLER Bütün bileşiklerin özellikleri atom yapılarının sonucudur. Bir elementin davranışı onun atom yapısı tarafından belirlenir… Her element belirli bir atom çeşidini içerir. Bu atom, diğer elementlerin atomlarından farklıdır. Atom maddenin en küçük parçasıdır ve ait olduğu elementin özelliklerini taşır. Atomlar çok küçük yapılardır. Atomları ait olduğu element için kullanılan kısaltmalarla sembolize ederiz; dolayısıyla C hem karbon elementini hem de bir karbon atomunu simgeler. Atom-altı Parçacıklar… Atom ait olduğu elementin özelliklerine sahip en küçük birim olmakla birlikte bu küçük madde birimi atom-altı partiküller adı verilen daha da küçük kısımlardan oluşur. Fizikçiler atomu yüzden fazla tipte partiküle ayırmış olsalar da biz burada bu parçacıkların sadece üç tanesinden söz edeceğiz; nötronlaer, protonlar ve elektronlar. Nötronlar ve protonlar atomun merkezindeki atom çekirdeğini oluşturacak şekilde sıkıca paketlenmişlerdir. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden elektronlar, atom çekirdeği etrafında bir bulut oluştururlar. Elektronlar ve protonlar elektrik yükü taşırlar. Her elektron bir birim eksi yük, her proton ise bir birim artı yük taşır. İsminden de anlaşılacağı gibi nötron, elektriksel olarak nötrdür. Protonlar çekirdeğe artı yük kazandırırlar.  Zıt yükler arasındaki çekim, hızla hareket eden elektronların, atom çekirdeği etrafında kalmasını sağlar. Nötron ve protonun kütleleri hemen hemen aynı olup her biri yaklaşık 1.7x10-24gramdır. Atomların ve atom-altı parçacıkların (moleküller dahil) kütlesini tanımlamak için dalton adı verilen bir ölçü birimi kullanılır. Nötron ve protonun kütleleri yaklaşık 1 daltondur. Bir elektronun kütlesi nötron ya da protonun kütlesinin sadece 1/2000’i kadar olduğu için, atomun toplam kütlesi hesaplanırken, bu miktar ihmal edilir. Atom Numarası ve Atom Ağırlığı… Farklı atomların atom-altı parçacıklarının sayısı da farklıdır. Belirli bir elementin bütün atomlarının çekirdeklerinde aynı sayıda proton bulunur. Her elemente özgü olan proton sayısı atom numarası olarak ifade edilir ve elementin simgesinin sol alt tarafına yazılır. Örneğin 2He kısaltması, bir helyum atomunun çekirdeğinde 2 proton bulunduğunu gösterir. Tersine bir durum olmadığı sürece bir atomun elektrik yükü nötrdür. Bunun anlamı, protonların eşit sayıda elektronla dengelenmiş olduğudur. Dolayısıyla elektriksel olarak nötr olan bir atomun atom numarası, hem protonların hem de elektronların sayısını belirtir. Nötronların sayısı, başka bir nicelik olan kütle numarasından yararlanarak bulunabilir. Kütle numarası, atom çekirdeğindeki proton ve nötronların toplamına eşittir. Kütle numarası, elementin simgesinin sol üst tarafına yazılır. Örneğin, helyum atomu kısaca 4He2 (2 sol alt köşede olacak) şeklinde yazılır. Atom numarası kaç tane proton bulunduğunu gösterdiği için, nötronların sayısı kütle numarasından atom numarasının çıkarılmasıyla saptanabilir. Bir 4He2 atomu 2 nötron içerir. Sodyum 23Na11 atomu 11 proton, 11 elektron ve 12 nötron içerir. En basit atom olan hidrojen 1H1nötron içermez; bir tane proton ve bunun etrafında dönen bir tane elektrondan oluşur. Atomun hemen hemen bütün kütlesi çekirdekte yoğunlaşmıştır; çünkü elektronların kütleye katkısı ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Nötronların ve protonların her birinin kütlesi yaklaşık 1 dalton olduğu için kütle numarası atomun toplam kütlesine yakındır. Bu değer atom ağırlığı olarak adlandırılır. Buna göre helyumun 4He2 atom ağırlığının 4 dalton olduğunu söyleyebiliriz. Ancak helyumun atom ağırlığı tam olarak 4.003 daltondur. İzotoplar… Belirli bir elementin bütün atomları aynı sayıda protona sahip olmakla birlikte bu elementin bazı atomları diğerlerinden daha fazla sayıda nötron içerir ve bu nedenle daha ağırdır. Bir elementin farklı atomik formları izotoplar olarak adlandırılır. Doğadaki elementler izotop karışımı halindedirler. Örneğin atom sayısı 6 olan karbon elementini ele alalım, Karbonun en yaygın izotopu olan karbon-12 (12C6) doğadaki karbonun %99'unu oluşturur. Bu karbon izotopu 6 nötron içerir. Geriye kalan %1'lik kısmın çoğu 13C6 izotopu olup, 7 nötrona sahiptir. Çok daha az miktardaki üçüncü izotop olan 14C6 ise, 8 tane nötron içerir. Bir elementin izotoplarının kütleleri küçük farklılıklar taşısalar da, bunların hepsi kimyasal tepkimelerde aynı biçimde davranırlar. Hem 12C, hem de 13C kararlı izotoplardır; yani bunların çekirdekleri parçacık kaybetme eğiliminde değildir. Buna karşılık 14 C izotopu, kararsız yani radyoaktiftir. Radyoaktif izotopun çekirdeği kendiliğinden parçalanarak, parçacık ve enerji yayar. Bu parçalanma proton sayısında değişmeye yol açtığında, bu atom başka bir elementin atomuna dönüşür. Örneğin radyoaktif karbon, azot oluşturacak şekilde parçalanır. Radyoaktif izotopların biyolojide çok sayıda yararlı uygulaması vardır.  Araştırıcılar fosillerdeki radyoaktiviteyi ölçerek bu kalıntıların yaşlarını tespit ederler. Radyoaktif izotoplar, organizmadaki kimyasal süreçler olan metabolizma sırasında atomların izledikleri yolu saptamak için de kullanılırlar. Hücreler radyoaktif atomları aynen bu elementin radyoaktif olmayan izotoplarını kullandıkları gibi kullanırlar. Ancak radyoaktif izotoplar kolaylıkla gözlemlenebilirler. Elektronların Enerji Düzeyleri… Bir kimyasal tepkime sırasında iki atom birbirlerine yaklaştığı zaman, bu atomların çekirdekleri etkileşim için yeterli uzaklığa gelmez. Üç tip atom-altı parçacıktan sadece elektronlar, atomlar arasındaki kimyasal tepkimelere doğrudan katılırlar. Bir atomdaki elektronlar değişik miktarlarda enerji içerirler. Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanır. Potansiyel enerji, maddenin pozisyonu ya da bulunduğu yer nedeniyle depoladığı enerjidir. Örneğin bir tepe üzerindeki barajda bulunan su, sahip olduğu yüksek konum nedeniyle potansiyel enerji taşır. Barajın kapakları açıldığında, su aşağı doğru akarken depolanmış enerji iş yapabilecek hale dönüşür ve örneğin jeneratörleri döndürür. Potansiyel enerji harcanmış olduğu için, tepenin aşağı yamacına ulaşmış olan su, yüksekte iken depolayabildiğinden daha az enerji depolar. Madde, mümkün olan en düşük potansiyel enerjili duruma hareket etmek üzere doğal bir eğilime sahiptir. Bu örnekte su yüksekten aşağıya doğru akmaktadır. Reservuarın yeniden potansiyel enerji depolaması için, suyun yerçekimine zıt yönde yükseltilmesi gerekir. Bu da iş yapılmasını gerektirir. Bir atomun elektronları da çekirdeğe göre sahip oldukları konumdan ötürü potansiyel enerjiye sahiptirler. Eksi elektrik yükü taşıyan elektronlar artı elektrik yükü taşıyan çekirdeğe doğru çekilirler; elektronlar çekirdekten ne kadar uzakta ise, potansiyel enerjileri o kadar büyüktür. Suyun yüksekten aşağıya doğru sürekli akışının aksine elektronların potansiyel enerjilerindeki değişiklikler, sadece her basamakta sabit miktarda enerjinin serbest bırakılmasıyla gerçekleşir. Bir elektronun belirli miktarda enerjiye sahip olması merdiven üzerindeki bir topa benzer. Hangi basamak üzerinde bulunduğuna bağlı olarak topun sahip olduğu potansiyel enerji miktarları da farklı olacaktır. Ancak top basamaklar arasında çok fazla vakit kaybedemez. Bir elektron da sabitlenmiş potansiyel enerji statüleri arasında bulunamaz. Bir atomdaki elektronların farklı potansiyel enerji statüleri enerji düzeyleri ya da elektron kabukları olarak adlandırılır. Çekirdeğe en yakın olan ilk kabuktaki elektronlar en düşük enerjiye sahip olanlardır. İkinci kabuktaki elektronların enerjileri daha fazladır. Üçüncü kabukta yer alan elektronlar ise daha da fazla enerji içerirler. Bu böyle devam eder. Bir elektron kabuk değiştirebilir. Ancak bu değişiklik elektronun eski kabuğu ile yeni kabuğu arasındaki potansiyel enerji farkına eşit miktarda enerji soğurması ya da kaybetmesiyle mümkün olabilir. Çekirdeğe daha uzak bir kabuğa geçebilmesi için elektronun enerji soğurması gerekir. Çekirdeğe daha yakın bir kabuğa geçmek için elektronun enerji kaybetmesi gerekir.Bu enerji genellikle ısı şeklinde çevreye verilir. Örneğin güneş ışığı koyu renkli bir arabanın boyasındaki elektronları daha yüksek enerji düzeylerine geçecek şekilde ekzite eder. Bu elektronlar orijinal enerji seviyelerine geri dönerlerken, arabanın tavanı ısınır. Elektron Konfigürasyonu ve Kimyasal Özellikler... Bir atomun kimyasal davranışı elektronlarının konfigürasyonu yani, elektronların atom etrafındaki elektron kabuklarındaki dağılımı tarafından belirlenir. Hidrojenin bir elektronu ve helyumun iki elektronu ilk kabukta yer alır. Her madde gibi elektronlar da mümkün olan en düşük potansiyel enerji düzeyinde bulunma eğilimindedirler. İlk kabuktaki elektronların sahip olduğu potansiyel enerji en düşük düzeydedir. Ancak ilk kabuk 2 den fazla elektron taşıyamaz. İkiden fazla elektrona sahip atomlar ilk kabuk dolu olduğu için daha çok kabuk kullanmak zorundadırlar. Üçüncü element olan lityum üç elektrona sahiptir. Bunların iki tanesi ilk kabuğu üçüncüsü ise ikinci kabuğu işgal eder. İkinci kabuk en fazla sekiz elektron taşıyabilir. İlk sırası sonundaki neon ikinci kabukta sekiz elektron içerir. Neon, toplam olarak on elektrona sahiptir. Bir atomun kimyasal davranışı büyük ölçüde en dış kabuğundaki elektronların sayısı tarafından belirlenir. En dış kabuktaki elektronlara değerlik elektronları, en dış kabuğa ise değerlik kabuğu adı verilir. Lityumda sadece 1 tane değerlik elektronu vardır, ikinci kabuk ise değerlik kabuğudur. Değerlik kabuğunda aynı sayıda elektron içeren atomlar, benzer kimyasal davranış sergilerler. Örneğin her ikisi de 7 değerlik elektronunu sahip olan flor ve klor bileşik oluşturmak üzere sodyum elementi ile birleşir. Değerlik kabuğu dolu olan bir element reaktif değildir. Diğer bir deyişle bu atom diğer atomlarla kolay etkileşemez. Helyum, neon ve argon değerlik kabukları dolu olan üç elementtir. Bu elementler inerttir. Bunun anlamı kimyasal olarak reaktif olmamaktır. Elektron Yörüngeleri... Her elektron kabuğu özgül biçimlere sahip özgül sayıda yörünge içerir. Aynı yörüngede 2 den fazla elektron bulunamaz. İlk elektron kabuğu sadece bir tane yörüngeye sahip olduğu için en fazla iki tane elektron barındırabilir. Küresel biçimli olan bu yörünge 1s yörüngesi olarak tanımlanır. Hidrojenin tek elektronu ile helyumun iki elektronu 1s yörüngesini işgal eder. İkinci elektron kabuğu dört yörüngeye sahiptir ve dolayısıyla 8 elektron taşıyabilir. Dört yörüngenin her birindeki elektronların sahip oldukları enerji hemen hemen aynıdır. Ancak bu elektronlar farklı mekanlarda hareket ederler. 1s yörüngesi gibi küresel şekilli olan bir tane de 2s yörüngesi vardır. Ancak bu yörüngenin çapı daha büyüktür. 2p yörüngeleri olarak adlandırılan diğer üç yörünge lobut şeklindedir. Her 2p yörüngesi diğer ikisi ile dik açı yapacak şekilde yerleşmiştir (üçüncü ve daha üstteki elektron kabukları da s ve p yörüngelerine ve daha karmaşık biçimli yörüngelere sahiptirler). Atomların reaktivitesi değerlik kabuklarında yer alan bir ya da daha fazla yörüngede eşlememiş elektronlar bulunmasından kaynaklanır. Eklenen her elektron bir kabukta hiç boş yörünge kalmayana kadar aynı yörüngelere yerleşir. Ancak bundan sonra yörüngeler ikinci elektronu kabul etmeye başlar. Atomlar kimyasal bağlarla birleşerek molekülleri oluştururlar... Tamamlanmamış değerlik kabuklarına sahip atomlar başka atomlarla etkileşirler. Bu etkileşim sırasında her iki taraf kendi değerlik kabuğunu tamamlar. Atomlar bunu yaparken değerlik elektronlarını ya paylaşırlar ya da birbirlerine aktarırlar. Bu etkileşimler, kimyasal bağlar adı verilen çekim güçleriyle bir arada tutulan atomlar arasında ortaya çıkar. En güçlü kimyasal bağ çeşitleri kovalent bağlar ve iyonik bağlardır. Kovalent Bağlar... Kovalent bağ bir çift değerlik elektronunu iki atomun paylaşmasıdır. Örneğin, iki hidrojen atomu birbirlerine doğru yaklaştıklarında ne olduğuna bakalım. Hidrojenin ilk kabukta 1 tane değerlik elektronu olduğunu ancak bu kabuğun elektron kapasitesinin 2 olduğunu hatırlayınız. İki hidrojen atomu 1s yörüngeleri birbiri üzerine çalışacak kadar birbirine yaklaştığında elektronlarını ortaklaşa kullanırlar.  Bu durumda her hidrojen atomu 2 elektrona sahip olur ve böylece değerlik kabuğundaki elektron sayısı tanımlanır. Kovalent bağ ile bir arada tutulan iki ya da daha fazla sayıdaki atom bir molekül oluşturur. Hidrojen molekülünün yapısını H-H şeklinde kısaltabiliriz. Bu kısaltmadaki düz çizgi bir kovalent bağı yani ortaklaşa kullanılan bir çift elektronu temsil eder. Atomları ve bağları temsil edecek şekilde kullanılan bu yazım şekli yapısal formül olarak adlandırılır. Bu molekül için daha da kısaltılmış bir yazım şekli olarak H2’yi de kullanabiliriz. Buna da molekül formülü denir. Bu formül bu molekülün iki hidrojen atomundan oluştuğunu gösterir. İkinci elektron kabuğunda 6 elektron içeren oksijen, değerlik kabuğunu tamamlamak için, 2 elektrona gereksinim duyar. İki oksijen atomu, iki çift değerlik elektronunu paylaşarak bir molekül oluşturur. Bu iki atomu birleştiren bağlar, çift kovalent bağ olarak adlandırılır. Değerlik elektronlarını paylaşabilen her atom, bu atomun oluşturabileceği kovalent bağ sayısı kadar bağ yapabilme yeteneğindedir. Bağlar kurulduğunda, atom değerlik elektronlarını tamamen doldurmuş olur. Örneğin oksijenin bağ yapabilme kapasitesi 2’dir. Bağ yapabilme kapasitesi atomun değerliği olarak adlandırılır ve bu değer genellikle atomun en dış kabuğundaki eşleşmemiş elektronların sayısına eşittir. Canlılarda en bol bulunan hidrojenin değerliği 1; oksijenin 2; azotun 3; karbonun ise 4’tür. Üç tane eşleşmemiş elektronundan tahmin edileceği gibi fosfor üç değerliğe sahip olabilir. Bununla birlikte biyolojik olarak önemli olan moleküllerde fosforun değerliği genellikle 5 olup, bu element üç adet tek, bir tane de çift bağ oluşturur. H2ve O2 molekülleri saf element olup, bileşik değildirler. Bileşik olan moleküllere ait bir örnek H2O molekül formülüne sahip olan sudur. Bir oksijenin değerliğini karşılamak için iki hidrojen atomu gerekir. Bileşik olan bir başka molekül, molekül formülü CH4 olan ve doğalgazın temel bileşeni niteliğindeki metandır. Metandaki dört hidrojen atomunun her birinin değerliği 1’dir. Bu hidrojenler, değerliği 4 olan karbon atomunun değerliğini tamamlar. Polar ve Polar Olmayan Kovalent Bağlar… Bir atomun kovalent bağ elektonlarına karşı gösterdiği ilgi ELEKTRONEGATİVİTE olarak adlandırılır. Bir atom ne kadar elektronegatif ise paylaşılan elektronları kendine doğru çekme gücü o kadar fazladır. Aynı elementin iki atomu arasındaki bir kovalent bağda, elektronlara karşı gösterilen çekim gücü birbirine eşittir. Diğer bir deyişle bu iki atomun elektonegativitesi eşittir. Elektronların eşit olarak paylaşıldığı bu tip bağa POLAR OLMAYAN KOVALENT BAĞ denir. O2deki çift bağ gibi H2deki kovalent bağ da polar olmayan bağdır. Bağa katılan elementler farklı olmasına rağmen metanın (CH4) bağları da polar olmayan niteliktedir. Bir atomun daha elektronegatif bir başka atoma bağlı olduğu diğer bileşikler de bağ elektronları eşit olarak paylaşılmaz. Bu tip bağ ise POLAR KOVALENT BAĞ olarak adlandırılır. Örneğin su molekülündeki hidrojen atomlarıyla oksijen arasındaki bağlar polardır. 92 elementin en elektronegatif olanlarından bir tanesi oksijendir. Dolayısıyla ortaklaşa kullanılan elektronları hidrojenden çok daha büyük bir güçle kendine doğru çeker. Oksijen ile hidrojen arasındaki kovalent bağda, elektronların oksijen çekirdeği etrafında geçirdikleri süre hidrojen çekirdeği etrafında geçirdiklerinden daha uzundur. Elektronlar eksi yük taşıdıkları için su molekülü içindeki elektronların eşit olmayan biçimde paylaşılması oksijen atomunun kısmi eksi yüke, her hidrojenin ise kısmi artı yüke sahip olmasına neden olur. İyonik Bağlar… Bazı durumlarda iki atomun değerlik elektronlarına karşı gösterdikleri çekim eşit olmaktan o kadar uzaktır ki, daha elektronegatif olan atom diğer atomun bütün elektronlarını tamamen kendi üzerine alır. Bir sodyum atomunun (11Na) bir klor atomu (17Cl) ile karşılaşmasında böyle bir durum ortaya çıkar. Bir sodyum atomu üçüncü elektron kabuğundaki bir tane değerlik elektronu da dahil olmak üzere toplam 11 elektron içerir. Klor atomunun ise toplam 17 elektronu vardır ve bunların 7 tanesi değerlik kabuğunda bulunur. Bu iki atom karşı karşıya geldiklerinde sodyumun tek değerlik elektronu klor atomuna aktarılır. Sonuçta, her iki atom değerlik kabuklarındaki elektronları tamamlanmış olurlar. Bu iki atom arasındaki elektron aktarımı bir birim eksi yükün sodyumdan klora geçmesine neden olur. Bu durumda sodyum 11 proton ve sadece 10 elektrona sahip olduğundan +1 net elektrik yükü içerecektir. Elektrik yükü taşıyan bir atom (ya da molekül) iyon olarak adlandırılır. Elektrik yükü artı ise bu iyonunun özel adı KATYONDUR. Sodyum atomu bir katyon haline gelmiştir.  Bunun tersine ekstra bir elektron kazanan klor şimdi 17 proton ve 18 elektrona sahiptir. Bundan ötürü klorun elektrik yükü 1 dir. Klor atomu klor iyonu –bir anyon- yani eksi yüklü iyon haline gelmiştir. Birbirlerine zıt yükler taşıdıklarından ötürü katyonlar ve anyonlar birbirlerini çekerler. Bu etkileşim İYONİK BAĞ olarak adlandırılır. Birbirlerine zıt yük taşıyan herhangi iki iyon iyonik bağ oluşturabilir. İyonlar sahip oldukları yükü, birbirlerine elektron aktarımı yaparak kazanmak zorunda değildirler. İyonik bağlarla oluşturulan bileşiklere iyonik bileşikler ya da tuzlar denir. İyonik bir bileşik olan sodyum klorür (NaCl) bildiğimiz sofra tuzudur. Tuzlar doğada genellikle değişik büyüklük ve biçimlerdeki kristaller halinde bulunurlar. Bu kristaller çok sayıdaki katyon ve anyonun elektriksel çekim ile bağlanarak üç boyutlu örgü halinde düzenlemeleriyle oluşan birliklerdir. Bir tuz kristali kovalent bir bileşikte bulunan moleküllere benzer moleküllerden oluşmaz.  Bunun nedeni, kovalent bağlı bir molekülün belirli büyüklük ve sayıda atom içermesidir. NaCl gibi iyonik bir bileşiğin formülü sadece tuz kristalindeki elementlerin oranını belirtir. “NaCl” bir molekül değildir. İyon terimi elektriksel olarak yüklü tüm moleküller için kullanılır. Örneğin amonyum klorür tuzunda (NH4Cl) anyon klor iyonu (Cl-), katyon ise amonyum (NH4+) iyonudur. Bu molekül bir tane azot atomuna kovalent bağlı hidrojen atomlarından oluşur. Amonyum iyonunun bütünü +1 elektrik yükü taşır, çünkü 1 elektron eksiği vardır. İyonik bağların gücü çevre tarafından etkilenir. Kuru tuz kristalindeki bağlar o kadar güçlüdür ki, kristali iki parçaya ayırmak için keski ve çekiç gerekir. Buna karşılık aynı tuz kristali suya atıldığında, iyonları arasındaki çekim güçleri azalacağı için erir. Zayıf Kimyasal Bağlar Canlı Kimyasında Önemli Rol Oynarlar… Canlı organizmalardaki en güçlü kimyasal bağların çoğu, hücrenin moleküllerini oluşturmak üzere atomları birleştiren kovalent bağlardır. Ancak hücre içindeki moleküller arasındaki bağlanmalar da olmazsa olmaz niteliktedir. Bunun nedeni canlıya ait özelliklerin moleküler etkileşimlerden kaynaklanmasıdır. Hücre iki molekül temas ettiklerinde, kovalent bağlardan çok daha zayıf olan kimyasal bağ tipleri aracılığı ile geçici olarak birbirlerine tutunurlar. Zayıf bağlanmanın avantajı moleküller arasındaki temasın kısa süreli olabilmesidir. Moleküller bir araya gelirler, birbirlerine cevap verirler ve daha sonra ayrılırlar. Zayıf bağlanmanın önemi beyindeki kimyasal haberleşme örneğinde görülebilir. Bir beyin hücresi, yakındaki bir alıcı hücrenin yüzeyindeki reseptör moleküllere yerleşmek için zayıf bağları kullanan moleküller salarak haberleşir. Bağların ömrü alıcı hücrenin anında cevap vermesini uyarmaya yetecek kadar kısadır. Eğer haberci moleküller güçlü bağlarla tutunmuş olsaydı, alıcı hücre haberci molekülleri salan hücrenin mesaj vermeyi kesmesinden çok sonra da cevap vermeyi sürdürüyor olacaktı. Bu durum ise belki de zararlı sonuçlara neden olabilecekti. Canlı organizmalarda önemli olan birkaç çeşit zayıf kimyasal bağ vardır. Bunlardan bir tanesi su varlığında oldukça zayıf olan iyonik bağdır. Canlılar için önemli olan bir başka zayıf bağ tipi hidrojen bağı olarak bilinir. Hidrojen Bağları… Bir hidrojen bağı elektonegatif bir atoma kovalent olarak bağlı bir hidrojen atomunun başka bir elektronegatif atom tarafından çekilmesiyle kurulur. Hücrelerde bu bağa katılan elektronegatif atomlar genellikle oksijen ve azottur. Şimdi basit bir örnek olarak su (H2O) ile amonyak (NH3) arasındaki hidrojen bağını inceleyelim. Sudaki polar kovalent bağların oksijen atomunu kısmi eksi, hidrojen atomlarını ise kısmi artı yük taşır hale getirdiğini görmüştük. Benzer bir durum amonyak molekülünde de gerçekleşir. Bu moleküldeki elektronegatif azot atomu, hidrojenle kovalent olarak paylaştığı elektronları kendine doğru çektiği için kısmi eksi yük taşır. Bir su molekülü ile bir amonyak molekülü birbirlerine yaklaştıklarında eksi yüklü azot atomu ile komşu su molekülündeki artı yüklü hidrojen atomu arasında zayıf bir çekim ortaya çıkar. Bu çekim bir hidrojen bağıdır. (Hidrojen bağı elektronegatif bir atom ile başka bir elektronegatif atoma kovalent bağlı bir hidrojen atomu arasındaki zayıf çekim gücüdür) Van Der Waals Etkileşimleri… Polar olmayan kovalent bağlar taşıyan bir molekül bile artı ve eksi yüklü bölgelere sahip olabilir. Elektronlar sürekli olarak hareket halinde oldukları için molekül içinde her zaman simetrik bir dağılım içinde olmayabilir ve şansa bağlı olarak herhangi bir anda molekülün değişik kısımlarında kümelenebilirler. Bunun sonucu olarak, tüm atomların ve moleküllerin birbirlerine tutunmasını mümkün kılan ve her an değişebilen artı ve eksi yüklü “sıcak noktalar” ortaya çıkar. Bu van der waals etkileşimleri zayıf nitelikte olup, sadece atomlar ve moleküller birbirlerine çok yaklaştıkları zaman ortaya çıkarlar. Van Der Waals etkileşimleri, hidrojen bağları, iyonik bağlar ve diğer zayıf bağlar sadece moleküller arasında değil protein gibi tek ve büyük bir molekülün farklı bölgeleri arasında da oluşabilirler. Bu bağlar tek başına olduklarında zayıf olmakla bir arada, birlikte etki ettiklerinde büyük bir molekülünn üç boyutlu biçimini güçlendirirler. (Moleküller üzerindeki geçici olarak artı ve eksi yük taşıyan bölgelerin birbirlerini çekmeleriyle van der waals etkileşimleri ortaya çıkar. Zayıf bağlar büyük moleküllerin biçimlerini güçlendirir ve moleküllerin birbirlerine tutunmalarına yardımcı olurlar) Bir Molekülün Biyolojik İşlevi Onun Biçimi İle İlişkilidir… Bir molekül kendine özgü büyüklük ve biçime sahiptir. Bir molekülün özgül biçimi onun hücre içindeki işlevi için genellikle çok önemlidir. Molekülün biçimi onun atomlarının değerlik yörüngelerinin konumları tarafından belirlenir. Kovalent bağlar kurulduğunda bir atomun değerlik kabuğundaki s ve p yörüngeleri kaynaşarak, dört tane hibrit yörünge oluşturabilirler. Bu hibrit yörüngeler düzgün dört yüzlü adlı geometrik şeklin köşelerine doğru uzanırlar. Bu yörüngeler H2O, CH4ve daha daha birçok karmaşık yapılı biyolojik molekülün biçimlerinden sorumludur. Biyolojide molekülün biçimi önemlidir; çünkü biyolojik moleküllerin birbirlerini tanıyarak tepki vermeleri onların biçimleri tarafından belirlenir. Daha önce sözünü ettiğimiz kimyasal haberleşme örneğinde iletim yapan beyin hücresi tarafından salınan haberci moleküller sinyali alan hücrenin yüzeyindeki reseptör moleküllerin biçimine özgüllükle uyacak bir şekle sahiptirler. Bu biçimsel uygunluk anahtar ile kilit arasındaki uygunluğa benzer. Biçimsel tamamlayıcılık (komplomanterlik), iki molekül arasında zayıf bağlar kurulmasına yardımcı olur. Haberci molekülün reseptör moleküle tutunması reseptör hücredeki etkinliği hızlandırır. Biçimleri beynin haberci moleküllerine benzeyen moleküller, ruh halini ve acı algılanmasını etkileyebilirler. Örneğin morfin, eroin ve diğer uyuşturucu ilaçlar endorfinler olarak adlandırılan doğal haberci moleküllerin etkilerini taklit ederler. Bu ilaçlar beyindeki endorfin reseptörlerine bağlanarak uyuşturucu etki yapar ve acıyı dindirirler. Beyin kimyasında molekül biçiminin rolü, biyolojinin bütünleyici temalarından birisi olan yapı ile işlev arasındaki ilişkiye bir örnektir. Kimyasal Tepkimeler Sırasında Kimyasal Bağlar Kurulur Ya Da Kırılır… Maddenin bileşiminde değişikliğe yol açacak kimyasal bağlar kurulması ya da kırılması kimyasal tepkimeler olarak adlandırılır. Su oluşturmak üzere hidrojen ile oksijenin tepkimeye girmeleri buna bir örnektir. Kimyasal tepkimeler maddeyi koruyarak reaktantları ürünlere dönüştürürler. Bir kimyasal tepkimede madde korunur. Tepkimeler maddeyi yeniden yaratamaz ya da yok edemez, sadece onu yeniden düzenler. Yeşil bitki dokularının hücrelerinde cereyan eden fotosentez maddeyi yeniden düzenleyen kimyasal tepkimelere ait çok önemli bir örnektir. Kimyasal tepkimelerin birçoğu geri dönüşümlüdür. Örneğin hidrojen ve azot molekülleri amonyak oluşturmak üzere birleşirler, ancak amonyak da hidrojen ve azot oluşturacak şekilde yıkılabilir. Tepkimenin hızını etkileyen etmenlerden birisi reaktantların derişimidir. Reaktant moleküllerinin derişimi ne kadar yüksek ise bunların birbirleriyle çarpışma sayıları ve ürünler oluşturmak üzere etkileşme olanakları da o kadar fazladır. İleri ve geri tepkimelerin hızları birbirine eşit olduğunda kimyasal dengeye ulaşılır.  (İki yöndeki tepkimenin tam olarak dengelendiği durum=kimyasal denge) Kaynaklar: Campell, Reece Biyoloji, Palme Yayıncılık 6. Baskı, 26-40 s. 2. Bölüm http://notoku.com/vucudun-organizasyon-duzeyleri/ http://www.aksaraytuz.com/s-yasam-icin-gerekli-elementler-26.html http://www.bilgimanya.com/notron-proton-elektron-nedir-kisaca-bilgi/ http://www.uyanangenclik.com/archive2.php?topic=36210.0 http://kimyaygs.blogspot.com.tr/2013/12/kovalent-bag-ve-kovalent-bilesiklerin.html http://www.fenadami.com/ba%C4%9Flar/ http://www.maxibayan.com/sodyum-klorur-nedir-kisaca.html http://www.mezatforum.com/forum/showthread.php?5025-Atomlar%FD-Bir-Arada-Tutan-Kuvvetler-(Ba%F0lar) https://universe-review.ca/F12-molecule11.htm http://w3.balikesir.edu.tr/~hnamli/okdn6/okdn6.htm

http://www.ulkemiz.com/canlilarin-kimyasal-icerigi

İnsan Hafızası

İnsan Hafızası

Hafıza, Hıfz, Bellek kelimeleri T.D.K.’nın Türkçe sözlüğünde şu şekilde tarif edilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/insan-hafizasi

Rüzgar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?

Rüzgar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?

Yüksek Basınç alanlarından alçak basınç alanlarına doğru olan, yatay yönlü hava hareketlerine rüzgar denir. Rüzgarların hızı anemometre adı verilen aletlerle ölçülür.

http://www.ulkemiz.com/ruzgar-nedir-cesitleri-nelerdir

Doğal gübreler nelerdir

Doğal gübreler bitki ve hayvanlardan sağlanır. Bunların en önemlisi guano denilen kurutulmuş kuş gübresidir.

http://www.ulkemiz.com/dogal-gubreler-nelerdir

Neden Yaşlandıkça Denge Bozulması Yaşanır?

Neden Yaşlandıkça Denge Bozulması Yaşanır?

Hemen hepimiz hayatımızın bir döneminde tepe taklak yere düşme deneyimini yaşamışızdır. Fakat yaşımız ilerledikçe, düşme ile bağlantılı riskler giderek daha da büyür.

http://www.ulkemiz.com/neden-yaslandikca-denge-bozulmasi-yasanir

Karın, abdomen veya  batın nedir ?

Karın, abdomen veya batın nedir ?

Karın (abdomen, batın): kaburga kemiklerinden kasıklara kadar olan kısım.

http://www.ulkemiz.com/karin-abdomen-veya-batin-nedir-

Sinop'un İlçesi Erfelek

Sinop'un İlçesi Erfelek

Erfelek, Sinop İl Merkezi’nin batısında, merkez, Ayancık ve Boyabat ile komşu bir yerleşmedir. 1960 yılında ilçe statüsü kazanan Erfelek’e bağlı 46 köy bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/sinopun-ilcesi-erfelek

Çoklu Zeka ve Eğitimdeki Yeri

Çoklu Zeka ve Eğitimdeki Yeri

Zeka bilim insanları tarafından farklı ifadelerle açıklanıyor. ” Problem çözme yeteneği ” en yaygın tanımlarından biridir. Zeka kavramına farklı bir bakış açısı getiren kavram ise çoklu zekadır.

http://www.ulkemiz.com/coklu-zeka-ve-egitimdeki-yeri

IQ Nelere Bağlıdır: Genler mi Çevre mi?

IQ Nelere Bağlıdır: Genler mi Çevre mi?

Yüzyıllar boyunca yaşamın gelişimsel faktörlerinin kaynağı hakkında tartışmalar sürmektedir. Uzun zamandır devam eden bu tartışmanın merkezinde iki önemli koşul bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/iq-nelere-baglidir-genler-mi-cevre-mi

Zeka ve Türleri

Zeka ve Türleri

Bilişsel gelişim ve zekâ birbirini destekleyen iki kavramdır. Bilişsel gelişim arttıkça zekâ gelişecek, zekânın düzeyi ise yeni bilişsel gelişimlere yön verecektir. Bilişsel etkinlik arttırıldıkça zekâ bundan olumlu yönde etkilenecektir.

http://www.ulkemiz.com/zeka-ve-turleri

Temel Elektriksel Büyüklükler

Temel Elektriksel Büyüklükler

A-Akım (I): Elektrik yükünün bir noktadan diğer bir noktaya aktarılmasıdır. Birimi amper (A)’dir. 1-Doğru Akım (DA): Zamana göre yön ve şiddeti sabit olan akımdır. Pil ve akümülatörden alınan akım tamamen böyle sabittir. Ancak konvertisörlerden alınan doğru akım hiç bir zaman tamamen sabit şiddette olamaz. Yüksek gerilim ve güçlü yerlerde kullanılamaz. En çok kullanıldığı yerler elektronik devrelerdir. Elektrikte sadece küçük lamba, fan, basit makine, motor frenleme, elektroliz sistemleri vb. yerlerde kullanılır. 2- Karışık Akım: Zamana göre yönü sabit, şiddeti değişken akımdır. Redresör ve dinamoların çıkışından alınan doğru akımdır. Elektrikte kullanılır, elektronikte kullanılmaz. 3-Alternatif Akım (AA): Zamana göre yön ve şiddeti değişen akımdır. Elektriğin ilk üretildiği anki halidir. Doğru akım ise ancak alternatif akımın doğrultulmasıyla elde edilir. Elektrik devrelerinde genellikle alternatif akım kullanılır. Elektronikte ise yalnızca anahtarlama ve kontrol devrelerinde kullanılır. (Işık, motor vs.)Yüksek gerilim ve güçlü yerlerde alternatif akım kullanılır. Çünkü alternatif akımın üretim, çevrim ve iletimi daha kolay ve ucuzdur. Kaynaktan alınan akımın şiddeti kaynağa bağlanan yüke bağlıdır. Boş kaynağın çıkışından akım çıkmaz. B-Gerilim (U): Kaynağın iki noktası arasındaki potansiyel farktır. Birimi volt (V)’tur. Akım şiddeti ile doğru orantılıdır. İki nokta arası gerilim kaynağın özelliğine göredir. Eğer kaynak çıkışına kaynağın geriliminden düşük gerilimli yük bağlanırsa elektrik otomatik kesilse bile yük yanar. C-Güç (P): Kaynağın yük kaldırma kapasitesidir. Yükün özelliği olan güç ise kaynağın kapasitesinin ne kadarını dolduracağını gösterir. Birimi watt (W)’tır. Akım ve gerilimle doğru orantılıdır. D-Frekans (F): Alternatif akımın 1sn’deki değişim (saykıl) sayısıdır. Birimi Hertz(hez)’dir. (Hz) E-Rezistans (R): Elektrik akımına karşı gösterilen zorluktur. Akım ve gerilimle ters orantılıdır. Birimi ohm(om)’dur. (R) F-Endüktans (L): Bobinin elektrik akımını manyetik alan şeklinde depolama kapasitesidir. Birimi henry (henri)’dir. (H) G-Kapasite (C): Kondansatörün elektrik akımını, elektrik yükü şeklinde depolama kapasitesidir. Birimi “farat (F)”tır. H-Reaktans (XL-XC): Kondansatör ve bobinin alternatif akımda gösterdiği rezistanstır. Kondansatörün gösterdiği reaktansa kapasitif reaktans (XC), bobinin gösterdiği reaktansa ise endüktif reaktans (XL) denir. I-Empedans (Z): Rezistans ve reaktansın toplamı eşdeğer rezistanstır. J-İletkenlik (G): Rezistansın tersidir. Yazar: Halil İbrahim Arik http://www.bilgiustam.com/temel-elektriksel-buyuklukler/

http://www.ulkemiz.com/temel-elektriksel-buyuklukler

Tıbbi Aromatik Bitkilerden Hindiba

Tıbbi Aromatik Bitkilerden Hindiba

Bu makalemde sağlık açısından önemli etkilere sahip olmasına rağmen ne yazık ki, pek çok kişi tarafından tanınmayan, hatta bazılarının zararlı bir ot olduğunu düşündüğü hindiba adlı bitkiden bahsedeceğim.

http://www.ulkemiz.com/tibbi-aromatik-bitkilerden-hindiba

Samsung dünyanın en büyük hard diskini piyasaya sürdü: 16 TB’lik SSD

Samsung dünyanın en büyük hard diskini piyasaya sürdü: 16 TB’lik SSD

Bilişimle ilgili hayat tarzımızı donanımın sınırları içinde tutmak her zaman kolay olmuyor. Fotoğraflar, filmler, müzik, oyunlar, aklınıza ne gelirse.

http://www.ulkemiz.com/samsung-dunyanin-en-buyuk-hard-diskini-piyasaya-surdu-16-tblik-ssd-1

Vitaminlerin tarihçesini anlamak

Vitaminlerin tarihçesini anlamak

Milyarlarca insanın vitamin yönünden fakir olan mahsullerle beslenmesi önemli hastalıkların baş göstermesine neden oluyor. Vitaminlerin tarihini anlamamız, sağlığımız için vitaminlerin ne derece önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olacak.

http://www.ulkemiz.com/vitaminlerin-tarihcesini-anlamak

Okyanusların Isı Tutma Kapasitesi

Okyanusların Isı Tutma Kapasitesi

Her ne kadar yeryüzündeki ısının tutulmasından atmosferi hep sorumlu tutsak da, esasında atmosferdeki havadan çok daha önemli bir ısı tutucumuz var: okyanuslar!

http://www.ulkemiz.com/okyanuslarin-isi-tutma-kapasitesi

2017 Yeni Porsche 911 GT3 RS Özellikleri ve Donanımları

2017 Yeni Porsche 911 GT3 RS Özellikleri ve Donanımları

Otomobil sektörüne yarış arabaları ile giriş yapan ve yıllarca sadece spor araba üreten Alman devi Porsche 2017 yılında satışa sunacağı 911 GT3 RS modelinin özelliklerini duyurdu.

http://www.ulkemiz.com/2017-yeni-porsche-911-gt3-rs-ozellikleri-ve-donanimlari

Erozyon Nedir ?

Erozyon Nedir ?

Erozyon, diğer adıyla aşınım, yer kabuğunun üzerindeki toprakların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etkenlerle aşındırılıp, yerinden koparılması, bir yerden başka bir yere taşınması ve biriktirilmesi olayıdır.

http://www.ulkemiz.com/erozyon-nedir-

Tripod Seçerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Tripod Seçerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Fotoğrafçıların olmazsa olmazları arasında yer alan ekipmanlardan biriside kuşkusuz tripoddur.

http://www.ulkemiz.com/tripod-secerken-dikkat-edilmesi-gerekenler

Spermin kalitesine zarar veren; 16 düşman

Spermin kalitesine zarar veren; 16 düşman

Kısırlığın, sadece kadınlara has bir problem olarak kabul edildiği günler geride kaldı. Araştırmalara göre erkeklerde baba olma yaşı ilerleriye taşındıkça, genetik problemleri annelerden daha fazla çocuklarına aktarma eğilimindeler.

http://www.ulkemiz.com/spermin-kalitesine-zarar-veren-16-dusman

Kuantum teknolojisinde önemli adım: Tek foton ışınımı yöntemi geliştirildi

Kuantum teknolojisinde önemli adım: Tek foton ışınımı yöntemi geliştirildi

Purdue Üniversitesi’ndeki Rus araştırmacılar, tek foton ışımasını geliştiren yeni bir yöntem buldu. Tek foton ışınımı kuantum informasyon işleme alanının beygiri gibidir.

http://www.ulkemiz.com/kuantum-teknolojisinde-onemli-adim-tek-foton-isinimi-yontemi-gelistirildi

Sığırlarda Dış Görünüşe Göre Sınıflandırma

Sığırlarda Dış Görünüşe Göre Sınıflandırma

Ekonomik süt sığırı yetiştiriciliğinde en önemli kriterler süt ve döl verimidir. Bir inekten hayatı boyunca elde edilen süt ve döl verimi işletmenin ekonomikliğini ve ülkenin de hayvansal ürün üretim miktarını belirlemektedir.

http://www.ulkemiz.com/sigirlarda-dis-gorunuse-gore-siniflandirma

Bıldırcın Yetiştiriciliği

Bıldırcın Yetiştiriciliği

Bıldırcınlar tavuk ve sülünlerle yakın bir bağa sahiptir. Bıldırcının evciltilmesi 11. yüzyılda Japonya veya Çin’de gerçekleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/bildircin-yetistiriciligi

Organik Tarım ve Toprak Bünyesi

Organik Tarım ve Toprak Bünyesi

Toprağın bünyesi toprak fiziksel özellikleri içerisinde en belirgin, kalıcı ve kolay değişmeyen fiziksel özelliğidir. Bünye kısaca toprağın ne kadar ince ya da kaba taneciklerden oluştuğunu belirleyen bir kavramdır.

http://www.ulkemiz.com/organik-tarim-ve-toprak-bunyesi

Canlı Doğuran Akvaryum Balıklarında Bakım Ve Besleme Yapma

Canlı Doğuran Akvaryum Balıklarında Bakım Ve Besleme Yapma

Canlı doğuranların beslenmeleri oldukça kolaydır. Mikro alg içeren kaliteli kuru yemler ve yosun ile beslenir. Yavrular ufalanmış pul yemlerle beslenebilir.

http://www.ulkemiz.com/canli-doguran-akvaryum-baliklarinda-bakim-ve-besleme-yapma

Kuzey Avrupa’nın Baltık Bölgesinde Bir Ülke "Estonya"

Kuzey Avrupa’nın Baltık Bölgesinde Bir Ülke "Estonya"

Estonya ya da Estonya Cumhuriyeti olarak da bilinen ülke Kuzey Avrupa’nın Baltık bölgesinde yer alan bir Avrupa Birliği ülkesidir.

http://www.ulkemiz.com/kuzey-avrupanin-baltik-bolgesinde-bir-ulke-estonya

IQ Testleri ve Zekanın Ölçümü

IQ Testleri ve Zekanın Ölçümü

On yıllar boyunca çok sayıda bilim insanı tarafından zekânın çok değişik tanımları yapıldı. Başarılı ilk IQ testinin yaratıcıları Fransız Binet ve Simon zekâyı şöyle tanımladı: “İyi muhakemede bulunmak, iyi akıl yürütmek; bunlar zekânın temel faaliyetleridir.”

http://www.ulkemiz.com/iq-testleri-ve-zekanin-olcumu

Uzaktan Antrenörlük ve Kişisel Antrenörlük Sistemleri

Uzaktan Antrenörlük ve Kişisel Antrenörlük Sistemleri

Sistemin temelleri esasında televizyon programlarına spor eğitmenlerinin çıkmalarıyla atılmıştı.

http://www.ulkemiz.com/uzaktan-antrenorluk-ve-kisisel-antrenorluk-sistemleri

Akla Gelen İstenmeyen Düşüncelerden Nasıl Kurtulabiliriz?

Akla Gelen İstenmeyen Düşüncelerden Nasıl Kurtulabiliriz?

Zihinlerimiz tamamen kontrolümüz altında değildir. Dostoyevski, “Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları” kitabında ünlü kutup ayısı gözleminden bahsederken bu duruma dikkat çekmişti.

http://www.ulkemiz.com/akla-gelen-istenmeyen-dusuncelerden-nasil-kurtulabiliriz

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir?

Güneş Enerjisinden Elektrik Nasıl Elde Edilir?

1. Termik Düzeneklerle Güneş Elektriği Yoğunlaştırmalı güneş toplayıcıları yöntemi ile güneş ısının bir sıvıya buharlaştırılması sonucu ve klasik termik santrallere benzer biçimde buhar türbini ve jenaratörle elektrik elde edilmektedir. 2. Fotovoltaik Düzeneklerle Güneş Elektriği -Fotovoltaik Hücre Nedir? Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır… Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel yada seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri yada paralel bağlanarak bir kaç Watt’tan megaWatt’lara kadar sistem oluşturulur. Fotovoltaik piller ilk olarak 1839 yılında Fransız fizikçi Edmond Becquerel tarafından bulunmuştur. Fotovoltaik Hücre Yapıları Günümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi güneş pilleri de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında güneş pili yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir. Yarı-iletken maddelerin güneş pili olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum’un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine “verici” ya da “n tipi” katkı maddesi denir. P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de “p tipi” ya da “alıcı” katkı maddeleri denir. P ya da n tipi ana malzemenin içerisine gerekli katkı maddelerinin katılması ile yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve n tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani p tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, n tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, p tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine “geçiş bölgesi” ya da “yükten arındırılmış bölge” denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan “yapısal elektrik alan” olarak adlandırılır. Yarıiletken eklemin güneş pili olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır. Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar valans bandı ve iletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini valans banddaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem güneş pilinin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde güneş pili, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, güneş pilinin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun pil yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır: Kristal Silisyum: Önce büyütülüp daha sonra 200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tekkristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuvar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15’in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çokkristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de daha düşük olmaktadır. Verim, laboratuvar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit (GaAs): Bu malzemeyle laboratuvar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır. Amorf Silisyum: Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum güneş pilinin bir başka önemli uygulama sahasının, binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler olarak, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci olarak kullanılabileceği tahmin edilmektedir. Kadmiyum Tellürid (CdTe): Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş pili maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuvar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir. Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2): Bu çokkristal pilde laboratuvar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir. Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler: Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %17’nin, pil verimi ise %30’un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden yapılmaktadır. 1980’li yılların ortalarından evvel, PV güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri ve kapsülleri (modül) bazı dayanıklılık problemleri göstermiş olmalarına rağmen, bu sıkıntılar genellikle aşılmıştır ve bunların büyük çoğunluğu şimdi memnun edici bir şekilde görevini yapmaktadır. İtibarlı üreticiler ürettikleri kapsüllerin simdi 1-20 yıl ömürlü olmalarına güvenebilmektedir. Birçok üretici en az on yıllık bir garanti vermektedir. Buna karsın, amorf güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler için garanti genellikle 2-3 yıl arasındadır. Silikon güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler ilk piyasaya çıktığında, 1970’lerdeki son derece yüksek seviyede olan, güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin fiyatları sürekli aşağıya düşmüştür. Su anda, oldukça büyük kristalli silikon kapsülleri siparişleri için fabrika dışı fiyat yaklaşık 4.00 – 5.00 ABD$/Wp’dir. Donatıların monte edilmiş (kurulu) fiyatları tasıma ve isçilik maliyetleri,kâr hadleri, siparişin büyüklüğü ve bir sürü diğer faktörlere bağlıdır ve 7.00 – 8.00ABD$/Wp’dan aşağı olması mümkün değildir. Gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarından gelen küçük siparişler için, fiyatlar muhtemelen 10.00 ABD$/Wp’ın üzerinde ayarlanacaktır. Donatıların bakım ihtiyaçları basittir. Yapılması gereken temel bakım, yüzeyi temiz tutmak olacaktır. Yüzeyin çok az tozlanması bile toplam elektrik akımının azami çıkış gücünü önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca, donatıların üzerine düşebilen kus pislikleri ve yaprak gibi küçük nesnelerin ortadan kaldırılması da önemlidir. Söz konusu nesneler sadece bazı güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteleri gölgelemekle kalmaz, aynı zamanda üniteler diğer güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin sağladığı enerji ile aşırı ısınmış hale gelebilir ve bu durum her zaman için zarar verebilir . Yine donatının tamamen bir şeylerle karartılmamış olduğundan emin olmak esastır; Küçük bir karartılmış alan bile elektrik akımının azami çıkış gücünü %50’ye kadar azaltabilir. Fotovoltaik Modül,Panel Ve Diziler Fotovoltaik hücreler daha yüksek akım,gerilim veya güç seviyesi elde etmek için elektriki olarak seri veya paralel bağlanırlar.Fotovoltaik modüller çevre etkilerine karşı sızdırmazlık sağlayacak şekilde birbirine eklenmiş fotovoltaik hücreler içerirler.Fotovoltaik paneller elektrik kabloları ile birbirine bağlanmış iki veya daha çok sayıda Fotovoltaik modül içerirler.Fotovoltaik diziler ise belli sayıda Fotovoltaik modül veya panel içeren enerji üretim ekipmanlarıdır. Fotovoltaik Hücrelerin Teknik Analizleri V-I denklemi Kirchoff’un akım(birinci) yasasından türetilerek elde edilmiştir. Burada; IPh: : Işık Akımı ID: Diyot Akımı IS: Diyot Ters Doyum Akımı m: Diyot “ideal faktörü” m = 1…5VT Termal gerilim: ; VT = 25,7mV at 25°C. k s: Boltzmann sabiti k = 1,380658 • 10-23 JK-1 T: mutlak sıcaklık; [T] = K (Kelvin) 0 K = -273,15°C e: bir elektronun yükü e = 1,60217733 • 10-19 As Örnek Olarak Panasonic Suncream II PV Panelinin Özellikleri Boyutlar İşletme akımı-İşletme Gerilimi Bir Fotovoltaik Sistem Nasıl Çalışır? Basitçe PV sistemleri de diğer elektrik üretim sistemlerine benzer olarak çalışır.Sadece kullandıkları ekipmanlar değişiktir.Sistemin operasyonel ve fonksiyonel ihtiyaçlarına bağlı olarak DC-AC inverter,Akü,Şarj kontrol ünitesi,yedek güç kaynağı ve sistem kontrolörü gibi ekipmanlara ihtiyaç duyulabilir. Şekil’den görülebileceği gibi PV dizisi tarafından üretilen DC gerilim bir adet şarj kontrolünden geçirildikten sonra akü grubuna yollanır burada depolanan enerji ışınımın az olduğu saatlerde sisteme gerekli enerjiyi sağlar.Akü grubundan çıkan DC gerilim bir adet inverter yardımıyla AC gerilime dönüştürülerek evlerimizde kullanabileceğimiz şekle dönüştürülür. Bir PV Sisteminin Diğer Parçaları ve Verimlilik Durumu Akümülatörler Enerji taleplerinin (üretilene göre) azlığı günesin tam olarak ise yarar durumda olmasının sonucudur; bu sebepten, PV sistemleri tarafından üretilen elektrik akımı genellikle istendiği zaman kullanmak için depolanmalıdır. İhtiyaç duyulan depolamanın kesin miktarı kullanıcı için arzın sürekliliğinin önemine bağlıdır. Örneğin,bir ev sahibi bulutlu havalarda lambaların ve TV’nin kullanımı için elektrik akımının kesilmesini göze alabilmesine rağmen, bir telekomünikasyon röle istasyonu veya bir sağlık ocağında PV ile çalışan bir soğutucu gibi çok önemli bir uygulamada güneş ışığının az geldiği muhtemel dönemlerde veya bir PV sisteminde geçici bir kesilmenin tamamını karşılayacak şekilde yeterli miktarda elektrik akımı mutlaka depo edilmelidir. Bir sistemin herhangi bir güneş enerjisi girdisi olmadan çalışmasının tasarlandığı genellikle gün cinsinden ölçülen bu zaman uzunluğuna onun kendi kendini idare etme dönemi denilmektedir. PV sistemleri genellikle 12 voltluk kursun-asit akümülatörleri kullanır. Daha pahalı, yeniden şarj edilebilir nikel kadmiyum akümülatörler çoğu kez yeniden şarj edilebilir lambalar gibi küçük uygulamalarda kullanılır. Standart oto akümülatörleri (aküleri) çok sık kullanılmaktadır, ancak onların zayıf tarafları mutlaka akılda tutulmalıdır ve sistemin tasarımıyla bağdaştırılmalıdır. Bazı üreticiler popüler adıyla güneş enerjisine dayalı aküler (solar batteries) satmaktadır; bu aküler de kursun-asit tipindedir fakat bu tip akülerin tasarımında yapılan bazı tadilatlar onları güneş enerjisine dayalı bir tesisattaki çalışma koşullarına daha uygun hale getirmektedir. Oto akülerini PV sistemlerinde kullanmada ortaya çıkan sorun, onların güneş ışığından elektrik enerjisi üreten PV sistemlerinde kullanmaya göre tasarlanmamış olmalarıdır. Bu aküler bir araçta normal kullanımda, marsa basıldığı zaman akü az miktarda elektrik akımı boşaltır ve motor bir kere çalıştıktan sonra akünün şarjı çabuk eski haline gelir. Böyle durumlarda, kursun-asitli oto aküleri üç veya dört yıl veya daha fazla dayanabilir. Ancak aynı akü düzenli olarak yüksek boşalmaya maruz kalırsa, onun ömrü büyük ölçüde azalır (%75’lik düzenli boşalma ile ömür yaklaşık beste bir olup, periyodik boşalma olduğu zaman ise %10’dur). Bunun dışında, eğer akü tamamen bitinceye kadar boşaltılırsa, ciddi ve vahim hasar verilir. Kapalı veya“bakım istemez” aküler özellikle ciddi boşalmalardan zarar görebilir ve onlar aynı zamanda büyük sıcaklık değişmelerinden zarar görme olasılığı yüksektir; bu nedenle birçok PV sistem tasarımcısı sıcak ülkelerdeki PV uygulamalarında onların kullanımı aleyhinde tavsiyede bulunmaktadır. Netice itibariyle, her ne kadar oto aküleri PV tesisatlarında tatmin edici bir şekilde çalışabilseler de, sistem tasarımında ve çalıştırılmasında büyük dikkat gereklidir “Solar” aküler, oto akülerinin bazı zayıf taraflarını bertaraf etmek için tasarlanmıştır. Solar aküleri oto akülerinden daha fazla miktarda bir asit çözeltisini bir arada bulundurur ve ilaveten daha fazla miktarda aktif madde içerir. Bu durum onların normal PV uygulamalarının şarj olma ve boşalma devrelerinde daha dayanıklı olmalarını sağlar. Eğer bu aküler yavaş yavaş boşaltılırsa, önemli miktarda ekstra kapasite yaratırlar. Kısaca C100 olarak adlandırılan, 100-saatin üzerinde bir kullanım (boşalma) kapasitesi, C8 veya C10 olarak bilinen 8-saatlik veya 10 saatlik kullanım kapasitesinin genellikle iki katıdır. 8-saatlik veya 10-saatlik kullanım kapasiteleri mutlaka eve ait PV sistemlerinin tasarımında kullanılmalıdır, fakat 100-saatlik kapasite maksimum emniyet tedbirlerinin gerekli olduğu bir telekomünikasyon uygulamasında uygun olabilir ve akünün depolama kapasitesi PV sisteminin ihtiyacını bir hafta karşılamaya mutlaka yeterli olmalıdır. Akü ömrü ve akünün depolama büyüklüğü arasında faktörlerin bir dengesi vardır. Sağlanan daha büyük miktarda depolama kapasitesi, daha düşük seviyede boşalma ve daha uzun ömürlü bir akü demektir, fakat daha yüksek bir başlangıç maliyeti anlamına gelir. Genellikle, bir eve ait PV teçhizatında akü kapasitesi ev sahibinin günlük elektrik tüketiminin yaklaşık beş katı olmalıdır. Normal toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarı koşullarında, bu durum boşalmayı yaklaşık %20’ye kadar sınar (yani akünün en fazla %20’si boşalır). Bununla birlikte, satıcılar ve alıcılar her zaman bir PV tesisatının başlangıç maliyetini azaltmak için aküyü normalden daha küçük kullanmaya özenirler. Kullanıcılar da uygun biçimde tasarlanmış bir sistemdeki aküyü değiştirme zamanı geldiğinde daha küçük boyutlusunu monte etmeye masrafları kısmaya özenebilir. Akülerin bakım ihtiyaçları zahmetli değildir, fakat bakım mutlaka yapılmalıdır. Akü mutlaka damıtık (saf) su ile dolu tutulmalıdır ve nem oranı düşük olan sıcak alanlarda kurulan PV tesisatlarında bunun yapılması özel önem taşır. Mutlaka damıtık su kullanılmalıdır, çünkü saflığı bozan maddeler aküye zarar verebilir; gelişmekte olan dünyanın uzak kırsal alanlarında damıtık/saf su bulma güçlüğü küçümsenmemelidir.Akünün kutup basları temiz tutulmalıdır ve altı ayda veya yılda bir vazelin sürülmelidir. 30 C’nin üstündeki sıcaklıklarda akünün ömrü ve performansının önemli ölçüde düşmesi nedeniyle, akü her zaman serin ve çok iyi havalandırılmış bir yere yerleştirilmelidir. Akülerin ömürleri büyük ölçüde bakım durumlarına bağlı olarak değişir. Bir sistem için tasarlanan ve çok iyi bakılan bir durumda, bir oto aküsü 4–5 yıl dayanabilir, fakat umumiyetle 1-2 yıllık bir ömrü vardır. Dikkatli bakımla ve boşalma seviyeleri yaklaşık %15’i geçirilmediği takdirde, “solar” aküleri için 8-10 yıllık bir dayanma ömrü beklentisi gerçekleşebilir, fakat gelişmekte olan dünyada normal çalışma koşullarında yaklaşık beş yıllık bir ortalama ömür daha gerçekçidir. Akü kapasiteleri amper saat (Ah) cinsinden ölçülür ve PV uygulamalarında kullanılan aküler yaklaşık 15-300 Ah arasında değişmektedir. Akü maliyetleri akünün kapasitesi yanında kullanılan malzemenin kalitesi ve yapım kalitesine bağlıdır.Değişen isçilik ve malzeme maliyetleri veya piyasadaki rekabetin dereceleri nedeniyle, ülkeler arasında önemli farklar bulunabilir. Oto aküleri genellikle yaklaşık 1.00 $/Ah’e mal olmaktadır, fakat önemli değişmeler vardır. İyi kalite solar aküleri yaklaşık 2.00 $/Ah’e mal olmaktadır. Sistemi Dengeleyen Diğer Unsurlar Aküyü aşırı şarjdan ve cereyan boşalmasından korumak için elektronik bir şarj regülatörü kullanılır. Evlerdeki PV sistemlerinde kullanılan elektronik şarj regülatörleri şarj seviyesine bağlı olarak akünün voltajının düştüğünün veya yükseldiğinin tespitinde is görmektedir. Voltaj tamamen şarjlı akü seviyesinin üzerine çıktığı zaman, regülatör PV donatısından voltajı keser; yine voltaj kabul edilebilir boşalma seviyesinin altına düştüğü zaman regülatör yükü keser. Şarj regülatörlerinin gelişmişlik seviyesi ve buna bağlı olarak onların sağladığı koruma oldukça değişme gösterir. Ucuz modeller ekseriyetle aşırı yükten korumak için yükün kesilmesi gerektiği zaman kararı kullanıcıya bırakarak, sadece aşırı yükten koruma özelliğine sahiptir. Eğer yeterli büyüklükte bir akü kullanılıyorsa ve sistem yönetiminde tedbir alınıyorsa bu bir sorun yaratmaz, aksi halde akünün ömrünün kısalmasına yol açması mümkündür. Bazı şarj regülatörlerine sıcaklık algılayıcıları takılmış olup, eğer akünün sıcaklığı 30 C’yi geçerse, şarj olan voltajın azaltılmasına izin vermektedir ve böylece akünün zarar görmesine karsı ek bir koruma tedbiri sağlamaktadır. Şarj regülatörlerinin maliyetleri genellikle özelliklerine, imalât yerine göre değişir. Endüstriyel dünyada üretilen gelişmiş özelliklere sahip regülatörlerin fiyatları 100 $ ve üstündedir, oysa gelişmekte olan dünyada üretilen ve sadece aşırı yüke karsı koruma sağlayan modeller 10 $ kadar bir paraya bulunabilmektedir. Şarj regülatörlerini çoğu kez daha ucuz PV tesisatlarına monte etmekten kaçınılmaktadır.PV sistemleri çoğunlukla 12 voltluk bir doğru akım üretmek için tasarlanır. 220 voltluk bir dalgalı akımın gerekli olduğu durumda, bu bir elektronik adaptörle (çevirici)sağlanabilir. Bir elektronik adaptör kullanılması ile %15’e kadar varan önemli bir güç kaybı meydana gelebilir, ancak bu tür bir akım standart ev aletlerinin kullanılmasına imkân vermektedir. Bununla birlikte, PV sistemleri ile standart ev aletlerini kullanmanın önemli sıkıntılarından birisi, birçok ev aletinin enerji randımanı dikkate alınarak tasarlanmamış olmasıdır. Bu durum ana elektrik şebekesine bağlı tüketiciler için önemli bir problem değildir. Buradaki tek etkisi aylık faturaya ekstra bir miktar kilovat saat ilavedir. Enerji düşüklüğünün ihtiyaç duyulan kapsüllerin alanını ve sistemin toplam maliyetini önemli ölçüde artırması durumunda, onun bir PV sistemine önemli bir etkisi vardır. Sistemi dengeleyici diğer unsurlar; kablolar, bağlantı elemanları, devre anahtarları (şalterler), bağlantı kutuları (buvatlar), elektrik sigortaları ve diğer küçük kalemlerden oluşur. Bunlardan birçoğu açık alanda monte edilmiştir ve bu yüzden sert hava koşullarına maruz kalır; eğer sistemin iyi çalışması isteniyorsa, bu elemanların mutlaka iyi kaliteli ve dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş olması gerekir. Çürük veya hasarlı bağlantılar sisteme verilebilecek elektrik miktarını azaltır ve sistemin bütünüyle islemez hale gelmesine neden olabilir. Şimşekli, yıldırımlı fırtınaların yaygın olduğu yerlerde, sistemler için paratoner görevi gören iletkenlere gereksinim duyulabilir. Teçhizat için payandalar sisteminin doğru biçimde tasarlandığından ve inşa edildiğinden emin olmak da önemlidir. PV donatısı bir binanın çatısına kurulacağı zaman, hava dolaşımına imkân vermek ve aşırı sıcaklık oluşmasını önlemek için (PV donatısı) çatı yüzeyinden kısa bir mesafe yukarıya kaldırılarak kurulmalıdır. Ayrıca, PV donatıları, alanı etkilemesi muhtemel en güçlü rüzgarların uçurma/yukarı kaldırma etkilerine mukavemet etmeye yetecek kadar mutlaka sıkı bir şekilde bağlanmalıdır. Düzenli temizleme işlemleri kesinlikle yapılmalıdır. Donatıların yere monte edildiği durumlarda, onlar mutlaka ekseriyetle betondan olmak üzere sağlam temeller üzerine inşa edilmeli ve onları insanlardan ve hayvanlardan korumak için muhafazalı bir parmaklık içine alınmalıdır. Uygulama Alanında Randıman Oranları ve Elektrik Akımının Çıkış Gücü PV sistemlerinin uygulama alanındaki toplam randıman oranları (verim oranları) kapsüller (modül) için laboratuarda belirlenen randıman oranlarından oldukça düşüktür. Örneğin, standart laboratuar test sıcaklığı olan 25 ºC’nin üzerindeki her 10 ºC artış için güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin randıman oranı yaklaşık %0.5 düşer. Bu durum öğle sıcaklığının sık sık 30 ºC’yi geçtiği ve kapsüllerin çoğunlukla 60 ºC ve daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu bir çok tropik ülkede gerçekten önemli olabilir. Toprağa ulasan günlük toplam güneş enerjisi miktarının azami olduğu koşullarda, söz konusu aşırı sıcaklık güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren üniteler randıman oranında %20’ye kadar bir düşüşe yol açabilir. Ticari olarak piyasada bulunan tüm güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren ünitelerin teknoloji ve alet itibariyle belirli bir zamanda ulaşılan en üst gelişme düzeyinde randıman vermediğini hatırlatmakta fayda vardır. Bu özellikle piyasadaki daha ucuz ürünler için söz konusudur. Birçok ucuz fiyatlı kapsüller, daha yüksek-kaliteli ürünlere geçiş yapan üreticiler tarafından indirimli fiyatlarla eski stoktan verilen ürünlerden oluşmaktadır. Ayrıca kablolardan, devre anahtarlarından, elektrik yükü regülatörlerinden ve diğer elemanlardan da kayıplar olur. Bu nedenle kablo uzantıları mümkün olduğu kadar kısa ve kablo çapları uygun ebatta tutulur; uzun, ince ve ucuz kabloların kullanılması önemli kayıplara neden olabilir. Gevşek veya paslanmış bağlantılar da bu kayıpları artırır. Tozlar ve gölge yapan pislikler de sistemin performansını maksimum değerinin altına indirir. Kapsüllerin elektrik akımı çıkış gücü için kabul edilen toplam %10’luk bir kayıp, çoğunlukla başlangıçta sistemin enerji verim gücünün hesaplanmasında biraz iyimser bir varsayım olarak alınmaktadır. Cereyanı şarj etme-boşaltma devresinin genel toplam randımanı (verimliliği) yaklaşık %80’dir, ancak akü eskidikçe kayıplar önemli ölçüde daha büyük hale gelebilir. Bu yüzden, üreticiye verilebilir nihaî elektrik akımı çıkısı kapsülün kabul edilen çıktısından türetilen değerin yaklaşık %70’idir. Bu kayıpların etkisi metre kareye 1.000 wattlık (W/m2) öğle güneşinin düştüğü ve günlük ortalaması 5 kWh/m2 olan bir alanı dikkate alarak görülebilir. Bu koşullar altında 100 Wp’lik bir kapsülün günlük nazarî elektrik akımı çıkısı 500 vat saattir (Wh). Donatı ve tel kayıpları için %10 ayırırsak, bu miktar akü depolamasından önce 450 Wh’ye düşer. Akünün dolmasından sonra, aydınlatma ve elektrikli aletler için verilebilecek net miktar günlük yaklaşık 360 Wh’dir. Elektrikli aletler için Enerji Tüketim Tablosu http://www.bilgiustam.com/gunes-enerjisinden-nasil-elektrik-elde-edilir/

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisinden-elektrik-nasil-elde-edilir-1

Şehirlerin Dikkat Çekici Simgeleri: Stadyumlar

Şehirlerin Dikkat Çekici Simgeleri: Stadyumlar

Spor yapıları, Yunan uygarlığında düzenlenen olimpiyat oyunlarıyla birlikte ortaya çıktı. İlk stadyum inşa edilene kadar olimpiyat oyunları, basit düzenlemelerle gerçekleştirildi.

http://www.ulkemiz.com/sehirlerin-dikkat-cekici-simgeleri-stadyumlar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0