Arama Sonuçları..

Toplam 653 kayıt bulundu.
Barış Manço <b class=red>Kimdir</b>

Barış Manço Kimdir

Mehmet Barış Manço (2 Ocak 1943; Üsküdar, İstanbul - 1 Şubat 1999; Kadıköy, İstanbul), Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı ve TV programı yapımcısı. Türkiye'de rock müziğin öncülerinden, Anadolu Rock türünün kurucuları arasında sayılır. Müziğe başlangıcı Galatasaray Lisesi'nde oldu. Yüksek öğrenimini Belçika Kraliyet Akademisi'nde tamamladı. Bestelediği 200’ün üzerindeki şarkısı, kendisine 12 altın ve bir platin albüm ve kaset ödülü kazandırdı. Bu şarkıların bir bölümü daha sonra Arapça, Bulgarca, Flemenkçe, Almanca , Fransızca, İbranice, İngilizce, Japonca ve Yunanca olarak yorumlandı. Hazırladığı televizyon programıyla Dünya'nın pek çok ülkesine gitmiş, bu nedenle "Barış Çelebi" olarak adlandırılmıştır. Barış Manço 1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı Unvanı'na layık görüldü.Devlet konservatuarı klasik Türk sanat müziği hocası, sanatçısı ve yazar Rikkat Uyanık ve Hakkı Manço çiftinin ikinci çocuğu olan Mehmet Barış Manço 2 Ocak 1943 tarihinde Üsküdar Zeynep Kâmil Hastanesi'nde doğdu. II. Dünya Savaşı yıllarında doğduğu için ailesi Mehmet Barış adını verdi. Oğlu Doğukan Manço katıldığı bir söyleşi de "Babam 1943'te İstanbul'da doğdu ve Türkiye'de ilk Barış ismini aldı, esasında isim babası. Barış ismi, 1941'de dünya savaşlarının ardından barışa duyulan özlemden doğdu. Amcam da 41 doğumludur, savaşın başlangıç tarihi. Ancak 1941 yılında babamın hiç görmediği amcası Yusuf vefat etmiş, lakabı Tosun Yusuf imiş. Bunun verdiği hüzünle Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço koymuşlar adını. Babam ilkokula başladığı zaman da Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço'yu nüfus kaydından sildiriyorlar sadece Mehmet Barış Manço ismi kalıyor" açıklamasıyla babasının Türkiye'de ilk Barış isimli kişi olduğunu ve adının Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço olduğunu söylemiştir. Dört çocuklu ailede Savaş, İnci ve Oktay adlarında üç kardeşi vardı. Konservatuardaki çalışması sırasında Zeki Müren'in de hocalığını yapan Rikkat Uyanık daha sonraları Barış Manço'yla beraber televizyon programlarına da katıldı, şarkı söyledi. Aile kökenleri İstanbul'un fethinden sonra Konya'dan Selanik'e göç etmiş ve savaş yıllarındaki zorluklar nedeniyle I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a göç etmişti. Üç yaşındayken anne babasının ayrılığından sonra Barış Manço, babası ile yaşamaya başladı. Babasıyla birlikte sık ev değiştirdi ve Cihangir'de, Üsküdar'da, Kadıköy'de ve kısa bir süre için Ankara'da yaşadı. İlkokula abisi Savaş ve ailenin en küçük ferdi olan kız kardeşi İnci'nin de okuduğu Kadıköy Gazi Mustafa Kemâl İlkokulu'nda başladı. 4. sınıfı Ankara Maarif Koleji'nde okudu ve ilkokulu Kadıköy'deki başladığı okulda tamamladı. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi'nin orta bölümüne devam etti. 1957'de amatör olarak müzikle ilgilenmeye başladı. 4 Mayıs 1959'da babasının ölümü üzerine Galatasaray Lisesi'nden ayrılarak, eğitimini Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı.1957'de amatör olarak müzikle ilgilenmeye başlayan Manço, 1958 yılında ilk grubu Kafadarlar grubunu kurdu. Ortaokul yıllarında kurulan bu grup rock'n roll coverları yaparken, Barış Manço'da ilk bestesi Dream Girl'ü bu dönemlerde yaptı ve Ankara'da küçük bir müzik ödülünün de sahibi oldu. İkinci grubu Harmoniler'de yine Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşları vardı. 1959'da Galatasaray Lisesi konferans salonunda ilk konserini verdi.Barış Manço ve Harmonilerin ilk 45'likleri Grafson şirketinden 1962 yılında yayınlandı. Barış Manço, Harmoniler ile 3 tane 45'lik yaptı. Bu 45'likler 1962 yılında yayınlanan Twistin Usa / The Jet ile Do The The Twist / Let's Twist Again ve 1963 yılında yayınlanan Çıt Çıt Twist / Dream Girl idi. Manço, liseyi bitirdikten sonra Türkiye'den ayrılıp Belçika'da öğrenim hayatını sürdürmek isteyince Harmoniler dağıldı.Barış Manço, 1963 yılının Eylül ayında Belçika Kraliyet Akademisi'nde yüksek öğrenim görmek için Türkiye'den ayrıldı ve Belçika'ya gitmeden önce karayoluyla bir kamyonla Fransa'nın başkenti Paris'e giderek daha önce konuştuğu ünlü Fransız şarkıcı Henri Salvador'la buluştu. Henri Salvador Barış Manço'nun Fransızcasını ve fazla kilosu nedeniyle dış görünüşünü yetersiz buldu ve anlaşma yapamayan Manço, Belçika'daki abisi Savaş Manço'nun yanına gitti. Belçika Kraliyet Akademisi'nde resim, grafik ve iç mimarlık eğitimi görürken bir yandan da garsonluk, otomobil bakıcılığı işlerinde çalıştı. Bu sırada Belçikalı şair André Soulac ile tanıştı. Soulac sayesinde Fransızcasını ilerletti ve yaptığı besteleri değerlendirme imkânı buldu. Soulac, Manço'nun bestelerine söz yazdı.1964'te müzik hayatına devam etmek isteyen Barış Manço Rigolo plak şirketiyle anlaşarak "Jacques Danjean Orkestrası" ile beraber çalışmaya başladı. Twist'ten Rock and Roll'a dönen Barış Manço'nun kayıt şartları da iyileşmiş oldu. 1964'ün Eylül ayında dört şarkılık Fransızca iki EP çıkardı. ilk EP'de Baby Sitter ve Quelle Peste, diğer EP'de Jenny Jenny ve Un auire amour que toi şarkıları yer aldı. Plakların başarısı sonucu Fransız radyosunda yayınlanan "Salut les copins" adlı pop müzik içerikli bir programa konuk oldu. Bu EP Türkiye'ye geldiğinde radyocular Manço'yu Fransız bir sanatçı olarak düşünüp sundular.12 Ocak 1965'te Fransa'da, Paris'in dünyaca ünlü en eski konser salonu Olympia'da Salvatore Adamo ve France Gall'den önce sahne alarak kendi bestesi olan Babysitter'ı daha sonra Jenny Jenny, Quelle Peste, Un autre Amour que toi ve Je veux savior adlı Fransızca ve ingilizce şarkılarını söyledi. Manço'nun sahne performansı Henri Salvador tarafından tebrik edildi. Aynı yıl Liège'de "Golden Rollers" adlı bir grupla konser verdi. 1966'da ise bir festivalde "The Folk 4" grubu ile Türk müziğinden örnekler sergileyerek dikkat çekti. Ancak Fransız bir müzisyenin Barış Manço'nun aksanını beğenmediği için onun plağının çalınmasını yasaklaması Barış Manço'yu derinden etkiledi ve Avrupa kariyerini sona erdiren nedenlerden biri oldu. Aynı yıl "L'Alba" adlı bir grup Barış Manço ve André Soulac tarafından yazılan ilk parçayı seslendirdi.1966'da Olympia'daki konser sırasında vahşi kedi anlamına gelen "Les Mistigris" adlı Belçikalı grupla tanıştı ve onlarla çalmaya başladı. Grupla beraber Fransa, Belçika, Çekoslovakya, Belçika, Almanya ve İsveç'te konser verdi. Sahibinin Sesi şirketiyle anlaşan Barış Manço, Les Mistigris ile birlikte 1966 yılında II Arrivera / Une Fille ve Aman Avcı Vurma Beni / Bien Fait Pour Toi 45'liklerini çıkardı. 1967'de Hollanda'da geçirdiği bir kaza yüzünden dudağında bir yarık oldu ve bıyık bırakmaya başladı.1967 yılının yaz aylarında yine Les Mistigris ile Türkiye'ye gelen Manço As Klüpte de bir konser verdi. Manço'nun Les Mistigris ile yaptığı son kayıtlar, 1967 sonlarına doğru bir EP'de toplanarak piyasaya sürüldü. Bu EP'de sonradan Kol Düğmeleri olarak bilinecek olan ve Manço'nun ilk Türkçe bestesi Bizim Gibi'nin yanı sıra Big Boss Man, Seher Vakti, Good Golly Miss Molly adlı şarkılar yer alıyordu. Ancak vize problemleri, yasal sorunlar ile uğraştıkları için Barış Manço ve Les Mistigris'in yolları ayrıldı. Türkiye'deki ilk psychedelic rock şarkıları Manço ve Les Mistigris grubuna aittir.Barış Manço Les Mistigris ile ayrıldıktan sonra 1968 başında Kaygısızlar grubu ile çalışmaya başladı. Genç gitaristler Mazhar Alanson, Fuat Güner, baterist Ali Serdar ve bas gitarist Mithat Danışan'dan oluşan grup daha önceden kendi konserlerini veren genç bir gruptu. Barış Manço'nun Kaygısızlar ile birleşmesi üzerine İngilizce olan parçalar eski haliyle bırakılmak üzere Türkçe eserler Kaygısızlar eşliğinde yeniden kaydedilerek yayınlanacaktı. Barış Manço'nun Sayan'dan çıkardığı bu ilk plakta Bizim Gibi adlı şarkı Kol Düğmeleri olarak yeniden kaydedilecekti.Barış Manço ve Kaygısızlar'ın Sayan'dan çıkardığı, Kol Düğmeleri / Big Boss Man / Seher Vakti / Good Golly Miss Molly parçalarını içeren bu ilk plak 1968'de yayınlayıp oldukça geniş bir popülarite elde etti. Manço'nun Liege kentinde eğitimine devam etmesi nedeniyle yaz aylarında bir araya gelebilen topluluk üçüncü 45'likleri Bebek / Keep Lookin'le birlikte psychedelic öğeleri Anadolu'nun mistizmiyle birleştirerek vermeye başladılar. Günümüzde yaygın algılanışı manevi değerlere zarar vermeyen bir popülist olan Manço, 68 yılında şarlatan, ukala bir beatnik olarak lanse ediliyordu. Barış Manço ise Kaygısızlar'la "Trip / Karanlıklar İçinde", "Kirpiklerin Ok Ok Eyle / Ağlama Değmez Hayat", "Kağızman / Anadolu", ve Paris'te doldurulan "Flower of Love / Boğaziçi" plaklarını yaptı. Psychedelic tınıların içerisine serpiştirdiği doğu müziğiyle kendine özgü bir east & west soundu oluşturdu. Aralıklarla plak çıkaran grup hem Anadolu temalarına, hem de doğu motiflerine yakınlığı ile bilinen yavaş yavaş yükselmekte olan psychedelic müzik akımından etkilendi. Barış Manço'nun Kaygısızlar ile yaptığı 45'liklerden Ağlama Değmez Hayat 1969 yılında 50.000'in üstünde satış yaparak Manço'ya ilk altın plağını kazandırdı. Manço, 1969 Haziran'ında Belçika Kraliyet Akademisi'ni birincilikle bitirdi ve İstanbul'a nişanlısı ile döndü.1969 yılı sonunda Kaygısızlar ile yollarını ayıran Manço. 1970 yılı itibariyle psychedelic rock'tan tipik anadolu pop sularına açıldığı bir yıl oldu. Kaygısızlar olmadan girdiği bu yeni yılda Barış Manço, Türkiye'de "...Ve" diye bilinen yurtdışında ise"Etc" adıyla lanse ettiği yeni bir grupla çalışmaya başlamıştı. Bu grup ile "Derule / Küçük Bir Gece Müziği" adlı plağı kaydeden Manço, bu grupla Türkiye'de Akdeniz ve Karadeniz bölgesini kapsayan bir turneye çıkmıştır.1970 yılının Kasım ayında, o güne kadar Batı enstrümanlarını kullanan Manço, Dağlar Dağları yayınladı. Barış Manço'nun gitarı ve Kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon'un kemençesi ile kaydedilen şarkı, Barış Manço'nun sadece rock ile sınırlı kalmayan kendi müzik tarzının başlangıcıdır. 700.000'den fazla satan Dağlar Dağlar plağı Manço'ya kariyerindeki tek Platin Plak Ödülü'nü kazandırdı. Sayan Plak tarafından verilen ödülü sinema oyuncusu Öztürk Serengil, İstanbul Fitaş sinemasında Manço'nun bir konseri sırasında takdim etti.Dağlar Dağlar'ın başarısı ile Türk müziği piyasasında büyük ses getiren Barış Manço, 1970'te Türkiye'de ender görülen bir işe imza atıp zaten ünlü olan Moğollar ile güçlerini birleştirme kararı aldı. Çünkü iki grubun da hedefi, Türk müziği ile Avrupa'da ün kazanmaktı. Manço, o zamana kadar Batı etkisinde, Moğollar ise Anadolu pop tarzında müzik yapıyordu. Manço, bu konuyla ilgili bir röportajında şunları söylemiştir: "Artık biz bir bütünüz. Ne ben Moğollar'ın şarkıcısıyım, ne de onlar benim grubum. Yepyeni bir grup olduk. Adımız MançoMongol. Kafaca anlaşan, aynı fikir seviyesine gelmiş olan bizler, yaptıklarımızın daha iyi olması için, sesimizi bütün Dünya'ya kuvvetlice duyurabilmek için, başbaşa vermenin zamanı geldiğini anladık." Manchomongol adlı grubun ilk Türkiye konseri ise 1971 Nisan'ında Manço'nun Platin Plak ödül töreninde gerçekleşti. Mayıs ayına kadar olan süreçte Barış Manço Moğollar ile "İşte Hendek İşte Deve", "Katip Arzuhalim Yaz Yare Böyle" ve "Binboğanın Kızı"'nı kaydettiler. "İşte Hendek İşte Deve", de tıpkı Dağlar Dağlar gibi büyük beğeni topladı ve adını Barış Manço klasikleri arasına yazdırdı. Çıktıkları Anadolu turnesinin Kütahya ayağında Manço'ya göre uzun saçları yüzünden tehdit edildikten sonra tur otobüslerine dinamitle saldırı düzenlendi. Konserin hemen sonrasında meydana gelen patlamada kimse yara almadı. 1971'de kabakulak olan Barış Manço'nun hastalığının da etkisiyle Fransa'da çalışan bu grup, dört ay değişik yerlerde konserler verdikten sonra oradan ayrıldı. Manchomongol 1971'in Haziran ayında gruptaki anlaşmazlıklar ve Barış Manço'nun sağlık sorunları nedeniyle dağıldı.1971 ve 1972 yılları Barış Manço'nun birçok sanatçı ile çalışarak Kurtalan Ekspres'i kurma çalışmalarıyla geçti. 1971 yılında, 1969 Türkiye Güzellik Kraliçesi Azra Balkan ile nişanlandı. Nişan 1972'nin Mayıs ayında ayrılmalarıyla sonuçlandı. 1972'de Kıbrıs'a giderken asker kaçağı olarak yakalandı ve Belçika Kraliyet Akademisi diploması sayesinde yedek subaylık hakkı kazandı. Askerlik öncesi, 1972 yılı Şubat ayında, adını İstanbul'dan Güneydoğu'ya giden trenden alan Kurtalan Ekspres'i kuran Manço, 1972 Mayıs'ında grupla stüdyoya girerek "Ölüm Allah'ın Emri" ve "Gamzedeyim Deva Bulmam" adlı şarkıları kaydetti. Manço, Engin Yörükoğlu, Celal Güven, Özkan Uğur, Nur Moray ve Ohannes Kemer'in oluşturduğu orkestra ile Anadolu'da konserler verdi. Bu grupla kaydettiği Ölüm Allah'ın Emri ve Gamzedeyim Deva Bulmam şarkılarının yer aldığı ilk plağı 1972 yılının başında yayımladıktan sonra Barış Manço askere gitti. Türküola tarafından yayımlanan Barış Manço ve Kurtalan Ekspresin ilk plağı "Ölüm Allah'ın Emri-Gamzedeyim Deva Bulmam" adlı plakta Kurtalan Ekspres kadrosu şu şekildeydi; Ohannes Kemer (yaylı tambur, gitar), Nur Moray(davul), Engin Yörükoğlu(davul), Celal Güven(perküsyon), Özkan Uğur(bass), Nezih Cihanoğlu(gitar). 1972 yılının Mayıs ayı sonunda ise grup, veda konserini vererek Manço'yu askere uğurladı. Kurtalan Ekspres ise dağılmayacağını ve Manço'nun askerden dönmesini bekleyeceğini açıkladı.1972 yılının Nisan ayında altı ay süren Polatlı Topçu ve Füze Okul Komutanlığı’nda yedek subay öğrenciliğine başladı. Daha sonra topçu batarya takım komutanı asteğmen olarak bir yıl Edremit'te askerliğini yaptı. Bıyıklarını ve saçlarını kesen Manço, bundan sonra hep bıyıklı ve uzun saçlı olacaktı. Askerliği sırasında rahatsızlanması üzerine getirildiği Ankara Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde fistül ameliyatı oldu. Polatlı'da ve Edremit'te orduevlerinde konserler verdi. Terhisine az bir süre kala Harbiye Orduevi'ne atandı. 19 ay 26 gün askerlik yapan Manço, bu sürede orduevi dışında sahne almadı.Barış Manço, eğitim dönemi biter bitmez konser ortamından uzak kalsa da plak ile dinleyiciye ulaşma yollarını denedi. Kurtalan Ekspres ile "Küheylan" ve "Lambaya Püf De" adlı şarkıları kaydederek uzaktan çekilmiş peruklu fotoğrafının bulunduğu bir zarfla piyasaya sürdü. Şubat 1973'te yayınlanmış olan Küheylan, Manço'nun isminin sağcıya çıkmasına neden olan ilk eserdi. Parçada geçen Aslıhan, Neslihan, özümüze dönelim gibi sözler Orta Asya özlemi olarak algılanmıştır. Bu plağı 1973 yılının Ağustos ayında yayınlanan, Manço'nun askerliğinin sonlarında tamamlamış olduğu Hey Koca Topçu/Genç Osman plağı takip etti. Genç Osman'ın da bir serhat türküsü olması Manço'nun ülkücü olarak eleştirilmesine neden olacaktı.Askerlik sonrası ilk konserini Ankara Dedeman Sineması'nda verdi. Askerlik sonrasında ilk defa bir gazinoda sahne almaya başladı. Ancak Ankara'daki Lunapark Gazinosu'nda sadece dört gün sahne aldı ve işi bıraktı. İşi bırakmasıyla ilgili "Programlarımızı çeşitli şekillerde kısıtlamak istediler, kabul etmeyip çıktık" açıklamasını yaptı. İlk video klibini yine bu dönemde Hey Koca Topçu parçası için çekti. Bu klipte Kurtalan Ekspres üyeleri Yeniçeri ve Mehter kıyafetleriyle, Barış Manço ise Mülâzim-i Evvel Barış Efendi olarak asker kıyafetiyle göründü. 70'lerin ortalarına doğru Cem Karaca solun Barış Manço ise sağın sembolü olarak görülüyordu. Ancak konserlerinde kendisine bozkurt işareti yapanlara biz sadece sizin için gelmedik buradaki herkes için geldik diyerek Hey Koca topçuyu istek yapanları sol yumruğunu havaya kaldırarak protesto edecekti.Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1974 yılı içerisinde "Nazar Eyle-Gülme Ha Gülme" adlı 45'liklerini kaydetti. Bu iki çalışma, hikayesi, sözü ve müziği Barış Manço tarafından yazılan Baykoca Destanı adlı bir konsept çalışmadan alınma şarkılar olmakla birlikte ilk etapta 45'lik olarak yayınlanmak zorunda kalındı. Daha sonra Nazar Eyle adlı çalışma, Baykoca Destanı'ndan çıkartıldı. Öte yandan Destan, Manço'nun etc. grubuyla yıllar önce kaydettiği "Gelinlik Kızların Dansı" gibi temalarla zenginleştirilerek 1975 sonlarına doğru bambaşka bir şekil alacaktı. Manço, o sene Hey Dergisi tarafından yılın erkek şarkıcısı seçildi. 1974 yılında Avusturalya turnesine çıkan Barış Manço ve Kurtalan Ekspres'in orada verdiği konserlerin kaydedilerek kaset olarak yayınlanması tasarısı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Aynı yıl 27 Haziran'da İnönü Stadı'nda düzenlenen "Hey Müzik Festivali-74" kapsamında sahne aldı.1975 yılında Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile birlikte hazırlamakta olduğu ilk uzunçalarına lokomotif olarak çıkarılan, bir yüzü askerde yazdığı "Ben Bilirim Ben Bilirim" bir yüzü ise gelmekte olan uzunçaların isim parçası olan enstrümantal "2023"’ten oluşan 45'lik yayınlandı. Aynı yıl bir yıllık bir çalışmanın ardından kariyerinin ilk uzunçaları olan 2023ü yayımladı. Manço'nun daha önceki psyhedelic rock ya da yakın dönemdeki Anadolu kökenli şarkılarından çok farklı olarak progressive rock denecek bir tarza sahip beş parçadan oluşan 13 dakikalık Baykoca Destanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına yazılmış senfonik bir eser olan 10 dakikalık "Kayaların Oğlu" ile "2023" ikilisi gibi epik eserlere sahip sıra dışı bir albüm olarak sanatçının diskografisinde yer aldı. Bu dönemde Barış Manço, kariyerinin tek sinema filmi Baba Bizi Eversene'de oynadı.1975 yılında Kurtalan Ekspreste Özkan Uğur'un gruptan ayrılması üzerine 1976'da eski Bunalımlar ve Erkin Koray elemanı Ahmet Güvenç gruba katıldı. Kurtalan'ın yeni klavyecisi ise Dadaşlar'dan gruba geçen Kılıç Danışman idi. O sene Barış Manço ve Kurtalan Ekspres, "Barış Manço'nun Yeni Plağı" adıyla bir 45'lik yayımladı. 45'liğin bir yüzünde "Rezil Dede", diğer yüzünde ise "Vur Ha Vur" yer almaktaydı. Rezil Dede" adlı parça, "Çay Elinden Öteye" adlı bildik Karadeniz türküsünün Barış Manço'nun esprili sözleriyle bir rock-komediye çevrilmiş haliydi. Vur Ha Vur ise "2023" uzunçalarının epik parçası Baykoca Destanı'ndan bir bölüm olan şarkının funk ve jazz-rock tınılı yeni bir düzenlemeyle elden geçirilmiş haliydi.1976'nın Mart ayında dünya çapında bir firma olan CBS ile anlaşan Manço, Baris Mancho ismiyle lanse edileceği ve Avrupa pazarına yönelik olarak tamamen İngilizce şarkılardan oluşacak olan proje için 1976 yılının sonuna kadar Kurtalan Ekspres ve 30 kadar Belçikalı müzisyen ile 4 bayan vokalistten oluşan Georges Hayes Orchestra'nın eşliğinde dönem teknolojisinin tüm olanaklarını kullanan bir stüdyoda Belçika'da çalıştı. 2 milyon tl'ye mal olan ve 1976 yılının sonlarına doğru Baris Mancho adıyla Avrupa'nın birçok yerinde satışa sunulan uzunçalar, Romanya ve Fas gibi doğu ülkelerinde liste başı olsa bile genel olarak beklediği başarıyı yakalayamadı. Albüm Türkiye'de ise 1977 yılının başında Nick the Chopper olarak yayınlandı ve büyük başarı elde etti.1977 yılında Barış Manço ve Kurtalan Ekspres'in 1972-1975 arasında 45'lik olarak yayınlanmış plaklarındaki şarkılardan oluşan Sakla Samanı Gelir Zamanı yayımlandı. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1977'de 45 günlük bir Anadolu turnesine çıktı. Turnenin Balıkesir ayağında konser ekibi saldırıya uğradı ve grup üyelerinden Oktay Aldoğan ve Caner Bora yaralanarak hastaneye kaldırıldı. Bu olaya rağmen turne devam etti ve tamamlandı. Aynı yıl CBS firmasının desteğiyle Londra'da Rainbow Tiyatrosu'nda Kurtalan Ekspres ile birlikte konser vererek İngilizce ve Türkçe şarkılarını seslendirdi. Konserden sonra karaciğer enfeksiyonu geçirdi ve karın boşluğunda bağırsağına yapışık bir tümör nedeniyle Belçika'da ameliyat oldu.Bir süredir sağlık problemleri nedeniyle müzikten uzak kalmış olan Manço, 1978 yılının Haziran ayında Türkiye'ye dönerek yeni plağını hazırlamaya başladı. 1975'te tanıştığı Lâle Çağlar ile 18 Temmuz 1978 tarihinde evlendi. Ohannes Kemer'in gruptan ayrılmasından sonra Kurtalan Ekspres'e Bahadır Akkuzu gitarist olarak girdi. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1978 sonuna doğru yayınlanan Yeni Bir Gün adındaki yeni uzunçalarlarının tanıtım konserini 1978 yılının Aralık ayında Şan Sineması'nda verdikleri konser ile gerçekleştirdi. Barış Manço, albümde yer alan şarkılardan "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa" ve "Aynalı Kemer İnce Bele"'yi 31 Aralık 1978 yılbaşı günü TRT'de seslendirdi. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1979 yılı içerisinde TRT'de İzzet Öz'ün hazırladığı "Sihirli Lamba" adlı müzik programına da iki kez konuk olup albüm parçalarını tanıtmışlardır. Programda gösterilmek üzere bazı parçalara klip de çekilmiştir. "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa", "Bir Selam Sana", "Ne Ola Yar Ola", "Yeni Bir Gün" parçaları bunlardan bazılarıdır.Yeni Bir Gün, Barış Manço'nun uluslararası kariyer anlamındaki savaşı sırasında ihmal ettiği Türkiye cephesine dönüşünü ve yerini sağlamlaştırmasını sağlamıştır. Manço, pek çok röportajında bu dönemi yeniden doğuş ve ustalığa geçiş olarak nitelendirmiştir. 1979 yılnda Cem Karaca'nın Türkiye'de etkinliğini yitirmeye başlaması da Manço'nun yeniden doğuşunu hızlandıran önemli bir faktördü. Barış Manço, bu albümle progresif rock'ın Türkiye'deki en iyi örneklerinden birini verdi. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Aynalı Kemer gibi parçalar Barış Manço'nun halk deyişlerini kullanıp Türk müziğini, progressive müzikle başarıyla harmanlayarak bestelediği ve bu dönemde hit olan şarkılarındandır. Barış Manço, 1979 yılında Yeni Bir Gün adlı şarkısı ile Altın Kelebek Ödüllerinde yılın erkek sanatçısı unvanını kazandı. Bu şarkı ile ayrıca yılın bestecisi, yılın albümü ve yılın düzenlemesi ödüllerini de alırken Kurtalan Ekspres de yılın grubu ödülünü kazandı. 1979'da çıktığı Anadolu turnesinin tüm gelirini sağır ve dilsiz çocukların eğitimi ve tedavisi için bağışladı. Aynı yıl Hollanda, Belçika, İngiltere, Almanya'da ve Kıbrıs'ta Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin 5. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında Lefkoşa ve Magosa'da konserler verdi. Belçika'daki konserden dönerken 24 Ağustos 1979 tarihinde Edirne'de aracının lastiği patladı ve bir otomobille çarpıştı. Kazada bel kemiği çatlayan Manço, boynunda boyunluk belinde çelik korse ile dolaşmak zorunda kaldığından uzun süre sahnelerden uzak kaldı.1980 yılında Manço ilk kez başka bir sanatçıya beste verdi. Barış Manço’nun sipariş üzerine bizzat Nazan Şoray için yaptığı ve kaydında yine Kurtalan Ekspresin çaldığı ve 45lik olarak yayınlanan "Hal Hal" yılın şarkısı ödülünü kazanırken Nazan Şoray'a da altın plak kazandırdı. Manço o sene Bulgaristan Altın Orfe Müzik Festivali'ne katıldı ve Nick The Chopper ve Ben Bir Şarkıyım şarkılarıyla festivalde Bulgar şarkılarını en iyi yorumlayan şarkıcı dalında birinci seçildi.1980 yılının Eylül ayında Barış Manço sanat yaşamındaki 20. yılını "20. Sanat Yılı Disco Manço"yu yaparak taçlandırdı. Kasetin Almanya'daki Türk işçileri eliyle Türkiye'de korsanının çıkarılması ise Türkiye'de bu albümün plaklaştırılmaması için bahane oldu. Bu albüm kaset formatında Yeni Bir Gün uzunçalarından şarkılarla desteklenmiş, yeni kayıt olarak Eğri Büğrü ve Barış Manço'nun eski şarkılarının potbori olarak stüdyo ortamında Kurtalan Ekspres ile birlikte yeniden kaydedilmiş ve seslendirilmiş hali yer almaktadır. Manço, Kurtalan Ekspres'le beraber 8 Ekim'de Emek Sineması'nda ve 9 Ekim'da Suadiye Atlantik Sineması'nda olmak üzere "Özlenen Randevu" adıyla İstanbul'da iki konser verdi. 1980 Ekim'inde ise daha önce Nazan Şoray tarafından plak yapılmış olan Hal Hal arka yüzünde önce Disko Manço'da yer alan Eğri Büğrü ile birlikte 45 lik olarak yayınlandı. Bu plak 45lik olarak yayımlanan son Barış Manço & Kurtalan Ekspres plağıydı. Gerek Nazan Şoray yorumu gerek Barış Manço yorumu ile büyük ilgi gören şarkı 80lerin en popüler şarkıları arasında yer almasının yanı sıra bu takının Barış Manço ile özdeşleşmesini sağlayacaktı. 19 Mayıs 1981'de Barış ve Lâle Manço çiftinin ilk çocukları Doğukan Hazar Manço, Belçika'nın Liège şehrinde doğdu.Barış Manço 1981 yılının sonunda "Sözüm Meclisten Dışarı" albümünü yayınladı. Albümde yer alan "Arkadaşım Eşek" bir anda küçük büyük herkesin beğenisini kazandı. Fakat albümdeki 9 şarkıdan 6 tanesi TRT denetleme kuruluna takıldı. O tarihe kadar hemen hemen her şarkısı denetleme kurulundan geçen Barış Manço bu sefer TRT denetleme kurulundan sadece "Arkadaşım Eşek", "Şehrazat" ve "Dönence"'nin geçmesi üzerine 4 Kasım 1981 tarihinde albümdeki diğer şarkıların da radyoda ve tv de yayınlanabilmesi için TRT genel müdürü Macit Akman'ı ziyaret ederek albümün denetim kurlu tarafından tekrar değerlendirilmesini rica etti.Manço 1982 yılında iki kez TRT'de İzzet Öz'ün hazırladığı Teleskop programına katılarak, "Arkadaşım Eşek", "Şehrazat", "Dönence", "Ali Yazar Veli Bozar" ve "Hal Hal" şarkılarını seslendirdi. Arkadaşım Eşek ile birlikte "Ali Yazar Veli Bozar" gibi halk deyişlerine yer veren alışılagelmiş Barış Manço hitlerinin yanı sıra en başarılı Türk progressive rock şarkılarından biri olarak kabul gören "Dönence" ve Manço'nun günümüzde Dağlar Dağlar'dan sonra en popüler şarkısı olarak kabul edilen "Gülpembe"'nin yer aldığı Sözüm Meclisten Dışarı albümü ile birlikte Barış Manço 80'li yıllar boyunca devam edecek olan popülerliğinin doruk noktasına ulaştı. 1982 yılında önce Anadolu turnesi, daha sonra da Amerika konserleri ile büyük başarı elde etti. Manço, bu dönemde yurt dışında birçok TV programına konuk olarak katıldı, birçok ülkede konserler verdi. 28-29 Ekim 1982 tarihlerinde Almanya, Avusturya, İsviçre, Belçika ve Hollanda'da televizyon programlarına katıldı. Altın Kelebek ödüllerinde Türk pop müziği dalında 1982 yılının en iyi erkek sanatçısı seçilen Barış Manço 1983 Eurovision Şarkı Yarışması'nın TRT tarafından yapılan Türkiye elemelerine Kazma adlı şarkısıyla katıldı. Barış Manço favori olarak gösterilse de jüri tarafından ön elemede elendi ve "Aslında benim jürim elli milyondur. Esas kararı onlar verecektir. Döneceğim ve parçayı plak yapacağım. O zaman her şey ortaya çıkacak" açıklamasını yaptı.Barış Manço, 1983 yılının Temmuz ayında Estağfurullah... Ne Haddimize! albümünü yayınladı. Manço, bu albümle "Halil İbrahim Sofrası" ve "Kazma" gibi ahlaki sözler içeren şarkılarla zorlu bir dönem yaşayan Türk halkının sözcüsü oldu. Sanatçının 60'lı yıllarda önce Les Mistigris ile "Bizim Gibi" adıyla, daha sonrada Kaygısızlar ile kaydetmiş olduğu "Kol Düğmeleri", bu albümde Kurtalan Ekspres ile birlikte kaydedilen yeni düzenlemesiyle yer alıp büyük beğeni toplamıştır. 1984 Altın Kelebek ödüllerinde altıncı kez yılın erkek sanatçısı seçilen Manço, 1984 yılının Temmuz ayında ikinci oğlu Batıkan Zorbey Manço'nun doğumu ile ikinci kez baba olma sevincini yaşadı. 1985 tarihinde yayınlanan 24 Ayar albümü ile birlikte Barış Manço'nun soundu değişmeye başlamıştır. Synthesiser ve elektronik ritm ağırlıklı bir tarza sahip albüm, dönemin dünyada oldukça rağbet gören tarzları elekronik pop, synht pop ve new wave etkileşimiyle dikkat çekse de Türkiye'de o yılların en rağbet gören müziği taverna ve arabesk'ten de bir o kadar uzak durmaktaydı. Kurtalan Ekspres, o sırada askerde olan Bahadır Akkuzu dışında, Manço'nun 60'lı yıllardan arkadaşı ve Belçika'lı eski bir progresif rock grubu olan Recreation'ın lideri Jean Jacques Falaise ile birlikte bu albümde de Mançoya eşlik etmiştir. Jacques Falaise'in Kurtalan Ekspres'e farklı ve uyumlu bir sound anlayışı getirdiği bu albüm ustaca yazılmış sözler itibarıyla mutasavvıf bir üslubun benimsendiği "Dört Kapı" çocukların favorisi "Bugün Bayram", "Söyle Zalim Sultan" ve "Gibi Gibi" şarkılarıyla dikkat çekmeyi başardı. Manço'nun diğer albümlerinde de rastladığımız epik eserlerden biri de bu albümde bulunmaktadır. "Lahburger" adı altındaki parça batılılık ve doğululuk konusuna damga vurur. Manço, aynı yıl bir ameliyat geçirdi. Karın boşluğunda bulunan üç tane tümör başarılı bir ameliyat ile alınır.Barış Manço, 1986 yılı sonunda Değmesin Yağlı Boya albümünü yayınladı. 24 Ayar albümü ile başlayan müzikal değişim bu albüm ile kendini daha da belli etmekteydi ve Manço'nun grup müziğinden uzaklaştığı görülmekteydi. Şarkıların düzenlemeleri Garo Mafyan tarafından yapılan albüm, 80'lerin ruhuna uygun olarak elektronik pop efektleriyle süslenmiş bir albümdü. Manço bu dönemden itibaren şarkılarına çektiği video klipler ile bu alanda birçok sanatçıya öncü olmuştu. Manço, Değmesin Yağlı Boya albümünden birçok şarkısını kliplendirdi. Video klibi ile büyük ilgi gören "Süper Babaanne" ve adını Barış Manço klasikleri arasına yazdıran "Unutamadım" büyük ilgi gördü. Barış Manço, gelişen kayıt teknolojileri nedeniyle Kurtalan Ekspres'i albüm kayıtlarından çekmeyi düşünse de Kurtalan Ekspres ismini sahnede yaşatmaya devam etti. Ancak Caner Bora, Celal Güven ve Ahmet Güvenç'in(1991 yılında geri döndü) Kurtalan Ekspres'ten ayrılmaları ile grup klasik yapısını büyük ölçüde kaybetti. 1988 yılında, bir önceki albümde Barış Manço'nun müziğine giren Garo Mafyan'ı, Hüseyin Cebeci'nin yanı sıra klavyede Ufuk Yıldırım ve vokalistler Özlem Yüksek ve Yeşim Vatan takip etti. Kurtalan Ekspres'ten Bahadır Akkuzu'nun süpervisorlüğünü üstlendiği ve bu kadronun ürünü olan 1988 tarihli Sahibinden İhtiyaçtan ve 1989 tarihli Darısı Başınıza albümleri ile bu albümlerde yer alan "Domates Biber Patlıcan", "Kara Sevda", "Can Bedenden Çıkmayınca ve "Nane Limon Kabuğu" gibi hitler döneme damgasını vurdu. Barış Manço daha önceden ülkemizde öncüsü olduğu video klip çalışmalarına bu dönemde hız vermiştir. Sahibinden İhtiyaçtan ve Darısı Başınıza albümlerindeki bütün şarkılara klip çeken Manço eski hitlerinide kliplendirmeyi ihmal etmemiştir. Barış Manço, 1989 yılında Sezen Aksu ile birlikte yılın en başarılı pop müzik sanatçısı seçildi.1988 yılının Ekim ayında TRT 1’de çocuk ve aileye yönelik bir eğitim kültür ve eğlence programı olarak başlayan "7'den 77'ye" adlı televizyon programı, 1998 yılının Haziran ayında 378. kez ekrana gelerek Türk televizyonculuğunda ulaşılması zor bir rekoru kırdı. “Ekvatordan Kutuplara” isimli programında ekibiyle birlikte beş kıtada 100’den fazla değişik yöreye giderek 600.000 km.’ye yakın yol kat etti. Ayrıca “4 × 21 Doludizgin” adında bir talk-show programının yapımcılığını yaptı.2 Ocak 1975 tarihli Baba Bizi Eversene, sanatçının tek sinema filmidir. Barış Manço bu filmde başrol oynamış ve filmin müziklerini Kurtalan Ekspres ile beraber yapmışlardır. Sinan Çetin'in yönettiği 1985 yılı yapımı 14 Numara adlı filmin müziklerini yine Kurtalan Ekspres'le, 1982 yılı yapımı Çiçek Abbas filminin müziklerini de Cahit Berkay'la beraber yaptı. 1963 yılında Yeni Sabah Gazetesi'nde Sami Sibemol takma adıyla müzik içerikli yazılar yazdı. 1993 yılında Milliyet Gazetesi'nde Oku Bakiim başlığıyla konularını günlük hayattan alan köşe yazısı yazmaya başladı ve 1995 yılına kadar yazmaya devam etti. Ölümünden önce müzik hayatının 40 yılını kitap haline getirmeyi planlıyordu.1998 yılında turizm sektörüne girerek Muğla'nın Bodrum ilçesi Akyarlar köyünde Club Manço adında devre tatil ve otelden oluşan 600 kişi kapasiteli bir tatil köyü açtı. Tesisin açılışını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yapmıştır.31 Ocak 1999 gece saat 23:30 civarında İstanbul'un Moda semtindeki evinde kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı Siyami Ersek Göğüs-Kalp-Damar Cerrahisi Hastanesi'nde aynı gece saat 01:30'da hayatını kaybetti. Daha önce 1983 yılında bir kalp spazmı geçirmişti. 1991 yılında Devlet sanatçısı ünvanı aldığından dolayı  cenazesi için devlet töreni düzenlendi. Bu töreni, TRT, KANAL D, KANAL 6 canlı olarak kesintisiz yayınladı.  STV ve STAR televizyonları Manço Köşk'ten sevenlerinin düşüncelerini gün boyunca aralıksız paylaştı. Ayrıca STAR TV vefatın hemen öncesinde çekilen bir roportaj yayınladı. 3 Şubat 1999 tarihinde üzerinde Galatasaray bayrağı da bulunan Türk bayrağına sarılı naaşı Atatürk Kültür Merkezi'ne getirilerek tören düzenlendi, akabinde Levent Camisi'nde cenaze namazı kılındı ve Kanlıca'daki Mihrimah Sultan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Mezarına "Gesi Bağları" yorumundan ötürü Kayseri'nin Gesi beldesinden getirilen toprak da kondu. Ölümünün duyulmasının ardından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve bazı siyasetçiler başsağlığı mesajı yayınladılar.     « Ayrıca sanatçı olduğumu da iddia etmiyorum. Ben öldükten sonra torunlarım ansiklopedilerde Barış Manço'yu "sanatçı" diye okurlarsa, galiba sanatçı olduğum da tescil edilmiş olacak. Geleceğe ne bıraktığınız önemli. Yoksa insan yaşarken kendi kendine "Ben sanatçıyım" dememeli. »    (Bir röportajı sırasındaki sözü)Barış Manço ölmeden önce müzik hayatının 40 yılını anlatan 40. yıl şarkısını bestelemişti. Ancak sözlerini yazamadan hayatını kaybetti. Bu şarkının da bulunduğu Mançoloji 1999 yılında yayımlandı ve 2,6 milyon satarak o yılın en çok satan albümü oldu. Daha sonra 2002 yılında Yüreğimdeki Barış Şarkıları adında bir anma albümü yayınlandı. 2006 yılında Barış Manço'nun anısını sürdürmek için "Barış Manço Rock Derneği" kuruldu.Manço'nun ölümüyle Kurtalan Ekspres yeni albüm çalışması yapmayarak yaklaşık iki yıl boyunca Barış Manço için düzenlenen birçok anma konserine katıldı. Önemli bir solisti kaybeden grup, 2003'ün Ekim ayında ilk solo albümü olan 3552'yi çıkardı.

http://www.ulkemiz.com/baris-manco-kimdir

Orhan Pamuk <b class=red>Kimdir</b>

Orhan Pamuk Kimdir

Ferit Orhan Pamuk (Doğum tarihi 7 Haziran 1952, İstanbul), Türk yazar. Birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç iki kişiden biri olmuştur. Kitapları altmış dile çevrildi, yüzü aşkın ülkede yayımlandı ve 11 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk ve tek Türk'tür .Bir süre Taraf gazetesinde yazarlık da yapmıştır.Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan "Karanlık ve Işık" ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihe geçmiştir. Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı,“     2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.     ”şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldı.Orhan Pamuk'un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı'dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında, Benim Adım Kırmızı'dan hareketle Orhan Pamuk'un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla'ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir.[kaynak belirtilmeli] Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap'ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir.Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Ödülün Pamuk'a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu. Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan Erol Manisalı'nın "Orhan Pamuk Nobel'i Garantiledi" başlıklı yazısı Pamuk'un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk'un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti. TRT'de Banu Avar'ın hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" adlı belgeselin Pamuk'un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı. Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk'un kitaplarını "Amerikan patentli postmodern romanlar olarak" adlandırmış ve "Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret" olduğunu söylemiştir. Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Orhan Pamuk'u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasi sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.Orhan Pamuk'un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.Orhan Pamuk'un Sri Lanka'da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt Orhan Pamuk'u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka'daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.azar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" açıklamasında bulununca hakkında TCK'nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.16 Aralık 2005'de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı'ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı'nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, "hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye'nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa'da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır" dedi.AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

http://www.ulkemiz.com/orhan-pamuk-kimdir

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Nörogelişimsel bir bozukluk olan Frajil X Sendromu, zeka geriliğinin bilinen en önemli nedenlerinden biridir. X kromozomuyla ilişkili olan bu sendrom, X kromozomunun uzun kolundaki FMR1 geninde C-G-G tekrarı ve DNA polimeraz enziminin kaymasından kaynaklanmaktadır.6-50 CGG CCG GCC tekrarları taşıyan bireyler normaldir ancak 200-1000 tekrar taşıyan bireylerde Frajil X sendromu gözlenir. Bu sendroma bağlı olarak gelişen zeka geriliği, erkeklerde 3600 de 1, kadınlarda 6000 de 1 görülmektedir. 2000 kişide 1 ise daha hafif problemler görülür. (Bu oranlar yaklaşık olarak hesaplanmıştır.)Her iki cinsiyette de görülmektedir. Frajil X sendromu yaklaşık olarak erkeklerde 1/4000, kızlarda ortalama 1/7000 görülür. Farkında olmadan birçok insan bu geni taşıyor.Hastalık ancak ortaya çıktıktan sonra anlaşılabilmektedir. FMR1 genindeki bozukluklar nedeniyle oluşan bu hastalık babada herhangi bir sorun yapmazken çocukta bu sendrom görülebilmektedir. Erkeklerde ortalama 3 yaşında, kızlarda ise 8 yaş civarında hissedilmektedir. Frajil X Sendromlu kişilerde zihinsel davranışsal ve fiziksel farklılıklar gözlenmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde (Özellikle Erkeklerde) Fiziksel Farklılıklar :Erkek çocuklarda büyük testisler (macroorchidism), kaslarda hipotoni (anormal derecede düşük kas direnci) ve otizm görülmektedir. Yüz şekilleri farklı olan bu bireylerde büyük kulaklar, uzun yüz yapısı,geniş alın, yüksek kemerli damak gözlenebilir. Ayrıca lordosis (Omurganın konveksliği öne bacak şekilde arkaya bükülmesi, kamburluk, bel kemiğinin eğriliği ) kalp defektleri (mitral prolapsus, kalpte üfürme) düz tabanlılık, el kemiklerinin kısalığı ve şaşılık gözlenebilir. Erkekler bilişsel olarak geniş bir yelpazede etkilenirler. Zeka geriliği orta düzeydedir. Bu özellikler erkeklere oranla daha hafif olarak kadınlarda da görülebilmektedir.Frajil X sendromu olan erkeklerde psikiyatrik etkilenme gözlerini kaçırma ve sosyal anksiyete şeklinde olabilmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde Mental Ve Bilişsel (Kognitif) Farklılıklar:Kognitif (Bilişsel): IQ seviyesinde önemli ölçüde düşüklüğe sebep olan sendrom, öğrenme güçlüğü,ağır bilişsel bozukluk ve otizme sebep olmaktadır. Daha çok yürüme, konuşma,tuvalet eğitimi gibi temel işlevlerde bozukluk görülebildiği gibi bu çocuklarda dikkat eksikliği,matematiksel konularda zorlanma ve hiperaktivite görülmektedir. Ayrıca konuşmada gecikme,hızlı konuşma, kelimeleri tekrarlama ve heceleyerek söyleme gibi dilsel problemler de görülmektedir. Frajil sendromlu kişiler duygusal bilgileri algılamakta ve uygun yanıt vermekte zorluk çekerler. Kendilerine dokunulmasına tepki verirler. Göz teması kurmakta zorlanırlar. Sinirli ve hırçın oldukları gözlenirken el sallama,el ısırma gibi davranışlar gösterirler. Frajil Sendromlu kişilerde otistik davranış bulguları hakimdir.Kız Çocukları Ve Yetişkin Kadınlarda Frajil X Sendromu Özelikleri :Kızlarda 8’li yaşlarda farklılıklarını hissettiren Frajil X sendromu, kız çocuklarının hemen hemen yarısında (tam mutasyon taşıyanlarda) zeka geriliği ve entelektüel bozulmaya sebep oluyor. Kalan yarısında ise normal zeka ya da öğrenme problemi olmaktadır. Özellikle matematik ile ilgili ders ve konularda düşük başar performansı gözlenmektedir. Erkeklerdeki görülme oranından daha az olmakla birlikte motor öğrenme ve konuşma bozuklukları görülmektedir.Frajil X Sendromlu kızların bazıları otistiktir bazılarında ise normal IQ ile birlikte sosyal anksiyete, depresif duygu durumu, sosyal çekilme, dikkat sorunları, kronik depresyona eğilim yaratan duygu durum bozuklukları görülebilmektedir.Frajil X Sendromu Kimlerde Görülebilir? Nasıl Tanı Konur?– Nedeni açıklanamayan zeka geriliği veya otizmi olan kişiler– Hiperaktivite, öğrenme güçlüğü, hafif bilişsel geriliği olan kişiler– Yukarıda bahsetmiş olduğumuz Frajil X sendromuna ait fiziksel yada davranışsal özellikleri taşıyan herkes– Ailesinde Frajil X tanısı konmuş ya da ailesinde zeka geriliği öyküsü olan herkesEğer yukarıda bahsettiğimiz belirtilere siz ya da çocuğunuz sahipse Frajil X sendromu için kan testi yaptırmanız gerekmektedir. Bu test Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda Genetik Bölümünde yapılabilmektedir. Alınan kandan DNA analizi PCR ve Southern Blot metotlarıyla tespit edilmektedir. Bu yöntemle ailesinde Frajil X Sendromu olan kişilere doğum öncesinde erken tanı olanağı sağlanabilmektedir.Frajil X Sendromu Tedavi Yöntemi Nasıldır?Frajil X Sendromunun etkin ve rahatsızlığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavisi maalesef bulunmamaktadır. Ama tedaviye yönelik özel eğitim, konuşma ve dil terapisi, fizik tedavi ve farklı beceriler kazandırma amaçlı terapiler uygulanabilmektedir. İlaç tedavisi sendromun belirtileri olan hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı üzerinde ayrıca anksiyete bozukluğu ve depresyon tedavisinde kullanılmaktadır.Farajil X Sendromlu çocuklar belli konularda potansiyel sahibi,sevilen,birlikte zaman geçirmekten hoşlanabileceğiniz, hassas ve zarif kişilikleri olması gibi yönleriyle dikkat çekerler.Sevimli,duyarlı,cana yakın, sosyal ilişkilerinde pozitif, taklit yetenekleri çok kuvvetli ve esprili kişiliğe sahiptirler. Hayal güçleri çok zengindir. Sözel ve okumaya dayalı çalışmaları severler. Müzik, sanat ve spordan çok hoşlanırlar. Bu aktiviteler gelişimlerini hızlandırır ve potansiyellerini en üst düzeyde kullanmalarına yardımcı olur.En iyi tedavi iyi bir terapi ve Frajil X Sendromunda gelişim gösteren fiziksel,davranışsal ve bilişsel durumların yakın takibi ile mümkün olabilmektedir. Bu tür rahatsızlıklarda ailenin çok iyi bilgilendirilmesi ve aile bireylerinin de araştırıcı, bilinçli, donanımlı olması çocuğun hayatını kolaylaştıracak faktörlerden en önemlisidir.Unutmamak gerekir ki, çocuğunuzun hayatını kolaylaştırmanız, onu nasıl mutlu edeceğinizi ve mutsuz olduğu anlarda ona nasıl destek olacağınızı bilmeniz sizi de endişelerinizden uzaklaştıracak ve yüzünüzün gülmesini sağlayacaktır.Sağlıklı,mutlu,umut dolu yarınlar için bilinçli bir birey olabilmek adına yapacağımız ilk şey; hastalıklar konusunda bilinçlenmeyi o hastalık başımıza gelmeden önce gerçekleştirmemiz diye düşünüyorum.Kaynakça:www.rehabilitasyon.com/ct/Frajil_X_Sendromutr.wikipedia.orgwww.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/…/frajil-x-sendromuYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/frajil-x-sendromu-nedir-belirtileri-nelerdir-teshis-ve-tedavi-yontemi-nedir

Cem Karaca <b class=red>Kimdir</b>

Cem Karaca Kimdir

Muhtar Cem Karaca (Doğum tarihi 5 Nisan 1945; İstanbul - Ölüm tarihi 8 Şubat 2004; İstanbul), Türk rock müziği sanatçısı, besteci, tiyatrocu, sinema oyuncusu. Anadolu rock türünün kurucularından. Birçok grupla (Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan) çalışmış, kurucu ve yöneticisi olmuş, güçlü bir rock kültü yaratılmasında öncülerden olmuştur.Babası Azerbaycan asıllı Mehmet Karaca ve annesi Ermeni asıllı Toto Karaca (Irma Felegyan) olan Cem Karaca, sanatla iç içe büyüdü. Orta öğrenimini Robert Lisesinde yapan Cem Karaca sanatçı bir çiftin çocuğu olduğundan müziğe doğuştan yetenekliydi. Müzik ile ilk tanışması, annesinin teyzesi Rosa Felegyan'ın Cem Karaca'ya piyano notaları ve piyano nağmeleri öğretmesi ile olmuştur.Kolej yıllarındayken dünyadaki popülaritesini arttıran rock müziğine ilgi duydu. Kız arkadaşlarını etkilemek ve arkadaşlarının isteği doğrultusunda dönemin rock starlarının şarkılarını söyledi. Karaca'nın sesinin keşfedilmesi ise annesi Toto Karaca tarafından olmuştur. 1962'ye girerken Beyoglu Spor Kulübü'nde arkadaşlarının isteği üzerine şarkı söyledi. Arkadaşları ile sahne alan Karaca, daha sonra grup kurmaya karar verir. Gruba o dönemin ünlü sanatçılarından İlham Gencer destek oldu. Cem Karaca'nin ilk grubu 1963'te Dinamikler oldu. Seslendirme sanatçısı Fikri Çöze'nin jübile konserinde performans sergilediler. Babası hâlâ Karaca'nın müzik yapmasına karşıydı. Hatta adam tutup konserlerde onu yuhalatmıştı ancak Karaca bunlara rağmen müziği bırakmadı. Grup olarak Elvis Presley gibi ünlü rock and roll sanatçılarının klasiklerini yorumluyorlardı. 1963'ün sonunda grup dağıldı.Kısa bir süre "Cem Karaca ve Bekledikleriniz" adlı bir grupta çaldı. Bu gruptan kısa bir süre sonra ise Gökçen Kaynatan'ın orkestrasında çaldı ancak bu beraberlik de uzun sürmedi. Aynı sene "Cem Karaca ve Jaguarlar" kuruldu. 1965'te Altın Mikrofon yarışmasına başvurdular ancak ön elemeyi geçemediler.Karaca, 1965'te ilk evliliğini tiyatro sanatçısı Semra Özgür ile yaptı. Evlendikten 3 gün sonra Karaca, askere gitti. Askerliğine 1965 Kasım'ında Antakya 121. Jandarma Er Eğitim Alayı'nda başladı. Bu dönemde Karaca, Anadolu kültürünü tanımaya başladı. Aşık Mahzuni Şerif ile tanıştı.Cem Karaca, askerlik sonrası Şubat 1967'de gitarist Mehmet Soyarslan'ın kurduğu Apaşlar grubu ile tanıştı. Apaşlar daha önceleri batı tarzı müzik yapmaktaydı ancak Karaca ile tanıştıktan sonra müzik daha doğuya döndü. Karaca, grup ile birlikte Altın Mikrofon 1967'ye katıldı. Yarışmaya katıldıkları Emrah şarkısı Erzurumlu Emrah'ın şiirine yapılmış bir Karaca bestesiydi. Yarışmada Karaca ikinci oldu ancak birinci gruptan daha çok ilgi gördüler.Cem Karaca ve Apaşlar, 1968'de Almanya'ya gidip Ferdy Klein Orkestrası ile 45'likler kaydetti. Bu dönemde Soyarslan şarkısı "Resimdeki Gözyaşları", Karaca'nın Emrah'tan sonraki ikinci hit parçası oldu. Bu plak sonrası büyük bir Türkiye turnesi oldu. Ayrıca Almanya'da konserler devam etti. Ayrıca yurtdışına açılmak için İngilizce bir 45'lik kaydedildi. Bunlar Resimdeki Gözyaşları ve Emrah'ın İngilizce versiyonlarıydı. Bu dönemde Cem Karaca, tiyatro sanatçısı Meriç Başaran ile evlendi. Sene sonunda Milliyet'in 1968'in En Sevilen Erkek Şarkıcıları anketinde 4. oldu. Yılın Melodileri anketinde ise "Resimdeki Gözyaşları" Türkçe şarkılar arasında 3. oldu. Türkçe ve yabancılar karışık listede ise Resimdeki Gözyaşları 9., Cem Karaca bestesi Ümit Tarlaları ise 24. oldu.1969'da grup içinde fikir farklılıkları olmaya başladı. Cem Karaca, daha siyasi müziğe kaymak isterken, Soyarslan bu değişime karşıydı. "Bu Son Olsun / Felek Beni" plağından sonra grup dağıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Bunalım grubunun prodüktörlüğünü ve menejerliğini yapmaya başladı. İlk 45'likleri "Taş Var Köpek Yok/Yeter Artık Kadın" şarkılarının ikisinin de söz ve bestesinde Cem Karaca'nın da adı geçmektedir. Bu 45'likten sonra bu işi bırakan Karaca, grubun bateristi Hüseyin Sultanoğlu'nu kendi grubu Kardaşlar'a almıştır.Apaşlar dönemi bittikten sonra grup müziğine devam etmek isteyen Karaca, Apaşlar'ın bas gitaristi Seyhan Karabay ile Kardaşlar grubunu kurdu. 1970'in başında grup üyelerinde birçok değişiklikler oldu. Grup üyeleri sabitlendikten sonra, Almanya'da kayıt yapmaya karar verdiler ancak çıkan bir salgın yüzünden, Karaca ve Kardaşlar birlikte Almanya'ya gidemedi. Bu yüzden Cem Karaca, tek başına Köln'e gitti. Apaşlar sonrası yaşadığı müzikal aradan sonra burada kendi besteleri ve Anadolu türkülerini yine Ferdy Klein orkestrası ile kaydetti. 4 tane 45'lik yayınlandı. Amacı maddi sıkıntı yaşamadan çalışmalar yapmaktı.1970 Kasım'ında ise Karaca ve Kardaşlar "Dadaloğlu/Kalender" 45'liğini yayınladı. "Dadaloğlu", Karaca'nın bir başka hit şarkısı oldu. Bu türkü ayrıca Karaca'nın sola doğru kayışının da bir gösteresi olmuştu. Mart 1971'de Karaca'nın Trabzon'da verdiği bir konserde patlayan 3 bomba ile 30 kişi yaralandı. Aynı yıl Rum piskopos III. Makarios, Kıbrıs Fuarı'nda Türk pavyonunu gezerken, Dadaloğlu şarkısı çalınmıştı. 1971'de Cem Karaca ve Kardaşlar 4 tane 45'lik çıkardı.Cem Karaca, aynı yıl tiyatro müziği çalışması da yaptı. Ben Jonson'un yazdığı Ülkü Tamer'in Türkçeleştirdiği Püsküllü Moruk oyununun müziklerini Cem Karaca besteledi ve Kardaşlar ile kaydetti. Grup, şarkıları kaydetti ve tiyatro oyuncularına örnek olsun diye Cem Karaca ve annesi Toto Karaca tarafından şarkıları okundu. Bu tiyatro oyunu çok tutmadı ve kısa süre sonra gösterimden kalktı. Cem Karaca ve Kardaşlar'ın kaydettiği şarkılar ise 2007'de yayınlandı.1972'ye Cem Karaca ödülle başladı. Hey Dergisi tarafından "1971'in en iyi erkek şarkıcısı" seçildi ve Hey'in turnesine katıldı. Ancak Kardaşlar gitaristi Seyhan Karabay ile anlaşmazlıklar baş gösterdi ve Karaca, Kardaşlar ile yollarını ayırdı. Bu sırada eşi benzeri görülmemiş bir değiş-tokuş meydana geldi. Cem Karaca, Kardaşlar'dan ayrılıp Anadolu Rock'ın güçlü sesi Moğollar'la birleşirken Kardaşlar da Moğollar'la anlaşamayan Ersen Dinleten'i gruplarına dahil etti.Cem Karaca ve Moğollar, birleştikten bir ay sonra Kasım 1972'de Hey dergisi için verdikleri konserde ilk kez sahne aldılar. Yıl sonunda Milliyet'in anketinde Cem Karaca, en iyi erkek şarkıcılar listesinde 2. oldu, Moğollar ise en iyi yerli topluluk seçildi. Hey Dergisi'nde ise ikisi de kendi dallarında 1. seçildiler.1973'e "Obur Dünya / El Çek Tabip" 45'liği yayınlandı. Ancak grubun asıl başarısı 1974'ün başında kaydedilen "Namus Belası" şarkısı ile kazanıldı. Şarkı çok popüler oldu, öyküsü Hey dergisinde çizgi roman olarak yayınlandı. Ancak bu plak sonrası Cahit Berkay çalışmalarını Fransa'da devam ettirmeye karar verince Cem Karaca ve Moğollar yollarını ayırdı.Moğollar'dan ayrılan Cem Karaca, önce Fransa'ya gitmeyen Moğollar elemanları Mithat Danışan ve Turhan Yükseler ile "Karasaban" grubunu kurdu ama uzun ömürlü olmadı. Mart 1974'te Dervişan grubunu kurdu. Grup ilk konserlerinden birini Kıbrıs harekatından sonra Hava Kuvvetleri'ne yardım konserinde verdi.Şubat 1975'te Cem Karaca'nın en önemli eserlerinden biri olan "Tamirci Çırağı" yayınlandı. Bu şarkıdaki "İşçisin sen, işçi kal" söylemi Cem Karaca'nın siyasi duruşunu da ilk kez bu kadar açık gösteriyordu. 1975'in sonunda "Mutlaka Yavrum/Kavga" 45'liği yayınlandı. 45'liğin ilk şarkısı Mutlaka Yavrum, Filistin Kurtuluş Örgütü için hazırlanmıştı ve 2 farklı Türkçe versiyonunun dışında piyasaya yayınlanmamış İngilizce ve Arapça versiyonları da vardı. 1976'nın başında TRT'de yayınlanacak olan "Kavga" şarkısı son anda nedeni açıklanmaya bir şekilde programdan çıkarıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Hey dergisi tarafından bir kez daha en iyi erkek şarkıcı olarak seçildi.1977'de Cem Karaca, artan siyasi gerginlikle birlikte, gitgide daha önemli bir figür oluyordu. Aydın'da verdikleri bir konserde CHP İl Başkanı aşırı solcular tarafından dövüldü. Urfa'da verilen bir konserden sonra Dervişan gitaristi Taner Öngür ve bateristi Sefa Ulaştır saldırıya uğradı. Öngür daha sonra bu nedenlerle gruptan ayrıldı. Cem Karaca bu sene tamamı yeni şarkılardan oluşan ilk uzunçaları Yoksulluk Kader Olamaz'ı yayınladı. Bu albümde Karaca besteleri dışında, ünlü şairlerin şiirleri de bulunmaktaydı. Cem Karaca ve Dervişan, 1978'in başında 1 Mayıs plağından sonra yollarını ayırdılar.Cem Karaca, Dervişan sonrası çoğu Kurtalan Ekspres'ten olmak üzere bir müzik grubu kurdu. Adını da Türkiye'nin iki ucu olan Edirne ve Ardahan'dan esinlenerek Edirdahan koydu. Ancak grup 20 gün sonra Kurtalan Ekspres elemanlarının eski gruplarına dönmesiyle eleman değişikliğine uğradı. 1978'de Cem Karaca, Edirdahan ile kaydettiği ilk ve son teklisi Safinaz'ı yayınladı. Bu plak Türkiye'de daha önce hiç görülmemiş olan 18 dakikalık bir rock operaydı. Alt sınıftan Safinaz adlı bir kızın kötü yola düşmesini anlatıyordu. Teklinin diğer şarkıları da Ahmed Arif ve Nazım Hikmet şiirlerinin besteleriydi. Cem Karaca, 1979'da Londra'daki dünyaca ünlü Rainbow Arena'da konser verme başarısı gösterdi.1979'da grup dağıldı, Cem Karaca da uzun yıllar sonra ilk kez yanında bir grup olmadan solo olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde ayrıca Almanya'ya taşındı. Çoğu Nazım Hikmet şiirlerinin besteleri olan Hasret albümünü yayınladı. Mart 1980'de Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Karaca'nın "1 Mayıs" plağı "komünizm progandası" nedeni ile yargılanmaya başladı. Bu davada şarkıcı Cem Karaca, şarkının bestekarı Sarper Özsan ve plak şirketi sahibi Ali Avaz da suçlanıyordu. Cem Karaca, bu dönemde Avrupa turnesine başlamıştı. Dava başladıktan kısa bir süre sonra da babası Mehmet Karaca'yı kaybetti. Cem Karaca, babasının cenaze törenine katılamadı.12 Eylül darbesi sonrası Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından Melike Demirağ, Selda Bağcan, Şanar Yurdatapan ve Sema Poyraz ile birlikte Cem Karaca da yurda çağrıldı. 13 Mart 1981'e kadar süre tanındı. Bonn'da yaşayan Cem Karaca, yurda dönmek için ek süre istedi. 15 Temmuz 1982'ye kadar Cem Karaca'nın süresi uzatıldı ancak Karaca, Türkiye'ye dönmeyeceğini belirtti ve süresi dolduktan sonra ise 6 Ocak 1983'te Yılmaz Güney ile aynı gün Türk vatandaşlığından çıkarıldı.Cem Karaca, bir yandan da müzik hayatına devam etti. Almanya'daki müzisyen arkadaşı Fehiman Uğurdemir ile birlikte 1982'de Bekle Beni albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oğluma", "Alamanya Berbadı" ve "Bekle Beni" gibi şarkılar Karaca'nın ülkesine duyduğu özlemi göstermekteydi. Bu albüm Karaca'nın vatandaşlıktan çıkarıldığı için medyada yer alamamasından dolayı çok fazla bilinmedi. 1984'te ise bir şarkısı dışında tüm şarkıları Almanca olan Die Kanaken albümünü yayınladı. Bu albüm Alman oyun yazarları Henry Böseke ve Martin Burkert tarafından göçmen Türkler'in Almanya'da yaşadıkları zorlukları anlatmaktaydı. Ayrıca albüm bir tiyatro oyununa da çevrildi. Karaca, albüm yayınlandıktan sonra Alman televizyonlarında albümün adı olan Die Kanaken olarak sahne aldı ve albümü tanıttı.1985'te Karaca, arkadaşı Mehmet Barı aracılığıyla Başbakan Turgut Özal ile görüşerek, ülkeye geri dönme isteğini bildirdi ve Münih'e gelen Özal ile konuştu. Özal'ın olumlu yanıt vermesi ile hukuki işlemler başlatıldı. Yıl sonunda vatandaşlıktan çıkarılmasına sebep olan davadan beraat etti. 1987'de de hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı kaldırıldı. 29 Haziran 1987'de Cem Karaca, Türkiye'ye döndü. Aynı yıl Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar albümünü çıkardı. Bu albüm o senenin en çok satan albümlerinden biri oldu. 1988'de bu albümü Töre takip etti. Bu albüm sonrası Cem Karaca, yasaklı olduğu TRT ekranlarına da çıkmaya başladı.Cem Karaca, arkadaşı Uğur Dikmen ve Cahit Berkay ile müzikal ortaklık kurarak Yiyin Efendiler albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oh be" şarkısında, kendisini "dönek" diye adlandıranlara cevap olarak "Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte oh be" diyerek cevap verdi. 21 Temmuz 1990'da sözlerini kendi yazıp, bestesini Cahit Berkay'ın yaptığı Kahya Yahya şarkısı ile Altın Güvercin en iyi şarkı ödülünü kazandı. Bu dönemde SHP için konserlere çıktı.Karaca, 1992'de UNICEF için hazırlanan ve İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan, Muazzez Abacı, Leman Sam, Fatih Erkoç gibi ünlü isimler korosunun seslendirdiği "Sev Dünyayı" şarkısının sözlerini yazdı ve koroda da yer aldı. 22 Temmuz 1992'de annesi Toto Karaca hayatını kaybetti. Yılın sonlarına doğru Dikmen ve Berkay ile ikinci çalışması olan Nerde Kalmıştık? albümünü yayınladı. "Raptiye Rap Rap" ve "Islak Islak" besteleri ile büyük başarı yakaladı.Bu albümden sonra Cem Karaca, bir süre müzikle aktif olarak ilgilenmedi. 1994'te TRT'de Raptiye adlı programı sundu. 1995'te ise Flash TV'de Cem Karaca Show'u, 1996'da aynı kanalda "Efendime Söyleyeyim" programını yaptı. 95'te bir sanatçı grubu ile Bosna-Hersek'e gidip, savaş sonrası zor durumda olan Bosnalılar'a destek verdi.Sanatçının müziğe geri dönüşü 1997'nin sonunda vizyona giren Ağır Roman ile oldu. Filmin yapımcısı, eski Apaşlar gitaristi ve Karaca'nın dostu Mehmet Soyarslan'nın yazdığı, 1968'de Cem Karaca'ya ün getiren "Resimdeki Gözyaşları"nı, Karaca film için yeniden kaydetti. Filmin ana müziği olan parça, Karaca'yı tekrardan müzik piyasasına soktu. Eski plak şirketi, izinsiz olarak "The Best of Cem Karaca" serisini piyasaya sürdü.1999'da Türk rock müziğinin duayenleri olan Cahit Berkay, Engin Yörükoğlu, Ahmet Güvenç ve Uğur Dikmen'in desteğiyle 'Bindik Bir Alamete...' isimli albümünü çıkardı. 2000'de Cem Karaca'nın da rol aldığı Kahpe Bizans'ın müziklerinin bazılarını seslendirdi. Bu filmin de yapımcısı olan Soyarslan'ın yazıp Apaşlar zamanında Dede Korkut'tan esinlenip Sadık Bütünay ile kaydettiği ama yayınlamadığı şarkıları Cem Karaca seslendirdi. Bu eserlerden sonra ölümüne dek birkaç şiir albümünde konuk sanatçı oldu.Cem Karaca, Şubat 2001'de Murat Töz, Barış Goker ve Cengiz Tuncer ile Cem Karaca Trio olarak sahne almaya başladı. Mayıs 2001'de ise Barış Manço'nun ölümü ile vokalistsiz kalan Kurtalan Ekspres ile beraber çalmaya başladı. Harbiye Açık Hava Konserleri'nde sahne aldılar. 2002'de Yol Arkadaşları adlı grubu kurup, onlarla sahne aldı. Son yıllarında barlarda sahne aldı. 8 Şubat 2004 sabahı, solunum ve kalp yetmezliği sebebiyle geçirilen kalp krizi nedeniyle Bakırköy Acıbadem Hastanesi'ne kaldırılan Cem Karaca kurtarılamadı. Karacaahmet Mezarlığı'nda babası ile aynı mezara defnedildi.Ölümünden önce kaydettiği son şarkılar, ölümünden kısa süre sonra yayınlandı. İlk önce "Hayvan Terli" teklisi yayınlandı. Mehmet Eryılmaz'ın bu şarkısına Karaca'nın bir bar programında bu şarkıyı söylerkenki görüntüleri ile klip çekildi. Mayıs 2005'te, ölümünden 10 gün önce (2004) Mahsun Kırmızıgül ile kaydettiği "Hayat Ne Garip?", Kırmızıgül'ün Sarı Sarı albümünde yayınlandı. Karaca ve Kırmızıgül'ün stüdyodaki görüntülerinden oluşan bir klip yayınlandı. Haziran 2005'te ise Murathan Mungan'ın sözlerini yazdığı şarkıların yeni yorumlarından oluşan "Söz Vermiş Şarkılar" albümünde Yeni Türkü'nün "Göç Yolları" eserini yorumladı.2005 yılında Yavuz Bingöl, Edip Akbayram, Manga, Teoman, Deniz Seki, Volkan Konak, Haluk Levent, Suavi, Ayhan Yener, Tuğrul Arseven tarafından yorumlanan Cem Karaca şarkılarından oluşan Mutlaka Yavrum albümü yayınlandı. Bu albüm daha önce yayınlanmamış İngilizce bir Cem Karaca şarkısı da içeriyordu.Ölümünün 6. yılında Beyaz Show'da daha önce kaydedip yayınlamadığı "Karagözlüm" adlı şarkı ilk kez gün yüzüne çıkmıştır.Cem Karaca, 1961'de Hamlet'te oynarayak tiyatroya ilk adımını attı. 1964'te Münir Özkul'un oynadığı General Çöpçatan oyunu ilk büyük tiyatro çalışması oldu. 1965'te askerliği sırasında askeriyede Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toroslar Canavarı oyununu yönetti ve oynadı. Aynı dönem İstanbul Tiyatrosu'nda sergilenen "Anahtarı Bendedir" adlı oyunu Türkçeye çevirdi ve oynadı.Uzun bir süre tiyatroya ara veren ve Püsküllü Moruk oyununun müziklerini yapmak dışında tiyatroyla ilgilenmeyen Karaca, 1987'de Almanya'da çıkardığı Die Kanaken albümündeki şarkıların işlendiği Ab in den Orient-Express oyununun Kuzey Ren Westfalya Eyalet Tiyatrosu'nda oynanan "Die Kanaken" adlı versiyonunda annesi Toto Karaca ile beraber oynadı. Yine Almanya döneminde Münih Halk Tiyatrosu'nda Nazım Hikmet'in Şeyh Bedrettin Destanı oyununu yönetti.Cem Karaca, 1970'de ilk ve tek başrol filmi olan Kralların Öfkesi'nde oynadı. Yücel Uçanoğlu'nun yazıp yönettiği yerli western tarzı bu filmde Murat Soydan ile başrolü oynayan Cem Karaca, Camgöz adlı bir kovboyu canlandırdı. Ancak bu film çok başarılı olmadı. Uzun süre beyaz perdeden uzak duran Karaca, 1999'da Kahpe Bizans da Karaca Abdal adlı bir ozan rolünde rol aldı ve filmin müziklerinden bazılarını seslendirdi.Cem Karaca, 1990'da Bir Milyara Bir Çocuk adlı Müjdat Gezen dizisinde rol aldı. Bunun dışında 2001'de Yeni Hayat adlı dizide onur konuğu olarak yer aldı. Aynı sene Avcı adlı dizide Dem Baba rolünü oynadı.Cem Karaca ilk evliliğini 22 Aralık 1965 yılında Semra Özgür ile yaptı. Özgür, Karaca'nın annesi gibi bir tiyatro sanatçısıydı. Bu evlilik fazla uzun sürmedi. Karaca, 1968'in sonunda yine bir tiyatro sanatçısı olan Meriç Başaran ile bir ilişki yaşamaya başladı. Ekim 1968'de Karaca ikinci evliliğini Başaran ile yaptı. Bu evlilik de 2 yıl sürdü. Üçüncü evliliğini Feride Balkan ile 21 Ağustos 1972'de yaptı. 1976'da çiftin oğulları Emrah Karaca dünyaya geldi. Çift, Cem Karaca'nın Almanya'da zorunlu yaşama döneminde ayrıldı. 5 Temmuz 1993'te Cem Karaca, dördüncü evliliğini ilk eşi Semra Özgür ile yaptı.Cem Karaca'nın son evliliği ise İlkim Erkan ile oldu.Karaca'nın ölümünden sonra Karaca'nın çocuğunun annesi Feride Balkan ve son eşi İlkim Erkan Karaca arasında sorunlar yaşandı. İlkim Karaca, Karaca'nın çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonucu kısır olduğunu, bu yüzden Emrah Karaca'nın onun oğlu olmadığını iddia etti. Mahkeme kararı ile Cem Karaca'nın mezarı açılıp DNA örnekleri alındı. DNA testi sonucu Emrah'ın Cem Karaca'nın oğlu olduğu tespit edildi. Bu olaydan sonra Balkan ve Emrah Karaca, İlkim Karaca'ya açtıkları hakaret davasını kazandı. İlkim Karaca daha sonra Cem Karaca ve Barış Manço kardeştiler iddiası ile medyada yer buldu.

http://www.ulkemiz.com/cem-karaca-kimdir

Yaşar Kemal <b class=red>Kimdir</b>

Yaşar Kemal Kimdir

Yaşar Kemal ( Doğum tarihi Kemal Sadık Gökçeli, 1923; Gökçedam, Osmaniye), Kürt asıllı Türk romancı, senaryo ve öykü yazarı. Türk edebiyatının en önde gelen yazarlarından biridir. İlk öykü kitabı Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü ile ilk romanı İnce Memed, Cumhuriyet'te tefrika edildi. İnce Memed, yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlandı ve kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır.Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu'nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazardır.Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde sadece Kürtçe köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Orta okul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.1978 yılındaki yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında "yaşlı halk şairleriyle çakıştığını" anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı "berbat" çalmaktaydı. Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi:    "Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecitle çakıştırırlardı. Aşık Mecitle Kadirlide bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum."Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye'yi yayınladı. Bunu, Kayseri'de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950'lerde yayımlandı.Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi.1947'de İnce Memed'i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi. Romanı yazma nedeni eşkiya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkiyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkiyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkiya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey'in kendisine, ilk İnce Memed hikayesinde "Çakırdikeni" diye yer alan diken hikâyesini anlattı ve Yaşar Kemal'le "eşkıyalığın felsefesini" yaptı.Yaşar Kemal'in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi.17 yaşından bu yana sosyalist politikanın içindedir. 1961 Anayasası'ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne 1962'de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP'te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi. 1987'deki bir söyleşisinde Türkiye'de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki "Nasıl bir sol modelden yanasınız?" sorusuna, şu cevabı vermiştir:    "Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."TİP'ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993'teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.« Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. »    Yaşar Kemal'in edebi çalışmalarında halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu, bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttü. Yapıtlarıda halk şiirinde, epopelerde olduğu gibi insan değerlerinden kopmamaya çalıştı. Yaşar Kemal, siyasi görüşü ile sanatının paralel olduğunu, "halk ve doğa"ya inandığını, sanatının proletaryanın çıkarlarının emrinde olduğunu dile getirmiştir.Ödülleri    1955 Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı (“Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” adlı röportaj dizisi ile)    1956 Varlık Roman Armağanı (İnce Memed ile)    1966 İlhan İskender Armağanı (Teneke’den aynı adla uyarlanan oyunu ile)   1966 Uluslararası Nancy Tiyatro Festivali Birincilik Ödülü ("Yer Demir Gök Bakır" romanından Nihat Asyalı'nın sahneye uyarladığı, Yılmaz Onay'ın sahneye koyduğu “Uzun Dere” oyunu ile. Türkiye ödülü, Brezilya ile paylaştı.)    1974 Madaralı Roman Armağanı (Demirciler Çarşısı Cinayeti ile)    1977 Fransa Eleştirmenler Sendikası En İyi Yabancı Roman Ödülü (Yer Demir Gök Bakır ile)    1978 Fransa'da En İyi Yabancı Kitap Ödülü (Ölmez Otu ile)    1979 Fransa “Büyük Jüri” En İyi Kitap Ödülü (Binboğalar Efsanesi ile)    1982 Uluslararası Cino Del Duca Ödülü    1984 Fransız Legion d’Honneur Ödülü Commandeur payesi    1984 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü    1985 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü    1986 Orhan Kemal Roman Ödülü (Kale Kapısı ile)    1988 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü    1988 Fransa Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı    1991 Fransa Strasbourg Üniversitesi Onur Doktorası    1992 11. TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı    1992 Antalya Akdeniz Üniversitesi Onur Doktorası    1993 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü    1994 Mülkiyeliler Birliği Rüştü Koray Armağanı    1995 Morgenavissen Jylaand-Pösten Ödülü (Danimarka)    1996 Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü    1996 Kanın Sesi ile Akdeniz Yabancı Kitap Ödülü (Perpignan, Fransa)    1996 VIII Katalunya Uluslararası Ödülü (Barcelona, İspanya)    1996 Lillian Hellman/Dashiell Hammett Baskıya Karşı Cesaret Ödülü, İnsan Hakları İhlallerini İzleme Örgütü,(New York)    1997 Toplu eserleri için Premio Internazionale Nonino Ödülü, İtalya    1997 Kenne Vakfı Düşünce ve Söz Özgürlüğü Ödülü (Uppsala, İsveç)    1997 Norveç Yazarlar Birliği ödülü, Wole Soyinka ile ortak    1997 Frankfurt Kitap Fuarı Alman Yayıncalar Birliği Ödülü    1998 Frei Üniversitesi Berlin Fahri Doktora    1998 Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat Ödülü    2002 Bilkent Üniversitesi Fahri Doktora    2003 Z. Homerus Şiir Ödülü    2003 Savanos Ödülü (Selanik)    2003 Türkiye Yayıncılar Birliği Yayıncılık Emek Ödülü.    2008 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödülü    2009 Çukurova Üniversitesi, Fahri Doktora    2011 Légion d'honneur    2013 Krikor Naregatsi Nişanı

http://www.ulkemiz.com/yasar-kemal-kimdir

Hakan Şükür <b class=red>Kimdir</b>

Hakan Şükür Kimdir

Hakan Şükür (1 Eylül 1971; Sapanca, Sakarya), eski Türk milli futbolcu, futbol yorumcusu ve siyasetçidir. Lig TV'de yayınlanan Maraton adlı programda yorumculuk yapan Şükür; 11 Nisan 2011 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden, İstanbul 3. Bölge 4. sıradan milletvekili adayı oldu ve 11 Haziran 2011'de yapılan seçimde milletvekili seçildi. Türkiye-Arjantin Parlamentolararası Dostluk Grubu Genel Sekreteri, Türkiye-İtalya Parlamentolararası Dostluk Grubu başkanı ve Türkiye-Brezilya Parlamentolararası Dostluk Grubu üyesidir.Hakan Şükür; futbola 1987 yılında, doğup büyüdüğü şehrin takımı Sakaryaspor'da başladı. Burada geçirdiği üç sezon ve yaşadığı bir Türkiye Kupası şampiyonluğunun ardından 1990'da Bursaspor'a transfer oldu. 1992 yılında Galatasaray ile sözleşme imzaladı.Galatasaray'da iki sezon üst üste Süper Lig, bir Başbakanlık Kupası ile Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası şampiyonluğu yaşadıktan sonra 1995'te, Serie A ekiplerinden Torino ile anlaştı. 4 aylık Torino kariyerinin ardından, aynı yıl içerisinde Galatasaray'a döndü. Takımın, dört yıl üst üste Süper Lig, üç yıl üst üste Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası, üç Türkiye Kupası ve 2000'de kazanılan UEFA Kupası şampiyonluklarında pay sahibi oldu. 2000'de tekrardan İtalya'ya giden Hakan, 2000-01 sezonunda Internazionale, 2001-02 sezonunda ise kiralık olarak Parma formalarını giydi. Aynı sezon Parma ile İtalya Kupası'nın sahibi oldu.2002 yazında, eski takım arkadaşı Tugay Kerimoğlu'nun da formasını giydiği Premier League ekiplerinden Blackburn Rovers'a transfer oldu. Fakat sezonun 9. maçının ardından ağır bir şekilde sakatlanması sebebiyle Blackburn ile sadece 9 maça çıkabildi. Sezon sonunda kulüp tarafından serbest bırakıldı ve bunun üzerine tekrar Galatasaray'a döndü. Burada iki Süper Lig ve bir Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşayan Şükür, 2008'de futbolculuğu bıraktığını açıkladı.Çeşitli yaş gruplarındaki millî takımlarla Türkiye'yi temsil eden Hakan Şükür, Türkiye U-21 Millî Takımı'yla 1993 Akdeniz Oyunları'nda altın madalya kazandı. A Millî Takım formasıyla ilk maçına 1992'de, Bursaspor oyuncusuyken çıkan Hakan; 1996 ve 2000 Avrupa şampiyonaları ile 2002 Dünya Kupası'nda mücadele etti. 2002 Dünya Kupası'nda bronz madalyanın sahibi olan ve üçüncülük maçında 10,8. saniyede kaydettiği golle Dünya Kupası tarihinin en erken golünü atan Hakan Şükür; 2007'ye kadar giydiği formayla çıktığı 112 maçta 51 gol kaydederek, Türkiye formasıyla en çok gol atan oyuncu unvanının da sahibi oldu.Şükür, 249 golle Süper Lig'de en çok gol atan oyuncu ve 38 golle Avrupa kupalarında en çok gol atan Türk futbolcu unvanlarına da sahiptir. 1996–97, 1997–98, 1998–99 sezonlarında sahip olduğu Süper Lig gol krallıklarıyla birlikte, 2004 yılında son 50 yılın en fazla dikkat çeken Türk futbolcusu olarak UEFA Jübile Ödülü'nün sahibi oldu. 25 Mart 1992'de Türkiye'nin Lüksemburg'u 3-2 yendiği hazırlık maçında ilk kez Türkiye Milli Futbol Takımı'nın formasını giyen Hakan Şükür, Türk Milli Futbol Takımı'nın 85 yıllık tarihinde en fazla gol atan futbolcusudur. 10 Eylül 1997 tarihinde San Marino ile oynanan milli maçta attığı golle Milli takımda attığı gol sayısı 22'ye ulaşan Şükür, Lefter Küçükandonyadis'in 21 gollük rekorunu kırarak yeni gol kralı oldu.[46] Milli formayla çıktığı 112 maçta toplam 51 gole imza atmıştır. 1987 yılından beri 112 defa A Milli, 25 defa Ümit Milli, 13 defa A Genç Milli, 6 defa B Genç Milli, 5 defa Olimpik Milli Takım formasını giyen Hakan Şükür, toplam 161 defa milli takım forması giyerek toplamda en çok milli olan futbolcudur. Hakan Şükür, U-16 Milli Takımı'nın 25 Ekim 1987'de Polonya ile 1-1 berabere kaldığı Avrupa Futbol Şampiyonası eleme maçında ilk kez milli olmuştur. O karşılaşmada ay yıldızlı ekibin tek golünü atan Hakan Şükür atmıştır.    A Genç Takım'da 1 gol    B Genç Takım'da 2 gol    Ümit Milli Takım'da 5 gol    Olimpik Milli Takım'da 4 gol    A Milli Takım'da da 51 gol atarak toplamda Milli Takım'lar kariyerinde 63 gol atmıştır.2002 FIFA Dünya Kupası grup eleme maçlarında atmış olduğu 6 gol ve 3 asistiyle Türkiye'nin 48 yıl aradan sonra Dünya Kupası'na katılmasında başrol oynayan Hakan Şükür'ün, Dünya Kupası Finalleri'nde Türkiye'nin Güney Kore ile yaptığı üçüncülük maçında, maçın başlama vuruşundan 9 saniye sonra attığı gol, Dünya Kupaları'nda atılan en erken gol olarak tarihe geçmiştir. Hakan Şükür, Dünya Kupası Finalleri'nde Türkiye adına yaptığı 2 asistle (Hasan Şaş ile birlikte) asist kralı olmuştur. Hakan Şükür'ün Dünya Kupası Finalleri'nde toplam 1 golü ve 2 asisti bulunmaktadır. Şükür, dünya medyası tarafından Boğaz'ın Boğası lakabıyla anılırken, Türk medyası tarafından ise Kral lakabıyla anılmaktadır. 2011 yılında televizyonu bırakarak siyasete girmeye karar verdi ve 12 Haziran seçimlerinin ardından Adalet ve Kalkınma Partisi'nden İstanbul 3. bölge milletvekili seçildi.

http://www.ulkemiz.com/hakan-sukur-kimdir

Nuri Bilge Ceylan <b class=red>Kimdir</b>

Nuri Bilge Ceylan Kimdir

Nuri Bilge Ceylan (Doğum tarihi 26 Ocak 1959, Yenice) Altın Palmiye ödüllü Türk yönetmen, senarist ve fotoğraf sanatçısı.Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sinema eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki eğitimi sırasında üniversitenin fotoğrafçılık (BÜFOK), dağcılık ve mağaracılık kulüplerine katılarak, doğa etkinlikleri ile ilgilendi. 1980'lerde kimi portföyleri Gergedan gibi dönemin nitelikli kültür ve sanat dergilerinde yayınlanan Ceylan, yaptığı dört filmin de, yönetmenliğini, senaryo yazarlığını ve yapımcılığını üstlendi. Sinemaya Koza adlı kısa filmiyle adımını atan Ceylan bu filmiyle, Cannes Film Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Ceylan 1997'de ilk uzun metrajlı filmi olan ve başta Berlin Film Festivali olarak pek çok dünya festivalinde gösterilen üç bölümlü, otobiyografik ve pastoral Kasaba filmini, 1999 yılında da bir meta-film olan ve ilk iki filmdeki otobiyografik izleği sürdüren ve büyük başarı kazanan Mayıs Sıkıntısı'nı çekti. Film, Berlin Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde gösterilmişti.56. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve favori filmler arasında gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımlı dram filmi Uzak, Altın Palmiye’den sonra festivalin ikinci önemli ödülü olan ‘Büyük Jüri Ödülü’nü (‘Grand Prix’) aldı. Filmde yalnız ve yabancılaşmış iki kuzeni oynayan filmin başrol oyuncuları Muzaffer Özdemir ve film tamamlandıktan hemen sonra bir trafik kazasında ölen Mehmet Emin Toprak da ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaşarak Türk sinema tarihinin en parlak başarılarından birine imza attılar.Ceylan'ın dördüncü uzun metrajlı filmi olan İklimler, 2006 Cannes Film Festivali'nin yarışma bölümüne kabul edildi. Ceylan'ın o güne kadar çektiği en büyük bütçeli eser olan film, dijital görüntü teknolojisiyle kotarıldı ve görüntü yönetmenliğini Ceylan'ın kendisinin üstlenmediği ilk filmi olma özelliğini kazandı. Filmin bir diğer önemli özelliği ise, Nuri Bilge Ceylan'ın bu kez kamera önüne de geçerek, eşi Ebru Ceylan'la başrolleri paylaşmış olmasıdır.2008 Cannes Film Festivali'nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı. Ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında "Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme..." dedi. 64.Cannes Film Festivalinde Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle Büyük jüri ödülüne layık görüldü.Nuri Bilge Ceylan'in "Kış Uykusu" isimli filmi 2014 yılında 67. Cannes Film Festivali'nde büyük ödül olan Altın Palmiye'ye layık görüldü. Böylece Yılmaz Güney'in Yol filminin ardından ikinci kez bir Türk filmi bu ödülü kazanmış oldu.

http://www.ulkemiz.com/nuri-bilge-ceylan-kimdir

Aşık Veysel <b class=red>Kimdir</b>

Aşık Veysel Kimdir

Veysel Şatıroğlu veya mahlası ile Âşık Veysel (Doğum tarihi 25 Ekim 1894, Şarkışla, Sivas - Ölüm tarihi 21 Mart 1973, Sivrialan, Sivas), Türk halk ozanı. Avşar boyunun Şatırlı obasına mensuptur.Aşık Veysel Şatıroğlu ,1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Annesi Gülizar, babası "Karaca" lakaplı Ahmet adında bir çiftçiydi. Veysel'in iki kız kardeşi, yörede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanarak yaşamlarını yitirdi. Ardından Veysel de yedi yaşında aynı hastalıktan dolayı iki gözünü de kaybetti. Kendi anlatımına göre:    « Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeğe gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan. »    Babasının, Âşık Veysel'e oyalanması için aldığı sazla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı.1933 yılında tanıştığı Ahmet Kutsi Tecer'in teşvikleriyle kendi sözlerini yazıp söylemeye başladı. Âşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri'nde saz hocalığı yaptı. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970'li yıllarda Hümeyra, Fikret Kızılok, Esin Afşar gibi bazı müzisyenler Âşık Veysel'in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı. Şarkışla'da her yıl adına şenlikler yapılır.Eserlerinde Türkçe'si yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içeydi. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır. Şiirleri, Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.1973 yılında akciğer kanseri sonucunda vefat etti. 2014 yılının Kasım ayında Devlet Opera ve Balesi Âşık Veysel'in ölümünün 41. yılı anısına onun türkülerinden yola çıkılarak hazırlanan, tek perdelik dans tiyatrosu "Dostlar Beni Hatırlasın" sahneye konulmuştur. 17 Kasım 2014 yapılacak prömiyere onur konuğu olarak Âşık Veysel'in kızı ve torunlarının katılacağı açıklanmıştır. Gösterinin rejisörlüğünü İhsan Bengier yaparken, Almula Ersoy, Ayşegül Aydemir, Deniz Alp, Sevim Başol ve Müge Gündüz gibi isimler rol almıştır.

http://www.ulkemiz.com/asik-veysel-kimdir

Lefter Küçükandonyadis <b class=red>Kimdir</b>

Lefter Küçükandonyadis Kimdir

Lefter Küçükandonyadis (22 Aralık 1925; Büyükada, İstanbul - 13 Ocak 2012, İstanbul), forvet mevkinde forma giymiş Rum asılı Türk futbolcu ve teknik direktördür. Doğum adı Rumcada özgür anlamına gelen Elefterios olan futbolcu, kısaca Lefter olarak anılmaktadır. Aynı zamanda ordinaryüs lakabıyla da tanınmaktadır.Türk futbolunun en popüler futbolcularından biri olarak yıllarca alkışlanan Lefter, Fenerbahçe marşında da adı geçen sembol oyunculardandır. Fenerbahçe ile İstanbul Profesyonel Ligi'nde 2, Türkiye Şampiyonası'nda 3 kere şampiyonluk yaşadı. 13 Ocak 2012 tarihinde, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde 86 yaşında ağır zatürreye bağlı kalp yetmezliğinden vefat etmiştir22 Aralık 1925 tarihinde, Büyükada'dadaki Hamam Sokak'ta dünyaya geldi. Babası balıkçılık yapan Hristo, annesi ise Argiro idi. Doğum adı Eleftherios olan ve Panani'nin ardından ailenin ikinci erkek çocuğu olan Küçükandonyadis'in ailesi, 20. yüzyıl başında Arnavutluk'tan Büyükada'ya göçen Rum kökenli bir aileydi. Futbola Büyükada'da başladı. Taksim Spor Kulübü'nde yetişti. Taksim Kulübü yöneticileri kendisine lisans çıkartabilmek için 1941'de mahkeme kararıyla yaşını büyüttüler. Ancak bu sayede takımda oynayabildi. 2 yıl Taksim takımında yer aldı. 1943'te askere gitti, 4 yıl süren askerlikten sonra 1947'de İstanbul'a döndü ve Fenerbahçe kulübüne girdi. Buradaki futboluyla dikkat çeken Lefter, 3 Ekim 1951'de 17.500 liralık transfer ücretiyle İtalya'nın ACF Fiorentina takımına transfer oldu. 1 yıl da Fransa'nın OGC Nice takımında oynayan Lefter, 1953-1954 sezonundan itibaren yeniden Fenerbahçe'de top koşturmaya başladı. Aynı sezon, İstanbul Ligi'nde gol kralı olan Lefter, 1964'e kadar toplamda 17 yıl giydiği Fenerbahçe forması altında 400'ün üzerinde gol kaydederek erişilmesi güç bir rekora imza attı. Bu süre zarfında, Türk futbolunun efsaneleşen isimlerinden biri olarak tanındı. Golcülüğünden ötürü Ver Lefter'e, yaz deftere! sloganı onun için yaygın olarak kullanıldı. Futboldaki ustalığından, çalımlarından ve gollerinden ötürü Ordinaryüs sıfatıyla anıldı.Futbol yaşamında toplam 50 kez milli formayı giydi (46 kez A, 1 kez B, 3 kez 21 yaş altı). 1954 FIFA Dünya Kupası'nda forma giyen Lefter turnuvada 2 de gol attı. Türk futbolunda 50. Milli Maç altın madalyasını alan ilk futbolcu oldu. Milli takım formasıyla attığı 21 golle en çok gol atan milli oyuncu unvanını 33 yıl boyunca elinde tuttu, 9 kez de milli takım kaptanlığını yaptı.1964'te futbolu bıraktıktan sonra Yunanistan'ın Egaleo, Güney Afrika'nın SuperSport United, Türkiye'nin Samsunspor, Orduspor, Mersin İdman Yurdu ve Boluspor takımlarında teknik direktörlük yaptı.1966-67 sezonunda 2. Lig'de mücadele eden Mersin İdman Yurdu takımının başındaydı. Mersin İdman Yurdu o sezon Osman Arpacıoğlu'nun attığı 23 golle şampiyon olarak ilk kez 1. Lig'e yükselmiştir. O sezon 17 takımlı ligde oynadığı 32 maçta 63 gol atan kırmızı-lacivertliler rekor puanla ilk kez 1. Lig'e yükseldiler.1970 Kasım'ında, Naci Özkaya'nın görevinden ayrılması sonrasında Sivasspor teknik direktörlüğüne geldi. 1971 Haziran'ında ise görevinden ayrıldı.

http://www.ulkemiz.com/lefter-kucukandonyadis-kimdir

Mehveş Emeç <b class=red>Kimdir</b>

Mehveş Emeç Kimdir

Mehveş Emeç, (Doğum sitesi 29 Ağustos 1963, İstanbul). Piyanist, pedagog, eğitimci.Müteveffa gazeteci Çetin Emeç'in kızıdır. Salzburg'taki "Hochschule für Musik und Darstellende Kunst-Mozarteum" dan 1988'de mezun olmuştur. 2004 yılından bu yana Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde öğretim üyesidir.Yurtiçi ve yurtdışı (Avusturya, Almanya, İspanya, Yunanistan, İrlanda, İngiltere) konserler, resitaller vermiş, özel projeler (Sertab Erener, Yavuz Bingöl), ve beste çalışmaları (enstrümantal ve sözlü eserler) yapmaktadır.    Kültür Bakanlığı, Devlet Sanatçısı Ödülü, 1998    Popular Classics Albümü, Rosslyn Hill Chappel, Londra, 1998    Türk Ordu Senfonisi CD’si ve konserleri, Ankara, 1998    Schumann Albümü, Wigmore Hall, Londra, 1994    Asistan, piyano eğitmeni - Mario Curcio, Londra 1989-1998    Solist Sanatçı, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası, 1986-2004    Doçentlik unvanı, Bilkent Üniversitesi, Ankara, 1989    En iyi Ravel yorumcusu ödülü, Fransa, 1988    Kompozisyon ve emprovizasyon çalışmaları, Prof. Gerhard Wimberger, Mozarteum, Salzburg, 1984    Bosendorfer Ödülü, Avusturya,1983    Piyano çalışmaları, Prof. Peter Lang, Elizabeth Leonskaja Mozarteum, Salzburg,1980-1988    İstanbul Belediye Konservatuarı, 1978İyi derecede Almanca ve İngilizce bilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/mehves-emec-kimdir

Ferzan Özpetek <b class=red>Kimdir</b>

Ferzan Özpetek Kimdir

Ferzan Özpetek (d. 3 Şubat 1959; Kadıköy, İstanbul)1976 yılında Roma La Sapienza Üniversitesi’nde sinema tarihi öğrenimi için İtalya’ya gitti. Novana Akademisi’nde sanat tarihi ve kostüm, ve ‘Silvio D’Amico Tiyatro Sanatı Akademisi’nde yönetmenlik okumuş, Julien Beck, Living Teather ile işbirliğinden sonra, 1982 yılında ‘Scusate il Ritardo’ filminde Massimo Troisi’nin, daha sonra sokak sanatçısı rolüyle de ilk oyunculuk deneyimini yaşadığı ‘Son Contento’ filminde Maurizio Ponzi’nin yönetmen yardımcılığını üstlendi. Ferzan Özpetek, yönetmen yardımcısı olarak yaklaşık 15 yıl, Ricky Tognazzi, Lamberto Bava, Francesco Nuti, Sergio Citti, Giovanni Veronesi ve Marco Risi gibi farklı yönetmenlerle çalıştı.İspanya, İtalya ve Türkiye arasında bir ortak yapım olan ve yapımcılığını Maurizio Tedesco ile birlikte üstlendiği ilk filmi ‘Il Bagno Turco - Hamam’ eleştirmenler tarafından büyük beğeni topladı ve hem İtalya’da hem de diğer ülkelerdeki festivallerde ilgiyle izlendi. 1997 yılının Mayıs ayında İtalyan sinema salonlarında gösterime giren ‘Hamam’ filmi aynı zamanda Cannes Film Festivalinin en prestijli bölümü olan ‘Quinzaine des Réalisateurs’de yer aldı.Şablon:Kaynak ekle 1996-1997 yıllarında düzenli olarak İtalyan sinema salonlarında gösterimde olan film, video kaset olarak çıktığı 1998 yılının Şubat ayına kadar (39 hafta) seyircisiyle buluştu. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere 21 ülkeye filmin satışı yapıldı. Türkiye, Norveç, İsveç gibi çoğu ülkede gişe hasılat rekoru kırdı.1999 yılında Tilde Corsi ve Gianni Romoli, Marie Gillain ve Alex Descas ile Ferzan Özpetek’in ikinci filmi ‘Harem Suare’nin yapımcılığını üstlendiler. Hikayesini Gianni Romoli ile birlikte kaleme aldığı filmin konusu, yönetmenin doğduğu şehir İstanbul’da geçer ve Osmanlı İmparatoru Sultan Abdülhamit döneminde harem ağası Nadir ile sultanın en gözde cariyesi Safiye arasındaki aşk hikayesini anlatır. ‘Harem Suare’ filmi de hem eleştirmenler hem de seyirci tarafından büyük beğeni topladı ve aynı yıl ‘Cannes Film Festivali’nde ‘Un Certain Regard’ kategorisinde gösterime girdi ve ardından Londra Film Festivali ve Toronto Film Festivaline davet edildi.Stefano Accorsi ve Margherita Buy’ın başrollerini paylaştıkları, Ferzan Özpetek’in üçüncü filmi ‘Le Fate İgnoranti - Cahil Periler’, sahip olduğu uluslararası başarı, eleştirmenlerden aldığı övgüler ve elde ettiği gişe hasılatı ile 2001 sinema sezonunun en önemli filmi oldu. 2001 yılının en önemli gündem maddelerinden biri olarak da kabul edilen ‘Cahil Periler’ 3 Globi d'Oro ve 4 Nastri d'Argento gibi sayısız ödülün sahibi oldu.Giovanna Mezzogiorno, Massimo Girotti, Raoul Bova ve Filippo Nigro’nun başrollerini paylaştığı, eleştirmenler ve halk tarafından büyük ilgiyle karşılanan filmi ‘La Finestra di Fronte - Karşı Pencere’ de 2003 yılında uluslar arası bir başarı elde etti. 5 David di Donatello, 4 Ciak d'Oro e 3 Globi d'Oro gibi sayısız ödülün sahibi olan filmin dağıtımını Amerika Birleşik Devletleri’nden Sony Classic üstlendi.2005 yılında yapımcılığını Gianni Romoli ve Tilde Corsi’nin üstlendiği, başrolde Barbara Bobulova’nın yer aldığı Ferzan Özpetek’in beşinci filmi Kutsal Yürek 12 farklı dalda kazandığı David di Donatello ödülleri gibi birçok başarı elde etti.Yönetmenin 2007 yılında gösterime giren filmi ‘Saturno Contro – ‘Bir Ömür Yetmez’, Stefano Accorsi ve Margherita Buy, Pierfrancesco Favino, Serra Yılmaz, Ennio Fantastichini, Ambra Angiolini, Luca Argenter, Lunetta Savino Luigi Di Berti ve Isabella Ferrari gibi zengin oyuncu kadrosunu bir araya getirdi. ‘Bir Ömür Yetmez’,yönetmenin daha önceki filmleri gibi uluslar arası bir başarı elde etti ve sayısız ödülün sahibi oldu. 64. Uluslararası Venedik Film Festivali'nin resmi jürisinde yer alan Ferzan Özpetek aynı yıl, İsabella Ferrari’nin oynadığı, İtalyan Kanser Araştırma Derneği ‘AIRC’ için bir reklam filmi çekti. Ferzan Özpetek açısından 2008 çok önemli bir yıl oldu. İlk kez kendi senaryosu olmayan fakat Melania Gaia Mazzucco’nun büyük romanından sinemaya uyarlanan bir anonim film çekti. Gianni Romoli ve Tilde Corsi, Fandango’dan Domenico Procacci ile sanatsal işbirliği yaptığı, Isabella Ferrari ve Valerio Mastandrea’nın başrollerini paylaştığı ‘Un Giorno Perfetto – Mükemmel Bir Gün’ filmi çok ses getirdi. 65. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde 3 milyon[kaynak belirtilmeli] ciroluk bir başarı elde etti, eleştirmenleri şaşırtan ve en çok konuşulan film oldu.4 Aralık – 12 Aralık 2008 tarihleri arasında New York Modern Sanat Müzesi (MoMa) yönetmenin yedi filmi için özel gösterim organize etti. Ferzan Özpetek Türkiye’den ilk, İtalya’dan da bu şerefe nail olan çok az sayıdaki yönetmenden biridir.2009 yılında İtalya’nın Aquilla kentinde meydana gelen depremin acı hatırası adına hayata geçirilen ‘Molozların Altında 5 Yönetmen’ projesi için ‘Nonostante tutto è Pasqua – Herşeye Rağmen Paskalya’ isimli kısa metraj bir film çekti. Ferzan Özpetek bu filmini, şarkıcı olmak isteyen fakat depremde evinin yıkılmasıyla molozların altında kalarak hayatını kaybeden Allessandra Cora’ya adamıştır.Ferzan Özpetek, 2009 yılında Ivan Cotroneo ile birlikte kaleme aldığı, Riccardio Scamarcio, Alessandro Preziosi, Nicole Grimaudo, Ennio Fantastichini gibi önemli oyuncuların karşımıza çıktığı ‘Mine Vaganti – Serseri Mayınlar’ filminin çekimlerini Güney İtalya’nın Lecce şehrinde gerçekleştirdi. Bir aile komedisi olan ‘Serseri Mayınlar’ 11 Şubat - 21 Şubat 2010 tarihlerinde 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde dünya gösterimini yaptı ve 2010 yılının Mart ayında İtalya’da sinema salonlarında vizyona girdi. Ferzan Özpetek bu filmin eldeettiği büyük başarı sonucunda Lecce şehri tarafından fahri vatandaşlık ile onurlandırıldı. İngiltere, İspanya, Fransa, Avusturya, Almanya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere filmin 31 ülkeye satışı yapıldı.

http://www.ulkemiz.com/ferzan-ozpetek-kimdir

Thomas Alva Edison <b class=red>Kimdir</b>? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison, yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti. İlköğrenimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı bir kişiliğe sahip olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi. Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı. Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison, Michael Faraday’ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868′de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin isteği üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Sattığı patentlerle kısa sürede önemli miktarda para kazandı. Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park‘ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı. 1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf(telefon) üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu. 1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı. 1887′de Menlo Park’tan New Jersey’deki West Orange’a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890′lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892′de ise Edison General Electric Company’nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti. İki kez evlenen Edison’un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi. Ampulün İcadı Edison bir dinleme gezisi sırasında metal fabrikatörü ve Amerika dinamo makinesinin imalatçısı Willam Wallace’ın yaptığı yeni elektrik lambasını gözden geçirmeye davet edildi. Edison tahta çerçeveyle hareket eden iki koldan ibaret basit cihazın karşısına grafit plaka iliştirilmişti. Her iki plakayı birleştiren elektrik akımı ve mavi ışık yayı gibi görünüyordu. Gözleri kamaştıran bu alev, grafit plakaları çabucak eritiveriyordu. Edison’un 40-50 iş arkadaşıyla işe koyulma tarzı, bilim araştırmaları tarihinde eşsizdir. Ara vermeden çalışıyorlardı. Atölyede yapılan ufak cam ampullerin içerisindeki hava, elektrik akımının kızgın hale getireceği maddenin yanmasına engel olmak için boşaltıyordu. Fakat esas mesele bu maddenin ne olacağı konusundaydı. Kimi maddeler çok az dayanabiliyor, kimileri çok pahalıya mal oluyordu. Halbuki Edison öylesine ucuz bir lamba yapmak istiyordu ki, herkes alıp evine takabilsin.Kömürleştirme işleminden geçmiş mukavva, hindistan cevizi kabuğu, mantar, hatta laboratuarı gezmeye gelen bir misafirin kızıl sakalından bir iki tel bile denendi. Durmadan çalışmak yüzünden Edison’un gözleri yanıyor, dayanılmaz sancılar veriyordu. Ama o bunları kimseye söylemiyor, sadece hatıra defterine kaydediyordu. Peşpeşe deneylerin sürdüğü bir gün asistanı “Artık bu işten vazgeçsek, çünkü şu ana kadar bine yakın deney yaptık ve hiçbirinden sonuç alamadık!” dedi. Edison hemen itiraz etti ve: “Bu doğru değil! Evet, amacımıza ulaşamadık ama hiçbir netice elde edemediğimiz doğru değildir. Çünkü aradığımız şeyin bin farklı yapılamama şeklini öğrenmiş olduk.” dedi. Bu Edison’un tarihe geçmiş en önemli sözüdür. 1879 Kasım’ında Edison bir gece yazı masasının başına oturmuş, sönük bir puroyu emerek ne yapacağını düşünüyordu. Dalgın dalgın ceketinin düğmelerinden birini çevirirken düğme koptu. Üstünden bir iplik parçası sarkıyordu. Birden yerinden fırladı, laboratuvara geçti ve teknisyenlerine iplik parçasını gösterdi. Bir yumak ip alıp, ufak parçalar halinde bölmelerini ve kömürleştirip lambaya takmalarını söyledi. Asistanları sonuç ummamakla beraber hemen söylenileni yaptılar. Edison’un bu fikri, çalışmalarından vazgeçmeden önce başvurulacak son çare gibi görülüyordu. Kömürleştirilen iplikler her seferinde kırılmasına rağmen bir tanesi kırılmadan lambaya takılabildi. Lambanın havası hemen boşaltıldı. Lambaya elektrik verildiğinde iplik kızdı ve tatlı sarı bir ışık meydana geldi. Edison ve arkadaşları ışığa büyülenmiş gibi bakıp, acaba ne kadar sürecek diye kara kara düşünüyorlardı. Ampul saatlerce sönmedi. Süren çalışmalar sonunda elektrik santrali yapmak, 900 binada elektrik şebekesi kurmak, binlerce sayaç yerleştirmek,duylarıyla beraber 14.000 ampul yapmak gerekti. 4 eylül 1882’de meşhur mucidin bir işareti üzerine akım verildiği zaman, bütün mahallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik hallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik ampulü yandı ve etrafa parlak, tatlı ışıklar saçılmaya başladı. Edison devrinin en büyük meraklısı ilan edildi. Herkes sadece lambaları değil, onu da görebilmek için akın etti. Edison’u tanımayan kimse kalmadı. Edison’un en önemli yeri Menlo Park, New Jersey’deki ilk endüstriyel araştırma laboratuarıydı. Sürekli olarak teknolojik keşifler ve geliştirmeler-iyileştirmeler yapmak gibi özel bir amaç için kurulmuş ilk kurumdu. Edison birçok icadını resmi olarak bu laboratuarda üretmiş, birçok çalışanı onun direktifleri doğrultusunda icatların araştırma ve geliştirmesinde görev almıştır. Elektrik mühendisi William Joseph Hammer, 1879 Aralık’ında Edison’un laboratuar asistanı olarak görevine başlamıştır. Telefon, fonograf, elektrikli tren, demir madeni ayıracı, elektrikli aydınlatma ve diğer birçok icatta büyük katkılarda bulunmuştur. Hammer’ı özel kılansa elektrik ampulünün icadındaki ve bu aletin geliştirme ve testleri sırasındaki çalışmalarıdır. Hammer 1880’de Edison’un lamba çalışmalarının şef mühendisi olmuş, bu mevkiideki ilk yılında Francis Robbins Upton’ın genel müdürlüğünü yaptığı fabrika 50.000 ampul üretmiştir. Edison’a göre Hammer elektrik ampulünün bir öncüsüdür. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/thomas-alva-edison-kimdir-ampulun-icadi

Paco de Lucía <b class=red>Kimdir</b> ?

Paco de Lucía Kimdir ?

Asıl adı Francisco Sanchez Gomez olan ancak müzik dünyasının kendisini Paco de Lucia olarak bildiği ünlü müzisyen, İspanyol gitarist ve aynı zamanda da bestecidir. Flamenko müziği denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan Lucia, caz, funk, klasik müzik ve folk müzik alanları adına da eserler üretmiştir. Paco de Lucía, gerçek adıyla Francisco Sanchez Gomez (Doğum tarihi 21 Aralık 1947, Algeciras, Cádiz, İspanya -ö. 25 Şubat 2014, Cancún, Meksika) İspanyol gitarist ve bestecidir. Flamenko müziğinin en önemli gitaristlerinden biri olduğu kabul edilir. Lucía, caz, funk, klasik müzik ve yöresel müzik alanlarında da eserler vermiştir.Beş erkek kardeşin en küçüğü olarak İspanya'nın güney ucunda, Cádiz iline bağlı Algeciras'da dünyaya geldi. Müzisyen bir aileden geliyordu: Babası flamenko gitaristi Antonio Sánchez, abilerinden biri flamenko şarkıcısı Pepe de Lucía, diğeri flamenko gitaristi Ramón de Algeciras'dı. Paco de Lucía adını Portekizli annesi Lucía Gomes'in şerefine edindi.1958'de, onbir yaşında ilk defa radyoya (Radio Algeciras) çıktı. Bir yıl sonra prestijli Jerez flamenko yarışmasında özel ödül aldı. 1961'de dansçı José Greco'nun flamenko grubuyla turneye çıktı, çeşitli ülkelerde konserlere katıldı. New York'ta kendisini etkileyen müzisyenlerden gitarist Sabicas'la tanıştı. İspanya'ya döndükten sonra, 1964'te ailesiyle birlikte Madrid'e taşındı. Madrilenian gitaristi Ricardo Modrego ile üç albüm kaydetti: Dos guitarras flamencas, Dos guitarras flamencas en stereo, ve Doce canciones de Federico García Lorca para guitarra. 1966'da kardeşi Ramon ile birlikte üç albüm kaydetti. 1967'de ilk solo albümünü yayımladı: La Fabulosa Guitarra de Paco de Lucía.1968 ile 1977 arasında dostu ve Yeni Flamenko müzisyeni Camarón de la Isla (Camaron) ile verimli bir işbirliği gerçekleştirdi. İkili birlikte on albüm doldurdu.De Lucía, 1970'lerin sonlarından itibaren caz fusion'a ilgi duymaya başladı. Al DiMeola'nın 1977'deki Elegant Gypsy albümünde yansıttığı bu tarz, saf flamenkocuların tepkisine yol açmadı.De Lucía, 1979'da, John McLaughlin ve Larry Coryell ile Gitar Üçlüsü kurdu ve kısa bir Avrupa turuna çıkarak Londra'da Royal Albert Hall'da Ruhların Buluşması adlı bir video kaydı yaptılar. İlerleyen zamanda Al Di Meola, Coryell'in yerini aldı. 1981'den itibaren bu üçlü üç albüm kaydetti. De Lucía'nın kardeşleri Ramón ve Pepe'nin de dahil olduğu kendi grubu, Paco de Lucía Sekstet de kendi çıkaracakları üç albümden ilkini aynı yıl yayımladı. De Lucía, kendi başına geleneksel ve modern flamenko stillerinde çeşitli albümler çıkardı. Geniş repertuarıyla yeni bir flamenko anlayışı yarattı, gitarın teknik ve müzikal sınırlarını aştı. 23 Mart 2007'de Cadiz Üniversitesi, de Lucía'nın müzikal ve kültürel katkılarını kendisine fahri doktora (Doktor Honoris Causa) payesi vererek ödüllendirdi.De Lucía'nın bir rasgueado ve picado ustası olduğu kabul edilir, klasik gitarı son derece hızlı kullanabilir.1991'de Joaquín Rodrigo'nun Concierto de Aranjuez 'ini yorumlaması istenene kadar de Lucía nota okumayı bilmemekteydi. De Lucía, daha sonra, Concierto'yu yorumlarken klasik gitarcıların önem verdiği tonal sadakatten ödün vererek ritmik doğruluğa önem verdiğini belirtti.Ayrıca Levent Yüksel tarafından seslendirilen, sözleri Sezen Aksu'ya ait olan "Tuana" isimli parça bir Paco de Lucia bestesidir.Paco de Lucía, 25 Şubat 2014 günü çocuklarıyla kumsalda oynarken geçirdiği kalp krizi sonucu 66 yaşında hayatını kaybetmiştir.Diskografi    Dos Guitarras Flamencas (1965) Ricardo Modrego ile    12 Canciones de García Lorca para Guitarra (1965) Ricardo Modrego ile    Dos Guitarras Flamencas en América Latina (1967) Ramón de Algeciras ile    La Fabulosa Guitarra de Paco de Lucía (1967)    Hispanoamérica (1969)    Fantasía Flamenca de Paco de Lucía (1969)    Recital de Guitarra (1971)    El Duende Flamenco de Paco de Lucía (1972)    Fuente y Caudal (1973)    En Vivo Desde el Teatro Real (1975)    Almoraima (1976)    Interpreta a Manuel de Falla (1978)    Castro Marín (1981) Larry Coryell ve John McLaughlin ile    Friday Night in San Francisco (1981) Al Di Meola ve John McLaughlin ile    Sólo Quiero Caminar (1981) The Paco de Lucía Sextet    Passion, Grace and Fire (1983) Al Di Meola ve John McLaughli ile    Live... One Summer Night (1984) The Paco de Lucía Sextet    Entre Dos Aguas (1986) derleme    Siroco (1987)    Live recordings (1987) George Dalaras ile    Zyryab (1990)    Concierto de Aranjuez (1991)    Live in América (1993) The Paco de Lucía Sextet    The Guitar Trio (1996) Al Di Meola ve John McLaughlin ile    Luzia (1998)    Cositas Buenas (2004)

http://www.ulkemiz.com/paco-de-luca-kimdir-

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

KOZAN ANDIL (ANDALA) KALESİ

Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Anadolu'da da, eski çağlardan günümüze kadar çok sayıda uygarlık kurulmuş, belli bir süre yaşamış ve sonra yok olmuştur. Özellikle Toros Dağlarında gerek tarih öncesi, gerekse tarih çağlarında yoğun bir yerleşim olmuştur. Tarih çağlarında kıyıdan içerilere, derin vadileri takip ederek uzanan yolları, düşmandan ve soygunculardan korumak amacı ile birbirini gören yüksek noktalar da kaleler veya gözetleme kuleleri inşa edilmiştir. Bu amaçla yapılan Anadolu'daki kalelerden biri de Kozan'daki Andıl Kalesi'dir. Orta Toroslar'da bulunan çok sayıdaki kale kalıntılarından biri olan Andıl Kalesi, Çukurova'yı İç Anadolu'ya bağlayan ticaret yolunun güvenliğini sağlamak için yapılmıştır. Kozan'dan Feke ve Saimbeyli'ye giden tarihi kervan yolunun batı yanına inşa edilen kale, haberleşme açısından çok önemli bir rol üstlenmiştir. Bu kale hakkında yapılan araştırma raporları kalenin, 13. yy.da bir manastır olarak da hizmet verdiğini ortaya koymaktadır. (R. Edwards). Andıl Kalesi, Kozan'ın 15. km. kuzeyinde olup, ilçe merkezinden görülebilir bir mevkide yer alır. Denizden 1510 metre yüksekte yer alan Andıl Dağı'nın zirvesine kurulu kale, geniş bir çevreye hakimdir. Bu kale Kozan'da bulunan kalelerin en yüksek olanıdır. Andıl Kalesi, Çukurova'daki kaleler zincirini oluşturan kalelerin büyük çoğunluğunu görebilmektedir. Bunlar; Karasis, Uzunoğlan (Yarıkkaya) Anavarza ve Kozan Kaleleridir. Bu kaleye, Kozan merkezinden Turgutlu'ya giden ve oradan da Andıl Köyüne geçen, büyük çoğunluğu asfalt olan, bir yol ile ulaşmak mümkündür. Kozan'ın önemli kalelerinden birini oluşturan bu kalenin, kesin tarihi hakkın da bir bilgimiz yoktur. Fakat kalenin yapımında kullanılan malzemelerden, inşaat tekniklerinden ve kale ile yakın çevresinden çıkan çeşitli sikke ve araç-gereçten bu kalenin bir Ortaçağ kalesi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Kale hakkında ilk ilmi araştırmayı yapan kişi, W. Robert Edvards'tır. Bu araştırmacının 1949 yılında yaptığı araştırma raporları, sonra yapılan Andıl kalesi  tetkikleriyle örtüşmektedir. Kale ve yakın çevresinde çok sayıda sikke bulunmuştur. Köylüler tarafından bulunan bu sikkeler içerisinde, Kilikya Ermeni Prensliği'ne ve Roma dönemine ait olduğu bilinenler de vardır. Orta çağa ait olan bu sikkeler içinde, Ermeni prenslerinden 2. Levon ve 2. Het'um'a ait olanlar da bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kozan-andil-andala-kalesi


Alessandro Volta <b class=red>Kimdir</b> ?

Alessandro Volta Kimdir ?

Doğum 18 Şubat, 1745 Ölüm 5 Mart, 1827 Milliyeti italyan Aldığı ödüller Copley Medal (1794) Volta İtalya’nın bir ili olan Como’da doğdu. 1774'te, Royal Okulunda fizik profesörü oldu. Bir yıl sonra, statik elektrik üretebilen elektroforu icat etti ve tanıttı. Bu icadı ile sık sık fon alacağına inanmıştı. Volta, 1776 ve 1778 yılları arasında gazların kimyasını çalıştı. Amerikalı Benjamin Franklin’in “yanabilen hava” kâğıdını okuduktan sonra metanı keşfetti ve İtalya’da dikkatli bir şekilde metan aradı. Kasım 1776da, Moggiore Gölünde metan buldu ve 1778de metan tecrit etmeye başladı. Kapalı bir kutu içinde kıvılcım yardımıyla metan ateşleyerek deneyler yaptı. Volta ayrıca kapasitans konusuna çalıştı. Elektrik potansiyelini ve yükü ayrı ayrı inceledi ve birbirleriyle bağlantılı olduklarını keşfetti. Bu Volta’nın kapasitans yasası olarak adlandırabilirdi. Bunun için elektrik potansiyelinin birimi volt olarak isimlendirildi. 1779'da, Pavia Üniversitesinde deneysel fizik profesörü oldu. Neredeyse kırk yıl bu mevkiisini korudu. 1794de Volta, Comolı aristokratik bir kadın olan Teresa Peregrini ile evlendi ve Giovanni, Flaminio ve Zanino isimlerine sahip 3 çocukları oldu. Çalışmalarının onuruna, Napoleon Bonaparte Volta’nın sayılmasını sağladı. Volta 1819da yılında emekli oldu ve onun onuruna Como’da bulunan Camnago arazisine “Camnago Volta” ismi verildi. Volta 5 Mart 1827de öldü. Volta’nın bedeni Camnago Volta’ya gömüldü. Volta’nın mirası olan Tempio Voltiano’nun anıtı göl kenarındaki kamu bahçelerinde bulunmaktadır. Volta’nın deneylerinde kullandığı orijinal mirası bir müzede onu onurlandırmak için sergilenmektedir. Yine Como’da bulunan Villa Olma evinde, Volta’nın deneyleri icatları ve ürettikleri inceleniyor sergiletiliyor ve öğretiliyor.

http://www.ulkemiz.com/alessandro-volta-kimdir-

Bob Marley <b class=red>Kimdir</b> ?

Bob Marley Kimdir ?

Tam adıyla Nesta Robert Bob Marley, 6 Şubat 1945 tarihinde dünyaya gelmiştir. Jamaikalı efsane sanatçı Bob Marley, henüz 5 yaşındayken, annesinin Kingston’ a taşınma kararının ardından yeni bir hayata başlamış ve ömrü boyunca en iyi arkadaşlarından biri olacak olan Bunny Livingston ile tanışmıştır. Ardından da arkadaşı ve ailesi ile birlikte yaşamışlardır. Bob ve Bunny, çocuk yaşlarından itibaren müzik ile uğraşmışlardır.Bob Marley, reggae müzik türünün Jamaika sınırlarından geçmesini sağlayarak, tüm dünyaya bu müziği yayabilmiş bir isimdir. Müzik ile ilgili kesimin büyük bir bölümü Marley’ i, reggae müziğin kralı olarak tanımlamıştır. Bob Marley, aynı zamanda gitarist, solist ve söz yazarıdır. Profesyonel olarak The Wailers grubu ile müziğe başlayan Bob, bu grupta Peter Tosh ve Bunny Livingston ile çalışmıştır. İlk hitleri ise “Simmer Down” çalışması olmuştur. İlerleyen zamanda ise bu üç isim de ayrı ayrı solo çalışmalarına imza atacaklardır.The Wailers grubunun dağılmasından sonra, üç kadın reggae sanatçısından oluşan “The I-Threes” isimli gruba yardımcı olan Bob Marley, düzenlediği ve yazdığı şarkılarda politik bir içerik kullanmış, bunu da basit ve sade bir üslupla ortaya çıkarmıştır. 1972 yılında, “Catch A Fire” isimli çalışmasını yayınlayan Bob Marley, 1973 yılında “Burnin’” ve 1975 yılındaki “Natty Dread” ve “Live” albümleri ile müzikal yaşamını sürdürmüştür. Avrupa ülkelerinde de beğeni ile takip edilmesi nedeniyle, Avrupa turneleri de düzenlemiştir.Bob Marley’ in en çok bilinen iki çalışmasından biri olan “Get Up, Stand Up”, sosyal karmaşayı konu edinen politik bir eserdir. “No Woman No Cry” isimli eseri ise bir diğer popüler eseridir ve politik bir yönü yoktur. Birleşmiş Milletler’in verdiği “Barış Madalyası”, 1978 yılında kendisine takdim edilmiştir. Afrika’da yokluk çeken insanlara yapılan insani yardımlara, şarkıları ile destek verdiği için, Bob Marley bu ödüle layık görülmüştür. Müzisyenliğinin yanı sıra, vicdanlı ve insancıl oluşu, Bob Marley’i farklı kılan başka yönleridir.Bob Marley’in dini de bir dönem konuşulmuş ve tartışılmıştır. Çok az kişinin inandığı Rastafarianizm dini, Bob Marley’ in seçmiş olduğu bir inanıştır. Bahsedilen inanış, eski Etiyopya’ dan çıkmıştır. Saçını sürekli “rasta” yapması da dini inancından ileri gelmiştir. Zaten Bob Marley, rastanın moda olarak kullanılmasına karşıdır. “Dreadlock”, rastanın gerçek ismi olsa da, bu tip saç stili, günümüzde de rasta olarak bilinmektedir.Bob Marley’in hayatı, 1977 yılında bir futbol maçı sırasında değişti. Top oynarken ayak baş parmağında bir yara açıldı. Bu yara nedeniyle deri kanseri olduğu anlaşıldı. Tedavi ve operasyonların bir gereği olarak, parmağının kesilmesi gereken Bob Marley, bu durumu kabul etmedi. Çünkü, inandığı Rastafarianizm dininde, ölülerin mezarlarına tek parça halinde getirilmeleri istenmekteydi.1981 yılında, sağlık durumu ağırlaşan Bob Marley, artık son günlerini yaşamak için gitmek istediği ülkesine, Jamaika’ ya, Almanya’ dan gelmekteydi. Uçakta durumu kritikleşen Marley, acil tıbbi müdehale için Miami’ ye indirildi. Ancak, tüm müdehalelere rağmen kurtarılamayan Marley, 11 Mayıs 1981 sabahında, henüz 36 yaşında iken hayatını kaybetti.Bob Marley’in son sözleri, oğlu Ziggy’ ye idi. Bu söz ise uzun bir dönem tüm dünyayı etkileyecek ve yeni nesillere çok yerinde bir öğüt olarak aktarılacaktı; “Para hayatı satın alamaz. “Jamaikalı reggae sanatçısı Bob Marley’in, 130′ un üzerinde plağı ve kitlelerce bilinen yüzlerce şarkısı vardır. Bob Marley, bir reggea efsanesi olarak kabul edilmektedir. Felsefesi ışığında söylediği sözler ise birçok gence ilham kaynağı ve rehber olmuştur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bob_Marley

http://www.ulkemiz.com/bob-marley-kimdir-

Karacaoğlan <b class=red>Kimdir</b> ?

Karacaoğlan Kimdir ?

Karacaoğlan (1606-1679). 17'nci yüzyılda yaşamıştır.Yaşadığı yer ile ilgili değişik rivayetler olmasına karşın, Osmaniye ili Düziçi ilçesi Farsak köyünde doğduğu rivayeti ağırlık kazanmaktadır.Karacaoğlan'ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18. yüzyıl şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, 19. yüzyıl şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşil Abdal'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.Kaynak: http://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/karacaoglan-kimdir-

Hipokrat <b class=red>Kimdir</b> ?

Hipokrat Kimdir ?

Hipokrat (Yunanca: Ἱπποκράτης, Hippokrates) (d. MÖ 460, İstanköy - ö. MÖ 370, Larissa), tıbbın babası olarak anılan İyon hekim. Hekim olan babası tarafından yetiştirilip birçok yerde hekimlik yapmıştır.Anadolu’nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdürdü. Antik İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefe ile sımsıkı bağı olan hekimlik gözdeydi. Bu gelişme Hippokrates ile doruğa ulaştı. Kendisine göre tıbbın ilk kuralı “Primum non nocere” (Önce zarar verme!) ilkesidir.Çağdaşı Eflatun Protagoras adlı yapıtında Hipokrat’tan “Koslu Asklepiades” olarak bahseder. Hipokrat'ın öğrencilerini para karşılığında eğittiğini ve hekimlik alanında Polykleitos ile Phidias'ın heykelcilikte kazandığı üne yakın bir ün kazandığından bahseder. Eflatun, “Phaidros” adlı yapıtında ise Hipokrat'a değinerek onun tıbba felsefi bir yaklaşım getirmiş ünlü bir Asklepiades olduğunu ve insan vücudunu bir bütün olarak ele aldığını anlatır. Aristoteles'in öğrencilerinden Menon ise yazdığı tıp tarihinde Hipokrat'ın hastalıkların nedeni konusundaki görüşlerine özel bir yer verir. Menon’un aktardığına göre, Hipokrat'ın temel hastalık kuramı; yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların vücuttan atılamayarak hastalıklara yol açtığı şeklindedir. Hippokrates tarafından yazıldığı kabul edilen “Corpus Hippocraticum” (Hipokrat’ın Toplu Yapıtları) adlı yapıtı milattan sonra onuncu yüzyıldan kalmadır. Arap ve Avrupa tıbbına katkısı büyüktür. Bu yapıtta; batıl inançlar, büyülü şifa yöntemleri reddedilerek bir bilim dalı olan tıbbın temel ilkeleri öğretilmiştir. Hipokrat'ın çağında hekimler “Asklepiadlar” denen (hekimlik tanrısı olarak kabul edilen Asklepios adından türemiştir) loncalarda toplanırdı. Hekimlik babadan oğula geçerdi. Genç hekimler loncaya alınırken günümüzde de geçerli olan fakat bazı değişikliklerin yer aldığı ünlü “Hipokrat Yemini” ederlerdi. Eski Hipokrat Yemini’nde tıp tanrısı olarak kabul edilen Asklepios adına yemin edilirken, yeni yeminde kutsal inançlar üzerine yemin edilmektedir. Eski metinde kesinlikle çocuk düşürme eylemi içinde olmamaya yemin edilirken yeni metinde "yasal gerekler dışında çocuk düşürtmeyeceğim" denilmektedir. Eski metinde "hayatımı ve sanatımı kutsal ve saf olarak saklayacağım" ifadesi varken şimdiki yeminde böyle bir ifade yoktur.Hipokrat'ın ölümünden sonra Kos Adası Hekimlik Okulu'nun bütün buluşları Hipokrat'a mal edilmiştir. Bunların tümünün değilse de büyük bir bölümünün onun buluşu olduğuna kuşku yoktur.[kaynak belirtilmeli] Örneğin; bazı hastalıkları Hipokrat ilk kez tanımlamıştır, “Sopalanmış parmaklar” adlı hastalığa “Hipokratik parmaklar” denilmektedir. Çünkü ilk kez Hipokrat bu hastalığın tanımını yapmıştır. Diğer tanımladığı hastalıklar ise; "akciğer kanseri", “akciğer hastalığı”, “siyanotik kalp hastalığı”dır.

http://www.ulkemiz.com/hipokrat-kimdir-

Sultan Ahmet Camii Özellikleri

Sultan Ahmet Camii Özellikleri

Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından İstanbul'daki tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa'ya yaptırılmıştır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca "Mavi camii (Blue Mosque)" olarak adlandırılır. Ayasofya'nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul'un ana camii konumuna ulaşmıştır.Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000'i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 200'den fazla renkli cam ile aydınlatılmıştır. Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye'nin altı minareli ilk camiidir.MimariSultanahmet camiinin tasarımı Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur. Komşusu olan Ayasofya'dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Caminin mimarı, büyük usta Mimar Sedefkar Mehmet Ağa'nın "boyutta büyüklük, heybet ve ihtişam" fikirlerini yansıtmada başarılı olmuştur.Dış yapıKöşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii'nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemeraltıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemeraltından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir. İç yapıHer katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik'te 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çini ile bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler gelenekselken, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik'te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi'nin yönetiminde üretilmiştir. Her çini başına ödenecek tutar sultanın emriyle düzenlense de çini fiyatı zamanla artmış, bunun sonucunda kullanılan çinilerin kalitesi zamanla azalmıştır. Renkleri solmuş ve cilaları sönükleşmiştir. Arka balkon duvarındaki çiniler 1574'teki yangında zarar gören Topkapı Sarayı'nın hareminden geri dönüştürülen çinilerdir.Sultan Ahmet Camii'nin kubbe ve tavan işlemeleri. Sultan Ahmet Camii, 1985 yılında İstanbul Tarihî Alanları (Zones historiques d'Istanbul) adıyla UNESCO Dünya Mirasları listesine eklenen alanın bir parçasıdır.Sultan Ahmet Camii ve çevresinin havadan görünümü (Ekim 2014)İç kısmın daha yükseklerine mavi boya hakimdir, fakat düşük kalitelidir. 200'den fazla karışık leke desenli cam doğal ışığı geçirir, bugün avizelerle desteklenmişlerdir. Avizelerde devekuşu yumurtası kullanımının örümcekleri uzak tuttuğunun keşfedilmesi örümcek ağlarının oluşumunu engellemiştir. Kuran'dan sözler içeren hat dekorasyonlarının çoğu zamanın en büyük hat sanatçısı Seyid Kasım Gubari tarafından yapılmıştır. Yerler yardımsever insanlarca eskidikçe yenilenen halılarla kaplıdır. Pek çok büyük pencere geniş ve ferah bir ortam hissi vermektedir. Zemin kattaki açılır pencereler "opus sectile" adı verilen bir döşeme şekliyle dekore edilmiştir. Her kavisli bölüm bazıları ışık geçirmeyen 5 pencereye sahiptir. Her yarı kubbe 14 pencereye ve merkez kubbe 4'ü kör olmak üzere 28 pencereye sahiptir. Pencereler için renkli camlar Venedik sinyorundan sultana hediyedir. Bu renkli camların çoğu bugun sanatsal değeri olmayan modern versiyonlarıyla değiştirilmiştir.Caminin içindeki en önemli unsur ince işçilikle oyulmuş ve yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarlar seramik çinilerle kaplanmıştır. Fakat çevresindeki çok sayıda pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında zengin dekore edilmiş minber bulunur. Cami en kalabalık halinde dahi olsa herkesin imamı duyabileceği şekilde tasarlanmıştır Sultan mahfili güneydoğu köşesindedir. Bir platform, iki küçük dinlenme odası ve sundurmadan oluşur ve padişahın güneydoğu üst galerideki locasına geçişi bulunur. Bu dinlenme odaları 1826'da yeniçerilerin ayaklanması sırasında veziriazamın yönetim merkezi oldu. Hünkar Mahfili 10 adet mermer sütunla desteklenmiştir. Zümrüt, gül ve yaldızlarla süslenmiş ve yaldızlarla 100 adet Kuran işlenmiş kendi mihrabı vardır.Caminin içindeki birçok lamba zamanında altın ve diğer değerli taşlarla ve de içinde devekuşu yumurtası ya da kristal toplar bulunabilecek cam kaselerle kaplıydı. Bu dekorların tümü ya kaldırıldı ya da yağmalandı.Duvarlardaki büyük tabletlerde halifelerin isimleri ve Kur'an'dan parçalar yazılıdır. Bunları orijinal haliyle 17. yüzyılın büyük hat sanatçısı Diyarbakırlı Kasım Gubari yapmıştır, fakat yakın zamanda restore edilmek için kaldırılmışlardır.MinarelerSultanahmet camii Türkiye'de 6 minaresi olan 4 camiden biridir. Diğer 3 tanesi ise İstanbul Arnavutköy'de Taşoluk Yeni Camii, Adana'daki Sabancı Camii ve Mersin'deki Muğdat Camii'dir.[kaynak belirtilmeli] Minarelerin sayısı ortaya çıkınca sultan küstahlıkla suçlanmıştır çünkü o zamanlarda, Mekke'deki Kâbe'de de 6 minare bulunmaktadır. Sultan bu problemi Mekkede olan (Mescidi Haram) camiye yedinci minareyi yaptırarak çözer. 4 minare caminin köşelerindedir. Kalem şeklindeki bu minarelerin her birinin 3 şerefesi vardır. Ön avludaki diğer iki minare ise ikişer şerefelidir.Yakın zamana kadar müezzin günde 5 kere dar sarmal merdivenleri çıkmak zorunda kalıyordu, bugün ise toplu dağıtım sistemi uygulanıyor ve diğer camilerce de yankılanan ezan şehrin eski bölümlerinde de duyuluyor. Türklerin ve turistlerin oluşturduğu kalabalık günbatımı vaktinde, güneş batarken ve cami renkli projektörlerle parlak bir şekilde aydınlatılmaya başlarken parkta toplanıp yüzünü camiye vererek akşam ezanını dinliyorlar.Cami inşa edildiği dönemlerde uzunca bir süre cuma günleri Topkapı Sarayı'ndakilerin ibadetlerini gerçekleştirdiği mekân olmuştur. https://tr.wikipedia.org/wiki/Sultan_Ahmet_Camii

http://www.ulkemiz.com/sultan-ahmet-camii-ozellikleri

Nef’i <b class=red>Kimdir</b> ?

Nef’i Kimdir ?

Gerçek adı Ömer olan ve iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden anlaşılan Nef’i, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerindendir. Çok genç yaşlarda şiir yazmaya başlayan Nef’i gelmiş geçmiş en yetkin kaside üstadı olarak kabul edilir. Ayrıca bir kaside türü olan hiciv konusunda oldukça önemli bir isim olup, en güzel ve önemli hicivleri yazan da yine Nef’i’dir. Nef’i tahmini olarak 1570 yılı civarında Erzurum’da doğmuştur. Bu yüzden ona Erzenur’ Rumi de denir. Arapça ve Farsça’ya çok hakim olan Nef’i, Hafız divanı, Şadi’nin Gülistanı gibi pek çok önemli eseri okudu. Nef’i’nin ilk mahlası “zarri”dir. Bu mahlas “zararlı” manasına gelir. Daha sonra Erzurum defterdarı olan Müverrih Ali bey Zarri’nin şiirlerini görmüş, çok beğenmiş ve “sen zarri(zararlı) değil, ancak nefi(yararlı) olursun” demiş ve şairin adı Nef’i olarak kalmıştır. Nef’inin eserleri: Türkçe Divan, Arapça Divan, Siham-ı Kaza (hicivlerini topladığı eser) dır.Nef’i, I. Ahmet döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede tanınmıştır. Maden mukataacılığı, maden katipliği, çeşitli katiplikler gibi çeşitli devlet memurluklarında çalışmıştır. Nef’i, I. Ahmet’in yanı sıra, II. Osman ve IV. Murat’ın padişahlıkları dönemlerini de görmüştür. Özellikle IV. Murat’ın zamanında yazdığı kaside ve hicivlerle bu padişahın gözüne girdi ve ününün doruğuna ulaştı. Özellikle dönemin müftüsünün kendisi için kafir demesinin üzerine yazdığı şu kaside oldukça ünlüdür;Müftü efendi bize kâfir demişTutalım ben O’na diyem müselman(müslüman) Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşereİkimiz de çıkarız orda yalan.Yine bir başka hiciv örneğine bakacak olursak; kendisine köpek diyen biri için söylediği hiciv örneği;Tahir Efendi bana kelp demiş İltifadı bu sözde zahirdir Maliki mezhebim benim ziraİtikadımca kelp tahirdir.Yazdığı hicivler yüzünden Nef’i’nin başı dertten kurtulmamıştır. IV. Murat genellikle onu korusa da pek çok kez zindana atılmaktan kurtulamamıştır. Öyle ki Yaşadığı dönemde Sadrazamlara bile ağır küfürler içeren hicivler yazıp zindanlara atılıp yine dönemin padişahı tarafından affedilmiştir.Nef’i’nin ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur; IV. Murat artık en sonunda Nef’i’ye hiciv yazmayı yasaklamıştır. Nef’i bu durumda, aklına gelen yeni hicivler olsa da bu hicivleri dillendirmemiştir. Fakat bir gün IV. Murat “var mı yeni hiciv?” diye sorduğunda “var padişahım” deyip IV.Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı bir hicvi okur. Aslında padişah bu hicvi çok beğendiyse de Bayram Paşa doğal olarak memnun kalmamıştır ve padişah da Bayram Paşa’nın baskılarına dayanamayıp 1635 yılında Nef’iyi boğdurtarak öldürtmüştür.Nef’i’nin idamıyla ilgili, bir de çok bilinen bir efsane vardır; efsaneye göre, aslında Nef’i’nin idamı son anda iptal edilip Nef’i affedilmiştir. Zenci olan infaz memurunun idamla ilgili kağıdı yazarken kağıda siyah mürekkep damlatması üzerine Nef’i, kendini tutamamış ve “kağıda terinizi damlattınız” demiştir. Artık bu olaydan sonra affedilme şansını kaybeden Nef’i’nin idamı kaçınılmaz olmuştur.Nef’i, oldukça yetkin ve mükemmel kasideler yazmasının, mükemmel bir şair olmasının yanı sıra, kendinin mükemmelliğinin farkndadır ve kendisini oldukça fazla metheder. Kasideler bilindiği gibi birini övmek için yazılırlar. İşte Nef’i kasidelerinde kendisini övdüğü de olmuştur. En azından bir dizede kendisinin mükemmel sanatından bahseder. mesela aşağıdaki şiire baktığımızda bunun bir örneğini görürüz;Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdımGamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi ahır Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdımSeyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdımMa’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdımSihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdımKasidenin açıklamasına bir bakalım;Düşmana yüz vermediğinden naz sanırdım (Meğer) çok lütuf imiş ben az sanırdımGülümsenle cihana beni rezil eyledin Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdımYüzünün aynadaki yansımsını görmesem Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdımYapıcı olduğunu bilmezdim böyle harabat Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdımSihir yaptığı yeni senden işittim Nef’i yoksa sözünü hep icaz sanardım.Özellikle son dizede Nef’i kendini övmüştür. İcaz sözü en mükemmel şeklinde kullanmaktır. Nef’i kendi kendine diyor ki; “şiirlerini icazlı sanırdım ama bunlar meğer sihirmiş” Yani icaz muhteşem ve zor bir sanat olduğu halde Nef’i kendisinin icazı da aştığını, şiirlerinin mükemmeliğinin ancak sihirle açıklanabileceğini söylemiştir.Nef’i ile ilgili bir rivayet daha vardır; IV. Murat, Siham-ı Kaza’yı okurken ayağının dibine yıldırım düşmüş, bu durumu olumsuz yorumlayan padişah, Nef’i’ye bir daha bu kadar kuvvetli hicivler yazmayı yasaklamıştır.Siham-ı Kaza’dan:Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek Kande sen kande nigehbani-i alem a köpekVay ol devlete kim ola mürebbisi anun Bir senin gibideni cehl-i mücessem a köpekNe gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpekNe ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpekHidmet-i devlete sair vüzeradan göreler Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpekBu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpekSattınız iki soysuz bir olup hanlığıKimseyietmedünüz bu işe mahrem a köpekPaymal eylediniz saltanatın ırzını hem Yok yereoldı telef ol kadar adem a köpekHiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpekSen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpekEhl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpekBöyle kalur mu soysuzlar elinde devlet noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpekHak götürdü arabı gitti hele dünyadan Kim götürse akabince seni bilmem a köpekFile nacar meger yükledeler tabutunu Çekemez cife-i murdarunu adem a köpekFiller de çekemezse ne acep laşeni kim Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpekSen soysuz eşek ol Kirliorospu yaraşur Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpekKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nefi-kimdir-

Arçelik A.Ş nin kurucusu <b class=red>kimdir</b> ? Sektördeki yeri nedir ?

Arçelik A.Ş nin kurucusu kimdir ? Sektördeki yeri nedir ?

Arçelik, 1955 yılında Vehbi Koç ve Lütfi Doruk tarafından kurulan, Türkiye merkezli bir beyaz eşya ve teknoloji şirketidir.

http://www.ulkemiz.com/arcelik-a-s-nin-kurucusu-kimdir-sektordeki-yeri-nedir-

Fuzuli <b class=red>Kimdir</b> ?

Fuzuli Kimdir ?

Türk Edebiyatı, lehçe özellikleri göz önünde tutularak üç kısımda incelenir; Çağatay Edebiyatı, Anadolu Edebiyatı ve Azeri Edebiyatı. Fuzûlî, Azeri Edebiyatına mensup bir şairdir. Fakat Fuzûlî her ne kadar Azeri Edebiyatına mensup olsa da, ünü sınırlarını aşmış, tüm dünya tarafından tanınan bir şair olmuştur.Fuzûlî, 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Fuzûlî’nin asıl adı mehmed ya da mehemmed’dir. Babasının adı Molla Süleyman’dır. Fuzûlî’nin adı kaynaklarda Fuzûlî Mehmed (Mehemmed) bin Süleyman olarak geçer. Bunların dışında Fuzûlî’nin doğum-ölüm yeri, tarihi hakkında bilinenler sınırlıdır. Riyazi Tezkiresi’ndeki “Çün hak-i Kerbelast Fuzûlî makam-ı men” cümleye dayanılarak Fuzûlî’nin Kerbela’lı olduğu söylenmiştir. Müverrih Ali, Künhü’l ahbar adlı eserinde Fuzûlî’nin Bağdat’lı olduğunu söyler. Hasan Çelebi ve Sadıki de tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylerler. Sonuç olarak Fuzûlî’nin doğum yeri tam olarak bilinmese de Kerbela-Bağdat-Orta Doğu civarlarında olduğu anlaşılır.Fuzûlî, eski bir Oğuz aşireti olan Bayat boyundandır. Ve Fuzûlî’nin Farsça Divan’ının öz sözünde belirttiğine göre ana dili Türkçe’dir. Fuzûlî’nin ne derecede bir öğrenim yaptığı tam olarak bilinmese de, Türkçe Divan’ının ön sözünde belirttiği üzere küçük yaşta okula başladığı, önce aşıkane şiirler yazdığı, sonra bunları sığ bulup bilime yöneldiğini, tüm bilimleri öğrenip şiirlerine temel olarak bilimi oturttuğunu ve şiirlerindeki ustalığı göz önünde tutarsak Fuzûlî’nin çok iyi bir eğitim aldığını anlarız. Fuzûlî, çocuk yaşta şiirler yazmaya başlamıştır ve ilk yazdığı şiirler aşıkane şiirlerdir. Daha sonra Fuzûlî kendi şiirlerine baktığında bu tamamen maddi aşka yönelmiş şiirleri beğenmemiş ve kendi deyimiyle hepsini yırtıp atmıştır. Daha sonra Fuzûlî ilim tahsiline yönelmiş, bütün akli ve nakli ilimleri öğrenmiş, şiirlerini bu doğrultuda şekillendirmiştir. Kaynakların Fuzûlî’yi Mevlana diye anmalarından ve eserlerinden de Fuzûlî’nin alim bir şair olduğu anlaşılmaktadır.Fuzûlî, tüm ömrünü Hille-Kerbela-Necef-Bağdat arasında çok dar bir bölgede geçirmiştir. Bunu Türkçe Divan’ının ön sözünde şöyle açıklamıştır; “Menşe’ ve mebde’im Irak-ı Arab olup, tamami-i ömrümde gayrı memleketlerde bulunmadığıma….” Fuzûlî’nin yaşadığı topraklar o devirde Osmanlı ve İran orduları tarafından pek çok kez alınmış, elden ele geçmiş, pek çok savaş görmüştür. Bu karışık devirde Fuzûlî’nin bir koruyucu bulamadan (o devirde iyi ve tanınmış şairler, padişahlar, devlet büyükleri vs tarafından korunup kollanırlardı) yoksulluk içinde bir ömür sürdüğünü hem kendi eserlerinden hem de başka kaynaklardan anlıyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Fuzûlî’nin türbe bekçiliği yaptığından, geçimini bununla sağlamaya çalıştığından söz edilir.Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı aldığı sıralarda Fuzûlî’nin biraz rahata kavuşmuş olduğu söylenebilir. Bu arada şair, padişaha “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Bununla kalmayıp padişaha birkaç kaside daha, İbrahim Paşa ve çeşitli devlet büyüklerine de kasideler, gazeller sunmuştur. Bu kasidelerin karşılığı olarak devlet büyüklerinden, özellikle bir çok kaside yazdığı Ayas Paşa’dan yardım gördüğü anlaşılıyor. Fuzûlî’nin, Hayali Beg ve Yahya Beg gibi tanınmış şairlerle tanışması da bu sefer sırasında olmuştur. Hatta Hayali Beg ve Yahya Beg Fuzûlî’yi Leyla ve Mecnun’u yazmasında teşvik etmişlerdir.Fuzûlî’nin devlet büyüklerine sunduğu bu kadar kasideye karşlık Osmanlı’dan yeteri kadar ilgi görmediği, hayatını güvence altına alamadığı da açıktır. Hatta kendisine vakıf gelirlerinden bağlanan 9 akçe maaşını alamamış ve bunun üstüne Nişancı Celalzade’ye o ünlü “selam verdim, rüşvet değildür deyü almadılar…” beyitli Şikayetname’yi yazmıştır.Fuzûlî ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazlDiyar-ı Rumı gözet terk- baki-i Bağdat etBu beyitlerden anladığımız üzere Fuzûlî çektiği geçim sıkıntısı sebebiyle Anadolu şairlerinin gördükleri saygı ve yaşadıkları rahat hayata imrendiği, vatanı olan Bağdat’ı bırakıp Osmanlı ülkesine gitmek istediğini anlıyoruz. Fuzûlî her ne kadar bunun için uğraşsa da hatta şehzade Bayezid’e mektuplar yazıp kendisini yanına aldırtmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır.Fuzûlî, devrin çeşitli şairlerinin tezkirelerinde “Göçdi Fuzûlî” tamlamasıyla verdikleri parçalara bakarak Fuzûlî’nin 1556 yılı civarlarında öldüğünü anlıyoruz.Fuzûlî, “boş, gereksiz” anlamına gelen bu mahlası niye aldığını Türkçe Divanında açıklamıştır. Fuzûlî önceleri daha güzel mahlaslar almış ve bu mahlaslarla güzel şiirler yazmıştır. Fakat bu mahlasların bir çok şair tarafından da benimsenip kullanılmasından ve ortaya bir karışıklık çıkmasından korkmuş ve kendisine kimsenin beğenip almayacağı Fuzûlî mahlasını almıştır.Fuzûlî, alim bir şairdir. Arap, Fars ve Türk dillerini ve bu dilin edebiyatını çok iyi öğrenmiştir. Zamanının bütün geçerli ilimlerini okumuş, bilgi sahibi olmuştur. Türkçe Divan’ının mukaddimesinde şiir hakkındaki düşüncelerini açıklarken şöyle demiştir: ” ilimsiz şiir esası (temeli) olmayan bir divar (duvar) gibidir. Esassız divar gayette bi-itibar olur (yıkılır)”. Gençliğinde aşk şiirleri yazdığını, ama sonradan gençlik hevesiyle yazılmış bu şiirlerin uzun ömürlü olamayacaklarını ve şiirin ilimle beslenmesi gerektiğini anlayarak ilime yöneldiğini anlatır.Fuzûlî cahilliği asla bağışlamaz. Yine Türkçe Divan’ının mukaddimesinde üç türlü insandan yakınır. birincisi cahil katipleri ikincisi kötü şiir okuyanları üçüncüsü şair geçinenler.Fuzûlî hemen hemen doğrudan hiçbir şairin etkisi altında kalmamıştır. Üstün ve yetenekli bir şairdir. Kendisinin de dediği gibi doğduğu çevreden çıkmamış, başka şairlerle pek fazla etkileşim kurmamıştır. Fakat bununla birlikte, Fuzûlî’nin her üç edebiyatı (Arap, Fars, Türk) da takip ettiği bellidir. Her şair gibi onun da beğendiği şairler vardır. Mesela Habibi Fuzûlî’nin beğendiği bir şairdir. Keza Necati Beg’de öyle. Fakat daha önce dediğim gibi Fuzûlî hiç bir şairden doğrudan etkilenmeyecek kadar üstün bir şairdir.Fuzûlî’nin bu kadar üstün olmasının sebebi ne? Fuzûlî’yi diğer şairlerden farklı kılan ne? Bunları anlamak için Fuzûlî’nin şiirlerinin özelliklerine bakmalıyız. Fuzûlî’nin şiir özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;1) Fuzûlî, her şeyden önce bir aşk şairidir. Tüm şiirlerinde aşkını anlatmıştır. Bu aşk, maddi aşktan başlayarak ilahi aşka doğru gider. Fuzûlî’de aşkın böyle beşeri aşktan yavaş yavaş sıyrılıp ilahi aşka gittiğini en güzel Leyla ve Mecnun mesnevisinde görürüz. Leyla ile Mecnun’un aşkları okulda maddi aşk olarak başlar ve sonunda ilahi aşka dönüşür. Fuzûlî’nin aşkına konu olan sevgili, somut olarak kendini belli etmez.Tasavvuf, Fuzûlî’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur fakat Fuzûlî’de tasavvuf bir gaye değildir. Fuzûlî, tasavvufu sanat yönünden görmüştür. İlk amaç sanattır, tasavvuf bu sanatın içinde eritilmiştir. Yani Fuzûlî’nin şiirlerinde tasavvuf açıkta değil, şiirin derinliklerine gizlenmiştir. Bu durum Fuzûlî’nin eserlerinde benzersiz, girift bir yapı oluşturur. Anlaşılması için okuyucunun hazırlıklı olması gerekir.2) Fuzûlî bir ızdırap şairidir. Aşkı hep hüzün, keder, acı yönüyle görür. Kavuşmayı, neşeyi, mutluluğu istemez. Acı çekmekten hoşlanır. Fuzûlî’ye göre çekilen acılar insanı olgunlaştırır. Bu durumun, yani Fuzûlî’nin bir ızdırap şairi olmasının nedeni, yaşadığı çevre ve hayat koşullarıdır. Fuzûlî’nin bu ızdırap yönü sayesinde, Türk Edebiyatında bir çok kez yazılan Leyla ve Mecnun hikayesin, en mükemmel şekilde Fuzûlî yazmıştır. Çünkü eserin konusu Fuzûlî’ye oldukça uygundur.3) Mazmun bulmak ve kullanmadaki ustalığı, Fuzûlî’yi diğer şairlerden ayırır. Fuzûlî’nin bu konudaki ustalığı, mazmunları şiirinde bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş girift bir yapıda kullanmasıdır. Fuzûlî’nin şiirlerine baktığımızda anladığımız bir ilk anlam vardır. Bunu çoğu kişi ilk bakışında anlar ve beğenir. Fakat şiirlerde bir de derinlere inildikçe anlaşılan, üzerine düşüldükçe idrak edilen başka anlamlar da vardır ki bu anlamları bulabilmek için konuya hakim olmak, belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yani her bilgi ve kültür düzeyindeki insan Fuzûlî’yi kendi seviyesine göre anlar ve sever. Herkes Fuzûlî’nin şiirlerinden kendine göre bir anlam çıkartabilir. İşte bu Fuzûlî nin şiirlerine benzersiz ve değerli kılar.4) Fuzûlî’nin şiirlerindeki dil içten ve samimidir. Lirizm yüksektir. Fuzûlî’nin şiirleri anlam bakımından kusursuzdur fakat beyitlere ilk baktığımızda sanki üzerinde hiç düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söylenmiş gibi hissederiz. Bu sanata sehl-i mümteni denir.Her büyük şair gibi Fuzûlî’nin de kendi devrinde ve daha sonra yaşayan şairler üzerinde şüphesiz ki büyük etkileri olmuştur. Şiirleri çok geniş kesimlere yayılmış, okunmuş ve benimsenmiştir. Çoğu şair kendi örnek olarak Fuzûlî’yi almış ve onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Fuzûlî hiç şüphesiz ki geçmişten beri şairlerin ve şiir tutkunlarının en büyük üstadlarından biri olmuş, okunmuş ve sevilmiştir.Son olarak Fuzûlî’nin bir kaç şiirine örnek verelim:Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handanunca var(Hangi gül bahçesinin gül fidanı senin salınan selvi boyun kadar uzundur? Hangi gül fidanındaki gonca senin gülen dudaklarına benzer)Hansı gülzar içre bir gül açılur hüsnün kimi Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşanunca var(Hangi gül bahçesinde senin yüzün gibi bir gül açılır? Hangi gül yaprağı senin inci saçan kırmızı dudağın gibidir?)Hansı bağun var bir nahli kadün tek bar-ver Hansı nahlün hasılı sib-i zenahdanunca var(Hangi bağın senin boyun gibi meyveli bir fidanı var? Hangi fidanın meyvesi senin çenenin elmasına benzer?)Hansı huni sen kimi cellada olmuşdur esir Hansı celladun kılıcı nevk-i müjganunca var(Hangi idam mahkumu senin gibi bir cellada tutsak olmuştur? Hangi celladın kılıcı senin kirpiklerinin ucu gibi sivri ve keskindir?)Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den Hansı şem’ün şu’lesi ruhsar-ı tabanunca var(Hangi toplantı senin boyun gibi bir mumla aydınlanmıştır? Hangi mumun ışığı senin parlak yanağın gibidir?)Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn Hansı gencün ejderi zülf-i perişanunca var(Sana benzeyen bir hazine nerede bulunur? Hangi hazineyi bekleyen ejderha senin dağınık saçlarına benzer.)Hansı gülşen-i bülbülin derler Fuzuli sen kimi Hansı bülbül nalesi feryad-u efganunca var(Fuzuli, hangi gülbahçesinin bülbülünün sana benzediğini söylerler? Hangi bülbülün iniltisi senin haykırışın gibidir?* * * *Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mıFelekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mıKamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mıŞeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mıGûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mıGâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mıDeğildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mıFuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mıDiğer önemli eserleri ise şunlardır:-Arapça Divanı-Farsça Divanı-Türkçe Divanı-Şikayetname-Leyla vü Mecnun-Hadikatü’s Süeada-Hef-Cam-Su KasidesiYazar: Gazanfer TUFANKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fuzuli-kimdir-

Nabi <b class=red>Kimdir</b>? Hayatı, Sanatı, Eserleri

Nabi Kimdir? Hayatı, Sanatı, Eserleri

Nâbî, 17. yüzyıl Türk Edebiyatı’nın tanınmış şairlerinden biridir.Hakimiz mevlididir hazret-i İbrahim’inNabiya rast makamında Ruhâviyiz bizYukarıdaki beyite bakarak şairin Urfa’da (o zamanlardaki adı Ruhâ) doğduğunu söleyebiliriz. Doğum yılı 1642 dir. Nâbî’nin asıl adı Yusuf’tur. Adının Yusuf olduğunu da şu beyitinden anlıyoruz:Keminen Yusuf-ı Nabiyi ahbab ü ekaribleŞefaat ya Habiballah şefaat ya Resulallah. Nâbî’nin Urfa’daki hayatı ve gençlik dönemi hakkında pek bilgi bulunmamaktadır. Bulunan az bilgi de, iyi bir eğitim aldığı ve Yusuf Kalfa adındaki bir şeyhin müridi olduğundan ibarettir. Yusuf Kalfa, Nâbî’nin şiir yeteneğini farketmiş ve sanatını ilerletmesi için onu İstanbul’a göndermiştir.Nâbî’nin babasının adı Seyyid Mustafa’dır. Ve soyu Şeyh Ahmed-i Nakşibendi’ye kadar uzanır. Nâbî’nin İstanbul’a gelişi IV.Mehmet’in padişahlığı zamanlarına denk gelir. Nâbî İstanbul’a varır varmaz hemen önemli paşalara şiirler yazmış, yardım taleplerinde bulunmuştur. Hatta Musahib Paşa’ya yazdığı şu şiir şairin içinde bulunduğu ruh halini görmemizi sağlar:Gurbet-i ihtiyar edip na-çar Eyledim himmet ile terk-i diyar…Böyle şiirlerle Muhasip Paşanın dikkatini çeken şair divan katipliğine kadar yükselir. Daha sonraları IV. Mehmed’in de dikkatini çeken şair sık sık padişahın huzuruna davet edilir hatta padişahın av gezmelerine iştirak eder. Devlet büyüklerinin takdirini iyice kazanan Nâbî, Kameniçe kalesinin fethi ile sonuçlanan Lehistan seferine de katılır. Fetih üzerine yazdığı;Tarihini felekde melek yazdı Nabiya Düşdü Kameniçe hısnına nur-ı Muhammedîbeyiti kale kapısına yazılmıştır.Zaman içinde Muhasip Paşaya kethüda olan şair yaptığı hac yolculuğunu anlattığı Tuhfet’ül Harameyn adlı ünlü eserini bu sıralarda yazmıştır. Muhasip Paşanın kaptan-ı deryalığa atanması üzerine onunla beraber Mora’ya gitmiştir. Anlaşılacağı gibi şair Muhasip Paşadan çok yardım görmüştür ve ona çok bağlıdır. Bu bağlılığını;Muhasip Mustafa Paşa’nın olsun devlet ü efzun Ne gördükse onun lütfuyla gördük dar-ı dünyada.beyitiyle ifade eder.Daha sonra Muhasip Paşa vefat edince Nâbî İstanbul’da duramaz ve Haleb’e gider. Burada evlenip aile kurarak devletin yardımlarıyla rahat bir yaşam sürer. Şair bu dönemden sonra çok az şiir yazmıştır:. II. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla ona bir kaside yazar ayrıca vezir olan dostlarının tebrik için şiirler yazar. Gerek bu durgunluğu, gerekse devletin yüksek makamlarındaki dostlarının azalması Nâbî’ye sıkıntılar yaşatır. Maaşı kesilir, devletin verdiği ev elinden alınır. Fakat daha sonra Baltacı Mehmed Paşanın yardımıyla maaşını ve evini geri alır. Ayrıca yine Baltacı sayesinde 20 yıl uzak kaldığı İstanbul’a geri döner. Nâbî’nin İstanbul’a dönüşü diğer şairler tarafından çok olumlu karşılanır. Bu durum Nâbî’nin o dönem diğer şairler tarafından otorite olarak kabul edildiğini, sevilip saygı duyulduğunu gösterir. Hatta Sabît’in:“Geldi bir kadri büyük zat-ı mübarek mihman” sözlerinı içeren kasidede bu hayranlığın boyutlarını görebiliriz.Şair geri kalan ömrünü İstanbul’da geçirmiş, burada yaşlanmış ve dönem şairlerinin eserlerinde anlattıklarına göre 1712 yılında vefat etmiştir.Sanatı:Nâbî, Hikemi tarzın öncüsüdür. Hikemi tarz, hakimene söyleyişe önem veren, öğüt ve bilgi vermeyi ilke edinen, amacı okuyucuyu aydınlatmak, okuyucuya yol göstermek şiir anlayışıdır. Edebiyatımızda bu tarz Nâbî ekolü olarak da geçer. Nâbî, eşya ve eşya ve varlığı sürekli hakimane bir üslupla inceler. Prof.Dr. Mine Mengi’ye göre; “Nâbî’nin ekol sahibi oluşu, onun düşünmeye ve düşündürmeye ağırlık veren sanat anlayışıyla ilgilidir.” Nâbî’nin bu hikemi tarz şiir anlayışının oluşmasında yaşadığı dönem koşullarının etkisi vardır. Abdülkadir Karahan bu konuyu şöyle açıklar:“Denilebilir ki Nâbî, çağının huzursuzluk ve kararsızlıktan, hükümet yönetiminden başlayarak çeşitli meslek erbabı arasında yaygınlaşan zulüm, hile, yalan, rüşvet, mal ve menala aşırı rağbet, riyakarlık, her işe menfaate bağlılık gibi kötü huyların toplumu kemirmesi karşısında: fikir ve hikmetin gölgesinde rahat ve dağdağasız yaşamak iç arzusuyla dolu bir şahsiyettir.”Nâbî, Türkçe Divanının önsüzünde şiirlerini henüz “tamamlanmamış” olarak belirtir. Bu durumu Nâbî’nin kendi el yazması orijinal Divan nüshasında görülür. O nüshaya baktığımızda şairin şiirleri üzerinde düzeltmeler, eklemeler yaptığını görürüz.Nâbî şiirlerinde anlama çok önem verir. Onun şiirlerinde “mana” kelimesi sık sık geçer. Nâbî’ye göre; “şiirde ince manalar kullanılmalıdır.” Ona göre şiirdeki manalar işitilmemiş, söylenmemiş, taze olmalıdır.Bazı gazellerinde sade dil taraftarı olduğunu açıklayan Nâbî’nin eserlerine genel olarak bakıldığında farklı farklı dil özellikleri görülür. Divanındaki gazel ve kasidelerinde yer yer sade dil görülse de, Nâbî’nin fazla kullanılmayan, işitilmeyen, sözlük sayfaları arasında unutulmuş, dolayısıyla sade olmayan kelimeler kullanma taraftarlığı birbiriyle çelişir ve genel olarak Nâbî “sade dil” anlayışını pek uygulayamamıştır. Fakat şu da unutulmamalıdır ki Nâbî, Türkçe’ye büyük bir hayranlık duyar. Şair uzun süre Halep’te yaşamasına ve Arapça’ya çok iyi hakim olmasına rağmen Türkçe’yi daima Arapça’dan üstün tutar.Nâbî’nin şiirlerindeki bir başka önemli husus da, onun redifli gazelleridir. Nâbî, sıklıkla redifleri “gazel”, “suhan”, “mana”, “zahir”, “nazenin”, “dil-nişin” redifli gazeller yazmıştır.  Eserleri:Nâbî”nin 6 sı manzum (şiir), 4’ü mensur (nesir, düz yazı) olmak üzere toplam 10 eseri vardır.Manzum Eserleri:* Hayri-name (oğlu Hayri’ye yazdığı öğütler içeren eser) * Tercüme-i Hadis-i Erbain (hadis tercümesi) * Hayrabat (bir hikaye) * Sûr-name (şehzade Mustafa ve Ahmed’in sünnetleri vesilesiyle yazılmış, onların sünnet törenini anlatır) * Farsça Divan * Türkçe DivanMensur Eserleri:* Fetih-name-i Kamaniçe (Kamaniçe’nin fethini anlatır) * Tuhfet’ül Harameyn (Hac yolculuğunu anlatır) * Zeyl-i Siyer-i Veysi (Veysi’nin yarım kalmış siyerini tamamlamak için yazmıştır) (siyer: Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eser) * Münşeat (Nâbî’nin mektuplarından oluşur) Son olarak Nâbî’nin bir kaç şiirini paylaşalım; Birdevle içün çarha temennâdan usandık, bir vasl içün ağyâra mudârâdan usandık!Hicran çekerek zevk-i mülâkat-ı unuttuk, mahmur olarak lezzet-i sahbadan usandık!Düştük kat-ı çoktan heves-i devlete amma, ol dâiye-i dağdağa fermâdan usandık!Dil gamla dahi dest-ü giribandan usanmaz, bir yâr içün ağyâr ile gavgadan usandık!Nabi ile ol âfetin ahvâlini nakl et, efsane-i Mecnûn ile Leylâdan usandık!* * *Bana devranın âzarı kemâzar olduğumdandırSipihrin vaz’-i mahemvarı hemvar olduğumdandırGubar âsâ beni böyle lekedhâr ettiği çerhınNigâh-i itibar-i yârde hâr olduğumdandırReh-i kûyünden özke rah görmez çeşnı-i hunpaşımDücar olmak o mest-i naze naçar olduğumdandırEdüp küstahlık ol pence-i hurşide el sunmakMeta’-i arzuye germbazar olduğumdandırBenim asudebal-i kayd-i pervaz olduğum Nabî Sikenc-i zülf-i dildare griftar olduğumdandır* * *Bu GiryeyeBu giryeye ey dide-i pürnem ne verürler Bu cusiş-i bîhudeye bilmem ne verürlerEşgim kızıl oldukta o şuh etmedi rağbet Ey ceşm nükudun olıcak kem ne verürlerEsbab-i huzuru giderüp sen ne kalursun Bilmem bu girancalığa ey gam ne verürlerBin raks edersen de yine def gibi cana Tâ etmeyicek kametini ham ne verürlerDil farz edelim layık-i ihsan imiş amma Halî olıcak kise-i âlem ne verürlerArz eyleme bîhude yere zahmını ey dil Yok hokka-i eyyamda merhem ne verürlerYok fethe medet niyyet ederlerse de Nabî Gencine-i ikbal mutalsem ne verürler* * *Yazar: Gazanfer TUFAN Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nabi-kimdir-hayati-sanati-eserleri

Nâilî <b class=red>Kimdir</b>? Hayatı, Sanatı, Eserleri Nelerdir ?

Nâilî Kimdir? Hayatı, Sanatı, Eserleri Nelerdir ?

Nâilî’nin hayatı hakkında pek fazla ayrıntı yoktur. Bunun sebebi olarak büyük ve önemli bir devlet memurluğu yapmadığı, devletin ve dönemin ileri gelen kişileriyle bir yakınlığı bulunmaması ve devrin herhangi bir önemli olayı içinde görülmemesidir. Nâilî, şiirden başka bir alanda söz sahibi olmamış, Dîvan’ından başka eser vermemiştir. İşte bu sebeplerden tezkirelerde adı çok nadir ve genellikle kısa olarak anılır ve dönemin tarihçileri onun hakkında ayrıntılı bilgi vermemişlerdir. Bu durumda Nâilî’nin hayatı araştırılırken tezkirelerdeki kısa bilgilere bakmamız gerekir. Tezkirelerin verdiği kısıtlı bilgiye göre Nâilî’nin asıl adı Mustafa’dır. İstanbul’un orta halli memur ailelerinden birinden olduğu anlaşılıyor. Babası maden katiplerinden Piri Halife adında bir kişidir. Bu yüzden bazı kaynaklarda Nâilî, Pirizade olarak geçer. Nâilî’nin doğum yılı belli değildir. Bununla birlikte divanının bazı parçalarından onun 1600 lü yıllarda yaşamış olduğu sonucu çıkartılabilir. Nâilî bir kasidesinde 55 yaşına geldiğini söylüyor. Bu kasideden de en az 55 yaşına kadar yaşamış olduğu çıkartılmıştır. Safayi’nin tezkiresinde Nâilî için geçen “evail i halinde tahsil-i maarif-i bi-hisabdab sonra….” cümlesinden, Nâilî’nin iyi bir eğitim aldığını görüyoruz. Aslında şiirlerine baktığımızda bu eğitimin izlerini rahatlıkla görürüz. Gençliğinde Nâilî, babasının katiplik yaptığı maden kalemine girmiş, burada derece derece yükselerek baş halifeliğe kadar çıkmıştır. Nâilî’nin ömrü boyunca kalemdeki gelirinden başka geliri olmadığı anlaşılıyor. Yani bu demektir ki Nâilî, dönemin şairleri arasında popüler olan devlet büyüklerine kasideler, gazeller yazıp gelir kapısı elde etmeye çalışması gibi bir çabaya girmemiştir veya bu çabalarında başarılı olamamıştır. Bu durumda Nâilî kendisinin de deyimiyle “fakr-u zaruret” bir hayat yaşamıştır. Bu yüzden de hemen tüm kasidelerinde hayatından memnun olmadığını dile getirmiştir.Nâilî’nin, hayatı boyunca çektiği sıkıntılar, onun yaşlılık döneminde doruğa çıkmıştır. Yine Safayi’nin tezkiresine göre, Nâilî’yi çekemeyenlerin attığı iftiralar yüzünden şair, dönemin sadrazamı Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa’nın gazabına uğramış, memurluktan atılarak sürgün edilmiştir. Bu konuyla ilgili başka bilgi olmasa da, Nâilî’nin Köprülüzade’ye yazdığı, affını istediği şiirlerine dayanarak bu olayın doğruluğunu teyit edebiliriz. İstanbul’dan uzaklaştırıldığında Nâilî’nin sürgün hayatını diğre bir çok sürgün şair gibi Edirne’de geçirdiğini Nâilî’nin kasidelerinden anlıyoruz. Örneğin şair bir şitaiyesinde (şitaiye: kış mevsimini anlatan şiirler) Edirne’de kış mevsimini anlatmıştır.Ömrünün son yıllarını gurbette acı içinde geçiren Nâilî, bağışlanması için çok uğraşmış, çeşitli devlet büyüklerine, bil hassa Köprülüzade’ye pek çok şiirler, mektuplar yazmıştır. Nâilî’nin bu kadar çabasına karşın sonunda muradına erdiğini, İstanbul’a döndüğünü yine şiirlerinden anlıyoruz.Nâilî, 55-60 yaşları civarlarında, İStanbul’da ölmüştür. Bu konuda daha fazla bilgi yoktur.Sanatı:Nâilî’nin XVII. yüzyıl Türk Edebiyatı ve hatta bütün Türk Edebiyatının büyük şairlerinden biri olduğu aşikardır. Nâilî’nin yaşadığı dönemden itibaren tüm kaynaklar onun şiirini övmüş, şiire yenilik getirdiğinden bahsetmişlerdir. GErçekten Nâilî’nin şiirlerinde, daha önce görülmeyen yeni bir üslup görüldüğü, şiirde yeni bir çığır açtığı hemen sezilir. HEr kelimeyi yerli yerinde ve etkili kullanır.Nâilî, Sebk-i Hindi üslubunun tüm özelliklerini yansıtır. Buna bağlı olarak, anlama sözden çok önem verir. Nâilî’nin beyitlerinin anlamı son derece girift ve ince işnemiştir. Bu yüzden beyitin anlam derinliğine varmak oldukça güçtür. Sebk_, Hindi’nin bir başka özelliği, aklın yerine hayalin ön plana geçmesi Nâilî’de de görülür. Nâilî’nin beyitlerinde hayale geniş yer vardır ve hayaller genişledikçe beyiti anlamak zorlaşır.Izdırap, Nâilî’nin şiirlerinde geniş yer tutar. Nâilî, yapı olarak zayıf, çelimsiz, hastalıklı, narin bir yapıdadır. Tüm bunların üstüne yaşadığı fakir hayat, çektiği zorluklar, sürügün hayatı.. vs eklenince, şairin şiirlerinde acı doğal olarak ön plana çıkmıştır.Hin Üslubunun bir başka özelliği olan mübalağayı Nâilî sık sık kullanmıştır. Fakat Nâilî’nin mübalağası hemen hemen her zaman soyut kavramlar üzerine kurulmuştur.Bunlar dışında Nâilî’nin şiirlerinde tasavvuf, umutsuzluk, soyut bir kavram olan “hayret” üzerine kurulmuş bir hayal derinliği, uzun tamlamalar, tezatlar iç dünya tasviri… da görülür.Yalnız burada bir parantez açmak gerekirse Nâilî’de tasavvuf, tıpkı Fuzuli’deki gibi geri plandadır. Yani Nâilî tasavvufu bir amaç değil, bir araç olarak görür. şiirlerinde ilk önceliği tasavvufi düşünceyi vermek değil, sanattır. Ancak tasavvuf bu sanat potasında eritilip öyle verilmiştir.Nâilî’nin şiirlerindeki dil genellikle süslü ve ağdalı bir dildir. Uzun tamlamalar dikkat çeker. Bu yüzden de şiirlerini anlamak ekstra zorlaşır. Bununla birlikte Nâilî’nin dili ince ve zariftir. Ahenge önem verilir ve ahenge uygun olmayan kelimeler genellikle kullanılmaz.Yabancı kelimelerin sıkça kullanılması Nâilî’nin dilinin bir başka özelliğidir. Zaten bu durum Nâilî’nin dilini ağır ve anlaşılmaz yapar.Bunlar dışında Nâilî’nin dili için söylenebilecekler; soyut tamlamalara çokça yer vermesi, soyut kelimelerin somut kelimelerle birleştirilerek tamlamalar yapılması… vs.dir.Eserleri: Nâilî’nin tek eseri Divan’ıdır. Eser alışılmış bir Divan tertibindedir. Başta dini şiirler, (münacaat vs), kıt’alar, rubai ve müfredler, şarkılar ve tarihler sıralanmıştır. Divan’da 4413 beyitlik 2 münacaat, biri Hz. Ali, diğeri Hz. Hüseyin, sekizi de Hz Muhammed’le ilgili 10 na’at, 29 medhiye, terci-i bend şeklinde bir mersiye, 4 müseddes, 1 terkib-bend, 1 tahmis, 390 gazel, 1 müstezad, 18 kıt’a, 8 rubai, 5 beyit, 11 şarkı ve 6 tarih vardır.Son olarak Nâilî’nin şiirlerinden bir kaç örnek verelim:Hevâ-yi aşka uyub kûy-i yara dek giderüz Nesîm-i subha refikiz bahâra dek giderüzPelâs-pâre-i rindî be-dûş u kâse be-kef Zekât-ı mey verilür bir diyâra dek giderüzTarîk- fâkada hem-kefş olub Senaî’ye Cenâb-ı Külhani-i Lây-hâra dek giderüzVerüb tezelzül-i Mansur’u sâk-ı arşa tamam Hudâ Hudâ diyerek pâ-yı dâra dek giderüzEderse kand-ı lebün hâtır-ı mezâka hutûr Diyâr-ı Mısr’a değil Kandehâr’a dek giderüzFelek girerse kef-i Nâiliye dâmânun Senünle mahkeme-i Kirdigâr’a dek giderüz******Yakar mı nâme-berin yoksa yâra değmez mi Niyâz-nâmemiz ol gam-güsâra değmez miBizi unuttu mu yoksa peyâm-ı sıhhat-ı yâr Bu memlekette garîb-üd-diyâra değmez miBir âşinâlığı ol mâh-ı çâr-ebrûnunİki cihanda da ömr-i dû-bâra değmez miBahârı n’eyleriz ol gül-izâr-ı gonce-femin Gülüp açılması bin nevbahâra değmez miNe denli saklasan ey köhne pîr-i nâ-bâliğTecemmülün yine mîrâs-hâra değmez miKadem kadem gece teşrîfi Nailî o mehin Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi?******Yemm-i âteş-hurûş-ı dilde oldukça sükûn peydâ Eder her dağ-ı hasret tende bir girdâb-ı hûn peydâBu âlem pây-tâ-ser kûh kûh-ı mihnet ü gamdır Eder her tîşekâr-ı ârzû bir Bîsütûn peydâGirân etsin ko diller târ târ-ı zülfün olsun tek Ruhun bâğında nice müşk-bîd-i ser-nigûn peydâLeb-i şûh-ı nigâh-ı çeşmin oldukça terennüm-sâz Eder her cünbiş-i müjgânı bir nakş-ı füsûn peydâBu lu’betgâhda ey Nâilî bilmektür hikmet Ne zîr-i hırkadandur heft-tâs-ı nilgûn peydâYazar: Gazanfer TUFAN Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nil-kimdir-hayati-sanati-eserleri-nelerdir-

Wright Kardeşler <b class=red>Kimdir</b> ?

Wright Kardeşler Kimdir ?

Wright Kardeşler, Orville (d. 19 Ağustos 1871 - ö. 30 Ocak 1948), Wilbur (d. 16 Nisan 1867 - ö. 30 Mayıs 1912), motorlu uçak uçuran ABD'li kardeşler.18 Ağustos 1871 yılında Alphonse Pénaud, ilk defa yapısal dengeli model uçağı Tuileries Gardens, Paris'te Société de Navigation Aérienne kurumu gözetiminde 11 saniyede 40 m uçurarak |havacılıkta yeni bir çığır açmıştı. “Planophore” adını verdiği bu model uçak, tarihte ilk yapısal dengeli uçaktır. Buna benzer bir oyuncak, Wright kardeşlerin çocukken çok ilgilerini çekmişti.1891’de ilk Aerodrome model uçak ile denemelere başlayan Samuel P. Langley, dört senelik çalışmalarının sonunda, buhar gücü ile çalışan Aerodrome No.V’ in 30 m yükselerek 1006 m yol katetmesini sağlamıştır. (Aerodrome Latince'de - Hava Koşusu demektir) Sürati ise saatte 32 km idi. Bir sonraki modeli Aerodrome No.VI ise Kasım 1896’da bu sefer 1280 m uçmuş ve 1 dk.’dan fazla havada kalmıştır. Bu pilotsuz uçuşlar ABD Savaş Bakanlığı ($50,000) ve Smithsonian Enstitüsü ($20,000) tarafından, pilotlu uçuş için desteklenmişti.Ohio, Dayton'lu iki bisiklet ustası olan Wilbur ve Orville Wright, 1890'da kuşların nasıl uçtukları hakkında kendilerine ipucu verebilecek her şeyi sistemli bir şekilde incelemeye başladılar. Bilimsel eserlerde ve eski insanların deneyimleri arasında kendi işlerine yarayacak hiçbir şey olmadığını kısa sürede anlayan Wright kardeşler sadece Berlin yakınlarındaki bir tepe üstünden planörle uçuş denemeleri yapan ve bu konuda çok dikkatli notlar tutan Alman mühendisi Otto Lilienthal'in çalışmaları ile işe başladılar.Wilbur ve Orville Wright bilimsel öğrenim görmemişler, liseden sonra yüksek bir okula da gitmemişlerdi. Fakat uçma alanındaki çalışmalarını yürütürken kendi yöntemlerini de model uçaklar, uçurtmalar, insan taşıyan planörler ile yaptıkları yüzlerce deney sayesinde bu konuda ilerlettiler. Havacılıktaki gelişmelerden ülke olarak geri kalmamak için, Smithsonian Enstitüsü - ABD, Lilienthal’in Lift & Drag tablosu ile birlikte Wenham ve John Browning’in 1871’deki rüzgar tüneli çalışmasını daha 1895 yılında Wright kardeşlere vermişti.Lilienthal kuşların uçmalarını çok yakından incelediği için planörünün bir kuşu andırmasına fazla şaşırmamak gerekir. Lilienthal uçabilecek bir uçağın havayla temas halinde olan sabit bir kanadı olması gerektiğini gösterdi. Kararlı bir uçuşu gerçekleştirebilmek için gerekli kontrol sadece onun söylediği böyle bir kanat tarafından sağlanabilirdi ve bu konuda Wright Kardeşler Lilienthal çalışmalarını esas aldılar.Amerika Birleşik Devletleri'nde tek kanatlı ve buhar motorlu havadan ağır uçan ilk pervaneli uçak, Alman Gustav Weisskopf tarafından Nisan 1899 da Pittsburgh, Pennsylvania sonra 14 Ağustos 1901’de Bridgeport Connecticut, daha sonra da 17 Ocak 1902 de 11,300 m’lik Connecticut uçuşu ile başlamıştı. Gustav Weiskoff (ona İngilizce tercümesi ile Whitehead derlerdi) Amerikan vatandaşlığına geçmemekte ısrar ettiğinden, Smithsonian Enstitüsü Wright Kardeşleri desteklemeye devam etti.Wright kardeşlerin 17 Aralık 1903'te Kuzey Karolina'da Orville'in kontrolünde havalanan ilk uçağı aerodinamik ses teorisine bağlı kalınarak yapılmıştı.Bu uçak iki pervaneliydi. Pilotla birlikte ağırlığı 335 kg'dı. Orville birinci denemede 12 saniye uçtu ve sadece 37 metre mesafe kat etti. O günkü son denemesinde ise, bu süre 59 saniyeye çıkmıştı ve 260 metrelik bir mesafeye uçmuştu.[1]Wright Kardeşler artık uçabilen bir uçak yapmışlardı ama onu nasıl uçuracaklarını bilmiyorlardı. Smithsonian Enstitüsü lider havacılardan Louis Mouillard, Gabriel Voisin, John J. Montgomery, Louis Blériot, Alberto Santos Dumont ve Percy Pilcher ile yazışarak elde ettiği tüm bilgileri, Wright Kardeşlere iletmeye devam ediyordu.4 Haziran 1908 senesinde ABD'nin ilk ‘resmi’ uçuşunu Kanadalı Glenn H. Curtis, June Bug adını verdiği dışarıdan yardım almadan kalkabilen bir uçak ile yaptı.Bu uçuş Amerika’nın ilk resmi “Havadan Ağır Uçağı ve Uçuşudur”. Curtis 1 numaralı Pilot Lisansı sahibidir, Wright Kardeşler ise 4 ve 5 nolu lisansları almışlardır.Avrupa'daki hızlı havacılık gelişmeleri ve Kanadalı Glenn H. Curtis ile çalışmaya başlayan ABD Savaş Bakanlığı ve Smithsonian Enstitüsü, yarışa başlamakta bile zorlanan Wright Kardeşleri artık “İlk Uçuş” ile pazarlamaya devam edecekti. Nitekim ABD, 12 Aralık 1928 tarihinde İlk Uçuş’un 25'ci yılı adı altında bir Uluslararası Sivil Havacılık konferansı düzenledi. Dünyaya 'İlk Uçuşun 25. Yılı' diye ilan edilen bu konferansa, “İlk Uçuş yalanı” yüzünden hiçbir devlet katılmadı. Tarihte kayıtlara "Güzel bir kutlama" diye geçti. (12-14 Aralık 1928)Fotoğraf Wright Flyer: 17 Aralık 1903 saat 10:35'te North Carolina Eyaleti'nin Kitty Hawk kasabasına 8 kilometrelik mesafesinde bulunan Kill Devil Hills kumulunda Wright Kardeşler tarafından ilk defa uçakla gerçekleştirilen insanlı uçuş; Orville Wright'in kumandasındaki uçağın yere değmemesi için kanadın ucunu tutan Wilbur Wright'in onu bıraktığı anda ABD devlet sahil kurtarma elemanı John T. Daniels tarafından çekildi.)

http://www.ulkemiz.com/wright-kardesler-kimdir-

Gülbahar Hatun <b class=red>Kimdir</b> ?

Gülbahar Hatun Kimdir ?

Gül-Bahar Hatun Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in eşlerinden biridir. O dönemde henüz Valide Sultan unvanı kullanılmaya başlamamıştı. Ancak Gül-Bahar Hatun’un saraydaki rolü; sonraki Valide Sultanlardan hiç farklı değildi. II. Bayezid’in öz annesidir. Zira, türbesinin kitabesindeki Leh aşiyan Sultan Mehmed zevcesi valide-i II. Bayezid Han, yazısı bunun en büyük kanıtıdır. II. Bayezid’ın tahta çıkmasyla Gül-Bahar Hatun Fatih Sultan Mehmed’in dul eşi ve II. Bayezid’in annesi olarak Valide Sultan’ın eşdeğeri olan bir rolü üstlemiştir, zira henüz bu dönemde resmen Valide Sultan sıfatı ve görevleri belirlenmemişti. Tarihte bu sıfat ilk defa Kanunî Sultan Süleyman’ın annesi Ayşe Hafsa Sultan tarafından kullanılmıştır.Gülbahar Hatun, II. Bayezid'in öz annesidir. Son zamanlarda II. Bayezid'in annesinin Mükrime Hatun olduğu söylensede bu tez resmi belgelerle ve Sitti Hatun Camisi'nin kitabesinde yazan yazıya göre çürütülür. Bu camii 1485 senesinde Sitti Hatun tarafından yaptırılmış ve maddi sıkıntı çektiği için üvey oğlu II. Bayezid maddi yardım yapmıştır. Türbesindeki yazılı tarih bizzat bunu kanıtlamaktadır. Gül-Bahar Hatûn’un oğlu Sultân Bayezid-î Velî Han’ın padişahlığı sırasında etki sahibi olduğu bilinmektedir. Oğluna yazdığı elimizde mevcut olan iki mektuptan birinde Hersekzade Ahmed Paşa aleyhinde, bir diğer mektupta da oğlunun lalası Ayas Paşa ve Hızırbeyoğlu Mehmed Paşa lehinde oğluna tavsiyelerde bulunduğu açıkça görülür.Gül-Bahar Hatûn’un Arnavut veya Sırp asıllı olduğu sanılmaktadır. O zaman Edirne’de bulunan Osmanlı sarayına 1446 yılında girdiği sanılmaktadır. Sonradan Fatih Sultan Mehmet olarak anılacak olan Şehzade Mehmed’le olan evliliği büyük ihtimalle Fatih’in ilk tahta çıkışının ardından tahtı tekrar babası II. Murat'a geri bırakması sonrasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Gül-Bahar Hatûn’un Akkoyunlular’a gelin giden Gevherhan Sultan’ın annesi olduğu bilinmektedir. Şehzade Mehmet 1450 yılında Edirne'de Dulkadiroğulları Beyliği’nin Altıncı Hükümdârı olan Zülkadiroğlu Süleyman Bey’in kızı Sitt-î Mükrime Hatûn’la Üçüncü evliliğini yaptı. Yeni eşiyle birlikte gelenek üzere padişah II. Murat tarafından Manisa’ya sancak beyliği yapmak üzere gönderildi. Gül-Bahar Hatûn’un Şehzade Mehmet’le birlikte Manisa’ya gidip gitmediği bilinmemektedir. Fatih Sultan Mehmet padişah olup 1453 tarihinde İstanbul’u fethinden sonra Osmanlı Devleti’nin başkentini de İstanbul’a nakletti. Ancak Gül-Bahar Hatûn’un bir süre küçük yaştaki oğlu II. Bayezid ile birlikte Edirne’de kalmış olduğu sanılmaktadır. Bayezid dokuz yaşına geldiğinde yine yukarıda söz edilen gelenek üzere 1456 yılında babası tarafından Amasya’ya sancak beyliğine atandı. Gül-Bahar Hatûn daha sonra oğlunun yanına Amasya’ya taşındı ve 1481 yılında II. Bayezid’in tahta çıkmasına kadar orada yaşadı. Yaşamının geri kalan kısmını ise İstanbul’da geçirdi.Gül-Bahar Hatûn yaklaşık 1492 yılında vefat etti. İstanbul’da Fatih Camii haziresi karşısında kendi adı ile anılan türbesine gömüldü. Ölümünden sonra Sultân Bayezid-î Velî Han Tokat’ta annesinin hatırasına Hatûniye Camii’ni ve bir de okul yaptırdı.

http://www.ulkemiz.com/gulbahar-hatun-kimdir-

Pargalı İbrahim Paşa <b class=red>Kimdir</b> ?

Pargalı İbrahim Paşa Kimdir ?

Pargalı İbrahim Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Frenk İbrahim Paşa ya da öldürüldükten sonraki unvanıyla Maktul İbrahim Paşa (1493, Parga - 15 Mart 1536, İstanbul) I. Süleyman saltanatı döneminde 27 Haziran 1523 - 15 Mart 1536 arasında sadrazamlık yapmış, önemli siyasal ve askeri olaylarda rol oynamış Osmanlı devlet adamı. Eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın kız kardeşi Hatice Sultan'dır.Bugün Yunanistan'da kalan Parga yakınlarındaki bir köyde doğdu. Değişik kaynaklarda doğumunda Rum ya da İtalyan kökenli olduğu belirtilmektedir. Babası bir balıkçıydı. 6 yaşında korsanlar tarafından kaçırılarak Manisa'da dul bir kadına satıldı. Bu kadın İbrahim'in eğitimine önem vererek onu hem keman benzeri bir müzik aletini iyi çalabilecek şekilde hem de birçok alanda en iyi şekilde yetiştirdi. Şehzade Süleyman Manisa'da sancakbeyi olarak görev yaptığı sırada karşılaştığı ve arkadaşlık kurduğu İbrahim'i maiyetine aldı. İbrahim Paşa'nın anne ve babasını sadrazamlığı sırasında İstanbul'a getirttiği kayıtlara geçmiştir.Sultan Süleyman'ın maiyetinden idamına kadar geçirdiği yıllar boyunca onun yakın arkadaşı ve danışmanı oldu. I. Süleyman padişah olduktan sonra onunla birlikte İstanbul'a geldi ve Osmanlı Devleti'nde Sadrazamlık, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylikleri ve Seraskerlik (1528/29-1536) dahil olmak üzere en üst düzeylerdeki görevlerde bulundu. I. Süleyman'ın padişah olması ile birlikte ilk önce Hasodabaşılık görevine atanarak bu noktadan sonra kendi yetenekleri ve padişah ile aralarındaki sıradışı güven ilişkisi sayesinde hızla yükseldi.1521'de Belgrad'ın Fethinde görev aldı. 1522'de Rodos seferine katıldı. Bu durumdan dolayı İbrahim 1523'te, (Çeşitli kaynaklarda 1522 ve 1524 olarak da tarihlenmektedir.) sadrazamlığa getirildi. Mısır'da asayişi sağlamakla görevlendirildi ve kendisine Mısır Beylerbeyi unvanı verildi. Bu esnada Mısır'da pek çok ıslahat gerçekleştirdi. Macaristan seferine katıldı ve Mohaç Savaşı'nın kazanılmasında önemli rol oynadı.Daha sonra Anadolu'daki Alevi-Türkmen isyanlarını bastırmakla görevlendirildi. Anadolu'da aldığı tedbirlerle isyanları sona erdirdi. I. Viyana Kuşatması ile sonuçlanan 2. Macaristan seferine katıldı. Avusturya imparatorunu Osmanlı sadrazamına eşit sayan 1533 tarihli İstanbul Antlaşması'nın müzakerelerini bizzat yürüttü. Safevi Devleti'ne karşı düzenlenen Irakeyn Seferi'ne öncü birlik olarak katıldı. Tebriz'i aldıktan sonra padişahın kuvvetleri ile birleşti ve Bağdat'ın fethinde görev aldı.İbrahim Paşa'nın dönemindeki gücünü ortaya koyacak en önemli veri; Kanuni Sultan Süleyman tarafından Seraskerlik makamına getirildiğinde İmparatorluğun o güne dek dört tuğla simgelenen gücünün yedi tuğa çıkarılması ve İbrahim Paşa'nın da altı tuğ taşımaya yetkili kılınmış olmasıdır. Padişahtan tek eksiği hilafet tuğudur. Tarihi gerçekliği tartışmaya açık olsa da Kanuni Sultan Süleyman'ın kardeşi Hatice Sultan'la evlenmesi de iktidarında ilerleme kaydetmesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemde bilinen dünyayı şekillendiren üstün dış politikasının kontrolü tamamen İbrahim Paşa'nın elindedir.Ayrıca İbrahim Paşa, İstanbul Antlaşması'yla birlikte Osmanlı sadrazamı olarak Avusturya imparatoruna denk konuma getirilmiştir. Venedik diplomatlarının İbrahim Paşa'ya Muhteşem Süleyman'a atıfla "Muhteşem İbrahim" dedikleri kayda geçmiştir. Fransa ile yürütülen işbirliğinde önemli rolü vardır.Pargalı İbrahim Paşa'nın en çok konuşulan faaliyetlerinden biri de Mohaç Meydan Muharebesi sonrasında Budin'den İstanbul'a getirerek sarayına diktirdiği mitolojik heykellerdir. Üç güzeller olarak anılan bu heykeller her ne kadar ilgi uyandırsa da bazı çevreler tarafından put olarak görülmüş ve hoş karşılanmamıştır. Heykellerin dikilmesinden birkaç yıl sonra dönemin ünlü şairlerinden Figânî'nin yazdığı iki mısralık şiir çok konuşulmuştur. «  Dü İbrāhīm āmed be-deyr-i cihān Yeki büt-şiken ü yeki büt-nişān »   Figânî'nin şiirinde İbrahim Paşa, "Cihan tapınağına iki İbrahim geldi. Biri putları kırdı, diğeri putları dikti" sözleriyle put dikmekle suçlanmaktadır. İbrahim Paşa bu duruma oldukça öfkelenmiş ve şairin cezalandırılmasını emretmiştir. Figânî 1532 yılında idam edilmiştir.Makbul İbrahim Paşa'nın ölümüyle ilgili pek çok neden öne sürülmektedir. Avusturya'yla 1533 yılında yapılan barış görüşmeleri sırasında elçilere devletin kudretinden bahsettikten sonra kendi gücünü şöyle vurgulamıştır:Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir.Bu sözlerle İbrahim Paşa'nın iktidar hırsının hangi boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Paşa özellikle Irakeyn Seferi sırasında padişahtan kendisini soğutmaya başlamıştır. Defterdar İskender Çelebi'yi idam ettirmesinin padişahı ondan soğutan nedenlerden birisi olduğu düşünülür. Ayrıca İbrahim Paşa ile ilgili kendisine hediye olarak gönderilen Kur'anları kabul etmediği, Hristiyanlık inancını taşıdığı, eşiyle ilgilenmediği, bazı cinayetleri sakladığı ve Doğu seferleri sırasında boş yere harcamalar yaptığı söylentileri yayılmıştı.Pek çok tarihçi, yabancı elçilerin İbrahim Paşa’yla görüşmelerine ilişkin hazırladıkları raporlarından yola çıkarak onun iktidar hırsıyla pek çok kararı kendi başına buyruk verdiği savında bulunmaktadır. Bu nedenle, 1536 yılında gücünden kaygılanan Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile öldürüldüğü iddia edilmektedir. Ayrıca Makbul İbrahim Paşa'nın Hürrem Sultan'ın oğlu olmayan Şehzade Mustafa'yı desteklemesinden dolayı ölümünde Hürrem Sultan'ın da büyük bir rol oynadığı rivayet edilir.İbrahim Paşa, Fransızlara verilecek olan kapitülasyonlarla ilgili çalışmalarını yürütürken, 14-15 Mart gecesi iftar için saraya davet edildi. İftardan sonra dört dilsiz cellat tarafından boğuldu. Daha önce Makbul olarak anılırken, ölümünden sonra Maktul olarak anıldı. İbrahim Paşa'nın ölümüyle Fransızlara verilecek olan kapitülasyon antlaşması taslak halinde kaldı ve yürürlüğe girmedi.Farsça, Rumca, Sırpça ve İtalyanca bilen İbrahim Paşa, müzik alanında çocukluğundan itibaren yoğun bir eğitim görmüş ve kendisini bu alanda geliştirmiştir. İbrahim Paşa, Roma'ya direnen Anibal'ın ve Makedonya İmparatorluğu'nu yöneten Büyük İskender'in hikayelerini okumaktan hoşlanıyordu. Venedik elçisi Pietro Bragadino'nun 1526 tarihli raporunda İbrahim Paşa'nın zayıf ve ufak tefek yüzlü olduğunu, sultanın en yakın danışmanı konumunda bulunduğunu belirterek şunları kaydetmektedir:Dünyadaki diğer büyük beylerin neler yaptığı, onların toprakları, ülkeleri konusunda oldukça meraklı; değerli ilginç eşyalar satın alıyor, bilgili biri, kitapları okuyor, ülkesinin kurallarını çok iyi biliyor. Bu paşadan önceleri herkes çok nefret ediyormuş ama şimdi sultanın onu çok sevdiğini gördüklerinden herkes onunla arkadaş olmaya çalışıyor, sultanın annesi, karısı, diğer iki paşa da dâhil. Hiçbiri, hiçbir konuda kendisine karşı gelmiyor. Bu yüzden istediği her şeyi yapabiliyor. Sultanına çok sadık. Halkın önünde hediye almak hoşuna gidiyor, gizli hiçbir hediyeyi kabul etmiyor.Sanata düşkün olan İbrahim Paşa aynı zamanda büyük bir edebiyat hamisiydi. Avrupa'yı çok yakından takip ediyor ve bilgisini padişaha hissettirmekten de geri kalmıyordu. Birçok araştırmacı ve tarihçi İbrahim Paşa'nın büyük bir diplomat olduğu kanaatindedirler.13 sene sadrazamlık yapan İbrahim Paşa İstanbul, Mekke, Selanik, Hezergrad (Razgrad) İbrahim Paşa Camii ve Kavala'da Cami, Mescid, Mektep, Medrese Zaviye, Hamam ve Çeşme gibi eserler inşa ettirmiş ve bunlara vakıflar tahsis ettirmiştir. Önemli bir sanat ve özellikle edebiyat hamisidir.İbrahim Paşa'nın sarayı bugün Türk-İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.Fransız yazar Louis Gardel Pargalı İbrahim Paşa'nın hayatını ele alan Fransızca L'Aurore des bien-aimés adlı bir romanı 1997'de yazmış; bu eser Fransa'da Prix France Télévisions adlı bir ödül kazanmıştır. Bu roman Sevenlerin Şafağı ismiyle Türkçeye çevrilip basılmıştır.Türk yazarı Cahit Ülkü Masal Olmayan Masallar adını verip hazırladığı üçleme romanın ilk kitabı Pargalı İbrahim Paşa: Kanuni'nin Düşü, Hürrem'in Kabusu olup ikinci kitap Rüstem Paşa, üçüncü kitap ise Suların Getirdiği Padişah 2. Selim olmaktadır.2003 tarihli Hürrem Sultan dizisinde Serdar Deniz tarafından canlandırıldı. Tims Production'un yapımladığı ve temel olarak Osmanlı İmparatorluğu padişahı I. Süleyman'ın hayatı üzerine kurgulanan Muhteşem Yüzyıl adlı Türk yapımı tarihî televizyon dizisinde Pargalı İbrahim Paşa, aktör Okan Yalabık tarafından canlandırılmaktaydı. 3 sezon ve 82 bölüm sonunda tarihte yer aldığı şekilde, idam edilerek öldürülmüştür.http://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/pargali-ibrahim-pasa-kimdir-

Rüstem Paşa <b class=red>Kimdir</b> ?

Rüstem Paşa Kimdir ?

Damat Rüstem Paşa (1500 - 10 Temmuz 1561), I. Süleyman saltanatı döneminde 28 Kasım 1544-6 Ekim 1553 ve 29 Eylül 1555-10 Temmuz 1561 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.Rüstem Paşa, yaklaşık 1500 yılında Hırvat asıllı Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna yakınlarında olan ya Butmir ya da Sarajevsko Polje adlı bir köyde doğmuştur.[1] Ailesinin adının Opuković veya Cığaliç olduğu bildirilmektedir. Babası Mustafa Bey (Paşa) olup Sinan (Kaptân-ı Derya Sinan Paşa, ö. 1554) ve Nefise adlı iki kardeşi olduğu belirtilmektedir.Genç yaşta İstanbul'a getirilip devşirilen Rüstem Paşa Enderun'da eğitim gördü. Enderundan rikâb ağalığı ile çıktı. 1526 Mohaç Muharebesi'ne silahdar olarak katıldı. Bu seferden döndükten sonra birinci imrahor görevine tayin edildi. Üstün yetenekleri dolayısıyla Sultan Süleyman'ın gözüne girdi. Önce Diyarbakır beylerbeyi oldu. Sonra Anadolu Beylerbeyliği'ne nakledildi. 1539'da üçüncü vezir olarak görevlendirildi. Üçüncü vezir iken 26 Kasım 1539'da Şehzade Cihangir ve Şehzade Bayezid'in sünnet düğününde Kanûnî Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan ile evlendi. Bu nedenle 'damat' sıfatıyla anılır.Padişaha damat olması söz konusu olunca Rüstem Paşa'yı çekemeyen rakipleri onun cüzzamlı olduğu dedikodusunu yaymışlardı. Bunun üzerine hassa hekimlerinden Mehmet Halife, bu söylentinin gerçek olup olmadığını araştırmak için paşayı muayeneden geçirdi. Muayene sırasında gömleğinde bir bit bulundu. O günlerdeki tıp bilgisine ve halk inanışına göre bir cüzamlının üzerinde bit barınamaz olduğu kabul edilmekteydi. Gömleğindeki bit, cüzzamlı olmadığına delil olarak kabul edilerek evlenmesine izin verildi.“ Olucak bir kişinin bahtı kavi talii yar. Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar. Rüstem Paşa için söylenmiştir. Ballı adamın üzerinde bit çıksa işine yarar, anlamındadır ve üzerinde bit çıkması üzerine dile getirilmiştir. Bu yüzden, tarihçilerin kendisine vermiş oldukları bir diğer isim "Kehle-i İkbal" (İkbal Biti) Rüstem Paşa'dır.1544'de Hadım Süleyman Paşa'nın azledilmesi üzerine yerine getirilmesi beklenen ikinci Vezir Deli Hüsrev Paşa'yı Hürrem Sultan'ın emriyle birbirine düşürdü ve ardından Kanuni Sultan Süleyman hem Hüsrev Paşa'yı hem de Hadım Süleyman Paşa'yı azledip sadrazamlığa Rüstem Paşa'yı getirdi.Hürrem Sultan ve kızı Mihrimah Sultan bir olup Şehzade Mustafa'nın idamına ortam hazırladı. [kaynak belirtilmeli] Kanuni, Şehzade Mustafa'yı öldürttükten sonra yeniçerilerin ayaklanma çıkarabileceği korkusuyla Rüstem Paşa'yı azletti (1553) ve yerine Kara Ahmet Paşa'yı getirdi.Ancak Hürrem Sultan ile Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa'yı sadrazamlığa tekrar getirebilmek için çalıştılar. 29 Eylül 1555 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman basit bir bahaneyle Kara Ahmet Paşa'yı Divan-ı Humayun'un ortasında idam ettirdikten sonra Rüstem Paşa tekrar sadrazam oldu. 10 Temmuz 1561 İstanbul'da ölümüne dek sadrazamlık görevini sürdürdü. Cenazesi Şehzade Camii bahçesindeki türbesinde gömülüdür.Biri Tekirdağ'da, diğeri İstanbul'da kendi adına yaptırdığı 2 adet camii vardır. Edirne' de Mimar Sinan'a Rüstem Paşa Kervansarayı'nı yaptırmıştır. Ankara'da 1522-1523 tarihlerinde Çengel Han'ı inşa ettirmiştir. Ayrıca Kütahya'da Anadolu Beylerbeyliği yaptığı sırada bir medrese ve bir hamam yaptırmıştır. Kütahya'daki bu eserlerden hamam günümüze kadar gelmiş; taç kapısının bir bölümü hariç yıkılan medrese ise orijinaline uygun olarak yeniden yapılmıştır.Rüstem Paşa'nın tarihçi olarak Osmanlı kültürüne katkıları da bulunmaktadır. Tevarih-i Ali Osaman veya Tarih-i Rüstem Paşa adı ile yazdığı tarih eseri Osmanlı devletinin kuruluşundan 1561'e kadar dönem tarihini ihtiva etmektedir. Bu eserde kendisinin büyük katkısı olan Kanuni devrini işlemiş ve Osmanlı devletinin gelişmesinin zirvesine tarihsel bir pencere açmıştır. Ancak bu eserin 1923'de ilk Almanca çevrisini (Die Osmanische Chronik des Rüstem Pascha adlı) yapan I. Ferrer ve bazı diğer tarihçiler bu eserin Rüstem Paşa tarafından şahsen yazıldığına şüphe ile bakmaktadırlar. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

http://www.ulkemiz.com/rustem-pasa-kimdir-

Mihrimah Sultan <b class=red>Kimdir</b> ?

Mihrimah Sultan Kimdir ?

Mihrimah Sultan (21 Mart 1522, İstanbul - 25 Ocak 1578, İstanbul), Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın kızı.1522'de, Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın Mehmed'den sonraki ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Mihrimah Sultan'ın doğumundan 2 yıl sonra da Hürrem Sultan, I. Süleyman'ın ölümünden sonra yerine geçecek olan diğer çocuğu II. Selim'i dünyaya getirdi.1539'da 17 yaşındayken Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem Paşa ile evlendirildi. Düğün töreni iki küçük erkek kardeşi Bayezid ve Cihangir'in sünnet düğünüyle birlikte At Meydanı'nda şölenlerle kutlandı. Rüstem Paşa bu evlilikten sonra sadrazam oldu ve 1544-1561 yılları arasında 2 yıllık bir süre hariç kesintisiz sadrazamlık yaptı. Bu evlilikten 1541'de bir kız çocukları dünyaya geldi.Daha sonra 1545 te Murat beyi,1547 de Mehmet beyi dünyaya getirdi.Mihrimah Sultan yaşamı boyunca devlet işlerinde çok söz sahibi oldu. Babasını Malta'ya sefer düzenlemeye ikna etmek için kendi parasıyla 400 gemi yaptıracağına söz verdiği bile söylenir. Annesi Hürrem Sultan gibi Lehistan kralı II. Zygmunt August'la yazışmalar yaptı. Çok büyük bir servet sahibi oldu. 1540-1548 yılları arasında Mimar Sinan İstanbul'un Üsküdar ilçesinde cami Üsküdar İskele Camii, medrese, ilkokul ve hastaneden oluşan büyük bir külliye yaptı. Ayrıca 1562-1565 yılları arasında yine Mimar Sinan İstanbul'un Edirnekapı semtinde cami, çeşme, hamam ve medreseden oluşan Mihrimah Sultan Camii ve külliyesini yaptı. Annesi 1558'de öldükten sonra babasına annesinin oynadığı danışmanlık rolünü oynadı. 1566'da babası öldükten sonra yerine geçen erkek kardeşi II. Selim'in saltanatı boyunca da danışmanlığını sürdürdü. Anneleri Hürrem Sultan ölmüş olduğu için kardeşi için adeta bir Valide Sultan rolünü oynadı.ÇocuklarıAyşe Hümaşah Sultan (1541-1594)Murad BeyMehmed BeyMihrimah Sultan 1578'de yeğeni (erkek kardeşinin oğlu) III. Murat'ın saltanatı sırasında öldü ve babası I. Süleyman'ın Süleymaniye Camii'ndeki türbesinde babasının yanı başında gömüldü.

http://www.ulkemiz.com/mihrimah-sultan-kimdir-

Archimedes - Arşimet <b class=red>Kimdir</b> ?

Archimedes - Arşimet Kimdir ?

Antik dünyanın ilk ve en büyük bilim adamı olarak kabul edilir. Hidrostatiğin ve mekaniğin temelini atmıştır.Bir hamamda yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır. Bu kuvvet cismin batan hacmi, içinde bulunduğu sıvının yoğunluğu ve yerçekimi ivmesinin çarpımına eşittir. Ayrıca, pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Arşimet'tir.M.Ö. 287 yılında Sicilya’da dünyaya geldi. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Sandreckoner kitabında bizzat Arşimet’in paylaştığı bigiye göre babası astronom Phidias’tır. Kimi kaynaklara göre soylu bir aileden gelmişti; babası Siraküza Kralı Hiero’nun arkadaşı veya akrabası idi.12 yaşında İskenderiye’ye gittiği orada eğitim gördüğü ve orada Öklit’in öğrencisi olduğu, arkadaşı Samoslu Konon da bilgiler edindiği söylenir. Ardından Sicilya’ya dönmüş ve hayatının geri kalanını çeşitli alanlarda araştırma ve deneylere adamıştır. İskenderiye'de bulunduğu dönemde arkadaş olduğu Eratosthenes ile ve Samoslu (Sisam) Konon ile yazışmaları eser haline gelerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bu yaptılarda küre ve silindirin hacmini hesaplamak için formül verir; kendinden 12bin yıl sonra gelişmeye başlayacak integral kavramına ilişkin başlangıç uygulamaları, karekök 3 ve pi’nin çok karmaışık yöntemlerle hesaplanmış yaklaşık değeri vardı.Arşimed, teorik matematiğin en değerli konu olduğuna inanıyordu ama ülkesinde matematikçi olarak değil, bir mucit olarak tanındı. Kral Hiron’un Kral Ptolemy için yaptırdığı ancak bir türlü karaya indiremediği gemiyi kızaktan indirebilmek için ufak bir hareketle büyük ağırlıkları yerinden oynatabilen bir düzenek kurdu. Mısırlılar için taşan Nil sularının adil dağıtımı için Arşimed vidası olarak bilinen aracı geliştirdi. İlk hidrostatik kanununu ortaya koydu ve bunu diğer temel kanunlar izledi. Bunları “Yüzen Cisimler” adlı kitapta topladı.Yaşadığı devirde Akdeniz’de Kartacalılar, Romalılar ve Yunanlar sürekli savaş halinde oldukları için bütün ömrü savaş ve savaş tehlikesi içinde geçti. Çağında insanlar onun teorik bilimle ilgili buluşlarına değil, geliştirdiği savaş silahlarına daha çok değer vermekteydir. Ülkesi Roma’ya karşı Kartaca ile birleşince yaşadığı şehir bir Roma ordusu tarafından kuşatıldı. Arşimet, dehasını yurttaşlarına yardıma yöneltti. İcatları, Yunan bilgeliğinin Romalıların gücünü nasıl yenebildiğinin güçlü bir sembolü haline gelmiştir.Sirakuza SavunmasıRomalılar, ünlü konsüllerinden biri olan Claudius Marcellus'u bir orduyla M.Ö. 218’de Sirakuza'ya göndermişlerdi. Yaşlı Arşimet, hiçbir zaman katılmadığı siyaset alanından uzakta kendini çalışmalarına vermişti ama hemşerileri şehri savunması için kendisinden yardım isteyince bu çağrıyı kabul etti. İcatları sayesinde Romalılar’ı aylarca körfezde durdurdu. Roma gemilerini kavrayıp havaya kaldıran ve suya bırakan vinçler; duvar deliklerinden Roma gemilerine kaya ve metal fırlatan makineler geliştirdi. Sonunda Claudius Marcellus şehre saldırmaktan vazgeçti ve düşmanın açlıktan teslim olmasını bekledi. Şehir M.Ö. 212’de teslim oldu. İki yıl sonra Roma tüm Sicilya’yı egemenliği altına aldı.ÖldürülmesiArşimed, Sirküza şehri Romalılar’a teslim olduktan sonra öldürülmüştür. Ölümü ile ilgili çeşitli senaryolar anlatılır:[2] Birinci senaryo, bir Romalı askerin onu Marcellus’a götürmek istediği fakat Arşimet’in çalıştığı problemi çözüp ondan sonra gideceğini söylemesi üzerine askerin Arşimet’i öldürdüğü şeklindedir. İkinci senaryoya göre bir Romalı asker koşarak kılıcını çekip öldürmek için arkasından geldiğinde Arşimet hiç aldırmadan çalışmasına devam etmiş ve Romalı asker tarafından öldürülmüştür. Üçüncü senaryoya göre güneşin büyüklüğünü hesaplamak için kullanacağı çemberler, açılar ve matematiksel aletlerle Marcellus’a giderken askerler altın taşıdığını sanıp Arşimet’i öldürmüşlerdir. Yaygın bir başka hikayeye göre bir sokakta toprağa çizdiği geometrik şekillerin başında düşünürken Romalı askerler tarafından bulunmuş; kendisini götürmek isteyen askerler onun düşünce âleminden kurtulmadığını görünce sinirlenip kılıç darbeleriyle öldürmüşlerdir. Son sözünün “Şekillerimi bozmayın!” olduğu anlatılır.MezarıVasiyeti üzerine Arşimet’in mezar taşına silindir içine konulmuş bir küre çizilmiştir. Çünkü bu, Arşimet’in en çok gurur duyduğunu söylediği buluşudur: bir kürenin hacminin, içine tam olarak sığacağı silindirin hacmine oranı. Bu oranı Arşimet üçte iki olarak bulur ve silindirin hacmi bilindiği için kürenin hacmi tam olarak hesaplanabilir.Arşimet’in mezarı zamanla kaybolmuş yıllar sonra Sicilya’da konsül yardımcılığı yapmakta olan Cicero tarafından bulunup onartılmıştır.BuluşlarıMekanikArşimet'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Arşimet'tir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:1.Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.2.Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 • a = f2 • bBu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.GeometriGeometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4\pir2 ve hacminin ise 4/3 \pir3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi değerinin 3 +l/7 ve 3 +10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir. Başka bir değişle bu formülleri suyun hacim kullanma esnasında alabileceği özkütle çapıdır.MatematikArşimet'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel denklemler ve integral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur. Arşimet, Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.HidrostatikArşimet, kendi adıyla tanınan “sıvıların dengesi kanununu” da bulmuştur. suya batırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar kendi ağırlığından kaybettiğini fark ederek hamamdan "eureka" (buldum, buldum) diye haykırarak çırıl çıplak dışarı fırlaması, onunla ilgili en çok bilinen bir hikayedir. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Arşimet'e havale etmiştir. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Arşimet, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "evreka, evreka" diyerek hamamdan fırlamıştır. Arşimet'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi. Çünkü her maddenin özgül ağırlığı farklı olduğundan aynı ağırlıktaki farklı cisimler farklı hacme sahiptir. Bu nedenle suya batırılan aynı ağırlıktaki iki farklı cisim farklı miktarlarda su taşırırlar.EserleriArşimed'in yapıtlarının çoğu Samoslu (Sisam) Konon ve Kireneli Erastosthenes gibi dönemin ünlü matematikçileriyle yazışma biçiminde ve tamamen kuramsal içeriktedir. Yapıtlarının dokuz tanesinin Yunanca asılları günümüze kadar ulaşmıştır. Yapıtlarının uzun yıllar karanlıkta kalmış; matematiğe katkısı yapıtlarının 8. ya da 9. yüzyılda Arapça’ya çevrilmesine kadar gerçekleşememiştir. Örneğin Arşimed'in başka matematikçilere katkı sağlaması amacıyla yazdığı "Yöntem" isimli çok önemli bir eseri 19. yüzyıla kadar karanlıkta kalmıştır.Denge üzerine (2 cilt). Mekaniğin belli başlı prensipleri, geometri metodları ile açıklanır.İkinci Derecede ParabollerKüre ve Silindir Yüzeyi Üzerine (2 cilt). Bir kürenin bir parçasının alanı, bir dairenin alanı, silindirin alanı ve bu cisimlerin alanlarının karşılaştırılması ile ilgili bilgiler vermiştir.Spiraller Üzerine. Arşimed bu eserde spirali tanımlamış, spiralin yarıçap vektörünün uzunlukları ile açılarını incelemiş, vektörün tanjantını hesaplamıştır.Konoidler ÜzerineYüzen Cisimler Üzerine (2 cilt). Hidrostatiğin temel prensipleri verilmiştir.Direnin ÖlçülmesiSandreckone. Arşimed’in sayı sistemleri üzerine yazdığı ve büyük sayıları ifade etmek için oluşturduğu sistemi içerir.Mekanik Teoremlerin Yöntemi. Ünlü dilbilimci Heiberg tarafından 1906 yılında, İstanbul'da eski parşömenler arasında (üzeri kazınmış ve sonra yeniden yazılmış olarak) bulunmuştur.

http://www.ulkemiz.com/archimedes-arsimet-kimdir-

Christian Andreas Doppler <b class=red>Kimdir</b> ?

Christian Andreas Doppler Kimdir ?

Johann Christian Andreas Doppler (d. 29 Kasım 1803 – ö. 17 Mart 1853) Avusturyalı bir matematikçi ve fizikçi olup, ününü özellikle günümüzde Doppler Etkisi olarak bilinen, radyo dalgası yayan herhangi bir cismin gözlemciye yaklaşıp uzaklaştıkça frekansının değişiyormuş gibi gözlemlenmesi hipotezini ortaya atarak kazanmıştır.Christian Doppler Avusturya'nın Salzburg kentinde oldukça yetenekli bir duvar ustasının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ancak vücudu zayıf ve genellikle hasta olduğu için çoğu zaman babası ile çalışamamıştır. Salzburg'da lise ögrenimini tamamladıktan sonra Viyana'da astronomi ve matematik üzerine ciddi çalışmalar yapan Doppler, 1841 yılından itibaren Çek Teknik Üniversitesi'nde (daha önce Prag Politeknik Okulu olarak biliniyordu) matematik ve fizik profesörü olarak görev yapmıştır.Sadece bir sene sonra, 39 yaşında, en önemli buluşu olan Doppler Etkisi üzerine bir makale yazıp, Prag'daki profesörlük kariyeri boyunca matematik, fizik ve astronomi üzerine 50'den fazla bilimsel çalışma yayınlamıştır.Prag'daki araştırma kariyeri, burada 1848'de yaşanan devrimci olaylar dolayısıyla yarıda kalmış ve Viyana'ya kaçmak zorunda kalmıştır. 1850 yılında Viyana Üniversitesi bünyesinde bulunan Deneysel Fizik Enstitüsü'ne başkanlık yapmaya başlamıştır.1853 yılında 50 yaşındayken Venedik'te akciğer hastalığı sebebiyle hayatını kaybetmiştir.

http://www.ulkemiz.com/christian-andreas-doppler-kimdir-

Prusias ad Hypium - Konuralp Antik Kenti

Prusias ad Hypium - Konuralp Antik Kenti

Prusias ad Hypium kenti, Batı Karadeniz Bölgesinde Düzce ili’nin 8 km kuzeyinde, Konuralp beldesi sınırları içerisinde yer alır. Antik kentin tarihi M.Ö.3. yüzyıla kadar dayanmaktadır.Kentin adının Hypios Irmağı’ndan aldığı düşünülmektedir. Herakleia Cumhuriyeti tarihi yazarı Memnon’a göre, Kral 1.Prusias, Anadolu’nun kuzeybatısında yer alan Bithynia’daki Kieros kentini aldıktan sonra bu kentin ismini Prusias olarak değiştirmiştir. Kentin kuzeyinde yer alan antik Dia kentinin Prusias‘ın hakimiyet alanı altında bulunduğu belirtilmiştir. Prusias Roma imparatorluk döneminde gönence ulaşarak mimari yapılarla donatılmıştır. Kent, M.S. 3. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küçülmeye ve fakirleşmeye başlamıstır. Geç Roma Döneminde, M.S. 3. yüzyıl sonlarına doğru ise imparatorluk yönetiminin zayıflaması sonucu, M.S. 4. yüzyıldan itibaren Hristiyanlaşmaya baslayan Prusias’ta bir piskopos bulunmuştur . Daha sonra kent Konur Alp tarafından 1323 yılında Türk topraklarına katılmıştır. Kenti surlar kuşatmaktadır. Dia’nın yaklasık 13 km doğusunda yer alan tepe üzerinde bir sınır taşı ele geçmiştir. Bu sınır taşı ve bunun 2 km ilerisinde bulunan Dor dili ile yazılmış baska bir yazıt, Herakleia Pontike ile Prusias surlarının sınırlarının bu bölgede olduğunu somut belgelemiştir. Prusias Anadolu’nun kuzeybatısında, doğu ile batıyı birbirine bağlayan yol ağı üzerinde kurulmuştur. Roma döneminde, Prusias’da iklime göre sokak düzeni uygulaması yapılmıştır. Kentin gerisinde yükselen Hypios dağı kenti kuzey rüzgarlarından korumaktadır. Tepenin güneyinde genişleyen ovada ılıman ve nemli bir iklim hakimdir. Prusias’ın Herakleia’ya bağlı bir koloni kenti olduğu yazılı kaynaklar yardımıyla belgelenmiştir. Kentin Tiyatrosu antik kalıntıların en önemlisidir. Halk arasında 40 Basamaklar olarak bilinmektedir. Günümüzde, sahnesi yıkılmış, oturma kademeleri ise yarı yarıya yok olmuş bir eser olarak kalmıştır. Tiyatro orta büyüklükte olup uzunluğu 100 metre, genişliği ise 74 metredir. Genel olarak tiyatrolar yarım daire planlı oldukları halde bu tiyatro ender rastlanan iki ucu yanlardan kesilmiş olup, yarım daireden daha kısa bir şekildedir. Kentin nekropolleri, sur dışında yer almaktadır. Tümülüsler, mezar yapıları, lahitler farklı gömü tiplerini işaret etmektedirler. Günümüzde Binbir Tepe olarak isimlendirilen mevkide ikinci bir nekropol alanı bulunmuştur. Konuralp Müzesi bahçesinde sergilenen, M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenen yüzeyi kabartmalı mermer bir lahit Konuralp’in batısındaki Tepecik Nekropolü’nde bulunmuştur. Prusias’ta henüz ortaya çıkarılmamış, ancak tiyatro yakınlarında düz bir alanda konumlandığı düşünülen stadyumun varlığı bir yazıtta belgelenmiştir. Prusias’da bir gymnasium varlığı da yazıtlarla kanıtlanmış, ancak bu yapı da henüz ortaya çıkarılmamıştır. Yazıtlarda yeri tam olarak belirlenememiş bir agoradan da söz edilmiştir. Kentin su sistemine ait su kemeri kalıntıları suyun kente uzak bir mesafeden taşındığını kanıtlamaktadır. Diğer Roma dönemi kentlerinde olduğu gibi Prusias’ta da, halka açık bir çeşme yapısı ve varlıklı Prusiaslıların evleri ile hamama ulaşan bir su sisteminin var olduğunu düşündürmektedir. Kentte, moloz taş ile yapılmış eski su tesisatından kalma 11 tane istinat ayağı günümüze ulaşmıştır. Kentin batısında, önceleri Efteni Gölüne dökülen küçük bir çay üzerinde, kemerli antik bir köprü bulunmaktadır. Akçakoca yolu ile Çilimli yol ayrımındaki mermer köprünün bugün yalnızca 10 metrelik üç kemeri görülebilmektedir. Hiç harç kullanılmadan, beyaz mermer bloklardan yapılmış olması köprünün en büyük özelliğidir. http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/prusias-ad-hypium-konuralp-antik-kenti

Eliptik Gökadalar

Eliptik Gökadalar

Evrenimizin akıl almaz boyutları ve büyüklüğü düşünüldüğünde Evren’in yapı taşları olarak kabul edilen Gökadalar, bizim gibi Dünya benzeri çok küçük boyutlu gezegenlerde yaşayan canlılar için gerçekten çok ama çok büyük yapılardır. Gökadalar içerisinde bizim yıldızımız Güneş gibi milyarlarca yıldız (Bu rakam gökadanın büyüklüğüne göre azalabilir de yada çok daha fazla artabilir de), bu yıldızların etrafında dönen gezegenlerin oluşturduğu sistemler, yıldızlar arası gaz ve toz yığınları ve en önemlisi hakkında henüz hiç bir şey bilmediğimiz karanlık maddeyi barındırır. Gökadalar da kendi içerisinde genelde 3 çeşit olarak kendini gösterir.   Bunlardan ilki, Sarmal Gökadalardır ki bizim gökadamız da bu gurubun içerisinde “Çubuklu Sarmal” olarak nitelendirilir. Diğer çeşitleri ise Düzensiz Gökadalar ve Eliptik Gökadalardır. Bilim İnsanlarının öngörülerine göre gözlemlenebilir Evren'de 200 milyara yakın “Büyük ölçekli” Gökada mevcuttur. Bu gökadaların % 60 ına yakınını Eliptik Gökadalar oluşturmaktadır. Cüce Gökadaları da işin içine katarsak eğer önümüze trilyonlarla ifade edilebilecek rakamlar rahatlıkla çıkabilir. Eliptik Gökadaların içeriğinde yıldızlar arası gaz ve toza rastlanmaz ve genellikle çok yaşlı kırmızı yıldızları bünyesinde barındırırlar. Bu şekildeki eliptik gökada örnekleri bizim Yerel Kümemizde çok küçük boyutlardadır ve biz onları Eliptik Cüceler yada Düzensiz Cüceler olarak adlandırıyoruz. Bunun en bilinen örnekleri aslında kendisi bir Sarmal gökada olan komşumuz Andromeda’ nın uyduları olan M110 ve M32 Eliptik Cüce Gökadalarıdır. Bu tarz cüce eliptikler genellikle birkaç bin ışık yılı çaplı olup içerdikleri yıldız sayısı da ortalama boyutlardaki bir Küresel Yıldız Kümesindeki yıldız sayısını geçmeyebilir. Elbette ki de Evren'deki tüm eliptikler bu kadar küçük boyutludur diyemiyoruz... Yerel Kümemizde bir örneğine rastlamıyor olsak da Evrendeki en büyük boyutlu Gökadalar genellikle içerisinde trilyonlarca yıldız barındıran devasa Eliptik Gökadalardır. Daha önceki bir yazımızda da değindiğimiz üzere ilerideki birkaç milyar yıl içerisinde bizim Yerel Kümemizde de çok büyük bir Eliptik Gökadanın oluşacağı tahmin ediliyor ve bu gökadanın malzemesini de Andromeda ve Samanyolu Gökadaları muhtemelen birlikte oluşturmuş olacaklar. Evrende ne kadar derinlere bakıyorsak eğer aslında zamanda da o kadar geçmişe bakıyoruz demektir. Bilindiği üzere bu durum tamamıyle Işığın sınırlı biz hıza sahip olması ile ilgilidir (Saniyede 300.000 Km) Bilim İnsanları, evrenin uzak noktalarında daha çok sarmal gökada kümelerine rastlamaktadır fakat daha yakın noktalarda Eliptlik Gökadalar hakimdir. Bilim İnsanları bu durumu sarmal gökadaların birleşmeleri sonucu meydana gelen doğal bir süreç olarak değerlendirmektedirler. Sinan DUYGULU Görselde, Hubble Uzay Teleskopu ile çekilen fotoğrafta M60 Eliptik Gökadası ile NGC 4647 Sarmal Gökadası çifti birlikte görüntülenmektedir. KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/eliptik-gokadalar

Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri ve Özellikleri

Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri ve Özellikleri

COĞRAFYA BÖLGELERİMİZTürkiye'miz çok geniş bir ülkedir. Yurdumuzun doğal yapısı, iklim özellikleri her yerde aynı değildir. Bazı yerler dağlık, bazı yerler düzlüktür. Bazı yerler deniz kenarı, bazı yerler denizden uzaktır. Bazı yerle çok yağışlı, bazı yerler kuraktır. İşte yurdumuz yeryüzü şekilleri, iklim özellikleri ve yetişen ürünlere göre  " Yedi Coğrafya Bölgesi " ne ayrılmıştır. Bunlar :KARADENİZ BÖLGESİ MARMARA BÖLGESİ EGE BÖLGESİ AKDENİZ BÖLGESİ İÇ ANADOLU BÖLGESİ DOĞU ANADOLU BÖLGESİ GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ  YURDUMUZUN COĞRAFYA BÖLGELERİ  AKDENİZ BÖLGESİÜlkemizin güneyinde Akdeniz boyunca uzanan bir bölgemizdir. Kuzeyde Konya havzası, doğuda Uzunyayla ve batıda Köyceğiz ile sınırdır. FABRİKALARIÇimento, sigara, şeker, iplik, dokuma, demir-çelik, un ve besin maddeleri fabrikaları ile petrol rafinerileri vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, pirinç, pamuk, susam, yerfıdstığı, tütün, muz, turunçgiller (mandalina, portakal, limon, greyfurt) ve her çeşit sebze ve meyvecilik ile turfandacılık önemlidir. NEHİRLERİSeyhan, Ceyhan, Göksu, Dalaman ve Manavgat çayı bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİBeyşehir, Burdur, Eğridir, Suğla. DAĞLARIToroslar'da Akdağ, Bozdağ, Nurhak ve Amanos dağları en önemli dağlarıdır. OVALARIÇukurova ve Amik ovaları.  LİMANLARIİskenderun, Mersin, Antalya ve Fethiye. ŞEHİRLERİAdana, Antalya, Antakya, Burdur, Isparta, Kahraman Maraş, Mersin. TURİZMAntalya ve Antakya çevresindeki eski eserler ile bölgenin şelaleleri ve plajları turizm bakımından önemli yerlerdir. Antalya ve Alanya yöresi son yıllarda önemli birer turizm merkezi haline gelmiştir. Gerek yurt içinden ve gerekse yurt dışından çok sayıda turist yılın her ayında bu bölgeyi ziyaret etmektedir. Ayrıca bölgede yapılan film festivalleri ve benzeri etkinlikler her geçen gün artmaktadır. Bölge tarihi, doğası, güneşi, denizi ve konukseverliği ile dünyanın önde gelen turizm merkezlerinden biri haline gelmiştir.      MARMARA BÖLGESİTürkiye'nin kuzeybatısında yer alır.Türkiye'nin nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgesidir. Bölge ekonomik olarak, en gelişmiş bölge özelliğini taşır.FABRİKALARIÇimento, kumaş, deri, dokuma, iplik, konserve, şeker, içki, elektrikli ev aletleri, şişe-cam, rafineri, ilaç ve kibrit. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, pirinç, pancar, tütün, zeytin, üzüm, incir, sebze ve meyveler, ayçiçeği, ayrıca ipekböceği ve hayvancılıkta önemlidir.NEHİRLERİMeriç, ergene, Gönen, Susurluk GÖLLERİSapanca, İznik, Manyas, Ulubat, Çekmece ve Terkos DAĞLARIIstranca, samanlı, Kozdağ, Alemdağ, Uludağ OVALARISakarya ve Bursa ovaları.     LİMANLARIİstanbul, İzmit, Bandırma ŞEHİRLERİBursa, Balıkesir, Çanakkale, Edirne, İstabul, Kırklareli, Kocaeli (İzmit), Sakarya (Adapazarı), Tekirdağ TURİZMİstanbul, Edirne, İzmit, Bursa gibi şehirlerdeki tarihi eserler ve bölge doğal güzellikleriyle turizm bakımından önemlidir.     EGE BÖLGESİTürkiye'nin batısında yer alan Ege Bölgesi, kuzeyde Edremit Körfezi kıyılarından güneyde Köyceğiz'e kadar uzanır.Bu bölgemizin Ege Denizi kıyıları çok girintili çıkıntılıdır. FABRİKALARIÇimento, tuğla-kiremit, sabun, yağ, boya, un, konserve, sigara, dokuma, bira, şeker, rafineri ve çeşitli besin maddeleri fabrikaları vardır. TARIM ÜRÜNLERİ Buğday, arpa gibi tahıllar, tütün, haşhaş, pamuk gibi tarım ürünleriyle her çeşit sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık bölgede yaygındır. NEHİRLERİGediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes önemli akarsularıdır. GÖLLERİBafa ve Marmara Gölü bölgenin önemli gölleridir.LİMANLARIİzmir, Bodrum, Marmaris. DAĞLARIBabadağ, Aydın ve Demirci dağları. OVALARIAydın, Manisa ve Akhisar ovaları.   ŞEHİRLERİAydın, Afyon, Denizli, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak TURİZMİzmir, Bergama ve Efes dolaylarındaki eski eserleri ve Ege kıyıları doğal güzellikleriyle ünlüdür.  Yurdumuza tatil amacıyla giden turistlerin büyük bölümü bu bölgede tatillerini geçirirler.  İÇ ANADOLU BÖLGESİİç Anadolu Bölgesi, ülkemizin ortasında yer alır. Kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege, doğuda Doğu Anadolu bölgeleriyle çevrilidir. Doğu Anadolu'dan sonra en büyük bölgemizdir. FABRİKALARIÇimento, un, tuğla, şarap, makina, vagon, yağ, rafineri, dokuma, şeker ve çeşitli maddeleri üreten fabrikalar vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, çavdar, pirinç, baklagiller, şekerpancarı, patates, çeşitli sebze ve meyvelerdir. Hayvancılık da yaygın olarak yapılmaktadır. NEHİRLERİKızılırmak, sakarya, Porsuk bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİTuz gölü, Akşehir ve Eber gölleri vardır. DAĞLARIErciyes, Elmadağ, Akdağ, Tecer ve Hasan dağı. OVALARIEskişehir ve Konya ovaları önemli ovalarıdır.  ŞEHİRLERİBaşkent Ankara, Aksaray, Çankırı, Eskişehir, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas, Yozgat. TURİZMAnkara, Sivas, Kayseri, Konya tarih eserler bakımından, Ürgüp ve Avanos çevresi ise peribacalıyla ünlüdür. KARADENİZ BÖLGESİTürkiye'nin kuzeyinde yer alır. Karadeniz boyunca uzanır. Bölge ormanlarla kaplıdır. DAĞLARI Canik, İsfendiyar, Köroğlu, Ilgaz, Bolu ve Doğu Karadeniz dağları en önemli dağlarıdır. NEHİRLERİ Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Filyos ve Çoruh, önemli akarsularıdır. İKLİMİ Bölgede Karadeniz iklimi hakimdir. Kışlar soğukça, yazlar serince geçer. Yağışlar her mevsimde görülür. ŞEHİRLERİ Zonguldak, Sinop, Bartın, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Bolu, kastamonu, Çorum, Amasya, Gümüşhane, Tokat, Artvin ve Bayburt illeri bulunmktadır. TARIM ÜRÜNLERİ Fındık ve çay bölgenin önemli tarımsal ürünleridir. Ormancılık oldukça yaygındır. Balıkçılık da halkın önemli geçim kaynaklarındandır. MADENLERİ Bölgede bakır, linyit ve maden kömürü yatakları mevcuttur. Bu bölge, Fatih döneminde Osmanlı yönetimine katılmıştır. TURİZM Abant, Borabay gölleri ve Havza kaplıcaları gerçekten görülmeye değer yerlerdir. DOĞU ANADOLU BÖLGESİEn büyük coğrafi bölgemizdir. Kuzeydoğuda Gürcistan, Ermenistan, Nahcivan, güneydoğuda İran ve Irakla sınır komşusudur. FABRİKALARIÇimento, şeker, yağ-peynir, şarap, sigara, dokuma ve iplik fabrikaları vardır. TARIM ÜRÜNLERİTahıl, patates, pirinç, şekerpancarı, tütün, kaysı, şeftali, üzüm ve benzeri ürünler üretilmektedir. Hayvancılık da bölgenin önemli bir geçim kaynağıdır. NEHİRLERİDicle, Fırat, Aras, Murat ve Karasu bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİVan ve Çıldır gölleri. DAĞLARIAğrı, Nemrut, Süphan. Ağrı, 5165 metre ile ülkemizin en yüksek dağıdır. Ağrı, Avrupanın da en yüksek dağıdır.  OVALARIMalatya ve Muş ovaları önemlidir.  ŞEHİRLERİAğrı, Bitlis, Bingöl, Elazığ, Erzurum, Erzincan, Hakkari, Kars, Malatya, Muş, Tunceli ve Van'dır. TURİZMKars ve Erzurum çevresi kış sporları yönünden önemlidir. Harput ve Van dolayları eski uygarlıklardan kalma eserler bakımından önemlidir. Van gölü dolayları  görülmeye değer yerlerden birisidir. GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİEn küçük coğrafi bölgemizdir. Bölgenin güneyinde Irak ve Suriye yer alır. Bölgenin batısında Akdeniz Bölgesi vardır. FABRİKALARIÇimento, yağ, sabun, iplik, dokuma, içki, besin maddeleri üreten fabrikalar, petrol arıtma tesisileri vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, mercimek, nohut, burçak, zeytin, antepfıstığı ve kenevir bölgede yetişen önemli ürünlerdir.  NEHİRLERİDicle, Fırat bölgenin önemli akarsularıdır. DAĞLARIToroslar ve Karacadağ. OVALARIHarran ve Antep ovaları.  ŞEHİRLERİAdıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, siirt, urfa, Batman ve Şırnak'tır. Batman ve Şırnak son yıllarda şehir statüsüne kavuşmuştur. TURİZMUrfa ve Adıyaman dolayları ile Mardin eski uygarlıklardan kalma eserler bakımından zengindir.

http://www.ulkemiz.com/turkiyenin-cografi-bolgeleri-ve-ozellikleri

Hazar Denizi Hakkında Bilgi

Hazar Denizi Hakkında Bilgi

Hazar Denizi (eski adı (Latince): Caspium Mare veya Hyrcanium Mare veya eski Rusça - Каспийское море (Kaspiyskoye More)). Adını Hazar Kağanlığı'ndan almıştır. Güneydoğu Avrupa ve güneybatı Asya'dadır ve dünyanın en büyük tuzlu su gölüdür. Tuzluluk oranı %1,2'dir. Hem deniz, hem de göl özelliklerini taşımaktadır. Petrol yataklarınca zengindir. Tektonik göllere örnektir.Hazar Denizi batıda Azerbaycan ve Rusya, kuzeydoğu ve doğuda Kazakistan, doğuda Türkmenistan, güneyde İran toprakları ile çevrelenmiştir.Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Açık denizlerle irtibatı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı değişir. 1930 ile 1957 seneleri arasında denizin seviyesi normalden 26 m alçaldı. Bunun sonucu kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. Su seviyesinin deniz seviyesinden aşağıya düşme sebebi, buharlaşma artarken yağışların da azalmasıdır. Bir de, denize dökülen suların % 80'ini sağlayan Volga (İdil) Nehri'nin sulama ve endüstride kullanılma maksatlarıyla başka yöne kanalize edilmesi mühim bir sebeptir. Su seviyesini normal hale getirmek için yapılan gayretler neticesiz kalmıştır. Kuzey kesimi sığdır. Burada mersinbalığı çok çıkar. Bundan bol miktarda havyar elde edilir. En derin yeri 1025 m olup, güneydedir. Suyu tuzludur. Ortalama tuz oranı %0,13'tür. Sülfat oranı da yüksektir. Doğu kıyılarındaki geniş sığ bir bölgede sodyum sülfat yatakları bulunmaktadır. Hazar Denizi kış ayları hariç ana ulaşım güzergahıdır. Kuzeydeki sığ kesim kış ayları boyunca donar. Buradaki önemli limanlar Bakü, Krasnovodsk ve Volga Nehri deltasında Astrakhan’dır. Bunlar arasında demiryolu bağlantısı vardır. İran’a ait kısımda en önemli liman Bender Şah’tır.Fiziki ÖzellikleriHazar Denizi, Aral Denizi ve Karadeniz gibi, antik Paratetis denizinin bir kalıntısıdır. Yaklaşık 5,5 milyon yıl önce tektonik yükselmeler ve deniz seviyesindeki bir düşüş sonucunda deniz kıyısı oluşmuştur. Sıcak ve kurak iklim dönemlerinde, denize kıyısı olmayan bir denizdi ama rüzgarla şişirilmiş mevduat ile kaplı ve serin, nemli iklimlerde havzasını doldurulmuş olduğunda bir evaporitesink olarak kapalı mühürlü haline gelmiştir. Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Açık denizlerle irtibatı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı değişir. Bunun sonucu kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. En derin yeri 1025 m olup, güneydedir.Coğrafi KonumuHazar Denizi dünyanın büyük su kütlesine sahiptir, göl sularının yüzde 40-44'ünü oluşturmaktadır. Hazar kıyıları, Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan tarafından paylaşılır. Hazar denizi üç ayrı fiziksel bölgeye ayrılmıştır. Kuzey-Orta sınır Mangyshlak Eşik, Çeçen Adası ve Cape Tiub-Karağandan geçiyor. Orta-Güney sınır ise Apşeron Eşik,Zhiloi Adası ve Cape Kuuliden geçiyor.Garabogazkol Hazar'ın tuzlu doğu koyudur. Türkmenistan sınırları içerisinde kalır. Üç bölge arasındaki bölünmeler etkileyicidir.Kuzey Hazar çok sığ değil, 5-6 metre (16-20 ft) ortalama derinliğine sahiptir ve toplam su hacmi % 1'den azdır. Orta hazar denzinin derinliği 139 metredir. Güney Hazar'ın ortalama derinliği 1000 metredir.Orta ve Güney Hazar toplam su hacminin% 33 ve% 66 ‘dır. Denizin kuzey kısmı, genellikle kışın donuyor, ve güneyde en soğuk kışlar buz formları yanadir Hazar denizine akan en büyük nehir Volga Nehri’dir.Ural Nehri,kuzeyden akar ve Kura Nehri batıdan denize akar . Geçmişte Sırderya , Amuderya, Uzboy nehri hazar denizine dökülürdü, şimdi rotalarını değiştirmiş durumdadırlar. Hazar da birkaç küçük ada vardır, onlar öncelikle Kuzey'de bulunan ve yaklaşık 2.000 km2 ( 770 sq mi ) bir toplu arazi alanı vardır. Batısında Kafkas dağları sıralanır, kuzeydoğusunda sahili boyunca step alanları yer alır. Kuzeyde ve doğusu çöller ile karakterizedir. Tersine, güneybatı ve güneydağlık ve dağ sıralarının bir karışımı dengesiz yükselmesi nedeniyle genellikle sıcak iklim etkisi altındadır. Hazar denzinin iklim değişiklikleri nedeniyle biyoçeşitliliğe yol açmıştır.Hazar Denizi kıyılarınin boyunca çok sayıda adalar vardır Denizin derin olduğu bölgelerinde hiçbir ada yoktur. Ogurja Adası en büyük adasıdır. Kuzey Hazarda, adaların çoğunluğunda koylar fazladır ve bazılarında yerleşmeler bulunmaktadır.HidrolojisiHazar denizi ve yeryüzündeki bütün göllerle ortak özelliklere sahiptir. Ama bir tatlı su gölü olmamasına rağmen, dünyanın en büyük gölü olarak listelenmiştir. Yaklaşık 5.5 milyon yıl önce, var olan Tetis Denizi'nin bir parçasıdır. Ancak tektonik hareketler sonucunda iç Deniz özelliğini almıştır. Volga Nehri (girişinin yaklaşık% 80) ve Ural Nehri Hazar Denizi'ne akar ancak denizin doğal bir çıkışı olmadığından buharlaşır. Bu nedenle Hazar denzin'in su seviyesinde düşüşler olmuştur ve hatta bazı zamanlarda düşüş hızlanmıştır.1930 ile 1957 seneleri arasında denizin seviyesi normalden 26 m alçalmıştır. Bunun nedeni buharlaşma artarken yağışlarda azalmaktadır. 1977 yılından 1995 yılına kadar 3 m yükselme olmuştur. Bir de, denize dökülen suların % 80'ini sağlayan Volga (İdil) Nehri'nin sulama ve endüstride kullanılmak maksatlarıyla başka yöne kanalize edilmesi mühim bir sebeptir. Su seviyesini normal hale getirmek için yapılan gayretler neticesiz kalmıştır. Kuzey kesimi sığdır. Suyu tuzludur. Ortalama tuz oranı % 1,2'tür. Sülfat oranı da yüksektir. Doğu kıyılarındaki geniş sığ bir bölgede sodyum sülfat yatakları bulunmaktadır. Hazar denizinin güney kesimlerinin tuzluluk oranı güneye bakıldıgında daha düşüktür. Bunun nedeni ise denize dökülen akarsuların %80 kuzey kesminde bulunur. Şu anda, Hazar'ın ortalama tuzluluk Dünya'nın okyanusların üçte birdir 1/3.Çevresel BozulmaHazar denizinin besin kaynağı olan Volga nehrinde çeşitli türdeki faaliyetler gerçekleştirilir. Ağır kimyasal ve biyolojik kirleticilerin çok sayıda düzensiz sürümleri ile geliştirilmiştir. Fosil yakıt çıkarma ve taşıma faaliyetlerinin büyüklüğü su kalitesi için risk oluşturmaktadır. Sualtı petrol ve gaz boru hatları potansiyeli artan çevresel tehditleri ileri sürülmüştür. Hazar'da çeşitli adalar nedeniyle petrol üretimi için kapsamlı çevresel hasara uğramış. Bu durum alanında deniz kuş türleri azalmıştır.FaunaHazar denizinde çok sayıda Mersin balığı bulunmaktadır.Aşırı avlanma nedeniyle tehdit altındadır.Bu nedenle son yıllarda balık avlanması yasaklanmıştır.Sazan yerli Karadeniz ve Aral Denizi'nin yanı sıra Hazar Denizi'ne kadar uzanır. Hazar foku (Pusa caspica) Hazar Denizi'ne endemik ve iç sularda yaşayan çok az mühür türlerinden biridir.FloraRusya'nın endemik bitki türleri Volga deltasında ve Samur nehri deltasında bulunurlar.Kıyıda ayrıca Orta Asya Çöller gevşek kumlarda adapte bitkiler bulunur. Bitki türlerinin uzanışını sınırlayan faktörlerden başlıcaları çevreleyen deltalar, su kirliliği, ve çeşitli arazi ıslahı çalışmaları kapsamında hidrolojik dengesizliklerden kaynaklanır. Hazar Denizi içindeki su seviyesi değişimi tesisleri kurulmuş. Yaklaşık 11 bitki türleri Tersiyer döneme ait eşsiz liana ormanlar dahil, Samur Nehri deltası bulunur. Denizi'nin seviyesin 1994-1996 arasında bir artış geçirmiş, sucul bitki örtüsü türleri için habitat sayısında büyük bir azalma olmuştur. Bu yeni oluşan kıyı lagünleri ve su kütlelerinin malzemesi tohumlama genelinde bir eksikliği isnat edilmiştir.İklimiİklimi bölgelere göre değişiklik göstermektedir. Kuzey bölümünde kara iklimi, orta ve güney bölümünde ise ılıman iklim hakimdir. Yaz aylarında ortalama sıcaklık 24-26 °C arasında değişir. Kış aylarında ise -10 ile +10 °C arasındadır. Ortalama senelik yağış miktarı 200-1700 mm arasındadır.

http://www.ulkemiz.com/hazar-denizi-hakkinda-bilgi

Tallahassee Nasıl Bir Şehirdir?

Tallahassee Nasıl Bir Şehirdir?

Tallahassee, Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinde yer alan bir körfez şehridir. Şehir Florida eyaletine başkentlik yapmaktadır ve aynı zamanda da eyaletin en önemli yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Tallahassee, Florida eyaletinin en büyük şehirlerinden biri olsa da Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık 125. Şehridir. Şehir 1824 yılında kurulsa da çok daha öncesinde keşfedilmiştir. Şehrin belediye başkanlığını Andrew Gillum yapmaktadır. Tallahassee’nin merkezi nüfusu 181 bin civarında iken, şehrin sınırları içinde ise 375 bin kişi yaşamaktadır. Florida eyaletinin başkenti olan Tallahassee’de Amerika Birleşik Devletleri’nin en iyi eğitim kurumlarından bazıları da bulunmaktadır. Ayrıca dünya çapında lise ve kolejlere sahip olan Tallahassee her yıl hatırı sayılır bir eğitim kafilesi ağırlamaktadır. Ayrıca bölge turistik yerleşim yerleri ile de birçok yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği mekanlar arasında yer almaktadır. Şehirde yer alan en önemli eğitim kurumları arasında, Florida A&M Üniversitesi, Florida Eyalet Üniversitesi, ve Tallahassee Commumity College yer almaktadır. Bu üç üniversite arasından en büyük ilgiyi çeken ise Florida State University ya da başka bir ifadeyle Florida Devlet Üniversitesi’dir. Şehirde yaklaşık olarak yaşayan 181 bin kişiden 70 binden fazlası öğrencidir. Buda sahip olduğu nüfus ile barındırdığı öğrenci sayısıyla, Tallahassee’yi dünyanın öğrenci cenneti olan şehirlerinden biri yapmaktadır. Bu oranda Amerika Birleşik Devletleri’nin en yüksek yüzdesidir. Tallahassee, bir öğrenci şehri olmasının yanı sıra Florida eyaletinin en önemli tarım şehirlerinden biridir. Tallahassee’de bulunan Tallahassee Bölgesel Havalimanı ağırlıklı olarak tarım içerikli kargo taşımacılığına hizmet vermektedir. Bunun yanı sıra bölgeden Amerika Birleşik Devletleri’nin ve dünyanın birçok noktasına da ihracat yapılmaktadır.Tallahassee, bir başkent olmasına karşın son derece sakin bir şehir olmasıyla da meşhurdur. Florida’da yer alan birçok kurum Tallahassee’de yer almaktadır. Bu kurumlar arasında en önemlileri, Florida State Capitol, Florida Anayasa Mahkemesi ve Florida Governor’s Mansion’dur. Bunun yanı sıra Tallahassee’de birçok firmanın merkezi bulunmaktadır. Florida’nın en önemli şehirlerinden biri olarak kabul edilen Tallahassee’de birçok bilimsel çalışma da yürütülmekte ve bu mekan Houston şehrinden sonra biyolojik çalışmaların bolca yapıldığı bir yer olarak kabul edilmektedir. Şehir Florida eyaletinin kuzeybatısında yer almakta ve Miami şehrine nazaran havası biraz daha ılımandır. Her ne kadar Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunmasa da şehirde yine de Atlas Okyanusu sebebiyle, okyanus iklimi hakimdir. Şehrin lakabı ise ‘’Tally’’ olarak belirlenmiştir. Şehir hemen hemen deniz seviyesine kurulmuş olsa da en yüksek notası deniz seviyesinden 61m kadar yüksektedir.Yazar: R. Emir Karasu      http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/tallahassee-nasil-bir-sehirdir

Dünyadaki En Zalim Yer: Danakil Çöküntüsü

Dünyadaki En Zalim Yer: Danakil Çöküntüsü

Kuzey Etiyopya’nın Afar bölgesinde bulunan Danakil çöküntüsü, son derece yüksek sıcaklıkları ve doğal görünmeyen oluşumları ile cehennem benzeri bir yerdir. Dünyanın en zalim yeri olarak adlandırılan bu yer sadece maceracı bir kalbi, güçlü ve esnek bir vücudu ve zihni olanlar içindir. Danakil Çöküntüsü hakkında daha fazla bilgi için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?3,2 milyon yıllık ünlü insansı fosil “Lucy” (Australopithecus afarensis), burada bulunmuştur. Bu da Danakil çöküntüsünü arkeologlar ve paleontologlar için ünlü bir yer haline getirmiştir.Yerel Afar halkı, Danakil bölgesindeki tuzun aslında birlerce tonluk saf altın olduğuna inanmaktadır. Efsaneye göre yerel halk önceleri bu bölgede krallar gibi yaşamakta idiler ancak zamanla aç gözlü bir hal alıp tembelleştiler ve tanrılarını unuttular. İntikam olarak tanrı yerel halkın tüm altınlarını tuza çevirdiler. Efsane halkın ne zaman aç gözlü olmayı bırakırsa cezalarının o zaman biteceğini ve tuzun tekrar altına dönüşeceğini belirtiyor.Danakil Çöküntüsü Nerededir?Danakil çöküntüsü, Eritre ve Cibuti sınırlarına yakın olan Etiyopya’da bulunan Afar üçgeninin bir parçasıdır. Afrika’nın Boynuzu’ nda yer alan jeolojik vadinin bir parçasıdır. Danakil çöküntüsü bölgede yer alan üç tektonik plakanın faaliyetleri sonucunda oluşmuştur.Dünyada Cehenneme Açılan Kapı: Danakil Çöküntüsü!Deniz seviyesinin 100 metre altında yer alan bu düz tuzlu bölge, yaklaşık 35 santigrat derece ile gezegendeki en yüksek ortalama sıcaklık rekorunu kırdı. Ve gerçekten sıcak olan bazı günlerde sıcaklık 60 santigrat dereceye ulaşmaktadır.Dünyada cehenneme açılan kapı olarak anılan, Danaki çöküntüsü dünya üzerinde yer alan en misafirperver olmayan bölgelerden biridir. Uçsuz bucaksız tuzlu düzlükleri, kavurucu kumları, sülfür kokusu, aktif volkanları, madem yatakları aşırı sıcaklar ile birleştiğinde bu bölge takma adını hak ediyor.Danakil Halkı Kimdir?Korkunç iklim koşullarına rağmen, Afar olarak bilinen bir kabilenin insanları bu bölgeyi yuvaları kabul ediyor. Afar halkı oldukça gururlu olmaları ve dışarıdan gelenlere karşı misafirperver olmayışları ile anılıyor. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Afar halkı bölgeye izinsiz girenlere saldırmakta ve onları hadım etmekteydi. Koşulları artık çok daha güvenli olmasına rağmen, bölgeyi güvenli bir şekilde yer keşfetmek isteyen ziyaretçiler hala silahlı askeri mangaları kiralamak zorundalar.Afar halkı geçimlerini kavurucu sıcakta çöl ve göllerden tuz çıkartarak sağlamaktadır. Bölge halkı çıkardıkları tuzu sayısız deve kervanlarına yükleyip yakınlardaki şehirlere ve kasabalara satmaktadırlar. Tuz madencileri her iş günü için yaklaşık 150 Birri / 7.5 dolar kadar para kazanmaktadır.Bölgede Bulunan İlginç Oluşumlar:Bölgede gezegenimizin insanlığa sunduğu en ilginç oluşumlardan biri olan asidik hidrotermal havuzları görebilirsiniz. Ara ara turuncu ve kırmızı da olabilen, yeşil ve sarı hidrotermal havuzlardan oluşan geniş bir alan bulunmaktadır. Bu havuzlar Dallol yanardağ kraterinin bir parçasıdırlar. Ancak, havuzlarda bulunan su yüksek derecede asitli olduğu için, hiç bir koşulda bu havuzları girmeyin, asitli su ciddi yanıklara neden olabilir.Yine bölgede Erta Ale isminde bir volkan yer almaktadır. Danakil seyahat rotaları içinde bu volkan bölgenin mücevheridir. Bu bölgede sıcaklık o kadar yüksektir ki, kratere yakın duran yolcular ayakkabılarının tabanlarının yavaşça eridiğini hissederler.Hayvan ve bitki yaşamı bu cehennemi yerde çok seyrektir. Develerin haricinde; nadiren yabani eşeklere, antilop, küçük kuşlar, kertenkele ve böceklere rastlayabilirsiniz. Bu canlıların çoğu çölde dağılmış olan düşük dikenli çalılar ve ağaççıklar içinde yaşamaktadırlar.Danakil’e Nasıl Ulaşılabilir?Yürekli macera severler için mutlaka görülmesi gereken bir yer olan Danakil’ e en yakın şehir olan Mekele’ye havayolu ile ulaşım sağlanmaktadır. Mekele’ de seyahat acentaları araçlar ve güvenlik de dahil olmak üzere, Danakil’ e paket geziler düzenlemektedir. Afar halkından bazı kişiler seyahat acentaları ile anlaşarak geleneksel sopa kulübelerinde konaklama sağlamaktadırlar.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/danakil-depression-the-cruelest-place-on-earth.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/dunyadaki-en-zalim-yer-danakil-cokuntusu

Singapur Nasıl Bir Ülkedir?

Singapur Nasıl Bir Ülkedir?

Singapore ya da başka bir ifadeyle Singapore Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya’nın en modern yerleşim yerleri arasında yer almaktadır. Singapore, Asya’da yer alan bir ada devlettir ve bu devlet Hint Okyanusu’nda bulunmaktadır. Ekvatora 137km kuzeyde yer alan Singapore, ayrıca birçok küçük adayı da bünyesinde barındırmaktadır. Bu küçük adalara 60 ada takımı adı da verilmekte ve birçok turist buralara gitmektedir. Singapore’un en yakın komşuları Malezya ve Endonezya’dır. Ülkede 4 resmi dil konuşulmaktadır; İngilizce, Malayca, Mandarince ve Tamilce. Bu diller dışında da konuşulan birçok dil olsa da bu 4 dil remi dil olarak Singapore Anayasası’nda yer almaktadır. Singapore’un başbakanı, Lee Hsien Loong’dur. Başkan ise, Tony Tan’dır. Bölge 1819’da keşfedilmiş ve İngilizler bölgeye hakim olmuşturlar. 1959’da Singapore kendi kendini yönetmeye başlamış ve İngilizler bu duruma engel olmayınca, 31 Ağustos 1963’te Singapore bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlığın ardından Malezya’ya katılan Singapore, 2 yıl sonra 1965’te Malezya’dan da ayrılmış ve tam anlamıyla bağımsız bir ülke olmuştur.6 milyon civarında bir nüfusa sahip olan Singapore, oldukça gelişmiş bir ülkedir ve vatandaşlarının refah seviyesi, Avrupa Birliği standartlarının da üzerindedir. Ülkenin ekonomisinin gücü yıllık olarak 430 milyar dolar civarındadır. Kişi başına düşen milli gelir ise 55 bin dolar olarak hesaplanmıştır. Ülke 1963’de Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan etse de ülkede halen İngiliz izlerini görmek fazlasıyla mümkündür. Singapore’da araç trafiği soldan akmaktadır. Ülkedeki halkın ağırlıklı bir bölümü Çin kökenlidir. Bunun yanı sıra, Malezya ve Hint kökenli birçok Sinagapore vatandaşına da rastlamak mümkündür. Bu anlamda bölge çok kültürlü kozmopolit bir yapıya sahiptir. Bölge İkinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin önemli üslerinden biri olarak kabul görmüştür. Burada Japonya bölgeye saldırmış ve oldukça büyük yıkıma sebebiyet vermiştir.Japonya bölgeye saldırdığında ve bölgeyi işgal ettiğinde 5 bin ila 25 bin arasında Çin kökenli insan öldürülmüştür. Bunların içinde asker ve siviller de bulunmaktadır. Japonya Amerika’nın Nagazaki ve Hiroşima’ya attığı atam bombaları sonucu teslim olduğunu açıklayınca bölge tekrar İngiliz kontrolünü geçmiş ve İngiltere bölgeyi 13 yıl daha sömürmeye devam etmiştir. Singapore’da 3 ana ada ve 60’da küçük ada bulunmaktadır. Singapore’un ana kıtasına Pulau Ujong adı verilmektedir. Bu isim Malaycadır. Bunu dışında Singapore komşusu olan Malezya ile de bağlantıyı deniz yolu ile sağlamaktadır. Her iki ülke dost ve kardeş ülkeler olarak bilinmektedirler. Bölgede okyanus iklimi hakimdir. Yazları ortalama sıcaklık 22 ila 35 derece arasında farklılık göstermektedir.  Kışlar ise oldukça yağışlı geçmektedir. Ortalama nem ise 73 ila 79 arasında farklılık göstermektedir.Yazar: R. Emir Karasuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/singapur-nasil-bir-ulkedir

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun <b class=red>Kimdir</b>?

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun Kimdir?

İnsanoğlunun doğayı anlama ve dönüştürme merakının başladığı ilk günden bu yana en büyük tutkusu ve korkusu daima sonsuz genişliği ve bilinmezliğiyle gök yüzü olmuştur. Gök yüzüne hakim olmak ve uzayı fethetmek, mitolojik eserlerin ve sonsuz gücün kaynağı olarak görülmüştür. Uçağın icadıyla başlayan gökyüzü hakimiyeti, her zaman olduğu gibi savaşların bilimsel gelişmeleri tetiklemesiyle uzayın da fethine kapı aralamıştır.Bu makalemizde insanlığın uzayı fethetme serüvenini ve bu serüvenin mimarı Von Braun’u masaya yatıracağız.Wernher Magnus Maximilian von Braun 23 Mart 1912, Wyrzysk, şimdi ki Polonya’da doğan Von Braun tüm hayatını verdiği füze ve uzay macerasıyla geçen yaşamını 16 Haziran 1977, Alexandria, Virginia, ABD’’de noktalamıştır. İnsanlığı kendinden önceki çalışmaları bir adım daha ileriye götürerek uzaya taşıyan teknolojiyle tanıştırmıştır. Her alanda olduğu gibi Almanya öteden beri dünya insanlık bilim , teknoloji, sanat mirasının gübreli toprağı olmuştur.Almanyadaki bu zengin bilim ve teknoloji mirası İkinci Dünya Savaşı boyunca insanlığı çok daha ileri taşıyacak sayısız gelişmeye de ev sahipliği etmiştir. Her ne kadar şavaşa ve dünya hakimiyetine dönük hümanist olmayan bir nitelik taşısa da daha önce de ifade edildiği gibi şavaş daima bilimsel atılım ve ilerlemelerin taşıyıcı annesi olmuştur. İkinci dünya savaşı boyunca teknolojiye, dolayısıyla insanlığa kazandırılan en büyük icatlardan biri de Roket ve füze teknolojisi alanında kaydedilen gelişmeler olmuştur. Almanya’daki KariyeriRoket ve füze teknolojisine yönelik keskin zekası ve ilk bakışta farkedilen dizginlenemeyen merakı von Braun’u kısa zamanda Alman roket teknolojisinin başına getirmiştir. 1932’den itibaren Silahlı Kuvvetler Silahlar Dairesi’nde memur (Kummersdorf Deneme Merkezi) olarak çalışan von Braun as yrıca sıvı füzelerin geliştirilmesinde öncü çalışmalarıyla o zamanın bütçesiyle muazzam bir yatırım olan Peenemün deneme tesislerinde füze geliştirme teknik yöneticisi olarak çalıştı. Bu çalışmalarının yanında Nazi Partisi’ne girdi.Almanya’da füze teknolojisi, von Braun’un çalışmalarıyla daha önce hayal edilemeyen bir aşamaya ulaşmış, yapılan deneme ve çalışmalar savaşın Almanlar aleyhine gelişmesi nedeniyle sekteye uğramıştır. Savaşın son yıllarında gerçekten de modern bir füzeye yaklaşan özelliklere sahip olan V-1-2 roketleri savaşın kötü gidişatının eseri olarak durmuş ve yılların birikimi olan bu çalışmalar savaştan sonra Rus ve Amerikalıların yıllar süren çalışmalarından sonra istenilen seviyeye ulaşmıştır. Alman askeri uzmanları savaşın kaderini değiştirecek Harika silahlar (Wonderwaffe) olarak baktıkları bu silahlar, altı yedi aylık zaman yetersizliğinin eseri olarak beklenen mucizeleri sağlayamamıştır.Savaşın Kaybedilmesi ve Von Braun’un Abd KariyeriSavaşın Almanlar aleyhine gelişmesi bilindiği gibi Müttefikleri hayalleri büyüleyen Alman teknolojisini ve bu teknolojinin mucit ve mühendislerini ele geçirmeye yönelik efsanevi operasyonlara sevk etmiştir. Bu operasyonlar Ruslar ve Almanlar arasında adeta bir yağmaya dönüşmüştür. Müttefik kuvvetler Almanya’nın derinliklerine ilerledikçe Nazi ileri gelenleri bilim ekibinin düşmanın eline geçmemesi için Alman komandolar tarafından korunan, Bavyera Alpleri’nde, Oberammergau’daki kasabaya trenle taşınmasını emretti. Ancak, von Braun, ABD bombardıman uçaklarına kolay hedef olacaklarını, bilim adamı grubununun yakın köylerin içine dağılmasını emretmesi için SS Binbaşısı Kummer’i ikna etmeyi başardı. 2 Mayıs 1945 tarihinde, ABD 44. Piyade Tümenine ait bir Amerikan birliğine yaklaşan von Braun’un kardeşi ve arkadaşı roket mühendisi Magnus von Braun, bisiklet üzerinde ki bir askere yaklaştı ve kırık İngilizce ile seslenerek: “Benim adım Magnus von Braun. Kardeşim V-2’yi icat etti. Biz teslim etmek istiyoruz…” dedi. Teslimden sonra von Braun basına bir konuşma yaptı.Bilim adamı grubu daha sonra Nordhausen’a aktarıldı ve ertesi gün güneybatı Witzenhausen’de, Amerikan Bölgesinde küçük bir kasabadan tahliye edildi. Von Braun Kransberg Kalesi’nde sorgulama merkezinde, Üçüncü Reich ekonomisinin elit, bilim ve teknoloji ABD ve İngiliz istihbarat yetkilileri tarafından sorguya alındı. Wernher von Braun, Amerikalıların gizli Paperclip Harekâtı ile yüksek rütbeli çalışma arkadaşları ile birlikte kaçırılarak ABD’ye götürüldü. Tüm Nazi geçmişi silindi ve 1955 yılında Amerikan vatandaşlığına geçirildi. ABD’de silah geliştirme çalışmalarına katıldı. 1960’ta, Teksas’da, Huntsville’deki George C. Marshall Space Flight Center’in müdürü oldu. ABD kıtalararası balistik füze programında ve Uzay Yarışı başladıktan sonra Amerikan uzay programında çalıştı. Ay’a insan gönderilmesini sağlayan Apollo projesinin roketi Saturn V, kendisi tarafından tasarlandı. 1970’te NASA planlama Bölümü Başkanı oldu.Von Braun’un Son YıllarıWernher von Braun, NASA’dan ayrıldıktan sonra, 1 Temmuz 1972 tarihinde havacılık şirketi, Maryland, Germantown’daki Fairchild Sanayi Mühendislik ve Geliştirme’nin Başkan Yardımcısı oldu. 1973 yılında, geçirdiği rutin sağlık kontrolünde, sonraki yıllarda cerrahi ile kontrol edilemeyen böbrek kanseri saptandı. Von Braun, insanlı uzay uçuşu ve roketler ile ilgi yeni nesil yetiştirmek için, kolej ve üniversitelerde konuşmalara davet edildi ve mümkün olduğu ölçüde kendi çalışmalarını sürdürdü.Von Braun, kurulmasına yardımcı olarak, Ulusal Uzay Enstitüsü, günümüzde Ulusal Uzay Derneği öncüsü olarak 1975 yılında bu kurumun ilk başkanı oldu. 1976 yılında, Lutz Kayser, OTRAG CEO’su bilimsel danışmanı oldu ve Daimler-Benz’in yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Ancak, kötüleşen sağlığı nedeniyle 31 Aralık 1976 tarihinde Fairchild’den emekliliğe zorlandı.Uzay Yolculuğunu Mümkün Kılan Teknolojinin MacerasıBarutun icadıyla enerjinin daha etkili ve kontrollü kullanımı hertürden teknolojinin itici gücü olmuştur. Füzelerin veya başka bir ifâdeyle roketlerin târihi, oldukça eskidir. Târihte ilk füzeyi Çinlilerin 1200 yılları civârında yaptığı bilinmektedir.Çinliler bu teknolojiyle daha çok gösteri ve eğlence kültürünü canlandırmaya çalışıyorlardı. Çinliler, barutu kullanarak havai fişeğe benzeyen küçük füzeler yapmışlardı. Bu fişekler aynen günümüzün modern füzeleri gibi gerilerinden alev fışkırtarak uçuyorlar ve Çinlilerin bayram gecelerini süslüyorlardı. Bu buluş, Araplara daha sonra da Avrupalılara geçmiştir.Modern Füze ve Uzay Teknolojilerinin EvrimiTüm modern füzelerin atası ve Ay’a gönderilen Saturn V roketinin doğrudan öncüsüdür. Alman Wehrmacht tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik hedeflerine 3.000’den fazla V-2 ateşlenmiştir. V-2’lerin inşasında çalışırken 20.000 kişi ölmüş, V-2’ler ise 7.000 kişiyi öldürmüştür.Füzelerin tarihi her ne kadar antik medeniyetlere kadar dayandırılsa da gerçek ve bilimsel anlamda Füze teknolojisi Von Braun’un V-2 (Almanca: Vergeltungswaffe 2, anlam: “İntikam silahı”, resmî adı: Aggregat 4, kısaca: A4) füzeleriyle başlar. Hitler´in ölümcül V 2 silahı menzili uygun yerden atılırsa Londra´ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler´den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. Keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını‚ maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya´daki bir kasaba olan Nordhausen kasabasında‚ bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. Fiziken 14 m uzunluğunda‚ 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile‚ yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided Missile uygulaması sayılırSıvı yakıtlı füzeler: İlk önce teorik olarak büyük füzeler için sıvı yakıta ihtiyâç olduğu belirlenmiştir. Rus öğretmen Konstantin E.Tsiolkovsky (1857-1935)nin bu teorik çalışmasını Amerikan Robert Hutchings Goddard (1882-1945)ın deneysel çalışmaları tâkib etmiştir. 1923’teki Alman matematikçisi Hermann Oberth (1894- ); teorik çalışmaları yanında, 1929’da Rudolf Nebel (1897- ), Klaus Riedel (1910-1944) isimli mühendisler ve Wernher von Braun (1912-1977) isimli öğrenci ile sıvı yakıt kullanan füze motoru üzerinde çalışmalara başladı. 1932’de Almanya, füzenin askerî faydasını görerek, üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Wernher von Braun’un idâresinde kurulan laboratuvarda A-1, A-2 ve A-3 isimli füzeler geliştirildi. 8 m boyunda 75 cm çapında olan son füze, 800 kg civârında ve 1,5 tonluk bir itme gücüne sâhipti. Önce A-5 füzesi ve daha sonra geciken A-4 füzesi denendi. Üçüncü denemesi başarılı oldu. Ancak Adolf Hitler, bu füzelerin İngiltere’ye erişemeyeceğini düşünerek gelişmeyi desteklemeye yanaşmamıştı. Bu zamâna kadar gizli kalan füze teknolojisi, İsveç kıyılarına vuran bir füze ile İngiltere’ye geçti.Londra’ya ilk füze, 8 Eylül 1944’te Hollanda’dan atıldı. V-2 adıyla bilinen bu füzenin 300 kilometrelik bir menzili vardı. Devâmında 1300 füze Almanlar tarafından ateşlendi. 1115’i İngiltere’ye erişerek 2724 kişinin ölümüne sebeb oldu. Harpten sonra 80 civârındaki A-4 füzesi ve Almanların füze işiyle uğraşan kurumunda çalışanlar, general Dornberger ve Dr. Von Braun da dâhil olmak üzere ABD’ye getirildi. Füze teknolojisi geliştirilerek menzili uzatılmaya çalışıldı. 1956 yılında 400 km’lik yüksekliğe erişen füzeler yapılmıştı. Bu arada iki devreli füzeler yapıldı. Küçük olan ikinci ateşleme kısmı büyük olan kısmın bitiminden sonra devreye girmekteydi. 1957’de ABD hava kuvvetleri, 1650 kilometreye erişen X-17 füzesini geliştirdi. Daha sonra dört devreli ve X- 17’nin üç katı yüksekliğine erişen füzeler yapıldı.Amerikan uzay füzeleri: Bunlardan küçüğü 24 m boyunda, 18 ton ağırlığında ve 450 tonluk itme gücüne sâhip Scout füzeleridir. Bunu Thor-Agena D ve Delta füzesi tâkib eder. Delta 30 m boyunda 80 tona varan itici güce sâhiptir. Titan füzeleri bir seri olup, bunlardan Titan III-C iki çok büyük katı yakıt deposuna sâhiptir. Her biri 500 tonluk itici güç verebilecek kapasitededir. Saturn seride daha kuvvetli itici güce sâhiptir. Meselâ Saturn I 60 m yüksekliğinde, 500 tonluk bir ayrılma itici kuvvete sâhip füzedir. Özellikle Von Braun’un inşâ ettiği Uz füzeleri Ay’a gitmek için kullanılan Saturn füzelerinin temelini meydana getirmiştir. Nitekim Almanya’yı batıdan ve doğudan işgâl eden Amerikalılar ve Ruslar, Almanları füze endüstrilerinde çalıştırarak bugünkü dev uzay sanâyiini meydana getirmişlerdir. Zamânımızda gerek klasik, gerekse nükleer patlayıcı başlıklar taşıyan füzeler, büyük gelişmeler göstermesine rağmen, füze denildiğinde akla daha çok uzaya gönderilenleri gelmektedir. Gerçekten de 20. yüzyılın son çeyreğinde harp başlığı taşıyan füzeler, dehşetli bir uçuş ve tahrip gücüne erişmişlerdir. Amerikalıların orta menzilli nükleler başlık taşıyan ve hedefini bünyesindeki bilgisayar sâyesinde, pilotsuz bir uçak gibi bulan “akıllı füze” Cruiseleri ve Pershingleri ve Rusların SS-20 füzeleri bunlardandır.Akıllı füzeler diğerleri gibi hareketli bir noktanın tâkib ettiği yolda gitmemektedir. Jet motoruyla donatılan füzeler, havadan, denizden veya karadan kara hedeflerine doğru fırlatılmaktadır. İçinde bir pilot varmış gibi, çeşitli yükseklikler alarak çeşitli istikâmetlere doğru uçarak, radarlardan kaçabilmekte, böylece uzaktaki hedefini rahatlıkla vurabilmektedir. Bu hareketinden dolayı hangi hedefe gönderildiği anlaşılamamaktadır. Çok gelişmiş bir bilgisayar donanımına sâhiptir. Tercon ismi verilen elektronik tertibatı ile uçuş sırasında üzerinden geçtiği arâzinin topografyasını bilgisayardaki kayıtla karşılaştırmakta gerekirse gerekli rota düzeltmelerini yaparak hedefini arayıp bulmaktadır. Ayrıca, fırlatıldığı andan îtibâren uçuş yoluna rastlayan tabiî engelleri içine yerleştirilen sistemle görmekte, gerekli hesapları yaptıktan sonra, yönünü Uçaktan atıldıktan sonra, yere paralel olarak çeşitli yüksekliklerden uçabildiğinden, radarlar tarafından tesbit edilememektedir. Önlerine çıkan mânilerin üzerinden aşarak veya dolanarak hedefe ulaşmaları mümkün olduğundan tam isâbet sağlanmaktadır.Buna karşılık insanoğlunu Ay’a götürmekte kullanılan Saturn roketleri, gerek motorlarının müthiş gücü ve gerekse büyüklükleriyle ne İkinci Dünyâ Savaşındaki V-2 roketleriyle, ne de Cruise füzeleriyle kıyaslanabilir. Apollo-11 uzay aracını taşıyan Satürn-5 roketi, 35 katlı binâ yüksekliğinde olup, motorlarının gücü New York gibi bir şehrin enerji ihtiyâcını karşılıyabilecek şekildedir. Füzelerin çalışma prensibi, en basit şekliyle, balon deneyiyle açıklanabilir. Şişirip, elimizle ağzını tuttuğumuz bir balonu, serbest bırakırsak, hava şiddetle ağzından çıkarak balonu ileriye iter. Füzelerin çalışma şekli böyledir. Bu çalışma şekli, füze motoru incelenirse daha basit yapıda sayılabilir.İki deposu vardır: Birincisi yakıt, ikincisi oksitleyici madde içindir. Yakıt, oksitleyici madde yardımıyla yanma odasında yanarak gaz hâline gelir ve huni biçimindeki egzozdan dışarı fışkırarak, füzeyi ileri iter. Özellikle uzaya gönderilen füzelerde bulunan oksitleyici maddenin önemli bir fonksiyonu vardır: Uzayın oksijensiz ortamında motoru ateşlemek. Uzayda atmosferin, yâni havanın bulunmaması füzenin hareketi yönünden önemli bir fayda da sağlar. Yâni havanın yokluğu bir kayıp değil, aksine kazanç olmaktadır. Çünkü füze hareket ederken havanın direnci gibi bir güçlükle karşılaşmamaktadır. Yukarıda da açıklandığı gibi füzeler katı yakıtlı ve sıvı yakıtlı füzeler olmak üzere başlıca ikiye ayrılır. Sıvı yakıtla çalışan motorlarda yakıt olarak genellikle rafine edilmiş petrol (kerosen), oksitleyici olarak da sıvı oksijen kullanılmaktadır. Kerosen kullanılmayıp, sıvı hidrojen kullanılabilir. Yalnız sıvı hidrojenin verimli olmasına karşılık, yanıcı özelliği tehlikeli olmaktadır. Sıvı yakıtla çalışan füze motorlarının yapısı yukarıda îzâh edildiği gibidir. Buna karşılık katı yakıtla çalışan füzelerin içi, içi çıkarılmış bir kurşun kaleme benzer. Bu füzelerde vâsıtânın bütün gövdesi, hem yakıt deposu, hem de yanma odası görevini görmektedir. Katı yakıtlar, aslında küçük tânecikler hâlinde sıvı yakıttan başka bir şey değildir. Katı yakıtların enerjisi sıvı yakıta göre düşüktür. Ancak füzenin içinde yıllarca saklanabilmekte ve derhâl harekete geçirilebilmektedir.Yakın zamanlarda nükleer güçle çalışan füzeler de yapılmıştır. Özellikle, uzayda çok uzaklara gönderilen insansız keşif araçları bu çeşit füzelerle donatılmıştır. Günümüzde uzay mekiği gibi kompleks (karmaşık) bir uzay gemisi yapılmasına rağmen, yerçekiminin dev gücünün yenilmesi, yine füzelere ihtiyâç göstermekte ve füze teknolojisi zaman geçtikçe gelişmektedir.Sonuç Olarak von Braun ve Uzay MacerasıGünümüzde uçakların gökyüzünde hiçbir sorunla karşılaşmadan her türlü hava koşullarında uçabilmesi, navigasyon teknolojileriyle dünyanın en ücra yerlerinin dahi avuca sığan teknolojilerle bulunur ve ulaşılabilir olması , internet teknolojileri ve şaşırtıcı insansız araçlarla ilgili gelişmeler ve daha bağlantılı sayısız teknoloji günümüzde insanlığın hizmetine varlığını von Braun’a borçludur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Roket_ve_f%C3%BCze_teknolojisi_zaman_%C3%A7izelgesi http://www.yeniansikloped…verner-von/#ixzz2orzks9fj http://www.ilkkimbuldu.com/fuzeyi-kim-buldu/ http://tr.wikipedia.org/wiki/Wernher_von_BraunYazar: Erdal Uğurhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/uzayi-fetheden-adam-wernher-von-braun-kimdir

Evangelista Torricelli <b class=red>Kimdir</b>? , Barometrenin İcadı

Evangelista Torricelli Kimdir? , Barometrenin İcadı

Evangelista Torricelli 15 Ekim 1608’de İtalyanın Feanza şehrinde doğdu, 5 Ekim 1647 in Floransa’da öldü. Açık hava basıncı üzerine yaptığı deneyleriyle tanınan ünlü İtalyan fizik ve matematik bilginidir. Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti. 1627’de Roma’ya giderek, hidrolik biliminin kurucusu ve Galilei’nin talebesi olan Benedetto Castelli ile birlikte çalıştı. 1641’de Galilei ile mektuplaşmaya başladı. Aynı sene, Castelli nin tavsiyesi üzerine Galile, Torricelli’yi Tuscany’ye davet etti. Galile ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galilei ölünce, Tuscany büyük dükü Torricelli’yi onun makamına tayin etti. 1644 yılında geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu dolduran bu kitapta aynı zamanda Galile’nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, ani hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye bağlanıyordu. Torricelli, suyun yerine, ondan on üç buçuk defa daha ağır olan civayı (sıvı maden) koymayı akıl etti, bu sayede sütunun yüksekliği aynı oranda kısalmış oldu. Böylece Torricelli ilk barometreyi gerçekleştirdi; bir ucu tıkalı ve içi civa dolu cam bir boru. Bu boru başaşağı çevrilip açık ucu gene civayla dolu bir küvete daldırılır. Borudaki civanın bir kısmı küvete akar ve civa sütunu borunun içinde aşağı yukarı 760 milimetreye kadar iner. O zaman civanın ağırlığı, atmosfer basıncı ile eşdeğer olur. Basınçtan faydalanarak, civa doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde, deniz seviyesinde 1cm²ye düşen basıncı 1033 gr/cm² olarak tespit etti. Geometri ve mekanik alanındaki fikirlerini ise ilk önceleri kimse önemsemedi. Torricelli aynı zamanda hocası Galile’nin teleskobunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye uğraştı. 1643 Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi cıvalı barometre denilen cihaz icat etti. Aynı dönemde, Blaise Pascal, yükselti’yi ölçmek için barometreden yararlanmayı düşündü. Atmosferin ağırlığı, borunun içindeki civanın yüksekliğini belirlediğine göre, bu yükseklik, bir dağın tepesinde azalacaktır; dağın tepesinde, hava tabakasının yüksekliği deniz düzeyine göre daha az olduğundan ağırlığı da daha az olacaktır. Buna göre civa sütununun yüksekliği, hangi yükseltide bulunduğumuzu gösterir: altimetre’nin (yükseltiölçer) esası budur. Daha sonra, atmosferdeki değişmelerin, atmosfer ağırlığını azaltıp çoğaltmakla civa sütununun yüksekliğini değiştirdiği anlaşıldı. Böylece barometre işaretlerine bakılarak hava değişikliği’nin tahmini öğrenilmiş oldu; buna göre deniz düzeyinde, 760 milimetre yükseklikteki civa, «güzel hava» belirtisidir. Atmosfer basıncı, havası boşaltılmış kutular olan madeni barometre’lerle de ölçülebilir. Nasıl Çalışır? Tekerlekli Barometre Çalışma Diyagramı Artan hava basıncı civa sütununu hareket ettirir ve sol kolda yükselmesini sağlar. Bu esnada sağ koldaki civa seviyesi de düşer. Çok az hafif olan ağırlık civa üzerinde yüzer ve onunla beraber yükselir. Ağırlık ve karşı ağırlığa bağlı ip ve makara aynı bir palanga düzeneği gibi çalışır ve birlikte hareket derler. Hava basıncı yükseldikçe denge bozulur ve civa yükselir, hava basıncı düştükçe yine denge bozulur ve civa seviyesi alçalır. Bu sayede net ve kesin bir ölçüm yapılır. Çubuk Barometre Çubuk barometrenin çalışma prensibi çok basittir. Açık olan sağ hazneye uygulanan hava basıncı deniz seviyesinde en yüksek basıncı alır ve sol koldaki akışkan seviyesi artar. Sol koldaki boşluk mutlaka vakum olmalıdır. Orada eğer bir gaz olursa, sıkıştıkça basıncı yükselir ve itmeye başlar. Bu da ölçümün gerçek değerinin altında gözükerek yanlış çıkmasına neden olur. Aneroid Barometre Vakum kapsülü ‘a’ hava basıncı değişimiyle çok ufak ilerlemeyle ‘b’ yayına hareketi taşır. Ufak bir kaldıraç olan ‘c’ , bu hareketi kuvvetlendirerek ufak zincir ‘d’ aracılığıyla ‘e’ makarasına iletir. Makara üzerine konumlanmış ‘f’ gösterge çubuğu ve ‘g’ dengeleyicisi sayesinde en doğru sonucu gösterir.   Yararlanılan Kaynaklar: http://www.quicksilver-barometers.co.uk/barometer%20info.html http://www.serdarkalkan.com/toricelli.htm http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/evangelista-torricelli-kimdir-barometrenin-icadi

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Solar Sunroof Nedir ve Nasıl Çalışır?

Gün geçtikçe teknolojinin nimetlerinden daha çok faydalanmaya, günlük yaşantımız içinde onlara daha çok yer verildiğine şahit oluyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneşten de her sektörde faydalanılmaya ve daha temiz bir dünya için ön plana çıkarılmaya başlandı. Sizlere bu yazımda güneş enerjisinden faydalanmak adına hayata geçirilmiş çok güzel bir uygulama olan “solar sunroof” uygulamasından bahsedeceğim.Otomobil severlerin araçlarında olmasını istedikleri donanımların en başında belki de sunroof gelir. Çünkü sunroof, sportif ve şık görüntüsünün yanı sıra; araç içerisinde daha ferah bir ortam sağlar. Diğer önemli bir özelliği de açık pozisyona alınıp yolculuk yapıldığı esnada araç içerisinde negatif bir hava basıncı (vakum) oluşumu sağlayarak içerideki havanın sağlıklı bir şekilde sirkülasyonunu sağlamaktır. Bu özelliği sayesinde kullanıcılar için özellikle uzun yol seyahatlerinde temiz hava ihtiyacını en ideal şekilde temin eder. Ayrıca bizlere ilkokuldan beri öğretilen ufak bir fizik bilgisi de burada yine karşımıza çıkıyor. “Isınan havanın yükselmesi” ilkesi araç içerisinde de aynı şekilde geçerliliğini korur. Isı farkı oluştuğunda, ısınan havanın derhal araç tavanının iç kısmına toplandığı gerçeğiyle karşılaşırız. İşte sunroof sistemi tam da bu üst noktada konumlandırıldığı için en verimli şekilde aracın içerisini sağlıklı bir şekilde havalandırır. Kullanıcıların özellikle uzun yolda araçlarının camını açarak temiz hava ihtiyacı karşılamaya çalışması araç üzerinde paraşüt etkisi yaratarak aracın aerodinamik karakteristiğini olumsuz yönde etkiler ve yakıt sarfiyatını önemli ölçüde artırır (%10 – %20). Diğer bir yöntem de klima ile serinleme-havalanma ihtiyacını karşılamaya çalışmaktır fakat bu yöntem de sunroof kadar doğal değildir. Bir süre boyunca bu yöntemi tercih ederek seyahat eden kişilerde, içerdeki oksijenin azalması ve diğer zararlı gazların artması nedeniyle reflekslerinde zayıflama ve uykularının gelmesine neden olduğu araştırmalarla tesbit edilmiştir. Tüm bu anlattıklarımız sayesinde sizler de sunroof sisteminin verimli bir şekilde kullanıldığında epey yararlı bir donanım olduğuna kanaat getirmiş olmalısınız.Yukardaki fotoğraflarda iki farklı araç modelinde uygulanmış olan solar sunroof örneklerini görmektesiniz. Her ne kadar araç üreticileri bu uygulamaların şekil, boyut ve görüntüsünde kendilerine has değişiklikler yaparak bunu araç modellerine dahil etseler de aslında hepsinin amacı ve çalışma prensibi aynıdır. Sıcak yaz günlerinde güneş altına park edilerek motoru stop edilen solar sunroofa sahip bir aracın iç havalandırma fanlarına bu güneş panellerden elektrik enerjisi sağlanarak havalandırma yapılır ve bu hava sirkülasyonu sayesinde araç içerisinde kimi zaman 80°C gibi değerleri bulabilen ısı 35-40°C değerlerinde kalması sağlanabilir. Bu sayede konfor şartları açısından daha makul değerler elde edilebilirken aynı zamanda aracın iç kısmındaki aksamların daha uzun ömürlü olması da sağlanmış olur. Ayrıca bu yöntemle bir ön soğutma sağlandığı için, klimanın yolculuk esnasında içeriyi soğutması için gereken süre düşürülkerek yakıt sarfiyatı azaltılır ve tasarruf sağlanmış olur. İsterseniz solar sunroofu oluşturan fotovaltaik hücre dediğimiz bütünleşik sistemi biraz daha ayrıntılı inceleyelim:Fotovaltaik HücreGüneş ışınlarından elektrik enerjisi elde edebilmek için kullanılan küçük hücrelere “fotovaltaik hücre” ismi verilir. Yan taraftaki fotoğrafta bir PV (Fotovaltaik Hücre) görülmektedir. Bu hücreler sayesinde absorbe edilen (soğurulan) güneş ışınları, hücrelerin kendisine has özel kimyasal yapıları sayesinde doğrudan elektirik enerjisine çevrilirler. Bu enerjinin türü de tıpkı araçlarımızdaki akümülatörler gibi doğrusal akımdır (DC=Direct Current).İşin en ince ayrıntılarına ve formüllerine girerek sizleri kavramlara boğmak istemem fakat en basit şekilde açıklamam gereken birşey daha kaldı. Anlatmış olduğumuz fotovaltaik hücrelerin her birinin belirli bir akım ve gerilim üretebilme kapasitesi vardır ve elde etmek istediğimiz toplam güç ihtiyacına göre bunları seri veya paralel bağlarız. Her ne kadar bu hücreleri iki tip devre oluşturma yöntemiyle bir araya getirecek olsak da; aracın üzerindeki akümülatör kadar akımı yüksek bir devre oluşturmaya gerek yoktur. Çünkü aküler bir araca yerleştirilirken o araçta aynı anda birçok ekipmanın çalıştırılabileceğini varsayarak seçim yapılır(en basitinden bir araçta aynı anda farlar, müzik sistemi, klima vb çalışabilir). Ancak solar sunroof özelliği olan araçlarda çalıştırılacak tek şey aracın hava sirkülasyon fanıdır. Bu sirkülasyon fanını çeviren elektrik motorunun çekebileceği azami akım miktarı bellidir ve araç üreticileri solar sunroof uygulaması yapmadan önce bu değeri dikkate alarak hesaplamalarını yaparlar. Oluşturulacak seri / paralel solar sunroof hücre devresinin saatte üreteceği güç, havalandırma fanın saatte harcayacağı güç miktarından biraz daha fazla seçilir(depolama, hat kayıpları vb. enerji kayıplarından ötürü).Yazımızın sonuna gelirken bu defasında sizlere biraz fazla beyin jimnastiği yaptırdığımın farkındayım. Fakat bizden sonraki nesillere daha yeşil bir dünyayı miras bırakabilmemiz adına bu tür uygulamaları hayata geçirenlerin emeklerine biraz saygı duymak istedim. Bu muhteşem uygulamayı çok yüzeysel geçmek yerine biraz daha açıklama getirerek; bu tür konularla hiç alakası olmadığı halde okuduktan sonra “Helal olsun, adamlar yapmış” dedirtebilmeyi hedefledim. Umarım sizler için de faydalı bir yazı olmuştur. Gelecek yazımızda görüşmek üzre,Herkese kazasız sürüşler dilerim…Kaynakça:http://www.modpark.com/teknik-terimler-makaleler-ve-dokumanlar/sunrof-nedir-ne-ise-yarar-sunroof-nasil-calisir-sunroof-cesitleri-sanruf-acilir-tavan-3040/https://www.google.com.tr/search?q=solar+sunroof&biw=1600&bih=763&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ei=gn_GVL3dIu2V7AbMxYDgCw&sqi=2&ved=0CAYQ_AUoAQ&dpr=1#tbm=isch&q=solar+sunroof&imgdii=_http://en.wikipedia.org/wiki/Sunroofhttp://www.audi.com.au/au/brand/en/Efficiency/efficiency_tech/energy_management/solar_sunroof.htmlhttp://www.limitsizenerji.com/images/stories/bsolar-fotovoltaik-hucre.jpgYazar: Cem Armutcuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/solar-sunroof-nedir-ve-nasil-calisir

Varoluşçuluk Nedir ?

Varoluşçuluk Nedir ?

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir. Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak, Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Akım, felsefenin yanında, teoloji, drama, resim, edebiyat ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.   Varoluşçu felsefeciler tarz ve içerik olarak, geleneksel sistematikçilere veya akademik felsefecilere benzemektedir. Bu iki tarz ve içerik de, soyuttur ve insanın somut varlığından oldukça uzaktır. Scholars generally consider the views of existentialist philosophers to be profoundly different from one another relative to those of other philosophies. Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri, kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve akım içinde terim tutarlılığının sağlanamadı iddia edilmiştir.Tanımsal sorunlarVaroluşçu felsefeye ait terimlerin tanımlanmasında genelleşmiş tanımlar bulunmamaktadır. Yarattığı terimlerin kabul gördüğü ilk önemli varoluşçu ise Jean-Paul Sartre'dir. Bu nedenle, ancak bir terim olarak varoluşçuluğun ortaya çıkmasıyla birlikte, bu akım filozoflarca kabul görmeye başlamıştır. Düşünür Steven Crowell, bu nedenlerden dolayı varoluşçuluğun tanımlanmasının nispeten zor olduğunu söylemiştir. O sistematik felsefeyi tamamen reddetmek yerine, gerçel bir sistematiği olan genel yaklaşım çerçevesinde akımın en güzel tanımının yapılabileceğini söylemiştir.Kavramlar"Varoluş özden önce gelir" önermesiAna madde: Varoluş özden önce gelir"Varoluş özden önce gelir." önermesi varoluşçuluğun merkezini oluşturur. Bu, bireysel anlayışın en anlamlı bütünü olarak görülmüştür. Kişinin varoluşu dışında gelişen bireysel yapı "o" ile ifade edilmektedir. Bu durumda diğerlik ifade eden bu yapı; bağımsız edimler ve sorumluluk bilincini kapsayarak varoluş olarak tanımlanmaktadır. Yaftalar, roller, kalıplaşmış davranışlar, tanımlar veya diğer önyargılar kişi bazında toplumsal bir maske görevi görmektedir. İşte bu yapının içindeki dışa vurulamayan temel, "öz"ü oluşturmaktadır. Bireyin yaşantısının ne olduğu ve nasıl adlandırılması gerektiği "gerçek öz"ü oluşturmaktadır. Bunun yerine keyfiyet addedilen öz, "onun" tabiriyle diğer tanımlamalarda kullanılmıştır. Böylece insan varlığı, kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren ve bunları yaparken ortaya irade koyan bir üçüncü kişi olarak algılanmıştır. Bu kavramın ortaya atılması her ne kadar Sartre'ye dayandırılsa da, bu tür görüşler Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerde de bulunabilir.İnsan ve insan dışı evren sık sık mevcut şartlar ekseninde açıklanmıştır. Bu algı ekseninde açıklanmaya çalışılan bir olgudur. Öyle ki bir kuş veya herhangi bir varlığın var olan algı ile değerlendirilmesi gerektiği ortak bir görüştür. Yine de birçok varoluşçu düşünüre göre, bu pek de gerçekçi olmayan bir var oluşu teşkil edecektir. Bunun yerine, insanın tanımlanmasındaki ölçütün bireysel devinim (1) ve bireyin kendi hareketleri için edindiği sorumluluk (2) olduğu, bazı düşünürler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin, insanlara karşı acımasızca davranışlarda bulunan kişiler, bu davranışları ile bir zalim olarak tanımlanır. Ayrıca, acımasızca davranışlarda bulunan bu tür insanlar kendilerini yeni bir kimlikten sorumlu tutar (acımasız bir insan). Bu da insan doğasının aksine suça tahammül etmek biçiminde ortaya çıkar.Sartre "Varoluşçuluk ve Hümanizm" adlı yapıtında der ki: "Tüm var oluşun başlangıcı insandır, insan kendi ile yüzleştiğinde, dünyadaki varlık hissi insanın içini kaplar ve daha sonra birey bu algının içerisinde kendini tanımlar. Tabii ki, bu iyimser düşünüşü kastediğimizde: Birey, zalim bir insan olmak yerine birçok farklı yol içinde hareket etmeyi seçebilir. Burada açık olan şudur ki, insanların iyi veya kötü olmayı seçebilmeleri için, aslında onların elinde zoraki bir esas olabilecek hiçbir şey yoktur. Gerçeğin yitimiAna madde: AbsürdizmAbsürt içeriklerdeki kavramlar, bizim onlara vermiş olduğumuz anlamların ötesinde, dünyada mevcut olabilecek bir anlama sahip değildir. Bu anlamsızlık da dünya üzerindeki "ahlaksızlık" veya "adaletsizliği" kapsamaktadır. Bu "Kötü şeyler iyi insanların başına gelmez." biçimindeki "karmik" düşünce ile çelişmektedir. Çünkü dünyada ve imgesel algılarda; belirli paradigmaları oluşmuş bir iyilik veya kötülük algısı yoktur. Bunun için diyebiliriz ki, iyi bir insandan bahsedilemez. Burada "diğerlerine göre" daha iyi bir insandan bahsedilebilir.Dünyadaki anlam yitimi nedeni ile, herhangi bir zamanda, her şey herkes için geçerli olabilir. Bu kaybolan gerçeğin içinde birey; hiç hesapta olmayan trajik bir olay ile karşı karşıya kalabilir. Absürt kavramı tarih boyunca edebiyatta önemli bir yerde olmuştur. Søren Kierkegaard, Franz Kafka, Fyodor Dostoyevski, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus'a kadar birçok kişi, dünyadaki belirsizleşen gerçeği tanımlayan edebî çalışmalarda bulunmuştur.Anlamsızlığın insan yaşamındaki yıkıcı etkileri, "anlamsızlık" sorunu ile paralel olacaktır. Nitekim Albert Camus, yaşamın temel sorununu intihar olarak göstererek Sisifos Söyleni adlı yapıtında: "Felsefenin gerçekten ciddi olan yegâne sorunu intihardır." demiştir. Bu düşünceye karşı olarak, insan yaşamında rastlanılan yıkıcı sonuçların birçok biçimiyle yüzleşmesi intihar ile ilişkilendirilir. Varoluşçu düşünürlerin birçoğu "anlamlılık" kavramının yıkıldığı ve bu durumda her şeyin tehlikeli bir korku hâline geldiğini savunmuştur. Böylece varoluşçu düşüncenin temellerinde var olan anlamsızlık yani absürt yapı ortaya çıkmıştır. Her şeyin anlamlılığının çözülmesi olasılığı varoluşçuluğa tabiatı itibariyle karşıt olan dinginciliğe/kabulleniciliğe bir tehdittir. İntiharın mümkünlüğünün bütün insanları varoluşçu yaptığı da söylenir.Olgusal gerçeklikAna madde: FacticityOlgusal gerçeklik Sartre'nin "Varlık ve Hiçlik" olarak tanımladığı bir kavramdır. Ancak bu kavramın içine insanın kendi öz varlığı dâhil değildir. Geçmişin birçok zamansal boyutu dikkate alındığında bu kavram daha kolay anlamlandırılabilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/varolusculuk-nedir-

Totalitarizm Nedir ?

Totalitarizm; tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen, diktatörlükvari yönetim. Sözcük sıfat hâlinde totaliter olarak kullanılır. Totalitarizmde bireysel özgürlüklere izin verilmez ve bireyin yaşamının tüm alanları devlet kontrolüne bırakılır.EtimolojiTürkçeye Fransızcadan geçen sözcüğün kökeni Latince "totus" (tüm, bütün) sözcüğüdür. Sözcük İtalyan diktatör Benito Mussolini tarafından, 1920'lerde, faşist İtalyan yönetimini tanımlamak için "totalitario" olarak oluşturulmuştur. Kendisi kavramı, "devlet içindeki herkes, devlet dışındaki hiçbir kimse, devlete karşı olan hiçbir kimse" şeklinde açıklamıştır.Tarihçeİlk olarak Mussolini tarafından kullanılmıştır. Mussolini, I. Dünya Savaşı'ndan sonra etkili olan merkezi otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihi bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Faşizm, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörür.Mussolini "faşizme göre, her şey devletin içindedir ve devletin dışında insani veya ruhsal hiçbir şey yoktur, dahası onun dışında hiçbir şeyin değeri yoktur. Bu anlamda faşizm, totaliterdir ve bütün değerlerin sentezi ve birliği olan faşist devlet, bir halkın yaşamının tüm yönlerini ifade eder, geliştirir ve güçlendirir" diye yazıyordu. Totaliter sistemlerin diğer rejimlerle farkı tanımlanmaya çalışılmıştır. Bütün totaliter sistemlerin egemen tarihi ve ideolojik unsuru olabilecek özellikler üzerinde bir anlaşma yoktur. Ama "totalitarizm" terimini, devletin hedef olarak seçtiği şeye ulaşmak için "bütün yollar"ın kullanılması anlamına geldiği de açıktır. Bundan dolayı, istekleri ne olursa olsun bütün totaliter rejimler güncel tekniklerle siyasi despotizmi güvence altına almak, devlet tarafından belirlenen bir ekonominin dışındaki çıkarları kısıtlamak, demokratik bile olsa tek tip ideolojik kuralları dayatmak gibi başka özellikler de taşır. Totalitarizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini içerir.TanımlamaCarl Friedrich ile Zbigniew Brzezinski totaliter rejimlerin 7 ortak özelliğini şöyle vurgular:1. Ütopyacı gelecek vaadi ve binyılcı egemenlik iddiasıyla gelişmiş bir ideoloji.2. Tek kişi, tek lider, tek parti.3. Terör sistemi, fiziksel veya psişik.4. Medya tekeli.5. Silah tekeli.6. Bürokratik koordinasyonla, ekonominin merkezi yönetimi.7. Totaliter rejime destek veren propagandalar. Totaliterizm faşist, teokrasist ve bunun gibi katı sistemlerin belirgin tanımıdır. Totaliter rejim, halkın geleceği için yapılan bir şeydir. Bu nedenle totaliter rejimin korunması için her şey yapılabilir. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz. Yönetim aleyhine fikir öne sürülemez. Sadece totaliter görüşlü kişiler yönetime katılabilir.Lider tek güçtür, tanrısaldır, her şeyi bilir, her şeye hakkı vardır. Liderin ruhunu okşayan lütfuna mazhar olur, eleştiren hiçlikte kaybolur. Her şeye o karar verir, hukuk odur.Total rejimle otoriter rejim arasındaki fark, total rejimin otoriterliği içine almasından başka, yönetici elitin zorla kurgusal bir toplum inşa etmek istemesidir. Bu arzu kaba görünebilir, bilimsel de olabilir. Bu rejimde tehdit, kuşku, korku, ceza, ihbar, taciz, işkence, öldürme, toplama kampları bulunmaktadır.Aile ve gruplar düzen için örgütlenir. Rejim, bir rüyaya bir ütopyaya dayanır veya amaçlar. Özgürlük yoktur, insanların kendi geleceklerini düşünmeleri imkânsızdır, her şey toplumun mutluluğu içindir.Totalitarizm, toplumun ve toplumsal gerçekliğin bütününü kavradığını iddia eder. Kendi rejiminin değişmezliğini ayırdedebilmek için bir öteki terimi icat eder ve insanları, benden olanlar ve benden olmayanlar diye ikiye ayırır.EleştirilerFaşist, teokrasist rejimlerde mutlak düşünce hakimdir. İnsanoğlunun doğuşundan beri kültür macerası sonsuza dek yeniden düşünülmeye, yeniden yorumlanmaya açık özelliktedir, ama totalitarizm bu kapıları kapatır, nihai açıklamaları bulduğunu söyler, tartışma hürriyetini baştan kesip atar. Böylece, geçici olmayan hiçbir mutlak olmadığını çelişik bir biçimde açıklar ve çöker. Durmadan değişen bir dünya, değişmez bir hakikatte nasıl dondurulabilir?Jacques Derrida, bu sistemlerin metafizik olduğunu, temellerinin mantıksal olmadığını, şiddet kullanarak ayakta kalabildiğini ideolojilerinin dilinden ortaya çıkarmıştır. Bunların üstünlükleri akıldan değil, kendinden menkul zorbalıktan gelir. Ötekinin insan bile sayılmaması, dışlama ve hoşgörüsüzlük, herkesin çarkın bir parçası olması, özgürlüksüz özgürlük, eşitliksiz eşitlik, dinsiz din, ahlaksız ahlak ve sansür. Her şey önceden belirlenmiştir: Siyaset, hukuk, cinsellik, kültür, ekonomi, bilim. Dünya cennetini amaçlamak. Ancak bunu dünyayı cehenneme çevirerek yapmak.Toplum sistemlerini açık toplum ve kapalı toplum olarak ikiye ayırırsak, kapalı toplumlar açık toplumun düşmanıdır ve er geç açık toplumu yok etmek isterler. Kapalı toplum vahşet ve teröre dayanır, baskı ve zulme dayanır, patolojik ve akıldışıdır. İnsanların zulme başkaldıracak yolları tıkanmıştır.Devlet her şeydir. İnsanlara nasıl yaşayacağını dikte eder. Bireysellik bir puttur. Putları, düşünce polisi izler. Rejim, insanların doğal yapısını öyle bozar ki, insan insanlıktan çıkar, bu insanlar şu an varolmazlar veya gelecekte varolması gereken bir sistemin araçlarıdırlar veya gelecekteki sistemin varolması gerekmeyenleridir.Rejimler totaliterdir ama isimleri cafcaflı olabilir: Halk cumhuriyeti, halk demokrasisi.. Rejimin rüyası uyanıkken gördürülür, bekası devrimci coşkuyla ayakta kalır. Karl Popper bunu şöyle tasvir eder: "Tavizsiz radikallik. Tüm toplumsalın yapısını kökten dönüştürecek kıyametimsi bir devrim rüyası. Taş üstünde taş bırakmadan toplumu bir bütün olarak ele alma."Üstün bir güç, bir parti, bir lider, bir grup, bir komite, bir aygıt bütün insanları yutan bir karadeliktir. Çoğulculuk ve özel alan suçtur. Militarizm rejimin sembolü olmuştur. Bütün bu sıkılığa rağmen bazıları daha eşittir.Totalitarizmin en parlak örnekleri son yüzyılda ortaya çıktı. Hitler, Mussolini, Pol Pot isimleriyle toplama kampları, soykırım, ölüm tarlaları birlikte anıldı.

http://www.ulkemiz.com/totalitarizm-nedir-

Paradigma Nedir ?

Paradigma Nedir ?

Paradigma (isim (paradi'gma) Fransızca paradigme kelimesinden gelir) Türk Dil Kurumu sözlüğü anlam karşılığı ; "Değerler dizisi" olarak tanımlanmıştır.1960'lardan beri paradigma kelimesi herhangi bir bilimsel disiplin veya başka epistemolojik içerikte bir düşünce kalıbına gönderme yapar. Başlangıçta kelime gramere özgüydü: 1900 Merriam-Webster sözlüğü, gramerin içeriğinde sadece onun tekniksel kullanımını veya onu retorikte bir mesel veya masal (anlamını) açıklayıcıları için bir terim olarak tanımlar. Dilbilimde, Ferdinand de Saussure paradigmayı benzer özellikteki öğelerin bir sınıfı için kullandı. Ek olarak Model ya da kuramsal çerçeve anlamında kullanılabilen bir terimdir ve göstermek, anlaşılır kılmak, örnek teşkil etmek, sınırları belli olan ön bulgu ve genel anlamında da dünya bakışı anlamlarına gelir. Bilimsel paradigmaYunanca παραδείγματι (paradeigma)'dan gelen kavramın popülerliğini sağlayan Thomas Samuel Kuhn'dur. Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında düşünsel çerçeve, kuramsallığın belirli bir terimi olarak ve kendisi de yirmi çeşit paradigmada kullanarak anlatır. Ana anlamı, bir bilim çevresine belli bir süre için, bir model sağlayan evrensel olarak kabul edilen bilimsel başarılar, olarak tanımlanır.Thomas Samuel Kuhn bilimsel anlamında paradigmayı şöyle formüle etmektedir:- İzlenen ve kontrol edilen olandır.- Soruların tarzı hangi konuyla ilgili olduğuyla iç içedir ve sağlamasının nasıl test edilebilirliğiyledir.- Bu soruların nasıl sorulacağıyladır.- Sonuçların karşılaştırmalı olarak nasıl yorumlanacağıyladır.Yani Kuhn'a göre paradigma, kabul görülmeye öncelikle hakim olan bir düşüncenin belli bir zaman dilimi içindeki ilk örneğidir. Uzun deneyimleri ve kanıtlarını içerisinde barındırır. Diğer anlamıyla paradigma, bir düşüncenin genel onayı (genel kabul görüleni) tasarımsal olarak varsayışının bir yansımasıdır ve bu da birçok sorunun yanıtlarını da beraberinde taşıyarak sunar. Bu tanımlamada paradigmanın bilimsel çalışmalardaki olgusu, model sunmak ya da bu suretle görüngüleri önceden açıklamak deneyidir.Kuram, paradigma değildir. Paradigma olması için, yeni ve benzersiz olması, yeniliğinin gelecekteki çalışmalara kaynaklık edecek türde olması gerekir. Bir olağan paradigma, olağan bilim etkinliği kuramıdır. Bu kuram her şeyi çözemez, açıkta kalan sorunları görmezden gelir veya dosyalar. Bunlar ve getirdiği sorunlar büyüyüp de kuramın başına bela olduğu zaman, bilim insanları çözüm bulmak zorunda kalırlar.Bunun sonucunda olağanüstü paradigma dönemi gelir. Olağan dönem iflas etmiştir. Kriz döneminde bilim insanı (örneğin Ziya Gökalp bir kriz geçirmiştir), yeni paradigma oluşturmak zorundadır. Paradigma değişikliği budur. Bir bunalım dönemi gelir ve her şey altüst olur. Kavramların yerli yerine konması için belki bütün teori baştan alınır. Ancak bu olağanüstü dönemde eski paradigmalar direnirler, teoriden kopmalar çatışmalara yol açar.Dikkat edilirse, buradaki durumun ideoloji için de geçerli olduğu görülecektir. Mevcut toplumsal işleyiş krize girdiğinde, krizi çözmeye aday toplumsal sınıf ve veya katmanlar kendi iktidarlarını ve kendi çözümlerini topluma önermeye başlarlar. Yine ideoloji de olduğu gibi paradigmanın temelinde de belli bir çevrenin ilişkilerinin ürettiği ve pekiştirdiği, kimi doğru, kimi yanlış inanışlar vardır. ideolojinin, ilişkinin biçimleri tarafından şekillenen ve ortaklaşılan düşünceler olduğu yolundaki tanımlamanın, söz konusu paradigma kavramı olduğunda birebir geçerli olduğu sadece dar ve tanımlı bir çevre için kullanıldığı açıklık kazanmaktadır.Terim olarak Thomas Samuel Kuhn'un kullanmasından önce Herodot, Platon, Aristoteles'de geçer. Ancak bilinen kesin anlamına ve bilim felsefesindeki tartışmasız konumuna Kuhn ile ulaşmıştır. Terimin amacı geniş bir düşünsel çerçevedir. Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında 21 farklı anlamda kullanılır. Esas olarak, bir bilim çevresine belli bir süre için egemen olan model, anlamını verir. Bir kuramın paradigma olması için öyle bir yenilik getirmesi lazımdır ki, hem rakipleri varsa şaşırsın ve hayran olsun, hem de çağını aşarak ilerideki görüşlere kapı açsın. Olağan paradigma da zamanla çözemediği sorunlar olduğunda bunalıma düşer ve olaganüstü arayışlara girer ki bu döneme paradigma değişikliği hakimdir. Kuhn, bu anlamda bilimsel bilginin gelişiminin Bilimdeki devrimsel/sıçramalı gelişmelerle meydana gelidiğini belirtir. Belirli bir egemen paradigma artık geçerliliğini yitirmeye başladığında kendiliğinden yeni bir paradigmaya yerini bırakmaz, aksine bu devrimsel süreçlere benzeyen aşamalar gösterir. Paradigma değişiklikleri eskisinde büyük yıkımlara yol açar. Belirli bir paradigmanın belirli bir zamandaki geçerliliği, söz konusu paradigmanın genel-kabuledilirliği ile ilintilidir.Diğer kullanım alanlarıKuhn'dan sonra paradigma yeni fenomenler oluşuncaya dek tanımını korudu ve o güne kadar olan öğretisi artık ortak onaydan uzaklaştı. Bu zamanda yeni teoriler geliştirildi. Savunucuların farklı öğretilerden yola çıkarak ortaya koydukları tanımlamalar paradigma değişimi adlı kuramı ortaya çıkardı.Paradigma, ayrıca anlatılar için de kullanılır. Örneğin içinde ahlaki anlamda bir öğreti barındıran bir masal ki, eğer gerçeğe yönelik kaygılardan yola çıkarak örnekleme yapıyor ve sonuçta ders verici yenilikçi bir mesaj sunuyorsa, bir anlamda burada da paradigmadan söz edilebilir. Bilim, teknoloji ve ekonomide de biçimsel yanıyla çok farklı anlaşılmayan bir tarzla yine kullanılır. Özellikle bilgisayar dünyasında veya ekonomide yöneticilik statüsünde. Örneğin "Programlama Paradigmaları, Postkapitalist Pradigma, Yönetim paradigması..." gibi.Reklâm sektöründe ilişkisel olarak üretim mekanizmasının bir sonucu olarak özellikle yeni ve teşvik edici olanın görünümü üzerinde dikkatleri çekmek üzere kullanılır.Organizasyon teorisinde işletmenin felsefesi üzerine konsepti yer alır. Yani sunuş, anlayış ve tarzı içeren bir özümsemedir bu. Bunlardan en çok kullanılan model G. Johnson modelidir. 1998'de "Strategic Management Journal" adıyla yayımlanan kitabında Johnson, kültür ağındaki yerleşik yedi elementten söz eder: Geçmiş ve mitos, semboller, yaptırım gücü yani hedefler, organizasyon hiyerarşisi, kontrol sistemi, ritual rutinlik ve paradigma.Davranış biliminde paradigma klasik bir ön kanıdır yani duygusal analizle iyi ya da kötü diye nitelenir. Fizikte, laboratuvar deneyselliğindeki nedelsellik kavramının metafizikten uzak tutularak anlaşılması boyutunda kullanılır. Organik tıp, fizikten etkilenerek tedavinin basitleştirilmiş (makinalaştırılmış) modelini tercih ederken paradigma, psikomatik tıbbın organik ayırımını öne çıkararak makinalar ile sürdürülen tıptan farklı olduğunu sağlar.

http://www.ulkemiz.com/paradigma-nedir-

Siyaset felsefesi nedir

Siyaset felsefesi nedir

Siyaset Felsefesi, devlet, hükümet, siyaset, özgürlük, mülkiyet, meşruiyet, haklar, hukuk gibi konular hakkındaki, bu kavramlar nedir, neden ihtiyaç vardır, bir hükümeti ne meşru kılar, devlet hangi özgürlükleri ve hakları neden korumalıdır, hangi biçimde kurumsallaşmalıdır, kanun nedir, vatandaşın devlete karşı yükümlülükleri nelerdir, bir hükümet yasal olarak neden ve nasıl görevden çekilmelidir gibi temel sorulara cevap arayan ve bu konuları felsefeden faydalanarak inceleyen sosyal bilim dalıdır.Siyaset FelsefesiSiyaset: Arapçadan dilimize gelmiştir. anlamı At eğitimidir.Politika: Yunanca polis kelimesinden türemiştir. Kelime anlamı idare etmektir. Siyaset Bilimi: Siyaset bilimcileri olanı inceler, olayların nedenlerini ve nasıllarını ortaya koymaya çalışırlar.Siyaset Felsefesi: Siyaset felsefecileri olması gerekeni inceleyen düşünürlerdir.En ideal yönetim biçimini araştırır. İnsanları mutlu edecek eğitiminin ne olduğunu araştıran etkinliktir.Siyaset ancak demokratik rejimlerde mümkündür. Siyaset Felsefesinin Temel KavramlarıBirey: Kendi başına bir varlığı ve kimliği olan insandır.Devlet: Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan üstün siyasal otorite tarafından yönetilen siyasal örgütlenmeye devlet denir.İktidar: Egemenliği elinde bulunduran,yönetme gücüne sahip siyasal topluluktur.Meşruiyet: Yapılan iş ve eylemin pozitif hukuka uygun olmasıdır.Pozitif hukuka uygun olmayan iş ve eyleme gayrı meşru eylem denir.Yönetim: Kurumların belirli kural ve program çerçevesinde idare edilmesidir.Egemenlik: Bir devletin bağımsız olması ve içten içe en üstün otorite olması anlamıyla beraber devlet otoritesini elinde bulundurma anlamına da gelmektedir.Hak: Yasaların bireylere tanımış olduğu yetkilerdir.Hukuk: Bireyin bireyle,bireyin toplumla arasındaki ilişkiyi düzenleyen kurallardır.Yasa: Toplumda o an için geçerli olan kurallardır.Siyaset Felsefesinin Temel Soruları1. Sivil Toplumun Anlamı Nedir? Bürokrasiden Vazgeçilir mi?Bürokrasi memurlar sistemidir.Memurlar yaptığı işte uzmanlaşmış olan kişilerdir. Filozoflar devlet işlerinin düzenli ve sorunsuz gerçekleşebilmesi için memurların önemli olduğunu düşünür.Bürokrasiye (Memurlara) Yapılan Eleştiriler;Değişime açık olmaları (İktidar açılımlarını kısıtlamaları)Kırtasiye işlerinin uzun olmasının işlerin gecikmesine sebep olmasıBürokratların toplumdan kendini soyutlamasıSivil Toplum: Üyelerin haklarını korumak amacıyla örgütlenmiş olan topluluktur.Sivil Toplum otoriteye karşı örgütleniş her bireyin özgür ifadesiyle katıldığı kuruluşlardır.Demokratik rejimin işleyebilmesinde sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir.2. İktidar Kaynağı ve Meşrutiyetin ölçütü Nedir?İktidarın kaynağı farklı otoritelere dayalıdır.a.) İktidarın kaynağının halkın ortak iradesine dayalı olduğu iktidar yönetimi. Bu iktidar biçimine demokratik otorite adı verilir.Tüm yasaların hukuk sisteminin halkın iradesine göre belirlendiği iktidar biçimidir.b.) İktidarın kaynağı tanrıdır. Bu otorite biçimine geleneksel otorite adı verilir.Yasalar kanunlar kaynağını kutsal kitaplardan gelenek ve göreneklerden törelerden alır.Birey kul olarak görülür.Devlet ise kutsaldır.c.)İktidarın kaynağı karizmatik otoritedir. Kaynağı olağanüstü özelliklere sahip liderlerden alır.Bu otorite biçimi karizmatik otorite adı verilir.Karizmatik lider öngörü sahibi halkını arkasında sürükleyen otorite biçimidir.Bu otorite biçiminde yasaların ve hukuk sisteminin kaynağı karizmatik liderin ilkelerine bağlıdır.3. Egemenlik Nedir? Kaç Tür Egemenlik Vardır?Egemenlik yönetme gücünü kullanmaktır.Temel olarak 6 farklı egemenlik türü vardır.a.) Monarşik Egemenlik: Yöneticinin tek kişi olduğu yönetim biçimidir.Yönetici gücünü ailesi ve kendisinden alır.Ağzından çıkan her söz kanundur.b.) Oligarşik Egemenlik: Yöneticilerin bir grup zümreden oluşturduğu yönetim biçimidir.Yöneticiler içinde bulundukları zümrenin çıkarlarını ön plana alırlar.Bu nedenle halk tarafından benimsenmez.İşi iyi bilen uzmanlardan oluşması bu yönetim biçiminin artısıdır.c.) Teokratik Egemenlik: Yöneticilerin din adamlarından ya da dini özellikleri taşıdığına inanılan yöneticilerden oluşan egemenlik türüdür.Yöneticiler gücünü kutsal kitaplardan alır.Yaşam dini kurallara göre biçimlendirilir.d.) Demokratik Egemenlik: Halkın temsilcilerinin iktidarda olduğu egemenlik türüdür.Toplumsal yaşam pozitif hukuka göre belirlenir.e.) Sosyalist Egemenlik : Yöneticilerin gücünü işçi sınıfından aldığı egemenlik türüdür.f.) Kapitalist Egemenlik: Yöneticilerin gücünü orta sınıftan aldığı egemenlik türüdür.Toplumsal yaşamda egemenlik önemlidir.Bırakırız yapsınlar bırakırız geçsinşer mantığı hakimdir.Siyaset Felsefesinin İki Ana Problemi1.Karmaşa – Düzen – ÜtopyaKarmaşa: Otoritenin olmadığı veya zayıfladığı durumlarda görülen herkesin istediğini yaptığı toplumsal yapıdır. ÖRN: Irak savaşı sonrası insanların kenti yağmalamasıDüzen: Devlet otoritesinin egemen olduğu insanlar arasındaki ilişkilerin belirli kural ve değerlere bağlı oluştuğu toplumsal durumdur.Ütopya: Kelime anlamı hayali olan gerçekliği olmayandır.Siyaset felsefesindeki tanım ise şu anda gerçek olmayan gelecekte gerçekleşmesi düşünülen tasarımlardır.2.Düzen Gerekliliği ve DevletDevlet toplumsal düzenin sağlamasında gerekli bir kurumdur.Herkese eşit mesafede yaklaşması,ancak tek bir otoritenin var olmasıyla mümkündür.İnsan toplumsal bir varlıktır.Toplum içinde yaşamak ise belirli kuralların var olmasıyla mümkündür.Bunu sağlayacak olan devlettir.3.İdeal Düzen Arayışlarıİki farklı görüş vardır.Sofistler,anarşistler ve nihilistler .Devlete bağlı bir sistem içinde ideal bir düzen olamaz görüşünü savunuyorlar.Diğer bir grup düşünür ise ideal bir düzen oluşabileceğini kabul eder ancak ideal düzenin yöntemi konusunda farklı düşünürler.a.) Özgürlüğü Temel Alan YaklaşımBu yaklaşıma göre ideal düzenin gerçekleşmesindeki temel engel insanların önünde ki özgürlük alanlarının kısıtlanmasıdır. Ekonomide teşebbüs özgürlüğü,dinde inanç ve ibadet özgürlüğü,siyasette düşünme ve düşündüklerini söyleme özgürlüğü genişletildiği ölçüde ideal düzen gerçekleşecektir.Çünkü her birey kendisi için iyi olanı seçecek,kendisi için iyi olan aynı zamanda toplum içinde iyi olacaktır. Temsilcileri: S.Mill , J.Locke,A.Smithb.) Eşitliği Temel Alan YaklaşımBu yaklaşıma göre eşitliğin olmadığı özgürlük eksik kalır.İnsanlar eşitliğin sağlanması için tüm özgürlüklerinden vazgeçebilir. İdeal düzen herkesin eşit bir muamele gördüğü düzenle gerçekleşebilir.Bu düzen ise sosyalist düzendir. Temsilcileri: K.Marx,S.Simon,J.Prodhon,Enpeksc.) Adaleti Temel Alan YaklaşımAdalet herkese hak ettiğini vermektir.Adaletin sağlanmasında mutlaka yasama,yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden bağımsız ve ayrı olmaları gerekir.Adaletin uygulanabildiği düzen ideal düzendir.

http://www.ulkemiz.com/siyaset-felsefesi-nedir

Hümanizm Nedir

Hümanizm Nedir

Hümanizm, Fransızca humanisme, insancılık, beşeriyetçilik, insan odaklılık, insan-merkezcillik.Hümanizm terimsel tanım açısından "sevgi" içermez. Daha felsefi ve bilimsel bir temeli ifade eder. Türkçe karşılığı "insan-merkezcillik"tir. Yani tanrı-merkezcillik geri plana atılır ve bir anlamda reddedilir, insan-merkezcillik esas alınır. Bu kavram psikolojik derinliği olan sübjektif bir kavram (sevgi ve benzeri duygu durumları) değil, felsefi temelli objektif bir kavramdır. Örneğin bir fiilin değerlendirmesinde "tanrının/tanrıların hoşnutluğu" değil "insana faydası/hoşnutluğu" esastır. Bu açıdan da sekülarizmle sıkı bir ilişkisi vardır. Yine kanunların düzenlenmesinde tanrı-merkezcilliği değil insan-merkezcilliği önermektedir.Adının Türkçe anlamı insancılıktır (human). Genelde deizm, ateizm ve agnostisizm ile bütünleşebilir ama hümanist anlayış bunlar için değildir. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür. Seküler bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin tanımıdır. Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın bir yetisidir. Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi genel geçer kanıtlarla ve mantıkla bütünleşmeyen yöntemler izlenemez. Gerçeğe duyulan bu arzu, gözü kapalı kabullenimlerle değil, bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemle doyurulmalıdır. Otoriteyi ve aşırı şüpheciliği de reddederken, kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez. Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur.Bunun yanı sıra, humanizm insanın tüm diğer canlı türlerinden daha özel olduğu düşüncesini reddeder. Hümanist filozof Peter Singer “Birçok istisna olmasına rağmen, hümanistlerin çoğu kendilerini en büyük dogmadan özgürleştiremiyor… önyargılı türcülük… Hümanistler diğer canlı türlerine karşı düşüncesizce istismarlara karşı durmalıdır.” diyerek hümanizmin doğalcılığını ve hayvanseverliğini belirtir. Bizim diğer canlıların üzerinde tanrı vergisi bir hüküm hakkımız olmadığını ekler.Hümanizm insanın kapasitesine iyimser yaklaşır, bunun yanı sıra insan doğasının tümüyle iyi ya da tüm insanların hümanizmin savunduğu ussalcı ve manevi değerlere ulaşabileceğini savunmaz. Bu hedef birey için azim ve diğerlerinin yardımını gerektirir. İnsanın gelişimidir hümanizmin ereği, bütün insanlar için hayatı daha iyi yapmak. Hümanizm güzel şeyler yapmaya, şimdi ve burada iyi yaşamaya ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya yoğunlaşır.Hümanizmin tarihiHümanizm Rönesans'a, İslamiyetin Altın Çağı’na ve Antik Yunan kalıntılarına dayandırılabilir ve hatta humanist düşünce Buddha ve Konfüçyüs’te de görülebilir. Bunun yanında hümanizm terimi daha çok batı felsefesiyle bağlaşıktır. Hümanizm terimi 19. yüzyılın başlarında, 15. yüzyıl İtalya’sında klasik edebiyatla ilgilenen kimseler için söylenen umanista sözcüğünden kökenlenir.HümanizmaRönesans Düşüncesinin üzerinde durup antik örneklere göre işlediği ilk sorun insan sorunudur. İnsanı arayan insana özgü olan bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmalara verilen addır.Hümanizm deyimi ilk olarak filolojik açıdan değerlendirilmiştir. Ancak sadece bu açıdan değerlendirilirse bilimsel bir akım olamazdı. Oysa hümanizm geniş anlamıyla modern insanın hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır.Antik Yunan'da hümanizmMilattan önce 6. yüzyılda yaşamış Miletus’lu Thales ve Colophon’lu Xenophanes kendilerinden sonrakiler için humanist düşüncenin yolunu hazırlamıştır. Thales “kendini bil'meyi dünyasının merkezine oturturken, Xenophanes döneminin tanrılarına inanmayı reddetmiş ve kutluluğu evrene ve evrendeki şeylere yüklemiştir. Sonra gelen ve ilk serbest düşünür olarak görülen Anaksagoras bilimsel yöntemlere katkıda bulunarak evreni anlamanın başka bir yolunu göstermiş oldu. Anaksagoras’ın öğrencisi Perikles de demokrasinin oluşumunu, özgür düşünceyi savunmuş ve etkilemiştir. Yazılarından çok azı bugüne gelebilmişse de Protagoras ve Demokritos da bilinmezciliği benimsemiş ve ruhani varoluşlarının doğaüstü bir varlıktan bağımsız olduğunu savunmuştur.

http://www.ulkemiz.com/humanizm-nedir

Ateizm Nedir

Ateizm Nedir

Ateizm, tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır. Kelimenin önüne getirilen a- eki kelimeye "olmayan" anlamı katar. Yani ateizm, teist olmayan anlamına gelmektedir.Ateistler, bazen "tanrıtanımaz" kelimesiyle anılsalar da, bu isimlendirme var olan bir tanrıyı reddetme fikrine atıfta bulunduğu için ateistler tarafından kabul görmez. Ateizm inanç koşullanmalarını, hayalî yaratıkları ve olayları reddeder. Ateist bakış açısıyla tanrının yanı sıra tüm metafizik inançlar ve tüm ruhanî varlıklar da reddedilir. Kelime anlamında da belirtildiği üzere; ateizm, din ile ilgili bir kavram değil, tanrı ile ilgili bir kavramdır. Dinlerin varlığı, dinlerin tanımının ne olduğu, dinlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğu ateizmin konusu ve tartışma alanı dışındadır. Ateizm, her tür metafiziği reddettiği için, kendini metafizik ögeler üzerinden temellendiren dinlerin metafizik boyutlarını da reddeder. Yani bu, özellikle dinlere karşı sergilenen bir duruş değil, genel olarak tüm metafizik inanışlara karşı bir duruştur.Ateizm sıklıkla "dinsizlik" ile özdeşleştirilse de, Budizm gibi bazı Uzakdoğu dinlerinde de "yaratıcı" anlamında bir tanrının varlığına rastlanmaz. Bu yönüyle de ateizm ile dinsizlik birebir örtüşmez. Deist akımlara bakıldığında da, tanrıya inancın olduğu ancak dinlerin kabul edilmediği görülür.Ateizm, anti-teizm yani teizm karşıtı demek değildir ve bir "tepkisellik" anlamı içermez, zira metafizik öğelerin "var olmadığını" savunmak için metafizik öğelerin "var olması" gerekmez. Ateizm, yalnızca bir "durum" ifadesidir. Sadece tanrı veya tanrıların ve metafizik öğelerin var olmadığını söyler.Ateizm; yaratıcı ve müdaheleci bir tanrıyı kabul eden teizmden, yaratıcı ancak müdahaleci olmayan bir tanrıyı kabul eden deizmden, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı  veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğunu savunan panteizmden  ve tanrının hem evrenin kendisi hem de evrenin ötesinde (aşkın) olduğunu savunan panenteizmden; ayrıca, tanrının varlığı ve yokluğu konusundaki soruları "cevaplandırılamaz" diyerek cevapsız bırakan agnostizmden; tanrıyı, "kesin olarak" reddetmesiyle ayrılır.Günümüzde, dünya nüfusunun % 2,3’ü kendini ateist, %11,9’u dinlere inanmayan olarak tanımlamaktadır. Bu oran Rusya’da %48’in üzerine çıkmakta, Japonya’da ise %64 ila %65 arasında seyretmektedir. Avrupa Birliğinde oran, %6 ile İtalya ve %85 ile İsveç arasında değişkenlik göstermektedir. 2006 yılı istatistiklerine göre ise Türkiye'de ise bu oran %2,5-%3 arasındadırAteist NedirAteist, tanrı veya tanrıların varlığını hayal ürünü bulan kişidir. Ateizm bir inanç değildir. Çoğu zaman yanlış ifade edildiği şekli ile (tanrıtanımaz kelimesinde olduğu gibi) tanrıyı inkar eden kişi değildir. Çünkü "inkar" varolan bir şeyin reddedilmesi anlamı taşır, oysa ki ateistlere göre tanrı varolmadığı için onun "inkar edilmesi" de yanlış bir terminolojik kullanım olacaktır.KökenbilimAteizm kelimesinin kökleri Eski Yunanca'ya dayanır. Theos, Yunanca "tanrı" demek olup atheos sözcüğündeki "a" ön takısı olumsuzluk belirtir. Fransızca "athéisme" kelimesi "atheism" olarak 1587 civarında İngilizceye girmiş, Türkçeye de Fransızcadan benzer şekilde uyarlanarak "ateizm" olarak alınmıştır.Tanrı kelimesini Türkçedeki "sız" eki ile olumsuz hale getirilmesi ateizmin ifade ettiği anlamı vermez. Bu, "tanrı-sız" yani "tanrısı olmayan" anlamını verir. ateizmin ifade ettiği anlam: "tanrının veya tanrıların var olmayışı"dır. Yani, "var oluş ile ilgili" bir olumsuzlama söz konusudur.Ateizm ile ilgili sözcükler de 1587’den hemen sonra türemiştir. Deist 1621’de, Teist 1662’de, Teizm 1678’de, Deizm ise 1682’de ortaya çıkmıştır. Deizm, ilk olarak bugünün Teizm’i yerine kullanılsa da daha sonraları ayrı bir felsefi terim olarak kalıcılığını korumuştur.Karen Armstrong, “16., 17. ve 18. yüzyıllar boyunca “ateist” sözcüğü polemiklerde küfür olarak kullanıldı. Kimse kendine ateist demeyi aklının ucundan geçirmezdi.” demiştir. Ateizm, bireysel inanç durumunu ifade etmek için ilk defa 18. yüzyıl Avrupa’sında tek tanrılı İbrahimi dinlere inanmayışı ifade etmek için kullanılmıştır. Bu sözcüğün Tanrı’ya inanmayışı ifade etmesi için 20. yüzyıla gelinmesi beklenecekti.TarihçeAteizmin kökeni ilk dinlerin ve onların ortaya koyduğu tanrı düşüncesinin ortaya çıkışına kadar uzanır. Antik Çağ'da Yunan maddeciliğinin temsilcileri Anaksimandros, Anaksogoras, Demokritos ve Epikuros ateizmin en ünlü temsilcisidir. Orta Çağ'a gelindiğinde kilisenin dayattığı gericilikten ötürü hiç kimse dinlerle çelişen düşüncelerini açıkça ortaya koyamamıştır. 18.yüzyıl Aydınlanma çağında Baron d'Holbach ve Denis Diderot gibi dine karşı tepkileri koyan düşünürler olduysa da, ateizm en parlak dönemini 19-20.yüzyılda Ludwig Feuerbach, Karl Marx, Friedrich Engels, Vladimir Lenin ve diğer bütün diyalektik maddeci filozoflar ile geçirmiştir.Erken Dönem Hint İnancıHinduizm’in teist bir inanç olmasına karşın ateist bir ekole erken dönemlerde rastlanmaktadır. MÖ 6. Yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkmış, gayet maddeci ve teizme karşı bir ekol olan Carvaka, büyük bir ihtimalle Hindistan tarihinin en ateist ekolünü oluşturmuştur. Hint felsefesinin bu bölümü, heterodoks olarak Hinduizm’in diğer altı Ortodoks ekolü ile beraber dikkate alınmamıştır. Ama Hinduizm’in maddeci hareketi açısından kayda değer bir ekoldür.Hindistan’da Tanrı’nın kabul edilmeyişi Jainizm ve Budizm’de de görülmektedir.Antik YunanBatı dünyası ateizminin Sokrates öncesi dönemden kök alan kendi öz geçmişi vardır. Fakat bu, Aydınlanma dönemine kadar farklı bir tarzda ortaya çıkmadı. MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan Diagoras, mistizmi ve inancı güçlü bir şekilde irdelediği bilinen ilk ateisttir. Critias’ın görüşü, dinin insanlar tarafından yaratıldığı ve insanları korkutarak onlara belirli kurallar dayatan bir sistem olduğudur. Demokritos gibi maddeciler ise evreni ruhani ve mistik kavramlar olmadan saf maddeci yöntemlerle açıklamaya çalışmışlardır. Sokrates öncesi dönemde ateist görüşlere sahip olan diğer filozoflar arasında muhtemelen Prodikos ve Protagoras da vardı. MÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Teodorus ve Straton da Tanrı’nın varlığına inanmayan filozoflardı.Sokrates, mevcut tanrıları sorgulamaya ilham verdiği gerekçesi ile suçlanmıştır. O, ruhlara inanan bir insan olarak tam manasıyla ateist olamayacağını ifade etse de idama mahkûm olmaktan kurtulamamıştır.Euhemerus’a göre tanrılar sadece kutsallaştırılmış hükümdarlar, fetihçiler ve geçmişin kurucularıdır. Onların dinleri ve mezhepleri, yok olmuş krallıkların devam eden politik yapılarıdır.Yine bir maddeci olan Epikuros, ölümden sonraki hayatın varlığı ve bireysel kutsiyetler içeren pek çok dinsel doktrinde fikir yürütmüştür. Ona göre ruh tamamen maddesel ve ölümlüdür. Epikurosçuluk, tanrıların yokluğunu iddia etmese de var olmaları halinde insanlıkla alakasız olacaklarını ifade eder.Romalı şair Lukretyus da tanrıların olması halinde bunların insanlıkla alakasız olacaklarını ve doğal yaşama kesinlikle müdahil olmayacaklarını söylemiştir. Bu yüzden insanlığın doğaüstü varlıklardan korkmamaları gerektiğini belirtir. Kozmos, atom, ruh, ölümlülük ve din gibi konulardaki Epikurosçu görüşlerini De rerum natura (Varlıkların Doğası Üzerine) adlı eserinde dile getirerek Epikuros’un felsefesini Roma’da tanıtmıştır.“Ateist”in anlamı antik yunan boyunca değişiklik göstermiştir. Erken dönem Hristiyanları, kendi tanrılarına inanmadıkları için paganlar tarafından ateist olarak yaftalanmıştır hatta Roma İmparatorluğu döneminde, Roma tanrılarını reddettikleri için idam edilmişlerdir. Hristiyanlığın Roma tarafından kabul edildiği 381 yılından sonra ise yeni egemen dine aykırı olanlar suç işlemiş sayılmıştır.RönesansAteizm, orta çağ Avrupa'sında çok nadir görülen bir görüştü. O dönemde metafizik, din ve teoloji egemen olan akımlardı. Ama bu dönemde dahi heterodoks anlayıştan farklı olarak şekillenen, doğa, yücelik, Tanrı’nın erdemi gibi konularda farklı görüşler vardı. Johannes Scotus Eriugena, David of Dinant, Amalric of Bena ve Brethren of the Free Spirit gibi gruplar, hristiyanlığa panteist bir bakış açısı katıyordu.Modern DönemRönesans ve Reform dönemleri, dini coşku içerisinde bir dirilmeye tanık olmuştur. Yeni dini kurallar, popüler dini düşkünlükler ve yükselen sade Protestan kurallarını benimseyen Kalvinizm gibi tarikatların oluşması bunun ispatıdır.Hristiyanlığı sorgulamanın yaygınlaşmasının arttığı dönem 17. ve 18. yüzyıllar oldu. Bu konuda Fransa ve İngiltere başı çeken iki ülke oldu. 17. yüzyılın sonlarına doğru pek çok deist hristiyanlıkla dalga geçerken ateizme tepeden bakıyorlardı. Deist fikirlerinden arınarak ateist olan ilk kişi, bilindiği kadarıyla 18. yüzyılın başlarında yaşamış olan bir Fransız papaz, Jean Meslier’dir. Türkçe’ye Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle çevirilen “Sağ Duyu” isimli kitabın yazarı olan Meslier, Baron d’Holbach ve Jacques-André Naigeon gibi ateist düşünürlerden etkilenmiştir.Fransız İhtilali, ateizmi kapalı salon sohbetlerinden halkın içerisine taşımıştır. Devrim, pek çok din adamını ve özellikle de ruhban sınıfı Fransa’dan kovmuştur.Napoleon döneminde, Fransız halkının laikleşmesi kurumlaştırıldığı gibi devrimin İtalya’nın kuzeyine ihracı da gerçekleşti. 19. yüzyılda pek çok ateist ve din karşıtı felsefeye sahip düşünür, bütün güçlerini siyasi ve toplumsal devrime adadılar. Onların bu çabaları 1848 devrimlerini kolaylaştırdı ve yükselen uluslar arası sosyalist harekete öncülük etti.19. yüzyılın ikinci yarısında pek çok ünlü Alman filozof tanrısal olguları reddetti. Ludwig Feuerbach, Arthur Schopenhauer, Karl Marx, Friedrich Engels ve Friedrich Nietzsche bunların başlıcalarıydı.20. yüzyılda ateizm kendini daha çok pratik ateizm olarak sahneledi. Bu dönemde ateizm; varoluşçuluk, nesnelcilik, seküler hümanizm, nihilizm, pozitivizm, Marksizm, feminizm ve genellikle bilimsel ve ulusalcı hareketlerde yer edindi.20. yüzyılda ateizm, Marks ve Engels’in çalışmalarıyla kendine politik arenada da yer buldu.1966’da Time dergisinin “Tanrı Öldü mü?” sorusu, Dünya’nın yarıya yakınının “dinsiz” bir yönetim altında bulunduğunu ortaya çıkardı. Ertesi yıl, Arnavutluk’un sosyalist lideri Enver Hoca, ülkesinin tüm dini kurumlara kapatıldığını söyleyerek resmi düzeyde ilk ateist devleti ilan etmiş oldu.Ateizmin çeşitleriAteizm, tarih boyunca çok çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır. Negatif ve pozitif ateizm, ateizmin güçlülüğü ile alakalıyken, esas ayrım ateizmin teorikliği ve pratikliği arasındadır. Teorik ateizmin dallarının her birinin kendine göre mantıksal ya da felsefi dayanakları varken, pratik ateizmin belli başlı dayanakları yoktur. Pratik ateizmde genel bir ilgisizlik ve Tanrı fikri konusunda bilgisizlik görülür.Negatif ve pozitif ateizmGeorge H. Smith'in sınıflandırmasına göre ateizmin "negatif ateizm" ( ya da "zayıf ateizm") ve "pozitif ateizm" (ya da "güçlü ateizm") olarak iki çeşidi vardır.Negatif ateizm, Tanrı'nın varolmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, varolduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı'yı reddeder.Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın varolmasını Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürd olduğu vb. gibi gerekçelere dayanarak mümkün görmez.Negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir ret vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir ret, hem de bir karşıt iddia vardır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın varolması mümkün değildir" şeklindedir.İkisi de sonuçta Tanrı kavramını reddetmek noktasında birleştiğinden, ateizm başlığı altında tanımlanırken ikisinin ortak noktası olan "Tanrı'ya olan inançsızlık" kullanılır. Çünkü bu inançsızlığın sebebi ne olursa olsun, ister delil yetersizliği, ister Tanrı kavramının anlamsızlığı veya absürdlüğü, isterse Tanrı kavramıyla hiç karşılaşmamış olmak olsun, hepsinin ortak noktası kişide Tanrı inancının varolmamasıdır.Pratik AteizmBu görüşe göre Tanrı’nın varlığı reddedilmiyor ama ona önemsiz ve gereksiz bir yer veriliyor. Pratik ateizmde, Tanrı ne bu dünyaya müdahale eder ne hayata herhangi bir amaç katar ne de her gün sizi etkiler.Teorik AteizmTeorik ateizm, teizmin karşısına net olarak tez koyabilen ateizm çeşididir. Bu tezler ontolojik, epistemolojik, psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve mantıksal olabilir.Epistemolojik ve Ontolojik TezlerEpistemolojik ateizm, insanların Tanrı’nın varlığını bilemeyeceğini ya da varlığına karar veremeyeceğini iddia eder. Epistemolojik ateizm, temelini pek çok çeşidi olan agnostisizmden alır. Ludwig Feuerbach'ın Hristiyanlığın Özü adlı eseri (1841) Engels, Marx, David Strauss ve Nietzsche gibi pek çok filozofu etkiledi. Metafiziksel TezlerMetafiziksel ateizm, gerçekliğin homojen ve parçalanamaz olduğunu savunan monizm üzerinde şekillenir. Fizik dışı tüm varlıkları net bir şekilde reddeder. Metafiziksel ateizm; panteizm, panenteizm ve deizmi de kapsar.Psikolojik, Sosyolojik ve Ekonomik TezlerLudwig Feuerbach ve Sigmund Freud gibi bazı düşünürler Tanrı’nın, duygusal ve felsefi ihtiyaçlar yüzünden insan tarafından yaratıldığını savunur. Bu, aynı zamanda pek çok Budistin de ortak görüşüdür. Karl Marx ve Friedrich Engels, Feuerbach’tan etkilenerek Tanrı’yı egemen sınıflar tarafından, emekçi halkı ezmek için kullanılan sosyal bir araç olarak görmüşlerdir. Mikhail Bakunin’e göre Tanrı fikri, insandaki adalet isteğini ortadan kaldırır ve insan özgürlüğü önündeki ciddi bir engeldir. Voltaire’in “Eğer Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi.” sözüne karşılık “Eğer Tanrı olsaydı onu devirmek gerekirdi.” demiştir.Mantıksal TezlerMükemmeliyet, adalet, merhamet, her şeyi bilen, her şeyi yapabilen, ululuk, fiziksel olmayış gibi noktalarda teizme eleştirel yanıtlar getiren ateizm çeşididir.Tanrının varlığına karşı çıkılan noktalarTanrı fikrine karşı çıkışta, ateizmin yeterli görmediği kanıtlar daha da çoğaltılmakla beraber 7 temel başlık altında irdelenebilir.İlk nedenTeist fikirde öne sürülen “ilk neden” savına ateistler, bu ilk neden fikrinin Tanrı’ya uygulanmıyor oluşundan ötürü karşı çıkmaktadır. Bu hususta tüm ateistler arasında görüş birliği söz konusudur.[52] Teistler ise, Tanrı'nın "ilk neden" olduğu için Tanrı olduğunu, Tanrı'nın da nedenini düşünmenin kısır döngüye neden olacağından mantıksız olduğunu savunur.DüzenEvrenin düzenli ve uyumlu olduğu fikrine ateistler birkaç noktada karşı çıkmaktadırlar. Bunlardan ilki, kaotik evrende düzenli alt parçacıkların olabileceği fikridir. İkincisi, herhangi bir düzenin kesin olarak zeka gerektirdiği görüşünün dayanak açısından yetersizliğidir.Ahlaksal savlar ve adalet fikriTanrı olmazsa ahlak veya adalet olmayacağı savına ise ateistler, bunun sadece insanca bir temenni olduğu ve bir varlığın ispatı için herhangi bir delil niteliği taşımadığı gerekçesi ile karşı çıkmaktadırlar.SonsuzlukSonsuzluk fikrini insanın kavrayamaması ile sonsuzluğu kavrayabilen bir varlığın var olması arasında nedensel bir ilişki göremeyen ateistler, bu iddianın hiçbir şekilde kanıt içermediğini savunmaktadırlar.İmam Gazali’nin inanmakla ilgili görüşü“Ya varsa” ile özetlenebilecek bu iddiaya göre inanan insanın kaybedecek bir şeyi yoktur, ancak inanmayan insan sonsuz hayatı kaybedeceği gibi cehennem azabı ile karşılaşacaktır. Bu fikir, ateistler arasında “tüccar mantığı” olarak değerlendirilmektedir. Ateistlere göre, bir şeyin var olması ile değil de bu işten çıkar sağlamaya odaklanan politik anlayışların felsefi açıdan herhangi bir değeri yoktur.Her şey mümkün olanın en iyisidirDoğadaki ahenk ve uyum konusundaki teist iddiası konusunda ateistlerin görüşü tamamen doğal seçilimle ilintilidir. Uyumlu olmayanın elenmesi ilkesine dayanan bu olay sonucunda ortaya son derece uyumlu bir yapı çıkmaktadır. Bu olgudan yararlanan ateistler, teistleri “insan burnunun gözlük takmak için yaratıldığı” örneğiyle de eleştirirler.Mantıksal ve Ontolojik kanıtlarMantıksal akıl yürütmelerle Tanrı’nın varlığını ispatlama çabaları olarak özetleyebileceğimiz bu maddenin en bilinen örneği Descartes’ın tanrı kanıtıdır. Bu kanıt, Tanrı’yı düşünüyorsak demek ki o vardır, olmayan bir şeyi düşünemeyiz temeline dayanır. Ateistler bu iddiaya pek çok kurgusal kahramanla karşılık vermektedirler. Kanatlı at pegasusu, boynuzlu at unicornu ya da Noel Baba’yı da aklımızda canlandırmamıza rağmen gerçek hayatta karşılıklarının olmadığını ifade ederler.Taş ParadoksuTanrı kaldırmayacağı kadar ağır bir taş yaratırsa onu kaldıramaz. Bu da onun her şeyi yapamadığını gösterir. Tanrı böyle bir taş yaratamazsa bu da onun her şeyi yaratamadığını gösterir.Teizm ve DeizmTeizm, her şeyden önce bir tanrı veya tanrıların var olduğu kabulünün üzerine kurulmuş bir düşünce yapısıdır. Teist görüşte, tanrı veya tanrılar yaratılmamışlardır, olmuş ve olacak her şeyi bilirler, sonsuz kudrete sahiptirler, zaman ve mekandan bağımsızdırlar, bilinen şeyler ile benzerlikleri yoktur. Teizmde çoğunlukla tanrı veya tanrıların evrenin işleyişine müdahale ettikleri inancı hakimdir.Klasik teizm, anılan özelliklere sahip tanrı veya tanrıları kabul ederek her şeyi bu referans noktasından hareket ile açıklamaya çalışır.Deizm düşüncesine göre de evren üstün, yüce bir varlık tarafından yaratılmıştır. Deizm'de, teizmin aksine, tanrının evrenin işleyişine müdahale etmediği fikri hâkimdir.Dinlerin reddiYahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet'in en önemli ortak noktası ve en temel özelliği mutlak bir tanrıya olan inançtır. Her üç dinde de tanrının evreni yoktan var ettiği ve tüm yaratıklarının üzerinde mutlak hakimiyeti olduğu inancı vardır. Tanrının yaratıklarından olan insan ise yaratıcısına mutlak bağımlıdır, günahkardır ve hayatı, ancak tanrısının buyruklarını sorgusuz yerine getirdiği sürece bir anlam kazanabilir. Ateizmin çok çeşidi olmakla birlikte tüm kolları böylesi bir inanışı reddeder.Ateizm tanrının yanı sıra tüm "ruhani varlıkları" da reddeder. Ruhani varlıklar dinî sistemlerin temel direklerini meydana getirdiği için buradan ateizmin tüm dinleri de reddettiği sonucu çıkar. Yani ateizm, Yahudi geleneğinden gelen dinlerin yanı sıra Dinka ve Nuer gibi Afrika dinlerinin de, Roma ve Yunan medeniyetlerinin antropomorfik tanrılarının da, Hinduizm ve Budizmin ruhani kavramlarının da reddidir.Bununla birlikte çok geniş, tarihi, kültürel, bilimsel ve felsefi temelleri olan ateizmi sadece "tanrının ve dinlerin reddi" olarak tanımlamak yetersiz bir açıklama olur.Örneğin Ateizm, Tanrı inancı ile temellendirilmiş bir "iktidar" anlayışını da reddeder. Ancak burada Ateizm'in reddettiği; salt iktidar değil, iktidarın Tanrı inancı üzerine temellendirilmesidir. Bu durum, Ateizm'in tanımının anarşizm olarak yapılmasını mümkün kılmayacağı gibi; Ateizm'in tanımını "tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançların reddedilmesi"nden alıp "dinlere inanmamak" şeklinde tanımlanmasını da mümkün kılmaz. Ateizm, doğrudan din veya siyasi iktidar ile ilgili değil, Tanrı ve metafizik ile ilgili bir kavramdır.Felsefenin temel sorunu, maddecilik ve idealizmKelime anlamı olarak maddecilik demek olan materyalizm, madde dışında hiçbir gerçekliğin olmadığını savunan felsefi görüştür. Ateizmin de en temel felsefi dayanağı olan materyalizm, madde temeline dayandığı için ruh, cin, peri, tanrı, şeytan gibi doğaüstü (madde üstü) tüm kavramları reddeder.Maddeci öğretinin geniş kitleler tarafından anlaşılmasına önemli katkıları olan Marksist filozof Georges Politzer maddeciliği, "...belli ilkelerden hareket ederek doğa olaylarını ve bunun doğal sonucu olarak toplumsal yaşamın olaylarını anlama ve yorumlama tarzı..." olarak tarif eder.Georges Politzer felsefenin temel sorununu "Ya madde (varlık, doğa) başı sonu olmayan, sonsuz ilktir, ve ruh (düşünce, bilinç) bundan türemiştir. Ya da ruh (düşünce, bilinç) başı sonu olmayan, sonsuz ilktir, ve madde (varlık, doğa) bundan türemiştir." şeklinde özetler. Politzer'e göre burada birinci yanıt felsefi maddeciliğin temelini, ikinci yanıt ise felsefi idealizmden gelen bütün öğretilerin temelini oluşturur.Ayrımcılık ve şiddetYerel tanrıları kabul etmemek veya eleştirmek, tarih boyunca toplumlar ve otoriteler tarafından kabul edilmeyen ve zaman zaman cezalandırılan bir davranış olmuştur. Örneğin MÖ 4-5. yy.larda yaşamış filozof Eflâtun -bugün anladığımız anlamdaki- ateizmin toplumu tehdit ettiğini ve cezalandırılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar pek çok ülkede hükümdarların otoritelerini tanrıdan aldığına inanılıyordu ve tanrı fikrine meydan okumak, otoriteye karşı gelmek olarak görülüyordu.Günümüzde ateistler özellikle muhafazakar toplumlarda baskı, ayrımcılık ve hatta şiddetle karşılaşabilirler. Gelişmiş Batılı devletlerde dâhi ateistler çeşitli ayrımcılıklara tabi kalmaktadırlar. Örneğin 1999 yılında Amerika'da yapılan bir Gallup kamuoyu yoklamasında katılımcılara diğer her yönden donanımlı ve kalifiye olsa dâhi, belirli bir gruba mensup adaylara oy verip vermeyecekleri soruldu. Katılımcılardan %5'i kadın bir adaya, %6'sı bir Katolik'e, %8'i bir Yahudi'ye, %8'i bir siyahîye, %21'i bir Mormon'a, %21'i bir eşcinsele oy vermeyeceğini söylerken, katılımcıların %51'i bir ateiste oy vermeyeceğini belirtti.Bazı Müslüman ülkelerde İslam dinin tanrısını kabul etmemenin cezası ölümdür. Bu uygulama birçok İslam ülkesinde ateistlerin ifade özgürlüğünü engellemekte ve ateistlerin can güvenliğini tehdit etmektedir.Cezayir'de ateist ve agnostiklerin Müslüman kadınlarla evlenmeleri yasaktır ve eğer bir koca dinini terk ederse evliliği geçersiz kılınır. Ateist ve agnostikler mirastan pay alamazlar.İran'da üniversiteye girebilmek ve bazı diğer kanunî haklardan yararlanabilmek için vatandaşlar devlet tarafından tanınan (İslam, Hristiyanlık, Zerdüştlük vb.) dinlerden birine mensup olduklarını beyan etmek zorundadırlar.

http://www.ulkemiz.com/ateizm-nedir

Metafizik Nedir

Metafizik Nedir

Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, "fizik bilimlerinin ötesinde kalan" anlamına gelen "metafizik" sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.Metafiziği tanımlamaktaki zorluk Aristotales'in bu alana ismini verdiği yüzyıldan bu yana bu alanın gösterdiği değişimdir. Metafiziğin konusu olmayan konular metafizik içine dahil edilmişlerdir. Yüzyıllarca metafiziğin içinde olan Din felsefesi, Aklın felsefesi, Algı felsefesi, Dil felsefesi ve Bilim felsefesi gibi konular kendi alt başlıkları altında incelenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar metafiziğin konusu içinde yer almış konuların hepsinden söz etmek çok yer tutabilir. Temel metafizik sorunları hep metafiziğin konusu olagelmiş konular olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunların ortak niteliği ise hepsinin ontolojik (varlıksal) sorunlar olmasıdır.İlkeleriMetafizik Mendel'in belirttiğine göre durağanlıktır ve bunun zıddı da diyalektik'tir. Diyalektik de her şeyin değiştiğini savunan bir felsefi akımdır. Hegel'in tanımında metafizik ilkelerini de oluşturmuştur.Özdeşlik İlkesiVarlıklar var olan boyutundadır, degiştirilemezler. Üç varlık vardır, üç boyut vardır ama biz insan oğlu sadece kendi boyutumuz ölçüsünde durabiliriz. Başka boyutlara giremeyiz de, başka boyutları göremeyiz de.Aşılmaz Sınıflandırmalar İlkesiBu ilkede de varlıkların birbirinden farklı olduğu vurgulanmaktadır.Zıtların Karşıtlığı İlkesiZıt boyutların aynı yapıda boyut değiştirmesi.Metafizik kelimenin kaynağıEski Yunan filozofu Aristoteles Fizik ismi verilen bir seri kitap yazmıştır. İlk sürümlerinden birinde Aristoteles'in çalışmaları bazı kitap grupları Fizik 'ten hemen sonra yer almıştır. Bu kitaplar felsefi sorgulamanın temel alanı ile ilgilidir ve o dönemde bir ismi yoktur. Bu sebeple ilk Aristoteles uzmanları bu kitaplara "ta meta ta fizika" yani "fizik ile ilgili kitaplardan sonra gelen kitaplar" ismini vermişlerdir. Bu 'metafizik' kelimenin kaynağıdır.Dolayısıyla etimolojik olarak metafizik Aristoteles'in toplu olarak Metafizik adı verilen kitaplarının konusudur. Etimolojik anlamda 'metafizik' sadece Aristo'nun Metafizik kitabının çalışma konusu manasına gelmektedir.Aristoteles'in bu kitaplarının konusu neydi? Metafizik üç bölüme ayrılmıştır:(1) Ontoloji (2) Teoloji (3) Evren bilim Aristoteles’in bu eserinde incelediği konular daha sonra, metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı aşan konular anlaşıldı. Aristoteles bu eserinde incelenen konulara “ilk felsefe” diyordu. İlk felsefe, yani metafizik, “varlığı, varlık olarak” inceliyor; genel olarak var olmanın koşullarını, kaç çeşit nedenden söz edilebileceğini, var olanların en üst katında bulunan yetkin varlığı yani Tanrı’yı ele alıyor ve açıklıyordu. Metafizik daha sonraları, kapsamı genişletilerek, duyusal görünüşlerin ötesiyle ilgili araştırmaların tümünü ifade etmek için kullanıldı. Skolastikte, metafiziğin konusu ilahiyatla metafizik de, Tanrı’nın varlığını, niteliklerini, yarattığı varlıklarla ilişkilerini ve ayrıca bu varlıkların gerçek niteliklerini inceliyordu. Ancak metafizik, sorunu akıl yoluyla çözmek istiyordu. Sonraları duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü.Metafiziğin; felsefenin geniş alanında yeri olup olmadığına ilişkin tartışmalar yapıldı. Birçok filozofun bu konudaki düşüncelerini özetlemek gerekirse: David Hume’a (171-1776) göre bilgi sezgisel deneylerden gelir. Yargılar dışında hiçbir şey bilinmez ve bunların doğruluğunu ölçmek olanaklı değildir. Neden-sonuç ilişkisi kavramı yanlıştır. Yargılar birbirini izler bunlar bir neden sonuç ilişkisi kurulamaz. Metafizik o halde, var olmayan bilginin arayışıdır. Verimsiz, zaman tüketici ve saçmadır.John Dewey (1859-1952) metafiziğin, felsefenin yararsız ve sahte bir dalı olduğunu ileri sürdü. Immanuel Kant (1724-1804), metafiziğin var olmayan sorunlarla ilgilendiği sonucuna vardı. Matematik ve fizikte, son gerçeklik konusunda geçerli bilgiye erişebilinir. Bu bilgi evrensel olarak doğrudur. Kant’a göre, metafizikçiler bu bilginin gözlenen ya da varsayılan verilerin biçimi ve aralarındaki ilişkiye ait olduğunu gözardı etmektedirler. Deneyimlerin ötesine geçmek olanaklı değildir. Şekilde insanın, bunların aslında ne metafizik, yanlış düşünceler, sezgisel tepkilerin mantıklı düşünceye karıştırılması ve tutarsız görüşler toplamıdır. Metafizik, yanlış düşünce ile karıştırılması ve tutarsız görüşler toplamıdır. Metafizikçiler sezgisel tepkilerin mantıklı düşünceyle karıştırılması ve tutarsız görüşler toplamıdır. Metafizikçiler, sezgisel dünyayla boşuna anlamaya çalıştıkları olgusal dünya, ancak deneyim yoluyla öğrenilebilir. Gerçek (sezgisel), görünür (olgusal) hiçbir zaman bir araya getirilemezler. Bu eleştirilerin zamanla artmasıyla birlikte felsefede metafiziğe oranla bilgi kuramı ağır basmaya başladı. Giderek felsefe eleştirici bir tutum benimsedi.

http://www.ulkemiz.com/metafizik-nedir

Bakır ve Bakır Elementinin Özellikleri

Bakır  1B geçiş grubu elementidir. Kıbrıs'ta kaynakları bolca rastlandığından tüm dillerdeki isimlerinin Cyprium kelimesinden türediği tahmin edilmektedir. Simyacılar tarafından Venüs aynası ile gösterilmiştir.Bakırın önemi, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:    1. Dünya'nın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi,    2. Elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması,    3. Endüstriyel önemi yüksek, pirinç, bronz gibi alaşımlar yapmasıdır. Bakırın Sınıflandırılması     Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50 si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada'da rastlanmaktadır.    Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade orta Afrika’da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17 si bu yataklardan sağlanır.    Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya’nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.Termik (kömür, fuel-oil, motorin, doğalgaz, jeotermal), hidrolik ve nükleer gibi çeşitli enerjilerden yararlanılarak üretilen elektrik enerjisi, genelde uzun mesafelere iletilir; şehir ve köy gibi yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine dağıtılır ve buralarda tüketilir. Çıplak iletkenler, baralar, yalıtılmış hava hattı ve yeraltı güç kabloları ve ek malzemeleri elektrik enerjisi iletim ve dağıtımının başlıca elemanlarıdır. Yakın zamana kadar, elektrik enerji iletim ve dağıtımında, bakır, uygun özellikleri nedeni ile bu alandaki ana iletken malzemesi olmuştu. Bakır, yüksek elektrik geçirgenliği, işlenebilme ve mekaniksel özellikleri iyi olan bir metaldir. Gümüşten sonra en iyi iletken metal bakırdır.    İnşaat Sanayiinde KullanılışıBakır,inşaatlarda beton, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde kullanılır.    Ulaşım Sanayii    Kimya    Kuyumculuk:Bakır,dünyada çok bulunan bir madde olduğu için takı yapımında da kullanılır.    Boya sanayiiakır standartları%99.95 saflıkta bakır    Blister bakır: %97-98 saflıktadır. Fe, S, Au, Ag, Se, Te ve Ni içerir.    Elektrolitik bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    Ateşte rafine edilmiş bakır: %99,9 saflıkta olması istenir.    OFHC (Oxygen-Free High Conductivity, oksijensiz yüksek iletkenlikte) bakır: %99,99 saflıkta olması istenir.Bakır, çeşitli Bakır, çeşitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer şekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. Dünya bakır üretiminin %80’i sülfürlü cevherlerden yapılır.Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışardan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonun gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanan elektroliz elektrokimyasal olayın tersidir. Burada elektrik enerjisi yardımıyla kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirilir. Elektroliz hücreleri bir elektrolit ile temas halinde bulunan iki veya daha fazla elektrottan oluşur ve elektrotlar bir doğru akım kaynağına bağlıdır. Bağlantı anotun pozitif katotun negatif yükleneceği şekildedir. Yani elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doğru akarlar. Devreye akım verildiğinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler.Elektroliz işleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) şeklindedir. Genel olarak üç çeşit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiş tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz işlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluştukları için parçalanma voltajı teorik olarak sıfırdır. Uygulanan hücre voltajı bu nedenle sadece elektrolitin direncinin biraz üstünde olmalıdır. Rafinasyon elektrolizini tarif edecek toplam bir reaksiyon anlamsızdır.    Cu2+ + 2e- → Cu     E° = 0.34 V (anot)    Cu → Cu2+ + 2e-     E° = - 0.34 V (katot)Ayrıca bakınız: Elektrokimyasal potansiyel dizisiAnotta oluşan bir kısım bakır iyonları disproporsiyonlaşır. Burada oluşan bakır toz halinde anot yüzeyinde ve yüzeyden ayrılarak banyonun dibinde anot çamurunda birikir. Pb, Sn, Sb ve Bi anodik olarak çözünürler fakat elektrolit içinde oluşturdukları bileşikler nedeniyle şlam şeklinde yüzerler ve mekanik olarak katot kirliliği yaratabilirlerse de genelde çökerler ve anot çamuru içinde birikirler. Anodik olarak çözümlendirilemeyen Au, Ag, ve Pt gibi elementler anodun yenilmesine paralel olarak anottan ayrılıp banyo dibine inerler ve burada anot çamuru içinde birikirler. Ortalama olarak Au, Ag, Se, Te ve Pb %98 oranında, Sb %60 civarında anot çamuruna geçer. Anot bileşimindeki nikelin %5’i çözünmez ve bakır-nikel karışık kristali halinde anot çamuruna geçer. Aynı şekilde 3 Cu2O·4NiO·Sb2O5'de büyük oranda çözünmeden anot çamuruna gider. Üçüncü grup metaller de bakırla karışık kristal halinde bulunurlar ve anodik çözünme potansiyeli bakıra yakındır. Ancak bu metaller çözünseler bile daha sonra sementasyon sonucu anot çamuruna giderler. Örneğin, gümüş:    Cu + 2 Ag+ = Cu2+ + AgDördüncü grupta yer alan metallerden Se ve Te’ün Cu2S ve Cu2Te halinde anot bakırında bulunduğu ve çözünmeden direkt anot çamuruna geçtiği kabul edilir. Kalay ise bakırla intermetalik bileşik olmasına rağmen tamamen çözünür, ancak CuSO4’lı çözeltilerde çözünürlüğü çok az olduğundan aşağıdaki tepkime uyarınca hidroliz olarak anot çamuruna geçer:    Sn4+ + 2H2O = SnO2 + 4H+Kurşun direkt olarak çözünmeyen PbSO4 oluşturarak anot yüzeyinde kalır. Anot bakırı fazla miktarda kurşun içerirse oluşan PbSO4 yüzeyi tamamen kaplayarak anodun pasifleşmesine neden olur.Rafinasyon ve indirgenme elektrolizleri arasındaki temel fark anot tepkimeleridir. Rafinasyon elektrolizinde anot olarak kullanılan malzeme oksitlenip çözeltiye geçerken, indirgenme elektrolizinde çözünmeyen anotlar kullanılır. Çözünmeyen anotların indirgenme elektrolizindeki görevi iletkenliği sağlamaktır ve yüzeyinde oksijen çıkışı meydana gelir.Oksitli bakır cevherlerin doğrudan, diğerlerinin bir ön işlemden sonra veya bakteriler yardımıyla çözümlendirilmesi sonucu değişen derisimlerde elde edilen sülfatlı çözeltilerden bakırın kazanılmasında uygulanan yöntemlerden bir tanesi de indirgenme elektrolizidir. indirgenme elektrolizinde katot ve anot reaksiyonu ise şu şekildedir:    Cu2+ + 2e- = Cu     E° = 0.34 V    2H2O = O2 + 4 H+ + 4e-     E° = 1.229 Vİndirgenme elektrolizinde satılabilir kalitede katodik bakır üretimi elektrolitteki bakır derişimi litresinde 15 g civarına ininceye kadar mümkündür. 15 g'dan 8 g'a kadar olan derişimlerde yine satılabilir fakat toz veya sünger halde bakır üretilebilmektedir. Bu satılabilirlik sünger bakırın anot fırınında işleneceği açısından geçerlidir.Bir elektroliz olayında elektrolizin hangi şartlarda nasıl gerçekleşeceği, hangi tip anot ve katotlara nasıl tepki vereceği, uygun sıcaklık, akım şiddeti ve gerilim değerlerinin neler olacağı bazı parametrelere bağlıdır. Bu parametrelerden bir tanesi polarizasyondur. Elektrolizi gerçekleştirmek için gerekli olan potansiyel teorik olandan daha yüksek olmak zorundadır. Teorik değer ile pratikte uygulanan değer arsındaki fark fazla voltaj adını alır. Elektrolizde katotta indirgenmeyi gerçekleştirmek için bu fazla voltaj değerlerini aşmak gerekir ve sisteme verilmesi gereken fazla voltajların tümü polarizasyon adını alır.Anot ve katot polarizasyon toplamına parçalanma voltajı da denir. Diğer bir deyişle elektrolizin gerçekleşmesi için sisteme verilmesi gereken en düşük potansiyel değeridir.Bu değer en az indirgenecek iyonun EMK değerine eşittir.Termodinamik hücre potansiyelinin uygulanması ile bir elektroliz işleminin gerçekleşmeyeceği sisteme bazı fazla voltajların da verilmesi gerektiği yukarıdaki açıklamalarda belirtilmiştir. Bu fazla voltajlara ilaveten devredeki dirençleri aşabilecek ilave voltaja da ihtiyaç vardır. Bu dirençlerin başında anot -katot arasındaki elektrolitin direnci gelir. Elektrolitin direnci R, akım I olarak alınırsa Ohm kanunu gereğince uygulanacak potansiyel I*R büyüklüğündedir. Elektroliz esnasında ulaşılması gereken hücre voltajı, tüm fazla voltajlar, parçalanma voltajı ve dirençten kaynaklanan potansiyel düşüşlerin toplamına eşittir.Bir elektroliz olayında kullanılan elektrik enerjisi ile yapılan kimyasal iş arasındaki ilişkiler Faraday Kanunu ile belirlenir.    m = {A\times I\times h\times t \over{z\times 96500}}    m : indirgenen metal miktarı (g)    A : indirgenen metalin mol ağırlığı    I : devreden geçen akım (A)    t : zaman (s)    h : akım verimi (%)    z : elektron sayısı    96500 : Faraday sabitiParçalanma Voltajı, elektrolizin gerçekleşebilmesi için, yani örneğin bakır iyonlarının katodda toplanabilmesi için gereken en düşük potansiyeldir ve anotla kato polarizasyonlarının toplamına eşittir.Ohm kanunu gereğince kablo bağlantılarında ve elektrot-kablo temas noktalarında, sistemden geçen akım miktarı ile doğru orantılı olarak direnç ortaya çıkar, bu direnç potansiyel düşüşlerine yol açar. Elektroliz sırasında ulaşılması gereken hücre potansiyeli bunların toplamına eşittir.    UH = UZ + hT + I*R    UH : hücre potansiyeli (V)    UZ : parçalanma potansiyeli (V)    hT : tüm fazla voltajlar (V) (derişim, aktivasyon, difüzyon, kristalizasyon vb.)    I : akım (A)    R : elektrolit direnci (ohm)Voltaj arttıkça akım yoğunluğu da artmakta fakat belli bir noktadan sonra voltajın artması akım yoğunluğunda hiçbir değişikliğe sebep olmamaktadır ve bu akım değerine limit akım denmektedir. Limit akım uygulanabilecek maksimum akımdır. Genellikle limit akımın üçte biri değerinde çalışılmaktadır. Rafinasyon elektrolizinde aynı bir çözeltiye temas halinde olan aynı bir metal hem anotta hem katotta bulunduğundan, hücrenin elektromotor kuvveti pratik olarak sıfırdır, yani potansiyel farkı oluşmaz. Elektroliz sırasında indirgenecek metal iyonlarının çözeltinin iç taraflarından katot yüzeyine gelmeleri difüzyon, konveksiyon ve migrasyon yolu ile gerçekleşir. Katotun hemen yakınında metal iyonlarınca fakirleşmiş bir bölge oluşur. Buna "difüzyon tabakası" (Nernst diffusion layer) denmektedir. Bu tabaka kalınlığı elektrolizdeki akım şiddetine bağlı olmay:)ıp, hücre potansiyelini arttırmak suretiyle akım yükseltildiğinde faz sınırındaki derişim düşmektedir.Canlı bilimleriyle ilişkisiAskorbit asit, oksidaz, tirosinaz, laktoz ve monoamin oksidaz gibi yükseltgeyici enzimlerin bir parçası olarak birçok bitki ve hayvanda çok az miktarda bulunan bakır, bunların sağlıklı yaşamı için gereklidir. Bakır, bu proteinlerde, oksijen, kükürt ya da azot atomları içeren bağlanma bölgelerinde sıkıca bağlanır.İnsanların normal beslenme rejimi her gün 2-5 mg arasında bakır gerektirir. Kalıtımsal protein seruloplazmin (Kan plazmasında bulunan protein) eksikliği aşağı yukarı bütün dokularda, özellikle beyin ve karaciğerde bakır miktarının artmasıyla birlikte gelişir.

http://www.ulkemiz.com/bakir-ve-bakir-elementinin-ozellikleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0