Arama Sonuçları..

Toplam 91 kayıt bulundu.
Termessos Antik Kenti

Termessos Antik Kenti

Bilindiği üzere, Makedonya’dan çıkıp Anadolu üzerinden Hindistan’a kadar fetihler yapan Makedonyalı general, imparator kral İskender (Alexander) 32 yıllık hayatı boyunca bir çok millete ve ırka boyun eğdirdirmesine rağmen Antalya’nın Korkuteli yolu üzeri 18. km de Güllük dağı (soliymus) eteklerinde kurulmuştur. Bir Psidya ( iç akdeniz dağlık bölgesi kentleri) kenti olan Termessos’u, 30 gün boyunca kuşatmasına rağmen bir türlü ele geçirememiştir…Bir savaş ve strateji ustası olan Büyük İskender; çok akıllı ve zeki, Aristodan dersler almış tarihi çok iyi bilen, Yunan kültürüne ilgi duyan akıllı bir devlet adamıydı. 32 yıllık hayatına bir çok önemli seferler ve savaşlar sığdırmış, dogu ile batıyı iyi analiz edip sentezlemiş , doğuda ve asya’da 70’e yakın şehirler kurmuş büyük bir imparatordur. Ege den başlayan seferlerinden sonra Antalya’nın pamfilya bölgesi olarak adlandırılan, bugünkü Aksu ilçesinde bulunan o zamanın en zengin kentlerinden birisi olan Perge’yi hiçbir zorlukla karşılaşmadan teslim aldı. Söylentiye göre İskender’in yolunda olmayan Termessos’u almasını Pergeli ileri gelenler yönlendirmiş. Çünkü İskender, Pergeden sonra Gordion’u ve Ankara ‘yı almayı planlamaktaydı..Aslında coğrafik açıdanda bakılırsa Termessos’tan geçmek çok mantıklı değildi. Çünkü düz geçitler varken ordusunu kartal yuvasını andıran bir kentin üzerinden, engebeli ve sarp geçitler arasına sokmak çok da akıllıca değildi..Mö 333 te İskender kenti 30 gün boyunca kuşattı..Termessoslu askerler kenti çok cesur bir şekilde savundular..Kent zaten bir kartal yuvasını andırır şeklide korunaklı ve surlarla çevriliydi…İskender’in bu kenti alamamasında bir diğer etken ise, kış ayının yaklaşmasıydı…Bu nedenle kuşatmadan vazgeçmiş ve o sinirle günümüzde Burdur’un Ağlasun ilçesinin hemen yanıbaşındaki bir başka zengin psidya antik keti Sagalassos ‘u ele geçirmiş kentin tüm erkeklerini kılıçtan geçirip kellelerini kazıklara dikmiştir. Savaşcı ve cesur olan Termesosslular komşularına yardıma gitmişler. İskender’e arkadan saldırmışlar; ancak sayıca üstün olan İskender ve ordusu galip gelmiştir..Büyük İskender’in ölümünden sonra ülke , komutanlarınca 7 bölgeye bölünmüştür..Bunlardan bir tanesi olan Anadolu bölgesi (o zamanlar asya minor diye geçiyor ) İskenderin komutanları olan Antigonos ve Alcetas arasında çatışmaya neden olmuştur..Antigonos ile yaptığı savaşı kaybeden Alcetas ,Termessos’a sığınmış, Termesosslular yine bir cesaret örneği göstererek komutan Alcetas’ı Antigonos’a vermek istememişler..Bunun üzerine şehir yeniden kuşatılmış.Ancak Termessos’un ileri gelenleri Antigonos’la gizlice anlaşarak, Alcetas’ı Antigonos ‘a vermeyi planlamışlar..Bunu hisseden Alcetas, kendini öldürmüş ve Antigonos’a ölü bedenini teslim etmişlerdir..Antigonos ta Alcetas’ın tüm organlarını parçalayıp şehrin girişine kazıklara dikerek sergilemiştir..Bu olayın üzerine Termessos’lu gençler bu olaya çok kızmışlar..İçlerinde bazılarının babaları bile varken şehrin tüm ileri gelenlerini öldürmüşler ve Alcetas’ın parçalanmış vücudunu alarak, onun için büyük bir taştan kahramanlık anıt mezarı yapmışlardır. Günümüzde halen bu anıt mezar sağlam bir şekilde durmaktadır..Kaynakça:Ntv zaman yolcusu termessos belgeseliwww.en.wikipedia.orgwww.kulturvarliklari.gov.tr/TR,44896/termessos.html‎Yazar: Adem Meteoğlu     http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/termessos-antik-kenti-1

Albert Einstein Hayatı ve Buluşları

Albert Einstein Hayatı ve Buluşları

Einstein'ın gazetecilere dil çıkarmasıEinstein'ın fizik alanındaki çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık İzafiyet Teorisi ile tanındı.Bu teori üç bölüme ayrılır:Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren Özel Görecelik (1905);Eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren Genel Görecelik (1916);Elektro-manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren daha geniş kapsamlı teori denemeleri.İlk iki teorinin geçerliliği atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerle çok başarılı bir biçimde sınanmıştır; çağdaş fiziğin temel taşları arasında yer alırlar. Einstein'ın atom ile ilgili olarak: "Ben atomu iyi bir şey için keşfettim,ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar." demiştir. Ayrıca birçok kişinin ilgisini çeken "Neden Sosyalizm?" adlı yazısı Monthly Review adlı aylık dergisinin, ilk sayısının, ilk yazısıdır. Yaşamı1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda sağlıklı bir çocuk olduğu anlaşıldı.Einstein: buluş ve çalışmalarındaki esin kaynağını ise kendisi: "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!" sözleri ile açıklamıştır.1921'de Albert EinsteinLise öğrenimini 1894'te İsviçre'de tamamladı ve 1896'da Zürih Politeknik Enstitüsü'ne (ETH) girdi. Sırp asıllı Mileva Maric adlı bir fizik öğrencisi ile evlendi. Mileva, Einstein'nın 1905'te çıkardığı araştırmanın matematik hesaplarında yardımcı olmuştur.1955'te yaşamını yitirene kadar bilim dünyasına pek çok katkıda bulundu. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanında çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.Bern'de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde bir çok araştırma yaptı. Önce atomun yapısı ve Max Planck'ın kuantum teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini hesaplayarak teorisini test etti. Kuantum teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya fotonlar hipotezini kurmasını ve fotoelektrik olayını açıklayabilmesini sağladı.1905 yılında "Annalen der Physik" dergisinde bu çalışmalarını açıklayan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda görecelik teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909'da Zürih Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Prag'da bir yıl kaldıktan sonra, Zürih Politeknik Enstitüsü'nde profesör oldu. 1913'de Berlin Kaiser-Wilhelm Enstitüsü'nde ders verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi.Bir bilim adamı olarak 1. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. . İlk eşinden Hans ve Eduard isminde iki erkek çocuk sahibi olan bilim adamını 1914 yılında eşi terk etti. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yiyecek kıtlığı sırasında mide ağrıları çeken bilim adamına kuzeni Elsa bakmış ve ikinci defa kuzeni Elsa (takma ismi Else) ile evlenmiştir.Einstein'a Amerikan yurttaşlığı belgesi verilirkenYabancı ülkelere birçok gezi yapmakla birlikte 1933'e kadar Berlin'de yaşadı. Almanya'da yönetime gelen Nasyonal Sosyalist (Nazi) rejimin ırkçı tutumu dolayısıyla, pek çok Musevi asıllı bilim adamı gibi o da Almanya'dan ayrıldı. Paris'te College de France'ta ders verdi; burdan Belçika'ya oradan da İngiltere'ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi kampüsünde etkinlik gösteren Institute for Advanced Study'de (İleri Araştırma Enstitüsü) profesör oldu. 1940 yılında Amerikan yurttaşlığına geçti.Küçük oğlu Eduard akıl hastalığı nedeni ile Zürih yakınlarında bir bakım evinde hayatını geçirmiş; büyük oğlu Albert, babası ve annesinin karşılaştığı Zürih Polytechnic'te mühendislik okumuş ve daha sonra University of California, Berkley'de profesörlük yapmıştır. 1955'de Princeton'da ölmüştür; oğlu Albert yanında bulunmuştur.Einstein, İsrail'li diplomat ve politikacı Abba Eban'la birlikte.Üvey kızı Margot Einstein, bilim adamının kişisel mektuplarını özenle herkesten saklamış ve kendisinin ölümünden 20 yıl sonra daha saklı kalmasını vasiyet etmisti. Günümüzde Princeton Üniversitesi tarafından basılan bu mektuplar bilim adamının gizli kalmış özel yaşamı hakkında ilginç bilgiler sunulmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/albert-einstein-hayati-ve-buluslari

Hms Arno Destroyer Batığı

Hms Arno Destroyer Batığı

23.3.1918'de HMS Hope ile çarpıştı ve Çanakkale'de kayboldu. Yer bilgisi yok. 22 Aralık 1914'de Ansaldo tarafından Genoa, İtalya'da Portekiz için yapımı tamamlanmış "Liz" adında bir Savaş Destroyeriydi. Daha sonra mart 1915'de İngiltere tarafından satın alındı ve HMS Arno adını aldı. 1 Temmuz 1915'de görevine başladı. Ağustos 1915'de Suvla çıkarmalarında görev yaptı. Daha çok eskort görevlerini yerine getirmekte kullanılıyordu.  İki tane bacası, iki tane ana direği ve 4 tane 12 pounderlık Qf topu vardı. Topları ön üst güvertenin iki tarafında, bir tanesi ikinci bacanın arkasında ve sonuncusu kıç güvertedeydi. O dönemdeki gemilere göre daha küçük ve daha yavaş olsa da, yapısı ititbariyle çok kullanışlı bir gemiydi. 23 Mart 1918'de 770 tonluk Acorn/H sınıfı HMS Hope destroyeriyle çarpışması sonucu battı ve Çanakkale'de kayboldu. Ağırlık:600 tonBoyutlar:70.1m * 6.7m * 2.1mAna Motor Kuvveti:8000Max Hız: 29 knotÜretici:Genoa'da AnsaldoSilahlar:Gun 4 X IT 3in 7.6cm 50cal 12pdr 18cwt Single Torpedo 3 X BR 18in Mark VII IT 3in 7.6cm 50cal 12pdr 18cwt Single Turret

http://www.ulkemiz.com/hms-arno-destroyer-batigi

İsmet İnönü Evi ve Müzesi (Pembe Köşk)

İsmet İnönü Evi ve Müzesi (Pembe Köşk)

Atatürk’ün en yakyn silah ve siyaset arkadaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün evi, günümüzde Müze Ev olarak başkentin kültür yaşamında önemli bir yere sahiptir. Cumhuriyet Döneminde Ankara’da inşa edilen ilk evlerden biri olan kârgir yapı, birçok siyasal ve kültürel olaya tanıklık etmiştir. İsmet İnönü 1925 yılından ölüm tarihi olan 25 Aralık 1973 tarihine kadar Cumhurbaşkanlığı ve sonrası kısa bir dönem dışında bu evde yaşamıştır. İki katlı ev halen İnönü ailesi tarafından konut olarak kullanılır.             Genellikle ulusal bayram günlerinde ziyarete açılan evde, İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanıma ait önemli tarihsel belgeler, madalyalar, resimler ve giysiler görülebilir. Ayrıca, İsmet İnönü’ye armağan olarak sunulmuş eşyaların bir bölümü de sergide yer alır. Pembe Köşk, İnönü ailesi ile ilgili geçici sergilere de ev sahipliği yapar.             Evin önündeki parkta, heykeltıraş Mine Sonar’ın yapıtı olan İsmet İnönü’nün heykeli ile bahçede heykeltıraş Metin Yurdanur’un yapıtı olan İsmet İnönü ile Mevhibe Hanımı birlikte gösteren bir heykel grubu yer alır . İsmet İnönü, 48 yılını geçireceği Pembe Köşk'ü 1924 yılında bir bağ evi olarak satın alıp, 1925 yılında ailesiyle birlikte taşındı ve 1973 yılına kadar burada yaşadı. Ankara'nın en eski evlerinden biri olan Pembe Köşk, Ankara Başkent olduktan sonra, sosyal ve kültürel hayatımızdaki "ilk"lerin birçoğuna sahne oldu. Atatürk'ün başkanlığını yaptığı toplantılar, devrim çalışmaları burada yaşandı. 22 Şubat 1927'de Ankara'nın ilk balosu burada verildi. İlk konserler, ilk sergiler, ilk ilmitoplantılar, satranç ve bilardo, ata binme, mania atlama yarışmaları bu evde, bu bahçede düzenlendi. Ankara'nın iklimine uygun çiçek ve ağaçların, çamların yetiştirilme deneyleri bu bahçede yapıldı. Yapılanların hepsi İsmet Paşa'nın özel merakları içine giren konulardı. Güzel sanatlara, resme ve heykele çok sesli musikiye çok düşkündü. Genç yaşlarında viyolonsel dersleri almaya başlamıştı. Devlet Konservatuvarlarının kurulmasına, gelişmesine önem vermişti. Hiçbir konser, tiyatro, opera, sergi kaçırmak istemezdi. Spora, ata binmeye düşkündü. Tarımla ilgiliydi. Ağaçları, özellikle çamları tanımakta ustaydı. Okumaya meraklıydı. 8000 kitaplık kütüphanesi vardı. Pembe Köşk'ün öncülük ettiği alanlardan birisi, en önemlisi ise, burada geleneklerine bağlı, çapdaş bir Türk ailesinin yaşamıydı, sergilenen aile mutluluğu idi. İsmet Paşa eşi Mevhibe Hanım ile 1916 yılında İstanbul'da evlendi. Araya çeşitli harpler girince senelerce ayrı yaşadılar, zor günler gördüler. Ancak 1925'ten sonra Pembe Köşk mutluluklarının, ailelerinin yuvası oldu. Hayatta olan en büyük oğulları Ömer İzmir'de, ikinci oğulları Erdal ve kızları Özden bu evde doğdu. Örnek çağdaş bir Türk kadını olan Bayan Mevhibe İnönü bu evde ilk olarak latin alfabesini kullandı, uygar elbiseler giymeye başladı, kadın haklarını savundu ve bütün geleneklerine bağlı kalarak eşinin yanında yer aldı. Yemek odası bu evin en ilgi çeken ve en çok kullanılan kısmı idi. Yapılmasında ve döşenmesinde Atatürk'ün çok emeği geçmişti. Atatürk'ün şöyle bir alışkanlığı vardı: Akşamları arkadaşına telefon eder ve Pembe Köşk'e gelmek istediğini söylerdi. Bazen 10, bazen 20 kişi ile beraber. Fakat evde bu kadar konuk için yemek olup olmadığını sormayı hiç ihmal etmezdi. Var ise mesele yoktu, yoksa, kendi getirirdi. Bu salonda, bu masanın etrafında Atatürk arkadaşlarıyla toplanmış ve dönemin birçok sorunu burada tartışılmış ve çözülmüştür.   PEMBE KÖŞK'ÜN AÇIK OLDUĞU ZAMANLAR VE ERİŞİM ADRESLERİ: Pembe Köşk her yıl 23 Nisan'ı içine alan yaklaşık 1 ay ve 29 Ekim'i içine alan yaklaşık 1 ay olmak üzere iki kez ücretsiz olarak ziyarete açılmaktadır. Açılış tarihleri ve süreleri İnönü Vakfı tarafından bildirilmektedir. ADRES : Şehit Ersan Cd. No:14 Çankaya-ANKARATelefon: 0 312 428 18 41Faks : 0 312 427 15 26E-Mail : inonuvakfi@ismetinonu.org.tr

http://www.ulkemiz.com/ismet-inonu-evi-ve-muzesi-pembe-kosk

Dijital Fotoğraf Devrimi ve Mobil Fotoğraf

Dijital Fotoğraf Devrimi ve Mobil Fotoğraf

18.yy’dan günümüze fotoğraf kültürü coğrafyalara göre değişerek sosyal, kültürel ve tabiki teknoloji anlamında ciddi değişimler gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/dijital-fotograf-devrimi-ve-mobil-fotograf

Kaçırılan Tablette Gılgamış Destanı’nın Bilinmeyen Dizeleri Bulundu

Kaçırılan Tablette Gılgamış Destanı’nın Bilinmeyen Dizeleri Bulundu

Irak’taki bir tarih müzesi ve eser kaçakçısı arasında tesadüfen gerçekleşen bir anlaşma, dünyanın en ünlü hikayelerinden olan Gılgamış Destanı’nın bilinmeyen dizelerini ortaya çıkardı. Yeni ele geçirilen kil tablette, antik Mezopotamya’da yazılan destanın daha önce bilinmeyen bir bölümü bulunuyor. Yeni bulunan bölüm sakin bir yer olduğu düşünülen tanrıların ormanının hem gürültülü hem de renkli bir yer olduğunu gözler önüne seriyor. Yeni dizelerde ayrıca, destanın kahramanlarının çevre bilinci ve yaşadığı iç çatışmalar hakkında da yeni ayrıntılar da yazılı. 2011 yılında, Irak, Süleymaniye’deki Süleymaniye Müzesi, bilinen bir kaçakçıdan 80-90 adet kil tablet satın aldı. Kâr amacı gütmeden internet üzerinden yayın yapan Ancient History Et Cetera’nın haberine göre, Çalıntı tablet. Süleymaniye Müzesi, Irak. Görsel: © Osama S.M. Amin Müze, Amerikan işgalinin başından beri Irak’ın tarihi yerlerinden ve müzelerinden kaybolmuş eserleri geri kazanmak için kaçakçılarla bu çeşit anlaşmalar yapıyor. Satın alınan tabletlerden bir tanesi, Londra Üniversitesi’nde profesör olan Faruk Al-Rawi’nin özellikle ilgisini çekti. Al-Rawi Süleymaniye Müzesi’ne bu tableti kararlaştırılan fiyat olan 800 dolara almasını tavsiye ettiğinde, çivi yazılı tablet hala toz toprak içindeydi. Aynı üniversitedeki, 2000 yılında Gılgamış Destanı’nın yeni bir çevirisini* yayınlamış olan meslektaşı Andrew George’un yardımıyla Al-Rawi 5 gün içinde bu tableti tercüme etti. Tabletin tarihi Süleymaniye Müzesi’ne göre Eski Babil Dönemi’ne (MÖ 2003-1595) kadar gidebilir. Fakat Al-Rawi ve George tabletin biraz daha yeni olduğunu ve Yeni Babil Dönemi’nde (MÖ 626-539) yazıldığını düşünüyor. Gılgamış Destanı’nın Yeni Dizeleri Al-Rawi ve George kısa zamanda, çalıntı tabletin tanıdık bir hikaye anlattığını keşfetti. Tablette anlatılan, bilinen ilk destansı şiir ve bilinen ilk büyük edebiyat eseri olarak görülen antik Babil hikayesi “Gılgamış Destanı”nın kahramanı Gılgamış’ın hikayesiydi. Hikayenin yazıldığı dönem göz önüne alınırsa, büyük ihtimalle her tabletin hikayenin farklı bir parçasını anlattığı birçok tablet üzerine yazılmış olmalıydı. Al-Rawi ve George’un tercüme ettiği ise 5. tabletin daha önce bilinmeyen bir kısmıydı. Bu bölüm Uruk kralı Gılgamış ve Enkidu’nun dev Humbaba’yı yenmek için tanrıların evi olan Sedir Ormanı’na yolculuğunu anlatıyor. Tablet destana daha önce bilinmeyen 20 yeni dize ekliyor. Bu dizelerde ormanın nasıl göründüğü ve ormanda nasıl sesler duyulduğuna dair ayrıntılar bulunuyor. George, LiveScience’a yaptığı açıklamda “Yeni tablet, diğer kaynakların kesildiği yerden devam ediyor, ve Sedir Ormanı’nın kesinlikli huzurlu ve sessiz bir yer olmadığını öğreniyoruz. Orman gürültülü kuşlar ve ağustos böcekleriyle dolu, ve ağaçlarda maymunlar bağırıp çağırıyor” diyor. Saray hayatının parodisini yapar şekilde canavarımsı dev Humbaba (ya da Huwawa), ormanın uyumsuz seslerini ve kakofonisini bir çeşit eğlence olarak görüyor, “Ormanın Kitabı çizgi iflmindeki Kral Louie gibi” diyor George. George ayrıca, Babil öyküsel şiirlerinde, doğal ortamların böylesine canlı tasvirlerinin çok nadir olduğunu da ekliyor. Şiirin diğer yeni bulunan dizeleri, destanın diğer kısımlarında gönderme yapılan ayrıntıları doğruluyor. Örneğin tablet, Enkidu ve Humbaba’nın çocukluk arkadaşı olduğunu, ve canavarı öldürdükten sonra kahramanların en azından ormanı yok ettikleri için biraz pişman olduğunu gösteriyor. George “Gılgamış ve Enkidu sediri Babil’e eve götürmek için kesiyorlar. Yeni tablette Enkidu’nun, ormanı çorak hale getirmenin kötü birşey olduğunun ve tanrıları kızdıracağının farkına vardığını ifade ediyor gibi gözüken bir dize de var. George orman tasvirinde olduğu gibi, bu çeşit bir çevre bilincinin de antik şiirlerde çok nadir görüldüğünü ekledi. Artık temizlenmiş ve tamamen tercümesi yapılmış olan tablet, Süleymaniye Müzesi’nde sergileniyor. Al-Rawi ve George’un bulgularını yayınladığı makaleye buradan erişilebilir. *”The Epic of Gilgamesh: A New Translation” (Penguin Classics, 2000) http://arkeofili.com

http://www.ulkemiz.com/kacirilan-tablette-gilgamis-destaninin-bilinmeyen-dizeleri-bulundu

Bermuda Şeytan Üçgeninin Sırrı Nedir?

Bermuda Şeytan Üçgeninin Sırrı Nedir?

Elinize bir harita alıp bakınca üçgen şeklinde görülen bu bölgede, bu zamana kadar açıklanamayan birçok esrarengiz olay gerçekleşmiştir. Kaybolan gemi, uçak ve insanların sayısı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle uzun bir dönem lanetli yer veya şeytanın üçgeni gibi isimlerle anılmıştır, hatta günümüzde de bu isimleri zaman zaman kullanmaktayız.Bermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun 500.000 mil karelik bir alanını kaplayan, Amerika’nın Atlantik okyanusuna açılan güneydoğu sahillerinde yer alan, kuşbakışı bakıldığında ise Miami, Bermuda ve Puerto Rico sınırları içerisinde kalan üçgen şeklinde bir alandır. Okyanusun bu kısmında yüzlerce gemi ve uçak enkazı bulunur. Son 100 sene içerisinde batan gemi, düşen uçak ve kaybolan insan sayısı 1000’lerle ifade ediliyor. Bu bölgede suyun altında çok büyük mıknatıs maden kaynaklarının yer aldığı ve bu nedenle uçakların bu yoğun manyetik çekimden etkilenerek elektronik sistemlerinin bozulduğu, buna bağlı olarak da düştükleri söyleniyordu. Buna o kadar uzun seneler inanıldı ki, kimilerine göre başka bir açıklaması kesinlikle olamazdı. Fakat diğer taraftan biraz düşünürsek, eğer böyle birşey olsaydı gemiler niye batıyor? Yoksa bir gemiyi bile çekip yutabilecek kadar kuvvetli miydi bu manyetizma? Kesinlikle hayır. Eğer mıknatıs etkisi olsa ve zıt kutuplar prensibiyle gemi çekilse bile, su yüzünde duran bir gemiyi batıracak kadar güç üretebilmesi mümkün olmazdı. Ayrıca o bölgede yapılan ölçümler aşırı veya normalin üstünde bir manyetik alan olmadığını defalarca kanıtladı. Bölgede asıl şüphe uyandıran ise, insanların “denizde beyaz bir su oluşuyor” şeklinde ifade ettikleri sıradışı olaylardı. Bunun üzerine robot kameralı su araçlarıyla yapılan dalışlar sonucunda suyun tabanının bembeyaz bir örtüyle kaplı olduğu görüldü ve batan gemi ve uçak enkazlarının hepsi bulundu. Şu an en kuvvetli ihtimal olarak ortaya atılan güncel teoriye göre, bu tabaka denizin dibinde yer alan büyük doğalgaz kaynağından çıkan gazların suyun altında yüksek basınç ve düşük sıcaklığın etkisiyle katılaşıp beyaz hidrat parçacıkları haline gelmesi şeklinde açıklanıyor. Bu bölgeden aynı zamanda Gulf Stream adı verilen bir sıcak su akıntısı geçer. Suyun tabanındaki hidrat parçacıkları sıcak su akıntısıyla karşılaştıklarında eriyip su yüzüne doğru harekete geçerler. Bunun sonucunda binlerce metreküp doğalgaz suya karışmış olur ve suyun yoğunluğunu çok azaltırlar. O esnada bölgeden geçen bir gemi varsa, yoğunluk farkından dolayı suyun kaldırma kuvveti gemiyi taşıyamaz ve gemi batar. Sıcak su akıntısıyla beraber hidritlerin erimesi bittiğinde su yüzünde oluşan bu beyaz tabaka da yok olur ve gemi sanki az önce orada değilmiş gibi gözden tamamen kaybolur.Aynı şekilde su yüzeyinden havaya dağılan gazlar, atmosferdeki havadan bile daha az yoğunluğa sahiptirler ve aynı sebepten yani yoğunluk farkından dolayı uçaklar hava tarafından yeterli sürtünmeyi alamayıp irtifa kaybederler ve doğalgaz moleküllerinin havadaki oksijeni tutmasından dolayı uçağın motorları yanma için gerekli oksijeni alamayıp dururlar.Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19″ idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi.Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı.Bermuda üçgeninin sırrı çözülmüş fakat herşeyi henüz tam olarak bilinememektedir. İleriki yıllarda “Bermuda Şeytan Üçgeni” olarak bilinen bölgenin, halen yapılmakta olan araştırmaların ışığında herşeyinin öğrenileceğini düşünüyorum.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/bermuda-seytan-ucgeninin-sirri-nedir

Suat Hayri Ürgüplü

Suat Hayri Ürgüplü

Suat Hayri Ürgüplü (1903, Şam - 26 Aralık 1981, İstanbul) Türk siyasetçi. I. Dünya Savaşı'na katılma fetvasını veren Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi'nin oğludur. Lâle Devri Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın soyundandır.Galatasaray Lisesi'nden sonra 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu. Türkiye-Yunanistan 1924 Nüfus Mübadelesi mahkemelerinde çalıştı. Galatasaray Spor Kulübü'nde atletizm yaptı.1929-1932 yılları arasında İstanbul Ticaret Mahkemesi yargıçlığında bulundu.1939 ve 1943 yıllarında Kayseri Milletvekili seçildi. 2. Şükrü Saraçoğlu kabinesinde Gümrük ve Tekel Bakanı oldu.Bakanlığında kahve ithalatı konusunda yolsuzluklar olduğu yolunda dedikodular çıkınca örnek bir davranışta bulundu: “     Adımın da karıştığı kahve yolsuzluğuyla ilgili, bakanlığımda bir komisyon kurulmuştur. Bu teftiş heyetinin selametle çalışabilmesi için, benim, bu bakanlık koltuğundan ayrılmam gerekir; aksi halde, komisyonu etkilerim, sağlıklı bir karar oluşmaz. O nedenle, siyasi ahlak gereği, bakanlıktan istifa ediyorum.     ”Daha sonra Yüce Divan'da yapılan yargılama sonucunda beraat etti. Bu olay halen bazı okullarda idare hukuku dersinde okutulmaktadır.1950 yılında tekrar TBMM'ye dõndü. 1952 yılına kadar Demokrat Parti Kayseri Milletvekilliği yaptı. Avrupa İstişari Meclisi'nde başkan yardımcılığı görevinde bulundu.1952 yılında TBMM'den ayrılarak Bonn Büyükelçiliğine getirildi. 1955 yılında Londra, 1959 yılında Washington, 1960 yılında Madrid Büyükelçiliğine atandı.1961 seçimlerine katılarak Adalet Partisi Kayseri Senatörü seçildi. Cumhuriyet Senatosu'nun ilk başkanı oldu. Bu görevi tamamladıktan sonra 1965 yılında İsmet İnönü'nün başbakanlıktan istifa ettiği 5 Şubat tarihinden 10 Ekim 1965 genel seçimleri sonrasına kadar Adalet Partisi'nin öncülüğündeki koalisyon hükumetinin başkanlığını yaptı. 1966 yılında kontenjan senatörü seçildi. 1972 yılına kadar bu görevde kaldı.26 Aralık 1981 tarihinde saat 06:35'te 13 yıldır muzdarip olduğu kalp hastalığından dolayı vefat etti. Mezarı Edirnekapı Şehitliği'ndedir. AilesiSuat Hayri Ürgüplü'nün babası Hayri Efendi Osmanlı Devleti'nin son döneminde Şeyhülislamlık yapmış bir din adamıydı. Eşi Nigar Hanım ile 1933 yılında evlenen Ürgüplü'nün bu evlilikten Hayri Suat adında bir oğlu vardı. Hayri Suat Ürgüplü ise 1966 yılında Eski Irak Kralı Faysal'ın nişanlısı ve aynı zamanda son Osmanlı Padişahı Vahdettin'in torunu Prenses Hanzade'nin kızı Prenses Fazıla ile evliydi. Bu evlilikten iki torunu bulunmaktaydı.  

http://www.ulkemiz.com/suat-hayri-urguplu

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek… Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu. İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.   Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi. Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı . Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı. Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı. 1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu. Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu. Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü. Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu. 1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu. Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu. Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular. 1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… Telefon nasıl çalışır?  Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir: 1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. 2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. 3. Elektrik enerjisi nakledilir. 4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür. 5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür. 6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür. Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır. Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1. Ses alıcı (mikrofon), 2. Mikrofon akım kaynağı, 3. Ses verici (kulaklık), 4. Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar, 6. Çağırma kadranı. Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır. Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür. Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar: 1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma). 2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma). 3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma). 4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma). 5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü). 6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma). İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir. Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır. İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir. Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994). Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir. Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonun-icadi-alexander-graham-bell

Türk F16 ların Düşürdüğü Rus Su-34 Özelikleri Nelerdir

Türk F16 ların Düşürdüğü Rus Su-34 Özelikleri Nelerdir

Sukhoi Su-24 (NATO raporlama adı: 'Fencer') 1970 ve 1980'li yıllarda Sovyetler Birliği 'nin her türlü hava koşulunda görev yapabilen en gelişmiş havadan tecrit ve saldırı uçağıydı. İki koltuklu, çift motorlu uçak Rusya 'nın ilk entegre sayısal seyrüsefer/atak sistemiyle donatılmıştı. Su-24'ün konfigürasyonu F-111 ile benzerlikler ihtiva eder. Eski Sovyet cumhuriyetleri hava kuvvetleri ve ayrıca başka birkaç ülkede daha halihazırda kullanılmaktadır.1961 yılında Sukhoi Su-7B 'nin hizmete girme nedeni Sukhoi'nin her hava koşulunda nokta hava saldırılarını destekleyecek bir model geliştirme gereksinimiydi. S-28 ve S-32 üzerinde yapılan ilk incelemeler temel Su-7 tasarımının bu görev için gerekli tüm aviyonik sistemleri taşımak için çok küçük olduğunu ortaya çıkardı. OKB-794 yeni uçağın özünü oluşturacak Puma kodadlı gelişmiş bir seyrüsefer/atak sistemi tasarlamakla görevlendirildi. T-6-11962 ve 1963'te Sukhoi 2 adet Tumansky R-21F-300 turbojet motoruyla donatılmış, 2 pilotlu bir S-6 prototipi üretti. Prototip incelendi ancak Puma donanımının geliştirilmesindeki eksikliklerden ötürü herhangi bir sipariş verilmedi.1964 yılında Sukhoi S-58M üzerinde çalışmaya başladı. Uçağın Sukhoi Su-15 önleme uçağının bir modifikasyonu olması düşünülmekteydi. Aynı dönemde güncellenen Sovyet Hava Kuvvetleri gereksinimleri kısa pistlere iniş-kalkış kabiliyeti'ne(İngilizce: short take-off and landing(STOL)) sahip bir alçak irtifa saldırı uçağı gereksinimi doğurdu. İstenilen önemli bir özellik düşman hava savunma sistemlerini geçebilmek için uzun süre boyunca alçak irtifada sesüstü hızlarla uçabilme kabiliyetiydi. Bu ihtiyaçlara cevap verebilmek için uçağın seyir için 2 adet Tumansky R-27F-300 artyakıcılı turbojet ve STOL kabiliyeti için 4 adet Kolesov RD-36-25 turbojet kullanması öngörülmekteydi. Büyük Orion radar anteni geniş bir ön kesit gerektirdiğinden pilot koltukları yanyana yerleştirildi. 6 motorlu yapıyı test etmek için ilk Su-15 prototipi S-58VD uçan laboratuvara dönüştürülüp 1966-1969 yılları arasında uçuruldu.Uçak 24 Ağustos 1965'te T-6 kodadıyla resmi olarak tescil edildi. İlk prototip Mayıs 1967'de tamamlandı ve 2 Temmuz'da Sergey Vladimirovich Ilyushin tarafından uçuruldu. İlk uçuş denemeleri Ekim 1967'de monte edilecek 4 kaldırma motoru olmadan yapıldı. Aynı dönemde R-27 motorları Lyulka AL-21F ile değiştirildi. S-58VD üzerinde yapılan STOL testleri kısa-pist performansı için gerekli olan kaldırma motorlarının normalde yakıt için kullanılacak alanın büyük kısmını kaplayarak önemli ölçüde uçuş menzili kaybına neden olduğunu gösterdi. Ayrıca uçağın STOL'den normal uçuşa geçerken kontrolünün zor olması gövde altına taşıyıcı donanım yerleştirilmesini engellemekteydi.7 Ağustos 1968'de OKB resmi olarak T-6 için değişken kanat geometrisi 'ni araştırmakla görevlendirildi. Sonucunda ortaya çıkan T-6-2I 17 Ocak 1970'te ilk olarak Ilyushin tarafından uçuruldu. Hükümetin uçak üzerinde yaptığı denemeler uçak üzerinde oldukça kompleks sistemlerin bulunması nedeniyle 1974'e kadar devam etti. Her türlü hava koşulunda görev yapabilme kabiliyeti hedefine Orion-A saldırı radarı, Relyef arazi radarı ve Orbita-10-58 görev bilgisayarıyla birlikte çalışabilen Puma seyrüsefer/atak sistemi sayesinde ulaşıldı. Personel için Zvezda K-36D fırlatma koltukları da yerleştirildi.İlk üretim modeli 31 Aralık 1971'de V. T. Vylomov tarafından uçuruldu ve 4 Şubat 1975'te T-6 Su-24 adıyla resmi olarak hizmete alındı.TasarımSu-24, 69° dönebilen küçük boyutlu değişken geometrili kanat yapısına sahiptir. Kanatların dört açı ayarı vardır: Kalkış ve iniş için 16°, farklı irtifalarda seyir için 35° ile 45° ve düşük-irtifa manevralar için 69° minimum en-boy oranı. Değişken geometrili kanat uçağa Sukhoi Su-17 'ye göre kalkış ağırlığı daha fazla olmasına rağmen 230 km/s(143 mi/s) gibi daha düşük iniş hızına izin veren kusursuz bir STOL performansı sağlar. Yüksek kanat yüklemesi kararlı bir düşük-irtifa uçuşu ve minimal rüzgar etkisi sağlar.Su-24 her biri 109.8 kN(24,700 lbf) itme sağlayan iki adet Saturn/Lyulka AL-21F-3A artyakıcılı motora sahiptir.Su-24 motor hava girişleri yanlardadır. İlk 'Fencer-A' uçaklarında bu girişler 17,500 m (57,400 ft) servis tavanında 2,320 km/s (1,440 mi/s), yani 2.18 Mach hıza olanak veren değişken rampalara sahipti. Su-24 neredeyse tamamen düşük-irtifa görevlerinde kullanıldığından ağırlığı azaltmak ve bakım kolaylığı için değişken giriş aktivatörleri iptal edildi. Bu değişiklik düşük irtifa performansını etkilememekle beraber maksimum hız ve irtifa 1.35 Mach ve 11,000 m (36,100 ft)'e düştü. İlk 'Fencer-A' 'nın kutuya benzer arka gövdesi sürüklenmeyi azaltmak için motor etrafında sıkıca şekillendirildi. Revize edilen uçağın burnuna yanyana üç adet anten karenajı eklendi, frenleme paraşütünün yeri değiştirildi ve kuyruk kısmına yeni bir hava girişi konuldu. Bu yeni modeli NATO 'Fencer-B' olarak adlandırmasına rağmen Sovyetler Birliği yeni bir adlandırma kullanmadı.Su-24'ün sabit silahı gövde altına monte edilmiş, 500 mermi kapasiteli seri ateş eden bir adet Gryazev-Shipunov GSh-6-23 topudur. 'Fencer' 'de bu silah kullanılmadığı zamanlarda bir kapağın arkasındadır. Kanat bağlantısında iki adet, dış kanat altında iki adet döner pilon, gövdeye monteli dört adet olmak üzere çeşitli nükleer silahlar da taşıyabilen toplam 8,000 kg (17,600 lb) kapasiteli sekiz adet silah taşıyıcı bulunur. Genellikle, savunma amaçlı iki ya da dört adet Molniya R-60 kızılberisi füze taşınır.İlk 'Fencer-A' ve 'Fencer-B' 'ler sadece eski Sirena radar ikaz alıcısından oluşan ve dahili karıştırma sistemi olmayan sınırlı bir elektronik karşı-tedbir sistemine sahipti. Daha sonraki üretimlere hava girişlerinin yanlarında ve arka kuyruk dikmesi üzerinde üçgen antenleri olan daha kapsamlı radar ikaz, füze ikaz ve elektronik karşı tedbir sistemleri yerleştirildi. Bu modeller NATO tarafından 'Fencer-C' olarak adlandırmasına rağmen Sovyetler Birliği yine ayrı bir adlandırma kullanmadı. Bazı 'Fencer-C' ve Su-24M 'Fencer-D' 'lerde kanat altında, diğerlerinde kuyrukta Chaff/Flare atma sistemleri mevcuttur. Mürettebat : 2 PilotUzunluk : 22.67 metreYükseklik : 6.19 m metreKanat açıklığı : 17.63 metreAğırlığı : 35,910 kgServis tabanı : 11,000 metreHız : 3.1 machMotor : 2 adet Saturn/Lyulka AL-21F-3A turbojetsMotorun İtiş Gücü : 75 kNTAŞIYABİLDİĞİ SİLAHLAR1 adet GSh-6-23mm top4 adet Kh-23 (AS-7 ’Kerry’)4 adet Kh-25ML (AS-10 ’Karen’)2 adet Kh-28 (AS-9 ’Kyle’)2 adet Raduga Kh-58 (AS-11 ’Kilter’)3 adet Raduga Kh-31P2 adet Kh-29L/T (AS-14 ’Kedge’)2 adet Kh-592 adet R-60 (AA-8 ’Aphid’)2 adet R-73 (AA-11 ’Archer’)2 adet KAB-500KR2 adet KAB-500L Sovyetler 1984'te Su-24'leri Afganistan 'da ve 1990'larda Çeçen savaşında kullandılar.Su-24 yaklaşık 1400 adet üretilmiştir. Azerbaycan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Ukrayna 'da halihazırda çok sayıda Su-24 kullanılmaktadır. 321 adet Rusya Hava Kuvvetleri 'nde 94 adet Rusya Donanması 'nda olmak üzere yaklaşık 415 adet Su-24 halen Rusya tarafından kullanılmaktadır.Su-24'lerin Rusya tarafından 2008 Güney Osetya çatışmalarında Gürcistan hedeflerine karşı kullanıldıklarına dair raporlar bulunmaktadır. Moscow Defense Brief dergisi iki adet Su-24'ün Gürcistan yerden havaya savunma gücü tarafından düşürüldüğünü bildirmiştir. 19 Aralık 2008'de bir Su-24M bombardıman uçağı güneybatı Rusya'da Voronezh kenti yakınlarında düşmüştür. Rusya Savunma Bakanlığı ilk gelen bilgilere göre kazanın uçuş kontrollarındaki bir arızadan kaynaklandığını ve pilotların atlayarak uçağı tahliye ettiğini bildirmiştir.Rusya ekonomisinin koşullarına göre Su-24'lerin Sukhoi Su-34 ya da daha üstün bir uçakla değiştirilmesi planlanmaktadır. Su-24 Hangi Ülkeler Tarafından KullanılıyorAzerbaycan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Ukrayna 'da halihazırda çok sayıda Su-24 kullanılmaktadır. 321 adet Rusya Hava Kuvvetleri 'nde 94 adet Rusya Donanması 'nda olmak üzere yaklaşık 415 adet Su-24 halen Rusya tarafından kullanılmaktadır.  

http://www.ulkemiz.com/turk-f16-larin-dusurdugu-rus-su-34-ozelikleri-nelerdir

HMHS Britannic Nedir?

HMHS Britannic Nedir?

HMHS Britannic, White Star Line şirketinin 3. ve en son ürettiği büyük sınıf yolcu gemisidir. Ürettiği, Titanic ve Olympic’ten sonra denize indirilen Britannic, aynı zamanda bu iki geminin bir kopyası olarak tasarlanmıştır. Birebir aynı olan bu 3 gemiden en genişi Britannic’tir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde üretilen bu 3 gemiden Titanic ve Britannic, uluslararası sularda batmıştırlar. Britannic, İrlanda’nın Belfast şehrinde üretilmiştir. Gemi, yolcu taşımacılığı için üretilmemiş ve doğrudan hastane gemisi olarak tasarlanmıştır. Gemi, Yunanistan’ın Kea Adası açıklarında, bir mayına çarpmış ve bunun sonunca batmıştır. Geminin batığı 80m’lik bir derinlikte yer almaktadır.21 Kasım 1916’da Birinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan’nın Kea Adası açıklarında bulunan mayına çarparak batan Britannic, çarpmanın ardından yaklaşık olarak 55dk içersinde batmıştır. İkiz kardeşi Titanic’in aksine, çok fazla kişinin kurtarılabildiği bu kazada, yaklaşık olarak 30 kişi hayatını kaybetmiştir. Oysa Titanic’te, 1500 fazla yolcu hayatını kaybetmişti. Brittanic’te kaza gecesi, 1066 kişi vardı. Bunlar hasta, yolcu ve doktorlardan oluşmakta olan bir kafileydi. Ayrıca gemi Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere ve müttefiklerine sağlık yardımı sağlamaktaydı. 1066 kişiden sadece 30’u yaşını yitirirken 1036 kişi bu kazadan sağ kurtulmayı başarmıştır.Britannic, Birinci Dünya Savaşı’dan batmış olan en büyük gemi olarak kayıtlara geçmiştir. White Star Line tarafından üretilmiş olan Britannic, döneminin en büyük gemisi olarak kabul edilmiştir. Batık 80m’lik bir derinlikte yer aldığından birçok araştırmaya da imkan sağlamıştır. Hatta ikiz kardeşi olan Titanic’in 4000m’lik bir derinlikte olması sebebiyle, birçok araştırma Britannic, ile yapılmıştır. Titanic’in batmasının ardından tamamlanan Britannic, teknik anlamda Titanic’in daha ilerisinde biri gemiydi. Motor ve kazan dairesi, Titanic’e göre daha gelişmiş olarak tasarlanmıştı. Britannic’te toplam 48 adet kurtarma botu bulunmaktaydı. Bu botlar ile toplam 3600 kişi kurtarılabiliyor olması onu ikiz kardeşi olan Titanic’ten daha güvenli kılıyordu.23 Aralık 1915’te hizmet vermeye başlayan Britannic, Harland ve Wolff tarafından üretilmiştir. Dünyanın halen en büyük gemi üreticilerinden biri olarak kabul edilen bu şirket diğer iki gemiyi de üretmiştir. Kraliyet Donanması’na hizmet veren Britannic, Titanic’in batması sonrasında RMS Gignatic adını alsa da sonradan isim tekrar değiştirilmiş ve ilk haline geri dönüş söz konusu olmuştur. Gemi, 269.06m uzunluğa sahipti, ayrıca 9 kattan oluşmaktaydı. Saate ki maksimum hızı ise, 43km olarak tescillenmişti. Bu o dönem için oldukça iyi bir süratti. Gemide kaza günü bulanan 1066 kişiden 860’ı mürettebattı. 789 kişi kapasiteli olarak tasarlanan bu geminin 300 yaralı ve 489’da hastane çalışanı taşıyabilme kapasitesi vardı.Yazar: R. Emir Karasuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/hmhs-britannic-nedir

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Sahası Hakkında Bilgi Oyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve her yönde en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahası yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır. Sahayı çevreleyen çizgiler 5 cm kalınlığındadır.   Oyun Sahasının Yüzeyi: Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır. FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır.Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır. Oyun Alanının Üzerindeki Çizgiler: Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminin ve diğer çizgilerin renklerinden farklı ve açık renkte olmalıdır. Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir. Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler ; bununla beraber orta çizgi kalınlığının, bütünüyle, her iki oyun alanının da sınırları içerisinde olduğu kabul edilir. Bu çizgi filenin altından iki yan çizgi arasında uzanır. Hücum çizgisi: Her oyun alanında, arka kenarı, orta çizginin tam ortasından 3 m geride çizilmiş bir hücum çizgisi, ön bölgeyi belirler. Ön bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka kenarıyla sınırlıdır. Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır. Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindeki sahadır.Bu bölgenin yan sınırları, dip çizgilerden 20 cm geriye, yan çizgilerin uzantısı olarak çizilen 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder. Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisinin yazı hakemi masasına kadar olan uzantısı ile sınırlıdır. Libero değişim bölgesi: Libero değişim bölgesi, serbest bölgenin, takım sıraları tarafındaki bir bölümü olup, hücum çizgisi uzantısından dip çizgiye kadar olan alanla sınırlandırılmıştır. Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır. Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası, her bir dip çizgi uzantısının dışında olacak şekilde, kontrol sahası içinde yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler. File: File, düşey olarak orta çizginin üstünde yer alır ve erkekler için 2.43 m, bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 ile 10 m uzunluğundadır ve 10 cm lik karelerden oluşan siyah iplerden yapılmıştır. Anten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapındadır. Antenlerin her birinin 80 cm lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder. Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler. Voleybolun Tarihi Gelişimi 1891'de gene bir YMCA öğretmeninin, James Naismith'in bulduğu basketbol oyunundan yararlanabilirdi, ama bu oyun koşuya dayanan, çarpışmalara yol açan, gençlere yönelik bir oyundu, yaşlılara göre değildi. Tenis vardı, ama ona da, raket, çevresi telli düzgün bir alan gibi, her zaman, her yerde bulunmayan şeyler gerekliydi. Üstelik de, tenisi iki, en çok dört kişi oynuyordu. William G. Morgan daha çok sayıda insanı, daha kısa bir sürede, topluca, fazla yorucu olmayan bir hareketliliğe sokmak istiyordu. Yeni bir oyun düşündü. Tenis ağını yükseltip yerden 1.80-1.90 metreye gerdi. uzun boylu bir insanın başı hizasında. Basket topunun iç lastiğini çıkarıp top olarak kullandı. (O zamanki basket toplarının dışı deri olur, içlerine lastik kese sokulup şişirilirdi.) Filenin iki yanına geçen iş adamları bu lastiği kendi alanlarında yere düşürmemeye, filenin öbür yanına atmaya çabalıyor, parmakları, avuçları, yumrukları, kollarıyla istedikleri gibi vuruyorlardı. İç lastiğin hafif geldiği görülünce, basket topu denendi, ama o da hem çok büyük, hem de ağırdı. Bunun üzerine bir firmaya özel bir top yaptırıldı. Gene dışı deri, içi lastik keseli, daha küçük, daha hafif bir top. (Ölçüleri bakımından günümüzdeki voleybol toplarına çok yakın bir toptu bu.) İşadamları filenin iki yanından güle oynaya bu topu öbür yana atmaya, kendi alanlarında yere düşürmemek için sağa sola koşuşmaya giriştiler. Ne oyun alanı sınırlıydı ne de oyuncu sayısı. gelenler ikiye ayrılıyor, oyun alanını istedikleri gibi belirliyor, başlıyorlardı oynamaya.William G. Morgan amacına ulaşmış, çarpışması, itişmesi olmayan, tehlikesi az, çok temiz, yoruculuğu ise, oyuncu sayısını azaltıp çoğaltarak, oyun alanını küçültüp büyüterek istendiği gibi ayarlanabilen, son derece eğlenceli bir oyun bulmuştu.Kısa sürede Mintonette'e merak salanların arasında bir doktor (Dr Frank Wood), bir de itfaiye şefi (John Lynch) vardı. bu iki Mintonette'çi, William G. Morgan'la birlikte, oyuna kurallar koymaya başladılar.Ertesi yıl, 1896'da, Springfield koleji'nde düzenlenen bir YMCA beden eğitimi öğretmenleri toplantısında, Mintonette'den söz açılınca, oyunu tanıtmak amacıyla bir gösteri maçı yapılması önerildi. William G. Morgan hemen gidip Holyoke'dan beşer kişilik iki takım getirerek delegeler önünde oynamalarını sağladı, o güne kadar konan kuralları açıkladı. Takımlardan birinin kaptanı Belediye başkanı J.J. Curran, öbürünün kaptanı itfaiye şefi John Lynch'di.Eğlence voleybolu kısa sürede bütün dünyada yayıldı. Çok sevildi, durmadan gelişti. Çin'de balıkçılar balık ağlarından file yapmış voleybol oynuyorlar. Soldaki takımda altı kişi olduğu görülüyor. File önü sıçramaları, smaç, blok bilinmektedir.1896'da Springfiald Koleji'nde yapılan gösteriden sonra, istek üzerine, William G. Morgan o güne kadar geliştirdikleri kuralları yazarak toplantı yöneticilerine sundu. Bunun üzerine bir komite kurulup voleybol oyununu incelemek, geliştirmek, kurallarını belirlemekle görevlendirildi. YMCA dernekleri voleybolu kısa sürede bütün Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada'ya yaydıkları gibi, misyonerler aracılığıyla başka ülkelere de götürdüler. J. Howard Crocker Çin'e, Franklin Brown Japonya'ya Dr. J.H. Gray Burma'ya, Hindistan'a, daha başkaları Güney Amerika, Avrupa, Afrika Ülkelerine bu eğlenceli oyunu yarışırcasına yaydılar. 1910 Yılında Filipinlere giden Elwood S. Brown ise orada voleybolu tanıtmakla kalmadı, üç yıl sonra, 1913'de, yapılmasına öncülük ettiği Manila Uzak Asya Oyunları'nda voleybolunda yer almasını sağladı.İlk Smaç Ne zaman Atıldı 1913 Manila Uzak Asya Oyunları'nın voleybol tarihinde önemli bir yeri vardır. Daha önce parmaklarla, ellerle, yumruklarla, kollarla, avuçlayarak, okkalayarak topu karşı alana atmaktan başka bir özelliği bulunmayan eğlence voleyboluna bu tarihte ilk olarak "Smaç" hareketi girmiştir. günümüzün insanı "voleybol" denince her şeyden önce smaç hareketini düşünür. 1913'e Kadar ise voleybolda böyle bir hareket yoktu. Amerikalılar voleybolu bulmuş, geliştirmiş, dünyaya yaymış, ama oyuna smaç hareketini Filipinliler sokmuştur. Demek ki "Eğlence voleybolu"nun bulucusu Amerikalılar; günümüzün çok sevilen sporu "Güç voleybol"una geçişi sağlayan "smaç" hareketinin bulucusu da Filipinlilerdir.Servis karşılamada, yer savunmasında, parmaklar yerine manşetin kullanılmaya başlanması, dünya voleybolunun görünümünü kısa bir sürede değiştirdi.Eller kendi alanında tutularak yapılan blok, "pasif blok", yalnız yüksek paslarla voleybol oynandığı sürece smaçla eşit durumdaydı, smaç karşısında "çaresiz" değildi. Pas yüksek atılıyor, ikili blok vuruş yerine gidiyor, smaçör sıçrayıp vuruyor, blok da topun geçeceği alanı kapatıyordu. Sonra, file önüne birdenbire gelip alçak ya da kısa paslarla vurulan smaçlar başlayınca, ikili blok kurulamaz oldu. Tekli blok ise, tam yerinde, tam zamanında çıkılsa bile, eller kendi alanında tutulacağından, "çaresiz" kalıyordu. Smaçör tekli bloğun sağından, solundan kolayca geçebiliyordu.Burada sözünü ettiğimiz "kısa" smaçlar, aşağıda özelliklerini anlatacağımız Asya voleybolunun erken sıçramayla vurulan kısa smaçları değildir. Bazı antrenörler, Asya voleybolunu küçümsemek, yeni bir şey olmadığını belirtmek amacıyla, "Biz vurmuyor muyduk, bizde vuruyorduk kısa, hem de ne biçim vuruyorduk !" gibi sözler ederler. Oysa Asya voleybolunun kısa smaçı ile Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaç aynı şey değildir.Top filenin üstünden çok yüksek geçmiyor, ama Japon oyuncular ellerini karşı alana sokmadan pasif blok yapmışlar. 1964'den önce bu uygulama, kurallara göre bir zorunluluktu.Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaçta, oyuncu fileye hızla yaklaşır, top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz sıçrayıp vurur. Vurulduğu anda top ölü noktadadır, yükselişi bitmiş bir an havada durmuştur. Karşıdaki blokçu da top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz, smaçörle birlikte sıçrar. Blokçu ellerini kendi alanında tutup eski kurala göre, pasif blok yaparsa, smaçör fileye dik vurmadığı kadar hep geçecektir. Pas fileye çok yakın atılmamışsa, top fileye değmez bile. İşte eller karşı alna sokularak yapılan aktif blok smaçörün bu kesin üstünlüğünü ortadan kaldırmıştır. Pasörün elinden top çıktıktan sonra sıçrayan bir smaçörün, aynı anda sıçrayarak ellerini karşı alana sokan, topa yaklaştıran bir aktif blokçuyu geçmesi kolay değildir. Bu durumda başarı oyuncuların üstünlüğüne, ustalığına kalır.Blokta ellerin karşı alana geçebileceği kuralı, kısa paslardaki gelişmeyle birlikte bozulan smaç ile blok dengesini yeniden sağlamak için kabul edilmişti. Ama bu kural değişikliğinin voleybol üzerindeki etkileri inanılmayacak kadar büyük oldu. Dünya voleybolu iki ayrı oyun tarzına yöneldi.1970 Dünya Şampiyonası'nda en büyük smaçör seçilen Dimitar Zlanatov'a yüksek toplarda aktif blok yapmak olanaksızdı. Topa iyice yukardan vuran bu smaçörü Doğu Alman blokçular çok geç pasif blok çıkarak durdurmaya çalışıyorlar.1966'da Çekoslovakya'da yapılan altıncı Erkekler Dünya Şampiyonası'nda Japonlar bu yeni anlayışlarıyla oynadılar. Üstün teknik isteyen, çok hata yapma olasılığı yaratan, sürekli sıçradığı için son derece yorucu olan, uzun çalışmaları gerektiren, bu yeni, izlenmesine doyulmayan voleybol, dereceye giremedi. Beşincilikte kaldı. Çekler hatasız yüksek voleybolları ile birinci olurken, kısa smaçlarla süslenen bir yüksek voleybol oynayan Rumenler ikinci oldular. Ancak on birinci olabilen Amerika Birleşik Devletleri'nin yetkilileri ise antrenörlerine Avrupa voleybolunu inceleme görevini vermek gereğini duydular.Ertesi yıl, 1967'de, Türkiye'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda, Sovyetler Birliği, Polonya, Romanya, Çekoslovakya, Fransa, Arnavutluk, İsrail, Hollanda takımlarının, azda olsa, Japonları taklit eden hareketler yaptıkları görüldü. Bir yandan bu hareketler deneniyor, bir yandan da herkes birbirine Japon voleybolunu anlatıyordu.Gene 1967'de, Tokyo'da yapılan beşinci Kızlar Dünya Şampiyonası'nda, Japonya'nın arkasından Amerika Birleşik Devletleri'nin ikinci olduğu görüldüyse de, bu silkinme o kadarla kaldı.1966 Dünya Şampiyonası'nda ilgileri üstüne çeken Doğu Almanya erkek takımı, 1972'ye kadar, çok yüksek blokları, blok üstü smaçları az hatalı voleybolları ile hep söz sahibi göründülerse de, 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları'nda gene Sovyetler Birliği öne çıktı. Japon erkekleri ise ikinci oldular. Çok önemli iki maçı 3-2 veren Japon takımı ilk iki set karşısındakileri şaşkına çeviriyor, ama arkasını getiremiyor, kendi hızına, insan dayanıklılığını aşan hızlı oyununa yenik düşüyordu.Kızlarda da ilk iki dereceyi aynı ülkeler aldı :1. Sovyetler Birliği; 2. Japonya1970'de, Sofya'da yapılan yedinci Erkekler Dünya Şampiyonası'na Japonya'nın uzun boylu bir takımla geldiği görüldü. Turnuvanın boy ortalaması en yüksek takımıydılar. Artık yalnız hızlı oynamıyor, araya yüksek paslar da sokuyorlardı.1968 Olimpiyat Oyunları'nın şampiyonu Sovyetler Birliği takımı. Voleybola Japonların getirdiği manşet benimsenmiş, çok güzel bir stille uygulanıyor. Üç metre içini almış olan oyunculardan ikisi de pas atacak yetenekteler, top ne yana gitse sağlıklı bir yüksek pas çıkacak. Arkadan kaçan 1 numaralı pasör pas atarsa öndeki 12 numaralı oyuncu bir kısa sıçraması yapacak. Vurmak için köşeleri tekli bloğa bırakmak gibi bir kaygısı yok. Çünkü köşelere kule pas atılacak. Uzun boylu, uzun kollu, çok güçlü iki dev smaçör, yatay hızdan yararlanarak iyice yükselmek, bloğun üstünden vurmak için oyun alanının dışına açılmışlar. Doğu Avrupa voleybol anlayışının en üst düzeyde bir uygulaması.Hızlı, aldatıcı hareketlerle oynanan voleybol fizik yetersizliğinin, daha doğrusu boy kısalığının yarattığı bir tarzdır, ama uzun boylular hızlı oynayamaz diye bir kural yoktur. Yukarda da söylediğimiz gibi, 1970'de Sofya'ya gelen Japon takımı uzun boylu bir takımdı.1972 Münih Olimpiyat Oyunları'nda, beklendiği gibi, erkekler şampiyonu Japonya oldu. Kızlarda ise Sovyetler birinci, Japonlar ikinci sırayı aldılar. İşin çok ilginç yanı, üçüncü ile dördüncünün de Asya takımları, Kuzey Kore ile Güney Kore kız takımları olmasıydı.Voleybolda bir "Asya okulu" kurulduğu, ayrıca bu anlayışın bütün dünyayı etkisinde bıraktığı, voleybol oyununa yepyeni bir görünüm verdiği artık yadsınamazdı. Oysa alışkanlıkları içinde rahat eden, değişiklikten hoşlanmayan, yeni şeyleri araştırmanın, öğrenmenin yorgunluğuna katlanmak istemeyen tembel kafalar, "Asya voleybolu" nu gelip geçici bir yenilik saymak, küçümsemek yanılgısına düşmüş, uzun süre direnmişlerdir.Çağdaş Voleybolun Gelişimi 1974'de Meksika'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası'nda takımlar şöyle sıralandı : 1-Polonya; 2-Sovyetler Birliği ; 3-Japonya ; 4-Doğu Almanya. Bu sıralama ilk bakışta "Asya voleybolu" nun üçüncülüğe itildiği izlemini verebilir, ama gerçek şudur : Asya voleybolu artık şaşırtıcı bir yenilik değildi, getirdiği üstünlükler, 1974 yılında, bütün dünyaca biliniyordu. Örnekse, Doğu Avrupa takımları yeniden öne çıkarken, ilk olarak Japonlarda gördükleri hareketleri de kullanıyorlardı. Yani artık iki anlayış çarpışmıyor, iki anlayışı da özümleyen çağdaş voleybol, birtakım değişiklikler, çeşitlemelerle, bütün takımlarca oynanıyordu.( Bu arada Polonyalıların üç metre dışından smaçları gibi ilginç yenilikler de görülmekteydi).1974 Dünya Şampiyonası'nda kızların sıralaması ise şöyle oldu: 1-Japonya 2-Sovyetler Birliği 3-Güney Kore. Burada da yanlış bir izlenime kapılmamak, "Kızlarda Asya voleybolu üstünlüğünü sürdürüyordu," diye düşünmemek gerekir. Anlayışlar arasında artı öylesine bir uzaklık kalmamıştı.Bu değişik servis bekleyişlerinin arkasında uzun çalışmaların, birtakım deneylerden alınan sonuçların yattığı bir gerçektir. Asya voleybol anlayışını, bir ülkenin uygulamalarından olduğu gibi kopya etmek söz konusu değildir günümüzde. Her ülke çağdaş voleybola kendi yenilikleriyle katkıda bulunmaktadır.Servis bekleyişleri de değişik bu takımların. Japonlar genellikle beşli kırık hat W bekleyişi yapıyorlar. Polonyalılar U bekleyişi denen dörtlü bekleyişi yapıyorlar. Sovyetlerin, çeşitli bekleyişler arasında, L bekleyişi denen, üç smaçörü sol başta toplayıp birden açılarak fileye saldırmalarını sağlayan bir bekleyişleri var.Görüldüğü gibi, günümüzde artık yatık voleybol mu, yüksek voleybol mu bir tartışma yapılamaz. Hızlı voleybolu, her türlü pasıyla çağdaş voleybolu çeşitli ülkeler nasıl oynuyorlar, bunu araştırıp incelemek gerekir.Voleybolun Dünyaya Yayılışı 1976'daki Montreal Olimpiyatları'nda gene Polonya birinci, Sovyetler Birliği ikinci sırayı aldılar. Japonya dördüncülüğe indi. Üçüncülüğü ise yeni bir takım, Küba kazandı. Kızlarda sıralama değişmedi : 1-Japonya; 2-Sovyetler Birliği; 3-Güney Kore. Burada üstünde durulması gereken şey, Doğu Avrupa ile Asya takımlarının arasına bir Amerika takımının girmesidir. Önceleri yalnız Doğu Avrupa'da oynanan yüksek düzeydeki voleybola, sonradan Doğu Asya ülkeleri katılmıştı, şimdiyse ortaya bir de Amerika takımı çıkıyordu. Demek ki çağdaş voleybol bir yayılmayı getirmekteydi.1978'de Roma'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası bu bakımdan çok ilginç bir görünümle sona erdi:1-Sovyetler Birliği; 2-İtalya; 3-Küba; 4-Güney Kore. Yörelere göre sıralarsak:1-Doğu Avrupa; 2-Batı Avrupa; 3-Orta Amerika; 4-Doğu Asya. Oldukça şaşırtıcı bir sonuç.Gerçi voleybolun çok yaygın bir spor olduğu hep bilinirdi, dünyanın her yanında voleybol oynanmaktaydı, ama yüksek düzeydeki voleybol belli yörelerin sporuydu. Anlaşılan bu durum artık değişiyordu.1978'de Sovyetler Birliği'nde yapılan Kızlar Dünya Şampiyonası'nda da değişik bir görünüm çizildi: 1-Küba; 2-Japonya; 3-Sovyetler Birliği;4-Güney Kore; 5-A.B.D 6-Çin.Kızlar dünya şampiyonalarına daha önce yalnız bir kez, 1974'de, katılıp yedinci olan Küba birinciliği kazanmış; 1967 yılı ikincisi A.B.D. on birincilik, on ikincilik gibi derecelerde dolaşırken, yeni bir atılımla beşinciliğe yükselmiş; 1956 yılı altıncısı Çin, 1962'de dokuzunculuk, 1974'de on dördüncülük gibi iki dereceden sonra yeniden altıncılığa ulaşmıştı.1980'deki Moskova Olimpiyatları'na bazı ülkeler siyasal nedenlerle sporcularını göndermediler. Bu arada, A.B.D.'nin uzun emeklerle hazırlanan, ne yapacakları merakla beklenen kız voleybolcuları da yarışmalara katılamadı.İlk dereceleri, başlangıç yıllarında olduğu gibi, Doğu Avrupa ülkeleri paylaştılar.Dünya voleybolunu zorlayan yeniler. 1982 Kızlar Dünya Şampiyonası: Altın Çin'in, Gümüş Peru'nun, Bronz A.B.D.'nin.Görüldüğü gibi, ilk on beş dereceye giremeyen, şimdilik, yalnızca Afrika ülkeler.Bu düzeyde takımlar, gelip geçici çalışmalarla yetiştirilemeyeceğine göre, dünyanın dört bir yanında, durmadan yaygınlaşan bir "güç voleybolu" etkinliğinin sürdürülmekte olduğunu söyleyebiliriz.Voleybol Kronolojisi    1895: William G. Morgan voleybol oyununu yarattı.    1900: Oyun için özel bir top kullanılmaya başlandı.    1916: Filipinler'de, hücüma dönük pas ve smaç organizasyonu tanıtıldı.    1917: Set sayıları 21 sayıdan 15 sayıya değiştirildi.    1920: Üç vuruş ve arkadan hücum kuralları eklendi.    1930: İlk iki kişilk sahil oyunu oynandı.    1947: Uluslararası Voleybol Federasyonu (Federation Internationale De Volley-Ball - FIVB) kuruldu.    1948: İlk 2 kişilik sahil turnuvası düzenlendi.    1949: İlk Dünya Şampiyonası Çekoslovakya, Prag'da gerçekleşti. Çekoslovakya şampiyon oldu.    1952: Bayanlar arası ilk Dünya Şampiyonası Moskova'da yapıldı ve Sovyetler Birliği şampiyon oldu.    1964: Voleybol Tokyo Olimpiyatlarında oyunlara eklendi.    1983: Profesyonel Voleybol Birliği (AVP) kuruldu.    1986: Bayanlar Profesyonel Voleybol Birliği (WPVA) kuruldu.    1990: Dünya Ligi oluşturuldu.    1995: Voleybol 100 yaşına girdi!    1996: 2 kişilik sahil voleybolu Olimpiyat Sporu olarak kabul edildi.    2002: Sahil voleybolu ölçüleri 8m x 8m boyutuna indirildi.Voleybolun Kısa Tarihçesi Voleybol'un atası diyebileceğimiz "Mintonette" adlı oyun ilk olarak 1885 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nde oynandı. Massachusetts'in Holyoke kentinde, okulu yeni bitirmiş genç bir beden eğitimi öğretmeni, William G. Morgan, YMCA*'de işadamlarına beden eğitimi yaptırmakla görevlendirilmişti. 1895'de, eğitmen William G. Morgan, YMCA' da (Young Men's Christon Association), işadamları sınıfları için basketbol, beysbol, tenis ve hentbol öğelerini harmanlayarak basketboldan daha az fiziksel güç gerektiren bir oyun geliştirmeye karar verdi. Amacı toplumsal çalışmalarla Hıristiyanlığı yaymak olan bu kuruluş, o yıllarda bütün dünyaya kol sarmış bulunan çok geniş bir misyoner derneğiydi. Willam G. Morgan bu derneğin Holyoke kentindeki şubesinde işadamlarına önceleri kuru kuruya beden eğitimi yaptırırken, bir süre sonra, çalışmaları sıkıcılıktan kurtarmak, sağlık için katlanılan bir eziyet durumundan uzaklaştırmak gerektiğini gördü. Eğlendirici, oyun niteliği olan bir çalışma yolu aramaya başladı.Voleybol oyunu mintonette adıyla yarattı. Morgan tenisten fileyi aldı ve bunu zeminden ortalama bir erkeğin boyunun biraz üstünde kalacak şekilde 2.10 m yüksekliğe yerleştirdi. Mintonette oyunu, en kısa söyleyişle, "topu yere düşürmeden karşı alana atmak" diye tanımlanabilirdi. Yani topa havadayken vurmak. Oyunu izleyenlerden Profesör Albert T. Halstead "Mintonette" yerine "volley Ball" adını önerdi. "Volley " tenis ile futbolda kullanılan bir terimdi. "Topa yere değmeden vurmak" anlamına Mintonette oyununun temel özelliğine çok uygun düştüğü için bu ad hemen benimsendi. (1952 yılında, yani elli altı yıl sonra, ABD Voleybol Birliği bu iki sözcüğü birleştirerek "Volleyball" diye yazılmasına karar vermiştir.)OYUN KURALLARI NELERDİR Voleybol , file ile ikiye bölünmüş bir oyun alanı üzerinde iki takım tarafından oynanan bir salon sporudur. Oyunun çok yönlülüğünün herkese sunulabilmesi için özel durumlar için farklı uyarlamalar uygulanır. Oyunun amacı ise topu filenin üzerinden geçirmek suretiyle rakip alana göndermek ve rakip takımın aynı amaca ulaşmasını engellemek. Takımların rakip alana gönderirken topa üç kez vurma hakkı vardır (blok teması dışında). Top oyuna servis ile sokulur. Servisi atan oyuncu topu filenin üzerinden rakip alana gönderir .Oyun topun oyun alanına değmesi, harice gitmesi veya bir takımın hata yapmasına kadar devem eder.Voleybolda bir rally kazanan takım bir sayı alır (rally sistemi). Servisi karşılayan takım rally'i kazandığında bir sayı ve servis kullanma hakkı kazanır ve oyuncuları saat yönünde bir pozisyon döner. Yasaklı Malzemeler: Herhangi bir sakatlığa sebep olacak veya rakibe oranla avantaj sağlayacak her türlü eşya yasaktır. Oyuncular gözlük veya lens takabilir ancak sorumluluk kendisine aittir. Kaptanlar: Kaptanlar kendi takımlarından sorumludurlar. Maç öncesi takım cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder. Sayı Kazanmak: Bir takım 3 şekilde sayı elde edebilir. Rakip sahanın zeminine top temas ettiği zaman Rakip takımın bir hatası sonucu(oyun kurallarına aykırı bir davranış yapılması) Rakip takım herhangi bir ihtar (uyarı) aldığında Setler: Bir takım en az 2 sayı farkla 25 sayıda olduğu zaman seti kazanmış olur. 24-25 olduğu durumlarda set 2 sayı fark oluşana kadar devam eder. 3 set alan takım maçı kazanmış olur. 2-2’ lik durum eşitliğinde 5. Set oynanır. 5. Set 2 sayı farkı kuralıyla birlikte 15 sayı üzerinden oynanır. Saha seçimi ve ilk servisi atacak takımın seçimi Oyunun başında baş hakem tarafından kura atışı yapılır. Bu şekilde saha ve ilk servisi atacak takım belirlenir. Kurayı kazanan takımın iki seçeneği vardır. Ya ilk servisi kullanmayı seçer ya da sahayı seçer. İlk servisi kullanacak takım filede ilk ısınacak takımdır. Oyundaki Oyuncu Sayısı: Her takımın oyunda 6 oyuncusu bulunur. Dönüşler: Dönüşteki sıra başlangıç dizilişi ile başlanır. Set bitene kadar ve oyuncuların pozisyonları ile kontrol edilir. Bir takım servis karşılıyorsa eğer servis atma hakkı kazanırsa o takımın oyuncuları saat yönünde bir pozisyon dönerler. Voleybolda Pas Çeşitleri Uzun Pas: Genellikle 4 ve 2 numaralı oyunculara atılan yüksek pastır. Kurşun Pas: 4 ve 2 numara oyuncularının hücumlarını hızlandırmak amacıyla atılan, file köşelerine doğru ve fileye paralel olarak atılan kısa ve hızlı pastır. Kısa Pas: 3 numara oyuncularına atılan pastır, hızlı hücumu sağlar ve karşı takımı savunması yerine yerleşmeden yakalama amacı taşır. Yüksekliği ve zamanlamasına göre; 3 çeşidi vardır. Erken kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre ulaşmadan önce hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda havada olur. Normal kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre giderken hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda zıplar,topla en yüksek noktada buluşup, topa vurur. Geç kısa: 3 numara oyuncusu, topa düşmeye başladığı noktada vurur.   Bazı Voleybol Taktikler 4–2: İki pasör, iki smaçör ve iki orta oyuncu ile sahaya çıkılan taktiktir. Pasörler arka alanda savunma oyuncusu olarak sayılırken öne geldiklerinde pas atmakla görevlidirler. Hücum görevinin sürekli olarak iki oyuncuda olması, bu taktiğin zayıf yönüdür. 5-1: Tek pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ve bir pasör çaprazıyla sahaya çıkılan taktiktir. Pasör arka alana geçtiğinde, öncelikli olarak bir savunma oyuncusudur. Top pasöre gelirse, pasör topu karşılar ve pası atmakla yükümlü olan oyuncu pasör çaprazı olur, aksi takdirde pasör 3 metre içine kaçarak pasını atar ve yeniden savunma pozisyonunu alır. Pasörün arkada olduğu pozisyon takımın 3 oyuncusunun hücum edebildiği, dolayısıyla güçlü oldukları pozisyondur. Modern 4-2: İki pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ile oynanır. 4-2′den farkı, pasörlük görevinin arka alanda bulunan pasöre ait olmasıdır, öne geçen pasör, pasör çaprazı gibi oynar ve takım sürekli olarak 3′lü hücum yapabilir.OYUN ALANI VE GEREÇLERİ1. OYUN SAHASIOyun sahası, oyun alanı ve serbest bölgeden oluşur. Bu saha dikdörtgen ve simetrik olmalıdır. ÖLÇÜLEROyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır.FIVB Dünya Müsabakalarında serbest bölge yan çizgilerden ölçüldüğünde en az 5 m ve dip çizgilerden ölçüldüğünde en az 8 m genişliğinde olacaktır. Serbest oyun boşluğu ise oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 12.5 m yüksekliğinde olacaktır.2. OYUN SAHASININ YÜZEYİ Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır. Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm’lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır.3. OYUN ALANININ ÜZERİNDEKİ ÇİZGİLER Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminden ve diğer çizgilerden farklı ve açık renkte olmalıdır.Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir.Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler. Bu çizgi, filenin tam altından iki yan çizgi arasında uzanır.Hücum çizgisi: Her oyun alanında arka ucu orta çizginin tam ortasından 3 m geriye çizilen bir hücum çizgisi ön bölgeyi belirler.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında hücum çizgisi yan çizgilerden itibaren toplam 1.75 m’lik kesik çizgilerle uzatılmıştır. 5 cm eninde, 15 cm boyundaki bu 5 adet kısa çizgi 20 cm aralıklarla çizilmelidir.4. BÖLGELER VE SAHALARÖn bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka ucuyla sınırlıdır.Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır.Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindedir.Bu bölgenin yan sınırları, yan çizgilerin uzantısı olarak dip çizgilerden 20 cm geride ve bunlara dik 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder.Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisiyle sınırlanan ve yazı hakeminin masasına kadar olan bölgedir.Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3 m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır.Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası kontrol sahasında, dip çizginin uzantısının dışında yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler.5. ISIEn düşük ısı 10° C’nin (50° F) altında olmayacaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında maksimum ısı 25° C’den (77° F) daha yüksek ve minimum ısı 16° C’den (61° F) daha düşük olmayacaktır. 2. FİLE VE DİREKLER FİLENİN YÜKSEKLİĞİ File, orta çizginin üstünde ve buna dik olarak yer alır; erkekler için 2.43 m ve bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir. Filenin yüksekliği oyun alanının ortasından ölçülür. Filenin iki kenar yüksekliği kesinlikle aynı olmalı ve buradaki yükseklik kuralda belirtilen yüksekliği 2 cm’den fazla geçmemelidir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 m uzunluğundadır ve 10 cm’lik karelerden müteşekkil siyah iplerden yapılmıştır.Filenin üst kısmında 5 cm genişliğinde, iki kat beyaz çadır bezinden yapılmış yatay bir bant file boyunca dikilmiştir. Bandın her iki ucunda onu direklere bağlayan ve gergin durmasını sağlayan bir ipin geçtiği bir delik bulunur.Bandın içinden geçen elastiki kablo fileyi direklere bağlar ve üst kısmının gergin durmasını sağlar.Filenin alt kısmında (yatay bantsız) kareler arasından geçen bir ip onu direklere bağlar ve filenin alt kısmının gergin durmasını sağlar.İki adet beyaz bant, her iki yan çizginin üzerinde yer alacak şekilde fileye dik olarak bağlanır.Bunlar 5 cm genişliğinde ve 1 m uzunluğunda olup filenin bir parçası olarak kabul edilir.ANTENLERAnten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapında, fiberglas ya da benzeri bir maddeden yapılmış esnek bir çubuktur.Anten yan bandın dış tarafına bağlanır. Antenler karşılıklı olarak filenin ters yönlerine yerleştirilir.Antenlerin her birinin 80 cm’lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder ve bu kısımlar zıt (tercihen kırmızı ve beyaz) renkte 10 cm’lik şeritlerle işaretlenir.Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler.DİREKLERFilenin bağlandığı direkler, yan çizgilerin dışından 0.50 m ile 1.00 m mesafede yerleştirilmiştir. Direkler 2.55 m yüksekliğinde ve tercihen ayarlanabilir olmalıdır. Bkz. Şekil 3Tüm FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında fileyi taşıyan direkler, yan çizgilerin dışından 1 m mesafede yerleştirilir.Direkler düzgün ve yuvarlak olmalı, zemine tel kullanılmadan tutturulmalıdır. Tehlikeli ve engelleyici unsurlar taşımamalıdır.İLAVE DİĞER MALZEMELERBütün ilave malzemeler FIVB yönetmelikleriyle belirlenir.TOPLARTop, içinde lastik veya benzeri bir maddeden bir kesenin bulunduğu esnek deri ya da sentetik deriden yapılmış ve küresel olacaktır.Tek bir açık renk ya da renk kombinasyonu kullanılabilir.Uluslararası Resmi müsabakalarda kullanılan topların sentetik deri maddesinin ya da renk kombinasyonlarının FIVB standartlarına uyması gerekir.Çevresi 65-67 cm ve ağırlığı 260-280 gr’dir.İç basıncı 0.30-0.325 kg/cm²’dir (294.3-318.82 mbar veya hPa).Bir müsabakada kullanılan tüm toplar çevre genişliği, ağırlık, basınç, cins ve renk olarak aynı özellikte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarının yanında Ulusal ya da Lig Şampiyonalarının, FIVB tarafından aksi kabul edilmedikçe, FIVB onaylı toplarla oynanması gerekir.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında üç top kullanılacaktır. Bu durumda birer tane serbest bölgenin her bir köşesinde, birer tane baş ve yardımcı hakemlerin arkasında olmak üzere altı top toplayıcı bulunurTAKIMIN OLUŞUMU Bir takım en fazla 12 oyuncu, bir koç, bir yardımcı koç, bir masör ve bir tıp doktorundan oluşur. Oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.FIVB’nin Dünya Müsabakaları’nda tıp doktoruna FIVB tarafından önceden yetki verilmiş olmalıdır.Her takımın 12 oyuncudan oluşan nihai listesinde bir (1) “Libero” belirtme hakkı vardır. Libero dışıdaki oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.Sadece müsabaka cetveline kayıtlı oyuncular oyun alanına girebilirler ve müsabakaya iştirak edebilirler. Koç ve takım kaptanı müsabaka cetvelini imzaladıktan sonra kayıtlı oyuncular değiştirilemez.TAKIMLARIN YERLEŞİMİ (Sahaya Dağılım) Oyunda olmayan oyuncular takımın oturma sıralarında oturmalı veya kendi ısınma sahalarında bulunmalıdırlar (Kural 1.4.4). Koç (Kural 5.2.3) ve takımın diğer mensupları da takımın oturma sıralarında oturmakla birlikte buradan geçici olarak ayrılabilirler. Takımların oturma sıraları yazı hakemi masasının yan taraflarına, serbest bölgenin dışına yerleştirilir.Müsabaka esnasında sadece takım mensuplarının takımlarının sırasında oturmalarına veya ısınma sahasında bulunmalarına müsaade edilir (Kural 4.1.1).Oyunda olmayan oyuncular oyun esnasında ısınma sahasında (Kural 1.4.4), molalarda ise kendi oyun alanlarının arkasındaki serbest bölgede topsuz olarak ısınabilirler.Oyuncular set aralarında serbest bölge içinde ısınma amacıyla top kullanabilirler.MALZEMELERBir oyuncunun malzemeleri forma, tort, çorap ve spor ayakkabısından oluşur.Bir takımın forma, şort ve çorapları tektip, temiz ve aynı renkte olmalıdır.Ayakkabılar hafif, esnek, lastik veya deri tabanlı ve topuksuz olmalıdır.FIVB’nin Büyükler Dünya ve Kıta Müsabakaları’nda bir takımın ayakkabı renkleri aynı olmalıdır; ancak marka ambleminin rengi ve dizaynında farklılık olabilir. Forma ve şortların FIVB homologasyon standartlarına uyması gerekir.”Oyuncuların formaları 1’den 18’e kadar numaralandırılmış olmalıdır.    a) Numaralar formanın ön ve arka ortasında bulunmalıdır. Numaraların renk ve parlaklığı formanın renk ve parlaklığına zıt olmalıdır.    b) Numaraların yüksekliği göğüste en az 15 cm., sırtta en az 20 cm. olmalıdır. Numaraların yazıldığı bandın genişliği ise en az 2 cm. olacaktır.Takım kaptanının formasında, göğüs numarasının altında 8 x 2 cm.’lik bir şerit olmalıdır.Diğer oyunculardan farklı renkte olan (Kural 4.3.1) (Libero oyuncusuharicinde - Kural 8.5) ve/veya kurallara uygun olmayan şekilde numaralandırılmış (Kural 4.3.3) formaların giyilmesi yasaktır.FIVB Dünya Müsabakaları’nda oyuncuların numaraları şortun sağ paçasında tekrarlanacaktır. Numaranın yüksekliği 4 ile 6 cm. arasında ve numaranın yazıldığı bant minimum 1cm. olmalıdır. TAKIM KAPTANI MAÇ ÖNCESİ takım kaptanı müsabaka cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder.MAÇ ESNASINDA takım kaptanı oyun alanında olduğu sürece oyun kaptanı olarak görev yapar. Takım kaptanı oyunda olmadığı zaman koç veya bizzat kendisi oyun kaptanı rolünü üstlenmek üzere bir başka oyuncuyu tayin eder. Bu oyun kaptanı; değiştirilene, takım kaptanı oyuna dönene veya set bitene kadar takım kaptanının sorumluluklarını üstlenir. Topun oyun dışı olduğu zamanlarda tüm takım mensupları içerisinde sadece oyun kaptanı hakemlerle konuşma hakkına sahiptir:Kuralların uygulanması ve yorumu hakkında açıklama ister ve aynı zamanda takım arkadaşlarının istek veya sorularını da iletir. Eğer oyun kaptanı baş hakemin açıklamalarına katılmazsa, bu karara itiraz edebilir ve derhal hakeme maçın sonunda müsabaka cetveline resmi bir itiraz kaydettirme hakkını saklı tuttuğunu belirtir (Kural 23.2.4);Şu konularda yetki ister:    Malzeme değişikliği    Takımların pozisyonlarının tetkiki    Zemin, file ve top, vs. kzntrolü;    Mola ve oyuncu değişikliği talebinde bulunur (Kural 16.2.1).    Hakemlere tetekkür eder ve sonucu tasdik etmek için müsabaka cetvelini imzalar.    Eğer takım kaptanı (veya yerine tayin edilen oyun kaptanı) daha önce baş hakeme herhangi bir uyuşmazlık bildirmişse, uyuşmazlık teyit edilebilir ve müsabaka cetveline resmi bir itiraz olarak kaydedilebilir (Kural 5.1.2.1).OYUN DÜZENİOyun HatalarıNe zaman takım bu kurallara uymayan bir harekette bulunur veya bir şekilde bu kuralları çiğnerse, hakemlerden biri oyun hatası için düdük çalar. Hatalara hakemler karar verir ve kurallara göre cezalarını tayin ederler.eğer art arda iki veya daha fazla hata yapılırsa, sadece ilk yapılan hata dikkate alınır;eğer iki ya da daha fazla hata rakipler tarafından aynı anda yapılırsa, bu bir ÇİFT HATA’dır ve rally tekrarlattırılır.Bir hatanın sonuçları;    Her hata rally’nin kaybedilmesiyle sonuçlanır.    Eğer hatalı takımın rakibi servis attıysa, bir sayı alır ve servis atmaya devam eder.    Eğer hatalı takımın rakibi servis karşıladıysa, bir sayı alır ve servis kullanma hakkı kazanır. KAYNAKLAR https://tr.wikipedia.org/wiki/Voleybol    

http://www.ulkemiz.com/voleybol-nedir-voleybol-oyun-kurallari-nelerdir

Karahanlılar

Karahanlılar

Karahanlılar, 9.yy'dan 13.yy'a kadar yaşamış, Türk Tarihinin orta asyadaki temsilcisi olmuş, İslamiyeti kabul ederek ilk Müslüman Türk Devleti olmuşlardır. Karahanlılar! Türk Devletlerinin Asya'nın içlerine yayılması ve tüm Asya'nın Türk Yurdu haline gelmeye başladığı dönemde Orta Asya iki büyük Türk devletine ev sahipliği yapıyordu. Büyük Göktürk Devletinin yıkılmasıyla küllerinden vücut bulan Uygurlar ve tarihleri boyunca itaat etmeyen, Türk Devletlerine bile boyun eğmeyen, zaman zaman hakimiyet altına girmişse de bunu kabullenemeyen ve sonunda kendi Devletlerini kuran Karluklar. Uygurlar Manihaizm inancıyla zayıflayıp diğer bir Türk boyu olan Kırgız’ların Süvarilerle donanmış istilacı ordularına yenilince devletsin kalan Uygurlu Türk Boyları yeniden Gök Çatı altında bir medeniyet inşa etmeye teşebbüs ettiler. Büyük bir cengaver ve saygın bir lider olan “Arslan Kara Han”, bu yeni medeniyetin temellerini attı ve Uygurlu tüm Türk boylarının liderliğine geçerek kendisini Türk Dünyasının “Büyük Kağan’ı” ilan etti. Önce önde gelen Türk Boylarından ÇİĞİL, YAĞMA ve TUHSİ boyları Kara Han’a biat etti. Bu büyük birlikteliğe Karluk devletide katılarak Arslan Kara Han’ın liderliğini kabul ettiler. Türk Coğrafyasında yaşayan diğer büyük ve küçük boylarda Kara Han’ın büyük kağanlığını kabul ederek Büyük Karahanlı Devletini kurdular. Türk Kültüründe her yön bir renk ile tasvir edilirdi. KARA Kuzey, KIZIL Güney, GÖK Doğu, AK Batı olarak anılırdı. Arslan Kara Han kendi unvanını Devlet İsmi olarak belirledi ve Türk Coğrafyasının kuzeyinde vücut bulan bu hareketin adı da, liderinin unvanı gibi KARA oldu. Artık Bozkırlar 370 Yıl Türkleri bu unvanla anacaktır. Arslan Kara Han Dönemi (840 – 883) Türk Dünyasının yeni lideri Arslan Kara Han, ülkesini 43 yıl gibi çok uzun bir süre başarıyla yönetti. Ülkenin siyasi, askeri ve bölgesel teşkilatlandırmalarını Göktürkler ve Uygurlar dönemindeki gibi Türk töresine ve nizamına göre tanzim etti. O yıllarda Çin Talas mağlubiyeti sonrası Türkistan’dan çekilmişti ve Türkler için Çin tehdidi ortadan kalkmıştı. Arslan Kara Han, Seyhun nehri ile yıkılan Uygur Devletinin Batısını içine alan bölgeyi hakimiyeti altına alarak Karahanlı Devletinin sınırlarını çizmiş oldu. Artık Doğudaki Çin tehdidi sona ermişti. Batıda ise Abbasilerin hakimiyeti altında yaşayan Sasaniler bulunuyordu. Sasaniler, İslam orduları tarafından yıkılıp (642) önce Emeviler, sonrasında ardılları Abbasilerin hakimiyeti altına girmişlerdi. 200 yıl Arap hakimiyeti altında yaşayan Sasani Devleti, Abbasilerin zayıflaması ve Sasani topraklarında otorite boşluğunun oluşmasıyla “Saman Hüda” önderliğinde bir devrim hareketine sahne oldu (875). Saman Hüda’nın yönetimi ele geçirmesiyle Sasani coğrafyası üzerinde Samani Devleti vücut buldu. Önceleri Abbasi boyunduruğu altında yaşayan Sasaniler önemli bir tehdit oluşturmuyorlardı ancak bu yeni devlet zamanla güçlenerek Karahanlıların tek büyük düşmanı haline geleceklerdi. Abbasi boyunduruğundan kurtulan Samaniler, kısa süre içerisinde sınırlarını genişleterek büyük bir devlet haline geldiler. Üstelik Karahanlılar için önemli ve stratejik bir bölge olan Maveraünnehire ilerleme niyetindeydiler. Arslan Kara Han, yükselen Samani tehlikesine karşı Maveraünnehiri zapt ederek sınırlarına dahil etti ve Samanilerin bu stratejik bölgeye yerleşmelerini engelledi (880). Maveraünnehirin Karahanlı topraklarına dahil edilmesiyle Karahanlılar Aral gölünden Gobi çölüne kadar olan geniş bir coğrafyaya hükmeder hale gelmişti. Arslan Kara Han, yıkılmış bir ülkenin küllerinden yeniden vücut verdiği Büyük Karahanlı Devletini 43 yıl içerisinde Orta Asyanın en büyük devleti haline getirmişti. Arslan Kara Han’ın 883 yılında vefat etmesi üzerine oğlu Bazır Han, ortak kağan olarak da diğer oğlu Oğulçak Han birlikte yönetime geçtiler. Bazır Han Dönemi (883 – 924) Arslan Kara Han’ın büyük oğlu olan Bazır Han, ülkenin yönetimine geçince Türk Töresi gereği “Sol Yabgu” yani ortak kağan olarak kardeşi Oğulçak Han’ı tayin etti. Bazır Han Balasagun’u merkez yaparak ülkenin doğu yakasını, kardeşi Oğulçak Han’da Taraz’ı merkez yaparak batı yakasını kontrolleri altına aldılar. Doğuda ortadan kalkan Çin tehdidi ile Karahanlılar için ülkenin doğu sınırları nispeten daha güvendeydi. Oysa Batı sınırında ortaya çıkan Samani tehlikesi devam ediyordu. Arslan Kara Han döneminde savuşturulan ve Maveraünnehir’e ilerlemeleri engellenen Samaniler, Bazır Han döneminde de Karahanlı coğrafyası üzerinde hakimiyet sağlama niyetindeydiler. Arslan Kara Han’ın vefat etmesi Samaniler için önemli bir fırsattı. Zira Oğulçak Han henüz yönetime geçmemiş, merkez olarak Taraz’a yerleşmemişti. Bu fırsattan istifade eden Samaniler Karahanlı topraklarına girerek Taraz Şehrini zapt ettiler. Oğulçak Han, merkez olarak Tarazı seçmişti ancak henüz yönetime geçtiği için Samanilerin üzerine gitmek yerine Kaşkarı merkez yaparak Tarazı geri almak üzere hazırlıklara başladı. Oğulçak Han, hazırlıkların tamamlayıp Taraza girmek üzereyken Samani devleti içerisinde saltanat mücadelesi baş gösterdi. Şehzadeler hükümdar olabilmek için birbirleriyle kanlı mücadeleler içerisine giriştiler. Bu mücadele neticesinde ülkesinden kaçmak zorunda kalan Samani şehzadesi Nasr Bin Ahmet, Karahanlılara sığınarak Oğulçak Han’ın himayesine girmeyi talep etti. Oğulçak Han, Nasr’ın himaye talebini kabul ederek sadakatini ödüllendirmek ve şehzade olarak saygınlığını korumak amacıyla kendisine Artuç şehrinin idaresini verdi ve vali tayin etti. Nasr Bin Ahmet, Samani Devletindeki karışıklıklar sona erdikten sonra da geri dönmek yerine Artuç şehrinde kalmayı tercih etti. Uzun yıllar Artuç valiliği yapan Nasr, Artuç’u Müslüman ve Türk tüccarların uğrak yeri ve önemli bir ticaret merkezi haline getirdi. Nasr’ın henüz Artuç valisi olduğu dönemde, ilerleyen yıllarda Müslüman olup Karahanlıların başına geçerek olan Büyük Kağan Bazır Han’ın oğlu Satuk Han, devletin idaresinde görev alması için Oğulçak Han’ın yanına gönderilmişti. Oğulçak Han, henüz 12 yaşında olan yeğeni Satuk’u askeri ve idari vasıflar edinmesi için Artuç şehrine, Nasr Bin Ahmet’in yanına gönderdi. Nasr hem adaletli bir idareci, hem de sevilen bir din adamıydı. Nasr’ın öğretilerinden ve kişiliğinden etkilenen Satuk, zamanla Müslümanlığı kabul edecek ve ülke yönetimine el koyarak Karahanlı devletini Müslüman bir devlet haline getirecektir. Satuk Buğra Han Dönemi (924 – 955) Satuk Buğra Han, babası Bazır Han ve amcası Oğulçak Han’ın vazifelendirerek Artuç’a Samani şehzadesi Nasr’ın yanına gönderilince İslamiyetle tanışmış, henüz 12 yaşındaken Nasr’ın tavsiyeleriyle Müslümanlığı seçmişti. Ancak ne babası nede amcası Müslüman olmadığı için bunu 25 yaşına kadar gizlemek zorunda kalmıştır. Zira Karahanlılar, hem Gök Tanrı inancına sıkı sıkıya bağlılardı hem de ataları Uygurlar daha önce Gök Tanrı dini yerine din değiştirerek Maniheizm’e itibar ettikleri için törelerinden kopmuş ve yıkılmışlardı. Satuk Buğra Han’ın Nasr’ın yanında geçirdiği 13 yıl boyunca Karahanlı devleti büyümüş, doğuda ve batıda azalan dış tehditler hasebiyle de güçlenmişti. Satuk Han, babası Büyük Kağan Bazır Han’ın varisi durumundaydı. Karahanlıların yönetimi kendisine geçecekti ve kendisini buna hazırlıyordu. Satuk Han’ın amacı tüm Karahanlıları İslamiyet ile tanıştırmaktı ve kuşkusuz Karahanlı Devletini Müslüman bir devlet haline getirmek niyetindeydi. 25 yaşına geldiğinde Müslüman olduğunu ilan etti ve hükümdarlığa geçmek için babası Bazır Han’ın ölümünü beklemeden harekete geçti. Hem amcası Oğulçak Han’a hemde babası büyük kağan Bazır Han’a meydan okuyarak yönetime geçmek için sefer hazırlıklarına başladı. Babası Bazır Han’ın yaşı ilerlemişti. Satuk Han her halükarda Büyük Kağan olacaktı. Bu sebeple pek çok büyük Karahanlı boyu kendisine biat ederek destek destekliyordu. Bunun yanında Müslüman toplumlar üzerinde saygınlığı olan Nasr’ın Satuk han’a destek vermesiyle de pek çok Karahanlı olmayan Müslüman boylar Satuk Han’ın yanında yer aldı. Satuk Han, kendisini destekleyen boylardan ve emrine verilen Karahanlı askerlerinden oluşan ordusuyla Ferganaya doğru ilerleyerek amcası Oğulçak Han’ın ordularıyla karşı karşıya geldiler. Oğulçak Han otoritesini korumak, Satuk Han’da iktidarı ele geçirmek için mücadele ediyordu. Fergana vadisinde yaşanan savaşta Satuk Han savaşı kazandı ve amcası Oğulçak Hanı savaş meydanında öldürerek ülkenin Batı Kanadını hakimiyeti altına aldı. Satuk Han için artık tek engel babası Bazır Han’dı. Bazır Hanın ordusu, oğlu Satuk’un ordusu karşısında yetersizdi. Zira pek çok Karahanlı sülalesi artık Satuk Hanı büyük kağan olarak görmek istiyordu. Bunun üzerine Bazır Han, oğlu Satuk’a karşı Çinden yardım talep etti. Bazır Han, oğlu Satuk Han’a karşı Çin’den yardım ve destek alsa da Balasagunda yaşanan büyük savaşta galip gelerek yine savaş meydanında babası Bazır Han’ı öldürüp tek başına Karahanlı hükümdarlığına geçti ve Türk Töresi gereği kendisine unvan belirleyerek “Satuk Buğra” adını verdi. Satuk Buğra Han, her ne kadar ülkesinin yönetimini devralmışsa da Karahanlıların yaşadığı bu handikaptan istifade etmek isteyen boylar Satuk Buğra Han’a karşı isyan hareketine giriştiler. Bazır Han’ın ordusunda görev alan Çiğil boyu, nüfus olarak oldukça kalabalık olan Yağma boyu ve tam anlamıyla Karahanlı hakimiyetini kabullenmemiş olan Oğuzlar Satuk Buğra Han’a biat etmediklerini açıkladılar. Bunun üzerine Satuk Buğra Han, ülkenin doğusunda yaşayan bu boyların yaşadığı şehirleri zapt ederek hakimiyetini kabul ettirdi ve Karahanlıların tartışılmaz lideri haline geldi. Satuk Buğra Han, askeri ve siyasi olarak Karahanlı devletinin yönetimini tam anlamıyla eline aldıktan sonra ülkesini İslam ahlakı ve kurallarına göre yeniden şekillendirdi. Karahanlıların Müslüman bir ülke olduğunu ilan ederek İslamiyeti ülkenin resmi dini haline getirdi. Satuk Buğra Han, 31 yıllık hakimiyet döneminde halka hiçbir zorlama yapmadan, mecbur koşmadan İslamı kabul etmeye davet etti. Satuk Han’ın bu daveti Karahanlı toplumlarınca kabul görerek kitleler halinde İslamiyete geçişler başladı. Satuk Buğra Han’ın Müslüman olmasıyla Samaniler ve Emevilerle iyi ilişkiler içerisine girildi. Bu iyi ilişkiler neticesinde sınırdaşı olan Arap ve Fars ülkeleriyle anlaşmazlıklar meydana gelmedi. Doğuda da Çin tehdidi ortadan kalkmıştı ancak ülkenin Kuzeydoğu bölgesinde yaşayan Moğol kökenli istilacı Karahıtaylar sahip oldukları coğrafyayı Karahanlı Devletinin doğu topraklarını içine alacak şekilde genişletmek için saldırıya geçmişti. Satuk Buğra Han bunun üzerine ordularını hazırlayıp Karahıtayların üzerine sefer düzenledi ve Karahanlı topraklarına girmelerini engellediği gibi Karahıtayların kontrolünde olan Turfan bölgesini de zapt ederek ülkesine dahil etti. Satuk Buğra Han, savaşı kazanmıştı ancak ilerleyen yaşı hasebiyle ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Karahıtay seferinin dönüşünde ata dahi binemeyecek durumda olan Satuk Buğra Han, askerleri tarafından taşınarak ülkesine geri dönebildi. Yakalandığı hastalıkla 1 yıl kadar mücadele etse 995 yılında hayata gözlerini yumdu. Satuk Hanın vefatından sonra töre gereği ülke yönetimine büyük oğlu Musa Beytaş geçti. Karahanlıların Yükselişi ve İslamiyetin Yayılışı (955 – 998) Satuk Buğra Hanın ölümünden sonra geçen 45 yıl, Karahanlılar için islamiyetin toplumun geniş kitlelerine ulaştığı, ülke yönetiminin ve Karahanlı himayesindeki Türk Boylarının günlük yaşantılarındaki alışkanlıkların İslamiyet ahlakı ve adaletiyle şekillendiği, hem Türk Tarihinde hem İslam Tarihi için önemli bir kilometre taşı kabul edilen altın yıllardı. Satuk Buğra Han’dan sonra yerine geçen oğlu Musa Beytaş’ın 958 yılındaki erken ölümü üzerine yerine kardeşi Süleyman Arslan Han geçti. Süleyman Arslan Han’da babası Satuk Buğra Han gibi İslamiyeti seçmiş, babasının başlattığı İslamlaşma akımını devam ettirerek toplum nezdinde geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Doğuda Çin tehdidinin kalkması, batıda Samanilerin zayıflaması ile dış tehditlerden uzak yaşanan bu yıllarda toplumun islama ilgisi arttı ve Müslüman nüfus hızla arttı. 955-998 yılları arasında yaşanan İslamlaşma sürecinde Karahanlı toplumunun neredeyse yarısı Müslümanlığı kabul ederek İslam akit ve adetlerine göre yaşamaya başladılar. Artık Karahanlılar Devleti ve Milletiyle tam anlamıyla Müslüman bir ülke haline geldi. Süleyman Arslan Han ülkesini uzun yıllar yönetmiş, yönetimi döneminde Karahanlı toplumlarını İslama davet ederek Türklerin Müslümanlığa geçişini hızlandırmış, ülkesine barış içerisinde 40 yıl idare etmişti. İlerleyen yaşı hasebiyle 998 yılında vefat etmesiyle Karahanlıların barış içerisinde yaşadıkları dönemde sona ermiş olacaktır. Süleyman Arslan Han’ın vefatı ile yerine ağabeyi Musa Beytaş’ın büyük oğlu Ahmet Togan Han geçmiştir. Ahmet Togan Han Dönemi (998 – 1015) Ahmet Togan Han, amcası Süleyman Arslan Han’ın vefatı üzerine hükümdarlığın esas sahibi olan babası Musa Beytaş’ın varisi olarak, kardeşi İlek Nasr’da ortak kağan olarak Karahanlıların yönetimini üstlendiler. Yine Türk Töresi gereği Ahmet Togan Han büyük kağan olarak ülkenin Doğusuna, İlek Nasr’da ortak kağan olarak Batısına yerleşerek bu bölgelerin idaresini üstlendiler. Bu tarihlerde iç mücadeleler ve dış baskılar sonucunda zayıflayan Samani devleti yıkılma sürecine girmişti. İlek Nasr, bu fırsattan yararlanıp hem Karahanlılar için en büyük düşman olan hem de Müslüman olmalarına vesile olan Samani devletini yıkarak Maveraünnehir’i Karahanlı topraklarına dahil etti (999). Samani devleti yıkılmıştı ve önemli bir düşman bertaraf olmuştu ancak şimdi yeni bir düşmanları vardı. Asya bozkırlarında kendi egemenliklerini kazanan ve Karahanlılar gibi Türk ve Müslüman olan Gazne Devleti bu tarihlerde en parlak yıllarını yaşıyordu. Samanilerin yıkılmasıyla aynı soydan geldikleri Gazne Devleti ile sınırdaş olmuşlardı. Gazne Devletinin başında Gazneli Mahmut bulunuyordu ve oldukça güçlü bir devlet haline gelmişlerdi. İlek Nasr, Samanileri yıkıp Maveraünnehire hakim olunca Gazne Devletiyle sınırdaş olup anlaşma yaparak Amu Derya olarak anılan Seyhun Nehrini sınır Gazne-Karahanlı sınırı olarak belirlediler (1001). Yeni sınırdaş Gazne Devletiyle anlaşma yapılmıştı ancak savaşçı ve mücadeleci bir kişiliğe sahip olan İlek Nasr bununla yetinmeyerek Horasan bölgesini (Bugünün Tahran/İRAN’ın doğusu) sınırlarına dahil etmek istiyordu. Karahanlı – Gazne barışı sadece 7 yıl sürdü. İlek Nasr, stratejik bir hamleyle Gazneli Mahmut’un Pencap bölgesinde sefere çıkmasıyla Horasana girdi ve şehri zapt etti (1008). İlek Nasr’ın amacı Gazneli Mahmut’u sefer dönüşünde yorgun ordusuyla Horasanda karşılayıp savunma savaşı yapmaktı. İlek Nasr ve Gazneli Mahmut, Pencap seferi dönüşünde Belh Şehrinde karşı karşıya geldiler. Tarihe Belh Savaşı olarak geçen meydan muharebesinde Karahanlı ve Gazneli orduları büyük bir mücadeleye giriştiler. Bu iki büyük ordunun mücadelesi neticesinde Gazneli Mahmut, yorgun ordusuyla savunma savaşı yapan Karahanlı ordusuna karşı galip gelerek Horasanı geri almış, İlek Nasr ise Karahanlılar için infiale sebep olacak bu savaştan yenik ayrılarak Maveraünnehir’e geri dönmek zorunda kalmıştı. Belh Savaşı kaybedilmişti ancak bu mücadele sadece kaybedilmiş bir savaş olmakla kalmadı. Belh yenilgisi Karahanlı aileleri arasında mücadele ve anlaşmazlıklara sebep oldu. Büyük Han Ahmet Togan, kardeşi İlek Nasr’ı bu ağır yenilgi sebebiyle itham edince İlek Nasr, ağabeyi büyük han Ahmet Togan’a meydan okudu. Kimi Tiginler Ahmet Hanı, kimi Tiginler İlek Nasr’ı destekleyince iki kardeş arasında mücadele kaçınılmaz olmuştu. İlek Nasr başarılı bir komutandı ve güçlü bir ordusu vardı. Ahmet Togan Hanın ordusu ise uzun süredir savaşmamıştı. Bu sebeple Gazneli Mahmut’dan yardım istedi ve Mahmut Han’ın yardımıyla Nasr’ın üzerine baskı kurarak büyük bir savaş meydana gelmeden ayaklanmayı bastırdı. İlek Nasr bu mücadeleden birkaç yıl sonra (1013) yılında vefat etti. Ahmet Togan Han, Nasr’ın ölümü üzerine diğer kardeşi Yusuf Kadir Han’ı ortak kağan yaptı ancak kardeşi Yusuf Kadir Han’la birlikte ülkeyi 2 yıl yönetebildi. İlerleyen yaşı hasebiyle hastalanıp savaşamaz, sefere çıkamaz duruma gelince diğer kardeşi Mensur Arslan Han ülke yönetimine el koyduğunu açıkladı ve kendisini Büyük Kağan ilan etti. Ahmet Togan Han Mensur Arslan Han’ın kağanlığını tanımadı ancak karşı koyamayınca ülkeyi fiilen Mensur Arslan Han yönetmeye başladı. Bu anlaşmazlık Karahanlılar için bir karmaşaya dönüşmeye başladı. Mensur Arslan Han Dönemi (1015 – 1024) Mensur Arslan Han’ın ağabeyi Ahmet Togan Han’a meydan okuyarak zorla yönetimi eline alması aile içi mücadelelere ve iç karışıklıklara yol açtı. Büyük Kağan Ahmet Togan Han hastaydı, kardeşi Yusuf Kadir Han ortak kağandı, diğer kardeş Mensur Arslan Han yönetime zorla el koymuştu. Üstelik küçük kardeş Ali Tigin’de başkaldırmış, ülke yönetimine el koymaya teşebbüs etmişti. Bu keşmekeş içerisinde tüm kardeşler birbirlerine karşı cephe almışlardı ancak Mensur Arslan Han, büyük kağan olması hasebiyle tek başlarına mücadele edebilecekleri bir güç değildi. Bu sebeple kardeşler Ahmet Togan, Yusuf Kadir Han ve Ali Tigin Mensur Arslan Han’a karşı birleştiler. Tüm kağanlar kendisine karşı birleşmiş olsalar da gücü ve otoriteyi elinde bulunduran Mensur Arslan Han, ülke yönetimini elinde bulundurmaya devam etti ve küçük kardeşi Ali Tigini tutsak ederek hapse attı. Ali Tigin’in hapsedilmesinden kısa bir süre sonra ülkenin batı sınırında yaşayan 100 bin çadırlık garimüslim göçebe istilacılar Karahanlıların üzerine saldırı hareketi içerisine girişmekteydiler (1017). Bu istilacılar Karahanlıların kuzey doğu sınırı olan Turfan bölgesini talan ederek Karahanlı sınırlarının içlerine doğru ilerlemek niyetindeydiler. Mensur Arslan Han kendisini büyük kağan ilan etse de Ahmet Togan Han halen ülkenin Doğusunda söz sahibiydi. Ahmet Togan Han, ilerleyen yaşına ve hasta yatağında olmasına rağmen gayrimüslim göçebelere karşı sefere çıkarak bu kalabalık istilacı göçebeleri geri püskürtüp Turfan’a kadar ilerledi. Bu savaşın sonunda Turfan bölgesini tekrar Karahanlı sınırlarına dahil edildi ancak Ahmet Togan Han bu savaştan kısa bir süre sonra vefat etti. Mensur Arslan Hanın hükümdarlığa geçmesiyle başlayan kardeş kavgası henüz bitmemişti. Ali Tigin halen hapisteydi. Yusuf Kadir Han ortak kağandı ve Mensur Arslan Han ile anlaşamıyordu. Her ne kadar Mensur Arslan Han kendisini büyük kağan ilan etmişse de Ahmet Togan Han bunu kabullenmemiş, ülke idaresinin yükünü de Yusuf Kadir Han üstlenmişti. Mensur Arslan Han bu baskılar üzerine kendi rızasıyla Büyük Kağanlıktan vazgeçerek ülkenin idaresini ortak kağan olan kardeşi Yusuf Kadir Han’a bıraktı (1024). Bu barışın ardından hapiste tutulan Ali Tigin’de özgürlüğüne kavuşmuş oldu. Yusuf Kadir Han Dönemi (1024 – 1032) Yusuf Kadir Han tartışmasız olarak Büyük Kağan olmuştu ve ülke yönetimini eline amıştı ancak bu barış uzun sürmedi. Bu kez 7 yıl hapiste kalan ve serbest kalan Ali Tigin büyük kağan olmak istiyordu. Üstelik amcası Harunun oğlu Ahmet’de önemli bir kumandandı ve Saltanat mücadelesinin içerisinde yer alarak hükümdar olmak arzusunu açıkça dile getirdi. Ahmet ve Ali Tigin, Yusuf Kadir Han’a karşı güç birliği yaptılar. Bu tarihlerde Gazneliler gibi diğer bir Türk Boyu Bağdat’da Büyük Selçuklu Devletinin temellerini atmıştı. Kendi otoritelerine kavuşan Selçuklular büyümüş ve güçlenmişti. Ali Tigin Selçuklu Türklerinin büyük kağanı Arslan beyle iyi ilişkiler kurarak Yusuf Kadir Han’a karşı destek istedi. Ali Tigin, Arslan Bey’den aldığı destekle Buharaya girerek şehri zapt etti. Ahmet Tigin’de kendi kuvvetleriyle Balasagun, Hocent, Ahsikas, Fergana ve Özkent’e ele geçirmişti (1025). Güçlü bir kumandan olan Ahmet ve Selçuklulardan destek alan Ali Tiginin bu ayaklanması Yusuf Kadir Han’ı zor durumda bıraktı. Önemli şehirler ele geçirilmiş, Yusuf Kadir Han’ın otoritesini sarsmışlardı. Ülkenin yönetimini tümüyle ele geçirmek için Ahmet Han kendisini büyük kağan, Ali Tigin’de ortak kağan ilan ettiler. Yusuf Kadir Han ise Büyük Kağanlıktan vazgeçmeyerek mücadele etmeye devam etti. Bu mücadele 2 yıl boyunca kanlı mücadelelerle devam etti. Yusuf Kadir Han, Ahmet – Ali Tiginlerin işbirliği ve Selçukluların desteği karşısında yalnızdı. Bu sebeple iyi ilişkiler içerisinde bulunduğu Gazne Hükümdarı Mahmut’dan yardım istedi. Güçlü bir hükümdar olan Gazneli Mahmut’un desteğiyle Ahmet – Ali Tiginler üzerinde baskı kurmaya başladı. Gazneli Mahmut, Ali Tigin’in destekçisi Selçuklu hükümdarı Arslan Bey’i siyasi bir hile ile Kalincar kalesine hapsettirdi. Ali Tigin önemli bir destekten yoksun kalmıştı. Üstelik Gazneli Mahmut’unda hedefi haline gelmişti. Bu tehlikeden kurtulmak için kaçarak çöllerde gizlendi. Aylarca çölde gizlenmek zorunda kalan Ali Tigin, Gazneli Mahmut’un Gazneye geri dönmesiyle geri döndü ve kendisine bağlı olan kuvvetleri tekrar toplayıp Semerkand ve Buharaya saldırarak bu şehirleri zapt etti. Ancak Yusuf Kadir Han’ın Gazneli Mahmut’dan aldığı destekle önce Semerkandı ve Buharayı sonra Ahmet Tigin’in zaptettiği Balasagun, Hocent, Ahsikas, Fergana ve Özkenti geri aldı. Ahmet Tigin, zaptettiği toprakları kaybedince otoritesinide kaybederek hükümdarlık mücadelesinden çekilmek zorunda kaldı. Ali Tiginse Semerkand ve Buharayı kaybettikten sonra kontrolündeki tek bölge olan Maveraünnehire yerleşerek burada “Tavgaç Buğra Han” ünvanıyla Tavgaç Devletini ilan etti. Yusuf Kadir Han, Gazneli Mahmut’un desteğiyle zapt edilen şehirleri geri almıştı ve otoritesini sağlamlaştırmıştı ancak Maveraünnehiri halen Ali Tigin’in elindeydi. Bu şehir Karahanlılar için hem önemli hem stratejik bir bölgeydi. Yusuf Kadir Han yönetimi elinde tutabilmekteydi ancak henüz Ali Tigin’i tam olarak mağlup edemediği için Maveraünnehir üzerinde otorite oluşturamıyordu. Zira yaşı da oldukça ilerlemişti. Yusuf Kadir Han’ın destekçisi Gazneli Mahmut 1030 yılında vefat etti. Yusuf Kadir Han, önemli bir müttefikinin desteğinden yoksun hale gelmişti. Yusuf Kadir Han’da 1032 de vefat edince yerine oğulları Süleyman Han büyük kağan olarak, Muhammed Han’da yardımcı kağan olarak ülke yönetimine geçecekti. Önceden beri Karahanlıların yönetimi içi mücadele eden ve bir türlü başarılı olamayan Ali Tigin için bu büyük bir fırsattı. Zira Büyük Kağan ölmüştü ve veliahdı henüz otoriteyi tam olarak eline almamıştı. Bu fırsatı değerlendiren Ali Tigin, kendisini Karahanlıların Büyük Kağanı ilan etti ve Süleyman Han’a başkaldırdı. Ali Tiginin tekrar başkaldırması üzerine varis Süleyman Han, babasının dostu ve müttefiki Gazne Devletinin yeni hanı Mesut Han’dan yardım istedi. Mesut Han da babasının eski müttefiki olan Karahanlıları geri çevirmedi ve Süleyman Han’a destek vermesi amacıyla Ali Tigin’i ortadan kaldırması için Harezm şehrinin valisi Altuntaş’ı Maveraünnehir üzerine sefere çıkma görevi verdi. Altuntaş ve Ali Tiginin orduları Maveraünnehir sınırında karşı karşıya geldiler. Yaşanan savaşın galibi Ali Tigin oldu ve Harezm valisi Altuntaş savaş meydanında öldürüldü. Gazne Sultanı Mahmut Han, Altuntaşın ölümü üzerine Harezm valisi olarak varisi Harun’u getirdi. Şüphesiz Altuntaşın başaramadığını başarmak için görevlendirilmişti ancak Harun Han, Ali Tiginle işbirliği yaparak Maveraünnehir’i aralarında paylaşmak üzere anlaştılar. Bu çift taraflı ihanet oyunu ortaya çıkınca Gazneli Mesut Han hem Harun Han’ı hem Ali Tigin’i ortadan kaldırmak üzere bizzat ordularının başına geçerek sefer hazırlığına başladı. Ali Tigin, Gaze gibi büyük bir devlete tek başına karşı koyamazdı. Bu sebeple Selçuklulardan yardım istemek için yola çıktı. Ali Tigin, büyük savaşlar yapmış, büyük düşmanlar edinmiş biri olarak çıktığı yolda yağmacı küçük bir hırsızlık çetesi tarafından öldürüldü (1034). Karahanlıların Bölünmesi Yusuf Kadir han ve Ali Tigin ölmüştü ancak iç karışıklık sona ermedi. Bu kez Ali Tigin’in büyük oğlu Yusuf Tigin kendisini büyük kağan ilan etti. Karahanlı Devleti artık ne Süleyman Hanın ne de Yusuf Tigin’in kontrolünde değildi. Saltanat mücadelesi içerisine giren hanedan aileleri ve hanedan adayları tüm güçlerini birbirleri ile mücadele etmek için sarf etmeye başladılar. Karahanlılar bu iç karışıklıklarla uğraşırken Tuğrul ve Çağrı bey idaresindeki Selçuklu Devleti Karahanlıların önceden beri almak için mücadele ettikleri Horasan’ı topraklarına dahil ettiler. Bu büyük kayıp Karahanlı ailelerini tümüyle birbirlerine düşürdü. Karahanlı aileleri ve Karahanlı ordusunu teşkile den birlikler destekledikleri hükümdar adayları için birbirleriyle mücadele ederken Selçuklu Devleti Horasana sahip çıkmıştı. Hanedan ailelerinin birbirleriyle mücadeleleri kanlı ve kalabalık savaşlar halinde artarak devam etti. Bu mücadeleler 8 yıl boyunca şiddetlenerek devam etti. Bu süre zarfında Karahanlı devleti başsız, Karahanlı beyleri, tiginleri ve emirleri altındaki orduları birbirleriyle savaşır durumdaydı. Bu mücadelelerin sonunda gerçek varis Süleyman Han’ı destekleyenler ile büyük kağanlığını kabullenmeyenler otoritelerini ayırarak aralarında fiziki bir sınır çizdiler. Bu sınırla Süleyman Han Balasagun’u başkent yaparak Doğu Karahanlıların, Süleyman Han muhalifleri de Muhammed Hanı başa getirerek Özkenti başkent yapıp Batı Karahanlıların başına geçtiler. Böylece Karahanlılar 1042 yılında fiilen bölünerek iki ayrı devlet haline geldiler.

http://www.ulkemiz.com/karahanlilar

Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu

Roma Cumhuriyeti, hükümetin bir cumhuriyet olarak işlediği Antik Roma uygarlığının dönemiydi. Geleneksel olarak MÖ 508 olarak tarihlendirilen yılda Roma tekerkliğinin devrilmesi ve yerine her yıl yurttaşlarca seçilen ve bir senato tarafından öğüt verilen iki konsülün başkanlık ettiği bir hükümetin getirilmesiyle başladı. Karmaşık bir anayasa gitgide gelişerek güçler ayrılığı ve frenler ve dengeler ilkeleri üzerinde merkezlendi. Büyük olağanüstü haller dışında, devlet daireleri bir yıllığına sınırlandırılmıştı, işte en azından teoride, hiçbir birey kardeş-yurttaşlarına egemen olamazdı.Uygulamada, Roma topluluğu hiyerarşikti. Roma Cumhuriyeti Anayasası soylarını geçmişe, Roma Krallığı'nın erken tarihine dayandıran Roma'nın arazi sahibi aristokrasisi (patriciler) ve çok daha fazla sayıdaki halktan yurttaşlar, plebler, arasındaki mücadeleden büyük oranda etkilenmişti. Zamanla, Roma'nın en yüksek devlet dairelerine dair Patricilere ayrıcalıklı haklar veren yasalar yürürlükten kaldırıldı veya zayıfladı ve pleb sınıfı arasından yeni bir aristokrasi doğdu.İlk iki yüzyıl sırasında, Cumhuriyet toprakları İç İtalya'dan bütün Akdeniz dünyasına genişledi. Sonraki yüzyılda Roma; Kuzey Afrika, İberya Yarımadası, Yunanistan ve şu anki Güney Fransa'ya egemenlik kurarak büyüdü. Roma Cumhuriyeti son iki yüzyılı sırasında, hem Fransa'nın kalanına hem de Doğu'nun çoğuna egemen olarak büyüdü. Tam bu noktada, tek bir gemi aslanı - prinçeps (ya da imparator) - cumhuriyetçi siyasal düzeneğin yerine geçti.Roma Cumhuriyeti'nin sonunu ve Roma İmparatorluğu'na dönüşümü işaret eden kesin olay bir yorumlama meselesidir. Dönemin sonuna doğru kaçınılmaz bir son olarak Cumhuriyet'in sınırlarını aştıkları siyasal arenada egemenlik kurmak için Romalı önderlerin seçimlerinden biri gelmiştir. Tarihçiler farklı biçimlerde MÖ 44'te Iulius Caesar'ın daimi diktatör atanmasını, MÖ 31'de Aktium Deniz Muharebesi'nde Marcus Antonius'un yenilgisini ya da MÖ 27'de ilk yerleşim altında Octavianus (Augustus)'a Roma Senatosu'nun olağanüstü güçleri bağışlamasını Cumhuriyet'i sonlandıran asıl olay diye önermişlerdir.Roma'nın yasal ve yasama yapılarından çoğu Avrupa'nın her yanında ve dünyanın kalanında çağdaş ulus devlet ile uluslararası örgütler boyunca gözlenebilir. Romalıların Latincesi Avrupa'nın pek çok kısmında ve dünyada dilbilgisini ve sözcük dağarcığını etkilemiştir.

http://www.ulkemiz.com/roma-imparatorlugu

İbn-i Sina Kimdir

İbn-i Sina Kimdir

İbn-i Sina  d. 980 Afşana Köyü, Buhara - ö. 21 Haziran 1037 Hamedan) Tıp adamı, fizikçi, yazar, filozof ve bilim insanı.Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde (Özbekistan) Hicri 370 (M.S 980) yılında dünyaya gelmiş ve Hamedan şehrinde (İran) 427 Hicri (Miladi 1037) tarihinde vefat etmiştir. Tıp ve Felsefe alanına ağırlık verdiği değişik alanlarda 200 kitap yazmıştır. Batılılarca, Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir ve "Büyük Üstad" ismi ile tanınır. Tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi't-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur. Fars veya Türk bilim adamıdır.İbn-i Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. Değişik konular üzerine 240'ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü'ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). Bu iki eser ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain'de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur. Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's[9] aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can'da Şirazlı Ebu Muhammed'ten destek gördü (Tıp Kanunu'nu Cürcan'da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.Yaşadığı dönemİbn-i Sina, İslam'ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya'daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kuran ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Râzî ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan'daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti.Çocukluğu ve Gençlik Dönemiİbn-i Sina 980 yılında günümüz Özbekistanında yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu'nun önemli şehri Belh'ten gelen saygın bir bilim adamıydı. Buhara'da iyi bir eğitim aldı. Olağanüstü hafızası ve zekası da bu konuda ona çok yardımcı olacaktı. 14 yaşına geldiğinde öğretmenlerini geçmeye başlamıştı. 16 yaşında tıbba döndü ve bu konudaki bilgileri öğrenmekle kalmayıp yeni tedaviler de geliştirdi. 19 yaşında doktor ünvanı elde etti ve ücret almaksızın hastaları tedaviye başladı.İbn-i Sina ilk olarak 997 yılında tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı Emir'in yanında çalışmaya başladı. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül Samanilerin resmi kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı.22 yaşında babasını kaybetti. 1004 yılının Aralık ayında Samani Hanedanı sona erdi. İbn-i Sina Gazneli Mahmud'un teklifini geri çevirdi ve batıya Ürgenç'e gitti. Buradaki vezir bilim dostuydu ve ona küçük de olsa bir maaş bağladı. Yetenekleri için kullanma sahası arayan İbn-i Sina Merv'den Nişabur'a ve Horasan sınırlarına kadar bölgeyi adım adım dolaştı. Kendisi de şair ve bilim adamı olan ve İbn-i Sina'ya sığınak sağlayan hükümdar Kabus bu sırada çıkan ayaklanmada hayatını kaybetti. İbn-i Sina'nın kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Gorgan'da eski bir arkadaşına rastladı. Onun yanına yerleşti ve bu kentte mantık ve astronomi dersleri vermeye başladı. Kanun kitabının başlangıcı da bu döneme rastlar.Daha sonra Rey'de ve Kazvin'de çalıştı. Yeni eserler yazmaya da devam etti. İsfahan valisinin yanına yerleşti. Bunu öğrenen Hamadan emiri İbn-i Sina'yı yakalattı ve hapsetti. Savaş sona erdikten sonra Hamadan emirinin yanında çalıştı. Kısa süre sonra İbn-i Sina, kardeşi, iyi bir öğrencisi ve iki köleyle kılık değiştirip şehirden kaçtı ve korku dolu bir yolculuktan sonra çok iyi karşılandıkları İsfahan'a ulaştı.Sonraki yılları ve ölümüİbn-i Sina'nın kalan 10 ya da 12 yılı Ebu Cafer'in hizmetinde geçti. Burada doktor, bilim danışmanı olarak çalıştı ve hatta savaşlara bile katıldı. Bu yıllarda edebiyat ve filoloji çalışmaya başladı. Bir Hamedan seferi sırasında şiddetli bir kolik atağına yakalandı. Güçlükle ayakta duruyordu. Hamedan'a vardığında önerilen tedavileri uygulamadı ve kendisini kadere teslim etti. Ölüm yatağında mallarını yoksullara bağışladı, kölelerini azat etti ve son gününe dek 3 günde bir Kuran okudu. 1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında öldü. Kabri Hamedandadır.Hamadandan bir resim, Avicenna Müzesi (İran) 15 KASIM 2005Metafizikİbn-i Sina'ya göre metafiziğin temel konusu, "vücudu mutlak" olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; Olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah'ı "Vacib-ül Vücud" yani 'varlığı zorunlu olan' olarak belirtir ve bu fikir ona hastır.Ruhbilimİbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.AkılBu konudaki görüşleri Aristotales ve Farabi'den farklı olan İbn-i Sina'ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da 'olası akıl' açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen "makûllerin " suretlerini algılar); bilfiil akıl ("makûl"leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.Bilimlerin sınıflandırılmasıİbn-i Sina'ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: El-ilm ül-esfel (Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir[kaynak belirtilmeli]; mabad-üt-tabia (metafizik), el-ilm'üll-âli (mantık ya da yüksek bilimler) maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; el-ilm ül-evsat (matematik ya da orta bilimler) ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.[kaynak belirtilmeli]Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250'yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.Eserleri El-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, "Tıpta Kanun"(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"Metafizik konularda[kaynak belirtilmeli] yazılmış özet bir eserdir. )Risale fi-İlmi'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık")İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içerir. 20 bölümden oluşur.)Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir cilt hacimli bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur."). Mantık bölümü, Giriş, Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler, Sofistik Deliller, Retorik ve Poetika kitaplarından oluşur. Tabiat Bilimleri bölümü, Fizik, Gökyüzü ve Âlem, Oluş ve Bozuluş, Etkiler ve Edilgiler, Mineroloji ve Meteoroloji, Psikolıji, Botanik ve Biyoloji kitaplarından oluşur. Matematik Bilimleri bölümü, Geometri, Aritmetik, Musiki ve Astronomi kitaplarından oluşur. Yirmi ikinci ve son kitap ise Metafizik'tir.

http://www.ulkemiz.com/ibn-i-sina-kimdir

Fatih Akın

Fatih Akın

25 Ağustos1973’te Almanya’da dünyaya geldi. 7 yaşında sinemayla ilgilenmeye başladı. 80’lerde VHS video sistemiyle filmler izliyordu. 1994’te, HamburgDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Görsel İletişim Bölümü'ne kaydoldu. Aynı yıl 3 yıl boyunca devam edecek olan TV dizisi “Doppelter Einsatz”ta Erdal karakterini canlandırmaya başladı. Kariyerine aktör olarak başlayan Akın, bir yandan da üniversitedeki sinema eğitimine devam ediyordu. 1995’te ilk kısa metrajlı filmi “Du bist es!”i (Sensin) çekti. Film, Hamburg Uluslararası Kısa Metrajlı Film Festivali'nde “Halk Ödülü”ne layık görüldü. Ödülle birlikte sinemaya duyduğu inanç da artan Fatih Akın, 1996’ta ikinci kısa metrajlı filmi “Getürkt” için hem kamera arkasına geçti hem de filmde kardeşi Cem Akın’la birlikte başrolleri paylaştı. 1998’de ilk uzun metrajlı filmi “Kurz und schmerzlos”’a (Kısa ve Acısız) başladı. Film, Akın bu filmi ile Almanya’da “Adolf Grimme Awards” ödülünü kazandı. Ayrıca aralarında Locarno Film Festivali'nde Bronz Leopar da olmak üzere toplam 4 ödül alan film, Avrupa’daki farklı festivallerdeki ödüllere de aday olarak gösterildi. Nejo rolünde sinema izleyicisiyle aktör olarak yeniden buluşan Fatih Akın, daha çok yönetmenlikle ilgileniyordu. Filmin başarısı, Akın’ın Avrupa’da tanınmasına neden oldu.   2000yılında Hamburg Üniversitesi’nden mezun oldu ve aynı yıl romantik komedi türündeki filmi “Im Juli”yi (Temmuzda) çekti genç yönetmen. Film İstanbul-Almanya arasında geçen bir yol filmiydi ve iki Alman genci arasındaki fırtınalı aşkı konu alıyordu. Yüksek temposu, macera dolu olay örgüsü ve Akın’ın kendine has üslubuyla Temmuzda, yönetmenin popülaritesini arttırarak ciddi bir gişe başarısı elde etti. Tromsø International Film Festival ve German Film Awards, filmin ödüllendirildiği festivaller oldu.   2001’de “Denk ich an Deutschland - Wir haben vergessen zurückzukehren” belgeselini çeken Akın, 2002’de bir İtalyan ailenin hayatını mercek altına aldığı “Solino” filmi için kamera arkasındaydı. Bavarian Film Awards tarafından en iyi senaryo dalında ödüle layık görülen film, Guild of German Art House Cinemas’ta da Fatih Akın’a en iyi yönetmen ödülünü kazandırdı.   2004başarılı yönetmen için ciddi anlamda bir dönüm noktası olacaktı.  “Gegen die Wand”ı (Duvara Karşı) çeken Fatih Akın, filmle adını tüm dünyaya duyurdu. Farklı festivallerce toplam 23 ödüle layık görülen Duvara Karşı, Almanya’nın ve dünyanın en prestijli sinema festivallerinden biri olarak kabul edilen Berlin Festivali'nde en iyi film dalında Altın Ayı’nın sahibi oldu.   Oyuncuları Birol Ünel ve Sibel Kekilli’ye de en iyi erkek ve en iyi kadın oyuncu dallarında Altın Ayı kazandıran film, Newsweek ve Amerika’nın en popüler dergilerinden Time Out New York dergileri tarafından yılın en iyi filmi seçildi. Time Out New York’un sinema eleştirmeni David Fear, filmi ''Saf Mükemmellik'' olarak tanımladı.   2005’te çektiği “İstanbul ayaklarımın altında” filmi, aşık olduğu şehir olarak belirttiği İstanbul’un zıtlıklarını ve renkliliğini müzik ekseninde kameraya alan Akın, belgeselinde Orhan Gencebay’dan Mercan Dede’ye, Sezen Aksu’dan Duman’a kadar tarzları birbirinden oldukça farklı müzisyenler eşliğinde, izleyiciyi farklı bir İstanbul seyahatine çıkardı.   Aynı yıl Anno Saul’un yönetmenliğini yaptığı, “Kebab Connection” filminin senaryosunu yazan yönetmen, başrollerini Haluk Bilginer, Mehmet Ali Erbilve Birol Ünel’in paylaştığı, “Hırsız Var” filminde de Lokman karakterini canlandırdı.   Avrupa’nın 25 ülkesinin 25 farklı kısa filmle anlatıldığı “Visions Of Europe” projesinde, Almanya’nın filmini çekmesi için bir Alman yönetmen değil de Fatih Akın seçildi. Her bir yönetmene kendi ülkelerinde hayata bakışı aktaran bir film yapmaları istendi. Filmlerin bugün veya yakın gelecek de geçmesi, beş dakika uzunluğunda olması ve her birinin aynı oranda bir bütçe harcanarak yapılması şart koşuldu. Fatih Akın bu proje için çektiği kısa filmle oldukça başarılı oldu.   2007 yılında "Yaşamın Kıyısında" adlı filmi vizyona girdi. Bu film ile Altın Portakal Film festivalinde "En İyi Yönetmen" ödülü dâhil 5 ödül kazandı. Aynı film ile Cannes'da "En İyi Senaryo" ödülünü almaya hak kazandı.     FİLMLERİ   Aşka Ruhunu Kat, Soul Kitchen, 2009, (Yapımcı, Senaryo, Yönetmen) Chiko, Chiko, 2008, (Yapımcı) Yaşamın kıyısında, 2006, (Yapımcı, Senaryo, Yönetmen) Kebab Connetion, Kebab Connetion, 2005, (Senaryo) İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek, Crossing the Bridge: The Sound of İstanbul, 2004, (Senaryo, Yönetmen) Hırsız Var, Hırsız Var, 2004, (Oyuncu) Solino, Solino, 2002, (Yönetmen) Kısa ve Acısız, Kurz und schmerzlos, 1998, (Yapımcı, Senaryo, Yönetmen) Takva, Takva, ( Yapımcı)

http://www.ulkemiz.com/fatih-akin

Türkan Şoray Kimdir

Türkan Şoray Kimdir

Türkan Şoray, 8 Haziran 1945’de İstanbul’da doğdu. Babası Halit Şoray devlet demir yollarında memur, annesi ev hanımıydı. Maddi imkanların kısıtlı olduğu bir ailede dünyaya geldi. Öğrenimine Rami Taş mektebinde başladı fakat sürekli mahalle değiştirdiklerinden, eğitimini 1956’da Feriköy ilkokulunda tamamladı.1954’te Meliha ve Halit Şoray çifti boşanır. Çocuklar annede kalır. Karagümrük Sarmaşık Sokak’a taşınırlar. Burada ev sahiplerinin kızı Emel Yıldız’la tanışır, onun sayesinde de Yeşilçam’a adım atar. Bir gün onunla beraber film setine gider ve böylece ünlü “Yeşilçam Sokağı”na adımını atmış olur. Şoray o dönemde on beş yaşındadır. Emel Yıldız, o sıra “Köyde Bir Kız Sevdim” adlı filmin başrolünde oynayacaktır. Bir gün filmin setine Şoray’ı da götürür. Kenarda bir yerde otururken Türker İnanoğlunun dikkatini çeker. Şoray’la tanıştırılır. İnanoğlu başrol için Türkan Şoray’ın daha uygun olacağına karar verir. Şoray’ın Yeşilçam’a girişi de böylece gerçekleşir.Bir Yıldızın Doğuşu (1960’lar)Türkan Şoray bu filmin ardından yeni yeni teklifler almaya başlar. Çevirdiği filmlerle, özelikle magazin basının dikkatini çeker ve ilk kez, dönemin ün yapmış haftalık popüler dergilerinden “Sinema” ya kapak olur (15 Mart 1961, s.18). Ardından Artist, Büyük Gazete ve Ses Dergilerine..1960 yıllarla birlikte Şoray’ın başarı grafiği de yükseliyordu. Artık yaşamında herşey değişmekteydi ve bu değişiklik sosyal durumdan fiziğine kadar her şeyine yansıyordu. Erkeklerden gördüğü ilgi ve artan seyirci ilgisi ona güven kazandırıyordu. Artık kararsızlıktan kurtulup kadınlığa adım atıyordu. Artık daha şuh biri halini alacaktır. Bu değişimiyle gerek Yeşilçam çevrelerinde gerek seyircisi arasında büyük bir etki gücüne sahip olur.İlk Önemli Aşama“Acı Hayat” Türkan Şoray’ın sinema hayatındaki ilk dönüm noktasıdır. “Otobüs Yolcuları” ile bu dönüm noktasının ilk kıpırtılarına veren Şoray “Acı Hayat”la ilk önemli aşamasını da geçer. Bu filmindeki rolü diğerlerine göre daha tutarlı, tip olarak da gerçeğe daha yakındır. Film o güne kadar yapılmış en başarılı, en şiirsel görüntülü bir aşk filmidir.1963’te çevirdiği bu filmle 1964’te I. Antalya Film Festivalinde en iyi kadın oyuncu ödülünü alır. Ayrıca “Acı Hayat” sinema yazarlar tarafından “yılın filmi” seçilir. Artık izleyicide Şoray imgesi oluşmaya başlamıştır. Senaryo yazarları onun için öyküler oluşturabilir, yönetmenler filmlerini onun üzerine kurabilirler.Hayatına Yön Veren AdamRüçhan Adlı’nın Şoray’ın hayatında önemli bir rolü vardır. Onu korumuş, hep zirvede kalmasında büyük rol oynamıştır. Eylül 1962’de bir film setinde tanışırlar. Rüçhan Adlı Şoray’dan tam 23 yaş büyüktür. Görmüş–geçirmiş bir insandı. Şoray hep bir babanın şefkatinden ve sevgisinden mahrum büyümüş, bunlara ihtiyaç duymaktadır. Şoray’da bu sevgi ve şefkati Adlı’da bulur ve 20 yılını onunla birlikte geçirir.İlişkilerinden sonra Şoray giderek süzgün bakışlı şuh bir kadın olmaktan sıyrılıp, yeni kimliğine bürünür ve 1965’lerden başlayarak “Türk sinemasının bir numaralı kadını” olur. Dört büyükler arasında olup (Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın) en çok o tutulmaktadır.SultanŞoray’ın Sultan olmasında ve kanunlarının oluşmasında Adlı’nın büyük payı vardır. Adlı, Şoray’a gönderdiği çiçek buketlerine iliştirdiği kartlarda ya da bıraktığı notlarda ona hep “Sultanım” diye hitap eder. (Canım sultanım, hanım sultan.. gibi) Bunlar daha sonra basında yer alır ve dönemin ünlü gazete ve dergilerinde yayınlanır. Böylece Şoray artık Türk sinemasının da, halkın da “Sultan”ı olmaya başlar.Adlı’nın onun hayatındaki yeri ve üzerindeki etkisi, özelikle birlikte yaşamaya başladıkları 1963 yılından başlayarak önemini ve ağırlığını artırır. 1966’nın sonlarına doğru ise birbiri ardına Şoray filmleri çevrilir ve aynı haftalarda Beyoğlu sinemalarında vizyona girince durum bir süre için aleyhine gelişir. Aynı haftalarda oynayan Şoray’lı filmler adeta birbirini vurur. Şoray’ın böyle bir hataya kurban gitmesinin nedeni aynı yıl içinde çok sayıda film çevirmesi ve oynadığı filmlerin aynı konuları kapsamasıdır.Bir süre sonra aleyhine gelişen bu tehlikeli sarsıntıyı güçlükle atlatır ve durumu lehine geliştirip fiyatına zam yapar. Böylece bütün yapımcılar Şoray’ı kara listeye alırlar. Bu karara göre ona film çevirttirmeyecek, mukavele süresi uzatılmayacak, sinema salonlarında da filmleri gösterilmeyecektir. O artık Akün, Acar, Arzu, Duru film….gibi büyük şirketlerin de kara listesindedir. Aleyhine gelişen tüm olaylardan sonra Şoray kendine bir savunma politikası bulur ve yapımcıların karşısına aldığı bazı kararlarla çıkıp, bu kararlardan da taviz vermeyecektir. Böylece Şoray kanunları oluşur.Şoray Kanunları1) Türkan Şoray film senaryolarını film çekim tarihinden en az bir ay önce beğenir.2) Türkan Şoray, Senaryoyu beğenmediği takdirde yeni senaryo verilecektir.3) Her senaryoda beğendi mutabakatı şarttır.4) Filmde öpüşme ve açık sahneden olmayacaktır.5) Filmdeki modern giysiler Türkan Şoray’a tarihsel olanlar ise şirkete aittir.6) Film çekimi İstanbul dahili olup Türkan Şoray İstanbul dışına çıkamaz.7) Çalışma saatleri sabah 8 ile akşam 19 arasıdır.8) Pazar günleri Türkan Şoray çalışmaz.9) Türkan Şoray adı jenerik, afiş ilan ve sinema fenerlerinde başta ve tek olarak yazılacaktır.10) Filmin her oynadığı yerde 9. madde uygulanacaktır.11) Filmlerin seslendirilmesinde Türkan Şoray’ın sesi için kendi mutabakatı şarttır.12) Şirket filmi kendi hesabına çeker. Eğer başka şirketle ortak yapıma gidilirse Türkan Şoray’ın mutabakatı şarttır.13) Film renkli ise Türkan Şoray’ın mutabakatı ile çekim günleri uzayabilir.14) Çekilecek filmin rejisörü ve baş erkek oyuncusu için Türkan Şoray’ın mutabakatı şarttır.15) Bu şartlara riayet etmeyen film şirketi 100 bin lira ödemeyi taahhüt eder.16) İhtilaf vukuunda merci mahkemeleri İstanbul mahkemeleridir.17) Türkan Şoray şirketlerden film başına 60 bin lira alır.18) Türkan Şoray mecburi gecikmeleri 10 günden fazla beklemez.Dönemine göre bu oldukça ağır koşullar, 1967’de son halini alıp yazılı bir metne dönüştürülür. Türkan’ın ünlü ve gişe geliri öylesine yüksektir ki, hiçbir firma, yönetmen veya oyuncu ona karşı çıkamaz. Türkan Şoray’la mukavele yapmak için birbirleriyle yeniden yarışa girerler. Bu kanunlarla Rüçhan Adlı, Şoray’ın, Yeşilçam’daki imajını koruma altına alır.Şoray’ın Sinemamızdaki Yeri1960’larda 4 büyükler saltanatı söz konusudur. Fatma Girik; baştan itibaren dinamik canlı, “acul”, girişken kolay yılmayan, daha erkeksi, yeni yaşama kültürüyle dalga geçen, alt kültüre yakın bir tip, Filiz Akın; daha modern, toplumun Batı’ya dönük yüzüydü. O ince sarışın ve kırılgan kişiliğiyle halk kızlarını oynasa da pek inandırıcı olmayacak, daha çok zengin kızlarını, “burjuva güllerini” temsil ederek biraz farklı bir alana geçecekti. Hülya Koçyiğit, geniş bir canlandırma yelpazesi ve çok farklı kimliklere bürünme yeteneği olan, her sınıfa ait olabilen, kibar evin kızı.Türkan Şoray ise; güzel, çekici, alımlı bir kadın kişiliği yaratacak ve bunu hem güldürü, hem dramda aynı başarıyla sürdürecekti. Sosyal kökenler itibarıyla bir uçtan öbürüne, bir kutuptan diğerine kolaylıkla gidip gelebilecekti. Türk toplumu, sanatçının halk kızı veya burjuva dilberi tiplemelerini aynı ilgiyle kabul edecekti.Tip olarak da Türk kadınını yansıtmaktadır. Türk sinemasının en güzel resim veren kadın oyuncusudur. Sinemasal açıdan zengin, seyirciyi çarpan bir görüntüsü vardır. Halkın içinde gelmesi zor şartlarda büyümesi onu halka daha yakın kılacaktır. Türk sinemasında hiçbir kadın oyuncu onun gibi çevresinde yaygın bir etkinliğe sahip olmamıştır. Güzelliği hep abartılıdır ama sıcaklığı da tartışılmaz.Bu özellikleriyle sinemamızda farklı bir yer açar. Diğer kadın sanatçılara örnek olmuş, uygulamalarıyla da takip edilmiştir. Sinemada en yüksek fiyata sahip oyuncu oluşu, en çok aşık olunan kadın oluşu, kendine has yasaklar koyuşu, her rolün altından başarıyla kalkması, farklı güzelliği, sıcaklığı, bir sultan, bir efsane oluşuyla ve diğer yönleriyle sinemadaki yerini de belirlemiştir.1970’ler, Şoray, Sinema ve ToplumŞoray, değişir gözüken bir şeylere karşın, 1970’lerin başlarında da sinema siyasetini hemen hemen aynen sürdürür. Yılda yine 10-12 film yapar. Ünlü yazarların eserlerine el atılır fakat başarılı olunmaz. Sultan Gelin, Cemo gibi yarım başarılar elde edilirken, Vukuat Var, Asiye Nasıl Kurtulur gibi filmler fiyaskoyla sonuçlanır. Ünlü yönetmenlerle (Atıf Yılmaz, Osman Seden, Halit Refiğ..) çalışmak da pek bir şey değiştirmez.70’lerin başında yine zirvede gözükmektedir. Fakat o artık daha değişik, daha farklı birşey arama çabasındadır. 1972 yılında mesleki yaşamında yeni bir dönem açılır. Film sayısını ciddi anlamda azaltır. Bu yıla iki filmi damgasını vuracaktır. Biri Cemo’dur. Bu filmin çekimlerinde Şoray attan düşer ve felç olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Olay, filme iyi bir reklam aracı olur. Asıl büyük tepkilere yol açan olay ise bir diğer filmi “Dönüş”tür. Çünkü Şoray’ın yönetmenlik denemesi yaptığı ilk filmdir. Şoray birçok çevrenin eleştirisine maruz kalır. Filmin başarılı olmayacağı düşünülür, fakat beklenenin aksine dikkat çeker ve başarılı olur. Şoray, eleştirmenlerin, sinema uzmanlarının ve de “ciddi basın”ın dikkatini çeker. Film yılın en büyük iş yapan filmi olur. Şoray’a daha önce yüz çevirenler, bu kez onu sahiplenirler. Ayrıca “Dönüş” 1973’te “Moskova Film Festivali”nde özel bir ödül alır. “Azap’ta (1973) ikinci yönetmenlik denemesini gerçekleştirir fakat bu filmde başarılı olamaz.70’lerin başlarında O hepsi birbirinin aynı, en azından benzeri dram veya komedilerden daha kişilikli, daha gerçekçi filmlere doğru kaymasında, belki yıllardır süre gelen aklı başında, sorumlu ve oldukça poltize bir eleştirinin katkısı olmuştur. Ama temel neden, Türk toplumunun o yıllardaki genel havasıdır. Artık sinema da o uzun yıllar sürdürdüğü pembe rüyadan uyanıyordu. Yönetmenler ilk defa gerçekçi konulara el atmakta, Anadolu bozkırlarında mekan bakmakta, köylü kadınların dramını keşfetmektedirler. Başta Türkan Şoray ve diğer ünlü starlar, gerçekten yaşamış ve yaşayan kadın portreleri çizmeye başlarlar. Konfeksiyon usulü yapılan filmlerin yerini daha gerçekçi konular, daha kapsamlı yaklaşımlar, daha bütüncül çabalar alır. Artık her film ayrı bir proje olup, çok daha dikkatle üzerinde durulacaktır. 76’da 3. Şoray yönetmenliği ürünü olan “Bodrum Hakimi”ni çeker ve yeniden sahnededir. Yerini yeniden sağlamlaştırmıştır. 1977’de en güzel filmlerinden biri olan “Selvi Boylum al Yazmalım” da oynar. Bu filmle Şoray’a en iyi kadın oyuncu ödülü gelir.1980’ler ve Sonrası Şoray, Toplum ve SinemaBu hızlı dönemden sonra Şoray bir süre setlerden uzak kalır. 80’de film yapmaz. 1981’de ise son yönetmenlik ürünü olan “Yılanı Öldürseler” ile geri döner. Bu arada halk sinemaya gitmeyi reddeder. Artık yeni bir kuşak, yeni yönetmenler, yeni bir anlayış doğuyordu. (ve 80’li –90’lı yıllar boyunca Şoray’da bir çok yeni yönetmene destek verdi.) 1980’lerle bağımsız sinemanın önü açılır. 80’lerde sinemamız artık daha aydın, daha incelmiş ürünler, büyük kentin orta sınıflarına dönük hikayeler vermeye başlayan daha özel bir alan olmaya doğru gidecektir.1983’te şarkıcı ve türkücülerin oynadığı arabesk ağırlıklı filmler Türk Sinemasındaki yerini ne kadar korumaya çalışsa da, kadın dünyalarını sorgulayan “kadın filmleri” öne çıkmaya başlayacaktır. Değişen koşullar ve yaşanan ekonomik krizler nedeniyle 1980-86 yıllarında ikişer filmle yetinmek zorunda kalan Türkan Şoray 1987’de bu sayıyı dörde çıkarır.80’li yıllar Şoray’ın hem mesleğinde hem de özel yaşamında önemli değişikliklere sahne olacaktır. Şoray kanunları yıkılacak, oynadığı “Mine” adlı filmiyle “kadın filmleri” akımını da açacaktır. Özel yaşamında ise yirmi yılını feda ettiği Rüçhan Adlı’yı 1983’te terk edecek, aynı yıl sinema ve tiyatro sanatçısı Cihan Ünal ile evlenecektir. 84’te annesini kaybedecek ve bir süre sonra kızı Yağmur dünyaya gelecektir. Şoray Ünal çifti beraber birkaç filmde beraber oynarlar fakat filmler beklenen işi yapmaz. 87’de çift ayrılır. 90’lı yılları da birkaç filmle kapatır Şoray. 94’te babasını, 95’te de büyük aşkı Rüçhan Adlı’yı kaybeder. Bu yıllarda seyircisinin karşısına birkaç dizi filmle gelir. 2000 yılında çevirdiği “İkinci Bahar” adlı dizi ise diğerlerinden çok farklı bir yere sahip olacaktır.Ayrıca Türkan şoray Türkiye eğitiminede katkıda bulunmuştur.1973 yılında yaptırmış olduğu ilköğretim okulu Istanbul’un Hisarüstü semtinde yer almaktadır.Aldığı Ödüller– 1964 I. Antalya Film Festivali. “Acı Hayat”la “en başarılı kadın oyuncu.” (Altın Portakal)– 1968 5. Antalya Film Festivali: “Vesikalı Yarim”le “en başarılı kadın oyuncu”. (Altın Portakal)– 1969 Ekspress Gazetesi: Halk oyu ile “yılın kadın artisti”– 1971 Ekspress Gazetesi: Halk oyu ile “yılın kadın artisti”.– 1973 5. Adana Film Festivali: “Mahpus”la “en başarılı kadın oyuncu”. (altın Koza)– Moskova Film Şenliği (Rusya): “Dönüş”le “özel ödül”.– Ankara Gazeticiler Cemiyeti: “Yılın Artisti”– Kelebek Gazetesi: Halk oyu ile “yılın kadın sanatçısı”.– Kıbrıs Gazeteciler Cemiyeti: “Yılın Sanatçısı”– Tercüman Gazetesi: Halk oyu ile “en iyi sanatçı”– İzmir Kadınlar Birliği: “Dönüş”le “en iyi kadın oyuncu”.– 1978 Taşkent Film Şenliği: “Selvi Boylum Al Yazmalım”la Uluslarası Aytmatov Kulübü’nün geleneksel ödülü.– 1987 27. Antalya Film Festivali: “Hayallerim, Aşkın ve Sen”deki yorumuyla “en iyi kadın oyuncu”. (Altın Portkal)– 1990 2. İzmir Film Festiali: “Altın Artemis onur ödülü.”– 1992 8. Bastia Akdeniz Sinemaları Festiali “Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu”daki yorumuyla “en iyi kadın oyuncu”.– 1994 6. Ankara Film Festivali: “Emek ödülü”.– 31. Antalya Film Festivali: “Bir Aşk Uğruna”daki yorumuyla “en iyi kadın oyuncu”. (Altın Portakal)– 1996 15. Uluslararası İstanbul Film Festivali: Sinema onur ödülü– Magazin Gazeticiler Derneği 4. Altın Objektif Ödülü, Onur Ödülü.– 1999 Roma Film Festiali: Büyük Ödül– 2. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali: Kadın yönetmen ödülü.– 2000 Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi: Zirvedekiler 2000 ödülü– 31. Antalya Film Festivali: “Bir Aşk Uğruna”daki yorumuyla “en iyi kadın oyuncu.” (Altın Portakal)– 2001 Sakıp Sabancı Türk Kalp Vakfı: “İkinci Bahar” dizisiyle “iyi kalp ödülü”.– 2001 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi-Tekofaks Panasonic: “İkinci Bahar” dizisindeki rolüyle “2000 yılının başarılı iletişimci ödülü.”– Akademi İstanbul: “Yılın en başarılı sanatçısı ödülü”.Filmografisi1960: Köyde Bir Kız Sevdim, Aşk Rüzgarı, Güzeller Resmi Geçidi, Utanmaz Adam1961: Afacan, Aşk ve Yumruk, Dikenli Gül, Gönülden Gönüle, Hatırla Sevgilim, Kaderin Önüne Geçilmez, Kardeş Uğruna, Melekler Şahidimdir, Otobüs Yolcuları, Sevimli Haydut, Siyah Melek1962: Acı Hayat, Allah Seviniz Dedi, Aşk Yarışı, Bardaktaki Adam, Billur Köşk, Bizde Arkadaş mıyız, DikmenYıldızı, Kırmızı Karanfiller, Lekeli Kadın, Ne Şeker Şey, Ümitler Kırılınca, Zorlu Damat1963: Acı Aşk, Ayşecik Canımın İçi, Badem Şekeri, Beni Osman Öldürdü, Bütün Suçumuz Sevmek, Çalınan Aşk, Çapkın Kız, Dağlar Kralı, Genç Kızlar, İki Kocalı Kadın, Küçük Beyin Kısmeti, Sayın Bayan1964: Adanalı Tayfur Kardeşler, Anasının Kuzusu, Bomba Gibi Kız, Bücür, Fıstık Gibi Maşallah, Gençlik Rüzgarı, Gözleri Ömre Bedel, Kader9 Kapıyı Çaldı, Kızgın delikanlı, Macera Kadını, Mualla, Öksüz Kız, Yılların Ardından1965: Ekmekçi Kadın, Elveda Sevgilim, Garip Bir İzdivaç, Hayatımın Kadını, Komşunun Tavuğu, Sana Layık değilim, Seven Kadın Unutmaz, Siyah Gözler, Sürtük, Vahşi Gelin, Veda Busesi1966: Akşam Güneşi, Altın Küpeler, Anaların Günahı, Çalıkuşu, Çamaşırcı Güzeli, Düğün Gecesi, El Kızı, Eli Maşalı, Günahkar Kadın, Karanfilli Kadın, Kenarın Dilberi, Meleklerin İntikamı, Meyhanenin Gülü, Siyah Gül1967: Ağlayan Kadın, ana, Ayrılsak da Beraberiz, Bir Dağ Masalı, Her Zaman Kalbimdesin, Kara Duvaklı Gelin, Kelepçeli Melek, Ölümsüz Kadın, Sinekli Bakkal, Tapılacak Kadın1968: Abbase Sultan, Ağla Gözlerim, Artı Sevmeyeceğim, aşk Eski Bir Yalan, Ayşem, Dünyanın En Güzel Kadını, Kadın Değil Baş Belası, Kadın intikamı, Kadın Severse, Kahveci Güzeli, Vesikalı Yarim1969: Aşk Mabudesi, Ateşli Çingene, Bana Derler Fosforlu, Buruk Acı, Fosforlu Cevriye, Günah Bende mi, Köle Olayım, Sana Dönmeyeceğim, Seninle Ölmek İstiyorum, Son Bahar Rüzgarları1970: Ağlayan Melek, Arım Balım Peteğim, Birleşen Yollar, Buğulu Gözler, Bülbül Yuvası, Hayatım Sana Feda, Herkesin Sevgilisi, Kara Gözlüm, Mağrur Kadın, Mazi Kalbimde Yaradır, Merhamet, Tatlı Meleğim1971: Ateş Parçası, Bir Genç Kızın Romanı, Bir Kadın Kayboldu, Gelin Çiçeği, Gülüm Dalım Çiçeğim, Güllü, Mavi Eşarp, Melek mi, Şeytan mı, Sevmek ve Ölmek Zamanı, Unutulan Kadın, Yedi Kocalı Hürmüz1972: Cemo, Çile, Dönüş, Sisli Hatıralar, Vukat Var, Zulüm1973: Asiye Nasıl Kurtulur, Azap, Dert Bende, Gazi Kadın, Güllü Geliyor Güllü, Mahpus, Namus Borcu, Sultan Gelin, Yalancı1974: Açlık, Bal Kız-Şenlik Var, Çılgınlar, Yüreğimde Yare Var1975: Acele Koca Aranıyor1976: Bodrum Hakimi, Deprem, Devlerin Aşkı1977: Baraj, Dila Hanım, Selvi Boylum Al Yazmalım1978: Bir Aşk Masalı, Cevriyem, Sultan, Tatlı Nigar1979: Hazal, Küskün çiçek1981: Yılanı Öldürseler1982: Mine, Seni Kalbime Gömdüm1983: Metres, Seni Seviyorum1984: Bir Sevgi İstiyorum1985: Bir Kadın Bir Hayat, Körebe1987: Gramafon Avrat, Hayallerim Aşkım ve Sen, On Kadın, Rumuz Gonca Gül1988: Ada1989: ölü Bir Deniz1990: Berdel, Menekşe Koyu, Soğuktu ve Yağmur Ciseliyordu1993: Şahmaran1995: Yerçekimli Aşklar1997: Nihavent Mucize2003: Gönderilmemiş Mektuplar2004: Mürüvvetsiz MürüvvetDiziler1993 Tatlı Betüş1996 Bir Aşk Uğruna2000 Gözlerinde Son Gece2000 İkinci Bahar2002 Tatlı Hayat2006 Cemile

http://www.ulkemiz.com/turkan-soray-kimdir

Filiz Akın Kimdir

Filiz Akın Kimdir

Aktris, yazar. Türk sinemasının en başarılı kadın oyuncularından biri olan Akın, 60'lı yıllardan günümüze rol aldığı sayısız filmde bir çok farklı karakteri canlandırmış, zerafet ikonu olmuştur. Güzelliği ve asaletiyle romantik temalı Türk filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu olan Akın'ın önemli filmlerinden bazıları; Reyhan, Utanç, Umutsuzlar, Prangasız Mahkumlar, Ankara Ekspresi, İki Gemi Yanyana ve Gurbet Kuşları'dır.2 Ocak 1943 tarihinde Ankara'da doğmuştur. Gerçek adı Suna Akın’dır. Annesi Leman hanımdır. TED Ankara Koleji'ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü'ne kaydolan Akın, başarılı bir öğrenciydi. İyi derecede Fransızca ve İngilizce bilen, mimar olmak istemesine rağmen bir turizm acentasında çalışmaya başlayan Akın, 2 yıl süreyle şef olarak görev yaptı. Kolej yıllarından bir arkadaşının tavsiyesiyle sinema sektörüne girmeyi düşünmeye başlayan Akın, 1962'de Artist dergisinin düzenlediği yarışmayı kazandı. Yeşilçam’a adım atmasında önemli olan bu gelişmeden sonra Memduh Ün'ün yönetmenliğini yaptığı Akasyalar Açarken filmiyle sinema kariyeri başladı. Ardından Şakayla Karışık adlı filmde Ajda Pekkan'la başrolü paylaşan oyuncu, Kadın Berberi ve Kadın Terzisi filmlerinde canlandırdığı rollerle adını geniş kitlelere duyurdu.Filiz Akın, dramadan komediye birçok farklı türde oyunculuğunun zirvesindeydi. Film yönetmeni Atıf Yılmaz ve Fikret Hakan’la nişanlandı. 1964 yılında izleyiciyle buluşan Yankesici Kız adlı filmdeki oyunculuğuyla da övgüler alan aktris, o dönemde yapımcı ve yönetmen olan Türker İnanoğlu ile tanıştı. İnanoğlu yönetimindeki birçok filmde başrolde oynayan Akın, bir süre sonra ünlü rejisörle 1964 yılında dünya evine girdi. Bu evlilikten İlker İnanoğlu (d. 20.08.1965) adında bir erkek çocukları oldu.1965 yılında Akın, filmografisine bir film daha ekledi: Kolejli Kızın Aşkı. Ayhan Işık'la başrolleri paylaştıkları yapımdaki rolüyle romantik temalı Türk filmlerinin vazgeçilmez ismi olan Akın, daha sonra Cüneyt Arkın'la kamera önüne geçtikleri Çıtkırıldım da benzer bir tiplemeyi canlandırdı. 1969 yılının Mayıs ayında Filiz Akın'ın, Necdet Tosun'un refakatinde, bir takım allerji tedavisi için Londra'ya gider, aynı hastanede tedavi olmakta olan Filiz adındaki bir Türk hasta ölür. Ama bu kötü haber Türkiye’ye Filiz Akın öldü diye ulaşınca aynı tarihte Adana'da yapılmakta olan Altın Koza Film Festivali'nde anısına saygı duruşu bile yapılmıştı!Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik’le birlikte Kare-As olarak adlandırılan en büyük dört kadın yıldızdan biri oldu.121 sinema filminin başrolünde oynadı. "Kolejli Kız" olarak anıldı. Türk sinemasının ilk sarışın Avrupai kadın yıldızı ve aynı zamanda en güzel ve zarif yüzlü kadını oldu. Ama sinema kariyerini kocasının şirketiyle sınırladığı için pek ciddi filmde yer alamadı. 1976’da Türk sanat müziği şarkıcısı olarak gazino sahnelerine çıktı, sinemadan gelip “assolist” olan ilk isim oldu ama sonra “solistaltı”na indi. Bu süreçte ünlü mafya İnci Baba (Mehmet Nabi inciler) tarafından bıçaklatıldı. Uzun süre Paris'te yaşadı.Ayhan Işık, Zeki Müren, Sadri Alışık, Ediz Hun, İzzet Günay, Tarık Akan ve Kartal Tibet gibi döneminin başarılı erkek oyuncularıyla başrolleri paylaştığı sayısız filmle izleyicinin gönlünde taht kuran Akın, o zaman Paris Büyük Elçisi olan MİT eski Müsteşarı Sönmez Köksal'la 1994 yılında evlendi.Akın 1971 yılında çekilen "Ankara Ekspresi" filmindeki Hilda rolüyle Antalya Film Festivali'nde "En başarılı kadın oyuncu" ödülünün sahibi oldu. Akın, 80'lerin başında sinemaya veda etti. Aktris yıllar sonra, 1989'da yeniden izleyiciyle buluştu. TRT için çekilen Geçmiş Bahar Mimozaları'nda Rutkay Aziz ve Mehmet Günsür'la başrolleri paylaştı.Sabah gazetesinde köşe yazarı olarak yazmaya başlayan Akın, Hey, Kelebek/Hürriyet gibi gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı. 2002'de yakalandığı çene kanserini yendi. Kansere karşı destek amaçlı başlattığı "Sarı bilezik" ve "Mavi bilezik" gibi kampanyalar oldukça başarılı oldu. Aktris, 2005'te hastalık sonrası deneyimlerini kaleme aldığı Hayata Merhaba, daha sonra da "Filiz Akın ile Güzellik, Sağlık ve Genç Kalma Üzerine" isimleri kitapları yayımladı. Filiz Akın, Starkey İşitme Vakfı onursal başkanı olarak "Türkiye'de İşitmeyen Kalmasın" adlı bir kampanya başlatıp yürüttü ve sosyal güvencesi olmayan 2000 civarı çocuğu işitme cihazı sahibi yaptı.Filiz Akın'ın en büyük hayranlarından biri olarak bilinen Pınar Çekirge, aktrisi Türk Sineması'ndaki yeri, ikonografik ve toplumbilimsel değeriyle değerlendirdiği "Başrolde Filiz Akın" isimli kitabı 2007'de yayınladı.TED Üniversitesi Mütevelli Heyet üyesi Akın, halen Sabah Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.Ekin Türkantos Tarafından Filiz Akın'la Yapılmış RöportajAnkara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nde okurken Yeşilçam'a geçiş yaptınız. Arkeoloji istediğiniz bölüm değil miydi?Bir arkadaşımın annesi sayesinde müracaat etmiştim. Arkeoloji güzel bir bölüm. İlk sene mitoloji okudum, keyifliydi. Annem merdivenlerden düşmüştü. Geçinebilmemiz için birimizin çalışması gerekiyordu. Annem ve babam ayrıydı. Koleji bitirince hemen o yaz çalışmak zorunda kaldım. Aslında Ortadoğu'da mimari ve dekorasyon okumak istiyordum.Sizce kariyeriniz için en önemli film hangisiydi?'Umutsuzlar' ile 'Ankara Ekspresi'dir. Çünkü bu iki filmde değişik iki kadını oynuyorum. Ben cinsel tarafım vurgulanmış bir oyuncu değilim. Bunu en iyi Müjde Ar değerlendirmiştir. Cinsel obje olmadan kadının cinsel sorunlarını sinemaya aktardı. Bizim hikayelerimizde bu gerekmiyordu. Bu anlamda en çok hissedilen oyuncu Türkan Şoray'dır. Çok dişi bulunur, beğenilir. Onun gülüşü, bakışı herkesin dilindedir. Ben bundan uzak olmak istedim. Bu taraf eksik olunca çok arzulanmayan kadın, kadın seyircinin de dikkatini çekmiyor. Ancak 'Ankara Ekspresi'nde erkeklerin başını döndüren ama onlarla yakınlık kurmayan bir casus kadın rolü vardı. Bunu yapabileceğimi biliyordum. Çünkü bu bir oyun. Ben demek değil. İnsanın içinde Rus bebekleri gibi pek çok kişiliği var. Doğal sarışın olmama rağmen sinemada sarışın rollere en uygun kişi bendim. Başrole düşünüldüğümde sevinmiştim.Ya başrol verilmeseydi...O zaman üzülürdüm. Çünkü benim başka bir yanımı ortaya çıkarttı. Hayat bir oyun diye düşünüyorum. Ama her zaman da çok şirin değil. İnişli, çıkışlı bir yol. İnsanlar bizlere bakıp paraları, şöhretleri oldu diye düşünüyor. Oyunculuğun çok boşlukları vardır. Duygusal dünyası zor. Yaşadıkları acıları hep sineye çekmek zorunda kalmıştır oyuncular. Bunu söylememin nedeni ise gençlerden çok özenen var. Bunu düşünerek girsinler. Çünkü faturası ağır.Sinemayı neden bıraktınız?Bırakmayı düşünmüyordum ama televizyon gelmişti. 'Dallas' tarzı diziler de Türk filmleri kıvamındaydı. Daha çok entrika vardı. Seyirci, evine dönük yaşamaya başladı. Kimse filmlere gitmiyordu. Erkek izleyiciler için erotik mesajlı filmler yapılıyordu. Bir dizi yaptım sadece. Büyük konuşmak istemiyorum ama bir daha dizi yapmak istemiyorum.Peki hiç kayda değer bir proje gelmiyor mu sıcak bakabileceğiniz?Geliyor. Ama bensiz de oluyor sinema. Özlemiyorum da. Çünkü 117 film yapmışım. Bu büyük bir tatmin.Kimleri beğenirsiniz?Arzum Onan ve Defne Samyeli gibi sansasyondan uzak, başarısını sadece güzellik üzerine kurmamış kişileri seviyorum. Sanem Çelik ve Nurgül Yeşilçay'ı beğenirim. Hülya Avşar da çok iyi bir oyuncudur.Hastalık sürecine gelirsek... 'Neden ben?' diye düşündünüz mü?Kanser normal bir kelime olsun istiyorum. Tedavisi zor ama var. Biraz tanınıyorsam bu beni hastalık karşısında özel kılmıyor. Sadece yanlış teşhis konulduğunda yıkılmıştım. Şimdi Arzum Onan ve Mehmet Aslantuğ ile Merve İldeniz ve Serdar Önal'ın o onurlu duruş hoşuma gidiyor. Yaygara yapmadıkları gibi herkesi susturdular. Dünyada büyük savaşlar oluyor. Bunun yanında bizimki hiçbir şey değil diyorlar. Bende buna öncülük yapabildiysem sevinirim.'Arkadaşım reiki yollasa da acılarım hafiflese' dediğinizi okumuştum. Bu tarz yöntemlerden yararlandınız mı?Bircan Usallı beni reiki uzmanına götürdü. Düşüncenin bir gücü olduğunu ve yol kat ettiğini düşünüyorum. İleride bu konuda bilimsel çalışmalar yapılacak. Bu hastalığın kimlerin başına geldiğine baktığınızda onların sevgi ve enerji dünyasına sığındığını görürsünüz. Bu rastlantı değil. Pozitif düşünceye inanıyorum.Kitabınız ne anlatıyor?Zayıflama, ameliyatsız güzelleşme sırları, makyaj sırlarım, anti-aging ve uzmanlarla konuşmalarım var.Sadece burnunuz ameliyatlı değil mi?Burun ameliyatı, liposuction ve lifting yaptırmıştım.Botox konusunda ne düşünüyorsunuz?Kaş arasındaki çizgilere cevap verse de dolgu amaçlı yaptıranları anlamıyorum. İnsan konuşan, yürüyen, sosyal bir varlık. Bilgisi, espri anlayışı, ürettiği şey çok önemli. Kendisini yeniden yaratmak yerine yaşının en iyisi olmak mantıklı. Genç olacağım diye uzaylı gibi olmayı istemem.Evlilikleri .1.evliliği : yapımcı ve yönetmen Türker İnanoğlu ile 1964 yılında evlendi. 1974 yılında boşandı. İlker İnanoğlu (d. 20.08.1965) adında oyuncu olan bir oğlu var.2.evliliği : Ermeni işadamı Leon Bubi Rubinstein ile1982 yılında evlendi. 1993 yılında boşandı.3.evliliği : MİT eski Müsteşarı Sönmez Köksal ile 1994 yılında evlendi. Evliliği devam ediyor.Ödülleri :1971 - 8. Antalya Film Şenliğinde, “Ankara Ekspresi” filmindeki rolü ile En İyi Kadın Oyuncu ödülü aldı.2000 - Antalya Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü”2003 - İstanbul Film Festivali’nde “Onur Ödülü”2004 - ÇASOD “Emek Ödülü”2006 - Süleyman Demirel Üniversitesi’nden “Fahri Doktor” ünvanı aldı.Kitapları :1993 - Güzelliklere Merhaba2005 - Hayata MerhabaFiliz Akın ile GüzellikSağlık ve Genç Kalma ÜzerineFilmleri :1962 - Akasyalar Açarken1962 - Şakayla Karışık1962 - Şehvet Uçurumu1962 - Battı Balık1962 - Sahte Nikah1962 - Aşk Merdiveni1963 - Bekarlık Sultanlıktır1963 - Beyoğlu Piliçleri1963 - Kızlar Büyüdü1963 - Ölüm Bizi Ayıramaz1963 - Beyaz Güvercin1963 - Ölüme Çeyrek Var1963 - Bana Annemi Anlat1963 - İki Gemi Yanyana1963 - Zoraki Milyoner1963 - Arka Sokaklar1963 - Genç Kızların Sevgilisi1964 - Yankesici Kız1964 - Gurbet Kuşları1964 - Şoför Nebahat ve Kızı1964 - Kadın Berberi1964 - Meyhaneci1964 - Uçurumdaki Kadın1964 - Kardeş Kanı1964 - On Güzel Bacak1964 - İstanbul Sokaklarında1964 - Cüppeli Gelin1964 - Filinta Kadri1964 - Prangasız Mahkumlar1964 - Paylaşılmayan Sevgili1964 - Korkunç Şüphe1964 - Asfalt Rıza1964 - Tığ Gibi Delikanlı1965 - Yankesicinin Aşkı (Yankesici Kızın Aşkı)1965 - Tamirci Parçası1965 - Babasına Bak Oğlunu Al1965 - Fakir Gencin Romanı1965 - Ölüme Kadar1965 - Mirasyedi1965 - Oğlum Oğlum1965 - Sevinç Gözyaşları1965 - Şakayla Karışık1966 - Çıtkırıldım1966 - Affedilmeyen Esin1966 - Kolejli Kızın Aşkı1966 - Vur Emri1966 - Kaderin Cilvesi)1966 - Efkarlıyım Abiler1966 - Bar Kızı1966 - Erkek Severse1966 - Affet Sevgilim1966 - Acı Tesadüf1966 - Günahkar Kadın1967 - Silahlı Paşazade1967 - Ayrılık Saati1967 - Sözde Kızlar1967 - Bekar Odası1967 - Affet Beni1967 - Paşa Kızı1967 - Hindistan Cevizi1967 - Cici Gelin1967 - Yıkılan Yuva1967 - Serseriler Kralı1967 - Sefiller1968 - Arkadaşımın Aşkısın1968 - Kader1968 - Hırsız Kız1968 - Sabah Yıldızı1968 - Baharda Solan Çiçek1968 - Efkarlı Sosyetede1968 - Aşka Tövbe1968 - Yuvana Dön Baba1968 - Gül ve Şeker1968 - Ömrümün Tek Gecesi1968 - Benim de Kalbim Var1968 - İstanbul Tatili1968 - Aşkım Günahımdır1969 - Son Mektup1969 - Cilveli Kız1969 - Karlı Dağdaki Ateş1969 - Lekeli Melek1969 - Yaralı Kalp1969 - Hüzünlü Aşk1969 - Dağlar Kızı Reyhan1969 - Yumurcak1970 - Yuvasız Kuşlar1970 - Yumurcak Köprüaltı Çocuğu1970 - Fadime1970 - Ankara Ekspresi1970 - Yarım Kalan Saadet1970 - Saadet Şehri1970 - İşportacı Kız1970 - Aşktan da Üstün1970 - Güzel Şoför1970 - Beyaz Güller1971 - Küçük Sevgilim1971 - Umutsuzlar1971 - Emine1971 - Ömrümce Unutamadım1971 - Oyun Bitti1971 - Fadime Cambazhane Gülü1971 - Seni Sevmek Kaderim1971 - Yumurcağın Tatlı Rüyaları1971 - İki Esir1972 - Utanç1972 - Ayrılık1972 - Yumurcak Küçük Şahit1972 - Tatlı Dillim1973 - Karateci Kız1973 - Soyguncular1973 - Acı Hayat1973 - Zambaklar Açarken1973 - Ağlıyorum1974 - Yumurcak / VEDA1974 - Almanyalı Yarim1974 - Memleketim1975 - Tatlı Cadının Maceraları1975 - Yumurcak Belalı Tatil1975 - Babaların Babası1977 - Le Ricain (Sinema Filmi) 1989 - Geçmiş Bahar Mimozaları2011 - Gün Akşam Oldu

http://www.ulkemiz.com/filiz-akin-kimdir

Plüton, New Horizons ve Ötesi

Plüton, New Horizons ve Ötesi

İlk Bakışta Plüton 1930’da, 24 yaşındaki Clyde Tombaugh’un keşfettiği, 11 yaşındaki Venetia Burney’in isim ablası olduğu soğuk ve uzak yeraltı dünyası tanrısı…

http://www.ulkemiz.com/pluton-new-horizons-ve-otesi

Kuiper Kuşağı

Kuiper Kuşağı

Bir cüce gezegenin keşfi bir hipotezi nasıl doğruladı ve Plüton’un gezegenlik haklarını elinden aldı?

http://www.ulkemiz.com/kuiper-kusagi

Penis Nereden Geliyor?

Penis Nereden Geliyor?

Yılanların bacağı olsaydı, bulunacakları yerde bulunan cılız iki çıkıntı; bu yılan embriyosunun ikili penisinin başlangıç noktası..

http://www.ulkemiz.com/penis-nereden-geliyor

Baharla gelen şair: Alda Merini

Baharla gelen şair: Alda Merini

“Kendimi bir deniz gibi hissediyorum. Yeni insan ilişkilerine başlamak için yeterince sakin, fakat zaman zaman yalnız kalabilmek adına, herkesi uzaklaştıracak kadar fırtınalı” Gerçek ölçütü insanlığın, barıştır. Mutlu olmak için inat eden şair Hunları çağırır yıktırmak için evini Yorgun Alda Merini tekrar tekrar dile getirmekten deliliğini. Alda Merini Edebiyat dünyasının zorlu bir hayatla yoğrulmuş güçlü ve naif kalemlerinden biri Alda Merini. Çağdaş İtalyan şiirinin belki de en ilginç ismi. Zorlu hayatına şiirle cevap vermiş, yarasını şiirle sarmış bir şair. Bir yandan başkalarınca ‘delilik’ olarak görülen psikolojik rahatsızlıklarının kurbanı diğer yandan yine o ‘delilikten’ doğan ve beslenen bir şiir dehası. Sevgi, tutku, delilik ve tanrı kavramlarıyla yoğrulmuş derin mısraların biricik sahibi. Baharın yirmibirinde geldim dünyaya bilmiyordum deli doğmanın, toprağı açmanın sebep olabileceğini fırtınaya. Bu yüzden tatlı Proserpina görür yağmuru otların üzerinde, büyük narin buğday tanelerinde ve hep ağlar akşamları Bu onun duası belki de. Alda Merini Milano’da 1931 yılının 21 Mart’ında baharla beraber dünya gelen Merini, üç çocuklu orta halli bir ailenin ortanca kızıydı. Babası bir sigorta şirketinde memur, annesi ise ev hanımıydı. Kendi anlatımıyla içine kapalı, sessiz ve hassas bir çocuktu. Şiir yeteneğinin ilk meyvelerini genç yaşta almaya başlayan şair henüz 15 yaşındayken yazmaya başlamıştı. Yaşına göre kaleminden çıkan zarif mısralar bir o kadar da kendi içinde tutarlıydı. Olgunluk zamanlarında da şairin belirliyici özellikleri arasında olacak olan hasasiyeti, mistisizmi, tanrı arayışı ve belki çoğumuzun gösterme cesareti bile bulamadığı ruhun karanlık taraflarını o genç yaşında dahi cesurca kaleme alabiliyordu. Böylelikle bu genç yetenek kısa zamanda önemli bir edebiyatçı ve şair olan Giacinto Spagnoletti tarafından keşfedildi. Bu keşfediliş Alda Merini’ye edebiyat dünyasının kapılarını da aralamış oldu. Giacinto Spagnoletti aracılığıyla ‘1909-1949 Çağdaş İtalyan Şiir Antolojisi’ içerisinde bazı çalışmaları yayınlandı. 1947 yılında yani Alda Merini henüz 16 yaşındayken, ilk kez ve onu bir daha yalnız bırakmayacak olan hastalığıyla, kendi deyimiyle “zihninin gölgeleriyle” tanıştı. Bu tanışma bir ay boyunca bir psikiyatri merkezinde kalmasıyla sonuçlanmıştı. Çok bunaldıysanız eğer sıcaktan küçük bir dalını alın deliliğin ve ekin içine gözlerinizin. Alda Merini Çıktığında ise ona destek olacak bir çok şair vardı yanında. Özellikle bu hassas dönemde Spagnoletti’nin evinde tanıştığı, ilk ve belki de en büyük aşkı olan İtalya’nın önemli edebiyatçılarından Giorgio Manganelli en büyük destekçisiydi. Sanatsal anlamda da Merini’ye yol gösteren Manganelli şairin üslubunun gelişmesinde çok büyük bir etkiye sahipti. Ancak bu fırtınalı sayılabilecek ilişki Manganelli’nin Roma’ya taşınmasıyla bitmişti. Kimi zaman Tanrı öldürür aşıkları çünkü istemez aşk içinde aşılmış olmayı. Alda Merini 1950 -1953 yılları arasında bir başka önemli edebiyatçı ve şair olan Salvatore Quasimodo ile çalışmaya başladı. İlişkileri iki şairin sanatsal ilişkisininden öteye geçmiş, ancak bu hikaye de Alda Merini’de büyük izler bırakarak bitmişti. Şairin genç yaşındaki başarısına rağmen özel hayatında sular bir türlü durulmuyordu. 1954 yılında Ettore Carniti ile evlenme kararı aldı. Aynı yıl Schwarz editörlüğünde “La presenza di Orfeo” (Orfeo’nun Varlığı), 1955 yılında ise 1947 ve 1953 yılları arasında yazdığı şiirlerle beraber “Paura di Dio” (Tanrı Korkusu) yayınlandı. İlk kız çocuğu olan Emanuella’nın doğumundan sonra, çocuğunun doktoru olan Pietro De Pascale için yazdığı Tu Sei Pietro ise 1962 yılında Giovanni Scheiwiller’in editörlüğünde yayınlandı. 1962 yılından sonra ise bambaşka bir süreç içine girmişti şair. Dört kız çocuğu dünyaya getirdiği Ettore Carniti ile olan evliliğinde de sorunlar ve sıkıntılar bitmeyecekti. 22 yaşında yaptığı bu evlilikte şiirden uzaklaşmıştı. İki kız çocuğuyla ilgilenen ve eşine ekonomik olarak destek olmak için özel dersler veren Merini’nin hastalığı annesinin ölmesiyle tetiklenmişti. “ Tedavi için akıl hastanesine ilk yattığımda çocuk denilecek yaştaydım. İki küçük kızım ve hayatla ilgili çok az deneyimim vardı. Ancak zihnim temiz, saftı ve karşıma çıkacak olan güzellikleri bekliyordum. Kimi zaman yorgunluk işaretleri versem dahi zihnimi sakinleştirebiliyordum. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi eşimle konuşmayı denedim. Ancak beni anladığına dair herhangi bir işaret alamıyordum. Böylece tükenmişliğim büyüdükçe büyüdü. Annemin ölümüyle ise her şey daha da zorlaşmıştı. İşlerin ağırlığı ve devam eden fakirliğin yıpratıcılığıyla belki eşim beni akıl hastanesine götüreceklerini tahmin etmeyerek bir ambulans çağırmaktan başka bir yol bulamadı. O yıllarda kadın erkeğin malı gibiydi. Erkek karısıyla ve onun geleceğiyle ilgili kararları kendisi verebiliyordu. İşte bu nedenle bana danışılmadan hastaneye yatırıldım. Daha önce böyle yerlerin olduğunu bile bilmiyordum. Daha sonra çıkmakta oldukça zorlanacağım bu yere, bu labirente girdiğimi anladığım o an, gerçekten aklımı kaçırmıştım.” İnsanın nefesinin çıplaklığını örten yapraklardır elbise Her şeyi gören şair düşünce özgürlüğü ile suçlanır. Alda Merini Alda Merini için zor yıllar başlamıştı. ‘Zihninin gölgeleri‘ yine iş başındaydı. Muhtemelen bipolar bozukluk hastalığı olan şair, Milano’da uzun süre Paolo Pini Akıl Hastanesi’nde gözetim ve tedavi amaçlı olarak kalacaktı. Hastalığın seyrine bağlı olarak zaman zaman, kısa süreli de olsa evine ve ailesine dönebiliyordu. Eve geri döndüğü bu dönemlerde iki çocuk daha dünyaya getirdi şair. Dördüncü çocuğunu dünyaya getirdiği süreç ise hem fiziksel hem de manevi olarak oldukça yıpratıcıydı. Eşi çocuğun başka bir erkekten olduğunu iddia ediyordu. Suda terkedilmiş taşların bazen hiç yok umut çiçeği tıpkı benim senin sevgini ummadığım gibi. Altındalar tüm düşüncelerin ve zehirliyorlar suyu. Yazık! Ne talih var ayın ağzından kaçan balığın içinde ve parçalanır çarpıp ölmekten gergin güzel yüzüne Alda Merini Hem görmüş olduğu -muhtemelen yanlış- tedavinin ağırlığı hem de uygulanan elektroşoklar ile oldukça yıpranan şair için 1962 yılından 1972 yılına kadar sürecek olan 10 yıllık Paolo Pini dönemi, hem kişisel hem de sanatsal anlamda bir sessizlik ve izolasyon dönemi olarak hayatında büyük bir iz bırakacaktı. Ancak yazmayı bıraktığı belki de yazamadiğı bu zor ve sancılı süreç ileride, sanatsal anlamda en verimli olacağı döneme gebe kaldığı zamandı. 1972 yılında hastaneden çıkmasına rağmen 1979 yılına kadar hastalığıyla mücadele etti. Hastalığından kurtulması ve onu yenmesini ise şöyle anlatıyordu. “ Benin için iyileşmek geçmişle bağımı koparmak demekti. Her şey birden bire oldu. Depresyon tedavisi için son kez enstitüde bulunduğumda daha önce hissetmediğim bir şeyi hissettim. Bir sabah uyandım ve kendime ben burda ne yapıyorum diye sordum. İşte o zaman hayatım yeniden başladı. Yeniden yazmaya başladım ve hayalini bile kuramakta zorlandığım bir başarıya ulaştım. İnsanlar alkışlıyordu. Bense tüm bunları haketmek için ne yaptığımı soruyordum kendime. Sanırım az da olsa sizi seven insanların varlığı yaşamanız için bir neden teşkil ediyor. Aslında şairliğin teatral bir tarafı da var. Bu yüzden akıl hastanesi benim için en güzel aşk ve ölüm şiiriydi. Şimdi o yer bana uzakta olsa bazen rüyalarıma giriyor. Kapalı bir yerde olduğumu ve oradan çıkmak için bir anahtar aradığımı görüyorum sık sık. Belki de zihnen hala beni öldüren ve yeniden doğmamı sağlayan o hastanedeyim” Depresyon yaratıcılık üstüne saf bir konuşmadır. Dahi, kendisi için ölür ve zayıf hatıraları içinde gömülmek ister. Alda Merini 1979 yılında yeniden yazmaya başlayan Alda Merini, 1984 yılında Vanni Scheiwiller’in editörlüğünde ‘La Terra Santa’ (Kutsal Toprak) isimli kitabını yayımladı. Alda Merini, başyapıtı olarak kabul edilen bu kitabıyla 1993 yılında Librex Montale ödülünü alacaktı. La Terra Santa’nın hazırlandığı süreç içerisinde, 1981 yılında eşi Ettore Carniti’yi kaybeden şair, yalnız kalmıştı. Bu yalnızlık hem bir kadın olarak hem de bir sanatçı olarak yakalamıştı onu. Artık tanınmış bir şair olmasına rağmen alehinde konuşanların yarattığı baskı onu bir sanatçı olarak oldukça etkiliyordu. Kadın olarak yaşadığı yalnızlık ise; yaşadıkları onca sıkıntıya ve sorunlara rağmen kocasını sevmiş olmasıydı. Yalnızlığa bir de fakirlik eşlik ediyordu. Böylece küçük evinin bir odasını kiralamaya karar verdi. Bohem sayılacak bir tarzı olan evinin yeni kiracısı ise genç ve henüz tanınmamış bir ressam olan Charles’tı. Evin genç ressamı Merini’nin kalbini de kazanacaktı. Charles, Charlot, Charcot, tatlı hatıra, Endülüs’ten mi geliyorsun? duyguların seçkisinin gizli serabından mı geliyorsun? Charles, Charcot, sen ki sert şapkanın içinde oyunun melodilerine sahipsin, hokkabaz mı yoksa sevgili misin? Alda Merini Merini aynı dönemde Taranto’da yaşayan kendinden 30 yaş büyük bir şair olan Michiele Pierri ile görüşmeye başlamıştı. Pierri aynı zamanda doktordu. Sıklıkla telefonda görüşen, mektuplaşan bu iki şair 1983 yılında evlendi. Taranto’ya yerleşen Alda Merini burada yeni ve huzurlu bir hayata başlamış ve üç önemli kitap yayımlamıştı. ‘L’altra Verità’ (Başka Hakikat), ‘Diario di una Diversa’ (Bir Diğerinin Günlüğü) ve ‘La Gazza Ladra’ (Hırsız Saksağan). Sen derin bir nehirdin ve ben senin sularını emen dutun aşkından daha çıplak bir kayık. Bir ısırıkla ayırdın kulağımı ve duanın Van Gogh’uydum. Umutsuzca Cézanne’i aradım ve senin mezarlığını buldum. Alda Merini Bu huzurlu birkaç yıl Merini’nin hastalağının tekrar nüksetmesiyle gölgelenmişti. Taranto’da bir kliniğe yatırılan şair tekrar aynı acıları yaşayacaktı. 1986 yılında Milano’ya ve çok sevdiği evine geri dönen Merini, burada Marcella Rizzo isimli bir psikiyatristle yeni bir tedaviye başlayarak kısa sürede kendini toparlamıştı. Bu nedenle şair hayatı boyunca Marcella Rizzo’ya müteşekir kaldı. Milano’ya döndükten sonra yazmaya devam eden şairin birçok kitabı farklı yayınevlerince yayımlandı. 1993 yılında Librex Montale ödülünü aldıktan sonra 1996 yılında Viareggio ödülünün ve ardından Elsa Morante ödülünün sahibi oldu ve yine aynı yıl edebiyat dalında Nobel Ödülü’ne aday gösterildi. Kendine has üslubu ve derinliğiyle Alda Merini yaşamı boyunca çağdaş İtalyan şiirinin en önemli kalemlerinden biri oldu. 1 Kasım 2009 yılında kemik kanseri nedeniyle hayatını kaybedene dek her zaman sevmiş olduğu o küçük evinde yaşadı ve çalışmalarına burada devam etti. ≈ ≈ ≈ ≈ “ Tanrıya inanıp inanmadığımı bilmiyorum. Yani aslında beni yaratan zalim bir tanrıya inanıyorum. Hepimizin kafasında bir tanrı var, bir idol. Ancak dağları, ormanları nehirleri yaratan o Tanrı yalnızca sakallı, yaşlı ve biraz kötü olarak hayal edilir. İnsanları kusurlu ve şanssız yaratan tanrı. Ben işte tanrının içindeki o merhametsizliğe inanıyorum” İbrahim koyardım adını eğer olsaydın kaderimde. Yerine İsak’ı getirdin muhteşem yolculuğu boyunca inancın. Evrensel kalpte yaraladın bizi bilgi ağacıyla. Yaşıyoruz senin içinde yorgun ve bıkkın başlangıcından dünyanın Alda Merini Bronşitimin çiçekleri sigaralarımdır. Bir hayata son vermek ölümden vazgeçmek demek. Alda Merini *** Aşk ve telefon Seninle beraber yaptığımız bu uzun, isimsiz telefon görüşmeleri Alberto, tahrif ederken kabloları ve sınırları yalnızca aşkın casusuydular kimsenin anlamadığı. Alda Merini *** Biraz siyah ve beyaz olduğunu söylediler bana, biraz cani ve biraz Eldorado. Ama öptüğünde beni dönüşüyorsun anne suyuna berrak bir çayır oluyorsun kaderim oluyorsun. Alda Merini *** Bir atı öpmek için genç bir adamı kaybettim, ateşten bir adam. Dizginlenemez burun delikleri, soğuktan hırpalanmış bir burnu vardı, bir samuray maskesiydi. Antik bir savaşçı olduğunu düşünürken attım kendimi burçlarından nadide helenistik bir kalenin ve toplandım lanetli bin itfaiyesiyle şiirin. Alda Merini *** Altından üzüm tanelerin kayıp limonların seni yalnızca düşlemiş diğer kadınların kucağında. Benim de başıma geliyor, Efendim, aşk yapmak hiç tanımadığım insanlarla. Alda Merini   * Alda Merini- Aforismi e Magie *Alda Merini- Vuoto d’Amore *Alda Merini-Mistica D’Amore   Şiir Çevirileri ve Hazırlayan : Nükhet Akgün Bordignon https://yesilgazete.org/blog/2016/03/12/baharla-gelen-sair-alda-merini-nukhet-akgun-bordignon/

http://www.ulkemiz.com/baharla-gelen-sair-alda-merini

Elısabetta Sıranı

Elısabetta Sıranı

Bologna'nın en ünlü kadın ressamının 27 yıllık hayatı...

http://www.ulkemiz.com/elisabetta-sirani

Ümit Yaşar Oğuzcan Kimdir?

Ümit Yaşar Oğuzcan Kimdir?

Şair Ümit Yaşar Oğuzcan 22 Ağustos 1926 yılında Tarsus’ta dünyaya gelmiştir. Liseyi Eskişehir Ticaret Lisesi’ nde bitirmiştir.

http://www.ulkemiz.com/umit-yasar-oguzcan-kimdir

Hava Emmeli Roketlerin Kullanımı

Hava Emmeli Roketlerin Kullanımı

NASA’nın pek çok projeleri geleceğe ilham kaynağı olurken, projelerinden bir tanesi uzay yolculuklarını daha ucuz hale getiren daha sıradan bir motor teknolojisini göz önüne almaktadır.

http://www.ulkemiz.com/hava-emmeli-roketlerin-kullanimi

Devrim Niteliğindeki 10 Bilimsel Teori!

Devrim Niteliğindeki 10 Bilimsel Teori!

Kapak Görseli: Nuremburg`da 1742 yılında basılan Johann Doppelmayr`ın Atlas coelestis adlı harita ve illüstrasyon derlemesinden Güneş merkezli Kopernik sistemi. [görselin yüksek boyutlu hali]

http://www.ulkemiz.com/devrim-niteligindeki-10-bilimsel-teori

Uyku Esnasında Öğrenme Mümkün mü?

Uyku Esnasında Öğrenme Mümkün mü?

Uyudunuz ve Fransızca konuşabilir bir halde uyandınız, harika olmaz mıydı?

http://www.ulkemiz.com/uyku-esnasinda-ogrenme-mumkun-mu

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Kimdir

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Kimdir

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (d. 1634/1635 – ö. 25 Aralık 1683), Osmanlı padişahı Avcı Mehmet saltanatı sırasında 3 Kasım 1676 - 15 Aralık 1683 tarihleri arasında yedi yıl bir ay on iki gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. 1672-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşı ve 1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşında kazandığı başarılara rağmen, II. Viyana Kuşatması ile özdeşlemiş olan sadrazamdır ve kuşatmanın hüsranla sonuçlanması üzerine idam edilmiştir. Kara Mustafa Paşa 1634 yılında Merzifon’un ilçeye en yakın köylerinden biri olan Marinca (Narinciye-Bahçekent-Karamustafapaşa) köyünde dünyaya gelmiştir. O bölgenin sipahi ileri gelenlerinden Oruç Bey’in oğludur. Annesi Abide Hatundur. 4 yaşında yetim kalmıştır. Babasının yakın arkadaşı Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaşıtı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ile birlikte yetiştirilmiştir. Daha sonra Köprülü Mehmet Paşanın kızı ile evlenerek damadı olmuştur. Osmanlı-Lehistan Savaşı 1672-1677'de Lehistan Seferleri sırasında Osmanlı orduları serdar-ı ekremliğini önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa yapmıştır ama sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdar olmuştur. Sonradan Kamaniçe Seferi olarak anılan 1672 yılı seferine Sultan IV. Mehmet de katılmıştır. Lehistan-Litvanya Birliği Kralı Mihal Visevetski (Michał Wiśniowiecki) Ukrayna'da Kazakların aleyhinde hücuma geçip büyük bir arazi, birçok kale ellerine geçirmişti. Bunun üzerinde Osmanlılara tabi olan Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetman'i Durosenko'ya destek sağlamak üzere Osmanlı ordusu Köprülü Fazıl Ahmet Paşa serdarlığında Sultan IV. Mehmet'in ve Kara Mustafa Paşa'nın katıldığı sefer başlatıldı. 5 Haziran-9 Aralık 1672 döneminde süren bu seferde Podolya üzerine gidildi ve Kamaniçe dahil birçok Kazaklardan Lehistan eline geçmiş olan şehir ve kale Osmanlılar eline geçirildi. Bu seferde Osmanlı güçleri, Lehistan Kralı Mihal Visevetski (Michał Wiśniowiecki)'nin merkez yaptığı Lemberg (Türkçesi İlbav) şehrini muhasara ettiler. Padişah IV. Mehmet şahsen bu kaleye 2 saat mesafeye kadar gitti. Bu Osmanlı başarıları Lehistan kralı ve hükümetini şaşırttı ve Lehler Kırım Hanı aracılığı ile barış istediler. Ekim 1672'de Bucaş sahrasındaki ordugahta başlayan müzakereler sonunda Osmanlı ve Lehistan devletleri arasında barışı sağlayan Bucaş Antlaşması imzalanmıştır. Türkçe ve Latince iki lisan üzerinde yazılmış olan antlaşmanın Türkçe metni Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından mühürlenip Lehistan elçisine verilmiş ve onlar da Latince metini imzalayıp Kara Mustafa Paşa'ya teslim etmişlerdir. Bu galibiyet ve Bucaş Antlaşması ile Osmanlı'lar güney Ukrayna'da bulunan Kazak bölgelerinin koruyucuları haline geçmişlerdir. Podolya'da alınan topraklar ile Kaminice merkezli "Podolya Eyaleti" kurularak Osmanlı devletinin sınırı tarihinin en kuzey noktalarına erişmişdir ve topraklar üzerindeki Osmanlı idaresi 99 yıl 1699'a kadar sürmüştür. Ayrıca Lehistan-Litvanya Birliği yıllık vergi vermeye mecbur bırakılmışlardır. 1673'de Ukrayna 'da Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetmanı Döresenko Osmanlı güçleri ile birlikte olmuştu. 1674'de Ruslar Ukrayna Kazaklarına hücum etmişler ve onlara ait birkaç palanga ele geçirmişler ve Kazak Hetmanı'nın merkezi olan Çehrin (Lehçe: Czehryń ve yeni ismiyle Çığırın) kalesini sarmışlardı. Kara Mustafa Paşa serdarlığında ve Sultan IV. Mehmed'in katılması ile yeni bir Lehistan seferi için Ukrayna'ya yürüdü. Bu sefer esnasında Kırım Hanı Selim Giray hetmanı kötümek için Çehrin üzerine gönderildi. Bunu haber alan Çehrin'i kuşatan Rus generali çekildi ve Çehrin kuşatmasını kaldırdı. Kazak Hetmanı Dorsenko Osmanlı karargahına gelerek Osmanlılara bağlı Ukrayna bölgesi hükümdarı olarak kabul edildi ve kendine bir altın topuz hediye edildi. Lehistan Kralı Mihal 1673'te öldü. 1671-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşı'nın devam etmekte olduğu bu sırada Lehistan-Litvanya Birliği ordularının kumandanlık görevini Jan Sobieski yüklendi. Lehistan-Litvanya Birliği ordusu 11 Kasım 1673 tarihinde Hotin yakınlarındaki yapılan bir muharebede Sarı Hüseyin Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu kolunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu Osmanlı yenilgisi 1672'de imzalanmış olan Bucaş Antlaşması'nın koşullarını değiştirmedi. Fakat Jan Sobieski'nin ismini yaydı ve nihayet Jan Sobieski Mayıs 1674'de Avusturya'lıların gösterdiği krallık adayına karşı olarak Lehistan-Litvanya Birliği Kralı seçildi. Jan Sobieski Avusturya'lılar aleyhinde Fransa'ya yaklaştı. Fransız arabuluculuğu ile Osmanlılarla savaşı sona erdirmeye çalıştı. Haziran 1675'te Fransa'yla Jaworow Antlaşması'nı imzalayıp bu anlaşmanın bir gizli maddesinde Osmanlılarla barış yapıldıktan sonra Habsburg Avusturya Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'na savaş açacağına söz verdi. Ekim 1676'da Osmanlılarla Lehistan arasında İzvança Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşma koşulları Lehistan için Bucaş Antlaşması'ndan biraz daha elverişli idi. Kara Mustafa Paşa 3 Kasım 1676'da Edirne'de Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa'nın ölmesi ile sadrazamlığa getirildi. Birinci Osmanlı-Rusya Savaşı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın sadrazam olduktan sonra uğraştığı ilk sorun Ukrayna'da bulunan Kazak Hetmanlığı'nın kime bağlı olacağı ile ilgiliydi. Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetmanı Doroşenko 1675'e kadar Osmanlılara tabi olmuştu. Fakat kendine tabi olan Kazak cenkçi ve askerlerini baskısıyla 1675'dan itibaren Rus taraftarlığına döndü. Doroşenko Ruslarla anlaşıp 19 Eylül 1676'da Sağ Ukrayna Kıyıları (Pravoberezhna Ukrayına) Kazakları Hetmanlığını bıraktığını ilan etti ve Rusya'ya sürgüne çekildi. Merkezi olan Çehrin kalesini Ruslara teslim etti. Bunun üzerine Osmanlı Sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Doroşenko'nun azledildiğini bildirdi; yerine Sağ Ukrayna Kıyıları (Pravoberezhna Ukrayına) Kazakları hetmanlığına İstanbul'da eğitilen Yuri Himelnitskiyi adlı bir papazı atandığını ilan etti. Temmuz 1677'de Şeytan İbrahim Paşa serdarlığı altında bir Osmanlı-Kırım Tatar Hani ordusu I. Çehrin Seferi'ne başladı ve bu ordu Ağustos'da Çehrin kalesini kuşatma altına aldı. Çehrin Kalesi Osmanlılar tarafından 23 gün kuşatmaya alındı. Fakat kaleyi kurtarmak için büyük bir Rus ordusu geldiği haberi gelince 29 Ağustos'ta serdar ve Kırım Hani kuşatmayı bırakarak geri çekildi. Şeytan İbrahim Paşa İstanbul'a dönünce vezirlikte atılıp tutuklandı ve Kırım Hani Selim Giray hanlıktan azledildi. Bu başarısızlık dolayısıyla Rus çarı anlaşmak için İstanbul'a bir elçi gönderdi. Sadrazam Kara Mustafa Paşa Ruslarla harp taraftarıydı ve bir sefer hazırlığına başlamıştı. Ama Çehrin kalesinden Rusların çekilip bu kalenin Osmanlılara tabi Kazak Hetmanı'na verilirse sulh yapılabileceğini bildirdi. Rus elçisi buna yanaşmadı. Rus elçisinin elinden nağme alınıp elçi Sultan huzuruna çıkarılmadan İstanbul'a gelmesinden 12 gün sonra Rus elçisi geri gönderildi. 1678'de Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdarlığında başlayan yeni bir sefer, İkinci Çehrin Seferi başlatıldı. Sultan IV. Mehmet de orduya Silistre'ye kadara katıldı. Kara Mustafa Paşa serdarlığında Osmanlı ordusu Ukrayna'da ilerleyerek Çehrin önüne geldi. 21 Ağustos 1678 tarihinde Çehrin Osmanlıların eline geçti. Bu yenilgi, Ruslar için kötü oldu. Çünkü; önemli bir bölgeyi kaybetmişlerdi. Rus Çarı Aleksey yeni bir strateji olarak Sağ Ukrayna Kıyıları arazilerinde yaşayan Kazakları zorlayıp Dinyeper Nehri batısındaki bölgelerin nüfusunun küçülmesini hedef almıştı. Diğer taraftan da Rusla Çehrin'i tekrar fethetmek için hazırlığa başladıkları söylentilerini yaymaya başladılar. Bu söylentileri haber alan Sadrazam Kara Mustafa Paşa Osmanlı Ordusunu yeni bir savaş açmak hedefiyle Edirne'de toplamaya başladı. Rusya Çarı Aleksey ile yeni Lehistan Jan Sobieski arasında Osmanlıların aleyhinde bir dostluk antlaşması imzalandı. Rusya Çarı, güçlü olmadığını bilip çok toprak kaybetme riskini göze alamadı. Bunun üzerine Rusya Çarlığı barış istedi ve Sadrazam Kara Mustafa Paşa da barışı kabul edip. yeni savaş, son anda önlendi. 31 Ocak 1681'de Rusya Çarlığı ve Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı arasında Bahçesaray Antlaşması imzalandı. Buna göre Dinyeper Nehri Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı arasında sınır olup sağ yakası (batısı) Osmanlı Devletinin elinde kaldı ve Çehrin kalesi Osmanlılara ait olduğu kabul edildi. Dinyeper Irmağı'nın sol yakasının ise, yani Ukrayna'nın doğuşu ve Zaporogya Kazaklar bölgelerinin, Rusya Çarlığı idaresinde olduğu Osmanlılar tarafından onaylandı. Osmanlı Habsburg Savaşı ve İkinci Viyana Muhasarası Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Avusturya seferine çıktıktan sonra diğer önde gelen paşalarla savaş divanı kurup Yanıkkale (bugün Macaristan sınırları içinde kalan Győr-Moson-Sopron şehri) mi yoksa Viyana üzerine mi gidilmesini tartışmıştır. Birçok paşanın bu sene Yanıkkale'nin alınıp seneye daha iyi hazırlanılarak Viyana'nın üzerine gidilmesi fikrine karşı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana üzerine gidilmesine karar vermiştir ve bunun üzerine Osmanlı ordusu Viyana'yı kuşatma altına almıştır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın amacı şehri vire (teslim) ile ele geçirmek böylece yeniçerilerin şehri yağmalamalarını önleyerek Viyana hazinelerini korumak idi. Böylece kuşatma uzadı. Bu da Polonya kralı Jan Sobieski komutasındaki 100.000 kişilik Lehistan ordusunun vakit kazanarak Viyana'nın imdadına yetişmesine sebep oldu. Haçlı ordusunun Viyana önlerine gelmesi üzerine askerleri siperlerden çıkararak kuşatmayı kaldıran sadrazam, savaş pozisyonu aldı. Haçlıların ilk saldırısı üzerine Osmanlı hatları yarıldı ve askerler kaçmaya başladılar. Viyana Bozgunu ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın idamı Bunun üzerine sadrazam ordunun tüm ağırlıklarını geride bırakarak Belgrad'a çekildi. Viyana bozgunu üzerine Sultan IV. Mehmet bir hatt-ı şerifle kapıcılar kahyasını Belgrad'a göndererek Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı idam ettirdi. Kara Mustafa Paşa tarafından idam ettirilen, Budin Beylerbeyi Koca Arnavut Uzun İbrahim Paşa'nın idam öncesi sözleri: "Padişah, yenilgi ve bozgun nedeniyle böyle güçlü bir Sadrazamı öldürülerek cezalandırmayı sakın düşünmesin. Bu işin iyi bir şekilde sonuçlandırılması yine onun güçlü yönetimine verilmelidir. Çünkü, çevresindeki ve yönetimindeki pek çok makam sahibine ancak o sözünü dinletebilir. Gayretli bir Sadrazamdır. Ondan başka hiçbir Sadrazam bu karışıklığın ve düşman saldırılarının önünü alamaz. [2] Raşit Tarihinde anlatılanlara göre uğranılan yenilginin acısını belki de çok fazlasıyla ödetebilecek güçte olan bu şanssız Sadrazamın öldürülmesiyle Osmanlının Avrupa’daki "Fetih Dönemi" de kapanmış oldu. Hakkında Yorumlar "Cevdet Paşa tarihi” de Kara Mustafa Paşanın öldürülmesini şöyle değerlendirmektedir: O zaman düşmanları, eğer Sadrazam Kara Mustafa Paşa yaşarsa gelecek yıl yanlışlarını düzeltir, bu yenilgiyi düşmana ödetir ve parlayıp yükseklerde uçar, bizde onunla baş edemeyiz.” Düşüncesiyle onu katlettirdiler. Ama böyle bir devlet adamının yerini kimin doldurabileceğini düşünmediler. Kişisel kin ve çıkarlarını devlet çıkarlarından üstün tuttular. İhanet ettiler. O da sonuçta bir insandı. Yanlışları olabilirdi. Öldürülmesi ise daha büyük bir yanlıştır.” Edirne’deki mezarının kitabesinde şunlar yazılıdır: Ser-i Serdar-ı Ekrem Sadrazam Mustafa Paşa Edip rihlet cıvar-ı evliyada eyledi meva Kusuru yoğ iken say-ü gazade min vech-i nevan Şehidü hem sait oldu firdevs-i ebed sükna 1095-1684 Türkçesi: Başkomutan, Sadrazam Kara Mustafa Paşa, çevresini ermişlerin sardığı bir makama gitti. Çok çaba gösterdiği savaşta yaptıklarından ötürü suçu yokken öldürüldü. Şimdi ebediyen kalacağı, Cennetin Altıncı Bahçesinden sesi duyulan bir şehit oldu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın Kişiliği Tarihçiler Kara Mustafa Paşa'yı korkusuz, atak, kararlı, kendini beğenmiş, saplantılı, saltanat ve gösterişe düşkün bir devlet adamı olarak tanıtırlar. Kimileri ise onu bu özelliklerde biri olarak tanıtmakta, düşünce ve işbirliği içindedirler. Hiçbir belgeye dayanmaksızın yabancı devletlerden gelen büyükelçilere karşı gösterdiği sert, şedit davranışlarıyla ünlendirmeye çalışsalar da birkaç yabancı dile ve klasik dillere hakim olması dolayısıyla yabancı diplomatlarla, kendi dillerinde iletişim kurabilmesi ve dostluklarının olması, bu konuda yazılan makaleler ve arşiv kayıtları kimi tarihçilerin iddialarının aksini ispatlamaktadır. Bazı tarihçilerimiz ise onu okumamış, kültürsüz, bilgisiz olarak tanıtmaya çalışmakta, acımasızca saldırmaktadır. babası Sipahi Oruç Reis'in yakın dostu olan, kendisini evladı gibi yetiştiren ve daha sonra da kayınpederi olan Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa ile birlikte yetiştikleri bu konuyla ilgili tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Enderûn eğitimi almıştır ve bu yüzden Türk olmadığı, devşirme olduğu iddia edilse de annesi Abide Hatun ve babası Sipahi Oruç Reis köklü Müslüman Türk ailelerine mensupturlar. Ayrıca estetiğe, sanata ve dinler tarihine karşı doymak bilmeyen bir ilgisi vardır. İnşa ettirdiği devasa kütüphane ve kervansaraylar, görev almış olduğu makam, yabancı diplomatlarla yazışmaları ve aile kayıtları da bunun bir kanıtıdır. Hakkında yaratılmaya çalışılan olumsuz algının kaynağı, Sabetay Sevi'nin Müslümanlığı kabul etmesine sebep olmasından kaynaklanmakta ve belirli bir zümre tarafından sürdürülmeye çalışılmaktadır. Profesör Dr. Erhan Afyoncu, "Sahte Mesih: Sabatay Sevi ve Yahudiler[4]" isimli kitabında bu konuyu ayrıntılarıyla açıklamıştır: "Sabetay Sevi 16 Eylül 1666’da devlet ileri gelenlerini önünde sorguya alındı. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Girit’in fethi ile meşgul olduğundan Sabetay, Sadaret Kaymakamı, yani başbakan vekili Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın karşısına çıkarıldı. Mecliste ayrıca Şeyhülislam Minkarzade Yahya Efendi ve Padişahın imamı Vani Efendi de vardı. Türkçeyi iyi bilmeyen mesihin tercümanlığını, Yahudi iken Müslüman olan Hekim Hayatizade Mustafa Fevzi yapıyordu. IV. Mehmed de olup bitenleri pencere arkasında gizlice takip ediyordu.             Bir süre sorgulandıktan sonra, Sabetay’a, denildiği gibi gücü varsa mucize göstermesi emredildi. Göstermesi istenen mucize de belliydi. Mesih çırılçıplak soyulacak ve okçular tarafında ok yağmuruna tutulacaktı. Eğer oklar vücuduna işlemezse Osmanlı yöneticileri Sabetay’ın dediklerinin doğru olduğuna inanacaklardı. 'Bu teklifi duyan Sabetay, hemen Mesihlikten vazgeçti. Kendisini basit bir haham olduğunu, Mesihlik işini Yahudilerin yakıştırdığını söyledi. Bu cevap üzerine tek kurtuluş yolunun Müslüman olmasıyla mümkün olacağı söylendi. Tercümanlığını yapan Hayatizade'den bu teklifi duyan Sabetay, müterciminin kulağına rezil olacağını, cemaatini zor durumda kalacağını fısıldadı. Hayatizade’de Müslüman olmazsa başın her türlü işin gelebileceğini, ancak Müslüman oldum deyip eski faaliyetlerine yeni kimliğiyle devam edebileceği cevabını verdi. Bunun üzerine Sabetay Sevi Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu ve Mehmed ismini aldı. Sevi, sonradan yeni ismine ruhani bir anlam katmak için “Aziz”i de ekledi. Müslüman olan Sabetay, içoğlanlar hamamına götürülüp temizlendikten sonra, Müslüman elbiseleri ve hil’at giydirildi. Kapıcıbaşı rütbesi verilerek, emekli statüsüyle 150 akçe maaş bağlandı". İmanlı, kararlı, kudretli, taviz vermeyen ve hayırsever kişiliği ile güçlü bir komutan ve devlet adamı olarak anılmaktadır. Mevkiinin de gerektirdiği bu özellikleri barındıran karakteri, lider olarak askerleritarafından büyük bir saygı ve sevgi görmesini ve iletişimde bulunduğu yabancı devletler tarafından korkuyla karışık bir saygı ve sevgi görmesini sağlamıştır. Ancak eğitimi ve bitmek bilmez okuma sevgisi ile sürekli desteklediği bu güçlü kişilik özelliklerini sadece devlet çıkarları için kullanması ile kaynaklarda idamına sevindiği anlatılan tüm düşmanlarına rağmen, günümüzde bile şu anektod ile saygı ile anılmakta ve örnek teşkil etmektedir: "Belgrad'da (Sırbistan) bulunan Kara Mustafa Paşa'ya önce padişahın azil fermânı tebliğ edilir. Paşa ise, bunu hürmetle karşılar ve şu mukabelede bulunur: 'Hakkımızda azilden başka bir emr û fermân var mıdır?' Tebliğci; 'Belî paşam, vardır.' der ve üzüntü ile ölüm fermânını Serdar-ı Ekrem'e uzatır. Merzifonlu, bunu da metanetle karşılar ve fermanları öperek başına koyar. Sıra infaza gelir. Cellatlar hazırda beklemektedir. Paşa, hemen oracıkta abdest tazeler, iki rekât namaz kılar ve "Gelin, ben hazırım" der. Cellatlar gelirken de halının kaldırılmasını emreder; son nefesini verirken damlayacak kanının devlet malı olan halıyı kirletmemesini ve cansız vücudunun toprağa düşmesini ister." Dürüstlüğü ve cesareti ona "Kara" sıfatını kazandıran başlıca özellikleridir. Kaptan-ı Derya'lık yaptığı sırada gemilerinden birinde patlayan fişeklerin üzerine koşarak gemisini ve askerlerini kurtarmaya koşması ile yaralanmışsa da devletin malını ve askerini canı pahasına savunmuş, cesaretinden ve devlet adamlığından hiçbir şartta caymamış, çok güçlü bir karakterdir. Ailesinde kendisinden sonra birçok devlet adamının yer alması da bu karakterin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Uğradığı tek ve son başarısızlık Viyana Kuşatması'nda aldığı yenilgidir. Bilindiği gibi Viyana’yı Kanuni Sultan Süleyman da kuşatmış ama alamamıştır. Kara Mustafa Paşa’nın böylesine zor ve güç bir işe girişimi bile alkışlanacak bir davranıştır. İşin sorumluluğunu yalnızca ona yüklemek ise acımasızlıktır. Savaş başarıyla sonuçlanıp Viyana alınsaydı Osmanlının gelmiş geçmiş en önemli Sadrazamı olarak tarihe geçmeyecek miydi? Kuşkusuz onunda pek çok devlet adamında olduğu gibi, kusurlu yönleri vardır. Şunu da belirtmek gerekir: Osmanlılar döneminde kırk kadar Sadrazam ölümle cezalandırılmış; ancak, hiçbiri hakkında Kara Mustafa Paşa konusunda olduğu kadar yazılmamış, tartışılmamış ve konuşulmamıştır. Saltanat düşkünlüğünü sarayındaki savurganlık ve gösterişli yaşantıyı tarihçilerin bazıları abartarak anlatmaktadır. Bununla kimi tarihçinin "kibirli" oluşuna bağladığı fakat aslında Tatar Hanı Giray Han'ın kendi kibri ve kıskançlığı yüzünden Osmanlı'ya yardıma gelmemesi, saldırıda geç davranması sonucu Viyana'da ilerlenmesine rağmen son anda şehrin kaybedilmesine ve seferin başarıyla tamamlanamamasına sebep olmuştur. Bunun içindir ki adından en çok bahsedilen sadrazam olmuştur. Bunun haricinde padişahla yaraşır ve hatta yer yer onu aşan bir zenginliğinin olması (Kaşıkçı Elması'nın Avcı Mehmed'e Merzifonlu tarafından hediye edildiği rivayet edilir.), Mekke ve Medine'ye aşırı hassasiyet göstermesi, güçlü imanı dolayısıyla hayır hasenatta gönlü geniş olması; IV. Mehmed'in, Merzifonlu'yu sevip, koruyan, destekleyen annesi Turhan Hatice Sultan'ın erken vefatının yanı sıra, başından beri Sadrazam'ın düşmanı olan Tatar Hanı'nı ve saray içinde Paşa'ya karşı haset içinde kinlenmiş olan kimi ağaların dedikodularını dinlemesi, Sadrazam'ı idam ettirmesine yol açan başlıca sebepler arasında yer almaktadır. Sofa Köşkü[6] gibi benzersiz bir yapı da onun kudreti hakkında bir fikir vermeye yardımcı olacaktır; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Topkapı Sarayı içinde konağı olan tek sadrazamdır. Kara Mustafa Paşa'nın Viyana'da Çadırı ve Sarayı Viyana Kuşatması sonrasındaki bozgun sırasında otağını yağma eden ve Kara Mustafa Paşanın değerli çadırını ele geçiren Leh Kralı Sobieski, eşi Mari Kazmir’e yazdığı mektupta çadırda gördüklerini şöyle anlatıyor: Osmanlı Sadrazamı, Alman İmparatorunun şatosundan alınan devekuşu yeniden Hıristiyanların eline geçmesin diye başını koparttırmış. Sadrazamın çadırındaki değerli takıları anlatamam. Yağmadan payıma düşenleri saymakla bitiremedim. Bir elmas kemer, iki elmas saat, çok değerli dört-beş kılıç. Beş tane yakut mink ve incilerle süslenmiş tirkeşler, yorganlar, halılar, binlerce ufak tefek eşya, dünyanın en değerli samur kürkleri. Askerler birçok değerli elmas kemer elde ettiler. Bunlar neye yarayacaktı bilmiyorum. Çünkü, Osmanlılarda böyle bir gelenek yoktu. Som altından bir çekmece vardı ki içinde gizemli resimlerle süslü ve parşömen kağıdı kalınlığında üç altın sayfa bulunuyordu. Büyük hazineye gelince; bunun ne olduğu belli değil. Sadrazam çadırlarına önce girdim ve orada hazinenin yağma edildiğini gösteren bir belirti göremedim. Bu durumda hazine ya Osmanlı askerlerine dağıtılmış, ya orduyla birlikte getirilmemiş ya da savaş öncesi cephe gerisine gönderilerek güvence altına alınmıştır. “Merzifon Vakıflar Yönetimindeki Vakfiyesinde”, toplumsal yaşamda ortaklaşa kullanılması için değişik yerlerde yaptırarak kullanıma sunduğu yapıların türü ve sayısından söz edilirken Süleymaniye Camii yöresindeki sarayın ve içindekilerin kısa bir tanıtımı vardır ve üç sayfaya yakın tutmaktadır. Sarayının büyüklüğü ve görkemi şaşırtıcı boyutlardadır. Fransa Kralı XIV. Louis'nin elçisi Marquis de Nointel İstanbul’dan Paris’e yolladığı raporda Kara Mustafa Paşanın sarayını ve harcamalarını şöyle anlatmaktadır: Sarayın harem dairesindekiler: Hazinedar, Silahtar, İki Çuhadar, Mühürdar, Kaftancı, Kilercibaşı, Kahvecibaşı, Peşkircibaşı, İbriktar, Şarkıcı, Şamdancı, Seccadeci, Kitapçı, Divitçi, Mendilci, Sofracı, Berberbaşı, Hamamcıbaşı, Dellakbaşı, Tırnakçı ve yüzyirmibeş İçoğlan. Sarayın Dışındaki adamları: Kahya Bey, Büyük Tezkereci, Kapıcılar Kayhası, Padişahla iletişimi sağlayan Telhisçi, kırk Saraç, otuzaltı Seyis ve bunların başı olan Miharur, Vekilharç, yirmibir yardımcısı olan Aşçıbaşı, kırk Küçük Ağa, Arpa Emini, Sancaktar, Tuğcular, yirmibeş Mızrakçı ile başları savaş zamanlarında kendisinden ayrılmayan iki özel alay. Ahırında 500 cins at, kırk tanesi Paşanın seçme binek atlarıdır. Yük taşıyan beşyüz deve ve yüzelli katır ile altmış kısrak, dört saltanat arabası, iki yataklı mahfe, saraydaki adamları için dört takım çadır, dışındaki adamları için ikiyüzden çok beylik çadır. Tımar ve zeamet gelirleri dışındaki özel varlığı: İstanbul’da bir saray, iki bahçe, Edirne’de iki saray ve iki çiftlik, Merzifon’da bir konak, para olarak da ikiyüzellibin sikke değerinde mücevher. Günlük Mutfak Giderleri: Günde beşyüz okka ekmek, ikiyüzonaltı okka et, yüzyirmi okka pirinç, otuzsekiz okka yağ, oniki okka şeker, oniki okka süt, on okka un, yüz okka sebze, on okka kahve, yetmiş tavuk, yüzyirmi yumurta vb.” (Bir okka = 1,282 Kg'dır.) (Not: Bu rakamların ne denli sağlıklı olduğu bilinemez.) Ahmet Refik de bu konuda şunları yazıyor: Saraydaki tereyağları, gülsuları, zağferan giderleri çok para tutuyordu. İstanbul, Edirne, Yenişehir ve Merzifon’da sarayları, çiftlikleri vardı. Selahattin Batu’nun “Türk Atları ve At yetiştirme Bilgisi” Say.86. de: Ahırlarında beşyüz küheylan, asker ve hizmetlileri için altıyüz at, paşa bir yere göç ettiğinde eşyalarını taşıyan, beşyüz katır ve beşyüz deve, Merzifon’da büyük bir harae kırk saraç ile elli at bakıcısı vardı."

http://www.ulkemiz.com/merzifonlu-kara-mustafa-pasa-kimdir

Hürrem Sultanın Dönemi  (1534-1558)

Hürrem Sultanın Dönemi (1534-1558)

Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinde devlet işleriyle ilgilenen ilk kadın olarak bilinir. Hürrem Sultan kendi mührünü bastırmış, divan toplantılarını tel örgülü bir pencereden izlemiş ve fikirlerini padişaha sunmuştur. Buna benzer birçok devrimci hareketi ile Kadınlar saltanatı'nı başlatmış oldu. Hürrem Sultan Osmanlı tarihinde bir padişahla resmi nikahla evlenmiş ilk Haseki Sultan (padişahın en gözde eşi) olma özelliğini taşımaktadır. Bu evlilik Kanuni Sultan Süleyman'ın daha önceki nikahsız eşi olan Mahidevran Sultan'ın etkisinin azalmasına neden olmuştur. Ancak Mahidevran Sultan yeniçeriler tarafından çok sevilen ve geleceğin padişahı gözüyle bakılan Şehzade Mustafa'nın annesi olarak hala müstakbel Valide Sultan durumundaydı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı olan İbrahim Paşa da padişaha kardeş kadar yakın ve güçlü bir devlet adamıydı. İbrahim Paşa'nın 1536 yılında, Şehzade Mustafa'nın ise 1553 yılında  Kanuni'nin emriyle öldürülmelerinden sonra Hürrem Sultan büyük bir güç kazandı. Birçok tarihçi Kanuni’nin 1553 yılında Şehzade Mustafa’yı öldürtmesini Hürrem Sultan’ın etkisine bağlarlar. Bu sayede Hürrem Sultan'ın oğlu II. Selim’e padişahlık yolu açılmış oldu. Ayrıca Hürrem Sultan, o zamana kadar başka Osmanlı padişah eşlerinde görülmemiş şekilde dış siyasetle ilgilenmiş, diplomatik yazışmalar yapmıştır. Kanuni’nin padişahlığının ikinci senesinde Rodos şövalyelerine karşı Rodos seferinin açılmasını teşvik ettiği ve sonraki yıllarda İran seferlerine destek verdiği düşünülen Hürrem Sultan, 1548’te Kanuni İkinci İran seferinde iken Lehistan tahtına çıkan yeni krala tebrik mektubu yazmış; hediyeler göndermiştir.

http://www.ulkemiz.com/hurrem-sultanin-donemi-1534-1558

Maden Kömürü Nedir

Maden Kömürü Nedir

Sanayi alanındaki gelişmeler İngiltere’den dış ülkelere sıçramış bulunuyordu.

http://www.ulkemiz.com/maden-komuru-nedir

Zamanı Durdurmak Mümkün Olabilir mi

Zamanı Durdurmak Mümkün Olabilir mi

Şöyle düşünelim,Dünya çevresinde batı yönünde uçuş yapıyorsunuz. Saat dilimi ekvatorda biraz daha fazla olduğundan mesafe 1000 milin biraz üzerindedir. Fakat ortalama 1000 mil/saat yani 1609 km/saat hızla giden bir uçakla uçuyoruz diyelim. Öğlen vakti 12.00’da yolculuğa başlarsak, saat 12.59’da diğer zaman dilimine geçmiş oluruz ve saat orada yine 12.00’ı gösterir. Bu şekilde yolculuğu sürdürdüğümüz müddetçe saat hep 12.00’da kalacaktır. Güneşe göre pozisyonumuzu düşünürsek, dünyanın dönüş hızı ile aynı hızda fakat ters yönde uçmuş oluyoruz ve gökyüzünü izlediğimizde güneşin gökyüzünün hep aynı bölümünde yer aldığını görürüz. Peki eğer uçacığımız günlerce, hatta haftalarca aynı şekilde uçabilseydi? Aynı zamanda sonsuza dek kalabilir miydik? Hayır. Günün hep aynı saatini yaşardık yani günlerce saat 12.00’da güneşin dik geldiği ortamda yaşardık. Fakat uluslarası saat çizgisine(kuzey kutbundan güney kutbuna Pasifik okyanusundan geçen bir çizgidir ve Greenwich’e göre dünyanın tam arkasından geçer) göre yine saat 12.00’a denk geldiğimizde gün 1 gün artmış olacaktır. Kısaca, hep gündüzü yaşayıp saati de muhafaza ederek aynı zamanı yaşayabiliriz fakat günlerin değişmesine engel olamayız. http://www.bilgiustam.com/zamani-durdurmak-mumkun-olabilir-mi/

http://www.ulkemiz.com/zamani-durdurmak-mumkun-olabilir-mi

Albert Einstein Kimdir

Albert Einstein Kimdir

Einstein, 1879 yılında Güney Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi, annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı.

http://www.ulkemiz.com/albert-einstein-kimdir

Yazının Bulunuşu, Takvimin Bulunuşu, Matbaanın Bulunuşu, Mürekkebin Bulunuşu, Paranın Bulunuşu

Yazı: Genel olarak yazının milattan önce 3500’lü yıllarda Sümerler tarafından bulunduğu bilinir. Fakat şu an geçerli olan daha güncel bir düşünce, yazının Mısırlılar tarafından da bulunduğu yönünde. Yani yenilikçi bazı tarihçilere göre, yazının Sümerler ve Mısırlılar tarafından aynı zamanlarda birbirlerinden habersiz olarak bulunduğu düşünülüyor. Takvim: Evrende bizim için en önemli iki astronomik hadise güneş ve ayın hareketleridir. Takvimler de bu önemli astronomik hadiselere göre ayarlanırlar. Bugün kullandığımız Gregoryen takvimini, M.Ö. 45 yılında Sezar hazırlamış. Bu takvimin başlangıcı da Cleopatra ile ilk buluşma tarihleriymiş. Fakat bu takvim 128 yılda bir 1 gün attığından kullanım olarak pek mantıklı değildi. Daha sonra çeşitli düzenlemelerle kullanımda da pratiklik sağlanmıştır. Matbaa: Matbaa aslında Gutenberg’in yaşadığı çağdan 6-7 yüzyıl önce biliniyordu, kullanılıyordu ve onunla sayısız kitap basılmıştı. Klasik Batı kaynaklarından yapılan aktarmalarla düzenlenmiş ansiklopedilerimize, ders kitaplarına bakarsanız, matbaa denebilecek ilk çalışmalar Çin’de başlatılmıştır. Onlardan binlerce yıl evvel, Mezopotamya kavimleri, aynı yolla hazırladıkları klişeleri yumuşak kile bastırıyor, bu kili sayfa biçiminde pişirip sertleştiriyorlardı. Çinlilerin tek üstünlüğü, kil tablet yerine kâğıt kullanmış olmalarıdır. Matbaa için gerekli çalışmaları yapan en önemli kişi Johann Gutenberg’dir. Gutenberg matbaanın mucidi olarak bilinir ve 1439 yılında bu buluşu yaşama geçirmiştir. Fakat Gutenberg biraz saf bir karaktere sahipti bu yüzden ilk basılan İncil bile Bay Gutenberg tarafından değil, aslında makinesine el koyan ortağının oğlu tarafından matbaaya verilmiştir. Mürekkep: Kağıdın icadıyla paralel olarak kullanılmaya başlanan mürekkep, ilk olarak Çinliler tarafından bulunmuştur. MS 400’ de yaklaşık olarak bugün kullandığımız halini almıştır. Renk pigmentleri veya boyar maddelerin sıvıda çözündürülmesiyle elde edilen mürekkebin ilk dönemlerdeki hammaddesi ise yanmış çam odunu, kuzu yağı, eşek derisi jölesi ve miskti. Para: Para, ilk kez MÖ 700’ de Lidya’ da malların alımı için kullanıldı. Yoğun olarak ticaretle uğraşan ve bir Anadolu uygarlığı olan Lidya’ da paranın ilk formu değerli maddeden oluşmaktaydı. Altın ya da gümüş, en çok kullanılan para hammaddesiydi. MÖ 700 yılına gelene kadar insanların ekonomik ilişkilerinde kullandıkları en yaygın metot “barter” yani değişim sistemiydi. Buğday almak isteyen, yerine eşit miktarda pirinç kullanabiliyordu. http://www.bilgiustam.com/yazinin-bulunusu-takvimin-bulunusu-matbaanin-bulunusu-murekkebin-bulunusu-paranin-bulunusu/

http://www.ulkemiz.com/yazinin-bulunusu-takvimin-bulunusu-matbaanin-bulunusu-murekkebin-bulunusu-paranin-bulunusu

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektriğin Tarihsel Gelişimi (Elektriğin Tarihi)

Elektrik ve mıknatıs (magnet) sözcüklerinin kökeni eski Yunanca’dan gelmektedir. Elektrik sözcüğünün kaynağı “kehribar” anlamına gelen Yunanca elektron sözcüğüdür.

http://www.ulkemiz.com/elektrigin-tarihsel-gelisimi-elektrigin-tarihi

Depremin Olacağı Önceden Tahmin Edilebilir Mi?

Depremin Olacağı Önceden Tahmin Edilebilir Mi?

Birçok doğa olayı önceden bilinmesine karşın, depremler, önceden bilinememektedir. Depremlerin “önceden bilinmesi”nin bilimsel bir tanımı yapılmalıdır.

http://www.ulkemiz.com/depremin-olacagi-onceden-tahmin-edilebilir-mi

Konfüçyüsçülük nedir ?

Konfüçyüsçülük nedir ?

Konfüçyüsçülük eski bir Çin ahlâkı ve Çin felsefesi sistemi olup başlangıçta bilgin Konfüçyüs'ün öğretilerinden yola çıkarak gelişmiştir.

http://www.ulkemiz.com/konfucyusculuk-nedir-

Güneş Sistemi Nedir? Gezegenler ve Uyduları Nelerdir?

Güneş Sistemi Nedir? Gezegenler ve Uyduları Nelerdir?

Güneş sistemi, güneşin çekim kuvvetinin etkisiyle; gezegenler, gezegenlerin uyduları, kuyruklu yıldızlar ve meteorların yine güneş etrafında birikmesiyle oluşan gök cisimleri topluluğudur.

http://www.ulkemiz.com/gunes-sistemi-nedir-gezegenler-ve-uydulari-nelerdir

Homo sapiens Ekolojik Bir Seri Katil miydi?

Homo sapiens Ekolojik Bir Seri Katil miydi?

Bilişsel Devrim*in öncesinde Afrika ve Asya bölgesinde yaşayan tüm insan türleri (Homo cinsi türleri) yaptıkları basit sallarla kısa mesafede birkaç adaya yerleşmeye başladılar.

http://www.ulkemiz.com/homo-sapiens-ekolojik-bir-seri-katil-miydi

Cem Adrian kimdir

Cem Adrian kimdir

30 Kasım 1980 tarihinde, Yugoslav kökenli bir ailenin ikinci çocuğu olarak Edirne’de dünyaya geldi.

http://www.ulkemiz.com/cem-adrian-kimdir

Max Karl Ernst Ludwig Planck kimdir

Max Karl Ernst Ludwig Planck kimdir

Max Karl Ernst Ludwig Planck (23 Nisan 1858, Kiel - 4 Ekim 1947, Göttingen), Alman fizikçi. 1918 Nobel Fizik Ödülü sahibi

http://www.ulkemiz.com/max-karl-ernst-ludwig-planck-kimdir

Charles Thomson Rees Wilson kimdir

Charles Thomson Rees Wilson kimdir

Charles Thomson Rees Wilson, (14 Şubat 1869 – 15 Kasım 1959) yılları arasında yaşamış X-ışınları, radyoaktivite ve kozmik ışın çalışmalarında kullanılmış “sis odası” buluşuyla 1927 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmış İskoç fizikçi ve meteorologtur

http://www.ulkemiz.com/charles-thomson-rees-wilson-kimdir

Titanic’in Ardında Kalanlar ve Titanik Enkazının Gizemi

Titanic’in Ardında Kalanlar ve Titanik Enkazının Gizemi

Nisan 1912’de ilk seferini gerçekleştiren mühendislik harikası devasa bir gemi onu tanrı bile batıramaz şeklinde söylemlerle Dünya’ya meydan okuyan mühendisler…

http://www.ulkemiz.com/titanicin-ardinda-kalanlar-ve-titanik-enkazinin-gizemi

Nükleer Enerji Kullanımı Gerçekten Zararlı Mıdır?

Nükleer Enerji Kullanımı Gerçekten Zararlı Mıdır?

Nükleer enerjiyi, tam manasıyla kavramak için nasıl gerçekleştiğini ortaya koymak gerekir. Nükleer enerjiyi oluşturan tepkimeye fisyon denir.

http://www.ulkemiz.com/nukleer-enerji-kullanimi-gercekten-zararli-midir

Saatin Tariihi Gelişimi

Saatin Tariihi Gelişimi

Saat, ilk defa MÖ 4000'lerde Mısır'da kullanılmaya başlanmıştır. Mısırlılar, Güneş'in her gün belirli bir düzende doğup battığını keşfetmişti. Bundan yararlanarak güneş saatini icat etmeyi başardılar.

http://www.ulkemiz.com/saatin-tariihi-gelisimi

I. Alâeddin Keykubad kimdir

I. Alâeddin Keykubad kimdir

I. Alaeddin Keykubad (d. 1190 - ö. 31 Mayıs 1237), Türkiye Selçuklu sultanıdır (1221-1237).

http://www.ulkemiz.com/i-aleddin-keykubad-kimdir

Hava Emmeli Roketlerin Kullanımı

Hava Emmeli Roketlerin Kullanımı

NASA’nın pek çok projeleri geleceğe ilham kaynağı olurken, projelerinden bir tanesi uzay yolculuklarını daha ucuz hale getiren daha sıradan bir motor teknolojisini göz önüne almaktadır.

http://www.ulkemiz.com/hava-emmeli-roketlerin-kullanimi-1

Doğanın Mücevheri Salda Gölü

Doğanın Mücevheri Salda Gölü

Sene çok eski sene, Ankara’da iş yerinden arkadaşım Betül demişti ki “Ben Burdur’luyum. Bizim köyümüz göl kenarında harika bir köy. Plajıyla, suyuyla, manzarasıyla cennet gibidir.

http://www.ulkemiz.com/doganin-mucevheri-salda-golu

İnsanın Ataları Kimlerdi?

İnsanın Ataları Kimlerdi?

Bugünkü insana benzer özellikler gösteren ilk insansı canlıların, bundan milyonlarca yıl önce nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı sorusu, çağımızda bile hâlen açıklığa kavuşturulamamıştır.

http://www.ulkemiz.com/insanin-atalari-kimlerdi

Dr. Robert J. White ve Kafa Nakli

Dr. Robert J. White ve Kafa Nakli

Ölü bir bedene beyin nakli yapan ve bir yıldırım çarpması ile bu yaratığa hayat vere Dr. Frankenstein’ın hikayesini herkes bilir.

http://www.ulkemiz.com/dr-robert-j-white-ve-kafa-nakli

İnternetin İcadı (Dr. Vinton Cerf)

İnternetin İcadı (Dr. Vinton Cerf)

23 Haziran 1943’te Newhaven’da doğan Vinton Cerf, California’daki Stanford Üniversitesi’nde Matematik Mühendisliğinde okuyan bir öğrenciydi.

http://www.ulkemiz.com/internetin-icadi-dr-vinton-cerf

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0