Arama Sonuçları..

Toplam 66 kayıt bulundu.
Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Novartis 1996'da çok uzun geçmişleri olan Ciba-Geigy ve Sandoz Laboratories'in birleşmesiyle oluşmuş ilaç şirketi.

http://www.ulkemiz.com/novartis-ilaci-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Saint Mary Magdelena Anglican Episcigal Kilisesi

Bornova ilçesi Erzene Mahallesi, Gençlik caddesi No.20 adresinde bulunan Anglikan Kilisesidir. XVII. yüzyılın ilk çeyreği sonunda Levant Şirketi’nin kuruluşu ile aynı tarihte temeli atılan Büyük Anglikan Kilisesi’ne bağlı üç alt kiliseden bir tanesidir. Türkiye'de yerleşen için ilk Whittall olan Charlton Whittall tarafından Bornova’da yaşayan Anglikan Topluluğu için 1857 yılında inşa edilmiştir. Bu kilise Bornova'da yaşayan büyük Anglikan topluluğu için tek ibadet yeri olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/saint-mary-magdelena-anglican-episcigal-kilisesi

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Yunan filozofu Aristo canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğine inanıyordu. (Abiyogenez hipotezi) Bu hipoteze göre döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçaları bir aktif öz taşır. Bu aktif öz şartlar uygun olduğunda bir canlı meydana gelir. Aristo’nun bu görüşü ortaçağda birçok bilim insanı tarafından kabul edilmiştir. Aristo’nun görüşleri önce F. Redi’nin daha sonradan Louis Pasteur’ün düzenledikleri kontrollü deneylerde çürütülmüştür.F. Redi “Böcek sayıları üzerinde deneyler” adlı eserinde abiyogenez hipotezinin geçersizliğini şöyle anlatmıştır.Doğa bilimlerinde abiyogenez, yaşamın kökeni sorusu, yeryüzünde yaşamın canlı olmayandan nasıl gelişebildiğinin araştırılmasıdır. Bilimsel uzlaşmaya göre abiyogenez günümüzün 4,4 milyar yıl öncesi ile 2,7 milyar yıl öncesi arasında meydana gelmiştir. Bu zaman aralığının başı olan 4,4 milyar yıl öncesi, su buharının sıvılaştığı zamandır. 2,7 milyar yıl öncesi ise, sabit karbon (12C ve 13C ), demir (56Fe, 57Fe, ve 58Fe) ve kükürt (32S, 33S, 34S, ve 36S) izotop oranlarının mineral ve çökeltilerin biyolojik kaynaklı olduğuna, biyolojik göstergelerin ise fotosenteze [ölü/kırık bağlantı] işaret ettiği zamandır. Bu konu aynı zamanda, Büyük Patlama'dan beri evrenin 13,7 milyar yıllık gelişimi sırasında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, güneş sistemi veya dünya dışından yaşamın kaynaklandığını öne süren panspermia ve dış kaynaklı (eksojen) kuramlarını da içermektedir.Yaşamın kökeni çalışmaları biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır. Önerilen birçok kuram içinde demir-kükürt kuramı (önce metabolizma) ve RNA dünya hipotezi (önce genler) en çok rağbet görenlerdir.Abiyogenezin klasik anlayışı olan, günümüzde daha açık olarak kendiliğinden oluş olarak bilinen kavrama göre, karmaşık, canlı organizmalar organik maddelerin çürümesi ile meydana gelir; örnek vermek gerekirse fareler depolanmış tahıldan veya kurtçuklar kendiliğinden ette oluşur.Aristo'ya göre yaprak bitlerinin bitkilerin üstüne sinen nemden, pirelerin kokuşmuş maddelerden, farelerin kirli tahıldan, timsahların suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden meydana geldikleri su götürmez bir gerçekti. 17. yüzyılda bu iddialar sorgulanmaya başlandı; mesela Sir Thomas Browne'ın 1646’da yayımlanan Pesudoxia Epidemica'sı (Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması alt başlıklı), yanlış inanışlara ve kabaca işlenen hatalara bir saldırıydı. Çıkarımları büyük oranda kabul görmedi; örneğin çağdaşı Alexander Ross şunları yazmıştı: “Bunu (kendiliğinden oluşu) sorgulamak, nedeni, algıyı ve deneyimi sorgulamaktır. Eğer şüphesi varsa bırakalım Mısır'a gitsin, orada yerliler için bir felaket olan Nil'in çamurundan doğan tarlalar dolusu fare bulacaktır." Akşemseddin (1389-1459) Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Daha sonra 1546'da fizikçi Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların canlı olmayabilecek çok küçük, görünmez parçacıklardan ve sporlardan kaynaklanabileceğini kuramsallaştırdı, ancak bu görüş yaygın kabul görmedi. Daha sonra Robert Hooke 1665’te bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayımladı. Kendisi aynı zamanda mantar örneklerini gözlemlerken keşfettiği hücreyi adlandırmış olmasıyla kayda geçmiştir.1676'da Anton van Leeuwenhoek mikroorganizmaları keşfetti; yaptığı çizimlere göre bunların protozoa ve bakteriler olduğu düşünülmektedir. Bu mikroskobik dünyaya olan ilgiyi ateşledi.İlk adım 1688'de bir et parçasına sineklerin yumurtalarını bırakması engellendiğinde larvaların oluşamadığının kanıtlamasıyla İtalyan Francesco Redi tarafından atıldı. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.1768'de Lazzaro Spallanzani mikropların havadan geldiklerini ve kaynatılarak öldürülebileceklerini kanıtladı. Ancak 1861'de Louis Pasteur hücre kuramıni destekleyen dikkatlice planlanmış deneylerle bakteri ve mantarlar gibi organizmaların besleyici ortamlarda canlı olmayan maddelerden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtladı, böylece hücre teorisini güçlendirdi. Charles Darwin19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğer araştırmacılar canlıların cansız maddeden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtlayınca, yaşamın doğal yollardan nasıl meydana geldiği sorusu ortaya çıktı.[kaynak belirtilmeli]Charles Darwin, 1 Şubat 1871'de Joseph Dalton Hooker’a yazdığı mektupta yaşamın ilk kıvılcımının “amonyak ve fosfor tuzları, güneş ışığı, sıcaklık, elektrik akımı vb. unsurların bulunduğu ılık bir su birikintisinde" oluşmuş olabileceğini, "böylece daha karmaşık değişimlere gidebilecek bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluşabileceğini” öne sürmüştür. Bu iddiasını şöyle açıklamaya devam etmiştir: “canlı organizmaların oluşumundan önceki bir olgu olarak artık tespit edilemeyecek şekilde günümüzde bu madde çoktan ortadan kalkmış veya sindirilmiştir.” Diğer bir deyişle yaşamın kökeninin ancak arınık (steril) laboratuvar ortamında araştırılabileceğini ifade ediyordu.Haldane ve Oparin1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin, yaşamın evrimi için gerekli yapıların oluşmasında ihtiyaç duyulan organik moleküllerin sentezlenmesini atmosferde bulunan oksijenin engellediğini deneyle kanıtlayana kadar abiyogenez konusunda elle tutulur bir ilerleme kaydedilemedi. Oparin, Yeryüzünde Yaşamın Kökeni  isimli eserinde güneş ışığının etkisinde, oksijensiz bir atmosfer ortamında organik moleküllerden bir “ilkel çorba” oluşabileceğini iddia etti. Bunlar giderek daha karmaşık şekillerde bir araya gelip nihayet bir koaservat damlacığının içinde çözünmüş olabilirlerdi. Bu damlalar diğer damlalarla kaynaşarak "büyümüş" ve kardeş damlalara bölünerek "üremiş" olabilirdi. Böylece "hücre bütünlüğünü" sağlayan unsurları içeren ilkel bir metabolizma içeren damlacıklar varlıklarını sürdürmüş, diğerleri de yok olmuş olabilirdi. Günümüzdeki birçok yaşam kökeni kuramı Oparin’in düşüncelerini başlangıç noktası olarak alır. Aynı tarihlerde J.B.S. Haldane de –şimdiki okyanuslardan çok farklı olan- yaşam öncesi okyanusların, yaşamın yapı taşları olan organik bileşikleri içeren “sıcak derişik çorbalar” oluşturmuş olabileceklerini öne sürdü. Bu düşünce, biyopoyez veya biyopoez (canlıların canlı olmayan ama kendi kendini üreten maddelerden oluşması işlemi) olarak adlandırılmıştır.Dünyanın Oluşumundaki Şartlar Morse ve MacKenzie, okyanusların dünya oluştuktan 200 milyon yıl kadar sonra, yüksek sıcaklık (100 °C) indirgeyici bir ortamda meydana gelmiş olabileceğini ve o dönemde 5,8 olan doğal pH'nin hızla nötralleşmekte olduğunu öne sürdüler. Bu iddia Wilde tarafından desteklenmektedir, Batı Avustralya’daki Narryer Dağı’nda değişime uğramış kuvarsitteki zirkon kristallerinin daha önceleri 4,1–4,2 milyar yaşında olduğu sanılırken Wilde bunların yaşını 4.404 milyar yaşında olduğunu göstermiştir.Kuvarsit Bu şu anlama gelmektedir: Okyanuslar ve kıtasal kabuk Dünya’nın oluşumunu takip eden 150 milyon yıl içinde oluştu. Buna rağmen Hadean döneminin iklimi yaşamın oluşması için uygun değildi. Bu dönemde çapı 500 kilometreyi bulan büyüklükteki cisimlerin sık sık dünyaya çarpması muhtemeldi, böyle bir çarpmadan birkaç ay sonra okyanus tamamen buharlaşıp, su buharı ve kaya tozları dünyayı çepeçevre saran bulutlanmaya neden olmuş olabilir. Birkaç aydan sonra bulutların yüksekliği azalmaya başlamış ancak bulut seviyesi sonraki bin yıl boyunca yüksek kalmış olabilir. Daha sonraki iki bin yıl içinde yağmurlar yavaşça bulutların yüksekliğini düşürdüğünden çarpma olayından ancak 3000 yıl sonra okyanuslar orijinal derinliklerine ulaşmıştır. Ay ve iç gezegenleri (Merkür, Mars ve muhtemelen Dünya ve Venüs) 3,8 milyar yıl ile 4,1 milyar yıl arasında çiçek bozuğu gibi yüzeylere sahip hale getiren Geç Dönem Ağır Bombardıman, eğer o zamana kadar yeryüzünde yaşam meydana gelmişse büyük olasılıkla onu ortadan kaldırmıştır.Çarpma sonucu meydana gelen yıkıcı çevresel hasarlar arasındaki zaman aralıklarının, kendi kendini üreten proto-organizmaların oluşumu için gereken süreden daha uzun olması gerektiği göz önüne alınırsa, yaşamın kendi kendine oluşabileceği dönem farklı ortamlar için hesaplanabilir. Maher ve Stephenson’un çalışması eğer derin denizde hidrotermal ortam yaşamın kökeni için uygun bir ortam sağlamışsa, abiyogenez 4 ila 4,2 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir. Eğer yeryüzünün yüzeyinde olmuşsa abiyogenez 3,7 ila 4 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir.Başka bir araştırma yaşam için daha serin bir başlangıç önermektedir. Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan araştırma, sentezlenmek için adenin ve guanin'in suyun donma sıcaklığı, ancak sitozin ve urasil’in kaynama sıcaklıklarına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. AdeninAraştırmasına dayanarak yaşamın kökeninin dondurucu soğuğa ve patlayan meteoritlere ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir.[21]. 1972 – 1997 arasında Antarktika’da buzda bırakılan amonyak ve siyanürün yedi değişik amino asit ve 11 tip nükleobaz oluşturduğu bulunmuştur. Hauke Twins ise donma koşullarında tek iplikli bir RNA zincirinin kalıp olarak kullanılarak 400 baz uzunluğunda yeni bir RNA moleküllünün oluştuğunu göstermiştir. Bu yeni RNA ipliği büyüdükçe kalıp molekülüne bağlanmaktadır. Bu kadar düşük sıcaklıkta bu tepkimelerin sıra dışı hızının açıklaması ötektik donmadır. Buz kristali oluşurken, saf halde kalır: yalnızca su molkülleri büyüyen kristale katılır, tuz veya siyanür gibi katışıklar ise dışlanır. Bu katışık maddeler buz içindeki mikroskopik sıvı ceplerde birikir ve bu birikme moleküllerin daha sık birbirleriyle çarpışmasına neden olur.Yaşamın erken dönemde belirmesinin kanıtı Batı Grönland’daki Isua süper kabuk kemerinde ve yakınındaki Akilia Adası’ndaki benzer oluşumlarda bulunmaktadır. Kaya oluşumlarına giren karbonun δ13C değeri yaklaşık -5'dir, oysa canlıların 12C'yi tercihli kullanımı nedeniyle biokütlenin δ13C değeri -20 ile -30 arasındadır. Bu izotopik parmak izleri çökeltilerde saklanmıştır ve Mojzis bu tekniği kullanarak yeryüzünde yaşamın yaklaşık olarak 3.85 milyar yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamıştır. Lazcano ve Miller (1994) yaşamın evrimleşme hızının orta okyanustaki denizaltı sıcak su kaynakları ekseninde suyun devinimiyla belirlendiğini iddia etmektedir. Bir devinim 10 milyon yıl sürmektedir, böylece üretilen herhangi bir organik bileşik 300 °C’yi geçen sıcaklıklarla ya değişime uğramış ya da imha olmuştur. DNA ve proteinli, 100 kilobaz genomlu ilkel bir heterotroftan 7000 genli flamentöz bir siyanobakteriye evrimleşmesi için 7 milyon yıla ihtiyaç olduğunu tahmin edilmektedir.Günümüzdeki modellerYaşamın kökeni için standart bir model yoktur. Ancak günümüzdeki modellerin çoğu, aşağıda kabaca ortaya çıkma sırasında göre sıralanmış, yaşam için gerekli moleküler ve hücresel unsurların keşiflerine dayandırılmıştır:Fenilalanin temel amino asitlerden biridir1.Makul canlılık öncesi şartlar, amino asitler gibi yaşamın temel basit moleküllerinin (monomerlerinin) oluşmasını sağlar. Bu Miller-Urey deneyi ile 1953'te Stanley Lloyd Miller ve Harold Clayton Urey tarafından gösterilmiştir.2.Uygun bir uzunlukta fosfolipidler hücre duvarının temel bir bileşeni olan çift katlı lipit katmanını kendiliğinden oluşturabilir.3.Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan rastgele RNA molekülleri kendi kendini üreten ribozimlerin oluşmasına neden olmuş olabilir. (RNA dünya hipotezi)4.Katalitik etkililik ve çeşitlilik için doğal seçim baskısı, peptidil transfer katalileyebilen (ve dolayıyla küçük proteinlerin oluşturabilen) ribozimler meydana getirebilir, çünkü oligonükleotitler RNA ile birleşip daha iyi katalizürler oluştururlar. Böylece ilk ribozom meydana gelir ve protein sentezi daha yaygınlaşır.5.Proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. Nükleik asitler başlıca genom kullanımına sınırlanmışlardır.Temel biyomoleküllerin kaynağı daha kesinleşmemiş olmakla beraber, yukarıdaki 2. ve 3. adımların önemi ve sıralması kadar tartışmalı değildir. Yaşamın kaynaklandığı düşünülen temel kimyasal maddeler şunlardır:1.Metan (CH4),2.Amonyak (NH3),3.Su (H2O),4.Hidrojen sülfür (H2S),5.Karbon dioksit (CO2) veya karbonmonoksit (CO), ve6.Fosfat (PO43-).Moleküler oksijen (O2) ve ozon (O3) ya çok azdı veya yoktu.2008 yılı itibarıyla yaşamın gerekli özelliklerini taşıyacak temel bileşikleri kullanarak henüz hiç kimse bir "proto hücre" oluşturabilmiş değildir ("tabandan başlayan yaklaşım"). Bu yönde bir belirti olmayınca açıklamalardaki ayrıntıları eksik kalmaktadır. Ancak, bazı araştırmacılar, mesela Steen Rasmussen Los Alamos Ulusal Laboratuarı'nda ve Jack Szostak Harvard Üniversitesi'nde bu konuda çalışmalarını sürdürmekteler. Diğer araştırmacılar ise "tepeden inme yaklaşım"ın daha verimli olduğunu öne sürmüşlerdir. Craig Venter ve Genom Araştırma Enstitüsü'ndeki bir grubun bu yaklaşım ile mevcut prokaryotların gen sayısını gittikçe azaltmaktalar, böylece yaşam için en az sayıda gereksinimleri belirlemeye çalışmaktalar. Biyolog John Desmond Bernal, bu işlem için Biyopoez terimini geliştirmiş ve yaşamın kökenini açıklamada belirlenebilecek belli sayıda tanımlı "aşama" olduğunu iddia etmektedir:Aşama 1: Biyolojik monomerlerin oluşumuAşama 2: Biyolojik polimerlerin oluşumuAşama 3: Moleküllerin hücreye evrimiBernal, Darwinci evrimin çok önceden, 1. ve 2. aşamalar arasında başlamış olabileceğini öne sürmüştür.Organik moleküllerin kökeniDünyanın oluşumunda organik moleküllerin üç adet kökeni vardı:1.diğer enerji kaynakları (ultraviyole ışığı veya elektrik boşalmaları gibi) aracılığıyla organik sentez (örnek:Miller'ın deneyleri).2.dünyadışı nesneler (ör: karbon kondirit);3.ani şoklardan kaynaklanan organik sentezlerBu kaynaklara dair son zamanlarda yapılan tahminlerde dünyanın erken dönemine ait atmosfer ortamında, 3,5 milyar yıldan önceki zamanda meydana gelen ağır bombardıman sonucu meydana gelen organik madde miktarının diğerleri ile kıyaslanınca çok daha fazla olduğu iddia edilmektedir.Miller deneyleri (İlkel Çorba Kuramı)Ayrıca bakınız: Miller deneyi1953'te profesör Harold Urey ve asistanı Stanley Lloyd Miller bir deneyle, organik moleküllerin dünyanın oluşum döneminde inorganik maddelerden kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Günümüzde çok ünlü olan bu deney temel organik monomerlerin oluşumunu sağlamak için ileri derecede indirgenmiş moleküllerden oluşmuş bir gaz karışımı - metan, amonyak ve hidrojen- kullanmıştı.Ancak Miller-Urey deneyindeki gaz karışımının dünyanın ilk dönemlerindeki atmosferi ne kadar yansıttığı tartışmalı bir konudur. Diğer daha az indirgenmiş gazlar daha düşük bir birikim ve çeşitlilik göstermektedir. Önceleri yaşam öncesi atmosferde önemli miktarda oksijen olduğu tahmin ediliyordu bu da organik moleküllerin oluşumunu engellerdi; ancak hâlen bunun öyle olmadığı konusunda fikir birliği vardır. Bakınız Oksijen Felaketi.Basit organik moleküller elbette tam anlamıyla işlevsel kendi kendini üreten bir yaşam formundan daha çok uzaktı. Ancak yaşam öncesi hiçbir oluşumun olmadığı bir ortamda bunlar bir araya gelip ve kimyasal evrim ("çorba teorisi") için zengin bir ortamın oluşturmuş olabilirler. Diğer taraftan bu şartlar altında cansız maddelerden oluşan monomerler sayesinde üst düzey polimerlerin kendiliğinden oluşumu basit bir süreç değildir. Deneylerde, yaşamın oluşumu için gerekli temel organik monomerlerin yanı sıra polimerlerin oluşumunu engelleyecek bileşikler de oluşmuştur.Bu teorinin çözümsüz bıraktığı en önemli sorunun, “bir proto hücre oluşturmak için yoğun etkileşim içindeyken görece olarak basit organik yapı bloklarının nasıl polimerize olduğu ve daha karmaşık yapılar oluşturdukları” olduğu söylenebilir. Mesela sulu ortamda oligomerlerin/polimerlerin kendi bileşenleri olan monomerlere hidrolizi, tek monomerlerin polimerlere yoğunlaşmasına tercih edilecektir. Aynı zamanda Miller deneyi amino asitlerle tepkimeye girecek veya peptid zincirini kıracak birçok ürün ortaya çıkarmaktadır.Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi Derin deniz sıcak su kaynağıDünyada yaşamın kökenine dair derin deniz sıcak su kaynağı teorisi, gezegeni çevreleyen ay veya gezegenlerin çekim kuvveti gibi mekanizmalar nedeniyle ısınan, kimyasal açıdan zengin sıvıların deniz tabanından yükselmesiyle yaşamın başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Sıcak su kaynağından gelen hidrojen sülfit ve hidrojen ile karbon dioksit gibi indirgenmiş gazlar ile uygun bir oksitleyici arasındaki redoks reaksiyonları (tepkimeleri) sonunda kimyasal enerji elde edilebilir.Fox deneyleri1950'lerde ve 1960'larda Sidney W. Fox, dünyanın ilk oluşum zamanındaki muhtemel koşullar altında peptit yapılarının kendiliğinden oluşumu üzerinde çalıştı. Amino asitlerin kendiliğinden küçük peptitler oluşturabileceğini gösterdi. Bu amino asitler ve küçük peptitler mikroküreler olarak adlandırılan kapalı küresel yapılar oluşturmuş olabilirdi.Eigen hipotezi1970'lerin başında yaşamın kökeni sorunu için Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'nden (Max Planck Institut für biophysikalische Chemie) Manfred Eigen ve Peter Schuster konuya eğildiler. Yaşam öncesi çorbada moleküler kaos ve kendi kendini üreten hiper daire arasındaki geçiş süreçlerini incelediler.Bir hiper dairede, bilgi bir depolama sistemi (muhtemelen RNA) bir enzim üretir, bu da başka bir bilgi sisteminin olşumunu katalizler, bu işlem birçok kere tekrarlandıktan sonra en sonuncu ürün ilk bilgi sisteminin oluşumunu sağlar. Matematiksel olarak hiper dairelerin, doğal seçim ekseninde bir çeşit Darwinci evrime uğrayan quasispecies'ler (Türkçede türümsü öneriliyor) meydana getirebileceğini göstermişlerdir. Hiper daire teorisine önemli bir destek, RNA’nın bazı durumlarda kendi kimyasal tepkimelerini katalizleyebilme yeteneğine sahip olan ribozimler oluşturabilmesinin keşfedilmesiyle geldi. Ancak bu tepkimeler (uzun bir RNA molekülünün daha kısalaştığı) kendi kendine kısaltmalarla ve herhangi bir yararlı proteini kodlama yeteneğinden yoksun daha nadir küçük eklemelerle sınırlıdır. Hiper daire teorisini zayıflatan bir diğer nokta, söz konusu RNA moleküllerinin nükleotit gibi biyokimyasallara gerek duyacağı, Miller-Urey deneyinin gerçekleştiği şartlarda ise bu kompleks moleküllerin oluşmadığıdır.Wächtershäuser’ın hipoteziİçinden çıkılmaz bir soruna dönen polimerizasyon problemine getirilen yanıtlardan birisi ise 1980'lerde Günter Wächtershäuser’ın demir-kükürt kuramı oldu. Bu teoriye göre teorisyen (biyo)kimyasal patikaların yaşamın evriminin temeli olduğunu öne sürdü. Bugünün basit gaz bileşiklerinden organik yapı bloklarının sentezi için alternatif yollar sağlayan en eski reaksiyonlardan bugünün biyokimyasına kadar götüren tutarlı bir sistem sundu.Dış enerji kaynaklarına (yıldırım veya mor ötesi ışınlara) ihtiyaç duyan klasik Miller deneylerinin aksine "Wächtershäuser sistemleri" kendi içinden enerji kaynaklarını içermektedir: demir sülfürleri ve diğer mineraller (örneğin pirit). Bu metal sülfürlerin redoks reaksiyonlarından ortaya çıkan enerji sadece organik moleküllerin sentezi için değil, aynı zamanda oligomerlerin ve polimerlerin sentezi için de müsaittir.Yapılan deneyde az bir miktar dipeptid (%0,4 ten % 12,4’e kadar) ve az bir miktar tripeptid (%0.10) üretildi. Ancak yazarlar aynı zamanda şu notu eklediler: “aynı benzer koşullar altında dipeptitler hızlıca hidrolize edildi (suyla kesime uğradılar)”Radyoaktif sahil teorisiWashington Üniversitesi, Seattle'dan Zachary Adam şimdikinden çok daha yakında olan bir aydan kaynaklanan gelgitlerin uranyumun radyoaktif taneciklerinin ve diğer radyoaktif elementlerin o zaman varolan kıyılarda suların üst seviyelerinde yoğunlaşmasına neden olabileceğini, bunların buralarda yaşamı oluşturan yapı blokları üretmiş olabileceğini iddia etmektedir. Astrobiyoloji dergisinin cilt 7 sayfa 852'deki bilgisayar modellemesine göre, benzer radyoaktif maddelerin Gabon'da Oklo uranyum maden yatağında belirlendiği gibi benzer şekilde kendi kendini sürdüren nükleer reaksiyonlar gösterebilmektedir. Bu tip radyoaktif sahil kumu, sudaki asetonitrilden amino asit ve şeker gibi organik moleküller üretmeye yetecek enerji sağlamaktadır. Aynı zamanda radyoaktif monazit, kum tanecikleri arasındaki ortama çözünür fosfat salarak onun biyolojik olarak "erişilebilir" kılar. Böylece amino asitler, şekerler ve çözünür fosfatlar eş zamanlı olarak bu teoriye göre üretilebilirler. Radyoaktif aktinitler organik-metalik komplekslerin (karmaşıkların) içinde yer almış olabilir. Bu kompleksler yaşam süreçlerinin erken katalizörleri olmuş olabilir.Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell, böylesi bir sürecin ıslak kayalık herhangi bir gezegenin ilk dönemlerinde yaşamın potasının bir parçasını oluşturabileceğini düşünmektedir; yeter ki radyoaktif mineralleri yüzeye çıkaran kıtasal levha hareketleri sistemini üretecek kadar büyük olsun bu gezegen. Dünyanın ilk oluşum dönemlerinde gezegenin küçük "levhacıktan" oluştuğu düşünüldüğü için bu durum bu süreçler için uygun bir ortam mevcuttu.HomokiraliteAyrıca bakınız: HomokiraliteKimyasal evrimdeki bazı süreçler homokiralitenin kaynağını oluşturduğu düşünülmelidir; örnek vermek gerekirse canlı organizmalarda tüm yapı blokları benzer özelliklere sahiptir: sol elli amino asitler, sağ elli nükleik asit şekerleri riboz ve deoksiriboz ve kiral fosfogliseritler. Kiral moleküller sentezlenebilir ancak bir kiral kaynak veya bir kiral katalist olmazsa iki enantiyomer eşit oranda oluşur. Buna rasemik karışım denir. Clark, homokiralitenin uzayda başlamış olabileceğini ileri sürmüştür, çünkü Murchison göktaşındaki amino asitler üzerinde yapılan araştırmalar, L-alaninin D formundan iki kat daha fazla ve L-glutamik asidin de D formundan 3 kat daha sık bulunmuştur. Gezegenin oluşum döneminde etrafını saran halkanın içinde polarize ışığın bir enantiomeri yok edecek güce sahip olduğu öne sürülmektedir. Noyes Beta bozunumunun rasemik bir karışımda D-lösinin parçaladığını ve dünyanın erken devrelerinde çokca bulunan 14C’ün bunun nedeni olabileceğini gösterdi. Robert M. Hazen, değişik kiral kristal yüzeylerin makro moleküllere dönüşen kiral monomer birimlerinin olası yoğunlaşması ve bir araya gelmesi için kümeleşme ve sentez mekanları olabildiğini bildirmektedir. Bir kez oluştuktan sonra doğal seleksiyon kiralite lehine olacaktır. Şekerler sağ ellilik özelliği gösterirken amino asitler sol ellilik özelliği gösterdiğinden, göktaşlarında bulunan organik bileşiklerde yapılan çalışmalar kiralitenin abiyojenik sentezin bir karakteristiği olduğunu düşündürtmektedir.Kendi kendine organize olma ve kopyalamaKendi kendine organize olma ve kendini kopyalama özellikleri sıklıkla canlı sistemlerinin tanımlayıcı özelliği olarak olarak düşünülür; ancak uygun koşullarda benzer özellikleri gösteren birçok abiyotik (cansız) molekül örnekleri vardır. Mesela Martin ve Russel bulunduğu çevreden hücre zarları ile fiziksel olarak kompartımanlaşmasının ve kendi içinde bulunan redox reaksiyonlarının (tepkimelerinin) kendi kendine organize olmasının canlı varlıkların en korunmuş nitelikleri olduğunu göstermekte ve dolayısıyla bu niteliklere sahip olan inorganik maddelerin yaşamın en yakın atası olduğunu tartışmaktadırlar.Organik moleküllerden protocel'lere (ata hücrelere)"Basit organik moleküller nasıl bir proto-hücre (ön hücre) oluşturabilir?" sorusu büyük oranda yanıtsızdır ancak birçok hipotez vardır. Bazıları ("önce genler diyenler) nükleik asitlerin erkenden ortaya çıktıklarını öne sürerken , diğerleri (önce metabolizma diyenler) biyokimyasal reaksiyon ve yolların evrimini başlangıç olarak ileri sürmektedir. Son zamanlarda her ikisini birleştiren hibrid modelleri öne çıkaran eğilimler söz konusudur."Önce Genler" Modelleri: RNA dünya hipoteziAyrıca bakınız: RNA dünya hipoteziRNA dünya hipotezi, kendiliğinden oluşan göreceli kısa RNA moleküllerinin kendi kopyalanmalarını katalizleme yeteneğine sahip olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu oluşumun olasılığını tahmin etmek güçtür. Bu oluşum ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. İlk hücre membranları kendiliğinden, proteinoitlerden oluşmuş olabilir. Proteinoitler amino asit çözeltileri (solüsyonları) ısıtıldığında oluşan protein benzeri moleküllerdir, bunlar sulu çözeltide doğru konsantrasyonda bulunduklarında bunların kapalı zar (membran) kompartımanlarına benzer mikroküreler oluştururular. Diğer olasılıklar kilde veya pirit kayaların yüzeyinde meydana gelen kimyasal reaksiyon sistemlerini içermektedir. Dünyanın oluşumunda RNA'nın önemli bir ol oynadığını destekleyen unsurlar,1.Onun hem bilgi depolama hem de (bir ribozim olarak) kimyasal reaksiyon katalizleme yeteneği,2.Modern organizmalarda (DNA biçiminde) genetik bilginin ifadesi ve muhafazasında bir araç olarak sahip olduğu önemli roller;3.Dünyanın ilk oluşumundaki şartlara yakın şartlar altında onu oluşturan bileşiklerin (nükleotitlerin) kolayca kimyasal sentezinin olabilmesidir.Diğerlerini kopyalayacak görece kısa RNA molekülleri laboratuvar ortamında üretilebilmiştir.Araştırmacılar sitozin ve urasilden nükleotidlerin abiyojenik sentezinin çok zor olduğunu dikkati çekmişlerdir. Sitozin 100 °C'de 19 günlük, donmuş suda ise 17.000 senelik bir yarı ömre sahiptir. Larralde ve arkadaşları "ribozun genelde kabul görmüş prebiyotik sentezi olan formoz reaksiyonu, herhangi bir seçicilik olmaksızın pek çok şeker tipi üretmektedir" demektedir. ve şu sonuca varmaktadırlar: "sonuçlar ilk genetik materyalin omurgasının riboz ve diğer şekerleri, dengesiz yapılarından dolayı, içermediğini düşündürmekteir." RNA'daki riboz ve fosforik asidin ester bağı hidrolize olmaya eğilimli olarak bilinmektedir.Bu hipotezin biraz farklı bir biçimine göre, ilk kendi kendini üreten molekül PNA, TNA veya GNA gibi bir nükleik asit tipiydi, bu daha sonra RNA ile yer değiştirdi."Önce Metabolizma" modelleri: demir-kükürt kuramı ve diğerleriBirçok model bir "çıplak gen"in kendini kopyaladığı düşüncesini reddetmekte ve sonradan RNA kopyalamasının ortaya çıkışı için bir ortam sağlayabilecek ilkel bir metabolizmanın meydana gelmesi gerektiğini varsaymaktadır.Bu düşüncenin ilk ortaya konuluşlarından birisi 1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin'in, DNA yapısının keşfinin evveline dayanan, kendi kendini kopyalayan vezikül kavramıdır. 1980'lerde ve 1990'lardaki en son geliştirmeler ise Günter Wächtershäuser'in demir-kükürt kuramı ve Christian de Duve'ün tiyoesterlere dayanan modelleridir. Genler olmaksızın bir metabolizmanın ortaya çıkışı konusunda daha soyut ve teorik iddialar 1980lerin başında Freeman Dyson tarafından ortaya konan bir matematiksel model ve bu on yılın sonuna doğru tartışılan Stuart Kauffman'ın toplu otokatalitik kümeler kavramıdır.Ne var ki, Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülen, indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi kapalı bir metabolik döngününün kendiliğinden oluşabileceği iddiası kanıtlanamamış durumdadır. Son yirmi yıldır yaşamın kökeni konusundaki çalışmalara liderlik etmiş Leslie Orgel'e göre bu iddianın kanıtsız kalacağını düşünmek için yeterli gerekçe var. "Kendi kendini Organize eden Biyokimyasal Çevrimler" başlıklı bir makalede  Orgel şu cümle ile kendi iddiasının açıklamasını özetlemektedir: "Halen indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi çok adımlı bir döngünün FeS/FeS2'in veya benzer başka bir mineralin yüzeyinde kendi kendini organize etmesini beklemek için bir neden yoktur." Yaşamın başlangıcında başka tip bir metabolik yolun takip edilmiş olması muhtemeldir. Mesela, indirgeyici bir sitrik asit döngüsü yerine (bugün doğada karbon dioksit sabitlemesinin dört yönteminden biri olan) "açık" asetil CoA yolu, bir metal sülfür yüzey üzerinde kendi kendine organize olma fikriyle daha uyumlu olacaktır. Bu seçeneğin anahtar enzimi olan karbon monoksit dehidrojenaz/asetil KoA sentaz, reaksiyon merkezlerindeki karışık nikel-demir-kükürt öbekleri bulundurur ve tek bir adımda (asetil-tiyol'ün modern bir biçimi olarak kabul edilebilecek olan) asetil KoA'nın oluşumunu katalizler.Kabarcık teorisiSahilde sonlanan dalgalar kabarcıklardan oluşan kırılgan bir köpük oluşturur. Okyanus boyunca esen rüzgarların sahilde biriken ağaç dal parçaları gibi nesneleri kıyıya doğru sürükleme özellikleri vardır. Organik moleküllerin benzer şekilde sahillerde birikmesi olasıdır. Sığ kıyı suları, ayrıca daha sonra buharlaşma yoluyla molekülleri daha da yoğunlaştırabilecek şekilde ılıktır. Başlıca sudan oluşan kabarcıklar kolayca patlamasına karşın, amfifil bulunduran sudada oluşan kabarcıklar çok daha dayanıklıdır, önemli denemeleri gerçekleştirmek için daha fazla zamana sahiptir.Amfifililer, hidrofobik bir molekülün bir veya her iki ucunda hidrofilik bir başı olan yağlı bileşklerdir. Bazı amfifiler suda kendiliğinden zarlar oluşturmaya eğilimlidir. Küre şeklinde kapalı bir zar su içerir ve günümüzdeki hücre zarının hipotetik olarak öncüsüdür. Eğer bir protein gelip ana kabarcığın bütünlüğünü artırıyorsa, bu durum o kabarcığa bir üstünlük sağlamakta ve doğal seçilimin bekleme listesinde o en üst sıraya yerleştirilmiş olur. Kabarcıkların patlaması sonucunda deneyin sonuçlarını çevrelerine saçmaları ilkel bir üreme olarak düşünülebilir. Ortama yeterince doğru eleman dağıtıldığında ilk prokaryot, ökaryot ve çok hücreli organizmalar yaşamaya başlamış olabilir.Benzer şekilde, mikro küre olarak adlandırılan protein benzeri moleküllerden oluşturulan kabarcıklar, doğru şartlar altında kendiliklerinden oluşacaktır. Ancak hücre zarları muhtemelen amino asit bileşiklerinin öncülleri değildir, çünkü hücre zarları başlıca lipitlerden oluşur. (Abiyogenez ile ilişkili zar küre tipleri için bakınız protobiontlar, misel, koaservat.)Fernando ve Rowe tarafından geliştirilen son bir model enzimatik olmayan otokatalitik metabolizmaların proto-hücrelerin içine alınmasının, daha evvelki modellerin metabolizmasına has yan reaksiyon sorununun önünü almak için bir çözüm olmuş olabileceğini önermektedir.Diğer modellerOtokatalizİngiliz etolog Richard Dawkins 2004'te yayınlanan Ataların Hikayesi isimli kitabında yaşamın kökeni için olası bir açıklama olarak oto katalizleme hakkında yazdı. Otokatalistler kendilerinin oluşumunu katalizleyen maddelerdir ve dolayısıyla basit bir molekül koplayıcısı olma özelliğine sahiptirler. Kitabında Dawkins, Kaliforniya'da Scripps Araştırma Enstitüsünde Julius Rebek ve meslektaşları tarafından yapılan, otokatalist amino adenozin triasit ester (AATE) ile amino adenozin ve pentaflorofenil esteri birleştirdiği deneylere değinir. Deneydeki bir sistem kendi sentezlerini katalizleyen AATE'nin türevlerini içermekteydi. Bu deney, otokatalistlerin kalıtsallık göstererek bir topluluk içinde birbirleriyle rekabet edebilecekleri olasılığını göstermiş oldu; bu sistem doğal seçimin ilkel bir biçimi olarak yorumlanabilir.Kil teorisiGlasgow Üniversitesi'nden Dr A.Graham Cairns-Smith 1985’te kile dayanarak yaşamın kökenini açıklayan bir model ortaya koydu ve Richard Dawkins de dahil olmak üzere başka birçok bilim insanı tarafından akla yatkın bir açıklama olarak kabul edildi.Kil Teorisi karmaşık organik moleküllerin daha önceden var olan, inorganik bir kopyalama tabanı –çözelti içinde silikat kristalleri- üzerinden aşamalı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Farklı tip kil kristal yüzeyleri organik moleküllere farklı seçici baskılar uygulayarak onların karmaşıklaşmasını sağlamış olabilir, belli bir aşamadan sonra bu moleküllerin kendilerin kopyalama yeteneği silikat “çıkış noktalarından” bağımsız olarak devam edebilir hale gelmiş olabilir.Cairns-Smith kimyasal evrimin diğer modellerinin sıkı bir eleştirmenidir. Ancak kendisi, kendi modelinin de diğer modeller gibi yetersizlikleri olduğunu kabul etmektedir (Horgan 1991).2007’de Kahr ve arkadaşları potasyum hidrojen ftalat kristalleri kullanarak kristallerin bilgi aktarma aracı olarak kullanılabileceği fikrini inceleyen deneylerini duyurdular. Deneyde, kusurları olan “ana” kristaller kesildiler ve çözeltiden “yavru” kristalleri büyütmek için tohum olarak kullanıldılar. Araştırmacılar, daha sonra kristal sistemi içinde kusur dağılımlarını incelediler ve ana kristallerdeki kusurların “yavrularında” da aynen tekrarlandığını tespit ettiler. Yavru kristallerin fazladan birçok kusuru daha vardı. Gen tarzı bir davranışta ek kusurların “çocuklarda” daha az olmalıdır; bu nedenle Kahr kristallerin “bir nesilden sonrakine mesaj depolama ve aktarmada yeterince yetkin olmadığı” olmadığı sonucuna varmıştır. ".Gold'un "Derin Sıcak Biyosfer Modeli"1990'ların sonuna doğru nanob olarak adlandırılan, derin kayalarda bulunan, bakteriden daha küçük ama DNA içeren ipliksi yapılar keşfedildi. Bu keşif 1970'lerde Thomas Gold tarafından savunulan ve yaşamın dünyanın yüzeyinde değil kilometrelerce altında meydana geldiğini öne süren teori ile ilişkilendirildi Günümüzde mikrobiyal yaşamın Yeryüzünün sığ derinliklerinde (yüzeyden itibaren beş kilometre) başlıca aşırı şartlara dayanıklı arkelerden oluştuğu genel kabul görmüştür; bakteriler yaşamak için yüzeye daha yakın ortamlarda yaşamaktadır. Güneş Sistemimiz içerisinde başka bir cismin yüzeyinin altında mikrobiyal yaşamın keşfinin bu teoriye inanılırlık sağlayacağı iddia edilmektedir. Thomas Gold organik bir madde birikintisi içinde gelişen yaşamın orada bulunan bütün besini tüketip yok olacağından dolayı, varlığını sürdürebilmesi için aynı zamanda derin, ulaşılamaz bir kaynaktan besin sızıntısı olması gerektiğini savunmuştur. Gold’un teorisine göre besin akışı Dünyanın mantosundan ilk başta varolan metan çıkışına bağlıdır. Derinlerde bulunan ve tortulardaki karbon bileşiklerinden uzakta olan mikropların besin temini için daha geleneksel açıklamalara ise, bu organizmaların su ve kayalardaki (indirgenmiş) demir bileşikleri arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan hidrojenden yararlandığıdır."İlkel" dünyadışı yaşamDünyada başlayan bir abiogenez düşüncesine alternatif oluşturacak bir hipotez ilkel yaşamın dünyanın dışında oluşmuş olabileceğidir; uzayda veya yakın bir gezegende (Mars). (Eksogenez olarak adlandırılan bu kuram ile panspermia kavramları ilişkilidir ama eşanlamlı değidir.). Bu teoriyi savunanlardan birisi de Francis Crick'di.Organik bileşikler uzayda göreceli olarak yaygındır, özellikle uçucu maddelerin güneş ısısıyla buharlaştığı dış güneş bölgesinde. Kuyruklu yıldızların dışı koyu bir malzeme ile kaplıdır, bu katran benzeri maddenin, basit karbon bileşiklerinin ultraviyole ışınımı ile tepkimesi ile oluşan karmaşık organik malzeme olduğu düşünülmektedir. Bir kuyruklu yıldız yağmurunun bu içerikteki önemli miktarda karmaşık organik molekülleri dünyaya getirmiş olabileceği tahmin edilmektedir.Yukardaki hipotezle ilişkili ama ona alternatif bir diğer hipotez, yaşamın Mars'ta oluştuğudur. Bu hipoteze göre dünyanın soğumasıyla üzerinde yaşamın belirmesi arasında geçen zaman çok kısadır ve bu, prebiyotik evrim için açıkça çok kısadır. Daha küçük boyutundan dolayı Mars Dünya'dan birkaç milyon yıl önce soğumuş, Dünya'nın hâlâ çok sıcakken orada prebiyotik süreçlere olanak kılmıştır. Daha sonra, Mars’a asteroit ve kuyrukluyıldız çarpmalarıyla savrulan kabuk malzemesi ile birlikte yaşam Dünya'ya taşınmıştır. Bu arada Mars hızla soğumaya devam etti ve sonuçta evrimın ve hatta yaşamın devamı için uygunsuz hale geldi (Mars, volkanik faaliyetlerinden dolayı atmosferini kaybetmiştir); Dünya da Mars ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır ama o yönde yavaş ilerlemektedir.Bu hipotezlerin her ikisi de yaşamın ilk nasıl başladığına dair soruyu yanıtsız bırakıyor, sadece soruyu başka bir gezegen ya da kuyrukluyıldıza kaydırıyor. Ancak ilkel yaşamın Dünya dışı bir kaynağı olduğu tezinin avantajı, yaşamın bulunduğu her gezegende oluşmak zorunda olmaması, bunu yerine tek bir yerde oluşup daha sonra kuyruklu yıldızlar veya göktaşları aracılığıyla diğer yıldız sistemlerine ulaşabildiğini savunmasıdır. Bu yaklaşımın mantıklılığını destekleyecek kanıt yetersizdir ancak son yıllarda Antartika’da bulunan göktaşları üzerinde yapılan araştırmalarda ve ekstremofil mikroorganizmalarla ilgili incelemlerde bu varsayım için destek bulunmaya başlamıştır. Ek bir destek ise enerji kaynağı ışınetkinlik  olan bir bakteriyal ekosistemin bulunmasıyla geldi.Yakın bir tarihte Jason Dworkin tarafından düzenlenen bir deneyde, dünyadışı ortamın şartlarını taklit ederek, donmuş su, metanol, amonyak ve karbon monoksidi ultraviyole ışığına tabi tutulmuştur. Bu bileşim suya daldırıldığında, çok sayıda organik madde ortaya çıktı, bunlar kendi kendine organize olup kabarcıklar meydana getirdiler. Dworkin bu kabarcıkların hücre zarlarına benzediğini, yaşamın kimyasının içine alan ve onu yoğunlaştıran, onu dış dünyadan ayıran bir duvar oluşturduğunu düşünmektedir.Bu deneylerde üretilen kabarcıklar 10 ila 40 mikrometre veya yaklaşık alyuvar boyutunda idi. Dikkat çekici bir biçimde kabarcıklar ultraviyole ışığına tutulduğunda floresan ışıma gösteriyordu. Ultraviyoleyi emmesi ve onu bu yolla görünebilir ışığa çevirmesi ilkel hücreye enerji sağlamanın yollarından biri olarak düşünüldü. Eğer bu tip kabarcıklar yaşamın kökeni için bir rol oynadıysa, floresans ilkel fotosentez için bir öncü olmuş olabilirdi. Bu tip bir floresan ışıma aynı zamanda UV radyasyonu tarafından meydana getirilebilecek herhangi bir zararı da güneş koruma etkeni gibi işlev görerek ortadan kaldırmış olabilir. Böylesi bir koruma işlevi ilkel dünyada yaşam için hayati önem taşımış olmalıdır, çünkü güneşin en zararlı ultraviyole ışınlarını kesen ozon tabakası, fotosenteze bağlı yaşam oksijen üretmeye başlayıncaya kadar oluşamamıştır.Lipit DünyasıKendini kendini ilk kopyalayan nesnenin bir lipit olduğunu savunan bir teori de mevcuttur. Fosfolipitler su içinde çalkalandıklarında iki katlı tabakalar oluştururular, aynen hücre zarlarında olduğu gibi. Bu moleküller ilkel dünyada yoktular ancak diğer amfililik uzun zincir moleküller de zar oluşturmaktadır. Dahası bu cisimler ek lipitlerin eklenmesiyle büyüyebilirler ve aşırı genişleme sonucunda kendiliğinden ikiye bölünebilirler; iki "yavru" cisimde aynı boyut ve lipit bileşimind korunacaktır. Bu teorideki ana fikir, lipit yapılarının moleküler bileşiminin bilgi depolama için bir başlangıç aşaması olduğu ve evrim sonucunda bilgiyi daha uygun bir şekilde depolayabilen RNA veya DNA gibi polimer yapıların belirdiğidir. Henüz Lipit Dünyası teorisini destekleyecek herhangi bir biyokimyasal mekanizma ortaya konamamıştır.Polifosfat DünyasıAbiogeneszin birçok senaryosundaki sorun amino asitlerle peptitler arasındaki termodinamik dengenin peptitlerin aleyhinde olmasıdır. Teorilerde eksik olan, polimerizasyonu teşvik edecek bir güçtür. Bu sorunun çözümü polifosfatların özelliklerinde olabilir. Polifosfatlar sıradan monofosfat iyonlarının PO4−3 ultraviyole ışınlarıyla polimerizasyonu sonucu oluşur. Polifosfatlar aminoasitlerin peptitlere polimerize olmasına neden olur. İlkel okyanuslar üzerinde yeterince bol miktarda ultraviyole ışını olmalıdır. Anahtar sorun kalsiyumun fosfta ile tepkiyerek çözünmez kalsiyum fosfat (apatit) oluşturmasıdır, dolayısıyla serbest kalsiyum iyonlarını çözeltiden uzak tutacak makul bir mekanizmanın bulunması gerekmektedir.Polisiklik Aromatik Hidrokarbon DünyasıKarmaşık moleküllerin diğer kaynakları öne sürülmüştür, Dünya dışı yıldız sistemleri ve yıldızlararası kaynaklar dahil olmak üzere. Mesela, tayf çözümlemelerinden, organik moleküllerin kuyruklu yıldızlarda ve göktaşlarında bulunduğu bilinmektedir. 2004’te bir grup araştırmacı bir nebulada polisiklik aromatik hidrokarbonların izini belirledi. Bunlar bu güne kadar uzayda bulunan en karmaşık moleküllerdir. RNA Dünyası'nın oluşumunda PAH’ların kullanılığı PAH Dünya Hipotezi’nde önerilmiştir. Spitzer Uzay Teleskobu yakın bir tarihte güneşe benzer bir şekilde oluşmakta olan HH 46-IR isimli bir yıldız tespit etti. Yıldızı çevreleyen diskte, siyanür bileşikleri, hidrokarbonlar ve karbon monoksit içeren geniş bir molekül yelpazesi bulunmaktadır. PAH'lerin uzayda geniş bir alana dağıldıkları teyid olmuştur; PAH'ler dünyadan 12 milyon ışık yılı uzakta galaksi M81'in yüzeyinde de bulunmuştur.Çoklu başlangıçDünyanın tarihinin başlarında farklı yaşam biçimleri yaklaşık eş zamanlı olarak belirmiş olabilir. Diğer yaşam biçimler ya yok olmuş, kendi farklı biyokimyalarıyla farklı fosiller bırakmış olabilir, ya ekstremofiller olarak varlıklarını sürdürüyor olabilir, ya da mevcut yaşam ağacının organizmalarına benzemelerinden dolayı fark edilmeden basitçe yaşıyor olabilirler. Mesela Hartman birkaç teoriyi bir araya getirmektedir;İlk organizmalar karbon dioksit sabitleyerek oksalik ve diğer dikarboksilik asitleri oluşturan, kendini kopyalayan demir zengini killerdi. Bu kendini kopyalayan kil sistemi ve onların metabolik fenotipi daha sonra sıcak su kaynaklarının kükürt zengini bölgelerine evrimleşerek azot sabitleme yeteneğini kazandı. Bu evrimleşen sisteme en sonunda fosfat katılması, nükleotit ve fosfolipitlerin sentezine olanak sağladı. Eğer biyo-sentez biopoezin evrelerini tekrarlıyorsa o zaman amino asitlerin sentezi pürin ve pirimidin bazlarının sentezinden önce gelmiştir. Amino asit tiyoesterlerinin polipeptitlere polimerizasyonu da, amino asit esterlerinin polinükleotitler tarafından yönlendirilmiş polimerizasyonundan önce meydana gelmiştir.Kaynaklar- Brooks, J; Shaw, G. (1973). Origins and Development of Living Systems.. Academic Press. ss. 359. ISBN 0-12-135740-6.-De Duve, Christian (Jan 1996). Vital Dust: The Origin and Evolution of Life on Earth. Basic Books. ISBN 0-465-09045-1.-Fernando CT, Rowe, J (2007). "Natural selection in chemical evolution.". Journal of Theoretical Biology 247: 152–67.-Horgan, J (1991). "In the beginning". Scientific American 264: 100–109.-Huber, C. and Wächterhäuser, G., (1998). "Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni,Fe)S surfaces: implications for the origin of life". Science 281: 670–672.-Martin, W. and Russell M.J. (2002). "On the origins of cells: a hypothesis for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to chemoautotrophic prokaryotes, and from prokaryotes to nucleated cells". Philosophical Transactions of the -Royal Society: Biological sciences 358: 59–85.Russell MJ, Hall AJ, Cairns-Smith AG, Braterman PS (1988). "Submarine hot springs and the origin of life". Nature 336: 117.-Schopf, J. W.; et al. (2002). "Laser-Raman imagery of Earth's earliest fossils". Nature 416: 73–76. doi:10.1038/416073a. PMID 11882894.-Maynard Smith, John; Szathmary, Eors (2000-03-16). The Origins of Life: From the Birth of Life to the Origin of Language. Oxford Paperbacks. ISBN 0-19-286209-X.-Hazen, Robert M. (Dec 2005). [http://newton.nap.edu/books/0309094321/html Genesis: The Scientific Quest for Life's Origins]. Joseph Henry Press. ISBN 0-309-09432-1.-Morowitz, Harold J. (1992) "Beginnings of Cellular Life: Metabolism Recapitulates Biogenesis". Yale University Press. ISBN 0-300-05483-1-http://publishing.royalsociety.org/cell-evolution Dedicated issue of Philosophical Transactions B on Major Steps in Cell Evolution freely available.]-http://publishing.royalsociety.org/emergence-of-life Dedicated issue of Philosophical Transactions B on the Emergence of Life on the Early Earth freely available.]-Luisi, Pier L. (2006). [http://www.cambridge.org/catalogue/catalogue.asp?isbn=9780521821179 Emergence of Life: From Chemical Origins to Synthetic Biology]. Cambridge University Press. ISBN 0-521-82117-7.

http://www.ulkemiz.com/abiyogenez-hipotezi-nedir

Hubble Uzay Teleskopu

Hubble Uzay Teleskopu

Ad: Hubble Uzay TeleskopuUzaya fırlatılma tarihi: 24 Nisan 1990(Uzay mekiği Discovery’den)Boyu: 13,2 metreAğırlık: 11.110 kilogramÇap: 4,2 metre (en genifl yeri)Yörüngesi: Yeryüzünden 569 kilometre yukar›da Hubble Uzay Teleskobu (HUT), ismi Amerikalı astronom Edwin Hubble'ın anısına verilmiş; Nisan 1990'da STS-31 Görevi esnasında Uzay Mekiği Discovery tarafından Dünya etrafındaki yörüngesine taşınmış bir uzay teleskopudur. İlk uzay teleskopu olmamasına rağmen, HUT en büyüklerindendir ve birçok üstün özelliğe sahiptir. Ayrıca hem hayati öneme sahip bir araştırma aracı olması hem de astronomi için etkili bir halkla ilişkiler unsuru olması nedeniyle çok tanınmıştır.HUT, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) arasında ortak bir çalışmadır ve Compton Gama Işını Gözlemevi, Chandra X-ışını Gözlemevi ve Spitzer Uzay Teleskobu projelerinden oluşan NASA'nın Büyük Gözlemevleri programının bir parçasıdır. Uzay teleskopların yapımı ilk olarak 1923'te düşünüldü. HUT için 1970'lerde, 1983'te uzaya gönderilmesi hedefiyle fon bulundu ancak proje teknik gecikmeler, bütçe sorunları ve Challenger faciası nedeniyle gecikti. 1990'da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilimadamları ana aynanın teleskopun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi.HUT, Dünya atmosferinin dışında konumlanması sayesinde, yeryüzündeki teleskoplara kıyasla pek çok avantaja sahip olabilmektedir: Atmosferin olumsuz etkilerinden (Görüntüde bulanıklık ve havadaki partiküllerden yansıyan ışığın oluşturduğu arka-plan kirliliği gibi) bağımsız görüntü elde edilmesinin yanı sıra, Ozon tabakası tarafından tutulan morötesi ışığın gözlemlenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilmektedir.1990 yılında fırlatılmasının ardından, astronomi tarihindeki en önemli enstrümanlardan biri haline gelmiştir. Astronomların astrofizik alanındaki temel problemlerine çözüm bulmakta büyük yarar sağlamıştır. Hubble teleskopu tarafından kaydedilmiş olan Hubble ultra derin alan adlı fotoğraf, bugüne kadar görünür ışık ile en uzak mesafeden alınmış detaylı görüntüdür. Birçok Hubble gözlemi, en kesin biçimde hesaplanan evrenin genişleme oranı gibi astrofizik alanında birçok çığır açıcı sonuç doğurmuştur.HUT, uzayda bakımı astronotlar tarafından yapılacak şekilde tasarlanmış tek teleskoptur. Sonuncusu Mayıs 2009'da olmak üzere beş adet bakım uçuşu gerçekleştirilmiştir. İlk servis uçuşu Aralık 1993'te Hubble'ın görüntüleme hatasının düzeltilmesi için gerçekleştirildi. 2, 3A ve 3B bakım uçuşları sırasında çok sayıda alt sistem onarılmış ve birçok gözlem cihazı daha modern ve yetkin olanlarıyla değiştirilmiştir. Ancak 2003 yılında Columbia Uzay Mekiği'nin yaşadığı kazadan sonra beşinci bakım uçuşu güvenlik gerekçeleri ile iptal edildi. Uzun tartışmalardan sonra NASA kararını tekrar gözden geçirdi ve kurumun yöneticisi Mike Griffin son kez olmak üzere bir servis uçuşu yapılmasına karar verdi. STS-125 Mayıs 2009'da gerçekleştirildi; iki yeni cihaz takıldı ve çok sayıda tamir yapıldı. Yeni cihazların test ve düzeltmelerinin sorunsuz olması durumunda HUT rutin işlemlerine Eylül 2009'da tekrar başlayacak.Son uçuşta yapılan bakım ile 2014'te uzaya gönderilmesi planlanan ve HUT'un ardılı olan James Webb Uzay Teleskopu (JWUT), çalışmaya başlayana kadar HUT'un görev yapması beklenmektedir. (JWUT) birçok açıdan daha üstün astronomik araştırma programlarına sahip olacak ancak kızılötesi gözlem yapacağından dolayı Hubble'ın spektrumun görünür ve ultraviyole ölçeğinde gözlem yapma yeteneğini (yerine geçmeyecek) tamamlayacak.1923 yılında, Hermann Oberth— füzeciliğin babaları olarak düşünülen Robert H. Goddard ve Konstantin Tsiolkovski ile beraber bir füze yardımıyla dünya çevresinde bir teleskobun nasıl yörüngeye oturtulabileceğini anlattıkları (Almanca:Die Rakete zu den Planetenräumen, İngilizce:The Rocket into Planetary Space, Türkçe: Gezegenler Arası Uzaya Roket Yollamak) bir kitap yayınladı.Hubble Uzay Teleskobunun tarihçesi, gökbilimci Lyman Spitzer'ın 1946'da yazdığı "Dünya dışına konumlandırılmış bir teleskobun üstünlükleri" isimli yazıya kadar takip edilebilir. Bu çalışmasında uzayda kurulacak bir gözlemevinin dünyadaki bir gözlemevine göre iki temel üstünlüğünü tartıştı. Birincisi açısal çözünürlük (nesnelerin açık bir biçimde ayrıştırılabildiği en küçük ayrım), atmosferin ters akıntısı yüzünden yıldızların göz kırpar gibi görünmesine yol açan ve gökbilimciler tarafından verilen isimle gökbilimsel görmeye nazaran sadece kırınım ile kısıtlanacaktı. O yıllarda, dünyadaki teleskoplar, çapı 2.5 m olan bir aynası olan, teorik olarak yaklaşık 0.05 arcsec'lik kırınım sınırlılık çözünürlüğe sahip bir teleskop ile karşılaştırıldığında 0.5–1.0 açısal dakikalık çözünürlükle sınırlıydılar. İkinci olarak uzaydaki bir teleskop atmosfer tarafından güçlü biçimde emilen kızılötesi ve ultraviyole ışınlarını gözlemleyebilirdi.Spitzer hayatının büyük bir kısmını bir uzay teleskobunun geliştirilmesine adadı. 1962'de ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayınlanan bir rapor insanlı uzay uçuş programının bir parçası olarak bir uzay teleskobunun geliştirilmesini tavsiye etti ve 1965'te Spitzer, büyük bir uzay teleskobu için bilimsel hedefler taslağı hazırlamakla görevlendirilen komitenin başına atandı.Uzay tabanlı astronomi II.Dünya Savaşı'nı takip eden kısa süreli bir boşluktan hemen sonra bilimadamlarının roket teknolojisinde etkili olan geliştirmeler gerçekleştirmelerini takiben başladı. Güneşin ilk morötesi elektromanyetik tayfı 1946'da elde edildi, ve NASA 1962'de morötesi, x-ray ve gama ışın spektrumlarını elde etmek için Uydu Güneş Gözlemevi'ni uzaya gönderdi. Dünya çevresinde dönen bir güneş teleskobu Ariel 3 programı çerçevesinde İngiltere tarafından 1962 yılında dünya yörüngesine oturtuldu ve 1966'da NASA ilk Uydusal Astronomik Gözlemevi'ni (OAO) uzaya fırlattı. OAO-1 üç gün sonra güç kaynağının bozulması sonucu görev dışı kaldı. Bu uyduyu 1968 ve 1972 arası, normal planlanan ömründen bir sene fazla çalışarak yıldız ve galaksilerin morötesi gözlemlerini yapan OAO-2 takip etti.OSO ve OAO çalışmaları, uzay tabanlı gözlemlerin astronomide oynayabileceği önemli rolü sergiledi. 1968'de NASA'nın, 1979'da fırlatılmak üzere o dönem için geçici olarak en Büyük Uydu Teleskobu veya Büyük Uzay teleskobu olarak bilinen 3 metre çaplı bir aynaya sahip uzay tabanlı bir yansımalı teleskop için ciddi planlar geliştirdiği görüldü. Bu planlar, bu kadar pahalı bir programın uzun bir çalışma ömrünün olması için insanlı destek uçuşlarına ihtiyaç olduğunu vurguladı ve eş zamanlı olarak geliştirilen tekrar kullanılabilecek Uzay mekiği programının planları bunu gerçekleştirebilecek teknolojinin çok yakında kullanıma sunulabileceğini gösterdi.OAO programının devamlılık gösteren başarısı LST'nin ana hedef olması gerektiği konusunda astronomi dünyasında giderek artan fikirbirliğini cesaretlendirdi.1970 yılında NASA iki komite kurdu; biri uzay teleskobu projesinin mühendislik yanıyla diğeri bu çalışmanın bilimsel hedeflerinin belirlenmesi ilgilenmek üzere. Bu komiteler kurulduktan sonra NASA'nın önündeki ikinci engel dünyada kurulacak herhangi bir benzer cihaz ile karşılaştırıldığında bu aletin çok daha yüksek olan maliyetinin karşılanmasını sağlamaktı. ABD Kongresi teleskop için öngörülen bütçenin birçok öğesini sorguladı ve o dönem olası aletler ve teleskop için gerekli donanım hakkında oldukça detaylı çalışmasını içeren planlama safhalarının bütçelerinde kısıntılara zorladı. 1974'te Gerald Ford tarafından bütçeye getirilen kısıtlamalar yüzünden teleskop projesinin bütün fonu kesildi.Buna karşılık olarak, gök bilimciler arasında ülke çapında bir lobi çalışması yürütüldü. Birçok gök bilimci Kongre üyeleri ve Senato üyeleri ile yüzyüze görüştü ve büyük katılımlı bir mektup gönderme kampanyası düzenlendi. Ulusal Bilimler Akademisi bir uzay teleskobuna duyulan ihtiyaç ile ilgili bir rapor yayınladı ve sonuçta Senato daha önce Kongre tarafından onaylanan bütçenin yarısını kabul etmeye ikna oldu. Fon tartışmaları projenin büyüklüğünde bir küçülmeye gidilmesine yol açtı; planlanan ayna çapı 3 m'den 2.4 m'ye indirilirken, diğer harcamalara da kısıntı getirildi ve teleskop donanımı için daha etkili ve sınırlı bir tasarım ile yapılacak harcamaya izin verildi. Ana teleskopta kullanılacak sistemin denenmesi için düşünülen 1.5 m çapındaki ön çalışma teleskobundan vazgeçildi ve bütçe için Avrupa Uzay Ajansı ile işbirliğinin araştırılmasına karar verildi. ESA, Avrupalı gök bilimcilerin teleskobun gözlem süresinin en az % 15'inde yer almalarının garanti edilmesi karşılığında teleskobu destekleyecek güneş pillerinin ve ABD'de teleskop üzerinde çalışacak teknik personelinin sağlanması kadar teleskop için gereken birinci nesil cihazlara mali kaynak yaratılmasına ve bunların teminine karar verdi. Kongre 1978 yılında 36,000,000 US$'lık fonu onayladı ve LST'nin tasarımı en erken 1983 yılında bitirilip fırlatılmak üzere başladı. 1983 yılında teleskoba şu isim verildi: Edwin Hubble; evrenin genişlediğini keşfederek 20. yüzyılın çığır açan keşiflerinden birini yapan gök bilimci.Uzay Teleskobu projesine karar verildikten sonra, programdaki çalışma birçok kurum arasında paylaştırıldı.Marshall Space Flight Center(MSFC)'ye teleskobun tasarım, geliştirme ve yapım sorumluluğu verilirken Goddard Space Flight Center (GSFC)'ye bu çalışmanın bilimsel cihazlarının tüm kontrolü yapma ve yer-kontrol merkezi olma sorumluluğu verildi. MSFC Perkin-Elmer şirketini uzay teleskobunun optik yapısını ve hassas kılavuz alıcılarını tasarlamak ve inşa etmekle görevlendirdi. Lockheed firması ise teleskobun içine yerleştirileceği uzay gemisini yapmakla görevlendirildi.Optik Teleskop Aracı (OTA)Optik açıdan, Hubble, çoğu büyük profesyonel teleskop gibi, Ritchey-Chrétien tasarımına sahiptir. Bu tasarım,iki hiperbolik aynası ile; bu aynaların şeklinden dolayı üretilmelerinin ve test edilmelerinin zor olmaları dezavantajına rağmen geniş görüş alanlarında görüntülemede iyi olarak bilinmektedir. Teleskobun ayna ve optik sistemleri en son başarımı belirler ve bunlar teknik özellikleri yerine getirmek üzere tasarlanır. Optik teleskoplar geleneksel olarak görülebilir ışığın onuncu dalga boyuna kadar netliğe ulaşacak şekilde parlatılmış aynalara sahiptir ancak Uzay Teleskobu morötesi (kısa dalga boyu olan ışınlar) ışınları gözlemlemek için kullanılacaktı ve uzayda bulunmanın bütün üstünlüklerini kullanarak kırınım sorununu aşmak üzere özellikle tasarlandı. Dolayısıyla aynasının 10 nanometre netliğinde olması veya yaklaşık olarak kırmızı ışığın 65’te 1 dalga boyunda parlatılması gerekmekteydi.Perkin-Elmer aynanın istenen şekli alması için gereken aşındırmada özel tasarlanmış ve üst düzeyde geliştirilmiş bilgisayar kontrollü özel parlatma makineleri kullandı. Ancak, onların en son teknoloji ürünü cihazları zorlanınca, NASA, PE’nin Kodak firmasıyla geleneksel ayna parlatma tekniklerini kullanarak bir tane yedek ayna yapması konusunda işbirliği yapmasını istedi.(Kodak ve Itek ekibi aynı zamanda orijinal aynanın parlatılmasına da katıldılar. Daha sonra ortaya çıkan çeşitli sorunlara yol açacak olan parlatma hatasına neden olacak şekilde, yapılan anlaşmayla her iki şirketin birbirinin işini denetlemesi öngörüldü.) Kodak tarafından yapılan ayna günümüzde Smithsonian Enstitüsü'nde sergilenmektedir. Bu çalışmanın bir parçası olarak üretilen bir Itek aynası günümüzde Magdalena Ridge Gözlemevi'ndeki 2.4 m'lik teleskopta kullanılmaktadır.Perkin-Elmer aynasının yapımına Corning şirketinin çok düşük genleşmeli camından üretilen bir altyapı ile 1979 yılında başlandı. Ağırlığını en alt seviyede tutmak için ayna, balpeteği şeklindeki kafesi aralarında sıkıştıran bir inç kalınlığında alt ve üst plakalar içermekteydi. Perkin-Elmer, değişik oranlarda kuvvet uygulayan 138 adet çubuk ile aynayı çift taraflı olarak destekleyerek mikro çekim benzetimini (simülasyon) gerçekleştirdi. Bu, aynanın son halinin doğru olmasını ve sonuç olarak uygulandığında hedeflenen işlevi görmesini sağladı. Aynanın parlatılması 1981 Mayıs'ına kadar sürdü. O sırada hazırlanan NASA raporları doğrultusunda Perkin-Elmer şirketinin yönetimi sorgulandı; parlatma işlemi takvimi sarkmaya ve bütçe aşılmaya başlandı. Bütçede tasarruf yapmak için NASA yedek aynanın yapım çalışmasını askıya aldı ve teleskopun fırlatılışını Ekim 1984 tarihine erteledi. Ayna 1981'in sonunda tamamlandı; 2400 galon sıcak, de-iyonize su ile yıkandıktan sonra yansıtıcı katman olarak 65 nm- kalınlığında alüminyum ve koruyucu katman olarak 25 nm-kalınlığında magnezyum florit ile kaplandı.[OTA'nın tamamı için bütçe ve takvim aşılmaya devam ettikçe Perkin-Elmer şirketinin bu kadar önemli bir proje için yeterliliği konusundaki şüpheler dile getirilmeye artarak devam etti. "Günlük olarak değişen ve oturmayan" olarak ifade edilen plana bir cevap olarak NASA teleskopun fırlatılışını Nisan 1985 tarihine erteledi.Perkin-Elmer'in programı her dört ayda bir düzenli olarak bir ay sarkmaya devam etti bazı zamanlarda bu sarkma bir iş gününe karşılık bir gün olarak gerçekleşti. NASA fırlatışı önce Mart sonra da Eylül 1986'ya çekmek zorunda kaldı. Bu sırada toplam proje bütçesi 1.175 milyar dolara yükseldi.Uzay Gemisi SistemleriTeleskop ve diğer cihazları taşıyacak uzay gemisinin yapımı başka bir büyük mühendislik sorunuydu. Bu noktada cihaz, bir yandan teleskobun çok keskin bir şekilde hedefleme yapmasını sağlarken bir yandan da doğrudan güneş ışığına maruz kalma ve dünyanın gölgesinin üstüne düşmesine bağlı olarak sıcaklık açısından meydana gelecek değişikliklerle başa çıkabilmeliydi. Çok katmanlı bir yalıtım teleskobun içindeki sıcaklığı sabit tutmakta; teleskop ve cihazların içine oturduğu ince bir alüminyum kabuğu da sarmaktadır.Kabuğun içinde, bir grafit epoksi (karbon fiber ile güçlendirilmiş bir çeşit plastikten imal edilmiş) iskelet teleskobun çalışan parçalarını sağlam bir biçimde bir arada tutulmasını sağlamaktadır. Grafit kompozitler higroskobik oldukları için Lockheed'in temiz odasındaki destek çatı tarafından emilen su buharının daha sonra uzay boşluğunda dışarı çıkma riski vardı; bu durumda teleskobun cihazları buz ile kaplanacaktı. Bu riski azaltmak için teleskop uzaya bırakılmadan önce içine bir nitrogen gaz boşaltımı yapıldı.Teleskobun ve diğer cihazların içine yerleştirileceği uzay gemisinin yapımı sırasında OTA yapımına göre daha az bir gecikme yaşansa da, Lockheed firması bütçeyi ve takvimi bir miktar aşmıştı; 1985 yazı itibarıyla uzay gemisinin yapımı bütçeyi %30 aşmış ve takvimin üç ay gerisinde kalmıştı. Bir MSFC raporuna göre Lockheed firması geminin yapımı konusunda kendi kararlarından ziyade NASA'nın talimatlarına göre hareket etme eğilimindeydi.Temel cihazlarFırlatıldığında HUT beş bilimsel cihaz taşıyordu; Geniş Alan ve Gezegen Kamerası (WF/PC), Goddard Yüksek Çözünürlük Tayfölçeri (GHRS), Yüksek Hız Fotometresi (HSP), Silik Nesne Kamerası (FOC) ve Silik Nesne Tayfölçeri (FOS). Geniş Alan ve Gezegen Kamerası (WF/PC), esas olarak optik gözlemler için geliştirilmiş bir yüksek çözünürlük görüntüleme aracıydı. Bu cihaz NASA'nın Jet Roket Laboratuvarı tarafından geliştirilmiş ve özel astrofiziksel araştırmalar için tayf çizgilerini izole eden 48 tane filtreden oluşturulmuştu. Cihaz, her biri dört tanesini kullanacak şekilde iki kamera arasında bölüştürülmüş sekiz tane CCD çipi içermektedir. "Geniş alan kamerası"(WFC) çözünürlüğün çoğalmasına bağlı olarak geniş açıda bir alanı kapsamaktaydı; "gezegen kamerası" (PC) ise sahip olduğu daha büyük büyültme gücü ile WF çiplerine nazaran daha etkili odak uzaklığındaki görüntüleri almaktaydı.Goddard Yüksek Çözünürlük Tayfölçeri (GHRS), ultraviyole ışığında çalışmak üzere tasarlanmış bir tayfölçerdi. Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde imal edilmişti ve 90,000'lik spektral çözünürlüğü gerçekleştirebiliyordu. Ultraviyole gözlemleri için imal edilen diğer cihazlar FOC ve FOS'du; bunlar Hubble'da yer alan cihazlar arasında en üst düzey uzamsal yeterliliği olan araçlardı. CDD'lere nazaran bu üç cihaz algılayıcı olarak foton-sayıcı digicon (doğrudan fotoelektrik etkiyi kullanarak uzayda ışık çözünürlüğünü algılayan bir algılayıcı) kullanıyordu. FOC, ESA tarafından yapılırken, FOS Martin Marietta şirketi tarafından imal edilmişti.Son cihaz ise Madison'daki Wisconsin Üniversitesi tarafından tasarlanıp imal edilen HSP'ydi. Farklı yıldızların ve parlaklık açısından değişiklik gösteren diğer astronomik nesnelerin görülebilir ve ultraviyole ışınlarının gözlemlenebilmesi için geliştirilmişti. Cihaz, % 2'lik veya daha üstün bir ışık ölçümü keskinliğinde saniyede 100,000'e yakın ölçüm yapabiliyordu.HUT'un kılavuz sistemi de bilimsel bir cihaz olarak da kullanılabilmektedir.Cihazın üç adet Hassas Kılavuz Algılayıcıları (FGS'ler) bir gözlem sırasında teleskobu sabit tutmak için kullanıldıkları gibi yaklaşık olarak 0.0003 arc saniye kesinlikte en ileri seviyede astronometri ölçümleri de yapabilmektedirler.Uzay Teleskop Bilimi Enstitüsü;(UTBE)/(STScI), teleskobun bilimsel işleyişinden ve bilgilerin astronomlara iletilmesinden sorumludur. UTBE (STScI), Üniversiteler Arası Astronomi Araştırmaları Birliği(AURA)tarafından yönetilmektedir ve AURA birliğini oluşturan 33 ABD üniversitesi ve 7 uluslararası yapıdan biri olan Johns Hopkins Üniversitesi'nin Baltimore, Maryland'de yer alan Homewood kampüsünde yer almaktadır. UTBE (STScI), 1983 yılında NASA ve geri kalan büyük bir bilimsel topluluk arasında meydana gelen güç çatışmasından sonra kuruldu. NASA bu işlevi kendi bünyesi içinde tutmak istedi ancak bilim insanları bunun akademik bir oluşum içinde değerlendirilmesini istedi.[33][34] 1984'te Münih yakınlarında Garching'de kurulan Uzay Teleskobu Avrupa Koordinasyon Kurumu (UTAKK / ST-ECF) Avrupalı astronomlar için benzer bir işlev görmektedir.(UTBE)/(STScI)'in payına düşen zor görevlerden birisi de teleskobun gözlemlerini takvimlendirmektir. Hubble alçak dünya yörüngesine oturutulmuştur dolayısıyla uzay mekikleri tarafından kolaylıkla ulaşılabilmektedir ancak bu aynı zamanda yörünge dönüşünün yarısından biraz daha az bölmünde hedeflenen birçok astronomik nesnenin dünyanın kütlesi nedeniyle görüntülenememesi anlamına gelmektedir. Teleskop, Güney Atlantik Anomalisinin üzerinden geçerken ortaya çıkan yüksek radyasyon nedeniyle gözlem yapılamamaktadır ve aynı zamanda Güneş (aynı zamanda Merkür'ün gözlemlenmesini engelleyen), Ay ve Dünya'nın etrafında gözlem yapmayı önemli miktarda engelleyen alanlar bulunmaktadır. OTA'nın herhangi bir parçasının güneş ışığına maruz kalarak yanmasını engellemek için özel olarak geliştirilen güneşten korunma açısı yaklaşık 50°'dir. Dünya ve aydan sakınmanın amacı yoğun parlak ışığı FGS'lere doğrudan gelmesini ve dağılmış ışığın cihazların içine girmesini engellemektir. FGS'ler çalıştırılmadığında ay ve dünya gözlemlenebilmektedir. Dünya gözlemleri, programın ilk yıllarında WFPC1 cihazının dijital görüntüleme kalitesini artırmak için yapılırdı. Hubble'ın yörünge düzlemine, doksan derece açıyla sürekli görüntülenen ve uzun süreli dönemler için düzeltme yapılmayan hedefler içeren bir bölge vardır. Yörüngenin değişmesine bağlı olarak CVZ'nin konumu yaklaşık olarak sekiz hafta içinde yavaşça değişir. CVZ(Sürekli Gözlemlenen Bölgeler)deki alanlarda dünyanın eğimi her zaman yaklaşık olarak 30° olduğundan dolayı, dünyanın yayılan ışığının parlaklığı CVZ gözlemleri sırasında uzun süre kaldırılabilmektedir.Hubble atmosferin üst katmanlarının içinde kalacak şekilde dünya etrafında döndüğü için yörüngesi önceden belirlenebilir olmaksızın zaman içinde değişebilmektedir. Üst atmosfer katmanlarının yoğunluğu birçok etkene göre değişebilmektedir ve bu durum altı haftalık bir süre içerisinde Hubble'ın tahmin edilen konumunda 4,000 km'ye yakın hatalı bir sapma olabilir anlamına gelmektedir. Gözlem takvimleri çalışmaya başlanmadan sadece birkaç gün önce belirlenmektedir; çünkü daha uzun bir süre söz konusu olduğunda gözlenmek istenen bölge gözlem saatinde gözlenemeyebilmektedir.HUT için mühendislik desteği, Uzay Teleskop Bilimi Enstitüsü;(UTBE)/(STScI)'nin 48 km güneyinde Greenbelt, Maryland'da kurulu Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde çalışan teknik elemanlar ve NASA tarafından verilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/hubble-uzay-teleskopu

Virginia Eyaleti Neresidir?

Virginia Eyaleti Neresidir?

Virginia ya da tam adıyla Commonwealt of Virginia, Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük eyaletlerinden biridir. Virginia, Amerika’nın Güney Atlantik Bölgesi’nde yer almaktadır. Eyalete ‘’Old Domination’’ adı verilmektedir. Virginia’da çoğunlukla İngiliz kökenli Amerikalılar ikamet etmektedirler. Eyalet birçok bölgeye ayrılmıştır. Bunlar içinde en önemli olanları, Fairfax, Richmond’dur. Ayrıca eyalet Maryland’e da oldukça yakıdır. Maryland ve Virginia birbirlerine komşu ve 1 saat mesafedeki eyaletlerdirler. Eyaletin en popüler noktaları ise, Virginia Beach ve Chesapeake Bay’dır. Bu iki yerde deniz kenarında yer almakta ve birçok yerli yabancı turistin doğrudan ziyaret ettikleri noktalar arasında bulunmaktadır. Virginia, coğrafya olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeyinde yer alan Seattle ve Kaliforniya eyaletleri gibi dağlık ve ormanlık bir yapıya sahiptir. Atlantik Okyanusu’na da kıyısı bulunan Virginia’nın başkenti Richmond’dur. Bölgede yaşayanların büyük çoğunluğu İngilizce ve İspanyolca konuşmaktadırlar. Bu iki dilin toplam konuşulma oranı %92’leri geçmiş durumdadır. Geri kalan yüzdede ise konuşulan birçok dil bulunmaktadır. Bunlar arasında Almanca ve Fransızcada yer almaktadır. Başkenti Richmond olan Virginia’nın en büyük şehri ise Virginia Beach’dir. Washington Şehir Bölgesi de Virginia içinde kabul edilmektedir. Şehrin ortalama olarak genişliği 320km iken uzunluğu ise 690km civarındadır. Eyalet sınırları içinde kalan toprağın %7.4’ü sular altındadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin en zengin eyaletlerinden biri olarak kabul edilen Virginia’da ortalama olarak yıllık gelir 61 bin doların üstündedir. Bu değer bölgenin Birleşik Devletler ortalamasının üzerinde bir yıllık gelire sahip olduğunu göstermektedir. Şehrin en alçak noktası ise, Atlas Okyanusu’nun bulunduğu kıyı şerididir. Eyaletin Başkanı, Terry McAuliffe iken Senatörü ise, Mark Warner ile Time Kaine’dir. Eyaletin sınırları içinde yaşayan kişi sayısı yaklaşık olarak 8.4 milyon civarındadır.Nüfus bazında Virginia, Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık 12. Eyaletidir. Nüfus yoğunluğu bakımından ise 14. Sırada yer almaktadır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ciddi bir öneme sahip olmuş ve bu savaşın kazanılmasında kilit bir rol oynamış olan Virginia’da genel olarak Cumhuriyet yanlıları ağırlıklı olarak yaşamaktadır. Virginia, Batı Virginia ve Doğu Virginia olarak da iki ayrı bölgeden oluşmaktadır. Batı ve doğu ayrımı ile bölünmüş olan tek Amerikan eyaleti olma özelliğine sahip olan Virginia’da halkın çoğu Batı Virginia bölgesinde ikamet etmektedir. Virginia’nın komşuları arasında, Kuzey Carolina, Tennessee, Maryland, Washington ve Batı Virginia yer almaktadır. Ayrıca eyaletin doğusu Atlantik Okyanusu’na bakmaktadır. Bu anlamda eyalette yaz turizmi de yaşanmaktadır. Bölge oldukça ormanlık bir araziye sahiptir. Bunun yanı sıra Avrupa mimarisinin ağırlıklı olarak görüldüğü şehirleri ilehttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/virginia-eyaleti-neresidir

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor.Işık ve genetik ile beyin hücresini araştıran, beyin hücrelerini ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni bilim alanı optogenetik sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz olanaklar sunuyor. Kanıtlar da gösteriyor ki Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor. NPİSTANBUL Hastanesi'nden Moleküler Biyolog Esmanur Özkan ve Psikolog Gaye Kağan, Optogenetiği ve Nöropsikiyatrideki yerini anlattı. "Beyin, on milyarlarca nöronun birbiri bağlantılı olduğu karmaşık bir sisteme sahiptir. Çok sayıda farklı karakteristik özellikleri ve elektriksel sinyallerin milisaniye hızındaki trafiği doğru bir zamanlama ile tespit etmek, ayrıca biyokimyasal iletilerin zengin çeşitliliği de işe katılmasını düşünürsek sistemin karmaşıklığı daha iyi hesaplanabilir. 1979 daki Scientific American dergisindeki makalesinde Nobel ödüllü Francis Crick nörolojik bilimlerin karşılaştığı ana zorluğun, diğer hücrelerde değişime neden olmadan, beyindeki bir hücrenin incelenebilmesi olduğunu belirtmişti. Crick sonradan yazdığı makalesine, ışığın hücrede arzulanan incelemeyi yapabileceğini, çünkü ışık ile net zamanlı uyarılar verilebileceğini speküle etti. Ancak, o zaman ışığa spesifik cevap alınabilecek hücre modellemesi henüz bilinmiyordu. Elektriksel stimulus ile yapılan deneyler bu zorluğu yenemez; çünkü elektrotlar çok basit bir teknik sunmaktadır. Elektrik stimulus ile farklı hücre tipleri arasında ayırım yapamadan tüm devre stimule edilir. Onlarla oluşturulan sinyaller tam bir kesinlikle nöronların fonksiyonu değerlendirme imkanı sağlayamaz. İlaçlarla yapılan deneyler de yeteri kadar spesifik değildir. İlaçlar beynin doğal işlem hızından çok daha yavaş reaksiyona girerler. Optogenetikle belirli bir zaman diliminde, belirli bir hücredeki tek bir olayı inceleme şansı ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında optogenetik ile ilgili çalışmalara Kaliforniyada Stanford üniversitesinde başlanmıştır. 2010 yılında Nature methods dergisinde yılın metodu olarak yayınlanmıştır. Çalışmalara meyve sineği ile başlanmış.Hücre kültürü ve farelerde yapılan çalışmalara ek olarak yöntem şimdi primatlarda, sıçan ve kuşlarda denenmektedir. http://www.e-psikiyatri.com OPTOGENETİK NEDİR? Optogenetik: Işık ve genetik ile beyin hücresini araştırma. Genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni gelişmekte olan bilim alanı. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin (bacteriorhodopsin,halorhodopsins, channelrhodopsin)  kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Genetik, viroloji ve optik teknikler kullanılarak elektrofizyoloji veya diğer standart metodların yapamadığı nöronların spesifik gruplarının belli aralıklarda hassasiyet içinde aktive edilmesi veya susturulması sağlanır. Bu sayede işleyişinin anlaşılması oldukça güç olan karmaşık yapıdaki beyinde spesifik hücrelerin kontrolü sağlanabilir. Hücre tiplerine spesifik, ışığa duyarlı, mikrobiyal iyon iletimi düzenleyici proteinler olan channelrhodopsin-2 (ChR2)  ve halorhodopsin (NpHR)  gibi moleküler nöronal aktivite araçları kullanılarak farklı nöral populasyonların aktivitesi kontrol edilebilir. Bu hücresel araçlar, genetik olarak kodlanarak önceden seçilmiş hedeflenen nöronal devrelerin aktive edilmesi veya inhibe edilmesi amacıyla ilgili hedef nöronlara aktarılırlar.  OPTOGENETİK'İN NÖROPSİKİYATRİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ MD. PhD. Karl Deisseroth “Yeni olsa da, optogenetik son derece güçlü bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. İnsan beynindeki milyonlarca nöronların ve sayısız alt gruplar ve birbirinden ayrılan farklı hücre popülasyonları bulunur. Optogenetik gibi teknikleri kullanarak bu tip nöronların ne zaman, nasıl ve niçin kullanacağını haritalayabiliriz. Bu bulgular gününüzde bize beynin sırlarını çözmede, hastalıkların, davranışların ve belleğin kökenini daha iyi anlamada bir adım daha ileri götürmektedir.” der. SOCİETY FOR NEUROSCİENCE-2009 CHICAGO- Araştırmacılar öğrenme, geriçağırma ve duygularındaki gizemli beyin mekanizmalarını; ışık ve genetik kullanılan yeni bir yöntem olan optogenetik araştırılıyor.  Sonuçlar neuroscience dergisinde yayınlandı. Antidepresan tedavisi ile tam olarak iyileşemeyen bölgelere lazer ışığı uygulanarak hücrelerin uyarılmasıyla depresyon semptomlarını rahatlatılmasına yardımcı olduğu görülmüştür. (Herbert Covington, PhD, abstract 286,18, see attached summary) - Yeni ışığa duyarlı proteinlerin keşfi ile birlikte beyin aktivitelerindeki döngü ve beyin hastalıkların arasındaki ilişkiyi anlamakta yeni anlayışlar geliştirmiştir. (Feng, Zang, PhD, abstract 806.1, see attached summary) - Bağımlı olan farelerde bu şekilde davranmalarına neden olan spesifik nöral bağlantıları keşfetmişlerdir.  (Garret Stuber, abstract  686.8, see attached summary) - Şu anda henüz tartışmada olan konu da optogenetikde karmaşık bellek işlevlerinden sorumlu beyin hücrelerinin küçük kısmını reaktivite edildiği keşfedilmiştir. (Michael Hausser, PhD, abstract 388.8, see attached summary) Bazı deneylerde; optogenetik ile fMRI kullanılarak lokal nöronal akitivite ve fMRI’da ölçülen BOLD sinyalleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar göstermiştir ki; optogenetikde fMRI kullanımı ile BOLD sinyalleriyle bulunan yapılar arasındaki bağlantılar aydınlatılabilmiştir. (Eberling JL, Jagust WJ, Christine CW, et al. Results from a phase I safety trial of hAADC gene therapy for Parkinson disease. Neurology 2008;70:1980-1983). - Normalde elektiriksel uyarım bazlı methodlara kıyasla optogenetik az problemle daha hızlı haritalama (mesela kortikal haritalama) yapılmasını sağlamaktadır. (Ayling OG, Harrison TC, Boyd JD, Goroshkov A, Murphy TH. Automated light-based mapping of motor cortex by photoactivation of channelrhodopsin-2 transgenic mice. Nat Methods 2009;6;219-224.) - Optogenetik çalışmalarının sonuclarıyla, derin beyin yapılarının nöronal aktivitelerini uyaran DBS, TMS gibi tekniklere göre optogenetik daha hassas bir tekniktir. - Optogenetik beyne verilen uyarım yöntemlerinde  (Deep Brain Stimulation -DBS gibi) mekanizmalarının etkileri  konusunda  ipucu sunuyor. Psikiyatrik hastalıkların semptomlarına nasıl fayda sağladığına yardımcı olabilir.  DBS’de istenen bölgede tüm hücreleri ve sinir liflerini uyarırken, optogenetikde sadece belli nöronlarda uyarım yapabiliyor. Bu da son araştırmalarla birlikte gösteriyor ki DBS’deki gibi uyarım beyne uyarım verilen yöntemlerde kan akışı PH değişimi gibi yan etkiler optogenetik de görülmüyor. “A new technique for controlling the brain: optogenetics and its potential for use in research and the clinic” Ryan T. LaLumiere - Herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalıklarda nöronal-network aktivitesindeki değişiklikler sonucu fonksiyon bozuklukları gözlenir. Spesifik nöronlarda ya da büyük networklarda foto kontrolün sağlanması bu bozuklukların semptomlarını azaltılabilir ya da ortadan kaldırabilir. Ancak bir tedavi olarak tamamen geçirebileceği söylenemiyor. - DBS ile STN (subthalamic nucleus) üzerinde sağlanan dopamin artışı aynı zamanda optogenetik ile sağlanabilir. Kanıtlanmış araştırmalar gösteriyor ki; dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlanabiliyor. (Sohal VS, Zhang F,  izhar O, Deisseroth K. Parvalbumin neurons and gamma rhythms enhance cortical circuit performance. Nature 2009;459:698-702). (Cardin JA, Carlen M, Meletis K, et al. Driving fast-spiking cells induces gamma rhythm and controls sensory responses. Nature 2009;459:663-667). - Optogenetik’in doğrudan klinik kullanımı olmaksızın, insan hastalıklarının giderilmesi için hayvan modellerinde nöronların optikal kontrolünde yapılması ile daha kesin sonuçlar üretiyor. - Son 5 yıldır araştırmalar gösteriyor ki; optogenetik nöronal aktiviteyi çözmek ve kontrol etmek için klinik amaçlarda kullanım üzerinde önemli bir tekniktir. OPTOGENETİK’İN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz bir olanak sunmasına karşın, genlerle oynamayı gerektirdiğinden şimdilik yalnızca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kapsamında uygulanıyor. Nöropsikiyatrik hastalıklarda (Parkinson, Depresyon, Şizofreni gibi) için farmakoterapide veya elektriksel stimülasyonlara güçlü bir alternatif sağlayacağı açısından önem teşkil etmektedir."

http://www.ulkemiz.com/noropsikiyatride-optogenetik

İstanbul Aydın Üniversitesi

İstanbul Aydın Üniversitesi

Adres: Adnan Kahveci Bulvari No:78 Bahçelievler / İSTANBULTelefon: 0212 442 61 60Web: www.aydin.edu.tr/FAKÜLTE VE BÖLÜMLER İstanbul Aydın Üniversitesi, Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından İstanbul'da kurulmuş vakıf üniversitesi. 1995 yılında kurulan Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı, Türkiye'deki nitelikli eleman açığını kapatmak ve istihdam sorununa çözüm olabilmek adına bir yüksekokul kurmak için YÖK'e başvurmuştur. Bunun sonucunda, 26 Eylül 2003'te çıkan 106 sayılı Genel Kurul kararıyla, Türkiye'de ilk kez doğrudan Yükseköğretim Kurulu'na bağlı olarak bir yüksekokul kurulmuştur. Kurulan yüksekokul, Anadolu BİL Meslek Yüksekokulu olarak adlandırılmıştır.2004-2005 eğitim-öğretim yılında öğrenci kabul eden bu yüksekokulun etkinlikleri sürerken, bir yandan da vakıf üniversite kurma projesini yürütmüştür. Bunun meyveleri vermiş; 18 Mayıs 2007 tarih ve 26526 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 5656 Ek-73 sayılı kanunla İstanbul Aydın Üniversitesi kurulmuştur. Anadolu BİL Meslek Yüksekokulu da bu üniversitenin bünyesine katılmıştır. Eğitim FakültesiBilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği(%25 Burslu)Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri ÖğretmenliğiBilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği(%50 Burslu)Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği(Tam Burslu)İngilizce Öğretmenliği(%50 Burslu)İngilizce Öğretmenliği(Tam Burslu)İngilizce Öğretmenliğiİngilizce Öğretmenliği(%25 Burslu)Okul Öncesi ÖğretmenliğiOkul Öncesi Öğretmenliği(%25 Burslu)Okul Öncesi Öğretmenliği(%50 Burslu)Okul Öncesi Öğretmenliği(Tam Burslu)Rehberlik ve Psikolojik DanışmanlıkRehberlik ve Psikolojik Danışmanlık(%25 Burslu)Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık(%50 Burslu)Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık(Tam Burslu)Sınıf ÖğretmenliğiSınıf Öğretmenliği(%25 Burslu)Sınıf Öğretmenliği(%50 Burslu)Sınıf Öğretmenliği(Tam Burslu)Fen-Edebiyat Fakültesiİngiliz Dili ve Edebiyatıİngiliz Dili ve Edebiyatı(%25 Burslu)İngiliz Dili ve Edebiyatı(%50 Burslu)İngiliz Dili ve Edebiyatı(Tam Burslu)İstatistikİstatistik(%50 Burslu)İstatistik(%25 Burslu)İstatistik(Tam Burslu)Matematik-BilgisayarMatematik-Bilgisayar(%25 Burslu)Matematik-Bilgisayar(%50 Burslu)Matematik-Bilgisayar(Tam Burslu)PsikolojiPsikoloji(%25 Burslu)Psikoloji(%50 Burslu)Psikoloji(Tam Burslu)Türk Dili ve EdebiyatıTürk Dili ve Edebiyatı(%25 Burslu)Türk Dili ve Edebiyatı(%50 Burslu)Türk Dili ve Edebiyatı(Tam Burslu)Hukuk FakültesiHukukHukuk(Tam Burslu)İktisadi ve İdari Bilimler FakültesiEkonomi ve FinansEkonomi ve Finans(%25 Burslu)Ekonomi ve Finans(%50 Burslu)Ekonomi ve Finans(Tam Burslu)İşletme(İngilizce)İşletmeİşletme(İngilizce)(UOLP-UMUC University of Maryland University College)İşletme(İngilizce)(%25 Burslu)İşletme(İngilizce)(UOLP-UMUC University of Maryland University College)(%25 Burslu)İşletme(%25 Burslu)İşletme(İngilizce)(%50 Burslu)İşletme(%50 Burslu)İşletme(Tam Burslu)İşletme(İngilizce)(UOLP-UMUC University of Maryland University College)(Tam Burslu)İşletme(İngilizce)(Tam Burslu)Muhasebe ve Finans YönetimiMuhasebe ve Finans Yönetimi(%25 Burslu)Muhasebe ve Finans Yönetimi(%50 Burslu)Muhasebe ve Finans Yönetimi(Tam Burslu)Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler(İngilizce)Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler(İngilizce)(%25 Burslu)Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler(İngilizce)(%50 Burslu)Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler(İngilizce)(Tam Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)(%25 Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)(%50 Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)(Tam Burslu)İşletme(İngilizce)(UOLP-UMUC University of Maryland University College)(%50 Burslu)İletişim FakültesiGazetecilikGazetecilik(%25 Burslu)Gazetecilik(%50 Burslu)Gazetecilik(Tam Burslu)Halkla İlişkiler ve TanıtımHalkla İlişkiler ve Tanıtım(%25 Burslu)Halkla İlişkiler ve Tanıtım(%50 Burslu)Halkla İlişkiler ve Tanıtım(Tam Burslu)Radyo, Televizyon ve SinemaRadyo, Televizyon ve Sinema(%25 Burslu)Radyo, Televizyon ve Sinema(%50 Burslu)Radyo, Televizyon ve Sinema(Tam Burslu)Mühendislik-Mimarlık FakültesiBilgisayar Mühendisliği(İngilizce)Bilgisayar Mühendisliği(İngilizce)(%25 Burslu)Bilgisayar Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Bilgisayar Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)(%25 Burslu)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Endüstri Mühendisliği(İngilizce)Endüstri Mühendisliği(İngilizce)(%25 Burslu)Endüstri Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Endüstri Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Gıda MühendisliğiGıda Mühendisliği(%25 Burslu)Gıda Mühendisliği(%50 Burslu)Gıda Mühendisliği(Tam Burslu)Makine MühendisliğiMakine Mühendisliği(%25 Burslu)Makine Mühendisliği(%50 Burslu)Makine Mühendisliği(Tam Burslu)MimarlıkMimarlık(Tam Burslu)Tekstil MühendisliğiTekstil Mühendisliği(%50 Burslu)Tekstil Mühendisliği(%25 Burslu)Tekstil Mühendisliği(Tam Burslu)Yazılım Mühendisliği(İngilizce)Yazılım Mühendisliği(İngilizce)(%25 Burslu)Yazılım Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Yazılım Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)İnşaat Mühendisliğiİnşaat Mühendisliği(Tam Burslu)İnşaat Mühendisliği(%50 Burslu)Mimarlık(%50 Burslu)Mimarlık(%25 Burslu)Diş Hekimliği FakültesiDiş HekimliğiDiş Hekimliği(Tam Burslu)

http://www.ulkemiz.com/istanbul-aydin-universitesi

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun Kimdir?

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun Kimdir?

İnsanoğlunun doğayı anlama ve dönüştürme merakının başladığı ilk günden bu yana en büyük tutkusu ve korkusu daima sonsuz genişliği ve bilinmezliğiyle gök yüzü olmuştur. Gök yüzüne hakim olmak ve uzayı fethetmek, mitolojik eserlerin ve sonsuz gücün kaynağı olarak görülmüştür. Uçağın icadıyla başlayan gökyüzü hakimiyeti, her zaman olduğu gibi savaşların bilimsel gelişmeleri tetiklemesiyle uzayın da fethine kapı aralamıştır.Bu makalemizde insanlığın uzayı fethetme serüvenini ve bu serüvenin mimarı Von Braun’u masaya yatıracağız.Wernher Magnus Maximilian von Braun 23 Mart 1912, Wyrzysk, şimdi ki Polonya’da doğan Von Braun tüm hayatını verdiği füze ve uzay macerasıyla geçen yaşamını 16 Haziran 1977, Alexandria, Virginia, ABD’’de noktalamıştır. İnsanlığı kendinden önceki çalışmaları bir adım daha ileriye götürerek uzaya taşıyan teknolojiyle tanıştırmıştır. Her alanda olduğu gibi Almanya öteden beri dünya insanlık bilim , teknoloji, sanat mirasının gübreli toprağı olmuştur.Almanyadaki bu zengin bilim ve teknoloji mirası İkinci Dünya Savaşı boyunca insanlığı çok daha ileri taşıyacak sayısız gelişmeye de ev sahipliği etmiştir. Her ne kadar şavaşa ve dünya hakimiyetine dönük hümanist olmayan bir nitelik taşısa da daha önce de ifade edildiği gibi şavaş daima bilimsel atılım ve ilerlemelerin taşıyıcı annesi olmuştur. İkinci dünya savaşı boyunca teknolojiye, dolayısıyla insanlığa kazandırılan en büyük icatlardan biri de Roket ve füze teknolojisi alanında kaydedilen gelişmeler olmuştur. Almanya’daki KariyeriRoket ve füze teknolojisine yönelik keskin zekası ve ilk bakışta farkedilen dizginlenemeyen merakı von Braun’u kısa zamanda Alman roket teknolojisinin başına getirmiştir. 1932’den itibaren Silahlı Kuvvetler Silahlar Dairesi’nde memur (Kummersdorf Deneme Merkezi) olarak çalışan von Braun as yrıca sıvı füzelerin geliştirilmesinde öncü çalışmalarıyla o zamanın bütçesiyle muazzam bir yatırım olan Peenemün deneme tesislerinde füze geliştirme teknik yöneticisi olarak çalıştı. Bu çalışmalarının yanında Nazi Partisi’ne girdi.Almanya’da füze teknolojisi, von Braun’un çalışmalarıyla daha önce hayal edilemeyen bir aşamaya ulaşmış, yapılan deneme ve çalışmalar savaşın Almanlar aleyhine gelişmesi nedeniyle sekteye uğramıştır. Savaşın son yıllarında gerçekten de modern bir füzeye yaklaşan özelliklere sahip olan V-1-2 roketleri savaşın kötü gidişatının eseri olarak durmuş ve yılların birikimi olan bu çalışmalar savaştan sonra Rus ve Amerikalıların yıllar süren çalışmalarından sonra istenilen seviyeye ulaşmıştır. Alman askeri uzmanları savaşın kaderini değiştirecek Harika silahlar (Wonderwaffe) olarak baktıkları bu silahlar, altı yedi aylık zaman yetersizliğinin eseri olarak beklenen mucizeleri sağlayamamıştır.Savaşın Kaybedilmesi ve Von Braun’un Abd KariyeriSavaşın Almanlar aleyhine gelişmesi bilindiği gibi Müttefikleri hayalleri büyüleyen Alman teknolojisini ve bu teknolojinin mucit ve mühendislerini ele geçirmeye yönelik efsanevi operasyonlara sevk etmiştir. Bu operasyonlar Ruslar ve Almanlar arasında adeta bir yağmaya dönüşmüştür. Müttefik kuvvetler Almanya’nın derinliklerine ilerledikçe Nazi ileri gelenleri bilim ekibinin düşmanın eline geçmemesi için Alman komandolar tarafından korunan, Bavyera Alpleri’nde, Oberammergau’daki kasabaya trenle taşınmasını emretti. Ancak, von Braun, ABD bombardıman uçaklarına kolay hedef olacaklarını, bilim adamı grubununun yakın köylerin içine dağılmasını emretmesi için SS Binbaşısı Kummer’i ikna etmeyi başardı. 2 Mayıs 1945 tarihinde, ABD 44. Piyade Tümenine ait bir Amerikan birliğine yaklaşan von Braun’un kardeşi ve arkadaşı roket mühendisi Magnus von Braun, bisiklet üzerinde ki bir askere yaklaştı ve kırık İngilizce ile seslenerek: “Benim adım Magnus von Braun. Kardeşim V-2’yi icat etti. Biz teslim etmek istiyoruz…” dedi. Teslimden sonra von Braun basına bir konuşma yaptı.Bilim adamı grubu daha sonra Nordhausen’a aktarıldı ve ertesi gün güneybatı Witzenhausen’de, Amerikan Bölgesinde küçük bir kasabadan tahliye edildi. Von Braun Kransberg Kalesi’nde sorgulama merkezinde, Üçüncü Reich ekonomisinin elit, bilim ve teknoloji ABD ve İngiliz istihbarat yetkilileri tarafından sorguya alındı. Wernher von Braun, Amerikalıların gizli Paperclip Harekâtı ile yüksek rütbeli çalışma arkadaşları ile birlikte kaçırılarak ABD’ye götürüldü. Tüm Nazi geçmişi silindi ve 1955 yılında Amerikan vatandaşlığına geçirildi. ABD’de silah geliştirme çalışmalarına katıldı. 1960’ta, Teksas’da, Huntsville’deki George C. Marshall Space Flight Center’in müdürü oldu. ABD kıtalararası balistik füze programında ve Uzay Yarışı başladıktan sonra Amerikan uzay programında çalıştı. Ay’a insan gönderilmesini sağlayan Apollo projesinin roketi Saturn V, kendisi tarafından tasarlandı. 1970’te NASA planlama Bölümü Başkanı oldu.Von Braun’un Son YıllarıWernher von Braun, NASA’dan ayrıldıktan sonra, 1 Temmuz 1972 tarihinde havacılık şirketi, Maryland, Germantown’daki Fairchild Sanayi Mühendislik ve Geliştirme’nin Başkan Yardımcısı oldu. 1973 yılında, geçirdiği rutin sağlık kontrolünde, sonraki yıllarda cerrahi ile kontrol edilemeyen böbrek kanseri saptandı. Von Braun, insanlı uzay uçuşu ve roketler ile ilgi yeni nesil yetiştirmek için, kolej ve üniversitelerde konuşmalara davet edildi ve mümkün olduğu ölçüde kendi çalışmalarını sürdürdü.Von Braun, kurulmasına yardımcı olarak, Ulusal Uzay Enstitüsü, günümüzde Ulusal Uzay Derneği öncüsü olarak 1975 yılında bu kurumun ilk başkanı oldu. 1976 yılında, Lutz Kayser, OTRAG CEO’su bilimsel danışmanı oldu ve Daimler-Benz’in yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Ancak, kötüleşen sağlığı nedeniyle 31 Aralık 1976 tarihinde Fairchild’den emekliliğe zorlandı.Uzay Yolculuğunu Mümkün Kılan Teknolojinin MacerasıBarutun icadıyla enerjinin daha etkili ve kontrollü kullanımı hertürden teknolojinin itici gücü olmuştur. Füzelerin veya başka bir ifâdeyle roketlerin târihi, oldukça eskidir. Târihte ilk füzeyi Çinlilerin 1200 yılları civârında yaptığı bilinmektedir.Çinliler bu teknolojiyle daha çok gösteri ve eğlence kültürünü canlandırmaya çalışıyorlardı. Çinliler, barutu kullanarak havai fişeğe benzeyen küçük füzeler yapmışlardı. Bu fişekler aynen günümüzün modern füzeleri gibi gerilerinden alev fışkırtarak uçuyorlar ve Çinlilerin bayram gecelerini süslüyorlardı. Bu buluş, Araplara daha sonra da Avrupalılara geçmiştir.Modern Füze ve Uzay Teknolojilerinin EvrimiTüm modern füzelerin atası ve Ay’a gönderilen Saturn V roketinin doğrudan öncüsüdür. Alman Wehrmacht tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik hedeflerine 3.000’den fazla V-2 ateşlenmiştir. V-2’lerin inşasında çalışırken 20.000 kişi ölmüş, V-2’ler ise 7.000 kişiyi öldürmüştür.Füzelerin tarihi her ne kadar antik medeniyetlere kadar dayandırılsa da gerçek ve bilimsel anlamda Füze teknolojisi Von Braun’un V-2 (Almanca: Vergeltungswaffe 2, anlam: “İntikam silahı”, resmî adı: Aggregat 4, kısaca: A4) füzeleriyle başlar. Hitler´in ölümcül V 2 silahı menzili uygun yerden atılırsa Londra´ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler´den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. Keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını‚ maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya´daki bir kasaba olan Nordhausen kasabasında‚ bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. Fiziken 14 m uzunluğunda‚ 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile‚ yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided Missile uygulaması sayılırSıvı yakıtlı füzeler: İlk önce teorik olarak büyük füzeler için sıvı yakıta ihtiyâç olduğu belirlenmiştir. Rus öğretmen Konstantin E.Tsiolkovsky (1857-1935)nin bu teorik çalışmasını Amerikan Robert Hutchings Goddard (1882-1945)ın deneysel çalışmaları tâkib etmiştir. 1923’teki Alman matematikçisi Hermann Oberth (1894- ); teorik çalışmaları yanında, 1929’da Rudolf Nebel (1897- ), Klaus Riedel (1910-1944) isimli mühendisler ve Wernher von Braun (1912-1977) isimli öğrenci ile sıvı yakıt kullanan füze motoru üzerinde çalışmalara başladı. 1932’de Almanya, füzenin askerî faydasını görerek, üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Wernher von Braun’un idâresinde kurulan laboratuvarda A-1, A-2 ve A-3 isimli füzeler geliştirildi. 8 m boyunda 75 cm çapında olan son füze, 800 kg civârında ve 1,5 tonluk bir itme gücüne sâhipti. Önce A-5 füzesi ve daha sonra geciken A-4 füzesi denendi. Üçüncü denemesi başarılı oldu. Ancak Adolf Hitler, bu füzelerin İngiltere’ye erişemeyeceğini düşünerek gelişmeyi desteklemeye yanaşmamıştı. Bu zamâna kadar gizli kalan füze teknolojisi, İsveç kıyılarına vuran bir füze ile İngiltere’ye geçti.Londra’ya ilk füze, 8 Eylül 1944’te Hollanda’dan atıldı. V-2 adıyla bilinen bu füzenin 300 kilometrelik bir menzili vardı. Devâmında 1300 füze Almanlar tarafından ateşlendi. 1115’i İngiltere’ye erişerek 2724 kişinin ölümüne sebeb oldu. Harpten sonra 80 civârındaki A-4 füzesi ve Almanların füze işiyle uğraşan kurumunda çalışanlar, general Dornberger ve Dr. Von Braun da dâhil olmak üzere ABD’ye getirildi. Füze teknolojisi geliştirilerek menzili uzatılmaya çalışıldı. 1956 yılında 400 km’lik yüksekliğe erişen füzeler yapılmıştı. Bu arada iki devreli füzeler yapıldı. Küçük olan ikinci ateşleme kısmı büyük olan kısmın bitiminden sonra devreye girmekteydi. 1957’de ABD hava kuvvetleri, 1650 kilometreye erişen X-17 füzesini geliştirdi. Daha sonra dört devreli ve X- 17’nin üç katı yüksekliğine erişen füzeler yapıldı.Amerikan uzay füzeleri: Bunlardan küçüğü 24 m boyunda, 18 ton ağırlığında ve 450 tonluk itme gücüne sâhip Scout füzeleridir. Bunu Thor-Agena D ve Delta füzesi tâkib eder. Delta 30 m boyunda 80 tona varan itici güce sâhiptir. Titan füzeleri bir seri olup, bunlardan Titan III-C iki çok büyük katı yakıt deposuna sâhiptir. Her biri 500 tonluk itici güç verebilecek kapasitededir. Saturn seride daha kuvvetli itici güce sâhiptir. Meselâ Saturn I 60 m yüksekliğinde, 500 tonluk bir ayrılma itici kuvvete sâhip füzedir. Özellikle Von Braun’un inşâ ettiği Uz füzeleri Ay’a gitmek için kullanılan Saturn füzelerinin temelini meydana getirmiştir. Nitekim Almanya’yı batıdan ve doğudan işgâl eden Amerikalılar ve Ruslar, Almanları füze endüstrilerinde çalıştırarak bugünkü dev uzay sanâyiini meydana getirmişlerdir. Zamânımızda gerek klasik, gerekse nükleer patlayıcı başlıklar taşıyan füzeler, büyük gelişmeler göstermesine rağmen, füze denildiğinde akla daha çok uzaya gönderilenleri gelmektedir. Gerçekten de 20. yüzyılın son çeyreğinde harp başlığı taşıyan füzeler, dehşetli bir uçuş ve tahrip gücüne erişmişlerdir. Amerikalıların orta menzilli nükleler başlık taşıyan ve hedefini bünyesindeki bilgisayar sâyesinde, pilotsuz bir uçak gibi bulan “akıllı füze” Cruiseleri ve Pershingleri ve Rusların SS-20 füzeleri bunlardandır.Akıllı füzeler diğerleri gibi hareketli bir noktanın tâkib ettiği yolda gitmemektedir. Jet motoruyla donatılan füzeler, havadan, denizden veya karadan kara hedeflerine doğru fırlatılmaktadır. İçinde bir pilot varmış gibi, çeşitli yükseklikler alarak çeşitli istikâmetlere doğru uçarak, radarlardan kaçabilmekte, böylece uzaktaki hedefini rahatlıkla vurabilmektedir. Bu hareketinden dolayı hangi hedefe gönderildiği anlaşılamamaktadır. Çok gelişmiş bir bilgisayar donanımına sâhiptir. Tercon ismi verilen elektronik tertibatı ile uçuş sırasında üzerinden geçtiği arâzinin topografyasını bilgisayardaki kayıtla karşılaştırmakta gerekirse gerekli rota düzeltmelerini yaparak hedefini arayıp bulmaktadır. Ayrıca, fırlatıldığı andan îtibâren uçuş yoluna rastlayan tabiî engelleri içine yerleştirilen sistemle görmekte, gerekli hesapları yaptıktan sonra, yönünü Uçaktan atıldıktan sonra, yere paralel olarak çeşitli yüksekliklerden uçabildiğinden, radarlar tarafından tesbit edilememektedir. Önlerine çıkan mânilerin üzerinden aşarak veya dolanarak hedefe ulaşmaları mümkün olduğundan tam isâbet sağlanmaktadır.Buna karşılık insanoğlunu Ay’a götürmekte kullanılan Saturn roketleri, gerek motorlarının müthiş gücü ve gerekse büyüklükleriyle ne İkinci Dünyâ Savaşındaki V-2 roketleriyle, ne de Cruise füzeleriyle kıyaslanabilir. Apollo-11 uzay aracını taşıyan Satürn-5 roketi, 35 katlı binâ yüksekliğinde olup, motorlarının gücü New York gibi bir şehrin enerji ihtiyâcını karşılıyabilecek şekildedir. Füzelerin çalışma prensibi, en basit şekliyle, balon deneyiyle açıklanabilir. Şişirip, elimizle ağzını tuttuğumuz bir balonu, serbest bırakırsak, hava şiddetle ağzından çıkarak balonu ileriye iter. Füzelerin çalışma şekli böyledir. Bu çalışma şekli, füze motoru incelenirse daha basit yapıda sayılabilir.İki deposu vardır: Birincisi yakıt, ikincisi oksitleyici madde içindir. Yakıt, oksitleyici madde yardımıyla yanma odasında yanarak gaz hâline gelir ve huni biçimindeki egzozdan dışarı fışkırarak, füzeyi ileri iter. Özellikle uzaya gönderilen füzelerde bulunan oksitleyici maddenin önemli bir fonksiyonu vardır: Uzayın oksijensiz ortamında motoru ateşlemek. Uzayda atmosferin, yâni havanın bulunmaması füzenin hareketi yönünden önemli bir fayda da sağlar. Yâni havanın yokluğu bir kayıp değil, aksine kazanç olmaktadır. Çünkü füze hareket ederken havanın direnci gibi bir güçlükle karşılaşmamaktadır. Yukarıda da açıklandığı gibi füzeler katı yakıtlı ve sıvı yakıtlı füzeler olmak üzere başlıca ikiye ayrılır. Sıvı yakıtla çalışan motorlarda yakıt olarak genellikle rafine edilmiş petrol (kerosen), oksitleyici olarak da sıvı oksijen kullanılmaktadır. Kerosen kullanılmayıp, sıvı hidrojen kullanılabilir. Yalnız sıvı hidrojenin verimli olmasına karşılık, yanıcı özelliği tehlikeli olmaktadır. Sıvı yakıtla çalışan füze motorlarının yapısı yukarıda îzâh edildiği gibidir. Buna karşılık katı yakıtla çalışan füzelerin içi, içi çıkarılmış bir kurşun kaleme benzer. Bu füzelerde vâsıtânın bütün gövdesi, hem yakıt deposu, hem de yanma odası görevini görmektedir. Katı yakıtlar, aslında küçük tânecikler hâlinde sıvı yakıttan başka bir şey değildir. Katı yakıtların enerjisi sıvı yakıta göre düşüktür. Ancak füzenin içinde yıllarca saklanabilmekte ve derhâl harekete geçirilebilmektedir.Yakın zamanlarda nükleer güçle çalışan füzeler de yapılmıştır. Özellikle, uzayda çok uzaklara gönderilen insansız keşif araçları bu çeşit füzelerle donatılmıştır. Günümüzde uzay mekiği gibi kompleks (karmaşık) bir uzay gemisi yapılmasına rağmen, yerçekiminin dev gücünün yenilmesi, yine füzelere ihtiyâç göstermekte ve füze teknolojisi zaman geçtikçe gelişmektedir.Sonuç Olarak von Braun ve Uzay MacerasıGünümüzde uçakların gökyüzünde hiçbir sorunla karşılaşmadan her türlü hava koşullarında uçabilmesi, navigasyon teknolojileriyle dünyanın en ücra yerlerinin dahi avuca sığan teknolojilerle bulunur ve ulaşılabilir olması , internet teknolojileri ve şaşırtıcı insansız araçlarla ilgili gelişmeler ve daha bağlantılı sayısız teknoloji günümüzde insanlığın hizmetine varlığını von Braun’a borçludur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Roket_ve_f%C3%BCze_teknolojisi_zaman_%C3%A7izelgesi http://www.yeniansikloped…verner-von/#ixzz2orzks9fj http://www.ilkkimbuldu.com/fuzeyi-kim-buldu/ http://tr.wikipedia.org/wiki/Wernher_von_BraunYazar: Erdal Uğurhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/uzayi-fetheden-adam-wernher-von-braun-kimdir

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek… Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu. İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.   Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi. Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı . Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı. Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı. 1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu. Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu. Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü. Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu. 1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu. Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu. Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular. 1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… Telefon nasıl çalışır?  Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir: 1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. 2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. 3. Elektrik enerjisi nakledilir. 4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür. 5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür. 6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür. Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır. Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1. Ses alıcı (mikrofon), 2. Mikrofon akım kaynağı, 3. Ses verici (kulaklık), 4. Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar, 6. Çağırma kadranı. Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır. Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür. Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar: 1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma). 2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma). 3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma). 4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma). 5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü). 6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma). İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir. Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır. İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir. Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994). Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir. Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonun-icadi-alexander-graham-bell

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Ksenon Elemetinin Özellikleri

Ksenon, Xe sembolü ile gösterilen 54 atom numaralı kimyasal elementtir. Renksiz, ağır, kokusuz bir soy gaz olan ksenon Dünya atmosferinde eser miktarda bulunur.[2] Genellikle reaktif olmayan element, sentezlenen ilk soy gaz bileşiği olan ksenon heksafloroplatinatın oluşumu gibi birkaç kimyasal reaksiyona maruz kalabilir.[3][4][5]Ksenonun tabiattaki varoluşu dokuz kararlı izotoptan ibarettir. Ayrıca kırkın üzerinde radyoaktif bozunuma uğrayan kararsız izotop bulunur. Ksenonun izotop oranları Güneş Sistemi'nin ilk tarihinin araştırılmasında önemli bir araçtır.[6] Ksenon-135 nükleer fisyonun sonucu olarak açığa çıkar ve nükleer reaktörlerde nötron soğurucu görevini yapar.[7] Ksenon flaş lambalarında[8] ve ark lambalarında kullanılır,[9] ve tıpta genel anestezik olarak kullanılır.[10] İlk excimer lazer modelin lazer aktif ortamında ksenon dimer molekülü (Xe2) [11], ve ilk lazer modellerinde de pompa olarak ksenon flaş lamba kullanıldı.[12] Ksenon ayrıca kuramsal zayıf etkileşimli ağır parçacıkların (WIMP) araştırılmasında [13] ve uzay gemilerindeki iyon iticilerde kullanılır.[14]Ksenon 12 Temmuz 1898'de William Ramsay ve Morris Travers tarafından yine kendi keşifleri olan kripton ve neon'un ardından keşfedildi. Ramsay ve Travers elementi sıvı havanın buharlaşan bileşenlerinden arta kalan kalıntılarda buldular.[15][16] Ramsey bu gaz için Yunancada 'yabancı' veya 'ziyaretçi' anlamlarına gelen ξένον [xenon] sözcüğünün geçişsiz tekil formu ξένος [xenos] adını önerdi.[17][18] 1902'de Ramsay ksenonun Dünya atmosferindeki oranını 20 milyonda bir olarak tahmin etti.[19]Ksenon flaş1930'larda mühendis Harold Edgerton yüksek hızlı fotoğrafçılık için çakar lamba (strobe light) teknolojisini araştırmaya başladı. Bu araştırma onu, ışığın ksenon ile dolu bir tüpte kısa elektrik akımının gönderilmesiyle elde edildiği ksenon flaş lambasının keşfine götürdü. 1934'te Edgerton bu yöntemle bir mikrosaniye kadar kısa flaşlar üretebildi.[8][20][21]1939'da Albert R. Behnke Jr. derin su dalgıçlarında meydana gelen sarhoşluğu araştırmaya başladı. Behnke çalışmasında çeşitli solunum karışımlarının etkilerini test etti ve bunun dalgıçların derinlikteki değişimi algılamalarına sebep olduğunu keşfetti. Bu sonuçlardan sonra ksenon gazının anestetik olarak kullanılabileceği görüşüne vardı. 1941'de Rusya'da Lazharev'in görünüşte ksenon anestezisi üzerine çalışmış olmasına rağmen 1946'da ksenon anestezisini teyit eden yayımlanmış ilk raporu yazan kişi deneylerini fareler üzerinde yapan J. H. Lawrence'dır. Ksenon ilk kez 1951'de, iki hastasını başarılı bir şekilde ameliyat eden Stuart C. Cullen tarafından cerrahi anestezik olarak kullanıldı.[22]1960'da fizikçi John H. Reynolds, aşırı ksenon-129 bolluğunda belli başlı göktaşlarının izotopik anormallik içerdiğini keşfetti. Reynolds bunun radyoaktif iyot-129'un bir bozunum ürünü olduğu sonucuna vardı. Bu izotop cosmic ray spallation ve nükleer fisyon ile yavaşça üretilir ancak sadece süpernova patlamalarında nicel olarak üretilir. 129I izotopunun yarı ömrü kozmolojik zaman skalasında nispeten kısadır (16 milyon yıl). Bu da süpernovalar ile göktaşlarının 129I izotopunu katılaştırıp tuzakladığı zaman arasında çok kısa bir süre geçtiğinin ispatıdır. Bu iki olay (süpernova ve gaz bulutunun katılaşması) Güneş Sistemi'nin ilkel tarihi esnasında neler olduğunu göstermektedir. 129I izotopu büyük ihtimalle Güneş Sistemi oluşmadan önce üretildi (ancak uzun süre önce değil) ve ikinci bir kaynaktan gelen izotoplar ile güneş gazı bulutunu tohumladı. Bu süpernova kaynağı aynı zamanda güneş gazı bulutunun çöküş sebebi de olabilir.[23][24]Uzun bir süre boyunca ksenon ve diğer soy gazların tamamen kimyasal süreduran oldukları ve herhangi bir bileşik oluşturamayacakları düşünülüyordu. Ancak British Columbia Üniversitesi'nden Neil Bartlett araştırmaları esnasında platinyum heksaflorid (PtF6) gazının, dioxygenyl hexafluoroplatinate (O2+[PtF6]-) oluşturulması için oksijen gazını (O2) okside edebilen güçlü bir aracı yükseltici olduğunu keşfetti.[25] O2 ve ksenonun birinci iyonizasyon potansiyeli neredeyse aynı olduğundan, Bartlett platinyum heksafloridin de ksenonu oksitleyebileceğini farketti. 23 Mart 1962'de o iki gazı birleştirdi ve bilinen ilk soy gaz bileşiği ksenon heksafloroplatinatı elde etti.[26][5] Bartlett bileşiğinin Xe+[PtF6]- olduğunu düşündü ancak daha sonraki çalışmaları bunun muhtemelen ksenon içeren çeşitli tuzların karışımı olduğunu gösterdi.[27][28][29] Bunun sonrasında başka birçok soy gaz bileşiği daha keşfedildi[30] ve argon florohidrür (HArF)[31], kripton diflorid (KrF2)[32][33] ve radon florid[34] gibi bazı argon, kripton ve radon bileşikleri de tanımlandı.BulunuşKsenon Dünya atmosferindeki eser gazlardandır 0.087±0.001 ppm (μL/L) veya bir başka ifadeyle yaklaşık 11.5 milyonda bir parça şeklinde bulunur.[35] ve ayrıca bazı mineral kaynaklarından çıkarılan gazlarda da bulunur. Ksenonun 133Xe ve 135Xe gibi bazı radyoaktif türleri, nükleer reaktörlerdeki bölünebilir malzemelerin nötron ışınlaması ile üretilir.[3]Ksenon havanın oksijen ve azota ayrılması işleminde yan ürün olarak elde edilir. Genellikle çift aşamalı tesiste ayrımsal damıtma ile yapılan bu işlemden sonra sıvı oksijen küçük miktarda kripton ve ksenon içerir. İlave damıtma aşamaları ile sıvı oksijen %0,1–0,2 kripton/ksenon karışımı içerecek şekilde zenginleştirilebilir. Bu karışım silika jel üzerine adsorpsiyon veya damıtma yoluyla çıkarılır. Son olarak kripton/ksenon karışımı damıtma yöntemi ile ksenon ve kriptona ayrılabilir.[36][37] Bir litre ksenonun atmosferden eldesi 220 kilowatt saat enerji gerektirir.[38] 1998 yılı içinde Dünya çapında 5,000–7,000 m3 ksenon üretildi.[39] Ksenon nadir bulunuşu sebebi ile diğer hafif soy gazlardan çok daha pahalıdır. 1999 yılı itibarı ile küçük miktarlar için bu gazların Avrupa piyasasındaki değerleri; ksenon için 10 €/L, kripton için 1 €/L ve neon için 0.20 €/L şeklindedir.[39]Ksenon Güneş atmosferinde, Dünya'da ve asteroidlerde ve kuyrukluyıldızlarda göreli olarak seyrek bulunur. Mars atmosferinde ksenonun bulunuşu Dünya'dakine benzerdir: yaklaşık olarak milyonda 0.08 parça.[40] Yine de 129Xe'nin Mars'taki oranı Dünya ve Güneş'tekinden daha yüksektir. Bu izotopun radyoaktif bozunma ile oluştuğu düşünülürse, bu sonuç muhtemelen Mars'ın, gezegen formuna geldiği ilk 100 milyon yıl içinde, ilkel atmosferini yitirdiğinin belirtisi olabilir.[41][42] Bunların aksine Jüpiter gezegeni atmosferinde olağandışı derecede ksenon bulunur; yaklaşık olarak Güneş'tekinden 2.6 kat daha fazladır.[43] Bu yüksek bolluk solar nebula ısınmaya başlamadan önce, küçük gezegenlerin (planetesimal) erken ve ani artışından kaynaklanıyor olabilir[44] (aksi durumda ksenon, planetesimal buzullarda tuzaklanamazdı), ancak bu durumun sebebi halen açıklanamamış durumdadır. Güneş Sistemi içinde bütün ksenon izotopları için nükleon fraksiyonu 1.56 × 10−8 veya toplam kütle içinde 64 milyonda bir parçadır.[45]KarakteristikKsenon elektronlarının enerji seviyelerindeki dağılımını gösteren diagram.Bir ksenon atomunun çekirdeğinde 54 proton bulunur. Standart sıcaklık ve basınçta saf ksenon gazının yoğunluğu, (Dünya atmosferinin yüzey yoğunluğu 1.217 kg/m3'ten yaklaşık 3 kat fazla) 5.761 kg/m3'tür.[46] Sıva haldeki ksenonun yoğunluğu 3.100 g/mL'ye kadar çıkabilir (maksimum yoğunluk üçlü noktada olur).[47] Aynı koşullar altında katı ksenonun yoğunluğu 3.640 g/cm3'tür (2.75 g/cm3 olan granitin yoğunluğundan büyüktür).[47] Gigapaskal seviyesinde basınç uygulandığında ksenon metalik faza geçiş yapar.[48]Ksenon soy gaz veya asal gaz olarak isimlendirilen sıfır valanslı elementlerdendir. Element (örneğin yanma gibi) birçok kimyasal reaksiyona karşı süredurandır, çünkü en dış valans kabuğunda sekiz elektron bulunur. Bu durum sıkıca bağlı olan en dıştaki elektronların kararlı ve minimum enerji konfigürasyonunda olmasını sağlar.[49] Yine de ksenon güçlü oksitleyiciler ile oksitlenebilir ve birçok ksenon bileşiği sentezlenebilir.Gazlı tüplerde ksenon, gaz elektriksel boşalma ile uyarılırsa mavi ve eflatun ışık yayar.İzotoplar    Ana madde: Ksenonun izotoplarıDoğal ksenon dokuz kararlı izotoptan oluşur. On kararlı izotopu bulunan kalay dışındaki tüm elementler içinde en fazla kararlı izotopa sahip elementtir. Elementler içinde sadece ksenon ve kalay yediden fazla izotopa sahiptir.[50] 124Xe, 134Xe ve 136Xe izotoplarının çift beta çözünmesine uğrayacakları öngörülür, ancak bu hiçbir zaman göslenmediği için, bu izotopların da kararlı oldukları kabul edilir.[51][52] Bu kararlı formların yanında, kırkın üzerinde kararsız izotop da incelenmiştir. Yarı ömrü 16 milyon yıl olan 129Xe, 129I'nin beta çözünmesi sonucunda üretilir. 131mXe, 133Xe, 133mXe ve 135Xe, 235U ve 239Pu'nun fisyon ürünlerinden bazılarıdır.[53] Bu yüzden bu izotoplar nükleer patlamalarda indikatör olarak kullanılır. Çeşitli ksenon izotopları, süpernova patlamalarında,[54] çekirdeklerindeki hidrojeni tükenen ve AGB yıldız haline gelen kırmızı dev yıldızlarında, klasik nova patlamalarında[55] ve iyot, uranyum ve plütonyum gibi elementlerin bozunumu sonucunda oluşur.[53]Yapay 135Xe izotopu nükleer fisyon reaktörlerindeki işlemlerde dikkate değer bir öneme sahiptir. 135Xe izotopunu termal nötronlar için büyük bir tesir kesitine sahiptir (2.6×106 barn),[7] bu özelliği ile izotop nötron soğurucu olarak veya işlemden bir süre sonra, zincir reaksiyonu yavaşlatabilen ve durdurabilen "zehir" olarak kullanılır. Bu olay, ABD'de Manhattan Projesi çerçevesinde inşa edilen ilk nükleer reaktörlerde, plütonyum üretimi için keşfedildi.Ksenon elementi, iki ana izotopun izleyicisi olduğu için, göktaşlarındaki ksenon izotopu oranı Güneş Sistemi'nin oluşumunun araştırılmasında önemli bir araçtır. Radyometrik tarihlemedeki iyot-ksenon yöntemi, nükleosentez ve solar nebuladaki katı maddenin yoğunlaşması arasında geçen süreyi verir. Ksenonun 129Xe/130Xe ve 136Xe/130Xe gibi izotop oranları da, dünyasal başkalaşımın ve ilkel gaz çıkışının anlaşılmasında önemli bir araçtır.[6]Bileşikler    Ayrıca bakınız: Kategori:Ksenon bileşikleriKsenon tetraflorürKsenonun ilk bileşiği 1962'de sentezlenen ksenon heksafloroplatinattır.[26] Bundan sonra birçok ksenon bileşiği daha keşfedildi. Bunlar arasında ksenon diflorür (XeF2), ksenon tetraflorür (XeF4), ksenon heksaflorür (XeF6), ksenon tetroksit (XeO4) ve sodium perxenate (Na4XeO6) gibi bileşikler yer alır. Ayrıca yüksek derecede patlayıcı bileşik ksenon trioksit de (XeO3) elde edildi. Bu zamana kadar bulunan seksenden fazla[56][57] ksenon bileşiği elektronegatif flor veya oksijen içerir. Diğer atomlar bağlı iken (hidrojen ve karbon gibi), onlar çoğunlukla flor veya oksijen içeren bir molekülün parçası olarak bulunurlar.[58] Bazı ksenon bileşikleri renklidir ancak elementin çoğu bileşiği renksiz halde bulunur.[56]1905'de, Finlandiya'daki Helsinki Üniversitesi'ndeki bir grup bilim insanı (M. Räsänen ve ortak çalışanlar) ksenon dihidrit (HXeH) ve sonrasında ksenon hidroksit (HXeOH), hidroksenoasetilen (HXeCCH) ve diğer Xe içeren moleküllerin anıklanmasını duyurdular.[59][60] Ek olarak 2008'de Khriachtchev ve diğerleri, kriyojenik ksenon matriksi dahilinde suyun ışılkesimi (fotoliz) ile HXeOXeH bileşiğinin anıklandığını bildirdiler.[61] Ayrıca HXeOD ve DXeOH gibi döteryumlanmış ksenon molekülleri de üretilmiştir.[62]XeF4 kristalleri, 1962.Ksenonun kimyasal bağ oluşturduğu bileşiklere ek olarak, ksenon atomlarının başka bir bileşiğin kristalimsi kafesi ile tuzaklandığı klatrat yapılar da oluşturabilir. Bunun bir örneği, ksenon atomlarının su moleküllerinin kafesindeki boşlukları doldurduğu, ksenon hidrattır (Xe·5.75 H2O).[63] Ayrıca hidratın döteryumlanmış örnekleri de üretilmiştir.[64] Böyle gaz hidratlar, doğal olarak, Vostok Gölü ve Antarktik buz örtüsünün altı gibi yerlerde yüksek basınç şartları altında ortaya çıkabilir.[65] Klatrat oluşumu, kısmi olarak ksenon, argon ve kripton damıtımında kullanıldı.[66]Ksenon, atomunun bir fulleren içinde hapsolduğu endohedral fulleren bileşikler de oluşturabilir. Fulleren içinde hapsolmuş ksenon atomu, 129Xe nükleer manyetik rezonans spektroskopisi yoluyla gözlenebilir. Bu tekniğin kullanılmasıyla, ksenon atomunun çevresine göre kimyasal duyarlılığına bağlı olarak, fulleren molekülü üzerindeki kimyasal reaksiyonlar analiz edilebilir. Ancak, ksenon atomu da fullerenin reaktifliği üzerinde, elektronik bir etkiye sahiptir.[67]Ksenon atomları temel durumlarındayken, birbirlerini iterler ve bağ oluşturmazlar. Ksenon atomları enerji kazandıklarında, elektronlar tekrar temel duruma dönünceye kadar uyarılmış dimer (exited dimer - eximer) oluşturabilirler. Bu mahiyet oluşur çünkü ksenon atomu en dış elektron kabuğunu dolu tutma eğilimindedir ve bunu kamşu ksenon atomundan bir elektron alarak yapabilirler. Bir ksenon excimer için tipik yaşam süresi 1–5 ns'dir ve bozunum sonucunda yaklaşık 150 ve 173 nm dalgaboyunda fotonlar salıverilir.[68][69] Ksenon ayrıca, brom, klor ve flor gibi halojenlerin de dahil olduğu diğer elementlerle de dimer oluşturabilir.[70]KullanımKsenon elementi nadir bulunmasına ve Dünya atmosferinden elde edilmesi göreli olarak pahalı olmasına rağmen birçok uygulama alanına sahiptir.Aydınlatma ve optikGaz deşarj lambalarıŞekillendirilmiş Geissler tüplerindeki ksenonKsenon, ksenon flaş lambası olarak bilinen ışık yayan aletlerde kullanılır. Ksenon flaş lamba fotografik flaşlarda ve stroboskopik lambalarda ve nadiren bakterisidal lambalarda[71] kullanılır.[8] Ksenon lazerlerde aktif lazer ortamını uyararak koherent ışık elde edilmesini sağlar.[72]. 1960'da keşfedilen ilk katıhal lazer ksenon flaş lambası ile pompalandı,[12] ve atalet kısıtlamalı nükleer füzyonda kullanılan lazerler de ksenon flaş lambaları ile pompalandı.[73]Ksenon kısa yay lambasıSürekli, kısa, yüksek basınçlı ksenon yay lambaları gün ortası güneş ışığına yakından benzeyen bir renk sıcaklığına sahiptir ve bunlar güneş benzeticilerde kullanılır. Bu lambaların kromatikliği, Güneş'ten gözlenen ısıya yakın bir ısıdaki ısıtılmış kara cisim radyatörünü andırır. Bu lambalar 1940'larda ilk olarak tanıtıldıklarında, film projektörlerinde kullanılan kısa ömürlü karbon ark lambalarının yerini almaya başladılar.[9] Lambalar tipik 35mm'lerde ve IMAX film projeksiyon sistemlerinde, otomotivde HID farlarında ve diğer özel alanlarda kullanıma sokuldu. Bu arklar muhteşem bir kısa dalgaboylu morötesi ışınım kaynağıdırlar ve kızılötesi yakınlarında yoğun yayıma sahiptirler arkın bu özelliği bazı gece görüş sistemlerinde kullanılır.Plazma ekrandaki tekil hücreler elektrod kullanımıyla plazmaya dönüştürülen bir ksenon ve neon karışımı kullanır. Bu plazma ile elektrodların etkileşimi, ekranın önünü örten fosforu uyaran morötesi fotonlar üretir.[74][75]Ksenon yüksek basınçlı sodyum lambalarında "starter gaz" olarak kullanılır. Ksenon bütün radyoaktif olmayan soy gazlar içerisinde en düşük ısıl iletkenliğe ve en düşük iyonizasyon potansiyeline sahip olan elementtir. Bir soy gaz olarak ksenon işlem lambalarında meydana gelen kimyasal reaksiyonlara karışmaz. Düşük ısıl iletkenlik ısı kayıplarının minimize eder ve düşük iyonizasyon potansiyeli gazın çöküm geriliminin, soğuk durumda göreli olarak düşük olmasına sabep olur, bu da lambanın çok daha kolay bir şekilde çalışmasına olanak sağlar. [76]Lazerler1962'de Bell Laboratuvarları'ndaki bir grup araştırmacı ksenonun lazer etkisini keşfettiler,[77] ve sonrasında helyum eklendiğinde lazer aktif ortamının geliştiğini buldular.[78][79] Ksenon dimer (Xe2) kullanılan ilk eximer lazerde bir demet elektron ile enerji sağlanarak, 176 nm dalgaboyunda (morötesi) uyarılmış emisyon üretildi.[11] Ksenon klorür ve ksenon florür de eximer (ya da daha doğru bir ifadeyle exiplex) lazerlerde kulanılır.[80] Ksenon klorür eximer lazer dermatolojide kullanım alanına sahiptir.[81]AnesteziKsenon pahalı olmasına rağmen genel anestezik olarak kullanılır. Ksenon anestezisi için iki tane yöntem bulunmaktadır. Birincisi, sinapsların hücre zarındaki kalsiyum-ATPaz pompasının inhibisyonunu kapsar.[82] Bu durum, ksenon protein içindeki nonpolar bölgelere bağlandığında meydana gelen, bir konoluşumsal değişimden (üç boyutlu yapı değişikliği) kaynaklanmaktadır.[83] İkinci yöntem anestezik ile lipid membranı arasındaki özgül olmayan etkileşmeye odaklanır.[84]Ksenon %71 minimum alveoler konsantrasyona (MAC) sahiptir. Bu haliyle bir anestezik olarak N2O'dan %50 daha etkilidir.[10] Bu nedenle ksenon, daha az hipoksi riskine sahip oksijenle yapılan konsantrasyonlar şeklinde kullanılabilir. Azot oksitten (N2O) farklı olarak ksenon bir sera gazı değildir bu yüzden de element çevre dostu olarak nitelendirilir.DiğerNükleer enerji uygulamalarında, ksenon, kabarcık odalarında[85], problarda ve büyük molekül ağırlığı ve süreduran yapının gerekli olduğu diğer alanlarda kullanılır.NASA'nın Jet Propulsion Laboratory'de test edilen ksenon iyon motoruna ait bir prototipSıvı ksenon, kuramsal zayıf etkileşimli ağır parçacıkların veya WIMP'lerin tespitinde ortam olarak kullanılır. Bir WIMP, ksenon çekirdeği ile çarpışınca teorik olarak, bir elektronu koparması ve bir sintilasyon yaratması gerekir. Ksenon kullanılmasıyla bu enerji patlaması, kolayca, kozmik ışınlar gibi parçacıkların sebep olduğu benzer olaylardan ayırdedilebilir.[13] Yine de İtalya'da Gran Sasso Ulusal Laboratuvarı'ndaki (Gran Sasso National Laboratory) XENON deneyinde, o zamana kadar doğrulanmış herhangi bir WIMP bulunmasında başarısız oldu. Deneyde hiç WIMP tespiti yapılamamış olsa da, deney karanlık madde ve bazı fizik modellerinin araştırılmasına hizmet edecek.[86] Tesiste bulunan şimdiki dedektör, Dünya'daki diğer cihazlardan beş kat daha hassastır.[87]Ksenon, sahip olduğu atom ağırlığı başına düşük iyonizasyon potansiyeli ve (yüksek basınça altında) oda sıcaklığında sıvı olarak saklanabilmesi ile uzay araçlarının iyon itki motoru için tercih edilen bir yakıttır. Ksenonun süreduran doğası onu çevre dostu yapar ve yine bu özelliği ile ksenon iyon motorlarında, civa veya sezyuma oranla daha az kimyasal aşındırıcılık gösterir. Ksenon uydu iyon motorlarında ilk kez 1970'lerde kullanıldı.[88] Element daha sonra Avrupa'nın SMART-1 adlı uzay gemisinde[14] ve NASA'nın Dawn Spacecraft adlı uzay gemisinde üç iyon itki motoru için yakıt olarak kullanıldı.[89]Analitik kimyada perksenat bileşikleri yükseltgen madde olarak kullanılır. Ksenon diflorür, özellikle mikro elektro mekanik sistemlerin (MEMS) üretiminde, silikon için etchant olarak kullanılır.[90] Antikanser ilacı 5-fluorouracil, ksenon diflorürün urasil ile reaksiyona girmesi sonucu üretilebilir.[91] Ksenon ayrıca protein kristalografisinde de kullanılır.ÖnlemKsenon gazı, standart sıcaklık ve basınçta, yalıtılmış cam veya metal konteynerde güvenli bir şekilde saklanabilir. Ancak ksenon, plastik ve kauçuk gibi materyallerle yalıtılmış konteynerlerde kademeli olarak sızıntı yapar.[92] Ksenon toksik değildir. Gaz kanda çözünebilir ve kan beyin bariyerine nüfuz eden seçilmiş maddeler grubuna aittir, ve oksijenle birlikte yüksek konsantarasyonda solunduğunda anestezik özellik gösterir.(bkz. anestezi altbaşlığı). Birçok ksenon bileşiği, oksidatif özelliklerine bağlı olarak, patlayıcı ve toksiktir.[93]Havada 344 m/s olan ses hızı ksenon ortamında 169.44 m/s'dir.[94] (bunun sebebi, ağır ksenon atomlarının, azot ve oksijen molekülleri ile karşılaştırıldığında daha yavaş ortalama hıza sahip olmalarıdır). Bu sayede ksenon atomu solunduğunda ses yolunun rezonans frekansını düşürür. Bu da solunduğunda yüksek perde sese sebep olan helyumun aksine, karakteristik alçak perdeden ses üretilmesini sağlar. Helyum gibi ksenon da vücudun oksijen ihtiyacını karşılamaz ve basit asfiksanttır. Bu nedenle artık çoğu üniversitedeki genel kimya gösterilerinde, ses gösterisi yapılmasına izin verilmez. Ksenonun pahalı olması sebebiyle bu tür gösterilerde, molekül ağırlığı (146 versus 131) ksenonunkine yakın olan sülfür heksaflorür (bu da aynı şekilde asfiksanttır) kullanılır.[95]Ksenon veya sülfür heksaflorür gibi ağır gazların, %20 oksijen karışımı içerdiklerinde güvenli bir şekilde solunması mümkündür (yine de bu konsantrasyondaki ksenon genel anestezideki bilinçsizliğe sebep olur). Akciğerler bu gazları çok etkili ve çabuk bir şekilde karıştırır böylece ağır gazlar oksijenle birlikte tahliye edilir ve akciğerin arkasında birikmezler.[96] Yine de büyük miktardaki herhangi bir ağır gaz için tehlike durumu da vardır. Bu şekilde kokusuz, görünmez ve renksiz bir gazla dolu bir konteynere giren biri bilmeden gazı soluyabilir.Kaynakça    ^ Lide, David R. (2004). "Section 4, Properties of the Elements and Inorganic Compounds; Melting, boiling, triple, and critical temperatures of the elements". CRC Handbook of Chemistry and Physics (85th edition bas.). Boca Raton, Florida: CRC Press. ISBN 0849304857.    ^ Staff (2007). "Xenon". Columbia Electronic Encyclopedia. Columbia University Press. Erişim tarihi: 2007-10-23.    ^ a b Husted, Robert; Boorman, Mollie (15 Aralık 2003). "Xenon". Los Alamos National Laboratory, Chemical Division. Erişim tarihi: 2007-09-26.    ^ Rabinovich, Viktor Abramovich (1988). Thermophysical properties of neon, argon, krypton, and xenon (English-language edition bas.). Washington, DC: Hemisphere Publishing Corp.. ISBN 0195218337.—National Standard Reference Data Service of the USSR. Volume 10.    ^ a b Freemantel, Michael (25 Ağustos 2003). "Chemistry at its Most Beautiful" (PDF). Chemical & Engineering News. Erişim tarihi: 2007-09-13.    ^ a b Kaneoka, Ichiro (1998). "Xenon's Inside Story". Science 280: 851–852. DOI:10.1126/science.280.5365.851b. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ a b Stacey, Weston M. (2007). Nuclear Reactor Physics. Wiley-VCH. s. 213. ISBN 3-527-40679-4.    ^ a b c Burke, James (2003). Twin Tracks: The Unexpected Origins of the Modern World. Oxford University Press. s. 33. ISBN 0743226194.    ^ a b Mellor, David (2000). Sound Person's Guide to Video. Focal Press. s. 186. ISBN 0240515951.    ^ a b Sanders, Robert D.; Ma, Daqing; Maze, Mervyn (2005). "Xenon: elemental anaesthesia in clinical practice". British Medical Bulletin 71 (1): 115–135. DOI:10.1093/bmb/ldh034. PMID 15728132.    ^ a b Basov, N. G.; Danilychev, V. A.; Popov, Yu. M. (1971). "Stimulated Emission in the Vacuum Ultraviolet Region". Soviet Journal of Quantum Electronics 1 (1): 18–22. DOI:10.1070/QE1971v001n01ABEH003011.    ^ a b Toyserkani, E.; Khajepour, A.; Corbin, S. (2004). Laser Cladding. CRC Press. s. 48. ISBN 0849321727.    ^ a b Ball, Philip (1 Mayıs 2002). "Xenon outs WIMPs". Nature. Erişim tarihi: 2007-10-08.    ^ a b Saccoccia, G.; del Amo, J. G.; Estublier, D. (31 Ağustos 2006). "Ion engine gets SMART-1 to the Moon". ESA. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ W. Ramsay and M. W. Travers (1898). "On the extraction from air of the companions of argon, and neon". Report of the Meeting of the British Association for the Advancement of Science: 828.    ^ Gagnon, Steve. "It's Elemental - Xenon". Thomas Jefferson National Accelerator Facility. Erişim tarihi: 2007-06-16.    ^ Anonymous (1904). Daniel Coit Gilman, Harry Thurston Peck, Frank Moore Colby. ed. The New International Encyclopædia. Dodd, Mead and Company. s. 906.    ^ Staff (1991). The Merriam-Webster New Book of Word Histories. Merriam-Webster, Inc.. s. 513. ISBN 0877796033.    ^ Ramsay, William (1902). "An Attempt to Estimate the Relative Amounts of Krypton and of Xenon in Atmospheric Air". Proceedings of the Royal Society of London 71: 421–426. DOI:10.1098/rspl.1902.0121. Erişim tarihi: 2007-10-02.    ^ Anonymous. "History". Millisecond Cinematography. Erişim tarihi: 2007-11-07.    ^ Paschotta, Rüdiger (1 Kasım 2007). "Lamp-pumped lasers". Encyclopedia of Laser Physics and Technology. RP Photonics. Erişim tarihi: 2007-11-07.    ^ Marx, Thomas; Schmidt, Michael; Schirmer, Uwe; Reinelt, Helmut (2000). "Xenon anesthesia" (PDF). Journal of the Royal Society of Medicine 93: 513–517. Erişim tarihi: 2007-10-02.    ^ Clayton, Donald D. (1983). Principles of Stellar Evolution and Nucleosynthesis (2nd edition bas.). University of Chicago Press. s. 75. ISBN 0-226-10953-4.    ^ Bolt, B. A.; Packard, R. E.; Price, P. B. (2007). "John H. Reynolds, Physics: Berkeley". The University of California, Berkeley. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ Neil Bartlett and D. H. Lohmann (Mart 1962). "Dioxygenyl hexafluoroplatinate (V), O2+[PtF6]-". Proceedings of the Chemical Society (Londra: Chemical Society): 115. DOI:10.1039/PS9620000097.    ^ a b Bartlett, N. (Haziran 1962). "Xenon hexafluoroplatinate (V) Xe+[PtF6]-". Proceedings of the Chemical Society (Londra: Chemical Society): 218. DOI:10.1039/PS9620000197.    ^ Graham, L.; Graudejus, O., Jha N.K., and Bartlett, N. (2000). "Concerning the nature of XePtF6". Coordination Chemistry Reviews 197: 321–334. DOI:10.1016/S0010-8545(99)00190-3.    ^ p. 392, §11.4, Inorganic Chemistry, translated by Mary Eagleson and William Brewer, edited by Bernhard J. Aylett, San Diego: Academic Press, 2001, ISBN 0-12-352651-5; translation of Lehrbuch der Anorganischen Chemie, originally founded by A. F. Holleman, continued by Egon Wiberg, edited by Nils Wiberg, Berlin: de Gruyter, 1995, 34th edition, ISBN 3-11-012641-9.    ^ Steel, Joanna (2007). "Biography of Neil Bartlett". College of Chemistry, University of California, Berkeley. Erişim tarihi: 2007-10-25.    ^ Bartlett, Neil (8 Eylül 2003). "The Noble Gases". Chemical & Engineering News (American Chemical Society) 81. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ Khriachtchev, Leonid; Pettersson, Mika; Runeberg, Nino; Lundell, Jan; Räsänen, Markku (24 Ağustos 2000). "A stable argon compound". Nature 406: 874–876. DOI:10.1038/35022551. Erişim tarihi: 2008-06-04.    ^ Lynch, C. T.; Summitt, R.; Sliker, A. (1980). CRC Handbook of Materials Science. CRC Press. ISBN 0-87819-231-X.    ^ D. R. MacKenzie (20 Eylül 1963). "Krypton Difluoride: Preparation and Handling". Science 141: 1171. DOI:10.1126/science.141.3586.1171. PMID 17751791.    ^ Paul R. Fields, Lawrence Stein, and Moshe H. Zirin (1962). "Radon Fluoride". Journal of the American Chemical Society 84: 4164–4165. DOI:10.1021/ja00880a048.    ^ Hwang, Shuen-Cheng; Robert D. Lein, Daniel A. Morgan (2005). "Noble Gases". Kirk-Othmer Encyclopedia of Chemical Technology (5th edition bas.). Wiley. DOI:10.1002/0471238961.0701190508230114.a01. ISBN 0-471-48511-X.    ^ Kerry, Frank G. (2007). Industrial Gas Handbook: Gas Separation and Purification. CRC Press. s. 101–103. ISBN 0-8493-9005-2.    ^ "Xenon - Xe". CFC StarTec LLC. 10 Ağustos 1998. Erişim tarihi: 2007-09-07.    ^ Singh, Sanjay (15 Mayıs 2005). "Xenon: A modern anaesthetic". Indian Express Newspapers Limited. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ a b Häussinger, Peter; Glatthaar, Reinhard; Rhode, Wilhelm; Kick, Helmut; Benkmann, Christian; Weber, Josef; Wunschel, Hans-Jörg; Stenke, Viktor; Leicht, Edith; Stenger, Hermann (2001). "Noble Gases". Ullmann's Encyclopedia of Industrial Chemistry (6th edition bas.). Wiley. DOI:10.1002/14356007.a17_485. ISBN 3-527-20165-3.    ^ Williams, David R. (1 Eylül 2004). "Mars Fact Sheet". NASA. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ Schilling, James. "Why is the Martian atmosphere so thin and mainly carbon dioxide?". Mars Global Circulation Model Group. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ Zahnle, Kevin J. (1993). "Xenological constraints on the impact erosion of the early Martian atmosphere". Journal of Geophysical Research 98: 10,899–10,913. DOI:10.1029/92JE02941. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ Mahaffy, P. R.; Niemann, H. B.; Alpert, A.; Atreya, S. K.; Demick, J.; Donahue, T. M.; Harpold, D. N.; Owen, T. C. (2000). "Noble gas abundance and isotope ratios in the atmosphere of Jupiter from the Galileo Probe Mass Spectrometer". Journal of Geophysical Research 105: 15061–15072. DOI:10.1029/1999JE001224. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ Owen, Tobias; Mahaffy, Paul; Niemann, H. B.; Atreya, Sushil; Donahue, Thomas; Bar-Nun, Akiva; de Pater, Imke (1999). "A low-temperature origin for the planetesimals that formed Jupiter". Nature 402: 269–270. DOI:10.1038/46232. Erişim tarihi: 2007-02-04.    ^ Arnett, David (1996). Supernovae and Nucleosynthesis. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. ISBN 0-691-01147-8.    ^ Williams, David R. (April 19 Nisan 2007). "Earth Fact Sheet". NASA. Erişim tarihi: 2007-10-04.    ^ a b Aprile, Elena; Bolotnikov, Aleksey E.; Doke, Tadayoshi (2006). Noble Gas Detectors. Wiley-VCH. s. 8–9. ISBN 3-527-60963-6.    ^ Caldwell, W. A.; Nguyen, J.; Pfrommer, B.; Louie, S.; Jeanloz, R. (1997). "Structure, bonding and geochemistry of xenon at high pressures". Science 277: 930–933. DOI:10.1126/science.277.5328.930.    ^ Bader, Richard F. W.. "An Introduction to the Electronic Structure of Atoms and Molecules". McMaster University. Erişim tarihi: 2007-09-27.    ^ Rajam, J. B. (1960). Atomic Physics (7th edition bas.). Delhi: S. Chand and Co.. ISBN 81-219-1809-X.    ^ Lüscher, Roland (2006). "Status of ßß-decay in Xenon" (PDF). University of Sheffield. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ Barabash, A. S. (2002). "Average (Recommended) Half-Life Values for Two-Neutrino Double-Beta Decay". Czechoslovak Journal of Physics 52: 567–573. DOI:10.1023/A:1015369612904.    ^ a b Caldwell, Eric (Ocak 2004). "Periodic Table--Xenon". Resources on Isotopes. USGS. Erişim tarihi: 2007-10-08.    ^ Heymann, D.; Dziczkaniec, M. (19-23 Mart 1979). "Xenon from intermediate zones of supernovae". Proceedings 10th Lunar and Planetary Science Conference. Houston, Texas: Pergamon Press, Inc.. ss. 1943-1959. Erişim tarihi: 2007-10-02.    ^ Pignatari, M.; Gallino, R.; Straniero, O.; Davis, A. (2004). "The origin of xenon trapped in presolar mainstream SiC grains". Memorie della Società Astronomica Italiana 75: 729–734. Erişim tarihi: 2007-10-26.    ^ a b "Xenon". Periodic Table Online. CRC Press. Erişim tarihi: 2007-10-08.    ^ Moody, G. J. (1974). "A Decade of Xenon Chemistry". Journal of Chemical Education (51): 628–630. Erişim tarihi: 2007-10-16.    ^ Harding, Charlie J.; Janes, Rob (2002). Elements of the P Block. Royal Society of Chemistry. ISBN 0-85404-690-9.    ^ Gerber, R. B. (June 2004). "Formation of novel rare-gas molecules in low-temperature matrices". Annual Review of Physical Chemistry 55: 55–78. DOI:10.1146/annurev.physchem.55.091602.094420.    ^ Bartlett, 2003. See the paragraph starting Many recent findings.    ^ Khriachtchev, Leonid; Isokoski, Karoliina; Cohen, Arik; Räsänen, Markku; Gerber, R. Benny (2008). "A Small Neutral Molecule with Two Noble-Gas Atoms: HXeOXeH". Journal of the American Chemical Society 130: 6114–6118. DOI:10.1021/ja077835v. Erişim tarihi: 2008-06-20.    ^ Pettersson, Mika; Khriachtchev, Leonid; Lundell, Jan; Räsänen, Markku (1999). "A Chemical Compound Formed from Water and Xenon: HXeOH". Journal of the American Chemical Society 121: 11904–11905. DOI:10.1021/ja9932784. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ A molecular theory of general anesthesia, Linus Pauling, Science 134, #3471 (July 7, 1961), pp. 15–21. Reprinted as pp. 1328–1334, Linus Pauling: Selected Scientific Papers, vol. 2, edited by Barclay Kamb et al. River Edge, New Jersey: World Scientific: 2001, ISBN 981-02-2940-2.    ^ Ikeda, Tomoko; Mae, Shinji; Yamamuro, Osamu; Matsuo, Takasuke; Ikeda, Susumu; Ibberson, Richard M. (23 Kasım 2000). "Distortion of Host Lattice in Clathrate Hydrate as a Function of Guest Molecule and Temperature". Journal of Physical Chemistry A 104: 10623–10630. DOI:10.1021/jp001313j.    ^ McKay, C. P.; Hand, K. P.; Doran, P. T.; Andersen, D. T.; Priscu, J. C. (2003). "Clathrate formation and the fate of noble and biologically useful gases in Lake Vostok, Antarctica". Geophysical Letters 30: 35. DOI:10.1029/2003GL017490. Erişim tarihi: 2007-10-02.    ^ Barrer, R. M.; Stuart, W. I. (1957). "Non-Stoichiometric Clathrate of Water". Proceedings of the Royal Society of London 243: 172–189.    ^ Frunzi, Michael; Cross, R. James; Saunders, Martin (2007). "Effect of Xenon on Fullerene Reactions". Journal of the American Chemical Society 129: 13343. DOI:10.1021/ja075568n.    ^ Silfvast, William Thomas (2004). Laser Fundamentals. Cambridge University Press. ISBN 0521833450.    ^ Webster, John G. (1998). The Measurement, Instrumentation, and Sensors Handbook. Springer. ISBN 3-540-64830-5.    ^ McGhee, Charles; Taylor, Hugh R.; Gartry, David S.; Trokel, Stephen L. (1997). Excimer Lasers in Ophthalmology. Informa Health Care. ISBN 1-85317-253-7.    ^ Baltás, E.; Csoma, Z.; Bodai, L.; Ignácz, F.; Dobozy, A.; Kemény, L. (2003). "A xenon-iodine electric discharge bactericidal lamp". Technical Physics Letters 29 (10): 871–872. DOI:10.1134/1.1623874.    ^ Staff (2007). "Xenon Applications". Praxair Technology. Erişim tarihi: 2007-10-04.    ^ Skeldon, M.D. (1997). "Thermal distortions in laser-diode- and flash-lamp-pumped Nd:YLF laser rods" (PDF). LLE Review 71: 137–144. Erişim tarihi: 2007-02-04.    ^ Anonymous. "The plasma behind the plasma TV screen". Plasma TV Science. Erişim tarihi: 2007-10-14.    ^ Marin, Rick (21 Mart 2001). "Plasma TV: That New Object Of Desire". The New York Times.    ^ Waymouth, John (1971). Electric Discharge Lamps. Cambridge, MA: The M.I.T. Press. ISBN 0262230488.    ^ Patel, C. K. N.; Bennett Jr., W. R.; Faust, W. L.; McFarlane, R. A. (1 Ağustos 1962). "Infrared spectroscopy using stimulated emission techniques". Physical Review Letters 9 (3): 102–104. DOI:10.1103/PhysRevLett.9.102.    ^ Patel, C. K. N.; Faust, W. L.; McFarlane, R. A. (1 Aralık 1962). "High gain gaseous (Xe-He) optical masers". Applied Physics Letters 1 (4): 84–85. DOI:10.1063/1.1753707.    ^ Bennett, Jr., W. R. (1962). "Gaseous optical masers". Applied Optics Supplement 1: 24–61.    ^ "Laser Output". University of Waterloo. Erişim tarihi: 2007-10-07.    ^ Baltás, E.; Csoma, Z.; Bodai, L.; Ignácz, F.; Dobozy, A.; Kemény, L. (Temmuz 2006). "Treatment of atopic dermatitis with the xenon chloride excimer laser". Journal of the European Academy of Dermatology and Venereology 20 (6): 657–660. DOI:10.1111/j.1468-3083.2006.01495.x.    ^ Franks, John J.; Horn, Jean-Louis; Janicki, Piotr K.; Singh, Gurkeerat (1995). "Halothane, Isoflurane, Xenon, and Nitrous Oxide Inhibit Calcium ATPase Pump Activity in Rat Brain Synaptic Plasma Membranes.". Anesthesiology 82 (1): 108–117. DOI:10.1097/00000542-199501000-00015.    ^ Lopez, Maria M.; Kosk-Kosicka, Danuta (1995). "How do volatile anesthetics inhibit Ca2+-ATPases?". Journal of Biological Chemistry 270 (47): 28239–28245. DOI:10.1074/jbc.270.47.28239. PMID 7499320.    ^ Heimburg, T.; Jackson A. D. (2007). "The thermodynamics of general anesthesia". Biophysical Journal 92 (9): 3159–65. DOI:10.1529/biophysj.106.099754. PMID 17293400.    ^ Galison, Peter Louis (1997). Image and Logic: A Material Culture of Microphysics. University of Chicago Press. s. 339. ISBN 0-226-27917-0.    ^ Schumann, Marc (10 Ekim 2007). "XENON announced new best limits on Dark Matter". Rice University. Erişim tarihi: 2007-10-08.    ^ Boyd, Jade (August 23 Ağustos 2007). "Rice physicists go deep for 'dark matter'". Hubble News Desk. Erişim tarihi: 2007-10-08.    ^ Zona, Kathleen (17 Mart 2006). "Innovative Engines: Glenn Ion Propulsion Research Tames the Challenges of 21st century Space Travel". NASA. Erişim tarihi: 2007-10-04.    ^ "Dawn Launch: Mission to Vesta and Ceres" (PDF). NASA. Erişim tarihi: 2007-10-01.    ^ Brazzle, J. D.; Dokmeci, M. R.; Mastrangelo, C. H. (28 Temmuz - 1 Ağustos 1975). "Modeling and Characterization of Sacrificial Polysilicon Etching Using Vapor-Phase Xenon Difluoride". Proceedings 17th IEEE International Conference on Micro Electro Mechanical Systems (MEMS). Maastricht, Netherlands: IEEE. ss. s. 737-740. ISBN 9780780382657.    ^ Staff (2007). "Powerful tool". American Chemical Society. Erişim tarihi: 2007-10-10.    ^ LeBlanc, Adrian D.; Johnson, Philip C. (1971). "The handling of xenon-133 in clinical studies". Physics in Medicine and Biology 16 (1): 105-109. DOI:10.1088/0031-9155/16/1/310.    ^ Finkel, A. J.; Katz, J. J.; Miller, C. E. (1 Nisan 1968). "Metabolic and toxicological effects of water-soluble xenon compounds are studied". NASA. Erişim tarihi: 2007-10-04.    ^ 169.44 m/s in xenon (at 0 °C and 107 KPa), compared to 344 m/s in air. See: Vacek, V.; Hallewell, G.; Lindsay, S. (2001). "Velocity of sound measurements in gaseous per-fluorocarbons and their mixtures". Fluid Phase Equilibria 185. DOI:10.1016/S0378-3812(01)00479-4.    ^ Spangler, Steve (2007). "Anti-Helium - Sulfur Hexafluoride". Steve Spangler Science. Erişim tarihi: 2007-10-04.    ^ Yamaguchi, K.; Soejima, K.; Koda, E.; Sugiyama, N (2001). "Inhaling Gas With Different CT Densities Allows Detection of Abnormalities in the Lung Periphery of Patients With Smoking-Induced COPD". Chest Journal 51: 1907–1916. DOI:10.1378/chest.120.6.1907. PMID 11742921.Kaynak: https://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/ksenon-elemetinin-ozellikleri

Karl Marx Kimdir ?

Karl Marx Kimdir ?

19. yüzyılda yaşamış filozof, politik ekonomist ve devrimci. Marx'ın ekonomi alanındaki çalışmaları, günümüzde emeği, emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın büyük bir kısmı için temel oluşturdu. Sosyoloji ve sosyal bilimleri başlatan isimlerdendir. En bilinenleri Komünist Manifesto(1848) ve Kapital (1867-1894) olmak üzere hayatı boyunca sayısız kitap yayımladı.Orta düzeyde zengin bir ailede, o tarihlerde Prusya'nın içinde yer alan Ren bölgesindeki Trier şehrinde doğan Marx, Genç Hegelcilerin felsefe düşünceleri ile ilgilendiği Bonn ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim gördü. Çalışmalarından sonra Köln'de radikal bir gazetede yazmaya ve tarihsel materyalizm üzerinde çalışmaya başladı. 1843'te diğer radikal gazetelerde yazmaya başlayacağı ve kendisinin ömür boyu dostu ve çalışma arkadaşı olacağı Friedrich Engels ile tanışacağı Paris'e taşındı. 1849'da sürgüne gönderildi ve karısı ve çocukları ile beraber toplumsal ve ekonomik hareketler hakkında teorilerini yazacağı ve olgunlaştıracağı Londra'ya taşındı. Bu süre içerisinde sosyalizm için yapılan mücadelede yer aldı ve Birinci Enternasyonal'de önemli bir figür haline geldi. Marx'ın toplum, ekonomi ve siyaset hakkındaki teorileri -bir bütün olarak Marksizm - insan toplumlarının sınıf savaşımı-üretimi kontrol eden yönetici sınıf ile üretim için gereken emeği sağlayan mülksüz bir emekçi sınıf arasındaki çatışma- ile ilerlediğini iddia etmektedir. Marx, devletlerin yönetici sınıf tarafından idare edildiğini ve devletin ortak kamu çıkarı adına hareket eder gibi yapıp yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini düşünmekte  ve daha önceki sosyoekonomik sistemler gibi kapitalizmin de kendi yıkımına ve yeni bir sistem olan sosyalizmin onun yerini almasına neden olacak iç gerilimler ürettiğini öngörmektedir. Kapitalizmin içinde burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin çalışan sınıfın siyasi zaferi ve bunun sonucu kurulacak sınıfsız bir toplum;komünizm:özgür üreticiler birliği tarafından yönetilen bir toplumun ortaya çıkacağını iddia etmektedir. Marx düşüncelerinin hayata geçmesi için etkin bir mücadele verdi; emekçi sınıfın kapitalizmin yıkılması ve sosyo ekonomik bir değişimin geçirilmesi için düzenli bir devrim hareketini yürütmek zorunda olduğunu savundu. Marx insanlık tarihindeki en etkileyici figürlerden biridir. Dünya çapında birçok entelektüel, işçi sendikaları ve siyasi parti onun temel çalışmalarından farklı biçimlerde etkilenmiştir.Çocukluğu ve İlk Eğitimi: 1818-1835Karl Marx 5 Mayıs 1818'te Heinrich Marx ve Henrietta Pressburg'un (1788-1863) dokuz çocuğunun üçüncüsü olarak dünyaya geldi. O yıllarda Prusya Krallığına ait olan Aşağı Ren Bölgesi içinde yer alan Trier'de doğdu.Yahudi olan anne tarafından dedesi Hollandalı bir hahamdı, baba tarafından şeceresi ise 1723 tarihinden itibaren büyükbabası Meier Halevi Marx tarafından üstlenilmesi ile Trier hahamlarından oluşmaktadır. Karl'ın babası, çocukken ki ismi Herschel, ailede seküler eğitim alan ilk çocuktu; avukat oldu ve ailesinin birkaç tane Moselle bağına sahip olması sayesinde görece refah içinde ve orta sınıf bir hayat standardında yaşadı.Oğlunun(Marx'ın) doğumundan hemen önce Herschel, antisemitik yasal baskılardan kurtulmak amacıyla Yidiş Herschel adının yerine Heinrich ismini alarak o sırada Almanya ve Prusya'da egemen olan protestan mezhebi olan Lütercilik'e girdi.Büyük oranda dini bir inancı olmayan Heinrich, Immanuel Kant ve Voltaire'e değer veren bir aydınlanmacıydı.Klasik bir liberal olarak daha sonra mutlak monarşi ile yönetilecek Prusya'da bir anayasa hazırlanması ve reformlar yapılması için yapılan çalışmalara destek verdi. 1815 yılında Heinrich Marx avukat olarak çalışmaya başladı; 1819 tarihinde ise ailesiyle Porta Nigra'da on odalı büyük bir eve taşındı. Hollandalı bir Yahudi olan karısı, Henrietta Pressburg, yarı-aydın bir insandı ve tüm zamanını ailesine ayırmak ve evinin temizliğinde aşırı titiz olmakla ifade edilen "yoğun bir anne sevgisi" ile yorulduğu ifade edilmektedir. Daha sonra Philips şirketini kuracak zengin bir aileye mensuptu:Anton ve Gerard Philips'ın büyük halası, Frits Philips'ın büyük büyük halasıydı. Marx'ın dayısı olan küçük erkek kardeşi Benjamin Philips (1830–1900), daha sonra Karl ve Jenny Marx'ın Londra'da sürgünde iken borçlarını ödemek için destek alacakları zengin bir banker ve sanayiciydi. Kocasının aksine Henrietta Yahudi dini inancına sadık kaldı.Karl Marx'ın çocukluğu hakkında çok az bilgi mevcuttur. 1819 yılında ağabeyi Moritz ölünce dokuz çocuğun üçüncüsü olarak ailenin en büyük oğlu oldu. Küçük Karl 1824 Ağustos'unda Lütherci bir kilisede vaftiz edildi. Yaşayan kardeşleri, Sophie, Hermann, Henriette, Louise, Emilie ve Karoline de Lütherci olarak vaftiz edildiler. Karl Marx babası Heinrich Marx tarafından on üç yaşına kadar evde eğitildi; bu yaşında babasının bir arkadaşı olan Hugo Wyttenbach'in müdür olduğu okula kayıt edildi. Wyttenbach okulunda çok sayıda liberal hümanist öğretmen çalıştırdığı için yerel muhafazakar hükümetin kızgınlığını üstüne çekti. Bu durumun sonucu olarak 1832'de okul polis baskınına uğradı ve öğrencilere siyasi liberalizmi benimsemiş edebi eserlerin dağıtıldığı tespit edildi. Bu tür eserlerin dağıtılmasını kışkırtıcı bir eylem olarak görülmesi üzerine Marx okuldayken, yetkililer kurumda bazı düzenlemeler yaptı ve çok sayıda öğretmeni değiştirdi.Ekim 1835 tarihinde 17 yaşındayken Marx felsefe ve edebiyat öğrenmek ümidiyle Bonn Üniversitesi'ne gitti; ancak, babası pratik bir meslek olarak gördüğü hukuk okumasında ısrar etti.  "Akciğer zayıflığı" diye ifade edilebilecek bir durumdan dolayı Marx 18 yaşını bitirdiğinde askerlikten muaf tutuldu. Bonn Üniversitesi'nde iken Marx, polis tarafından takibe alınmış olan bir grup siyasi radikal tarafından kurulmuş Şairler Kulübüne katıldı. Marx bir dönem eş başkanlığını yaptığı Trier Taverna Kulübü İçiciler Derneğine(Landsmannschaft der Treveraner) de katıldı. Ek olarak Marx üniversitede kavgalara da karıştı; bazıları gerçekten ciddileşti: Ağustos 1836'daki üniversitedeki Prusya Güçleri grubundan birisi ile olan düellosu gibi. İlk dönem notları iyi olmasına rağmen notları daha sonra düştü; gelişen bu durum babasının onu daha oturmuş ve disiplinli Berlin Üniversitesi'ne göndermesine yol açtı.Hegelcilik ve İlk Eylemleri:1836-18431836 yaz ve sonbaharını Trier'de geçirdikten sonra Marx öğrenimi ve hayatı hakkında daha ciddi kararlar aldı. Marx'ı çocukluğundan beri tanıyan, yönetici Prusya sınıfından eğitimli bir barones olan Jenny von Westphalen ile nişanlandı. Marx ile beraber olmak için genç bir aristokrat ile yaptığı nişanı atmasının yanı sıra etnik ve sınıf kökenlerinin farklı olmasına bağlı olarak ilişkileri toplumsal olarak kabul edilemezdi; ancak Marx nişanlısının liberal bir aristokrat olan Ludwig von Westphalen ile arkadaş oldu ve daha sonra doktora tezini ona adadı. Ekim 1836'da Marx hukuk fakültesine kaydolmak için Berlin'e gitti ve Mittelstrasse'de bir oda kiraladı. Hukuk fakültesine kaydolmasına rağmen felsefeye hayrandı ve "felsefe olmaksızın hiç bir şeyin tamamlanamayacağını" düşündüğü için bu iki disiplini bir şekilde birleştirme yolu aradı. Marx Avrupa'da felsefe çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılan yeni ölmüş Alman filozof [[G. W. F. Hegel]'in düşünceleri ile ilgilenmeye başladı. Marx, Hegel'in düşüncelerini tartışan Doktor Kulübü (Doktorklub) isimli bir öğrenci grubuna katıldı ve onların aracılığıyla 1837 yılında Genç Hegelciler olarak bilinen radikal düşünürlerden oluşan bir grup ile tanıştı; grup, Ludwig Feuerbach ve Bruno Bauer'in etrafında Marx, Marx'ın yakın bir arkadaşlık geliştireceği Adolf Rutenberg ile bir araya geldiler. Marx gibi genç Hegelciler de Hegel'in metafizik öngörülerini eleştirirken sol bir perspektiften mevcut toplum, siyaset ve dini eleştirmek için Hegel'in diyalektik yöntemini geliştirdiler. Marx'ın babası Mayıs 1838'de öldü; bu aile için ciddi bir gelir kaybı anlamına da geliyordu. Marx duygusal olarak babasına çok yakındı ve ölümünden sonra babasının anısına çok saygı gösterdi.1837 itibarıyla, Marx, hiç biri yaşarken yayımlanmamış olmasa da hem edebi hem de edebiyat dışı konularda yazıyordu; kısa bir roman;Akrep ve Felix, bir oyun, Oulanem, ve Jenny von Westphalen'e ithaf edilen bir dizi aşk şiiri. Marx bir süre sonra sadece belli bir konuya odaklanmak amacıyla, içinde İngilizce ve İtalyanca öğrenmek, sanat tarihi ve Latin klasiklerinin çevrilmesi de olan diğer ilgi alanları ile beraber edebiyattan vazgeçti. 1840'ta Bruno Bauer ile beraber Hegel'in Din Felsefesi eserini düzenlemeye başladı. Marx aynı tarihlerde 1841 tarihinde bitireceği Demokritos'çu ve Epikür'cü Doğa Felsefeleri Arasında Fark isimli doktora tezini yazmaya da başladı. Bu tez "Marx'ın felsefi bilginin teolojiye üstün olduğunu göstermek için ortaya koyduğu cesur ve özgün bir eser olarak" yorumlanmıştı: çalışma, özellikle Berlin Üniversitesi'nin muhafazakar profesörleri arasında ihtilafa neden oldu. Marx bunun üzerine tezini onu 1841 Nisan'ında doktora ile ödüllendirecek olan daha liberal Jena Üniversitesi'ne sunmaya karar verdi. Marx ve Bauer ateist oldukları için, Mart 1841'de Archiv des Atheismus (Ateist Arşiv) isimli bir yayın için planlar yapmaya başladılar, ancak bu çalışma her hangi bir eser ortaya çıkarmadı. Temmuz ayında Marx ve Bauer Berlin'den Bonn'a bir yolculuk yaptılar. Orada sarhoş olmaktan, kilisede kahkaha ile gülmeye ve şehirde eşek turu atmaya kadar skandal sayılabilecek herşeyi yaptılar.Marx akademik bir kariyer planlamasına rağmen hükümetin klasik liberalizme ve Genç Hegelciler'e karşı artan tepkisi nedeniyle bu seçeneğin önü tıkanmıştı. Sosyalizm hakkındaki ilk fikirlerini ve ekonomiye artan ilgisini yazacağı radikal bir gazete olan Rheinische Zeitung ("Rhineland News") gazetecilik yapmak üzere Marx 1842'de Köln'e gitti. Hem sağ kanat Avrupa hükümetlerini hem de liberal ve sosyalist hareketler içindeki çeşitli kişileri etkisiz ve üretkenlik karşıtı olmaları nedeniyle eleştirdi.Gazete, her baskıdan önce zararlı içerik açısından kontrol eden Prusya Sansür Kurulu'nun dikkatini çekti; Marx bu konuda şöyle yakınmıştı:"Gazetemiz öncelikle polisin denetiminden geçmek zorundaydı ve eğer polisin burnu Hristiyanlık veya Prusya aleyhine bir koku alırsa, gazetenin basılmasına izin verilmiyordu." Rheinische Zeitung, Rusya monarşisini çok sert biçimde eleştiren bir makale yayınlayınca Çar I. Nikolay gazetenin yasaklanmasını istedi; Prusya hükümeti 1843'de bu isteğe uydu.  Yedi yıllık nişanlılıktan sonra 19 Haziran 1843'de Marx, nişanlısı Jenny ile Kreuznach'da bir Protestan kilisesinde evlendi.Komünist dönem Paris:1843-1845Marx, Alman ve Fransız radikalleri bir araya getirmek için Alman sosyalist Arnold Ruge tarafından kurulan yeni radikal sol bir gazetenin Deutsch–Französische Jahrbücher (Alman-Fransız Yıllıkları)'nın eş editörü oldu. Gazete Paris, Fransa'da yayımlanıyor olması nedeniyle, Marx ve karısı Ekim 1843'te buraya taşındı. Vaneau Caddesi 23 numarada Ruge ve karısı ile kömünal bir yaşam sürmenin sonucunda şartları dayanılmaz buldular; kızları Jenny'nin 1844'te doğumu üzerine başka bir yere taşındılar. Hem Fransa hem de Almanya'dan yazarlar için bir cazibe merkezi olmayı amaçlayan Jahrbücher, bir yazar hariç sadece Alman yazarlar tarafından desteklendi; sürgün Rus anarşist komünist Mikhail Bakunin. Marx bu çalışmaya iki makalesini verdi: "Hegel'in Hak Felsefesinin Eleştirisine Katkıya Giriş" ve "Yahudi Sorunu Üzerine," ikinci makalesi onun proleteryanın devrimci bir güç olduğuna dair düşünceye girişini ve komünizmi daha çok sahiplendiğini göstermektedir. Sadece tek bir sayı yayımlanır, ancak görece olarak başarılı olmuştur, bunu da büyük ölçüde Heinrich Heine'ın Bavyera Kralı I. Ludwig hakkında yazdığı satir dizelerinin Alman devletleri tarafından yasaklanması ve ithal edilen nüshaların alıkonulmasına borçluydu; Ruge ne yazık ki diğer sayılar için para sağlamayı reddetti böylece Marx ile olan arkadaşlığı da sona ermiş oldu. Gazetenin çökmesinden sonra, Marx geride kalan sansürlenmemiş tek radikal Alman gazetesi için yazmaya başladı; Vorwärts (İleri!). Paris'te kurulu olan gazete, işçi ve sanatçılardan oluşan gizli bir ütopyacı sosyalist grup olan Adalet İçin Birlik tarafından destekleniyordu. Marx bazı toplantılarına katılsa da, gruba girmedi.  Vorwärts! gazetesinde, Marx, Avrupa'da etkili olan liberal ve diğer sosyalistleri eleştirirken kendisinin Hegel ve Feuerbach'ın görüşlerine bağlı olan diyalektik materyalizm hakkındaki düşüncelerini yeniden gözden geçirdi.28 Ağustos 1844'te, Marx, ömür boyu sürecek bir arkadaşlık kuracağı Alman sosyalist Friedrich Engels ile Café de la Régence'de tanıştı. Daha önce bir sefer 1842 yılında Marx'ın çıkardığı Rheinische Zeitung gazetesinin ofisinde karşılaşmışlardı.[68]Engels, Marx'ı, tarihteki son devrim için işçi sınıfının en uygun güç ve araç olduğunu ikna etmek için en son basılan eseri olan 1844 Yılında İngiltere'de İşçi Sınıfının Koşulları'nı gösterdi. Bu tanışmanın sonunda Marx ve Engels, Marx'ın eski arkadaşı Bruno Bauer'in felsefi düşünceleri ortak biçimde eleştirmeye başlamışlardı. Bu eleştirilerin sonucu ortaya çıkan eser Kutsal Aile, 1845 yılında yayımlandı. Bauer'i eleştirmesine rağmen, Marx, Genç Hegelciler Max Stirner ve Ludwig Feuerbach'ın görüşlerinden ileri derecede etkilenmişti, ancak sonunda Marx ve Engels, Feuerbachçı materyalizmin de üstesinden geldiler.Paris'te Vanneau caddesi 38 numarada oturduğu süre boyunca (Ekim 1843'ten Ocak 1845'e kadar) Marx yoğun biçimde siyasal iktisat: (Adam Smith, David Ricardo, James Mill vb.) Fransız sosyalistleri (özellikle Claude Henri de Saint Simon ve Charles Fourier) ve Fransa tarihi çalıştı. Siyasal iktisat Marx'ın ömrünün sonuna kadar sürdüreceği bir çalışma alanı ve üç ciltlik dev eseri Kapital'in hazırlanmasına neden oldu. Marksizm genel olarak üç büyük alandan etkilenmiştir - Hegel diyalektiği, Fransız ütopyacı sosyalizmi ve İngiliz iktisat bilimi. Marx'ın Hegel'in diyalektiği üzerindeki çalışmalarıyla beraber bu süre boyunca Paris'te yaptığı çalışmalar Marksizmin(ya da Marx'ın ifadesiyle siyasal iktisatın) tüm ana öğeleri 1844 sonbaharında ortaya çıkmıştı. Marx, her insan gibi günlük uğraşılardan ve bunlara ek olarak radikal bir gazetenin editörlüğünün gerekli kıldığı özel taleplerden ve günlerde her an bir halk devrimi olma ihtimalinden dolayı kendisinden beklenen siyasal parti çalışmalarını yönlendirme zorunluluğundan dolayı siyasal iktisat çalışmaktan uzaklaşsa da her zaman bu çalışmasına geri döndü. Marx "kapitalizmin iç işleyişini anlamak" için araştıyordu.Marksizmin genel hatları 1844'ün sonlarında Marx'ın zihninde oluşmuştu. O sırada dünya siyasal iktisadına dair Marksist düşüncenin bir çok unsuru detaylı olarak çalışılmıştı. Ne var ki Marx kafasındaki yeni ekonomik teoriyi daha da netleştirmek için kendisinin ekonomiye dair bütün görüşlerini kağıda dökme ihtiyacı vardı. BU dönemde Marx 1844 Elyazmaları isimli eserini yazdı. Bu çalışma sayısız konuyu içeriyordu;yabancılaşmış emek de dahil. Ancak, 1845 baharıyla birlikte kendisinin süregiden kapitalizm, sermaye ve siyasal ekonomi çalışması Marx'ı -bilimsel sosyalizm- diye adlandırılan dünyanın tamamen materyalist bir görüşle ele alınmasına ihtiyaç duyan yeni bir siyasal ekonomi teorisine doğru gittiği düşüncesine yönlendirdi.1844 Elyazmaları Nisan ve Ağustos 1844 tarihleri arasında yazıldı. Sonuçta Marx, bu eserin Ludwig Feuerbach'ın düşüncelerinden etkilenmiş olduğunu fark etti. Tarihsel materyalizm doğrultusunda Feuerbach felsefesinden bir kopuş yaşamaya ihtiyaç duyduğunu fark etti. Böylece bir yıl sonra, Nisan 1845'te, Paris'ten Brüksel'e taşındıktan sonra, 11 taneden oluşan Feuerbach Üzerine Tezler'ini yazdı. Feuerbach Üzerine Tezler özellikle 11.Tez ile bilinir: "Filozoflar bugüne kadar değişik yollarla sadece dünyayı yorumlamaya çalıştı; artık onu değiştirme zamanı geldi". Bu eserde Marx, materyalizmi çok fazla düşünceye esir olmak ile, idealizmi tamamen pratiği teoriğe indirgemekle, felsefeyi gerçek fiziksel etkinlik ve uygulamaların dışında kalmakla eleştirdi. Bu tarihsel materyalizme ilk göz kırpmasıydı, dünya düşüncelerle değil gerçek, fiziksel çalışma ve uygulamalarla değişiyordu. 1845'te, Prusya kralının ricası üzerine, Fransa hükümeti, İçişleri Bakanı François Guizot'nın bizzat Marx'ı Fransa'dan gitmesini istemesi ile, Vorwärts! gazetesi kapatıldı. Marx bunun üzerine Paris'ten Brüksel'e geçti.Brüksel: 1845–1847Fransa'da kalması istenmeyen, Almanya'ya gidemeyen Marx, 1845 Şubat ayında Belçika'da Brüksel'e iltica etmeye karar verdi. Ancak, Brüksel'de kalabilmesi için Marx'ın günlük politik konularla ilgili olarak hiç bir şey yayımlamama sözü vermesi gerekti. Brüksel'de, içlerinde Moses Hess, Karl Heinzen, ve Joseph Weydemeyer'in de olduğu diğer sürgün sosyalistlerle bir araya geldi ve en sonunda, Nisan 1845'te Marx'ın yanına gelmek için Almanya Barmen'den Brüksel'e geldi. O sırada giderek artan sayıda Adalet İçin Birlik grubu üyesi insan da Brüksel'de kendine bir yer arıyordu. Daha sonra İngiltere Manchester'den Engels'in uzun süredir arkadaşı olan Mary Burns Engels'le birlikte olmak için Brüksel'e geldi. 1845 Temmuz'unun ortasında Marx ve Engels İngiltere'de sosyalist bir hareket olan Çartizm (Chartism) liderlerini ziyaret etmek için Brüksel'den ayrılıp İngiltere'ye gittiler. Bu Marx'ın İngiltere'ye ilk seyahatiydi ve Engels bu seyahat için en uygun rehberdi. Engels Kasım 1842'den itibaren 1844 Ağustos'una kadar 2 yıl boyunca Manchester'da yaşamıştı. Engels İngilizce öğrenmekle kalmamış, Çartist liderlerle yakın bir ilişki geliştirmişti. Ayrıca, Engels bir çok Çartist ve sosyalist İngiliz gazetesi için muhabirlik yapıyordu. Marx, bu seyahati Londra ve Manchester'da farklı kütüphanelerde çalışma yapabileceği iktisat kaynaklarını incelemek için bir fırsat olark kullandı.Engels ile birlikte Marx kendisinin tarihsel materyalizm kavramını en iyi şekilde ifade ettiği düşünülen kitabı olan Alman İdeolojisini yazdı. Bu çalışmasında Marx, felsefi anlamda idealizmden beslenen hem Feuerbach, Bruno Bauer, Max Stirner ve geri kalan tüm Genç Hegelciler ile ve hem de Karl Grun ve diğer "doğru sosyalistlerle" bağlarını kopardı. Alman İdeolojisinde Marx ve Engels, tarihteki tek dönüşüm gücü olarak materyalizme dayanan kendi felsefelerini tamamladılar.Alman İdeolojisi mizahi satirik bir formda yazılmıştır. Ancak bu mizahi form bile bu eseri sansüre uğramaktan kurtaramadı. Diğer bir çok eseri gibi Alman İdeolojisi de Marx'ın yaşadığı süre içinde basılamadı ancak 1932 yılında basılabildi.Alman İdeolojisi tamamlandıktan sonra Marx, "bilimsel materyalist" felsefeden kaynaklanarak hareket eden gerçek bir "devrimci proleter bir mücadelenin" "teori ve taktiklerini" değerlendiren kendi pozisyonunu ortaya koymak amacıyla hazırladığı çalışmasına döndü. Bu çalışma ütopyacı sosyalistlerle Marx'ın kendi bilimsel sosyalist felsefesi arasında farkı ortaya koymayı amaçlıyordu. Ütopyacıların insanların belli bir zamanda sosyalist harekete katılması için ikna edilmesi gerektiğine inandıkları, insanların başka bir inanca geçmesi için insanın ikna edilmesi gerektiği yöntemiyle, sırada, Marx insanların bir çok durumda kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda davranmaya eğilimli olduklarının farkındaydı. Bu nedenden dolayı, bir sınıfın en temel maddi çıkarına dönük bir büyük çağrı ile bir sınıfa (burada işçi sınıfı) yapılacak çağrı bir devrim yapmak ve toplumu değiştirmek için sınıfın büyük bir kısmını harekete geçirmek en iyi yol olacaktı. Bu cümle Marx'ın planladığı yeni kitabın yazılma amacıydı. Ne var ki el yazması hükümetin sansüründen geçmesi nedeniyle Marx kitabın adını Felsefenin sefaleti olarak belirledi (1847) ve bu ismi Fransız anarko-sosyalist Pierre-Joseph Proudhon'un yazdığı Sefaletin felsefesi (1840) isimli kitabında ifade edilen "küçük burjuva felsefesi" bir yanıt olmasını istediği için önerdi.Bu kitaplar Marx ve Engels'in en çok tanınan eserleri, o tarihten beri Komünist Manifesto olarak bilinen bir siyaset kitapçığı olan eserleri için bir altyapı oluşturdu. 1846 yılında Brüksel'de yaşarken Marx gizli radikal organizasyon Adalet İçin Birlik ile çalışmaya devam etti. Yukarıda da belirtildiği gibi Marx, Birlik'in bir işçi sınıfı devrimi meydana getirebilecek şekilde kitlesel bir hareket olarak Avrupa çapında işçi sınıfını hareket geçirmek için ihtiyaç duyulan çeşitte radikal bir organizasyon olduğunu düşündü. Ne var ki işçi sınıfını kitlesel bir hareket geçirmek için organize etmek gerekiyordu, Birlik, "gizli" veya "yeraltı" çalışmasına devam etmek ve görünürde siyasi bir parti olarak çalışmak zorundaydı. Birlik üyeleri bu yaklaşıma ikna oldular. Haziran 1847'de Adalet için Birlik kendi üyeleri ile doğrudan işçi sınıfını hedef alan yeni bir açık "yer üstü" yapılanması doğrultusunda yeniden organize oldu. Bu yeni açık siyasal topluluk Komünist Birlik olarak isimlendirildi. Marx ve Engels'in ikisi birden bu yeni yapının programının ve organizasyon ilkelerinin belirlenmesinde görev aldı.1847'nin sonlarında Marx ve Engels en ünlü çalışmaları olacak eseri yazmaya başladılar - Komünist Birlik için bir eylem programı. Aralık 1847 ile Ocak 1848 arasında Marx ve Engels tarafından birlikte yazılan Komünist Manifesto ilk olarak 21 Şubat 1848 tarihinde basıldı.[ Komünist Manifesto yeni Komünist Birlik'in ilkelerini ortaya koydu. Artık gizli bir topluluk olmadıkları için ilkelerini kamuya açık hale getirmek istediler. Kitapçığın açılış cümleleri Marksizmin temel düşüncesini ifade etmektedir: "Bugüne kadar mevcut toplumların tarihi sınıf savaşlarının tarihidir." Kitap Marx'ın, burjuva (zengin orta sınıf) ve proleterya (endüstriyel işçi sınıfı) arasında giderek büyüdüğünü iddia ettiği çıkar çatışmasının ortaya çıkardığı antagonizmaları incelemektedir. Buradan hareket eden Manifesto, Komünist Birlik'in o dönemdeki diğer sosyalist ve liberal siyasal partilerden farklı olarak kapitalist toplumu ortadan kaldırıp onun yerine sosyalist toplumu getirmek amacıyla proleteryanın çıkarları doğrultusunda hareket edeceğini ortaya koymaktadır.Aynı yılın sonuna doğru(1848), Avrupa 1848 Devrimleri olarak bilinen bir dizi protesto, ayaklanma ve genellikle şiddet dolu karışıklıklar yaşadı. Fransa'da, 1848 Fransa devrimi, monarşi yönetimini devirdi ve İkinci Fransa Cumhuriyeti'ni kurdu. Marx bu tür durumlarda maddi yardım sağlıyordu; o dönemde babasının ölümünden dolayı 6000 veya 5000 Frank gibi önemli bir yekünü olan mirasın üçte biri ile devrimci bir harekete geçmeyi düşünen Belçikalı işçileri silahlandırmak için harcadı. Bu iddialar gerçekleşmese bile, Belçika Adalet Bakanlığı onu tutuklamak üzere suçladı; yeni bir cumhuriyet hükümetine sahip olduğu için güvende olacağını düşündüğü Fransa'ya kaçmak zorunda kaldı. Köln:1848-1849Paris'e geçen Marx, Komünist Birlik'in merkezini buraya aldı ve orada yaşayan farklı Alman sosyalistlerle Alman İşçiler Kulübünü kurdu. Devrimin Almanya'ya sıçramasını umut ederek 1848 yılında Marx Almanya'daki Komünist Partinin Talepleri başlıklı bir el ilanı dağıttığı Köln'e geri döndü, bu bildiride Komünist Manifesto'da yer alan 10 maddeden sadece dört tanesini dile getirdi çünkü o dönemde Alman burjuvazisinin proleterya tarafından iktidardan indirmeden önce burjuvazinin Almanya'da güçlü feodalizmi ve monarşiyi iktidardan indirmesi gerektiğine inanıyordu. 1 Haziran tarihinde, Marx günlük bir gazete çıkarmaya başladı; Neue Rheinische Zeitung, gazetenin finansmanı babasında kalan mirastan arta kalan ile yapılıyordu. Kendi Marksist yorumu ile Avrupa'dan gelen haberlerin düzenlenmesi için Marx baş yazar ve baskın editoryal güç olarak yer alıyordu. Komünist Birlik'ten diğer üyelerin katkılarına rağmen Engels'in ifadesi ile gazete "Marx'ın küçük bir diktatörlüğü" olarak kaldı.Gazetenin editörü olarak Marx ve diğer devrimci sosyalistler düzenli olarak polis baskısına uğruyor ve Marx değişik nedenlerden dolayı kovuşturuluyor, her seferinde de aklanıyordu. Bu sırada Prusya'da demokratik parlamento düştü ve kral, IV. Friedrich Wilhelm, solcu ve diğer devrimci kişilerin ülkeyi terk etmesini sağlayacak düzenlemelere girişen yeni bir kabine oluşturdu. Sonuç olarak, Neue Rheinische Zeitungkapatıldı ve Marx 16 Mayıs tarihinde ülkeyi terk etme emri aldı. Marx Paris'e döndü, o sırada Paris'te de ciddi bir karşı devrim dalgası ve kolera salgını vardı ve kendisini bir tehdir olarak gören polis tarafından şehri terk etmesi istendi. O sırada dördüncü çocuklarına hamile olan karısı Jenny ile 1849 Ağustos'unda mülteci olarak Londra'ya gitti. Londra'daki YaşamıAğustos 1849'da ömrünün sonuna kadar kalacağı Londra'ya yerleşti. Dolayısıyla Komünist Birlik merkezi de Londra'ya taşınmış oldu. Ancak, 1849-1850 kışında, Komünist Birlik içinde August Willich ve Karl Schapper'in başını çektiği bir grup Komünist Birlik'in başını çekeceği acil bir ayaklanma talebinde bulundu. Willich ve Schapper bu şekilde ayaklanmanın ateşinin yakılmasının tüm Avrupa'ya yayılacak bir devrime yol açacağını savunuyordu. Marx ve Engels böylesine plansız bir ayaklanmanın Komünist Birlik için bir macera ve intihar olacağını savundu. Schapper/Willich hizbi tarafından tavsiye edilen böylesine bir ayaklanma kolaylıkla Avrupa hükümetlerinin polis ve silahlı güçleri tarafından bozguna uğratılabilirdi. Bu Marx'a göre Komünist Birlik için her şeyin sonu anlamına gelebilirdi. Marx, toplumdaki değişimlerin, 'bir avuç insanın' isteği ve çabasıyla bir gecede gerçekleşemeyeceğini savunuyordu. Tersine bu değişimler, toplumun bilimsel olarak ekonomik şartlarının incelenmesi ve toplumsal gelişimin farklı safhaları doğrultusunda devrime doğru hareket ettirilmesi ile sağlanıyordu. Gelişimin bu aşamasında (1850 yılı), 1848 yılında tüm Avrupa çapında yaşanan devrimlerin mağlup edilmesini takiben, Marx, özgür seçimler doğrultusunda anayasal bir cumhuriyet kurulması ve tüm erkeklere oy hakkı verilmesi gibi yönetim reformları talepleri konularında feodal aristokrasiyi yenmek için yükselen burjuvanın ilerlemeci öğeleri ile işçi sınıfının işbirliği yapması konusunda Komünist Birlik'in teşvik edici olması gerektiğini düşünüyordu. Diğer bir ifade ile işçi sınıfı işçi sınıfı ajandasını ve işçi sınıfı devrimini gerçekleştirmeden önce burjuva devriminin başarıya ulaşması konusunda burjuva ve demokratik güçlere katılmalıydı. Komünist Birlik'i ortadan kalkmasına neden olacak kadar bir mücadeleden sonra Marx'ın düşünceleri galip geldi ve bunun üzerine Willich/Schapper grubu Komünist Birlik'ten ayrıldı. Bu sırada Marx sosyalist Alman İşçilerinin Eğitim Derneği ile yoğun biçimde ilgilendi. Dernek toplantılarını Londra'nın merkezi bölgelerinden Soho'da yapıyordu. Bu organizasyon da Marx'ı ve Schapper/Willich'i takip edenler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Konu başlıkları Komünist Birlik içindeki tartışma başlıklarının aynıydı. Marx, ne var ki, bu dernekte Schapper/Willich grubuna karşı olan mücadeleyi kaybetti ve 17 Eylül 1850, tarihinde dernekten istifa etti. New York Tribune İçin YazmasıLondra'da Marx kendisini tamamen işçi sınıfının devrim organizasyonu çalışmasına verdi. İlk yıllarında ailecek inanılmaz bir yoksulluk içinde yaşadılar. Ana gelir kaynağı, gelirini aile şirketinden elde eden Engels'in sağladığı paraydı. Daha sonra Marx ve Engels birlikte dünyada değişik ülkelerdeki 6 gazeteye yazmaya başladı: İngiltere, ABD,Prusya, Avusturya ve Güney Afrika. Marx'ın muhabirlik çalışmasının esas kısmını New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa temsilcisi olarak yaptıkları meydana getirmiştir. İlk yıllarda Marx kendi gazetesi veya kendi felsefesine sempati duyan işverenlerin ona editörlüğünü yaptırdığı gazeteler aracılığı ile işçi sınıfından büyük kitlelerle iletişim kurabiliyordu. Ancak Londra'da kendi gazetesini kurma sermayesi yoktu ve bu işe sermaye yatıracak insanları bulamıyordu. Dolayısıyla Marx New York Tribune ve benzeri burjuva gazetelerine makalaleler yazarak kamuoyu ile iletişim kurmaya çalıştı. İlk başta Marx'ın makalelerini Wilhelm Pieper Almanca'dan İngilizce'ye çeviriyordu. Zaman içinde Marx tercümeye gerek duyulmayacak biçimde İngilizce makale yazmaya başladı.New York Daily Tribune New York şehrinde Horace Greeley tarafından Nisan 1841 tarihinde kurulmuştu. Marx'ın ana iletişim kişisi Charles Dana'ydı. Daha sonra, 1868'te, Charles Dana rakip bir gazete olan New York Sun da editör olmak üzere gazeteyi bırakacaktı. Ancak, gene de Charles Dana Tribune gazetesinin editör kadrosunda kalmaya devam etti.Tribune ile ilgili bir çok unsur gazeteyi Marx'ın Atlantik ötesinde sempatik bir kitleye ulaşmasına yardım etmesi bakımından mükemmel bir araç haline getiriyordu. Gazetenin maliyeti için fon bulması onun çok ucuz satılmasını sağlıyordu: 2 sent. Ayrıca ABD'deki işçi sınıfının çoğunluğu tarafından beğeniliyordu. 50.000 lik tirajı ile ABD'de en yaygın dağıtılan gazeteydi. Editöryal olarak, Tribune Greeley'nin kölelik karşıtı görüşlerini yansıtıyordu. Tüm bu özelliklerin yanı sıra gazetenin okurları işçi sınıfının ilerlemeci kesiminden gözüküyordu. Marx'ın New York Tribune için ilk makalesi İngiltere parlamento seçimleri hakkındaydı ve 21 Ağustos 1852 tarihinde gazetede yayınlandı.Marx New York Tribune gazetesinin Avrupa'da çalıştırdığı gazetecilerden biriydi. Ne var ki, 1850lerin sonunda yaşanan kölelik krizi ve 1861'de patlak veren Amerikan İç Savaşı, ABD kamuoyunun Avrupa ile ilgili konulara ilgisini azalttı. Bu nedenden dolayı Marx, çok erken tarihlerde kölelik krizi ve o zaman ki "devletler arası savaş" hakkında çok erken yazmaya başladı.Marx New York Daily Tribune gazetesi için gazetenin editöryal politikasının "ilerici" olduğunu düşündüğü sürece makaleler yazmaya devam etti. Ne var ki, the departure of Charles Dana'nın 1861'in sonlarında gazeteden ayrılması ve bunun doğal sonucu olarak yeni editörler kurulu yeni bir politika getirdi. Gazete artık tamamen "kölelik karşıtı" değildi. Kuzey ve Güney arasında Güney'in kölelik görüşlerine hak veren bir barış yapılmasını savunuyordu. Marx bu yeni politik pozisyona karşı çıktı bunun sonucu olarak 1863'te Tribune gazetesinden istifa etmeye zorlandı 1850-1857 arası düşünsel gelişim ve eserleriLouis Bonaparte'in 18 Brumaire'i1851 Aralık ayı ile 1852 Mart ayı arasında, Marx, zafer kazanan proleteryanın burjuva devletini yıkmak zorunda olduğu iddiasını desteklediği tarihsel materyalizm, sınıf mücadelesi ve proleterya diktatörlüğü kavramlarını daha geniş biçimde açıkladığı 1848 Fransız devrimi üzerine bir çalışma olan Louis Bonaparte'in 18 Brumaire'i isimli kitabını yazdı. Devrim ve Ekonomik kriz ilişkisi1850ler ve 1860lar aynı zamanda, bazı akademisyenlere göre idealist, Hegelci Genç Marx'ın sonradan daha bilimsel bir zihinle Olgun Marx'ın yazacağı eserlerine giden yolu katettiği yıllardır. Bu ayrım genellikle Yapısalcı Marksizm okulu tarafından dile getirilmekte, ve diğer akademisyenlerin böyle bir durumun varolduğuna katıldıkları anlamına gelmemektedir. 1848 ile 1849 yıllarındaki devrimler Marx ve Engels için büyük birer deneyim olmuştu. Her ikisi de 1848 devrimci ayaklanması gibi tarihsel olayların açıklanabilmesi için kendilerinin tarihin akışının ekonomik okumasının tek geçerli yol olduğundan emin oldular. 1848'den bir süre sonra Marx ve Engels yeni bir ekonomik çökme olmadan yeni bir devrimci ayaklanma olmayacağını düşünmeye başladılar. Toplumda yeni bir devrimci ayaklanma olması için bir ekonomik resesyonun gerekli olup olmadığı Marx ve diğer devrimciler tarafından sorgulanmaya başladı. Marx diğer devrimcileri maceraperetlikle suçladı çünkü onların bir toplumdaki mevcut durumun ekonomik gerçekliklerini dikkate almaksızın sadece devrimcilerin güçlü devrim arzuları ile oluşturacakları gergin hava ile devrimin olabileceğine dair bir inançları vardı.1852 yılında ABD'de yaşanan ekonomik çöküntü Marx ve Engels'e ABD'de bir devrimci ayaklanmanın çıkıp çıkmayacağını düşündürttü. Ancak ABD ekonomisi klasik bir devrim için çok gençti. Batı bölgesi her zaman başka ülkelerde ciddi sorunlara yol açabilecek kitlelerin sevk edilmesi için bir boşaltma vanası görevi gördü. O yıllarda ülkelerin ekonomileri henüz diğer ülkelerin sınırlarında olumsuz etkileri durdurabiliyordu. Ancak 1857 Paniği olarak bilinen büyük ekonomik kriz ABD'de de başlayıp tüm dünyayı sardı. 1857 Paniği ilk gerçek anlamda küresel ekonomik krizdi. Marx 1844 yılından beri on üç yıldır ara verdiği ekonomi çalışmalarına dünyada olup biteni çok daha derinlemesine anlayabileceğini düşünerek geri döndü.1857 sonrası çalışma ve eserleri GrundrisseArka arkaya yaşanan işçi devrim ve hareketlerinin başarısızlık ve hayal kırıklıkları nedeniyle, Marx kapitalizmi derinlemesine anlamaya karar verdi ve British Museum'in okuma odasında siyasal iktisatçıların eserleri ve iktisadi veriler üzerinde çalışmak ve yorumlamak çok uzun saat ve günler geçirdi. 1857 sonunda sermaye, özel mülkiyet, ücretli emek, devlet, dış ticaret ve dünya ticareti hakkında elinde 800 sayfa tutan bilgi notu ve kısa denemeleri olmuştu; bu notlar Siyasal İktisadın Eleştirisinin Ana Hatları adıyla 1939 yılına kadar basılana kadar gün yüzüne çıkmadı.Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı1859 yılında Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, isimli ilk ciddi iktisat çalışmasını yayınladı. Bu eserin, üç cilt olarak daha sonraki bir tarihte yayınlama niyetinde olduğu Kapital'in girişi olması amacındaydı. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabında, Marx, David Ricardo tarafından savunulduğu gibi emek değer teorisini kabullenmektedir, ancak Ricardo metalar ölçeğinde kullanım değeri ve değer arasında bir ayrım çizerken kullanım değeri ve değer arasındaki gerçek ilişkiyi hiç bir zaman tanımlayamadı. Marx'ın kitabında ortaya koyduğu kanıtlara dayalı mantık yürütme açık bir biçimde kullanım değeri ve ekonomik değer arasındaki gerçek ilişkiyi ortaya koydu. Aynı zamanda kapitalist ekonomide para döngüsü ve para için gerçekten bilimsel bir teori ortaya koydu. Bunlardan dolayı, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı yayınlandığında büyük bir heyecan dalgası yarattı. Kitap satışa çıkar çıkmaz çok hızlı biçimde tükendi.Artı-Değer TeorileriArtı-Değer Teorileri (Almanca: Theorien über den Mehrwert) Karl Marx, tarafından Ocak 1862 ve Temmuz 1863 tarihleri arasında oluşturulmuş el yazmalarından meydana gelmektedir. Kitap esas olarak 1750'lerden beri tartışılan Almanca Mehrwert (artı-değer) kavramı hakkındaki teorilerle ilgilenmekte, servet oluşumu hakkında İngiliz, Fransız ve Alman siyasal iktisatçıların özellikle David Ricardo ve Adam Smith'in görüşlerini eleştirel olarak incelemektedir. Artı-Değer Teorileri kitabı genellikle Kapital'in 4.cildi olarak kabul edilmekte ve iktisadi düşüncenin tarihinde ilk kapsamlı eserlerden biri olarak görülmektedir. Birinci Enternasyonel1864 yılında , Marx Uluslararası Emekçiler Birliği (diğer bilinen adıyla Birinci Enternasyonel)'e katıldı,[ ve yönetimine seçildi. Bu organizasyonda Marx, Mikhail Bakunin'in (1814–1876) başını çektiği anarşist kanat ile mücadele içindeydi. 1872'de gerçekleşen Birinci Enternasyonel'in 4.kongresi olan Lahey Kongresi'nde Bakunin'in Marx'ın fikirlerini "otoriter" olarak değerlendirmesiyle iki grup arasında büyük çekişmeler yaşanmış, sonunda Bakunin ve anti-otoriter çevreler kongreden ihraç edilmiştir. Mücadeleden Marx galip çıksa da, 1872 yılında Marx'ın da desteklediği biçimde örgüt merkezinin Londra'dan New York'a taşınma kararı Enternasyonel'in güç kaybetmesine neden olmuştur. Das Kapital 1.Cilt1867'de dev çalışması, kapitalist üretim sürecini analiz ettiği Kapital'in ilk cildi yayımlanır. İkinci ve üçüncü cildi üstünde çalışmalarını sürdürür ancak bu ciltler ölümünden sonra Engels tarafından yayımlanabilecektir. Burada Marx, Thomas Hodgskin'in düşüncelerinden etkilenerek geliştirdiği emek değer teorisini ayrıntılara inerek anlatmaktadır. Marx, Kapital'de birden çok kere Hodgskin'in "takdiri hakeden" dediği Sermayenin Talepleri Karşısında Emeğin Savunulması isimli eserinden alıntılar yaptığını yazmaktadır. Hatta Marx modern kapitalist üretim sürecinde emeğin yabancılaşmasını Hodgskin'in tanımladığını aktarmaktadır. "Bireysel emeğin artık doğal bir ödülü yok. Her emekçi bütünün sadece, tek başına anlamı yada kullanım alanı olmayan bir parçasını üretmekte ve emekçinin kendini kıyaslayabileceği ve 'bu benim üretimim, bunu kendime ayırıyorum' diyebileceği hiç bir şey ortada bulunmamaktadır." Kapital'in ilk cildinde Marx, kar oranının düşmesine ve endüstriyel kapitalizmin çöküşüne neden olacağını tartıştığı artı değer ve sömürü kavramlarını da anahatlarıyla ortaya koymaktadır. 1871'in sonbaharında Kapital'in Almanca birinci baskısı tamamen satılmış ve ikinci baskısına geçilmişti. Kapital'in Rus dilinde basımı için yoğun talep 27 Mart 1872'de kitabın Rusça 3000 kopya basılmasına neden oldu. Fransa'da İç SavaşFransa'da İç Savaş Karl Marx tarafından Enternasyonal'in genel kuruluna gönderilme amacıyla Nisan-Mayıs 1871'de yazılan kitaptır.Haziran 1871'de basılmış, 1872 yılında yaygın bir basımla birçok dile çevrilmiş Avrupa ve ABD`de yayımlanmıştır. Gotha Programı'nın EleştirisiMarx'ın sağlığı hayatının son on yılında gittikçe bozulmaya başladığı için önceki yıllarda gösterdiği üretkenliği sağlayamadı. 1875'te yayımlanan Gotha Programı'nın Eleştirisi devrim stratejisi, proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden komünizme geçiş ve işçi sınıfı partisi konularını ele alır. Bu kitapta, "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre" prensibinin komünist toplumun sloganı olması gerektiğini beyan eder.Ölümünden Sonra Basılan ve Düzenleme Yapılan Eserleri Kapital II ve III. CiltlerKapital'in ikinci ve üçüncü ciltleri Marx'ın ölene kadar üzerinde çalıştığı el yazmaları olarak kaldı. Her iki cilt Marx'ın ölümünden sonra Engels tarafından bastırıldı. Kapital II.Cilt Engels tarafından yayına hazırlanıp Temmuz 1893'te bastırıldı: Kapital II: Sermayenin Dolaşım Süreci. Kapital III:Cilt bir yıl sonra 1894 Ekim ayında bastırıldı: Kapital III.Cilt: Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci. Artı-değer TeorileriArtı-değer Teorileri, Marx ve Engels'in Ortak Eserleri nin 30, 31, 32 ve 33.ciltlerini oluşturan 1861-1863 İktisat El Yazmalarından ve Marx ve Engels'in Ortak Eserleri nin 34.cildini oluşturan 1861-1864 İktisat El Yazmaları ndan oluşturulmuştur. Artı-değer Teorileri ni meydana getiren 1861-1863 İktisat El Yazmaları nın esas metni Ortak Eserler in 30.cildinin son kısmını, 31.cildin, ve 32.cildin tamamını meydana getirmektedir.[205] Artı-değer Teorileri nin Almanca kısaltılmış bir baskısı 1905'te ve 1910'da yayımlanmıştır. Bu kısaltılmış baskı İngilizce'ye çevrilip 1951'de Londra'da basılmıştır. Artı-değer Teorileri nin kısaltılmamış tam baskısı 1963 ve 1971 yıllarında Kapital'in 4.cildi olarak Moskova'da basılmıştır. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni8 Mart 1881 tarihli Vera Zasuliç'e gönderdiği mektupta, Marx, Rusya'nın gelişimin kapitalist aşamasını atlama ihtimalini ve mir tipi köylerdeki ortak toprak kullanımı temelinde komünizmi inşa etmesi tasarımını dile getirmektedir. Rusya'nın kırsal komününün Rusya'nın toplumsal yenilenmesinin dayanak noktası olduğunu kabul ederken Marx, kapitalist aşama olmaksızın doğrudan sosyalist aşamaya geçmesi için mir'in yönetilmesi sırasında "her taraftan bu yapıya saldıracak zararlı etkilerin öncelikle engellenmesinin gerektiği" konusunda uyarıda bulunmaktadır. Bu zararlı etkilerin engellenmesiyle Marx kırsal komünün kendiliğinden gelişiminin normal şartlarının gerçekleşebileceğini öngörmektedir. Ne var ki Vera Zasulich'e gönderilen aynı mektupta Marx "kapitalist sistemin özünde üreticinin üretim araçlarından tamamen ayrılmasının yattığına" işaret etmektedir. Mektubun bir bölümünde Marx antropolojiye olan ilgisinin her geçen gün artmasından bahsetmektedir; gelecekteki komünizmin bizim tarih öncesi geçmişimizin komünizmine daha üst bir düzeyde geri dönüş olacağı inancıyla bu bilim dalına ilgi duymaktaydı. Şöyle yazmıştır: "Çağımızın tarihsel eğilimi kapitalist üretimin en yüksek seviyesine ulaştığı Avrupa ve Amerika ülkelerinde ölümcül bunalımlarıdır; modern toplumun en arkaik tipte ortaklaşmacı üretim ve iş bölümünün daha üstün bir biçimine dönüşmesine neden olacak şekilde kendi yıkımına son verecek bir bunalım". Şunu da eklemiştir: "ilkel komünlerin canlılığı karşılaştırılmaz biçimde Samilerden, Yunanlılardan, Romalılardan vb diğer toplumdan daha üstündü, ziyadesiyle modern kapitalist toplumlardan da". Ölmeden önce, Marx Engels'e bu düşüncelerini yazmasını istedi, kitap 1884 yılında yayımlandı: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.Aile HayatıKarl Marx, bir Prusya baronunun eğitimli kızı Jenny von Westphalen ile evlendi. Marx ve Westphalen ailelerinin istememesi yüzünden bu beraberlik önceleri saklı kaldı, daha sonra çift 19 Haziran 1843 tarihinde evlendi.Aile, 1850'li yıllarını yokluk içerisinde Londra'nın Soho semtinde bulunan üç odalı bir evde geçirdi. Marx ve Jenny'nin bu yıllarda dört tane çocuğu oldu, daha sonra Jenny üç çocuk daha doğurmuştur, fakat yedi çocuktan sadece üç tanesi hayatta kalarak ergenliğe erişebildi (Bu 3 çocuktan 2'si ise olgunluk yaşlarında intihar etmiştir). Manchester'da aile işini yürütmekte olan Engels, bu yıllarda Marx'ın en büyük maddi destekçisi oldu. New York Daily Tribune'de muhabir olarak çalışan Marx, buradan da bir miktar para alıyordu. Aile, Jenny'e 1856 yılında kalan miras sayesinde gene Londra civarında görece sağlıklı bir yere taşındı. Marx hemen hemen bütün hayatını kıt kanaat geçirdi, yokluk peşini hiçbir zaman tam olarak bırakmadı.Marx'ın çocuklarının isimleri şunlardır: Jenny Caroline (Longuet; 1844–1883); Jenny Laura (Lafargue; 1846–1911); Edgar (1847–1855); Henry Edward Guy ("Guido"; 1849–1850); Jenny Eveline Frances ("Franziska"; 1851–1852); Jenny Julia Eleanor (1855–1898) ve Temmuz 1857'de henüz ismi konulmadan hayatını kaybeden bir bebek. http://tr.wikipedia.org/wiki/Karl_Marx

http://www.ulkemiz.com/karl-marx-kimdir-

Kök Hücre Nedir ?

Kök Hücre Nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;1.Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.2.Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.3.Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadırKök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.ÖzellikleriBir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Kendini yenilemeBir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:1.Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.1.Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Hücre yetkinliğiYetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler . Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.TanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın;embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları , karaciğer sirozu , knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği  gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır . Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. "Human adipose tissue is a source of multipotent stem cells".AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadırUyarılmış pluripotentBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak [49] insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28)  transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür Hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi) Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir. Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir. Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir--1

Paul Dirac Kimdir ?

Paul Dirac Kimdir ?

Paul Adrien Maurice Dirac (8 Ağustos 1902 – 20 Ekim 1984), İngiliz fizikçi ve matematikçi. Kuantum mekaniğinin kurucularındandır. Diğer önemli keşiflerinin yanında fermionların davranışını açıklayarak antimaddenin keşfine olanak veren ve kendi adı verilen Dirac denklemi'ni yaratmıştır. Dirac 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.Paul Dirac İngiltere'nin Bristol kentinde, Bishopston kasabasında doğdu ve büyüdü. Babası Charles Dirac İsviçre'nin Valais kantonundan gelmiş bir göçmendi ve geçimini Fransızca öğretmenliği yaparak sağlıyordu. Annesi Cornwall'luydu ve bir denizcinin kızıydı. Paul'un Felix adında, Mart 1925'te intihar eden bir ağabeyi ve Beatrice adında bir kız kardeşi vardı. Babasının sert ve otoriter tavırları yüzünden çocukluk yılları pek de neşeli geçmemişti. Eğitimine Bishop Road İlkokulunda başladı, daha sonra da babasının öğretmenlik yaptığı Merchant Venturers' Teknik Kolejine (daha sonra adı Cotham Gramer Okulu olarak değişti) devam etti. Merchant Venturers' ağırlıklı olarak fen ve çağdaş diller eğitimi veren Bristol Universitesi'ne bağlı bir kuruluştu. Bu o zamanın Birleşik Krallığında genellikle klasikleri öğreten ortaeğitim kurumlarıyla karşılaştırıldığında ilginçti ve Dirac daha sonra buna çok müteşekkir olduğunu açıklayacaktı. Dirac Bristol Üniversitesi'nde elektrik mühendisliği okudu ve 1921'de mezun oldu. Daha sonra asıl ilgilendiği konunun matematik olduğunu anlayarak 1923'te Bristol'de matematik yüksek eğitimini tamamladı ve St John's College, Cambridge'de araştırma yapması için bir çağrı aldı. Hayatının uzunca bir kısmı burada geçecekti. Cambridge'deyken, Ralph Fowler'ın yardımlarıyla Bristol'de ilgilenmeye başladığı genel görelilik teoremi ve henüz yeni yeşermekte olan bir dal olan kuantum fiziği ile ilgilendi.Dirac klasik mekanikte kullanılan Poisson parantezleri metoduyla, kuantum mekaniği için Werner Heisenberg tarafından yeni önerilen matris mekaniği arasında benzerlikler farketti. Bu gözlem üzerine yaptığı 1926 tarihli yayınla Cambridge'den Ph.D. ünvanını aldı.1928'de Wolfgang Pauli'nin göreli olmayan spin sistemleri üzerine çalışmasına dayanarak, elektron'un dalga fonksiyonu için göreli bir hareket denklemi olan Dirac denklemi'ni oluşturdu. Bu çalışma Dirac'ın, elektron'un antiparçacığı olan pozitron'un varlığını tahmim etmesine yol açtı. Pozitron Carl Anderson tarafından 1932'de gözlemlendi. Dirac'ın denklemi aynı zamanda spin kavramının görelilik çerçevesine oturtulmasına da yardım etmiştir. Bu çalışması sayesinde Dirac, kuantum elektrodinamiği terimini ilk kez kullanan ve bu dalı kuran kişi olarak tarihe geçti.Dirac'ın 1930'da basılan Kuantum Mekaniğinin İlkeleri (The Principles of Quantum Mechanics, Oxford Science Publications, Oxford University Press) isimli kitabı bilim tarihinde bir mihenk taşıdır. Basıldıktan hemen sonra konuyu öğretmek için kullanılan standart kitap haline geldi ve bugün hala kullanımdadır. Bu kitapta Dirac Werner Heisenberg'in “Matrix Mekaniği”nde ve Erwin Schrödinger'in “Dalga Mekaniği”'nde yaptığı çalışmaları, ölçülebilir değerler ile fiziksel sistemin durumunu betimleyen vektörlerin Hilbert uzayına etki eden operatörleri ilişkilendirdirerek tek çatı altında topladı. Kitapta daha sonra evrenselleşecek olan bra-ket notasyonu ismi verilen notasyonu ve Dirac delta fonksiyonunu da ilk kez kullandı.1931'de Dirac tek bir manyetik tekkutuplunun varlığının elektriksel yükün kuantizasyonunu açıklayacağını kanıtladı. Bu kanıt çok ilgi görse de bugüne kadar bir manyetik tekkutuplunun varlığına dair hiçbir bilgi edinilemedi.1937'de Eugene Wigner'ın kızkardeşi Margit ile evlendi. Margit'in iki çocuğu Judith ve Gabriel'ı da evlat edindi. Ayrıca Margit'ten Mary Elizabeth ve Florence Monica isimlerinde iki kızı oldu.Dirac 1932'den 1969'a kadar Cambridge'de Matematik Lucasian Profesörlüğü onursal ünvanını elinde tuttu. II. Dünya Savaşı sırasında gaz santrifujü kullanarak uranyum zenginleştirme üzerine teorik ve deneysel çalışmalar yürüttü. 1937'de Dirac büyük sayıları hipotezi üzerine kurulu kozmolojik modelini geliştirdi. Dirac, "İyi bir teori olarak kabul ettiğimiz kuantum teorisinde sonsuzlukları ihmal ediyor olmamız beni çok rahatsız ediyor. Bu mantıklı değil. Mantıken matematikte bir değeri çok küçük olduğu için ihmal edersiniz, sonsuz büyüklükte olduğu ve onu istemediğimiz için değil." diye yazmıştı. Kuantum alan teorisinde ortaya çıkan sonsuzluklarla başa çıkmak için kullanılan renormalizasyon yaklaşımından hiç memnun değildi ve bu konudaki çalışmaları gitgide ana akımın dışında kalmaya başladı. Büyük kızı Mary'ye yakın olmak için Florida'ya taşındıktan sonra Dirac hayatının son on yılını Tallahassee, Floridadaki Florida Eyalet Üniversitesi'nde geçirdi.Öğrencilerinden John Polkinghorne Dirac'a temel inancının ne olduğunun sorulduğunu hatırlıyor. "Tahtaya yürüdü ve doğa kanunlarının güzel denklemlerle ifade edilmesi gerektiğini yazdı."1984'te Dirac Tallahassee, Florida'da öldü. 1997'de Florida Eyalet Üniversitesi'nde son doktora öğrencilerinden Dr.Bruce Hellman teorik fizikteki önemli çalışmaları ödüllendirmek için Dirac'ın adına Dirac-Hellman ödülü'nü başlattı. Aynı zamanda Uluslararası Teorik Fizik Merkezi de Dirac ödülü adında bir ödül vermeye başladı. 1995'te Londra'daki Westminster Abbey'de onuruna hazırlanan, üzerinde Dirac denkleminin olduğu bir plaka Stephen Hawking'in konuşmasıyla açıldı. Babasının memleketi olan İsviçre Saint-Maurice'te tren istasyonun karşısına, Dirac onuruna bir hatıra parkı yapıldı.ÖdüllerPaul Dirac 1933'te Nobel Fizik Ödülü'nü "atom teorisinin yeni üretken biçimlerini keşfinden dolayı" Erwin Schrödinger ile paylaştı. [1] Dirac 1939'da Kraliyet Madalyası ve 1952'de Copley Madalyası ve Max Planck Madalyası'nı da aldı.1930'da Royal Society, 1948'de American Phsical Society üyesi seçildi.Ölümünden hemen sonra iki önemli fizik kurumu adına ödül düzenledi. Birleşik krallığın profesyonel fizikçilerinden oluşan Fizik enstitüsü adına Paul Dirac Madalyası'nı düzenledi. Bu madalyayı alan ilk üç kişi 1987'de Stephen Hawking, 1988'de John Bell ve 1989'da Roger Penrose oldu. Abdus Salam Uluslararası Teorik Fizik Merkezi (ICTP) ICTP her sene Dirac'ın doğumgününde verilen Dirac Madalyasını düzenledi.Tallahassee, Florida'daki Ulusal Yüksek Manyetik Alan Laboratuarı'nın bulunduğu caddeye Paul Dirac Drive ismi verildi. İngiliz yayın kuruluşu BBC video codec'ini Dirac olarak adlandırdı. Popüler bir TV dizisi olan Doctor Who'daki Adric karakterinin adı da Dirac'a gönderme yaptı. (Adric Dirac'ın anagramıdır).KişiliğiDirac arkadaşları arasında sakin ve titiz kişiliği ile tanınırdı. Niels Bohr yazdığı bir bilimsel makaledeki cümlenin sonunu bir türlü tamamlayamadığından şikayet ettiğinde Dirac, "Bana okulda asla sonunu bilmediğim bir cümleye başlamamayı öğrettiler" diye yanıtlamıştı. [kaynak belirtilmeli] SSCB'yi ziyaret ettiği sıra fizik felsefesi üzerine bir konferans düzenlemek üzere bir davet aldı. Sadece kalkıp tahtaya "Fizik kanunları matematiksel güzellik ve basitliğe sahip olmalıdır" yazdı. [kaynak belirtilmeli] Şiir hakkındaki görüşleri sorulduğunda "Bilimde insan daha önce kimsenin bilmediği bir şeyi herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışır. Şiirde durum tam tersidir." Eugene Wigner (Dirac'ın eniştesi) bir keresinde Richard Feynman'ı "başka bir Dirac, ama bu sefer insan" diye tanımlamıştır. Dirac alçakgönüllülüğüyle de tanınırdı. Kuantum mekaniksel operatörlerin zamanda gelişimi hakkındaki denklemi ilk yazan kendisi olduğu halde "Heisenberg hareket denklemi" ismini vermiştir. Birçok fizikçi yarım spinli parçacıklar için Fermi-Dirac istatistikleri ismini kullanırken, tam sayı spinli parçacıklar için Bose-Einstein istatistikleri tanımını kullanır. Dirac verdiği bir konferansta ilkine "Fermi istatistikleri" isminin verilmesinde ısrar etmiştir. Diğerinin de "Einstein istatistikleri" olarak adlandırılmasını istemiştir ve sebebi sorulduğunda "simetri" yüzünden olduğunu belirtmiştir. Wolfgang Pauli, Dirac'ın dini görüşleri üzerine bir soru sorulduğunda "Eğer Dirac'ı doğru anladıysam, anlatmaya çalıştığı şey şuydu: Tanrı yoktur ve Dirac onun elçisidir." Dirac bir keresinde örgüde kullanılan "ters dikiş"i yeniden keşfetmişti. Bir arkadaşıyla fizik hakkında konuşurken, arkadaşının karısını örgü örerken görmüştü. Daha sonra ilmeğin topolojisini inceleyerek bunu yapmanın bir yolu daha olduğunu farketti. Aynı zamanda gördüğü ve kendi yarattığı alternatiften başka olasılık olmadığını da kanıtladı. Önemli eserleri    The Principles of Quantum Mechanics (1930): Bu kitap kuantum mekaniği kavramlarını büyük kısmını Dirac'ın kendi geliştirdiği modern metotla anlatıyor. Kitabın sonlarına doğru öncülüğünü yaptığı elektronun göreli teorisinden de bahsediyor. Bu eser o zamanlar kuantum mekaniği üzerine yazılmış hiçbir yayını kaynak göstermemiştir.    Lectures on Quantum Mechanics (1966): Çoğunlukla eğri uzay-zamanda kuantum mekaniği ile ilgili bir kitap. Dirac'ın 1964'te New York'ta Yeshiva University'de verdiği derslerin notlarından derlenmiştir.    General Theory of Relativity (1975): Bu 68 sayfalık eser Einstein'ın genel görelilik teorimini özetliyor. Dirac'ın Florida State University'de verdiği ders notlarından derlenmiştir. bet365 Bonus joomla & wordpress theme bet365 Greece  

http://www.ulkemiz.com/paul-dirac-kimdir-

Evrenin Kaderini Gizleyen “Karadelikler”

Evrenin Kaderini Gizleyen “Karadelikler”

Bir nötron yıldızının, çekirdek(yürek) kütlesi, 2.5Mg (güneş kütlesi)ni aşarsa, yıldız, kendi kütlesel çekimine karşı koyamayacaktır. Yıldızın, fazla kilolarını atması için, ne yakıtı, ne de kütlesel çekime karşı koyacak gücü olacaktır.

http://www.ulkemiz.com/evrenin-kaderini-gizleyen-karadelikler

Kanser tedavisinde C vitamini etkisi

Kanser tedavisinde C vitamini etkisi

Başta bağ dokusu ve bağışıklık sistemin fonksiyonlarında önemli rolü olan C vitamininin pek çok hastalık gibi kanser tedavisinde de etkili olduğunu biliyor musunuz?

http://www.ulkemiz.com/kanser-tedavisinde-c-vitamini-etkisi

Bakteriler Dünyayı Bizim Gibi Görebiliyor

Bakteriler Dünyayı Bizim Gibi Görebiliyor

300 yıldan fazla süredir devam eden araştırmaların sonunda, bilimciler nihayet bakterilerin dünyayı nasıl gördüğünü açığa çıkardı. Meğer bunu bizim yaptığımıza çok benzer biçimde yapıyorlarmış.

http://www.ulkemiz.com/bakteriler-dunyayi-bizim-gibi-gorebiliyor

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano. Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı. Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu. Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı. Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı. Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı. Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı. Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor. Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu. Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar. Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor. Kaynak : Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113 http://bilimfili.com/ilk-insanlarin-habitati-ilk-kez-yapilandirildi/

http://www.ulkemiz.com/homininlerin-habitatlari-ilk-kez-yapilandirildi

Madagaskar’da Üç Yeni Primat Türü Keşfedildi

Madagaskar’da Üç Yeni Primat Türü Keşfedildi

German Primate Center (DPZ – Alman Primat Merkezi), Kentucky Üniversitesi, American Duke Lemur Center ve Madagaskar’daki Université d’Antananarivo’dan bilim insanları Molecular Ecology’de yayımlanan makalelerinde, Türkçe’de fare makileri (ing. mouse lemurs) olarak bilinen üç yeni primat türünün keşfedildiğini duyurdu. Madagaskar’ın güneyinde ve doğu kıyısında yaşayan bu türlerin keşfi ile, bilinen fare makileri tür sayısı 24’e yükseldi. Yalnızca 20 yıl önce, bu küçük gececi canlılardan sadece 2 türün varlığından haberdardık. Fare lemurlar veya fare makileri; Madagaskar için endemik*, küçük ve gececi canlılar olmakla birlikte, tüm türler birbirine benzer şekilde iri gözlü ve kahverengi tüylüdür. Bu sebeple, farklı türler ancak genetik metotlara dayanarak birbirinden ayrılabilmektedir. İki popülasyonun, birbirinden ayrı türler olduğunu söylemek için, popülasyonlar arasındaki farkların  ve bu farkların büyüklüğünün ne kadar olması gerektiği, halen sürmekte olan bir tartışmadır. Buna karşılık, gelişen teknoloji ile daha fazla kullanılmaya başlanan objektif genetik testler bu tartışmaları yavaş yavaş rafa kaldırmaya başlıyor. Alman Primat Merkezi araştırmacılarından Peter Kappeler; bu teknikler sayesinde, keşfedilen canlıların üç farklı tür olduğunu tespit ettiklerini açıkladı. Aynı araştırma ekibi bundan üç yıl önce iki yeni lemuru keşfetmiş ve tanılamıştı. Yeni dönem DNA dizisi sekanslama teknikleri ve istatistiki metotların kombinasyonlarının uygulanması ile, daha önce keşfedilmiş 21 fare makisi türünün de birbirinden farklı türler olduğu gösterildi. Adanın ormanlarının daha önce girilmemiş kısımlarına girilmeye başlanması, ormanların tahribatı ile kolaylaşan ve ne yazık ki genişleyen araştırma alanları, diğer taraftan bölgedeki primat türleri zenginliğinin de ortaya çıkarılmasını sağladı. Primatlardan birisine, Hamburg Üniversitesi araştırmacılarından, yıllarca lemurların araştırılması ve korunması için çalışmış olan Profesör Jörg Ganzhorn’un onuruna  Microcebus ganzhorni  adı verilirken, diğer ikisine sırasıyla Microcebus manitatra ve Microcebus boraha adları verildi. IUCN’nin Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi’ne göre uzak akrabalarımız olan lemurların bilinen 100 türü, Dünya’daki en çok tehlike altında olan hayvan grubu olarak biliniyor ve hepsi de avlanma ve orman tahribatı gibi nedenlerden dolayı soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya. *Endemik tür – belli bir bölgeye özgü, yalnızca tek bir coğrafi alanda yaşayan türlerdir. Kaynak : Scott Hotaling, Mary E. Foley, Nicolette M. Lawrence, Jose Bocanegra, Marina B. Blanco, Rodin Rasoloarison, Peter M. Kappeler, Meredith A. Barrett, Anne D. Yoder, David W. Weisrock. Species discovery and validation in a cryptic radiation of endangered primates: coalescent-based species delimitation in Madagascar’s mouse lemurs. Molecular Ecology, 2016; DOI: 10.1111/mec.13604 Baran Bozdağ http://bilimfili.com/uc-yeni-primat-turu-kesfedildi/

http://www.ulkemiz.com/madagaskarda-uc-yeni-primat-turu-kesfedildi

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

Daha Koyu Cilt Rengi Daha Güçlü Cilt Anlamına Geliyor

İnsan cildi üzerine yapılan yeni bir araştırma, koyu renkli ciltlerin açık renkli ciltlerden daha güçlü olduğunu gösteriyor.

http://www.ulkemiz.com/daha-koyu-cilt-rengi-daha-guclu-cilt-anlamina-geliyor

Kuantum Isı Yalıtımı

Kuantum Isı Yalıtımı

İki fiziksel görüngü, yerellik ve ergodiklik kırılması, yeni bir deneysel ve kuramsal çalışma ile bir araya getirildi.

http://www.ulkemiz.com/kuantum-isi-yalitimi

Einstein hakkında bilmediğiniz 10 gerçek

Einstein hakkında bilmediğiniz 10 gerçek

Herkes Albert Einstein’ı dağınık saçlı, keman çalan bir dahi olarak bilmektedir. Ayrıca en sarsıcı teorilerini , çok saçma! olarak nitelendirilen fikirlerden türetmiş ve ispatlamış olduğu da biliniyor.

http://www.ulkemiz.com/einstein-hakkinda-bilmediginiz-10-gercek

Elektrik Motoru Nedir? Nasıl Çalışır?

Elektrik Motoru Nedir? Nasıl Çalışır?

Elektrik motoru, elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren elektrik makinesidir. Elektrik motorlarının birçoğu döner düzeneklidir. Yani bunlar ben birçoğu döner düzeneklidir.

http://www.ulkemiz.com/elektrik-motoru-nedir-nasil-calisir

Biyolojik Silahlar ve Etkileri Nelerdir ?

Biyolojik Silahlar ve Etkileri Nelerdir ?

İnsan, evcil havyan ve bitler üzerinde sağlın hastalık yaratarak, onlara zarar vermek amacıyla, maksatlı olarak kullanılan bakteri veya virüs gibi maddeler,biyolojik silah olarak adlandırılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/biyolojik-silahlar-ve-etkileri-nelerdir-

Zimbabve Hakkında Bilgi

Zimbabve Hakkında Bilgi

Zimbabve ya da resmî adıyla Zimbabve Cumhuriyeti, Afrika kıtasının güneyinde, denize kıyısı olmayan bir kara ülkesi.

http://www.ulkemiz.com/zimbabve-hakkinda-bilgi

Sekste Erkeğin Ortalama Boşalma Süresi Ne Kadardır?

Sekste Erkeğin Ortalama Boşalma Süresi Ne Kadardır?

Eğer bir bilim insanı değilseniz, hayal kırıklığı yaratacak derecede hızlı bir cinsel birleşme deneyimlediyseniz, muhtemelen kendinize şu soruyu sorarsınız: “Cinsel birleşme “normalde” ne kadar sürer?”

http://www.ulkemiz.com/sekste-erkegin-ortalama-bosalma-suresi-ne-kadardir

Venezuela Hakkında Bilgi

Venezuela Hakkında Bilgi

Venezuela, Güney Amerika'da yer alan bir ülkedir. Resmi adı İspanyolca República Bolivariana de Venezuela olup Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti anlamına gelir.

http://www.ulkemiz.com/venezuela-hakkinda-bilgi

Türkmenistan hakkında bilgi

Türkmenistan hakkında bilgi

Türkmenistan, resmî adıyla Türkmenistan Cumhuriyeti, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılışından sonra bağımsızlığını kazanan Orta Asya Türk cumhuriyeti.

http://www.ulkemiz.com/turkmenistan-hakkinda-bilgi

Ülkemiz hakkında bilgi _ Türkiye hakkında bilgi

Ülkemiz hakkında bilgi _ Türkiye hakkında bilgi

Türkiye ya da resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Anadolu'ya, küçük bir bölümü ise Balkanlar'ın uzantısı olan Trakya'ya yayılmış bir ülke.

http://www.ulkemiz.com/ulkemiz-hakkinda-bilgi--turkiye-hakkinda-bilgi

Kadın Mucitler ve İlginç Buluşları

Kadın Mucitler ve İlginç Buluşları

Yakın tarihin en ünlü mucitleri derlenip bir liste oluşturulduğunda çok az kadın mucidin adına rastlanır. 20, yüzyıl sonunda ödül alan patentlere bakıldığında sadece yüzde 10’ u kadın mucitlere aittir.

http://www.ulkemiz.com/kadin-mucitler-ve-ilginc-buluslari

Alexander Fleming Kimdir

Alexander Fleming Kimdir

Alexander Fleming (6 Ağustos 1881 – 11 Mart 1955), penisilini bulan İskoç bakteriyolog.

http://www.ulkemiz.com/alexander-fleming-kimdir

Meme nedir ? Memenin görevleri nelerdir

Meme nedir ? Memenin görevleri nelerdir

Meme (Latince mamma), meme ucu ve çevresindeki bölge. Her ne kadar erkekler de meme uçlarına sahip olsalar da, memeler kadınlarda daha belirgindir ve fonksiyonları daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/meme-nedir-memenin-gorevleri-nelerdir

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Bir anne şempanze haftalardır ölü bebeğini taşırken, kaybının matemini mi tutuyor? Filler, ölen aile bireylerinin kemik ve dişlerini şefkatle okşarken, yas mı tutuyorlar?

http://www.ulkemiz.com/hayvanlar-nasil-yas-tutar

Fermente gıda tüketimi, sosyal anksiyeteyi azaltıyor

Fermente gıda tüketimi, sosyal anksiyeteyi azaltıyor

William & Mary (W&M) Psikoloji Profesörleri Matthew Hilimire ve Catherine Forestell, Maryland Üniversitesi’nden yard. doç. Jordan DeVylder ile bir araya gelerek, çoğunlukla probiyotik içeren fermente gıdalar ile sosyal endişe (anksiyete) arasında bir ilişki yakalamaya çalıştı. Araştırmacılar, daha çok fermente gıda tüketen genç yetişkinlerin, daha düşük sosyal anksiyete semptomu gösterdiğini saptadı. Özellikle de nevrotiklik seviyesinde sosyal endişe bozukluğu için genetik yatkınlığı olan bireylerin, bundan daha büyük bir etki ile faydalandığı ortaya çıktı.    Psychiatry Research dergisinde çalışmaların tüm detayları Ağustos ayında yayımlanacak. Çok yüksek bir ihtimalle fermente yiyeceklerin içinde bulunan probiyotikler, sindirim sistemimizdeki bakteriyel çevreyi ve ekosistemi yani biyotayı değiştiriyor, ki bu da sosyal endişe seviyemizi etkiliyor. Hilimire’a göre sindirim sistemimizdeki mikroorganizmaların zihnimizi etkilemesi son derece şaşırtıcı bir durum. Araştırmacılar, üniversitenin Psikoloji’ye Giriş dersine katılan öğrencilerin cevaplayabileceği ve toplamda 700 öğrenci tarafından sonuçlandırılan bir anket dizayn etti. Ankette, öğrencilerin son 30 gün içinde tükettikleri fermente gıda miktarı ve fermente gıda alımı dışındaki sağlıklı alışkanlıkların etkilerini kontrol edebilmek üzere egzersiz sıklıkları, meyve ve sebze tüketim ortalaması gibi sorular soruldu. Esas bulgu; ‘fermente gıda tüketimi miktarı ve sıklığı daha yüksek olan insanlarda, sosyal anksiyetenin ciddi miktarda daha düşük seviyede olması’ şeklinde kaydedildi. Üstelik daha nevrotik (duygusal dengesizlik) düzeydeki insanlarda bu etki en güçlü halini alıyor. Peki bu ne demek? Kısaca açıklamak gerekirse, normal şartlarda duygusal dengesizlik ve buna bağlı sosyal endişe bozukluğu bulunan insanlarda; fermente gıda tüketimi bu sosyal anksiyete halini ciddi oranda düşürüyor. İkincil bir sonuç olarak, daha sık egzersiz yapmanın da sosyal anksiyeteyi düşürdüğü saptandı. Araştırmacılar genel olarak hipotezlerinin doğruluğundan mutlu da olsa, bu araştırma; bir seri haline gelecek olan zihin-mide veya zihin-bağırsak bağlantıları keşifleri için yalnızca atılmış bir ilk adım niteliğinde. Örneğin önümüzdeki aylarda sonuçlarını okumayı umduğumuz bir fermente gıda – otizm ilişkisi incelemesi bu araştırmanın ardılı olmaya aday. Henüz araştırmanın deneysel bir versiyonu yapılmadı, bu bağlamda sonuçları çok kesin bir biçimde yaymak için henüz erken olduğu düşünülüyor. Ne var ki; diğer insan anksiyete ve depresyon çalışmaları daha önceden yapılmış benzer hayvan modelli araştırmalar, araştırmada açıklanan nedensel ilişkiyi haklı çıkaracak birçok kanıt ortaya koymaktadır. Sıradaki deneysellik sürecinde benzer çıkarımlarla karşılaşmak hem çok da şaşırtıcı olmayacak hem de fermente gıdaları veya egzersiz düzenini baz alarak daha geleneksel depresyon ve anksiyete tedavileri geliştirilmesinin önünü açacak. Ancak kısa zaman içinde yan bir kanıta ihtiyaç var. O da gerçekten fermente gıdaların bir sosyal etkisinin mi yoksa gerçekten probiyotik tüketiminin biyolojik etkilerinin mi, sosyal anksiyeteyi düşürdüğü, sorusudur. Referans : Matthew R. Hilimire, Jordan E. DeVylder, Catherine A. Forestell. Fermented foods, neuroticism, and social anxiety: An interaction model. Psychiatry Research, 2015; 228 (2): 203 DOI :10.1016/j.psychres . 2015.04 .023 Baran Bozdağ BilimFili.com "Fermente gıda tüketimi, sosyal anksiyeteyi azaltıyor" http://bilimfili.com/fermente-gida-tuketimi-sosyal-anksiyeteyi-azaltiyor/

http://www.ulkemiz.com/fermente-gida-tuketimi-sosyal-anksiyeteyi-azaltiyor

Virüsler nasıl keşfedildi ?

Kuduz gibi viral hastalıklar, insanları asırlarca etkilemiştir. Eski Mısır'da çiçek hastalığı olduğuna dair hiyeroglif kanıtlar vardır.

http://www.ulkemiz.com/virusler-nasil-kesfedildi-

Küçük Boyutlu Piller Yenilenebilir Enerjide Devrim Yaratabilir

Küçük Boyutlu Piller Yenilenebilir Enerjide Devrim Yaratabilir

Nanoteknoloji, elektrikli ürünlerde, arabalarda ve binalarda enerji depolama işlemlerini çarpıcı bir biçimde düzeltmektedir.

http://www.ulkemiz.com/kucuk-boyutlu-piller-yenilenebilir-enerjide-devrim-yaratabilir

Karaciğeri yıkamak mümkün mü? İşte bitkilerle tek bilimsel detoks yöntemi

Karaciğeri yıkamak mümkün mü? İşte bitkilerle tek bilimsel detoks yöntemi

Günümüzde çok sık gündeme gelen bitkisel tedavilerin önemli bir bölümü başta karaciğer olmak üzere pek çok organa zarar veriyor.

http://www.ulkemiz.com/karacigeri-yikamak-mumkun-mu-iste-bitkilerle-tek-bilimsel-detoks-yontemi

Düzenli egzersizin insan beyni üzerine etkileri

Düzenli egzersizin insan beyni üzerine etkileri

Egzersiz, düzenli olarak yapılan fiziksel aktiviteler olarak adlandırılabilir, yani egzersiz düzenli ve tekrarlı vücut hareketlerini içerir. Sağlığın korunmasında ise egzersiz kuşkusuz en önemli bileşenlerden biridir.

http://www.ulkemiz.com/duzenli-egzersizin-insan-beyni-uzerine-etkileri

Tanrıların Kralı Zeus Hakkında 25 Önemli Bilgi

Tanrıların Kralı Zeus Hakkında 25 Önemli Bilgi

Antik Dönem dinleri hakkında konuşacak olursak, aklımıza ilk gelen isimlerden biri Olimpos dağının ve tanrıların kralı olan Zeus olur.

http://www.ulkemiz.com/tanrilarin-krali-zeus-hakkinda-25-onemli-bilgi

Türkiye'de aile hekimliği

Türkiye'de aile hekimliği

Günümüzde aile hekimliği eğitiminin en az yarısının birinci basamakta geçmesi gerektiği ve eğiticilerinin ağırlıklı olarak birinci basamak hekimlerinden, tercihen aile hekimliği uzmanlarından oluşması gerektiği konusunda bir kanı vardır. Türkiye'de bu koşulları yerine getirmek için yoğun çabalar bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/turkiyede-aile-hekimligi

Gelmiş Geçmiş En Önemli 10 Gemi Batığı

Gelmiş Geçmiş En Önemli 10 Gemi Batığı

Tarihin ilk gemi batığı kazısı 1961 yılında, 53 yıl önce yapılmıştı. O zamandan beri hepsinin kendine has hikayeleri olan, binlerce yeni batık keşfedildi.

http://www.ulkemiz.com/gelmis-gecmis-en-onemli-10-gemi-batigi

Tıp, Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Açıklamalar ve Meslek Seçimi İle İlgili Tavsiyeler

Tıp, Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Açıklamalar ve Meslek Seçimi İle İlgili Tavsiyeler

İlk olarak şunu söylemeliyiz ki, Biyoloji ve Tıp çok farklı iki disiplindir. İkisi de son derece önemlidir; ancak burada önemli olan ne "iş bulma" kaygısı olmalıdır, ne de diğer insanların söyledikleri. Önemli olan sizin ilgi alanınız, istekleriniz, düşüncelerinizdir.

http://www.ulkemiz.com/tip-biyoloji-molekuler-biyoloji-ve-genetik-uzerine-aciklamalar-ve-meslek-secimi-ile-ilgili-tavsiyeler

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Dallarında öncülük yapmış ve arkeolojinin gelişimine katkı sağlayan, hem dünyadan hem Türkiye’den 10 kadın arkeoloğu sizlere tanıtıyoruz.

http://www.ulkemiz.com/turkiyeden-ve-dunyadan-10-oncu-kadin-arkeolog

ABD nin yeni Başkanı Donald Trump Kimdir

ABD nin yeni Başkanı Donald Trump Kimdir

Donald John Trump 14 Haziran 1946; Queens, New York doğumlu olan Trump, ABD'li iş adamı, siyasetçi, yönetici, girişimci ve yazar iken 2016 yılı ADB başkanlık seçimleri sonrası ABD nin yeni başkanı...

http://www.ulkemiz.com/abd-nin-yeni-baskani-donald-trump-kimdir

Cansu Dere Kimdir ?

Cansu Dere Kimdir ?

Cansu Dere, 1980 Ankara doğumlu manken, oyuncu. Türkiye’nin en başarılı mankenlerinden biri olan Cansu Dere aynı zamanda sunuculuk da yaptı.

http://www.ulkemiz.com/cansu-dere-kimdir-

Sanem Çelik Kimdir ?

Sanem Çelik Kimdir ?

Türk tiyatro oyuncusu, aktris ve balerin.

http://www.ulkemiz.com/sanem-celik-kimdir-

Klasik Psikanalitik Kuram Nedir ?

Freud'un orijinal görüşleri klasik psikanalitik kuramı oluşturur. Kuramda zihnin yapısı, psişik öğeleri, kişiliğin gelişimi ve değişimi dinamik bir bakış açısından anlatılır.

http://www.ulkemiz.com/klasik-psikanalitik-kuram-nedir-

Beyinde Cinsiyete Bağlı Farklar Var mı?

Beyinde Cinsiyete Bağlı Farklar Var mı?

Bazı aileler, çocuklarını cinsiyet ayrımı yapılmayan bir ev ortamında yetiştirmeyi tercih ediyor. Çocuklarına, su tabancası bile olsa, herhangi bir oyuncak silah ile oynama iznini vermiyorlar.

http://www.ulkemiz.com/beyinde-cinsiyete-bagli-farklar-var-mi

Kadın bedenini nesneleştirmek: Gözlerimizden okunuyor

Kadın bedenini nesneleştirmek: Gözlerimizden okunuyor

Sosyal gruplarda cinsiyet ile görsel ilgi arasındaki ilişkiyi araştırmak ve aynı zamanda yoğun görsel ilginin, gözlemlenenin davranışlarını nasıl etkileyebileceğini incelemek amacıyla yürütülen çalışma, alanında bir ilk olarak görülüyor.

http://www.ulkemiz.com/kadin-bedenini-nesnelestirmek-gozlerimizden-okunuyor


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0