Arama Sonuçları..

Toplam 84 kayıt bulundu.
Sinir hücresi - Nöron Nedir ?

Sinir hücresi - Nöron Nedir ?

Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000-250.000 kadar başka nöronla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük bir çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar. Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir hayli ağacı andırmasıdır. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bibolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler diğer hücreyi (onları alan hücreyi) uyarır (excites) veya ketler (inhibits). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.Nöronun İç YapısıÇift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan aksoplazmik taşımayı sağlarlar.İşlevlerine Göre Nöron ÇeşitleriÜçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar). Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir.

http://www.ulkemiz.com/sinir-hucresi-noron-nedir-

Akson Nedir ?

Akson Nedir ?

Akson bir sinir hücresinin (nöronun) ince, uzun bir çıkıntısıdır. Sinir hücresinin gövdesindeki elektriksel uyarıları uzağa iletir. Aksonun işlevi bilgiyi farklı sinir hücrelerine, kaslara, bezelere iletmektir. Dokunmak ve sıcaklık algılama işlemlerini gerçekleştiren Pseudounipolar nöronlar gibi bazı duyu nöronlarında, elektriksel uyarılar, aksonun çeperinden hücrenin gövdesine doğru, oradan da aynı aksonun başka dalları vasıtasıyla omuriliğe gönderilir. Akson uyumsuzluğu, kalıtsal ve edinsel nörolojik hastalıklara neden olabilir. Bu hastalıklar hem merkezi hem de çevresel sinir sistemlerindeki nöronları etkileyebilir. Akson, nöronun hücre gövdesinden çıkan iki protoplazma çıkıntısından uzun biridir ve diğerinden daha uzundur. Diğer çıkıntı dendrittir ve aksondan daha kısadır. Aksonlar, şekilleri (dendritler daha çok koniksel yapıya sahipken, aksonlar genellikle sabit bir yarıçapa sahiptir), uzunluk (dendritler hücre gövdesinin küçük bir bölümünde sıkışmışken, aksonlar daha uzun olabilir) ve işlev (dendritler genellikle sinyalleri alırken, aksonlar onları iletir) gibi bazı özelliğinden dolayı dendritlerden daha seçkindirler. Tüm bu özellikleren bazı istisnaları da vardır.Bazı tür nöronlarda akson yoktur ve dendritlerindeki sinyalleri kendileri iletir. Bir aksondan daha fazla nöron olmazsa bile, böcekler gibi bazı omurgasızlarda akson bazen birbirlerinden bağımsız işleyen birkaç bölgeden oluşur. Çoğu aksonlar dallanır, bazı durumlarda da aşırı dallanır.Aksonlar, (çoğunlukla diğer nöronlar, bazen de kas ve bezeler gibi) diğer hücrelerle bağlantı sağlar. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Bir sinapsta akson zarı, hedef hücre zarını ile yan yanadır. Özel moleküler yapıları elektriksel ve elektrokimyasal sinyalleri boşluğun karşısına iletmeyi sağlar.Aksonlar sinir sisteminin birincil iletim hatlarıdır. Bazı aksonlar bir metreden daha uzun olabilirken, bazıları bir milimetreden daha kısadır. İnsan vücudundaki en uzun aksonlar, omurilikten ayakların baş parmağına kadar uzanan siyatik sinirde bulunur. Aksonların çapı değişir. En özel aksonlar mikroskopik (yaklaşık 1 mikron) çapa sahiptirler. Memelilerdeki en büyük akson 20 mikrondan daha büyük çapa ulaşabilir. Sinyalleri çok hızlı iletmesi ile özelleşen Kalamar aksonu yaklaşık 1 milimetre çapındadır. Bu da küçük bir kalem ucu kadardır. Merkezi sinir sistemindeki aksonlar, birçok dala sahip karmaşık ağaçlar gibi görülür. Karşılaştırmada beyinciğin granül hücre aksonu basit bir T şekli ile özelleşmiştir.Merkezi ve çevresel sinir sistemlerindeki, sinir hücresinin aksonunu çevreleyen, tabaka biçimindeki yalıtkan malzemeye miyelin denir. Miyelin nöroglianın bir çıkıntısıdır. Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemindeki nöronları oluşturur. Miyelinli sinir lifleri boyunca miyelin kılıftaki boşluklar (Ranvier boğumları) her bir boşluktan sonra ortaya çıkar. Miyelin kılıfın oluşmasına miyelinleşme veya miyelinizasyon denir. Miyelinleşme, elektriksel tepkinin daha hızlı yayılmasını sağlar. Miyelin tabakanın ortadan kalkması (demiyelinizasyon) Multipl skleroz hastalığına neden olur.bir omurgalıdaki beyin eğer açılır ve ince kesitlere dilimlenirse, her bir kesitteki bazı parçalar koyu olurken, diğer parçalar daha açık renkli olur. Koyu parçalar gri madde olarak ve açık renkli parçalar da beyaz madde olarak bilinir. Beyaz madde rengini aksonların oradan yoğun olarak geçmesinden dolayı alır. Serebral korteks, yüzeyinde gri madde bulunan bir mürekkep tabakaya sahiptir. Bu tabakanın altında da çok miktarda beyaz madde vardır. Bunun anlamı, yüzeydeki tabakanın büyük bir kısmı, nöron hücre gövdeleri ile doldurulurken, alt tabakanın büyük bir kısmı da miyelinli aksonlarla doldurulur.Akson başlangıç segmenti — aksonun doğrudan hücre gövdesine bağlanan segmentidir — özelleşmiş karmaşık proteinlerden oluşur.. Miyelinlidir ve yaklaşık 25 µm uzunluğuna sahiptir ve aksiyon potansiyel başlatma işlevlerini gerçekleştirir. Kalınlık bir tarafa bırakılırsa, hücre gövdesine (soma) bağlanan aksonun miyelinli parçasındaki başlangıç segmentinde çok miktarda sodyum ve potasyum kanalları vardır. Aksonun başlangıç segmentindeki sodyum kanallarının anma gerilim yoğunluğu, akson tepeciği hariç, geri kalan aksonlarınkinden veya bitişik hücre gövdesindekinden daha fazladır.

http://www.ulkemiz.com/akson-nedir-

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor.Işık ve genetik ile beyin hücresini araştıran, beyin hücrelerini ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni bilim alanı optogenetik sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz olanaklar sunuyor. Kanıtlar da gösteriyor ki Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor. NPİSTANBUL Hastanesi'nden Moleküler Biyolog Esmanur Özkan ve Psikolog Gaye Kağan, Optogenetiği ve Nöropsikiyatrideki yerini anlattı. "Beyin, on milyarlarca nöronun birbiri bağlantılı olduğu karmaşık bir sisteme sahiptir. Çok sayıda farklı karakteristik özellikleri ve elektriksel sinyallerin milisaniye hızındaki trafiği doğru bir zamanlama ile tespit etmek, ayrıca biyokimyasal iletilerin zengin çeşitliliği de işe katılmasını düşünürsek sistemin karmaşıklığı daha iyi hesaplanabilir. 1979 daki Scientific American dergisindeki makalesinde Nobel ödüllü Francis Crick nörolojik bilimlerin karşılaştığı ana zorluğun, diğer hücrelerde değişime neden olmadan, beyindeki bir hücrenin incelenebilmesi olduğunu belirtmişti. Crick sonradan yazdığı makalesine, ışığın hücrede arzulanan incelemeyi yapabileceğini, çünkü ışık ile net zamanlı uyarılar verilebileceğini speküle etti. Ancak, o zaman ışığa spesifik cevap alınabilecek hücre modellemesi henüz bilinmiyordu. Elektriksel stimulus ile yapılan deneyler bu zorluğu yenemez; çünkü elektrotlar çok basit bir teknik sunmaktadır. Elektrik stimulus ile farklı hücre tipleri arasında ayırım yapamadan tüm devre stimule edilir. Onlarla oluşturulan sinyaller tam bir kesinlikle nöronların fonksiyonu değerlendirme imkanı sağlayamaz. İlaçlarla yapılan deneyler de yeteri kadar spesifik değildir. İlaçlar beynin doğal işlem hızından çok daha yavaş reaksiyona girerler. Optogenetikle belirli bir zaman diliminde, belirli bir hücredeki tek bir olayı inceleme şansı ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında optogenetik ile ilgili çalışmalara Kaliforniyada Stanford üniversitesinde başlanmıştır. 2010 yılında Nature methods dergisinde yılın metodu olarak yayınlanmıştır. Çalışmalara meyve sineği ile başlanmış.Hücre kültürü ve farelerde yapılan çalışmalara ek olarak yöntem şimdi primatlarda, sıçan ve kuşlarda denenmektedir. http://www.e-psikiyatri.com OPTOGENETİK NEDİR? Optogenetik: Işık ve genetik ile beyin hücresini araştırma. Genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni gelişmekte olan bilim alanı. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin (bacteriorhodopsin,halorhodopsins, channelrhodopsin)  kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Genetik, viroloji ve optik teknikler kullanılarak elektrofizyoloji veya diğer standart metodların yapamadığı nöronların spesifik gruplarının belli aralıklarda hassasiyet içinde aktive edilmesi veya susturulması sağlanır. Bu sayede işleyişinin anlaşılması oldukça güç olan karmaşık yapıdaki beyinde spesifik hücrelerin kontrolü sağlanabilir. Hücre tiplerine spesifik, ışığa duyarlı, mikrobiyal iyon iletimi düzenleyici proteinler olan channelrhodopsin-2 (ChR2)  ve halorhodopsin (NpHR)  gibi moleküler nöronal aktivite araçları kullanılarak farklı nöral populasyonların aktivitesi kontrol edilebilir. Bu hücresel araçlar, genetik olarak kodlanarak önceden seçilmiş hedeflenen nöronal devrelerin aktive edilmesi veya inhibe edilmesi amacıyla ilgili hedef nöronlara aktarılırlar.  OPTOGENETİK'İN NÖROPSİKİYATRİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ MD. PhD. Karl Deisseroth “Yeni olsa da, optogenetik son derece güçlü bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. İnsan beynindeki milyonlarca nöronların ve sayısız alt gruplar ve birbirinden ayrılan farklı hücre popülasyonları bulunur. Optogenetik gibi teknikleri kullanarak bu tip nöronların ne zaman, nasıl ve niçin kullanacağını haritalayabiliriz. Bu bulgular gününüzde bize beynin sırlarını çözmede, hastalıkların, davranışların ve belleğin kökenini daha iyi anlamada bir adım daha ileri götürmektedir.” der. SOCİETY FOR NEUROSCİENCE-2009 CHICAGO- Araştırmacılar öğrenme, geriçağırma ve duygularındaki gizemli beyin mekanizmalarını; ışık ve genetik kullanılan yeni bir yöntem olan optogenetik araştırılıyor.  Sonuçlar neuroscience dergisinde yayınlandı. Antidepresan tedavisi ile tam olarak iyileşemeyen bölgelere lazer ışığı uygulanarak hücrelerin uyarılmasıyla depresyon semptomlarını rahatlatılmasına yardımcı olduğu görülmüştür. (Herbert Covington, PhD, abstract 286,18, see attached summary) - Yeni ışığa duyarlı proteinlerin keşfi ile birlikte beyin aktivitelerindeki döngü ve beyin hastalıkların arasındaki ilişkiyi anlamakta yeni anlayışlar geliştirmiştir. (Feng, Zang, PhD, abstract 806.1, see attached summary) - Bağımlı olan farelerde bu şekilde davranmalarına neden olan spesifik nöral bağlantıları keşfetmişlerdir.  (Garret Stuber, abstract  686.8, see attached summary) - Şu anda henüz tartışmada olan konu da optogenetikde karmaşık bellek işlevlerinden sorumlu beyin hücrelerinin küçük kısmını reaktivite edildiği keşfedilmiştir. (Michael Hausser, PhD, abstract 388.8, see attached summary) Bazı deneylerde; optogenetik ile fMRI kullanılarak lokal nöronal akitivite ve fMRI’da ölçülen BOLD sinyalleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar göstermiştir ki; optogenetikde fMRI kullanımı ile BOLD sinyalleriyle bulunan yapılar arasındaki bağlantılar aydınlatılabilmiştir. (Eberling JL, Jagust WJ, Christine CW, et al. Results from a phase I safety trial of hAADC gene therapy for Parkinson disease. Neurology 2008;70:1980-1983). - Normalde elektiriksel uyarım bazlı methodlara kıyasla optogenetik az problemle daha hızlı haritalama (mesela kortikal haritalama) yapılmasını sağlamaktadır. (Ayling OG, Harrison TC, Boyd JD, Goroshkov A, Murphy TH. Automated light-based mapping of motor cortex by photoactivation of channelrhodopsin-2 transgenic mice. Nat Methods 2009;6;219-224.) - Optogenetik çalışmalarının sonuclarıyla, derin beyin yapılarının nöronal aktivitelerini uyaran DBS, TMS gibi tekniklere göre optogenetik daha hassas bir tekniktir. - Optogenetik beyne verilen uyarım yöntemlerinde  (Deep Brain Stimulation -DBS gibi) mekanizmalarının etkileri  konusunda  ipucu sunuyor. Psikiyatrik hastalıkların semptomlarına nasıl fayda sağladığına yardımcı olabilir.  DBS’de istenen bölgede tüm hücreleri ve sinir liflerini uyarırken, optogenetikde sadece belli nöronlarda uyarım yapabiliyor. Bu da son araştırmalarla birlikte gösteriyor ki DBS’deki gibi uyarım beyne uyarım verilen yöntemlerde kan akışı PH değişimi gibi yan etkiler optogenetik de görülmüyor. “A new technique for controlling the brain: optogenetics and its potential for use in research and the clinic” Ryan T. LaLumiere - Herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalıklarda nöronal-network aktivitesindeki değişiklikler sonucu fonksiyon bozuklukları gözlenir. Spesifik nöronlarda ya da büyük networklarda foto kontrolün sağlanması bu bozuklukların semptomlarını azaltılabilir ya da ortadan kaldırabilir. Ancak bir tedavi olarak tamamen geçirebileceği söylenemiyor. - DBS ile STN (subthalamic nucleus) üzerinde sağlanan dopamin artışı aynı zamanda optogenetik ile sağlanabilir. Kanıtlanmış araştırmalar gösteriyor ki; dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlanabiliyor. (Sohal VS, Zhang F,  izhar O, Deisseroth K. Parvalbumin neurons and gamma rhythms enhance cortical circuit performance. Nature 2009;459:698-702). (Cardin JA, Carlen M, Meletis K, et al. Driving fast-spiking cells induces gamma rhythm and controls sensory responses. Nature 2009;459:663-667). - Optogenetik’in doğrudan klinik kullanımı olmaksızın, insan hastalıklarının giderilmesi için hayvan modellerinde nöronların optikal kontrolünde yapılması ile daha kesin sonuçlar üretiyor. - Son 5 yıldır araştırmalar gösteriyor ki; optogenetik nöronal aktiviteyi çözmek ve kontrol etmek için klinik amaçlarda kullanım üzerinde önemli bir tekniktir. OPTOGENETİK’İN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz bir olanak sunmasına karşın, genlerle oynamayı gerektirdiğinden şimdilik yalnızca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kapsamında uygulanıyor. Nöropsikiyatrik hastalıklarda (Parkinson, Depresyon, Şizofreni gibi) için farmakoterapide veya elektriksel stimülasyonlara güçlü bir alternatif sağlayacağı açısından önem teşkil etmektedir."

http://www.ulkemiz.com/noropsikiyatride-optogenetik

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

Gözlerimiz Nasıl Çalışır?

İnsan gözünün yapısı o kadar karmaşıktır ki bu yapının herhangi bir akıllı tasarım olmadan var olmasına inanamayabiliriz. Ancak, bilim insanları diğer hayvanların gözlerinden yola çıkarak, bu yapıların 100 milyon yıllık gibi uzunca bir süre içinde ışığı algılayan basit bir sensörden evrildiğini ortaya koydu. Gözlerimiz, ışığın girebileceği bir boşluk, odaklanmayı sağlayan bir lens ve gözün arka tarafında bulunan ışığa duyarlı bir zar ile kameralara çok benzer bir şekilde çalışır.Gözlerimizden giren ışık miktarı iristeki dairesel ve radyal kaslar tarafından kontrol edilmektedir. Bu kaslar kasılıp gevşeyerek gözbebeğinin boyutunu değiştirir. Işık ilk olarak kornea denilen sağlam, koruyucu bir tabakadan geçer, ardından lense ulaşır. Lens kendi kendini ayarlayabilen bir yapıya sahiptir ve kendisine ulaşan ışığı kırarak gözümüzün arkasındaki retinaya yollar. Retina çubuk ve koni olarak da bilinen ışığa duyarlı milyonlarca reseptörden oluşur. Her bir reseptör pigment molekülü içerir. Bunlar herhangi bir ışıkla karşılaştığında şekil değiştirerek optik nöronlar (göz sinirleri) vasıtası ile beyne iletilecek olan elektriksel mesajları yaratır.Nasıl görürüz?CisimNesnelere çarpan ışık, cisim yüzeyinden bütün doğrultularda yansıtılırLensLensden geçen ışık lens aracılığıyla dalgaları retinaya doğru odaklarOdaklamaLens şeklini cisimle arasında olan mesafeye göre değiştirerek ışığı retinaya odaklarGöz SiniriGöz siniri gözden gelen sinyalleri beyne doğru taşırGörme YollarıGöz sinirleri talamusun bir bölgesi olan LGN boyunca uzanırOptik KiazmaHer gözdeki sinirler beyine girerken kiazma üzerinden geçerler. Her gözün solundan gelen sinyaller beynin soluna ve sağından gelenler ise beynin sağına iletilir.TalamusAra beynin orta bölümü olan talamus görme, duyma ve dokunma gibi duyusal bilgileri iletir.Lateral Genikulat Nükleus (LGN)Sağda ve solda LGN’ler vardır. Bunların görevleri bilgiyi görme korteksine (görme merkezi) aktarırBirincil Görme KorteksiRetinanın bir haritası gibi dizilmiştir, detaylı renk görmeden sorumlu olan fovea (göz çukuru) için ayrılmış geniş bir alana sahiptir.Görme KorteksiGörme merkezi beynin arka sağ tarafında bulunan 6 ayrı parçadan oluşur. Gözün arka kısmı, sadece milimetrik kalınlığa sahip olan, ışığa karşı duyarlı bir tabaka ile kaplanmıştır. Işık fotonları hücrelerin içindeki pigmentler ile karşılaştıklarında bir dizi sinyal oluşturur. Bu sinyaller çeşitli bağlantılar ile beyne ulaşırlar.Sinyaller ilk olarak internöronların içinden geçer. Daha sonra ganglion hücreleri olarak da bilinen nöronlara aktarılırlar. Ganglion hücreleri birbirlerine çapraz şekilde bağlıdır ve bitişik sinyalleri karşılaştırabilirler. Bu sayede sinyaller beyne ulaşmadan önce bazı bilgiler filtrelenmiş olur bu da beynimize kontrast ve keskinlik konularında yardım eder. Sinyaller nöronlar aracılığı ile yollarına devam ederler ve sonunda optik nöronlara ulaşırlar. Optik nöronlar sahip oldukları bilgiyi beyne aktarırlar.Bir çift optik nöron beyne girdiğinde yollarına çapraz bir şekilde devam ederler ve optik kiyazma denilen bölgede üst üste gelirler. İşte burada iki gözün de sol tarafından gelen bilgiler beynin sol tarafına, sağ tarafından gelen bilgiler ise sağ tarafına yollanır. Bu sayede gözlerden gelen görüntüler karşılaştırılır ve birleştirilir.Beyne giren sinyaller talamus adı verilen bir kapıdan geçmek zorundadır. Sinyaller ile taşınan bilgiler bu kapıda iki parçaya ayrıştırılır. Bir parça renkleri ve detayları içerirken diğer parça hareket ve kontrastı içerir. Ayrıştırılan bilgiler tekrar beyne gönderilir ve görsel kortekse ulaşır. Bu korteks retinanın arka bölgesinin yansıtılmasını yapar ve detaylı bir görüntü oluşturulmasına izin verir.Renklerin görülmesiGözlerinizi açtığınızda bir dizi farklı renk ile karşılaşırsınız ancak ilginç bir şekilde insan gözü ışığın sadece üç farklı dalga boyunu ayırt edebilir. Bunlar yeşil, mavi ve kırmızıdır. Bu üç sinyalin beyinde birleştirilmesi ile milyonlar ile ifade edilen farklı tonlar oluşur.Her bir göz 6 ila 7 milyon arasında koni hücresine sahiptir ve her bir hücre opsin adı verilen, bahsettiğimiz üç renkten birine karşı duyarlı olan bir protein içerir. Fotonlar opsinlere çarptığında opsinler şekil değiştirir ve elektrik sinyallerinin üretilmesini sağlayan bir dizi olayı tetiklerler. Bu sinyaller beyinde yorumlanır. Koni hücrelerinin yarısından fazlası kırmızı ışığa karşı, üçte bir kadarı yeşil ışığa karşı ve yaklaşık sadece yüzde ikisi mavi ışığa karşı duyarlıdır. Bu durum spektrumdaki sarı-yeşil bölgeye daha çok odaklanmamıza neden olur.İnsan gözündeki koni hücrelerinin büyük bir çoğunluğu retinanın içinde bulunmaktadır. Bu hücrelerin bulunduğu alana fovea denir ve sadece milimetreler ile ölçülür. Işık da tam bu alana odaklandırılmaktadır. Bu sayede detayları kaçırmadan canlı ve renkli bir görüntü elde ederiz. Retinanın kalan kısmı çubuk hücreleriyle kaplıdır. Bu hücreler ışığı algılayabilir ancak renkleri algılayamazlar.Dünya’yı kırmızı, yeşil ve mavi renkte görmeye o kadar alışmışızdır ki bazı hayvanların bunu yapamadığını düşünmek bile bizlere garip gelir. Gerçek şu ki, bizdeki gibi üç renkli görüş canlılar aleminde oldukça nadir görülür. Bazı balık, sürüngen ve kuş türleri ise dört renkli görüşe sahiptir. Bunlar kırmızı, yeşil, mavi ve morötesi ışınlardır. Memelilerin evrim tarihine baktığımızda dört koni hücre tipinden ikisini kaybettiklerini görürüz, bu da modern tarihteki birçok memelinin iki renkli görüşü kullandığı anlamına gelir. Bu iki renk sarı ve mavidir.Bu durum erken dönem memelileri için pek fazla sıkıntı oluşturmuyordu çünkü o memelilerin çoğu gündüzleri uyuyor ve geceleri faaliyete geçiyordu. Ayrıca yerin altında yaşamalarından mütevellit çok çeşitli bir renk görme kapasitesine ihtiyaç duymuyorlardı. Daha sonra ise primatlar ağaçlara geçmeye başladılar ve bir gen gelişerek bazı türlere kırmızı rengi görme imkanı sağladı. Kırmızı rengi görmek evrimsel açıdan bu canlılara çok büyük bir avantaj kazandırmıştır zira artık bu canlılar yeşil ve ham meyveler yerine kırmızı ve olgun meyveleri seçebiliyordu.Bugün bile primatların hepsi üç rengi de görebiliyor değil, bazıları hala iki renkli görüşe sahipler; gece yaşayan maymun türleri hala siyah beyaz bir şekilde görebiliyor. Aslında bunların hepsi enerji tasarrufu ile ilgilidir. Yaşayabilmek için tüm renkleri görebilmeye ihtiyacını yoksa neden pigmentleri üretmek için enerji harcayasınız ki?Üç boyutlu görüşGözlerimiz sadece iki boyutlu görüntüler üretme kapasitesine sahiptir ancak birkaç akıllıca işlem ile beynimiz bu iki boyutlu görüntüleri üç boyutlu görüntülere çevirebilmektedir. Gözlerimiz birbirinden yaklaşık 5 santimetre uzaklıktadır yani her biri dünyayı küçük derecede farklı açılardan görür. Beynimiz farklı açılardan gelen bu iki görüntüyü derinlik algısı oluşturmak için kullanır.Kaynakça: http://www.howitworksdaily.com/science-of-vision-how-do-our-eyes-enable-us-to-see/http://www.calismaprensibi.com

http://www.ulkemiz.com/gozlerimiz-nasil-calisir

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

İnsan beyni sadece 1,4kg olmasına rağmen biraz karmaşık bir yapıdır. Peki insan beyni nasıl çalışır, nasıl karar verir, belki tüm bu sorulara tamamen bir cevap bulamayacağız ama üzerinde çok konuşacağız gibi görünüyor.Nasıl biri olacağımıza karar vere şey nedir? Genler. Genlerimiz mi ne kadar zeki olacağımız, hangi meslekleri yapacağımızı, akşam yemeğinde ne yiyeceğimizi belirliyor? Nasıl şekilleneceğimizi anne-babamız, akranlarımız ya da hayran olduğumuz yıldızlar mı belirliyor? Genlerin ve çevrenin insan üzerindeki etkisini araştırmanın bir yolu genleri tamamen aynı olan tek yumurta ikizlerini incelemek olmuştur. Bilim adamları tek yumurta ikizlerini matematik kabiliyetinden kansere yatkınlık konularına kadar genlerin etkisini araştırıyorlar. Tek yumurta ikizlerinin çocukluktan erişkinliğe kadar incelenmesi konusunda bugüne kadar sadece bir çalışma yapılmıştır ve sonuçlarını ancak 2066 da öğrenebileceğiz. Beyin fonksiyonları neden durur?Bugün halen Alzheimer, huntington ve masküler distrofi, şizofreni gibi beyinle ilgi hastalıklar çözülememiştir. Henüz beyin fonksiyonlarını geri getirebilecek, ölen beyin hücrelerini yenileyebilecek sihir bir değnek maalesef bulunmamaktadır. Bilim adamlarının beynin neden çalışmayı durdurduğunu öğrenebilmeleri için, öncelikle tam olarak fonksiyonlarını bilmeleri gerekmektedir. Bilim adamları beyinin kısımlarının genel olarak nasıl çalıştığını biliyor olmalarına rağmen, bu bölümlerin günlük hayatta birlikte nasıl çalıştığını tam olarak bilmemektedirler. Nasıl bu kadar hızlı çalışıyor, vücudun diğer organları beyni nasıl kullanıyor ya da beyne cevap veriyor?Nasıl rüya görüyoruz? Rüyamızda neler oluyorHer gece birkaç saat uyuruz ve bilim adamları henüz neden uyuduğumuz bilmiyorlar. Fakat yeterince uyumamanın çok büyük zararları olduğunu biliyorlar. Neden bukadar çok uyuduğumuza dair birkaç teori vardır. Bunlardan biri insan vücudunun yenilenmesidir, uyku buna imkan verir. Fakat amaç dinlenmekse, beyin neden çalışmaya devam ediyor? Biz uyurken beynimiz problem çözmeye ve pratik yapmaya devam ediyor. Yapılan çalışmalara göre uyku olmadan öğrenme gerçekleşmiyor ve bilgi desteklenmiyor.Bu çalışmalar öğrenciler için gerçekten etkili olabilir. Araştırmacılara göre uyumadan önce tekrarlar yapmak ve sonra uyumak iyi bir yöntemdir.Peki uyuyunca neler oluyor? Uyku 1951 yılında bulundu ve beyinde yeni bir içerik olarak tanımlandı. Bilim adamları bu yeni durum için var güçleriyle çalışmış olsalar da gizemler halen daha yerini korumaktadır. Uyku gibi rüyalar da insan beyni için bir çeşit jimnastik anıdır. Rüyalar duygusal konular ve hatıraların pekiştirilmesine izin verir.Ya da hayat bir rüyadır. Uyuduğunuzda beyninizin gerçekleştirdiği görsel bir deneyim yaşıyorsunuz. Uyandığınızda farklı hislerinizde bir canlılık olabiliyor, belki de beyin bu hislerle hep aynı şeyi yapıyor. Eğer beynimiz biz uyurken tıpkı uyanıkmışız gibi çalışmaya devam ediyorsa, belki de hayat gözü açık gördüğümüz bir rüyadır.İnsan hafızasının sırları, hafızamız nasıl çalışıyor? 2004 yılında çekilen ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminde,Türkçeye ‘Silbaştan’ olarak çevrilmiştir, Jim Carrey ve Kate Winslet in canlandırdığı karakterler ilişkilerini birbirlerinin hafızasından sildirmek için bir takım işlemler yaptırırlar. Film hafızanın nasıl silineceğine dair bir çeşit metod kullanır.Gerçekte bilim adamları hafızanın nasıl şekillendiğini, bilginin nasıl geri getirileceğini ve nasıl yok edileceğini bilemiyorlar. Bir çok hafıza çeşidi var, bir çok şeyi hatırlıyoruz. Peki bilgiyi beyne kaydetmeye karar verdiren şeyler neler? Bilgiler nereye saklanıyor ve bazen en ihtiyacımız olduğu zaman neden onları bulamıyoruz?Bilim adamları hafıza çeşitlerinin nasıl kaydedildiğin buldular. Bilgiler kaydedilirken nöronlar harekete geçiyor ve sinaps bağları güçleniyor. Fakat bilgiyi kaydetmek için nöron hücrelerinde neler olduğunu ve bu bilgiyi unutmak istediğimizde bu sinirsel bağların nasıl koparılacağını bilemiyorlar. Yapılan son araştırmalara göre hafızadaki bilgiler geri çağırıldığında ilgili nöronlar o olayın gerçekleştiği zamanda olduğu gibi harekete geçiyor. Yani siz geçmiş anılarınızı gözünüzde canlandırdığınızda beyniniz o olayı ilk kez yaşadığınızda yaptığı işlemi tekrar yapıyor.Bunlarla beraber akıl-idrak beyinde nasıl gerçekleşiyor, ruh beynin içinde mi, bizi oluşturan duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan şey ne, bu gibi metafiziksel konularda beynin çeşitli elektrokimyasal tepkimeleri bir şekilde izlenebilse de asıl gerçekleşen olaylar hakkında henüz sağlam bir bilgi yoktur.http://www.calismaprensibi.com  

http://www.ulkemiz.com/beyin-nasil-calisir-beynimizin-gizemli-sirlari-nelerdir

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Hızlı Öğrenme ve Beyni Daha İyi Kullanma

Hızlı Öğrenme ve Beyni Daha İyi Kullanma

Günümüz dünyasının en önemli unsuru haline gelen bilgi ve bunun sonucunda doğan bilgi toplumu, geçmişte kasa dayalı bir güç sistemi var iken günümüzde gücün yapısı değişmiş ve bilgili olan güçlü haline gelmiştir.Toplumlar muazzam bir bilgi ve gelişim yarışına girmiş bulunmaktalar.Bilgi bu kadar önemliyken, ona hızlı ulaşabilmek ise tüm insanlığın en büyük gayelerinden biri haline gelmiştir.Tabi burada bilgiye ulaşabilmekten kastımız kalıcı bilgiye çabuk ulaşabilmek. O kadar kitap okuyorum, araştırmalar, makaleler her şeyi yalayıp yutuyorum ama bir türlü aklıma girmiyor, bir türlü hatırlayamıyorum diyorsanız doğru yerdesiniz.1 Hafta önce öğlen ne yediğini sana sorsam cevabın ne olurdu? Bir de geçen yıl ki doğum gününde neler yaptığını sorsam.Beynimizin inanılmaz bir kapasitesi vardır, bize düşen sadece onu doğru yöntemlerle kullanabilmek.Peki beynimiz nasıl oluyor da 1 hafta önce ne yediğimizi hatırlayamazken aylar önce ki doğum günümüzde neler yaptığımızı dün gibi hatırlıyor. Bunların cevapları için öncelikle beynimizin nasıl çalıştığı üzerine yoğunlaşalım.Beynimiz iç içe geçmiş 3 bölümden oluşur:1-İlkel Beyin: Bu beynimizin en iç kısmıdır ve tüm insan ve hayvanlarda mevcuttur.Adında belli olduğu üzere tehlike anında “savaş” ya da “kaç” emrini veren odur.2-Orta Beyin: Tüm duygularımızın temeli bu bölümdür, öğrenme ve kalıcı hafızamız için olmazsa olmaz bölümdür.Bu bölümde hipokamp denilen bölüm bulunur ve bu da kısaca, bilgilerin beynimizin kalıcı hafızasına geçip geçmeyeceğine karar veren bölümdür.BBC’nin müzik otoritelerinden olan Clieve Wearing kariyerinin en üst noktasındayken “Herpes Simpleks” virüsüne yakalandı. Bu tür virüse yakalananların büyük bir bölümü hastalığı sadece dudaklarında oluşan uçuklarla atlatırken, Wearing’e bulaşan virüs beyne ulaşarak iltihabı bu bölgeye taşıdı ve beynin hasara uğramasına neden oldu. Ensafalit hastalığı denilen bu durum Wearing’in hafıza yapısında çok önemli değişikliklere yol açtı. Sadece son bir veya iki dakika içinde olan olayları hatırlayabilen ve kendisini sürekli olarak uzun ve derin bir uykudan yeni uyanmış gibi hisseden Wearing, eşi odadan çıkıp, iki veya üç dakika sonra tekrar geri döndüğünde, kendisini sanki uzun bir süre görmemiş gibi karşılıyordu.“Kendimi yaşayan bir ölü gibi hissediyorum” diyen Wearing, hastalığa yakalanmadan önceki yaşamı ile ilgili tüm olayları rahatlıkla hatırlayabildiği gibi müzik yeteneklerini de aynen koruyor, nota okuyabiliyor ve müzik aletlerini çalabiliyor. Uzmanlar Wearing’in hastalığı nedeniyle hipokamp’ın tamamen tahrip olduğunu ve bu yüzden hiçbir yeni bilgiyi hafızasına alamadığını belirtirlerken, hafızasındaki diğer bilgi ve becerilerin beynin farklı yerlerinde depo edilmesi nedeniyle bu hastalıktan etkilenmediğini ifade ediyorlar.3-Korteks : Beynimizin en üst kısmıdır. Kıvrımlı bir yapısı vardır. Hipokampın kararından sonra kalıcı bilgiler bu bölüme kaydedilir.Onun dışında görme, koklama, konuşma..vs. birçok olay bu bölümde gerçekleşir.Bilgi işleme ve kaydetme yeri olarakta düşünebiliriz bu bölümü.Korteks sağ lop ve sol lop olarak iki bölümden oluşur. Sağ lop hayal gücü ve soyut şeyler üzerineyken, sol lop mantık, matematik gibi somut şeyler üzerine olan işlevleri yönetirler. Bu loplar corpus collosum denilen yoğun sinir lifleri barındıran bölge ile birbirine bağlanırlar.Bu bölüm ayrıca bilgi akışını sağlayan bölümdür.Yapılan birçok araştırmaya göre; gerçek öğrenme, her iki lopu aynı anda kullanılarak yapılan öğrenmedir. Tekrardan üstte sorduğum sorulara gelelim, neden 1 hafta önce ne yediğimizi hatırlamazken, aylar önce yaptığımız bir şeyi çok iyi hatırlarız. Bunun sebebi, hipokampın yemeği gereksiz bilgi olarak görüp kalıcı hafızaya kaydetmeyip, doğum gününüzü işe yarar bilgi olarak görüp kalıcı hafızaya kaydetmesidir.Peki hipokamp neye göre bilgileri kalıcı ve geçici hafızaya atar?Bunun cevabı basittir aslında beyin 2 lop olduğuna göre öğrenmeyi de 2 lop yapmalı, günlük yaşantımızı genelde rutin olarak geçirdiğimiz için yaptıklarımızı çok çabuk unuturuz.Bu öğrenme genlikle sol lop temelli olur, her şeye mantık çerçevesinde bakarız ve haliyle de sağ lopu kullanmadığımız içinde çabucak aklımızdan çıkar.Ya da hiçbir mantığa uymayan, gerçeklerle hiçbir bağlantısı olmayan hayaller kurarız ve ertesi gün hemen unuturuz bu da sadece sağ lop kullanılarak yapılan öğrenme biçimidir.İyi diyorsun, güzel diyorsun da, bu nasıl olacak dediğinizi duyar gibiyimŞimdiye kadar birçok bilimsel bilgi verdik, gelelim bunları hayatımızda nasıl kullanacağımıza; Bilmem hatırlar mısınız soygazları? Peki size [He]rgele [Ne]cmi [Ar]sız [Kr]sını [Xe]sip [Rn]deledi desem ya da muhtemelen ben demeden bunu hatırladınız.Bir başka örnek, fıstıkçı şahap (sesli harfleri atın) ünsüz benzeşmesi yapan harfleri elde edersiniz.Aslında bunları bazen kullanıyoruz ve kalıcı hafızamıza da yerleşiyor.Bunların mantığı çok basittir, çok saçma cümle veya kelimeyi mantıklı bir düzene oturtuyoruz haliyle iki lobumuzuda kullanmış oluyoruz.Bunlar bilinen örneklerdi. Mesela isim hafızanız kötü mü? Hemen örnek verelim.Adı Ahmet olan birini nasıl kodlarız beynimize. Benim aklıma “Ahhhhhh” çeken bir Ahmet geldi.Ahmet’i ahh çekerken hayal edin ya da adı Asuman olan biri aklıma aaaaaa su! Diyen biri geldi, Asuman’ın aaaa su dediğini hayal edin bunlar basit birkaç örnek daha da çoğaltılabilir.Yabancı dil öğrenirken kelime ezberlememiz gerekir ve oturup hepsini günlerce tekrarlarız. Ezberleriz bir şekilde ama üzerinde 1-2 ay geçer ya da geçmez hemen unuturuz. Özellikle yabancı dil öğrenimin de bu metotları kullanmak, kalıcı hafızamıza kelimeleri yerleştirerek çok çok kolaylaşacaktır.Örneğin, vanish kelimesinin anlamı gözden kaybolmaktır, vanish adında bir de temizleyici var biliyorsunuz ki, vanish kullanıldığında kirler “gözden kaybolur” olarak düşünüp hayal ederseniz kalıcı hafızanıza yerleşir. Bir başka örnek, terminate kelime anlamı bitirmektir. Bunu terminal olarak düşünün ve terminalde yolculuğun “bittiğini” hayal edin. Evet başta zorlanırsınız bunları yaparken, ama unutmayın! Oturup düz bir şekilde ezberlemek yerine, o zamanla bu şekilde bağdaştırmalar yaparsanız, ezberlediğiniz kelimeler kalıcı hafızanıza yerleşir. Kısaca öğrenmek beynin her iki lobunu aynı anda kullanarak yapılırsa kalıcı hafızaya kaydedilir.Bunun yanında bilgi, beyinde ki nöronların birbirleriyle bağ kurmalarıyla işlenir.Mesela yeni öğrenilen bir bilgi eğer eski bilgilerle bir bağlantısı varsa hemen ilgili nöronlar, yeni bilgi nöronlarıyla bağ kurarak öğrenmeyi sağlar ve ne kadar çok bağ kurulursa öğrenme o kadar güçlü olur.Bunun en büyük örneklerinden biri, Pisagor Teoremidir. Geometri öğrenmeye başladığımızdan beri ilk verilen budur. (a2+b2=c2) O kadar kullanılmış, nöronlar o kadar bağ yapmıştır ki; adımız kadar ezberlemişizdir bu denklemi.Herhangi bir şeyi kalıcı olarak öğrenebilmek için yapılması gerekenler kısaca şunlardır:1-Öğrenme yapılırken beynin her iki lobu birden kullanılmalı.2-Her iki lop ile yapılan öğrenme, gerekli zamanlarda tekrar edilmeli.Ayrıca beyin en fazla bir konu üzerine 40-50 dakika yoğunlaşabilir daha sonra konsantrasyon düşmeye başlar. Bir konuya 3 saat aralıksız çalışmak faydadan çok zarar getirir.Ara verildiği zamanda konuyla ilgili hiçbir şeyle ilgilenilmemesi gerekir, muhtemelen başınıza yüzlerce kere gelmiştir. Bir şey üzerine o kadar düşünürsünüz, yoğunlaşırsınız daha sonra herhangi bir şeyle uğraşırken bir anda sanki beyninizde bir ışık yanar hemen o konuyla ilgili yaratıcı bir şeyler aklınıza geliverir. Ara vermenin büyüsünü her zaman kullanın, beyin ara verildiğinde hem dinlenir, hem de öğrendiği bilgileri istifler.Bu istifleme işi yukarıda da bahsettiğimiz gibi nöronların birbirleriyle bağ yapması şeklinde gerçeklenir. İstiflemekten bahsetmişken, beyin en çok bildiğiniz üzere uykuda çalışır.Herhangi bir sınava girerken çalıştıklarımızın istiflenmesi için uyumak bu yüzden çok çok önemlidir.Beyinle İle İlgili Bazı Bilgiler • Beynimiz yaklaşık olarak 1,4 kg. ağırlığında (1369 gram), cevizi andırır şekildedir. 85 yıllık bir süre boyunca saniyede 600 birimlik bilgiyi hafızamıza kaydedip işlemek ve programlamak kapasitesine sahiptir. Bu da dakikada 3600, saat de 2.160.000 ve günde 51.840.000 bitlik (Bilgisayar alan birimi olarak. 1000 bit = 1 mb.) • İnsan beynine benzeyen bir makinenin yapılabilmesi için 300 trilyar dolardan fazla paraya ihtiyaç vardır. Böyle bir makinenin çalışabilmesi için de 1 trilyon watlık elektrik enerjisine ihtiyaç vardır. Yinede yapılacak makine insan beyninin potansiyelini aşamayacaktır. • Herkesin beyni, sıkıştırılmış iki yumruğu kadardır. • Beynimizden geçen, milyarlarca gerçek ve hayal, doksan milyon kalın kitabı doldurur. •Bir insan beyninde çalışan 100 milyardan fazla hücre vardır.• Beynimizde 10 ila 14 milyar civarında sinir hücresi bulunmaktadır. Bilgi saklama kapasitesi ise 1 ila 2 milyon bit arasındadır. • Beynin bilgi saklama kapasitesi ömrü boyunca, saniyede 10 yeni bilgi birimidir. Bu demek oluyor ki, bir dakikada 600 yeni bilgi, saat de ise 36.000 bitlik bilgi saklayabilmektedir. Normal bir ömür süresince bir insan beyni 100 trilyon bitlik bilgiyi depolama kapasitesine sahiptir. • Ortalama bir yetişkin beyni Britennica Ansiklopedisinde içerilmiş olan bilginin 500 katı kadar bilgi saklayabilmektedir. • Dünyadaki tüm telefon sistemlerinin ağının, eğer beyninizle doğru kıyaslanırsa, sıradan bir bezelye tanesinin büyüklüğünde bir parçayı işgal edeceği hesaplanmıştır.Kaynakça: http://www.kigem.com/beynimizin-ne-kadarini-kullana-biliyoruz-.html<br />http://www.megahafiza.com/beyinegitimi/kurs_b9d6as3z.asp?tid=158558965Yazar: Oktay Yıldırımhttp://www.bilgiustam.com  

http://www.ulkemiz.com/hizli-ogrenme-ve-beyni-daha-iyi-kullanma

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Bir erkek ve bir kadın beyni arasında yapısal ve nöral işleme bakımından farklılıklar vardır. Erkek beyninde daha fazla gri madde varken, kadın beyninde daha fazla beyaz madde vardır. Bu farklılıkları daha ayrıntılı olarak öğrenmek için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?7190_man-womanÇalışmalar günlük meditasyonun beyin fonksiyonları üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ve beyinde yaşlanmaya bağlı beyaz ve gri cevherin azalma eğiliminde olduğunu göstermiştir.Bir kadın ve bir erkeği ayıran tek şey fiziksel özellikleri değildir. Bir kadın ve bir erkeğin beyinleri de özdeş değildir. Her iki beynin de benzersiz özellikleri vardır. Bunların yapı, fonksiyon ve bilgi işleme yolları farklıdır. Erkekler ve kadınların beyaz ve gri cevher miktarlarının farklı olması nedeniyle, kadınlar ve erkekler beyinlerini farklı şekilde kullanırlar. Kadın ve erkek beyinlerindeki farklar aşağıda incelenecektir.-Boyut:Bir erkek beyni, bir kadın beyninden yaklaşık olarak %10 daha büyüktür. Ortalama bir erkek beyni yaklaşık 1.260 cm3 hacminde iken, ortalama bir kadın beyni yaklaşık 1130 cm3 hacmindedir. Ağırlık olarak karşılaştırmak istersek ortalama bir erkek beyni 1,345 gram iken, ortalama bir kadın beyni 1,222 gramdır. Ancak beyin büyüklüğü bir zeka göstergesi değildir.-Gri Madde:Aynı zamanda korteks olarak da adlandırılan beynin dış kısmı yani gri madde, bilgilerin işlenmesinden sorumludur. Bir erkek beynindeki gri madde bir kadına göre 6-7 kez daha fazladır. Sinir hücrelerinin gövdelerini içeren gri madde, işitme gibi diğer duyusal algılama becerilerini ve görsel girdileri işleme ile ilgilenir. Gri cevherde bulunan motor nöronlar ayrıca kasların hareketlerinde yardımcı olur.-Beyaz Madde:Bir kadın beyni bir erkek beyninden 9,5-10 kat daha fazla beyaz cevhere sahip olma eğilimindedir. Beyaz cevher bir işleme merkezinden diğerine bilgi taşıyan sinir lif demetleri içermektedir. Aslında beynin içindeki farklı gri madde bölgelerini birbirine bağlar. Ne kadar fazla beyaz madde o kadar beyin bağlantısı demektir.-Düşünme:Bir çalışma kadınlarda beyaz maddenin daha fazla olması dolayısıyla kadınların düşünürken daha fazla beyaz maddeyi kullanıyor olabileceklerini, erkeklerin ise daha fazla gri madde içermeleri nedeniyle düşünürken gri maddeyi kullanıyor olabileceklerini öne sürmüştür. Kısacası kadınlar ve erkekler farklı şekillerde düşünürler.-Hafıza:“Hipokampus” hafıza oluşumu ve depolanmasından sorumlu beyin bölgesidir. Erkeklere göre, insanlardaki bu hafıza merkezinin kadınlarda daha büyük olduğu bulunmuştur. Bu kadınların bazı şeyleri neden daha iyi hatırladıklarının bir nedeni olabilir. Sosyal beceri ve hafıza söz konusu olduğunda, kadın beyninin erkek beyninden daha yetkin olduğu görülmektedir.-Dil İşleme:“Broca” ve “Wernicke” alanları yani beynin dil işleme merkezleri erkeklere göre kadınlarda daha büyük olma eğilimindedir. Bu alanlarda kadın beyni, beyni erkek beyninden daha fazla nöron yoğunluğu göstermektedir. Ayrıca MR çalışmaları kadınların dil işleme için beyinlerinin hem sağ hem de sol yarım kürelerini kullandıklarını, erkeklerin ise beyinlerinin sadece sol yarım kürelerini kullandıklarını göstermiştir.-Kafa Travması:Frontal beyin yaralanmaları kadınlarda erkeklere göre daha fazla zarar verebilir. Bunun nedeni kadınların beynindeki gri maddenin %84′ ünün frontal lobda bulunmasıdır. Oysaki erkeklerin frontal lobunun sadece %45′ ini gri madde oluşturur. Öte yandan kadınlardaki beyaz maddenin %86′ sı frontal lobda bulunurken, erkeklerin frontal lobunda hiç beyaz madde bulunmaz. Yani gri maddenin erkeklerin beyninin geneline yayıldığını söyleyebiliriz. Bu da frontal loba alınan bir kafa travmasının erkeklere göre kadınlarda bilişsel performansta daha büyük bir düşüşe neden olabileceğini gösterir.-Saldırganlık:“Amigdala” korku, öfke ve zevk gibi duyguların işlenmesi ile ilişkili beyin bölgesidir. Yaklaşan tehlikelerin farkında olmamızı sağlar ve bu bölgede olumsuz duyguların işlenmesi genellikle saldırganlıktan sorumludur. Erkeklerin beyinlerindeki amigdala bölgesi, kadınlarınkinden daha büyüktür. Bu erkeklerin fiziksel mücadelelerde kadınlardan daha iyi ve daha hırslı olmalarının nedeni olabilir.-Nöral İşleme:Erkekler matematiksel ve analitik işlemlerde kadınlardan daha iyidir. Yüzyıllar boyunca bütçe hesaplama ve faturaları kontrol etme gibi işlemleri erkeklerin üstlenmesinin nedeni belki de budur. Kadınlar ise dil becerilerini kullanmada daha iyi olma eğilimindedir. Bu nedenle sosyal becerileri daha fazladır. İlişkileri sürdürmek ya da sosyal toplantılar düzenlenmede, kadınlar üstün dil becerilerini kullanabilirler.Erkek ve dişi beyinlerinde önemli farklılıklar olmasına rağmen, çalışmalar bu farklılıkların kadın ve erkeklerin algılama yetenekleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olmadığını göstermiştir. Hem erkekler hem de kadınlar bilişsel değerlendirmelerini içeren farklı testlerde son derece iyi sonuçlar almaktadır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/how-does-mens-brain-differ-from-womens-brain.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/erkek-beyni-ve-kadin-beyni-arasindaki-farklar-nelerdir

Kök Hücre Nedir ?

Kök Hücre Nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;1.Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.2.Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.3.Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadırKök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.ÖzellikleriBir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Kendini yenilemeBir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:1.Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.1.Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Hücre yetkinliğiYetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler . Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.TanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın;embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları , karaciğer sirozu , knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği  gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır . Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. "Human adipose tissue is a source of multipotent stem cells".AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadırUyarılmış pluripotentBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak [49] insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28)  transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür Hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi) Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir. Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir. Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir--1

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Bağışıklık sisteminin işleyişi nasıldır ?

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır, ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.Bağışıklıkta tabakalanmış savunma Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir: Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.Edinilmiş (kazanılmış) bağışıklık: Belirli patojenleri hedef alacak özel antikorlar ve T hücreleri üreterek vücut belirli patojenlere karşı özel bir bağışıklık geliştirebilir. Bu tür bir yanıtın gelişmesi günler alabilir ve ilk saldırıyı önlemede pek etkili değildir, fakat normalde daha sonraki enfeksiyonları önler ve uzun süreli enfeksiyonların temizlenmesine yardımcı olur.Doğuştan ve edinilmiş bağışıklıkların her ikisi de kendinden olan ve kendinden olmayan moleküllerin ayrımına bağımlıdır. İmmünolojide kendinden olan moleküller, bir canlının vücudunda bulunan ve bağışıklık sistemince yabancı moleküllerden ayrılabilen bileşenlerdir. Kendinden olmayanlar ise yabancı moleküller olarak tanımlanabilir. Kendinden olmayan moleküllerin bir sınıfı antijenler olarak bilinir ve özgül bağışıklık almaçlarına bağlanıp bir bağışıklık yanıtının oluşmasına neden olan maddeler olarak tanımlanabilirler.Yüzey engelleriMekanik, kimyasal ve biyolojik engeller gibi bazı bariyerler canlıları enfeksiyonlardan korur. Bitkilerin mumlu yaprakları, böceklerin dış iskeletleri, yumurtaların koruyucusu yumurta kabukları ve deri, enfeksiyon karşısında ilk hatta bulunan mekanik engellerin örnekleridir. Bununla birlikte canlılar etraflarındaki çevreye karşı tamamen korunamazlar; canlılar diğer sistemlerini ve vücudun akciğerler, bağırsak ve idrar deliği gibi açıklıklarını korumak zorundadırlar.Akciğerlerde öksürük ve hapşırma, solunum yollarını tehdit oluşturan patojenlerin ve diğer maddelerin dışarı atılmasını sağlayan mekanik korumalardandır. Gözyaşıyla yıkama, idrar, solunum ve sindirim yolundaki mukus salgıları da mikroorganizmaları mekanik olarak dışarı atma yollarındandır.Kimyasal engeller de enfeksiyona karşı koruma yaparlar. Deri ve solunum alanı, ß-defensinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri salgılar. Tükürükteki lizozim, fosfolipaz A2 gibi enzimler, gözyaşı ve göğüs sütü de antibakteriyal vücut salgılarındadır. Vajinal salgılar hafif asidik özellikteyken; meni patojenleri öldürmek üzere çinko ve defensinleri içermektedir. Midede gastrik asit ve proteaz salgıları, yutulmuş patojenlere karşı oldukça güçlü koruma yapan kimyasallardandır.Bağırsaklarda ve gastrointestinal alanlarda bulunan kommensal flora da, ortama yerleşmek isteyen patojenik bakterilerle mücadeleye girerek, bazı hallerde ortamın pH ve ulaşılabilir demir miktarı gibi şartlarını değiştirerek biyolojik bir engel olarak görev görür. Bu, patojenlerin hastalığa neden olacak kadar yeterli sayıya ulaşma ihtimalini azaltır. Bununla beraber antibiyotiklerin çoğu bakterilere özgül olarak hedeflenmezler, bu yüzden kullanıldıklarında bu florayı yok edebilirler, ayrıca mantarlara karşı da işlev görmezler bu yüzden bakterileri florasının azalmasıyla vajina gibi bazı bölgelerde mantarların çoğalmasına yol açabilirler. Burada, normalde yoğurtta bulunan Lactobacillus gibi canlılardaki probiyotik floranın tekrar gündeme gelmesinin iyi bir kanıtı bulunmaktadır; bu flora çocukların intestinal enfeksiyonlarındaki mikrobiyal populasyonların sağlıklı bir şekilde dengelenmesine yardımcı olur ve bakteriyal gastroenteritis, enflamasyonlu bağırsak hastalığı, idrar yolu hastalıkları ve ameliyat-sonrası enfeksiyonlar için yapılan çalışmalarda öncü olan verilerdendi.Doğuştan gelen bağışıklık sistemiBir canlıya başarıyla girebilen mikroorganizmalar doğuştan gelen bağışıklık sisteminin mekanizmaları ve hücreleriyle karşılaşırlar. Doğuştan olan yanıt genellikle mikroorganizmaların geniş gruplarında saklı olan bileşenleri tanıyan örnek tanıma reseptörlerince mikroplar tanımlandıklarında tetiklenir.[21] Doğuştan gelen bağışıklık sistemi özgül değildir; yani bu sistem patojenleri soysal olarak tanır ve yanıtlar.[9] Sistem, bir patojen karşısında uzun süreli bağışıklık kazandırmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, çoğu canlıda konağın korunmasında baskın olan sistemdir. [6]Humoral ve kimyasal engellerYangı (Enflamasyon)Yangı, bağışıklık sisteminde enfeksiyona karşı gösterilen ilk tepkilerden birisidir. Enflamasyonun belirtileri, dokudaki kan artışı sonucu olan kızarıklık ve şişmedir. Yangı, yaralanmış ya da enfekte olmuş hücrelerce salınan eikosanoidler ve sitokinlerce oluşturulur. Eikosanoidler, ateşi üreten, yangıyla ilişkili olarak kan damarlarının genişlemesine neden olan prostaglandinleri ve beyaz kan hücreleri lökositleri çeken lökotrienleri kapsar. Yaygın sitokinler; beyaz kan hücreleri arasında iletişimden sorumlu olan interlökinleri, kemotaksiyi ilerleten kemokinleri ve konak hücrede protein sentezini kapatmak gibi anti-viral etkileri olan interferonları kapsar. Büyüme faktörleri ve sitotoksik faktörler de ayrıca salınabilir. Bu sitokinler ve diğer kimyasallar bağışıklık hücrelerini enfeksiyon alanına toplar ve patojenlerden kurtulma sonrasında hasarlı dokunun iyileşmesini ilerletirler.Kompleman sistemiKompleman sistemi, yabancı hücrelerin yüzeylerine saldıran bir biyokimyasal kaskaddır. 20 farklı protein içerir ve patojenleri antikorlarla öldürmesini "tamamlayıcı" (komplemanter) yeteneğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Tamamlayıcı sistem, doğuştan gelen bağışıklık yanıtının ana humoral bileşenidir. Bitkiler, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi memeli olmayan bazı türler de kompleman sistemleri bulundururlar. Bu yanıt insanlarda, bu mikroplara ilişmiş antikorların tamamlanıp bağlamasıyla veya kompleman proteinlerinin mikropların yüzeylerindeki karbonhidratlara bağlanmasıyla etkinleştirilir. Bu tanıma sinyali bir hızlı öldürme yanıtını tetikler. Bu yanıtın hızı, ayrıca proteazlar olan kompleman moleküllerinin bir dizi proteolitik etkinleşmesini izleyen sinyal büyümesinin bir sonucudur. Kompleman proteinlerinin ilk olarak mikroba bağlanmalarından sonra, sırayla diğer proteazları tamamlayan ve devam eden proteaz aktivitelerini etkinleştirirler. Bu üretim pozitif geribeslemeyle kontrol edilen ilk sinyali yükselten katalitik bir kaskaddır. Kaskad bağışıklık hücrelerini çeken peptidlerin üretimiyle sonuçlanır, damarsal geçirgenliği arttırır ve patojenlerin yüzeylerini kaplayarak (opsonizasyon) onları yıkım için işaretler. Komplemanın kalıntıları ayrıca hücre zarlarını yırtmak suretiyle hücreleri de doğrudan öldürebilir.Doğuştan gelen sistemin hücresel engelleriLökositler (beyaz kan hücreleri) tek hücreli canlılar gibi bağımsız davranabilirler ve doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ikinci kollarıdırlar. Doğuştan gelen lökositler; fagositleri, makrofajları, nötrofilleri, dendritik hücreleri, mast hücrelerini, eozinofilleri, bazofilleri ve doğal öldürücü hücreleri kapsar. Bu hücreler bütün patojenleri hatta büyük patojenleri bile tanımlar, yutarak ya da temasa geçerek onları öldürürler. Doğuştan gelen hücreler ayrıca edinilmiş bağışıklık sistemini etkinleştiren aracı moleküller olarak da önemlidirler.Fagositler doğuştan gelen hücresel bağışıklığın önemli biçimleridir; patojenleri veya parçacıkları yutmalarından (fagosite etmelerinden) ya da yemelerinden dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Fagositler genellikle patojenleri arayarak vücutta dolaşırlar ve özelleşmiş bölgelere sitokinler tarafından çağırılabilinirler. Bir patojen bir fagosit tarafından yutulduğunda, hücre içinde bir kümeye konur ve bu küme fagozom olarak isimlendirilir, fagozom sonradan hücre içinde bulunan lizozom denilen bazı kümelerle birleşir ve fagolizozom olarak isimlendirilir. Patojen, fagolizozom içinde sindirim enzimlerinin etkinliğiyle ya da solunumsal (oksidatif) tepkimeyi izleyen serbest radikallerin fagolizozom içine bırakılmasıyla öldürülür. Fagositler gerekli besinlerini bu şekilde almak için evrilmişlerdir fakat bu rolleri fagositlere patojenleri bir savunma mekanizması şeklinde yutmalarını da sağlamıştır. Fagositler ev sahibi savunmasındaki muhtemelen en eski şekilleri teşkil ederler ve omurgasızların ve omurgalıların her ikisinde de bulunurlar.Nötrofiller ve makrofajlar da vücutta saldırgan patojenleri takip eden fagositlerdir.Nötrofiller normalde dolaşım sisteminde bulunurlar ve fagositlerin en çok bulunan tipleridir; toplam kanda dolaşan lökositlerin %50-60'ını oluştururlar. Kısmen bakteriyal enfeksiyonun sonucu olan yangının akut fazlarında, nötrofiller yangının olduğu bölgeye doğru kemotaksi olarak bilinen süreçle göç ederler ve genellikle enfeksiyon bölgesine ilk ulaşan hücrelerdir.Makrofajlar ise, dokularda bulunan ve çok yönlü hücrelerdir, enzimler, kompleman proteinleri ve interlökin 1 gibi düzenleyici faktörleri kapsayan kimyasalların geniş çeşitliliğini üretirler. Makrofajlar ayrıca çöpçüler gibi de davranıp, etkin edinilmiş bağışıklık sisteminin antijen sunan hücrelerinin atıklarını veya vücudun parçalanmış hücreleri gibi döküntülerini de temizlerler.Dendritik hücreler, dış çevreyle ilişkide bulunan dokularda bulunan fagositlerdir; bu yüzden ana olarak deride ("Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler), burunda, akciğerlerde, midede ve bağırsaklarda bulunurlar. Sinir hücreleri nöronların dendritlerine benzemelerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında T hücrelerine antijen sunmaları gibi bir rolle bağlantı oluşturduklarından edinilmiş bağışıklık sisteminin anahtarlarından biridirler.Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunurlar ve yangı yanıtını düzenlerler. Mast hücreleri, patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, parazitlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidirler.Doğal öldürücü hücreler (NK ya da DÖH hücreler), tümör hücreleri veya virüslerce enfekte edilmiş hücrelere saldırıp onları yokeden lökositlerdir. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.Edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sistemi, ilkel omurgasızlarda evrimleşmiş, ve bağışıklık belleği gibi daha güçlü bir yanıtın verilmesine olanak sağlayan, her patojenin antijen imzasıyla hatırlandığı bir bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık yanıtı antijene özgüdür ve kendinden-olmayan antijenleri, "antijen sunumu" diye bilinen süreçte tanımayı gerektirir. Antijen özgüllüğü, özgül patojenler veya patojen-enfeksiyonlu hücrelere uydurulmuş yanıtların doğuşuna izin verir. Bu uygun yanıtların vücutta uygun şekilde kalması ise bellek hücreleriyle sağlanır. Eğer bir patojen vücuda tekrar girerse, bu bellek hücreleri sayesinde daha hızlı ve güçlü bir cevap alarak yok edilir.LenfositlerKonu hakkında ayrıntılı bilgi için Lenfosit maddesine bakınız.Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri lökositlerin özel tipleri lenfositler olarak isimlendirilir. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.B ve T hücreleri lenfositlerin kemik iliğindeki hematopoietik kök hücrelerinden köken alan iki temel tipidir. B hücreleri humoral bağışıklık yanıtını oluştururken, T hücreleri hücresel bağışıklığı oluştururlar. B ve T hücrelerinin her ikisi de özgül hedefleri tanıyan reseptör molekülleri taşırlar. "MHC" olarak bilinen 'kendinden olan' reseptör kombinasyonlarıyla antijenler işlenip, sunulduktan sonra T hücreleri, patojenler gibi kendinden-olmayan hedefleri tanırlar.T lenfositler kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. T lenfositlerin iki ana alt tipi bulunmaktadır: yardımcı ve öldürücü T lenfositler. Öldürücü T lenfositler sadece MHC sınıf I ile eşlenmiş molekülleri tanırken, yardımcı T lenfositler MHC sınıf II ile ilişkili molekülleri tanır. Antijen sunumunun bu iki mekanizması T hücrelerinin iki tipinin farklı rollerde olmasıyla sonuç verir. Üçüncü bir alt grup olan γδ T hücreleri ise MHC reseptörlerine bağlı olmayan tam antijenleri tanır. Zıt olarak, B hücresinin antijene özgü reseptörü, B hücresi yüzeyinde bulunan bir antikor molekülüdür ve antijen işlemesine gerek duymadan bütün patojenleri tanır. B hücrelerinin her soyu farklı bir antikoru ifade eder, bu yüzden B hücresi antijen reseptörünün tüm takımları vücudun üretebildiği bütün antikorları sunarlar.Öldürücü T hücreleriÖldürücü T hücreleri virüslerle veya diğer patojenlerle enfekte olmuş ya da işlev göremeyen veya hasarlanmış hücreleri öldüren T hücrelerinin alt gruplarından biridir. B hücreleri gibi T hücrelerinin her tipi de farklı antijenleri tanır. Öldürücü T hücreleri, kendi T reseptörlerini (TCRler), özgül antijenlerini başka bir hücrenin MHC sınıf I reseptörüne bağlayarak bir kompleks oluşturduğunda etkinleşirirler. Bu MHC'nin antijen kompleksini tanımasına, T hücresindeki "CD8" diye adlandırılan yardımcı bir ko-reseptörle yardım edilir. Sonrasında T hücresi bu antijeni taşıyan MHC I reseptörlerini aramak için vücutta dolaşır. T hücresi böyle hücrelerle iletişime geçip etkinleştiğinde, perforin gibi hedef hücrenin hücre zarı porlarından iyonların, suyun ve toksinlerin geçmesine izin veren sitotoksinleri salar. Bir proteaz olan granülizin de hücreyi apoptozise götüren başka bir toksindir. Konağın T hücrelerinin öldürme özelliği, virüslerin replikasyonunun önlenmesinde kısmen önemlidir. T hücresi etkinleştirilmesi sıkıca kontrol altında tutulur ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyalini gerektirir ya da ek sinyaller yardımcı T hücreleri ile sağlanır.Yardımcı T hücreleriYardımcı T hücreleri doğuştan ve edinilmiş bağışıklık yanıtlarını düzenler ve belirli bir patojene vücudun bağışıklık yanıtı tiplerinden hangisinin verileceğine karar verirler. Bu hücrelerin öldürücü (sitotoksik) işlevselliği yoktur, enfekte hücreleri öldürmezler veya patojenleri doğrudan temizlemezler. Bunun yerine bu hizmetlerdeki diğer hücreleri yönlendirerek bağışıklık yanıtını kontrol ederler. Yardımcı T hücreleri, MHC sınıf II moleküllerine bağlanan antijenleri tanıyan T hücresi reseptörlerini ifade ederler. MHC-antijen kompleksi ayrıca, T hücresinin etkinleştirilmesinden sorumlu olan (Lck gibi) molekülleri T hücresinin içinde toplayan, yardımcı T hücresinin CD4 yardımcı reseptörü tarafından tanınır. Yardımcı T hücrelerini MHC-antijen kompleksleriyle, öldürücü T hücreleri için toplananlardan daha zayıf ilişkidedirler, yani öldürücü T hücreleri tekli bir MHC-antijen molekülüyle ilişkilenip etkinleştirilebilirlerken, T hücresi üzerinde bulunan bazı reseptörler (200-300 civarında) yardımcı hücrenin etkinleştirilmesi için MHC-antijeni tarafından bağlanmalıdırlar. Yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi ayrıca antijen sunan bir hücreyle ilişkilenmesi nedeniyle daha uzun süreye gereklilik duyar. Dinlenen bir T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin hareketlerini etkileyen sitokinlerin salınmasına neden olur. Sitokin sinyalleri makrofajların mikrobisidal fonksiyonunu ve öldürücü T hücrelerinin etkinliğini geliştiren yardımcı T hücreleri tarafından üretilir. Ek olarak, yardımcı T hücrelerinin etkinleştirilmesi, T hücresinin yüzeyinde ifade edilen, antikor üreten B hücrelerinin etkinleştirilmesinde tipik olarak gerek duyulan, fazladan uyarı sinyalleri sağlayan CD40 (CD154) zinciri gibi moleküllerin düzenlenmesine (upregülasyonuna) neden olur.γδ T hücreleriKonu hakkında ayrıntılı bilgi için γδ T hücresi maddesine bakınız.T hücreleri, CD4+ ve CD8+ (γδ) T hücrelerinden farklı bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiplerdir ve öldürücü T hücreleri, yardımcı T hücreleri ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. γδ T hücrelerinden yanıt oluşturan şartlar henüz tam olarak aydınlanmamıştır. Diğer alışılagelmemiş T hücresi altkümelerindeki benzer olarak CD1d-bağlı doğal öldürücü hücreler gibi değişmeyen TCRler, γδ T hücreleri doğştan ve edinilmiş bağışıklık arasındaki hatta bulunurlar. Diğer taraftan γδ T hücreleri, edinilmiş bağışıklığın reseptör çeşitliliğini üretmek ve ayrıca hatırlanabilir bir fenotipi geliştirmek için TCR genlerini düzenleyen bileşenleridir. Öteki taraftan çeşitli altkümeler ayrıca doğuştan gelen bağışıklık sisteminin örnek tanıma reseptörleri gibi kullanılan TCRlerini ya da DÖH reseptörlerini bağlayan parçalarıdır. Örneğin insan Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları, mikroplar tarafından üretilen peptidik olmayan antijenlere saatler içinde karşılık verir ve epiteldeki yüksek oranda bağlanmış Vδ1+ T hücreleri stres altındaki epitel hücrelerini yanıtlar.B lenfositler ve AntikorlarBir B hücresi bir patojeni, yüzeyindeki antikorlara özgü yabancı antijenler bağlandığında tanımlar. Bu antijen/antikor kompleksi B hücresi tarafından kabul edilir ve proteolizis tarafından peptidlerin içine işlenir. B hücresi o zaman bu antijenik peptidleri yüzeyindeki MHC sınıf II moleküllerinde gösterir. MHC'nin bu kompleksi ve antijen, lenfokinleri salan ve B hücrelerini etkinleştiren eşlenik bir yardımcı T hücresini çeker. Etkin B hücresi böylece bölünmeye başladığında, ürünleri (plazma hücreleri), antijenleri tanıyan antikorların milyonlarca kopyalarını salgılar. Bu antikorlar kan plazmasında ve lenfde dolaşır, antijen sunan patojenleri bağlar ve onları kompleman sisteminin ya da fagositlerin yıkımı ve kaldırması için işaretler. Antikorlar ayrıca bakteriyal toksinleri bağlayarak veya virüslerin ve bakterilerin enfekte hücrede kullandıkları reseptörlere müdahalede bulunarak istilacıları doğrudan etkisizleştirebilirler.CD20 antijeni ayrıca B lenfositlerinde de bulunur.Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemiEdinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örn. antikorlar ve T hücre reseptörleri), sadece Gerçekçenelilerde bulunmasına karşın, farklı bir lenfosit benzeri molekül yılan balığı ve Myxine cinsi gibi ilkel omurgasızlarda da keşfedilmiştir. Bu hayvanlar, çeneli omurgalılardaki antijen reseptörlerine benzeyen sadece bir ya da iki gen tarafından üretilen, "çeşitli lenfosit reseptörü (VLRler)" olarak adlandırılan moleküllerinin geniş bir dizisine sahiptirler. Bu moleküllerin patojenik antijenleri, antikorlara benzer yollarla ve aynı özgüllükte bağladığına inanılır.Bağışıklık belleğiB ve T hücreleri etkinleştirilip, kendilerini eşlemeye başladıklarında, ürünlerinin bazıları uzun-yaşamlı bellek hücreleri haline gelir. Bir hayvanın hayatı boyunca bu bellek hücreleri her özgül saldıran patojeni hatırlayabilir ve eğer patojen tekrar saldırırsa daha güçlü bir yanıtı sergileyebilir. Bu kazanılmıştır çünkü canlının hayatı boyunca bu patojenlerle enfeksiyonlara uyum sağlama devam eder ve bağışıklık sistemi gelecek salıdırılar için kendini hazırlar.Bağışıklık belleği, aktif veya pasif şekillerde görülebilir:Pasif bellekYeni doğanların mikroplarla daha önce tecrübesi olmamıştır ve enfeksiyonla hasarlanmaları kısmen mümkündür. Pasif bağışıklığın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Gebelik sırasında, IgG olarak adlandırılan antikorların bir kısmı anneden bebeğe plesanta yoluyla geçer ve böylece insan bebekleri doğduklarında bile annelerininki kadar aynı düzeyde antijen özgüllüğüne ve antikorların büyük kısmına sahiplerdir.Göğüs sütü ayrıca yenidoğanın sindirim sistemine de geçen antikorları içerir ve yenidoğan kendi antikorlarını sentezleyince kadar bebeği bakteriyal enfeksiyonlardan korur. Bu pasif bağışıklıktır çünkü fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemez, onları sadece ödünç alır.Bu pasif bağışıklık genellikle kısa sürelidir, birkaç gün ila birkaç ay sürer. Tıpta, koruyucu pasif bağışıklık ayrıca, bir canlıdan diğerine antikor zengini serum verilerek yapay olarak sağlanabilir.Aktif bellek ve bağışıklamaUzun süreli aktif bellek enfeksiyon sonrası B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesine gerek duyar. Aktif bağışıklık ayrıca yapay olarak aşılamayla da sağlanabilir. Aşılamanın (bağışıklama) arkasında yatan temel kural, patojenden gelen bir antijenle bağışıklık sistemini uyarmak ve bu patojen karşısında özgül bağışıklığı ev sahibinde hastalığa neden olmadan geliştirmektir. Bu önceden planlanmış bağışıklık yanıtı başarılıdır çünkü bağışıklık sisteminin doğal özgüllüğünü kullanır. İnsan populasyonun ölüm nedenlerinden önde gelen nedenlerden enfeksiyon hastalıklarında, bağışıklık sisteminin insanlıkla gelişiminden beri en etkili uygulamayı "aşılama" sunmaktadır.Çoğu viral aşı yaşayan zayıflatılmış virüslerden elde edilirken, bakteriyal aşılar mikroorganizmaların zararsız toksinlerini de içeren aselüler (hücresiz) bileşenlerine dayanır.Bazı antijenler aselüler aşlılardan elde edildiklerinden beri edinilmiş yanıtın çok güçlü olmasına neden olmadıklarından beri, bazı bakteriyal aşılar bağışıklığı yükselten ve doğuştan gelen bağışıklığın antijen sunan hücrelerini etkinleştiren ek yardımcılar da taşımaktadırlar.İnsan bağışıklığının bozukluklarıBağışıklık sistemi farkedilebilir derecede özgüllüğün, toplanmanın ve uyumun birleştirilmesi gibi etkileyici bir yapıya sahiptir. Ev sahibinin savunmasında hatalar oluşabilir ve bunlar üç kategori altında incelenir: bağışıklık yetmezlikleri, kendine bağışıklık, ve aşırı duyarlılık.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sisteminin-isleyisi-nasildir-

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

Nöralterapinin çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesi için tercih edildiğini belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, tedavide özellikle nörovejetatif sinir sistemi çok önemli olduğunu dile getirdi.   Vücudun kendi Nörovejetatif sinir sistemini uyararak yapılan bir tamamlayıcı tıp tedavi metodudur Nöralterapi, çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesidir. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, nöroalterapi tedavide yüzde 0.5-1’lik Lidokain ve Prokain kullanıldığını belirtti. Dr. Kaya, “Nöralterapi modern tıbbın temellerine dayanan tek başına veya mevcut terapi metotları ile birlikte kullanılabilen bütünsel odaklı regülasyon terapi formudur. Vücut üzerindeki belli noktalara veya alanlara lokal anesteziklerle bir uyarı verilir ve bu uyarıya vücut tarafından segmental veya segment üstü bir cevap alınır. Bu cevap bize hem teşhis koyma hem de tedavi etme konusunda yön verir. Nöralterapinin etkinliğinin kavranmasında nörovejetatif sinir sistemi çok önemlidir. Nöralterapi ile nörovejetatif sinir sistemi’ndeki parasempatik ve sempatik sistem dengelenir ve vücut kendi ahengi içinde çalışmaya devam eder. Nöralterapinin lokal etkilerinin yanı sıra, kibernetik etkileşim ile birlikte sinirsel, hormonal, hücresel ve psişik düzenleme sistemlerine etkileri kanıtlanmıştır” dedi.   Nöralterapinin Etki Mekanizması Nasıldır? Tamamlayıcı Tıp’ta vücut regülasyon mekanizmasının önemli bir unsuru olduğunu kaydeden Dr. Kaya, eğer birey sağlıklı ise vücudunun dengeli ve doğru çalıştığını dile getirdi. Bozucu uyarılar sonucunda vücudun üstesinden gelebileceği veya gelemeyeceği reaksiyonlar olduğunu ifade eden Kaya şu bilgileri verdi: “İnsan vücudunun regülasyon sisteminin görevi, iç ve dış değişikliklere karşı en kısa vadede ve en az enerji sarfiyatıyla organizmanın çalışmasını sağlamaktır. Bütünsel bakıldığında regülasyonun sürdürülmesinde gösterilen çaba, tüm organ, kas, sinir, bağ doku ve deri şebekesinin olumsuz uyarılardan uzak kalmasını sağlar. Bu karmaşık gibi görünen Nörovejetatif Sinir Sistemi iletkenliği bozulursa vücut arka arkaya gelen değişik olumsuzluklarla baş edemez ve bozucu alan kaynaklı disfonksiyonu gösteren ağrı gibi semptomlar ortaya çıkabilir.   Vücuda gelen her türlü uyaran mekanik, kimyasal, biyolojik, termal, elektromanyetik, hormonlar, toksinler gibi öncelikle afferent sempatik nöronlara etki ederek, frekans ve amplitutlarında değişikliğe sebep olur.   “Hastalık Klinik Bulgu Vermeden Önce, Vejetatif Sinir Sistemi’nde ve Lenfatik Dolaşımda Değişiklikler Başlar” Rickers yaptığı çalışmalarda organlarda yapısal herhangi bir değişiklik oluşmadan önce, damarların etrafında yer alan sempatik sinirlerde disfonksiyon ve değişimlerin meydana geldiğini tespit etmiştir. Yani hastalık klinik bulgu vermeden önce, vejetatif sinir sisteminde ve lenfatik dolaşımda değişiklikler başlar. Organlar daha sonra etkilenir ve çeşitli semptomlar ortaya çıkar. İlk olarak difüzyon bozulacak ve doku, organ ve hücreye yeterli oksijen gitmeyecek, ikinci olarak difüzyonun tam sağlanamadığı yerde meydana gelen yıkım ürünleri uzaklaştırılamayacak. Tüm dolaşım sistemi detaylı incelendiğinde arter, ven ve lenfatik sistemin sağlıklı çalışması için sağlıklı bir nörovejetatif sinir sistemi gerekmektedir. Pschinger ve Heine bu çalışmayı genişletmiş ve nörovejetatif sinir sistemi yanında temel madde denen içinde proteoglikan, glikozaminoglikan ve glikoproteinler gibi bağlayıcı proteinlerin, basal membran ve parenkim hücrelerinin, savunma ve mast hücrelerinin, fibrillerin, Fibroblastların, kapiller damarların, lenfatiklerin, VSS ve terminal sinir sonlanmalarının bulunduğu hücreler arası alanda da birçok değişikliklerin olduğunu tespit edilmiştir.   Nöralterapi ile verilen uyarılar hem VSS’deki bozulmuş olan frekans ve amplitutda düzelmeler yaparak hem de temel maddenin yapılarında meydana gelen bozuklukları bertaraf ederek vücudun regülasyon sistemindeki aksaklıkları gidererek organlardaki disfonksiyonu düzeltir.   Nöralterapi Hangi Hastalıklarda Etkilidir? Nöralterapi başta ağrı olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Nöralterapi boyun, bel, omuz, dirsek, kalça gibi tüm kas iskelet sistemi problemleri, fibromyalji sendromu, kronik yorgunluk sendromu, kırık sekelleri, myofasyal ağrılar, spor yaralanmaları, baş ağrısı, migren, huzursuz bacak sendromu, adet düzensizliği, premenstrüel sendrom, hormonal düzensizlik, bağırsak problemleri gibi bir çok hastalıkta başarıyla kullanılmaktadır.   Nöralterapi Ne Zamandır Uygulanmaktadır? Nöralterapi ilk olarak Alman Huneke doktor kardeşler tarafından lokal anesteziklerin ağrıda kullanımı ile ilgili çalışmalar yaparken gözlemledikleri sonuçlar sayesinde ortaya çıkmıştır. Daha sonraları geliştirilerek özellikle Almanya, İsviçre ve Avusturya’da Üniversitelerde kürsü olup 1940’lardan beri Avrupa’da özellikle ağrı ile uğraşan hekimler tarafından uygulanan bir tedavi metodu olmuştur. Ülkemizde Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul’un Bilimsel Nöralterapi ve Regülasyon Derneği çatısı altında Almanya’daki müfredata uygun bir şekilde verdiği eğitimlere katılan Türk hekimlerince 2003’den beri uygulanmaktadır.   “Şu Ameliyatı Oldum Ondan Sonra Ağrılarım Başladı” Kişisel olarak hastaların daha önceleri ağrı sürekli yer değiştiriyor, “şu ameliyatı oldum ondan sonra ağrılarım başladı” gibi ifadelerini tüm hekimler gibi anlamlandıramazdım. Nöralterapi ile sinir sisteminin bağlantılarını daha ayrıntılı öğrenmeye başladıktan sonra, niçin hastaların ağrıları olduğunu tespit edip sebebe yönelik tedaviyle şikâyetlerinin geçtiğini gözlemleyince Hekimlik daha keyifli hâle geldi.”   Hazırlayan: Esra ÖZ   http://fesraoz.blogspot.com.tr

http://www.ulkemiz.com/agriya-karsi-noralterapi

Gözdeki <b class=red>Nöronlar</b> Hareketi Algılamak İçin Matematikten Yararlanıyor

Gözdeki Nöronlar Hareketi Algılamak İçin Matematikten Yararlanıyor

Gözlerimiz beynimize sürekli olarak çevremizde olup bitenler hakkında bilgi gönderir. Gelen bilgi beyinde tanıyabileceğimiz nesneler biçiminde düzenlenir.

http://www.ulkemiz.com/gozdeki-noronlar-hareketi-algilamak-icin-matematikten-yararlaniyor

Şizofreninin genetik sebepleri çözüldü

Şizofreninin genetik sebepleri çözüldü

Beyin hücreleri arasında sinyal geçişini engelleyen genetik değişimlerin, şizofreni’nin temel sebebi olması çok güçlü bir ihtimal. Şizofreni her 100 insandan birini etkileyen ciddi bir hastalık olarak literatürde yerini alıyor.

http://www.ulkemiz.com/sizofreninin-genetik-sebepleri-cozuldu

Uyku Felci Nedir, Belirtileri ve Nedenleri Nelerdir?

Uyku Felci Nedir, Belirtileri ve Nedenleri Nelerdir?

Toplumda çok az da olsa yaşanan sağlık sorunlarından biri de uyku felci sorunudur. Doğrudan psikiyatri dalını ilgilendirdiği için sağlık sorunu olarak nitelendirilen uyku felcini birçok insan hayatında en az 1 veya 2 kez yaşamıştır. Halk arasında kasabasan ismini alan uyku felci hakkında geçmişten günümüze kadar birçok söz söylenmiştir. Metafizik uzmanlarına göre psikiyatrik bir olgu olmayan uyku felcine neden olan meta fizik varlıklar olduğu yönünde buna karşılık da psikiyatri uzmanlarının görüşlerine göre ise durum meta fizik olgunun tamamen dışında olup bireyin uyku sırasında beyin işlevinde meydana gelen birtakım işleyiş sorunlarıyla ilgilidir. Uyku Felci Nedir? (Hipno pampek felç) olarak da bilinen uyku felci aslında sadece beyin ile ilgili olan sıra dışı bir vakadır. Bireyin uykuya dalmadan önce fizik vücudunun geçici olarak hareke edememesi ile doğrudan orantılı bir durum olan uyku felci fizyolojik olarak (rem) uyku sırasında meydana gelen normal felç olgusuyla çok yakın ilişkisi bulunmaktadır. Beyin uyku durumundan tamamen uyansa bile beden felcinin uzun süre devam etmesi durumunda tekrar meydana gelebilmektedir. Bu durum ise bireyin bilincinin tamamen açık olmasına karşın fizik vücudunu yerinden dahi kaldıramaması ve hatta parmağını bile oynatamamasına neden olabilmektedir. Uyku Felcinin Belirtileri Nelerdir? Uykudan uyanma süreci veya uyuma sonrası meydana gelebilen kısmi iskelet kası felçleri Uyku öncesi meydana gelen psikiyatrik sıkıntılar Uyku ile uyanıklık arasında bazı halisülasyonların meydana gelmesi Rüyada yaşanan sıra dışı olayların gerçekte yaşanmaması gibi örneğin: Rüyada gülen birinin gerçek anlamda gülmesini engellemek gibi… Uyku Felcinin Başlıca Nedenleri Nelerdir? Uyku felcinin başlıca nedenlerinden biri beynin (pons) denilen bölümünde motor nöronların post sinoptik sistemiyle doğrudan ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yanı sıra az seviyede olan melatonin kaslarının işlevini durdurabilecek özellikle beyin sinir sistemi yer alan ve ”depolarizasyon” adını alan akımı durdurabilmektedir. Uyku Felcine Neden Olduğu Tahmin Edilen Faktörler Nelerdir? Sırt üstü uyumak Düzensiz uyku zamanlarıAşırı stres ve yorgunluk Psikolojik takıntılar Değişik yaşam tarzlarıUyku öncesi moral bozukluğu Aşırı üzüntü ve depresyon Kullanılan bazı tıbbi ilaçlar Sigara ve alkol tüketimi Hiper tansiyon ve kolesterol Psikiyatrik korkular Çok az uyku alma Uyku öncesi aşırı sıkıntı hissetme ve buna bağlı olarak nefes almada güçlük çekmek Uykuya dalmada aşırı zorluk çekmek Aşırı kaygı (her an kötü birşeyler olacak) gibi yersiz endişelerin taşınması Uyku Felci Daha Çok Kimlerde Görülmektedir? Yukarıda da yazdığımız gibi birçok birey hayatının bir döneminde en 1 veya 2 defa uyku felci sorununa maruz kalmıştır. Ancak uyku felci özellikle şu kişiler de daha sık görülebilmektedir. Stresli iş kollarında çalışan bireylerde, Aşırı sinirli ve endişeli olan bireylerde, Bazı psikiyatrik hastalıklara sahip olan bireylerde, Meta fizik ve görünmeyen varlıklara ilgi gösteren bireylerde, Sık sık depresyona giren bireylerde uyku felci daha sık görülebilmektedir. Uyku Felci Tehlikeli Midir, Hangi Durumlarda Doktora Başvurulmalıdır? Sağlık sorunlarından biri haline gelen uyku felci özellikle bireyin başta iş ve sosyal yaşamını ciddi oranlarda olumsuz etkilemekte ve bunun sonucunda da psikilojik yapısını da olumsuz etkilemektedir. Sıklıkla meydana gelmemesine rağmen tüm bu faktörler göz önünde bulundurulması gerekmekte ve uyku felcinin ilk görüldüğü günden itibaren hemen bir psikiyatri doktoruna başvurulmalıdır. Her ne kadar tehlikeli bir durum olmasa da sık tekrarlaması halinde bireyin özellikle ruhsal durumunu ciddi oranda etkileyen uyku felci en az ayda 1-2 kez yaşandığında mutlaka doktora başvurulmalı ve gerekli tedaviye başlanılmalıdır. Uyku Felcinin Farklı Kültürlere Göre Tanımı Nasıldır? Çin kültürüne göre: ”Hayalet yatağa basıyor. ”Anlamına gelen uyku felcine kötü bir ruh neden olmakta birey uyuduğu sırada gelip tam göğsünün ortasın oturmakta ve buna bağlı olarak da uyku felcine neden olmaktadır. Almanya kültürüne göre: Cadı basması ismini alan uyku felci yine birey uyuduğu sırada kötü bir cadının bireyin göğsüne oturması olayıdır. Meksika kültürüne göre ise: ”Tepeye tırmanan ölü”anlamına gelen uyku felcinin yine kötü ruhların neden olduğu bir durum anlamına gelmektedir. Kore kültürüne göre ise: ”Ruhlar ve şeytanların ziyareti”anlamına gelen uyku felcinde bireyin üstüne kötü ruhlar ve şeytanlar oturmaktadır. Türkiye genel inanışına göre ise: ”Karabasan” olarak nitelendirilmekte ve uyku felci olayına meta fizik varlıkların neden olduğu düşünülmektedir. Uyku Felcinin Tedavisi Uyku felcinin tedavisinde normal uykuya geçmeyi düzenleyen ve bu arada rem-non-rem döngüsüne de zarar vermeyen derin uyku kalitesini en üst seviyeye çıkaran doktor tarafından yazılan reçeteli ilaçlar verilmektedir. Uyku felci tedavisinde birey doktorun tavsiyelerine harfiyen uymalı ve özellikle stres, üzüntü, sigara ve alkolden uzak durmalıdır. Özellikle bu 4 ana neden birçok hastalığa neden olduğu gibi uyku felcine de neden olabilmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere bireyin psikolojisini olumsuz etkilediğinden uyku felcinin ilk belirtisi görüldüğü takdirde bir psikiyatri doktoruna başvurulmalıdır. Not: Yazı bilgi niteliğindedir. Reçete değildir.Kaynakça: www.-epsikiyatri.com/uyku-felci-tedavisi ve www.felc.gen.tr/uyku-felci

http://www.ulkemiz.com/uyku-felci-nedir-belirtileri-ve-nedenleri-nelerdir

Alzheimer’ı Engelleyebilecek İmplant Geliştirildi

Alzheimer’ı Engelleyebilecek İmplant Geliştirildi

Alzheimer hastalığı ile ilgili en son gelişmede, EPFL’den (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne) bilim insanları, hastanın bağışıklık sistemini hastalığa karşı uyarabilen implant edilebilir (yerleştirilebilir) kapsül üretmeyi başardıklarını açıkladı. Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilgili hipotezlerden birisine göre, hastalığın sebeplerinden birisi amiloid beta (amyloid-β) proteininin beynin farklı yerlerden aşırı birikmesidir. Bunun sonucunda da nöronlar için zehirli (toksik) etkiler gösteren protein plakların oluşmasına sebep olmaktadır. Bu plaklarla baş etmenin en etkili yöntemi amiloid-β proteinlerini hedefleyip onlara bağlanabilecek antikorları kullanmaktır. Çünkü antikorlar bağışıklık sistemini, kendi bağlandıkları şeye saldırıp yok etmeleri için uyarabilmektedir. Bu tedavi biçiminden maksimum verimlilik sağlamak için ilk bilişsel düşüşlerin yaşanmasından daha önce uygulanması gerektiği düşünülüyor. Böylelikle Alzheimer hastalığının öncülü olabilecek bilişsel yetenek azalmaları, demansiya gibi rahatsızlıklar dahi, plak oluşumu engelleneceği için önlenebilir olacaktır. Ne var ki, bu terapi üst üste aşı enjeksiyonları uygulanmasını gerektirdiğinden belirli yan etkiler üretebiliyor. Şimdi ise EPFL’den bilim insanları antikorları sürekli iğnelerle deri altına vermek yerine, sürekli ve güvenli biçimde hastanın beyninin içine antikorları salgılayabilecek implant geliştirmeyi başardı ve bulgularını  Brain dergisinde yayımladı. Patrick Aebischer’in EPFL’deki laboratuvarında amiloid-β’ya karşı antikorlar üretmek üzere genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri barındıran kapsüller üretildi. Derinin altındaki dokuya yerleştirilen kapsüllerden, kan dolaşımının içine sürekli biçimde kapsülün içindeki hücreler tarafında sentezlenen antikorlar salınıyor. Bu antikorlar daha sonra kan-beyin bariyerini (blood-brain barrier) aşarak hedefleri olan amiloid-β plaklarına ulaşıyorlar. Kapsülün temeli 2014 yılında Aebischer’in laboratuvarında yayımlanan dizayna dayanıyor. Birbirine polipropilen film ile tutturulan iki geçirgen zardan oluşan kapsül makrokapsülleme cihazı (ing. macroencapsulation device) olarak anılıyor. Kapsülün toplam uzunluğu 27 milimetre, eni 12 milimetre ve kalınlığı 1.2 milimetre ve hücre büyümesini kolaylaştıran hidrojel barındırıyor. Kapsülün içindeki hücreler ise çok büyük bir önem arz ediyor. Bu hücrelerin hem antikorları üretebilmeleri gerekiyor hem de yerleştirildikleri canlının bağışıklık sistemini kendi üzerlerine çekmemek için o bireye biyolojik olarak uyumlu olmaları gerekiyor. Bu ikinci sorun her transplant işleminde aşılması gereken bir sorundur. Tam da bu noktada kapsülün zarları devreye giriyor ve hücreler için bireyin bağışıklık sistemine karşı bir kalkan görevi görüyor. Bu koruma sayesinde bir tek donörden alınacak hücreler birden fazla hasta için kullanılabilir hale geliyor. Kapsülün içine yerleştirilmeden önce hücreler, özel olarak amiloid-β proteinlerini tanıyarak hedefleyebilecek antikorları (savunma molekülleri) üretmek üzere genetik olarak modifiye ediliyor. Bu hücreler tercihen kas dokusundan alınıyor ve dışlarını kaplayan geçirgen zar, kapsülün çevresinden gerekli olan besinlerin ve moleküllerin kapsül içine alınmasını sağlıyor. Fareler üzerinde test edilen mini-cihaz büyük bir başarı gösterdi. Alzheimer hastalığını simüle edecek biçimde üretilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, beyindeki amiloid-β plaklarında ciddi bir azalma gözlemlendi. Dahası, 39 haftalık süre boyunca kapsülden yayılan antikorlar sayesinde beyinde daha fazla amiloid-β plağı oluşmadığı tespit edildi. Tedavi sayesinde ayrıca, Alzheimer’ın işaretlerinden biri olan amiloid-tau proteininin fosforilasyonunda da azalma görüldü. Bağışıklık sistemini; güvenli, sağlıklı ve sürekli biçimde antikorlar vererek uyarmayı ve bu yolla da Alzheimer hastalığının biyoişaretlerinin miktarlarında azalmayı sağlayan bu yöntemin, diğer nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde de kullanılabileceği öngörülüyor. Kaynak : Aurélien Lathuilière, Vanessa Laversenne, Alberto Astolfo, Erhard Kopetzki, Helmut Jacobsen, Marco Stampanoni, Bernd Bohrmann, Bernard L. Schneider, Patrick Aebischer. A subcutaneous cellular implant for passive immunization against amyloid-β reduces brain amyloid and tau pathologies. Brain, 2016; aww036 DOI:10.1093/brain/aww036 http://bilimfili.com/alzheimer-engelleyen-implant/

http://www.ulkemiz.com/alzheimeri-engelleyebilecek-implant-gelistirildi

Gökada Büyüklüğünde Bir Canlı Olabilir mi?

Gökada Büyüklüğünde Bir Canlı Olabilir mi?

Evrendeki nesnelerin boyutları, 10-19 metre ölçeğindeki kuark etkileşimlerinden 1026 metre uzaklıktaki kozmik ufka kadar değişir. Bu 45 olası büyüklük mertebesinde, bildiğimiz kadarıyla yaşam oldukça ufak bir aralıkla sınırlanmış durumda: 45 olası mertebenin kabaca orta bölümüne denk gelen yaklaşık 9 farklı büyüklük mertebesinde canlı bulunabiliyor. İnsan benzeri duygu ve düşüncelere sahip canlıların bulunduğu aralık ise 9 mertebenin sadece 3’ünü kapsıyor. Bakteriler ve virüsler bir mikrondan, yani 10-6 metreden bile küçük olabilirken, en büyük ağaçların uzunluğu 100 metreye varabiliyor. Oregon’da bulunan Mavi Dağlar’ın altında yaşayan bal mantarını tek bir organizma olarak düşünürsek, yaklaşık 4 km boyunca uzandığını da anımsayalım. Peki acaba canlıların büyüklüğünü sınırlayan evrensel bir limit var mı? Hesaplama kuramındaki gelişmeler sonucunda, bilinç ve zeka için katrilyonlarca ilkel “devre” elemanı gerektiğini öğrendik. Beyinlerimiz nöronlardan oluştuğuna göre, ki nöronların her biri özelleşmiş ve işbirliği yapan tek hücreli organizmalardır; biyolojik bilgisayarların bizim becerilerimizi sergileyebilmesi için bizim beynimizin fiziksel büyüklüğüne yakın boyutta olmaları gerekir. Yapay zeka sistemlerinde bizimkinden daha küçük nöronlar yapılandırmayı düşünebiliriz. Elektronik devre elemanları, örneğin, şu anda nöronlardan oldukça küçüktür. Fakat davranışları da daha basittir ve epey hacim kaplayan destek (enerji, soğutma, iletişim) yapılarına gereksinim duyarlar. Büyük olasılıkla ilk yapay zekaların kaplayacağı hacim, yapıldıkları malzemeler ve mimarileri bizden bütünüyle farklı olduğu halde, bizim bedenlerimizin boyutlarında olacaktır. Bu durum, metre ölçeğinin bir özelliği olduğuna bir kez daha işaret ediyor. Peki ya izgenin en büyükler ucu ne alemde? William S. Burroughs’un Patlamış Bilet adlı kitabında, yüzeyinin altında, yavaşça oluşan kristallerinde neredeyse sıfır düşünce olan engin bir mineral bilinç yatan bir gezegen kurgulanmıştır. Gökbilimci Fred Hoyle “Siyah Bulut” adını verdiği, boyutu Dünya ile Güneş arası uzaklıkla kıyaslanabilecek kadar olan bilinçli bir hiper-zekadan dramatik ve ikna edici biçimde söz etmiştir. Bu düşüncesi, bir yıldızı bütünüyle çevreleyen ve enerjisinin büyük bölümünü yakalayan devasa yapılar olan Dyson küreleri kavramını önceden sezmiş gibidir. Peki bu büyüklükte yaşam formlarının varolması için koşullar nelerdir? İlginç düşünceler için karmaşık bir beynin yanı sıra yeterince zamana da gerek vardır. Nöral aktarımların hızı yaklaşık olarak saatte 300 km civarındadır. Dolayısıyla insan beyninde sinyal iletim hızı 1 milisaniye kadardır. O halde bir insan ömrü, 2 trilyon mesaj iletim süresinden oluşuyor demektir. Eğer beyinlerimiz ve nöronlarımız 10 kat daha büyük olsaydı, yaşam sürelerimiz ve nöral sinyal hızlarımız da aynı kalsaydı, yaşamımız boyunca şimdikinin onda biri kadar düşüncemiz olurdu. Beyinlerimizin aşırı ölçüde, örneğin güneş sistemi kadar büyüdüğünü düşünelim. O zaman aynı sayıda mesaj iletimi için evrenin toplam yaşından fazla zaman gerekirdi. Evrimin akışı için de hiç zaman kalmazdı. Eğer gökadamız büyüklüğünde bir beyin olsaydı, sorun daha da içinden çıkılmaz hal alırdı. Oluşum anından itibaren sadece 10.000 civarında mesaj bir uçtan diğerine gidebilirdi. Yani karmaşıklığı insan beynininkine yakın ama büyüklüğü astronomik ölçekte bir beyni olan yaşayan bir varlık hayal edebilmek pek mümkün değil. Eğer varolsaydı da, herhangi bir şey yapabilecek zamanı olmazdı. Dikkat çekici bir diğer nokta, fiziksel bedenler üzerinde çevrenin koyduğu sınırlamaların da yaşamın hemen hemen zekanın gerektirdiği boyutları gerektiriyor olması. En uzun sekoya ağaçlarının boyu, suyu yukarı doğru 100 metreden fazla pompalayamıyor oluşları ile sınırlanmıştır. Bu limit, Dünya’nın yerçekim kuvveti (suyu aşağı çeker), terleme, su tutunumu ve bitkinin ksilemindeki (suyu yukarı iter) yüzey geriliminin ortak etkisi ile belirir1. Eğer yaşama en uygun gezegenlerin çekim kuvveti ve atmosfer basıncının Dünya’nınkinin 10 katına kadar olduğunu varsayarsak, aynı maksimum limitinin birkaç katı büyüklük mertebesinde kalmış oluruz. Ayrıca canlıların çoğunun bir gezegene, uyduya veya göktaşına bağlı yaşayacağını farz edersek, yerçekimi de doğal bir ölçek belirler. Gezegen büyüdükçe ve yerçekimi arttıkça, kemiklere (ya da onların eşdeğerine) binen kuvvet de artar. Bu konu 1600’lerde Christiaan Huygens tarafından tartışılmıştır. Söz konusu durumda canlının kemiklerinin kesitinin de, kuvvete dayanmak için hayvanın büyüklüğünün karesiyle orantılı olarak genişlemesi gerekecektir. Ancak bu vücut geliştirme çabaları, nihayetinde kendi kendini sınırlar; çünkü kütle de uzunluğun kübüyle orantılı artar. Genel olarak, hareket edebilen dünya organizmalarının maksimum kütlesi, kütleçekimin gücünün arttığı oranda azalır. Örneğin yerçekimi Dünya’dakinin 10’da 1’i kadar olan bir gezegende, hayvanların 10 kat daha büyük olma olasılığı vardır. Tabi bir gezegenin de ne kadar küçük olabileceğine ilişkin bir limit vardır. Çok küçük gezegenler (mesela Dünya’nın kütlesinin onda birinden daha küçük olanlar) atmosferi çekecek ve tutacak kadar kütleçekime sahip olmazlar. Yani bir kez daha Dünya’da gördüğümüz boyutlara yakın büyüklükleri zorunlu kılan bir sınırlama ile karşı karşıyayız. Yaşamın ayrıca soğutmaya da gereksinimi vardır. Bilgisayar çiplerinde sürekli olarak, hesaplama sırasında ortaya çıkan ısının atılması mücadelesi verilir. Yaşayan canlılar için de aynı konu önem taşır. Büyük hayvanların hacim bölü yüzey alanı (yani deri büyüklüğü) oranı yüksektir. Canlının soğutmasından sorumlu organ deri olduğundan, ısının üretildiği yer de hacim olduğundan, büyük hayvanlar kendilerini soğutmakta daha az verimli olur. İlk olarak 1930’larda Max Kleiber tarafından dikkat çekildiği üzere, Dünya’daki hayvanların kilogram başına metabolik hızı, hayvanın kütlesinin 0,25.kuvveti ile orantılı olarak azalır2. Kuşkusuz ısıtma hızı bu şekilde düşmeseydi, büyük hayvanlar gerçekten de kendi kendilerini pişirirdi. Bir memelinin yaşamını sürdürebilmesi için gözlemlenen minimum metabolik hız, nanogram başına bir watt’ın trilyonda biri kadar  olduğundan3, ısısal açıdan sınırlandırılmış bir maksimum organizma büyüklüğüne ulaşıyoruz: 1 milyon kilogramdan biraz fazla. Bu da yaklaşık olarak mavi balina kadar olmak demektir. Yani tam da Dünya büyüklük rekorunu elinde tutan hayvan kadar… İlkesel olarak daha büyük yaratıklar hayal edilebilir. Eğer Landauer’in hesaplama için gereken minimum enerjiyi tanımlayan ilkesini hesaba katar ve sadece hücrelerini çoğaltmaya adanmış olan ultra-kütleli, ultra-tembel bir çok hücreli organizma olduğunu varsayarsak, mekanik desteğin ısı taşınımını aşması sorunlarının büyümeyi sınırlayan nihai etken olduğunu görürüz. Bu ölçeklerde böyle bir canlının ne yapacağı ya da nasıl evrilebileceğini de tahmin etmek mümkün değil. Charles ve Ray Eames’in klasikleşmiş kısa filmleri “10’un Kuvvetleri” (Powers of Ten) 40 yıl kadar önce yayımlanmış ve insanların büyüklükleri kavrayışında derin etkileri olmuştur. Aşağıdaki videoda bu çalışmayı izleyebilirsiniz. Kaynak: Nautilus, “Can a Living Creature Be as Big as a Galaxy?”< http://nautil.us/issue/34/adaptation/can-a-living-creature-be-as-big-as-a-galaxy > Notlar: [1] Koch, G.W., Sillett, S.C., Jennings, G.M., & Davis, S.D. The limits to tree height. Nature 428, 851-854 (2004). [2] Kleiber, M. Body size and metabolism. Hilgardia: A Journal of Agricultural Science 6, 315-353 (1932). [3] West, G.B., Woodruff, W.H., & Brown, J.H. Allometric scaling of metabolic rate from molecules and mitochondria to cells and mammals. Proceedings of the National Academy of Sciences 99, 2473-2478 (2002). Sevkan Uzel http://bilimfili.com/gokada-buyuklugunde-bir-canli-olabilir-mi/

http://www.ulkemiz.com/gokada-buyuklugunde-bir-canli-olabilir-mi

Beynimiz Hafıza Zincirlerini Nasıl Oluşturuyor?

Beynimiz Hafıza Zincirlerini Nasıl Oluşturuyor?

Sabah iş var ya da yaz okuluna kaldıysanız ders var. Yatağa giriyorsunuz ve artık uyumanız gerekiyor. Kafanızı yastığa koyuyorsunuz, gözlerinizi kapamadan önce günün kısa bir değerlendirmesini yapmaya başlıyorsunuz.

http://www.ulkemiz.com/beynimiz-hafiza-zincirlerini-nasil-olusturuyor

Uyku ve Hafıza Beraber Çalışıyor!

Uyku ve Hafıza Beraber Çalışıyor!

Yarın ilk iş olarak test etmek ister misiniz? İşte size bir tüyo: kahveyi elinizden bırakın ve kafayı vurup yatın.

http://www.ulkemiz.com/uyku-ve-hafiza-beraber-calisiyor

Oksitosinin Cinsel Davranışlara Etkisi

Oksitosinin Cinsel Davranışlara Etkisi

Vücuttaki oksitosin hormonu; annenin bebeğine gösterdiği ilgi ya da insanlar arası kurulan bağlar gibi sosyal ilişkilerde önemli bir rolü olmasından kaynaklı “sevgi hormonu” olarak adlandırılır.

http://www.ulkemiz.com/oksitosinin-cinsel-davranislara-etkisi

Sevgilinizden Uzak Kalmak Neden İnciticidir?

Sevgilinizden Uzak Kalmak Neden İnciticidir?

Sevgiliden uzak kalmanın pek hoş bir durum olmadığını hemen hemen herkes bilir.

http://www.ulkemiz.com/sevgilinizden-uzak-kalmak-neden-inciticidir

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

1900’lü yılların başında nöronları ve sinaptik bağlantıları kara kalem ile resmeden Santiago Ramon y Cajal’ın yanı sıra bu alanda anılması gereken isimlerden birisi de aynı yıllarda insan beyin kabuğunun (korteks) bilinen ilk diyagramlarını çizen Korbinian Brodmann’dır. Brodmann bu çizimlerini mikroskop altında görebildiği kadarıyla, korteksteki hücresel mimari farklılıklarına dayanarak gerçekleştirmiş ve o günden bu yana nöroanatomistlere esin kaynağı olmuştur. 100 yılı aşkın süredir temel anlamda bu diyagramlara bağlı olarak çalışan en azından dayanak olarak kullanan bilimciler, son yıllarda artan fMRI çalışmaları ve gelişen teknoloji ile daha detaylı incelenen beyin ve korteksin yeni haritasını çıkarttı. Kafa karışıklığına mahal vermemek için şunu söylemekte de fayda var ki, elbette bilimciler her geçen gün güncellenen literatüre göre araştırmalarını yönetmekte ve güncellenen beyin modellerine dayanarak incelemelerini gerçekleştirmekteydi. Şimdi ise İngiltere, Amerika ve Hollanda’dan araştırmacıların oluşturduğu uluslararası bir araştırma ekibi tarafından bahsi geçen vadesi çoktan geçmiş diyagramlar, İnsan Konektom Projesi (Human Connectome Project*) verilerine dayanarak güncellendi. Beynin üst kısmını oluşturan engebeli, kıvrımlı ve dil, duyusal ve motor işlemleme, sebep-sonuç ilişkisi kurma gibi görevleri ve daha nicelerini yürüten korteksi haritalamak üzere bugüne kadar bulunulan girişimler, ya tek bir bölge veya fonksiyona odaklandığı için ya da örnek grubu küçük olduğu için başarısız olmuş ve ileri gidememiştir. Araştırmacılar yüksek detaylı bir harita oluşturabilmek için, dört yapı ve fonksiyon parametresinin ölçümü üzerinde durdu. Bunların içinde, beyin kabuğu kalınlığı (ve kalınlıktaki bölgelere göre değişimler), kıvrım sayısı ve belirli testler sırasında fMRI (functional magnetic resonance imaging) ile alınan tarama görüntülerine dayanarak elde edilen, korteks bölgelerinin bilinen işlevleri gibi veriler bulunuyor. 210 sağlıklı yetişkin bireyden alınan verilere uyarlanan öğrenebilir algoritma ile farklı bölgelerin kendilerine has özellikleri yani bir anlamda parmak izleri tespit edildi. Program bu farklı izlere bakarak bölgeleri birbirinden ayırmayı ve 180 ayrı bölgenin varlığını göstermeyi başardı. Nature dergisinde yayımlanan bu çığır açıcı çalışmanın en ilginç yanı ise şu: tespit edilen bölgelerden 100 tanesi daha önce tanımlanmış değildi. Bu sebepten ötürü şimdi de yapılan haritayı daha keskin sınırlar ile çizmeyi ve bölgelerin daha alt katmanlar ile ilişkilerinin anlaşılmasına çalışacak olan araştırmacılar; elde edilen verilerle beynimizin ve beyin bölgelerimizin evrimini ve de diğer primatlar ile hem davranışsal hem morfolojik hem de fizyolojik farklarımızın daha iyi biçimde ortaya konulabileceğini öne sürüyor. Bununlu birlikte, beyin cerrahlarının işini kolaylaştıracak detaylı üç boyutlu haritaların oluşturulabileceği ve ön cerrahi müdahalelerin bu yapılar üzerinden gerçekleştirilebileceği düşünülüyor. *Bu proje, beynin yapılarını ve fonksiyonlarını haritalamak üzere yüzlerce insandan toplanan veriler ile dijital ortama aktarılan çok büyük ölçekli bir konektom projesidir. Konektom ise beyindeki tüm sinirlerin ve sinirlerin oluşturduğu fonksiyonel bölgelerin birbirleri ile kurduğu bağları açıklayan terimdir. Baran Bozdağ Kaynak: Emily Underwood, Updated human brain map reveals nearly 100 new regions, 20 Temmuz 2016, www.sciencemag.org/news/2016/07/updated-human-brain-map-reveals-nearly-100-new-regions Referans : Nature (2016) doi:10.1038/nature18933 http://bilimfili.com/yenilenen-beyin-haritasinda-yeni-bolgeler-var/

http://www.ulkemiz.com/guncellenen-beyin-haritasinda-100-yeni-bolge-kesfedildi

Beynimiz Nasıl Öğreniyor?

Beynimiz Nasıl Öğreniyor?

Beynin nasıl öğrendiği konusunda son yirmi yıl içinde ilginç gelişmeler oldu. Beyninin her iki lobundan biri alınan hastalar üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar hızlı öğrenme ve hafıza eğitimi metotlarında çığır açtı.

http://www.ulkemiz.com/beynimiz-nasil-ogreniyor

Beynin Sırları

Beynin Sırları

İnsan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılmayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/beynin-sirlari

Beyinin Oluşumu

Beyinin Oluşumu

Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alemdar Yalçın beynin gelişme sürecini; “Beyin, çocuğun anne karnına düşmesinden 22 gün sonra oluşma sürecine giriyor” diye açıklıyor ve ekliyor;

http://www.ulkemiz.com/beyinin-olusumu

Teknolojinin Zararları ve Çevre Kirliliği

Teknolojinin Zararları ve Çevre Kirliliği

Teknoloji dediğimiz şey öncelikle yeniliklerin ve gelişimlerin insan hayatını kolaylaştıracak biçimde uygulanması anlamını içeren genel bir kavramdır.

http://www.ulkemiz.com/teknolojinin-zararlari-ve-cevre-kirliligi

Ayna <b class=red>Nöronlar</b> Nedir?

Ayna Nöronlar Nedir?

Hepimiz hayatımızın bir anında başkalarının ne düşündüklerini bilmeyi istemişizdir. Belki de şu an bile istiyorsunuz bunu. Açıkçası ben bilmek isterdim, karşımdakinin beni nasıl düşündüğünü ya da benim için nasıl duygular beslediğini.

http://www.ulkemiz.com/ayna-noronlar-nedir

Beyindeki Alışılmadık Kimyasal Denge ve Depresyon!

Beyindeki Alışılmadık Kimyasal Denge ve Depresyon!

Depresyondaki insanlar, sağlıklı insanlara göre duygusal bildirileri daha negatif algılıyorlar. Örneğin, üzgün bir surata karşı hassaslık seviyeleri yükselirken mutlu bir yüze karşı daha zayıf tepkiler veriyorlar.

http://www.ulkemiz.com/beyindeki-alisilmadik-kimyasal-denge-ve-depresyon

Beynin yapısı ve organlarının görevleri nedir?

Beynin yapısı ve organlarının görevleri nedir?

İnsan beyniHayvan anatomisinde beyin, veya ensefalon (yunanca), merkezi sinir sisteminin yönetim merkezidir. Birçok hayvanda beyin, kafanın içinde, birincil duyu organlarının ve ağzın yakınında yerleşmiştir. Tüm omurgalılarda beyin olduğu gibi, omurgasızlarda da merkezileşmiş bir beyin veya birbirinden bağımsız ganglionlar topluluğu vardır. Beyin, şaşırtıcı derecede karmaşık ve komplike olabilir. Örneğin insan beyni 100 milyar'dan fazla nöron içerir ve bu nöronların her biri, kendi gibi 10.000 tanesiyle bağ yapar.GörevleriDuyu organlarını kontrol eder. Hormonların salgılanmasını kontrol eder. İstemli hareketlerin kontrol merkezidir. Kan basıncını, vücut sıcaklığını, susama ve acıkmayı kontrol eder. Zeka, irade, hırs merkezleri beyindedir. Akıl küpüdür.İnsan beyninde beş ana lob bulunur. Bunlar:    Frontal lob--bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.    Parietal lob--çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır.    Oksipital lob--görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.    Temporal lob--ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır.    serebellum--duyu organlarından gelen bilgilerle haraketi ilişkilendirir. Bu lob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar.Yukarıda listelenen her bir lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Serebellum dışında bu lobların hepsi telensefalonun parçasıdır.Akıl ve Beyin150px Yeni beyinsvgBeyin işlev ve yeteneklerinden bir kısmı diagram olarak.Beynin tanımı; kafatasının içindeki, tüm elektrokimyasal nöronal faaliyetlerden sorumlu, fiziksel ve biyolojik bir cevher olduğudur. Akıl ise, inanç veya istek gibi zihinsel öz niteliklerle ilgili görülmüştür. Bazı görüşlere göre akıl beyinden bağımsız bir şekilde vardır. Tıpkı ruh gibi. Bazı teorisyenlere göre ise, akıl bir bilgisayar yazılımına, beyin ise donanımına karşı gelmektedir.Karşılaştırmalı anatomi180px Mouse brainFare beyniÖzellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılarahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tübün öndeki kısmından gelişir.Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, filogenetik ve evrim basamağındaki yeri belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteksMemelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır. İnsan beyni üç zarla sarılmlştır.Bunlar,En dışta Duramater,ortada araknoid tabaka,en içte ise Piamater bulunur... Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.OmurgasızlarBöceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlıyan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge.Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar.Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.Kaynak: https://www.msxlabs.org/forum/tip-bilimleri/251114-beyin-nedir-beynin-yapisi-ve-gorevleri.html#ixzz4LxYFn3ai

http://www.ulkemiz.com/beynin-yapisi-ve-organlarinin-gorevleri-nedir

Göz nedir ? Gözün görevleri nelerdir ? Canlılarda göz ve görme organı

Göz nedir ? Gözün görevleri nelerdir ? Canlılarda göz ve görme organı

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.

http://www.ulkemiz.com/goz-nedir-gozun-gorevleri-nelerdir-canlilarda-goz-ve-gorme-organi

Bitkisel ve Hayvansal Dokuların Yapısı ve Özellikleri

Bitkisel ve Hayvansal Dokuların Yapısı ve Özellikleri

Belirli görevleri yapmak üzere bir araya gelen hücre topluluğuna doku denir. Örneğin sinir hücreleri sinir dokuyu meydana getirir. Dokuyu meydana getiren hücrelerin görevleri, şekilleri, yapısı, DNA miktarı, aktif gen çeşitleri, enzim çeşitleri, embriyonik kökenleri aynı olmasına rağmen büyüklükleri ve sitoplazma miktarları farklıdır. Dokuları inceleyen bilim dalına histoloji denir. Dokular; hücreler ve hücreler arası maddeden meydana gelmiştir. Ara madde inorganik ve organik maddelerden meydana gelmiştir. Ara maddeler bazı dokularda az, bazı dokularda fazladır. Yine ara maddeler kan dokusunda sıvı iken kemik dokusunda katıdır. BİTKİSEL DOKULAR Bitkisel dokular bölünür ve bölünmez olmak üzere ikiye ayrılır. A)BÖLÜNÜR DOKU Bölünür dokuların genel özellikleri: *Kök, gövde ve dal uçlarında bulunur. *Boyuna uzama ve enine kalınlaşmayı sağlar. *Mitoz bölünmeyle çoğalırlar. *Metabolizmaları hızlıdır. *Hücreleri küçüktür. *Kofulları küçük ve az sayıdadır. *Sitoplazmaları boldur. *Çekirdekleri büyüktür. *İnce çeperlidir. *Hücre arası boşlukları azdır. 1)BİRİNCİL BÖLÜNÜR DOKU Birincil bölünür dokunun genel özellikleri: *Embriyodan itibaren hayat boyu bölünebilme kabiliyetinde olan bir dokudur. *Bitkinin kök, gövde ve dal uçlarında bulunur. *Bitkinin boyca büyümesini, uzamasını sağlarken; bitkinin diğer dokularının da oluşmasını sağlar. *Bölünür dokunun bulunduğu kısma büyüme konisi yani büyüme noktası denir. *Büyüme dokusu kökte kaliptra, gövde de genç yapraklar (tomurcuk yapraklar) tarafından korunur. *Bu dokunun bazı hücreleri hormon üretir. Primer meristem hücrelerinin bölünmesiyle dıştan içe doğru dermotojen, perimblem ve plerom tabakaları oluşur. 2)İKİNCİL BÖLÜNÜR DOKU Bölünmez dokuların sonradan bölünebilir özellik kazanmasıyla oluşan dokudur. İkincil bölünür dokunun özellikleri: *Çift çenekli (dikotil) ve kozalaklı bitkilerde bulunur. *Bitkilerde kök ve gövde de enine büyümeyi sağlar. *Kök ve gövde de ilkbaharda büyük hücreler sonbaharda küçük hücreler meydana getirerek bitkilerde yaş halkalarını oluşturur. *Bu dokudan kambiyum ve mantar kambiyumu meydana gelir. Kambiyumun diğer adı iç kambiyum, mantar kambiyumunun diğer adı ise dış kambiyum ya da fellogen adını alır. Kambiyum ilkbaharda ve sonbaharda farklı hücreler meydana getirerek hem bitkinin enine büyümesini sağlar hemde yeni iletim demetlerini oluşturur. Dış kambiyum bitkiyi dış tkilerden koruyan mantar dokuyu meydana getirir. B)BÖLÜNMEZ DOKU (DAİMİ DOKU) Bölünür dokuların farklılaşmasıyla meydana gelen dokulardır. Bölünmez dokuların genel özellikleri: *Bölünebilirlik özelliği yoktur. *Hücreleri büyük, hücre çekirdekleri küçüktür. *Metabolizmaları yavaştır. *Kofulları küçüktür. *Hücreler arası boşluk fazladır. *Bazı hücreleri canlı, bazıları ölüdür, cansızdır. 1)TEMEL DOKU (PARANKİMA) Diğer adı parankima dokudur. Diğer dokuların etrafını saran ve bitkide kök, gövde korteksinde ve yaprağın mezofil tabakasında diğer dokularında etrafında bulunan dokudur. Temel doku hücrelerinin özellikleri: *Hücreleri ince zarlı, bol sitoplazmalıdır. *Hücrelerinde hücre arası boşluk fazladır. *Hücrelerinde kloroplast, kromoplast, lökoplast bulunur. *Kofulları küçük ve az sayıdadır. *Hücreleri canlıdır. a)ÖZÜMLEME PARANKİMASI *Bitkinin genç dallarıyla yaprakta bulunur. *Bitkinin özümleme işini gerçekleştirir. *Hücrelerinde kloroplast bulunur, fotosentezi geliştirir. *Yaprakta özümleme parankiması mezofil tabakasında bulunur. b)İLETİM PARANKİMASI Özümleme parankiması ile iletim demetleri arasında bulunur ve madde iletiminden sorumludur. c)DEPO PARANKİMASI *Bitkinin türüne göre kök, gövde, yaprak, tohum gibi kısımlarda madde depolanmasında görevlidir. *Hücrelerinde lökoplast bulunur. Patates yumrusunda (gövde) nişasta, fasulye tohumunda protein, cevizde yağ, kaktüste su depolanması örnek olarak verilebilir. d)HAVALANDIRMA PARANKİMASI *Gaz alışverişi açısından zor koşullarda yaşayan bataklık ve su bitkilerinde görülür. *Nilüfer ve edodea bitkilerinde görülür. *Hücreler arası boşluk çok fazladır. Bu boşluklarda bitki hava depolayarak gerektiğinde kullanıyor. *Kara bitkilerinde sünger parankimasında aynı işlevi görür. 2)KORUYUCU DOKU Koruyucu dokunun özellikleri: *Bitkileri dış ortam şartlarına karşı koruyan dokudur. *Hücreler arası madde azdır. *Hücrelerinde kloroplast yoktur. a)EPİDERMİS *Genellikle bitkilerde tek hücre sırasından meydana gelir. *Otsu ve odunsu bitkilerin yapraklarında bulunur. *Hücrelerin bazıları farklılaşarak tüy ve stomaları meydana getirir. Tüyler örtü, salgı, tırmanma, emme ve koruma görevi yapar. Tek bir epidermis hücresi farklılaşarak basit tüyleri, birden fazla epidermis hücresi farklılaşarak bileşik tüyleri meydana getirir. *Epidermis hücrelerin hava ile temas eden kısımlarına kutin adı verilen bir madde salgılanır. Bu madde kütikula tabakasını meydana getirir. Kütikula bitkiyi su kaybına karşı korur. *Epidermisten türevlenen stomalar bitkide terleme ve gaz alışverişini sağlar. Kurak bitkilerde stomalar bitkinin yapraklarının altında nemli bölgelerde yaprağın üst kısmında bulunur. b)MANTAR DOKU *Bölünür dokulardan oluşan seconder meristemin bir türü olan mantar kambiyumundan meydana gelir. *Hücreleri ölüdür. *Çekirdek ve sitoplazmaları kaybolmuştur. *Otsu bitkiler ile odunsu bitkilerin yapraklarında bulunmaz. *Periderm dokusunda gaz alışverişini sağlayan stomaların yerine geçen lentisel (kovucuk) vardır. Uzun, yarık veya kabartı şeklindedir. *Yaprak sapıyla gövde arasında mantar doku meydana gelirse yaprak beslenemeyip dökülür. C)KAS DOKU3)DESTEK DOKU Destek dokunun özellikleri: *Bitkinin kök, gövde, yaprak, tohum, meyve gibi kısımlarında bulunur. *Bitkinin ağırlığını taşıyan ve desteklik sağlayan dokudur. *Otsu bitkilerde desteklik turgor basıncıyla sağlanır. a)PEK DOKU (KOLLENKİMA) *Hücreleri canlıdır. *Genç bitki gövdeleri ile odunsu bitkilerin yaprak sapıyla çiçek sapında bulunur. *Hücre çeperlerinde selüloz ve pektin birikimi görülür. *Bu maddelerin birikimi hücrelerin köşelerinde oluyorsa köşe kollenkiması, hücre çeperinin her yerindeyse levha kollenkiması adını alır. b)SERT DOKU (SKLERENKİMA) *Hücreleri ölüdür. *Hücreleri uzun lif şeklinde olanlarına sklerenkima lifleri denir. Keten ve kenevir bitkisinde gösterilir. *Hücrelerin enleri boylarına eşit olanlara ise taş hücreleri denir. *Ceviz, fındık, ayva, armut gibi bitkilerde görülür. 4)İLETİM DOKU Bitkilerde madde taşınmasının gerçekleştiği dokudur. Odun (ksilem) ve soymuk (flöem) boruları olmak üzere ikiye ayrılır. a)ODUN BORULARI Bölünür doku hücrelerinin üst üste gelerek zamanla sitoplazma ve çekirdeklerini kaybetmesiyle meydana gelir. Odun borularının genel özellikleri: *Hücreleri ölüdür. *Taşıma kökten gövdeye doğrudur. *Hücreleri enine çeperleri eriyerek uzun boru şeklini almıştır. *Hücrelerin kenarlarındaki çeperlerde kalınlaşma olmuştur. *Çapları dar olanlara trakeid, çapları geniş olanlara trake denir. *Taşıma hızlıdır. *Etraflarında parankima ve sklerenkima hücreleri bulunur. b)SOYMUK BORULARI Soymuk borularının genel özellikleri: *Üst üste gelen hücrelerin uzaması, sitoplazma ve çekirdeğin kenara çekilmesiyle meydana gelir. *Bu hücrelerin enine çeperlerinde kısmen erimeler meydana gelir. O yüzden bu borulara kalburlu borular denir. *Taşıma iki yönlüdür. Yani kökten gövdeye gövden köke doğrudur. *Yapraklarda fotosentezle üretilen glikoz ihtiyaç duyulan organlara ve depo organlarına taşınır. *Kökte üretilen bazı aminoasitler ihtiyaç duyulan gövdedeki organlara taşınır. *Taşıma yavaştır. *Hücreleri canlıdır. *Kalburlu boruların yanında canlı, bol sitoplazmalı, uzun hücreler bulunur. 5)SALGI DOKU Diğer dokuların arasında tek tek veya grup halinde bulunan dokudur. Bitkilerde metabolizma sonucu artık madde oluşturulmalarına rağmen çok önemli görevleri vardır. Salgı dokunun özellikleri: *Hücreleri canlı, bol sitoplazmalı, büyük çekirdekli ve küçük kofulludur. *Selüloz ve odun özü bitkilerde desteklik sağlar. *Reçine ve taneli salgılar bitkileri mikroorganizmalara karşı korur. *Bitkilerde salgılanan bal özü ve çiçek tozu çiçeklerin tozlaşmasında kullanılır. *Kauçuk ağacı ve haşhaş gibi bitkilerden salgılanan süt salgısı yaraların çabuk iyileşmesinde kullanılır. *Böcekçil bitkilerin yapraklarından salgılanan salgılar böceklerin sindirilmesinde kullanılır. Hücre içinde salgılanan maddeler, hücre içinde kalıyor ise hücre içi salgılar denir. Defne yaprağındaki gibi tek bir hücre alabileceği gibi kauçuk ağacında olduğu gibi bir veya birkaç hücrede bir arada bulunabilir. Hücre içinde üretilen salgı hücre dışına veriliyor ise hücre dışı salgılar denir. Portakalda olduğu gibi salgı cebinde biriktirdiği gibi, çamda, reçine kanallarında da birikebilir. HAYVANSAL DOKULAR Hayvansal dokular epitel doku, bağ ve destek doku, kas doku ve sinir doku olmak üzere başlıca dört gruba ayrılır. A)EPİTEL DOKU Vücudun iç ve dış boşluklarını örten ve kan damarlarının iç kısmını döşeyen ve salgı yapısını oluşturan dokudur. Epitel dokunun genel özellikleri: *Hücreler arası maddeler azdır. *Kan damarı bulunmaz. *Alt tarafta bağ doku vardır. Epitel dokunun bağ dokusuna taban zarı ya da bazal lamina denir. *Koruma, emme, salgılama ve duyu alma özellikleri vardır. Bu yüzden epitel doku üçe ayrılır. 1)ÖRTÜ EPİTELİÖrtü epiteli vücudu fiziksel ve kimyasal etkilere karşı koruyan ve madde alışverişinden sorumlu olan dokudur. Örtü epiteli ikiye ayrılır. a)TEK KATLI ÖRTÜ EPİTELİTek katlı örtü epiteli kendi arasında tek katlı yassı örtü epiteli, tek katlı kübik örtü epiteli, tek katlı silindirik örtü epiteli olmak üzere üçe ayrılır. TEK KATLI YASSI ÖRTÜ EPİTELİ: Epitel hücreleri tek sıra, yassı hücrelerden meydana gelmiştir. Akciğerde alveollerde ve kılcal damarların iç yüzeyinde bulunur. TEK KATLI KÜBİK ÖRTÜ EPİTELİ: Epitel hücreleri tek katlı, yan yana gelmiş kübik hücrelerden meydana gelmiştir. Böbrek alveollerinde, tiroid bezinde ve salgı bezlerinde bulunur. TEK KATLI SİLİNDİRİK ÖRTÜ EPİTELİ: Hücreler tek sıra silindirik hücrelerden meydana gelir. Bağırsaklarda, soluk borularında bulunur. Bunların üst kısımlarında siller olabilir. b)ÇOK KATLI ÖRTÜ EPİTELİÇok sayıdaki epitel hücrelerin tabaka halinde dizilmesiyle meydana gelir. Deri, sindirim sistemi organlarının iç yüzeyi, anüs ve idrar torbasının iç yüzeyinde bulunur. Deride en üst kısımda bulunan hücreler hem yassıdır hemde iç kısımlarında keratin adı verilen bir protein birikir. Keratin tabakası deriyi fiziksel ve kimyasal etkilere karşı korur. Derinin epidermis denilen kısmında çok katlı örtü epiteli vardır. Epidermisin en alt kısmındaki hücrelerde deriye renk veren hücreler bulunur. Bu hücreler melonin adı verilen renk maddesi üretirler.İdrar kesesinin iç yüzeyindeki çok katlı örtü epitelinin iç yüzeyindeki hücreler prizmatiktir. Bu prizmatik hücreler basınca karşı dayanıklıdır. İdrarın oluşturmuş olduğu basınç sonucunda bu hücreler yassılaşarak bu basınca bir müddet dayanabilir. Bu yüzden bu epitele çok katlı örtü epiteli denir. 2)SALGI (BEZ) EPİTELİEpitel hücreleri salgı yapma özelliğine sahip ise bu epitele salgı ya da bez epiteli denir. Hücre sayısına ve salgılarını döktükleri yere göre isimlendirilirler. a)BİR HÜCRELİ BEZLER Silindirik epitelden meydana gelir. Salgılarına mukus denir. Ağız, burun, kurbağa derisi yani sindirim kanalıyla solunum organının iç yüzeyinde bulunur. Bu hücrelere goblet hücresi denir. b)ÇOK HÜCRELİ BEZLER Bir grup halindeki hücrelerin ürettiği salgı epitelidir. Bu salgılarını döktükleri yere göre üçe ayrılırlar. KANALLI BEZLER (ENZOKRİN): Bu salgı bezleri salgılarını bir kanal ile vücut dışına veya bir organa verirler. Süt, ter, yağ bezleri vücut dışına pankreas salgısını bir kanalla on iki parmak bağırsağına bırakır. KANALSIZ BEZLER (ENDOKRİN): Bu bezlerin salgılarına hormon denir. Salgılarını direk kana verirler. Tiroid, paratiroid, böbrek üstü bezi, hipofiz bezi, endokrin bezleridir. KARMA BEZLER: Hem iç hemde dış salgı yapabilme özelliğindedir. Yani hem enzim hem hormon üretebilirler. Pankreas tipik bir örnektir. 3)DUYU EPİTELİEpitel hücrelerinin aralarına yerleşmiş dış ortamdan gelen fiziksel ve kimyasal uyarıları alan epiteldir. Bu epitellerin dışa bakan kısmında duyuları almaya yarayan almaç (reseptör) adı verilen bir kısım bulunur. Dildeki tat almaya yarayan, geniz boşluğunda koku almaya yarayan, gözde retina tabakası duyu epiteline örnek olarak verilebilir. B)BAĞ VE DESTEK DOKU Mezoderm tabakasından meydana gelir. Bu dokuların hücreler arası maddesi çok fazladır. 1)TEMEL BAĞ DOKU Organları birbirine bağlayan ve organların etrafını kaplayan bir dokudur. Hücreler ve hücreler arası madde vardır. Hücreleri üç grupta inceleyebiliriz. a)FİBROBLAST Temel bağ dokunun ana hücreleridir ve bağ dokunun liflerini oluştururlar.b)MAKROFJLAR Vücuda giden mikroorganizmaları yok ederler.c)MAST HÜCRELERİHeparin ve histamin salgılarlar. Heparin kanın damar içinde pıhtılaşmasını önler. Histamin kılcal damarların geçirgenliğini sağlar. Temel bağ dokunun hücreler arası maddesi yarı sıvı olan matriks ve liflerden meydana gelir. Lifler ise üçe ayrılır. KOLLOGEN LİFLER: Demet halinde bulunur. Bağırsak gibi yumuşak yapılı organlarda ince kasların kemiklere bağlandığı tendonlarda bulunur. ELASTİK LİFLER: Yay gibi esneyebilme özelliği vardır. İnce liflerden meydana gelmiştir. Bunlar damarlarda ve alveollerde bulunur. AĞSI LİFLER: Lenf düğümlerinde, kemik iliğinde, karaciğerde ve dalakta bulunur. 2)KIKIRDAK DOKU Omurgalıların embriyonik dönemde kıkırdaktır. Daha sonra kıkırdak doku yerini kemik dokuya bırakır. Ancak burun, kulak ve kaburga uçlarında kıkırdak doku devamlılığını sürdürür. Köpekbalıklarının iskelet sisteminin tamamı kıkırdak dokudan meydana gelmiştir. *Kıkırdak dokunun hücresine kondrosit, ara maddesine de kondrin denir. *Elastik yapıdadır. *Kıkırdak dokuda kan damarı ve sinirler bulunmaz. *Alt taraftaki bağ dokudan difüzyonla beslenir. *Kıkırdak doku ara maddesinde bulunan liflerin özelliğine göre üçe ayrılır. Kıkırdak doku hücreleri lakün adı verilen boşluklarda bulunurlar. Lakünlerde ikili veya dörtlü hücreler bulunabilir. a)HİYALİN KIKIRDAK Embriyonik dönemdeki kıkırdaktır. Ergin bireyde burun iç kısımlarında, kaburga uçlarında ve soluk borusunda bulunur. Ara maddesinde bol miktarda kollogen lifler bulunur. b)ELASTİK LİFLER Ara maddesinde kollogen liflerin yanında bol miktarda elastik lifler bulunur. Kulak kepçesinde, burun ucunda ve östaki borusunda bulunur. c)FİBRÖZ KIKIRDAK Ara maddesinde kollogen lifler çok miktarda bulunur. Omurlar arasındaki disklerde, diz kapağında ve uzun kemiklerde bulunur. 3)KEMİK DOKU Köpekbalığı dışında bütün omurgalıların iskeletini oluşturur. Hücrelerinde osteosit, ara maddesinde osein bulunur. Ara maddesinde organik ve inorganik maddeler bulunur. Organik olanlar protein ve kollogen liflerdir. İnorganik olanlar kalsiyum karbonat, kalsiyum fosfat, kalsiyum klorür gibi tuzlardır. Kalsiyum tuzları kemiğin sertleşmesini sağlarken organik olan protein ve kollogen lifler ise kemiğin esnek olmasını ve kırılmasını önler. Kemikler yaşlandıkça ara madde de kalsiyum tuzları artarken organik madde azalır. O yüzden yaşlı insanların kemikleri çabuk kırılır, geç iyileşir. Kalsiyum tuzları ara madde de azalırsa kemik yumuşar ve eğilmeler meydana gelir. Bu olaya raşitizm denir. C ve D vitaminleri ile tedavi edilebilir. Kemik dokusunun en dış kısmında periost bulunur. Periost kemiğin beslenmesini ve onarılmasını sağlar. Kemik hücreleri sitoplazmik uzantılara sahiptir. Bu sitoplazmik uzantılar ile hücreler birbirleriyle bağlantı kurar. Kemik dokular sert (sıkı) kemik ve süngerimsi kemik olmak üzere ikiye ayrılır. a)SERT (SIKI) KEMİK Uzun kemiklerin gövdesi ile yassı ve kısa kemiklerin dış kısmında bulunur. Bu dokuda bol miktarda kan damarı ve sinirler bulunur. Hücreler bir kanal etrafında dairesel şekilde dizilirler. Bu kanala havers kanalı denir. b)SÜNGERİMSİ KEMİK Uzun kemiklerin baş kısımlarıyla kısa ve yassı kemiklerin iç kısımlarında bulunur. Hücreler sıkı kemikteki gibi düzenli değildirler. Aralarında çok fazla miktarda boşluklar bulunur. Bu boşluklarda ise kırmızı kemik iliği bulunur. Süngerimsi kemik dokuda alyuvar ve akyuvar hücreleri üretilir. 4)YAĞ DOKU yağ doku hücrelerine lipoblast denir. Lipoblast hücreleri başlangıçta yıldız şeklindedir. Daha sonra içinde yağ damarcıklarının birikmesiyle yuvarlak şekil olur. Yağ dokunun üç önemli görevi vardır: *Yağ depolaması yapar ve diğer hücrelerin gereksinim duyduğu enerji ham maddesini sağlar. Bu yüzden kış uykusuna yatan hayvanlar, uzun mesafelere uçan kuşlar ve böcekler önceden yağ depolaması yapar. *Derinin altındaki yağ tabakası ısı kaybını önler ve hayvanı soğuğa karşı korur. Bu yönüyle adeta bir yalıtım maddesi gibi görev yapar. *İç organların çevresinde sürtünmeyi azaltarak onların çalışmalarını kolaylaştırır ve herhangi bir çarpmada ezilmekten korur. 5)KAN DOKU Kan dokusu hücreler ve hücreler arası maddelerden meydana gelmiştir. Hücreler arası maddeye plazma denir. Plazma kanın %55’ini, hücreler ise %45’ini oluşturur. Kanın görevleri şunlardır: *Kan hücrelere oksijen ve besin taşır. Hücrelerde oluşan artık maddeleri de vücuttan atılmak üzere ilgili organlara taşır. *Vücut savunmasında görevlidir. *Düzenleme görevi vardır. Kanın pH’ının 7.4’te sabit kalmasını ve hücreler arası sıvının dengelenmesinde görev alır. a)PLAZMA Plazmanın büyük bir bölümü sudur (yaklaşık %92). Geri kalan kısmında ise plazma protein, aminoasitler, karbonhidratlar, oksijen gazları, artık maddeler (üre, ürik asit) gibi maddelerden meydana gelmiştir. Plazmada bulunan en önemli karbonhidrat glikozdur. 100 ml kanda 80-100 mg glikoz bulunur. Kan proteinleri fibrinojen, albumin, globulin (globin) olmak üzere üçe ayrılır. Karaciğerde, makrofaj hücrelerde ve kemik iliğinde üretilip kana verilirler. FİBRİNOJEN: Kanın pıhtılaşmasını sağlar. ALBUMİN: Kanın ozmotik basıncını dengeler. GLOBULİN (GLOBİN): Antikorların yapısını oluşturur Kan dokusu hücreler e fibrinojenden ayrıldığında üstte sarı bir kısım kalır. Bu kısma serum adı verilir. b)KAN HÜCRELERİKan hücreleri alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları olmak üzere üçe ayrılır. ALYUVAR (ERİTROSİT): Hücrelere oksijen taşıyan önemli kan hücreleridir. Hücrelerde oluşan karbondioksiti de akciğerlere taşır. Yapısında hemoglobin adı verilen kana kırmızı rengini veren molekül bulunur. Hemoglobin ”hem” adı verilen demir molekülünden ve ”globin” adı verilen proteinden meydana gelmiştir. Bütün canlıların ”hem” kısmı aynı olmasına karşın ”globin” kısmı farklıdır. AKYUVAR (LÖKOSİTLER): Vücut savunmasında görevli hücrelerdir. Aktif hareket ederler. Çekirdeklidir, kendini yenileyebilirler. Dolaşıma katılan akyuvarlar bölünme yeteneğini kaybeder. Amip gibi şekil değiştirmelerle kılcallardan çıkabilirler. Kemik iliği ve lenf düğümlerinden üretilirler. Vücudun savunmasında görevlidir ve mikrobik hastalıklar karşısında sayısı artar. KAN GRUPLARI: İnsanda 0, A, B ve AB olarak bilinen başlıca dört tip kan grubu tanımlanmıştır. Kan gruplarını belirleyen, kan plazmasındaki antikor ve alyuvarların yüzeyindeki antijen denilen protein ve glikoproteinlerdir. Bu maddeler insandaki belirli genler tarafından oluşturulur.Bu yüzden bir insanın doğumundan ölümüne kadar kan grubu değişmez. Kan grubu A olan bir insanın alyuvarında A antijeni, plazmasında anti-B antikoru bulunur. Kan grubu B olan bir insanın alyuvarında B antijeni, plazmasında anti-A antikoru bulunur. Kan grubu AB olan insanın alyuvarında ise hem A hem B antijenleri bulunur. Plazmasında antikor yoktur. Kan grubu 0 olan insanın alyuvarlarında ise antijen bulunmaz, kan plazmasında anti-A ve anti-B antikoru bulunur. Birçok hayvanda hareket, dolaşım, boşaltım, sindirim gibi olayların gerçekleşmesinde görevlidir. Kas hücreleri iğ (mekik) ve iplik (silindirik) şeklindedir. Kas hücrelerinde miyofibril adı verilen telcikler bulunur. Miyofibriller aktin ve miyozin proteinlerinden meydana gelmiştir. Kas plazmasına sarkoplazma, hücre zarına sarkolemma, endoplazmik retikuluma sarkoplazmik retikulum denir. Bütün omurgalılarda düz, çizgili ve kalp kası olmak üzere üç tip kas dokusu vardır. 1)DÜZ KAS Düz kasların genel özellikleri: *Hücreleri mekik şeklindedir. *Hücrelerinde bir tane çekirdek bulunur. *Düz kasların çalışması yavaştır ve ritmiktir. *İsteğimiz dışı kasılır ve gevşer. *İç organların yapısında bulunur. (Sindirim kanalı, rahim, yutak) *Otonom sinir sistemi kontrolündedir. *Parasempatik ve sempatik olmak üzere iki sinir tarafından kontrol edilir. Bunlardan biri kasılmayı sağlarken diğeri gevşemeyi sağlar. *Renksizdirler. *Uzun süre kasılı kalabilrler. 2)ÇİZGİLİ KAS Çizgili kasların genel özellikleri: *Hücreleri silindir şeklindedir. *Birden fazla çekirdekleri vardır ve hücre zarının altındadır. *Çizgili kasların çalışması hızlıdır. *İsteğimizle kasılır ve gevşer. *Uzun süre kasılı kalamazlar. *İskeletimizde bulunur. *Beynin kontrolünde çalışır. *Çizgili kaslar çabuk kasılır ve çabuk yorulurlar. *Kasılmaları motor sinir kontrolünde olur. *Hücrelerine tek bir sinir gelir, oda kasılmayı sağlar. *En önemli birim kan telidir. *Bantlı yapı gösterir. 3)KALP KASI Kalp kasının genel özellikleri: *Kalp kası düz kas ile çizgili kas arasında bir özellik gösterir. *Çalışması bakımından düz kasa, görünümü bakımından çizgili kasa benzer. *Çalışması otonom sinir sistemi dahilindedir. *Hücreleri silindir şeklinde, paralel dallanma görülür. *Kalp kasının en önemli özelliği, hücrelerin uç uca geldiği yerlerdeki özel yapılardır. Bu yapılar bağlantı yerleridir ve ara diskler adını alır. D)SİNİR DOKU Uyarı alma, iletme ve cevap verme görevi yapar. Sinir hücresine nöron denir. Hücredeki en uzun ve tek olan uzantıya akson, kısa uzantılara da dentrit denir. Sinir hücrelerinde uyarı dentrit, hücre gövdesi ve akson yönündedir. Sinir hücrelerinin bazı aksonlarında miyelin kılıf bulunur. Bunlarda iletim daha hızlıdır. Reseptörlerle alınan uyarılar duyu sinirleriyle beyin ya da omurilikteki merkezi nöronlara iletilir. Merkezde oluşturulan tepki motor nöronlarla efektöre taşınır. Bu iletimde sinir hücreleri birbirine değmez ve uyarılar sinaps denilen boşluklardan nörotransmitter maddelerle aktarılır. Sinir hücrelerinde farklılaşma çok olduğundan, sentrozomlar kaybolur, bu nedenle bölünemezler. Yazar: Doğan Can ÜLKER http://www.bilgiustam.com/bitkisel-ve-hayvansal-dokularin-yapisi-ve-ozellikleri/

http://www.ulkemiz.com/bitkisel-ve-hayvansal-dokularin-yapisi-ve-ozellikleri

Sinir Sisteminin Temel Taşları: <b class=red>Nöronlar</b>

Sinir Sisteminin Temel Taşları: Nöronlar

İçinde çekirdek ihtiva eden bir gövde, protoplazmadan oluşan uzantılar ve silindir biçiminde bir “sap” tan oluşan hücrelere nöron denir. Nöronlar sinir sisteminin temelidir.

http://www.ulkemiz.com/sinir-sisteminin-temel-taslari-noronlar

Stephen Hawking Kimdir

Stephen Hawking Kimdir

Prof. Dr. Stephen Hawking CH CBE FRS (d. 8 Ocak 1942, Oxford), İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar.

http://www.ulkemiz.com/stephen-hawking-kimdir

Herhangi Bir Nesneyi Bilgisayara Dönüştürebilir miyiz?

Herhangi Bir Nesneyi Bilgisayara Dönüştürebilir miyiz?

iPhone 7 için kullanılan en son çip, hemen hemen bozuk para büyüklüğünde olan bir parça silikonun içine sıkıştırılmış 3,3 milyar transistör içeriyordu.

http://www.ulkemiz.com/herhangi-bir-nesneyi-bilgisayara-donusturebilir-miyiz

Omurilik Nedir?

Omurilik Nedir?

İnsan vücut sistemini meydana getiren her yapının, vücut sistemleri içerisinde ayrı ayrı görevleri bulunmaktadır. Bu yapılardan bazıları ise, vücudun kilit noktalarını oluşturmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/omurilik-nedir

Nörotransmitter Nedir?

Nörotransmitter Nedir?

Nörotransmitterler, beyin kimyasalları olup vücudun ürettiği hormonlardır. Nörotransmitterler, sinaps bölgesindeki boşluğa gelen iletinin, mesajın, bilginin daha kolay atlamasını, yani karşı tarafa geçmesini sağlar.

http://www.ulkemiz.com/norotransmitter-nedir

Daha Güçlü Bir Hafıza İçin Tüketilmesi Gereken Bitkiler

Daha Güçlü Bir Hafıza İçin Tüketilmesi Gereken Bitkiler

Sizde pek çok kişi gibi hafızanızın yeterince iyi olmamasından yakınıyor ve keşke daha güçlü bir hafızam olabilseydi diye düşünenlerden misiniz? Öyleyse şimdi okuyacağınız bu bilgi ile daha güçlü bir hafızaya sahip olabilirsiniz.

http://www.ulkemiz.com/daha-guclu-bir-hafiza-icin-tuketilmesi-gereken-bitkiler

Kök hücre teknolojisi

Kök hücre teknolojisi

Kök hücreler, embriyonik dönemde ve yaşam boyunca farklı tip hücrelere dönüşebilme yeteneğine sahip hücrelerdir.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-teknolojisi

Yetişkin kök hücresi nedir?

Yetişkin kök hücresi nedir?

Yetişkin kök hücreleri, doku ve organlarda bulunan, kendilerini yenileme ve bazı ya da tüm ana hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğine sahip henüz farklılaşmamış hücrelerdir.

http://www.ulkemiz.com/yetiskin-kok-hucresi-nedir

Beynimiz gerçekte ne kadar veri depolayabilir?

Beynimiz gerçekte ne kadar veri depolayabilir?

İnsan beyni ve bilgisayarlar yıllardır süregelen bir karşılaştırma içerisindeler. Günümüz teknolojisi veri işleme hızı konusunda teoride insan beyninin hızına ulaşmış durumda.

http://www.ulkemiz.com/beynimiz-gercekte-ne-kadar-veri-depolayabilir

Düzenli egzersizin insan beyni üzerine etkileri

Düzenli egzersizin insan beyni üzerine etkileri

Egzersiz, düzenli olarak yapılan fiziksel aktiviteler olarak adlandırılabilir, yani egzersiz düzenli ve tekrarlı vücut hareketlerini içerir. Sağlığın korunmasında ise egzersiz kuşkusuz en önemli bileşenlerden biridir.

http://www.ulkemiz.com/duzenli-egzersizin-insan-beyni-uzerine-etkileri

Bayılma Rahatsızlığı Nedir? Belirtileri Ve Nedenleri Nelerdir?

Bayılma Rahatsızlığı Nedir? Belirtileri Ve Nedenleri Nelerdir?

Toplumumuzda en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri de bayılma rahatsızlığıdır. Genellikle tehlikeli bir rahatsızlık olmayan bayılma rahatsızlığı bağlı olduğu rahatsızlıklara göre farklı riskler taşıyabilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/bayilma-rahatsizligi-nedir-belirtileri-ve-nedenleri-nelerdir

Ultrason dalgaları yaşlanmayı yavaşlatabiliyor

Ultrason dalgaları yaşlanmayı yavaşlatabiliyor

Fizyoterapistler hastalarını tedavi etmek için ultrason dalgalarını kullanırlar. Ancak bu sefer tesadüfen bu dalgaların farklı bir özelliği keşfedildi.

http://www.ulkemiz.com/ultrason-dalgalari-yaslanmayi-yavaslatabiliyor

Aklın Bakteriler ile İmtihanı

Aklın Bakteriler ile İmtihanı

Düşünme, karar verme, öğrenme gibi üst düzey beyin faaliyetlerimizin gerçekleştiği temel yer serebral korteks adlı 2 – 4 mm kalınlığındaki beyin dokusudur.

http://www.ulkemiz.com/aklin-bakteriler-ile-imtihani

Dans Etmenin Büyüsü ve Beyin için Önemi

Dans Etmenin Büyüsü ve Beyin için Önemi

İnsanoğlunun en eski eğlence ve kültür araçlarından biri danstır. Sahneye çıkarız ve vücut hareketlerimizi tek başımıza veya çiftimizle müziğin ritmine uydururuz.

http://www.ulkemiz.com/dans-etmenin-buyusu-ve-beyin-icin-onemi

Neden Müzik Eğitimi Bu Kadar Önemli

Neden Müzik Eğitimi Bu Kadar Önemli

Müziği sevmeyenimiz yoktur sanırım, anlık bile olsa hafif bir müzik açılması o an neşemizi yerine getirebilir.

http://www.ulkemiz.com/neden-muzik-egitimi-bu-kadar-onemli

Sadece İnsanlarda Bulunan Beyin Bölgesi

Sadece İnsanlarda Bulunan Beyin Bölgesi

İnsan ve maymun beyni arasındaki çok önemli farklardan birisi insan beyninin lateral frontal pole prefrontal kortekse sahip olmasıdır.ır.

http://www.ulkemiz.com/sadece-insanlarda-bulunan-beyin-bolgesi

Beyin Plastisitesi Nedir Ve Neden Çok Önemlidir?

Beyin Plastisitesi Nedir Ve Neden Çok Önemlidir?

Nöroplastisite ya da beyin plastisitesi, beynin bağlantılarını düzenleme ya da yeni bağlantılar kurma yetisidir. Bu yeti olmadan, yalnızca insan beyni değil hiçbir beyin, bebeklikten yetişkinliğe kadar gelişemez ya da herhangi bir beyin hasarında iyileşme gösteremez. Bir bilgisayarın aksine, beyni özel yapan şey; duyusal ve motor sinyalleri paralel biçimde işlemesidir. Beyin, bir başkasının fonksiyonunu üstlenebilen pek çok nöral yola sahiptir, böylece gelişimdeki küçük hatalar ya da hasardan kaynaklı geçici fonksiyon kayıpları farklı bir sinir yolu boyunca güzergâh değiştiren sinyaller aracılığıyla kolaylıkla düzeltilebilir. Fakat, gelişimde ortaya çıkan hatalar –örneğin; rahimdeki bebeğin beyin gelişimini etkileyen Zika virüsü ya da kafa çarpmaları sonucu oluşan hasarlar gibi– oldukça ciddidir. Yine de, bu örneklerde bile, doğru koşullar oluştuğunda, beyin bazı işlevlerin iyileştirilmesi için olumsuzlukların üstesinden gelebilir. Beyin anatomisi gereği, beynin belli bölümleri belli görevlerle yükümlüdür. Bu durum, genlerimiz tarafından önceden belirlenmiş bir şeydir. Örneğin, sağ kolumuzu hareket ettirmemizi sağlayan bir beyin bölgesi vardır. Beynin bu bölgesinin hasar görmesi sağ kolumuzda hareket kaybına sebep olur. Fakat beynin farklı bir bölgesi ile kolunuzdan gelen hissi işleyebilir, kolunuzu hissedebilir ancak hareket ettiremezsiniz. Bu “modüler” düzenleme; beynin duyu ya da motor fonksiyonla ilişkisi olmayan bir bölgesinin yeni bir rol üstlenemediği anlamına gelir. Bir başka deyişle, nöroplastisite; beynin sonsuz kadar yumuşak olduğuyla eş anlamlı değildir. Vücudun beyin hasarını takip edebilme yeteneğinin bir parçası; beynin hasar gören alanını daha iyi hale getirmekle açıklanabilir, ancak çoğu da nöroplastisitenin –yeni sinir ağlarının oluşturulması– sonucudur. Araştırmalarda model organizma olarak kullanılan bir nematod (iplik kurdu) türü olan Caenorhabditis elegans üzerinde yürütülen bir çalışmada, dokunma hissindeki kaybın koku alma hissini güçlendirdiği sonucuna ulaşıldı1. Bu durum, bir duyunun kaybının bir başkasını yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. İnsanlarda da, erken yaşlarda görme duyusunu kaybetmenin özellikle de duyma gibi diğer duyuları güçlendirdiği bilinir2. Gelişme dönemindeki bir bebekte, yeni bağlantıların gelişmesindeki kilit nokta, duyusal (görme, işitme, koklama, dokunma) ve motor uyaranlara dayanan çevresel zenginleştirmelerdir. Kişi daha fazla duyusal ve motor uyaran aldıkça, muhtemel bir beyin travmasından kurtulması da o kadar olası hale gelmektedir. Örneğin, duyusal uyaranların bazı tipleri, felçli hastaları iyileştirmede kullanılır — örneğin; görsel çevreler, müzik terapisi ve mental uygunluk sağlayan fiziksel hareketler gibi–3. Beynin temel yapısı, doğumdan önce genleriniz tarafından oluşturulur. Fakat, devam eden gelişimi büyük oranda gelişimsel plastisite olarak adlandırılan ve nöron ve sinaptik bağlantıların değişim işlemlerinin gerçekleştiği bir sürece dayanır. Olgunlaşmamış bir beyinde, sinapsların oluşması ya da kaybedilmesi, gelişmekte olan beyin ya da nöronların yeniden yönlendirilmesi ve filizlenmesi aracılığıyla nöronların taşınmasını içerir. Yetişkin bir beyinde, yeni nöronların oluşturulduğu çok az yer vardır. İstisnalar ise, hipokampusun denta dönüşü4 (hafıza ve duygularla ilişkili bir bölge) ve lateral ventrikülün sub-ventriküler bölgesi 5 olup, yeni nöronların oluşturulduğu ve daha sonra burun soğanı (koku duyusunun işlenmesinden sorumlu bölge) boyunca taşındığı bölgelerdir. Bu şekilde yeni nöronların oluşması, nöroplastisiteye bir örnek olarak görülmese de, beyin hasarından kurtulma noktasında katkıda bulunabilir. Büyüme ve Budama Beyin büyüdükçe, tekil nöronlar, önce birden fazla dal aracılığıyla (nörondan bilgiyi ileten aksonlar ve bilgiyi alan dentritler) ve sonra özel bağlantılarla sinaptik temas sayısında artış göstererek olgunlaşır. Doğumda, serebral kortekste bulunan her “bebek” nöron yaklaşık 2500 sinapsa sahiptir. İki ya da üç yaşındayken, nöron başına düşen sinaps sayısı, bebeğin çevreyi keşfederken ve yeni yetenekler öğrendiği bir süreç olan sinaptogenez sürecinde yaklaşık 15.000’e yükselir. Fakat yetişkinlikte, sinaptik budama denilen bir süreçle sinaps sayısı yarıya düşer6. Neden felçli olan herkes tam anlamıyla iyileşemiyor? /Görsel Kaynak: Shutterstock.com Yeni Yollar Açma Yaşlılığa kadar yeni dilleri yetenekler ve yeni aktiviteler öğrenme yetimizi devam ettiriyoruz. Bu muhafaza kabiliyeti, beynin hatırlamak için kullanılabilecek bir mekanizmaya sahip olmasını gerektirir, dolayısıyla da, bilginin, gelecekte geri çağrılmak üzere zamanla saklanmasını gerektirir. Bu da, nöroplastisitenin bir diğer örneğidir ve muhtemelen sinaps seviyesinde yapısal ve biyokimyasal değişiklikler içerir. Güçlendirici veya tekrarlı faaliyetler sonuçta yetişkin beyninin yeni etkinliği hatırlamasına yol açacaktır. Aynı mekanizma aracılığıyla, hasar gören beyne sunulan zenginleştirilmiş ve teşvik edici çevre, sonunda iyileşmeye neden olacaktır. Peki beyin bu kadar elastisite sahibiyse, neden felçli olan herkes tam anlamıyla iyileşemiyor? Bu sorunun cevabı da yaşa (daha genç beyinlerin daha iyi bir iyileşme şansı vardır) ve hasarlı alanın boyutuna ve daha da önemlisi, iyileştirme sürecinde sunulan tedavilere bağlıdır. Kaynaklar ve İleri Okuma: 1 PLoS Biol. http://journals.plos.org/plosbiology/article?id=10.1371/journal.pbio.1002348 2 PLoS. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC544930/ 3 Frontiers in human neuroscience. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3321650/ 4 Biophysics. http://oro.open.ac.uk/18990/ 5 The Journal of neuroscience. http://www.jneurosci.org/content/22/3/629.short 6 https://www.harpercollins.com/9780688177881/the-scientist-in-the-crib — Banks, D. “What is brain plasticity and why is it so important?” https://theconversation.com/what-is-brain-plasticity-and-why-is-it-so-important-55967 Gürkan Akçay BilimFili.com - Beyin Plastisitesi Nedir Ve Neden Çok Önemlidir? Kasım 24th, 2016 < http://bilimfili.com/beyin-plastisitesi-nedir-ve-neden-cok-onemlidir/ >

http://www.ulkemiz.com/beyin-plastisitesi-nedir-ve-neden-cok-onemlidir

Roman Okumak Beynimizi Nasıl Etkiler?

Roman Okumak Beynimizi Nasıl Etkiler?

Roman okumak ve yazmak yüzyıllar öncesine dayanan insanların çok sevdiği eylemlerden biridir.

http://www.ulkemiz.com/roman-okumak-beynimizi-nasil-etkiler

Hesap Yapabilen Sadece Beyindeki <b class=red>Nöronlar</b> Değil

Hesap Yapabilen Sadece Beyindeki Nöronlar Değil

Düşünme, hesap yapma gibi üst düzey işlemlerin şimdiye kadar sadece beyindeki nöronlar tarafından yapıldığı sanılıyordu.

http://www.ulkemiz.com/hesap-yapabilen-sadece-beyindeki-noronlar-degil

Kadınların mı Yoksa Erkeklerin mi Daha Fazla Uykuya İhtiyacı Var?

Kadınların mı Yoksa Erkeklerin mi Daha Fazla Uykuya İhtiyacı Var?

Uzun süredir hangi cinsiyetin daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu tartışılıyordu. Araştırmalar kadınların daha fazla çalışıp daha fazla yorulduğunu gösteriyor.

http://www.ulkemiz.com/kadinlarin-mi-yoksa-erkeklerin-mi-daha-fazla-uykuya-ihtiyaci-var

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0