Arama Sonuçları..

Toplam 1648 kayıt bulundu.
El-Nino <b class=red>Nedir</b>

El-Nino Nedir

El Nino Güney Salınımları, küresel bir okyanus-atmosfer olayıdır. El Nino ve La Nina, Doğu Büyük Okyanus yüzey sularının sıcaklığındaki büyük salınımlar ve bunların yol açtığı atmosferik olayların genel adı olarak kullanılmaktadır. İsimler İspanyolca "oğlan çocuğu" veya "velet" ve "küçük kız" anlamına gelmektedir. "Çocuk", İsa'yı simgelemektedir, çünkü El Niño Güney Amerika'nın batı kıyılarında Noel zamanında etkili olur.El Niño ve La Niña'nın güney yarımküredeki etkileri çok büyüktür. Bu etkiler ilk olarak 1923'te Sir Gilbert Thomas Walker tarafından tanımlanmıştır. El Niño'nun atmosferik imzası olan Güney Salınımları, Tahiti ve Darwin bölgelerindeki aylık veya mevsimsel hava basıncı değişimleridir. Eylül 2006 itibarıyla El Niño aktif durumdadır.

http://www.ulkemiz.com/el-nino-nedir

Karbonhidrat <b class=red>Nedir</b>, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Beslenme insanların en temel gereksinimidir. Bu gereksinimin karşılanması ile hayati fonksiyonları yerine getirebilmek mümkün olur.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-hangi-gidalarda-bulunur

Afrika Menekşesi <b class=red>Nedir</b> ve Özellikleri Nelerdir?

Afrika Menekşesi Nedir ve Özellikleri Nelerdir?

Afrika Menekşesi gerek bakım kolaylığı gerekse görünüşü ve özellikleri bakımından çokça kişi tarafından tercih edilen, yetiştirilen popüler bir süs çiçeğidir.

http://www.ulkemiz.com/afrika-meneksesi-nedir-ve-ozellikleri-nelerdir

Antibiyotik Direnci Daha Karmaşık Hale Geldi

Antibiyotik Direnci Daha Karmaşık Hale Geldi

Video kayıtlarının zaman bazlı fotoğrafları. Yeşil floresan proteini ile etiketlenmiş olan Staphylococcus bakterileri, kloramfenikol antibiyotiği için bir direnç geni ifade eder.

http://www.ulkemiz.com/antibiyotik-direnci-daha-karmasik-hale-geldi

Türem Yumurtanın Sektördeki Yeri <b class=red>Nedir</b>?

Türem Yumurtanın Sektördeki Yeri Nedir?

Yumurta üretim serüvenine 1969 yılında başlayan Türem Yumurta; Ankara’da faaliyetlerine başlamış, uzun zaman alan ar-ge çalışmaları sonucunda Ankara’nın Çubuk kasabasında konumlandırmış olduğu iki farklı yumurta üretim tesisi ile yatırımlarına hız kazandırmıştır.

http://www.ulkemiz.com/turem-yumurtanin-sektordeki-yeri-nedir

Frajil X Sendromu <b class=red>Nedir</b>? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi <b class=red>Nedir</b>?

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Nörogelişimsel bir bozukluk olan Frajil X Sendromu, zeka geriliğinin bilinen en önemli nedenlerinden biridir. X kromozomuyla ilişkili olan bu sendrom, X kromozomunun uzun kolundaki FMR1 geninde C-G-G tekrarı ve DNA polimeraz enziminin kaymasından kaynaklanmaktadır.6-50 CGG CCG GCC tekrarları taşıyan bireyler normaldir ancak 200-1000 tekrar taşıyan bireylerde Frajil X sendromu gözlenir. Bu sendroma bağlı olarak gelişen zeka geriliği, erkeklerde 3600 de 1, kadınlarda 6000 de 1 görülmektedir. 2000 kişide 1 ise daha hafif problemler görülür. (Bu oranlar yaklaşık olarak hesaplanmıştır.)Her iki cinsiyette de görülmektedir. Frajil X sendromu yaklaşık olarak erkeklerde 1/4000, kızlarda ortalama 1/7000 görülür. Farkında olmadan birçok insan bu geni taşıyor.Hastalık ancak ortaya çıktıktan sonra anlaşılabilmektedir. FMR1 genindeki bozukluklar nedeniyle oluşan bu hastalık babada herhangi bir sorun yapmazken çocukta bu sendrom görülebilmektedir. Erkeklerde ortalama 3 yaşında, kızlarda ise 8 yaş civarında hissedilmektedir. Frajil X Sendromlu kişilerde zihinsel davranışsal ve fiziksel farklılıklar gözlenmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde (Özellikle Erkeklerde) Fiziksel Farklılıklar :Erkek çocuklarda büyük testisler (macroorchidism), kaslarda hipotoni (anormal derecede düşük kas direnci) ve otizm görülmektedir. Yüz şekilleri farklı olan bu bireylerde büyük kulaklar, uzun yüz yapısı,geniş alın, yüksek kemerli damak gözlenebilir. Ayrıca lordosis (Omurganın konveksliği öne bacak şekilde arkaya bükülmesi, kamburluk, bel kemiğinin eğriliği ) kalp defektleri (mitral prolapsus, kalpte üfürme) düz tabanlılık, el kemiklerinin kısalığı ve şaşılık gözlenebilir. Erkekler bilişsel olarak geniş bir yelpazede etkilenirler. Zeka geriliği orta düzeydedir. Bu özellikler erkeklere oranla daha hafif olarak kadınlarda da görülebilmektedir.Frajil X sendromu olan erkeklerde psikiyatrik etkilenme gözlerini kaçırma ve sosyal anksiyete şeklinde olabilmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde Mental Ve Bilişsel (Kognitif) Farklılıklar:Kognitif (Bilişsel): IQ seviyesinde önemli ölçüde düşüklüğe sebep olan sendrom, öğrenme güçlüğü,ağır bilişsel bozukluk ve otizme sebep olmaktadır. Daha çok yürüme, konuşma,tuvalet eğitimi gibi temel işlevlerde bozukluk görülebildiği gibi bu çocuklarda dikkat eksikliği,matematiksel konularda zorlanma ve hiperaktivite görülmektedir. Ayrıca konuşmada gecikme,hızlı konuşma, kelimeleri tekrarlama ve heceleyerek söyleme gibi dilsel problemler de görülmektedir. Frajil sendromlu kişiler duygusal bilgileri algılamakta ve uygun yanıt vermekte zorluk çekerler. Kendilerine dokunulmasına tepki verirler. Göz teması kurmakta zorlanırlar. Sinirli ve hırçın oldukları gözlenirken el sallama,el ısırma gibi davranışlar gösterirler. Frajil Sendromlu kişilerde otistik davranış bulguları hakimdir.Kız Çocukları Ve Yetişkin Kadınlarda Frajil X Sendromu Özelikleri :Kızlarda 8’li yaşlarda farklılıklarını hissettiren Frajil X sendromu, kız çocuklarının hemen hemen yarısında (tam mutasyon taşıyanlarda) zeka geriliği ve entelektüel bozulmaya sebep oluyor. Kalan yarısında ise normal zeka ya da öğrenme problemi olmaktadır. Özellikle matematik ile ilgili ders ve konularda düşük başar performansı gözlenmektedir. Erkeklerdeki görülme oranından daha az olmakla birlikte motor öğrenme ve konuşma bozuklukları görülmektedir.Frajil X Sendromlu kızların bazıları otistiktir bazılarında ise normal IQ ile birlikte sosyal anksiyete, depresif duygu durumu, sosyal çekilme, dikkat sorunları, kronik depresyona eğilim yaratan duygu durum bozuklukları görülebilmektedir.Frajil X Sendromu Kimlerde Görülebilir? Nasıl Tanı Konur?– Nedeni açıklanamayan zeka geriliği veya otizmi olan kişiler– Hiperaktivite, öğrenme güçlüğü, hafif bilişsel geriliği olan kişiler– Yukarıda bahsetmiş olduğumuz Frajil X sendromuna ait fiziksel yada davranışsal özellikleri taşıyan herkes– Ailesinde Frajil X tanısı konmuş ya da ailesinde zeka geriliği öyküsü olan herkesEğer yukarıda bahsettiğimiz belirtilere siz ya da çocuğunuz sahipse Frajil X sendromu için kan testi yaptırmanız gerekmektedir. Bu test Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda Genetik Bölümünde yapılabilmektedir. Alınan kandan DNA analizi PCR ve Southern Blot metotlarıyla tespit edilmektedir. Bu yöntemle ailesinde Frajil X Sendromu olan kişilere doğum öncesinde erken tanı olanağı sağlanabilmektedir.Frajil X Sendromu Tedavi Yöntemi Nasıldır?Frajil X Sendromunun etkin ve rahatsızlığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavisi maalesef bulunmamaktadır. Ama tedaviye yönelik özel eğitim, konuşma ve dil terapisi, fizik tedavi ve farklı beceriler kazandırma amaçlı terapiler uygulanabilmektedir. İlaç tedavisi sendromun belirtileri olan hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı üzerinde ayrıca anksiyete bozukluğu ve depresyon tedavisinde kullanılmaktadır.Farajil X Sendromlu çocuklar belli konularda potansiyel sahibi,sevilen,birlikte zaman geçirmekten hoşlanabileceğiniz, hassas ve zarif kişilikleri olması gibi yönleriyle dikkat çekerler.Sevimli,duyarlı,cana yakın, sosyal ilişkilerinde pozitif, taklit yetenekleri çok kuvvetli ve esprili kişiliğe sahiptirler. Hayal güçleri çok zengindir. Sözel ve okumaya dayalı çalışmaları severler. Müzik, sanat ve spordan çok hoşlanırlar. Bu aktiviteler gelişimlerini hızlandırır ve potansiyellerini en üst düzeyde kullanmalarına yardımcı olur.En iyi tedavi iyi bir terapi ve Frajil X Sendromunda gelişim gösteren fiziksel,davranışsal ve bilişsel durumların yakın takibi ile mümkün olabilmektedir. Bu tür rahatsızlıklarda ailenin çok iyi bilgilendirilmesi ve aile bireylerinin de araştırıcı, bilinçli, donanımlı olması çocuğun hayatını kolaylaştıracak faktörlerden en önemlisidir.Unutmamak gerekir ki, çocuğunuzun hayatını kolaylaştırmanız, onu nasıl mutlu edeceğinizi ve mutsuz olduğu anlarda ona nasıl destek olacağınızı bilmeniz sizi de endişelerinizden uzaklaştıracak ve yüzünüzün gülmesini sağlayacaktır.Sağlıklı,mutlu,umut dolu yarınlar için bilinçli bir birey olabilmek adına yapacağımız ilk şey; hastalıklar konusunda bilinçlenmeyi o hastalık başımıza gelmeden önce gerçekleştirmemiz diye düşünüyorum.Kaynakça:www.rehabilitasyon.com/ct/Frajil_X_Sendromutr.wikipedia.orgwww.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/…/frajil-x-sendromuYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/frajil-x-sendromu-nedir-belirtileri-nelerdir-teshis-ve-tedavi-yontemi-nedir

Edwards sendromu <b class=red>nedir</b>

Edwards sendromu nedir

Edwards sendromu ya da trizomi 18, her 1000 canlı doğumda 0,3 oranında görülme sıklığı ile trizomi 21'den sonra en sık rastlanan kromozom anomalisidir. İleri anne yaşı en önemli risk faktörü olmakla birlikte daha genç anne adaylarında da görülebilmektedir. Ciddi psikomotor ve birçok sistemi ilgilendiren konjenital anomaliler içerir.Trizomi 18, birbirlerinden habersiz olarak ilk defa 1960'ta Edwards ve Smith tarafından tanımlanmıştır.Yaşayan yenidoğan bebekler arasında trizomi 21’den sonra en sık görülen ikinci otozomal trizomidir. Daha çok ilerlemiş anne yaşına bağlı olarak görülse de 20 yaş gibi genç yaştaki annelerde de bulunmuştur.Bu anomalinin rastlandığı gebeliklerin % 95'i daha doğum aşamasına gelmeden bebeğin ölümü ile sonuçlanırken, doğan çocukların da %5 ile %10'u bir yılın üzerinde yaşayabilmektedirler. Trizomi 18’li fetusların %80–85’inde tespit edilebilir bir anomali vardır. Trizomi 18’li vakaların en azından %87’sinde gelişme geriliği vardır. Trizomi 18’de gözlenen el ve ayak anomalileri tipiktir (“clenched hand”, yumru ayak ya da “rocker-bottom feet”), ve yapılan çalışmalarda en sık dikkati çeken bulgu fetal parmakların anormal pozisyonudur. Trizomi 18’ li fetusların %99’da en sık ventriküler septal defekt (VSD) olmak üzere konjenital kalp hastalıkları vardır. Trizomi 18'de görülen anomaliler:- Zeka geriliği- En sık kalp anomalileri görülür (VSD, ASD)- Böbrek anomalileri (atnalı böbrek)- Omfalosel, gastroşizis- Anne karnında gelişme geriliği- Büyüme yetersizliği- Polihidramnios- Trizomi 18’de gözlenen el ve ayak anomalileri tipiktir (clenched hand, yumru ayak ya da rocker-bottom feet, radius aplazisi)- Doğumdan sonra yeme ve solunum güçlüğü- Yarık damak, yarık dudakEdwards sendromlu çocukların tipik görüntüsü: Kafa küçük, gözler aşağı yerleşimli, küçük çene, kulaklar aşağı yerleşimli...Kaynak1.^ a b c d Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Dergisi 21(2): 98–99, 2004, Dr. Miğraci TOSUN, Dr. Filiz YANIK Bu kaynak hazırlanırken kullanılan kaynaklar: Kelly M, Robinson BW, Moore JW. Trisomy 18 in a 20-year-old woman. Am J Med Genet 2002; 112: 397–399.Nyberg DA, Kramer D, Resta RG. Prenatal sonographic findings of trisomy 18: Rewiew of 47 cases. J Ultrasound Med 1993; 12:103.Lynch L, Berkowitz RL: First trimester growth delay in trisomy 18. Am J Perinatol 1989; 6: 237-39.Laurence E.S, Leslie A.C, Karin M.S. Ultrasonographic Diagnosis of Trisomy 18. J Ultrasound Med 1998; 17: 327-331.Copel JA, Pilu G, Kleinman CS. Congenital heart disease and extracardiacanomalies: Associations and indications for fetal echocardiography. Am J Obstet Gynecol 1986; 154: 1121.2.^ Edwards JH, Harnden DG, Cameron AH. A new trisomic syndrome. Lancet 1960; 1: 787–789.3.^ Smith DW, Patau K, Therman E. A new autosomal trisomy syndrome: Multiple congenital anomalies caused by an extra chromosome. J Pediatr 1960; 57: 338–345.

http://www.ulkemiz.com/edwards-sendromu-nedir

Alan derinliği <b class=red>nedir</b> ? Nasıl kontrol edilir?

Alan derinliği nedir ? Nasıl kontrol edilir?

Bir fotoğrafın vereceği mesajın belirlenmesinde fotoğraf makinesi ile obje arasındaki alanın ne kadar net olması gerektiği önem arz etmektedir.

http://www.ulkemiz.com/alan-derinligi-nedir-nasil-kontrol-edilir

Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş kim kurdu ? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Ülker, Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş adıyla Sabri Ülker ve Asım Ülker tarafından 22 Şubat 1944'te kurulmuş gıda üreticisi şirket. Ülker ürünlerini 110 ülkeye ihraç etmektedir.

http://www.ulkemiz.com/ulker-biskuvi-sanayi-a-s-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Enstantane <b class=red>nedir</b>?

Enstantane nedir?

Fotoğraf makinesi üzerinde yer alan perdenin (obtüratör de denir) açılıp kapanma süresine enstantane adı verilir. Enstantane, obtüratör hızı ya da perde hızı olarak da adlandırılır.

http://www.ulkemiz.com/enstantane-nedir

Turkish Airlines kim kurdu ? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Turkish Airlines kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı, Türkiye'nin bayrak taşıyıcısı olan ulusal hava yolu şirketi.

http://www.ulkemiz.com/turkish-airlines-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri nedir ?

Danone taze sütlü ürünleri ve içecekleri ile tanınan, Fransa merkezli çok uluslu bir şirkettir.

http://www.ulkemiz.com/danone-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Wolfram sendromu <b class=red>nedir</b>

Wolfram sendromu nedir

Diabetik nöropati olmaksızın sağ gözünde optik atrofi olan Wolfram sendromlu hastanın sağ gözüWolfram sendromu ya da DIDMOAD, genetik geçişli nörodejeneratif nadir bir hastalık.Wolfram sendromu; juvenil başlangıçlı diabetes mellitus ve optik atrofi kombinasyonunda tanı alan bilinen bir hastalıktır. Diabetes insipidus (DI), diabetes mellitus (DM), optik atrofi (OA) ve nörosensoriyel işitme kaybı (Deafness = İngilizcede sağırlık) bu sendromda görülen hastalıklar olduğundan DIDMOAD olarak da anılmaktadır. İlk olarak Dr. Don J. Wolfram tarafından 1938 yılında tanımlanmıştır. Hastalığın patogenezi pek bilinmemekle birlikte genetik kökenli nörodejeneratif bir hastalık olduğu günümüzde anlaşılmıştır. Genetik geçişi hastaların çoğunda otozomal resesif olmakla beraber, mitokondriyal geçiş gösterilen hastalarda rapor edilmiştir.Genellikle, Tip I DM ve optik atrofi ilk 10 yıl içinde, sağırlık ve Dİ 10'lu yaşlar arasında ortaya çıkmakta; 20'li yaşlarında nefrolojik sorunlar, 30'lu yaşlarda ise multiple nörolojik anomaliler ortaya çıkmaktadır. Hastaların çoğunda tüm bu semptomlar hızla ilerlemektedir. Wolfram sendromu tanısı alan kişilerin %60'ı, 35 yaşından daha uzun yaşayamamakta ve genelde beyin sapının atrofisi sonucunda solunum yetmezliğinden ölmektedirler.Bu hastalıkta, özellikle hipotalamusun etkilenmesi nedeniyle DI gelişmekte, ayrıca genellikle bu hastalarda cinsiyet hormonlarının üretiminde sorun olması nedeniyle, hastalar ergenliğe geç girmektedir. Ayrıca bu hastalar genelde kısır olmaktadır. Ayrıca genetik taşıyıcı olarak adlandırabilceğimiz çok hafif seyreden kişilerde genellikle sadece geç başlangıçlı DM görülebilmekte, ve bu kişilerin çocukları bu sendrom açısından büyük risk altındadır. Bu nedenlerden ötürü Wolfram sendromlu çocuğu olan kişilerin, yeni çocuk düşünmeseler dahi, tüm aile bireylerinin genetik testten geçmesi önerilmektedir. Bununla beraber, DIDMOAD oldukça nadir görülen bir hastalık, olup Birleşik Krallık'ta prevelansı 1/770.000 canlı doğumdur.Kaynak:- Barrett TG, Bundey SE. Wolfram (DIDMOAD) syndrome. J Med Genet. 1997 Oct;34(10):838-41. PMID 9350817- Viswanathan V, Medempudi S, Kadiri M. Wolfram syndrome. J Assoc Physicians India. 2008 Mar;56:197. PMID 18697639?- d'Annunzio G, Minuto N, D'Amato E, de Toni T, Lombardo F, Pasquali L, Lorini R. Wolfram syndrome (diabetes insipidus, diabetes, optic atrophy, and deafness): clinical and genetic study. Diabetes Care. 2008 Sep;31(9):1743-5. Epub 2008 Jun 19. PMID 18566338?- Woolling KR. Wolfram syndrome: a tribute to Don J. Wolfram, M.D. [corrected] Indiana Med. 1989 Jul;82(7):548-9. Erratum in: Indiana Med 1989 Sep;82(9):705. PMID: 2666507

http://www.ulkemiz.com/wolfram-sendromu-nedir

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Apple Iphone 5 ve özellikleri

Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım. Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Bugüne kadar hakkında birçok teori öne sürülmüş ve bir çok konsept modeli  hazırlanmış olan ve en çok merak edilen telefon modellerinden biri olan Apple Iphone 5, artık ülkemizde de satışa sunulmuş bulunuyor.Yepyeni özellik ve donanımlarıyla beraber gelen yeni Iphone 5’in buna rağmen  dezavantajları da bulunmuyor değil. Bundan dolayı yeni Iphone 5 çoğu teknoloji çevrelerinden beklentiyi karşılayamadığı yönünde eleştiriler de almış bulunuyor. Yeni Iphone 5 çoğu teknoloji yazarı ve tüketicileri tarafından, “Yeni Ama Heyecan Verici Değil” diye tanımlanmakta. Ancak Apple yazılım açısından dersine iyi çalışmış.Yeni Iphone 5 de donanım özelliklerinin yanında yazılım özelliklerine de yoğunlaşılmış. İsterseniz şimdi Apple markasının bu yeni fenomeni, Iphone 5’te  donanım ve yazılım olarak ne gibi yenilikler ve değişiklikler yapıldığına yakından bakalım.Tasarım “Klasik ve Radikalliğin Buluştuğu Kasa”Yeni Iphone 5 tasarımı itibariyle tam bir ‘evrim’ geçirmiş değil. Bu bakımdan Apple Iphone ailesinin tasarım anlayışıyla, en yakın rakiplerinden Samsung Galaxy S ailesinin tasarım anlayışının birbirinden oldukça farklı olduğu rahatlıkla görülebilir. Zira Samsung markasının Galaxy S ailesinde uygulamakta olduğu  tasarım anlayışı oldukça faklı. Samsung akıllı telefonlarında ‘evrim’ den yana bir tavır takınırken Apple markası ise klasik tasarım şeklini yeni modellerinde de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim yeni Iphone 5′ te uygulanan kasa şekli bir önceki Iphone modellerinin bir kopyası niteliğinde. Yeni Iphone 5′ e bakınca önceki model olan Iphone 4S’ in basınç altında kalıp pestili çıkarılmış bir formu gibi olduğu benzetmesini yapmak elde değil açıkçası.Yeni Iphone 5 hepsi değilse bile çoğu kullanıcı tarafından “hayal kırıklığı” olarak nitelendirildi. Zira çok uzun süredir deyim yerindeyse “Propagandası” yapılmış olan Iphone 5′ in farklı bir tasarım formu ile geleceği bekleniyordu. Hatta bazı kişiler tarafından bazı konsept Iphone 5 tasarımları da yapıldı.Ancak buna rağmen Apple klasikten yana bir tavır takındı ve diğer Iphone modelleriyle hemen hemen aynı bir tasarımla kullanıcı karşısına çıktı. Böylelikle Apple birçok teknoloji tutkununu hüsrana uğratmış oldu. Yepyeni bir Iphone deneyimi yaşamak beklentisinde olan kullanıcılar maalesef bu deneyimi pek yaşayamadılar.Tasarım olarak pek bir değişikliğe gidilmeyip klasik Iphone tasarımı uygulanmış olsa da, Yeni Iphone 5 aslında modern bir klasik. Zira yeni Iphone 5′ te, dediğimiz gibi evrimsel olmasa da bazı değişikliklere gidilmiş. Bunlardan şüphesiz ki en bariz olanı yeni Iphone 5’in daha uzun olarak tasarlanmış olması gösterilebilir. Yeni Iphone 5’in uzunluğu 123.8 mm ve selefi olan Iphone modellerine göre oldukça uzun. Ancak yeni Iphone 5’in en yakın rakibi -hatta tek rakibi de diyebiliriz- Samsung Galaxy SIII(http://www.bilgiustam.com/samsung-galaxy-siii-ve-ozellikleri/)’den daha küçük kaldığını da hatırlatalım. Bundan dolayıdır ki Iphone 5’i tek elle kullanmak çokta zorlayıcı değil. Yeni Iphone 5’e boy attırılmış olsa da genişlik konusunda bir değişikliğe gidilmemiş. Tek elle ve sadece sağ veya sol elin başparmağıyla telefonun bütün ekranın kullanabilmesi sayesinde Iphone 5 için ergonomik demek yanlış olmaz. 58,6 mm olarak belirlenen eniyle birlikte Iphone 5, önceki Iphone 4 modellerinden farksız.Yeni Iphone 5’in kasasında da önceki versiyonlarda olduğu gibi yine  alüminyum tercih edilmiş. Alüminyum akıllı telefonda metalik bir his uyandırmasının yanı sıra sağlamlık konusunda da oldukça başarılı bir madde. Çeşitli sektörlerde de kullanılan alüminyum özellikle otomotiv sektöründe oldukça yoğun kullanılmakta. Çok sağlam ve de oldukça da hafif olması sayesinde alüminyum, hem çok hafif hem de güvenli araçlar tasarlamayı mümkün hale getiriyor. İşte bundan dolayıdır ki Apple da Iphone modellerinde alüminyumu etkin bir şekilde kullanıyor. Yeni Iphone 5′ te ultra hafif olmayı aslında bu maddeyle sağlamış bulunuyor. Alüminyumun hem güçlü hem de hafif olması sayesinde hem darbelere karşı iyi bir savunma sağlanmış oluyor hem de ultra hafif bir telefon kasası elde edilebiliyor.Yeni Iphone 5′ in ağırlık ve kalınlık oranları da oldukça ilgi çekici. Bu yönden Iphone 5 için ultra hafif ve ince tanımını yapmak haksızlık olmaz. Güçlü rakiplerine nazaran daha küçük bir boyuta sahip olmasına rağmen ağırlık ve kalınlık oranlarıyla Iphone 5 rakiplerine oldukça büyük bir fark atıyor. Yeni Iphone 5’in ağırlığı sadece 112 gram(3,95 ons). Piyasada bu ağırlık değerine sahip akıllı cihaz bulmak oldukça zor. Bu değere yakın olanlar ise çoğunlukla giriş seviyesi akıllı telefonlar oluyor. Ayrıca bu değerle birlikte Iphone 5, en hafif Iphone modeli olma özelliğine de sahip.Diğer yandan Iphone 5 kalınlık değeriyle de oldukça iyi bir performans sergiliyor. Cihaz sadece 7,6 mm’ lik bir kalınlığa sahip ve bu kalınlık değeriyle birlikte Iphone 5, rakipleriyle arasına oldukça büyük bir fark açıyor.Bu çok iyi değerlerle birlikte Iphone 5 radikal düzenlemelere sahip bir klasik konumunda bulunuyor. Fakat yeni Iphone 5 için her şey olumlu değil. Yeni cihazın bazı özellikleri bazen sadece teori de kalıyor. Evet; Iphone 5′ in birçok iyi değerlerine rağmen yine de pürüzleri bulunuyor. Aslında buna sorunlar yerine sorun diyebilirdik ama yeni Iphone 5′ in yamulma soruna beraberinde birçok sorunu da getirebiliyor. Evet! yanlış okumadınız yeni Iphone 5 yamuluyor. Yapılan çeşitli testler sonucu yeni Iphone 5′ in diğer akıllı cihazlara göre daha çabuk yamulduğu belirlendi.  Böylelikle bu yen cihazında da görünmeyen bir pürüz yapmış oldu. ”Madalyonun İki Yüzü”Yeni Iphone 5 yeni bir çehreye bürünmüş olarak gelmedi fakat yine de Iphone hayranları bu yeni cihazı bağırlarına basmakta bir tereddüt görmediler. Tüm dezavantajlarına rağmen yeni cihaz her şeye rağmen piyasada çok iyi tutunabildi. Vaat ettiği donanımsal yapısıyla birlikte Iphone 5, çoğu telefonun önüne geçebiliyor. Hatta tozunu yutturuyor demek yanlış olmaz. Fakat yeni Iphone 5′ in ortaya çıkarılmış olan yamulma sorunu yine de kullanıcıları oldukça tedirgin edebilmekte.Apple markası iyi satış rakamlarına rağmen vaat ettiklerini gerçekleştirememesinden dolayı popülerliğinin her geçen yitiriyor. Buna yeni Iphone 5′ in yamulma sorunu da eklenince iş oldukça ciddiye binmekte. Apple markasının alüminyum kasa kullanması ve böylece hem güvenlik hemde hafiflik sağlama vaadi maalesef yeni model Iphone 5′ te tutmamış gözüküyor. Bunun sebebi ise yanlış ‘maya’ nın kullanılmış olması. Zira önceki Iphone modellerinde de alüminyum kasa kullanılmış ve oldukça iyi sonuçlar alınmıştı. Fakat yeni Iphone 5’in kasası alüminyumdan değil alüminyum alaşımdan üretilmiş ve bu da yeni cihazın kolayca yamulmasına neden oluyor. Daha hafif, daha ince, daha küçük yapıda bir Iphone olmasına rağmen Iphone 5 kasa donanımı olarak bariz şekilde kötü.  Aşağıdaki videodan da izleyebileceğiniz gibi yeni Iphone 5′ te de maalesef Apple  vaat ettiklerini pek yerine getirememiş.Yeni Iphone 5 iddialı bir  kasa şekline ve oldukça iyi değerlerine rağmen kasa donanımı konusunda çok başarılı değil. Eğer 10 üzerinden bir değerlendirme yaparsak, yeni Iphone 5 ancak 7 puan alabilir. Iphone gibi bir cihaza böyle düşük bir puanlamayı yapmamızı en çok etkileyen neden, Apple markasının yeni materyalleri kullanırken -alüminyum alaşım gibi- dikkatsiz davranmış olmasıdır.Yeni Iphone 5 maalesef kasa donanımı konusunda çok iyi bir performans gösteremiyor. Ancak buna rağmen ağırlık ve kalınlık değerleri konusunda Iphone 5′ in eline su dökülemez.Evet, yeni Iphone 5’in kasa durumu genel olarak böyle; isterseniz şimdi Apple markasının alamet-i farikalarından biri olan ve yeni Iphone 5’te de sunulan ekranın özelliklerine bir bakalım.“Muhteşem Bir Görüntü Kalitesi: Retina Ekran”Retina ekran teknolojisi Apple markasının Iphone modelleri dışında Ipad, İpod Touch ve diğer bazı ürünlerinde kullandığı mükemmel bir özelliktir. Mükemmellik cümlesi nesnel olmaktan uzak olsa da retina ekranın özellikleri bilimsel olarak da kanıtlanmış. Nasıl mı dersiniz, yazımızı okumaya devam edin.Apple markasının geliştirmiş olduğu retina teknolojisi sayesinde akıllı cihazların görüntü kalitesi çok net ve 1080 piksel yani başka bir deyişle HD (High Definition) seviyesine ulaşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Retina ekran bulunan bir cihazın ekranı diğer ekranlardan ayıran özellik nedir? peki diğer akıllı cihaz üreticilerinin de böyle teknolojileri bulunuyor mu? Dilerseniz hepsini tek tek cevaplayalım.Öncelikle Retina Ekran teknolojisini kısaca anlatalım: Retina Ekranın kalitesini bir örnekle anlatmaya çalışalım. 2000’li yıllara damgasını vuran bir telefon vardır; Nokia 3310. Nokia 3310 bir zamanlar çok fenomendi ancak şimdi ki telefonlarla karşılaştırıldığında basit bir hesap makinesi gibi muamele görüyor. Şimdi Nokia 3310′ un ekranını gözünüzün önüne getirin. Ekrana gözünüzü fazla yaklaştırmaya gerek bile kalmadan ekranın piksellerini görebilirsiniz. Şimdi de gözünüzün önüne öyle bir şey getirin ki çıplak gözle göremeyeceğiniz sadece mikroskopla piksellerini görebileceğiniz bir ekran getirin. İşte o ekran Retina ekran’dır. Retina ekranın ‘dillere destan’ özelliği işte burada yatmakta. Retina ekran insan gözünün algılayamayacağı kadar yoğun bir piksel sayısına sahip.Yapılan araştırmalar sonucunda çıplak insan gözünün 300 piksel yoğunluktan fazlasını algılayamadığı ortaya çıkmış. Apple Retina ekran teknolojisi ise 326 piksel sayısına sahip. Yani insan gözünün görebileceğinden daha fazla bir yoğunluk söz konusu. Hal böyle olunca Apple markalı ürünlerin kıskanılacak ölçüde yüksek çözünürlükte olması ve yüksek satış rakamları elde etmesi de kaçınılmaz oluyor. İkinci sorumuzun cevabı ise evet.Diğer akıllı cihaz üreticileri de kendilerine has ekran teknolojileri üzerinde çalışmaktalar. Bunlardan ikisini örnek vermek gerekirse; Samsung ve HTC. Samsung markası çoğu akıllı cihazında Super AMOLED adı verilen özel bir ekran kullanıyor. Bu ekran da tıpkı Retina ekran gibi yüksek çözünürlük sunmakta. Diğer üretici HTC markasını örnek vermemizin sebebi dünyanın ilk 1280-1024 piksel kalitesinde görüntü verebilen ilk cihazı üretmiş olması. Bu akıllı cihazın adı ise HTC Butterfly.Retina ekran konusunda yeterli bilgiyi verdiğimizi umar ve son bir uyarı da bulunmak isteriz. Bilindiği üzere yüksek standartlar yüksek bedeller gerektirir. Retina ekran veya diğer örneklerini verdiğimiz ekran teknolojileri gibi yüksek çözünürlük sunan ekranlar daha fazla enerji tüketmekteler. Eğer bir film veya video izlemiyorsanız cihazınızın gerekli ayarlar bölümünden ekran aydınlatmasını düşük seviyeye indirmenizi tavsiye ederiz. Böylelikle cihazınızın batarya ömrünü arttırmış olursunuz.Ayrıca yeni Iphone 5’te kullanılan özel bir kaplama sayesinde ekran yağ tutmuyor. Bazı durumlarda can sıkıcı olabilen bu durum da parmağınızı ekran üzerinde uzun süre tuttuğunuz zaman gerçekleşiyor ve bir bezle silmeniz gerekebiliyor. Bu sorunu yaşatmaması yeni Iphone 5 için artı bir değer oluyor.İsterseniz artık cihazımızın yazılım konusunda ne tür artı veya eksileri bulunduğuna da bir bakalım. Ayrıca cihazın kamerası ile ilgili bilgileri de bu kısımda vereceğiz.“İki Kat Hız: A6 Çip”Apple Iphone 5’te kullanılan A6 adı verilen çip çok tatminkar gözükmeyen fakat yine de yapılan testler sonucu birçok rakibini geride bırakan 1Ghz hızında çalışıyor. Çoğu rakibi 1,2Ghz hızın üzerinde çipler kullanmayı uygun görse de Apple, A6 çip ile iddialı bir duruşa sahip. Fakat yapılan çip testleri sonucu Apple mühendislerinin iyi iş çıkardıkları ve yeni çipin görece düşük hızına rağmen zeki mimarisinden dolayı hızlı olduğu keşfedilmiş. Yeni A6 çipi A5 çipine göre de iki kat daha hızlı işlem yapabilme yeteneğine sahip. Apple markası hem kendisini geliştirmeyi hem de rakiplerine karşı fire vermemeyi iyi şekilde becerebiliyor. Yeni A6 çipi hızlı olmasının yanında düşük güç tüketimiyle geliyor. iOS işletim sistemiyle entegre olarak çalışması sağlanan çipin böylece daha az enerjiye gereksinim duyması sağlanmış. Yeni Iphone 5’in RAM kapasitesi de oldukça yeterli. Iphone 5, 1 GB 1066 Mhz oranına sahip bir RAM kapasitesiyle beraber gelmekte. Bu da daha hızlı bir şekilde uygulama ve oyunlar oynanabilmesine olanak sağlayan bir diğer unsur. Yeni Iphone 5’te de iOS 6 işletim sistemi kullanılmakta.Genel olarak tatminkar olan değerlerine rağmen dozajı aşmanız halinde işletim sistemi batarya konusunda sürpriz yaşatabilir. Bu yüzden fazla hız meraklısı olmamaya dikkat etmekte fayda bulunuyor.  Öte yandan çok daha fonksiyonel hale getirilmiş olan iOS 6 sayesinde Iphone 5’te işlem yapmak daha zevkli ve de daha verimli hale geliyor.Gelişmiş Bluetooth 4.0 gibi teknolojilerle de gelen yeni Iphone 5 bağlantı konusunda oldukça zengin. HSPA, HSPA+ ve DC-HSDPA, 802.11n kablosuz iletişim gibi bağlantılara olanak sağlayan yeni Iphone 5’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de 150 Mbps hıza ulaşabilen Wi-Fi bağlantısı. Wi-Fi bağlantısının oldukça hızlı olmasının yanında şunu da unutmamak gerekir ki, altyapı gereği ülkemizde böyle bir hıza ulaşmak pekte kolay olmayacaktır. Bunun yanında ülkemizde henüz tam olarak gelişmemiş bir teknoloji olan 4G bağlantısı da yeni Iphone 5’te standart olarak sunulmakta.“8 MP iSight Kamera”Yeni Iphone 5’te önceki modellerde olduğu 8 Mp görüntü kalitesinde bir iSight kamera kullanılmış. Yüz tanıma, panorama ve kızılötesi filtre gibi iddialı özellikleri bulunan iSight kamera her ne kadar özellik bakımından aynı kalmış olsa da selefine oranla daha hızlı çekim yapabilme kabiliyetine sahip. Bu bakımdan Iphone 5’in iSight kamerası önceki Iphone kameralarına binaen bir adım önde bulunuyor. Ancak, Iphone 4’te ƒ/2.8 diyafram oranı sunulmuş olmasına rağmen Iphone 5’in diyafram oranı 2,4 olarak belirlenmiş. Bunun nedeni de batarya ömrünü uzatmak veya bellek kapasitesini tasarruflu kullanmak da olabilir. Zira diyafram oranı ne kadar artarsa o kadar fazla alan derin olarak çekilebilmekte. Ayrı olarak Iphone 5’in ön tarafında 720 piksel HD video çekebilme özelliğine sahip bir kamera da bulunuyor. 1,2 MP görüntü özelliğine sahip bu kamera sayesinde FaceTime (Görüntülü Arama) daha net olarak gerçekleştirilebiliyor.iSight kamera konusunda değineceğimiz son nokta ise gelişmiş video stabilizasyonu. Bazı akıllı cihazlarda da kullanılan bu özellik sayesinde video çekimi esnasında olaşabilecek herhangi bir sarsıntı engelleniyor. Bu sayede herhangi bir fotoğraf veya bir video çekildiğinde el titremesi ve çevre unsurlarının etkisi de en aza indirgenmiş oluyor.“3 Boyutlu Harita”Yeni Iphone 5’te kullanılan harita sadece klasik yol görüntüsü sunan haritalardan oldukça faklı. Yol göstergeleri de oldukça net kolayca okunabilen harita 3 Boyutlu gezinim imkanı  sunmakta. Bu 3 Boyut imkanı sayesinde o bölgede bulunan bina ve çeşitli benzer unsurlara bakabilmek mümkün. Yani bu da demek oluyor ki Apple haritası sayesinde kaybolmak neredeyse imkansız. Zira harita yollarını nasıl okuması gerektiğini bilmeyenler bile bu 3 Boyutlu harita sayesinde sadece görsel olarak bile yollarını bulabilecekler.BataryaAkıllı cihazlarda en önemli noktalardan biri olan batarya şüphesiz günümüz mobil cihazları için en zorlu kulvar. Hafiflik sunup az kullanım süresi sunmaması, uzun süre kullanmaya imkan verip ağır olmaması için akıllı cihaz üreticileri çok titiz bir terazi dengesi sağlamaktalar. Yeni Iphone 5’te bu dengede çok iyi olamasa bile fena sayılmayacak kullanım süresi sunmakta. Iphone 5’in bekleme süresi 225 saat (bu da yaklaşık 9 gün ediyor). Buna binaen Iphone 5, 10 saate kadar video oynatabilme süresine sahip. Yani ikişer saatlik olmak üzere 5 film izlenebilir. İnternet kullanımında ise cihaz 8 saatlik bir 3G, Wi-Fi üzerinden ise gayet tatmin edici bir rakam olan 10 saatlik kullanım sunuyor. Gayet tatmin edici kullanım süreleri sunan yeni Iphone 5’le ayrıca 40 saate kadar da müzik dinleyebilme imkanı bulunmakta.Yeni Iphone 5’in kutu açılışı ve yamulma sorunu ile ilgili videolar ve  Iphone Türkçe Siri tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.Kaynakça:http://www.apple.com/tr/iphone/features/http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0Phone_5http://shiftdelete.net/iphone-5in-yamuldugu-ortaya-cikti-42022.htmlYazar: İsa Gürbüzhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/apple-iphone-5-ve-ozellikleri

Abdülaziz (1861 - 1876)

Abdülaziz (1861 - 1876)

Otuz ikinci Osmanli padisahidir. Babasi Sultan II. Mahmud, annesi buyuk hayir ve hasenatlar sahibi Pertevniyal Sultan’dir. 1861 yilinda tahta geçti. Saltanat muddeti 14 senedir. Zeki ve hamleli bir padisahdi. Kendisine kuçuk yastan itibaren gayet itinali bir tahsil yaptirilmisti. O’nun saltanatina tekaddum eden gunlerde "Tanzimat Fermani" ile bati taklidçiligi yolu açilmis ve bu istikamette atilan adimlar, halkin ruhunda devlete karsi ilk kuskunluk tohumlarini filizlendirmeye baslamisti. Sultan II. Mahmud ve halefi Sultan Abdulmecid, bu yolda yurumus, an’anevi ordu seklimiz olan yeniçeriligin ilgasindan cenazelerin bando-mizikayla kaldirilmasina kadar çesitli inkilab hareketleriyle devletin teb’asina yabancilasmasi ve ahkam-i ser’iyyeden uzaklasmaya baslamasi çigirini açmislardi. Halk kuskun; rical, bati aleminin kaydettigi terakki karsisinda saskin ve mutereddiddi. Islam’in dusmanlari ise, bati ile aramizda husule gelen mesafenin vebalini, muazzez Islam’a yuklemek için sinsi bir propaganda faaliyetine girismis bulunuyordu. O derecede ki, daha sonra sair Ziya Pasa bu keyfiyeti, su beyti ile en guzel bir surette ifade edecekti: "Islam imis devlete pabend-i terakki, Evvel yog idi isbu rivayet yeni çikti!.." Halbuki Avrupa’daki terakki, hiristiyanligin veya ona dayanan usul, erkan ve kulturun mahsulu degildi. Bu keyfiyet, Amerika’nin kesfi ve buradan buyuk bir bakir servet elde edilmesi, buharli geminin icadiyla Afrika’nin guneyindeki Umidburnu’ndan dolasilmasi ve bu suretle baharat, ipekli kumaslar gibi uzak sark mallarinin batiya intikaliyle ticaret yollarinin degismis bulunmasi ve bunun neticesinde Avrupa’da bir "sanayi inkilab"i vucuda gelmesi gibi busbutun baska ve sirf iktisadi olan sebeplerin eseriydi. Hal boyleyken, dusmanlarimiz iki alem arasindaki farki, yanlis bir te’vil, tefsir ve telkin ile bizi kendi orijinal (nev’i sahsina munhasir) dunya gorusumuzden, ictimai nizamimizdan ve pur-islami olan hayat uslubumuzdan uzaklastirmaya basladilar. Bu yanlis yolu, bize kasden dogru gosterip terakki için yegane çare imis gibi telkin ettiler. Bu telkin, basta devrin pasalari olmak uzere padisahlari bile te’siri altina alacak bir sumul kazandi. Diger taraftan 1826 yilinda yeniçeriligin ilgasiyla an’anevi ordu nizami bozuldugundan iki yil sonra Ruslar’in onbes bin kisi gibi cuz’i bir kuvvetle Edirne’ye sarkabilmeleri, 1829 yilinda Yunanistan’in kurulusu emr-i vakisi ile karsilasilmasi, 1832’de bir Osmanli valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin ordusunun Kutahya’ya kadar gelebilmesi ve asirlardan beri maglubiyet gormemis bir devletin bu durum karsisinda Rusya’dan yardim istemek mecburiyetinde kalmasi, milli gururu rencide etmis, vicdanlar rahatsiz olmustu. II. Mahmud, devrinin gailelerinden teessure kapilmis, verem olmustu. Ciliz, hastalikli ve bati kasisinda aciz bir padisahdi. Halefi Sultan Abdulmecid de ayni bati taklidçiligi yolunda yurumustu. Bunlarin arkasindan gelen Sultan Abdulaziz ise, cesur, hamleli, fikren ve ruhen saglam bir padisah olarak halkin ruhunda birikmis olan melali (huznu), kisa zamanda surura çevirmis, eski futuhat devirlerinin avdet edecegi umidlerinin belirmesine sebep olmustu. Pehlivan yapili vucudu da bu hissi takviye ediyordu. Gerçekten guresi tesvik eden, dusmanlarina karsi harbi goze almaktan çekinmeyen, bu maksadla ordu ve donanmayi dunyanin en ileri seviyesine çikarmaya çalisan Sultan Abdulaziz’in devri, Tanzimat’la baslayan yilginliktan milletçe silkinip dogrulma temayullerinin bir baslangici olmustu. O’nun faaliyetlerinin ana hedefi Tanzimat’la açilmis bulunan batililasma hareketlerini akamete ugratarak, kendi milli ve dini huviyetine sadik kalmak ve bu yolda ilerlemekti. Lakin kendisine tekaddum eden yillarda bu kendinden kaçis, o hadde vasil olmustu ki, Napolyon Code-civili (Kod Sivil) denilen Fransiz medeni kanunu aynen tercume edilip alinarak, musluman teb’aya tatbik edilmesi gibi temayuller belirmisti. Sultan Abdulaziz, bu cinayet derecesinde vahim olan hareketi, devrinin buyuk alimi olan Ahmed Cevdet Pasa ile elele vererek Islam hukukundan yapilmis bir medeni kanun demek olan Mecelle-yi Ahkam-i Adliyye’yi kisaca "Mecelle" denilen buyuk kanun metnini ortaya çikararak onlemistir.Zamaninin butun silahlarini en iyi bir sekilde kullanmayi ogrenmis olan Sultan Abdulaziz, dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi olmaya çalisiyordu. Sultan Abdulmecid Han’in olumu uzerine 1861’de tahta çikmisti. Osmanli Devleti’nin durumu son derece karisik idi. Mali sikinti son haddindeydi. Karadag’da çikan isyan, Sirplar’la savasa yol açabilecek durumda idi. Avrupa devletleri bu hali firsat bilerek, aracilik tekliflerini arttiriyorlardi. Zira Sultan’in Tanzimat’tan vaz geçmesinden endise duyuyorlardi. Bu durumu fark eden Sultan, hemen bir hatt-i humayun çikardi. Fermanda soyle deniyordu: "Devletin maddi gucunun artirilmasi ve halkin hayat seviyesinin yukseltilmesinden baska maksadimiz yoktur. Devlet malinin telef edilmemesi ve israfdan korunmasi sarttir. Muslim ve gayr-i muslim ayird etmeksizin memleketimizde yasayan herkes, dinimizin emirleri çerçevesinde adaletle yonetilecek ve hepsi adalet onunde esit muamele gorecektir. Yuce devletimizin istiklalinin devam etmesi ve halkin refah içinde yasamasi, en buyuk gayemizdir. Cenab-i Hakk, Peyygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- hurmetine cumlemizi muvaffak eylesin!" Bu fermanla birlikte mevcud hukumetin de yerinde birakilmasi, batili devletlerin Tanzimat’la alakali endiselerini nisbeten ortadan kaldirdi. Sultan, israfa karsi, kendinden ve saraydan baslayarak tedbirler aldi. Devletin mali durumunu duzeltmeye basladi. Sultan Abdulaziz, butun dunyanin alakasini celbetmis bulunuyordu. Bundan dolayi, Fransa ve Ingiltere’ye davet edildi. 1867’de Dolmabahçe onunden Sultaniye yatina binerek yola çikti. Boylece Osmanli tarihinde yabanci ulkelere seyahat eden ilk padisah oldu. Koca Sultan, Paris’te buyuk bir torenle III. Napolyon tarafindan karsilandi. Serefine verilen yemekte yanina oturan III. Napolyon’un: "–Ekselans Hazretleri! Girit için en guzel çozum yolu olarak, adanin Yunanistan’a terkini dusunseniz!.." demesi uzerine Sultan celallendi. O diplomatik munasebetlerde zaaf gosterecek bir padisah degildi. Bundan dolayi, bu kendisini yoklama mahiyetindeki suale su cevabi verdi: "–Ekselans! Osmanli Devleti, yirmiyedi sene Girit için kan doktu. Her karis topragini sehid kanlari ile suladi. Ordumda tek bir asker, donanmamda tek bir sandal kalana kadar ecdad mirasini korumak mecburiyetindeyim..." Beklenmiyen bu siddet karsisinda III. Napolyon, ozur dilemek zorunda kaldi. Sultan, Ingiltere ve Fransa seyahatinden Istanbul’a muhtesem ve gayet basarili diplomatik zaferlerle donmustu. Istanbul’da da halkin coskun tezahurati ile karsilandi. Zira millet, O’nda yukselis devri padisahlarinin temayul ve dirayetini goruyor ve yeni zaferlerle devletin, bir kere daha silkinip sahlanacagini umuyordu. Sultan Abdulaziz, ecdadin devri ile kendi devri arasindaki kudret ve ihtisam farkini su sozleri ile ne guzel ifade etmistir: "Atalarimiz batiya at sirtinda futuhat için giderlerdi. Bizler ise, simdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyahat için gidebiliyoruz!" Abdulaziz Han, gayet dindarane ve intizamli bir hayat suren durust bir insandi. Hayati boyunca su yerine zemzem içecek kadar takva sahibi idi. Hatta Avrupa’ya seyahate gittigi zaman, abdest suyunu beraberinde goturdugu rivayet edilir. Muntazaman namaz kilar ve çok çok Kur’an-i Kerim okurdu. Caniyane bir surette katledildigi zaman odasindaki kuçuk masanin uzerinde "Sure-i Yusuf" açik oldugu halde bir Kur’an-i Kerim bulunmustu. O’nun mubarek kanlarinin bulastigi bu Kur’an-i Kerim, el’an Topkapi Sarayi’nda muhafaza edilmektedir. Birgun hasta yataginda baygin ve sararmis bir vaziyette yatarken Sultan Abdulaziz’e: "Medine-i Munevvere mucavirlerinden bir dilekçe var!" denildiginde yaverlerine: "–Derhal beni ayaga kaldiriniz! Harameyn’den gelen talebleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasulu’ne komsu olanlarin talebleri, boyle ayak uzatilarak edebe mugayir bir sekilde dinlenmez!.." diyerek Medine’ye ve Hazret-i Peygamber’e olan muhabbetini guzel bir surette izhar etmistir. Her Medine-i Munevvere postasi geldiginde abdest tazeler, mektuplari «Bunlarda Medine-i Munevvere’nin tozu var!» diye opup alnina goturur, ondan sonra baskatibe uzatir ve «Aç, oku!» derdi. Yukarida arzedildigi gibi Abdulaziz Han tahta çiktigi zaman, batililarca adeta buyulenmis ve onlarin siyasi emellerine tabi bir hale gelmis bulunan ve kendilerine Jon Turk (Genç Turk) denilen insanlar elinde devletin içten çokertilme faaliyetinin had safhaya ulasdigi bir devredir. Bunlar -ekseriyetle- Fransa’da tahsil gormus ve orada hususi bir sekilde misyonerler tarafindan sinsice yetistirilmis, Istanbul’a kalbleri Fransiz, uniformalari Osmanli olarak donmus kimselerdi. Sanki devletin içinde garbin yeniçerileri olmuslardi. Memleket, disdan maddi istilaya ugrarken, içten de manevi bir tahribata maruzdu. Tanzimat Fermani ile misyonerlik faaliyetleri artmis, basta Ermeniler olmak uzere hiristiyan azinliklar ustundeki tahrikler çogalmisti. Mesela Harput bolgesinde altmisiki misyoner merkezi açilmis, yirmibir kilise yapilmisti. Kadin misyoner Maria A. West, "Romance of Mission"adli kitabinda: "Ermenilerin ruhuna girdik.. Hayatlarinda ihtilal yaptik!.." demektedir. Lisan ogretmek gayesi ile Anadolu’nun her tarafinda, aslinda birer misyonerlik karargahi olan birçok mektebler açilmisti. Bu faaliyetlerin en yogun goruldugu yabanci okullar arasinda Gaziantep’deki Antep, Merzifon’daki Anadolu ve Istanbul’daki Robert Koleji basta gelir. Bazilarina ise, hiç Turk talebe alinmamistir. Okul muduriyetlerine papazlar tayin edilmistir. Memleket bir kultur erozyonu ile karsi karsiya gelmisti. Abdulmecid Han devrinden kalan bu çokuntu, Abdulaziz Han’in direnmeleri ile asgariye inmis, neticede bu mukavemet, O’nun sehadet kanlarina burunmesine vesile olmustur. Sultan Abdulaziz Han, gayet ileri goruslu bir padisahdi. Belgrad, Istanbul, Bagdad ve Kahire’yi elimizde bulundurmadikça cihan siyasetinde buyuk bir rol oynayamayacagimizi soylerdi. Bu gorus, bilahare Almanlar’in emperyalist temayullerinin uyandigi sirada getirdikleri "yedi B" formulune benzemektedir. Almanlar, buyuk devlet olabilmek için Berlin’den Bomba’ya kadar "B" harfi ile baslayan yedi buyuk merkezin ele geçirilmesi luzumundan bahsetmislerdir. Sultan Abdulaziz Han’in siyasi emelleri içinde Turkistan bile vardi. Oraya el atmis, Iran ve Turkistan’da Turk unsurlar için Turkçe egitim yapan mekteblerin açilmasina amil olmustur. Donanmasinin Kizildeniz’deki bolumu, Endonezya’yi tenkile (ezmeye) giden Ingiliz donanmasinin onunu kesmis, O’nu geri donmeye mecbur birakmisti. Gerçekten de denizcilige o kadar ehemmiyet vermisti ki, O’nun zamaninda Fransiz gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakiyetle tamirinden dolayi III. Napolyon bir tesekkur mektubu gondermisti. Bu durum, Osmanli’nin hasta adam diye ifadelendirildigi bir devirde bile gosterdigi kudret ve muvaffakiyetin sahane bir misalidir. O boylece hala "devlet-i ebed-muddet" diye yad olunmaya layik bir devlet oldugunu gostermisti. Sultan Abdulaziz’in saltanat yillarinda, otuz sene muddetle Ruslar’a karsi sanli bir mucadele vermis ve nihayet teslim olmak zorunda kalmis bulunan Seyh Samil Hazretleri, hacc için Çar’dan izin almis ve Istanbul’u ziyarete gelmisti. Sultan, sarayda birçok hazirliklar yaptirmis, butun Istanbul’u buyuk bir sevinç kaplamisti. Herkes sahile toplanmisti. Rus vapuru Dolmabahçe onunde demirlediginde, Sultan Abdulaziz’in saltanat kayiklari, Imam Samil’i ve aile efradini saraya getirdiler. Abdulaziz Han, O’nu sarayin kapisinda karsiladi ve buyuk bir hurmetle: "–Babam kabrinden kalksaydi, ancak bu kadar sevinebilirdim!" diyerek bir çok iltifatlarda bulundu. HAINANE BIR SUIKAST Çesitli vesilelerle su-i halleri gorulmus, once azledilmis, sonra tekrar kendilerine mevki verilmis olan dort kisi; Huseyin Avni Pasa, Mithat Pasa, Mutercim Rusdu Pasa ile Hayrullah Efendi, padisaha ihtilal hazirligi yapiyorlardi. Huseyin Avni Pasa, 1871’de gorevinden azledilip rutbeleri sokulerek Isparta’ya gonderilmisti. Daha sonra da Mahmud Nedim Pasa tarafindan seraskerlikten de azledilmisti. Yapmak istediklerini «Kinim dinimdir!» diyerek ifade eden Huseyin Avni Pasa, Sultan’in hal’ edilmesi yaninda O’nu oldurmegi de dusunuyordu. Mithat Pasa ise, siyasi ve din kulturunden mahrum olarak yetismisti. Yanlis kararlarindan ve yolsuzluklarindan oturu sadrazamliktan azledilmisti. Hayal-perest olan Mithat Pasa’nin, birgun içki masasinda Osmanli hanedanini ortadan kaldirip sultan olacagini iddia ederek: "–Bunda ne var ki?! Al-i Osman olacagina biraz da Al-i Mithat olsun!.." dedigi rivayet olunmaktadir. Mutercim Rusdu Pasa, iki sefer sadarete, uç defa da seraskerlige getirilmesine ragmen su-i halinden dolayi azledilmisti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile padisaha kin baglamisti. Hayrullah Efendi’ye gelince, Rusdu Pasa’nin himayesi ile getirildigi Seyhulislam’lik makamindan bir ay gibi kisa bir zamanda azledilmesi, onun da padisaha karsi kin baglamasina sebeb olmustu. Bu dortlu çete grubu, talebeleri kiskirtarak numayis yaptilar. Padisah, kan dokulmemesi için yine bunlari is basina geçirdi. Boylece ihtilalciler, istedikleri yere ulastilar. Is padisahi hal’ etmege kaldi. Ihtilal sabahi, Daru’s-seade Agasi Cevher Aga, padisahi uyandirmaga cesaret edemedi. Pertevniyal Valide Sultan’i uyandirdi. O da Sultan Abdulaziz Han’i uyandirdi. Yeni padisahin culus toplari atiliyordu. Abdulaziz Han annesine: "–Bunlar beni III. Selim’e mi dondurecekler? Ben bunu kimlerin yaptigini biliyorum..." diyerek ihtilalcileri saydi. Sonra dilinden: "Ben bu felaketi, otuz-kirk defa ru’yamda gordum.. Takdir-i ilahi boyle imis!" ifadeleri dokuldu. Sultan Abdulaziz Han, sagnak yagmuru altinda kayiklarla Topkapi Sarayi’na goturuldu. Sahsi serveti, hanimlarin kulaklarindaki kupelere kadar ihtilalciler tarafindan yagmalandi. III. Selim’in odasina goturuldu. Abdulaziz Han: "–Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!" dedi. Uç gun kuru tahta uzerinde aç ve susuz olarak birakildi. Islak elbiselerinin degistirilmesine dahi izin verilmedi. Daha sonra kendisi için ayrilan odaya geçirildi. Fakat Sultan Abdulaziz, V. Murad’a mektup yazarak Besiktas’taki Fer’iyye Sarayi’na naklini istedi. Arzusu yerine getirilerek Fer’iyye Sarayi’na nakledildi. Huseyin Avni Pasa, pehlivanlardan uç kisiyi Fer’iyye Sarayi’nda mahsus bahçivanlikla vazifelendirdi. 4 Haziran 1876 sabah sularinda odasina girdiler. Abdulaziz Han, bir muddet onlara karsi koydu. Cinayete intihar susu vermek için O’nun bileklerinin damarlarini kesen zorbalar, hiçbir sey yokmus gibi gizlice islerinin basina donduler. Valide Sultan, oglunun kanlar içinde yerde yattigini gorunce aglamaya basladi. Tertipledigi katlin neticesini almak için Huseyin Avni Pasa, saraya geldi. Yarali Sultan’i saray karakolunun kahve ocagina goturulmesini emretti. Henuz can çekisen Sultan’a doktor mudahelesini geciktirdi. Mazlum Sultan, caniler çetesi Huseyin Avni, Mithat ve Rusdu Pasalar’in gozleri onunde sehiden vefat etti.. Rahmetullahi Aleyh!.. Sultan Abdulaziz Han’in hunharca katli uzerine kizkardesi Adile Sultan’in yureginden su izdirapli misralar dokulmustur: Cihan matem tutup kan aglasin Abdulaziz Han’a Meded Allah, mubarek cismi boyandi kizil kana!.. Nasil hemsiresi bu Adile yanmaz o hakana, Ki kiydi bunca zalimler karindas-i cihan-bana... Hazret-i Peygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz: "Halis insan, buyuk bir tehlike uzerindedir!" buyurmuslardir. Sultan Abdulaziz’in feci bir surette ortadan kaldirilmasi da, bu hadis-i serifte isaret edilen tehlike sebebiyle olmustur. Ancak bu olus, O’nun sahsindan ziyade milletin kaderiyle alakali bir ilahi takdirden baska turlu izah olunamaz. Zira Sultan Abdulaziz’in feci katli, milli tarihimizin en onemli bir donum noktasi olmustur. Gerçekten O’ndan sonra felaketlerin onu alinamamis, çokus, Sultan Abdulhamid’in dirayetli siyasetiyle bir muddet geciktirilmisse de, nihayet bu azametli devletin yikilmasi ve ulkemizde Islam’in gariblik doneminin baslamasi onlenememistir.

http://www.ulkemiz.com/abdulaziz

Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Novartis İlacı kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir ?

Novartis 1996'da çok uzun geçmişleri olan Ciba-Geigy ve Sandoz Laboratories'in birleşmesiyle oluşmuş ilaç şirketi.

http://www.ulkemiz.com/novartis-ilaci-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-


Turner sendromu <b class=red>nedir</b>

Turner sendromu nedir

Turner sendromu; bir dişide eşey kromozomlarından birinin bulunmaması sonucu ortaya çıkan çeşitli semptomların tümüne verilen addır. Turner sendromluların fenotipi dişi olarak görülür fakat; eşey organları ve eşey hücreleri gelişmez. Kısır bireylerdir. Turner sendromlu bireylerde doğuştan böbrek rahatsızlıkları, kalp anomalileri, kistik higroma en çok görülen hastalıklardır. Belirtiler Kısa boyLimfodema el ve ayaklarda şişkinlikGöğüs kafesi farklılığı ve memeucu genişliğiDüşük saç bitişiDüşük kulak çizgisiKısırlıkAmenore (adet görmeme) Diğer belirtiler, dışa kıvrılan dirsek (kübitus valgus), perdeli boyun, yumuşak ve yukarı dönen tırnaklar, Simian çizgisi ve düşük gözkapaklarıdır. Turner sendromu bulguları kişiden kişiye farkılık gösterebilir. Sendromun adı 1940'larda hastalığı tanımlayan Henry Turner adında bir Oklahomalı endokrinolojist tarafından gelmektedir. Avrupa'da genellikle Ullrich-Turner sendromu ya da Bonnevie-Ulrich-Turner sendromu olarak kullanılmaktadır. 45,X'li karyotipi ik olarak yayımlayan Dr. Charles Ford (1959), Turner sendromunun cinsiyet kromozomlarını ilgilendiren bir eksikliğe bağlı olduğunu keşfetmiştir. X kromozomu taşımayan bir yumurta hücresinin X kromozomu taşıyan bir sperm ile döllenmesi sonucu ya da eşey kromozomu taşımayan bir spermin normal bir yumurta hücresini döllemesiyle meydana gelir. Eşey kromozomlarından biri dişide bulunmaz ya da yapısı bozulmuş durumdadır. 1/2000 canlı doğan dişi bebekte görülür. Karyotip 45,X ya da 45,XO olarak gösterilir ya da farklı genetik varyasyonları vardır. Bu kromozomal düzensizlik dört farklı yolla meydana gelebilir;Mayoz sırasında ayrılmama; eşey kromozomlarından her ikisinin de diğer gruba gitmiş olmasıyla yumurta ya da spermde X ya da Y kromozomunun bulunmaması. Karyotipi 45,X (ya da 45,X0) olarak gösterilir. Bu grup, Turner sendromu içinde %50'lik yer kaplar.Gelişme sırasında gametogenezde, X kromozomunun bir parçasını yitirip, diğer ucuna tutunarak halka şeklini almasıyla. Karyotip; 46, XrXp olarak gösterilir. (rXp; halka kromozomun bir parçasının kaybolduğunu gösterir.) Diğer türde ise, X kromozomunun iki uzun kolu birleşir, kısa kol kaybolmuştur. Bu izokromozom olarak adlandırılır. Turner sendromunda %30'luk yer kaplayan gruptur.Hücre bölünmesinin erken safhalarında, ayrılmama durumu bir X'in kaybolmasına yol açar. Bu tüm hücrelerde görülmez, bu yüzden mozaizm ortaya çıkar. Karyotip; 46, XX/45, X şeklindedir. Burada mozaizmin yoğunluğuna bağlı olarak hastalığın seyri değişir. Turner sendromunda %20 oranında görülen gruptur.Çok nadir olarak, embriyo normal X kromozomuna sahip ve küçük bir Y kromozomu taşıdığında da Turner sendromu bulguları görülür. Burada Y kromozomu fonksiyonel değildir ve bu yüzden kişi Turner sendromlu olarak dişi şeklinde gelişir. Tıpta, bu Swyer sendromu olarak bilinir. Turner sendromuna yol açan risk faktörleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ayrılmama durumu anne yaşıyla arttığında Down sendromu gibi hastalıklara yol açabilmekteyken, Turner sendromuna herhangi bir etkisi olmamaktadır. Tamamen sağlıklı bir aile de böyle bir çocuğa sahip olabilir. Yeni doğan her 2000 kız çocuğunun birinde Turner sendromu görülmektedir. Yaklaşık olarak Turner sendromlu gebeliklerin %98'i düşükle (spontan abortus) sonuçlanmaktadır. Amerika'da yapılan araştırmaya göre düşüklerin %10'u Turner sendromludur. Anlı doğumlardaki oranı; 1/2000'dir. Turner sendromu ön tanısı muayene bulgularının yanı sıra bazı hormonal testler ile konabilir. Ancak kesin tanı için kromozom analizi yapılır. Alınan kan örneği ile hücre kültürleri hazırlanır. Kromozomlar incelenerek karyotipleme yapılırarak tehşis konur. Turner Sendromu gebelikte tanınabilen bir hastalıktır. Bazen fetüs, ultrason bulguları ile de anormal olarak tanımlanabilir. (Kalp bozuklukları, böbrek anomalileri, kistik higroma, vs. gibi). Ultrasonografi, amniyosentez ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Turner Sendromundan şüphelenilen gebeliklerde kesin tanı konur. Turner Sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilerek gebeliğin sonlandırılması önerilir. Turner Sendromlu Kadınlar Çocuk Sahibi Olabilir mi? Turner sendromluların bir kısmında ergenlik dönemi başına kadar canlı kalmış az sayıda yumurta hücreleri mevcuttur. Ancak zamanla bu hücreler de hızla azalır. Bu sebeble Turner sendromlu bir kadının “tıbbi yardım” almaksızın çocuk sahibi olma ihtimali son derece düşüktür.  

http://www.ulkemiz.com/turner-sendromu-nedir

Objektif <b class=red>nedir</b>?

Objektif nedir?

Fotoğrafın yeterli aydınlık ve netlikte oluşmasını sağlayan mercek yada mercekler topluluğudur.

http://www.ulkemiz.com/objektif-nedir

Abdi İbrahim İlaç A.Ş. yi kim kursu ? Firmanın sektödeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Abdi İbrahim İlaç A.Ş. yi kim kursu ? Firmanın sektödeki yeri nedir ?

Eczacı Abdi İbrahim Bey tarafından 1912 yılında İstanbul Kocamustafapaşa'da açılan eczanede ilaç üretimi yapılırken, 1915 yılında Abdi İbrahim Müstahzarat-ı İspençiyariye adı altında Mahmutpaşa'da seri üretime geçilmesiyle bugünkü haline gelen Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. kurulmuş oldu. 1919 yılında bu fabrikada, "kuvvet şurubu" (Şaraplı Kınakına Hülasası), Müshil-i Nadir (Abdi İbrahim Müshil Şekeri), Bromo-Valerin Nadir (Valerobrom Le Grand Benzeri) gibi "ilaç"lar üretilmeye başlandı. Farmasotik teknolojiyle üretilen ve eczanelere dağıtımı yapılan ilaç sayısı, 1940 yılında 80'e ulaştı. Mahmutpaşa'daki yerinin yetersizliği üzerine 1952'de Vefa semtine taşınan kuruluş, "İbrahim Abdi Barut" adı altında etkinliğini sürdürdü. 1975'e gelindiğinde, bugünkü adını alan şirket, 1994'te yeniden taşınarak Bahçeşehir'de yapılandı. 2007 yılında yönetim binası ve logo değişikliği ile son halini alan firma, giderek gelişerek güçlenmesini sürdürdü ve 2007’de yüzde 7,2 pazar payı ile 800 milyon doların üzerinde ciro elde etti. Dünyanın en büyük 96. ilaç şirketi oldu. İlk 100’e giren ilk ve tek Türk şirketi olan Abdi İbrahim İlaç Sanayi, misyonunu "insan sağlığına yönelik ilaç ve ürünleri, öncü ve yenilikçi yaklaşımlarla, tıbbın ve insanlığın hizmetine sunmak" şeklinde açıklamaktadır. Kalite ve çevre politikasına ayrı bir önem veren şirket, Sosyal sorumluluk projeleri adını verdiği uygulamalar çerçevesinde İstanbul'da Abdi İbrahim İlköğretim Okulu'nu yaptırmış, "verimli enerji kullanımı" konusundaki uygulamalarıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın düzenlediği "Sanayide Enerji Verimliliği Proje Yarışması"’nda iki ödül kazanmıştır. yanı sıra "Yeşil nokta" projesiyle ÇEVKO ile işbirliği yaparak geri dönüşüm konusunda olumlu gelişmeler kaydeden Abdi İbrahim, "Türkiye Metabolik Sendrom Sıklığı Araştırması", "Demir Gibi Türkiye" gibi kampanyalarla insan sağlığı konusunda yararlı etkinliklerde bulunmuştur. Vietnam, Özbekistan, Afganistan, Libya, Endonezya, Lübnan gibi ülkelere ilaç satışı yapan şirket, ayrıca birçok ülkede temsilcilikler bulundurmaktadır. 100'ü Ar-ge projelerinde, 200'ü dış ülkelerle olan ilişkilerde olmak üzere 2800 personeli bulunan Abdi İbrahim İlaç Sanayi A.Ş., birçok konuda ilaç üretimi yapmaktadır. Abdi İbrahim İlaç, Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı (BMVDB)’na kayıtlı kurumlar arasında toplam 19.271.069 YTL’lik vergi tutarı ile sağlık kategorisinde ilaç sanayi firması olarak birinci oldu. BMVDB’ne kayıtlı 492 kuruma 2007 gelirleri için 31.2 milyar YTL vergi tahakkuk ettirildi. Tahsil edilen toplam vergi tutarı da 30.4 milyar YTL oldu. Büyük mükellefler, geçen yıl içinde Türkiye’de tahsil edilen net vergi gelirinin yüzde 18.27’lik bölümünü karşıladı. Abdi İbrahim İlaç Sanayi, alzheimernedir.com, cardiologic forum, ertesisabah.com, firmagenturkiye.com, gecmisolsun.net, gozkurulugu.com, hareketediyoruz.com, ibsnedir.com, kirisikligason.com nasaleze.com.tr, terlemeyeson.com, birlikteyuruyelim.com gibi internet sitelerinin sponsorluğunu yapmaktadır. kariyer.net sitesinin seçim oylamalarıyla, 2006 yılında İnsana Saygı Ödülü’nü kazanmıştır. Şirket Kronolojisi 1912: Eczacı Abdi İbrahim Bey tarafından İstanbul Küçükmustafapaşa semtinde ilk eczane kuruldu. 1916: Eczanede "yapma ilaç" üretimine geçildi: Kuvvet Şurubu, Abdi İbrahim Müshil Şekeri, Bromo-Valerin Nadir 1919: İlk ilaç üretim f1994: Esenyurt’taki yeni üretim tesislerinin temeli atıldı. abrikası kuruldu ve ilk hazır ilaç üretimine geçildi. 1939: Eczacı İbrahim Hayri Barut ile yönetimde ikinci kuşak devri başladı. 1952: Laboratuvarlar Vefa semtine taşındı. 1975: Şirket’in ismi "Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş." olarak değiştirildi. 1981: Eczacı Nezih Barut ile yönetimde üçüncü kuşak devri başladı. 1999: Küresel pazara açılma sürecinde ilk yapılanma Cezayir’de gerçekleşti. 2000: Esenyurt’taki cGMP (current Good Manufacturing Practices) standartlarına sahip üretim tesisleri faaliyete geçti. 2003: Ciro ve kutu satışında sektör liderliği elde edildi. Ar-Ge merkezinin yapımına başlandı. 2004: Avrupa Birliği GMP belgesi Hollanda sağlık otoriteleri tarafından onaylandı. Küresel pazarda genişleme süreci; Lübnan, Kazakistan ve Rusya ile devam etti. 2005: Uluslararası genişleme Azerbaycan ile devam etti. 2007: Ar-Ge Merkezi, uluslararası standartlarda farmasötik ürünler geliştirmek üzere faaliyete geçti. "Dünyanın En Büyük 100 İlaç Şirketi" arasına giren ilk Türk şirketi oldu. Abdi İbrahim İlköğretim Okulu açıldı. Abdi İbrahim Tower binası hizmete girdi. Avrupa Birliği GMP Belgesi, Hollanda Sağlık Otoritesi tarafından yenilendi. 2008: Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından akredite edilen ilk ilaç Ar-Ge merkezi açıldı. Kurum kimliği yenilendi 2009: 24 patent başvurusuyla sektörün öncüsü oldu. Uluslararası genişleme Irak ve Yemen ile devam etti. 2010: Abdi İbrahim Lojistik Merkezi, İstanbul Esenyurt’ta hizmete girdi.Portekiz’de Abdi Farma şirketi kuruldu.Avrupa Birliği GMP Belgesi, Almanya Sağlık Otoritesi tarafından yenilendi. 2011: Abdi İbrahim’in ürettiği iki eşdeğer hipertansiyon ürünü Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya’da aynı anda ilk eşdeğer ilaç olarak pazara sunuldu.Abdi İbrahim Ar-Ge Merkezi, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından verilen Ar-Ge Merkezi Belgesi’ni aldı.Reformed isimli yeni bir şirket kuruldu.BM Küresel İlkeler Sözleşmesi İlerleme Raporu yayımlandı. 2012: Abdi İbrahim 100. yılını kutladı. Kazakistan’ın en büyük şirketlerinden Global Pharm’ın yüzde 60’ı satın alındı ve Abdi İbrahim Global Pharm (AİGP) kuruldu. Ülkedeki ilaç sektörünün en modern fabrika yatırımına başlandı.Japon firması Otsuka Pharmaceutical ile Türkiye’de ilaç satışı için Abdi İbrahim Otsuka (AİO) isimli ortak bir şirket kuruldu. 2013: Abdi İbrahim Global Pharm, Kazakistan’da ilk GMP onaylı üretim tesisinin inşaatına başladı. Kanada, Moldova ve Güney Afrika’ya ilk ihracat gerçekleştirildi. Inhaler ve efervesan üretim tesisi tamamlandı. 2014:Cezayir’de Abdi İbrahim Remede Pharm (AİRP) kuruldu. Ülkedeki ilaç sektörünün en modern fabrika yatırımına başlandı. Abdi İbrahim Çağrı Merkezi kuruldu. 2015: AbdiBio Biyoteknolojik İlaç Üretim Tesisi’nin temel atma töreni yapıldı.Sultan II. Bayezid Edirne Dârüşşifası’nı iyileştirme projesi gerçekleştirildi.

http://www.ulkemiz.com/abdi-ibrahim-ilac-a-s-yi-kim-kursu-firmanin-sektodeki-yeri-nedir-

Genetik bozukluk <b class=red>nedir</b>

Genetik bozukluk nedir

Genetik bozukluk, genlerde ve kromozomlarda görülen anomaliler sonucu ortaya çıkan durumdur. Kanser gibi bazı hastalıklar yaşam sırasında edinilen ve bazı hücrelerde görülen genetik anomaliler nedeniyle olsa da "genetik hastalık" terimi genellikle vücuttaki tüm hücrelerde bulunan ve döllenmeden beri varolan hastalıklar için kullanılır. Bazı genetik bozukluklar, sperm ve yumurtalar gibi üreme hücrelerini oluşturan mayoz bölünme sırasında oluşan kromozom anomalileri nedeniyle ortaya çıkar. Bunlara örnek olarak Down sendromu (fazla kromozom 21), Turner sendromu (45X0) ve Klinefelter sendromu (2 X kromozomlu erkek) sayılabilir. Diğer genetik değişiklikler ebeveynler tarafından tohum hücrelerin oluşturulması sırasında ortaya çıkabilir. Bunlara bir örnek frajil X sendromu ya da Huntington hastalığına neden olabilen üçlü yayılma tekrar mutasyonudur. Hatalı genler ebeveynlerden olduğu gibi alınmış da olabilir. Bu genellikle sağlıklı ama resesif gen taşıyan iki kişinin üremesi ya da hatalı genin dominant olması sonucunda olabilir. Günümüzde yaklaşık 4.000 genetik bozukluk bilinmekte ve her gün yenisi ortaya çıkarılmaktadır. Bazı genetik bozukluklar çok ender görülür ve birkaç bin ya da milyon kişide bir görülürler. Kistik fibroz en yaygın görülen genetik bozukluklardan biridir; ABD’de nüfusun yaklaşık %5’i en azından hatalı genin bir kopyasını taşımaktadır.

http://www.ulkemiz.com/genetik-bozukluk-nedir

Fizyogram <b class=red>nedir</b>? Nasıl yapılır?

Fizyogram nedir? Nasıl yapılır?

Yapılması zor olan fotoğraf çekim tekniklerinden bir olan çekim tekniğidir. Fotoğraf karelerinden en uzak olan bir tekniktir.

http://www.ulkemiz.com/fizyogram-nedir-nasil-yapilir

Sandoz  İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b>

Sandoz İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir

İlk olarak Basel’de Dr. Alfred Kern (1850 – 1893) ve Edouard Sandoz (1850 – 1893) tarafından Kern & Sandoz Kimya Şirketi kurulur.

http://www.ulkemiz.com/sandoz-ilac-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir

Klinefelter sendromu <b class=red>nedir</b>

Klinefelter sendromu nedir

Klinefelter sendromu ya da 47, XXY sendromu; hücre bölünmesi sırasında, eşeysel kromozom düzensizliklerinden kaynaklanan semptomların hasta kişide görülmesi durumudur. Hastalığı, 1942'de Dr. Harry Klinefelter ilk olarak tanımlamıştır, doktorun adıyla anılan doğuştan gelen bir hastalıktır.

http://www.ulkemiz.com/klinefelter-sendromu-nedir

Arçelik A.Ş nin kurucusu kimdir ? Sektördeki yeri <b class=red>nedir</b> ?

Arçelik A.Ş nin kurucusu kimdir ? Sektördeki yeri nedir ?

Arçelik, 1955 yılında Vehbi Koç ve Lütfi Doruk tarafından kurulan, Türkiye merkezli bir beyaz eşya ve teknoloji şirketidir.

http://www.ulkemiz.com/arcelik-a-s-nin-kurucusu-kimdir-sektordeki-yeri-nedir-

Toprak Ana günü’ 10 Aralık’ta Foça’da kutlanacak

Toprak Ana günü’ 10 Aralık’ta Foça’da kutlanacak

FOÇA’DA ‘TOPRAK ANA GÜNÜ’ KUTLAMASI Slow Food Foça Zeytindalı Birliği öncülüğünde, Foça Belediyesi ve Halim Foçalı Meslek ve Teknik Anadolu Lisesi işbirliğiyle, 10 Aralık 2016 Cumartesi günü ‘Toprak Ana’ kutlaması yapılacaktır. Balıkçı Kahvesi ve Foça Mutfak Atölyesi’nde düzenlenen Toprak Ana Günü ‘Terra Madre Day’ etkinliğine tüm halkımız davetlidir. Program: *Foça’nın geleneksel tatları *Slow Food nedir? *Biyoçeşitlilik ve baklagillerin önemi Konuşmacılar: Gıda Mühendisi Petek Ataman, Yazar-Araştırmacı Nedim Atilla, Prof. Dr. Tayfun Özkaya, Dr. Füsun Tezcan Yer: Foça Balıkçı Kahvesi ve Foça Mutfak Atölyesi - Saat: 11.00-16.00 ‘Toprak Ana Günü’ kutlaması Toprak Ana Günü’nde, Uluslararası Slow Food Hareketi önderliğinde, 2009 yılından bu yana her Aralık ayında, dünyada ve ülkemizde de çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Doğayı, toprağı ve çiftçiyi baş tacı eden bir düşüncenin sonucu ortaya çıkan ‘Toprak Ana Günü’ etkinliği, küresel boyutta ancak sadece yerel imkânlar ve farklılıklarla kutlanıyor. Bu kapsamda, gıda toplulukları ile üretim geleneklerinin çeşitliliğinin görünürlüğünü sağlamak, gelecek nesillere daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmak amacıyla yöresel lezzetlere ilişkin öğretiler paylaşılıyor ve Toprak Ana’ya teşekkür ediliyor.

http://www.ulkemiz.com/toprak-ana-gunu-10-aralikta-focada-kutlanacak

Freud Psikoseksüel Gelişim Kuramı

Freud Psikoseksüel Gelişim Kuramı

Freud, karakter oluşumunda bebeklik ve çocukluk yıllarının önemini vurgulayan ilk kuramcıdır. Freud, kişiliğin ilk 6 yılda oluştuğunu söyler.

http://www.ulkemiz.com/freud-psikoseksuel-gelisim-kurami

Azot Döngüsü <b class=red>Nedir</b>? Nasıl Gerçekleşir?

Azot Döngüsü Nedir? Nasıl Gerçekleşir?

İsmi özellikle coğrafya ve fen alanında oldukça sık duyulan azot döngüsü olayı doğadaki azotun madenler, hayvanlar ve bitkiler arasındaki dağılımını saplayan döngüdür.Azot elementi ise, proteinin oluşmasındaki temel bileşendir. Sadece buradan düşünüldüğünde, protein hücreyi meydana getirir ve azot olmasa canlı olmaz denilebilir.Yani azot elementi canlıların yaşamı için oldukça önemli bir elementtir.Azot elementinin canlı vücudundaki oranına bakıldığında ise, vücutta yer alan vitaminlerin, nükleik asitlerin ve proteinlerin yapısında %15 oranına azot yer almaktadır.Atmosfer açısından bakıldığında ise, atmosferin %78’ini azot elementi oluşturmaktadır. Azot, havada serbest halde bulunmasına rağmen, canlılar bu elementi doğadaki haliyle kullanamazlar. Azot gazının canlıların kullanabilmesi ve doğada tüketimden dolayı bitmemesi için, bir döngüye ihtiyaç duyulmaktadır. Havada bulunan azot elementi, birtakım değişimlere uğramaktadır. Doğada gaz halinde yer alan azot, toprakta azot tuzları haline getirilir. Bu işlem ise, ancak iki tür gerçekleşmektedir.Bunların birincisinde ise; havada yer alan azot, yeryüzüne yağmur, yıldırım ve şimşek gibi hava olayları sayesinde, nitrik asite dönüşerek inmektedir. Yeryüzüne inen nitrik asit, toprakta bakteriler tarafından azot tuzlarına ve nitratlara dönüştürülür ve azot dolaylı yoldan bitkiler tarafından kullanılır.İkinci olarak ise; azottaki dönüşüm azot bakterileri tarafından gerçekleştirilir. Bu bakteriler toprakta yer alır ve havadaki azotu doğrudan olarak toprağa çekerler. Havada gaz halinde bulunan azot, bazı baklagillerin köklerinde yer alan ve azot bakterileri tarafından, suda kolay çözünme özelliği olan azot tuzlarına dönüştürülür. Suda oldukça kolay çözünebilen bu tuzlar, çözünme işleminden sonra bitkilerin kökü tarafından suyla birlikte emilir.Bilindiği gibi, bitki yaprakları fotosentez yapmaktadır.Bu fotosentezin sonucunda, azot kullanılır ve bitkisel yapıda protein üretilmiş olur.Bu proteinler, bitkilerin yenilmesiyle hayvanlara geçer.Hayvanlardan da, insanlara geçer. Bitkilerce bitkisel protein olarak üretilen besin, insan ve hayvanların yapısında hayvansal proteine dönüştürülür.Bu olay, azotun tüketilmesiyle alakalıdır. Fakat azot döngüsünde, azotun hem tüketilmesi hem de bitmemesi öngörülür. Yani azotların havaya tekrar dönmesi gerekmektedir. Bu da, canlıların öldükten sonra toprağa karışmasına ve burada azot bakterileri tarafından proteinlerin ayrıştırılıp doğaya verilmesiyle mümkündür.Canlı yaşamı için oldukça önemli bir yapıya sahip olan azot, canlılar tarafından dolaylı olarak kullanılır ve yaşamın devamı sağlanır. Azot döngüsünün bu devamlılık içerisindeki rolü bu şekildedir.Yazar: erdoğan gulhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/azot-dongusu-nedir-nasil-gerceklesir

Bağımlılık Yapan Mobil Oyunlar

Bağımlılık Yapan Mobil Oyunlar

İnsanlar kimi zaman stres atmak için kimi zaman beraber eğlenmek için mobil oyunları oynuyorlar. Bu bir süre sonra bağımlılık düzeyine ulaşabiliyor. Çünkü bu oyunları oynayan insanlar işi gücü bırakıp sadece oyuna endekslenebiliyor. Yani yanınızdayken bir şey söyleseniz bile sizi duymayabiliyor. Çünkü artık “O” bir oyun bağımlısı.Bağımlılık yapan mobil oyunları sizler için derledim. Hangi oyun neden bağımlılık yapıyor gelin beraber bakalım.1-) Temple Run Koşan adam oyunları arasında en bilineni Temple Run’dur. İlk çıktığı günden beri toplamda 170 milyondan fazla indirilen ve 2012 yılının en çok indirilen oyunu olma özelliğine sahiptir. Oyunun ikinci versiyonunda ise bir çok yenilik var. Bunlara örnek; vagona binmek ve ipe tutunmak, yeni karakterler ve koşu parkurları. Peki Temple Run’u bu kadar popüler yapan nedir? – İlk oyun ücretsiz olarak çıktı. İlk oyunda hata yaptığınızda kaldığınız yerden devam edebilmek için oyun parası gerekiyordu. 2. Oyunda ise oyun parası yerine ekstra olarak oyun içinde topladığınız elmasları da kullanabiliyoruz.– Çok rahat oynayabileceğiniz ve yeni rekorlar yapmak istediğiniz bir oyun. Yani bu oyunu yükleyen kişinin en az 2 kez oynaması demektir.– Grafiklerinin güzel olması ve oyunun eğlenceli olması.2-) Subway Surfers ; Koşan adam oyunları arasında ikinci olarak en bilinen oyun ise Subway Surfers’dür. Burada ise yaramaz bir çocuğun bekçiden kaçışı için yardımcı oluyoruz. Oyunun grafikleri Temple Run’a göre daha hoş ve renkli. Belli sürelerle gelen güncellemeler sayesinde koşu parkurumuz değişiyor. Bir önceki güncellemede Tokyo sokaklarında koşuyorken şimdi ise Paris sokaklarında koşumuza devam ediyoruz. Peki Subway Surfers’ın bu kadar oynanmasını sağlayan öğelere gelin beraber bakalım.– Grafiklerinin çok güzel ve renkli olması– Temple Run alternatifi olması.– Çeşitli ufak görevler ile insanları daha çok oynamaya teşvik etmesi.– Yeni rekor yapma isteği.3-) Angry Birds ; İlk çıktığında herkesin mobil telefonunda veya İpad’ında yer alan müthiş bir oyun. Oyunun konusu: yumurtalarını çalan domuzları yok etmek isteyen Kızgın Kuşlar’ın hikayesi. Oyun ayrıca Facebook üzerinden oynanabiliyor. Peki neden bu kadar çok oynandı?– Konusu çok iyiydi.– Grafikleri ve oynanışı çok kolaydı.– Farklı bölümlerde farklı özellikte kuşlar mevcuttu. Bu sayede her kuşun farklı özelliği vardı.– Yeni çıkan oyunlarda ise farklı özellikler getirmesi. Örnek: Angry Birds Rio’da kafesteki kuşları serbest bırakmak ve yeni düşmanımız maymunları öldürmek.4-) Candy Crush Saga4289_candy_crush_saga Facebook’ta bir çok kişinin oynadığı ve bağımlılık yapan bir oyundur. Oyunda şekerlemeleri patlatarak size verilen görevi yapıyorsunuz ve bir sonraki bölüme geçiyorsunuz. 45 Milyondan fazla kullanıcıya sahiptir. Candy Crush Saga’nın neden bu kadar çok oynandığına gelin beraber bakalım.– Her bölümde görevler olması ve sonraki bölüme geçebilmek için bir önceki bölümün bitirilmesi gerekiyor.– A sınıfı görevler için Facebook üzerinden arkadaşlarınızdan yardım almalısınız. Yani oyunu oynamak için arkadaşlarınıza davet gönderiyorsunuz. Bu sayede yeni görevler açılıyor ve oyunu oynayan kullanıcı sayısı artıyor.5-) Okey4289_okey_okey-android_512x307 (1) Kahvehanelerin vazgeçilmez oyunudur Okey. Kolay olmasından mıdır bilinmez ama, oynanmadığı tek bir kahvehane bulmak çok zordur. Artık günümüzde ise kullandığımız bilgisayarlarımız da online okey oynayabiliyoruz. Bunu ister bir sosyal paylaşım sitesinden isterseniz oyunu indirerek yapabiliyorsunuz. Mobil uygulamalarda ise Okey güncelliğini yitirmiyor ve online oynanabilir şekilde kullanıcılara sunuluyor. Okey oyunu diğer oyunlar kadar bağımlılık yapmasa bile aslında belli zamanlarda oynadığımız ve mobil cihazımızdan silmediğimiz bir oyun. Peki neden Okey bu kadar çok oynanıyor?– Kahvehane kültürü– Kolay olması– Eşli oynanabilmesi– Bir çok web sitesi ve sosyal paylaşım sitelerinde oynanması– Mobil uygulama ile çok daha rahat oynanabilmesiKaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Angry_Birdshttp://tr.wikipedia.org/wiki/Temple_Runhttp://www.bilgiustam.comYazar: Süleyman Aydın

http://www.ulkemiz.com/bagimlilik-yapan-mobil-oyunlar

III. Mustafa (1757 - 1774)

III. Mustafa (1757 - 1774)

Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan'dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi. Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul'un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaadetmezdi. Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik'in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi'yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa'ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi. - Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın. - Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun. - Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin. Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da "Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?" diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya'dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu. Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti. Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız'dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı. Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere "el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis" şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der: Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezeleŞimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezeleİşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel'e. Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan

http://www.ulkemiz.com/iii-mustafa-1757-1774

Sultan Divani Mevlevihane Müzesi - Afyon

Sultan Divani Mevlevihane Müzesi - Afyon

Anadolu’da kurulan ilk mevlevîhânelerdendir. Kuruluşu 13. yüzyıla kadar dayanır. Tarih boyunca birçok önemli icraata merkez olmuş Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, Konya Mevlevîhânesinden sonra en önemli mevlevîhânedir. Bu özelliği bütün bilim adamları tarafından tescillenmiş olan Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, özellikle 16. yüzyılda Hz. Mevlânâ’nın yedinci kuşak torunlarından Sultan Dîvânî zamanında mevlevîlik açısından çok önemli bir merkez olmuştur. Ayrıca “40 Hatimli ŞifalıAşûre” geleneği ilk defa Sultan Dîvânî zamanında Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nde  başlamış vebirçok mevlevîhâneye buradan yayılmıştır. (Günümüzde bu geleneği devam ettiren tem mevlevîhânedir)      Birkaç defa yangın geçirmiş olan Afyonkarahisar Mevlevîhânesi,1902’deki büyük yangından sonra tamamen yanmış ve bugünkü haliyle Şeyh Celâleddin Çelebi zamanında  1908’de hizmete girmiştir.      Bahçesinde; Derviş Odaları, Matbah, Hâmuşân (Mezarlık) bulunan mevlevîhâne, son olarak 2008 yılında restore edilmiş ve 30 Aralık 2008 tarihinde  “Sultan Dîvânî Mevlevîhâne Müzesi” adıyla, Afyonkarahisar Belediyesi bünyesinde hizmet vermeye başlamıştır.

http://www.ulkemiz.com/sultan-divani-mevlevihane-muzesi-afyon

Fotoğraf <b class=red>Nedir</b> ?

Fotoğraf Nedir ?

Fotoğraf: Yunanca Photos ‘ışık’ ve Graphos ‘çizmek’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşan terim. Optik ve kimyasal süreçleri kullanarak yüzey üzerinde kalıcı görüntü elde etme. İngilizce ‘Photography’ sözcüğünün karşılığıdır.

http://www.ulkemiz.com/fotograf-nedir-

Fotosentez <b class=red>Nedir</b>? Nasıl Meydana Gelir?

Fotosentez Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Klorofil taşıyan bitkilerin ışık enerjisinden yararlanarak besin bireşimi yapmasıdır. Doğada canlılar beslenme açısından iki gruba ayrılır. Kendi besinini, kendi yapabilenler (ototroflar), kendi besinini dışarıdan hazır alanlar (heterotroflar).Ototrof bitkilerde güneş enerjisini kimyasal enerjiye çevirebilecek bir sisteme gereksinme vardır.Bu nedenle bu, bitkilerde güneş enerjisini yalnızca soğuran değil, aynı zamanda onu gelişmekte olan ototrofun kullanabileceği kimyasal enerjiye dönüştürebilen bir yapının gelişmiş olması gerekir. Ayrıca enerjinin seçimli olarak soğurulması da gereklidir.Bitkilerde enerjinin soğurulup dönüştürülmesi bir bakıma radyoların çalışmasını andırır.Bir istasyona ayarlı radyo alıcısı belirli bir dalga uzunluğunu seçer ve alır. Alıcı radyonun lambaları radyo dalgalarını ses enerjisine dönüştürür. Bugün yaşayan ototrofların çözümlemesi (analizi) bir radyo alıcısındaki lambalar gibi iş gören bir grup kimyasal bileşiğini gelişmiş olduğunu göstermektedir.Fotosentez konusunda araştırma yapmak oldukça güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, bu olayı ayrıntılarıyla açıklayacak bilgileri sağlayamamıştır. Bununla birlikte tüm araştırmaların birleştikleri nokta, fotosentezin karmaşık bir olay olduğudur.Fotosentez konusunda en eski bilgilerden biri, birçok karmaşık tepkimeleri özetleyen aşağıdaki denklemdir.6 CO+ H,0 + Işık + Klorofil – CHu>0i + 60> Bu formülde görül-düğü gibi yeşil yaprakların soğurduğu ışık enerjisi, karbondioksit ve suyu (hammaddeler), karbonhidratlara ve oksijene (ürünler) çevirmek için kullanılır.Oluşan karbonhidratlar, daha sonra bir ototrofun amino asitleri, proteinleri, yağları ve hücrelere gerekli öteki maddeleri sentezlemesi için hem hammadde, hem de enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Ancak bu formül olayın karmaşık basamakları konusunda bir bilgi vermemektedir. Fotosentez olayının hızı ve miktarı birçok etkenin denetimi altındadır. Fotosentezin hızını ölçmek için en etkin yöntem, kullanılan C0,miktarının ya da dışarıya verilen oksijen miktarının saptanmasıdır. Fotosentezde ışık enerjisinin artırılması olayı hızlandırmaktadır. Bir bitkinin üstüne giderek artan şiddette ışık enerjisi verilirse fotosentezde açığa çıkan oksijenin giderek arttığı ancak bir noktadan sonra ışık şiddeti ne kadar artarsa artsın oksijen miktarının artmadığı görülür. Aynı deneyler ortamdaki karbondioksit miktarını artırarak da yinelenebilir. Artan karbondioksit miktarıyla fotosentez hızı arasındaki ilişki de ışığın etkisiyle ben¬zerlik gösterir. Karbondioksit oranı arttıkça. fotosentez hızıda bir noktaya kadar artar, bir noktadan sonra değişme olmaz.Fotosentez-Resimleri-photosynthesis-image-1Işık ve karbondioksit oranlarının fotosentez üzerine etkileri ayrı ayrı birbirlerine benzemekle birlikte ortamda her ikisi birlikte artarsa fotosentezde elde edilecek ürün öncekilerden çok daha fazla olur. Işık şiddetinin yanında değişik dalga boylarındaki ışıkların da olaya etkisi değişiktir. Çünkü klorofil tüm renkleri (değişik dalga boyundaki ışıkları) aynı oranda soğurmaz. Örneğin, klorofil çok büyük oranda bu ışığı yansıttığından en az yeşil ışığı soğurur.Gerçekte klorofil taşıyan bitki dokularının yeşil görülebilmesinin nedeni de budur.Klorofil, en fazla kırmızı ve mor Işıkları soğurduğu için en fazla enerjiyi bu dalga boylarında almış olur. Bunun sonucu olarak da fotosentez kırmızı ve mor ışıklarda en fazladır. Fotosentezin hızını etkileyen bir başka etmen de, ortamın ısısıdır. Bu ısı artıkça fotosentezi hızlanır; 40 derece civarında en fazladır.50 dereceden yüksek ısılardaysa fotosentez giderek düşer ve sıfıra doğru iner. Isının olayı bu ölçüde etkilemesinin nedeni fotosentezde enzimlerin görev almasından kaynaklanmaktadır. Yüksek ısı enzimlerin etkenliğini bozarak onların işlevlerini yapmasını engeller. Fotosentez birçok ayrı tepkimelerin karmaşık bir biçimde birbirlerini izlemesi olayıdır. Karbon, karbondioksit durumunda bir ototrofa girdiği zaman, çok karışık bir yol izler.Bu yolun ayrıntılı olarak ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmaların büyük bir bölümü Kaliforniya Üniversitesinde, bir hücreli yeşil algler üzerinde çalışan ve başında “Melvin Calvin” adlı bilim adamının bulunduğu bir araştırıcı grubunca yapılmıştır. Calvin ve grubunca ele alınan temel sorun, ototrofların aldığı karbondioksit molekülüyle, olayın sonunda ortaya çıkan karbonhidrat molekülü arasındaki ana basamakları izlemekti.Bu çalışmalarından dolayı Dr.Calvin’e 1961’de Nobel ödülü verildi.Calvin, fotosentezdeki karbonun geçtiği yolları radyoaktif karbon kullanarak saptadı. Bu yöntemlerle fotosentezde ilk oluşan bileşiğin foglisenkosit (PGA) olduğunu saptadılar. Fotosentez sırasında karbondioksiti yakalayan molekül beş karbonlu bir i şeker olan ribüloz difosfattır. Ribuloz difosfata karbondioksitin eklenmesiyle ortaya çıkaran ara bileşik kararsızdır ve hemen iki molekül PGA’’ya parçalanır. Daha sonra PGA, üç karbonlu şeker fosfat olan Triozfosfata dönüşür. Triozfosfatın oluşması karbonhidratların sentezinde çok önemli bir basamaktır. Bunu izleyen tepkimeler sırasında triozfosfat moleküllerinin bir bölümü ikişer, ikişer birleşerek hegsoz difosfatları oluştururlar. Bu hegsozdi fosfatlardan hegroslar bir başka deyişle 6 karbonlu şekerler oluşurken ayrılan fosfatlardan da hücre enerjisi yani ATP (Adenosüntrifosfat) sentezlenir.Klorofilin ışık enerjisini soğurması fotosentezin çok önemli bir bölümüdür. Klorofil molekülündeki elektronlar bir birim ışık enerjisi soğurdukları zaman molekülden ayrılır. Elektrotların klorofil molekülünden ayrılması, gerçekte bir başka maddenin moleküllerince alınması demektir. Bu elektronlar ışık enerjisini soğurduklarından yüksek enerjili durum alırlar. Elektronunu kaybeden klorofil molekülüyse elektron alıcı bir molekül durumuna gelmiştir. Klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronların arabileşikler yoluyla yeniden klorofile dönerken ATP sentezlerler. Burada elektronları taşıyan bir sistem vardır Başlangıçta yüksek enerjili olan elektronlar elektron taşıma sistemi aracılığıyla yeniden klorofile döndüğünde eski enerji düzeyine inmiş olur. Kimi zaman klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronlar klorofile geri dönmeyebilir. Bu durumda elektronu başka moleküller alır. Bu durumda klorofilin kaybettiği elektronları bir başka kaynaktan sağlanması zorunludur. Tüm bu olaylar bitkilerde klorofilin içinde yer aldığı kloroplastlarda gelişir. Fotosentez olayı doğadaki tüm canlıları ilgilendiren en önemli olaydır.Canlıların evriminin ilk dönemlerinde de günümüzde de fotosentez olayı ve onun ürünleri yaşamı belirleyen bir etki gös-termiştir.Yapılan çalışmaların sonucu ileri sürülen varsayıma göre dünyanın ilk döneminde atmosferde metan, su buharı, hidrojen ve amonyak bulunuyordu. Buna karşılık atmosferde ser-best oksijen yoktu.Uzun süreli biyokimyasal evrim sonucu oluşan canlılardan fotosentez yapan canlılar gelişince bunların yaptıkları fotosentez sonucu yavaş yavaş atmosferde oksijen gazı birikmeye başladı. Bu biriken oksijen gazının bir bölümü güneşten gelen ultraviole ışınların etkisiyle ozona dönüştü. Ozon gazı hafif gazlardan olduğu için atmosferin en üst bölgesinde toplandı. Ozon birikimi sonucuysa canlıların yaşamı için tehlikeli düzeylerde olabilecek ultraviole ışınlarının dünyaya ulaşması engellendi. Oksijenin atmosferde birikme süreci sırasında, mutasyonların birikmesi sonucu ortaya çıkan oksijenli solunum yapan canlıların temelini oluşturdular. Günümüzde de fotosentez yapan bitkiler, doğadaki bazı dengelerin korunmasında en önemli rolü oynamaktadırlar. Etkili oldukları birinci denge olayı doğadaki oksijen dengesidir. İnsanlar ve tüm hayvanlar doğadan oksijeni aldıktan sonra onu kendileri için zararlı bir gaz olan karbondioksit biçiminde dışarı atarlar. Dünyanın oksijen depoları belirli oranda olduğu için bu olayın sonucunda canlıların oksijen açlığı çekmesi beklenir. Ancak, fotosentez olayı sonucu oluşan oksijenin yardımıyla doğada hiçbir canlı oksijen açlığı çekmez. Böylece doğada oksijen ve karbondioksit dengesi korunmuş olur. Fotosentezin ikinci etkisi dünya besin dengesi üzerinedir. Dünyada besinleri kendi kendilerine sentezleyen canlılar bitkilerdir..Bitkilerin besin yapımı işleminde en önemli bölümse fotosentezdir. Bitkisel organizmalar içinde besin üretebilenler kemosentez yapan canlılardır, ancak bunların oluşturdukları besin çok az miktardadır. Dünya besin zinciri incelendiğinde en altta bitkilerin bulunduğu görülür. Zincirin öteki hal kalarında otyiyiciler, onun üstünde etyiyiciler, en üstteyse bizlerin de bulunduğu hem ot hem de etyiyiciler yer alırlar. Tüm bu olayların sonucu bize doğadaki bitkilerin ve onların yaptıkları fotosentezin ne kadar önemli olduğunu gösterir.Yazar: Doğan Bülbülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fotosentez-nedir-nasil-meydana-gelir

Fotoğrafın Bulunuşu

Fotoğrafın Bulunuşu

Fotoğraf sözcüğü ilk kez İngiliz SirJohn F. W. Herschel (1792-1871) tarafından 1840 yılında kullanılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/fotografin-bulunusu

Astronomi Fotoğrafçılığı

Astronomi Fotoğrafçılığı

Öncelikle ”Uzun Pozlama Nedir ?” Sorusuyla Başlayalım. Uzun Pozlama Enstantane Hızının Çok Yavaş olduğu Pozlamalardır.

http://www.ulkemiz.com/astronomi-fotografciligi

Ototrof <b class=red>Nedir</b>? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

Ototrof Nedir? Ototrof Canlılar Nelerdir ?

İnorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun Molekül zincirlerini üretebilen canlılara ototrof adı verilir.Ototrof: Işık enerjisi veya kimyasal enerji kullanarak, inorganik Maddelerden kendi organik besinini üretebilen canlıdır .Ototrof canlılar , inorganik bileşikleri kullanarak organik bileşikler dediğimiz karmaşık ve uzun molekül zincirlerini üretebilen canlılardır. Diğer bir anlatımla bu canlılar, yaşamsal etkinliklerini sürdürebilmek için gereksinme duydukları tüm organik bileşikleri, doğrudan doğruya inorganik bileşikleri sentezleyerek elde ederler. Bu canlılar, karbondioksidi indirgeyerek organik bileşikler sentezlerken, işlemin kimsayal karakteri dolayısıyla enerjiye gereksinim duyarlar. Bu enerji, ışık -büyük ölçüde güneş ışığı- ya da kimyasal enerjidir.Yeşil bitkilerin hepsi ototrof olup, ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirirler. Çoğunluğu toprağa bağlı olduğundan yer değiştiremezler.Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır:a) Fotoototroflar : Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler, Yeşil bitkiler , Mavi - yeşil algler , Kloroplast taşıyan protistalar ve bazı bakteriler bu gruptan canlılardır.b) Kemoototroflar : Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Işık enerjisi kullanılmaz. Sadece bazı bakteri türleri tarafından gerçekleştirilir. Klorofil ve kloroplastları yoktur. Kimyasal enerjiyi kullanarak CO2 ve H2O yu birleştirerek organik besin yaparlar.Ototrof Üzerine GörüşlerBu görüşe göre dünyamızdaki ilk meydana gelen canlı ototrof olup kendi besinini kendi üretir. Ototroflar hem kendi besinlerini hem de diğer canlıların yararlanabileceği besinleri ürettiğine göre karmaşık yapılıdır.canlılar bu görüşe göre basit bir ortamda oluşmuşlardır.Ototroflar yapısal bileşikleri ve enerji gereksinimleri için Fotosentez yada kemosentez yoluyla inorganik moleküllerden organik moleküller üretirler. Basit inorganik bileşiklerden organik bileşikler oluşturulması evrimsel açıdan ileri bir basamak gibi görülmektedir. Bu yüzden ototroflar gelişmiş canlılardır.. Bunlardan da diğer canlılar meydana gelmiştir. Ancak bugünkü anlamdaki otorofların, dünyanın oluştuğu ilk günlerdeki gibi olumsuz ve basit bir çevrede oluşması mümkün görülmemektedir.Bu görüş kompleks organizmaları çok uzun bir sürede basit canlıların oluşturduğu şeklinde bir görüş olan heterof görüşü ile çelişir.Ototrof canlıların kendi besinlerini kendileri yapabilecek şekilde karmaşık bir yapıya sahip olmaları için milyonlarca yıllık bir evrim geçirmeleri gerekir.bu yüzden hetetrof hipotezi ile çelişirBu görüşe göre ilk hetetrof hipotezinde olduğu gibi ilk atmosferde O2 nin olmayışı, canlı organizmalar meydana gelmeden önce inorganik maddelerden organik maddenin meydana gelmesi gibi olayları söz konusu değildir.Hem Ototrof, Hem Heterotrof Canlılar Bu gruptaki canlılara en güzel örnek böcekçil bitkilerdir. Böcekçil bitkiler azotça fakir topraklarda yaşamakta olup, topraktan alamadıkları azotu böcekleri yakalayarak onların proteinlerinden karşılarlar. Bu yönleriyle besini hazır aldıkları için heterotrofturlar. Böceği yakaladıktan sonra sindirim enzimlerini dış ortama salgılayarak, yakaladıkları böceği sindirir. Sonra onun amino asitlerini hücre içine alırlar.Böcekçil bitkiler aynı zamanda fotosentez yaparak nişasta ve diğer karbonhidratlarını kendileri üretirler. Bu yönleriyle ise besin ürettikleri için ototrofturlar.

http://www.ulkemiz.com/ototrof-nedir-ototrof-canlilar-nelerdir-

Arduıno <b class=red>Nedir</b> ?

Arduıno Nedir ?

Arduıona; Wiring dilinin bir uygulamasını içeren geliştirme ortamından oluşan bir fiziksel programlama platformudur. Basit olarak arduıonalara yazımızın devamında geliştirme kartları olarak adlandıracağız. Bu kartlar kullanıcının daha kolay geliştirebilmesi için bilgisayar üzerinde çalışan; Macromedia Flash, Processing, Max/MSP, Pure Data, SuperCollider gibi programlar ile de geliştirilebilir.Kartların yapısı ve donanımını incelemek gerekirse : Her kartın üzerinde Atmel AVR mikrodenetleyici 5V regüle entegresi, 16 MHZ kristal osilatör bulunur. Kartların çeşidine göre osilatör değişiklik gösterebilir; bunlar istisnai durumdur. Bu kartların işlevlerine, büyüklüğüne göre çeşitleri vardır, ilki kullanıcılar tarafından en çok tercih edilen arduıno uno’dur. İkinci olarak; arduıno mega üzerindeki portlar daha fazladır.Haliyle işlevsel olarak unoya göre daha gelişmiştir. Bir diğeri arduıona mega adk’dır. Adk’nın farkı Android işletim sistemine sahip akıllı telefonlar ile rahatlıkla haberleşmeyi sağlayan USB host arayüzüne sahip olmasıdır. Ve son olarak lilypad daire şekinde bir karttır. Nitekim de en büyük özelliği yıkanabilir olmasıdır. Programın yazılımı düşünülecek olursa; kartların mikro denetleyicisinde, önceden yüklü bir bootloader programı olduğu için ek bir yazılıma ihtiyaç duyulmaz.Arduıno kartları nasıl geliştirebilir ve neler yapabiliriz:Kartları geliştirmede c/c++ karışımı bir dil kullanılır. Kütüphanesi çok zengindir. Her türlü işleme algoritmaya açıktır. Kütüphane bilgileri firmanın resmi sitesinde yer almaktadır. Analog ve dijital girişleri sayesinde analog ve dijital verileri işleyebilirsiniz.Peki arduıona ile ne yapamayız:Gerçek zamanlı sinyal işleme, kamera görüntüsü aktarma gibi ağır işleri yapamayız. Fakat firma bunun üzerinde yoğun çalışmalar yapmaktadır ve kısmen başardılar sayılır.Bu kartlar üzerinde linux, android gibi işletim sistemleri çalıştırmak zordur. Bu tür çalışmalar Rasperry Pi, Beagle Bone gibi kartlarla yapılabilir.Ve atmega mikrodenetleyici yüzde yüz kullanamazsınız ki bu sorun da çözülmesi zor olan sorunlardandır.Kaynakça:http://www.robitshop.com/Arduino-Mega-ADK-Android-Gelistirme-Karti,PR-1357.htmlhttp://www.pardus-linux.org/haberler/2011/12/arduino-10-duyuruldu http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/arduino-nedir-

Ototrof ve Heterotrof Hipotezi <b class=red>Nedir</b>?

Ototrof ve Heterotrof Hipotezi Nedir?

Ototrof Hipotezi Nedir? Ototrof hipotezine göre, dünyada ilk meydana gelen canlı ototroftur. Ototroflar kendi besinlerini üretebildiğine göre karmaşık organizmalardır. Bazı bilim adamları ilk oluşan canlının kendi besinini üretebilecek kadar bir yapıya sahip olamayacağını ileri sürerek, ototrof hipotezini kabul etmemektedirler. Kendi besinini üreten organizmanın nasıl meydana geldiği açıklanamadığında bu hipoteze karşı heterotrof hipotezi ileri sürülmüştür. Heterotrof Hipotezi Nedir? Heterotrof hipotezi bulunabileceği, ilk canlı heterotrof olup, cansız maddelerin uzun bir kimyasal evrim gerçirmesiyle meydana gelmiştir. Cansız maddelerin bir araya gelerek canlıları nasıl oluşturduğuna ait görüşler, Oparin ve Haldane gibi bazı bilim adamlarının hipotezlerine dayandırılmaktadır. Bu bilim adamları, ilk atmosferde serbest oksijenin bulunmadığını iddia etmiştir. Heterotrof Hipotezi Nedir? Heterotrof hipotezi bulunabileceği, ilk canlı heterotrof olup, cansız maddelerin uzun bir kimyasal evrim gerçirmesiyle meydana gelmiştir. Cansız maddelerin bir araya gelerek canlıları nasıl oluşturduğuna ait görüşler, Oparin ve Haldane gibi bazı bilim adamlarının hipotezlerine dayandırılmaktadır. Bu bilim adamları, ilk atmosferde serbest oksijenin bulunmadığını iddia etmiştir. Ayrıca ilk atmosferde metan, amonyak ve su buharının da bulunabileceği fikrini ileri sürmüşlerdir. Bu maddelerin yoğun mor ötesi ışınların enerjisi ile kompleks bileşikler yapabilecek reaksiyonlara girdiklerini iddia etmişlerdir. Bu reaksiyonlar sonucu oluşan maddelerin denizlere taşınarak basit organik bileşikleri oluşturdukları ileri sürülmüştür. Stanley Miller 1953′te ilk atmosferde metan, amonyak, hidrojen ve su buharı gazlarının bulunduğunu varsayarak bir deney düzenledi. Miller, yukarıda verilenleri bir cam balon içinde 7 gün elektrik arkına tutarak, balonda aminoasit benzeri bazı basit organik bileşiklerin meydana geldiğini gösterdi. İlk dünya şartlarının kesin olarak bilinmemesinden dolayı bu deneyin doğruluğu kabul görmemiştir. Ayrıca son yıllarda yapılan uzay çalışmaları, dünyamızın atmosferinde, S. Miller’in tahmin ettiğinden bin kat fazla oksijen bulunduğunu göstermiştir. Şimdiye kadar organik moleküllerden yeni bir canlı yapılmadığına göre, düzenlenen deneylerin tahmine dayalı olduğu söylenebilir.

http://www.ulkemiz.com/ototrof-ve-heterotrof-hipotezi-nedir

Diyafram ve Diyafram Değeri

Diyafram ve Diyafram Değeri

Diyafram nedir diye bakacak olursak, objektiflerde ışık miktarını ayarlayan yapraklı mekanizmaya verilen addır. Aparture olarak ta adlandırılır. Bu mekanizmada yer alan yaprak biçimindeki diyafram parçaları açılıp kapatılarak ışık miktarı ayarlanır.

http://www.ulkemiz.com/diyafram-ve-diyafram-degeri

Abiyogenez Hipotezi <b class=red>Nedir</b>?

Abiyogenez Hipotezi Nedir?

Yunan filozofu Aristo canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğine inanıyordu. (Abiyogenez hipotezi) Bu hipoteze göre döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçaları bir aktif öz taşır. Bu aktif öz şartlar uygun olduğunda bir canlı meydana gelir. Aristo’nun bu görüşü ortaçağda birçok bilim insanı tarafından kabul edilmiştir. Aristo’nun görüşleri önce F. Redi’nin daha sonradan Louis Pasteur’ün düzenledikleri kontrollü deneylerde çürütülmüştür.F. Redi “Böcek sayıları üzerinde deneyler” adlı eserinde abiyogenez hipotezinin geçersizliğini şöyle anlatmıştır.Doğa bilimlerinde abiyogenez, yaşamın kökeni sorusu, yeryüzünde yaşamın canlı olmayandan nasıl gelişebildiğinin araştırılmasıdır. Bilimsel uzlaşmaya göre abiyogenez günümüzün 4,4 milyar yıl öncesi ile 2,7 milyar yıl öncesi arasında meydana gelmiştir. Bu zaman aralığının başı olan 4,4 milyar yıl öncesi, su buharının sıvılaştığı zamandır. 2,7 milyar yıl öncesi ise, sabit karbon (12C ve 13C ), demir (56Fe, 57Fe, ve 58Fe) ve kükürt (32S, 33S, 34S, ve 36S) izotop oranlarının mineral ve çökeltilerin biyolojik kaynaklı olduğuna, biyolojik göstergelerin ise fotosenteze [ölü/kırık bağlantı] işaret ettiği zamandır. Bu konu aynı zamanda, Büyük Patlama'dan beri evrenin 13,7 milyar yıllık gelişimi sırasında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, güneş sistemi veya dünya dışından yaşamın kaynaklandığını öne süren panspermia ve dış kaynaklı (eksojen) kuramlarını da içermektedir.Yaşamın kökeni çalışmaları biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır. Önerilen birçok kuram içinde demir-kükürt kuramı (önce metabolizma) ve RNA dünya hipotezi (önce genler) en çok rağbet görenlerdir.Abiyogenezin klasik anlayışı olan, günümüzde daha açık olarak kendiliğinden oluş olarak bilinen kavrama göre, karmaşık, canlı organizmalar organik maddelerin çürümesi ile meydana gelir; örnek vermek gerekirse fareler depolanmış tahıldan veya kurtçuklar kendiliğinden ette oluşur.Aristo'ya göre yaprak bitlerinin bitkilerin üstüne sinen nemden, pirelerin kokuşmuş maddelerden, farelerin kirli tahıldan, timsahların suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden meydana geldikleri su götürmez bir gerçekti. 17. yüzyılda bu iddialar sorgulanmaya başlandı; mesela Sir Thomas Browne'ın 1646’da yayımlanan Pesudoxia Epidemica'sı (Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması alt başlıklı), yanlış inanışlara ve kabaca işlenen hatalara bir saldırıydı. Çıkarımları büyük oranda kabul görmedi; örneğin çağdaşı Alexander Ross şunları yazmıştı: “Bunu (kendiliğinden oluşu) sorgulamak, nedeni, algıyı ve deneyimi sorgulamaktır. Eğer şüphesi varsa bırakalım Mısır'a gitsin, orada yerliler için bir felaket olan Nil'in çamurundan doğan tarlalar dolusu fare bulacaktır." Akşemseddin (1389-1459) Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Daha sonra 1546'da fizikçi Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların canlı olmayabilecek çok küçük, görünmez parçacıklardan ve sporlardan kaynaklanabileceğini kuramsallaştırdı, ancak bu görüş yaygın kabul görmedi. Daha sonra Robert Hooke 1665’te bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayımladı. Kendisi aynı zamanda mantar örneklerini gözlemlerken keşfettiği hücreyi adlandırmış olmasıyla kayda geçmiştir.1676'da Anton van Leeuwenhoek mikroorganizmaları keşfetti; yaptığı çizimlere göre bunların protozoa ve bakteriler olduğu düşünülmektedir. Bu mikroskobik dünyaya olan ilgiyi ateşledi.İlk adım 1688'de bir et parçasına sineklerin yumurtalarını bırakması engellendiğinde larvaların oluşamadığının kanıtlamasıyla İtalyan Francesco Redi tarafından atıldı. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.1768'de Lazzaro Spallanzani mikropların havadan geldiklerini ve kaynatılarak öldürülebileceklerini kanıtladı. Ancak 1861'de Louis Pasteur hücre kuramıni destekleyen dikkatlice planlanmış deneylerle bakteri ve mantarlar gibi organizmaların besleyici ortamlarda canlı olmayan maddelerden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtladı, böylece hücre teorisini güçlendirdi. Charles Darwin19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğer araştırmacılar canlıların cansız maddeden kendiliğinden üreyemeyeceğini kanıtlayınca, yaşamın doğal yollardan nasıl meydana geldiği sorusu ortaya çıktı.[kaynak belirtilmeli]Charles Darwin, 1 Şubat 1871'de Joseph Dalton Hooker’a yazdığı mektupta yaşamın ilk kıvılcımının “amonyak ve fosfor tuzları, güneş ışığı, sıcaklık, elektrik akımı vb. unsurların bulunduğu ılık bir su birikintisinde" oluşmuş olabileceğini, "böylece daha karmaşık değişimlere gidebilecek bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluşabileceğini” öne sürmüştür. Bu iddiasını şöyle açıklamaya devam etmiştir: “canlı organizmaların oluşumundan önceki bir olgu olarak artık tespit edilemeyecek şekilde günümüzde bu madde çoktan ortadan kalkmış veya sindirilmiştir.” Diğer bir deyişle yaşamın kökeninin ancak arınık (steril) laboratuvar ortamında araştırılabileceğini ifade ediyordu.Haldane ve Oparin1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin, yaşamın evrimi için gerekli yapıların oluşmasında ihtiyaç duyulan organik moleküllerin sentezlenmesini atmosferde bulunan oksijenin engellediğini deneyle kanıtlayana kadar abiyogenez konusunda elle tutulur bir ilerleme kaydedilemedi. Oparin, Yeryüzünde Yaşamın Kökeni  isimli eserinde güneş ışığının etkisinde, oksijensiz bir atmosfer ortamında organik moleküllerden bir “ilkel çorba” oluşabileceğini iddia etti. Bunlar giderek daha karmaşık şekillerde bir araya gelip nihayet bir koaservat damlacığının içinde çözünmüş olabilirlerdi. Bu damlalar diğer damlalarla kaynaşarak "büyümüş" ve kardeş damlalara bölünerek "üremiş" olabilirdi. Böylece "hücre bütünlüğünü" sağlayan unsurları içeren ilkel bir metabolizma içeren damlacıklar varlıklarını sürdürmüş, diğerleri de yok olmuş olabilirdi. Günümüzdeki birçok yaşam kökeni kuramı Oparin’in düşüncelerini başlangıç noktası olarak alır. Aynı tarihlerde J.B.S. Haldane de –şimdiki okyanuslardan çok farklı olan- yaşam öncesi okyanusların, yaşamın yapı taşları olan organik bileşikleri içeren “sıcak derişik çorbalar” oluşturmuş olabileceklerini öne sürdü. Bu düşünce, biyopoyez veya biyopoez (canlıların canlı olmayan ama kendi kendini üreten maddelerden oluşması işlemi) olarak adlandırılmıştır.Dünyanın Oluşumundaki Şartlar Morse ve MacKenzie, okyanusların dünya oluştuktan 200 milyon yıl kadar sonra, yüksek sıcaklık (100 °C) indirgeyici bir ortamda meydana gelmiş olabileceğini ve o dönemde 5,8 olan doğal pH'nin hızla nötralleşmekte olduğunu öne sürdüler. Bu iddia Wilde tarafından desteklenmektedir, Batı Avustralya’daki Narryer Dağı’nda değişime uğramış kuvarsitteki zirkon kristallerinin daha önceleri 4,1–4,2 milyar yaşında olduğu sanılırken Wilde bunların yaşını 4.404 milyar yaşında olduğunu göstermiştir.Kuvarsit Bu şu anlama gelmektedir: Okyanuslar ve kıtasal kabuk Dünya’nın oluşumunu takip eden 150 milyon yıl içinde oluştu. Buna rağmen Hadean döneminin iklimi yaşamın oluşması için uygun değildi. Bu dönemde çapı 500 kilometreyi bulan büyüklükteki cisimlerin sık sık dünyaya çarpması muhtemeldi, böyle bir çarpmadan birkaç ay sonra okyanus tamamen buharlaşıp, su buharı ve kaya tozları dünyayı çepeçevre saran bulutlanmaya neden olmuş olabilir. Birkaç aydan sonra bulutların yüksekliği azalmaya başlamış ancak bulut seviyesi sonraki bin yıl boyunca yüksek kalmış olabilir. Daha sonraki iki bin yıl içinde yağmurlar yavaşça bulutların yüksekliğini düşürdüğünden çarpma olayından ancak 3000 yıl sonra okyanuslar orijinal derinliklerine ulaşmıştır. Ay ve iç gezegenleri (Merkür, Mars ve muhtemelen Dünya ve Venüs) 3,8 milyar yıl ile 4,1 milyar yıl arasında çiçek bozuğu gibi yüzeylere sahip hale getiren Geç Dönem Ağır Bombardıman, eğer o zamana kadar yeryüzünde yaşam meydana gelmişse büyük olasılıkla onu ortadan kaldırmıştır.Çarpma sonucu meydana gelen yıkıcı çevresel hasarlar arasındaki zaman aralıklarının, kendi kendini üreten proto-organizmaların oluşumu için gereken süreden daha uzun olması gerektiği göz önüne alınırsa, yaşamın kendi kendine oluşabileceği dönem farklı ortamlar için hesaplanabilir. Maher ve Stephenson’un çalışması eğer derin denizde hidrotermal ortam yaşamın kökeni için uygun bir ortam sağlamışsa, abiyogenez 4 ila 4,2 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir. Eğer yeryüzünün yüzeyinde olmuşsa abiyogenez 3,7 ila 4 milyar yıl önce meydana gelmiş olabilir.Başka bir araştırma yaşam için daha serin bir başlangıç önermektedir. Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan araştırma, sentezlenmek için adenin ve guanin'in suyun donma sıcaklığı, ancak sitozin ve urasil’in kaynama sıcaklıklarına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. AdeninAraştırmasına dayanarak yaşamın kökeninin dondurucu soğuğa ve patlayan meteoritlere ihtiyaç duyduğunu iddia etmiştir.[21]. 1972 – 1997 arasında Antarktika’da buzda bırakılan amonyak ve siyanürün yedi değişik amino asit ve 11 tip nükleobaz oluşturduğu bulunmuştur. Hauke Twins ise donma koşullarında tek iplikli bir RNA zincirinin kalıp olarak kullanılarak 400 baz uzunluğunda yeni bir RNA moleküllünün oluştuğunu göstermiştir. Bu yeni RNA ipliği büyüdükçe kalıp molekülüne bağlanmaktadır. Bu kadar düşük sıcaklıkta bu tepkimelerin sıra dışı hızının açıklaması ötektik donmadır. Buz kristali oluşurken, saf halde kalır: yalnızca su molkülleri büyüyen kristale katılır, tuz veya siyanür gibi katışıklar ise dışlanır. Bu katışık maddeler buz içindeki mikroskopik sıvı ceplerde birikir ve bu birikme moleküllerin daha sık birbirleriyle çarpışmasına neden olur.Yaşamın erken dönemde belirmesinin kanıtı Batı Grönland’daki Isua süper kabuk kemerinde ve yakınındaki Akilia Adası’ndaki benzer oluşumlarda bulunmaktadır. Kaya oluşumlarına giren karbonun δ13C değeri yaklaşık -5'dir, oysa canlıların 12C'yi tercihli kullanımı nedeniyle biokütlenin δ13C değeri -20 ile -30 arasındadır. Bu izotopik parmak izleri çökeltilerde saklanmıştır ve Mojzis bu tekniği kullanarak yeryüzünde yaşamın yaklaşık olarak 3.85 milyar yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamıştır. Lazcano ve Miller (1994) yaşamın evrimleşme hızının orta okyanustaki denizaltı sıcak su kaynakları ekseninde suyun devinimiyla belirlendiğini iddia etmektedir. Bir devinim 10 milyon yıl sürmektedir, böylece üretilen herhangi bir organik bileşik 300 °C’yi geçen sıcaklıklarla ya değişime uğramış ya da imha olmuştur. DNA ve proteinli, 100 kilobaz genomlu ilkel bir heterotroftan 7000 genli flamentöz bir siyanobakteriye evrimleşmesi için 7 milyon yıla ihtiyaç olduğunu tahmin edilmektedir.Günümüzdeki modellerYaşamın kökeni için standart bir model yoktur. Ancak günümüzdeki modellerin çoğu, aşağıda kabaca ortaya çıkma sırasında göre sıralanmış, yaşam için gerekli moleküler ve hücresel unsurların keşiflerine dayandırılmıştır:Fenilalanin temel amino asitlerden biridir1.Makul canlılık öncesi şartlar, amino asitler gibi yaşamın temel basit moleküllerinin (monomerlerinin) oluşmasını sağlar. Bu Miller-Urey deneyi ile 1953'te Stanley Lloyd Miller ve Harold Clayton Urey tarafından gösterilmiştir.2.Uygun bir uzunlukta fosfolipidler hücre duvarının temel bir bileşeni olan çift katlı lipit katmanını kendiliğinden oluşturabilir.3.Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan rastgele RNA molekülleri kendi kendini üreten ribozimlerin oluşmasına neden olmuş olabilir. (RNA dünya hipotezi)4.Katalitik etkililik ve çeşitlilik için doğal seçim baskısı, peptidil transfer katalileyebilen (ve dolayıyla küçük proteinlerin oluşturabilen) ribozimler meydana getirebilir, çünkü oligonükleotitler RNA ile birleşip daha iyi katalizürler oluştururlar. Böylece ilk ribozom meydana gelir ve protein sentezi daha yaygınlaşır.5.Proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. Nükleik asitler başlıca genom kullanımına sınırlanmışlardır.Temel biyomoleküllerin kaynağı daha kesinleşmemiş olmakla beraber, yukarıdaki 2. ve 3. adımların önemi ve sıralması kadar tartışmalı değildir. Yaşamın kaynaklandığı düşünülen temel kimyasal maddeler şunlardır:1.Metan (CH4),2.Amonyak (NH3),3.Su (H2O),4.Hidrojen sülfür (H2S),5.Karbon dioksit (CO2) veya karbonmonoksit (CO), ve6.Fosfat (PO43-).Moleküler oksijen (O2) ve ozon (O3) ya çok azdı veya yoktu.2008 yılı itibarıyla yaşamın gerekli özelliklerini taşıyacak temel bileşikleri kullanarak henüz hiç kimse bir "proto hücre" oluşturabilmiş değildir ("tabandan başlayan yaklaşım"). Bu yönde bir belirti olmayınca açıklamalardaki ayrıntıları eksik kalmaktadır. Ancak, bazı araştırmacılar, mesela Steen Rasmussen Los Alamos Ulusal Laboratuarı'nda ve Jack Szostak Harvard Üniversitesi'nde bu konuda çalışmalarını sürdürmekteler. Diğer araştırmacılar ise "tepeden inme yaklaşım"ın daha verimli olduğunu öne sürmüşlerdir. Craig Venter ve Genom Araştırma Enstitüsü'ndeki bir grubun bu yaklaşım ile mevcut prokaryotların gen sayısını gittikçe azaltmaktalar, böylece yaşam için en az sayıda gereksinimleri belirlemeye çalışmaktalar. Biyolog John Desmond Bernal, bu işlem için Biyopoez terimini geliştirmiş ve yaşamın kökenini açıklamada belirlenebilecek belli sayıda tanımlı "aşama" olduğunu iddia etmektedir:Aşama 1: Biyolojik monomerlerin oluşumuAşama 2: Biyolojik polimerlerin oluşumuAşama 3: Moleküllerin hücreye evrimiBernal, Darwinci evrimin çok önceden, 1. ve 2. aşamalar arasında başlamış olabileceğini öne sürmüştür.Organik moleküllerin kökeniDünyanın oluşumunda organik moleküllerin üç adet kökeni vardı:1.diğer enerji kaynakları (ultraviyole ışığı veya elektrik boşalmaları gibi) aracılığıyla organik sentez (örnek:Miller'ın deneyleri).2.dünyadışı nesneler (ör: karbon kondirit);3.ani şoklardan kaynaklanan organik sentezlerBu kaynaklara dair son zamanlarda yapılan tahminlerde dünyanın erken dönemine ait atmosfer ortamında, 3,5 milyar yıldan önceki zamanda meydana gelen ağır bombardıman sonucu meydana gelen organik madde miktarının diğerleri ile kıyaslanınca çok daha fazla olduğu iddia edilmektedir.Miller deneyleri (İlkel Çorba Kuramı)Ayrıca bakınız: Miller deneyi1953'te profesör Harold Urey ve asistanı Stanley Lloyd Miller bir deneyle, organik moleküllerin dünyanın oluşum döneminde inorganik maddelerden kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Günümüzde çok ünlü olan bu deney temel organik monomerlerin oluşumunu sağlamak için ileri derecede indirgenmiş moleküllerden oluşmuş bir gaz karışımı - metan, amonyak ve hidrojen- kullanmıştı.Ancak Miller-Urey deneyindeki gaz karışımının dünyanın ilk dönemlerindeki atmosferi ne kadar yansıttığı tartışmalı bir konudur. Diğer daha az indirgenmiş gazlar daha düşük bir birikim ve çeşitlilik göstermektedir. Önceleri yaşam öncesi atmosferde önemli miktarda oksijen olduğu tahmin ediliyordu bu da organik moleküllerin oluşumunu engellerdi; ancak hâlen bunun öyle olmadığı konusunda fikir birliği vardır. Bakınız Oksijen Felaketi.Basit organik moleküller elbette tam anlamıyla işlevsel kendi kendini üreten bir yaşam formundan daha çok uzaktı. Ancak yaşam öncesi hiçbir oluşumun olmadığı bir ortamda bunlar bir araya gelip ve kimyasal evrim ("çorba teorisi") için zengin bir ortamın oluşturmuş olabilirler. Diğer taraftan bu şartlar altında cansız maddelerden oluşan monomerler sayesinde üst düzey polimerlerin kendiliğinden oluşumu basit bir süreç değildir. Deneylerde, yaşamın oluşumu için gerekli temel organik monomerlerin yanı sıra polimerlerin oluşumunu engelleyecek bileşikler de oluşmuştur.Bu teorinin çözümsüz bıraktığı en önemli sorunun, “bir proto hücre oluşturmak için yoğun etkileşim içindeyken görece olarak basit organik yapı bloklarının nasıl polimerize olduğu ve daha karmaşık yapılar oluşturdukları” olduğu söylenebilir. Mesela sulu ortamda oligomerlerin/polimerlerin kendi bileşenleri olan monomerlere hidrolizi, tek monomerlerin polimerlere yoğunlaşmasına tercih edilecektir. Aynı zamanda Miller deneyi amino asitlerle tepkimeye girecek veya peptid zincirini kıracak birçok ürün ortaya çıkarmaktadır.Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi Derin deniz sıcak su kaynağıDünyada yaşamın kökenine dair derin deniz sıcak su kaynağı teorisi, gezegeni çevreleyen ay veya gezegenlerin çekim kuvveti gibi mekanizmalar nedeniyle ısınan, kimyasal açıdan zengin sıvıların deniz tabanından yükselmesiyle yaşamın başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Sıcak su kaynağından gelen hidrojen sülfit ve hidrojen ile karbon dioksit gibi indirgenmiş gazlar ile uygun bir oksitleyici arasındaki redoks reaksiyonları (tepkimeleri) sonunda kimyasal enerji elde edilebilir.Fox deneyleri1950'lerde ve 1960'larda Sidney W. Fox, dünyanın ilk oluşum zamanındaki muhtemel koşullar altında peptit yapılarının kendiliğinden oluşumu üzerinde çalıştı. Amino asitlerin kendiliğinden küçük peptitler oluşturabileceğini gösterdi. Bu amino asitler ve küçük peptitler mikroküreler olarak adlandırılan kapalı küresel yapılar oluşturmuş olabilirdi.Eigen hipotezi1970'lerin başında yaşamın kökeni sorunu için Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'nden (Max Planck Institut für biophysikalische Chemie) Manfred Eigen ve Peter Schuster konuya eğildiler. Yaşam öncesi çorbada moleküler kaos ve kendi kendini üreten hiper daire arasındaki geçiş süreçlerini incelediler.Bir hiper dairede, bilgi bir depolama sistemi (muhtemelen RNA) bir enzim üretir, bu da başka bir bilgi sisteminin olşumunu katalizler, bu işlem birçok kere tekrarlandıktan sonra en sonuncu ürün ilk bilgi sisteminin oluşumunu sağlar. Matematiksel olarak hiper dairelerin, doğal seçim ekseninde bir çeşit Darwinci evrime uğrayan quasispecies'ler (Türkçede türümsü öneriliyor) meydana getirebileceğini göstermişlerdir. Hiper daire teorisine önemli bir destek, RNA’nın bazı durumlarda kendi kimyasal tepkimelerini katalizleyebilme yeteneğine sahip olan ribozimler oluşturabilmesinin keşfedilmesiyle geldi. Ancak bu tepkimeler (uzun bir RNA molekülünün daha kısalaştığı) kendi kendine kısaltmalarla ve herhangi bir yararlı proteini kodlama yeteneğinden yoksun daha nadir küçük eklemelerle sınırlıdır. Hiper daire teorisini zayıflatan bir diğer nokta, söz konusu RNA moleküllerinin nükleotit gibi biyokimyasallara gerek duyacağı, Miller-Urey deneyinin gerçekleştiği şartlarda ise bu kompleks moleküllerin oluşmadığıdır.Wächtershäuser’ın hipoteziİçinden çıkılmaz bir soruna dönen polimerizasyon problemine getirilen yanıtlardan birisi ise 1980'lerde Günter Wächtershäuser’ın demir-kükürt kuramı oldu. Bu teoriye göre teorisyen (biyo)kimyasal patikaların yaşamın evriminin temeli olduğunu öne sürdü. Bugünün basit gaz bileşiklerinden organik yapı bloklarının sentezi için alternatif yollar sağlayan en eski reaksiyonlardan bugünün biyokimyasına kadar götüren tutarlı bir sistem sundu.Dış enerji kaynaklarına (yıldırım veya mor ötesi ışınlara) ihtiyaç duyan klasik Miller deneylerinin aksine "Wächtershäuser sistemleri" kendi içinden enerji kaynaklarını içermektedir: demir sülfürleri ve diğer mineraller (örneğin pirit). Bu metal sülfürlerin redoks reaksiyonlarından ortaya çıkan enerji sadece organik moleküllerin sentezi için değil, aynı zamanda oligomerlerin ve polimerlerin sentezi için de müsaittir.Yapılan deneyde az bir miktar dipeptid (%0,4 ten % 12,4’e kadar) ve az bir miktar tripeptid (%0.10) üretildi. Ancak yazarlar aynı zamanda şu notu eklediler: “aynı benzer koşullar altında dipeptitler hızlıca hidrolize edildi (suyla kesime uğradılar)”Radyoaktif sahil teorisiWashington Üniversitesi, Seattle'dan Zachary Adam şimdikinden çok daha yakında olan bir aydan kaynaklanan gelgitlerin uranyumun radyoaktif taneciklerinin ve diğer radyoaktif elementlerin o zaman varolan kıyılarda suların üst seviyelerinde yoğunlaşmasına neden olabileceğini, bunların buralarda yaşamı oluşturan yapı blokları üretmiş olabileceğini iddia etmektedir. Astrobiyoloji dergisinin cilt 7 sayfa 852'deki bilgisayar modellemesine göre, benzer radyoaktif maddelerin Gabon'da Oklo uranyum maden yatağında belirlendiği gibi benzer şekilde kendi kendini sürdüren nükleer reaksiyonlar gösterebilmektedir. Bu tip radyoaktif sahil kumu, sudaki asetonitrilden amino asit ve şeker gibi organik moleküller üretmeye yetecek enerji sağlamaktadır. Aynı zamanda radyoaktif monazit, kum tanecikleri arasındaki ortama çözünür fosfat salarak onun biyolojik olarak "erişilebilir" kılar. Böylece amino asitler, şekerler ve çözünür fosfatlar eş zamanlı olarak bu teoriye göre üretilebilirler. Radyoaktif aktinitler organik-metalik komplekslerin (karmaşıkların) içinde yer almış olabilir. Bu kompleksler yaşam süreçlerinin erken katalizörleri olmuş olabilir.Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell, böylesi bir sürecin ıslak kayalık herhangi bir gezegenin ilk dönemlerinde yaşamın potasının bir parçasını oluşturabileceğini düşünmektedir; yeter ki radyoaktif mineralleri yüzeye çıkaran kıtasal levha hareketleri sistemini üretecek kadar büyük olsun bu gezegen. Dünyanın ilk oluşum dönemlerinde gezegenin küçük "levhacıktan" oluştuğu düşünüldüğü için bu durum bu süreçler için uygun bir ortam mevcuttu.HomokiraliteAyrıca bakınız: HomokiraliteKimyasal evrimdeki bazı süreçler homokiralitenin kaynağını oluşturduğu düşünülmelidir; örnek vermek gerekirse canlı organizmalarda tüm yapı blokları benzer özelliklere sahiptir: sol elli amino asitler, sağ elli nükleik asit şekerleri riboz ve deoksiriboz ve kiral fosfogliseritler. Kiral moleküller sentezlenebilir ancak bir kiral kaynak veya bir kiral katalist olmazsa iki enantiyomer eşit oranda oluşur. Buna rasemik karışım denir. Clark, homokiralitenin uzayda başlamış olabileceğini ileri sürmüştür, çünkü Murchison göktaşındaki amino asitler üzerinde yapılan araştırmalar, L-alaninin D formundan iki kat daha fazla ve L-glutamik asidin de D formundan 3 kat daha sık bulunmuştur. Gezegenin oluşum döneminde etrafını saran halkanın içinde polarize ışığın bir enantiomeri yok edecek güce sahip olduğu öne sürülmektedir. Noyes Beta bozunumunun rasemik bir karışımda D-lösinin parçaladığını ve dünyanın erken devrelerinde çokca bulunan 14C’ün bunun nedeni olabileceğini gösterdi. Robert M. Hazen, değişik kiral kristal yüzeylerin makro moleküllere dönüşen kiral monomer birimlerinin olası yoğunlaşması ve bir araya gelmesi için kümeleşme ve sentez mekanları olabildiğini bildirmektedir. Bir kez oluştuktan sonra doğal seleksiyon kiralite lehine olacaktır. Şekerler sağ ellilik özelliği gösterirken amino asitler sol ellilik özelliği gösterdiğinden, göktaşlarında bulunan organik bileşiklerde yapılan çalışmalar kiralitenin abiyojenik sentezin bir karakteristiği olduğunu düşündürtmektedir.Kendi kendine organize olma ve kopyalamaKendi kendine organize olma ve kendini kopyalama özellikleri sıklıkla canlı sistemlerinin tanımlayıcı özelliği olarak olarak düşünülür; ancak uygun koşullarda benzer özellikleri gösteren birçok abiyotik (cansız) molekül örnekleri vardır. Mesela Martin ve Russel bulunduğu çevreden hücre zarları ile fiziksel olarak kompartımanlaşmasının ve kendi içinde bulunan redox reaksiyonlarının (tepkimelerinin) kendi kendine organize olmasının canlı varlıkların en korunmuş nitelikleri olduğunu göstermekte ve dolayısıyla bu niteliklere sahip olan inorganik maddelerin yaşamın en yakın atası olduğunu tartışmaktadırlar.Organik moleküllerden protocel'lere (ata hücrelere)"Basit organik moleküller nasıl bir proto-hücre (ön hücre) oluşturabilir?" sorusu büyük oranda yanıtsızdır ancak birçok hipotez vardır. Bazıları ("önce genler diyenler) nükleik asitlerin erkenden ortaya çıktıklarını öne sürerken , diğerleri (önce metabolizma diyenler) biyokimyasal reaksiyon ve yolların evrimini başlangıç olarak ileri sürmektedir. Son zamanlarda her ikisini birleştiren hibrid modelleri öne çıkaran eğilimler söz konusudur."Önce Genler" Modelleri: RNA dünya hipoteziAyrıca bakınız: RNA dünya hipoteziRNA dünya hipotezi, kendiliğinden oluşan göreceli kısa RNA moleküllerinin kendi kopyalanmalarını katalizleme yeteneğine sahip olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu oluşumun olasılığını tahmin etmek güçtür. Bu oluşum ile ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. İlk hücre membranları kendiliğinden, proteinoitlerden oluşmuş olabilir. Proteinoitler amino asit çözeltileri (solüsyonları) ısıtıldığında oluşan protein benzeri moleküllerdir, bunlar sulu çözeltide doğru konsantrasyonda bulunduklarında bunların kapalı zar (membran) kompartımanlarına benzer mikroküreler oluştururular. Diğer olasılıklar kilde veya pirit kayaların yüzeyinde meydana gelen kimyasal reaksiyon sistemlerini içermektedir. Dünyanın oluşumunda RNA'nın önemli bir ol oynadığını destekleyen unsurlar,1.Onun hem bilgi depolama hem de (bir ribozim olarak) kimyasal reaksiyon katalizleme yeteneği,2.Modern organizmalarda (DNA biçiminde) genetik bilginin ifadesi ve muhafazasında bir araç olarak sahip olduğu önemli roller;3.Dünyanın ilk oluşumundaki şartlara yakın şartlar altında onu oluşturan bileşiklerin (nükleotitlerin) kolayca kimyasal sentezinin olabilmesidir.Diğerlerini kopyalayacak görece kısa RNA molekülleri laboratuvar ortamında üretilebilmiştir.Araştırmacılar sitozin ve urasilden nükleotidlerin abiyojenik sentezinin çok zor olduğunu dikkati çekmişlerdir. Sitozin 100 °C'de 19 günlük, donmuş suda ise 17.000 senelik bir yarı ömre sahiptir. Larralde ve arkadaşları "ribozun genelde kabul görmüş prebiyotik sentezi olan formoz reaksiyonu, herhangi bir seçicilik olmaksızın pek çok şeker tipi üretmektedir" demektedir. ve şu sonuca varmaktadırlar: "sonuçlar ilk genetik materyalin omurgasının riboz ve diğer şekerleri, dengesiz yapılarından dolayı, içermediğini düşündürmekteir." RNA'daki riboz ve fosforik asidin ester bağı hidrolize olmaya eğilimli olarak bilinmektedir.Bu hipotezin biraz farklı bir biçimine göre, ilk kendi kendini üreten molekül PNA, TNA veya GNA gibi bir nükleik asit tipiydi, bu daha sonra RNA ile yer değiştirdi."Önce Metabolizma" modelleri: demir-kükürt kuramı ve diğerleriBirçok model bir "çıplak gen"in kendini kopyaladığı düşüncesini reddetmekte ve sonradan RNA kopyalamasının ortaya çıkışı için bir ortam sağlayabilecek ilkel bir metabolizmanın meydana gelmesi gerektiğini varsaymaktadır.Bu düşüncenin ilk ortaya konuluşlarından birisi 1924'te Aleksandr Ivanovich Oparin'in, DNA yapısının keşfinin evveline dayanan, kendi kendini kopyalayan vezikül kavramıdır. 1980'lerde ve 1990'lardaki en son geliştirmeler ise Günter Wächtershäuser'in demir-kükürt kuramı ve Christian de Duve'ün tiyoesterlere dayanan modelleridir. Genler olmaksızın bir metabolizmanın ortaya çıkışı konusunda daha soyut ve teorik iddialar 1980lerin başında Freeman Dyson tarafından ortaya konan bir matematiksel model ve bu on yılın sonuna doğru tartışılan Stuart Kauffman'ın toplu otokatalitik kümeler kavramıdır.Ne var ki, Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülen, indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi kapalı bir metabolik döngününün kendiliğinden oluşabileceği iddiası kanıtlanamamış durumdadır. Son yirmi yıldır yaşamın kökeni konusundaki çalışmalara liderlik etmiş Leslie Orgel'e göre bu iddianın kanıtsız kalacağını düşünmek için yeterli gerekçe var. "Kendi kendini Organize eden Biyokimyasal Çevrimler" başlıklı bir makalede  Orgel şu cümle ile kendi iddiasının açıklamasını özetlemektedir: "Halen indirgeyici sitrik asit döngüsü gibi çok adımlı bir döngünün FeS/FeS2'in veya benzer başka bir mineralin yüzeyinde kendi kendini organize etmesini beklemek için bir neden yoktur." Yaşamın başlangıcında başka tip bir metabolik yolun takip edilmiş olması muhtemeldir. Mesela, indirgeyici bir sitrik asit döngüsü yerine (bugün doğada karbon dioksit sabitlemesinin dört yönteminden biri olan) "açık" asetil CoA yolu, bir metal sülfür yüzey üzerinde kendi kendine organize olma fikriyle daha uyumlu olacaktır. Bu seçeneğin anahtar enzimi olan karbon monoksit dehidrojenaz/asetil KoA sentaz, reaksiyon merkezlerindeki karışık nikel-demir-kükürt öbekleri bulundurur ve tek bir adımda (asetil-tiyol'ün modern bir biçimi olarak kabul edilebilecek olan) asetil KoA'nın oluşumunu katalizler.Kabarcık teorisiSahilde sonlanan dalgalar kabarcıklardan oluşan kırılgan bir köpük oluşturur. Okyanus boyunca esen rüzgarların sahilde biriken ağaç dal parçaları gibi nesneleri kıyıya doğru sürükleme özellikleri vardır. Organik moleküllerin benzer şekilde sahillerde birikmesi olasıdır. Sığ kıyı suları, ayrıca daha sonra buharlaşma yoluyla molekülleri daha da yoğunlaştırabilecek şekilde ılıktır. Başlıca sudan oluşan kabarcıklar kolayca patlamasına karşın, amfifil bulunduran sudada oluşan kabarcıklar çok daha dayanıklıdır, önemli denemeleri gerçekleştirmek için daha fazla zamana sahiptir.Amfifililer, hidrofobik bir molekülün bir veya her iki ucunda hidrofilik bir başı olan yağlı bileşklerdir. Bazı amfifiler suda kendiliğinden zarlar oluşturmaya eğilimlidir. Küre şeklinde kapalı bir zar su içerir ve günümüzdeki hücre zarının hipotetik olarak öncüsüdür. Eğer bir protein gelip ana kabarcığın bütünlüğünü artırıyorsa, bu durum o kabarcığa bir üstünlük sağlamakta ve doğal seçilimin bekleme listesinde o en üst sıraya yerleştirilmiş olur. Kabarcıkların patlaması sonucunda deneyin sonuçlarını çevrelerine saçmaları ilkel bir üreme olarak düşünülebilir. Ortama yeterince doğru eleman dağıtıldığında ilk prokaryot, ökaryot ve çok hücreli organizmalar yaşamaya başlamış olabilir.Benzer şekilde, mikro küre olarak adlandırılan protein benzeri moleküllerden oluşturulan kabarcıklar, doğru şartlar altında kendiliklerinden oluşacaktır. Ancak hücre zarları muhtemelen amino asit bileşiklerinin öncülleri değildir, çünkü hücre zarları başlıca lipitlerden oluşur. (Abiyogenez ile ilişkili zar küre tipleri için bakınız protobiontlar, misel, koaservat.)Fernando ve Rowe tarafından geliştirilen son bir model enzimatik olmayan otokatalitik metabolizmaların proto-hücrelerin içine alınmasının, daha evvelki modellerin metabolizmasına has yan reaksiyon sorununun önünü almak için bir çözüm olmuş olabileceğini önermektedir.Diğer modellerOtokatalizİngiliz etolog Richard Dawkins 2004'te yayınlanan Ataların Hikayesi isimli kitabında yaşamın kökeni için olası bir açıklama olarak oto katalizleme hakkında yazdı. Otokatalistler kendilerinin oluşumunu katalizleyen maddelerdir ve dolayısıyla basit bir molekül koplayıcısı olma özelliğine sahiptirler. Kitabında Dawkins, Kaliforniya'da Scripps Araştırma Enstitüsünde Julius Rebek ve meslektaşları tarafından yapılan, otokatalist amino adenozin triasit ester (AATE) ile amino adenozin ve pentaflorofenil esteri birleştirdiği deneylere değinir. Deneydeki bir sistem kendi sentezlerini katalizleyen AATE'nin türevlerini içermekteydi. Bu deney, otokatalistlerin kalıtsallık göstererek bir topluluk içinde birbirleriyle rekabet edebilecekleri olasılığını göstermiş oldu; bu sistem doğal seçimin ilkel bir biçimi olarak yorumlanabilir.Kil teorisiGlasgow Üniversitesi'nden Dr A.Graham Cairns-Smith 1985’te kile dayanarak yaşamın kökenini açıklayan bir model ortaya koydu ve Richard Dawkins de dahil olmak üzere başka birçok bilim insanı tarafından akla yatkın bir açıklama olarak kabul edildi.Kil Teorisi karmaşık organik moleküllerin daha önceden var olan, inorganik bir kopyalama tabanı –çözelti içinde silikat kristalleri- üzerinden aşamalı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Farklı tip kil kristal yüzeyleri organik moleküllere farklı seçici baskılar uygulayarak onların karmaşıklaşmasını sağlamış olabilir, belli bir aşamadan sonra bu moleküllerin kendilerin kopyalama yeteneği silikat “çıkış noktalarından” bağımsız olarak devam edebilir hale gelmiş olabilir.Cairns-Smith kimyasal evrimin diğer modellerinin sıkı bir eleştirmenidir. Ancak kendisi, kendi modelinin de diğer modeller gibi yetersizlikleri olduğunu kabul etmektedir (Horgan 1991).2007’de Kahr ve arkadaşları potasyum hidrojen ftalat kristalleri kullanarak kristallerin bilgi aktarma aracı olarak kullanılabileceği fikrini inceleyen deneylerini duyurdular. Deneyde, kusurları olan “ana” kristaller kesildiler ve çözeltiden “yavru” kristalleri büyütmek için tohum olarak kullanıldılar. Araştırmacılar, daha sonra kristal sistemi içinde kusur dağılımlarını incelediler ve ana kristallerdeki kusurların “yavrularında” da aynen tekrarlandığını tespit ettiler. Yavru kristallerin fazladan birçok kusuru daha vardı. Gen tarzı bir davranışta ek kusurların “çocuklarda” daha az olmalıdır; bu nedenle Kahr kristallerin “bir nesilden sonrakine mesaj depolama ve aktarmada yeterince yetkin olmadığı” olmadığı sonucuna varmıştır. ".Gold'un "Derin Sıcak Biyosfer Modeli"1990'ların sonuna doğru nanob olarak adlandırılan, derin kayalarda bulunan, bakteriden daha küçük ama DNA içeren ipliksi yapılar keşfedildi. Bu keşif 1970'lerde Thomas Gold tarafından savunulan ve yaşamın dünyanın yüzeyinde değil kilometrelerce altında meydana geldiğini öne süren teori ile ilişkilendirildi Günümüzde mikrobiyal yaşamın Yeryüzünün sığ derinliklerinde (yüzeyden itibaren beş kilometre) başlıca aşırı şartlara dayanıklı arkelerden oluştuğu genel kabul görmüştür; bakteriler yaşamak için yüzeye daha yakın ortamlarda yaşamaktadır. Güneş Sistemimiz içerisinde başka bir cismin yüzeyinin altında mikrobiyal yaşamın keşfinin bu teoriye inanılırlık sağlayacağı iddia edilmektedir. Thomas Gold organik bir madde birikintisi içinde gelişen yaşamın orada bulunan bütün besini tüketip yok olacağından dolayı, varlığını sürdürebilmesi için aynı zamanda derin, ulaşılamaz bir kaynaktan besin sızıntısı olması gerektiğini savunmuştur. Gold’un teorisine göre besin akışı Dünyanın mantosundan ilk başta varolan metan çıkışına bağlıdır. Derinlerde bulunan ve tortulardaki karbon bileşiklerinden uzakta olan mikropların besin temini için daha geleneksel açıklamalara ise, bu organizmaların su ve kayalardaki (indirgenmiş) demir bileşikleri arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan hidrojenden yararlandığıdır."İlkel" dünyadışı yaşamDünyada başlayan bir abiogenez düşüncesine alternatif oluşturacak bir hipotez ilkel yaşamın dünyanın dışında oluşmuş olabileceğidir; uzayda veya yakın bir gezegende (Mars). (Eksogenez olarak adlandırılan bu kuram ile panspermia kavramları ilişkilidir ama eşanlamlı değidir.). Bu teoriyi savunanlardan birisi de Francis Crick'di.Organik bileşikler uzayda göreceli olarak yaygındır, özellikle uçucu maddelerin güneş ısısıyla buharlaştığı dış güneş bölgesinde. Kuyruklu yıldızların dışı koyu bir malzeme ile kaplıdır, bu katran benzeri maddenin, basit karbon bileşiklerinin ultraviyole ışınımı ile tepkimesi ile oluşan karmaşık organik malzeme olduğu düşünülmektedir. Bir kuyruklu yıldız yağmurunun bu içerikteki önemli miktarda karmaşık organik molekülleri dünyaya getirmiş olabileceği tahmin edilmektedir.Yukardaki hipotezle ilişkili ama ona alternatif bir diğer hipotez, yaşamın Mars'ta oluştuğudur. Bu hipoteze göre dünyanın soğumasıyla üzerinde yaşamın belirmesi arasında geçen zaman çok kısadır ve bu, prebiyotik evrim için açıkça çok kısadır. Daha küçük boyutundan dolayı Mars Dünya'dan birkaç milyon yıl önce soğumuş, Dünya'nın hâlâ çok sıcakken orada prebiyotik süreçlere olanak kılmıştır. Daha sonra, Mars’a asteroit ve kuyrukluyıldız çarpmalarıyla savrulan kabuk malzemesi ile birlikte yaşam Dünya'ya taşınmıştır. Bu arada Mars hızla soğumaya devam etti ve sonuçta evrimın ve hatta yaşamın devamı için uygunsuz hale geldi (Mars, volkanik faaliyetlerinden dolayı atmosferini kaybetmiştir); Dünya da Mars ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır ama o yönde yavaş ilerlemektedir.Bu hipotezlerin her ikisi de yaşamın ilk nasıl başladığına dair soruyu yanıtsız bırakıyor, sadece soruyu başka bir gezegen ya da kuyrukluyıldıza kaydırıyor. Ancak ilkel yaşamın Dünya dışı bir kaynağı olduğu tezinin avantajı, yaşamın bulunduğu her gezegende oluşmak zorunda olmaması, bunu yerine tek bir yerde oluşup daha sonra kuyruklu yıldızlar veya göktaşları aracılığıyla diğer yıldız sistemlerine ulaşabildiğini savunmasıdır. Bu yaklaşımın mantıklılığını destekleyecek kanıt yetersizdir ancak son yıllarda Antartika’da bulunan göktaşları üzerinde yapılan araştırmalarda ve ekstremofil mikroorganizmalarla ilgili incelemlerde bu varsayım için destek bulunmaya başlamıştır. Ek bir destek ise enerji kaynağı ışınetkinlik  olan bir bakteriyal ekosistemin bulunmasıyla geldi.Yakın bir tarihte Jason Dworkin tarafından düzenlenen bir deneyde, dünyadışı ortamın şartlarını taklit ederek, donmuş su, metanol, amonyak ve karbon monoksidi ultraviyole ışığına tabi tutulmuştur. Bu bileşim suya daldırıldığında, çok sayıda organik madde ortaya çıktı, bunlar kendi kendine organize olup kabarcıklar meydana getirdiler. Dworkin bu kabarcıkların hücre zarlarına benzediğini, yaşamın kimyasının içine alan ve onu yoğunlaştıran, onu dış dünyadan ayıran bir duvar oluşturduğunu düşünmektedir.Bu deneylerde üretilen kabarcıklar 10 ila 40 mikrometre veya yaklaşık alyuvar boyutunda idi. Dikkat çekici bir biçimde kabarcıklar ultraviyole ışığına tutulduğunda floresan ışıma gösteriyordu. Ultraviyoleyi emmesi ve onu bu yolla görünebilir ışığa çevirmesi ilkel hücreye enerji sağlamanın yollarından biri olarak düşünüldü. Eğer bu tip kabarcıklar yaşamın kökeni için bir rol oynadıysa, floresans ilkel fotosentez için bir öncü olmuş olabilirdi. Bu tip bir floresan ışıma aynı zamanda UV radyasyonu tarafından meydana getirilebilecek herhangi bir zararı da güneş koruma etkeni gibi işlev görerek ortadan kaldırmış olabilir. Böylesi bir koruma işlevi ilkel dünyada yaşam için hayati önem taşımış olmalıdır, çünkü güneşin en zararlı ultraviyole ışınlarını kesen ozon tabakası, fotosenteze bağlı yaşam oksijen üretmeye başlayıncaya kadar oluşamamıştır.Lipit DünyasıKendini kendini ilk kopyalayan nesnenin bir lipit olduğunu savunan bir teori de mevcuttur. Fosfolipitler su içinde çalkalandıklarında iki katlı tabakalar oluştururular, aynen hücre zarlarında olduğu gibi. Bu moleküller ilkel dünyada yoktular ancak diğer amfililik uzun zincir moleküller de zar oluşturmaktadır. Dahası bu cisimler ek lipitlerin eklenmesiyle büyüyebilirler ve aşırı genişleme sonucunda kendiliğinden ikiye bölünebilirler; iki "yavru" cisimde aynı boyut ve lipit bileşimind korunacaktır. Bu teorideki ana fikir, lipit yapılarının moleküler bileşiminin bilgi depolama için bir başlangıç aşaması olduğu ve evrim sonucunda bilgiyi daha uygun bir şekilde depolayabilen RNA veya DNA gibi polimer yapıların belirdiğidir. Henüz Lipit Dünyası teorisini destekleyecek herhangi bir biyokimyasal mekanizma ortaya konamamıştır.Polifosfat DünyasıAbiogeneszin birçok senaryosundaki sorun amino asitlerle peptitler arasındaki termodinamik dengenin peptitlerin aleyhinde olmasıdır. Teorilerde eksik olan, polimerizasyonu teşvik edecek bir güçtür. Bu sorunun çözümü polifosfatların özelliklerinde olabilir. Polifosfatlar sıradan monofosfat iyonlarının PO4−3 ultraviyole ışınlarıyla polimerizasyonu sonucu oluşur. Polifosfatlar aminoasitlerin peptitlere polimerize olmasına neden olur. İlkel okyanuslar üzerinde yeterince bol miktarda ultraviyole ışını olmalıdır. Anahtar sorun kalsiyumun fosfta ile tepkiyerek çözünmez kalsiyum fosfat (apatit) oluşturmasıdır, dolayısıyla serbest kalsiyum iyonlarını çözeltiden uzak tutacak makul bir mekanizmanın bulunması gerekmektedir.Polisiklik Aromatik Hidrokarbon DünyasıKarmaşık moleküllerin diğer kaynakları öne sürülmüştür, Dünya dışı yıldız sistemleri ve yıldızlararası kaynaklar dahil olmak üzere. Mesela, tayf çözümlemelerinden, organik moleküllerin kuyruklu yıldızlarda ve göktaşlarında bulunduğu bilinmektedir. 2004’te bir grup araştırmacı bir nebulada polisiklik aromatik hidrokarbonların izini belirledi. Bunlar bu güne kadar uzayda bulunan en karmaşık moleküllerdir. RNA Dünyası'nın oluşumunda PAH’ların kullanılığı PAH Dünya Hipotezi’nde önerilmiştir. Spitzer Uzay Teleskobu yakın bir tarihte güneşe benzer bir şekilde oluşmakta olan HH 46-IR isimli bir yıldız tespit etti. Yıldızı çevreleyen diskte, siyanür bileşikleri, hidrokarbonlar ve karbon monoksit içeren geniş bir molekül yelpazesi bulunmaktadır. PAH'lerin uzayda geniş bir alana dağıldıkları teyid olmuştur; PAH'ler dünyadan 12 milyon ışık yılı uzakta galaksi M81'in yüzeyinde de bulunmuştur.Çoklu başlangıçDünyanın tarihinin başlarında farklı yaşam biçimleri yaklaşık eş zamanlı olarak belirmiş olabilir. Diğer yaşam biçimler ya yok olmuş, kendi farklı biyokimyalarıyla farklı fosiller bırakmış olabilir, ya ekstremofiller olarak varlıklarını sürdürüyor olabilir, ya da mevcut yaşam ağacının organizmalarına benzemelerinden dolayı fark edilmeden basitçe yaşıyor olabilirler. Mesela Hartman birkaç teoriyi bir araya getirmektedir;İlk organizmalar karbon dioksit sabitleyerek oksalik ve diğer dikarboksilik asitleri oluşturan, kendini kopyalayan demir zengini killerdi. Bu kendini kopyalayan kil sistemi ve onların metabolik fenotipi daha sonra sıcak su kaynaklarının kükürt zengini bölgelerine evrimleşerek azot sabitleme yeteneğini kazandı. Bu evrimleşen sisteme en sonunda fosfat katılması, nükleotit ve fosfolipitlerin sentezine olanak sağladı. Eğer biyo-sentez biopoezin evrelerini tekrarlıyorsa o zaman amino asitlerin sentezi pürin ve pirimidin bazlarının sentezinden önce gelmiştir. Amino asit tiyoesterlerinin polipeptitlere polimerizasyonu da, amino asit esterlerinin polinükleotitler tarafından yönlendirilmiş polimerizasyonundan önce meydana gelmiştir.Kaynaklar- Brooks, J; Shaw, G. (1973). Origins and Development of Living Systems.. Academic Press. ss. 359. ISBN 0-12-135740-6.-De Duve, Christian (Jan 1996). Vital Dust: The Origin and Evolution of Life on Earth. Basic Books. ISBN 0-465-09045-1.-Fernando CT, Rowe, J (2007). "Natural selection in chemical evolution.". Journal of Theoretical Biology 247: 152–67.-Horgan, J (1991). "In the beginning". Scientific American 264: 100–109.-Huber, C. and Wächterhäuser, G., (1998). "Peptides by activation of amino acids with CO on (Ni,Fe)S surfaces: implications for the origin of life". Science 281: 670–672.-Martin, W. and Russell M.J. (2002). "On the origins of cells: a hypothesis for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to chemoautotrophic prokaryotes, and from prokaryotes to nucleated cells". Philosophical Transactions of the -Royal Society: Biological sciences 358: 59–85.Russell MJ, Hall AJ, Cairns-Smith AG, Braterman PS (1988). "Submarine hot springs and the origin of life". Nature 336: 117.-Schopf, J. W.; et al. (2002). "Laser-Raman imagery of Earth's earliest fossils". Nature 416: 73–76. doi:10.1038/416073a. PMID 11882894.-Maynard Smith, John; Szathmary, Eors (2000-03-16). The Origins of Life: From the Birth of Life to the Origin of Language. Oxford Paperbacks. ISBN 0-19-286209-X.-Hazen, Robert M. (Dec 2005). [http://newton.nap.edu/books/0309094321/html Genesis: The Scientific Quest for Life's Origins]. Joseph Henry Press. ISBN 0-309-09432-1.-Morowitz, Harold J. (1992) "Beginnings of Cellular Life: Metabolism Recapitulates Biogenesis". Yale University Press. ISBN 0-300-05483-1-http://publishing.royalsociety.org/cell-evolution Dedicated issue of Philosophical Transactions B on Major Steps in Cell Evolution freely available.]-http://publishing.royalsociety.org/emergence-of-life Dedicated issue of Philosophical Transactions B on the Emergence of Life on the Early Earth freely available.]-Luisi, Pier L. (2006). [http://www.cambridge.org/catalogue/catalogue.asp?isbn=9780521821179 Emergence of Life: From Chemical Origins to Synthetic Biology]. Cambridge University Press. ISBN 0-521-82117-7.

http://www.ulkemiz.com/abiyogenez-hipotezi-nedir

Tech Neck <b class=red>Nedir</b>, Kimlerde Görülür?

Tech Neck Nedir, Kimlerde Görülür?

Günümüz teknolojisinin inanılmaz ölçüde gelişmesi, insanların akıllı telefon ve tablet kullanım oranın genişlemesi nedeniyle insanların çok büyük bir çoğunluğu gün içerisinde en az iki saat boyunca bu cihazlara bağımlı yaşaması sonucunu doğurdu. Bu süre zarfında başın daima öne doğru eğik durması nedeniyle sırt ağrısı boyun rahatsızlıkları gibi sağlık problemlerine neden oldu. Tech neck nedir diye sorulan hastalık işte bu nedenlerle 10 yıldan uzun süredir teknolojik aletlerin kullanımından kaynaklanan bir yeniçağ hastalığıdır.Bir gün içinde ortalama iki saatini boynunu eğerek geçiren insanlar 15 Derecelik bir eğimde boyna 13 kilo, çenesine dokunacak kadar eğilen insanlarda ise 27 kilo fazladan yük bindirmekteler. Bu da boyun ve sırt ağrılarına, Ciltteki elastik yapının bozulmasına, çene altlarında sarkmalara ve kalıcı olan kırışmalara neden olmaktadır.Tech Neck En Çok Kimlerde Görülür?18 ile 40 yaş arasındaki insanların bu teknolojik ürünlere daha çok düşkün olmasından dolayı bu yaşlarda daha çok yaşanan bir hastalık olan Tech Neck, genç nesli daha fazla tehdit eden bir hastalıktır.Kırışıklar Vücudun Hangi Kısımlarında Daha Çok Görülür?Tech Neck hastalığının neden olduğu vücut kırışıklıkları çoğunlukla alt çene bölgesinde görülür. Bunun yanında yüzdeki oval yapı kaybolmakta ve boyun ile çenenin birleşik görünmesi olarak belirtiler gösterebilir.Tech Neck Nedeniyle Oluşan Kırışıklıklardan Korunma YollarıEn akla yatkın yol bu teknolojik ürünlerin kullanımını en aza indirgemek olarak görünüyor. Büroda çalışanlar bilgisayar ekranının göz ile aynı seviyede olmasına dikkat etmelidir. Sürekli olarak boynu rahatlatacak egzersizler de bu kırışıklıklardan korunma yolları arasında sayılabilir. Bilgisayar kullanırken arada sırada ekrandan uzak durmak ve tablet kullanırken tablet destekleri kullanmayı tercih etmek de faydalı olacaktır.Tech Neck Nasıl Tedavi Edilir?Bu terim orijinal bir hastalığı andırıyor gibi dursa da Tech Neck tedavisi uygulamasında normal cilt tedavilerinden faydalanılmaktadır. Ciltte uygulanabilecek metotlar arasında dolgu, botoks ve mezoterapi gibi uygulamalar kullanılabilir. Sarkmaların ve kırışıklıkların tedavisinde en çok tercih edilen yöntemlerden ikisi ise HIFU ve Radyofrekans metotlarıdır.Yazar: Ensar Türkoğ http://www.bilgiustam.com/tech-neck-nedir-kimlerde-gorulur/

http://www.ulkemiz.com/tech-neck-nedir-kimlerde-gorulur

Fotoğrafçılıkta Kompozisyon <b class=red>Nedir</b> ?

Fotoğrafçılıkta Kompozisyon Nedir ?

Kompozisyonun ne olduğuna bakacak olursak, bir sanat eserini oluşturan parçaların belirli bir düzen çerçevesinde bir araya getirilmesidir.

http://www.ulkemiz.com/fotografcilikta-kompozisyon-nedir-

Gebelik, Doğum ve Lohusalık Kongresi, 2-4 Aralık 2016, Ankara

Gebelik, Doğum ve Lohusalık Kongresi, 2-4 Aralık 2016, Ankara

Tarih: 02 Ara 2016 - 04 Ara 2016 Lokasyon: The Green Park Hotel Şehir: Ankara Web Sitesi: www.korukdg2016.org Uzmanlık alanımız ve hekimlik uygulamalarımızda önemli bir yer tutan doğum, şimdiye kadar bizler tarafından gebelik kadar ilgi görmemiştir. Yaklaşık 30 yıllık meslek hayatım süresince ülkemizde doğum, yer ve yöntem olarak değişikliğe uğramıştır. Ev ve ebe destekli doğumdan, hastane ve doktor eliyle doğuma doğru hızlıca bir geçiş olmuştur. Elbette ki anne ve bebek sağlığı açısından bu değişim ciddi katkı sağlamıştır. Öte yandan sezaryen endikasyonları ve oranları tüm dünyada artmakla birlikte, ülkemizde tartışılacak kadar artmıştır.Doğumda artan bu sezaryen tercihinin ekonomik yönünü bir hekim olarak hiç dile getirmeyeceğim ama sağlık açısından yarattığı toplam sonuçlar nedir, bilmiyoruz. Anneler, bebekler, gelecek nesiller ve neslin devamı bu süreçten nasıl etkilenecektir? Bütün bunların cevabını kesin olarak vermek mümkün olmadığı gibi ölçmekte kolay değildir. Bir hekim olarak bilimsel verilerin toplamına sadece anne bazında bakıldığında, vajinal yolla bir doğumun gerçekleşmesi kadın ve bebek için kazançlıdır. Bedensel bütünlüğü korunan, hızlıca toparlanan anne, hazır olduğunda dünyaya gelen ve annesini emen bir bebekten daha iyi bir ikili düşünülemez. Zaten doğum hekimliğinin veya doğuma yardım eden tüm sağlık ekibinin amacı da bu olmalıdır.Bu kongre boyunca şimdiye kadar hiçbir toplantıda dile getirmediğimiz veya çok az üzerinde durduğumuz konuları ele almayı planlıyoruz. Gebelik sadece anne adayının ve bebeğin sağlığının kontrol edildiği değil aynı zamanda kadının doğuma hazırlandığı bir dönemdir. Bu yüzden gebelikle başlayan süreçte annenin doğuma hazırlanması, doğum eylemi boyunca aldığı destekler ve tıbbi yaklaşımlar, bunların anne sağlığına, emzirmeye ve bebek sağlığına katkıları kongre boyunca ele alınacaktır.Ağırlıklı olarak doğum yönetimin konuşulacağı bu kongrenin bir diğer farkı, doğumu bir takım işi olarak düşündüğümüzde bu ekibin ayrılmaz parçaları olan hekimler, yenidoğancılar, ebeler ve hemşirelerin birlikte olacağı multidisipliner bir kongre olarak planlanmış olmasıdır. Bu takımı bir araya getirerek ülkemizde doğumu anneler, hekimler ve diğer sağlık çalışanları için nasıl güvenli ve konforlu hale getirebileceğimizi tartışmaya çalışacağız. Bu anlamda ilk kez yapılacak bir kongre olması da ayrıca heyecan vericidir.Doğum hekimi olarak çok önemli bir işi üstleniyoruz ve gelecek bireylerin dünyaya getirilme sorumluluğunu alıyoruz. Yaptığımız iş bizleri sorumluluk sahibi yaptığı gibi ayrıcalıklı da yapıyor.Bunun farkında olarak işimizi iyi duygular içinde yapmamız kendi eğitimimiz, ekibimizin eğitimi ve toplumun eğitiminden geçiyor. Bu kongrenin tüm bu amaçlara hizmet etmesi en büyük temennimizdir.Her köşesi ayrı güzel olan ülkemizde, kongremizi başkentimizde, Cumhuriyetin kuruluşundan beri en hızlı büyüyen kentimiz Ankara’da yapacağız. Aralık ayında hava soğuk olsa da, biz sizleri sıcak ve bilimsel açıdan tatmin edici bir ortamda ağırlamaya gayret edeceğiz.SaygılarımlaProf. Dr. Aydan ASYALI BİRİ Kongre Başkanı Yüksek İhtisas Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı BaşkanıÖzel Koru Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum BölümüRiskli Gebelikler Uzmanı (Perinatolog)Tıbbi Biyoloji ve Genetik Doktoru

http://www.ulkemiz.com/gebelik-dogum-ve-lohusalik-kongresi-2-4-aralik-2016-ankara

Persephone  Zeus ile Demeter'in kızı

Persephone Zeus ile Demeter'in kızı

Persephone, Yunan mitolojisinde Zeus ile Demeter'in kızıdır. Persephone'nin asıl ismi Kore'dir. Hades Persephone ismini, O'nu yeraltına kaçırdıktan sonra vermiştir. Kaçırılıp Persephone orada, Hades'in sunduğu nardan biraz yedikten sonra, "ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır" kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde kalmak zorunda kalmıştır. Hades'in eşi ve ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur fakat doğan hiçbir çocuğu Hades'ten değildir. Annesi Demeter'in ısrarları sonucunda, kış dönemi hariç kalan kısmını yeryüzünde geçirmeye hak kazanmıştır. Bu yüzden ölülerle ve yeraltıyla olduğu kadar hasatla da ilişkilendirilir. Aynı zamanda Zeus'un eşlerinden biridir.Persephone'nin Kaçırılışı: Roma mitolojisinde, Proserpina olarak da bilinir. Tüm dünyaya buğday ekmekle görevli tanrıça Demeter'in Zeus'tan olan kızıdır.Hades Persephone'yi sevdiğini söyler. Zeus onav kızını kaçırmasını söyler. Bir gün Persephone arkadaşlarıyla çiçek toplamaya gider. Çiçekleri toplarken arkadaşlarından biraz uzaklaşır. Tam o sırada oldukça güzel, göz kamaştırıcı bir nergis çiçeğiyle karşılaşır. Bu çiçek oraya Zeus tarafından yerleştirilmiştir ve ışıl ışıl parlıyordur. Çiçeğin güzelliğinden, ışıltısından gözleri kamaşan Persephone çiçeği koparmaya gider. Çiçeğe doğru elini uzattığında yer yarılır ve Hades siyah atlı arabasıyla yarıktan çıkarak Persephone’u kaçırır. Demeter ise kızını çok sevmektedir. Günlerden bir gün kızının çığlığını duyar. Onu arar ama bulamaz. Bu yaşadığı acıyla Demeter dokuz gün boyunca dünyayı dolaşır ve kızını arar.Demeter büyü ve sis titanı Hekateye sorar ve Heliosa gitmesi gerektiğini söyler. Onuncu gün Güneş titanı Helios'a rastlar. Helios, ona Zeus'un gizli rızasıyla Hades'in Persephone'u kaçırıp ölüler ülkesinde ebedi karısı yaptığını açıklar. Demeter bu olaya isyan eder ve Olimpos'u terk ederek insanlar arasında yaşamaya başlar. Yaşlı bir kadın kılığında Eleusis'e varır. Bir kuyunun yanında zeytin ağaçlarının altında oturur. Kuyudan su almaya giden kral Keleos'un kızları yaşlı kadını alıp eve götürürler. Böylece Demeter kızların küçük kardeşi Demophon'un dadısı olur. Demeter, küçük çocuğa ölümsüzlük kazandırmak için geceleri çocuğun bedenini ambrosia ile sıvayıp yanmakta olan ateşe tutmaktadır. Bir gece çocuğun annesi olaya tanık olur ve dehşete düşer. Demeter şaşkınlıkla çocuğu elinden ateşe düşürür. Bu olay üzerine Demeter, kral Keleos ve eşinden özür dilemek için, Persephone'un kardeşi olan oğlu Tripolemos'a kanatlı ejderhaların çektiği bir araba verir ve ona buğday serpe serpe tüm dünyayı dolaşmasını emreder. Günler geçer ve Eleusis'te kaldığı süre içinde Demeter toprağı verimli kılmayı reddeder, böylece açlık hüküm sürmeye başlar. İnsanların çektiği acılara üzülen tanrılar Demeter'e yakarırlar, o da kızını görmek şartını öne sürer. Zeus'un yardımıyla kızını yeraltı dünyasından çıkarmak ister. Yeraltı dünyasında bir şeyler yiyenler yeraltı dünyasından ayrılamazlar. Yediği dört tane nar tanesi yüzünden Persophone yılın üç ayını yeraltı dünyasında, dokuz ayını ise dünyada geçirmeye mahkûm edilmiştir. Kızını görmenin coşkusuyla Demeter, toprağı çiçekler ve yapraklarla kaplar. Böylece ilkbahar olur. Kızının yeraltı dünyasında geçirdiği üç ayda ise kış olur. Yunan mitolojisinde baharın başlangıcı olarak Demeter anılır. Ancak Persephone, kibirli olmayışı nedeniyle Hades'e, yavaş yavaş aşık olmaya başlamıştır.Diğer;    Baharla ilişkili bir başka efsanede Adonis üzerinedir. Afroditin sevgilisi Adonis ölür ve yeraltına gider. Orada Adonise aşık olan Persophone, onu Afrodit'e vermek istemez. Zeus da Adonis'i, yılın bir bölümünde Afrodit'in, bir bölümünde Persephone'nin yanında kalacak şekilde uzlaşma sağlar. Adonis, Persephone'nin yanındayken kış başlar.    Ozan Orfeus, çok sevdiği ölen eşini kurtarmak için ölüler ülkesine gider. Ozanın, hüzünlü şarkısından etkilenen Persephone, Orfeus'a eşini götürmesi için izin verir. Ama bir şartı vardır tanrıçanın, çıkışa kadar Orfeus önden gidecek, karısı arkasından gelecek ve ozan ikisi de dışarı çıkana kadar, arkasına dönüp bakmayacaktır. Kendisi çıkar çıkmaz hevesle arkasını dönen Orfeus, kuralı bozar ve eşini yeniden kaybeder.    Görevleri sırasında Herkül ile de karşılaşan tanrıça ona yardım eder.    Hades, Menthe adlı güzeller güzeli bir peri kızı ile gizli bir aşk yaşar. Bir gün Yer altı kraliçesi Persephone bu yasak aşkın farkına varır ve genç periyi acımasızca ayakları altında ezer. Yeraltının tanrısı Hades, bu duruma üzülür sevgilisini hoş kokulu bir naneye çevirir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Persephone

http://www.ulkemiz.com/persephone-zeus-ile-demeterin-kizi

Analog <b class=red>Nedir</b> ?

Analog Nedir ?

Analog, kökenlerinin benzer olmasına gerek olmaksızın aynı görevi gören organlar.Evrimsel gelişim aşamasında canlıların yaşadıkları ortama göre seçilimlerinin gerçekleştiği göz önüne alındığında, analog organların gelişimi icin benzer yaşam alanları ya da ihtiyaçlar gerekmektedir. Analog organlara verilebilecek örnekler midyedeki ve balıklardaki solungaçlardır. Bu iki organ da sudaki oksijeni vücuda almakta görevlidir ancak ikisinin de embriyonik gelişimleri ve kökleri birbirinden farklıdır.Analog organlar, evrim tartışmalarında uzun süre karşı görüşlere yol açmıştır. Lamarck tarafından savunulan teze göre analog organların oluşumu, canlıların ihtiyaçları olduğu için gerçekleşmiştir. Ancak ihtiyaçların moleküler evrimi tetiklemesi tezi Darwin´in Doğal Seçilim teziyle çürütülmüştür. Darwin´e göre analog organlarin oluşumu isteğe bağlı değil ancak dogal cesitliligin icinden, ortama en uygun olanlarin secilmesi yoluyla gerceklesir. Midye ve balık örneklerindeki gibi, suda yaşayan canlıların çevresel etkileşimleri, bu canlılarda solungaç oluşumunu evrimsel olarak seçmistir.

http://www.ulkemiz.com/analog-nedir-

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas)

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas)

Divriği ve civar bölgelerde en erken yerleşim Hititler Dönemi’ne denk gelmektedir. Yöre, Mengücekoğullarının yönetiminde iken Turan Melek Şah tarafından camii ile birlikte 1228-1229 senesinde yaptırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/divrigi-ulu-camii-ve-darussifasi-sivas

Otomatik Netleme (Autofocus-AF) <b class=red>Nedir</b> ?

Otomatik Netleme (Autofocus-AF) Nedir ?

Teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikle artık yaşamımızın her alanında teknolojinin nimetlerini görmemiz mümkün. Otomatik netleme teknolojisi de bunlardan birisi. Peki nedir bu otomatik netleme diye bakacak olursak;

http://www.ulkemiz.com/otomatik-netleme-autofocus-af-nedir-

Balığın Faydaları, Ülkemizdeki Çeşitliliği ve Doğru Pişirme Yöntemleri

Balığın Faydaları, Ülkemizdeki Çeşitliliği ve Doğru Pişirme Yöntemleri

Balık protein açısından son derece zengin bir besin kaynağıdır. 100 gram yağlı balık protein açısından kırmızı etten çok aha fazla protein içerir. Bunun dışında içerdiği mineral ve vitamin açısından da kırmızı etten çok daha zengindir.

http://www.ulkemiz.com/baligin-faydalari-ulkemizdeki-cesitliligi-ve-dogru-pisirme-yontemleri

Sardunya Nasıl Bir Çiçektir ?

Sardunya Nasıl Bir Çiçektir ?

Sardunya, çoğu kaynakta ve ifadede, süs bitkisi ya da süs çiçeği olarak tanımlanmaktadır. Zaten evlerde, balkonlarda ya da büyük alış veriş merkezlerinin bahçelerinde görmeye alışık olunan bir süs bitkisi özelliğinde olması, bu açıklamayı da haklı kılmaktadır. Ancak botanik bilimi adına incelendiğinde ise, sardunyadan “Scented Leaved” adı ile bahsedilmektedir. Yine bu bilim çerçevesinde yapılan araştırmalara göre, sardunyanın turnagagasıgiller familyasına ait olan bir bitki türü olduğu açık bir şekilde ortaya konabilmektedir.Sardunya’nın Memleketi ve Sevdiği Coğrafi YerlerGüney Afrika, sardunya bitkisinin ana vatanı, asıl ev sahibidir. Genel anlamda ise, Akdeniz’e kıyısı olan çoğu ülkede, sıklıkla sardunya bitkisini görebilmek mümkündür. Zaten sırf bu gözlemden ve bilgiden yola çıkarak, sardunyanın Akdeniz ile özdeşleştiği, bitki tütü olarak bu coğrafyadan kopamayacağı, akıllarda yer etmiştir. Yapısı ve ÖzellikleriYapı itibari ile, sardunya oldukça dayanıklı bir bitki türüdür. Bu dayanıklılık o kadar iyi bir durumdadır ki, sardunya kışın bile canlılığını çok düzgün bir şekilde koruyabilmektedir. Fakat yine de, sardunyanın yaşadığı kış şartlarında, sıcaklık 11 ya da 12 derecenin altına inmemelidir.Üreme açısından incelendiğinde ise, sardunya bitkisinin üremesinin oldukça kolay ve çok az uğraştıran cinsten olduğunu söylemek mümkündür. Hatta bu durum, kırık bir dal sardunyadan yeni bir sardunya bitkisinin oluşması ile de açıklanabilmektedir.Sardunya, çiçek açan, bu nedenle de süs bitkisi olarak kullanılan, sahip olduğu renkli çiçekler ile göz kamaştıran bir bitkidir. Pembe, kırmızı, beyaz, sarı ve daha birçok renk çeşidi, sardunyanın çiçek renklerindendir.Sardunya Yetiştirilebilmesi İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler* Sardunya bitkisi, güneşi oldukça seven bir bitkidir. Çok ve güzel çiçekli bir sardunya bitkisine sahip olunmak isteniyorsa, sardunya bol bol güneş görmelidir. Zaten sardunya bitkisi, bu konuda da size yardımcı olacaktır. Eğer doğrudan güneş alamazsa bile, dolaylı olarak aldığı güneş ışınlarından da beslenerek sahibini yormayacaktır.* Sardunya bitkisi, büyüyebilmek için neme çok da fazla ihtiyaç duymayan bir bitki türüdür. Fakat yine de, özellikle yaz koşullarında, haftada en az iki kere sulanarak nem ihtiyacı giderilmelidir.* Sardunya bitkisi, hava akımı olan ortamlarda etkilenebildiği için, bu tarz ortamlarda tutulmamalı ve muhafaza edilmemelidir.* Sardunya bitkisinin saksısı, sık aralıklarla değiştirilmemelidir. Aynı zamanda, çok büyük saksılarda da sardunya yetiştirilmemelidir.* Şubat ve Mart aylarında, sardunyaların budanması gerekmektedir.Sardunya bitkisi, dört ana grup altında toplanarak çeşitlere ayrılmaktadır. Bu çeşitler ise şu şekildedir;- Zonal (genel) sardunya: En sık rastlanan sardunya bitkisi türüdür. Yaprakları oldukça tüylü, yuvarlak, ve düz renklidir. Ancak kimi zaman ebruli olanları da görülebilmektedir. Bu çeşit sardunyanın çiçekleri demet şeklindedir. Sarı ve mavi renkler hariç tutularak, neredeyse her renkten olanlarını görebilmek mümkündür.- Trailing (sakız sardunyası): Bu sardunya çeşidinin dalları sarkık durumdadır. Yaprakları etlidir ve parlak bir görünüme sahiptir. Çiçekleri ise katmerli olabilmekte; aynı zamanda yalın kat çiçekli olan sardunyalar da görülebilmektedir. Sakız sardunyası, diğer sardunya çeşitlerine nazaran, soğuğa karşı en hassas olanıdır.- Regal (ceylan): Oldukça gösterişli olan bu sardunya türü, aynı zamanda açelyayı da andırmaktadır. Yaprakları tüylüdür ve sivri uçlara sahiptir. Çiçeklerinin ortası ise siyah renklidir. Ancak kenarlara doğru gidildikçe canlı ve parlak renkler ortaya çıkmaktadır.- Scented leaved (Itır): Bu sardunya türü, diğer türler ile kıyaslandığında, koku olarak hepsinden güzel; ancak yaprak olarak hepsinden gösterişsizdir.Kaynakça:http://www.merakname.com/sardunya-nedir/ http://www.bilgiustam.comYazar: Baran Akçok

http://www.ulkemiz.com/sardunya-nasil-bir-cicektir-

Elektronik Sistemlerin Yapı Taşı; Mikrodenetleyici

Elektronik Sistemlerin Yapı Taşı; Mikrodenetleyici

Günümüz teknolojisinin birçok alanda yararlandığı elektronik bir elemanıdır. Mikroişlemcilerin MİB, giriş çıkış, hafıza, kristal osilatör, zamanlayıcı ve programlanabilir hafıza gibi bileşenlerinin tek bir devrede üretilmiş halidir.Mikrodenetleyici Nedir, Ne İşe Yarar ?Mikrodenetleyici, kısıtlı miktarlarda olsa da hafıza birimlerine ve giriş-çıkış uçları sayesinde, tek başlarına çalışabilirler. Tüm donanımı oluşturan farklı elektronik parçalar ile iletişim kurabilir, uygulama ve hafızası gereği çeşitli fonksiyonları gerçekleştirebilirler. Analog ile dijital çeviricileri ile sensörlerden her türlü bilginin toplanması ve işlenmesinde başarılı şekilde kullanılabilirler. Boyutlarının çok küçük olmaları ve düşük maliyetleri sayesinde, gömülü uygulamalar için tercih edilmektedirler. Normal işlemcilere göre dört büyük avantajı sayesinde günümüzde oldukça fazla tercih edilmektedirler. Bu avantajlar, küçük boyutları, düşük enerji tüketimi, ekonomiklikleri ve yüksek performanslarıdır.Mikrodenetleyicilerin Kullanım AlanlarıBüyük avantajları sayesinde, en basit elektronik aksamlı saatler, çamaşır makineleri, çeşitli robotlar, fotoğraf makineleri gibi oldukça fazla kullanım alana sahiptirler. LCD ekranlar, elektronik biletler, medikal hizmet makineleri, cep telefonları gibi saymakla bitmeyecek kadar çok elektronik alanda kullanılmaktadırlar.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/elektronik-sistemlerin-yapi-tasi-mikrodenetleyici

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0