Arama Sonuçları..

Toplam 82 kayıt bulundu.
Athena Bilgelik  ve Savaş Tanrısı

Athena Bilgelik ve Savaş Tanrısı

Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, gök gözlü baykuş da bilgeliği temsil eder. Athena, Atina kentinin baş tanrıçası ve koruyucusudur, kent ismini de ondan almıştır. Athena ve sembolize ettiği karakterler birçok kültürde benzer formlarda bulunur. Athena ayrıca Troya savaşında Akhaların yardımına koşup tahta atın yapılmasına yardım etmiştir. Athena özel bir kalkan taşır. Bu kalkan Aegis olarak isimlendirilmiştir. Kalkanın üzerinde, değişik süslemelerle birlikte Medusa'nın başının resmi bulunur. Bu kalkanın önünde en güçlü ordular bile bozguna uğrar. Zeus'un en sevdiği kızı olduğu için Zeus'un yıldırımlarını da bir tek o kullanabilir. Gigantlar arasındaki karşıtı Enceladus'dur. Temel özellikleri kentle ilgili olan Athena birçok bakımdan Kır Tanrıçası Artemis'in karşıtıdır. Athena'nın Yuna uygarlığı öncesinden gelen bir tanrıça olduğu ve daha sonra Yunanlarca benimsendiği sanılır. Ama Yunan ekonomisi, Minos uygarlığından farklı olarak önemli ölçüde askerî temele dayandığı için, Athena başlangıçtaki evcil işlevlerini korumakla birlikte giderek bir Savaş Tanrıçası'na dönüşmüştür. Savaşın, kaba güç yönünü simgeleyen Ares yerine strateji ve zeka yönünü temsil eden Athena, bu açıdan Ares'ten ayrılır. Ayrıca bir el sanatlarını da temsil eden bir tanrıça olarak trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun icatlarındandır. Tanrıça Athena; Herkül, Perseus, Odysseus gibi birçok kahramana da yardım etmiştir. Savaş strateji ve bilgelik tanrıçası olması nedeniyle babası Zeus'un savaş zırhlarını emanet ettiği tek tanrıçadır.Ayrıca destanlarda da Zeus'un sevdiği çocuğu olarak geçer. Tanrıça Metis hamile kalınca, Zeus doğacak çocuk erkek kendisini devirir diye, tanrıçayı hamile iken yutar. Zeus'un kafasında bir yumru şeklinde büyüyen Athena oradan kalkanlı ve zırhlı bir şekilde çıkar. Zeka tanrıçası olan Athena, bu özelliğini annesi bilgelik, hikmet tanrıçası Metis'den almıştır. Doğum sahnesi ise şöyle anlatılır: Athena Zeus'un başından doğarken Baş tanrı Zeus Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Zeki Zeus, Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı. "Hephaistos" dedi. "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğinin biliyorum. ''. Hephaistos baş tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. o anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölmezler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görüce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olimpos Dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı. "Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından Çakır gözlü yaman Athena'yı, O dünyayı birbirine katan tanrıçayı, O hiç yorulmadan orduları yöneten, O cenk ve savaş bağrışmalarından hoşlanan, Yüceler yücesi sayılan tanrıçayı." Tanrıça bakire kalıp hiç çocuğu olmasa da, çocuğu yerine koyduğu Erikhthonios ile ilgili hikâye şöyledir: Tanrı Hephaistos, bir gün Athena'ya karşı olan hislerine yenik düşer ve tanrıça Athena'yı kovalamaya başlar. Koşarken boşalan Hephaistos'un menileri tanrıçanın bacağına gelir. Tanrıça bunları silip toprağa atar ve bu ilişkiden yılan bacaklı Erikhthonios doğar. Athena'da onun yetiştirilmesine yardım eder. Mitoloji Atina Akropolis'i ve dev Athena heykeli Athena ve Poseidon Atina Şehrinin Kuruluşu Atina şehri yeni kurulmaktadır ve şehrin tanrısı kim olacağı söz konusu olur. Bütün Olimpos tanrıları bir araya gelirler. Çeşitli yarışmalar sonucunda iki tanrı kalır. Bu iki tanrı Poseidon ile Athenadır. Jüri tanrılar bu şehre en büyük hediyeyi verecek olanı şehrin tanrısı seçeceklerini belirtirler. İlk olarak kendinden emin Poseidon öne çıkar. Üç başlı mızrağını yere vurur ve yer yarılarak bir at ortaya çıkar(bazı kaynaklara göre ise kayaya vurur ve su pınarı fışkırır). Poseidon atı herkese göstererek "Bu evcil bir attır, insanı yorulmadan istediği her yere götürür, onun yüklerini taşır." der. Bütün tanrılar büyülenmiştir bu hayvan karşısında. Athena ise küçük bir gülücük atar ve ünlü mızrağını yere saplar. Mızrağın saplandığı yerden bir filiz çıkar ve büyür büyür çok güzel bir zeytin ağacı olur. "Bu da zeytin ağacıdır. Meyvesi olan zeytinin saymakla bitmeyen özellikleri vardır. Zeytini insanlar yiyebilirler, yemeklerine katabilirler. Yağını yapıp, yakarlar, geceleri aydınlatırlar. Yemeklere dökerler, çok güzel lezzetler elde ederler. Aynı zamanda bozulmaz, ve bozulmasını istemedikleri yiyecekleri saklarlar. Ve böyle faydaları daha da sayılabilir." der zeki tanrıça. Bütün tanrılar bakakalmıştır bu ağaca. Hepsi tebrik eder Athena'yı, artık şehir ona aittir. Şehrin ismine de Atina denecektir bundan sonra. İlk başta köylerden oluşan Atina zamanla önemli bir hal alır. Poseidon ise, belki de bir tanrıçaya yenilmekten, tüm siniriyle üç başlı mızrağını dağa fırlatır. Dağa saplanır mızrak, hala mızrağın izinin orda olduğu söylenir. Ayrıca Athena'nın o meşhur ağacının da Atina'daki akropoliste portikonun yanında duran zeytin ağacı olduğuna inanılır. Diğerleri     Üç Güzeller Efsanesi'nde Paris'e 'En Güzeline' yazılı altın elmayı kendisine vermesi karşılığında büyük bir bilgelik ve savaşta yenilmezliği vaad eder.     Arakne'yi Tanrıça Athena'dan daha üstün bir dokuma yeteneğine sahip olduğunu iddia ettiği için örümceğe çevirir.     Medusa'yı kendi tapınağında Poseidon ile beraber olduğu için baktığını taşa çeviren, yılan saçlı çirkin bir yaratığa çevirir. Daha sonra da Medusa'yı öldürmek üzere yola çıkan Perseus'a yardım eder.     Assos, Athena Tapınağı     Odysseus'u Truva savaşı'ndan sonra eve dönüş yolcuğunda korur ve çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder. Athena Parthenos: Bakire Athena Athena'nın hiç yoldaşı, sevdiği olmamıştır. İşte bu yüzden Athena Parthenos yani "Bakire Athena" olarak da anılır. Atina'daki ünlü Parthenon Tapınağı da ismini buradan alır. Bu Athena'nın sadece bakireliği ile ilgili bir gözlem değildir, fakat O'nun cinsel mütevaziliğin ve tanrısal gizemin daimi koruyucusu olduğu rolünün bir doğrulamasıdır. Üstlendiği bu rol Athena hakkında birçok hikâyenin de doğmasına yol açmıştır. Marinus'un anlattığına göre Hristiyanlar Parthenon'dan Athena'nın heykelini kaldırır. Ardından Proclus'a ki kendisi fanatik derecede Athena'ya düşkündür; rüyasında bir Atinalı kadının O'nunla yaşamak istediğini söylediğini bize anlatmıştır. Yalnızca bir kere bir tanrıyla birlikte olduğu ve bu birleşmeden yarı tanrı iki (ikiz) kızının olduğu söylenmektedir. Ancak ne kızlarının ne de daha sonradan evlendiği tanrının kim olduğu bilinmemektedir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Athena

http://www.ulkemiz.com/athena-bilgelik-ve-savas-tanrisi

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amacı Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanları Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981).  Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular),-Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir.-Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981).Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.

http://www.ulkemiz.com/herbaryum-nedir-herbaryum-teknikleri-nelerdir-

Sinop Üniversitesi

Sinop Üniversitesi

Adres: Korucuk Köyü Kıranlar Mevkii 57010 SİNOPTelefon: 0368 271 57 57Web: www.sinop.edu.tr/FAKÜLTE VE BÖLÜMLER Sinop Üniversitesi 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Sinop ilinde bulunmaktadır.Eğitim FakültesiFen Bilgisi ÖğretmenliğiFen Bilgisi Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Okul Öncesi ÖğretmenliğiSınıf ÖğretmenliğiSınıf Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Sosyal Bilgiler ÖğretmenliğiSosyal Bilgiler Öğretmenliği(İkinci Öğretim)Fen-Edebiyat FakültesiBiyolojiİstatistik(İkinci Öğretim)İstatistikMatematik(İkinci Öğretim)MatematikSağlık YüksekokuluHemşirelik (Yüksekokul)Su Ürünleri FakültesiSu Ürünleri MühendisliğiBoyabat İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesiİşletme

http://www.ulkemiz.com/sinop-universitesi

Akrepler ve Özellikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad.2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de[1] 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.Habitat ( Yaşama Alanı)Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması:Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar.Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar.Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır.Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr.Morfoloji ve FizyolojiKarakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.BaşlıgöğüsBaşlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.Pedipalp[değiştir | kaynağı değiştir]Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.KeliserKeliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.BacakBacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.GözlerGözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.KarınKarın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.PreabdomenPreabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. oluşmuştur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.PostabdomenKuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.CinsiyetEşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.TarakTarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer.SternumSternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır.Sindirim sistemiPedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir.Boşaltım sistemiBoşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır.Dolaşım sistemiAkrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner.Sinir sistemiSinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur.Solunum sistemiAkreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır.Salgı sistemiAkreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler.Duyu sistemiDuyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar.Üreme ve yaşam döngüsüÇiftleşmeİlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir.DoğumGebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir.Pro-juvenilNeonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar.JuvenilBirinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler.BesiniGeceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir.Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer.Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.

http://www.ulkemiz.com/akrepler-ve-ozellikleri

Turgut Özal

Turgut Özal

Banka memuru Mehmed Sıddık ve ilkokul öğretmeni Hafize Hanım’ın çocukları olarak 13 Ekim 1927’de Malatya’da dünyaya geldi. Babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştiren Özal, ilköğrenim hayatına Bilecik’in Söğüt ilçesinde başladı. Silifke’de başladığı ortaokulu, Mardin’de bitirdi. Mardin’de lise olmaması nedeniyle Konya Lisesi’nde eğitimine devam etti. Turgut ve Korkut Özal kardeşler, ekonomik sıkıntı nedeniyle Malatya'ya taşınırlar ve dayıları Süleyman Doğan’ın evine yerleşirler. Üniversite zamanı geldiğinde Turgut Özal girdiği üç fakültenin de imtihanlarını başarır. Fakat bunların arasından, burslu olarak kazandığı İTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü seçer. Başarılı bir üniversite öğrencisi olan Turgut Özal, 1950 yılında üniversiteden mezun olur. Üniversite yıllarında gençlik hareketlerinde de aktif rol alır. Talebe Cemiyeti’nde yardım kolu başkanlığı yapar. Kardeşi Korkut ile birlikte, "Anadolu’nun bağrından kopanlara İstanbul’u Tanıtma Kulübü"nü kurar. 1940’lı yılların insan hak ve hürriyetleri açısından sıkıntılı günlerinde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinin İslâmi usullere göre gömülmesi ve vatandaşın omuzlarında taşınması konusunda aktif rol oynar. Özal, üniversiteden mezun olduğu yıl Ankara Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde mühendis olarak çalışmaya başlar. Bu arada evlenir; fakat bu evlilik kısa sürer. 1952 yılında ilk evliliğini noktalayan Özal, EİEİ’deki çalışma arkadaşı, kurumda daktilocu olarak görev yapan Semra Hanım ile ikinci evliliğini yapar. Özal’ın bu evlilikten 3 çocuğu olur. Özal, evliliğinden hemen sonra mesleğinde ihtisas yapması amacıyla Amerika’ya gönderilir. Dönüşünde Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde Genel Direktör, Teknik Müşaviri olarak görev alır. 1958 yılında zamanın hükümetince kurulan Planlama Komisyonu’nun sekretarya görevini de yapan Özal, bu arada askerlik görevini de yapmak üzere 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu’nda yedek subay olur. Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel de, usta asker Turgut Özal’ın yanına yedek subay öğrencisi olarak gelir ve Özal ona hem komutanlık, hem de öğretmenlik yapar. 1960 yılındaki askeri darbe sırasında Özal askerdir. Askerlik görevinin hemen ardından Elektrik İşleri Etüd İdaresi’ndeki görevine tekrar dönen Özal, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluş çalışmalarına da katılır. 1965 seçimlerinden sonra Başbakan olan Süleyman Demirel’in yanında, önce danışmanı olarak görev alan Özal, daha sonra da 1967 yılında DPT Müsteşarlığı’na getirilir. DPT’de görev yaptığı dönemde, planlamada özel girişime ağırlık verilmesi gerektiğini ısrarla savunur. 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nden sonra DPT’deki görevinden ayrılır ve Amerika’ya gider. Burada 1973 yılına kadar kalan ve Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde sanayi ve maden konularında özel danışmanlık görevi yapan Özal, yurda dönüşünde özel sektörde bankacılık, demir-çelik, otomotiv sanayi, tekstil, gıda, dövme ve döküm alanlarında yönetici olarak çalışır. 1977 Genel Seçimlerinde MSP’den İzmir Milletvekili adayı olur ve seçimi az bir farkla kaybeder. Daha sonra MESS’de (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) Başkan olarak görev yapar. Kasım 1979 yılında Süleyman Demirel Başkanlığında kurulan azınlık hükümet ile tekrar devlet memurluğuna dönen Özal’a, Başbakanlık Müsteşarı ve DPT Müsteşar Vekilliği görevi verilir. Türk ekonomisinin liberalleşmesini hedefleyen 24 Ocak kararlarının hazırlanmasında aktif görev alır. 12 Ocak 1980 askeri darbesinden sonra kurulan Bülend Ulusu Hükümeti’nde ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir. Bu görevi 22 ay sürdürür ve 14 Temmuz 1982 yılında istifa eder. 20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni kurar. Özal, 12 Eylül sonrası yapılan ilk serbest genel seçimlerde 6 Kasım 1983’te 211 milletvekili çıkarır, toplam 400 kişiden oluşan Parlamentoda çoğunluğu sağlar ve Anavatan Partisi iktidar olur. Birinci Özal Hükümeti, Aralık 1983’te kurulur. Özal, bu dönemde idari ve mali alanda devrim sayılacak kararlara imzasını atar. 1984 yılı Martında yapılan yerel seçimlerde de ezici bir üstünlük sağlar. Partinin 13 Nisan 1985’te yapılan ilk büyük kongresinde tekrar genel başkanlığa seçilen Özal, 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkararak TBMM’de çoğunluğu sağlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin 47. Hükümeti olan İkinci Özal Hükümeti Aralık 1987 kurulur. 18 Haziran 1988’de yapılan Anavatan Partisi 2. Olağan Kongresi sırasında Özal’a suikast girişiminde bulunulur ve elinden yaralanır. Özal aynı gün tekrar oy birliğiyle genel başkanlığa seçilir. 31 Ekim 1989’da Kenan Evren’den boşalan Cumhurbaşkanlığı makamına seçilir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak 9 Kasım 1989’da göreve başlar. Türkiye’nin bölgesinde etkin rol oynamasını isteyen Özal, Balkanlara ve hemen peşinden Orta Asya’ya yaptığı uzun ve yorucu seyahatlerden sonra döndüğü o çok sevdiği vatanında, 17 Nisan 1993’te vefat eder. Ulu Önder Atatürk’ten sonra görevi başında vefat eden ikinci Cumhurbaşkanı olan Özal’ın cenazesine ülkenin dört bir yanından yüz binlerce kişi akın eder. Cumhurbaşkanı seçildiğinin ertesi günü sevinç gözyaşlarıyla kendisini Kocatepe Camii’nde karşılayan halk, bu kez onu ayrılık gözyaşlarıyla aynı yerden uğurlar. "Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum" şeklindeki vasiyetine uyularak Adnan Menderes’in de bulunduğu yere defnedildi.

http://www.ulkemiz.com/turgut-ozal-1

Süleyman Demirel

Süleyman Demirel

Süleyman Demirel ya da tam adı ile Sami Süleyman Gündoğdu Demirel (1 Kasım 1924, Isparta – 17 Haziran 2015, Ankara), Türk siyasetçi ve devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. cumhurbaşkanı. Bundan önce, 1965–1993 tarihleri ​​arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu. Ayrıca, 1964'ten 1980 yılına kadar Adalet Partisi, 1987–1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi genel başkanı olarak görev aldı.Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye'nin çok partili sisteme geçtiği 1946'dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihi'nde İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür rekorlarını kırdı. 17 Haziran 2015'te, tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Türkiye'de 17–19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi.Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de Hacı Yahya Demirel (1893-1972) ile Hacı Ümmühan Demirel'in (1902-1979) oğlu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyonkarahisar'da bitirdi. 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1948'de babası Hacı Yayha Demirel'in yeğeninin kızı Nazmiye (Şener) Demirel'le evlendi.1950'de Elektrik İşleri Etüd İdaresi'nde çalışmaya başladı. Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) gönderildi. Türkiye'ye dönüşünde, 1953 yılında Seyhan Barajı inşaatı başladığında proje mühendisi iken Başvekil Adnan Menderes'in dikkatini çekerek 1954 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü'nde Barajlar Dairesi Başkanlığı'na atandı. 1955 yılında da DSİ Genel Müdürlüğü'ne tayin edildi. Bu arada Eisenhower Vakfı'nın onu bursiyer olarak seçmesiyle yeniden ABD'ye gitti. Askerliğini yapmak üzere 1960 yılında genel müdürlük görevinden ayrıldı. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği alanında dersler verdi. Boğaziçi Köprüsü'nün ilk projesini (1954) hazırlayan, ABD'nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.'in Türkiye temsilciliğini üstlendi.1962'de siyasi yaşama atılarak Adalet Partisi'ne (AP) girdi. Aynı yıl yapılan I. Kongre'de genel idare kuruluna seçildi. AP'lilerin af kampanyası sonucunda eski cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın 22 Mart 1963'te şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından Ankara'da meydana gelen olaylar sırasında AP genel merkezinin saldırıya uğraması üzerine aktif siyasetten çekildi. Demirel'in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, "şapkasını alıp kaçtı" ya da "şapkasını bırakıp kaçtı" diye aleyhinde propagandaya dönüştürdüldü.Haziran 1964'te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın beklenmeyen ölümü üzerine baş gösteren parti içi bunalım sırasında yeniden siyasete döndü. 28 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi genel kongresinde Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil'in de yarıştığı seçimde 1679 oydan 1072'sini alarak genel başkan seçildi. İsmet İnönü hükümetinin düşürülmesinden sonra Şubat 1965'te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) katılımıyla kurulmasını sağladığı 29. Türkiye Cumhuriyeti koalisyon hükûmeti'nde TBMM dışından başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl babası Yahya Demirel memleketi Isparta'nın İslamköy beldesinde belediye başkanı seçildi.1965 genel seçimlerinde, Yeni Türkiye Partisi'nin silinmesiyle Demokrat Parti (DP) çizgisinin tek mirasçısı durumuna gelen Adalet Partisi aldığı %52,8 oy ile tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak ilk kez TBMM'ye seçildi. 27 Ekim 1965'te, 27 Mayıs sonrasının ilk koalisyonsuz hükümeti olan 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'ni kurdu ve Türkiye'nin 12. başbakanı oldu.Süleyman Demirel, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Ragıp Gümüşpala gibi Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyaset arenasından çekildiği bu dönemde "Cumhuriyet Kuşağı" olarak bilinen 1920'lerde dünyaya gelmiş siyasetçilerin ilk örneklerindendi.AP hükümetinin işbaşı yapmasından kısa süre sonra, Süleyman Demirel'in karşılaştığı ilk kriz, 27 Mayıs 1960'ta devlet başkanlığını, 1961 Anayasası'nın kabul edilmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını üstlenen Cemal Gürsel'in, sağlık durumunun görevini sürdürmesine engel olduğu yolundaki rapor üzerine cumhurbaşkanlığının sona ermesiydi. Ordu komuta kademesini altüst ederek yapılan ve üzerinden henüz altı yıl geçmiş olan 27 Mayıs Darbesinin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki etkilerinin sürdüğü bir ortamda TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bu nedenle çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay Demirel tarafından ordunun AP'ye karşı olan tavrının yumuşatılması için Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli olan ve kısa süre sonra kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart 1966'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin beşinci Cumhurbaşkanı seçildi.1965 ile 1971 arasındaki Süleyman Demirel'in başbakan olduğu dönemde Boğaziçi Köprüsü, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ve Keban Barajı gibi büyük yatırımlara imza atıldı. Bu dönemde Türkiye’de enflasyon %5, kalkınma hızı %7 idi. Bu kalkınma hızı Japonya’dan sonra petrol ülkeleri dışında, dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı.Bu gelişmelere karşın Adalet Partisi iktidarı toplumun aydın kesimleri ve özellikle öğrenci örgütlerince DP iktidarının 27 Mayıs sonrasındaki devamı olarak görüldü. 1961 Anayasası'nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması iktidarın giderek artan tepkileriyle karşılaşınca, 27 Mayıs 1960 öncesindeki gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başladı. Öte yandan 1968'de Avrupa ve ABD'de yaygınlaşan gençlik hareketleri sosyalist düşünceyle yeni yeni ilişki kuran Türkiye'deki üniversite gençliğini de etkilemişti. Türkiye'deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ndeki boykotla başladı. Bunu öteki üniversite ve fakültelerde hızla yaygınlaşan boykot ve işgaller izledi. Akademik amaçlarla başlatılan bu eylemler daha sonra giderek siyasi içerik kazandı ve AP iktidarı için tedirginlik kaynağı oldu. Bunun ardından sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları arasındaki çatışmalarda kan dökülmeye başladı. Huzursuzluğun, AP'yi DP'nin ardılı olarak gören Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de yankılanmasının ardından "askeri müdahale" söylentileri yaygınlık kazandı. Kuvvet komutanlarının hükümet başkanı Demirel'e ülkenin içinde bulunduğu duruma ilişkin mektup göndermeleri, sıradan gelişmeler haline geldi.1969'da, 27 Mayıs Darbesi'nden sonra, 1961 Anayasası'nın 68. maddesiyle Demokrat Partililere (DP) konan siyaset yasağının kaldırılması için, mayıs ve haziran aylarında İsmet İnönü ile Celal Bayar karşılıklı olarak tarihi sayılabilecek ziyaretler gerçekleştirdiler. Bu ziyaretlerden sonra anayasa değişikliği için Cumhuriyet Halk Partisi'nin de (CHP) desteğini alan AP'nin önerisi TBMM'de onaylandı. Ancak bu gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 27 Mayıs'ın restorasyonu olarak algılanmasına ve anayasa değişikliğine tepki göstermesine, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın da anayasa değişikliğine karşı tavır almasına neden oldu. Tüm bu tepkiler AP'nin tavrını, anayasa değişikliği meselesinin 12 Ekim 1969'da yapılacak seçimler öncesi lüzumsuz bir gerginliğe neden olmaması ve Cumhuriyet Senatosu’nda görüşülmesinin seçim sonrasına bırakılması yönünde değiştirdi. AP'nin af konusundaki tutum değişikliği ile parlamentonun itibarının zedelendiğini ileri süren, Celal Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu'nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, 31 Temmuz 1969 günü partilerinden ve milletvekilliklerinden istifa ettiler. Bu gelişme eski DP'lilerin AP’lilerle ihtilaflarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı.12 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de AP yüzde 47 oy alarak yine tek başına iktidar oldu ve Demirel ikinci hükümetini kurdu (3 Kasım 1969). Ancak, halktan gelen bu destek AP'nin bölünmesini önleyemedi; partisi dışından gelen eleştiriler karşısında hoşgörülü, liberal bir siyaset izleyen Demirel, Adalet Partisi içinde başlayan muhalefete karşı aynı hoşgörüyü göstermedi. Kendisine bağlı "Yeminliler" hizibindeki kişilerin kayırılması, ülkede günden güne artan toplumsal, iktisadi, siyasi karışıklıklara son verilmesi ve eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının iadesi sorunun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri partiden çıkarıldı. Bunun üzerine 72 AP'li senatör ve milletvekili aynı istekleri içeren bir muhtırayı Demirel'e verdiler (12 Ocak 1970). Demirel'in, "biz muhtırayla iş görmeyiz" diyerek belirtilen istekleri göz ardı etmesi karşısında, 11 Şubat 1970'te, Saadettin Bilgiç ve Faruk Sükan'ın başını çektiği 41 AP'li milletvekili bütçe görüşmeleri sırasında, CHP ve öteki muhalefet partileriyle beraber ret oyu vererek Demirel'i istifaya zorladı. 41 milletvekilinin karşı oy vermesi üzerine bütçe 214 kabul oyuna karşılık 224 red oyuyla güvenoyu alamadı ve Demirel ertesi gün başbakanlıktan istifa etti. Bu olaylardan sonra Celâl Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek eski Demokrat Parti'nin gerçek mirasçısı olma savındaki Demokratik Parti'yi kurdular. Aynı dönemde AP'nin İslamcı kanadının önemli bir bölümü partiden ayrılıp Necmettin Erbakan'ın kurduğu Millî Nizam Partisi'ne katıldı. Adalet Partisi'nde meydana gelen bu kopmalar, hükümetin zayıflığından yakınanlar için önemli bir dayanak oluşturdu.Demirel, Mart 1970'te yeni bir hükümet kurdu ve aynı yıl yapılan 5. Kongre'de yeniden genel başkan seçildi.Parti içi muhalefet gibi Demirel iktidarının cendere altına alındığı bir diğer sorun haşhaştı. 1970 yılında, Richard Nixon yönetimindeki ABD Hükümeti Demirel hükümetinden haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. 1960'lı yılların ikinci yarısında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmadan rahatsızlık duyan ABD yönetiminin bu talebinin, siyasi tabanı kırsal nüfusa dayanan Demirel tarafından reddedilmesiyle zaten yolunda gitmeyen ABD-Türkiye ilişkileri iyice gerildi. Haşhaş meselesi 12 Mart'ın temel sebeplerinden biri oldu. İktisadi durumun bozulması, Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran 1970 Olayları, Türk Lirası'nın değerinin yüzde 66 oranında düşürülmesi (10 Ağustos 1970), 68 öğrenci olayları ve grevler karşısında Demirel, 1961 Anayasası'nı suçlayarak bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini savundu. Bu konuyu da kullanan Millî Demokratik Devrimciler 1971 yılında 9 Mart darbe teşebbüsüne kalkışınca 12 Mart muhtırası ile hükümet istifaya zorlandı. Aynı gün Demirel istifa etti, Nihat Erim Hükümeti kuruldu. Anayasada Demirel'in istediği yönde değişiklikler 12 Mart döneminde gerçekleştirildi, o da parti başkanı olarak "partilerüstü" denilen hükümetleri bakan vererek destekledi. Bir yandan da parlamentodaki gücüne dayanarak askeri kesim karşısında üstünlük elde etmeye çalıştı. 1973 ilkbaharında CHP ile anlaşarak, Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesini önledi. Bu göreve, iki partinin de üzerinde anlaştığı Fahri Korutürk getirildi. 1973'ten 12 Eylül 1980'e14 Ekim 1973 genel seçimlerinde, siyasi rakibi olan Bülent Ecevit'in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Demirel'in AP'sinden daha çok oy aldı, böylece AP 11 yıl aradan sonra CHP'nin karşısında ikinci parti durumuna düştü.Adalet Partisi'nin bu başarısızlığının ardında 1972'de CHP liderliğine seçilen Ecevit'in halk nezdindeki popülaritesi kadar, Adalet Partisi içindeki bölünmeler de büyük rol oynamıştı. 1965 seçimlerinde oyların yarısını alan AP sağ siyasetin her rengini, küçük burjuvasından büyük burjuvasına kadar ülkedeki sermaye sahiplerinin tüm kesimlerinin çıkarlarını temsil eden bir koalisyondu. Ancak gelişen kapitalist ekonominin yol açtığı toplumsal sonuçlar 1960'ların sonlarında Türk sağında parçalanmalara neden olmuştu. 1960'lı yıllarda iyice belirgin hale gelen İstanbul merkezli büyük sermayenin gelişip, yabancı sermayenin uzantısı (montaj sanayi) hâline gelmesiyle, Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve toprak sahipleri piyasanın rekabet koşullarıyla baş edemez hale geldiler. Kuruluşundan sonra uzun süre faklı çıkarların temsilini bünyesinde taşıyan AP, 60’ların sonlarına doğru git gide salt büyük sermayenin çıkarlarının savunucusu oldu. Bunun sonucu olarak Necmettin Erbakan'ın MSP'si ile birlikte aynı toplumsal tabana (Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve zanaatkârlar) hitap eden, AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti 1973 seçimleri'nde toplam yüzde 24 oy oranına erişirken, Demirel liderliğindeki AP'nin oyları yüzde 17 oranında geriledi.Seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonu Kıbrıs Barış Harekatı'nı gerçekleştirmesine rağmen, Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlığa düşmüştü. Başbakan Ecevit erken seçime gidebilmek için 18 Eylül 1974'te istifa etmesine rağmen bu istifa erken seçimin yapılmasını sağlayamadığı gibi Eylül 1974'ten Mart 1975'e kadar 200 günü aşkın süren bir hükümet krizine neden oldu. Sonunda güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükümetinin ardından 31 Mart 1975'te AP Genel Başkanı Süleyman Demirel'in başkanlığında Adalet Partisi (AP), Milli Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi'nden (CGP) oluşan koalisyon hükümeti kuruldu. Sola karşı hemen bütün sağ partilerin birliğini oluşturan Demirel hükümeti, "I. Milliyetçi Cephe hükümeti" olarak anıldı. Dört yıl aradan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Demirel, koalisyonu yürütebilmek için MSP ve MHP'nin yandaşlarının devlet örgütü içinde kadrolaşmalarına göz yumdu. Bu hükümet döneminde ülkede yeniden yoğun terör olayları ve toplumsal hareketler başladı; ülke dış ödemeler açığı ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalıma girdi.1975 yılında kardeşi Hacı Ali Demirel'in oğlu Yahya Kemal Demirel'in adı hayali mobilya ihracatı yaptığı iddiasıyla gündeme geldi. Yurtdışına mobilya yerine sunta gönderdiği, devletten haksız vergi iadesi aldığı iddia edildi. Bu iddia gazeteci Uğur Mumcu tarafından haberleştirildi ve Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları Mobilya Dosyası adlı kitapta belgeriyle yayınlandı. Yahya Demirel kısa bir süre de cezaevinde yattı.AP 1977 seçimlerinde bir derece güçlenmesine karşın, aldığı 36,9 oy oranıyla, oylarını 8 puan artırarak yüzde 41,4 oy alan CHP'nin ardından ikinci parti olabildi. Seçim sonrasında kurulan Ecevit hükümeti güvenoyu alamayınca, Ağustos 1977'de MSP ve MHP'nin de katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe hükümetinin başbakanı oldu. Bu hükümet, Güneş Motel Olayı diye anılan operasyonla CHP'nin Adalet Partisi'nden seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesinin üstüne 31 Aralık 1977'de CHP'nin gensoru önergesiyle düşürüldü. 1978 başında Ecevit tek başına iktidar oldu. AP'den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna bakanlık verildi. İktidarı yitiren Demirel, CHP ağırlıklı hükümetle diyalog kurmayı reddedip, Ecevit'e karşı hırçın bir muhalefet yürüttü. 21 Şubat 1979 Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.ABD ambargosunun getirdiği sıkıntılar, enflasyon va bir kısmı Türk Gladio'su tarafından organize edilen anarşik olaylar (özellikle Kontrgerilla tarafından tertiplendiği iddia edilen Maraş Katliamı), Ecevit iktidarının halkın nezdinde güven kaybetmesine neden oldu. 14 Ekim 1979 ara seçimlerinde devrimci grupların da boykot etmesiyle oyları gerileyen CHP iktidardan çekildi. Büyük bir farkla seçimleri kazanan AP'nin lideri Demirel, önceki Milliyetçi Cephe hükümetlerinin yarattığı olumsuz hava nedeniyle hükümetini dışarıdan desteklenen bir azınlık hükümeti olarak kurdu. Kasım 1979'da MHP ve MSP'nin dışarıdan desteğiyle kurulan 6. Demirel Hükümetiyle tekrar başbakan olan Demirel 12 Eylül 1980 Darbesi'ne kadar görevini sürdürdü.Ülkenin büyük boyutlara varan iktisadi sorunları karşısında, kredi veren uluslararası kurumların önderdikleri önlemleri (24 Ocak Kararları) uygulamak durumunda kaldı. Bu sırada Başbakanlık Müsteşarlığı'na Turgut Özal'ı getirdi. 24 Ocak 1980 Türkiye'nin liberal ekonomiye geçişinde tam bir dönüm noktası oldu.12 Eylül Darbesi12 Eylül DarbesiGenelkurmay başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının 1979 yılının son günlerinde cumhurbaşkanına verdikleri "uyarı mektubu"ndan sonra askeri darbenin beklenir duruma gelmesine karşın, ana muhalefet partisi başkanı Ecevit ile tırmanan teröre (eski başbakan Nihat Erim, eski Tekel Bakanı MHP'li Gün Sazak ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler gibi önemli kişiliklerin suikastlarla öldürülmesi) karşı ortak bir çözüm üzerinde anlaşmaktan kaçındı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün süresini doldurarak görevinden ayrılmasından (Nisan 1980) sonra ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçim sorununun çözülmesini geciktirdi.12 Eylül 1980'deki askeri müdahaleyle başbakanlığı sona erdi ve Hamzakoy'da (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutuldu (13 Eylül-11 Ekim 1980). Partisi 16 Ekim 1981'de kapatılıncaya kadar başkanlıktan ayrılmadı. 7 Kasım 1982 halkoylamasında kabul edilen 1982 Anayasası'nın geçici 4. maddesi ile 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. Ancak partisinin eski yöneticileriyle bağlantılarını sürdürdü. Mayıs 1983'te siyasi partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra, Demirel "Tapulu arazime gecekondu yaptırmam" diyerek ne askeri yönetimin Bülend Ulusu'ya kurdurmaya çalıştığı partiye, ne Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi'ne, ne de Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi'ne (ANAP) destek verdi.[23] 20 Mayıs 1983'te AP'nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak, 31 Mayıs 1983'te AP'nin devamı olduğu gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle bazı CHP ve AP'lilerle birlikte bir süre Çanakkale, Zincirbozan'da dört ay zorunlu ikamete tabi tutuldu.Doğru Yol Partisi (DYP) kurulunca onu destekledi. 6 Eylül 1987'deki halk oylaması sonucunda siyaset yasağı kalkan Demirel, DYP'nin o tarihteki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk'un istifası ile 24 Eylül 1987'de DYP'nin genel başkanlığa seçildi. 29 Kasım 1987 seçimlerinde Isparta'dan milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. 1988 ve 1990 yıllarında yapılan büyük kongrelerde DYP genel başkanlığına yeniden seçildi. Bu dönemde, 24 Ocak Kararları'nı beraber hazırladığı Turgut Özal'a karşı sert bir muhalefet yürüttü.20 Ekim 1991 genel seçimlerinde DYP oyların yüzde 27'sini alarak çıkardığı 178 milletvekiliyle TBMM'de birinci parti durumuna gelince Demirel hükümeti kurmakla görevlendirildi. 20 Kasım 1991'de Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükümeti kurdu.Bu dönemde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'la Süleyman Demirel hükümeti arasındaki yetki çatışması uzun süre siyaset gündemini belirledi ve parlamenter sistemde cumhurbaşkanının konumuyla ilgili bir sistem tartışmasına yol açtı. DYP-SHP hükümetinin demokratikleşme yolunda attığı en önemli adımlar "Kürt realitesinin tanındığının" açıklanması, Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu'nun yeniden düzenlenmesi, 27 Mayıs 1960'tan sonra kapatılan DP ile 12 Eylül'den sonra kapatılan partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması oldu.Süleyman Demirel'in başbakanlığı döneminde DYP-SHP hükümeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememekle birlikte, ekonomik büyümeyi canlandırmakta ve ücretlilerin reel gelirlerini artırmakta bir ölçüde başarılı oldu. 1992 yılında herhangi bir sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılamak için "Yeşil Kart" uygulaması başlatıldı. 1987 yılında başlatılan, emeklilikte belirli bir süre prim ödeme ve belirli bir süre sigortalı olma şartının yanında üçüncü bir şart olarak da belirli bir yaşı tamamlama şartı uygulaması Demirel döneminde değiştirildi; 1992 yılında çıkarılan 3774 Sayılı Kanunla emeklilikte “yaş” şartı tamamen kaldırıldı, böylece kadınlar 38 ve erkekler 43 yaşında emeklilik hakkı elde etti.Büyük kentlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin denetim altına alınmasında da ilerleme sağlandı. Buna karşılık, laiklik yanlısı yazar Uğur Mumcu'nun Ocak 1993'te bombalı bir suikast sonucunda öldürülmesi, hükümetin radikal İslamcı terör karşısındaki duyarlılığının sınanmasına yol açtı.Koalisyonun iki ortağı da geçmişte Güneydoğu Anadolu'da olağanüstü halin ve koruculuk sisteminin kaldırılmasını, Çekiç Güç'ün görevine son verilmesini savundukları halde, DYP-SHP hükümeti bu uygulamaları sürdürdü.Cumhurbaşkanlığı17 Nisan 1993 tarihinde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sonucunda yaşamını yitirdi. Süleyman Demirel 4 Mayıs tarihinde, Turgut Özal'ın beklenmeyen ölümüyle boşalan Cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. 8 Mayıs günü TBMM'de yapılan seçimin ilk turunda Demirel 234 oyda kalarak yeterli çoğunluğu sağlayamadı. İkinci turda Demirel 225, öteki partilerin adayları Kamran İnan (ANAP) 95, Lütfi Doğan (RP) 49, İsmail Cem (CHP) 25 oy aldı. 16 Mayıs'taki üçüncü turda Doğru Yol Partisi dışında koalisyon ortağı Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) desteğiyle 244 oy olan Demirel Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.Mart 1995'te Azerbaycan'da Haydar Aliyev'e karşı gerçekleştirilen darbe girişimini önceden haber alıp Aliyev'i bilgilendirdi.18 Mayıs 1996 tarihinde İzmit'te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreni sırasında İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin ateşli silahla düzenlediği suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıda, silahını ateşlemek üzere çıkaran İbrahim Gümrükçüoğlu'nun üzerine atlayan koruma müdürü Şükrü Çukurlu kolundan, bir gazeteci ise ayağından yaralandı.28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde bazı çevrelerce Refahyol Hükümeti'ne karşı oluşan cephenin başaktörü olmakla itham edilirken[29], bazı çevrelerce de gerginliği yumuşatarak bir darbeyi engellediği öne sürüldü.Görev süresinin bitimine doğru cumhurbaşkanlığı süresinin beş yıl daha uzatılmasını öngören T.C. Anayasası'nın 101. maddesi ilgili değişiklik teklifi, 5 Nisan 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulu'nda reddedildi. TBMM'de 351 sandalyesi bulunan koalisyon ortakları Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi'nin liderlerinin mutabakat açıklamalarına karşın, bir kişinin beşer yıllığına iki kez cumhurbaşkanı olabilmesini öngören anayasa değişiklik teklifine verilen oyların 303'te kalmasıyla Demirel köşke veda etmek zorunda kaldı. 16 Mayıs 2000 tarihinde, görevini Ahmet Necdet Sezer'e devretmiştir.Eşi Nazmiye Demirel, Alzheimer hastalığı nedeniyle 27 Mayıs 2013'te yaşamını yitirdi.Demirel'in memurluktan cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme kadar geçen sürede kullandığı eşyaların sergilendiği Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi Isparta'da 26 Ekim 2014 tarihinde açıldı.13 Mayıs 2015 tarihinde böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle Güven Hastanesi'ne yatırılan Demirel, 17 Haziran 2015 günü, saat 02.05'te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle aynı hastanede hayatını kaybetti. 19 Haziran 2015'te TBMM'deki devlet töreni ile Kocatepe Camisi'ndeki dini törenden sonra Demirel'in Naaşı memleketi Isparta'ya götürüldü. Naaşı ertesi gün memleketi Isparta, İslamköy'deki anıt mezar olarak tahsis edilen yerde toprağa verildi.

http://www.ulkemiz.com/suleyman-demirel-1

Yaşanabilir Yeni Gezegenler

Yaşanabilir Yeni Gezegenler

Bilindiği gibi NASA uzay alanında bir çok araştırma yapmaktadır. NASA’ nın araştırmalarına göre güneş sistemlerinde yaşam ihtimali olan 54 yeni gezegen bulunmuştur.Kelpler Teleskobu ile Samanyolu Galaksisinin  yaklaşık bir yıl izlenmesi sonucu gezegen olma ihtimali olan 1235 tana yüksek gök cismide görülmüştür. Bunların 54 ünün yaşama elverişli olduğu görülmüştür.Yani iklim olarak ne sıcak ne de soğuktur.William Borucki bu konudaki baş araştırmacıdır. Bu araştırmaların ilerletileceğini söylemiştir. Bilindiği gibi bundan önce yaşam ihtimali olarak özellikle Mars gündeme gelmiştir. Yaşanabilir olma ihtimali olan gezegenlerin yüzeylerinin 0-100 santigrat derece arasında değişmektedir. Yüzeylerinde bulunma ihtimali olan suyun sıvı halde olduğu söylenmektedir.Kepler hale uzayda araştırmalara devam etmektedir. Fırlatılan Kepler Güneş, Dünya ve Mars yörüngelerinde dönmektedir.Ayrıca bu araştırmanın haricinde bir bilgisayaryazılımıyla yapılan hesapta Samanyolu Galaksisi yaşanabilir 37 bin civarında gezegene ev sahipliğ yapıyorBunlardan 361 tanesi yaşam ortamına tam manasıyla uygundur.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/yasanabilir-yeni-gezegenler

Deniz Kaplumbağalarının sayısı artıyor

Deniz Kaplumbağalarının sayısı artıyor

aretta caretta’ları koruma çabaları sonuç vermeye başladı. Dünyada iri başlı deniz kaplumbağalarının sayısı artıyor. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) Deniz Kaplumbağaları Uzmanlar Grubu, iri başlı deniz kaplumbağası (Caretta caretta) için küresel ölçekte yaptığı değerlendirme sonuçlarını açıkladı.1996 yılında IUCN Kırmızı Listesi’nde “Tehlikede (EN)” statüsünde yer alan Caretta caretta türü deniz kaplumbağasının yeni statüsü, nüfus açısından tehlikenin biraz daha azaldığını gösteren “Duyarlı (VU)” oldu. Akdeniz Havzası ölçeğinde ise Caretta caretta’ların yeni statüsü, yine nüfus artışına dayanarak “LC-Düşük Riskli” ilan edildi. İri başlı deniz kaplumbağası halen Kırmızı Liste’de yer alsa da, son değişiklik yıllardır yürütülen çalışmaların sonuç vermeye başladığını gösteriyor. Loggerhead turtle (Caretta caretta) swimming in open sea. Zákinthos, Lagana Bay, Greece. Project numbers: 9E0103, GR0017, GR0043İribaşlı Deniz Kaplumbağası (Caretta caretta) Yunanistan’ın Zarkintos Körfezi’nde yüzüyor (Foto: Michel Günther / WWF)İri başlı deniz kaplumbağasının 10 alt popülasyonunu kapsayan araştırmada uzmanlar, dünyanın farklı bölgelerinde türün geçmişten günümüze sayısal verilerini ve karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi. 1996 yılından bu yana, küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte yürütülen araştırma, izleme ve koruma çalışmalarının sonuçları bu yıl (2015) tekrar değerlendirildi ve statüler yenilendi. Kırmızı Liste’deki değerlendirmeler genel bir analizin sonuçlarını gösteriyor. Bir türün küresel ölçekte “Duyarlı (VU)” veya “Düşük Riskli (LC)” kategorisinde yer alması, bölgesel veya ulusal ölçekte farklı bir statüde (örneğin “Tehlikede-EN”) yer almasını engellemiyor.Deniz kaplumbağaları göç eden türler arasında yer alıyor. Yumurtadan çıkan her bin yavrudan ortalama biri erişkin olabiliyor. Bir bireyin ergin hale gelmesi ve yumurta bırakabilmesi için yaklaşık 20 yıla ihtiyaç var. Bu da koruma çalışmalarının sonuçlarını değerlendirebilmek için en az 20 yıllık sürekli bir çaba gerektiriyor. Deniz kaplumbağaları gibi uzun yaşayan ve göç eden türlerin koruma çalışmalarında devamlılık ciddi önem taşıyor.Doğa koruma çabalarının uzun soluklu çalışmalar olduğunu belirten WWF-Türkiye Doğa Koruma Yönetmeni Ayşe Oruç, “1996 yılından bu yana tüm dünyada sürdürülen araştırma ve koruma çalışmalarının ilk aşamasının olumlu sonuçlar vermeye başlaması oldukça sevindirici. Koruma çalışmalarımıza gönüllü destek vererek, deniz kaplumbağası evlat edinerek bu duyarlılığı arttıran herkese teşekkür ediyoruz. Bu güzel haber doğa koruma çabalarının neden uzun süreli olması gerektiğinin bir kanıtı oldu. Tam da bu nedenle, çabalarımızı ara vermeden sürdürmek zorundayız. Çünkü Caretta caretta ve yaşam alanlarına yönelik tehditlerin hepsi henüz ortadan kaldırılmadı” dedi. (Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.ulkemiz.com/deniz-kaplumbagalarinin-sayisi-artiyor

Bilgisayarın İcadı

Bilgisayarın İcadı

İnsanoğlunun ilk hesap makinesi abaküsdür ve abaküse benzeyen ilk araçlar bundan 3,000 sene önce kullanılmıştır. Otomatik hareketlerden yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal geliştirmiştir. Pascal bu makineyi tasarlarken, bir tarafa doğru döndürülen dişli çarkların hareketinden faydalanmıştır. Daha sonra Leibniz aynı prensiple çarpma işlemi de yapabilen bir makine daha geliştirmiştir.     Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı Charles Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adını verdiği cihaz, belli bir programlama içinde hesapları otomatik olarak yapabilmekteydi.    Gerçek anlamda bilgisayarlar, 1941 yılında Berlin'de Kondrad Zuse tarafından geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar, elektron lambalarından oluşuyordu ve aynı yıllarda Busines Machines Corporation adlı firmanın yaptığı otomatik bilgisayardan çok daha hızlı çalışıyordu.    1946'da, Amerikalı J. Presper Erchert ve Jn W. Mauchly, yüksek işlem hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayarı geliştirdiler. 17,500 civarında elektron tüpü, 1,500 röle, 70,000 direnç ve 10,000 kondansatörden oluşmuş 30 ton ağırlığındaki bu dev makine, on haneli 5,000 sayıyı bir saniye içinde toplayabiliyordu.     Sonraki yıllarda inanılmaz bir süratle geliştirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve saklama özellikleri nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolaşımı hızlandı. Bu gelişmeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca ulaşmaları ve onu tüketmeleri mümkün oldu.    Bilgi toplumunun oluşumunu hızlandıran bu gelişmelerin yanı sıra, basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makine ve araçların kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye başladı. Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu ve bıktırıcı işlerden kurtuldular. İlk bilgisayarın adı ENIAC;*Elektrikle çalışan ve elektronik veri işleme kapasitesine sahip ilk bilgisayar.*30 ana bölümden meydana geliyor.*Ağırlığı: 30 ton*Büyüklüğü: 167 m²*Maliyeti: 500.000 dolarİlk deneme 1945, tam manada icadı ise 1947 yılını buldu.II.Dünya savaşının bu dönemde sona ermesinden dolayı böyle bir araca ihtiyaç kalmadı ve basına tanıtıldı (1947).Daha sonraları ENIAC 8 yıl boyunca (1947-1955) hava tahmini gibi birçok bilimsel alanda kullanıldı.Kendisinden sonra geliştirilen bilgisayarların (EDVAC ve ORDVAC) daha tasarruflu olmasından dolayı 2 Ekim 1955‘te ENIAC’ın fişi çekildi.Şuan ise ENIAC‘ın parçaları Washington’da ki Amerikan Ulusal Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

http://www.ulkemiz.com/bilgisayarin-icadi

Otomobil Alırken Dikkat Edilecek Hususlar

Otomobil Alırken Dikkat Edilecek Hususlar

Araç kullanımının yaygınlaşması ve araba çeşitlerinin artması sebebiyle, otomobil ticareti de hız kazanmıştır. Sürekli olarak sanayide vakit geçiren, arabanın her parçasından anlayan kişiler haricinde, bilgi düzeyi ortalama ve yaşam standardı normal seviyede olan tüm potansiyel müşterilerin, yeni bir araba satın alırken, özellikle dikkat ettiği bazı noktalar bulunmaktadır. Öyle ki, bu etmenlerden herhangi biri, tüketiciyi olumlu şekilde etkileyemezse, araba alımından bile vazgeçilebilmektedir. Peki, kabaca derlemek gerekirse, nedir bu etmenler?*Yakıt Tüketim Oranı; Benzin ve türevlerinin oldukça pahalı olduğu ülkemizde, benzinli araçların 100 kilometre mesafede ortalama kaç litre benzin tükettiği, tüketicilerin bakacağı ilk durum olmaktadır. Bu şekilde, bir depo benzin ile kaç kilometre gideceğini de hesaplayan tüketici, toplamda bir aylık kullanımı sonunda arabasının ne kadar yakıt gideri olacağını da öngörmeye çalışacaktır. Benzine alternatif olarak, dizel arabalar düşünülebilmektedir. Çünkü dizel arabalar, yakıt olarak daha az masraf açmaktadır ancak; dizel arabaların fiyatları da bu özelliklerinden dolayı benzinli araçlara göre pahalıdır. Yakıt konusundaki son çare ise, LPG’’li araçlardır. Benzinli arabalara takılabilen sıralı sisteme sahip LPG tertibatı, arabayı gaz ile götürecektir ve masraf da doğal olarak azalacaktır. Türkiye’de LPG’li araç piyasası, oldukça hareketli ve caziptir.*Aracın Fiyatı; Her alışverişte olduğu gibi, araba alım ve satımında da, kafalarda beliren hedef fiyatın etkili bir karar etmeni olması kaçınılmazdır. “Devir ekonomi devri” sözünden yola çıkarak, araba alacak olan potansiyel müşteriler, kendilerine göre bir bütçe belirlemektedirler. Bu nedenle de, bütçeye göre ister 5.000 liraya x marka, ister 36.000 liraya y marka, ister 100.000 liraya z marka araçlar görücüye çıkabilmektedirler.*Araç Güvenliği; Arabada bulunan hava yastıkları, yerleri, sayıları, fren sistemleri, virajlarda arabayı dengede tutan yol güvenliği sistemleri, hız sabitleyici, çarpışma test sonuçları gibi bir takım donanımsal malzeme ve veriler, aracı alacak olan müşterinin baktığı ilk özelliklerden bir kaçıdır. Zira güvenlik duygusu, insanlar için çok önemli bir özelliktir. Bunlara ek olarak, araçta mobilizer tipinde güvenlik önlemlerinin olması da, bir başka güvenlik faktörüdür.*Aracın Geçmişi (Eğer 2. el ise); Sıfır araçlar için böyle bir sıkıntı olmasa da, ikinci el araba alınırken arabanın geçmişte yaptığı kazaları, değişen ya da boyanan parçaları, çizikleri gibi durumlar da önemli etmenler arasında yerini almaktadır.Marka Güvenilirliği; Ticarette güven ve markaların önemi, araba alım ve satımında da oldukça önemlidir. Hiç adını duymadığı, etrafında görmediği markaları doğal olarak tercih etmeyen potansiyel müşteriler, daha bilinen ve yıllardır yollarda görmeye alışık olduğu otomobil markalarını almak için piyasa araştırması yapmaktadırlar. Aynı zamanda da, kimi müşterilerde oluşan marka takıntısı, hayat boyunca aynı markanın arabalarını kullanacağını da yer yer işaret etmektedir.Yedek Parça ve Servis Yaygınlığı; Her araba alıcısı, başına bir kaza gelebileceğini, ya da arabasının bakıma ihtiyaç duyabileceğini düşünerek hareket etmek zorundadır. Bu duygu ve düşünce de, ister istemez yedek parçaların bulunup bulunamayacağı ya da bakım işlerinin güvenilir bayilerde yaptırılıp yaptırılamayacağı konusunu gündeme getirmektedir. Herhangi bir aksilik sonrası, arabasının parçalarını orijinal parçalarla değiştirmek isteyen kullanıcı, mecburen yaygın kullanılan veya güvenilir bayileri olan bir markaya yönelecektir.*Motor Hacmi, Teknik Özellikler ve İç Mekanizmalar; Araba alacak potansiyel müşteri, ister performans araçları için, ister ekonomik araçlar için olsun, motor durumuna bakmak zorundadır. Ufak motorlu ve düşük beygirli araçlarla hız yapamayacağını bilen bir alıcı, isteğine göre diğer seçeneklere yönelecektir. Bunun yanı sıra, motorun markası, kullanılan akünün markası, motor bölümünde kullanılan malzemeler ve her türlü materyal de, müşteriye araba konusunda fikir verecektir. Tüm bunlara ek olarak, aracın çekiş gücü, yol tutuşu, lastik markaları ve bagaj hacmi de diğer önemli özellikler arasındadır.Konfor; Aracın konforu, kullanım rahatlığı, koltuk kaplamaları, iç hacmi, dijital ya da manuel klima sistemi, seyahat keyfi, ön konsolun göze hitap etmesi ve vücudu yormaması gibi etmenler, hem arabada yolculuk edenler için, hem de şoför için çok önemli özelliklerdir. Bilhassa şehir içinde sürekli araba kullanan, ya da uzun mesafeye sıklıkla giden kullanıcılar, konfor ve rahatlık kısmına büyük önem vermektedirler.Görsellik; İnsanoğlunun bir türlü aşamadığı beğenilme ve takdir edilme dürtüsü, yeri geldiğinde araba seçimindeki en önemli özellik olmaktadır. Öyle ki, sokaklarda frenleri tutmayan ancak modifiyeleri yapılmış birçok araç görülebilmektedir. Güvenliği bile önemsemeyip, arabanın rengini ve stilini önemsemek, bu etmenin ne kadar önemli olduğu hakkında da fikir vermektedir. Ancak bu durum, araç güvenliği sağlandıktan sonra gayet kabul edilebilir bir durumdur. Belki de hayat boyu biriktirdiği parasını arabasına yatıracak olan potansiyel müşteri, gözüne hoş gelen renklerde, beğendiği stilde ve istediği efektlerde bir arabaya sahip olmak isteyecektir.Aracın Tipi; Aracın tek kapılı ve hacim olarak dar olması, genç ve yalnız kişiler için tercih edilebilir olsa da, kalabalık ailelerce sık sık kullanılacak olan araçların 5 kapı olarak tercih edildiği de ayrı bir gerçektir. Yük taşıyacak olanların bagaj kısmına verdiği önem, hatta kasalı araçların yoğun olarak bundan dolayı tercih edilmesi de araç tipinin öneminden ileri gelmektedir. Müşteriler, çok doğal ve normal olarak, kullanım amaçlarına göre araç seçeceklerdir. Bu bağlamda da, tüm diğer etmenlerin yanı sıra, araç tipi oldukça önemli hale gelmektedir.Yukarıda sayılan etmenler haricinde, yine bazı faktörler de araba alımı ve satımı sırasında devreye girecektir. Tüm bu özellikler, her ne kadar genel olarak görünse de, aslında öznel olarak da nitelendirilebilmektedir.Kaynakça:http://forum.donanimhaber.com/m_16929984/tm.htmhttp://www.bilgiustam.comYazar: Baran Akçok

http://www.ulkemiz.com/otomobil-alirken-dikkat-edilecek-hususlar

Anadol Arabasının Hikayesi ve Tarihçesi

Anadol Arabasının Hikayesi ve Tarihçesi

Vehbi Koç, 1928 yılında, Ankara’da Otokoç firmasını kurmuştur. Ardından, Ford Motor Company’nin Türkiye distribütörlüğünü alan Vehbi Koç, 1946 yılına gelindiğinde ise resmi olarak Ford Motor Company’nin Türkiye temsilcisi olmuştur.Takip eden süreçte, Vehbi Koç, Türkiye’nin kendi otomobiline kavuşması hayalini kurmaktaydı. İşte bu nedenle de, Ford ile ortak bir çalışma yaparak, Türk arabasını hayata geçirmek için uygulamalar başlatmıştı. Ancak, 1954 yılından 1956 yılına kadar yapılan görüşmelerde hiçbir sonuç alınamayınca, Vehbi Koç çözümü siyasi olarak da denemeye karar verdi. 1956 yılının başlarında, Vehbi Koç ve iki müdürü (Nahum ve İnal Beyler), dönemin başbakanı Adnan Menderes’i ziyaret etti. Kendisinden, Henry Ford II’ye hitaben yazılmış bir mektubu da alarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiler.Başbakanın mektubu ile ziyaret ettikleri Ford Motor Company’de oldukça yoğun görüşmeler yapıldı. Sağlanan temaslar sonucunda, otomotiv sektörü hakkında Amerikalılar ile işbirliğine varıldı. Bu adımların uzantısı olarak, 1959 yılında Otosan kuruldu. Otosan’ın kuruluşu, iki topluluk için de milat sayılabilirdi.ADNAN MENDERES DESTEĞİ1956 yılının başlarında Koç, Nahum ve İnal ile birlikte, Başbakan Adnan Menderes’ten Henry Ford II’ye hitaben yazılmış mektubu da alarak ABD’ye gitti.Ford Motor Company ile yapılan yoğun temaslar sonucunda otomotiv konusunda işbirliğine varıldı. Bunu 1959 yılında Topluluk için önemli bir adım olan Otosan’ın kuruluşu izledi.Ford kamyonlarının montajına Otosan’da başlandı. 1963’te İzmir Fuarı’ndaki İsrail pavyonunda “fiberglas” ile yapılmış bir araba Bernar Nahum ve Rahmi Koç’un dikkatini çekti.Sac ile araba kalıbı yapmak o sıralar pahalı olduğu için, fiberglastan araba yapmak fikri, Anadol’un doğuşunun en önemli yanı olacaktı.Böylece, 1966’da seri üretime geçen ilk yerli otomobil “Anadol”, Ford işbirliğinin sonucu olarak üretilmeye başlanarak, 26 bin 800 liradan satışa sunuldu.İlk Anadol, 1966 Aralık’ında Otosan kapısından çıkarken onu, üretiminin devam ettiği 1984 yılına kadar 87 bin adet Anadol takip etti.Ancak Anadol piyasaya çıktığında, aleyhine çeşitli yazılar yazılıyor ve “fiberglas” gövdeyi atın, öküzün yiyeceğinden bahsediliyordu. Tiyatrolarda oyunlara da konu olan bu duruma rağmen, halk zamanla Anadol’u sevdi ve Türkiye’nin her tarafına yayıldı.Otosan, Ford kamyonlarının montajına ev sahipliği yapmaya başladı. Yaşanan üretim ve montaj fikirlerinin ardından, 1963 yılında Bernar Nahum ve Rahmi Koç, İzmir Fuarı’nda yer alan İsrail pavyonunda “fiberglas” ile yapılmış bir arabayı fark ettiler. Bu araba, oldukça dikkat çekmişti. İşte bu gelişme, Anadol’un doğmasına sebep olacaktı. Çünkü, o dönemler sactan araba kalıbı yapmak oldukça pahalıydı; ancak fiberglas bu alanda denenebilirdi.Gelişmeler birbirini izledikten sonra, “Anadol”‘un seri üretimine geçildi. 1966 yılında başlayan bu üretim, Ford ile işbirliği halinde gerçekleştirilirken, o dönem 26.800 liralarından satışa çıkan Anadol da, otomotiv dünyasında yerini almaya başlamıştı.1966 yılında ilk kez görücüye çıkan Anadol’dan, 1984 yılına kadar 87.000 adet üretildi.Her ne kadar basında ve çeşitli mecmualarda hakkında “öküz yiyeceği” gibi yaftalar ve karalamalar yapılsa da, Anadol halk tarafından benimsenerek kullanıldı. Dönemin şartlarındaki yan sanayi eksikliğine rağmen, fiberglas fikri ile çok iyi şekilde düşünülen Anadol, üreticisi olan Koç’u da Türk otomotiv endüstrisinin kurucusu yapmıştı.1970’li yıllarda yapılan spor model Anadol, bu arabanın tarihindeki en dikkat çekici modellerden biriydi. Bu anlamda, tasarım olarak da farklılık yaratmak Koç’un başarılarından biriydi.Fiberglas gövde yıllar boyunca eleştirilmiş ve karalanmıştı. Ancak, bugün bile fiberglas gövdelerin otomotiv sektöründe, hatta uzay ve havacılık ürünlerinde kullanıldığını görmek mümkündür.Ford şirketi ise, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaptığı baskılarla, Türkler’in araba üretmesini engellemek istemişlerdi. Ancak, bunu başaramadılar ve sektörde üretici konumuna gelen bir şirkete de Türkiye bu şekilde sahip olmuş oldu.İHRAÇ ETMEDİLERAnadol, o günlerin yan sanayi yokluğunda çok iyi düşünülmüş bir otomobiliydi ve Anadol’un üretimiyle Koç, Türkiye’de otomotiv endüstrisinin kurucusu oldu.Gazeteci Aydın Demirer ve Özgür Aydoğan “Huzurlarınızda Spor Anadol” adlı kitabında ise, 1973 yılında üretilen “ilk ve son Türk tasarımı otomobil” olan Spor Anadol’un bilinmeyen anektodlarına yer verildi. Bunlardan bazıları şunlardır:Anadol ithal etmek için 11 şirket Londra fuarında başvuruda bulundu. Bunların arasında bir Amerikan şirketi de vardı. Ancak dönemin yöneticileri Anadol’u ihraç etmeye yanaşmadı.Anadol’un fiberglas gövdesiyle alay etmek için yıllarca bu gövdeyi keçilerin yediğinden bahsedildi. Oysa, Anadol’dan çok önce dünyanın en büyük otomotiv şirketi General Motors fiberglas gövde kullanıyordu.Fiberglas gövde bugün otomotiv sanayiinde çok miktarda kullanılıyor. Ayrıca uzay ve havacılık sanayiinde de kullanılmaktadır.İlk fiberglas araba yapma fikri o zamanlar 13-14 yaşlarında olan, Petrol Ofisi’nin bugünkü CEO’su Jan Nahum ve abisi Klod Nahum’dan çıktı.Bugün Otosan’ın ortağı olan Ford, 1950’li ve 1960’lı yıllarda Türkiye’de otomobil üretilmemesi için elinden geleni yaptı. Anadol üretimine sadece birkaç ay kala bile Ford yöneticileri “siz otomobil yapamazsınız, hemen vazgeçin” diyorlardı.Kaynakça:http://www.uzmanlar.com/otomotiv/anadol-otomobillerin-hikayesi-nasildirhttp://www.bilgiustam.comYazar: Baran Akçok

http://www.ulkemiz.com/anadol-arabasinin-hikayesi-ve-tarihcesi

Mercedes-Benz Yeni C-Serisi

Mercedes-Benz Yeni C-Serisi

Mercedes, yeni C-Serisi’ni 2014’’de piyasaya sürdü. Bir önceki serinin üretimine 2007 yılında başlanılmış ve çok iyi satış rakamlarına ulaşılmıştı. Daimler-Benz tarafından, Şubat 2014 tarihi itibariyle bir önce ki serinin üretimine son verildiği ve yeni C Serisi’nin üretimine ve satışına başlanıldığı açıklandı.Seri ilk üretildiğinde takvimler 1993 yılını gösteriyordu, o zamana kadar daha önce hiç C Serisi üretilmemişti ve üretilen bu seri Mercedes’in en küçük modeli olma özelliğini taşıyordu bu unvan C Serisi tarafından A Serisi’nin üretildiği 1997 yılına dek korundu. C Serisi’’nin üretimine 1993’’de başlanıldığında Seriye W202 kodu verilmişti bu kodu sırasıyla üretilen yeni modeller izledi (2000-W203, 2007-W204, 2014-W205). Mercedes ürettiği her seri için 7 yıllık üretim periyodu öngörür yani başka bir ifadeyle ürettiği ilk modeli 7 yıl boyunca üretmeye devam eder. Mercedes-Benz C 300 BlueTEC HYBRID, Exclusive Line, CavansitblauMercedes’in C Serisi’nin son modeli olan W205, 4 Şubat 2014 tarihinde üretilmeye başlandı. Yeni C Serisi’nin üretim merkezleri, Bremen, Londra (Güney Afrika), Pekin, Alabama, Pekan Malezya olarak göze çarpmaktadır. Yeni nesil C Serisi ilk olarak Detroit’te görücüye çıktı ve büyük beğeni topladı. Yeni modelin bir önceki modele göre en büyük farkı gövdede ki hatların daha yumuşak olmasıdır. 2007’de üretilen serinin hatları 2014’e göre daha keskindi. 2014 üretimi serinin, kasası daha geniş ve daha uzundur, serinin 235 beygir, 2.0lt olarak üretilen modeli en ekonomik modeli olma özelliğini taşımaktadır. Ayrıca 329 beygir, 3.0lt motor seçeneğiyle spor C-Serisi de kullanıcılara sunulmuştur. Bu iki model en çok rağbet gören C-Serisi modelleridir.Yeni C-Serisi’nin 4 kapılı sedan, 5 kapılı station wagon ve 2 kapılı coupe modelleri vardır. Avrupa satışları incelendiğinde en çok satış yapılan modelin 5 kapılı station wagon olduğu göze çarpmaktadır. Serinin 1993 yılından bu zamana kadar ki satışları göstermektedir ki üretilen her yeni modelin satış miktarı bir önceki modeli geride bırakmıştır. Bu durum 2014 yılında üretilmeye başlanılan W205 için de olumlu bir tablodur.KaynakçaAuto Planet Deutschlandhttp://www.bilgiustam.comYazar: Rahman Karasu

http://www.ulkemiz.com/mercedes-benz-yeni-c-serisi

Yeni Subaru Legacy 2015 Teknik Özellikleri ve İncelemesi

Yeni Subaru Legacy 2015 Teknik Özellikleri ve İncelemesi

Dünyanın sayılı otomobil markaları arasında yer alan Subaru, sürekli 4×4 çekiş sistemine sahip araçları ile tanınmaktadır. Japonya da üretim yapan marka özellikle, Dünya Ralli Şampiyonasında kullandığı otomobili olan Subaru İmpreza ile en fazla reklama sahip olsa da markanın en gösterişli aracı ise 25 yıldırı aşan marka tarafından sürekli olarak üretilen Legacy modeli de büyük severler için üretilmiş bir araçtır. Marka şimdilerde Yeni Subaru Legacy ile üretime hazırlanırken Cenevre ve Los Angeles otomobil fuarlarında görücüye çıkardığı concept aracı ile yeni Legacy’nin nasıl bir araç olacağını göstermektedir. Tasarım olarak daha önceki versiyonlarından çok farklı olan bu araç, son derece güçlü, kaslı ve aynı zamanda teknolojinin imkânlarını kullanarak estetik bir görünüme sahiptir. Ön bölümde kullanılan tampon ve farları ile son derece kusursuz bir tasarım sergileyen Subaru mühendisleri yeni Legacy ile sınıfında çok iddialı bir konuma geleceklerdir.Yeni Subaru Legacy, markanın en güçlü seri üretim motorlarına sahiptir. Özellikle dünyada birkaç markanın kullandığı Boxer tipi motorları ile rakiplerine bir hayli zor anlar yaşatan performansları ile dikkatleri üzerine çekmektedir. İç aksamında kullandığı çizgiler ve bu çizgilerin ortaya koyduğu tasarım adeta markanın yeniden keşfedilmesini ve modelin daha önceki versiyonlarından ayrı tutulmasına sebep olmuş gibi. Subaru yeni Legacy’nin kaputunun altında ise yine daha önceki motorları olan 2.0 lt’nin üzerinde hacme sahip motorları uygun görmektedir.http://arabasi.org/kategori/suzuki/

http://www.ulkemiz.com/yeni-subaru-legacy-2015-teknik-ozellikleri-ve-incelemesi

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Sahası Hakkında Bilgi Oyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve her yönde en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahası yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır. Sahayı çevreleyen çizgiler 5 cm kalınlığındadır.   Oyun Sahasının Yüzeyi: Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır. FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır.Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır. Oyun Alanının Üzerindeki Çizgiler: Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminin ve diğer çizgilerin renklerinden farklı ve açık renkte olmalıdır. Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir. Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler ; bununla beraber orta çizgi kalınlığının, bütünüyle, her iki oyun alanının da sınırları içerisinde olduğu kabul edilir. Bu çizgi filenin altından iki yan çizgi arasında uzanır. Hücum çizgisi: Her oyun alanında, arka kenarı, orta çizginin tam ortasından 3 m geride çizilmiş bir hücum çizgisi, ön bölgeyi belirler. Ön bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka kenarıyla sınırlıdır. Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır. Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindeki sahadır.Bu bölgenin yan sınırları, dip çizgilerden 20 cm geriye, yan çizgilerin uzantısı olarak çizilen 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder. Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisinin yazı hakemi masasına kadar olan uzantısı ile sınırlıdır. Libero değişim bölgesi: Libero değişim bölgesi, serbest bölgenin, takım sıraları tarafındaki bir bölümü olup, hücum çizgisi uzantısından dip çizgiye kadar olan alanla sınırlandırılmıştır. Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır. Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası, her bir dip çizgi uzantısının dışında olacak şekilde, kontrol sahası içinde yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler. File: File, düşey olarak orta çizginin üstünde yer alır ve erkekler için 2.43 m, bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 ile 10 m uzunluğundadır ve 10 cm lik karelerden oluşan siyah iplerden yapılmıştır. Anten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapındadır. Antenlerin her birinin 80 cm lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder. Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler. Voleybolun Tarihi Gelişimi 1891'de gene bir YMCA öğretmeninin, James Naismith'in bulduğu basketbol oyunundan yararlanabilirdi, ama bu oyun koşuya dayanan, çarpışmalara yol açan, gençlere yönelik bir oyundu, yaşlılara göre değildi. Tenis vardı, ama ona da, raket, çevresi telli düzgün bir alan gibi, her zaman, her yerde bulunmayan şeyler gerekliydi. Üstelik de, tenisi iki, en çok dört kişi oynuyordu. William G. Morgan daha çok sayıda insanı, daha kısa bir sürede, topluca, fazla yorucu olmayan bir hareketliliğe sokmak istiyordu. Yeni bir oyun düşündü. Tenis ağını yükseltip yerden 1.80-1.90 metreye gerdi. uzun boylu bir insanın başı hizasında. Basket topunun iç lastiğini çıkarıp top olarak kullandı. (O zamanki basket toplarının dışı deri olur, içlerine lastik kese sokulup şişirilirdi.) Filenin iki yanına geçen iş adamları bu lastiği kendi alanlarında yere düşürmemeye, filenin öbür yanına atmaya çabalıyor, parmakları, avuçları, yumrukları, kollarıyla istedikleri gibi vuruyorlardı. İç lastiğin hafif geldiği görülünce, basket topu denendi, ama o da hem çok büyük, hem de ağırdı. Bunun üzerine bir firmaya özel bir top yaptırıldı. Gene dışı deri, içi lastik keseli, daha küçük, daha hafif bir top. (Ölçüleri bakımından günümüzdeki voleybol toplarına çok yakın bir toptu bu.) İşadamları filenin iki yanından güle oynaya bu topu öbür yana atmaya, kendi alanlarında yere düşürmemek için sağa sola koşuşmaya giriştiler. Ne oyun alanı sınırlıydı ne de oyuncu sayısı. gelenler ikiye ayrılıyor, oyun alanını istedikleri gibi belirliyor, başlıyorlardı oynamaya.William G. Morgan amacına ulaşmış, çarpışması, itişmesi olmayan, tehlikesi az, çok temiz, yoruculuğu ise, oyuncu sayısını azaltıp çoğaltarak, oyun alanını küçültüp büyüterek istendiği gibi ayarlanabilen, son derece eğlenceli bir oyun bulmuştu.Kısa sürede Mintonette'e merak salanların arasında bir doktor (Dr Frank Wood), bir de itfaiye şefi (John Lynch) vardı. bu iki Mintonette'çi, William G. Morgan'la birlikte, oyuna kurallar koymaya başladılar.Ertesi yıl, 1896'da, Springfield koleji'nde düzenlenen bir YMCA beden eğitimi öğretmenleri toplantısında, Mintonette'den söz açılınca, oyunu tanıtmak amacıyla bir gösteri maçı yapılması önerildi. William G. Morgan hemen gidip Holyoke'dan beşer kişilik iki takım getirerek delegeler önünde oynamalarını sağladı, o güne kadar konan kuralları açıkladı. Takımlardan birinin kaptanı Belediye başkanı J.J. Curran, öbürünün kaptanı itfaiye şefi John Lynch'di.Eğlence voleybolu kısa sürede bütün dünyada yayıldı. Çok sevildi, durmadan gelişti. Çin'de balıkçılar balık ağlarından file yapmış voleybol oynuyorlar. Soldaki takımda altı kişi olduğu görülüyor. File önü sıçramaları, smaç, blok bilinmektedir.1896'da Springfiald Koleji'nde yapılan gösteriden sonra, istek üzerine, William G. Morgan o güne kadar geliştirdikleri kuralları yazarak toplantı yöneticilerine sundu. Bunun üzerine bir komite kurulup voleybol oyununu incelemek, geliştirmek, kurallarını belirlemekle görevlendirildi. YMCA dernekleri voleybolu kısa sürede bütün Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada'ya yaydıkları gibi, misyonerler aracılığıyla başka ülkelere de götürdüler. J. Howard Crocker Çin'e, Franklin Brown Japonya'ya Dr. J.H. Gray Burma'ya, Hindistan'a, daha başkaları Güney Amerika, Avrupa, Afrika Ülkelerine bu eğlenceli oyunu yarışırcasına yaydılar. 1910 Yılında Filipinlere giden Elwood S. Brown ise orada voleybolu tanıtmakla kalmadı, üç yıl sonra, 1913'de, yapılmasına öncülük ettiği Manila Uzak Asya Oyunları'nda voleybolunda yer almasını sağladı.İlk Smaç Ne zaman Atıldı 1913 Manila Uzak Asya Oyunları'nın voleybol tarihinde önemli bir yeri vardır. Daha önce parmaklarla, ellerle, yumruklarla, kollarla, avuçlayarak, okkalayarak topu karşı alana atmaktan başka bir özelliği bulunmayan eğlence voleyboluna bu tarihte ilk olarak "Smaç" hareketi girmiştir. günümüzün insanı "voleybol" denince her şeyden önce smaç hareketini düşünür. 1913'e Kadar ise voleybolda böyle bir hareket yoktu. Amerikalılar voleybolu bulmuş, geliştirmiş, dünyaya yaymış, ama oyuna smaç hareketini Filipinliler sokmuştur. Demek ki "Eğlence voleybolu"nun bulucusu Amerikalılar; günümüzün çok sevilen sporu "Güç voleybol"una geçişi sağlayan "smaç" hareketinin bulucusu da Filipinlilerdir.Servis karşılamada, yer savunmasında, parmaklar yerine manşetin kullanılmaya başlanması, dünya voleybolunun görünümünü kısa bir sürede değiştirdi.Eller kendi alanında tutularak yapılan blok, "pasif blok", yalnız yüksek paslarla voleybol oynandığı sürece smaçla eşit durumdaydı, smaç karşısında "çaresiz" değildi. Pas yüksek atılıyor, ikili blok vuruş yerine gidiyor, smaçör sıçrayıp vuruyor, blok da topun geçeceği alanı kapatıyordu. Sonra, file önüne birdenbire gelip alçak ya da kısa paslarla vurulan smaçlar başlayınca, ikili blok kurulamaz oldu. Tekli blok ise, tam yerinde, tam zamanında çıkılsa bile, eller kendi alanında tutulacağından, "çaresiz" kalıyordu. Smaçör tekli bloğun sağından, solundan kolayca geçebiliyordu.Burada sözünü ettiğimiz "kısa" smaçlar, aşağıda özelliklerini anlatacağımız Asya voleybolunun erken sıçramayla vurulan kısa smaçları değildir. Bazı antrenörler, Asya voleybolunu küçümsemek, yeni bir şey olmadığını belirtmek amacıyla, "Biz vurmuyor muyduk, bizde vuruyorduk kısa, hem de ne biçim vuruyorduk !" gibi sözler ederler. Oysa Asya voleybolunun kısa smaçı ile Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaç aynı şey değildir.Top filenin üstünden çok yüksek geçmiyor, ama Japon oyuncular ellerini karşı alana sokmadan pasif blok yapmışlar. 1964'den önce bu uygulama, kurallara göre bir zorunluluktu.Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaçta, oyuncu fileye hızla yaklaşır, top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz sıçrayıp vurur. Vurulduğu anda top ölü noktadadır, yükselişi bitmiş bir an havada durmuştur. Karşıdaki blokçu da top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz, smaçörle birlikte sıçrar. Blokçu ellerini kendi alanında tutup eski kurala göre, pasif blok yaparsa, smaçör fileye dik vurmadığı kadar hep geçecektir. Pas fileye çok yakın atılmamışsa, top fileye değmez bile. İşte eller karşı alna sokularak yapılan aktif blok smaçörün bu kesin üstünlüğünü ortadan kaldırmıştır. Pasörün elinden top çıktıktan sonra sıçrayan bir smaçörün, aynı anda sıçrayarak ellerini karşı alana sokan, topa yaklaştıran bir aktif blokçuyu geçmesi kolay değildir. Bu durumda başarı oyuncuların üstünlüğüne, ustalığına kalır.Blokta ellerin karşı alana geçebileceği kuralı, kısa paslardaki gelişmeyle birlikte bozulan smaç ile blok dengesini yeniden sağlamak için kabul edilmişti. Ama bu kural değişikliğinin voleybol üzerindeki etkileri inanılmayacak kadar büyük oldu. Dünya voleybolu iki ayrı oyun tarzına yöneldi.1970 Dünya Şampiyonası'nda en büyük smaçör seçilen Dimitar Zlanatov'a yüksek toplarda aktif blok yapmak olanaksızdı. Topa iyice yukardan vuran bu smaçörü Doğu Alman blokçular çok geç pasif blok çıkarak durdurmaya çalışıyorlar.1966'da Çekoslovakya'da yapılan altıncı Erkekler Dünya Şampiyonası'nda Japonlar bu yeni anlayışlarıyla oynadılar. Üstün teknik isteyen, çok hata yapma olasılığı yaratan, sürekli sıçradığı için son derece yorucu olan, uzun çalışmaları gerektiren, bu yeni, izlenmesine doyulmayan voleybol, dereceye giremedi. Beşincilikte kaldı. Çekler hatasız yüksek voleybolları ile birinci olurken, kısa smaçlarla süslenen bir yüksek voleybol oynayan Rumenler ikinci oldular. Ancak on birinci olabilen Amerika Birleşik Devletleri'nin yetkilileri ise antrenörlerine Avrupa voleybolunu inceleme görevini vermek gereğini duydular.Ertesi yıl, 1967'de, Türkiye'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda, Sovyetler Birliği, Polonya, Romanya, Çekoslovakya, Fransa, Arnavutluk, İsrail, Hollanda takımlarının, azda olsa, Japonları taklit eden hareketler yaptıkları görüldü. Bir yandan bu hareketler deneniyor, bir yandan da herkes birbirine Japon voleybolunu anlatıyordu.Gene 1967'de, Tokyo'da yapılan beşinci Kızlar Dünya Şampiyonası'nda, Japonya'nın arkasından Amerika Birleşik Devletleri'nin ikinci olduğu görüldüyse de, bu silkinme o kadarla kaldı.1966 Dünya Şampiyonası'nda ilgileri üstüne çeken Doğu Almanya erkek takımı, 1972'ye kadar, çok yüksek blokları, blok üstü smaçları az hatalı voleybolları ile hep söz sahibi göründülerse de, 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları'nda gene Sovyetler Birliği öne çıktı. Japon erkekleri ise ikinci oldular. Çok önemli iki maçı 3-2 veren Japon takımı ilk iki set karşısındakileri şaşkına çeviriyor, ama arkasını getiremiyor, kendi hızına, insan dayanıklılığını aşan hızlı oyununa yenik düşüyordu.Kızlarda da ilk iki dereceyi aynı ülkeler aldı :1. Sovyetler Birliği; 2. Japonya1970'de, Sofya'da yapılan yedinci Erkekler Dünya Şampiyonası'na Japonya'nın uzun boylu bir takımla geldiği görüldü. Turnuvanın boy ortalaması en yüksek takımıydılar. Artık yalnız hızlı oynamıyor, araya yüksek paslar da sokuyorlardı.1968 Olimpiyat Oyunları'nın şampiyonu Sovyetler Birliği takımı. Voleybola Japonların getirdiği manşet benimsenmiş, çok güzel bir stille uygulanıyor. Üç metre içini almış olan oyunculardan ikisi de pas atacak yetenekteler, top ne yana gitse sağlıklı bir yüksek pas çıkacak. Arkadan kaçan 1 numaralı pasör pas atarsa öndeki 12 numaralı oyuncu bir kısa sıçraması yapacak. Vurmak için köşeleri tekli bloğa bırakmak gibi bir kaygısı yok. Çünkü köşelere kule pas atılacak. Uzun boylu, uzun kollu, çok güçlü iki dev smaçör, yatay hızdan yararlanarak iyice yükselmek, bloğun üstünden vurmak için oyun alanının dışına açılmışlar. Doğu Avrupa voleybol anlayışının en üst düzeyde bir uygulaması.Hızlı, aldatıcı hareketlerle oynanan voleybol fizik yetersizliğinin, daha doğrusu boy kısalığının yarattığı bir tarzdır, ama uzun boylular hızlı oynayamaz diye bir kural yoktur. Yukarda da söylediğimiz gibi, 1970'de Sofya'ya gelen Japon takımı uzun boylu bir takımdı.1972 Münih Olimpiyat Oyunları'nda, beklendiği gibi, erkekler şampiyonu Japonya oldu. Kızlarda ise Sovyetler birinci, Japonlar ikinci sırayı aldılar. İşin çok ilginç yanı, üçüncü ile dördüncünün de Asya takımları, Kuzey Kore ile Güney Kore kız takımları olmasıydı.Voleybolda bir "Asya okulu" kurulduğu, ayrıca bu anlayışın bütün dünyayı etkisinde bıraktığı, voleybol oyununa yepyeni bir görünüm verdiği artık yadsınamazdı. Oysa alışkanlıkları içinde rahat eden, değişiklikten hoşlanmayan, yeni şeyleri araştırmanın, öğrenmenin yorgunluğuna katlanmak istemeyen tembel kafalar, "Asya voleybolu" nu gelip geçici bir yenilik saymak, küçümsemek yanılgısına düşmüş, uzun süre direnmişlerdir.Çağdaş Voleybolun Gelişimi 1974'de Meksika'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası'nda takımlar şöyle sıralandı : 1-Polonya; 2-Sovyetler Birliği ; 3-Japonya ; 4-Doğu Almanya. Bu sıralama ilk bakışta "Asya voleybolu" nun üçüncülüğe itildiği izlemini verebilir, ama gerçek şudur : Asya voleybolu artık şaşırtıcı bir yenilik değildi, getirdiği üstünlükler, 1974 yılında, bütün dünyaca biliniyordu. Örnekse, Doğu Avrupa takımları yeniden öne çıkarken, ilk olarak Japonlarda gördükleri hareketleri de kullanıyorlardı. Yani artık iki anlayış çarpışmıyor, iki anlayışı da özümleyen çağdaş voleybol, birtakım değişiklikler, çeşitlemelerle, bütün takımlarca oynanıyordu.( Bu arada Polonyalıların üç metre dışından smaçları gibi ilginç yenilikler de görülmekteydi).1974 Dünya Şampiyonası'nda kızların sıralaması ise şöyle oldu: 1-Japonya 2-Sovyetler Birliği 3-Güney Kore. Burada da yanlış bir izlenime kapılmamak, "Kızlarda Asya voleybolu üstünlüğünü sürdürüyordu," diye düşünmemek gerekir. Anlayışlar arasında artı öylesine bir uzaklık kalmamıştı.Bu değişik servis bekleyişlerinin arkasında uzun çalışmaların, birtakım deneylerden alınan sonuçların yattığı bir gerçektir. Asya voleybol anlayışını, bir ülkenin uygulamalarından olduğu gibi kopya etmek söz konusu değildir günümüzde. Her ülke çağdaş voleybola kendi yenilikleriyle katkıda bulunmaktadır.Servis bekleyişleri de değişik bu takımların. Japonlar genellikle beşli kırık hat W bekleyişi yapıyorlar. Polonyalılar U bekleyişi denen dörtlü bekleyişi yapıyorlar. Sovyetlerin, çeşitli bekleyişler arasında, L bekleyişi denen, üç smaçörü sol başta toplayıp birden açılarak fileye saldırmalarını sağlayan bir bekleyişleri var.Görüldüğü gibi, günümüzde artık yatık voleybol mu, yüksek voleybol mu bir tartışma yapılamaz. Hızlı voleybolu, her türlü pasıyla çağdaş voleybolu çeşitli ülkeler nasıl oynuyorlar, bunu araştırıp incelemek gerekir.Voleybolun Dünyaya Yayılışı 1976'daki Montreal Olimpiyatları'nda gene Polonya birinci, Sovyetler Birliği ikinci sırayı aldılar. Japonya dördüncülüğe indi. Üçüncülüğü ise yeni bir takım, Küba kazandı. Kızlarda sıralama değişmedi : 1-Japonya; 2-Sovyetler Birliği; 3-Güney Kore. Burada üstünde durulması gereken şey, Doğu Avrupa ile Asya takımlarının arasına bir Amerika takımının girmesidir. Önceleri yalnız Doğu Avrupa'da oynanan yüksek düzeydeki voleybola, sonradan Doğu Asya ülkeleri katılmıştı, şimdiyse ortaya bir de Amerika takımı çıkıyordu. Demek ki çağdaş voleybol bir yayılmayı getirmekteydi.1978'de Roma'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası bu bakımdan çok ilginç bir görünümle sona erdi:1-Sovyetler Birliği; 2-İtalya; 3-Küba; 4-Güney Kore. Yörelere göre sıralarsak:1-Doğu Avrupa; 2-Batı Avrupa; 3-Orta Amerika; 4-Doğu Asya. Oldukça şaşırtıcı bir sonuç.Gerçi voleybolun çok yaygın bir spor olduğu hep bilinirdi, dünyanın her yanında voleybol oynanmaktaydı, ama yüksek düzeydeki voleybol belli yörelerin sporuydu. Anlaşılan bu durum artık değişiyordu.1978'de Sovyetler Birliği'nde yapılan Kızlar Dünya Şampiyonası'nda da değişik bir görünüm çizildi: 1-Küba; 2-Japonya; 3-Sovyetler Birliği;4-Güney Kore; 5-A.B.D 6-Çin.Kızlar dünya şampiyonalarına daha önce yalnız bir kez, 1974'de, katılıp yedinci olan Küba birinciliği kazanmış; 1967 yılı ikincisi A.B.D. on birincilik, on ikincilik gibi derecelerde dolaşırken, yeni bir atılımla beşinciliğe yükselmiş; 1956 yılı altıncısı Çin, 1962'de dokuzunculuk, 1974'de on dördüncülük gibi iki dereceden sonra yeniden altıncılığa ulaşmıştı.1980'deki Moskova Olimpiyatları'na bazı ülkeler siyasal nedenlerle sporcularını göndermediler. Bu arada, A.B.D.'nin uzun emeklerle hazırlanan, ne yapacakları merakla beklenen kız voleybolcuları da yarışmalara katılamadı.İlk dereceleri, başlangıç yıllarında olduğu gibi, Doğu Avrupa ülkeleri paylaştılar.Dünya voleybolunu zorlayan yeniler. 1982 Kızlar Dünya Şampiyonası: Altın Çin'in, Gümüş Peru'nun, Bronz A.B.D.'nin.Görüldüğü gibi, ilk on beş dereceye giremeyen, şimdilik, yalnızca Afrika ülkeler.Bu düzeyde takımlar, gelip geçici çalışmalarla yetiştirilemeyeceğine göre, dünyanın dört bir yanında, durmadan yaygınlaşan bir "güç voleybolu" etkinliğinin sürdürülmekte olduğunu söyleyebiliriz.Voleybol Kronolojisi    1895: William G. Morgan voleybol oyununu yarattı.    1900: Oyun için özel bir top kullanılmaya başlandı.    1916: Filipinler'de, hücüma dönük pas ve smaç organizasyonu tanıtıldı.    1917: Set sayıları 21 sayıdan 15 sayıya değiştirildi.    1920: Üç vuruş ve arkadan hücum kuralları eklendi.    1930: İlk iki kişilk sahil oyunu oynandı.    1947: Uluslararası Voleybol Federasyonu (Federation Internationale De Volley-Ball - FIVB) kuruldu.    1948: İlk 2 kişilik sahil turnuvası düzenlendi.    1949: İlk Dünya Şampiyonası Çekoslovakya, Prag'da gerçekleşti. Çekoslovakya şampiyon oldu.    1952: Bayanlar arası ilk Dünya Şampiyonası Moskova'da yapıldı ve Sovyetler Birliği şampiyon oldu.    1964: Voleybol Tokyo Olimpiyatlarında oyunlara eklendi.    1983: Profesyonel Voleybol Birliği (AVP) kuruldu.    1986: Bayanlar Profesyonel Voleybol Birliği (WPVA) kuruldu.    1990: Dünya Ligi oluşturuldu.    1995: Voleybol 100 yaşına girdi!    1996: 2 kişilik sahil voleybolu Olimpiyat Sporu olarak kabul edildi.    2002: Sahil voleybolu ölçüleri 8m x 8m boyutuna indirildi.Voleybolun Kısa Tarihçesi Voleybol'un atası diyebileceğimiz "Mintonette" adlı oyun ilk olarak 1885 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nde oynandı. Massachusetts'in Holyoke kentinde, okulu yeni bitirmiş genç bir beden eğitimi öğretmeni, William G. Morgan, YMCA*'de işadamlarına beden eğitimi yaptırmakla görevlendirilmişti. 1895'de, eğitmen William G. Morgan, YMCA' da (Young Men's Christon Association), işadamları sınıfları için basketbol, beysbol, tenis ve hentbol öğelerini harmanlayarak basketboldan daha az fiziksel güç gerektiren bir oyun geliştirmeye karar verdi. Amacı toplumsal çalışmalarla Hıristiyanlığı yaymak olan bu kuruluş, o yıllarda bütün dünyaya kol sarmış bulunan çok geniş bir misyoner derneğiydi. Willam G. Morgan bu derneğin Holyoke kentindeki şubesinde işadamlarına önceleri kuru kuruya beden eğitimi yaptırırken, bir süre sonra, çalışmaları sıkıcılıktan kurtarmak, sağlık için katlanılan bir eziyet durumundan uzaklaştırmak gerektiğini gördü. Eğlendirici, oyun niteliği olan bir çalışma yolu aramaya başladı.Voleybol oyunu mintonette adıyla yarattı. Morgan tenisten fileyi aldı ve bunu zeminden ortalama bir erkeğin boyunun biraz üstünde kalacak şekilde 2.10 m yüksekliğe yerleştirdi. Mintonette oyunu, en kısa söyleyişle, "topu yere düşürmeden karşı alana atmak" diye tanımlanabilirdi. Yani topa havadayken vurmak. Oyunu izleyenlerden Profesör Albert T. Halstead "Mintonette" yerine "volley Ball" adını önerdi. "Volley " tenis ile futbolda kullanılan bir terimdi. "Topa yere değmeden vurmak" anlamına Mintonette oyununun temel özelliğine çok uygun düştüğü için bu ad hemen benimsendi. (1952 yılında, yani elli altı yıl sonra, ABD Voleybol Birliği bu iki sözcüğü birleştirerek "Volleyball" diye yazılmasına karar vermiştir.)OYUN KURALLARI NELERDİR Voleybol , file ile ikiye bölünmüş bir oyun alanı üzerinde iki takım tarafından oynanan bir salon sporudur. Oyunun çok yönlülüğünün herkese sunulabilmesi için özel durumlar için farklı uyarlamalar uygulanır. Oyunun amacı ise topu filenin üzerinden geçirmek suretiyle rakip alana göndermek ve rakip takımın aynı amaca ulaşmasını engellemek. Takımların rakip alana gönderirken topa üç kez vurma hakkı vardır (blok teması dışında). Top oyuna servis ile sokulur. Servisi atan oyuncu topu filenin üzerinden rakip alana gönderir .Oyun topun oyun alanına değmesi, harice gitmesi veya bir takımın hata yapmasına kadar devem eder.Voleybolda bir rally kazanan takım bir sayı alır (rally sistemi). Servisi karşılayan takım rally'i kazandığında bir sayı ve servis kullanma hakkı kazanır ve oyuncuları saat yönünde bir pozisyon döner. Yasaklı Malzemeler: Herhangi bir sakatlığa sebep olacak veya rakibe oranla avantaj sağlayacak her türlü eşya yasaktır. Oyuncular gözlük veya lens takabilir ancak sorumluluk kendisine aittir. Kaptanlar: Kaptanlar kendi takımlarından sorumludurlar. Maç öncesi takım cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder. Sayı Kazanmak: Bir takım 3 şekilde sayı elde edebilir. Rakip sahanın zeminine top temas ettiği zaman Rakip takımın bir hatası sonucu(oyun kurallarına aykırı bir davranış yapılması) Rakip takım herhangi bir ihtar (uyarı) aldığında Setler: Bir takım en az 2 sayı farkla 25 sayıda olduğu zaman seti kazanmış olur. 24-25 olduğu durumlarda set 2 sayı fark oluşana kadar devam eder. 3 set alan takım maçı kazanmış olur. 2-2’ lik durum eşitliğinde 5. Set oynanır. 5. Set 2 sayı farkı kuralıyla birlikte 15 sayı üzerinden oynanır. Saha seçimi ve ilk servisi atacak takımın seçimi Oyunun başında baş hakem tarafından kura atışı yapılır. Bu şekilde saha ve ilk servisi atacak takım belirlenir. Kurayı kazanan takımın iki seçeneği vardır. Ya ilk servisi kullanmayı seçer ya da sahayı seçer. İlk servisi kullanacak takım filede ilk ısınacak takımdır. Oyundaki Oyuncu Sayısı: Her takımın oyunda 6 oyuncusu bulunur. Dönüşler: Dönüşteki sıra başlangıç dizilişi ile başlanır. Set bitene kadar ve oyuncuların pozisyonları ile kontrol edilir. Bir takım servis karşılıyorsa eğer servis atma hakkı kazanırsa o takımın oyuncuları saat yönünde bir pozisyon dönerler. Voleybolda Pas Çeşitleri Uzun Pas: Genellikle 4 ve 2 numaralı oyunculara atılan yüksek pastır. Kurşun Pas: 4 ve 2 numara oyuncularının hücumlarını hızlandırmak amacıyla atılan, file köşelerine doğru ve fileye paralel olarak atılan kısa ve hızlı pastır. Kısa Pas: 3 numara oyuncularına atılan pastır, hızlı hücumu sağlar ve karşı takımı savunması yerine yerleşmeden yakalama amacı taşır. Yüksekliği ve zamanlamasına göre; 3 çeşidi vardır. Erken kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre ulaşmadan önce hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda havada olur. Normal kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre giderken hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda zıplar,topla en yüksek noktada buluşup, topa vurur. Geç kısa: 3 numara oyuncusu, topa düşmeye başladığı noktada vurur.   Bazı Voleybol Taktikler 4–2: İki pasör, iki smaçör ve iki orta oyuncu ile sahaya çıkılan taktiktir. Pasörler arka alanda savunma oyuncusu olarak sayılırken öne geldiklerinde pas atmakla görevlidirler. Hücum görevinin sürekli olarak iki oyuncuda olması, bu taktiğin zayıf yönüdür. 5-1: Tek pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ve bir pasör çaprazıyla sahaya çıkılan taktiktir. Pasör arka alana geçtiğinde, öncelikli olarak bir savunma oyuncusudur. Top pasöre gelirse, pasör topu karşılar ve pası atmakla yükümlü olan oyuncu pasör çaprazı olur, aksi takdirde pasör 3 metre içine kaçarak pasını atar ve yeniden savunma pozisyonunu alır. Pasörün arkada olduğu pozisyon takımın 3 oyuncusunun hücum edebildiği, dolayısıyla güçlü oldukları pozisyondur. Modern 4-2: İki pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ile oynanır. 4-2′den farkı, pasörlük görevinin arka alanda bulunan pasöre ait olmasıdır, öne geçen pasör, pasör çaprazı gibi oynar ve takım sürekli olarak 3′lü hücum yapabilir.OYUN ALANI VE GEREÇLERİ1. OYUN SAHASIOyun sahası, oyun alanı ve serbest bölgeden oluşur. Bu saha dikdörtgen ve simetrik olmalıdır. ÖLÇÜLEROyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır.FIVB Dünya Müsabakalarında serbest bölge yan çizgilerden ölçüldüğünde en az 5 m ve dip çizgilerden ölçüldüğünde en az 8 m genişliğinde olacaktır. Serbest oyun boşluğu ise oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 12.5 m yüksekliğinde olacaktır.2. OYUN SAHASININ YÜZEYİ Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır. Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm’lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır.3. OYUN ALANININ ÜZERİNDEKİ ÇİZGİLER Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminden ve diğer çizgilerden farklı ve açık renkte olmalıdır.Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir.Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler. Bu çizgi, filenin tam altından iki yan çizgi arasında uzanır.Hücum çizgisi: Her oyun alanında arka ucu orta çizginin tam ortasından 3 m geriye çizilen bir hücum çizgisi ön bölgeyi belirler.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında hücum çizgisi yan çizgilerden itibaren toplam 1.75 m’lik kesik çizgilerle uzatılmıştır. 5 cm eninde, 15 cm boyundaki bu 5 adet kısa çizgi 20 cm aralıklarla çizilmelidir.4. BÖLGELER VE SAHALARÖn bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka ucuyla sınırlıdır.Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır.Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindedir.Bu bölgenin yan sınırları, yan çizgilerin uzantısı olarak dip çizgilerden 20 cm geride ve bunlara dik 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder.Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisiyle sınırlanan ve yazı hakeminin masasına kadar olan bölgedir.Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3 m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır.Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası kontrol sahasında, dip çizginin uzantısının dışında yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler.5. ISIEn düşük ısı 10° C’nin (50° F) altında olmayacaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında maksimum ısı 25° C’den (77° F) daha yüksek ve minimum ısı 16° C’den (61° F) daha düşük olmayacaktır. 2. FİLE VE DİREKLER FİLENİN YÜKSEKLİĞİ File, orta çizginin üstünde ve buna dik olarak yer alır; erkekler için 2.43 m ve bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir. Filenin yüksekliği oyun alanının ortasından ölçülür. Filenin iki kenar yüksekliği kesinlikle aynı olmalı ve buradaki yükseklik kuralda belirtilen yüksekliği 2 cm’den fazla geçmemelidir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 m uzunluğundadır ve 10 cm’lik karelerden müteşekkil siyah iplerden yapılmıştır.Filenin üst kısmında 5 cm genişliğinde, iki kat beyaz çadır bezinden yapılmış yatay bir bant file boyunca dikilmiştir. Bandın her iki ucunda onu direklere bağlayan ve gergin durmasını sağlayan bir ipin geçtiği bir delik bulunur.Bandın içinden geçen elastiki kablo fileyi direklere bağlar ve üst kısmının gergin durmasını sağlar.Filenin alt kısmında (yatay bantsız) kareler arasından geçen bir ip onu direklere bağlar ve filenin alt kısmının gergin durmasını sağlar.İki adet beyaz bant, her iki yan çizginin üzerinde yer alacak şekilde fileye dik olarak bağlanır.Bunlar 5 cm genişliğinde ve 1 m uzunluğunda olup filenin bir parçası olarak kabul edilir.ANTENLERAnten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapında, fiberglas ya da benzeri bir maddeden yapılmış esnek bir çubuktur.Anten yan bandın dış tarafına bağlanır. Antenler karşılıklı olarak filenin ters yönlerine yerleştirilir.Antenlerin her birinin 80 cm’lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder ve bu kısımlar zıt (tercihen kırmızı ve beyaz) renkte 10 cm’lik şeritlerle işaretlenir.Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler.DİREKLERFilenin bağlandığı direkler, yan çizgilerin dışından 0.50 m ile 1.00 m mesafede yerleştirilmiştir. Direkler 2.55 m yüksekliğinde ve tercihen ayarlanabilir olmalıdır. Bkz. Şekil 3Tüm FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında fileyi taşıyan direkler, yan çizgilerin dışından 1 m mesafede yerleştirilir.Direkler düzgün ve yuvarlak olmalı, zemine tel kullanılmadan tutturulmalıdır. Tehlikeli ve engelleyici unsurlar taşımamalıdır.İLAVE DİĞER MALZEMELERBütün ilave malzemeler FIVB yönetmelikleriyle belirlenir.TOPLARTop, içinde lastik veya benzeri bir maddeden bir kesenin bulunduğu esnek deri ya da sentetik deriden yapılmış ve küresel olacaktır.Tek bir açık renk ya da renk kombinasyonu kullanılabilir.Uluslararası Resmi müsabakalarda kullanılan topların sentetik deri maddesinin ya da renk kombinasyonlarının FIVB standartlarına uyması gerekir.Çevresi 65-67 cm ve ağırlığı 260-280 gr’dir.İç basıncı 0.30-0.325 kg/cm²’dir (294.3-318.82 mbar veya hPa).Bir müsabakada kullanılan tüm toplar çevre genişliği, ağırlık, basınç, cins ve renk olarak aynı özellikte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarının yanında Ulusal ya da Lig Şampiyonalarının, FIVB tarafından aksi kabul edilmedikçe, FIVB onaylı toplarla oynanması gerekir.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında üç top kullanılacaktır. Bu durumda birer tane serbest bölgenin her bir köşesinde, birer tane baş ve yardımcı hakemlerin arkasında olmak üzere altı top toplayıcı bulunurTAKIMIN OLUŞUMU Bir takım en fazla 12 oyuncu, bir koç, bir yardımcı koç, bir masör ve bir tıp doktorundan oluşur. Oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.FIVB’nin Dünya Müsabakaları’nda tıp doktoruna FIVB tarafından önceden yetki verilmiş olmalıdır.Her takımın 12 oyuncudan oluşan nihai listesinde bir (1) “Libero” belirtme hakkı vardır. Libero dışıdaki oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.Sadece müsabaka cetveline kayıtlı oyuncular oyun alanına girebilirler ve müsabakaya iştirak edebilirler. Koç ve takım kaptanı müsabaka cetvelini imzaladıktan sonra kayıtlı oyuncular değiştirilemez.TAKIMLARIN YERLEŞİMİ (Sahaya Dağılım) Oyunda olmayan oyuncular takımın oturma sıralarında oturmalı veya kendi ısınma sahalarında bulunmalıdırlar (Kural 1.4.4). Koç (Kural 5.2.3) ve takımın diğer mensupları da takımın oturma sıralarında oturmakla birlikte buradan geçici olarak ayrılabilirler. Takımların oturma sıraları yazı hakemi masasının yan taraflarına, serbest bölgenin dışına yerleştirilir.Müsabaka esnasında sadece takım mensuplarının takımlarının sırasında oturmalarına veya ısınma sahasında bulunmalarına müsaade edilir (Kural 4.1.1).Oyunda olmayan oyuncular oyun esnasında ısınma sahasında (Kural 1.4.4), molalarda ise kendi oyun alanlarının arkasındaki serbest bölgede topsuz olarak ısınabilirler.Oyuncular set aralarında serbest bölge içinde ısınma amacıyla top kullanabilirler.MALZEMELERBir oyuncunun malzemeleri forma, tort, çorap ve spor ayakkabısından oluşur.Bir takımın forma, şort ve çorapları tektip, temiz ve aynı renkte olmalıdır.Ayakkabılar hafif, esnek, lastik veya deri tabanlı ve topuksuz olmalıdır.FIVB’nin Büyükler Dünya ve Kıta Müsabakaları’nda bir takımın ayakkabı renkleri aynı olmalıdır; ancak marka ambleminin rengi ve dizaynında farklılık olabilir. Forma ve şortların FIVB homologasyon standartlarına uyması gerekir.”Oyuncuların formaları 1’den 18’e kadar numaralandırılmış olmalıdır.    a) Numaralar formanın ön ve arka ortasında bulunmalıdır. Numaraların renk ve parlaklığı formanın renk ve parlaklığına zıt olmalıdır.    b) Numaraların yüksekliği göğüste en az 15 cm., sırtta en az 20 cm. olmalıdır. Numaraların yazıldığı bandın genişliği ise en az 2 cm. olacaktır.Takım kaptanının formasında, göğüs numarasının altında 8 x 2 cm.’lik bir şerit olmalıdır.Diğer oyunculardan farklı renkte olan (Kural 4.3.1) (Libero oyuncusuharicinde - Kural 8.5) ve/veya kurallara uygun olmayan şekilde numaralandırılmış (Kural 4.3.3) formaların giyilmesi yasaktır.FIVB Dünya Müsabakaları’nda oyuncuların numaraları şortun sağ paçasında tekrarlanacaktır. Numaranın yüksekliği 4 ile 6 cm. arasında ve numaranın yazıldığı bant minimum 1cm. olmalıdır. TAKIM KAPTANI MAÇ ÖNCESİ takım kaptanı müsabaka cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder.MAÇ ESNASINDA takım kaptanı oyun alanında olduğu sürece oyun kaptanı olarak görev yapar. Takım kaptanı oyunda olmadığı zaman koç veya bizzat kendisi oyun kaptanı rolünü üstlenmek üzere bir başka oyuncuyu tayin eder. Bu oyun kaptanı; değiştirilene, takım kaptanı oyuna dönene veya set bitene kadar takım kaptanının sorumluluklarını üstlenir. Topun oyun dışı olduğu zamanlarda tüm takım mensupları içerisinde sadece oyun kaptanı hakemlerle konuşma hakkına sahiptir:Kuralların uygulanması ve yorumu hakkında açıklama ister ve aynı zamanda takım arkadaşlarının istek veya sorularını da iletir. Eğer oyun kaptanı baş hakemin açıklamalarına katılmazsa, bu karara itiraz edebilir ve derhal hakeme maçın sonunda müsabaka cetveline resmi bir itiraz kaydettirme hakkını saklı tuttuğunu belirtir (Kural 23.2.4);Şu konularda yetki ister:    Malzeme değişikliği    Takımların pozisyonlarının tetkiki    Zemin, file ve top, vs. kzntrolü;    Mola ve oyuncu değişikliği talebinde bulunur (Kural 16.2.1).    Hakemlere tetekkür eder ve sonucu tasdik etmek için müsabaka cetvelini imzalar.    Eğer takım kaptanı (veya yerine tayin edilen oyun kaptanı) daha önce baş hakeme herhangi bir uyuşmazlık bildirmişse, uyuşmazlık teyit edilebilir ve müsabaka cetveline resmi bir itiraz olarak kaydedilebilir (Kural 5.1.2.1).OYUN DÜZENİOyun HatalarıNe zaman takım bu kurallara uymayan bir harekette bulunur veya bir şekilde bu kuralları çiğnerse, hakemlerden biri oyun hatası için düdük çalar. Hatalara hakemler karar verir ve kurallara göre cezalarını tayin ederler.eğer art arda iki veya daha fazla hata yapılırsa, sadece ilk yapılan hata dikkate alınır;eğer iki ya da daha fazla hata rakipler tarafından aynı anda yapılırsa, bu bir ÇİFT HATA’dır ve rally tekrarlattırılır.Bir hatanın sonuçları;    Her hata rally’nin kaybedilmesiyle sonuçlanır.    Eğer hatalı takımın rakibi servis attıysa, bir sayı alır ve servis atmaya devam eder.    Eğer hatalı takımın rakibi servis karşıladıysa, bir sayı alır ve servis kullanma hakkı kazanır. KAYNAKLAR https://tr.wikipedia.org/wiki/Voleybol    

http://www.ulkemiz.com/voleybol-nedir-voleybol-oyun-kurallari-nelerdir

Şihabeddin Sühreverdî Kimdir

Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek ' . Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, bir Kürt köyü olan Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır. İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir. Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.Düşüncesiİşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibariyle Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt  öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.İnsanın DoğasıSühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.EserleriKısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitablarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyel (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir..Başlıca EserleriHikmet'ül-İşrâkPertev-NâmeHeyâkilu'n-NûrElvâhu'l-İmâdiyye

http://www.ulkemiz.com/sihabeddin-suhreverd-kimdir

Epilepsi Hastaları Yaşamlarında Nelere Dikkat Etmelidir?

Epilepsi Hastaları Yaşamlarında Nelere Dikkat Etmelidir?

Halk arasında sara olarak da bilinen epilepsi beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan nörolojik bir rahatsızlıktır. Beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkan bir klinik tablo olup Hastada belli bir süreyle sınırlı, bilinç, davranış, duygu, hareket veya algılama fonksiyonlarına ilişkin bozukluk görülür.Özellikle kendilerine “Epilepsi” tanısı yeni konulmuş hastalar ne yapacaklarını bilememekte, ilaç kullanmak dışında nasıl yaşamaları gerektiği konusunda aşırı bir kaygı içerisindedirler. Epilepsi hastalarına, yaşamış oldukları bu kaygıları ve soru işaretlerini, hekimleriyle İletişim halinde olmaları ve onlardan aldıkları bilgi ve tavsiyeler doğrultusunda aydınlatmalarını, rahatsızlıkları ile ilgili konularda sosyal paylaşım sitelerindeki ilaç kullanımı ve tedavisi konusunda yapılan yorumlara göre hareket etmemelerini tavsiye ediyorum. Çünkü aynı ilaç size iyi gelirken bir başkasına iyi gelmeyebilir ya da sizin üzerinizde yan etki yaratan bir ilaç başka bir hastada tedavi edici olabilir ve yan etki göstermeyebilir. Panik olmadan emin adımlarla ve pozitif düşünce içerisinde bilinçli bir şekilde yaşarsanız hastalığınızın size ve yaşamınıza olan etkilerini asgariye indirebilir. Tedavi yolunda daha hızlı ilerleyebilirsiniz. Unutmayın ki epilepsi; bulaşıcı ve tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalık değildir.Ülkemiz insanı epilepsi ile ilgili yanlış bilgilerle donatılmış olduğundan hastalığınızla ilgili bilgi ve deneyim sahibi olmayan insanların tavsiyelerinden ve olumsuz yorumlarından kendinizi uzak tutun; gerekiyorsa bu tip insanları hayatınızdan uzaklaştırın. Bilmesi gereken prensibiyle yaşayın, herkes sizinle ilgili bilmesi gerektiği kadarını bilsin. Bu hastalığınızı saklamanız anlamına gelmez. Bunu asla yapmayın. Özellikle aileniz, iş arkadaşlarınız, eş adayınız, eşiniz, okuldaki yakın arkadaşlarınız hastalığınız ve rahatsızlanmanız durumunda size nasıl davranmaları gerektiğini bilmeliler. Aksi taktirde yanlış uygulamalara maruz kalıp sağlığınızı tehdit altında bırakabilirsiniz. Tabi ki her şeyden önemlisi nöbetlerinizin tetiklememesi ve kendinize kaliteli bir yaşam sağlayabilmeniz için doğru yaşamanız. Bunun için nasıl davranmanız ve yaşamanız gerektiği konusunda bu hastalığı yaşayan ve 15 yıllık hastalık deneyimi olan biri olarak sizlerle paylaşmak istediğim bazı tavsiyelerim olacak.1. Uyku düzeninize çok dikkat emeli günde 7-8 saat uyumalısınız.2. Kafein içeren çay, kahve ve kola gibi fazla tüketimi halinde nöbetlerinizi tetikleyecek içecekleri mümkün olduğunca az ya da hiç tüketmeye çalışın. Kahve içmek istiyorsanız çok az miktarda kahve ve bol süt kullanın. Çayı açık içmeye dikkat edin. Kolayı ise mümkünse hayatınızdan çıkarın.3. Alkollü içecekler farklı uyaranlar içerdiğinden ve nöbetlerinizi tetikleyeceğinden ayrıca aldığınız ilaçlarla etkileşim yapıp ilacınızın olumlu etkilerini azaltıp farklı sağlık sorunlarına yol açacağından, alkollü içecekleri kesinlikle tüketmeyiniz.4. Bitki çayı tüketirken dikkatli olun, özellikle uykusuzluk şikayetiyle tüketilen bitki çaylarını içmeyiniz.İçerisinde melissa ve melissa otu olan içeceklerden uzak durunuz.5. Kendinizi uzun süreli aç bırakmayınız. Oruç tutmak bu anlamda size zararlı olacaktır.6. İlaçlarınızı tam saatinde ve doktorunuzun belirlediği dozda alınız. İlaçlarınıza sihirli değnek muamelesi yapmayınız. İlaçların en az 3-5 yıl kullanımı tamamen tedavi sağlayabilir. Tamamen tedavi sağlamasa bile nöbetlerinizi engelleyecek olan bu ilaçları düzgün kullanınız. İlaçlarla ilgili yakınmalarınız belli bir süre sonra azalacaktır. (Uyku Hali,Halsizlik,Kötü rüyalar görme vb.) Doktorunuza danışmadan asla ilaçlarınızı bırakmayın ve değiştirmeyin. En az üç ayda bir ilaç kan düzeyinizi ölçtürmelisiniz. Çünkü ilaç kan düzeyindeki azalma ve aşırı artış nöbetlere sebep olabilmektedir.7. Bilgisayar ve televizyon karşısında uzun süre kalınmamalıdır. Özellikle ışığa duyarlı epilepsi hastaları bu konuya ayrıca itina göstermelidir. Bilgisayar ve Tv’nin karşısındaysanız oda ışığı açık olmalıdır. Sinemada film izlemek de bazı ışığa duyarlı epilepsi hastalarında tetikleyici olabilmektedir.8. Sizi bedensel ve beyin olarak yoran aktivitelerden uzak durmaya çalışın. Aşağıda belirtilen sportif faaliyetlerde bulunmayın. Epilepsisi Olan Tüm Hastalar•  Boks • Karate • Dalgıçlık • Yamaç paraşütü • Paraşütle atlama • DağcılıkKontrolsüz Nöbetleri Olan Hastalar•  Havacılıkla ilgili sporlar • Jimnastik • Ata binmek • Buz hokeyi, buz pateni • Motor sporları•  Dağcılık • Dalgıçlık • Yamaç paraşütü • Yelkencilik • Denetimsiz su sporları ve yüzme • Su kayağı•  Sörf9. Sizi üzen insanlardan ve olaylardan uzak durmaya çalışın.10. Işık olmayan yerlerden karşıya geçmeyin ve trafik kurallarına dikkat edin. Yüksek yerlerden, balkon kenarı,açık teras gibi alanlardan uzak durun.11. Nöbetleriniz kontrol altına alınıncaya kadar araç kullanmayın.12. Cüzdanınızın görünen bir yerine mutlaka adres ve telefonunuzu ve epilepsi hastası olduğunuzu yazın. Bu yalnızken nöbet geçirmeniz durumunda size yardımda bulunan kişiler için gerekli olacaktır. Bu tür hastalar için üretilen özel bilekliklerden de edinebilirsiniz.13. Özellikle yazın güneşin etkilerinden kendinizi iyi koruyun. Güneşe çıkarken koyu renkli şapka ve mümkünse güneş gözlüğü kullanın.14. Hamam sauna gibi yerlere gitmemeye özen gösterin. Aşırı sıcağa maruz kalmanız nöbetlerinizi tetikleyecektir.15. Epilepsi hastaları hamile kalabilir ve sağlıklı çocuklar dünyaya getirebilirler. Kontrolsüz ve plansız bir şekilde hamile kalmayın. Hamilelik öncesi en az üç ay önce doktorunuzla görüşerek ilaç dozunuzun ayarlanmasını sağlayın ve folik asit kullanmaya başlayın. Bu durum ilaçların bebeğin üzerinde yaratabileceği olumsuz etkilerin en aza inmesini sağlayacaktır. Kontrolsüz bir şekilde hamile kaldıysanız hemen doktorunuza başvurun ve doktorunuz söylemeden ilaçlarınızı bırakmayın.Hamilelik nöbetleri tetikleyebileceğinden doktorunuzun uygun gördüğü dozda ilaçlarınızı almaya devam edin. Unutmayın ki nöbet geçirmeniz ve bu sırada yaşayacağınız çarpma düşme gibi durumlar halinde bebeğiniz zarar görebilir. Sizin epilepsi olmanız çocuğunuzun da epilepsi olacağı anlamına gelmez. Bu durum ancak çok nadir olan genetik faktörlü epilepsi hastalarında olabilir. Genetik faktörlerle epilepsi olduğunuzun tespiti için ailenizde en az 3-4 epilepsi hastası olması gerekmektedir. Bunun araştırması üniversite hastanelerinin genetik birimlerinde sizin için bir araştırma grubu oluşturularak, ailenizde yeterli sayıda epilepsi hastası bulunması halinde yapılabilmektedir.16. Banyoya girmeden önce ailenizden en az bir iki kişiye banyoya gireceğinizi söyleyin. Aşırı sıcak suyla banyo yapmayın ve uzun süre banyoda kalmayın.17. Düzenli aralıklarla doktor kontrolüne gidin. Doktorunuza geçirdiğiniz nöbet sayısı,günü ve süresini bildirmeniz tedaviniz açısından önemlidir. Bu durumları not edin. Kendinize bir dosya oluşturun ve içerisine tedaviniz süresince yapılan tahlil,tetkik, eeg ve mr sonuçlar ile önemli gördüğünüz bilgilerle ilgili dökümanları koyun. Ailenizi bu konularda bilinçli davranmaya teşvik edin.18. Epilepsi kısmen de olsa hayatınızı etkileyebilir, ama belli işler dışında çalışmanızı ve başarılı olmanızı engellemez. Bu hastalık zihinsel özürlülük hastalığı değildir. Dünyaca tanınmış bir çok bilim adamı,devlet adamı, yazar, oyuncu bu hastalığa sahiptir. Örnek verecek olursak;Albert Einstein (Bilm Adamı),Vincent van Gogh (Hollandalı Ressam), Julius Caesar (Romalı Devlet Adamı), Gusta ve Flaubert (Fransız Yazar), F.M. Dostoyevsky (Rus Yazar), Heracles (Yunan Kahraman), Napoleon Bonaparte (Fransa İmparatoru), Arch Duke Charles (Avusturyalı Kumandan), Lord Byron (İngiliz Şair), Hermann von Helmholtz (Alman Fizikçi), Molière (Fransız Oyun Yazarı), Vladimir Ilyich Lenin (Rus Devrimci), Socrates (Yunan Filozof), Margaux Hemingway (Amerikan Aktris) epilepsi hastası olmalarına rağmen çok başarılı olmuş ve tarihe adlarını yazdırmışlardır.19. Yukarıda belirttiğim maddelerin çoğu epilepsi olmayan insanlar için de geçerlidir. Bu nedenle epilepsi size kaliteli ve sağlıklı yaşamanız için de fırsatlar sunar. Hastalığınızdan korkmayın ve her daim güçlü olun.Epilepsi Hasta Yakınları İse; 1. Çocuğunuzu,eşinizi,yakınınızı sürekli izleyip onu rahatsız etmeyin. Kontrollü davranın ama bunu hastaya hissettirmeden yapın. 2. Hastanın her işini siz yapmaya çalışmayın. Öz güvenini yitirmesine sebep olmayın. 3. Yalnız kalmaması gereken durumlar olacaktır o zaman siz yanında olamasanızda yanında hastalığını bilen ve bilinçli başka bir kişinin bulunmasını sağlayın. (Denize girmek gibi) 4. Her zaman pozitif yaklaşın onu umutsuzluğa sürükleyici davranışlarda bulunmayın. 5. Nöbet esnasında; * Sakin olun, hastanın baş ve vücudunu yana çevirin. (Dilini yutmasını ve boğulmasını engellersiniz) * Başını yere vurmasını, yataktan düşmesini önleyin. Çevresindeki kesici ve yaralayıcı cisimleri uzaklaştırın. * Yakasını ve varsa sıkı giysilerini gevşetin. Gözlükleri varsa çıkarın. * Bilinçsiz hareketler yapıyorsa, sert olmayan yumuşak hareketlerle engelleyin. * Nöbet anında neler yaptığını gözleyin mümkünse kamerayla çekin bunları doktorunuzla paylaşın. * Nöbetinin bitmesini panik yapmadan bekleyin ve hasta kendine gelene kadar yanından ayrılmayın. * Yapay solunum ve kalp masajı uygulamayın. * Ağzını açmak için uğraşmayın, nöbet sırasında ilaç vermeye, soğan, sarımsak, kolonya vb. şeyler koklatmaya çalışmayın. * Soğuk su dökme, tokat atma gibi hareketler yapmayın.Kaynakça: www.florence.com.tr/epilepsi-nedir.htm www.turkepilepsi.org.tr Eda Şahan’ın Günlüğünden NotlarYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/epilepsi-hastalari-yasamlarinda-nelere-dikkat-etmelidir

Sınav öncesinde adaylara altın öneriler

Sınav öncesinde adaylara altın öneriler

Yüzbinlerce öğrencinin gireceği üniversite sınavında sona gelindi. Süre daraldıkça öğrencilerde heyecan ve kaygı artıyor. Uzmanlar başarılı bir sonuç için son günlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin önemli tüyolar veriyor. İşte altın öneriler…YGS’nin ardından yüzbinlerce öğrenci 14-15 ve 21-22 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilecek LYS’ye girmeye hazırlanıyor.Gün yaklaştıkça öğrencilerdeki heyecan ve kaygı da artıyor. Üsküdar Üniversitesi tercih danışmanı Uzm. Psk. Dan. Ece Tözeniş adaylara son günlere ilişkin altın değerinde önerilerinde bulunuyor.- Yoğun ders çalışmak yerine soru çözümlerine odaklanın.- Bol bol deneme çözün.- Yeni konu çalışmaktan ziyade zihninde tam oturmamış konuları pekiştirin. - Alışkın olunan davranış şeklinin dışına çıkmayın. - Çalışma sistemi ne ise son güne kadar o sistemle devam edin. - Sınavdan öncesi günü dinlenmeye ayırın. Ancak kendinizi rahat hissetmiyor ve mutlaka bir şeyler yapmalıyım diyorsanız çok yormamak kaydıyla çalışma yapılabilirsiniz. – Sınav öncesi son günleri rahat geçirin. - Bedensel ve zihinsel yorucu aktivitelerden sınav öncesinde uzak durun. - Sınav gecesi erken uyuyun, dinlenmiş, zinde olmaya dikkat edin. - İmkan varsa sınavdan bir önce sınav yerinizi görün. - Çok fazla sınav konuşmayın. Hiç konuşmamak da zararlı. Dengeyi iyi kurun. - Sınav Giriş Belgelerinizi akşamdan hazırlayın. Sınav Giriş Belgeleri ÖSYM tarafından posta yoluyla gönderilmeyeceğinden Sınav Giriş Belgelerinin çıktılarını www.osym.gov.tr sitesinden almayı unutmayın.  - Sınav sabahı alışık olunmayan kahvaltıdan uzak durun. Normal şekilde kahvaltınızı edin.- Sınava giderken rahat kıyafetler tercih edin. - En geç yarım saat kala sınav yerinde olun.- Sınav anında heyecan ve kaygı durumu olursa nefes egzersizleri yapın.- Sınav anında 15-20 saniyelik esler verin. Bu kısa aralar zaman kaybı değil dikkat toplama olarak görün. - Deneme sınavlarında hangi sistemi kullanıyorsanız onu uygulayın. Her zamanki bölüm ve sorudan çözmeye başlayın. - Turlama yöntemini kullanın. Yapamadığınız sorular üzerinde fazla durmayın. Geçin zaman kalırsa tekrar dönün. - Zaman kaybı ve kaydırma riskine karşı önce soru kitapçığını hemen ardından cevap kağıdını işaretleyin. - Sınava gidişi tören merasimine dönüştürmeyin. İllaki biri diyorsanız onunla sınava gidebilirsiniz. http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/sinav-oncesinde-adaylara-altin-oneriler

Engelli bir çocuğa sahip olmak

Engelli bir çocuğa sahip olmak

Her anne baba birçok zahmete katlandıktan, dokuz ay boyunca heyecanla bekledikten sonra kucağına sağlıklı bir bebek almanın hayalini kurar. Nasıl bir çocuk yetiştireceklerini, ona nasıl bir hayat sunacaklarını, büyüdüğünde nasıl bir genç kız ya da delikanlı olacağını hayal ederler. Ne yazık ki bazen çocuklarının sağlıkları ile ilgili yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunun sinyalini, haberini alırlar ve bu hayallere bir dur demek zorunda kaldıkları bir durumla karşılaşırlar.Kuşkusuz, bir aile için en sarsıcı durumlardan biri çocuğunun hayatı boyunca birlikte yaşayacağı bir engelinin olduğunu öğrenmesidir. Bu durum fiziksel ya da gelişimsel bir engel olabileceği gibi doğumla birlikte, bir hastalık ya da bir kaza sonrası da ortaya çıkabilir. Böyle bir aile ani ve büyük bir kayıp sonrası yaşanabilecek tüm duyguları hissedebilir, büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirler; zira bu durum söz konusu çocuk için olduğu kadar aile için de büyük bir “kayıp”tır. Ne de olsa bu haberle birlikte çocukları için kurdukları hayalleri de kaybederler ve daha da önemlisi çocuklarının hayatlarının geri kalanı için endişe duyacakları uzun bir süreç başlamış olur. Uzm. Klinik Psikolog Merve Büyükkucak; engelli bir çocuğa sahip anne babaların, her çocuğun farklı olduğunu unutmadan kendi çocuklarının pozitif yönlerine odaklanmaya özen göstermeleri gerektiğini vurguluyor.Aileler Ne Yaşar?Çocuklarının bir engeli olduğunu öğrenen bir aile öncelikle kayıpla beraber gelen bir keder hisseder. Bunun içerisine şok, inkâr, öfke, suçluluk, üzüntü gibi duygular da dâhil edilebilirken tüm bunların beraberinde neden bunun kendi çocuklarının başına geldiğine dair bir sorgulama ve isyan söz konusu olabilir. Bu durumun kendi hataları ya da suçları olduğunu düşünebilirler. Herkes sağlıklı bebeklere sahipken bu aileler için engelli bir bebeğe sahip olmak bir başarısızlık gibi görünebilir. Çevredeki diğer sağlıklı bebekleri ve onların ailelerini kıskanabilirler. Geleceğe dair büyük bir belirsizlikle birlikte öyle yoğun bir çaresizlik hissi baş gösterebilir ki bazen bebeklerini bırakıp kaçma istekleri dahi oluşabilir.Mükemmel bir bebek beklerken bu bebeğin kendilerine ait olmadığına inanmak isteyebilirler. İnsanların tepkisinden, önyargılarından ve bu durumla nasıl başa çıkacaklarından korkabilirler.Bunların çoğu aslında çok tahrip edici bir olaya karşı verilen oldukça normal ve doğal tepkilerdir. Elbette zaman içerisinde bu duygular dalgalanma gösterecek, zaman zaman hafiflerken zaman zaman da yeni yaşamsal engellerle karşılaşıldığında (örneğin söz konusu çocuğun okula başlaması vb.) tıpkı ilk günkü sıcaklığında yaşanabilecektir. Bu nedenle engelli bir çocuğa sahip olan bir aile için belki de en zor olanı yaşam boyu tekrarlayan kayıplarla yüzleşme durumudur. Bu süreçte anne ve babalar hüzünleri ve kederleri hiç bitmeyecek gibi hissedebilirler. ancak zaman içerisinde bu durumu anlamlandırabilmeye ve yaşamlarının, kendi gerçekliklerinin bir parçası olarak kabul edebilmeye başladıklarında yavaş yavaş rahatlayacaklardır.Aileler bu durumla nasıl baş ederler?Ailelerin bu durumla nasıl baş edecekleri elbette ki birçok faktöre bağlıdır. Ebeveynlerin böyle güç bir durumla nasıl başa çıktıkları stresli durumlara ve genel olarak sorunlara yaklaşım tarzlarıyla birebir ilintilidir. Çözüm odaklı bir başa çıkma mekanizmasına sahip olan ve davranışlarını sorunlu duruma göre modifiye edebilen kişilerin bu konuda daha başarılı olabildikleri görülmektedir. Engelliliğe dair bakış açısını esnek tutabilen ve çocuklarının özgürleşmesine destek olan, takım şeklinde hareket eden ebeveynlerin bu durumla çok daha rahat başa çıkmaları mümkündür. Tıpkı diğer zor yaşamsal durumlarla karşılaşıldığında olduğu gibi ebeveynlerin bu durumu nasıl anlamlandırdığı, bu konu hakkında kendilerine yaptıkları açıklamalar çok belirleyicidir.Örneğin anne babaların kendilerine yönelik aldıkları suçlayıcı bir tutum yaşam boyu bu engeli kabullenmelerine ve bunu deneyimlerinin bir parçası haline getirmelerine engel olabilir. Sadece bir ebeveynin bu durumu nasıl anlamlandırdığı değil aynı zamanda diğer eşin de bu olaya verdiği tepki ve başa çıkma tarzı da ailenin baş etme şeklini etkileyecektir. Ailenin fiziksel ve ruhsal sağlığının, finansal koşullarının yerinde olması da önemli faktörlerdir. Özellikle annenin psikolojik anlamda kendini ne kadar iyi hissettiğinin anlamlı derecede önemli olduğu görülmektedir. Yakın akrabalardan ve yakın çevreden görülen destek, çocukla kurulan ilişki ve onun yaşam kalitesi, ebeveynlerin inanç sistemleri ve bu durumun iş ya da özel hayatlarına ne kadar etki ettiği de baş etme şeklini belirleyici diğer önemli faktörler olarak sıralanabilir.Aile içi ilişkiler bu durumdan nasıl etkilenir?Engelli bir çocuğa sahip olmak ailenin diğer bireyleri arasındaki ilişkiye büyük oranda etki edebilecek bir durumdur. Özellikle bütün enerji ve yatırımın engelli çocuğa yapılması riski diğer ilişkilerin zora girmesine ve diğer aile bireyleriyle ilişkilerin zorlanmasına sebep olabilir. Bu anlamda en çok zorlanan grupta engelli bir kardeşe sahip ailenin diğer çocukları sayılabilir. Araştırmalar, engelli bir kardeşe sahip çocuklarda depresif ve anksiyöz belirtiler görülme sıklığının sağlıklı kardeşleri oranlara göre daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu çocukların ev işlerinde daha fazla aktif rol aldıkları, kardeşler arasında daha fazla ayrımcılık ve özellikle annelerinden daha az sevgi ve ilgi gördüklerini hissettikleri de yine bilimsel bulgular arasındadır. Böyle bir durumda diğer çocukların da kendilerini ihmal edilmiş hissetmesine sebep olmamak için ebeveynlerin evin ve çocukların sorumluluklarını paylaşarak onlar sağlıklı çocuklarına da özel zamanlar ayırmaya çalışmaları yardımcı olacaktır.Eşler açısından bakıldığında ise, bu konuda yapılan birçok araştırma engelli bir çocuğa sahip olan çiftlerin boşanma ihtimallerinin sağlıklı çocuklara sahip ebeveynlere oranla daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Zira engelli bir çocuğa sahip olmak evlilik ilişkisinin sağlamlığını da bir nevi test edici nitelikte, er şekilde ilişki açısından süregelen bir stres faktörüdür.Elbette destekleyici bir ilişkiye sahip çiftler hem ilişkilerini koruyabilirler, hem de birbirilerinin depresif bir sürece girmesini büyük ölçüde engelleyebilirler. Ancak yoğun bakım gerektiren b engelli bir çocuğa sahip olma durumu, yas ve hüzünle birleştiğinde ve tüm bunların üzerine çocuğun genel sağlığı ile ilgili süregelen kaygılar ve finansal güçlükler eşlik ettiğinde bir ilişkiyi stresten koruyabilmek büyük bir mücadele ve çaba gerektirebilir. Engelli bir çocuğa sahip olmanın finansal yükü oldukça fazla olduğundan sırf bu gerçeklik dahi ebeveynler açısından süregelen bir stres ve kaygı kaynağı olabilir. Araştırmalar, anne ve babası arasında destekleyici bir ilişki bulunan engelli çocukların genel fiziksel ve ruhsal sağlıklarının iyi anlaşamayan ebeveynlere sahip olanlara kıyasla çok daha iyi olduğunu göstermektedir. Özellikle eşleri tarafından desteklendiğini hisseden annelerin, eşlerinden aldıkları yardımdan bağımsız olarak, evliliklerinde daha mutlu ve tatmin olmuş hissettikleri görülmektedir. Ancak anne ve baba arasındaki ilişki yolunda gitmediğinde hem annenin hem de babanın engelli çocuğu ile ilişkisinin olumsuz yönde etkilendiği bilinmektedir.Engelli bir çocuğa sahip ailelerde genellikle geleneksel rollere paralel olarak temel bakımın anne tarafından verildiği, babanın da finansal desteği oluşturmak adına çalışan ve para kazanan taraf olduğu görülmektedir. En ideal şekli gibi görünse de bazen bu iş bölümünün sonucunda bakım veren annenin tükendiği, babanın da kendini dışarıda kalmış hissettiği durumlar mevcuttur. Bilimsel çalışmalar özellikle engelli bir çocuğa sahip annelerin sağlıklı çocuklara sahip annelere oranla daha fazla depresif belirtilere ve anksiyete gibi ruh sağlığı bozukluklarına sahip olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda bu annelerin fiziksel sağlık problemlerinin de daha fazla olduğu, annelik becerileri konusunda ise kendilerini diğer annelere kıyasla daha az yetkin hissettikleri de ortaya konmaktadır. Tam da bu sebeplerden, belki de hepsinden önemlisi engelli çocuğa birincil bakım veren kişinin, yani annenin, kendine iyi gelecek, ona iyi hissettirebilecek zaman dilimleri oluşturmasının gerekliliğidir; zira engelli olsun olmasın her çocuğun hem ruhen hem de fiziken sağlıklı ve huzurlu ebeveynlere ihtiyacı vardır.Engelli bir çocuğa sahip olmak oldukça stresli ve yorucu bir durum olabilir. Her çocuk aynı olmadığı gibi, her engelli çocuk da aynı değildir ve hepsinin kendine göre becerileri, yetenekleri ve özellikleri vardır. Onlar da belirli bir hayat kalitesine sahip olarak hayattan keyif alma ve çevreleriyle mutlu bir ilişki kurabilme becerisine sahiptir. Hayat kalitesi yalnızca becerilerle belirlenemez; çocuğun ne kadar keyifli zamanlar geçirebildiği, kendini ne kadar güvende hissettiği ve her şeyden de öte herkes gibi ve en az herkes kadar sevilebilir bir varlık olduğunu hissetmesinden geçer.Bu nedenlerle, ebeveynler her çocuğun farklı olduğunu unutmadan kendi çocuklarının pozitif yönlerine odaklanmaya özen göstermelidir.Elbette zaman zaman çocuklarına karşı olumsuz duygulara sahip olabilirler, bu çok anlaşılabilir bir durumdur, zira aynı durumda olan birçok ebeveyn bu duyguları taşıyabilir. Fakat yine de (örneğin 1 yıl sonra) üzüntü ve keder hislerinde bir azalma olmuyor ve bu durum giderek komplike bir hal almaya başlıyorsa, kişinin ruh sağlığında bozulmalar söz konusu olabilir, çocuğa verilen bakım ve diğer kişilerle kurulan ilişkiler bu durumdan olumsuz yönde etkilenebilir. Böyle bir durumda mutlaka profesyonel bir yardım alınmalıdır. Özellikle çocuklarını halen olduğu gibi kabullenmekte zorlanıyor, yaşananlarla ilgili halen tatmin edici bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor, kızgınlık ve suçluluk gibi duygularla boğuşuyor ve durumu yoluna girmeyen bir kriz olarak görmekte ısrar ediyorlarsa mutlaka destek alınmalıdır.KadıköyŞifa Sağlık Grubu Ataşehir Hastanesi Uzm. Klinik Psikolog Merve Büyükkucakhttp://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/engelli-bir-cocuga-sahip-olmak

Plüton, New Horizons ve Ötesi

Plüton, New Horizons ve Ötesi

İlk Bakışta Plüton 1930’da, 24 yaşındaki Clyde Tombaugh’un keşfettiği, 11 yaşındaki Venetia Burney’in isim ablası olduğu soğuk ve uzak yeraltı dünyası tanrısı…

http://www.ulkemiz.com/pluton-new-horizons-ve-otesi

Alfa Romeo 4C Özellikleri

Alfa Romeo 4C Özellikleri

İtalyan devi Alfa Romeo, üretime hazır yeni otomobili 4C ile gümbür gümbür geliyor.Önümüzdeki ay gerçekleştirilecek olan Cenevre otomobil fuarında görücüye çıkacak olan yeni Alfa Romeo 4C, karbon fiber bir tasarımla satışa sunulacak.

http://www.ulkemiz.com/alfa-romeo-4c-ozellikleri

Dünyanın İlk Akıllı Telefonu

Dünyanın İlk Akıllı Telefonu

Muhtemelen şu an bu makaleyi birçoğunuz, bu araştırmaya ilham kaynağı olan ultra akıllı telefonlarınızla okuyorsunuz.

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-ilk-akilli-telefonu

Akvaryum Nedir? Akvaryum Bakımı ve Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Akvaryum Nedir? Akvaryum Bakımı ve Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Hayatlarımıza ortak olan küçük canlıların bakımı meşakkatli ve bir o kadar da yorucudur.Evlerimizde beslediğimiz sevimli dostlarımızın bakımı hakkında sizlere küçük bilgiler sunacağım.

http://www.ulkemiz.com/akvaryum-nedir-akvaryum-bakimi-ve-hakkinda-bilinmesi-gerekenler

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano. Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı. Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu. Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı. Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı. Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı. Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı. Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor. Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu. Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar. Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor. Kaynak : Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113 http://bilimfili.com/ilk-insanlarin-habitati-ilk-kez-yapilandirildi/

http://www.ulkemiz.com/homininlerin-habitatlari-ilk-kez-yapilandirildi

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

OSMANLIDA MERKEZİ YÖNETİM •       Osmanlı Devleti merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışı ile yönetiliyordu. Devletin başında Osmanlı hanedanından gelen Padişah bulunuyordu. •       Egemenlik Allah adına padişaha aitti. Bu nedenle bütün yetkiler padişahta toplanmıştır. Padişahlar, Bey, Gazi, Hünkar, Hüdavendigar ve Sultan gibi unvanlar kullanmışlardır. •       Padişahlar, hükümdarlık alameti olarak kendi adlarına hutbe okutup, para bastırmışlardır. •       Padişah adayı şehzadeler, yetişmeleri için san­caklara gönderilirlerdi. Buna "Sancağa Çıkma" denilirdi. Devlet yönetiminde tecrübe kazanmala­rı için gittikleri sancaklarda yanlarına "Lala" adı verilen tecrübeli devlet adamları verilirdi. I. Ahmet 1603 yılında bu uygulamayı kaldırarak "Kafes Usulü"nü getirdi. Bu tarihten itibaren şehzadeler sarayda yetiştirilmeye başlanıldı. •       I. Ahmet devrine kadar Osmanlı Devleti'nde pa­dişah öldüğü zaman yerine kimin geçeceği belir­lenmemişti. Her şehzadenin padişah olma hakkı bulunduğundan bu durum şehzadeler arasında taht kavgalarının çıkmasına neden olmuştur. •       I. Ahmet 1603'te Ekber ve Erşed (büyük ve akıl­lı) olanın tahta geçmesi kuralını getirdi. Böylece taht kavgaları ve kardeş katliamı önlendi. •       Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517) ile Osmanlı padişahları aynı zamanda halife oldu­lar. •       Padişahın yetkileri ilk kez ayanlar karşısında Sened-i İttifak ile kısıtlandı. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti'nde hukuk devleti anlayışı yerleşmeye başladı. 1876 Kanun-u Esasi ile padişahın yetkileri ilk kez anayasa ile sınırlandı. Divan-ı Hümayun •       Divan, devlet işlerinin görüşülerek karara bağ­landığı en yüksek kuruldu. Divan teşkilatı Orhan Bey zamanında kurulmuştur. II. Mahmut yaptığı ıslahatlar sırasında Divanı kaldırarak yerine Ba­kanlar Kurulu'nu kurmuştur. •       Divan, padişah için danışma meclisi niteliğinde­dir. Divanın iki özelliği vardır, hem yönetim kuru­mudur hem de en yüksek mahkemedir. Divan üyeleri ve görevleri şunlardır; 1.     Padişah : Padişahlar Fatih'e kadar (1475) diva­nın başkanı idiler. Fatih'ten sonra padişahlar di­van toplantılarına katılmadılar. 2.     Vezir-i Azam (sadrazam): Padişahın mutlak vekili olup günümüzdeki Başbakan' in konu­mundadır. Padişah mührünü taşır, padişah adına tayin ve terfiler yapar ve devlet işlerini yürütürdü. Sadrazamlar padişah yerine sefere çıktıkları za­man "Serdar-ı Ekrem"(Büyük Asker) unvanı alırlardı. 3.     Vezirler: Günümüzde Devlet Bakanları konu­munda olan vezirler daha çok askeri ve siyasi işlerden sorumlu idiler. Tecrübeli birer devlet adamı olup vezir-i azamın yardımcısı idiler. Osmanlı Devleti büyüdükçe sayıları artmıştır. 4.     Kazaskerler: Anadolu ve Rumeli Kazaskeri ol­mak üzere sayıları ikidir. Adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı. Divandaki büyük da­valara bakan kazaskerler ayrıca kadı ve müder­rislerin (profesör) tayin ve terfilerine bakarlardı. Günümüzdeki hem Milli Eğitim hem Adalet Bakanı konumundaydılar. 5.     Defterdarlar: Günümüzdeki Maliye Bakanı' nın konumunda olan defterdarlar, devletin bütün mali işlerinden sorumludur. Anadolu ve Rumeli def­terdarları olmak üzere sayıları ikidir. 6.     Nişancı: Protokol, yazı ve tapu işlerinde so­rumlu idi. Padişah adına yazılan ferman, berat ve diğer belgelere padişahın tuğrasını (imzasını) çekerdi. Os­manlı kanunlarını çok iyi bilen nişancılar gerekti­ği zaman Divana bilgi verirlerdi. •       Bu görevlilerden başka 16. yüzyıldan itibaren di­van üyeleri arasında din işlerinden sorumlu Müf­tü (Şeyhülislam), donanmadan sorumlu Kaptan-ı Derya ve dış işlerinden sorumlu Reis'ül Küttap da katılmıştır.   OSMANLIDA TAŞRA YÖNETİMİ Osmanlı Devleti'nde, fetihlerle toprakların genişlemesi üzerine ülke yönetimini kolaylaştırmak için ülke eya­letlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köylere ayrılmıştır. Eyaletler Eyaletler idari bakımdan kendi içinde üçe ayrılıyordu. 1 Merkeze Bağlı Eyaletler Merkeze bağlı eyaletler Anadolu ve Rumeli Beyler­beyliği olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Merkeze bağlı eyaletleri Beylerbeyi yönetiyordu. Bu eyaletlerin halkı daha çok Müslüman Türklerden oluşuyordu. 2.     Özel Yönetimi Olan Eyaletler Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Mısır, Basra, Bağdat, Habeş, Yemen gibi eyaletlerdir. Bu eyaletlerden yıllık belirli bir vergi alınmaktadır. Dirlik Sistemi uygulan­mamaktadır. Bu eyaletlerin vergi gelirleri açık artırma yoluyla Mültezim adı verilen şahıslar tarafından topla­nırdı (iltizam usûlü). 3.     İmtiyazlı Eyaletler (Bağlı Beylikler) İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti'ne bağlı Eflak, Boğdan, Kırım ve Erdel gibi eyaletlerdir. Bu eyaletler Osmanlı Devleti'ne vergi öderler, gerekti­ğinde orduya asker gönderirlerdi. OSMANLIDA ORDU VE DONANMA Osmanlı ordusu kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere ikiye ayrılırdı. Kara ordusu; Kapıkulu askerleri, Eya­let askerleri ve yardımcı kuvvetler olmak üzere üçe ayrılırdı, - KAPIKULU (MERKEZ ORDUSU) ASKERLERİ I. Murat zamanında savaş esiri çocukların asker ola­rak yetiştirilmesi amacıyla kuruldu. Kapıkulu ordusu piyadeler ve süvariler olmak üzere ikiye ayrılıyordu. 1.     Kapıkulu Piyadeleri a)     Acemi Ocağı : Devşirilen çocukların getirildiği ilk ocaktır. Burada ilk askeri eğitim verilirdi. Acemi Ocağında eğitimlerini tamamlayan devşirmelerin bir kısmı enderuna gönderilirken bir kısmı da di­ğer Kapıkulu Ocaklarına gönderilirlerdi. b)     Yeniçeri Ocağı : I. Murat zamanında kurulmuş­tur. Osmanlı ordusunun yaya (Piyade) askerleri­dir. Komutanlarına Yeniçeri Ağası denilirdi. Ye­niçeriler savaş zamanında padişahın yanında yer alırlardı. Barış zamanında ise Divanın koruyucu­luğunu ve İstanbul'un güvenliğini sağlarlardı. c)     Cebeci Ocağı : Yeniçerilerin silahlarını yapan, tamir eden ve saklayan ocaktı. d)     Topçu Ocağı : Orduya ait topların yapımı, bakı­mı ve savaşlarda kullanılması ile görevli ocaktı. e)     Top Arabacılar Ocağı : Topların sefer sırasında taşınmasıyla görevli idi. f)     Lağımcı Ocağı: Kale kuşatmalarında tünel ka­zarak surların altına patlayıcılar koyan ve patla­tan ocaktır. g)     Humbaracı Ocağı : Dinamit, bomba, havan topu yapan ve kullanan ocaktır. h) Tulumbacı Ocağı: Lale Devri'nde açılan itfaiye ocağıdır. ı) Doğancı ve Turnacı Ocağı : Haberleşme ve avlanmada kullanılan kuşları eğitmekle görevli ocaktır. i) Saka Ocağı : Ordunun su ihtiyacını karşılayan ocaktır. 2.     Kapıkulu Süvarileri Saray etrafında bulunan atlı askerlerdir. Savaşta hükümdarın sağında ve solunda yer alarak padi­şahı, ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. OSMANLI ( SANCAK) EYALET ASKERLERİ 1. Tımarlı Sipahiler Dirlik arazi sahipleri (has, zeamet ve tımar) tarafından yetiştirilen askerlerdir. Tamamı atlı askerlerdir. Bunlar maaş almazlar, geçimlerini dirliklerden sağlarlardı. Osmanlı ordusunun asıl gücünü oluştururlardı. II. Mahmut zamanında tımarlara son verilince Tımarlı Si­pahiler de ortadan kalktı. 2. Akıncılar Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan ülkelerle olan sınırlarda­ki eyaletlerde bulunurlardı. Düşman ülkelerine akınlar yaparak askeri hedefleri tahrip ederler, düşman kuv­vetleri hakkında bilgi toplarlardı.   OSMANLIDA YARDIMCI KUVVETLER 1. Azaplar Orduya sefer sırasında yol açarlar ve köprü kurarlardı. 2. Yaya ve Müsellemler Orhan Bey zamanında kurulan ilk daimi ordudur. Ka­pıkulu ordusu kurulunca geri hizmetlere verildi. 3. Gönüllüler Eli silah tutan Müslüman ve Hıristiyanların kendi is­tekleri ile savaşa katılmaları ile oluşan birliklerdi. 4. Derbentçiler Önemli yollar üzerindeki geçitleri koruyan askerlerdir. 5. Bağlı beyliklerin ve özel yönetimli eya­letlerin gönderdikleri ordular OSMANLI DONANMASI • Orhan Bey döneminde ele geçirilen Karesioğulları Beyliği'ne ait donanma Osmanlı donan­masının temelini oluşturur. • Kuruluş Dönemi'nde istenen güce ulaşamayan Osmanlı donanması, Fatih zamanında Venedik ve Cenevizlilerle mücadele edecek bir güce ulaşmıştır. Yükselme Dönemi'nde Karadeniz ve Akdeniz Osmanlı hakimiyetine alınmıştır. • Kanuni'den sonra donanmaya verilen önem azaldığı için Osmanlı donanması giderek gücünü yitirdi. Buna rağmen Sultan Abdülaziz'in gayretleri ile (1861-1876) Osmanlı donanması dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmiştir. • Donanma başkomutanına Kaptan-ı Derya veya Kaptan Paşa denilirdi. Donanma komutanına Reis, deniz askerlerine de Levent adı verilirdi. Osmanli hânedani, Oguzlarin Kayi boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çikaran boylardandi. Bir uç beyligi olarak tarih sahnesine çikisindan itibaren bünyesinin gerektirdigi dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Beyligi, kisa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin sartlarina göre çok kisa denilebilecek zamanda, tarihin akisini degistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazi tesadüflerle izah etmeye çalismak mümkün degildir.Gerçekten, çok genis topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanli Devleti, çesitli din, dil, irk, örf ve âdetlere sahip topluluklari asirlarca âdil bir sekilde idare etmisti. Ulasim teknolojisi bakimindan günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansizliklar içinde bulunan o asirlarin dünyasinda, bunca farkli yapidaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayisinin sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü'nün n bir madde halinde siraladigi ve Rasonyi'ye göre batili tarihçilerce de kabul edilen basarinin bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun isaret ettigi bu on bir maddenin birçogunda diger Anadolu beylikleri de ortakti. Osmanlilarin din, irk ve cografi ortam bakimindan Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanli basarisinin sebeplerini baska sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, diger beyliklerin sahip olmadiklari veya yapamadiklari bazi seyleri basarmislardi. Bu konuyu arastiran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Pasa da baslangiçta küçük bir uç beyligi olan bu devletin basarisini, maddî ve manevî sebeplere baglar. Ona göre bu sebepler sunlardir:1-Kurulus dönemindeki hükümdarlarin tamami, Islâm dinine ve bu dinin prensiplerine bagli olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve ser'î meseleleri bütünüyle kadilara havale etmislerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayri görmezlerdi. Dolayisiyla halktan herhangi birine yapilan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baski yapmadiklari gibi, tamamen Islâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarina da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde saglam bir adlî mekanizmanin çalismasina ve adaletin gerçeklesmesine sebep oluyordu. Iste bu adalet anlayisi sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelisti.2- Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Anadolu Selçuklu Devleti'ne bagli kaldilar. Bu baglilik, adi geçen devletin varligina son verildigi ana kadar devam etti. Onlarin bu baglilik ve vefalarindan dolayi Allah, kendilerini mükâfatlandirdi. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve bas kaldirmalarda hep onlara yardimci oldu.3- Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasi ve Bizans'in içinde bulundugu sIkIntili durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmamasi.4- Osmanlilar, Islâm dünyasinin hudud boylarinda kurulmuslardi. Cihad ve ilay-i kelimetullah için devamli harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve söhretleri de artiyordu. Onlarin bu durumunu ögrenen ve baska ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onlarin kuvvetlenmesine sebep oluyordu.5- Osmanli hükümdarlari, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karsi son derece hürmetkâr davranip onlari gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardimci olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrica topraklarini genisletip Müslüman nüfusunu artirmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çikardiklari kanunlara da sIkI sIkIya bagli kaliyorlardi. Mustafa Nuri Pasa'ya göre, Osmanli Devleti'nin kisa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulasmasina ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onlarin bu anlayis ve davranislaridir.Selçuklu-Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uç beyliginin, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugu'nun enkazi üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve Islâm damgasi vurmasi hadisesi, çagdas tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakasa edilmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu münakasa daha uzun süre devam edecege benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazi kimseler de bu gelismeyi padisah sahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar.Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlilarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlilarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazi merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunlarin basinda bey'at, cülûs ve kiliç kusanma merasimleri gelmektedir. Saltanatin intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padisahta "amûd-i nesebî" denilen babadan ogula geçmek suretiyle olmustur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanin ortak mülkü olma telakkisi Osmanlilarda özellikle Fâtih döneminde degisIk bir anlayisa bürünmüstür. Kanunnâmenin meshur olan maddesi ile saltanatin babadan ogula intikalinde kolaylik saglanmistir. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmis. Daha sonraki dönemde bir iki istisna disinda "ekberiyet ve ersediyet" usûlüne göre hânedanin en yasli erkek üyesi padisah olmustur. Hükümdarlik ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adini tasiyan kisi, ayni zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanli Beyligi'nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanindan itibaren sadece hükümdarin çocuklari için geçerli hale gelmisti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarinin hakki olarak telakki edilmeye baslandi. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu degildir. Devlet adamlari ve askerlerce sevilip takdir edilen sehzade, ölen babasinin yerine hükümdar ilan olunurdu.Osmanli padisahlari cülûslan münasebetiyle çikardiklari fermanda Allah'in lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatin kendilerine müyesser oldugunu ifade ederler. Öyle anlasiliyor ki ilk dönemlerde devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahi teskilatinin da bu seçimde büyük bir payi bulunmaktadir. Çok nadir de olsa, zaman zaman padisahlarin, yerlerine geçecek sehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslilarin yaninda bulunan kardesi Mustafa Çelebi'nin tekrar hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatindan ümidini kestigi sirada yanindaki vezir ve beylerine oglu Murad'in hükümdar yapilmasini ve o yetisinceye kadar ölümünün gizli tutulmasini vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardes kavgasinin sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almis oluyordu.Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlilarda hükümdarin çocuklarindan kimin padisah olacagina dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeslerini öldürürlerdi. Kardes katli, Yildirim Bâyezid zamanindan beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazili hale getirilmistir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladimdan saltanat müyesser ola, karindaslarini nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.Töreye göre Osmanli padisahi, memleketin sahibi sayilirdi. Bu sebeple tebeasinin mali ve cani üzerinde tasarruf hakki vardi. Vasitali vasitasiz bunu kullanirdi. Her türlü kuvvet padisahin elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak degil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarina göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)'nde, padisahin yetkilerini nasil kullandigina isaretle söyle denilmektedir: "Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlasildigina göre bütün dünyevî ve dinî idare padisah adina yapilmaktadir. Buna dayanilarak padisahin, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamlari, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadiaskerleri, daha sonra da seyhülislâmlari vekil tayin ettigi söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapilacak tayin ve azillerde padisahin mutlak selâhiyet sahibi oldugu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantilarinda alinan her türlü kararin "arz" yolu ile onun tasdikine sunulmasi da padisahin nihaî karar mercii oldugunu teyid etmektedir.Islâm hukukuna göre devletin basinda bulunan hükümdarin, hakkinda nass bulunmayan mevzularda tebeasinin maslahatini gözeterek çikardigi kanunlarina uymak dinin emridir. Islâm hukukuna göre hükümdar her istedigini yapan ve her türlü arzusuna uyulmasi gereken bir kisi degildir. O da ser'î hukukun gerektirdigi emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in "Allah'in emirlerine uymayana itaat yoktur" Hadis-i Serifi ile Hz. Ebu Bekir'in halife seçildigi zaman yaptigi ilk konusmasinda dedigi gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli devlet adamlari, bundan baska türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneginde hâkim bulunan anlayisa göre "devlette din asil, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayisin disina çikmamak için Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Islâm fikhina (hukuk) yakindan âsina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Pasa ile Çandarli Halil ulemâdandi. Esasen, XIV. asir Türk dünyasini gezip onlar hakkinda canli levhalar gibi saglam bilgiler veren Ibn Batuta'nin müsahede ettigi gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yaninda en serefli mevkide yer almakta idiler.Bernard Lewis'in dedigi gibi; "Kurulusundan düsüsüne kadar Osmanli Devleti, Islâm gücünün ve inananin ilerlemesine veya savunmasina adanmis bir devlet idi. Osmanlilar, alti yüzyil, ilk önce esas itibariyla basarili olarak, Avrupa'nin genis bir kisminda Islâm egemenligi kurma çabasiyla, daha sonra da Bati'nin amansiz karsi saldirisini durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamli olarak Hiristiyan Bati ile savas halinde idiler. Yüzyillar boyu süren bu mücadele, Türk Islâmliginin tâ köklerindeki kaynaklari ile Türk toplumunun ve kurumlarinin bütün yapisini etkilememezlik edemezdi. Osmanli hükümdarinin halki, her seyden önce kendini Müslüman sayardi. Daha önce gördügümüz gibi Osmanli ve Türk, nisbeten yeni kullanilan deyimlerdir. Osmanli Türkleri, kendilerini Islâm ile özdes görmüslerdir. Diger herhangi bir Islâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini Islâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye'de hemen hemen kullanilmaz iken, Bati'da Müslümanin es anlami haline gelmesi ve Müslüman olmus bir Batiliya, olay Isfahan veya Fas'ta olsa bile "Türk olmus" denmesi ilginçtir."Osmanli pâdisahlarinin, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onlarin keyfî bir sekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenligi için tehlike teskil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarindan bahs edilirken görüldügü gibi Haçlilarla birlik olup Osmanli vatandasi olan Müslümanlari arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoglu Ibrahim Bey'in bu tecavüzünü, Islâmla bagdastiramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoglunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemisti. Ibn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu's-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoglu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoglu üzerine yürümüstü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafina topladigi bazi çapulcularla birlikte isyan baslatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Seyh Bedreddin Mahmud, yakalandigi zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin Islâm'a uygunluk derecesinin arastirilmasi ve cezanin, âlimler tarafindan kurulacak bir heyet tarafindan takdir edilmesini bizzat padisah istemisti. Padisahlar, her zaman bir kurulun danisma niteligindeki kararlarini almazlarsa bile hiç olmazsa en az seyhülislâm veya müftüden fetva aldiktan sonra hüküm verirlerdi. Onlarin bu emir ve iradeleri, hatt-i hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-i hümâyunun bizzat padisahin kendi el yazisi oldugu, digerlerinin onun adina Divan-i Hümâyundan çiktigi bilinmektedir.Osmanlilarda, devlet islerinde kesin bir karar verilmeden önce, isler, Divan'da görüsülürdü. Bu görüsmelerden sonra son karar hükümdarin olurdu. Hükümdarin herhangi bir mesele hakkinda verdigi karar ve kesin olarak beyan ettigi fikir, kanundu. Bununla beraber pâdisah, devlet isleri ile ilgili meselelerde ser'î ve hukukî konularda gerekli gördügü kimselerle görüsüp onlarin fikirlerini alirdi. Bu durumdan anlasilacagi üzere zâhiren genis ve hudutsuz selâhiyeti oldugu görülen padisah, gerçekte bir takim kanunlarla bagli di. Bu da bir devletin devam ve bekasi için sartti. Osmanli hükümdarlarinin ilk ve en kudretli zamanlarinda bile divan kararlarina tamamen riayet ettikleri ve alinan kararlarin disina çikmadiklari görülmektedir.Osmanli padisahlari, XVI. yüzyil sonlarina kadar sehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarinda komutanlik yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazaniyorlardi. Hükümdar olduklari zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardi. Osmanli hükümdarlari, ordularinin baskomutani idiler. Büyük ve önemli savaslara bizzat kendileri istirak edip komutanlik yapiyorlardi. Küçük savaslara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardi.Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarina kadar Osmanli padisahlari, Divan-i Hümâyuna baskanlik ederlerdi. Divan'da halki ve devleti ilgilendiren isleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalik veya baska bir sebepten dolayi padisahin istirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam baskanlik ederdi. Solakzâde'nin bir ifadesine dayanilarak Fâtih'in, Divan baskanligini terk edisi söyle bir hadiseye baglanir: Bir gün Fâtih'in baskanliginda Divan toplantisi yapildigi sirada isini takip etmek üzere payitahta gelmis olan bir Türk köylüsü, Divan çavuslarinin ellerinden kurtularak toplanti yerine girer ve "Devletlû Hünkâr kanginizdir, sIkayetim var" demis. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padisahin canini sIkmis. Vezir-i A'zam Gedik Ahmed Pasa'nin tavsiyesiyle hükümdarin Divan müzakerelerini bir perde arkasindan dinlemesi ve vezâret mührünün yani mühr-i hümayunun vezir-i a'zama verilmesi sistemi kabul edilmisti. Bundan sonra adi geçen vezir-i a'zamin teklifi üzerine padisahlar için toplanti mahallinin arkasinda biraz yüksekçe ve önü kafesli bir yer yapilmisti. Bundan sonra padisahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye baslamislardi.Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine baskanlik etmeyip bir perde veya kafes arkasindan dinlerdi. Meshur kanunnâmesinde de "Cenab-i serifim pes-i perdede oturup" demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmisti. Görüldügü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanli hükümdarlari devamli olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davalari dinleyip devlet islerini görüyorlardi.Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her firsatta halka yardimci olmaya çalisiyorlardi. Bunu bilen halk, sIkâyet, taleb ve arzularini çesitli vesilelerle hükümdarlara ulastiriyordu. Bu anlayis, kökleri mazide olan eski bir an'anenin yerlesmesine sebep oluyordu. Bu an'anelerden biri, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine sehir devletinde, oldukça sade bir yapi içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüsüyordu. Süphesiz ki bu davranis, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teskil ediyordu. Hulafa-i Rasidîn döneminde gelisen fetihlerle büyüyen idarî yapida, çok farkli inanç ve düsüncede olan kimselerin mevcud olmasi, bazi suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarinda bazi tedbirlerin alinmasi ihtiyaci dogdu.Halk ile Osmanli hükümdarlari arasindaki münasebeti saglayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazlari, ava çikma, Istanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasirlara yapilan ziyaretler, halka hükümdara ulasma imkani veren firsatlardi.Osmanli hükümdarlari, daha Osman Bey'den itibaren mesru mazeretlerinin disinda Cuma namazini sarayin disinda ve halka açik bir camide kilmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatirat ve seyahatnâmelerden açikça anlasilmaktadir. Cuma selamligi sirasinda üzerinde durulmasi gereken en önemli husus, halkin dilek ve bilhassa sIkayetlerini bizzat hükümdara ulastirmis olmasidir. Osmanli tarihi boyunca bunun pek çok örnegini görmek mümkündür. Aslinda Osmanli Devleti'nde tebeanin padisaha ulasmasi yerlesmis bir gelenekti.Padisahlarin zaman zaman kiyafet degistirerek halk arasinda dolasip kamuoyunu yoklamalari (tebdil gezmeleri), günlük hayatlari, yemekleri, Istanbul ve civarinda çesitli gezintiler' saltanat kurumu açisindan önemli hususlardir.Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da hükümdarin hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adina "Hükümdarlik alametleri" denilen isaret ve semboller vardi. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kurulus döneminde Osmanli padisahlarinin hakimiyet sembolü olan hükümdarlik alametleri sunlardir: Payitaht, saray, çadir (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kiliç, bayrak, tiraz, tug.Padisahlarin kullandiklari unvanlar, bunlarin kullanildigi yerler Osmanli hâkimiyet anlayisi açisindan önemlidir. Halil Inalcik ("Padisah", ÎA, IX) bunlari, ser'î ve örfî ünvanlar olarak iki kisimda degerlendirmekte ve resmî belgelerde bunlarin itina ile kullanildigina isaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padisah gibi ünvanlardir. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabik zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanini kullandi. Bu ünvan daha sonraki padisahlarca da kullanildi.OSMANLI SEHZÂDELERIXIV. asrin sonlari ile XV. asirda, diger Anadolu beyliklerinde de görüldügü gibi "çelebi" ünvani ile de anilan Osmanli hükümdar çocuklarina, sehzâde ismi verilmekte idi. Mense' ve mânâsi tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafindan kullanildigi ifade edilmektedir.Osmanli sehzâdeleri babalarinin sagliginda yüksek haslarla bir sancagin idaresine (sancaga çikma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî islerde tecrübe kazanip yetistiriliyorlardi. Sehzâdeler, tâkriben on-onbes yaslarinda tayin edildikleri sancaga gönderilirlerdi. Devlet islerinde kendilerini yetistirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adami ile çesitli hizmetler için kalabalik bir maiyet verilirdi. Sehzâdeler, gidecekleri sancaga validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan sehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi.Osmanli sehzâdelerinden, sancak beyi olanlarin maiyetlerinde nisanci, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapi agasi ve diger bazi saray erkâni vardi. Çelebi sultanlarin yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarina ait isleri görürlerdi. Yaslari küçük olanlarin bu islerine de lalalari bakardi. Sancagin bütün islerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen sahislardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Sehzâdeler, kendi sancaklarinda zeâmet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacaklari bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asil deftere kaydettirmek mecburiyeti vardi.XV. yüzyil ortalarina kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskisehir, Aydin, Kütahya, Balikesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi sehirler, baslica sehzâde sancak merkezleri olmustur. Sehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun degildi. Sehzâdelerin bulunduklari sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.Kurulus dönemindeki Osmanli sehzâdeleri, ya babalari ile beraber veya yalniz olarak sefere giderlerdi. Babalariyla sefere katildiklari zamanlarda ordunun yanlarinda, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanli sehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadigindan dolayi hükümdar olma hakkina sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karsi zaman zaman diger kardeslerin saltanat iddiasiyle ortaya çiktiklari görülür. Bu arada Savci Bey gibi, babasi I. Murad'a karsi hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikanlar da olmustur.III. Mehmed'in cülûsundan (1595) itibaren sehzâdelerin fiilen sancaga gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adina bir vekil sancaga gönderilmistir. Sehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmislerdi. Bu gelenegin terk edilmesi, Osmanli saltanat kurumu için tam bir felaket olmustu. XVII-XVIII. asirlarda Topkapi Sarayi'nin Harem kisminda "Simsirlik" denilen dairede hayatini geçiren sehzâdelerin sahsiyetleri, tam gelisememis, ilim ve kültür bakimindan zayif kalmislardi. Bununla beraber XVIII. asrin sonlarinda sehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmus ve devlet isleri ile ilgilenir olmuslardir.OSMANLI MERKEZ TESKILÂTIKurulus dönemi Osmanli Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki asiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müsterek mali sayiliyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek basina karar vermeyerek bir kisim devlet adaminin fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adina "Divan" denecek meclis (bir çesit bakanlar kurulu) tarafindan yerine getiriliyordu. Baslangiçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarin birinci derecede yardimcilari idi. Her sey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayali olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazili kanun haline getirilmistir. Bununla beraber, devletin genel kanunlari disinda, her kaza ve sancagin ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunlari vardi.îdarede bütün yetki padisahin ve onu temsilen divanin elinde toplanmisti. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çikarmis oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandiriyordu. Çünkü daha kurulustan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçilige giden bir yol tutmuslardi. Bu bakimdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altinda yapiliyordu. Merkezin en önemli karar organi da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.DIVAN-I HÜMÂYUNIslâm dünyasinda, Hz. Ömer ile baslayan divan teskilati, daha sonra degisIk sekil ve isimlerle gelisip devam etti. Osmanli döneminde bizzat padisahin baskanliginda önemli devlet islerini görüsmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yillarinda nasil gelistigine dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çikan divanin bir benzeri olmalidir ki, pek fazla bir gelisme göstermemistir. Babasinin yerine geçip Bey ünvanini alan Orhan döneminde, divanin varligi artik kesinlik kazanmis görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamaninda, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarinin (divan üyeleri) burmali tülbent, yani bir çesit sarik sarmalarini emr ettigini söylemesi, onun divan erkâni için bir kiyafet tesbit ettigini göstermektedir. Osmanli divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organlari arasinda yer alacaktir.Ilk dönem Osmanli divaninin çok sade ve basit oldugu tahmin edilebilir. Öyle anlasiliyor ki bu ilk divan, uç beyligi zamanindaki seklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanli beyinin kendisinden baska bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan sehrin kadisi, beyligin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayida üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabinda orduya kumanda eden sahis olarak sahnede Osmanli beyinin oglu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyligi divaninin modeline göre oldugu hakkinda bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yikilip Mogol nüfuzu da sarsilmaya baslayinca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanli Beyligi'nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandigi görülür.Orhan Bey zamaninda müesseselestigi görülen divanin üyeleri için, artik resmî bir kiyafetin tesbit edildigi görülür. Divan toplantilari, Sultan I. Murad, Yildirim Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmisti. Yildirim Bâyezid, halkin sIkâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çikardi. Herhangi bir derdi ve sIkIntisi olanlar orada kendisine sIkayette bulunurlardi. O da bunlarin problemlerini derhal çözerdi.Divan, Orhan Bey zamanindan, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanirdi. Toplantilar sabah namazindan sonra baslar ve ögleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarindan sonra (Fâtih dönemi) toplantilar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Sali) inmis, Pazar ve Sali günleri de arz günleri olarak tesbit edilmisti.Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sinif ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açikti. Idarî, siyasî ve örfî isler re'sen, digerleri de müracaat, sIkâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksizliga ugrayan, zulüm gören veya mahalli kadilarca haklarinda yanlis hüküm verilmis olanlar, vali ve askerî siniftan sIkâyeti bulunanlar, vakif mütevellilerinin haksiz muamelelerine ugrayanlar vs. gibi davacilar için divan kapisi daima açikti. Divanda önce halkin dilek ve sIkâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüsülüp karara baglanirdi.Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadiasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nisanci tarafindan görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapilirdi. Toplanti bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandiktan sonra çavusbasi, elindeki asasini yere vurarak divanin sona erdigini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri agasi padisah tarafindan kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alinirdi. Ondan sonra kadiaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padisahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldirilmisti. Divan erkânindan baska o gün isleri için divana gelmis bulunan halka da din ve milliyet farki gözetilmeksizin yemek verilirdi.Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti divani, devletin en yüksek organi özelligini tasimaktaydi. Devlet baskani olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacini hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kisinin degil, bir kurulu teskil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanilarak en mükemmel sekilde yapilabileceginin açik bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüsülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teskil eden üyelerin fikirlerinin alinarak atamalar yapildigina isarettir. Bir kurulun yapacagi atamalarin ise bir tek kisinin yapacagi atamalardan daha isabetli olacagi bir gerçektir. Divanda son söz süphesiz ki sultanindir. Ancak gördügümüz gibi hükümdarin, vezirlerin mütalaalarini almasi, daha dogrusu böyle bir ihtiyaci hissetmesi, devlet idaresinde is birligi ve koordinasyonun ön planda tutuldugunu göstermektedir.DIVAN ÜYELERIKurulus dönemi Osmanli divani, her gün sabah namazindan sonra padisahin huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdigi isleri yapardi. Divan toplantilarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padisahi bir tarafa birakacak olursak kurulus döneminde divanda vezir-i a'zam, kadiasker, defterdar ve nisanci gibi asil üyeler bulunuyordu.VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLEROsmanlilarin ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sinifina mensuptu. Daha sonra vezir sayisi artinca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan baska "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanilmis ise de bunlar asil el-kabtan degillerdir.Osmanli Devleti'nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa'dir. Bu zat, ilmiye sinifina mensup oldugu gibi ayni zamanda taninmis ahi reislerindendi. Osmanli tarihçilerinin büyük bir kismi, bu zat ile Sehzâde Alaeddin'i birbirine karistirir. Alaeddin Pasa'dan sonra bu makama sira ile Ahmed Pasa, Haci Pasa ve Sinaneddin Yusuf Pasa gelmislerdi. Çandarli Halil Hayreddin Pasa ise Sinaneddin Yusuf Pasa'dan sonra vezirlige getirilmisti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yil kadar kalan Çandarlizâde Ali Pasa zamaninda, Timurtas Pasa'ya da vezirlik verilince Çandarlizâde Ali Pasa vezir-i a'zam diye anilmaya baslandi.Çandarli Halil Hayreddin Pasa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sinifa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Pasa'nin Rumeli fetihlerinde komutanligi vezirlikle birlestirip mühim muvaffakiyetler kazanmasi, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasina sebep olmustu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep ayni sekilde hareket etmislerdi.Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayisi artmis ve XVI. asir ortalarina yakin zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul'da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Misir valiligine tayin edilmislerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bagdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmisti.Vezir-i azam, padisahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarin mutlak vekili oldugundan, sözü ve yazisi padisahin iradesi ve fermani demekti. Çandarli hanedaninin düsüsüne kadar bütün islerde birinci merci vezir-i azamdi. Çelebi Mehmed zamanindaki Amasyali Bayezid Pasa'nin vezir-i azamligi bir tarafa birakilacak olursa Çandarli ailesinin bir silsile halinde kadiaskerlikten gelmek suretiyle yetmis seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii isgal etmeleri ve hükümdarlarin itimadlarini kazanmalari bütün Türk devlet adamlarinin bir ailenin etrafinda toplanmalarina sebep olmustu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanati oglu Mehmed'e birakan Ikinci Murad, karsi tarafin bu firsati ganimet bilip antlasmayi bozmasi üzerine, anormal bir hal alan olaylar karsisinda tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istedigi zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa'nin tesebbüsüyle ikinci defa hükümdarlik makamina getirilmisti.Icabinda padisah adina divana riyaset (baskanlik) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarin mutlak vekili idiler. Pâdisahin elips seklindeki altin bir mührü, bunun alameti olarak yanlarinda bulunurdu. Vezir, devlet islerinde bütün selahiyet ve mesuliyetlere sahip oldugu gibi bütün azil ve tayin isleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmisti.Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazili bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak söyle denilmektedir:"Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkinda su ifadeler kullanilmaktadir:"Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir. Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."Kanunnâme metinlerinde görüldügü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve genis yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padisahi temsil etmekteydi. Vezir-i a'zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a'zamlar, padisahin yüzük seklindeki tugrali altin mührünü tasirlardi. Vezir-i a'zamlarin, diger vezirlerden farklari "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlik selâhiyetinin icrasina ve padisahin kendisini vekil ettigine dair bir delil oldugu için onlar bu mührü örülmüs bir kese içinde koyunlarinda tasirlardi. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.Osmanli Devleti'nde XVI. asrin ilk yarilarina kadar yalniz devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardi. Bunlarin sayilari pek fazla degildi. Kubbe vezirleri divanda kidem sirasina göre otururlardi.Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantilarina katilmayi terk edip, riyaseti sadrazama biraktiktan ve XVI. asrin ikinci yansinda bu toplantilar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasinda sadrazamin verdigi izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet isleri Pasakapisi'nda görülmeye baslanmis ve Divan-i Hümâyun XVIII. asirdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmisti. Sadrazamlarin hükümdarlarla görüsmeleri ise XVI. asirdan itibaren gittikçe azalmisti. Bunlar, devlet islerini "telhîs" veya "takrîr" adli vesIkalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmis olan ve hükümdarin tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamin arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkinda padisahin fikrini sorardi. Telhislerin hazirlanmasi Reisü'l-küttabin görevi olup, hazirlandiktan sonra genellikle padisahi yormamak ve merami açikça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazilarak saraya gönderilirdi. Padisahin "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamani degildir", "berhüdar olasin", "olmaz" gibi hatt-i hümâyunu ile isaret etmesinden sonra sadrazam onu isleme koyardi. Sadrazamlarin diger devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise "buyruldu" denirdi. Osmanli Devleti'nin ilgasina kadar sadrazamlarin ya re'sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazilan kagitlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazi ile yazilmasi ve bas tarafina da sadrazamin ismini havi sadaret mührünün basilmasi usûldendi.KADIASKEROsmanli Devleti'nde askerî ve hukukî islerden sorumlu olan kadiaskerlik teskilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmise sahiptir. Hz. Ömer tarafindan ordugâh sehirlerine tayin edilen kadilar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet tasiyorlardi. Bu sebeple, kadiaskerligin Hz. Ömer tarafindan kuruldugu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemsahlar'da, Anadolu Selçuklulari'nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlilar'da da vardi.Osmanli Devleti'nde ilk kadiaskerin Bursa Kadisi Çandarli Kara Halil Hayreddin Pasa oldugu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadiaskerin adi geçen zat oldugunda müttefik olmalarina ragmen, tayin tarihi için farkli rakamlar vermektedirler. ÂsIkpasazâde ve Oruç Bey, bu makamin 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbasi 763 (M. 1361)'de ihdas edildigini belirtmektedirler. Bundan baska kadiaskerlik hakkindaki arastirmasinda M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildigini söyler.Kelime olarak lügat mânâsi "asker kadist" demek olan kadiaskerlik, Osmanli ilmiye teskilâti içinde önemli bir mevki idi. Kadiasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelligi açisindan önem tasir. Zira, Seyhulislâmliktan takriben bir asir kadar önce (80 sene) kurulmus olan müessesenin kurulusunda devletin, asker ve onlarin ihtiyaçlarini karsilamada titizlikle hareket ettigini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azasi olan kadiaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sinirli degildi. Kadiaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî islere de bakiyorlardi. Onlar, belli seviyedeki bazi kadi ve nâiblerin tayinlerini de yapiyorlardi. Divan toplantilarinda vezir-i a'zamin saginda vezirler, solunda da kadiaskerler yer alirdi.Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalniz bir kadiaskerlik vardi. Hududlarin genislemesi ve islerin çogalmasi yüzünden 885 (M. 1481) yilinda biri Rumeli, digeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrildi. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadiaskerligine, o dönemde Istanbul kadisi olan Balikesirli Haci Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadiaskerligine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu'nun Osmanli ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafindan 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreginde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadiaskerligi adi altinda üçüncü bir kadiaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzakligi sebebiyle olsa gerek ki divân üyeligi bulunmayan bu kadiaskerligin basina meshur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadiaskerlige Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adi geçen sahsin bu görevden ayrilmasindan sonra bir müddet vekaletle idareye baslanan bu kadiaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadiaskerligine birakildi. Böylece Rumeli ve Anadolu kadiaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanli saltanatinin sonuna kadar devam etti.Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadiaskerleri ile daha asagi bir mevkide bulunan Anadolu kadiaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde söyle belirtilir:"Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai ser'an caiz olur.Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir."Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadilarin tayini, Anadolu kadiaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadilarin tayini de Rumeli kadiaskeri tarafindan yapilmaktaydi. Görüldügü gibi müessesenin görevleri, egitim ve yargi teskilatinin idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek baris, gerekse savas sirasinda hukukî ihtilaflarinin giderilmesi ve davalarinin görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.Kadiaskerler, XVI. yüzyilin ikinci yansini müteakip, Seyhülislâmligin ön plâna çiktigi tarihe kadar bütün kadi ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a'zama ait olan kirktan yukari müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzlari kendilerinden alinarak, kirk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadilarinin tayinleri eskisi gibi bunlara birakildi. Kirktan yukari yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmistir. Tayin olunacak müderris veya kadi Anadolu'da ise Anadolu kadiaskeri, Rumelide ise Rumeli kadiaskeri tarafindan arz günlerinde, bizzat kendisi tarafindan, padisah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadilarin tayinleri için padisahin muvafakati alinirdi.Bir kimsenin kadiasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadilik mansibinda bulunmasi gerekirdi. XVI. asrin ikinci yarisina kadar kadiasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadilarindan veya Anadolu kadiaskeri pâyesi olan Istanbul kadisi mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadiaskeri olmasi kanun haline gelmisti. Bu kadiaskerlikten sonra da Rumeli kadiaskerligi gelirdi. Kurulustan sonraki dönemlerde kadiaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde oldugu gibi bir yildi. Bu müddeti dolduran kadiasker, mazûl sayilarak yerine sirada olan bir baskasi tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarisindan itibaren Rumeli kadiaskerleri Seyhülislâm olurlardi.Zamanla maaslarinda farklilik görülen kadiaskerler, Fatih kanunnâmesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça aliyorlardi. XVI. yüzyilin ortalarindan sonra Rumeli kadiaskeri 572, Anadolu kadiaskeri ise 563 akça yevmiye aliyorlardi. Bunlarin maaslarindan baska askerî siniftan olup vefat edenlerin "resm-i kismet"lerinden, binde onbes akça olarak gelirleri vardi. Bu para, kadiasker kassamlari vasitasiyle tahsil edilirdi. Âli'nin kaydina göre Rumeli kadiaskerine resm-i kismetten günde sekiz bin akça hasil olurdu. Anadolu kadiaskerinin resm-i kismeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Misir'in bu kadiaskerlige bagli olmasi, bu artisa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaüdlerinde de kendilerine maas tahsis edilen kadiaskerlere, daha sonra birer arpalik verilerek iaselerinin temin edilmesi saglanirdi.Divân'daki davalari dinleyen kadiaskerler, Sali ve Çarsamba hariç olmak üzere hergün kendi konaklarinda divân akdedip kendilerini ilgilendiren ser'î ve hukukî islere bakarlardi. Kadiaskerlerden her birinin tezkireci, rûznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardimcilari bulunurdu. Ayrica her birinin davali ve davaciyi divâna getiren yirmiser muhziri bulunmaktaydi.Padisah, sefere çiktigi zaman kadiaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padisah sefere gitmedigi takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser'î muameleleri görmek üzere onlarin yerine "ordu kadisi" tayin edilip gönderilirdi. Ayni sekilde padisahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padisahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina istirak ederlerdi.Bu müessese, Osmanli Devleti'nin sonuna kadar devam etmis, Osmanli hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmustur.DEFTERDÂRDefter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Dogudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlilar, defterdâr diyorlardi. Bir bakima günümüzdeki Maliye bakanligi mânâsini ifade eder. Osmanlilar, XIV. asrin son yarisinda ve Sultan I. Murad zamaninda maliye teskilâtinin temelini atip onu tedricen gelistirmislerdir. Buna bakarak Osmanlilarin daha kurulus yillarindan itibaren maliye isleri üzerinde önemle durduklari söylenebilir. Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasinda oglu Orhan'a yaptigi vasiyetinden bahs ederken onun "beytü'l-mal-i müslimîn"i korumasi gerektigini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamamasi gerektigine isaretle bunun önemini belirttigine temas eder.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan tedvin ettirilmis olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diger kanunnâmelere göre defterdâr, padisah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dis hazine ile maliye kayitlarini ihtiva eden devlet hazinesinin açilip kapanmasi defterdârin huzurunda olurdu. Baska bir ifade ile hazinenin açilmasinda hazir bulunmak, defterdârin vazifeleri arasinda bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece sali günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padisahin huzurunda okuyacagi telhîs hakkinda daha önce vezir-i a'zamla görüsür ve onun muvafakatini alirdi. Bayram tebriklerinde padisah vezirlere oldugu gibi defterdarlara da ayaga kalkardi.Genel olarak devlet gelirlerini çogaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olani da muhafaza altinda bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kurulus yillarinda bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçlarin çogalmasi yüzünden sayilan artirildi. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait islere bakan Rumeli defterdâri veya bas defterdâr ile Anadolu'nun malî islerine bakan Anadolu defterdâri olmak üzere iki kisi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde bas defterdârdan baska Anadolu defterdâri ile "sIkk-i sânî" denilen defterdârlar vardir. Bunlar da bas defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasinda bas defterdâr ordu ile gittigi zaman, Anadolu defterdâri onun yerine vekâleten bakardi.Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî islerdeki sIkâyetleri, Defterdâr Kapisi'nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tugrali ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmistir. Her defterdâr, kendi dairesinden çikan evrakin arkasini imzalardi. On yedinci asrin ortalarindan itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarina kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdâra verildi. Bundan baska bas defterdâr, divan karari ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenari sadr-i a'zamin buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a'zama re'sen yazdigi veya havale edilmis bir muameleli kagit üzerine cevap verdigi zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardi.Kanunnâmede bas defterdâr ve vazifeleri hakkinda su bilgiler verilmektedir: "Bas defterdâr pâye ve itibarda "nisanci" gibidir. Bas defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davalari dinler. Maliye tarafindan ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrina (tugrali ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek. Kanunnâme metninden anlasilacagi üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârlarin vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginlestirmek degildir. Onlar, devlet hazinesine haram malin girmesine engel olmak zorunda olduklari gibi yetim mali dahi sokmayacaklardir.Onsekizinci asir baslarindan itibaren Rumeli defterdârlarina veya bas defterdâra "sIkk-i evvel", Anadolu defterdârina "sIkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "sIkk-i sâlis" adi verildi.Icraat ve tahsilatta defterdârin icra memuru olarak maiyetinde farkli vazifeleri bulunan bes görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, bas bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlikta bunun bir dairesi olup emri altinda bakikulu ismiyle altmis kadar mübasir vardir.Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sIkIstirma ile tahsilat yaparlardi. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar bas bakikulu hapishanesinde tutuklanirlardi.îkinci icra memuru, cizye bas bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanlari takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememis veya yatirmamis olanlari takib ederdi.Adi geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar basidir. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardi. Bas defterdârin icra memurlarindan dördüncüsü sergi nâziri, besincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardi.Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayinda sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanilmistir.NISANCIOsmanli devlet teskilâtinda Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanilan bir tabirdir. Nisan kelimesinden türetilmis olan "Nisanci", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakinin bas tarafina padisahin imzasi demek olan nisani koyardi. Bu görevliye nisanci, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.Osmanli devlet teskilâtinda XVIII. asir baslarina kadar önemli bir makam olan nisancilik, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Nisancilik müessesesinin basinda bulunan görevliye Osmanlilar'da nisanci denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-Insa" deniyordu. Bu teskilat, sadece Müslüman Dogu'da degil, Bati Müslüman devletlerinde de vardi. Nitekim batida devlet kurmus ve zaman zaman Endülüs'e de geçmis bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-insa" adi ile ayni görevi yerine getiren bir müessese vardi. Büyük Selçuklular'da da ayni vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanin basindaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa" adi veriliyordu. Bazan da sadece "Tugraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarin mensûr, ferman vs. gibi isimler altinda çikardigi emirnâmelere, onun isaret ve tugrasini koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teskilati içinde de ayni görevleri yerine getiren ve adina "Tugraî" denilen bir görevlinin bulundugunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir'daki bu hizmeti bes merhalede ele alir ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-însa" adinin verildigini bildirir. Görüldügü gibi müesseselesmis hali ile Abbasîlerde görülen nisancilik, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da olacakti. Bunun için Osmanli Devleti'nin merkez teskilâti içinde önemli bir yeri bulunan divanin azalarindan biri de "Nisanci" adini tasiyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasina ragmen, nisanciligin Osmanlilar'da hangi tarihlerde kuruldugu kesin olarak tesbit edilebilmis degildir. Bununla beraber, bazi arastiricilar bu kurulusu Osmanli Devleti'nin ikinci hükümdari olan Orhan Gazi dönemine kadar çikarirlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tugra bulunmaktadir. Bu da nisanciligin basit sekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var oldugunun bir isareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarinda kullanildigini gösteren kayitlar da vardir. Nitekim, Sultan Ikinci Murad'in emri ile Türkçe'ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nisanci" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adli tarihinin mütercimi olan zat, nisanci kelimesini kullandigina göre, bu tabir, o dönem Osmanli toplumu arasinda biliniyordu demektir.Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdigi kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmis olmasi, bunun Fâtih'ten önce mevcud oldugunu, fakat onun zamaninda tam anlamiyla gelistigini göstermektedir.Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamin saginda ve vezirlerin alt tarafinda oturan nisanci, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nisancilar, görevleri icabi bazi özellikleri tasiyan kimseler arasindan seçiliyorlardi. Nisanci olacak kimselerin insa konusunda maharetli bulunmalari gerekirdi. Nitekim kiraat ilminin büyük isimlerinden Seyh Muhammed Cezerî'nin küçük oglu Ebu'l-Hayr Muhammed (Muhammed-i Asgar), Misir'dan, Osmanli hizmetine geldigi zaman insadaki kudretinden dolayi kendisine nisancilik verilmisti.Görevleri icabi olarak insa konusunda maharetli olmalari, devlet kanunlarini iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasinda bag kurup anlari telif etme kabiliyetine sahip bulunmalari gereken nisancilarin, ilmiye sinifi arasindan dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.Nisancilar, XVI. asrin baslarindan itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasinda, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye baslanmistir. Eger reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasindan uygun görülen bir kisi bu vazifeye tayin edilirdi.Fâtih döneminde müesseseleserek kuruldugunu gördügümüz nisancilik, Osmanli Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teskil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadiaskerlik ve defterdarliktan sonra en önemli vazife nisancilikti. Fâtih zamaninda bu görevi büyük bir basari ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nisanciligin itibari daha da artmisti. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nisancilik yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak tesrifatta defterdârin üstüne yükseltilmis ve vezirler gibi otag kurmasina müsaade edilmistir. Niçancilik mansibinin üstünlügü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmis, "Koca Nisanci" lakabi ile taninan Celalzâde, meslegindeki kidemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârin önüne geçirilmisti.Nisancilarin nüfuzlari ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kismi beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrin sonuna kadar nisancilar vezir olmayip sadece beylerbeyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nisanci olan Boyali Mehmed Pasa (öl. 1001) vezirlige nakl edilince nisanciligi birakmis fakat sonradan tekrar nisanci olunca tayini beylerbeyi rütbesi ile yapilmisti. Daha sonra bazan kubbe vezirligi ile nisanciligin birlestirilerek bir kisiye verildigi (tevcih) de oldu.Nisanci, Divan-i Hümâyun azasi olmasina ragmen, vezir rütbesini haiz degilse kanun geregi arz günlerinde padisahin huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nisanciliga tayin edildigi zaman bir defa padisahin huzuruna girip tayinlerinden dolayi tesekkür ederdi.XVI ve XVII. asrin baslarinda serdar veya padisah seferde bulundugu zaman, Istanbul muhafazasinda birakilan vezire nisanci tarafindan tugralari çekilmis bos ahkâm kagitlari gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafindan doldurularak kullanilirdi.XVII. asrin sonlarinda (1087) tedvin edilmis önemli bir Osmanli kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde "Kanun-i Nisanci" basligi altinda ayri ve özel bir fasil bulunmaktadir. Bu fasilda, o dönem nisancilarinin nizamlari tafsilatli bir sekilde verilmekte, onlarin resmî ve hukukî durumlari belirtilmektedir. Buna göre nisanci, "tugra-i serif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazilir. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarini çeker ve defteri tashih etmek lazim gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarini, düzeltilmesi lazim gelen defter hakkinda vazifeli kilar. Sonra tashihi yapar, fermani da kendisi saklar, Kadiaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarini çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedari ile kagit eminine gönderir. Divan tarafindan verilen sIkâyet ahkâmini reis efendi (reisu'l-küttâb) resid ettikten sonra kesedari toplayip kendisine getirir, tugralarini çekerdi." Kanunnâmede aynen su ifadeler yer almaktadir: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nisancilardan sual olunagelmistir. Sâbikta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmustur.”Kanunnâme, nisancilar hakkinda daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nisancinin vezirligi varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kidemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden baska bütün beylerbeylere ve kadiaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çiktikça vezirler ile birlikte girip çikar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasinda nisancinin disarida nerede ve nasil selama çikacagini da belirtmistir. Nisancinin beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nisanci bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadilarina tasaddur eder. Diger divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftani giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Haslari da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nisancilarin vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.Nisancilik, XVI. asrin sonlarindan itibaren yavas yavas önemini kayb etmeye basladi. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü'l-küttâbla esit duruma getirilmisti. XVII... asnn ortalarinda nisancilik adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyilin baslarina kadar ismen de olsa varliklarini devam ettiren nisancilar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nisancilik 1836 yilinda tamamen lagv edilerek vazifeleri "Defter eminine" verilmistir. Mühim islere dair fermanlarin üzerlerine Bâbiâlî, digerlerine de defter eminleri tarafindan tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafindan tugra çekilirdi. 1838'de tugra-nüvislik görevi de kaldirilip Bâbiâlî ile defter eminligi tugraciligi birlestirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlastirildi.SARAY TESKILÂTIBursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanogullari'na ait özel bir saray yoktu. Osmanli Beyi, diger emirler gibi kendi ailesi halki ile birlikte bir evde oturur, beyligin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Isler, bu mütevazi evde görüsülürdü. Bu sekildeki bir ikametgâhin, muhafiz vs. gibi fazla sayida yardimci kimselere de ihtiyaci yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavus, haberci ve az sayida bir muhafiz grubu, bütün isleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarinda, genellikle bey evinin karsisindaki ulu çinarlarin serin gölgelikleri, toplanti yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantilar, Osmanlilarin Sögüt bölgesine yerlesmeden önceki göçebelik dönemini hatirlatiyordu. Zira bu dönemlerde, asiretin ileri gelenleri açik havada, beyin çadirinin önünde toplanip isleri görüsüyor ve bir karara variyorlardi. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sirtinda da toplantilar yaparlardi. Böyle toplantilarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazinda hazir bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüsmeye, onlarin dert ve sIkâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oguz töresince icra olunurdu.Orhan Bey, Bursa'yi feth edip is basina geçtikten sonra beyligi her sahada teskilâtlandirmaya gayret etmisti. Bunun içindir ki bazi arastiricilar, Osmanli Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda "devlet" denebilecegini kayd ederler.Gerçekten, Osmanli Devleti, gelisip büyüdükçe, hükümdarlarinin oturduklari saraylar da bu gelismeye paralel olarak büyümüs ve ihtisamlari artmisti. Ilk Osmanli sarayi, mütevazi bir sekilde Bursa'da yapilmisti. Bundan sonra Edirne'de saraylar insa edilmisti. Istanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan bugünkü Bâyezid'de Istanbul Üniversitesi'nin bulundugu sahada bir saray yaptirilmisti. Fakat daha sonra begenilmeyen bu sarayin (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasinda bulunan çikintili tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray insa edilmisti. Yeni saray adi verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padisahin ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dis hizmetlerle alâkali Birûn adi verilen üç kisimdan tesekkül etmekteydi. Fâtih'ten sonra gelen Osmanli padisahlari, 1400 metre uzunlugunda "Sûr-i Sultânî" denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.Fâtih Sultan Mehmed tarafindan insasina baslanilan ve XIX. yüzyil ortalarinda Dolmabahçe Sarayi'na tasinincaya kadar yaklasIk dört asra yakin Osmanli padisahlarina hizmet eden Topkapi Sarayi'na, hemen her Osmanli padisahi bir ilavede bulunmustu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çikanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmistir.Orhan Bey'in, Bursa'nin iç kalesinde bir sarayi vardi. Fatih devrine kadar gelen Osmanli hükümdarlari tarafindan kullanilan Bursa sarayindan Evliya Çelebi de bahs etmekte, ancak sarayin bu hükümdardan sonra ragbet görmedigini, sadece muhafiz bostancilarinin burada bulundugunu kayd etmektedir. Mamafih, Bursa büyük bir yangin ve depreme maruz kaldigi için Evliya Çelebi'nin bahs ettigi sarayin, Orhan Bey devrinden kalan bina olmadigi söylenebilir. Ayrica 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra Bursa'nin maruz kaldigi Mogol istilasi esnasindaki yangin ve yagmalamalar da düsünülecek olursa Orhan döneminden XVII. asra pek fazla bir seyin kalmayacagi kanaatine varilabilir.Bursa sarayi hakkinda bilinenler pek fazla degildir. Teskilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazasi için kapicilarinin, muhtelif hizmetler için iç halkinin ve harem kisminin bulundugu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmisti.Bilindigi gibi Rumeli fetihlerinin basladigi siralarda Osmanli Devleti'nin merkezi Bursa idi. Edirne'nin fethinden sonra da burasi hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayin Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafindan h. 767 (m. 1365) yilinda yaptirildigi ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulundugu yüksek yerde veya yakininda oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamaninda bu sarayin bulundugunu ve Musa Çelebi tarafindan etrafinin bir duvarla çevrilmis oldugunu bildirir. Yine onun yazdigina göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayi tamir ettirmis ve acemi oglanlarina tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafindaki Saray Hamami denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamin kalintisi oldugu kabul edilmektedir.Edirne saraylarinin en meshuru, Hünkârbahçesi Sarayi denilen Yeni Saray olup burada harem daireleri ile diger teskilâtlar vardi. Yine Evliya Çelebi'nin kaydina göre önceleri koru halinde bulunan bu yer, Sultan Birinci Murad tarafindan imar edilmis, fakat Sultan II. Murad, Tunca nehrinin kenarinda bulunan bu mevkii kösklerle süslemisti. Kendisinden sonra gelenler de buraya ilaveler yaparak Kanunî zamaninda mükellef bir hale getirmislerdi.Istanbul'un fethinden üç yil sonra, yani 1457 senesinde Edirne sehri büyük bir yangin sonunda tamamen yok olmus gibiydi. Bu arada saray da yangindan zarar görmüstü. Bunun için sehrin yeniden imari sirasinda Fâtih'in emri ile yeniden Hünkârbahçesi Sarayi diye anilan yerde insa edilen sarayda alti bin iç oglani ile besyüz civarinda bostanci vazife görüyordu. Iç oglanlari, Topkapi Sarayi'nda oldugu gibi muhtelif koguslar halindeydiler. Bostancilar hem Edirne sarayi bahçelerine hem de Edirne'de bulunan Mamak, Çömlek ve Mesihpasa bahçelerine bakiyorlardi. Aynca Edirne Bostancibasisinin idaresinde sehrin inzibat isleri ile de mesgul oluyorlardi. Hükümdarlar, Istanbul'da ikamete baslamadan önce Edirne sarayinda, muhafiz kapicilar ve kapicibasilar vardi. Bunlar sonradan kaldirilmislardi. Onlarin yerine bostancilar bakmaya baslamislardi. Edirne sarayindaki iç oglanlarin kidemlileri, üç senede bir Istanbul'daki yeni sarayin Enderûn kismina veya kapi kulu süvari ocaklarina verilirlerdi. Keza Bostancilar da zamani gelince kidemlerine göre Yeniçeri, Sipahi veya Müteferrika olurlardi.Edirne sarayi da Istanbul'daki yeni sarayda oldugu gibi Enderûn, Birûn ve Harem kisimlarindan meydana geliyordu.ENDERÛNOsmanli Devletinde XV. asir ortalarindan itibaren medrese disinda en köklü ve saglam ikinci egitim kurumu, Enderûndu. Sarayin, Enderûn halkini, devsirme denilen bazi hiristiyan tebea çocuklari veya harplerde esir alinip yetistirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devsirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaslari arasinda toplanip önce Enderûn disindaki Edirne Sarayi, Galatasarayi ve Ibrahim Pasa Sarayi gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini ögrendikten sonra Enderûn'daki ihtiyaç ve kidemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânini ögrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarindan birisine çikarilirlardi. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasindaki eskiler, yani kidemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (bosaldiginda) buraya verilirlerdi. Veya zamanlari gelince kapikulu süvarisi olarak disari çikarilirlardi. Bu odalarin en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asil Enderûn agalan bunlardi. Gerek devsirme sistemi, gerekse Iç oglanlari hakkinda asagidaki bilgiler konuya daha bir açiklik getirecektir.Devsirme olarak alinip sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarina namzet olarak yetistirilen çocuklara, Iç oglani denirdi. Rivayete göre Osmanli sarayinda Iç oglani istihdami Yildirim Bâyezid zamanindan itibaren baslamistir. Iç oglanlarinin bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mizrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için baslica bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayi bunlar kuvvetli, çevik ve dayanikli olurlardi. Bazan odalar arasinda müsabakalar yapilirdi. Bunlar, mensup olduklari odalara göre hizmet ve sanat ögrenirlerdi. Öyle anlasiliyor ki, Iç oglanlari II. Murad zamanina kadar silah egitiminden baska egitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanli Devleti'nin kültürel, siyasî ve askerî gelisiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmustur. Bu bakimdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmistir.HAREMTopkapi Sarayi'nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kisminda yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç'e nâzir çesitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çesmeler ve hizmet binalarindan meydana gelmekte idi. Buralarin üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarlari en degerli çini ve mermerlerle kapli oldugu gibi en güzel kitâbe ve yazilarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açisindan yüzyillari burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanli padisahlarinin hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasinda eskiden beri yaygin olarak bilinen bir terim olarak harem, saraylarin ve büyükçe evlerin sadece hanimlara tahsis edilen bölümü ve selamligin mukabili olarak kullanilmistir. Topkapi Sarayi da Osmanli padisahlarinin sarayi oldugundan, padisahin aile efradi ve onlara hizmet eden kadinlara tahsis edilmis bölümüne Harem-i Hümâyun denilmistir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padisah olduguna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binalarin konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alinarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadin efendiler), sehzâdeler, padisah kizlari (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer aliyorlardi.Harem halkini, padisah, vâlide sultan, padisah hanimlari, sultanlar ve sehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler seklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta degerlendirmek mümkündür.AK VE KARA HADIM AGALARI"Aga-i Bâbu's-Saâde" denilen kapi agasi, hadim ak agalarindan olup yeni sarayin bas nâziri, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Baska bir ifade ile bunlar, Osmanli sarayinin "Bâbu's-Saâde" denilen kapisini muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrin sonlarina kadar sarayin en nüfuzlu agasi Bâbu's-Saâde veya Kapi agasi idi. Atâ tarihinde belirtildigine göre Kapi agaligi ile Hazinedar basilik, Saray agaligi ve kilerci basilik, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmislerdi. Kapi agasi, Harem'in en büyük zâbiti durumunda idi. Kapi agasinin emrindeki Ak hadimlar, sarayin kapisini muhafaza etmekte olup sayilari otuz civarinda idi.Kara hadim agalari ise kadinlarin bulundugu harem kisminda vazife görüyorlardi. Kara hadimlarin en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Agasi" veya "Kizlar Agasi" denirdi. Bunlar harem kisminda bulunduklari için kendilerine "Harem Agasi" da deniyordu.BIRÛN ERKÂNIOsmanli sarayinin dis hizmetlerine bakan ve sarayda yatip kalkma mecburiyetinde olmayip disarida evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padisah hocasi, hekimbasi, cerrahbasi, göz hekimi, hünkâr imami gibi ulemâ sinifindan olanlarla sehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan baska sarayin Enderûn disindaki hizmet erbabindan olup emir-i alem, kapicilar kethüdasi, çavusbasi, mirahur, bostanci ve bunlarin maiyetinde bulunan memurlar da "Bîrûn" erkâni içinde yer aliyorlardi.Bîrûn'da hizmet eden ilmiye sinifi ile "Agayan-i Bîrûn" yani dis agalari denilen agalar, sarayin Harem ile Enderûn kisminin haricindeki yer ve dairelerde oturup islerini görürlerdi. Aksam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn agalari gibi sIkI bir disipline tabi olmadiklari gibi sarayda yatip kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da birakabilirlerdi. Bîrûn teskilâtinin bütün tayinleri, sadr-i azam tarafindan yaptirdi.

http://www.ulkemiz.com/osmanlida-devlet-yonetimi

Beynimiz Neden Sessizliğe ve Huzura İhtiyaç Duyar?

Beynimiz Neden Sessizliğe ve Huzura İhtiyaç Duyar?

Birçoğumuz, yalnız başımıza vakit geçirmek ve “kendimizi dinlemek” için kilometrelerce ötelere gidebiliriz. Bu “kaçışları” çoğunlukla bir terapi olarak görürüz. Ve haksız da sayılmayız.

http://www.ulkemiz.com/beynimiz-neden-sessizlige-ve-huzura-ihtiyac-duyar

Tütün Rejisi Nedir

Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi veya kısaca "Reji", Osmanlı Devleti, Düyun-u Umumiye ve üç bankacılık grubu (Die Österreichische Kreditanstalt - Viyana, Banker S. Bleichröder - Berlin ve Bank-ı Osmani-i Şahane - İstanbul) arasındaki görüşmeler sonucunda 27 Mayıs 1883 tarihli sözleşmeyle yabancı sermaye ile kurulan tütün ticareti tekel ayrıcalıkları olan bir özel kâr ortaklığı şirketidir (1883-1925). (diğer isimleri: fr. Société de la Régie Cointeressée des Tabacs de l'Empire Ottoman, os. Müşterek-ül Menfaa İnhisarı Duhanı Devlet-i Aliye-i Osmaniye Kırım Savaşı’yla başlayan iç ve dış borçlanma sürecinin sonucunda Osmanlı Hükümeti borçlarını zamanında ödeyemeyecegini açıklayınca (1875) Alacaklı devletler Osmanlıya büyük tepki gösterdi ve Osmanlının ödeme planını kabul etmedi.. Osmanlı maliye sistemine de güvenmeyen alacaklılar Ülkede toplanan vergileri kendi kurdukları bir teşkilat Duyunu Umumiye vasıtasıyla toplamak istediler Artık vergileri Osmanlı memurları değil Alacaklı ülkelerin kurduğu şirketin Reji memurları toplayacaktı. Bunun neticesinde Osmanlı Devleti'nin en önemli gelir kaynagı Tütün ,Tuz ve Alkolden toplanan vergiler Alacaklı ülkelerin kurduğu şirkete Reji şirketine 30 yıl süreyle bırakıldı.Reji İdaresi kendi memur ve silahlı kolcuları vasıtasıyla vergi toplamaya başladı ve toplanan bu vergiler Osmanlının borcundan düşülmeye başlandı.. Osmanlı Üreticisi ürettiği tüm tütün,tuz ve alkol'ü Rejinin belirlediği fiattan Reji idaresine vermek zorundaydı. Köylü Rejiden izinsiz kendi içecegi tütünü dahi saklayamazdı..Köylü kendi içecegi tütünü önce Rejiye 3 kuruşa verir sonra 10 kuruşa geri alırdı.. Bir köyden başka bir köye izinsiz tütün ve tuz taşımanın cezası çok ağırdı.Rejinin kendi silahlı korucuları ve bunların VUR yetkisi vardı. Bazı kaynaklar Reji kolcularının 20.000 nin üzerinde Osmanlı köylüsünü vurarak öldürdüğünü yazarlar. Osmanlı Devletinin borçlarını halktan kesilen vergilerle doğrudan ödeme amacı ile kurulan Düyun-ı Umumiye İdaresi’nden Reji Şirketi’ne devredilen Osmanlı tütünleri idaresi yabancı sermayeye dayalı ilginç bir özelleştirme modeli olarak yorumlanır.[1]. Kurucu yabancı sermaye kaynakları Avusturya, Almanya, İngiltere ve Fransa (Osmanlı Bankası) kökenli olup, her biri Rothschild Ailesi'nin sahip ya da ortak olduğu gruplardır. İlk Reji Şirketi sözleşmesinin süresi 30 yıldır. Sözleşmeye göre şirketle ilgili olarak ortaya çıkacak adli ve ticari sorunların çözümünde Osmanlı Mahkemeleri yetkili kılınmıştır.[2] Tütün üreticilerinin Reji'den ruhsat alması, ve ürünlerini yalnızca Reji'ye satması şart koşulur.[3] Başka alıcı bulamayan üretici, tütünü değerinden çok ucuza satmak zorunda kalır. Kaçak üretim ve satış yaygınlaşır. Kaçakçılık sorunu ile devletin kendi güvenlik güçlerinin uğraşması gerekirken, Rejinin kendi bünyesinde geliştirdiği silahlı "kolcu"larla denetim yaparak üreticiye eziyet ettiği bilinir. 42 yıl süren Reji İdaresi boyunca kaçakçı, kolcu ve zabıtadan ölenlerinin sayısının 20 bin kadar olduğu ileri sürülür.[4] Çökertme zeybeği bu hikâyelerden birini anlatmaktadır. 1911 yılında Reji Şirketi’nin kaldırılması ve 7 yıl süre ile bir “Devlet İnhisarı"'nın kurulması kararlaştırılır ve 1912 yılında bir “Tütün Tekeli” kanun tasarısı hazırlanır. Ancak Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşları'nın başlaması ile ve bunun yarattığı mali zorluklar nedeni ile Reji İdaresinin Osmanlı Devletine 1 milyon 500 bin Osmanlı Lirası borç vermesi koşulu ile şirket ayrıcalıkları 1914'ten başlayarak 15 yıl daha uzatılır.[2] 26 Şubat 1925'te Tütün Rejisi lağvedildi. 1 Mart 1925'te Tütün Rejisi Fransızlardan devletçe satın alındı ve tüm hak ve yükümlülükleri devlete devredildi.[5] 26.11.1925 tarih ve 558 sayılı Tütün İdare-i Murakatesi ve Sigara Kağıdı İnhisarı Hakkında Kanun yürürlüğe girdi. 1930 yılında, 1701 sayılı Tütün İnhisarı Kanunu çıkarıldı. Reji'nin kurucu güçlerinden biri olan köklü ve güçlü Avusturya bankası Kreditanstalt 1931'de büyük bunalım sırasında iflas etti. [6] Kaynakça ^ Filiz Dığıroğlu, Memalik-i Osmaniye Duhanları Müşterekü’l- Menfaa Reji Şirketi. Trabzon Reji İdaresi (1883-1914), İstanbul, 2007, ISBN 978-9944-5518-8-5 ^ a b Osmanlı Devleti'nde Reji şirketinin kurulmasından sonraki gelişmeler, Dr. Tiğinçe Oktar, Tütün Eksperleri derneği Yayını ^ Atlas, "İlk Sigarayı Türkler İçti ^ Fatma Doğruel ve A. Suut Doğruel, Osmanlı'dan günümüze Tekel, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, ISBN 975-7545-00-7 ^ Modern Türkiye Tarihi Kronolojisi, Boğaziçi University, Atatürk Institute for Modern History. ^ Kreditanstalt on Encyclopedia Brittanica Online https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCt%C3%BCn_Rejisi

http://www.ulkemiz.com/tutun-rejisi-nedir

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Kimdir

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Kimdir

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (d. 1634/1635 – ö. 25 Aralık 1683), Osmanlı padişahı Avcı Mehmet saltanatı sırasında 3 Kasım 1676 - 15 Aralık 1683 tarihleri arasında yedi yıl bir ay on iki gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. 1672-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşı ve 1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşında kazandığı başarılara rağmen, II. Viyana Kuşatması ile özdeşlemiş olan sadrazamdır ve kuşatmanın hüsranla sonuçlanması üzerine idam edilmiştir. Kara Mustafa Paşa 1634 yılında Merzifon’un ilçeye en yakın köylerinden biri olan Marinca (Narinciye-Bahçekent-Karamustafapaşa) köyünde dünyaya gelmiştir. O bölgenin sipahi ileri gelenlerinden Oruç Bey’in oğludur. Annesi Abide Hatundur. 4 yaşında yetim kalmıştır. Babasının yakın arkadaşı Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaşıtı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ile birlikte yetiştirilmiştir. Daha sonra Köprülü Mehmet Paşanın kızı ile evlenerek damadı olmuştur. Osmanlı-Lehistan Savaşı 1672-1677'de Lehistan Seferleri sırasında Osmanlı orduları serdar-ı ekremliğini önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa yapmıştır ama sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdar olmuştur. Sonradan Kamaniçe Seferi olarak anılan 1672 yılı seferine Sultan IV. Mehmet de katılmıştır. Lehistan-Litvanya Birliği Kralı Mihal Visevetski (Michał Wiśniowiecki) Ukrayna'da Kazakların aleyhinde hücuma geçip büyük bir arazi, birçok kale ellerine geçirmişti. Bunun üzerinde Osmanlılara tabi olan Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetman'i Durosenko'ya destek sağlamak üzere Osmanlı ordusu Köprülü Fazıl Ahmet Paşa serdarlığında Sultan IV. Mehmet'in ve Kara Mustafa Paşa'nın katıldığı sefer başlatıldı. 5 Haziran-9 Aralık 1672 döneminde süren bu seferde Podolya üzerine gidildi ve Kamaniçe dahil birçok Kazaklardan Lehistan eline geçmiş olan şehir ve kale Osmanlılar eline geçirildi. Bu seferde Osmanlı güçleri, Lehistan Kralı Mihal Visevetski (Michał Wiśniowiecki)'nin merkez yaptığı Lemberg (Türkçesi İlbav) şehrini muhasara ettiler. Padişah IV. Mehmet şahsen bu kaleye 2 saat mesafeye kadar gitti. Bu Osmanlı başarıları Lehistan kralı ve hükümetini şaşırttı ve Lehler Kırım Hanı aracılığı ile barış istediler. Ekim 1672'de Bucaş sahrasındaki ordugahta başlayan müzakereler sonunda Osmanlı ve Lehistan devletleri arasında barışı sağlayan Bucaş Antlaşması imzalanmıştır. Türkçe ve Latince iki lisan üzerinde yazılmış olan antlaşmanın Türkçe metni Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından mühürlenip Lehistan elçisine verilmiş ve onlar da Latince metini imzalayıp Kara Mustafa Paşa'ya teslim etmişlerdir. Bu galibiyet ve Bucaş Antlaşması ile Osmanlı'lar güney Ukrayna'da bulunan Kazak bölgelerinin koruyucuları haline geçmişlerdir. Podolya'da alınan topraklar ile Kaminice merkezli "Podolya Eyaleti" kurularak Osmanlı devletinin sınırı tarihinin en kuzey noktalarına erişmişdir ve topraklar üzerindeki Osmanlı idaresi 99 yıl 1699'a kadar sürmüştür. Ayrıca Lehistan-Litvanya Birliği yıllık vergi vermeye mecbur bırakılmışlardır. 1673'de Ukrayna 'da Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetmanı Döresenko Osmanlı güçleri ile birlikte olmuştu. 1674'de Ruslar Ukrayna Kazaklarına hücum etmişler ve onlara ait birkaç palanga ele geçirmişler ve Kazak Hetmanı'nın merkezi olan Çehrin (Lehçe: Czehryń ve yeni ismiyle Çığırın) kalesini sarmışlardı. Kara Mustafa Paşa serdarlığında ve Sultan IV. Mehmed'in katılması ile yeni bir Lehistan seferi için Ukrayna'ya yürüdü. Bu sefer esnasında Kırım Hanı Selim Giray hetmanı kötümek için Çehrin üzerine gönderildi. Bunu haber alan Çehrin'i kuşatan Rus generali çekildi ve Çehrin kuşatmasını kaldırdı. Kazak Hetmanı Dorsenko Osmanlı karargahına gelerek Osmanlılara bağlı Ukrayna bölgesi hükümdarı olarak kabul edildi ve kendine bir altın topuz hediye edildi. Lehistan Kralı Mihal 1673'te öldü. 1671-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşı'nın devam etmekte olduğu bu sırada Lehistan-Litvanya Birliği ordularının kumandanlık görevini Jan Sobieski yüklendi. Lehistan-Litvanya Birliği ordusu 11 Kasım 1673 tarihinde Hotin yakınlarındaki yapılan bir muharebede Sarı Hüseyin Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu kolunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu Osmanlı yenilgisi 1672'de imzalanmış olan Bucaş Antlaşması'nın koşullarını değiştirmedi. Fakat Jan Sobieski'nin ismini yaydı ve nihayet Jan Sobieski Mayıs 1674'de Avusturya'lıların gösterdiği krallık adayına karşı olarak Lehistan-Litvanya Birliği Kralı seçildi. Jan Sobieski Avusturya'lılar aleyhinde Fransa'ya yaklaştı. Fransız arabuluculuğu ile Osmanlılarla savaşı sona erdirmeye çalıştı. Haziran 1675'te Fransa'yla Jaworow Antlaşması'nı imzalayıp bu anlaşmanın bir gizli maddesinde Osmanlılarla barış yapıldıktan sonra Habsburg Avusturya Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'na savaş açacağına söz verdi. Ekim 1676'da Osmanlılarla Lehistan arasında İzvança Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşma koşulları Lehistan için Bucaş Antlaşması'ndan biraz daha elverişli idi. Kara Mustafa Paşa 3 Kasım 1676'da Edirne'de Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa'nın ölmesi ile sadrazamlığa getirildi. Birinci Osmanlı-Rusya Savaşı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın sadrazam olduktan sonra uğraştığı ilk sorun Ukrayna'da bulunan Kazak Hetmanlığı'nın kime bağlı olacağı ile ilgiliydi. Zaporog ve Sarıkamış Kazakları Hetmanı Doroşenko 1675'e kadar Osmanlılara tabi olmuştu. Fakat kendine tabi olan Kazak cenkçi ve askerlerini baskısıyla 1675'dan itibaren Rus taraftarlığına döndü. Doroşenko Ruslarla anlaşıp 19 Eylül 1676'da Sağ Ukrayna Kıyıları (Pravoberezhna Ukrayına) Kazakları Hetmanlığını bıraktığını ilan etti ve Rusya'ya sürgüne çekildi. Merkezi olan Çehrin kalesini Ruslara teslim etti. Bunun üzerine Osmanlı Sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Doroşenko'nun azledildiğini bildirdi; yerine Sağ Ukrayna Kıyıları (Pravoberezhna Ukrayına) Kazakları hetmanlığına İstanbul'da eğitilen Yuri Himelnitskiyi adlı bir papazı atandığını ilan etti. Temmuz 1677'de Şeytan İbrahim Paşa serdarlığı altında bir Osmanlı-Kırım Tatar Hani ordusu I. Çehrin Seferi'ne başladı ve bu ordu Ağustos'da Çehrin kalesini kuşatma altına aldı. Çehrin Kalesi Osmanlılar tarafından 23 gün kuşatmaya alındı. Fakat kaleyi kurtarmak için büyük bir Rus ordusu geldiği haberi gelince 29 Ağustos'ta serdar ve Kırım Hani kuşatmayı bırakarak geri çekildi. Şeytan İbrahim Paşa İstanbul'a dönünce vezirlikte atılıp tutuklandı ve Kırım Hani Selim Giray hanlıktan azledildi. Bu başarısızlık dolayısıyla Rus çarı anlaşmak için İstanbul'a bir elçi gönderdi. Sadrazam Kara Mustafa Paşa Ruslarla harp taraftarıydı ve bir sefer hazırlığına başlamıştı. Ama Çehrin kalesinden Rusların çekilip bu kalenin Osmanlılara tabi Kazak Hetmanı'na verilirse sulh yapılabileceğini bildirdi. Rus elçisi buna yanaşmadı. Rus elçisinin elinden nağme alınıp elçi Sultan huzuruna çıkarılmadan İstanbul'a gelmesinden 12 gün sonra Rus elçisi geri gönderildi. 1678'de Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdarlığında başlayan yeni bir sefer, İkinci Çehrin Seferi başlatıldı. Sultan IV. Mehmet de orduya Silistre'ye kadara katıldı. Kara Mustafa Paşa serdarlığında Osmanlı ordusu Ukrayna'da ilerleyerek Çehrin önüne geldi. 21 Ağustos 1678 tarihinde Çehrin Osmanlıların eline geçti. Bu yenilgi, Ruslar için kötü oldu. Çünkü; önemli bir bölgeyi kaybetmişlerdi. Rus Çarı Aleksey yeni bir strateji olarak Sağ Ukrayna Kıyıları arazilerinde yaşayan Kazakları zorlayıp Dinyeper Nehri batısındaki bölgelerin nüfusunun küçülmesini hedef almıştı. Diğer taraftan da Rusla Çehrin'i tekrar fethetmek için hazırlığa başladıkları söylentilerini yaymaya başladılar. Bu söylentileri haber alan Sadrazam Kara Mustafa Paşa Osmanlı Ordusunu yeni bir savaş açmak hedefiyle Edirne'de toplamaya başladı. Rusya Çarı Aleksey ile yeni Lehistan Jan Sobieski arasında Osmanlıların aleyhinde bir dostluk antlaşması imzalandı. Rusya Çarı, güçlü olmadığını bilip çok toprak kaybetme riskini göze alamadı. Bunun üzerine Rusya Çarlığı barış istedi ve Sadrazam Kara Mustafa Paşa da barışı kabul edip. yeni savaş, son anda önlendi. 31 Ocak 1681'de Rusya Çarlığı ve Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı arasında Bahçesaray Antlaşması imzalandı. Buna göre Dinyeper Nehri Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı arasında sınır olup sağ yakası (batısı) Osmanlı Devletinin elinde kaldı ve Çehrin kalesi Osmanlılara ait olduğu kabul edildi. Dinyeper Irmağı'nın sol yakasının ise, yani Ukrayna'nın doğuşu ve Zaporogya Kazaklar bölgelerinin, Rusya Çarlığı idaresinde olduğu Osmanlılar tarafından onaylandı. Osmanlı Habsburg Savaşı ve İkinci Viyana Muhasarası Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Avusturya seferine çıktıktan sonra diğer önde gelen paşalarla savaş divanı kurup Yanıkkale (bugün Macaristan sınırları içinde kalan Győr-Moson-Sopron şehri) mi yoksa Viyana üzerine mi gidilmesini tartışmıştır. Birçok paşanın bu sene Yanıkkale'nin alınıp seneye daha iyi hazırlanılarak Viyana'nın üzerine gidilmesi fikrine karşı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana üzerine gidilmesine karar vermiştir ve bunun üzerine Osmanlı ordusu Viyana'yı kuşatma altına almıştır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın amacı şehri vire (teslim) ile ele geçirmek böylece yeniçerilerin şehri yağmalamalarını önleyerek Viyana hazinelerini korumak idi. Böylece kuşatma uzadı. Bu da Polonya kralı Jan Sobieski komutasındaki 100.000 kişilik Lehistan ordusunun vakit kazanarak Viyana'nın imdadına yetişmesine sebep oldu. Haçlı ordusunun Viyana önlerine gelmesi üzerine askerleri siperlerden çıkararak kuşatmayı kaldıran sadrazam, savaş pozisyonu aldı. Haçlıların ilk saldırısı üzerine Osmanlı hatları yarıldı ve askerler kaçmaya başladılar. Viyana Bozgunu ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın idamı Bunun üzerine sadrazam ordunun tüm ağırlıklarını geride bırakarak Belgrad'a çekildi. Viyana bozgunu üzerine Sultan IV. Mehmet bir hatt-ı şerifle kapıcılar kahyasını Belgrad'a göndererek Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı idam ettirdi. Kara Mustafa Paşa tarafından idam ettirilen, Budin Beylerbeyi Koca Arnavut Uzun İbrahim Paşa'nın idam öncesi sözleri: "Padişah, yenilgi ve bozgun nedeniyle böyle güçlü bir Sadrazamı öldürülerek cezalandırmayı sakın düşünmesin. Bu işin iyi bir şekilde sonuçlandırılması yine onun güçlü yönetimine verilmelidir. Çünkü, çevresindeki ve yönetimindeki pek çok makam sahibine ancak o sözünü dinletebilir. Gayretli bir Sadrazamdır. Ondan başka hiçbir Sadrazam bu karışıklığın ve düşman saldırılarının önünü alamaz. [2] Raşit Tarihinde anlatılanlara göre uğranılan yenilginin acısını belki de çok fazlasıyla ödetebilecek güçte olan bu şanssız Sadrazamın öldürülmesiyle Osmanlının Avrupa’daki "Fetih Dönemi" de kapanmış oldu. Hakkında Yorumlar "Cevdet Paşa tarihi” de Kara Mustafa Paşanın öldürülmesini şöyle değerlendirmektedir: O zaman düşmanları, eğer Sadrazam Kara Mustafa Paşa yaşarsa gelecek yıl yanlışlarını düzeltir, bu yenilgiyi düşmana ödetir ve parlayıp yükseklerde uçar, bizde onunla baş edemeyiz.” Düşüncesiyle onu katlettirdiler. Ama böyle bir devlet adamının yerini kimin doldurabileceğini düşünmediler. Kişisel kin ve çıkarlarını devlet çıkarlarından üstün tuttular. İhanet ettiler. O da sonuçta bir insandı. Yanlışları olabilirdi. Öldürülmesi ise daha büyük bir yanlıştır.” Edirne’deki mezarının kitabesinde şunlar yazılıdır: Ser-i Serdar-ı Ekrem Sadrazam Mustafa Paşa Edip rihlet cıvar-ı evliyada eyledi meva Kusuru yoğ iken say-ü gazade min vech-i nevan Şehidü hem sait oldu firdevs-i ebed sükna 1095-1684 Türkçesi: Başkomutan, Sadrazam Kara Mustafa Paşa, çevresini ermişlerin sardığı bir makama gitti. Çok çaba gösterdiği savaşta yaptıklarından ötürü suçu yokken öldürüldü. Şimdi ebediyen kalacağı, Cennetin Altıncı Bahçesinden sesi duyulan bir şehit oldu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın Kişiliği Tarihçiler Kara Mustafa Paşa'yı korkusuz, atak, kararlı, kendini beğenmiş, saplantılı, saltanat ve gösterişe düşkün bir devlet adamı olarak tanıtırlar. Kimileri ise onu bu özelliklerde biri olarak tanıtmakta, düşünce ve işbirliği içindedirler. Hiçbir belgeye dayanmaksızın yabancı devletlerden gelen büyükelçilere karşı gösterdiği sert, şedit davranışlarıyla ünlendirmeye çalışsalar da birkaç yabancı dile ve klasik dillere hakim olması dolayısıyla yabancı diplomatlarla, kendi dillerinde iletişim kurabilmesi ve dostluklarının olması, bu konuda yazılan makaleler ve arşiv kayıtları kimi tarihçilerin iddialarının aksini ispatlamaktadır. Bazı tarihçilerimiz ise onu okumamış, kültürsüz, bilgisiz olarak tanıtmaya çalışmakta, acımasızca saldırmaktadır. babası Sipahi Oruç Reis'in yakın dostu olan, kendisini evladı gibi yetiştiren ve daha sonra da kayınpederi olan Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa ile birlikte yetiştikleri bu konuyla ilgili tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Enderûn eğitimi almıştır ve bu yüzden Türk olmadığı, devşirme olduğu iddia edilse de annesi Abide Hatun ve babası Sipahi Oruç Reis köklü Müslüman Türk ailelerine mensupturlar. Ayrıca estetiğe, sanata ve dinler tarihine karşı doymak bilmeyen bir ilgisi vardır. İnşa ettirdiği devasa kütüphane ve kervansaraylar, görev almış olduğu makam, yabancı diplomatlarla yazışmaları ve aile kayıtları da bunun bir kanıtıdır. Hakkında yaratılmaya çalışılan olumsuz algının kaynağı, Sabetay Sevi'nin Müslümanlığı kabul etmesine sebep olmasından kaynaklanmakta ve belirli bir zümre tarafından sürdürülmeye çalışılmaktadır. Profesör Dr. Erhan Afyoncu, "Sahte Mesih: Sabatay Sevi ve Yahudiler[4]" isimli kitabında bu konuyu ayrıntılarıyla açıklamıştır: "Sabetay Sevi 16 Eylül 1666’da devlet ileri gelenlerini önünde sorguya alındı. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Girit’in fethi ile meşgul olduğundan Sabetay, Sadaret Kaymakamı, yani başbakan vekili Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın karşısına çıkarıldı. Mecliste ayrıca Şeyhülislam Minkarzade Yahya Efendi ve Padişahın imamı Vani Efendi de vardı. Türkçeyi iyi bilmeyen mesihin tercümanlığını, Yahudi iken Müslüman olan Hekim Hayatizade Mustafa Fevzi yapıyordu. IV. Mehmed de olup bitenleri pencere arkasında gizlice takip ediyordu.             Bir süre sorgulandıktan sonra, Sabetay’a, denildiği gibi gücü varsa mucize göstermesi emredildi. Göstermesi istenen mucize de belliydi. Mesih çırılçıplak soyulacak ve okçular tarafında ok yağmuruna tutulacaktı. Eğer oklar vücuduna işlemezse Osmanlı yöneticileri Sabetay’ın dediklerinin doğru olduğuna inanacaklardı. 'Bu teklifi duyan Sabetay, hemen Mesihlikten vazgeçti. Kendisini basit bir haham olduğunu, Mesihlik işini Yahudilerin yakıştırdığını söyledi. Bu cevap üzerine tek kurtuluş yolunun Müslüman olmasıyla mümkün olacağı söylendi. Tercümanlığını yapan Hayatizade'den bu teklifi duyan Sabetay, müterciminin kulağına rezil olacağını, cemaatini zor durumda kalacağını fısıldadı. Hayatizade’de Müslüman olmazsa başın her türlü işin gelebileceğini, ancak Müslüman oldum deyip eski faaliyetlerine yeni kimliğiyle devam edebileceği cevabını verdi. Bunun üzerine Sabetay Sevi Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu ve Mehmed ismini aldı. Sevi, sonradan yeni ismine ruhani bir anlam katmak için “Aziz”i de ekledi. Müslüman olan Sabetay, içoğlanlar hamamına götürülüp temizlendikten sonra, Müslüman elbiseleri ve hil’at giydirildi. Kapıcıbaşı rütbesi verilerek, emekli statüsüyle 150 akçe maaş bağlandı". İmanlı, kararlı, kudretli, taviz vermeyen ve hayırsever kişiliği ile güçlü bir komutan ve devlet adamı olarak anılmaktadır. Mevkiinin de gerektirdiği bu özellikleri barındıran karakteri, lider olarak askerleritarafından büyük bir saygı ve sevgi görmesini ve iletişimde bulunduğu yabancı devletler tarafından korkuyla karışık bir saygı ve sevgi görmesini sağlamıştır. Ancak eğitimi ve bitmek bilmez okuma sevgisi ile sürekli desteklediği bu güçlü kişilik özelliklerini sadece devlet çıkarları için kullanması ile kaynaklarda idamına sevindiği anlatılan tüm düşmanlarına rağmen, günümüzde bile şu anektod ile saygı ile anılmakta ve örnek teşkil etmektedir: "Belgrad'da (Sırbistan) bulunan Kara Mustafa Paşa'ya önce padişahın azil fermânı tebliğ edilir. Paşa ise, bunu hürmetle karşılar ve şu mukabelede bulunur: 'Hakkımızda azilden başka bir emr û fermân var mıdır?' Tebliğci; 'Belî paşam, vardır.' der ve üzüntü ile ölüm fermânını Serdar-ı Ekrem'e uzatır. Merzifonlu, bunu da metanetle karşılar ve fermanları öperek başına koyar. Sıra infaza gelir. Cellatlar hazırda beklemektedir. Paşa, hemen oracıkta abdest tazeler, iki rekât namaz kılar ve "Gelin, ben hazırım" der. Cellatlar gelirken de halının kaldırılmasını emreder; son nefesini verirken damlayacak kanının devlet malı olan halıyı kirletmemesini ve cansız vücudunun toprağa düşmesini ister." Dürüstlüğü ve cesareti ona "Kara" sıfatını kazandıran başlıca özellikleridir. Kaptan-ı Derya'lık yaptığı sırada gemilerinden birinde patlayan fişeklerin üzerine koşarak gemisini ve askerlerini kurtarmaya koşması ile yaralanmışsa da devletin malını ve askerini canı pahasına savunmuş, cesaretinden ve devlet adamlığından hiçbir şartta caymamış, çok güçlü bir karakterdir. Ailesinde kendisinden sonra birçok devlet adamının yer alması da bu karakterin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Uğradığı tek ve son başarısızlık Viyana Kuşatması'nda aldığı yenilgidir. Bilindiği gibi Viyana’yı Kanuni Sultan Süleyman da kuşatmış ama alamamıştır. Kara Mustafa Paşa’nın böylesine zor ve güç bir işe girişimi bile alkışlanacak bir davranıştır. İşin sorumluluğunu yalnızca ona yüklemek ise acımasızlıktır. Savaş başarıyla sonuçlanıp Viyana alınsaydı Osmanlının gelmiş geçmiş en önemli Sadrazamı olarak tarihe geçmeyecek miydi? Kuşkusuz onunda pek çok devlet adamında olduğu gibi, kusurlu yönleri vardır. Şunu da belirtmek gerekir: Osmanlılar döneminde kırk kadar Sadrazam ölümle cezalandırılmış; ancak, hiçbiri hakkında Kara Mustafa Paşa konusunda olduğu kadar yazılmamış, tartışılmamış ve konuşulmamıştır. Saltanat düşkünlüğünü sarayındaki savurganlık ve gösterişli yaşantıyı tarihçilerin bazıları abartarak anlatmaktadır. Bununla kimi tarihçinin "kibirli" oluşuna bağladığı fakat aslında Tatar Hanı Giray Han'ın kendi kibri ve kıskançlığı yüzünden Osmanlı'ya yardıma gelmemesi, saldırıda geç davranması sonucu Viyana'da ilerlenmesine rağmen son anda şehrin kaybedilmesine ve seferin başarıyla tamamlanamamasına sebep olmuştur. Bunun içindir ki adından en çok bahsedilen sadrazam olmuştur. Bunun haricinde padişahla yaraşır ve hatta yer yer onu aşan bir zenginliğinin olması (Kaşıkçı Elması'nın Avcı Mehmed'e Merzifonlu tarafından hediye edildiği rivayet edilir.), Mekke ve Medine'ye aşırı hassasiyet göstermesi, güçlü imanı dolayısıyla hayır hasenatta gönlü geniş olması; IV. Mehmed'in, Merzifonlu'yu sevip, koruyan, destekleyen annesi Turhan Hatice Sultan'ın erken vefatının yanı sıra, başından beri Sadrazam'ın düşmanı olan Tatar Hanı'nı ve saray içinde Paşa'ya karşı haset içinde kinlenmiş olan kimi ağaların dedikodularını dinlemesi, Sadrazam'ı idam ettirmesine yol açan başlıca sebepler arasında yer almaktadır. Sofa Köşkü[6] gibi benzersiz bir yapı da onun kudreti hakkında bir fikir vermeye yardımcı olacaktır; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Topkapı Sarayı içinde konağı olan tek sadrazamdır. Kara Mustafa Paşa'nın Viyana'da Çadırı ve Sarayı Viyana Kuşatması sonrasındaki bozgun sırasında otağını yağma eden ve Kara Mustafa Paşanın değerli çadırını ele geçiren Leh Kralı Sobieski, eşi Mari Kazmir’e yazdığı mektupta çadırda gördüklerini şöyle anlatıyor: Osmanlı Sadrazamı, Alman İmparatorunun şatosundan alınan devekuşu yeniden Hıristiyanların eline geçmesin diye başını koparttırmış. Sadrazamın çadırındaki değerli takıları anlatamam. Yağmadan payıma düşenleri saymakla bitiremedim. Bir elmas kemer, iki elmas saat, çok değerli dört-beş kılıç. Beş tane yakut mink ve incilerle süslenmiş tirkeşler, yorganlar, halılar, binlerce ufak tefek eşya, dünyanın en değerli samur kürkleri. Askerler birçok değerli elmas kemer elde ettiler. Bunlar neye yarayacaktı bilmiyorum. Çünkü, Osmanlılarda böyle bir gelenek yoktu. Som altından bir çekmece vardı ki içinde gizemli resimlerle süslü ve parşömen kağıdı kalınlığında üç altın sayfa bulunuyordu. Büyük hazineye gelince; bunun ne olduğu belli değil. Sadrazam çadırlarına önce girdim ve orada hazinenin yağma edildiğini gösteren bir belirti göremedim. Bu durumda hazine ya Osmanlı askerlerine dağıtılmış, ya orduyla birlikte getirilmemiş ya da savaş öncesi cephe gerisine gönderilerek güvence altına alınmıştır. “Merzifon Vakıflar Yönetimindeki Vakfiyesinde”, toplumsal yaşamda ortaklaşa kullanılması için değişik yerlerde yaptırarak kullanıma sunduğu yapıların türü ve sayısından söz edilirken Süleymaniye Camii yöresindeki sarayın ve içindekilerin kısa bir tanıtımı vardır ve üç sayfaya yakın tutmaktadır. Sarayının büyüklüğü ve görkemi şaşırtıcı boyutlardadır. Fransa Kralı XIV. Louis'nin elçisi Marquis de Nointel İstanbul’dan Paris’e yolladığı raporda Kara Mustafa Paşanın sarayını ve harcamalarını şöyle anlatmaktadır: Sarayın harem dairesindekiler: Hazinedar, Silahtar, İki Çuhadar, Mühürdar, Kaftancı, Kilercibaşı, Kahvecibaşı, Peşkircibaşı, İbriktar, Şarkıcı, Şamdancı, Seccadeci, Kitapçı, Divitçi, Mendilci, Sofracı, Berberbaşı, Hamamcıbaşı, Dellakbaşı, Tırnakçı ve yüzyirmibeş İçoğlan. Sarayın Dışındaki adamları: Kahya Bey, Büyük Tezkereci, Kapıcılar Kayhası, Padişahla iletişimi sağlayan Telhisçi, kırk Saraç, otuzaltı Seyis ve bunların başı olan Miharur, Vekilharç, yirmibir yardımcısı olan Aşçıbaşı, kırk Küçük Ağa, Arpa Emini, Sancaktar, Tuğcular, yirmibeş Mızrakçı ile başları savaş zamanlarında kendisinden ayrılmayan iki özel alay. Ahırında 500 cins at, kırk tanesi Paşanın seçme binek atlarıdır. Yük taşıyan beşyüz deve ve yüzelli katır ile altmış kısrak, dört saltanat arabası, iki yataklı mahfe, saraydaki adamları için dört takım çadır, dışındaki adamları için ikiyüzden çok beylik çadır. Tımar ve zeamet gelirleri dışındaki özel varlığı: İstanbul’da bir saray, iki bahçe, Edirne’de iki saray ve iki çiftlik, Merzifon’da bir konak, para olarak da ikiyüzellibin sikke değerinde mücevher. Günlük Mutfak Giderleri: Günde beşyüz okka ekmek, ikiyüzonaltı okka et, yüzyirmi okka pirinç, otuzsekiz okka yağ, oniki okka şeker, oniki okka süt, on okka un, yüz okka sebze, on okka kahve, yetmiş tavuk, yüzyirmi yumurta vb.” (Bir okka = 1,282 Kg'dır.) (Not: Bu rakamların ne denli sağlıklı olduğu bilinemez.) Ahmet Refik de bu konuda şunları yazıyor: Saraydaki tereyağları, gülsuları, zağferan giderleri çok para tutuyordu. İstanbul, Edirne, Yenişehir ve Merzifon’da sarayları, çiftlikleri vardı. Selahattin Batu’nun “Türk Atları ve At yetiştirme Bilgisi” Say.86. de: Ahırlarında beşyüz küheylan, asker ve hizmetlileri için altıyüz at, paşa bir yere göç ettiğinde eşyalarını taşıyan, beşyüz katır ve beşyüz deve, Merzifon’da büyük bir harae kırk saraç ile elli at bakıcısı vardı."

http://www.ulkemiz.com/merzifonlu-kara-mustafa-pasa-kimdir

Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir

Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir

Barbaros Hayreddin Paşa (1478; Midilli - 4 Temmuz 1546; İstanbul), Osmanlı Devleti tarihinin ünlü Türk denizcilerinden, kaptan-ı derya olarak Osmanlı İmparatorluğunun ilk kaptan paşası ve Kaptan-ı deryası.

http://www.ulkemiz.com/barbaros-hayreddin-pasa-kimdir

Renk Nedir? Nasıl Oluşur?

Renk Nedir? Nasıl Oluşur?

İnsanoğlu, kendini bildiği günden bugüne, renk hadisesine ne yazık ki bir kullanım aracı veya obje olarak bakmış, ne güzel kırmızı döpiyes veya sarı kazak deyip geçmiştir.

http://www.ulkemiz.com/renk-nedir-nasil-olusur

Konfüçyüsçülük nedir ?

Konfüçyüsçülük nedir ?

Konfüçyüsçülük eski bir Çin ahlâkı ve Çin felsefesi sistemi olup başlangıçta bilgin Konfüçyüs'ün öğretilerinden yola çıkarak gelişmiştir.

http://www.ulkemiz.com/konfucyusculuk-nedir-

Yaşanabilir Yeni Gezegenler

Yaşanabilir Yeni Gezegenler

Bilindiği gibi NASA uzay alanında bir çok araştırma yapmaktadır. NASA’ nın araştırmalarına göre güneş sistemlerinde yaşam ihtimali olan 54 yeni gezegen bulunmuştur.

http://www.ulkemiz.com/yasanabilir-yeni-gezegenler-1


 Ramazan’da ağız kokusuna karşı pratik çözümler

Ramazan’da ağız kokusuna karşı pratik çözümler

Ramazan ayında oruç tutanların ve çevredekilerin şikayetçi olduğu ağız kokusunu bir kaç basit tedbir ve uygulama ile önlemek mümkün.

http://www.ulkemiz.com/ramazanda-agiz-kokusuna-karsi-pratik-cozumler

<b class=red>Oruç</b>luyken ağız kokusu nasıl önlenir? Dişleri fırçalamak <b class=red>oruç</b> bozar mı?

Oruçluyken ağız kokusu nasıl önlenir? Dişleri fırçalamak oruç bozar mı?

Oruçluyken artan ağız kokusundan kurtulma yöntemleri hakkında bilgi veren Diş Hekimi Pertev Kökdemir, Diş fırçalamanın vücudu besleyen bir durum olmadığı orucu bozmayacağını ve oruçluyken diş macununu yutmamak kaydıyla diş fırçalamanın bir sakıncası bulunmadığını belirtti.

http://www.ulkemiz.com/orucluyken-agiz-kokusu-nasil-onlenir-disleri-fircalamak-oruc-bozar-mi

 Ağız kokusunun nedenleri ve en etkili çözüm yöntemleri

Ağız kokusunun nedenleri ve en etkili çözüm yöntemleri

Her dört kişiden birinde ve özellikle çocuklarda sık görülen ağız kokusu, sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği, metabolizma bozuklukları, bademcik iltihabı ve diş eti rahatsızlıkları gibi hastalıkların habercisi olabilir.

http://www.ulkemiz.com/agiz-kokusunun-nedenleri-ve-en-etkili-cozum-yontemleri

Ramazanda diş fırçalama ve ağız sağlığı

Ramazanda diş fırçalama ve ağız sağlığı

İstanbul Aydın Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Periodontoloji Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burcu Karaduman, ramazan ayı boyunca artış gösteren diş sağlığı problemlerinin nedenlerine ve bu problemleri önleme yöntemlerine değindi.

http://www.ulkemiz.com/ramazanda-dis-fircalama-ve-agiz-sagligi

Akreplerin özellikleri

Akreplerin özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad. 2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır. Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir. Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması: Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar. Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar. Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır. Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr. Morfoloji ve Fizyoloji Karakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur. Başlıgöğüs Başlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar. Pedipalp Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır. Keliser Keliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar. Bacak Bacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır. Gözler Gözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir. Karın Karın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir. Preabdomen Preabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır. Postabdomen Kuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır. Cinsiyet Eşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur. Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur. Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir. Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer. Tarak Tarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer. Sternum Sternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır. Sistemler Sindirim sistemi Pedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir. Boşaltım sistemi Boşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır. Dolaşım sistemi Akrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner. Sinir sistemi Sinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur. Solunum sistemi Akreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır. Salgı sistemi Akreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler. Duyu sistemi Duyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar. Üreme ve yaşam döngüsü Çiftleşme İlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir. Doğum Gebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir. Pro-juvenil Neonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar. Juvenil Birinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler. Besini Geceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir. Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer. Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.  Wikipedia By Tomas Castelazo - Yükleyenin kendi çalışması, CC BY-SA 3.0, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=5641828

http://www.ulkemiz.com/akreplerin-ozellikleri

Karagöz ve Hacivat Kimdir ?

Karagöz ve Hacivat Kimdir ?

Karagöz ve Hacivat taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur.

http://www.ulkemiz.com/karagoz-ve-hacivat-kimdir-

Alahan Manastırı hakkında bilgi

Alahan'da 1955-1972 arasında Alman arkeoloji profesörü Prof. Michael Gough (1916-1973) tarafından bilimsel kazılar yapılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/alahan-manastiri-hakkinda-bilgi

Atmaca: Milli Gemisavar Füzemiz

Atmaca: Milli Gemisavar Füzemiz

Milli ihtiyaç ve projelerden savunmaya yönelik olanlardan biride Atmaca isimli anti gemi füzesi.

http://www.ulkemiz.com/atmaca-milli-gemisavar-fuzemiz

Antropologlar Ekonomik Sistemleri Nasıl İnceler?

Antropologlar Ekonomik Sistemleri Nasıl İnceler?

Antropologlar malların, belirli toplumların genel kültürleri bağlamında üretim, dağıtım ve tüketim araçlarını incelerler. İktisatçılardan bazı kuram ve kavramlar almalarına rağmen, pek çok antropolog, insanların doğrudan üretime katılmadığı ve çıkar amaçlı olarak mallarını değiş tokuş etmedikleri kapitalist piyasa ekonomilerini, ekonomik sistemlerin hayata aktarımı açısından kısıtlı bulurlar. Hele de bu insanlar avcı-toplayıcıysa en yorucu ve beceri gerektiren iş bile yanlış yorumlanmaya açıktır. Hayatını çiftçilik, ticaret, fabrika ya da ofis işiyle kazananlara göre, avlanma bir spordur ve bundan dolayı yiyecek toplayıcı toplumlarda erkekler ‘’eğlenceye yönelik işlerle uğraşıyor olarak algılanırken kadınlar sanki ailenin bütün yükünü üstleniyor gibi görünürler.Sanayileşmiş ve sanayileşmemiş toplumlardan gelen araştırmacılar, geleneksel küçük ölçekli toplumların ekonomilerini incelerken, antropolojik verileri kendi teknolojileri, çalışma ve mülk edinme değerleri ve yargılarıyla algılayabilir. Örneğin, Bütün toplumlarda yaygın olan gerçek, insanların isteklerini ve gereksinimlerini karşılayabilecek girdilerin yetersizliğidir. Bu etnik merkezci sav, pek çok toplumda insanların isteklerinin tamamen ve sürekli olarak tatmin edebileceği ve bunun çevreye zarar vermeden yapılabileceğini kabul etmez. Bu toplumlarda insanlar istenen miktarda malı gereken zamanda toplar ve üretir; bundan fazlasını elde etmek anlamsızdır. Bu yüzden gerektiği zaman ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, geriye kalan zamanlarında, ekonomik anlamda verimsiz etkinliklere ayırabilecekleri saatler, günler, haftalar olabilir. Bu insanlar, sanayileşmiş ve sanayi sonrası toplumlardan gelen gözlemciler tarafından tembel ve aylak insanlar olarak betimlenebilirler. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise; eldeki mal ve hizmetlerin arzıyla, bunlara duyulan talep arasında nasıl bir dengenin kurulduğudur. Kuşkusuz burada ekonomik olmayan değişkenleri, sözgelimi kültürün antropolojik değişimini de hesaba katmak gerekir. Herhangi bir ekonomik davranış, toplumsal, dinsel ve politik bağlamlardan bağımsız ele alınamaz ve yalnızca ekonomi mantığıyla açıklanamaz. Ekonomik davranışlar ve kurumlar, katı ekonomik kavramlarla açıklanırsa ekonomik olmayan yaşamsal olguların göz ardı edilmesi gerekir ki bu olguların yaşamda derin bir etkisi vardır. Örnek olay olarak, Yeni Gine’nin doğu ucunda oturan Trobriand Adalıların patates üretimini ele alalım. Trobriandlı bir erkek, zamanının ve enerjisinin çoğunu, kendi ailesi için değil, kız kardeşleri ve evli kız çocukları için patates yetiştirerek geçirir. Üretilen patatesin kadınlara verilmesinin iki nedeni vardır: Erkeğin, kadının kocasına destek olduğunu göstermek ve etki alanını genişletmek. Hediye patatesler kadına verildikten sonra, kadının kocasına ait olan ve o erkeğin gücünü ve nüfuzunu simgeleyen patates kilerine yüklenir. Erkek bu patateslerin bir kısmını, kol düğmesi, gerdanlık, küpe, fındık, domuz, tavuk ve tahta sepet, tarak, hasır paspas, kireç çömlek gibi yerel olarak üretilen malları almak için kullanır. Bu kısmıyla da toplumsal sorumluluklarını yerine getirir. Örneğin, kızı evlendiğinde kızının kocasının akrabalarına patates vermesi beklenir. Statü ve güç kazanmak için bir toplantı düzenleyip davetlilere büyük miktarda patates vermek gerekir. Antropolog Annette Weiner bu durumu şöyle açıklar: ‘’Patates deposu, banka hesabı gibidir. Dolu olduğunda sahibi zengin ve güçlüdür. Patates pişirilinceye ya da çürüyünceye kadar para gibi kullanılır. Bu yüzden hasattan sonra patatesler, günlük yiyecek olarak hemen tüketilmez. Kız kardeşine ya da kız çocuğuna patates vererek erkek hem kadının kocasına olan güveni gösterir hem de onu kendine borçlu kılar. Hediyeyi alan kişi, bahçıvanı ve yardımcılarını patates ve bol miktarda domuzun pişirildiği bir ziyafetle ödüllendirir ama bu borcu ödemeye yetmez. Trobriand yaşamında çok değerli sayılan taştan yapılma el baltası da bu borcu ödemeye yetmez. Borç ancak kadının servetiyle ödenebilir, bu servette muz yaprağı demetleri ve yine yapraklardan yapılmış ve kırmızıya boyanmış eteklerdir. Muz yaprağı demetlerinin kullanım değeri hiç olmasa da yapımı büyük emek gerektirir. Muz yaprağı demetleri ve bunlardan yapılmış etekler, yakın bir süre önce ölmüş bir akrabanın yakınlarına ve cenazeye yardımcı olmuş kişilere borç ödemek için kullanılır. Ölen kişinin soyunun zenginliği ve hayatta kalma gücü de demetlerin ve eteklerin niteliği ve niceliği ile ölçülür. Erkek, karısının erkek kardeşinden patates aldığı için karısına da muz demeti ve eteği almaya yetecek kadar patates vermek ve karısının ailesinden birisi öldüğünde onun borcunu ödemeye yardımcı olmak zorundadır. Ölüm her an yaşanabileceği için erkek, karısının gereksinim duyduğu an kullanabileceği patatesleri hazır tutmak zorundadır. Ölüm veya karısının patateslerin hepsini isteme olasılığı, erkeğin serveti üzerinde bir kısıtlama getirir. Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Trobriandlılar da bazı nesnelere, yerine getirdikleri işlev ve sahip oldukları değerden öte önem verir ve onlara değişik anlamlar yüklerler, örneğin patates; toprak sahibi olma, korunma, yardım ve diğer zenginliklere erişim olanağı sağlayabilir. Böylece, patates takası ekonomik bir işlem olduğu kadar politik ve toplumsal bir ilişkidir. Muz yaprağı demetleri ve etekleri ise soyun politik gücünün ve ölümsüzlüğünün göstergesidir. Ölen için yapılan törenlerin ardından yapılan mal dağılımlarına baktığımızda erkeğin kadına ve onun değerlerine ne kadar bağlı olduğunu görürüz. Trobriand Adası sakinleri için bu konular o kadar büyük önem taşır ki sanayileşmiş dünyanın para, eğitim, din ve hukuk gibi kavramları, bu topluma girmiş olmasına karşın, patates ekimi ve kadının servetinin korunması olgularına bağlı kalmışlardır. Modern kapitalist ekonomi bilimi kavramlarıyla ele alındığında bu etkinlikler anlamsız gelebilir ancak Trobriand değerleri ve kaygıları açısından anlamları büyüktür. Kaynakça: Cultural Anthropology Yazar: Rahman Karasu http://www.bilgiustam.com/antropologlar-ekonomik-sistemleri-nasil-inceler/

http://www.ulkemiz.com/antropologlar-ekonomik-sistemleri-nasil-inceler

Dünyanın hidrojenle çalışan ilk yolcu treni Almanya’ya geliyor

Dünyanın hidrojenle çalışan ilk yolcu treni Almanya’ya geliyor

Dünyanın hidrojenle çalışan ilk yolcu treni Fransız ulaşım şirketi Alstom tarafından görücüye çıkarıldı. Almanya’da “Coradia iLint” isimli son derece sessiz ve çevreyle dost tren, seferlerine önümüzdeki yıldan itibaren başlayacak.

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-hidrojenle-calisan-ilk-yolcu-treni-almanyaya-geliyor

Bradipne Nedir?

Bradipne Nedir?

Basitçe yavaş nefes anlamına gelen bradipne, tiroid bozuklukları, beyinde sorunlar ve kalp problemleri gibi geniş bir yelpazedeki tıbbi durumlar ile bağlantılı olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/bradipne-nedir

Su Zehirlenmesinin Belirtileri Nelerdir?

Su Zehirlenmesinin Belirtileri Nelerdir?

Su zehirlenmesi aşırı miktarda su içilmesi nedeniyle oluşur. Suyun anormal fazla miktarlarda içilmesi elektrolit dengesini bozabilir ve böylece bir kişinin sağlığını olumsuz şekilde etkileyebilir.

http://www.ulkemiz.com/su-zehirlenmesinin-belirtileri-nelerdir

Gebelikte Sık Görülen Yakınmalar ve Şikâyetler

Gebelikte Sık Görülen Yakınmalar ve Şikâyetler

Gebelik süreci zor ve yorucu bir dönemdir. Anne adayını bu dönemlerde çok fazla sıkıntılı günler yaşar. Bunun nedeni vücudunda görülen fizyolojik değişimlerdir.

http://www.ulkemiz.com/gebelikte-sik-gorulen-yakinmalar-ve-sikyetler

Gebelikte Baş Ağrılarının Sebepleri Nelerdir?

Gebelikte Baş Ağrılarının Sebepleri Nelerdir?

Hamileliğin ilk aylarında ortaya çıkan baş ağrıları bazen çekilmez bir vaziyette olur. Bunun için gebe kadın nasıl davranacağını şaşırır. Çünkü içinde taşıdığı canı da düşünmek zorundadır.

http://www.ulkemiz.com/gebelikte-bas-agrilarinin-sebepleri-nelerdir

Akvaryum Nedir? Akvaryum Bakımı ve Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Akvaryum Nedir? Akvaryum Bakımı ve Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Hayatlarımıza ortak olan küçük canlıların bakımı meşakkatli ve bir o kadar da yorucudur.Evlerimizde beslediğimiz sevimli dostlarımızın bakımı hakkında sizlere küçük bilgiler sunacağım.

http://www.ulkemiz.com/akvaryum-nedir-akvaryum-bakimi-ve-hakkinda-bilinmesi-gerekenler-1

Dünyanın İlk Boxer Turbo Dizel Motoru

Dünyanın İlk Boxer Turbo Dizel Motoru

-1896 yılında Karl Benz, ilk içten yanmalı motorun patentini aldı.

http://www.ulkemiz.com/dunyanin-ilk-boxer-turbo-dizel-motoru

Ebola Hakkında Yanlış Bilinen 10 Gerçek !

Ebola Hakkında Yanlış Bilinen 10 Gerçek !

1.Ebola virüsünü öldürmenin tek yolu pahalı dezenfektanlar kullanmaktır. Virüslerden korunmanın en temel yolu çok basit bir yolla virüsün vücuda girmesine engel olmaktır: Su ve sabun ile elleri yıkamak. 2.Ebola dolayısıyla ölen bir hastadan Ebola virüsü kapmanız mümkün değildir. Ölen bir kişinin vücudundaki virüs uzun bir süre aktif kalabilir; o nedenle cenaze işlemleri sırasında da çok dikkatli olunmalıdır. 3.Ebola virüsü hava yoluyla taşınır. Ebola virüsü hava yoluyla değil, vücut sıvıları vasıtasıyla taşınır. 4.Eğer bağışıklık sisteminiz güçlüyse Ebola’ya yakalanmazsınız. Ebola virüsünün etkinliği o kadar güçlüdür ki; en güçlü bağışıklık sistemine sahip kişilerde bile hastalığa sebep olabilir. 5.Ebola virüsü cinsel yolla bulaşmaz. Ebola virüsü vücut sıvıları aracılığıyla yayıldığından cinsel yolla da bulaşabilme özelliğine sahiptir. 6.Ebola’yı atlatan bir kişi hastalığı hala bulaştırabilir. Yalnızca Ebola hastalığını taşımakta olan kişiler hastalığı başka kişilere bulaştırabilir.  7.Ebola salgını olan ülkelere Ebola virüsünü sağlık çalışanları getirdi. Yapılan araştırmalara göre Ebola virüsü bu hastalığı taşıyan hayvanlardan insanlara geçerek dağıldı. 8.Ebola’nın tedavisi vardır. Günümüzde Ebola tedavisi için binlerce çalışma sürmekte olmasına rağmen henüz kesin bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. 9.Oruç tutmak, Ebola’nın tedavisini kolaylaştırır. Ebola’dan kurtulmak için kesinlikle oruç tutmayı denemeyin; oruç tutmak virüsle savaşan vücudunuzu daha güçsüz hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. 10.Her bir Ebola salgını için ortalama ölüm oranı %90’dır. Bazı bölgelerde  %90 olan ölüm oranına karşılık bazı kesimlerde  %20 ölüm oranına da rastlanabilmektedir; bu da ortalama ölüm oranını % 90’ın çok daha altına çekmektedir. Baran Bozdağ BilimFili.com "Ebola Hakkında Yanlış Bilinen 10 Gerçek !" http://bilimfili.com/ebola-hakkinda-yanlis-bilinen-10-gercek/

http://www.ulkemiz.com/ebola-hakkinda-yanlis-bilinen-10-gercek-

Kas geliştirmenin en iyi yolu

Kas geliştirmenin en iyi yolu

Loughborough Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma kas geliştirmenin en iyi yolu olarak kısa süreli çok yoğun egzersizlerin yapılmasını gerektiğini söylüyor.

http://www.ulkemiz.com/kas-gelistirmenin-en-iyi-yolu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0