Arama Sonuçları..

Toplam 590 kayıt bulundu.
Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922)

Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922)

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi'dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid'in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü. Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı. Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi. Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin'den daha büyük olan Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin'in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi. Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin veliahtı olarak Almanya'ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulunudu. Sultan Mehmed Reşad'ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.

http://www.ulkemiz.com/mehmed-vahdeddin

AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI

AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI

İli : AĞRI Adı : AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 2004 Alanı : 87.380 ha. Konumu : Ağrı ve Iğdır ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Doğubeyazıt – Gürbulak ilçesi devlet karayolu ve Iğdır İli Nahçıvan sınır kapısı arasındaki devlet karayolu ile Milli Parka ulaşılabilir. Kaynak Değerleri :           2002 yılının uluslararası düzeyde “Dağlar Yılı” olarak kutlanması ve Türkiye’nin kutlama etkinlikleri çerçevesinde önemli bir dağı milli park statüsüne kavuşturma taahhüdü bulunması nedeniyle Ağrı Dağının öncelikle milli park ilan edilmesine yönelik çalışmalar 2002 yılı aralık ayında başlatılmıştır. 2003 yılı itibariyle 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu gereği ilgili Bakanlıkların görüşüne sunulan öneri alana başlangıçta Milli Savunma Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olumsuz görüş vermişlerdir. Ancak adı geçen Bakanlık yetkilileri ile 2003 ve 2004 yıllarında karşılıklı görüşülerek mutabakata varılmış ve 2004 yılı Ekim ayında Milli Park teklifi Bakanlar Kurulu’na sunulmuş ve 17 Kasım 2004 tarih ve 25643 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak Milli Park ilan edilmiştir.           Ağrı Dağı Milli Parkı Büyük ve Küçük Ağrı Dağları, Meteor Çukuru ve Nuh’un gemisinin bulunduğu alanlar olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Ağrı ve Iğdır illeri sınırları içerisinde kalan Milli Parkın toplam alanı 87380 ha’dır.           Ağrı Dağı, 5137 m yüksekliği ile ülkemizin ve Avrupa’nın en yüksek noktası olması yanında zirvesinde de ülkemizin en büyük buzulu bulunmaktadır. Ağrı Dağının bulunduğu coğrafyada paleolitik çağdan günümüze dek birçok medeniyet yaşamıştır. Hurriler, Urartular, Kutlar, Hun’lar, Araplar, Selçuklu’lar, İlhanlı’lar, Harzemşahlar, Timuroğulları, Safaviler, Çıldıroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve sonrasında 1514’de Çaldıran zaferi ile Osmanlılar yerleşmiştir.           Ayrıca insanlık tarihinde Ağrı Dağı, Nuh’un gemisinin tufandan sonra indiği yer olarak bilinmektedir. Dünyada Alaska’daki meteor çukurundan sonra ikinci büyük göktaşı çukuru da milli park sınırları içerisindedir. Flora ve fauna bakımından da oldukça zengin olan alandaki önemli türler şu şekildedir.           Flora : Ardıç, Andıç, Gürgen, Huş, Kafkas Üçgülü, Kırmızı Üçgül, Aküçgül, Yabani Fiğ, Yabani Yonca, Kılçıksız Brom, Tilki Kuyruğu, Koyun yumağı, Yabani Arpa, Yabani Buğday, Yabani Çavdar.           Fauna : Ur Keklik, Kaya Kekliği, Çil Keklik, Yaban Koyunu, Çengel boynuzlu Dağ Keçisi, Tilki, Kurt, Tavşan, Vaşak, Yaban Domuzu, Akbaba, Kartal, Şahin, Doğan, Engerek Yılanı, Alabalık, Sazan bulunmaktadır. Ayrıca yakın bir zamanda Anadolu Parsı’nın görüldüğü söylenmektedir. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Ağrı Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 472 2163121          Ağrı DKMP Şube Müdürlüğü : 0 472 2157372          Iğdır Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 476 2260764          Iğdır DKMP Şube Müdürlüğü : 0 476 2276413

http://www.ulkemiz.com/agri-dagi-milli-parki

YILDIZ SARAYI

YILDIZ SARAYI

Beşiktaş, Ortaköy ve Balmumcu arasında, Boğaziçi’ne egemen bir konumda 500.000 m2lik bir alanı kaplayan Yıldız, yerleşim tarihi Bizans dönemine dek inen bir koruluktur. İstanbul’un fethinden sonra “Kazancıoğlu Bahçesi” adıyla anılan bu koruluk, büyük bir olasılıkla Sultan I. Ahmed (1603-1617) döneminde, Padişah’ın “Hasbahçe”leri arasına katılmıştır. Sultan IV. Murad (1623-1640) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerinde de ilgi gören bu çevre; III. Selim’in, annesi Mihrişah Valide Sultan için “Yıldız” adıyla yaptırdığı bir köşkten dolayı bu ad ile anılmaya başlanmıştır. Sultan II. Mahmud (1808-1839), Sultan Abdülmecid (1839-1861) ve Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemlerinde eklenen köşk ve kasırlarla gelişen buradaki yapılar topluluğu; Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde yapılan binalarla Yıldız Sarayı adını alarak, İmparatorluğun Eski Saray, Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe Sarayı’ndan sonra dördüncü yönetim merkezi olmuştur. Yıldız Sarayı’nın bir parçası olan ve adını Fransızca “dağ evi” anlamına gelen “chalet” sözcüğünden alan Şale Köşkü, 19. yüzyıl Osmanlı mimarlığının en ilgi çekici yapılarından biridir. Köşk yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe içinde ve farklı tarihlerde birbirine bitişik olarak yapılan üç yapıdan oluşmaktadır. Köşkün birinci bölümü 1880’de yapılmıştır. 1889 yılında Sarkis Balyan’a yaptırılan ek bina ile köşk genişletilerek oda ve salonlar eklenmiştir. Merasim Köşkü adıyla tanınan ve İtalyan Mimar D’Aranco’nun yaptığı üçüncü bölümün ise, 1898 yıllarında tamamlandığı bilinmektedir. Son iki bölüm, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in İstanbul’a gelişlerinde konaklaması için yapılmıştır ve bu özelliğiyle Şale, Yıldız Sarayı yapılar grubu içinde bir “devlet konukevi” niteliği taşımaktadır. Köşk, bodrumuyla birlikte üç katlı, ahşap ve kâgir olarak yapılmıştır. Osmanlı konut geleneğinin, yapıları Harem ve Selamlık olarak düzenleyen bölümlemesi bu yapıda görülmemektedir. Dış dünyaya yedi kapıyla ve ahşap panjurlu pencerelerle açılan Şale’nin katları arasındaki bağlantıyı biri mermer, ikisi ahşap zarif merdivenler sağlamaktadır. Yapının en dikkat çekici mekânı, zemini duvardan duvara yaklaşık 406 m2lik tek parça Hereke halısıyla kaplı, tavanı altın yaldızlı panolarla süslenmiş, görkemli Tören Salonu’dur. Bu salonda, Sultan II. Abdülhamid döneminde muayede törenlerinin de yapıldığı bilinmektedir. Çırağan Sarayı’ndan getirilmiş sedef kakmalı kapılarından ötürü “Sedefli Salon” olarak da bilinen yemek salonunun mobilyaları, Sultan II. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı bünyesindeki Tamirhâne-i Hümâyûn’da yapılmıştır. Osmanlı beğenisini yansıtan yemek salonu dışında, köşkün tefrişinde Avrupa beğenisi egemendir. Şale’nin dekorasyonunda dikkat çeken unsurlardan biri de, büyük boyutlu İsveç yapımı Rörstrand çini sobalarıdır. Yıldız Sarayı’nı oluşturan yapılar grubu içinde Istabl-ı Âmire-i Ferhân olarak anılan has ahırların bir bölümünde ve manej binaları restorasyonları tamamlanarak yeniden işlevlendirilmiştir. Yapılardan birinde Klasik Türk Sanatları Merkezi yer almaktadır. Manej binası ise yapılan başvurular ve verilen izinler çerçevesinde kongre ve seminerlere tahsis edilebilen bir konferans salonu haline getirilmiştir. İLETİŞİM BİLGİLERİAdres :Yıldız Parkı İçi Beşiktaş 34349Tel: (0212) 259 45 70

http://www.ulkemiz.com/yildiz-sarayi

Başbakan Yıldırım  “Bu ülke eğitimli insanların, eğitimli gençlerin omuzlarında yükselecek”

Başbakan Yıldırım “Bu ülke eğitimli insanların, eğitimli gençlerin omuzlarında yükselecek”

Başbakan Binali Yıldırım, Gülhane Külliyesi'nde düzenlenen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Akademik Yılı Açılışı ve Fahri Doktora Tevdi Töreni'nde konuştu.

http://www.ulkemiz.com/basbakan-yildirim-bu-ulke-egitimli-insanlarin-egitimli-genclerin-omuzlarinda-yukselecek

TOPKAPI SARAYI

TOPKAPI SARAYI

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra 1460 yıllarında yapımına başlanan ve 1478 yılında tamamlanan Saray; Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasındaki tarihi İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda bulunan Doğu Roma akropolü üzerindeki 700.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmed’den itibaren otuzbirinci padişah Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl süreyle imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanılmıştır. 19.yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ile terkedilmiş olmasına rağmen önemini her zaman korumuştur.Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, 3 Nisan 1924 yılında müze haline getirilen ve Cumhuriyet’in ilk müzesi olan Topkapı Sarayı Müzesi, günümüzde yaklaşık 400.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Kara tarafından Fatih’in yaptırdığı Sur-i Sultani, deniz tarafından ise Doğu Roma surları ile şehirden ayrılan Topkapı Sarayı, mimari yapıları, koleksiyonları ve yaklaşık 300.000 arşiv belgesi ile dünyanın en büyük saray-müzelerinden biridir.Ayasofya tarafındaki saltanat kapısından girilen ve birbirinden geçilen dört avlu çevresindeki mimari yapılardan oluşan Saray’ın etrafı bahçeler ve meydanlarla çevrilidir. Sarayın ilk avlusu olan ve halkın başvuru için girebildiği birinci avluda (Alay Meydanı) Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, Darphane, Fırın, Hastane gibi sarayın dış hizmet yapıları bulunurdu.Sarayın ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği mekanların yer aldığı Divan Meydanı (Adalet Meydanı)’dır. Tarih boyunca pek çok törene sahne olan bu avluda divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun(Kubbealtı)  binası ve yanında Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alır. Divan yapısının arkasında ise Sultanın  Adaletini temsil eden Adalet Kulesi vardır. Kubbealtı'nın yanında Harem Dairesi girişi ile Zülüflü Baltacılar Koğuşu bulunur. Zülüflü Baltacılar Koğuşu ile aynı yönde bulunanHas Ahır yapıları ise aynı yönde, bir avlu etrafında yer alır. Adalet meydanının Marmara yönündeki revakların arkasında ise saray mutfakları ile ek hizmet binaları bulunmaktadır. Adalet meydanının kuzey yönünde cülus, arife, bayram ve cenaze törenlerinin yapıldığı, Sancak-ı Şerif’in Serdar-ı Ekrem olarak savaşa giden Sadrazam'a teslim edildiği yer olan Babüssaade yer alır.Üçüncü Avlu, Enderun (iç saray) padişaha ait mekanların yanında, Sultan II. Murad döneminde kurulan Saray Okuluna ait koğuş ve yapıları da barındırır.Padişahın devlet adamlarını ve yabancı elçileri kabul ettiği Arz Odası, Fatih Köşkü / Enderun Hazinesi ve Has Oda padişaha ait mekanlar olarak önce çıkarken, Küçük Oda, Büyük Oda, Seferli, Kilerli, Hazineli, Has Oda isimleriyle anılan Enderun Saray okuluna ait koğuşlar, Babüssaade girişinden itibaren avlunun etrafına sıralanmıştır.Avluya diagonel olrak yerleştirilmiş 15. Yüzyıl yapısı Hükâr Mescidi / Ağalar Camii ile, III. Ahmed döneminde havuzlu köşkün yıkılmasıyla yaptırılan III. Ahmed Kütüphanesi, Enderun eğitimine verilen önemi vurgular.Enderun Avlusu'ndan sonra, padişaha ait köşklerin ve asma bahçelerin bulunduğu IV. Avlu'ya geçilir. Has Oda'nın Mermer Sofa'ya açılan kapılarıyla da ulaşılan bu mekanda Osmanlı sanatının klasik köşk mimarisinin en seçkin örnekleri olan, Sünnet Odası, Bağdat ve Revan Köşkleri ile İftariye Kameriyesi yer alır. IV. Avlu'nun bir alt kotunda asma çiçek bahçesi, ahşap Kara Mustafa Paşa Köşkü, Hekim Başı Kulesi ve Sofa Camii yer alır. Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen Mecidiye Köşkü ve Esvab Odası Saray'da inşa edilen son yapılardır.Topkapı Sarayının etrafını kuşatan Hasbahçeler içinde günümüze ulaşmayan çok sayıda köşk ve kasır olduğu bilinmektedir.

http://www.ulkemiz.com/topkapi-sarayi

Amasya’da Gezilecek Yerler

Amasya’da Gezilecek Yerler

Amasya, sahip olduğu tarihi yerleri ve muhteşem doğası ile birçok insanı kendine çekmektedir. Hem yurt içi hem de yurt dışından birçok turisti yıl boyunca ağırlamaktadır. Ayrıca hem eski konumu hem de şimdiki konumu itibari ile önemli yolların geçiş noktasında bulunmaktadır. Amasya’ da gezilmesi ve görülmesi gereken belli başlı yerler aşağıda sıralanmıştır.Amasya Kalesi: Konumu itibariyle Yeşilırmak’ ın çevresinde yer alan ve Hititler zamanında yapılmış, zamanla genişletilmiş Amasya’ nın ünlü kalesidir. İçinde birçok tarihi olayı ve eseri barındırmaktadır.Amasya Müzesi: Müzede Osmanlı, Bizans, Roma, Selçuklu ve Hitit dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. İçinde adeta tarihin kokusu yer almaktadır. Birçok yerde yapılan kazılarda çıkan eserler, Tunç seramikleri, Hitit Tanrı heykeli de bu müzede sergilenmektedir. Amasya Şehzadeler Müzesi: Amasya Harşena Kalesi’ ne yakın bir konumda, Yeşilırmak Nehri kıyısında, sur duvarları üzerine kurulmuş tarihi bir müze olmaktadır. İki katlı olan bu müze, 2008 yılında ziyarete açılmıştır. Selçuklu dönemine ait birçok desen ve motif Şehzadeler Müzesi’ nde sergiye açılmıştır.Amasya Köprüleri: Amasya’ nın 6 adet köprüye sahip olduğu bilinmektedir. Ancak sadece Kuş Köprüsü eski hali ile günümüze gelmiş olmakta ve eski hali ile kullanılmaktadır. Sultan Gıyaseddin tarafından yaptırılmıştır. Eski halini koruması ile ülkemizin de en önemli köprülerinden biri olmaktadır. Amasya’ da bulunan diğer köprüler sonradan eskilere benzetilerek yeniden yapılmaya çalışılmıştır.Amasya Hazeranlar Konağı (Etnoğrafya Müzesi): Türkiye’nin en önemli müzelerinden olan Etnoğrafya Müzesi, Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmıştır.Yukarıda sayılan önemli yerler dışında da birçok tarihi ve görsel mekanları bulunan Amasya, gelecek yıllarda önemli turizm merkezlerinden biri olacaktır. Yatırımcılar ve çeşitli devlet organları Amasya’ ya yatırım yaptığı ve tesislerini geliştirdiği taktirde tüm bu güzellikler daha da ön plana çıkarak Amasya’ nın ekonomisine büyük bir katkı sağlayacaktır.Türkiye’yi gezmeye karar verdiyseniz; duraklarınızdan biri de Amasya olmalı.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/amasyada-gezilecek-yerler

II. Abdülhamid (1876 - 1909)

II. Abdülhamid (1876 - 1909)

Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi. Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti'ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır. Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı. Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır. Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır. İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Dârülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.

http://www.ulkemiz.com/ii-abdulhamid-1876-1909

DOLMABAHÇE SARAYI

DOLMABAHÇE SARAYI

Dolmabahçe Sarayı, otuz birinci Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid (1839-1861) tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 13 Haziran 1843 tarihinde başlanan Saray, çevre duvarlarının tamamlanması ile birlikte 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmıştır. Saray'ın ana yapısı; Mâbeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muâyede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mâbeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muâyede Salonu ise; Padişah'ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmıştır. Ana yapı; denize paralel bölüm boyunca bodrumla birlikte üç katlıdır. Harem dairelerinin bulunduğu kara tarafına uzanan bölümde ise musandıra (tavan arası) katlarıyla birlikte dört katlı bir yapı özelliği kazanmaktadır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin Batı etkileri, İmparatorluğun son döneminde değişen estetik değerlerin bir yansımasıdır. Öte yandan mekân örgütlenmesi, oda ve salon ilişkileri açısından, geleneksel Türk Evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan Saray’a, 1910-1912 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m²lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 44 salonu ve 6 hamamı vardır. Padişah'ın devlet işlerini yürüttüğü Mâbeyn; işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı'nın en önemli bölümüdür. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan ve protokol özelliği taşıyan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süferâ Salonu ve Padişah'ın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; İmparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; Padişah'ın Mâbeyn'de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekânı oluşturmaktadır. Bu özel dairede, Padişah için, mermerleri Mısır'dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışma odaları ve Sultan’ın günlük yaşantısını sürdürdüğü yemek ve dinlenme odaları yer almaktadır. Aynı bölümde bulunan ve Halife Abdülmecid'in kitaplarından oluşan kütüphane dikkat çekici mekânlardandır. Harem ve Mâbeyn bölümleri arasında yer alan Muâyede Salonu; Dolmabahçe Sarayı'nın en yüksek ve en görkemli salonudur. 2000 m²yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, Saray’ın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Salonun avizesi, Sultan Abdülmecid tarafından İngiltere’den sipariş verilerek satın alınmıştır. Dolmabahçe Sarayı'nın Batı etkileri altında, Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekân yapısında, "Harem"in -eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da- ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir. Ancak Topkapı Sarayı'nın tersine, Harem, artık Saray’dan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir. Dolmabahçe Sarayı, hizmete açıldığı 1856 yılından, halifeliğin kaldırıldığı 1924’e kadar aralıklarla 6 padişaha ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’ye ev sahipliği yapmıştır. 1927- 1949 yılları arasında Saray, Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarında Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmış ve burada vefat etmiştir. 1926-1984 yılları arasında protokol ve ziyarete kısmen açık olan Saray, 1984 yılından itibaren “müze- saray” olarak geziye açılmıştır. İLETİŞİM BİLGİLERİAdres : Dolmabahçe Cad. Beşiktaş 34357Tel : (0212) 236 90 00

http://www.ulkemiz.com/dolmabahce-sarayi

Rodos Adası

Rodos Adası

Rodos, Ege Denizi’nde bulunan Oniki Adalar’ın en büyüğüdür. Nüfusu 130.000 den fazla olan adanın, aynı adlı merkezinin nüfusu ise, 60 bine yakındır. Rodos şehri, Oniki Adalar’ın da idari merkezidir. Bu adanın ülkemize en yakın noktası, adanın Bozburun Yarımadası adı ile anılan ucudur ve Türkiye’ye uzaklığı 18 kilometredir. Rodos adasında, Rodos şehri dışındaki en önemli diğer yerleşim merkezi, Lindos’’tur.Rodos adasının alanı 1.398 kilometrekare civarındadır. Deniz kıyısının uzunluğu 200 kilometreden fazladır. Ada, önemli bir sahil şeridine sahiptir. Rodos şehri, adanın kuzeyindedir. Rodos şehrinde, ticaretin aktif olarak sürdürüldüğü meşhur limanı ve antik yerleşim bölgesi bulunmaktadır. Adada bulunan Rodos Heykeli, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Milattan önce 280 yılında Dorlar tarafından Rodos Limanı’’nın girişine inşa edilmiştir. Rodos şehrinde bir de Tapınak Şövalyeleri tarafından inşa edilmiş kale bulunur. Bu kale ve Rodos’un tarihi Orta Çağ’a kadar uzanan tarihi sokakları, UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne eklenmiş ve koruma altına alınmıştır.Adanın iç kısımları ormanlık bir arazidir ve Kızılçam olarak adlandırılan ağaç türü ile kaplıdır. Rodos’’un bitki örtüsü ve hava şartları, Yunanistan’ın geri kalan kısımlarına benzemesinden çok, ülkemizin batı kesimlerine benzemektedir. Zaten bu ada, ülkemize 18 kilometre gibi çok yakın bir mesafededir bu nedenledir ki, hem bitki örtüsü yapısı, hem de hava koşulları açısından Ege Bölgemizi andırır. Rodos adasında tarım önemli bir geçim kaynağıdır. Turunçgiller, sebzeler ve şarap üretimi için üzüm çeşitleri bolca bulunmaktadır. Ayrıca tahmin edilebileceği gibi, zeytin ağacı dikimi ve zeytin toplayıcılığı da adanın tarım faaliyetleri arasındadır. Rodos adasının toprakları tarıma açık ve ekime elverişlidir. Fakat sahil şeridi, taş ve küçük kayaçlardan oluşmuştur. Özellikle yaz aylarında, Rodos adasının ziyaretçi sayısı oldukça artar. Özellikle yabancı turistlerin yoğun ilgisi, turizmi adanın önemli bir geçim kaynağı haline getirmiştir.UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne girmeye hak kazanan ve Dünyanın 7 Harikası arasında sayılan bir merkeze sahip olan Rodos, pek çok ülkeden turist akınına uğramaktadır. Buraya gelen turistler geniş deniz kıyısının ve sıcak Ege Denizi’’nin keyfini çıkarır, yerel şaraplardan tadar ve Rodos’un tarihi mahallesinde gezer. Rodos Kulesi, meşhur kale ve koruma altına alınan, tarihi ve kültürel havası ile herkesi mest eden sokaklar, Rodos’u hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin vazgeçilmez tatil beldesi haline getirmiştir. Pelatus olarak adlandırılan Kelebekler Vadisi, yaz aylarında çok sayıda kelebeğin rengarenk danslarına sahne olmaktadır.Şövalyeler Adası olarak da bilinen Rodos’da, Osmanlı izlerini de görmek mümkündür. Şehirde rastlayabileceğiniz cami minareleri, Osmanlı’’nın Rodos adasına bıraktığı küçük armağanlardır. Kanuni Sultan Süleyman, Rodos’u ele geçirdikten sonra, 390 seneye yakın bir süre boyunca bu topraklarda Osmanlı Devleti hüküm sürmüştür. Bu nedenle adada bir çok çeşme, cami ve şadırvan bulunmaktadır.Kaynakça:www.rodosadasi.netwww.dunyayigezmek.comYazar: Ayşegül Karuç http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/rodos-adasi

V. Murad (30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876)

V. Murad (30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876)

Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan Beşinci Murad, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa'dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal'in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan Beşinci Murad, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan Beşinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi. Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa'yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Beşinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere'de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII.Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan Beşinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi. Sultan Beşinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz'in yerine 30 Mayıs 1876'da padişah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaşayan Sultan Beşinci Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'nin Yeni Cami'deki türbesine defnedildi.

http://www.ulkemiz.com/v-murad

KOZAN ANAVARZA KALESİ

KOZAN ANAVARZA KALESİ

Anavarza; Kadirli, Ceyhan ve Kozan ilçe sınırlarının kesiştiği yerde, Kozan sınırları içerisinde bulunmaktadır. Sumbas veya Kesik suyunun Ceyhan ırmağı ile birleştiği yerin 8 km. kuzeyindedir. Kadirli'nin güneybatısında olup 22 km. uzaklıktadır. Yukarı Çukurova'nın ortasında yükselen, çevreye hâkim, yüksekçe bir kaya tepesinin üstünde, muhteşem bir kaledir. Anavarza Kalesi'nden diğer kaleler ve İskenderun körfezi görülür. Kale ve şehrin, M.Ö. 9. yüzyılda Asurlar tarafından kurulduğu sanılmaktadır. Ancak Anavarza'nın tarihi, M.Ö. I. yüzyılda Roma'nın eline geçtikten sonra önem kazanır. Ünlü doktor Dioskurudes ve şair Optianus'un bu şehirde doğmuş ve yaşamış olduğu söylenmektedir. Burası Bizans'lılar döneminde de önemli bir sınır kalesi haline gelmiştir. 704'te Emevi'lerin, 758'de Abbasi'lerin buraya hâkim olduğu görülmektedir. Malazgirt Zaferi'nden sonra Türk hâkimiyetine geçen Anavarza, 1097'de I. Haçlı Orduları tarafından geri alındı. Feke'deki Ermeni Baronluğu Anavarza'ya indirildi ve Kudüs yolunun emniyeti için burada Ermeni Prensliği kuruldu. 1129'da Danişmentoğulları tarafından tekrar Türklerin hakimiyetine geçti. 1133'teki depremde büyük hasara uğradı. Bunun üzerine Ermeni Prensliği Sis (Kozan) Kalesi'ne taşındı. Bu tarihe kadar Doğu Çukurova'nın kaderine hâkim olan Anavarza, bu tarihten sonra önemini kaybederek bir köy haline gelir. Halen varlığını Dilekkaya köyü olarak sürdürmektedir. 1147'de 2. Haçlı Ordusu tekrar buraya hâkim oldu. 1210'da Selçukluların eline geçti. 1243'ten 1515'e kadar Türk beylikleri arasında sık sık el değiştirdi. 1515'te Osmanlı hâkimiyetine geçti. Bugüne kadar gelen Anavarza kalıntıları, asıl kale ve alt kısımdaki surlar olmak üzere iki bölümdür. Kaleyi kuşatan surların doğu cephesindeki uzunluğu 1500 metreyi bulur. Yüksekliği 8-10 metre arasında değişen bu sur duvarları her 70 metrede bir olmak üzere 20 burçla desteklenmiştir. Dört kapısı vardır. Batıdaki kapı üç kemerli bir zafer takı şeklindedir. Kaleyi baştanbaşa kuşatan surlar çok uzundur. Anadolu'da bu kadar uzun bir dış surla savunulan kaleler yok denecek kadar azdır. Bu bakımdan Anavarza Kalesi'nin Anadolu kaleleri arasında önemli bir yeri vardır. Duvarlar dıştan, küçük dörtgen kulelerle takviye edilmiştir. Kulelerin yüksekliği duvarların yüksekliğine eşittir. Kalenin iç tarafına giriş, küçük kapılardan yapılır. Kalenin iç kısmında birinci bölümde askeri kışla, Ermeni prensi Toros'a ait üç nefli kilise ve bazı Ermeni krallarına ait mezarlar vardır. İkinci bölümde askeri kışla ile ilgili odalar, depo odaları ve su tankları yer almaktadır. Her iki bölümün arasında kaya platformun üzerinde inşa edilmiş üç katlı kule bulunur. Anavarza Kalesi Bizanslılar, Ermeniler ve Araplar tarafından onarım görmüştür. Anavarza'ya biri Alapınar'dan 12, diğeri Sumbas'ın gözünden 20 km. uzunluğundaki su kemerleriyle su getirilmiştir. Dikkati çeken su kemerleri Romalılardan kalmadır. Şehirde Korint biçimde altı sütunlu bir üçüncü asır zafer takı, Bizanslılardan kalma kaya kabartması vardır. Havari (Apostol) kiliseleriyle dış surların içinde Roma döneminden kalma tiyatro, tapınak, saray ve hamam kalıntıları da bulunmaktadır. I. yüzyıl Roma kaya mezarları, fresklerle süslenmiş mezarlar, kilise ve sarnıç gibi eserler eski dönemden bugüne ulaşan kalıntılardır. Kayalara oyulmuş mezarlarda, insan figürleri ve cenaze töreni kabartmaları görülür. İç kalede de birçok kalıntılara rastlanır. Anavarza köyü (Dilekkaya) içinde 18 çeşit deniz hayvanını gösteren "Anavarza Mozaikleri, bulunmaktadır. Bunların 3.55 x 10.75 metre boyundaki bir havuz tabanı için hazırlandığı sanılmaktadır. Yine aynı tür mozaiklerle başka bir havuz tabanı oluşturan yunus balığına binmiş, eli kamçılı Eros ve deniz tanrıçası Thetis mozaikleri de bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/kozan-anavarza-kalesi

BEYLERBEYİ SARAYI

BEYLERBEYİ SARAYI

Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı padişahlarının sayfiye mekânı ve yabancı devlet başkan ya da hükümdarlarının ağırlanacağı bir devlet konukevi olarak düşünülmüş ve devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) isteği üzerine inşa edilmiştir. Saray’ın inşasına 6 Ağustos 1863 tarihinde başlanmış ve 21 Nisan 1865 Cuma günü, yapılan bir törenle resmen kullanıma açılmıştır. Sarayın inşaat organizasyonunu Ebniye-i Şâhâne Serkalfası (Saray başkalfası) Serkiz Bey (Balyan) yürütmüştür. Beylerbeyi Sarayı’nın mâlî ve idarî işler sorumluluğu da denilebilecek binâ eminliği görevini ise Mehmed Efendi, Mahmud Efendi ve Rıfat Efendi yürütmüştür. Saray’ın yaklaşık 500 bin Osmanlı lirasına mal olduğu tespit edilmektedir. Yapılar topluluğunun ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kargir bir yapıdır. Yaklaşık 2.500 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen yapı dikdörtgen bir zemin alanı üzerine oturmaktadır. Saray’ın güney kesimi Mabeyn-i Hümâyûn, kuzey kesimi ise Valide Sultan Dairesi olarak düzenlenmiştir. Her iki katta toplam 6 salon, 24 oda,1 hamam ve 1 banyo bulunmaktadır. Batı ve Doğu üsluplarının karıştırılması ile inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, Harem ve Mabeyn bölümleri ile Türk evi plan özelliğini taşımaktadır. Yapının çatısı üstten bütün cephe kenarlarını gizleyen bir korkulukla gizlenmiştir. Sarayın planı eyvanlı merkezî sofa (hol) motifine dayanan bir plan kompozisyonuna sahiptir. Beylerbeyi Sarayı’ndaki şema, üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Mabeyn-i Hümâyûn, Yatak Dairesi (Hünkâr Dairesi) ve Valide Sultan Dairesi’dir. Valide Sultan Dairesi’nden hemen sonra gelen ve denize paralel olarak inşa edilen kadınefendiler ve ikballere ait esas Harem bölümü ise, ana yapıdan ayrı olarak inşa edilmiştir; bu yapı günümüze ulaşamamıştır. Mabeyn-i Hümâyûn’un giriş cephesi, Neo-barok vurgunun daha belirgin olduğu bir düzenleme göstermektedir. Saray’ın kitle ve cepheleri gibi iç mekân düzenlemeleri de seçmeci bir anlayışla şekillendirilmiştir. Beylerbeyi Sarayı’nı inşa ettiren Sultan Abdülaziz’in denize olan tutkunluğu nedeni ile Saray’ın tavanlarındaki bazı çerçeve ve kartuşların içinde deniz ve gemi temaları işlenmiştir; hatta Sultan Abdülaziz, ressamlara fikir vermesi için deniz ve gemi temalarını içeren desenler çizmiştir. Beylerbeyi Sarayı, bânisi Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından, yazlık saray olarak kullanıldı. Saray, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında yabancı devlet hükümdar ya da başkanlarının resmî ziyaretlerinde kendilerine tahsis edilmeye başlanmasıyla beraber, devlet konukevi işlevi kazandı. Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan ilk önemli konuk, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’dir. İmparatoriçe’nin bu gezisi, Sultan Abdülaziz’in 1867 Fransa gezisini iade makamında gerçekleşmekteydi. Sultan Abdülaziz döneminde Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanan diğer yabancı konuklar, Avusturya-Macaristan İmparatoru Joseph (1869), Prusya Veliahd Prensi Frédéric Guillaume Nicola Charles (1869), İtalya Veliahdı (1869), İran Şahı Nasıreddin (18 Ağustos 1873), Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909), 33 yıl süren saltanatı süresince Beylerbeyi Sarayı, özellikle yabancı devlet protokolü tarafından gezilen bir müze işlevi de gördü. Bu dönemde Beylerbeyi Sarayı ile beraber Dolmabahçe Sarayı ve Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn da, Padişah’ın izni alınmak şartıyla ziyaret edilebilen saltanat müzeleri olarak kullanılmıştı. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten hemen sonra, Selanik Alatini Köşkü’nde zorunlu ikâmete tabi tutulmuş, ancak yaklaşık 3 yıl sonra Balkan Savaşı’nın patlak vermesi nedeni ile İstanbul’a nakledilmişti. II. Abdülhamid için seçilen yeni zorunlu ikametgâh, Beylerbeyi Sarayı idi. Sabık Hakan, bu sarayda yaşamının son 6 yılını geçirmiş ve 10 Şubat 1918’de yine bu sarayda hayata gözlerini kapamıştır. Beylerbeyi Sarayı’nda Cumhuriyet döneminde de yabancı devlet konukları ağırlanmıştır. 1934’de Türkiye’ye gelen İran Şahı Pehlevi, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu sarayda ağırlanmıştır. Balkan Oyunları Festivali, 1936 yılında Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, o geceyi Beylerbeyi Sarayı’nın tarihî yatak odasında geçirmiştir.

http://www.ulkemiz.com/beylerbeyi-sarayi

Adana Arkeoloji Müzesi

Adana Arkeoloji Müzesi

Adana Arkeoloji Müzesi, Adana ve Çukurova’nın tarihi eserlerinin sergilendiği müzedir. 1924 yılında kurulmuştur. Türkiye’nin en eski 10 müzesindendir. İlk önce çevresindeki sütun, sütun başlıkları ve lahitlerin polis dairesinde toplanmasıyla kurulmuştur. Adana’lı Alyanakzade Halil Kamil Bey’in müdür atanması ve başarılı çalışmalarla 1928 yılında Taşköprü başındaki Cafer Paşa Camii Medresesinde ziyarete açılmıştır. 1950 yılında Kuruköprü’deki Etnoğrafya Müzesi’ne taşınmıştır. Bilhassa Tarsus / Gözlükule (1934), İçel / Yumuktepe (1936), Ceyhan / Sirkeli (1938), ve Yüreğir / Misis (1958) höyük kazılarında çıkan, Çukurova’nın başlangıcına ait eserler sergilenmiştir. Müze müdürü Ali Rıza YALMAN müzenin zenginleşmesine çok büyük katkılar sağlamıştır.Müze, bugünkü binaya 5 Ocak 1972 tarihinde taşınmıştır. Müzede 17071 arkeolojik eser ve 26547 sikke sergilenmektedir. Müze Bahçesi:Müzenin girişinde Hititler’e ait Kapı Arslanı, Silifke / Taşucu ve Uzuncaburç’tan gelmiş iki adet Augustus heykeli, zengin çelenkli lahitler, küpler, mancınık gülleri, yazıtlar, sunaklar ve çeşitli mimari eserler sergilenmiştir.Giriş Katı:Bu katta taş eserler sergilenmektedir. Burada Tarsus’tan gelen, Troya savaşlarını yüksek kabartmayla betimleyen mermer lahit vardır. “Akhilleus Lahti” adıyla anılmaktadır. Ayrıca Augusta’dan gelmiş, Seyhan Baraj Gölü’nde kalan Medusalı Lahit ve Karataş / Magarsus’dan gelen, insan boyutunda bronz Karataş heykeli de bu salonun en çok ilgi gören eserlerindendir.Kronolojik Eserler Salonu:Bu salonda ilk çağlardan Osmanlılar zamanına kadar Çukurova’da kurulan devletlerin eserleri bulunmaktadır. Eserler içinde adak eşyaları, kap, kandil, tanrı, tanrıça, insan ve hayvan figürleri de vardır. Adana/Tepebağ’daki “Lir Çalan Orpheus Mozaiği” de buradadır.Bölgesel Eserler Salonu:Bu salon Adana Müzesi’ne aittir. Burada kazılardan çıkan ve satın alınan eserler bulunmaktadır. Zengin formlu cam eserler, Selçuklu çinileri ve çeşitli devletlerin mühürleri de bu salondadır.Sikke, Mühür ve Mücevherler Salonu:Paranın ilk kez görüldüğü Lidya dönemi ve sonraki çeşitli dönemlerin sikke, takı ve Adana’nın ilçelerinden defineler sergilenmektedir.Hitit İmparatorluğu döneminin “Dağ Kristali Heykelciliği” burada çok ilgi görmektedir.Kaynakça: www.kulturvarliklari.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/adana-arkeoloji-muzesi-1

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri nedir ?

Danone Kim kurdu? Sektördeki yeri nedir ?

Danone taze sütlü ürünleri ve içecekleri ile tanınan, Fransa merkezli çok uluslu bir şirkettir.

http://www.ulkemiz.com/danone-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir-

Abdülaziz (1861 - 1876)

Abdülaziz (1861 - 1876)

Otuz ikinci Osmanli padisahidir. Babasi Sultan II. Mahmud, annesi buyuk hayir ve hasenatlar sahibi Pertevniyal Sultan’dir. 1861 yilinda tahta geçti. Saltanat muddeti 14 senedir. Zeki ve hamleli bir padisahdi. Kendisine kuçuk yastan itibaren gayet itinali bir tahsil yaptirilmisti. O’nun saltanatina tekaddum eden gunlerde "Tanzimat Fermani" ile bati taklidçiligi yolu açilmis ve bu istikamette atilan adimlar, halkin ruhunda devlete karsi ilk kuskunluk tohumlarini filizlendirmeye baslamisti. Sultan II. Mahmud ve halefi Sultan Abdulmecid, bu yolda yurumus, an’anevi ordu seklimiz olan yeniçeriligin ilgasindan cenazelerin bando-mizikayla kaldirilmasina kadar çesitli inkilab hareketleriyle devletin teb’asina yabancilasmasi ve ahkam-i ser’iyyeden uzaklasmaya baslamasi çigirini açmislardi. Halk kuskun; rical, bati aleminin kaydettigi terakki karsisinda saskin ve mutereddiddi. Islam’in dusmanlari ise, bati ile aramizda husule gelen mesafenin vebalini, muazzez Islam’a yuklemek için sinsi bir propaganda faaliyetine girismis bulunuyordu. O derecede ki, daha sonra sair Ziya Pasa bu keyfiyeti, su beyti ile en guzel bir surette ifade edecekti: "Islam imis devlete pabend-i terakki, Evvel yog idi isbu rivayet yeni çikti!.." Halbuki Avrupa’daki terakki, hiristiyanligin veya ona dayanan usul, erkan ve kulturun mahsulu degildi. Bu keyfiyet, Amerika’nin kesfi ve buradan buyuk bir bakir servet elde edilmesi, buharli geminin icadiyla Afrika’nin guneyindeki Umidburnu’ndan dolasilmasi ve bu suretle baharat, ipekli kumaslar gibi uzak sark mallarinin batiya intikaliyle ticaret yollarinin degismis bulunmasi ve bunun neticesinde Avrupa’da bir "sanayi inkilab"i vucuda gelmesi gibi busbutun baska ve sirf iktisadi olan sebeplerin eseriydi. Hal boyleyken, dusmanlarimiz iki alem arasindaki farki, yanlis bir te’vil, tefsir ve telkin ile bizi kendi orijinal (nev’i sahsina munhasir) dunya gorusumuzden, ictimai nizamimizdan ve pur-islami olan hayat uslubumuzdan uzaklastirmaya basladilar. Bu yanlis yolu, bize kasden dogru gosterip terakki için yegane çare imis gibi telkin ettiler. Bu telkin, basta devrin pasalari olmak uzere padisahlari bile te’siri altina alacak bir sumul kazandi. Diger taraftan 1826 yilinda yeniçeriligin ilgasiyla an’anevi ordu nizami bozuldugundan iki yil sonra Ruslar’in onbes bin kisi gibi cuz’i bir kuvvetle Edirne’ye sarkabilmeleri, 1829 yilinda Yunanistan’in kurulusu emr-i vakisi ile karsilasilmasi, 1832’de bir Osmanli valisi Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin ordusunun Kutahya’ya kadar gelebilmesi ve asirlardan beri maglubiyet gormemis bir devletin bu durum karsisinda Rusya’dan yardim istemek mecburiyetinde kalmasi, milli gururu rencide etmis, vicdanlar rahatsiz olmustu. II. Mahmud, devrinin gailelerinden teessure kapilmis, verem olmustu. Ciliz, hastalikli ve bati kasisinda aciz bir padisahdi. Halefi Sultan Abdulmecid de ayni bati taklidçiligi yolunda yurumustu. Bunlarin arkasindan gelen Sultan Abdulaziz ise, cesur, hamleli, fikren ve ruhen saglam bir padisah olarak halkin ruhunda birikmis olan melali (huznu), kisa zamanda surura çevirmis, eski futuhat devirlerinin avdet edecegi umidlerinin belirmesine sebep olmustu. Pehlivan yapili vucudu da bu hissi takviye ediyordu. Gerçekten guresi tesvik eden, dusmanlarina karsi harbi goze almaktan çekinmeyen, bu maksadla ordu ve donanmayi dunyanin en ileri seviyesine çikarmaya çalisan Sultan Abdulaziz’in devri, Tanzimat’la baslayan yilginliktan milletçe silkinip dogrulma temayullerinin bir baslangici olmustu. O’nun faaliyetlerinin ana hedefi Tanzimat’la açilmis bulunan batililasma hareketlerini akamete ugratarak, kendi milli ve dini huviyetine sadik kalmak ve bu yolda ilerlemekti. Lakin kendisine tekaddum eden yillarda bu kendinden kaçis, o hadde vasil olmustu ki, Napolyon Code-civili (Kod Sivil) denilen Fransiz medeni kanunu aynen tercume edilip alinarak, musluman teb’aya tatbik edilmesi gibi temayuller belirmisti. Sultan Abdulaziz, bu cinayet derecesinde vahim olan hareketi, devrinin buyuk alimi olan Ahmed Cevdet Pasa ile elele vererek Islam hukukundan yapilmis bir medeni kanun demek olan Mecelle-yi Ahkam-i Adliyye’yi kisaca "Mecelle" denilen buyuk kanun metnini ortaya çikararak onlemistir.Zamaninin butun silahlarini en iyi bir sekilde kullanmayi ogrenmis olan Sultan Abdulaziz, dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi olmaya çalisiyordu. Sultan Abdulmecid Han’in olumu uzerine 1861’de tahta çikmisti. Osmanli Devleti’nin durumu son derece karisik idi. Mali sikinti son haddindeydi. Karadag’da çikan isyan, Sirplar’la savasa yol açabilecek durumda idi. Avrupa devletleri bu hali firsat bilerek, aracilik tekliflerini arttiriyorlardi. Zira Sultan’in Tanzimat’tan vaz geçmesinden endise duyuyorlardi. Bu durumu fark eden Sultan, hemen bir hatt-i humayun çikardi. Fermanda soyle deniyordu: "Devletin maddi gucunun artirilmasi ve halkin hayat seviyesinin yukseltilmesinden baska maksadimiz yoktur. Devlet malinin telef edilmemesi ve israfdan korunmasi sarttir. Muslim ve gayr-i muslim ayird etmeksizin memleketimizde yasayan herkes, dinimizin emirleri çerçevesinde adaletle yonetilecek ve hepsi adalet onunde esit muamele gorecektir. Yuce devletimizin istiklalinin devam etmesi ve halkin refah içinde yasamasi, en buyuk gayemizdir. Cenab-i Hakk, Peyygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- hurmetine cumlemizi muvaffak eylesin!" Bu fermanla birlikte mevcud hukumetin de yerinde birakilmasi, batili devletlerin Tanzimat’la alakali endiselerini nisbeten ortadan kaldirdi. Sultan, israfa karsi, kendinden ve saraydan baslayarak tedbirler aldi. Devletin mali durumunu duzeltmeye basladi. Sultan Abdulaziz, butun dunyanin alakasini celbetmis bulunuyordu. Bundan dolayi, Fransa ve Ingiltere’ye davet edildi. 1867’de Dolmabahçe onunden Sultaniye yatina binerek yola çikti. Boylece Osmanli tarihinde yabanci ulkelere seyahat eden ilk padisah oldu. Koca Sultan, Paris’te buyuk bir torenle III. Napolyon tarafindan karsilandi. Serefine verilen yemekte yanina oturan III. Napolyon’un: "–Ekselans Hazretleri! Girit için en guzel çozum yolu olarak, adanin Yunanistan’a terkini dusunseniz!.." demesi uzerine Sultan celallendi. O diplomatik munasebetlerde zaaf gosterecek bir padisah degildi. Bundan dolayi, bu kendisini yoklama mahiyetindeki suale su cevabi verdi: "–Ekselans! Osmanli Devleti, yirmiyedi sene Girit için kan doktu. Her karis topragini sehid kanlari ile suladi. Ordumda tek bir asker, donanmamda tek bir sandal kalana kadar ecdad mirasini korumak mecburiyetindeyim..." Beklenmiyen bu siddet karsisinda III. Napolyon, ozur dilemek zorunda kaldi. Sultan, Ingiltere ve Fransa seyahatinden Istanbul’a muhtesem ve gayet basarili diplomatik zaferlerle donmustu. Istanbul’da da halkin coskun tezahurati ile karsilandi. Zira millet, O’nda yukselis devri padisahlarinin temayul ve dirayetini goruyor ve yeni zaferlerle devletin, bir kere daha silkinip sahlanacagini umuyordu. Sultan Abdulaziz, ecdadin devri ile kendi devri arasindaki kudret ve ihtisam farkini su sozleri ile ne guzel ifade etmistir: "Atalarimiz batiya at sirtinda futuhat için giderlerdi. Bizler ise, simdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyahat için gidebiliyoruz!" Abdulaziz Han, gayet dindarane ve intizamli bir hayat suren durust bir insandi. Hayati boyunca su yerine zemzem içecek kadar takva sahibi idi. Hatta Avrupa’ya seyahate gittigi zaman, abdest suyunu beraberinde goturdugu rivayet edilir. Muntazaman namaz kilar ve çok çok Kur’an-i Kerim okurdu. Caniyane bir surette katledildigi zaman odasindaki kuçuk masanin uzerinde "Sure-i Yusuf" açik oldugu halde bir Kur’an-i Kerim bulunmustu. O’nun mubarek kanlarinin bulastigi bu Kur’an-i Kerim, el’an Topkapi Sarayi’nda muhafaza edilmektedir. Birgun hasta yataginda baygin ve sararmis bir vaziyette yatarken Sultan Abdulaziz’e: "Medine-i Munevvere mucavirlerinden bir dilekçe var!" denildiginde yaverlerine: "–Derhal beni ayaga kaldiriniz! Harameyn’den gelen talebleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasulu’ne komsu olanlarin talebleri, boyle ayak uzatilarak edebe mugayir bir sekilde dinlenmez!.." diyerek Medine’ye ve Hazret-i Peygamber’e olan muhabbetini guzel bir surette izhar etmistir. Her Medine-i Munevvere postasi geldiginde abdest tazeler, mektuplari «Bunlarda Medine-i Munevvere’nin tozu var!» diye opup alnina goturur, ondan sonra baskatibe uzatir ve «Aç, oku!» derdi. Yukarida arzedildigi gibi Abdulaziz Han tahta çiktigi zaman, batililarca adeta buyulenmis ve onlarin siyasi emellerine tabi bir hale gelmis bulunan ve kendilerine Jon Turk (Genç Turk) denilen insanlar elinde devletin içten çokertilme faaliyetinin had safhaya ulasdigi bir devredir. Bunlar -ekseriyetle- Fransa’da tahsil gormus ve orada hususi bir sekilde misyonerler tarafindan sinsice yetistirilmis, Istanbul’a kalbleri Fransiz, uniformalari Osmanli olarak donmus kimselerdi. Sanki devletin içinde garbin yeniçerileri olmuslardi. Memleket, disdan maddi istilaya ugrarken, içten de manevi bir tahribata maruzdu. Tanzimat Fermani ile misyonerlik faaliyetleri artmis, basta Ermeniler olmak uzere hiristiyan azinliklar ustundeki tahrikler çogalmisti. Mesela Harput bolgesinde altmisiki misyoner merkezi açilmis, yirmibir kilise yapilmisti. Kadin misyoner Maria A. West, "Romance of Mission"adli kitabinda: "Ermenilerin ruhuna girdik.. Hayatlarinda ihtilal yaptik!.." demektedir. Lisan ogretmek gayesi ile Anadolu’nun her tarafinda, aslinda birer misyonerlik karargahi olan birçok mektebler açilmisti. Bu faaliyetlerin en yogun goruldugu yabanci okullar arasinda Gaziantep’deki Antep, Merzifon’daki Anadolu ve Istanbul’daki Robert Koleji basta gelir. Bazilarina ise, hiç Turk talebe alinmamistir. Okul muduriyetlerine papazlar tayin edilmistir. Memleket bir kultur erozyonu ile karsi karsiya gelmisti. Abdulmecid Han devrinden kalan bu çokuntu, Abdulaziz Han’in direnmeleri ile asgariye inmis, neticede bu mukavemet, O’nun sehadet kanlarina burunmesine vesile olmustur. Sultan Abdulaziz Han, gayet ileri goruslu bir padisahdi. Belgrad, Istanbul, Bagdad ve Kahire’yi elimizde bulundurmadikça cihan siyasetinde buyuk bir rol oynayamayacagimizi soylerdi. Bu gorus, bilahare Almanlar’in emperyalist temayullerinin uyandigi sirada getirdikleri "yedi B" formulune benzemektedir. Almanlar, buyuk devlet olabilmek için Berlin’den Bomba’ya kadar "B" harfi ile baslayan yedi buyuk merkezin ele geçirilmesi luzumundan bahsetmislerdir. Sultan Abdulaziz Han’in siyasi emelleri içinde Turkistan bile vardi. Oraya el atmis, Iran ve Turkistan’da Turk unsurlar için Turkçe egitim yapan mekteblerin açilmasina amil olmustur. Donanmasinin Kizildeniz’deki bolumu, Endonezya’yi tenkile (ezmeye) giden Ingiliz donanmasinin onunu kesmis, O’nu geri donmeye mecbur birakmisti. Gerçekten de denizcilige o kadar ehemmiyet vermisti ki, O’nun zamaninda Fransiz gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakiyetle tamirinden dolayi III. Napolyon bir tesekkur mektubu gondermisti. Bu durum, Osmanli’nin hasta adam diye ifadelendirildigi bir devirde bile gosterdigi kudret ve muvaffakiyetin sahane bir misalidir. O boylece hala "devlet-i ebed-muddet" diye yad olunmaya layik bir devlet oldugunu gostermisti. Sultan Abdulaziz’in saltanat yillarinda, otuz sene muddetle Ruslar’a karsi sanli bir mucadele vermis ve nihayet teslim olmak zorunda kalmis bulunan Seyh Samil Hazretleri, hacc için Çar’dan izin almis ve Istanbul’u ziyarete gelmisti. Sultan, sarayda birçok hazirliklar yaptirmis, butun Istanbul’u buyuk bir sevinç kaplamisti. Herkes sahile toplanmisti. Rus vapuru Dolmabahçe onunde demirlediginde, Sultan Abdulaziz’in saltanat kayiklari, Imam Samil’i ve aile efradini saraya getirdiler. Abdulaziz Han, O’nu sarayin kapisinda karsiladi ve buyuk bir hurmetle: "–Babam kabrinden kalksaydi, ancak bu kadar sevinebilirdim!" diyerek bir çok iltifatlarda bulundu. HAINANE BIR SUIKAST Çesitli vesilelerle su-i halleri gorulmus, once azledilmis, sonra tekrar kendilerine mevki verilmis olan dort kisi; Huseyin Avni Pasa, Mithat Pasa, Mutercim Rusdu Pasa ile Hayrullah Efendi, padisaha ihtilal hazirligi yapiyorlardi. Huseyin Avni Pasa, 1871’de gorevinden azledilip rutbeleri sokulerek Isparta’ya gonderilmisti. Daha sonra da Mahmud Nedim Pasa tarafindan seraskerlikten de azledilmisti. Yapmak istediklerini «Kinim dinimdir!» diyerek ifade eden Huseyin Avni Pasa, Sultan’in hal’ edilmesi yaninda O’nu oldurmegi de dusunuyordu. Mithat Pasa ise, siyasi ve din kulturunden mahrum olarak yetismisti. Yanlis kararlarindan ve yolsuzluklarindan oturu sadrazamliktan azledilmisti. Hayal-perest olan Mithat Pasa’nin, birgun içki masasinda Osmanli hanedanini ortadan kaldirip sultan olacagini iddia ederek: "–Bunda ne var ki?! Al-i Osman olacagina biraz da Al-i Mithat olsun!.." dedigi rivayet olunmaktadir. Mutercim Rusdu Pasa, iki sefer sadarete, uç defa da seraskerlige getirilmesine ragmen su-i halinden dolayi azledilmisti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile padisaha kin baglamisti. Hayrullah Efendi’ye gelince, Rusdu Pasa’nin himayesi ile getirildigi Seyhulislam’lik makamindan bir ay gibi kisa bir zamanda azledilmesi, onun da padisaha karsi kin baglamasina sebeb olmustu. Bu dortlu çete grubu, talebeleri kiskirtarak numayis yaptilar. Padisah, kan dokulmemesi için yine bunlari is basina geçirdi. Boylece ihtilalciler, istedikleri yere ulastilar. Is padisahi hal’ etmege kaldi. Ihtilal sabahi, Daru’s-seade Agasi Cevher Aga, padisahi uyandirmaga cesaret edemedi. Pertevniyal Valide Sultan’i uyandirdi. O da Sultan Abdulaziz Han’i uyandirdi. Yeni padisahin culus toplari atiliyordu. Abdulaziz Han annesine: "–Bunlar beni III. Selim’e mi dondurecekler? Ben bunu kimlerin yaptigini biliyorum..." diyerek ihtilalcileri saydi. Sonra dilinden: "Ben bu felaketi, otuz-kirk defa ru’yamda gordum.. Takdir-i ilahi boyle imis!" ifadeleri dokuldu. Sultan Abdulaziz Han, sagnak yagmuru altinda kayiklarla Topkapi Sarayi’na goturuldu. Sahsi serveti, hanimlarin kulaklarindaki kupelere kadar ihtilalciler tarafindan yagmalandi. III. Selim’in odasina goturuldu. Abdulaziz Han: "–Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!" dedi. Uç gun kuru tahta uzerinde aç ve susuz olarak birakildi. Islak elbiselerinin degistirilmesine dahi izin verilmedi. Daha sonra kendisi için ayrilan odaya geçirildi. Fakat Sultan Abdulaziz, V. Murad’a mektup yazarak Besiktas’taki Fer’iyye Sarayi’na naklini istedi. Arzusu yerine getirilerek Fer’iyye Sarayi’na nakledildi. Huseyin Avni Pasa, pehlivanlardan uç kisiyi Fer’iyye Sarayi’nda mahsus bahçivanlikla vazifelendirdi. 4 Haziran 1876 sabah sularinda odasina girdiler. Abdulaziz Han, bir muddet onlara karsi koydu. Cinayete intihar susu vermek için O’nun bileklerinin damarlarini kesen zorbalar, hiçbir sey yokmus gibi gizlice islerinin basina donduler. Valide Sultan, oglunun kanlar içinde yerde yattigini gorunce aglamaya basladi. Tertipledigi katlin neticesini almak için Huseyin Avni Pasa, saraya geldi. Yarali Sultan’i saray karakolunun kahve ocagina goturulmesini emretti. Henuz can çekisen Sultan’a doktor mudahelesini geciktirdi. Mazlum Sultan, caniler çetesi Huseyin Avni, Mithat ve Rusdu Pasalar’in gozleri onunde sehiden vefat etti.. Rahmetullahi Aleyh!.. Sultan Abdulaziz Han’in hunharca katli uzerine kizkardesi Adile Sultan’in yureginden su izdirapli misralar dokulmustur: Cihan matem tutup kan aglasin Abdulaziz Han’a Meded Allah, mubarek cismi boyandi kizil kana!.. Nasil hemsiresi bu Adile yanmaz o hakana, Ki kiydi bunca zalimler karindas-i cihan-bana... Hazret-i Peygamber -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz: "Halis insan, buyuk bir tehlike uzerindedir!" buyurmuslardir. Sultan Abdulaziz’in feci bir surette ortadan kaldirilmasi da, bu hadis-i serifte isaret edilen tehlike sebebiyle olmustur. Ancak bu olus, O’nun sahsindan ziyade milletin kaderiyle alakali bir ilahi takdirden baska turlu izah olunamaz. Zira Sultan Abdulaziz’in feci katli, milli tarihimizin en onemli bir donum noktasi olmustur. Gerçekten O’ndan sonra felaketlerin onu alinamamis, çokus, Sultan Abdulhamid’in dirayetli siyasetiyle bir muddet geciktirilmisse de, nihayet bu azametli devletin yikilmasi ve ulkemizde Islam’in gariblik doneminin baslamasi onlenememistir.

http://www.ulkemiz.com/abdulaziz

Ferzan Özpetek Kimdir

Ferzan Özpetek Kimdir

Ferzan Özpetek (d. 3 Şubat 1959; Kadıköy, İstanbul)1976 yılında Roma La Sapienza Üniversitesi’nde sinema tarihi öğrenimi için İtalya’ya gitti. Novana Akademisi’nde sanat tarihi ve kostüm, ve ‘Silvio D’Amico Tiyatro Sanatı Akademisi’nde yönetmenlik okumuş, Julien Beck, Living Teather ile işbirliğinden sonra, 1982 yılında ‘Scusate il Ritardo’ filminde Massimo Troisi’nin, daha sonra sokak sanatçısı rolüyle de ilk oyunculuk deneyimini yaşadığı ‘Son Contento’ filminde Maurizio Ponzi’nin yönetmen yardımcılığını üstlendi. Ferzan Özpetek, yönetmen yardımcısı olarak yaklaşık 15 yıl, Ricky Tognazzi, Lamberto Bava, Francesco Nuti, Sergio Citti, Giovanni Veronesi ve Marco Risi gibi farklı yönetmenlerle çalıştı.İspanya, İtalya ve Türkiye arasında bir ortak yapım olan ve yapımcılığını Maurizio Tedesco ile birlikte üstlendiği ilk filmi ‘Il Bagno Turco - Hamam’ eleştirmenler tarafından büyük beğeni topladı ve hem İtalya’da hem de diğer ülkelerdeki festivallerde ilgiyle izlendi. 1997 yılının Mayıs ayında İtalyan sinema salonlarında gösterime giren ‘Hamam’ filmi aynı zamanda Cannes Film Festivalinin en prestijli bölümü olan ‘Quinzaine des Réalisateurs’de yer aldı.Şablon:Kaynak ekle 1996-1997 yıllarında düzenli olarak İtalyan sinema salonlarında gösterimde olan film, video kaset olarak çıktığı 1998 yılının Şubat ayına kadar (39 hafta) seyircisiyle buluştu. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere 21 ülkeye filmin satışı yapıldı. Türkiye, Norveç, İsveç gibi çoğu ülkede gişe hasılat rekoru kırdı.1999 yılında Tilde Corsi ve Gianni Romoli, Marie Gillain ve Alex Descas ile Ferzan Özpetek’in ikinci filmi ‘Harem Suare’nin yapımcılığını üstlendiler. Hikayesini Gianni Romoli ile birlikte kaleme aldığı filmin konusu, yönetmenin doğduğu şehir İstanbul’da geçer ve Osmanlı İmparatoru Sultan Abdülhamit döneminde harem ağası Nadir ile sultanın en gözde cariyesi Safiye arasındaki aşk hikayesini anlatır. ‘Harem Suare’ filmi de hem eleştirmenler hem de seyirci tarafından büyük beğeni topladı ve aynı yıl ‘Cannes Film Festivali’nde ‘Un Certain Regard’ kategorisinde gösterime girdi ve ardından Londra Film Festivali ve Toronto Film Festivaline davet edildi.Stefano Accorsi ve Margherita Buy’ın başrollerini paylaştıkları, Ferzan Özpetek’in üçüncü filmi ‘Le Fate İgnoranti - Cahil Periler’, sahip olduğu uluslararası başarı, eleştirmenlerden aldığı övgüler ve elde ettiği gişe hasılatı ile 2001 sinema sezonunun en önemli filmi oldu. 2001 yılının en önemli gündem maddelerinden biri olarak da kabul edilen ‘Cahil Periler’ 3 Globi d'Oro ve 4 Nastri d'Argento gibi sayısız ödülün sahibi oldu.Giovanna Mezzogiorno, Massimo Girotti, Raoul Bova ve Filippo Nigro’nun başrollerini paylaştığı, eleştirmenler ve halk tarafından büyük ilgiyle karşılanan filmi ‘La Finestra di Fronte - Karşı Pencere’ de 2003 yılında uluslar arası bir başarı elde etti. 5 David di Donatello, 4 Ciak d'Oro e 3 Globi d'Oro gibi sayısız ödülün sahibi olan filmin dağıtımını Amerika Birleşik Devletleri’nden Sony Classic üstlendi.2005 yılında yapımcılığını Gianni Romoli ve Tilde Corsi’nin üstlendiği, başrolde Barbara Bobulova’nın yer aldığı Ferzan Özpetek’in beşinci filmi Kutsal Yürek 12 farklı dalda kazandığı David di Donatello ödülleri gibi birçok başarı elde etti.Yönetmenin 2007 yılında gösterime giren filmi ‘Saturno Contro – ‘Bir Ömür Yetmez’, Stefano Accorsi ve Margherita Buy, Pierfrancesco Favino, Serra Yılmaz, Ennio Fantastichini, Ambra Angiolini, Luca Argenter, Lunetta Savino Luigi Di Berti ve Isabella Ferrari gibi zengin oyuncu kadrosunu bir araya getirdi. ‘Bir Ömür Yetmez’,yönetmenin daha önceki filmleri gibi uluslar arası bir başarı elde etti ve sayısız ödülün sahibi oldu. 64. Uluslararası Venedik Film Festivali'nin resmi jürisinde yer alan Ferzan Özpetek aynı yıl, İsabella Ferrari’nin oynadığı, İtalyan Kanser Araştırma Derneği ‘AIRC’ için bir reklam filmi çekti. Ferzan Özpetek açısından 2008 çok önemli bir yıl oldu. İlk kez kendi senaryosu olmayan fakat Melania Gaia Mazzucco’nun büyük romanından sinemaya uyarlanan bir anonim film çekti. Gianni Romoli ve Tilde Corsi, Fandango’dan Domenico Procacci ile sanatsal işbirliği yaptığı, Isabella Ferrari ve Valerio Mastandrea’nın başrollerini paylaştığı ‘Un Giorno Perfetto – Mükemmel Bir Gün’ filmi çok ses getirdi. 65. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde 3 milyon[kaynak belirtilmeli] ciroluk bir başarı elde etti, eleştirmenleri şaşırtan ve en çok konuşulan film oldu.4 Aralık – 12 Aralık 2008 tarihleri arasında New York Modern Sanat Müzesi (MoMa) yönetmenin yedi filmi için özel gösterim organize etti. Ferzan Özpetek Türkiye’den ilk, İtalya’dan da bu şerefe nail olan çok az sayıdaki yönetmenden biridir.2009 yılında İtalya’nın Aquilla kentinde meydana gelen depremin acı hatırası adına hayata geçirilen ‘Molozların Altında 5 Yönetmen’ projesi için ‘Nonostante tutto è Pasqua – Herşeye Rağmen Paskalya’ isimli kısa metraj bir film çekti. Ferzan Özpetek bu filmini, şarkıcı olmak isteyen fakat depremde evinin yıkılmasıyla molozların altında kalarak hayatını kaybeden Allessandra Cora’ya adamıştır.Ferzan Özpetek, 2009 yılında Ivan Cotroneo ile birlikte kaleme aldığı, Riccardio Scamarcio, Alessandro Preziosi, Nicole Grimaudo, Ennio Fantastichini gibi önemli oyuncuların karşımıza çıktığı ‘Mine Vaganti – Serseri Mayınlar’ filminin çekimlerini Güney İtalya’nın Lecce şehrinde gerçekleştirdi. Bir aile komedisi olan ‘Serseri Mayınlar’ 11 Şubat - 21 Şubat 2010 tarihlerinde 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde dünya gösterimini yaptı ve 2010 yılının Mart ayında İtalya’da sinema salonlarında vizyona girdi. Ferzan Özpetek bu filmin eldeettiği büyük başarı sonucunda Lecce şehri tarafından fahri vatandaşlık ile onurlandırıldı. İngiltere, İspanya, Fransa, Avusturya, Almanya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere filmin 31 ülkeye satışı yapıldı.

http://www.ulkemiz.com/ferzan-ozpetek-kimdir

Tire Müzesi

Tire Müzesi

Müzede taşınır kültür varlıkları iki salonda teşhir edilmektedir. Arkeoloji salonunda M.Ö. 3500 ile M.S. 1100 yıllarına ait heykeller, mezar stelleri, mermer masa ayakları, mermer ve pi?mi? toprak lahitler, cam eserler, pi?mi? toprak ya? kandilleri, kronolojik syra ile sikkeler, bronz ya? kandilleri, elektron ve gümüş sikkeler ile pi?mi? toprak heykelcik parçaları ile çocuk heykelleri sergilenmektedir. Etnografya salonunda ise el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, yazı takımları, erkek ve kadın ceketleri, karyola örtüleri (iplik ve sim i?li), çeyiz sandıkları, nalyonlar, hamam ve şifa tasları, gümüş kadın ziynet eşyaları, Avrupa kökenli olup Osmanlı Döneminde kullanılan seramikler, çeşitli dönem savaş aletleri, derviş ve zaviye eşyaları, Çanakkale seramikleri, tablolar, halılar, kilimler ve vitray pencereler sergilenmektedir.

http://www.ulkemiz.com/tire-muzesi

AYNALIKAVAK KASRI

AYNALIKAVAK KASRI

I. Selim döneminde, Hasköy, Beyoğlu sahilleri tersane inşaatıyla önem kazanmış ve bu büyük koruluk, bahçeleriyle birlikte, "Tersane Bahçesi" adıyla anılmaya başlanmıştır. I. Ahmet Edirne'deyken Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa Tersane Bahçesi'nde matetemmuat Kasr-ı Âli (padişaha layık bir saray) yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır. IV. Murat ve Sultan İbrahim Tersane Sarayı'na rağbet ederek, ilave binalarla sarayı genişletmişlerdir. Saray, IV. Mehmet zamanında çıkan yangın nedeniyle tamamen harap olmuş ve yeniden yapılmıştır. Hasköy, Beyoğlu'ten bakıldığında sarayın tüm daireleri görülebiliyordu. İki katlı Harem Dairesi'nin alt katı baştan başa bir camekânla örtülü durumda olan sarayın, Harem ve Mabeyn Daireleri'nin çevresinde çeşitli binalar da mevcuttu. 1730 yılında sarayda bazı onarımlarla birlikte yeni bir Hasbahçe Köşkü de yapılmıştır. III. Ahmet, Tersane Sarayı'nda zaman zaman oturmuş, Okmeydanı'nda yaptığı sünnet düğününden sonra da haremiyle burada kalmıştır. 1715 Osmanlı Venedik Muharebesi'nden sonra Venedikliler III. Ahmet'e büyük boyda, değerli aynalar hediye etmişler, padişan da bu aynaları Tersane Sarayı'nın çeşitli salon ve odalarına yerleştirtmiştir. Bu nedenle saray, önceleri "Aynalı kavak saray", daha sonraları ise "Aynalı Kavak Sarayı" adıyla tanınmıştır. 18. yüzyıl sonunda, I. Abdülhamit döneminde harap bir durumda bulunan saray, Sadrazam Koca Yusuf Paşa tarafından tamir ettirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/aynalikavak-kasri

Abdülmecid (1839 - 1861)

Abdülmecid (1839 - 1861)

Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan'dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur. Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, çok genç yaşlardan itibaren içki kullanmaya başladı. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul'da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim'in türbesi yanındaki mezarına defnedildi. Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip'te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul'a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi. Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır'da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı Osmanlı Devleti'nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840). Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti'ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu. Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra'da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti'nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar'da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti'ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar'dan geçmeyecekti. Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti'nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu.

http://www.ulkemiz.com/abdulmecid-1839-1861

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : KONYA Adı : BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1993 Alanı : 88.750 ha. Konumu : Konya ili Beyşehir ilçesindedir. Ulaşım : Milli parka, E238 Konya-Beyşehir devlet karayolu ile ulaşılmaktadır. Konya’ya 94 km, Isparta’ya 105 km mesafededir. Kaynak Değerleri :           Ülkemizin üçüncü büyük gölü olan Beyşehir Gölü’nün jeomorfolojik yapısı; karstik arazi şekillerinden, çok sayıda düden ve dolinlerin birleşmesi sonucu oluşan polye karakterindedir. Gölün karstik arazi yapısı, yörenin genel jeolojik yapısını teşkil eden kireçtaşlarının, suların kimyasal reaksiyonu ile erimesi sonucu meydana gelmiştir. Göl içerisinde karstik yer şekillerinin kalıntıları olan, yükseltileri 20-50 m. Arasında değişen çok sayıda ada bulunmaktadır.           Göl suyu alkalin özelliktedir. Sazan, alabalık, çiçek balığı, gövce, sarıbalık ve tatlısu levreği gibi türler, su kaplumbağası ve yılanlar gölün faunasını oluşturmaktadır. Göl içerisindeki irili ufaklı adalar, su kuşlarının yuvalanmaları ve kuluçkalanmaları açısından önem teşkil ederler. Adalar, dalgıç türleri, kuğular, karabataklar, bazı balıkçıl türleri ve ördekler için kışlama ve kuluçka alanlarıdır.           Milli parkın orman formasyonunu ardıç, karaçam, göknar, sedir ve meşe türleri oluşturmaktadır. Ağaçlar yer yer göl kenarına kadar uzanarak Beyşehir Gölü’nün koylarını ve körfezlerini görsel açıdan eşsiz manzara güzelliklerine kavuştururlar.         Kilikya Bölgesi içerisinde yer alan ve kültürel kaynak değerleri bakımından da zengin olan yöre eski çağlarda Hitit, Pers egemenliğinde kalmış, Helenistik dönemde Bergama Krallığına bağlanmış; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde iskan görmüş, en parlak çağını da Selçuklu döneminde yaşamıştır.           Üstün değerdeki peyzaj güzellikleri, göçmen kuşlar için iyi bir barınak olması, potansiyel göl sularına dayalı su sporlarına elverişli göl kıyılarının bulunması ile Selçuklu dönemine ait kültürel kaynaklar, milli parkın kaynak değerlerini oluşturmaktadır.  Görünecek Yerler : Yenişarbademli yakınlarında, göl kenarında ve 3 km. kadar açıktaki Kızkalesi adacığı üzerindeki kalıntılar, Kubadabad Sarayı harabeleri Selçuklu döneminin eserleridir. Mevcut Hizmetler : Milli parkın yoğun ziyaret dönemi Mayıs-Ekim aylarıdır. Park, ziyaretçiler için günübirlik ve kamp yapma imkanlarını sunmaktadır. Konaklama : Milli park yetkilerinin kontrolünde ve göstereceği yerlerde çadırla ve karavanla kamp yapılabilir. Ayrıca Beyşehir ilçesi de konaklama için uygundur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Konya Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 332 3223939          Konya DKMP Şube Müdürlüğü : 0 332 3226873          Beyşehir DKMP Mühendisliği : 0 332 512 77 35

http://www.ulkemiz.com/beysehir-golu-milli-parki

Saint John Babtist Kilisesi

Buca Semtinde 81 Sokak No.23 adresinde bulunan Protestan Kilisesidir.Kilise Binası 1834 yılında Protestan Anglikan Kilisesi olarak hizmete açılmıştır. Kilise binası şafel “chpel” şeklinde küçük köy kilisesi olarak yapılmıştır 1865'te.Osmanlı Padişahı Abdülaziz Hanın fermanıyla kilise binası yenilenmiştir. Ufak ölçekteki bu yapının karakteristik bir konstrüksiyonu vardır. Haçvari planın bir ucunda koro ve kilise mihrabı karşı ucunda giriş ve vestiyer, diğer uçlarda org yeri ve rahip odası, bu odanın altında merkezi ısıtma tesisatı bulunmakta, merkez holünün iç kubbesi ilginç geometriye dayalı bir ahşap konstrüksiyon sergilemektedir. Kilisenin neo-gotik pencerelerindeki sanatsal değer taşıyan renkli cam vitrayları 1961 yılında Alsancak’taki Protestan St. John Evangelist şapeline nakledilmiştir. 1961 yılında Türk Protestan cemaatinin ibadet ihtiyacını karşılamıştır. Bu tarihten sonra kilise müştemilatını belediyeye devretmiştir. Buca Belediyesi kilise binasını 2001 yılına kadar kültür merkezi olarak kullanmıştır. Türk Protestan cemaati ibadet ihtiyacı için resmi makamlardan aldığı izinle 2001 yılında Buca Belediyesi ile yaptığı protokolde bina asli görevine geri dönmüştür. Org üzerindeki yazı : ‘T.B OWEN Rees ESQ.R Mrs.Rees As a Thanks’ ‘Ailemizi I. Dünya Savaşında koruduğundan ve aile fertlerimizden hiçbiri ölmediğinden dolayı organizasyonu tanrıya armağan ediyor.

http://www.ulkemiz.com/saint-john-babtist-kilisesi

II. Mahmud (1808 - 1839)

II. Mahmud (1808 - 1839)

Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan'dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu. Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa'daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adlî" ünvanı verildi. Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti'ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan'ın Çamlıca'daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu'ndaki türbesine defnedildi. Erkek çocukları: Abdülmecid, Abdülaziz, dört tane Ahmed isimli Şehzade, Bayezid, Abdülhamit, Süleyman, Mehmed, Murad, Nizameddin, Mehmed, Abdullah, Osman Kız çocukları: Emine Sultan, Hamide Sultan, Hayriye Sultan, Şah Sultan, Saliha Sultan, Ayşe Sultan, Atike Sultan, Fatma Sultan, Münire Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Adile Sultan.

http://www.ulkemiz.com/ii-mahmud-1808-1839

Knidos Tiyatrosu

Knidos Tiyatrosu

İl: Muğla İlçe: Datça Konum: Tekir Yarımadası Bölge: Karia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 25 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 5600 kişi Açıklama: Knidos, Ege Deniziyle Akdeniz’i birbirinden ayıran Tekir Yarımadası’nın ucunda kurulmuştur. Zeytin ve şarap üretimiyle İlkçağ’ın hareketli ticaret merkezlerinden biridir. Konumu nedeniyle özellikle Doğu Akdeniz’den gelen gemilerin zorunlu uğrak yeri olmuştur. Praksiteles’in yaptığı iki Afrodit heykelinden giyinik olanını Kos Adası halkı, çıplak olanına ise Knidoslular sahiplenmişlerdir. Knidos Afroditi Yunan heykel sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Eudoksos’un astronomi ve tıp alanlarındaki çalışmalarıyla kent bilim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Knidoslu mimar Sosrates Mısır’daki ünlü İskenderiye Feneri’nin tasarımcısıdır..Bir Yunan şehri olan Knidos’ta Miletos ve Priene’de olduğu gibi ızgara plan esas alınmıştır. 1857’de İngiliz Charles.Newton başkanlığında yapılan kazılardan çıkarılan, aralarında Tanrıça Demeter’in tanınmış heykeli ve Aslanlı Mozole’nin üstündeki Aslan heykeli de olmak üzere yüzlerce yapıt İngiltere’ye götürülmüştür. Bu yapıtlar bugün British Museum’da sergilenmektedirler.Knidos’un iki tiyatrosu var. Birisi limanın kenarında, öteki, kentin en üst terasının yukarısında, dik yamaçtadır.Yukarı tiyatrodan günümüze sağ destek duvarı dışında çok az şey kalmıştır. Henüz kazısı yapılmamıştır. Bu tiyatronun beyaz mermerden oturma sıraları yağmacıların ilgisini çekmiş; iddialara göre, otuma sıralarının çoğunu Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, kalanını da Osmanlı Sultanı 19. yy da gemilerle taşıtmışlar.Sahildeki üç kademeli tiyatro 30 derece eğimle düzeltilmiş yamaca yaslanmıştır. Oturma sıraları, günümüze kadar toprak altında kaldığı için biraz sararsa da ak mermerden yapıldığı belirgindir. Mermer kaplamanın tabanına, kaba yontulmuş taşlar dizilmiş, mermer oturma sıraları bunların üzerine bindirilmiştir. Tiyatroya girişler, orkestraya açılan girişlerin dışında hem sağ hem de soldan, dört tonozlu geçitlerle sağlanmıştır. Yukarıdaki orta yola açılan tonozlu girişler depremlerle yıkıldığı için günümüze ulaşmamıştır. Aşağıdaki iki tonozlu giriş bize ulaşmıştır. Tonozlu girişler dışarıdan orkestra yönünde ilerleyerek oturma sıralarının altını kat ederek izleyici koyağına ulaşsa da doğrudan orta yola açılmaz. Dik açıya yakın bükülerek sahne binasına doğru yönelip orta yola açılır. Bu durum, sesin sağlıklı erimini sağlama kaygısından ileri gelmiştir. . Kemerli girişler, ilk bakışta birinci kademe gibi görünen ilk bölümü ortadan ikiye ayırır. Birinci kademe 13, ikinci kademe 12 sıralıdır. Birinci kademeden sonraki küçük orta yolun genişliği yaklaşık üç ayak, arkasındaki küçük destek duvarı iki ayak yüksekliğindedir. Üçüncü üst kademede dokuz sıra vardır. Buradaki geniş ikinci orta yolun tabanı altı ayaktır. Arkasındaki destek duvarının yüksekliği, üç ayak dört parmaktır. Aşağıdaki ilk iki kademede sekiz, üçüncü kademe 15 ışınsal merdivenli yol vardır. Sahne bölümünün orkestra kenarındaki ön cephe duvarının sıvasının üstüne uygulanmış renkli bezemelerden ufak bir bölümü günümüze ulaşmıştır. Bu durum orkestra kenarındaki duvarın renkli betimlemelerle süslü olduğu fikrini verir. Kazısı devam eden sahne binasının altındaki tonozlu bölümlerden bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Sahne binasının yüksekliği, orkestra çapına bağlı olarak Roma mühendislik formülleri uygulandığında 46 ayak civarında olmalıdır.Bu tiyatro yerinde yapılan ölçümle yaklaşık 5.650 kişiliktir   Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/knidos-tiyatrosu

Sultan Ahmet Camii Özellikleri

Sultan Ahmet Camii Özellikleri

Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından İstanbul'daki tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa'ya yaptırılmıştır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca "Mavi camii (Blue Mosque)" olarak adlandırılır. Ayasofya'nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul'un ana camii konumuna ulaşmıştır.Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000'i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 200'den fazla renkli cam ile aydınlatılmıştır. Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye'nin altı minareli ilk camiidir.MimariSultanahmet camiinin tasarımı Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur. Komşusu olan Ayasofya'dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Caminin mimarı, büyük usta Mimar Sedefkar Mehmet Ağa'nın "boyutta büyüklük, heybet ve ihtişam" fikirlerini yansıtmada başarılı olmuştur.Dış yapıKöşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii'nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemeraltıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemeraltından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir. İç yapıHer katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik'te 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çini ile bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler gelenekselken, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik'te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi'nin yönetiminde üretilmiştir. Her çini başına ödenecek tutar sultanın emriyle düzenlense de çini fiyatı zamanla artmış, bunun sonucunda kullanılan çinilerin kalitesi zamanla azalmıştır. Renkleri solmuş ve cilaları sönükleşmiştir. Arka balkon duvarındaki çiniler 1574'teki yangında zarar gören Topkapı Sarayı'nın hareminden geri dönüştürülen çinilerdir.Sultan Ahmet Camii'nin kubbe ve tavan işlemeleri. Sultan Ahmet Camii, 1985 yılında İstanbul Tarihî Alanları (Zones historiques d'Istanbul) adıyla UNESCO Dünya Mirasları listesine eklenen alanın bir parçasıdır.Sultan Ahmet Camii ve çevresinin havadan görünümü (Ekim 2014)İç kısmın daha yükseklerine mavi boya hakimdir, fakat düşük kalitelidir. 200'den fazla karışık leke desenli cam doğal ışığı geçirir, bugün avizelerle desteklenmişlerdir. Avizelerde devekuşu yumurtası kullanımının örümcekleri uzak tuttuğunun keşfedilmesi örümcek ağlarının oluşumunu engellemiştir. Kuran'dan sözler içeren hat dekorasyonlarının çoğu zamanın en büyük hat sanatçısı Seyid Kasım Gubari tarafından yapılmıştır. Yerler yardımsever insanlarca eskidikçe yenilenen halılarla kaplıdır. Pek çok büyük pencere geniş ve ferah bir ortam hissi vermektedir. Zemin kattaki açılır pencereler "opus sectile" adı verilen bir döşeme şekliyle dekore edilmiştir. Her kavisli bölüm bazıları ışık geçirmeyen 5 pencereye sahiptir. Her yarı kubbe 14 pencereye ve merkez kubbe 4'ü kör olmak üzere 28 pencereye sahiptir. Pencereler için renkli camlar Venedik sinyorundan sultana hediyedir. Bu renkli camların çoğu bugun sanatsal değeri olmayan modern versiyonlarıyla değiştirilmiştir.Caminin içindeki en önemli unsur ince işçilikle oyulmuş ve yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarlar seramik çinilerle kaplanmıştır. Fakat çevresindeki çok sayıda pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında zengin dekore edilmiş minber bulunur. Cami en kalabalık halinde dahi olsa herkesin imamı duyabileceği şekilde tasarlanmıştır Sultan mahfili güneydoğu köşesindedir. Bir platform, iki küçük dinlenme odası ve sundurmadan oluşur ve padişahın güneydoğu üst galerideki locasına geçişi bulunur. Bu dinlenme odaları 1826'da yeniçerilerin ayaklanması sırasında veziriazamın yönetim merkezi oldu. Hünkar Mahfili 10 adet mermer sütunla desteklenmiştir. Zümrüt, gül ve yaldızlarla süslenmiş ve yaldızlarla 100 adet Kuran işlenmiş kendi mihrabı vardır.Caminin içindeki birçok lamba zamanında altın ve diğer değerli taşlarla ve de içinde devekuşu yumurtası ya da kristal toplar bulunabilecek cam kaselerle kaplıydı. Bu dekorların tümü ya kaldırıldı ya da yağmalandı.Duvarlardaki büyük tabletlerde halifelerin isimleri ve Kur'an'dan parçalar yazılıdır. Bunları orijinal haliyle 17. yüzyılın büyük hat sanatçısı Diyarbakırlı Kasım Gubari yapmıştır, fakat yakın zamanda restore edilmek için kaldırılmışlardır.MinarelerSultanahmet camii Türkiye'de 6 minaresi olan 4 camiden biridir. Diğer 3 tanesi ise İstanbul Arnavutköy'de Taşoluk Yeni Camii, Adana'daki Sabancı Camii ve Mersin'deki Muğdat Camii'dir.[kaynak belirtilmeli] Minarelerin sayısı ortaya çıkınca sultan küstahlıkla suçlanmıştır çünkü o zamanlarda, Mekke'deki Kâbe'de de 6 minare bulunmaktadır. Sultan bu problemi Mekkede olan (Mescidi Haram) camiye yedinci minareyi yaptırarak çözer. 4 minare caminin köşelerindedir. Kalem şeklindeki bu minarelerin her birinin 3 şerefesi vardır. Ön avludaki diğer iki minare ise ikişer şerefelidir.Yakın zamana kadar müezzin günde 5 kere dar sarmal merdivenleri çıkmak zorunda kalıyordu, bugün ise toplu dağıtım sistemi uygulanıyor ve diğer camilerce de yankılanan ezan şehrin eski bölümlerinde de duyuluyor. Türklerin ve turistlerin oluşturduğu kalabalık günbatımı vaktinde, güneş batarken ve cami renkli projektörlerle parlak bir şekilde aydınlatılmaya başlarken parkta toplanıp yüzünü camiye vererek akşam ezanını dinliyorlar.Cami inşa edildiği dönemlerde uzunca bir süre cuma günleri Topkapı Sarayı'ndakilerin ibadetlerini gerçekleştirdiği mekân olmuştur. https://tr.wikipedia.org/wiki/Sultan_Ahmet_Camii

http://www.ulkemiz.com/sultan-ahmet-camii-ozellikleri

Biography of Ataturk & Mustafa Kemal ATATÜRK Biyografi

Biography of Ataturk & Mustafa Kemal ATATÜRK Biyografi

Mustafa Kemal Atatürk was an Ottoman and Turkish army officer, revolutionary statesman, writer, and the first President of Turkey. He is credited with being the founder of the Republic of Turkey. His surname, Atatürk (meaning "Father of the Turks"), was granted to him in 1934 and forbidden to any other person by the Turkish parliament. İngilizce   Türkçe Mustafa Kemal Atatürk (1881, Selanik -- 10 Kasım 1938, İstanbul), Türk siyasetçi ve devlet adamı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına önderlik yapmış ve TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir. Osmanlı mirlivası ve Türkiye'nin iki mareşalinden biridir. 1919 yılında başlattığı Kurtuluş Savaşı'nın önderliğini yapmış; daha sonra, modern Türkiye'yi oluşturan devrim ve reformları gerçekleştirmiştir.

http://www.ulkemiz.com/biography-of-ataturk-mustafa-kemal-ataturk-biyografi

IV. Mustafa (1807 - 1808)

IV. Mustafa (1807 - 1808)

Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan'dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa'nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eğitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaşamaya önem verdi. Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim'in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmisekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa'nın şehzadeliği boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla işbirliğine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir. Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa'nın tahta çıkmasını sağlayan Kabakçı Mustafa ve yandaşları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı. Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı. Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa Paşa Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı. Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uğraştı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan Beşinci Murad'dan sonra en az padişahlık yapanlardan birisidir. Kız çocukları: Emine Sultan

http://www.ulkemiz.com/iv-mustafa-1807-1808

Nef’i Kimdir ?

Nef’i Kimdir ?

Gerçek adı Ömer olan ve iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden anlaşılan Nef’i, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerindendir. Çok genç yaşlarda şiir yazmaya başlayan Nef’i gelmiş geçmiş en yetkin kaside üstadı olarak kabul edilir. Ayrıca bir kaside türü olan hiciv konusunda oldukça önemli bir isim olup, en güzel ve önemli hicivleri yazan da yine Nef’i’dir. Nef’i tahmini olarak 1570 yılı civarında Erzurum’da doğmuştur. Bu yüzden ona Erzenur’ Rumi de denir. Arapça ve Farsça’ya çok hakim olan Nef’i, Hafız divanı, Şadi’nin Gülistanı gibi pek çok önemli eseri okudu. Nef’i’nin ilk mahlası “zarri”dir. Bu mahlas “zararlı” manasına gelir. Daha sonra Erzurum defterdarı olan Müverrih Ali bey Zarri’nin şiirlerini görmüş, çok beğenmiş ve “sen zarri(zararlı) değil, ancak nefi(yararlı) olursun” demiş ve şairin adı Nef’i olarak kalmıştır. Nef’inin eserleri: Türkçe Divan, Arapça Divan, Siham-ı Kaza (hicivlerini topladığı eser) dır.Nef’i, I. Ahmet döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede tanınmıştır. Maden mukataacılığı, maden katipliği, çeşitli katiplikler gibi çeşitli devlet memurluklarında çalışmıştır. Nef’i, I. Ahmet’in yanı sıra, II. Osman ve IV. Murat’ın padişahlıkları dönemlerini de görmüştür. Özellikle IV. Murat’ın zamanında yazdığı kaside ve hicivlerle bu padişahın gözüne girdi ve ününün doruğuna ulaştı. Özellikle dönemin müftüsünün kendisi için kafir demesinin üzerine yazdığı şu kaside oldukça ünlüdür;Müftü efendi bize kâfir demişTutalım ben O’na diyem müselman(müslüman) Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşereİkimiz de çıkarız orda yalan.Yine bir başka hiciv örneğine bakacak olursak; kendisine köpek diyen biri için söylediği hiciv örneği;Tahir Efendi bana kelp demiş İltifadı bu sözde zahirdir Maliki mezhebim benim ziraİtikadımca kelp tahirdir.Yazdığı hicivler yüzünden Nef’i’nin başı dertten kurtulmamıştır. IV. Murat genellikle onu korusa da pek çok kez zindana atılmaktan kurtulamamıştır. Öyle ki Yaşadığı dönemde Sadrazamlara bile ağır küfürler içeren hicivler yazıp zindanlara atılıp yine dönemin padişahı tarafından affedilmiştir.Nef’i’nin ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur; IV. Murat artık en sonunda Nef’i’ye hiciv yazmayı yasaklamıştır. Nef’i bu durumda, aklına gelen yeni hicivler olsa da bu hicivleri dillendirmemiştir. Fakat bir gün IV. Murat “var mı yeni hiciv?” diye sorduğunda “var padişahım” deyip IV.Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı bir hicvi okur. Aslında padişah bu hicvi çok beğendiyse de Bayram Paşa doğal olarak memnun kalmamıştır ve padişah da Bayram Paşa’nın baskılarına dayanamayıp 1635 yılında Nef’iyi boğdurtarak öldürtmüştür.Nef’i’nin idamıyla ilgili, bir de çok bilinen bir efsane vardır; efsaneye göre, aslında Nef’i’nin idamı son anda iptal edilip Nef’i affedilmiştir. Zenci olan infaz memurunun idamla ilgili kağıdı yazarken kağıda siyah mürekkep damlatması üzerine Nef’i, kendini tutamamış ve “kağıda terinizi damlattınız” demiştir. Artık bu olaydan sonra affedilme şansını kaybeden Nef’i’nin idamı kaçınılmaz olmuştur.Nef’i, oldukça yetkin ve mükemmel kasideler yazmasının, mükemmel bir şair olmasının yanı sıra, kendinin mükemmelliğinin farkndadır ve kendisini oldukça fazla metheder. Kasideler bilindiği gibi birini övmek için yazılırlar. İşte Nef’i kasidelerinde kendisini övdüğü de olmuştur. En azından bir dizede kendisinin mükemmel sanatından bahseder. mesela aşağıdaki şiire baktığımızda bunun bir örneğini görürüz;Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdımGamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi ahır Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdımSeyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdımMa’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdımSihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdımKasidenin açıklamasına bir bakalım;Düşmana yüz vermediğinden naz sanırdım (Meğer) çok lütuf imiş ben az sanırdımGülümsenle cihana beni rezil eyledin Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdımYüzünün aynadaki yansımsını görmesem Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdımYapıcı olduğunu bilmezdim böyle harabat Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdımSihir yaptığı yeni senden işittim Nef’i yoksa sözünü hep icaz sanardım.Özellikle son dizede Nef’i kendini övmüştür. İcaz sözü en mükemmel şeklinde kullanmaktır. Nef’i kendi kendine diyor ki; “şiirlerini icazlı sanırdım ama bunlar meğer sihirmiş” Yani icaz muhteşem ve zor bir sanat olduğu halde Nef’i kendisinin icazı da aştığını, şiirlerinin mükemmeliğinin ancak sihirle açıklanabileceğini söylemiştir.Nef’i ile ilgili bir rivayet daha vardır; IV. Murat, Siham-ı Kaza’yı okurken ayağının dibine yıldırım düşmüş, bu durumu olumsuz yorumlayan padişah, Nef’i’ye bir daha bu kadar kuvvetli hicivler yazmayı yasaklamıştır.Siham-ı Kaza’dan:Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek Kande sen kande nigehbani-i alem a köpekVay ol devlete kim ola mürebbisi anun Bir senin gibideni cehl-i mücessem a köpekNe gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpekNe ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpekHidmet-i devlete sair vüzeradan göreler Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpekBu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpekSattınız iki soysuz bir olup hanlığıKimseyietmedünüz bu işe mahrem a köpekPaymal eylediniz saltanatın ırzını hem Yok yereoldı telef ol kadar adem a köpekHiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpekSen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpekEhl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpekBöyle kalur mu soysuzlar elinde devlet noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpekHak götürdü arabı gitti hele dünyadan Kim götürse akabince seni bilmem a köpekFile nacar meger yükledeler tabutunu Çekemez cife-i murdarunu adem a köpekFiller de çekemezse ne acep laşeni kim Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpekSen soysuz eşek ol Kirliorospu yaraşur Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpekKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nefi-kimdir-

Saint Polycarpe Kilisesi

Konak İlçesi, Akdeniz Mahallesi, Gazi Osman Paşa Bulvarı, Necatibey Bulvarı ve Kazım Dirik Caddesi’nin kesiştiği alanda kurulmuş olan İzmir’in en eski yapılarından birisidir. Kilise 69-155 yılları arasında yaşamış, Aziz Yuhanna’nın ilk öğrencilerinden olan ve sonradan Aziz ilan edilmiş olan İzmir Piskoposu St. Polikarp’a ithaf edilmiştir. Romalı yöneticilerin inancından vazgeçirmek için çok baskı yapmalarına rağmen Polikarp inancından vazgeçmemiş bunun üzerine 23 Şubat 155’de Kadifekale eteklerindeki Roma Stadyumu’nda yakılarak öldürülmüştür. Adı verilen bugünkü kilise 1625 yılında Sultan Süleyman’ın izni ile yapılmıştır. 1680 deki büyük yangından sonra bir onarım görmüştür.Kilise 1775 yılında Osmanlı makamlarının izni ve 16. Louis’in desteği ile yeniden restore edilerek üç nefli bir bazilika şeklini almıştır. Yapı, 1892-98 yılları arasında yapılan restorasyon esnasında şapellerle genişletilerek dekore edilmiştir. Geçen yüzyılın sonlarında, İzmir’de yaşamış olan genç Fransız Sanatçı, ressam, mimar Raymond C. Pere, St. Polikarp’ın yaşam öyküsünü kilisenin içinde yapmış olduğu fresklere yansıtmıştır.Kilise bugünkü onarılmış haliyle; doğu- batı doğrultusunda üç nefli, bema kesimi kubbeli, dikdörtgen şeklinde bir bazilikadır. Batı cephesinin güney ucunda yükselen bir çan kulesi bulunmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/saint-polycarpe-kilisesi

III. Selim (1789 - 1807)

III. Selim (1789 - 1807)

Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim'in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir. Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim'in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim'i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid'in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu. Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eğitim görerek yetişti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuşak karakterliydi ve Osmanlı Devleti'nde batıcılığın yerleşmesini istiyordu. Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler bağladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti'ni o eski güçlü ve ihtişamlı devirlerine geri döndüreceğini düşünüyordu. Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padişahlığını Şehzade Mustafa'ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa'nın yanına defnedildi.

http://www.ulkemiz.com/iii-selim-1789-1807

Fuzuli Kimdir ?

Fuzuli Kimdir ?

Türk Edebiyatı, lehçe özellikleri göz önünde tutularak üç kısımda incelenir; Çağatay Edebiyatı, Anadolu Edebiyatı ve Azeri Edebiyatı. Fuzûlî, Azeri Edebiyatına mensup bir şairdir. Fakat Fuzûlî her ne kadar Azeri Edebiyatına mensup olsa da, ünü sınırlarını aşmış, tüm dünya tarafından tanınan bir şair olmuştur.Fuzûlî, 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Fuzûlî’nin asıl adı mehmed ya da mehemmed’dir. Babasının adı Molla Süleyman’dır. Fuzûlî’nin adı kaynaklarda Fuzûlî Mehmed (Mehemmed) bin Süleyman olarak geçer. Bunların dışında Fuzûlî’nin doğum-ölüm yeri, tarihi hakkında bilinenler sınırlıdır. Riyazi Tezkiresi’ndeki “Çün hak-i Kerbelast Fuzûlî makam-ı men” cümleye dayanılarak Fuzûlî’nin Kerbela’lı olduğu söylenmiştir. Müverrih Ali, Künhü’l ahbar adlı eserinde Fuzûlî’nin Bağdat’lı olduğunu söyler. Hasan Çelebi ve Sadıki de tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylerler. Sonuç olarak Fuzûlî’nin doğum yeri tam olarak bilinmese de Kerbela-Bağdat-Orta Doğu civarlarında olduğu anlaşılır.Fuzûlî, eski bir Oğuz aşireti olan Bayat boyundandır. Ve Fuzûlî’nin Farsça Divan’ının öz sözünde belirttiğine göre ana dili Türkçe’dir. Fuzûlî’nin ne derecede bir öğrenim yaptığı tam olarak bilinmese de, Türkçe Divan’ının ön sözünde belirttiği üzere küçük yaşta okula başladığı, önce aşıkane şiirler yazdığı, sonra bunları sığ bulup bilime yöneldiğini, tüm bilimleri öğrenip şiirlerine temel olarak bilimi oturttuğunu ve şiirlerindeki ustalığı göz önünde tutarsak Fuzûlî’nin çok iyi bir eğitim aldığını anlarız. Fuzûlî, çocuk yaşta şiirler yazmaya başlamıştır ve ilk yazdığı şiirler aşıkane şiirlerdir. Daha sonra Fuzûlî kendi şiirlerine baktığında bu tamamen maddi aşka yönelmiş şiirleri beğenmemiş ve kendi deyimiyle hepsini yırtıp atmıştır. Daha sonra Fuzûlî ilim tahsiline yönelmiş, bütün akli ve nakli ilimleri öğrenmiş, şiirlerini bu doğrultuda şekillendirmiştir. Kaynakların Fuzûlî’yi Mevlana diye anmalarından ve eserlerinden de Fuzûlî’nin alim bir şair olduğu anlaşılmaktadır.Fuzûlî, tüm ömrünü Hille-Kerbela-Necef-Bağdat arasında çok dar bir bölgede geçirmiştir. Bunu Türkçe Divan’ının ön sözünde şöyle açıklamıştır; “Menşe’ ve mebde’im Irak-ı Arab olup, tamami-i ömrümde gayrı memleketlerde bulunmadığıma….” Fuzûlî’nin yaşadığı topraklar o devirde Osmanlı ve İran orduları tarafından pek çok kez alınmış, elden ele geçmiş, pek çok savaş görmüştür. Bu karışık devirde Fuzûlî’nin bir koruyucu bulamadan (o devirde iyi ve tanınmış şairler, padişahlar, devlet büyükleri vs tarafından korunup kollanırlardı) yoksulluk içinde bir ömür sürdüğünü hem kendi eserlerinden hem de başka kaynaklardan anlıyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Fuzûlî’nin türbe bekçiliği yaptığından, geçimini bununla sağlamaya çalıştığından söz edilir.Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı aldığı sıralarda Fuzûlî’nin biraz rahata kavuşmuş olduğu söylenebilir. Bu arada şair, padişaha “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Bununla kalmayıp padişaha birkaç kaside daha, İbrahim Paşa ve çeşitli devlet büyüklerine de kasideler, gazeller sunmuştur. Bu kasidelerin karşılığı olarak devlet büyüklerinden, özellikle bir çok kaside yazdığı Ayas Paşa’dan yardım gördüğü anlaşılıyor. Fuzûlî’nin, Hayali Beg ve Yahya Beg gibi tanınmış şairlerle tanışması da bu sefer sırasında olmuştur. Hatta Hayali Beg ve Yahya Beg Fuzûlî’yi Leyla ve Mecnun’u yazmasında teşvik etmişlerdir.Fuzûlî’nin devlet büyüklerine sunduğu bu kadar kasideye karşlık Osmanlı’dan yeteri kadar ilgi görmediği, hayatını güvence altına alamadığı da açıktır. Hatta kendisine vakıf gelirlerinden bağlanan 9 akçe maaşını alamamış ve bunun üstüne Nişancı Celalzade’ye o ünlü “selam verdim, rüşvet değildür deyü almadılar…” beyitli Şikayetname’yi yazmıştır.Fuzûlî ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazlDiyar-ı Rumı gözet terk- baki-i Bağdat etBu beyitlerden anladığımız üzere Fuzûlî çektiği geçim sıkıntısı sebebiyle Anadolu şairlerinin gördükleri saygı ve yaşadıkları rahat hayata imrendiği, vatanı olan Bağdat’ı bırakıp Osmanlı ülkesine gitmek istediğini anlıyoruz. Fuzûlî her ne kadar bunun için uğraşsa da hatta şehzade Bayezid’e mektuplar yazıp kendisini yanına aldırtmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır.Fuzûlî, devrin çeşitli şairlerinin tezkirelerinde “Göçdi Fuzûlî” tamlamasıyla verdikleri parçalara bakarak Fuzûlî’nin 1556 yılı civarlarında öldüğünü anlıyoruz.Fuzûlî, “boş, gereksiz” anlamına gelen bu mahlası niye aldığını Türkçe Divanında açıklamıştır. Fuzûlî önceleri daha güzel mahlaslar almış ve bu mahlaslarla güzel şiirler yazmıştır. Fakat bu mahlasların bir çok şair tarafından da benimsenip kullanılmasından ve ortaya bir karışıklık çıkmasından korkmuş ve kendisine kimsenin beğenip almayacağı Fuzûlî mahlasını almıştır.Fuzûlî, alim bir şairdir. Arap, Fars ve Türk dillerini ve bu dilin edebiyatını çok iyi öğrenmiştir. Zamanının bütün geçerli ilimlerini okumuş, bilgi sahibi olmuştur. Türkçe Divan’ının mukaddimesinde şiir hakkındaki düşüncelerini açıklarken şöyle demiştir: ” ilimsiz şiir esası (temeli) olmayan bir divar (duvar) gibidir. Esassız divar gayette bi-itibar olur (yıkılır)”. Gençliğinde aşk şiirleri yazdığını, ama sonradan gençlik hevesiyle yazılmış bu şiirlerin uzun ömürlü olamayacaklarını ve şiirin ilimle beslenmesi gerektiğini anlayarak ilime yöneldiğini anlatır.Fuzûlî cahilliği asla bağışlamaz. Yine Türkçe Divan’ının mukaddimesinde üç türlü insandan yakınır. birincisi cahil katipleri ikincisi kötü şiir okuyanları üçüncüsü şair geçinenler.Fuzûlî hemen hemen doğrudan hiçbir şairin etkisi altında kalmamıştır. Üstün ve yetenekli bir şairdir. Kendisinin de dediği gibi doğduğu çevreden çıkmamış, başka şairlerle pek fazla etkileşim kurmamıştır. Fakat bununla birlikte, Fuzûlî’nin her üç edebiyatı (Arap, Fars, Türk) da takip ettiği bellidir. Her şair gibi onun da beğendiği şairler vardır. Mesela Habibi Fuzûlî’nin beğendiği bir şairdir. Keza Necati Beg’de öyle. Fakat daha önce dediğim gibi Fuzûlî hiç bir şairden doğrudan etkilenmeyecek kadar üstün bir şairdir.Fuzûlî’nin bu kadar üstün olmasının sebebi ne? Fuzûlî’yi diğer şairlerden farklı kılan ne? Bunları anlamak için Fuzûlî’nin şiirlerinin özelliklerine bakmalıyız. Fuzûlî’nin şiir özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;1) Fuzûlî, her şeyden önce bir aşk şairidir. Tüm şiirlerinde aşkını anlatmıştır. Bu aşk, maddi aşktan başlayarak ilahi aşka doğru gider. Fuzûlî’de aşkın böyle beşeri aşktan yavaş yavaş sıyrılıp ilahi aşka gittiğini en güzel Leyla ve Mecnun mesnevisinde görürüz. Leyla ile Mecnun’un aşkları okulda maddi aşk olarak başlar ve sonunda ilahi aşka dönüşür. Fuzûlî’nin aşkına konu olan sevgili, somut olarak kendini belli etmez.Tasavvuf, Fuzûlî’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur fakat Fuzûlî’de tasavvuf bir gaye değildir. Fuzûlî, tasavvufu sanat yönünden görmüştür. İlk amaç sanattır, tasavvuf bu sanatın içinde eritilmiştir. Yani Fuzûlî’nin şiirlerinde tasavvuf açıkta değil, şiirin derinliklerine gizlenmiştir. Bu durum Fuzûlî’nin eserlerinde benzersiz, girift bir yapı oluşturur. Anlaşılması için okuyucunun hazırlıklı olması gerekir.2) Fuzûlî bir ızdırap şairidir. Aşkı hep hüzün, keder, acı yönüyle görür. Kavuşmayı, neşeyi, mutluluğu istemez. Acı çekmekten hoşlanır. Fuzûlî’ye göre çekilen acılar insanı olgunlaştırır. Bu durumun, yani Fuzûlî’nin bir ızdırap şairi olmasının nedeni, yaşadığı çevre ve hayat koşullarıdır. Fuzûlî’nin bu ızdırap yönü sayesinde, Türk Edebiyatında bir çok kez yazılan Leyla ve Mecnun hikayesin, en mükemmel şekilde Fuzûlî yazmıştır. Çünkü eserin konusu Fuzûlî’ye oldukça uygundur.3) Mazmun bulmak ve kullanmadaki ustalığı, Fuzûlî’yi diğer şairlerden ayırır. Fuzûlî’nin bu konudaki ustalığı, mazmunları şiirinde bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş girift bir yapıda kullanmasıdır. Fuzûlî’nin şiirlerine baktığımızda anladığımız bir ilk anlam vardır. Bunu çoğu kişi ilk bakışında anlar ve beğenir. Fakat şiirlerde bir de derinlere inildikçe anlaşılan, üzerine düşüldükçe idrak edilen başka anlamlar da vardır ki bu anlamları bulabilmek için konuya hakim olmak, belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yani her bilgi ve kültür düzeyindeki insan Fuzûlî’yi kendi seviyesine göre anlar ve sever. Herkes Fuzûlî’nin şiirlerinden kendine göre bir anlam çıkartabilir. İşte bu Fuzûlî nin şiirlerine benzersiz ve değerli kılar.4) Fuzûlî’nin şiirlerindeki dil içten ve samimidir. Lirizm yüksektir. Fuzûlî’nin şiirleri anlam bakımından kusursuzdur fakat beyitlere ilk baktığımızda sanki üzerinde hiç düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söylenmiş gibi hissederiz. Bu sanata sehl-i mümteni denir.Her büyük şair gibi Fuzûlî’nin de kendi devrinde ve daha sonra yaşayan şairler üzerinde şüphesiz ki büyük etkileri olmuştur. Şiirleri çok geniş kesimlere yayılmış, okunmuş ve benimsenmiştir. Çoğu şair kendi örnek olarak Fuzûlî’yi almış ve onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Fuzûlî hiç şüphesiz ki geçmişten beri şairlerin ve şiir tutkunlarının en büyük üstadlarından biri olmuş, okunmuş ve sevilmiştir.Son olarak Fuzûlî’nin bir kaç şiirine örnek verelim:Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handanunca var(Hangi gül bahçesinin gül fidanı senin salınan selvi boyun kadar uzundur? Hangi gül fidanındaki gonca senin gülen dudaklarına benzer)Hansı gülzar içre bir gül açılur hüsnün kimi Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşanunca var(Hangi gül bahçesinde senin yüzün gibi bir gül açılır? Hangi gül yaprağı senin inci saçan kırmızı dudağın gibidir?)Hansı bağun var bir nahli kadün tek bar-ver Hansı nahlün hasılı sib-i zenahdanunca var(Hangi bağın senin boyun gibi meyveli bir fidanı var? Hangi fidanın meyvesi senin çenenin elmasına benzer?)Hansı huni sen kimi cellada olmuşdur esir Hansı celladun kılıcı nevk-i müjganunca var(Hangi idam mahkumu senin gibi bir cellada tutsak olmuştur? Hangi celladın kılıcı senin kirpiklerinin ucu gibi sivri ve keskindir?)Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den Hansı şem’ün şu’lesi ruhsar-ı tabanunca var(Hangi toplantı senin boyun gibi bir mumla aydınlanmıştır? Hangi mumun ışığı senin parlak yanağın gibidir?)Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn Hansı gencün ejderi zülf-i perişanunca var(Sana benzeyen bir hazine nerede bulunur? Hangi hazineyi bekleyen ejderha senin dağınık saçlarına benzer.)Hansı gülşen-i bülbülin derler Fuzuli sen kimi Hansı bülbül nalesi feryad-u efganunca var(Fuzuli, hangi gülbahçesinin bülbülünün sana benzediğini söylerler? Hangi bülbülün iniltisi senin haykırışın gibidir?* * * *Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mıFelekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mıKamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mıŞeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mıGûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mıGâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mıDeğildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mıFuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mıDiğer önemli eserleri ise şunlardır:-Arapça Divanı-Farsça Divanı-Türkçe Divanı-Şikayetname-Leyla vü Mecnun-Hadikatü’s Süeada-Hef-Cam-Su KasidesiYazar: Gazanfer TUFANKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fuzuli-kimdir-

Tralleis Antik Kenti

Tralleis Antik Kenti

Tralleis antik kenti Aydın ilinin kuzeyinde, Kestane dağlarının hemen güney yamacındaki plato üzerinde yer almaktadır. İl merkezine 1 km. uzaklıkta olan kent, argoslular ve Tralleis’liler tarafından kurulmuştur. Menderes havzasının verimli toprakları üzerine kurlmuş olan bu kent M.Ö.334’te İskender tarafından alınmasından sonra Hellenistik krallıklar arasında sık sık el değiştirmiştir. Tralleis’te bu gün ayakta kalan tek yapı “Üç Gözler” olarak adlandırılan 2. asırda yapılmış olan, antik çağın eğitim, spor ve kültür açısından önde gelen yapılarından olan gymnasiuma ait kalıntıdır. Roma dönemine ait bir hamam, tiyatro, agora, stadium kentin diğer yapılarındandır. Devam eden kazılarla da kentin toprak altında kalmış kısımları ortaya çıkarılmaktadır. İlkçağda ürettiği deriler ve kırmızı renkli çanak çömlek ile ünlü olan kent, Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasını ve Ayasofya’ın mimarlarından Anthemios’u da yetiştirmiştir. Heykel sanatının dünyaca ünlü iki heykeli olan Farnese Boğazı ve Genç Atlet isimli heykeller de Tralleis’in gün yüzüne çıkan harikalarındandır. Antik kaynakların ve arkeolojik belgelerin Tralleis, bazen de Trallais olarak nitelendirdikleri kent, Aydın İlinin Mesogis (Kestane) dağlarının güney eteklerinde Trakyalılar ve Argoslular tarafından Dor göçleri sonrasında (M.Ö.13. yy.) kurulmuştur. Luwi kökenli Tralla sözcüğüne Helen dilinin …lılar halkı anlamına gelen –eis takısının eklenmesiyle türetilmiştir. Tralla kentinin halkı anlamındadır.  Tralleis hakkında yazılmış Aphrodisias’lı Apollonios’un Peri Tralleon, (Tralleis üzerine) Mısırlı Kristodoros’un Patria Tralleon (Tralleislerin ülkesi) adlı antik yapıtlar vardır. Ne yazık ki ele geçmemişlerdir. Geçen yy.da bölgede araştırmalar yapan O.Rayet ve A. Thomas Tralleis tarihini araştırmışlardır. Her ne kadar Tralleis’in tarihi Kalkolitik çağa kadar uzansa da Heredotos ve Thukydides’in yapıtlarında adı hiç geçmemektedir. İlk kez Ksenophon tarafından yazılmış Anabasis ve Helenika’da adı geçen Tralleis, Geç Arkaik ve Erken Klasik dönemlerde önce Genç Kyros’a bağlı Pers Satraplığı denetiminde, sonra Perslere bağlı Karia Satraplığı yönetimindeydi.  Tralleis M.Ö. 334 yılında Büyük İskender’in Anadolu’da Persler’e karşı yürüttüğü savaşta Magnesia ve Nysa ile birlikte direnmeden teslim oldu. Daha sonra Diadokhalar kavgaları sonrasında Tralleis uzun bir süre için Seleukoslar imparatorluğuna bağlandı. I. Antiokhos (280-261) Menderes nehri boyunca uzanan ana yolu güvence altına almak için Tralleis kentini yeniden kurdu. Seleukeia adını alan kent M.Ö. 4. yy.da Sparta ordularına karşı koyacak kadar güçlüydü. M.Ö. 3. yy.da sınırlı bir özerkliğe kavuşarak bronz sikkeler bastırdı. Tralleis M.Ö. 188’de yapılan Apameia Barışından sonra Roma denetimine girmiştir. Romalılar ve Bergamalılar arasında yapılan ikili anlaşmalarla Tralleis, Ephesos ve Telmesos gibi şehirler II.Eumenes (M.Ö. 197-160) yönetimindeki Roma krallığına hediye edildiler.Tralleis özellikle bu dönemde ekonomilerinin zirvede olduğunun göstergesi sayılan, iyi nitelikli ve değerli sayılan Cistophorlar basmışlardır. Kent M.Ö. 133 yılından itibaren resmen Roma İmparatorluğuna bağlanmıştır. Vitrivius ve Plinius, Seleukoslar sonrası dönemde Attaloslar için tuğladan yapılmış bir saraydan söz ederek, bu sarayın Zeus Larasios rahibinin evi olduğunu belirtirler Mesogis Dağları üzerinde, yeri henüz bulunmamış olan Zeus Larasios tapınağı Tralleis sikkeleri üzerinde de betimlenmiştir. Kentin ünlü yontucuları Apollonis ve Tauriskos bu dönemde yetişmiş ve önemli eserler bırakmışlardır.  Roma İmparatorluğuna bağlandıktan sonra kültürel verimliliğini aynı hızla sürdüremeyen Tralleis, Pontus Kralı Mithradates’in savaşçı girişimlerine katılmış ve bunun cezasını beş yıl ağır vergi ödeyerek görmüştür. Yeniden Pompeius, Caesar ve M.Antonius zamanlarında gelişip parlayan Tralleis’in öneminin artışında Nysa kökenli yazar Pythodoros’un rolü olmuştur.  M.Ö. 27-24 yılları arasında yaşanan büyük depremde zarar gören kent Augustus’un yardımlarıyla toparlanarak bu dönemden itibaren Caesarea adını almıştır. Cladius ve Caligula dönemlerinde Tralleis’te en güzel orijinal ve kopya yontu örnekleri verilmiştir. Bizans egemenliği altındayken önemli bir piskoposluk merkezi olan şehir 13. yy.da Selçukluların eline geçti Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kent, antik çağdaki öneminden çok şeyler yitirmiştir. Bugün Tralleisten günümüze kalan tek yapı, M.Ö. 3. yy.a tarihlenen gymnasiona ait tonozlu kalıntıdır.

http://www.ulkemiz.com/tralleis-antik-kenti

Taşoda Konağı (ETNOĞRAFYA MÜZESİ)

Taşoda Konağı (ETNOĞRAFYA MÜZESİ)

Burdur Merkez Pazar Mahallesindedir.17.yy’dan kalma Osmanlı sivil mimarlık örneklerindendir. Kınalı Aşiretinden Emin Bey tarafından yaptırılmıştır. Kültür Bakanlığınca 1988 yılında restorasyonu bitirilmiştir. Bina iki katlıdır. Birinci kat taş, ikinci kat kerpiç ve ahşap yapı malzemesiyle inşa edilmiştir. Özellikle Baş Odanın doğu duvarı ve altındaki sivri kemerli , iki yanı açık olan ahır kısmı kesme köfeki taşındandır. Ev, bahçenin batı kısmına yerleştirilmiştir. İkinci kata çıkışı sağlayan merdiven sahanlığının altı, aynı zamanda çeşmedir. Kesme taş bloklardan yapılan bu çeşme,bugün de kullanılmaktadır. Evin zemin katında sivri kemerli ahırdan başka, iki büyük,bir de küçük oda vardır.      Ahşap korkuluklu merdivenle önce ikinci kattaki sofaya çıkılır. Dikdörtgen biçimdeki sofanın güney ve batı cephesi oyunca odalar sıralanır. Kuzey tarafında ise bir köşkü bulunur. Bu sofa,çıtalarla oluşturulmuş kafesler ile dışa kapatılmıştır. Sofanın çatı kısmı, ahşap çıtalarla çakma tekniğinde yapılmış olup, çıtalar ve çıtalar arasındaki büyüklü küçüklü üçgenler; mavi ,kırmızı ve yeşil renklerle boyanmıştır. Sofanın kuzey tarafında BAŞ ODA yer almaktadır.      Baş oda, bol pencerelerle ışıklandırılmıştır. Ahşap yüklük, dolap, davlumbaz, tavan ve pencere pervazlarının kalem işi altın-gümüş varak kaplı süslemeleriyle yapının en göz alıcı odasıdır. Kuzey yönde tabandan yükseltilmiş seki, odayı ikiye ayırdığı gibi, tavanı da ikiye bölmektedir. Bu ayırma, sofadaki gibi duvarlara bitişik yükselen, üzerleri kalem işi, enine zikzak motiflerle süslü, alt ve üst kısımları kum saati biçimli-oymalı, beş yüzlü sütunçelerdir. Bu sütunçelerin aynısı, tavana da yatay olarak yapılmıştır. Odanın girişinde  yüklük boyunca zeminden alçaltılmış, dar bir pabuçluk yer alır. Odanın ışıklandırılması iki yönden, iki sıralı pencerelerle sağlanmaktadır. Bunların içindeki vitray pencereler, odaya ayrı bir güzellik vermektedir. Alt sıradaki pencerelerin dış kısımları demir lokmalı parmaklıklı, düz ahşap kepenklidir. İç kısımlarındaki pervazlar kalem işi çiçek motifli ve altın varak kaplı harflerle Osmanlıca olarak yazılmış, birer mısralık, konağı ve sahibini öven yazılar bulunmaktadır.      Binanın, Baş Odadan başka, sofaya açılan dört odası daha vardır. Bu odaların sofaya açılan ahşap kapaklı pencereleri, sofadan odalara ışık girmesini sağlamaktadır      Bitişiğindeki  oda bir kapı ile Baş Odaya geçişlidir. Güney Cephede alçı şerbetlikle, ahşap tavan işlemesiyle geleneksel Türk evi karakterini yansıtan ikinci bir baş oda vardır.      Taşoda Konağı Kültür ve Turizm Bakanlığının sağladığı imkanlarla Burdur Valiliği kullanımına verilmiştir. Bakanlık ve Burdur Müzesi elemanlarının çalışmaları ile Burdur Müzesi kolleksiyonundan devredilen etnoğrafik eserlerin binanın baş oda ve diğer bölümlerinde sergilenmesi ile Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenmiş ve 11/06/2005 tarihinde hizmete sunulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/tasoda-konagi-etnografya-muzesi

KÜÇÜKSU KASRI

KÜÇÜKSU KASRI

  Küçüksu Kasrı veya Göksu Kasrı, İstanbul'un Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi arasında, Boğaziçi'nde Üsküdar-Beykoz sahilyolu üzerinde yer alan kasır. Sultan Abdülmecit tarafından Nigoğos Balyan'a yaptırılmış, inşaatı 1856 yılında tamamlanmıştır. Eski adı "Göksu Kasrı" olan bu yapı, padişahların, Boğaziçi kıyılarındaki biniş kasırlarından biridir. Kasırlar sadece hünkârların malı sayılan ve sarayların haricinde inşa edilen, köşkten büyük binalardır. Devamlı ikamet için kullanılmayan kasırlar, padişahların dinlenmeleri için vakit geçirdikleri yerdir   Osmanlı tarihinde Lale Devri adıyla geçen dönem, yeniçeri ayaklanmasıyla kanlı bir şekilde sona erdikten sonra, Kâğıthane'de bulunan saray, köşk, yalı vb. binalar yağmalanıp yıkılmıştır. Bu hareket bir halk ayaklanması niteliğinde olmadığından kısa bir süre sonra her şey eski haline dönmüştür. İşte, böyle bir ortamda tahta çıkan I. Mahmud, Kâğıthane ve civarını imar etme yerine, Boğaziçi kıyılarında dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih etmiştir. Küçüksu, padişahın Boğaz'da en fazla sevdiği semtlerden biri olmuştur. Sadrazam Divitdâr Mehmed Emin Paşa, padişahın bu yöreyi çok sevdiğini farkedince, kendisine bu yörede bir kasır yapılmasını teklif etmiş ve olumlu cevap alınca da, kasrın yapılması için gerekli emirleri vermiştir.   Mühendis ve şehremini Yusuf Efendi, bir plan hazırlayarak, Küçüksu'da ahşap bir bina inşa etmeye başlamıştır. Kasır, 1751 yılında büyük törenlerle açılmıştır. Kandilli yamaçlarında kuyular kazılmış, terazilerle kasra su getirilmiştir. Getirilen su, kasrın ihtiyacını karşılamakla birlikte, havuz ve sebiller için de kullanılmıştır.   Sadrazam, kasrın döşeme masraflarını, Kedhüda Bey, Defterdar Efendi, Reis Efendi, Çavuş Başı, Yeniçeri Ağası, Cebeci Başı, Darphâne Nazırı, Gümrükçü ile Buğdan Voyvodası arasında paylaştırmıştır. III. Selim döneminde Küçüksu Kasrı tamamen tamir ettirilmiş, kasrın önüne büyük bir çeşme yapılmıştır. Kasrın diğer bir onarımı da II. Mahmut devrinde olmuştur.   Küçüksu Kasrı, 17. yüzyıl'dan başlayarak çeşitli kaynaklarda Bağçe-i Göksu adıyla anılan hasbahçenin (bugün Küçüksu Çayırı'nın bulunduğu alan) eşsiz doğal güzellikleriyle ilk olarak Sultan IV. Murat'ın (1623-1640) ilgisini çektiği ve 18. yüzyıl başlarında bu çevrede ilk yapılaşmaların görüldüğü bilinmektedir. Sultan I. Mahmut (1730-1754) döneminde Divittar Mehmed Paşa, bu hasbahçenin deniz kıyısına iki katlı ve ahşap bir saray yaptırmış, bu yapı III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut dönemlerinde onarılarak kullanılmıştır. Sultan Abdülmecit dönemindeyse (1839-1861) padişahın emriyle yıktırılmış ve yerine bugünkü kargir yapı inşa edilmiştir.   1857 yılında hizmete giren yeni Küçüksu Kasrı'nın mimarı Nikoğos Balyan Kalfa'dır. Kâgir, iki katlı ve yığma tekniğiyle inşa edilmiştir. Tuğla ve taş kullanılarak yükseltilen bina, ortalama 15 m x 27 m'lik bir alanda yer alır. Bodrumu ile birlikte üç katlı olan yapının bodrum katı mutfak, kiler ve hizmetçi odalarına ayrılmış, öbür katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Her oda, hem hole, hem de arkasındaki diğer bir odaya açılır. Denize bakan odalarda iki, kara tarafındakilerde ise bir bulunur. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plan tipini yansıtan yapı, dinlenme ve av için kullanılan, bir "biniş kasrı" niteliğindeki yapı devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) cephe süslemeleri elden geçirilen yapı, zaman zaman çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaşmış, ancak bu arada eski saraydan kalan ve çeşitli işlevlerdeki ek yapılarını yitirmiştir.   Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir.   Uzun kenarı denize paralel, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yerden 3m kadar yüksekteki bir alt bölüme oturan iki kattan oluşur. Deniz cephesi üç düşey parçaya ayrılmıştır.; bunlardan ortadaki düz, yanlardaki dışbükeydir. Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli, iki kollu görkemli bir mermer merdivenle ulaşılır. At nalının iki kolu arasında fıskiyeli mermer bir havuz yer alır. Giriş bölümü dört sütunun taşıdığı kemerli bir sahanlığın gerisine doğru çekilmiştir. Zemin katta boydan boya ikişer balkon vardır. Üst kattaki konsollara taşıtılmış, zemin kattaki ayaklara oturtulmuştur. Yapının bütün cepheleri, en tepede konsollar üstünde ileri taşan ve çatıyı gizleyen bir parapet duvarıyla sona erer.   Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir Şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır.   1994 yılında kapsamlı ve çağdaş bir restorasyon gören Küçüksu Kasrı, halkın ziyaretine açık tutulmakta, hemen yanıbaşındaki iskeleyi, çeşme meydanını ve özgün bahçesini tarihsel ve eskiden olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturma çalışmaları sürmektedir. Bu çalışmalar sona erdiğinde, yapının bahçesi diğer saray, köşk ve kasırlarımızda olduğu gibi ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara ayrılacaktır.   https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BC%C3%A7%C3%BCksu_Kasr%C4%B1  

http://www.ulkemiz.com/kucuksu-kasri

I. Abdülhamid (1774 - 1789)

I. Abdülhamid (1774 - 1789)

Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı. Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: "Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!". Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar. Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı'nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid'in emriyle idam edildi. Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul'da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "velî" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, onbeş yıl iki ay onyedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı'da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Erkek Çocukları : Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud, Murad, Nusret, Mehmed, Ahmed, Süleyman. Kız Çocukları : Esma, Emine, Rabia, Saliha, Alimşah, Dürrüşehvar, Fatma, Melikşah, Hibetullah Zekiye.

http://www.ulkemiz.com/i-abdulhamid-1774-1789

Tlos Antik Kenti

Tlos Antik Kenti

Tlos. Likya'nın en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar'ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri'nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır. Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yer almaktadır. Böylece Tlos yerleşiminin başka hiçbir Likya kentinde olmadığı kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılır ki, bundan dolayı Hitit kaynaklarında Tlos için “şehir” yerine “ülke” ifadesi kullanılmıştır. Gerçi Tlos Antik Kenti için kullanılan ülke ifadesi şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak ele geçen yazıtlardan antik kentin çok sayıda semt ve mahallelerden oluştuğu, çevresinde ise merkeze bağlı pek çok köy yerleşiminin bulunduğu bilinmektedir. Eski Yunan mitoslarına göre her antik kentin bir kuruluş efsanesi ve bir de kurucu kahramanı vardır. Tlos'un kuruluş efsanesi de Hellen mitoslarına dayandırılmış ve Tlos kent adının Tremilus ile Praksidike’nin dört oğlundan biri olan “Tloos”dan geldiğine inanılmıştır. Hatta Pinaros, Xanthos ve Kragos’un onun kardeşleri olduğu kabul edilmiştir. Bahsi geçen mitolojik aktarımların en erkeni, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen tarihçi Herodotos’un çağdaşı ve ayrıca Homeros ekolünden geldiği bilinen Halikarnasos’lu Panyasis’e aittir. Benzer bir inanışın uzun yıllar boyunca kabul gördüğünü gösteren diğer bir antik kaynak ise, MS 6. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Byzantion’lu Stephanos’dur. Stephanos Byzantinos yazdığı “Ethnika” isimli coğrafi kitapta Panyasis’in aktarımlarını aynen kopyalamıştır. Homeros zamanından itibaren bilinen tüm antik kaynaklarda Likya halkının Hellen kökenli olduğu vurgulanmıştır. Bundan dolayı, özellikle batı ve güney Anadolu kıyılarında filizlenen gelişmiş kültürlerin yaratıcılarının, MÖ 12. yüzyıl öncesinde Dor istilasından kaçan ve Anadolu’ya sığınan Akha Hellenleri olduğu kabul edilmektedir. Ve hatta Troya savaşı ardından ülkesine dönmeyen bazı Akha ordularının da bu bölgelere yerleştiğine inanılmaktadır. Ancak bu inanışın gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. Çünkü Homeros, İlyada destanında tüm Anadolu halklarının birleşerek Troya önlerinde Akha birliğine karşı savaştığını etraflıca anlatmıştır. Anadolu halklarının dış güçlere karşı oluşturduğu bu birliktelik Troya savaşları öncesinden de bilinmektedir. Örneğin Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında, tüm Anadolu halkları bir araya gelerek Hitit’lerin yanında savaşmıştır. Bu birliktelik, daha sonra II. Hattuşili zamanında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda da kendini gösterir. Dolayısıyla Homeros ve onu izleyen tüm antik kaynak aktarımlarında Anadolu halklarının hellenleştirilme ideolojisi politik bir olgudan öteye gidemez nitelikte gözükmektedir. Çünkü bu ideoloji ilk kez Homeros aktarımlarında vardır ve MÖ 8. yüzyıldan önce bu teori ile ilgili hiçbir yazılı belge bulunmamaktadır. Anadolu ve Mısır’dan bilinen yazılı belgeler ise, mevcut inanışın tam tersi bir bilimsel gerçeğe işaret etmekterdir. Likyalıların daha ege göçleri öncesinde bu topraklardaki varlığı bugün epigrafik ve arkeolojik buluntularla belgelenmiştir. Örneğin bölgenin coğrafi olarak tanımlanmasında kullanılan Lukka/ Lukki ifadeleri hem Hitit hem de Mısır metinlerinden, MÖ 15. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Gelidonya Burnu ve Uluburun batıkları ise dönemin arkeolojik kalıntılarını oluşturur. Benzer Bronz Çağ buluntularına son yıllarda kıyı Likya şehirlerinde de rastlanılmaktadır. Dolayısıyla Likyalıların Hellen soylu olduğu ve isimlerini Atina kralı Pandion’un oğlu Lykos’dan aldığı mitos inancı gerçeği yansıtmamaktadır. Doğrusu, Lykia ifadesinin yunancalaştırılmış bir kelime olduğudur. Diğer yandan Likyalılar kendilerini Trmmili, ülkelerini ise Trmmise olarak tanımlamışlardır. Homeros’un Likyalılar için kullandığı Termilai ifadesi Trmmili ile özdeştir. Trmmili ya da Termilai kelimelerinin bugünkü Dirmil/ Altınyayla yerleşimi ile aynı olduğu, Claudius Dönemi’nde dikilen Patara Yol Klavuz Anıtı üzerindeki Trimili ifadesiyle kesinlik kazanmıştır. Bununla da Herodotos’un Trmmili halkının Girit adasından geldiği aktarımının gerçeği yansıtmadığı anlaşılır. Eğer Likya halkı bölgeye başka bir yerden göç ederek gelmiş ise, onların anavatanı Eşen Irmağı’nın doğduğu ve bereketli toprakların bulunduğu bugünkü Dirmil ve yakın çevresi olmalıydı. Tlos isminin de Hellenler’le hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Tlos kent adı Likçe bir ifade olan “Tlawa” kelimesinden türetilmiştir. Tlawa ismi ise, MÖ 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaştığımız Lukka toprakları içerisindeki “Dalawa” yerleşimi ile özdeştir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’da bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya'nın (MÖ 1250-1220) Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşımaktadır. Söz konusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler”, ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı Dönemi’ndeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir. Yazılı belgelerde vurgulanan Tlos’daki Hitit Dönemi yerleşimi bugün antik kentte ele geçen arkeolojik buluntularla da desteklenmektedir. Özellikle Geç Bronz Çağ’a tarihlenen buluntular arasında taş balta ve el aletleri ile farklı formlar gösteren bronz baltalar, hançer ve ok ucları örnek gösterilebilir. Ancak bu bölgede yaşayan ilk insanların geçmişi hem Tlos kazılarında ele geçen arkeolojik kalıntılar hem de Tlos teritoryumunda yer alan Arsa ve Girmeler mağara/ höyük buluntuları ışığında Hititler zamanından çok daha öncesine geri gitmektedir. Özellikle 2009-2010 yıllları araştırmaları esnasında Tlos’da gün ışığına çıkartılan taş baltalar ve çakmaktaşı el aletleri ile Girmeler Mağarası önündeki höyük kalıntısında tespit edilen buluntular arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Girmeler Mağarası önündeki buluntular içerisinde Hacılar ve Kuruçay seramikleriyle yakın benzerlik gösteren çömlek parçaları da yer almaktadır. Benzer seramikler Arsa Köyü sınırları içerisinde yer alan Tavabaşı Mevkii mağaralarında da tespit edilmiştir. Bahsi geçen tüm arkeolojik buluntular yapılan stilistik ve tipolojik incelemeler doğrultusunda Geç Neolitik Dönem’e kadar tarihlenebilmektedir. Ayrıca Tavabaşı Mevkii mağaralarının dış yüzeylerinde bulunan farklı ikonografideki kaya resimleri de benzer örnekler ışığında yine aynı döneme verilmektedir. Dolayısıyla Batı Likya Bölgesi’nin Eşen Nehri havzasında Neolitik Dönem’den itibaren kullanılan diğer mağara veya höyük yerleşimlerinin bulunması muhtemeldir. Diğer yandan Elmalı Ovası ve Doğu uzantısında bulunan Hacılar, Kuruçay, Bademağacı ve Höyücek gibi Neolitik Dönem yerleşim buluntuları ile yapılan karşılaştırmalarda her iki bölge arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu da anlaşılmıştır. Böylece Orta Anadolu Neolitiği’nin Batı Anadolu kıyılarına kadar olan uzantısı ilk kez arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos ve yakın çevresinde Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ’a kadar kesintisiz devam eden yerleşim izleri tespit edilmesine rağmen, Demirçağ başlangıcından MÖ 540 yıllarındaki Pers istilasına kadar geçen süreye ait pek fazla arkeolojik buluntu ele geçmemiştir. Sadece MÖ 2. binyılı sonlarına tarihlenen ve gri seramik olarak da adlandırılan küçük çömlek parçaları ile az sayıda Geometrik Dönem seramikler ancak günümüze ulaşabilmiştir. Söz konusu döneme ait buluntular uzun yıllardır kazıları devam eden diğer Likya kentlerinden bilinmektedir. Tlos Kazıları oldukça yenidir ve dolayısıyla zaman içerisinde bahsi geçen döneme ait yeni arkeolojik veriler beklenmektedir. Başlangıçtan itibaren tüm Likya kentleri arasında ethnos-polis düşüncesine dayanan askeri (symmachia-epimachia), politik (sympoliteia) ve dini (amphiktionia) bir birliktelik bulunmaktaydı. Söz konusu birlikteliğin başlangıcı, MÖ 15. yüzyılda oluşturulan Batı Anadolu’daki Assuwa/Arzawa konfederasyonuna tüm Likya kentlerinin “Luggalılar” kimliği altında katılımında hissedilir. Benzer bir birlik oluşumu Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır Firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında “Lukka Ülkesi” adıyla Hitit’lerin yanında yer almalarında da gözlemlenir. Lukka kimliği altında Mısır’a ve Kıbrıs’a saldırmaları da yine bu birlik oluşumunun somut bir göstergesidir. Bunlardan başka, Troya savaşları esnasında Akha Hellenleri’ne karşı kral Sarpedon önderliğinde Lukka ordularının da ön saflarda yer almaları, söz konusu birlik oluşumunun MÖ 2. binde ne kadar kuvvetli olduğunun önemli diğer bir ifadesidir. Likya halkının bu organize görünümü sadece MÖ 2. binli yıllarla sınırlı kalmamış, Demir Çağ’dan itibaren de pek çok benzer örnek olduğu bilinmektedir. Herodotos’un Likyalılar ile ilgili aktarımlarında benzer bir düşünce özellikle vurgulanmıştır. MÖ 452-445 yılları arasındaki Atik Delos Birliği listelerinde “Likyalı” kavramının kullanılması, Pers veya Yunan egemenliğine karşı Likya şehirlerinin ortak savunma yapma planları yine bu birliktelik düşüncesinin somut göstergeleri olarak kabul edilebilir. MÖ 2. yüzyıl ilk yarısındaki Likya Birliği kuruluşu öncesi basılan beylik dönemi sikkelerin üzerinde kullanılan ortak semboller de yine birlikteliğe işaret etmektedir. Likyalıların erken dönemlerde kendi aralarında oluşturdukları birlik yapısı, MÖ 168/67 yıllarında kurumsallaştırılıp resmileştirilmiş ve böylece, özünde Likya kentlerinin ve vatandaşlarının demokratik bir anayasa çerçevesinde oylama esaslı, seçimle yönetilmelerine dayanan Likya Birliği kurulmuştur. Her ne kadar Likya kentleri arasında sürekli ortak bir birliktelik gözlemlense de, MÖ 540 yıllarında Harpagos önderliğinde Pers ordularının Likya’yı istila etmesiyle bağımsızlık yitirilir ve Beylikler Dönemi sonuna kadar tüm Likya Bölgesi Pers egemenliği altında kalır. MÖ 360 yıllarında Perikle’nin Perslere karşı başlattığı bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanması ardından Likya kısa bir süreliğine Karya Bölgesi’ne bağlanır. MÖ 334/33’te Büyük İskender Likya’ya egemen olmuştur. İskender’in ölümünün ardından egemenlik sırasıyla Antigonoslar, Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Rodos arasında sürekli el değiştirmiştir. Likya’nın bu karmaşık dönemi, MÖ 168/67 yıllarında Roma Senatosu tarafından Likya’nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği’nin resmileştirilmesiyle son bulur. Tlos Antik Kenti Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra gibi birliğin üç oy hakkına sahip en büyük altı şehrinden biri kabul edilmiştir. MS 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi’ni bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde de Tlos birlik içindeki önemini korumuş ve Metropolis unvanını taşımaya devam etmiştir. Bu önemden kaynaklanmış olsa gerek ki, Patara’da dikilen Yol Klavuz Anıtı’nda vurgulandığı gibi, Likya yol ağı yedi farklı yönden Tlos’a bağlanmış ve güneyde Xanthos’tan, güneybatıda Pinara’dan, batıda Telmessos’tan, kuzeybatıda Kadyanda’dan, kuzeyde Araxa’dan, kuzeydoğuda Oinoanda’dan ve doğuda Choma’dan gelen ticari yollar Tlos’da kesişmiştir. Bu güzergahların pek çoğunun günümüzde kullanıldığı da bilinmektedir. Hristiyanlık Dönemi’nde Tlos, Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir. Bu dinsel önemin MS 12. yüzyıla kadar devam ettiği arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos, Likya sınırları içerisindeki önemini Osmanlı Dönemi’nde de hissettirir. Bölgeye en son 19. yüzyılda gelen ve “Kanlı Ali Ağa” olarak ünlenen Osmanlı Derebeyi, Tlos Akropolünün zirvesine antik dönem kalıntılarını da kullanarak şatosunu inşa etmiştir. Bugünkü modern Yaka Köyü antik Tlos yerleşiminin üzerine kurulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/tlos-antik-kenti

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : ÇANAKKALE Adı : GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 33.000 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nin batısında, Çanakkale ili Eceabat ilçesindedir. Ulaşım : Çanakkale’den feribot ve motorla ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek ve Rusya’ya yardım amacı ile İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına güvenerek Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçmişlerdi. Burada Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk Milleti’nin güçlü, insanüstü direnmesi ile karşılaştılar. 250.000’i aşan Türk şehidinin kanları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000’i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin kemiklerinin gömülü olduğu alanları içine alan milli park, bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır. Görünecek Yerler : Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kabatepe Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Kanlı Sırt, Conkbayırı’ndaki yazıtlar, anıtlar ve Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer, Conkbayırı’nda İngiliz ve Yeni Zelanda anıt ve mezarlıkları, Mehmet Çavuş Anıtı, tamamı şehit olan 57. Alay Şehitliği, Anzak Koyu Anıtı ve mezarlıkları, Seddülbahirdeki Çanakkale Şehitleri Anıtı ve müzesi, Yahya Çavuş Anıtı, İngiliz Helles Anıtı, Alçıtepe köyündeki özel müze, Kilitbahir Kalesi ve müzesi, siperler, savaş kalıntıları, Seyit Onbaşı Anıtı ve Bigalı köyündeki Atatürk Evi görülebilir. Mevcut Hizmetler : Saha içerisindeki Kabatepe mevkiinde günübirlik piknik yapmak mümkündür. Çadırlı kamp ve denizden faydalanma imkanı da bulunmaktadır. Ziyaretçilere günübirlik kullanım alanı olarak planlanmış sahada kır gazinosu, büfe gibi hizmetler de sunulmaktadır. Konaklama : Kabatepe kamp ve günübirlik kullanım alanında çadır ve karavanla konaklama imkanı mevcuttur. Eceabat ilçe merkezinde oteller, Seddülbahir köyünde motel ve pansiyon bulunur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Çanakkale Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 286 2138141          Çanakkale DKMP Şube Müdürlüğü : 0 286 2123417          Gelibolu Milli Park Müdürlüğü : 0 286 8141025, 0 286 8141128

http://www.ulkemiz.com/gelibolu-yarimadasi-tarihi-milli-parki

Balıklıgöl ve Balıklıgöl Efsanesi

Balıklıgöl ve Balıklıgöl Efsanesi

Balıklıgöl, (Aynzeliha ve Halil-Ür Rahman Gölleri) Şanlıurfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan ve İbrahim Peygamberin ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu iki göl, kutsal balıkları ve çevrelerindeki tarihi eserler ile Şanlıurfa'nın en çok ziyaretçi çeken yerlerindendir.İbrahim Peygamber, devrin zalim hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele etmeye, tek tanrı fikrini savunmaya başlayınca, Nemrut tarafından bugünkü urfa kalesinin bulunduğu tepeden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ateşe "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol"' emri verilir. Bu emir üzerine, ateş suya odunlar da balığa dönüşür. İbrahim bir gül bahçesinin içersine sağ olarak düşer. İbrahim'in düştüğü yer Halil-ür Rahman gölüdür. Rivayete göre Nemrut'un kızı Zeliha da İbrahim'e inandığından kendisini onun peşinden ateşe atar. Zeliha'nın düştüğü yerde de Aynzeliha Gölü oluşmuştur. Şanlıurfa ili; Türkiye’’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan ve tarihi çok eskilere dayanan bir şehirdir. Şehrin tarihinin M.Ö. 1000 yılına kadar dayandığı tahmin edilmektedir. Şanlıurfa’’da bulunan Göbekli tepe Höyüğü M.Ö. 11.yy. kurulduğu tahmin edilmektedir. Dünyanın bilinen en eski yerleşim yerlerinden biridir. Ayrıca İbrahim Peygamberin ve Eyüp Peygamber’inde doğum yeri olduğu hakkında rivayetler bulunmaktadır. Şanlıurfa kent merkezinin MÖ. 9500 yılına kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Tarih boyunca Şanlıurfa kenti; Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans, Selçuklu, Eyyubi, Memluk, Timur, Akkoyunlular, Dulkadir Beyliği ve son olarak ta Osmanlıların himayesine girmiştir. Bir çok  medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu antik şehir, tarihi ve turistlik yapıyı da sınırları içerisinde bulundurmaktadır. Her karışı tarih kokan bu kentteki görülmesi gereken en önemli yer, bütün dünyanın bildiği Balıklı göl’dür.Şanlıurfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan balıklı gölün hikâyesi, üç büyük dine inananlarında peygamberliğini kabul ettiği Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemdeki zalimlikleri ile halkına çok çektiren Nemrut ile İbrahim Peygamber arasında geçen olaylar sonucu oluştuğuna inanılmaktadır. Nemrut’un, Hz İbrahim’i küçük bir tepenin üzerine kurdurduğu mancınık ile tepenin dibinde yanan ateşe fırlattığına ve İbrahim Peygamber’in düştüğü yerdeki ateşin göle, ateşte yanan odunlarında balığa dönüştüğüne inanılır. İbrahim Peygamberin, düştüğü yerde oluşan göle “Halil-ür Rahman” gölü denilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/balikligol-ve-balikligol-efsanesi

III. Mustafa (1757 - 1774)

III. Mustafa (1757 - 1774)

Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan'dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi. Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul'un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaadetmezdi. Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik'in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi'yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa'ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi. - Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın. - Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun. - Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin. Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da "Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?" diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya'dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu. Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti. Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız'dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı. Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere "el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis" şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der: Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezeleŞimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezeleİşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel'e. Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan

http://www.ulkemiz.com/iii-mustafa-1757-1774

Abide-i Hürriyet Anıtı

Abide-i Hürriyet Anıtı

Abide-i Hürriyet diğer adıyla Hürriyet-i Ebediye Abidesi, 31 Mart Vakasında ölenlerin anısına İstanbul'un Şişli ilçesinde Hürriyet-i Ebediye Tepesi'nde dikilmiş olan anıt. Türkiye'de yapılmış ilk ulusal anıttır.

http://www.ulkemiz.com/abide-i-hurriyet-aniti

Üsküdar Gemi Batığı

Üsküdar Gemi Batığı

BATIĞIN KONUMU : N40°11.228'- E26°24.207' 18 m. Nağara yakınları Yer : Çanakkale Boğazı (Nara) Derinlik: 17 m  Batık tarihi : 27 Nisan 1915Osmanlı Nakliye GemisiÇanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey,günlüğünde şöyle diyordu: "27 Nisan 1915 Reşit Paşa vapuru İstanbul’dan asker yüklü olarak geldi.Nara Burnu'nda durduğu sırada düşman ateşine maruz kalmış ve yanındaki Üsküdar vapuru beş dakika içinde batmıştır. Bir çarkçı ve iki er şehit olmuştur. Diğerlerinde hamd olsun bir zarar olmamıştır...”Binbaşı Nazmi Bey - Çanakkale Deniz Savaşları Günlüğü s. 61-62

http://www.ulkemiz.com/uskudar-gemi-batigi

Silifke Müzesi

Silifke Müzesi

Silifke Müzesi 1958 yılında Cumhuriyet İlkokulunun bir bölümünde depo niteliğinde oluşmuştur. Zamanla gelişen Müze bağımsız bir binaya taşınmış ve 02 Ağustos 1973 tarihinde hizmete açılmıştır. Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı ( M.Ö. 2700 -1300 ), Demir Çağı ( M.Ö. 900 -700 ), Arkaik Devir ( M.Ö.6.yy ), Klasik Devir ( M.Ö.5.yy )  Helenistik ve  Roma Çağları  ( M.Ö. 4.yy - M.S.3.yy ), Doğu Roma Çağı ( M.S.4 -11.yy ), Osmanlı Devri buluntuları, Etnoğrafik Eserler Müzede 4 kapalı - salon, 1 açık - bahçe sergilemesi ile teşhir edilmiştir. Bakanlığımıza ait bina ve arsadır. 3.153,50 m2’lik alanda olup 3 kapalı 1 bahçe teşhiri, kitaplığı, konferans salonu vardır. Silifke-Anamur karayolu üzerindedir. Adres: Atik Mahallesi Malazgirt Bulvarı No:29/ATel:    0 324 714 10 19Faks: 0 324 714 28 52

http://www.ulkemiz.com/silifke-muzesi

Kasr-ı Hümayun Sarayı

Kasr-ı Hümayun Sarayı

İzmit Saat Kulesi’nin yanında bulunan yapı, padişahın kullanımı için yaptırılmış olan, iki katlı, küçük bir saray yapısıdır. 19. yüzyılda inşa edilmiş olan saray, bu dönemde inşa edilmiş diğer yapılarla üslup benzeşmesi göstermektedir. Yapıda neoklasik, barok ve klasik Osmanlı sanatı üslup özellikleri göze çarpmaktadır. Bazı Osmanlı padişahlarına hizmet vermiş, birçok devlet adamı ve önemli şahsiyeti (Mustafa Kemal Atatürk, Fransız Yazar Claude Farrare) ağırlamış olan sarayın, iç ve dış yüzeyleri son derece hareketli bir görünüşe sahiptir. 28 Haziran 1967’de Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından, müze olarak düzenlenmiş olan yapı, bu hizmetini uzun yıllar sürdürmüştür. 17 Ağustos 1999 depreminde büyük ölçüde zarar gören yapı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2005 yılında restore ettirilmiştir. İlk kez IV. Murat döneminde ahşap temeller üzerinde inşa edilmiştir. Ancak yangın ve deprem nedeni ile yıkıldığı anlaşılmıştır. Günümüze ulaşan yapı; Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) yapılan saraydır.Neo–Klasik üslupta, Avrupa-Barok stilinde, iki katlı olup cephesi mermer kaplıdır. Binanın tavan süslemeleri Fransız ressam SASON’un eseridir. Mimarı Karabet Amira Balyan'dır. Tel: (+90-262) 322 75 54 Ziyaret Saatleri: 09.00-19.00 Ziyarete açık günler: Pazartesi hariç hergün

http://www.ulkemiz.com/kasr-i-humayun-sarayi

Boyabat Kalesi

Boyabat Kalesi

Kale; günümüz modern Boyabat yerleşimin batısında Gök ırmak vadisinde karşılıklı iki sarp kayalık tepeden güneydeki üzerinde yer almaktadır. Yapı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından 57.02.00 {1.17127] numara ile tescil edilmiş ancak, tescil tarih belirtilmemiştir.İlçenin adına ilişkin çeşitli görüşler bulunmaktadır. Leonhard (1915:79) da, daha sonra da araştırmacıların değindiği, Boya ile âbad kelimelerinin birleşiminden oluşmuş Boyalıoca anlamına gelmektedir bilgisi yer alır… Aynı araştırmacı halk arasında Voyabat dendiği Kinner”in de ismi Voyvoda şeklinde kaydettiği belirtir. Yer isimlerinde , zaman içerisinde fonetik yapının değişimi çok rastlanılan bir durum olmakla birlikte bu konuda kesin bir şey söyleyebilmek mümkün değildir.Daha sonra, Boyabat”ın antik adının Germenikopolis ya da Yermenikopolis olduğu, Batlamyos”a ait Coğrafya kitabında bulunan haritaya dayanılarak belirtilmiş olsa da adı geçen yerleşmenin aslında günümüz Çankırı ili olduğu araştırmalarla ortaya konmuştur.Esemenli Boyabat ve havalisinin ilk adının Pimosilene oldugunu belirtmektedir. İsmin, Pinolisene, Pimolitis ve Pimolasa gibi çeşitli yazılışları olduğu anlaşılmaktadır. Amasya ilinin kuzeyinde ya da Osmancık ilçesinin doğusunda bulunduğu düşünülen bir yerleşme ve bölgenin adı olduğu ilgili araştırmalarda belirtilmiştir.Doğudaki dış sur, birbirine paralel iki duvardan ibarettir. Aralarında açıklık 6 m olup moloz taşından harçla yapılmıştır. Bu duvarların alt kısımları daha eskidir. Orta kısımdan kale tarafına harçla yapılmış tonozlu bir yol gitmektedir. Bu yolun kalenin kuzeyindeki tünelle alakalı olduğunu zannediyoruz.Doğusunda bulanan kapı burcu moloz taşından harçla yapılmıştır. Kapı süveleri kesme taşalırın üst üste konulmasıyla meydena getirilmiş üstüne ağaç hatıllar konularak tuğla ve taş malzeme ile yuvarlak kemer çevrilmiştir. Kapının eni 2,10 yük 2,30 m “dir. İkinci kapı da ayni teknikle yapılmıştır. İki kapı arasındaki gecidin iki tarafıda birer küçük oda bulunmaktadır. Her ikisinin enleri 2,5 soldaki derinliği 2, sağdakinin 0,50, yük 3 cer m.”dir. Bunlara oda demekten ziyade niş demek daha yerinde olur.Doğu duvar burçlarından en itinali yapılan kuzey bitişiğindeki burçtur. Harçla moloz taşından yapılan bu burcun üç tarafı yuvarlaktır. Tepesinde ayrıca yuvarlak bir kısım daha vardır. Burcun üzerinde iç tarafından bir merdivenle çıkılmaktadır. Bundan sonra aynı malzeme ve teknikle yapılan burç ve surlar kuzeydeki uçurumun başına kadar gitmektedir.Kalenin güney yüzü birikinti mahrutiyle dolmuş olduğundan müdafa bakımından önemli sır ve burçlar bu tarafa yapılmıştır. Bunlar da yer yer zayiat vermişlerdir. Hepsi de aynı malzame ve teknikle yapılmışlardır.Kalenin üzerinde boyu 100, eni 30-40 m. Olan bir düzlük vardır. Burada birde su mahzeni bulunmaktadır. Moloz taşından harçla yapılmış olan bu mahzen ortasında bir duvarla ikiye ayırlımıştır. Boyu 12, eni 6, derinliği 7 mdir.Tüneller bahsinde geçen kaya tüneli kuzey tarafındaki terasa üzerindedirKalenin üzerinde bir çok çanak çömlek kırıkları bulunmakta ise de bunlar eski değildirler. 1830”da kalede Çapvan”lardan Hasan adında bir derebeyinin hüküm sürdüğü ve aynı şahsın o tarihte buradan sürüldüğünü R. Leonhard işaret etmektedir. 1830 da yine kale üzerinde 30 haneli bir mahalle buludugunu aynı kaynaktan öğreniyoruz.Kalenin üzerindeki tünel çok eskidir. Buna göre kale Paflagonyalılar zamanından beri meskün ve müdafaa yeri olarak kullanılıyordu. Fakat bugün ayakta duran kale Türk eseridir. Burç ve duvarların yapılış tekniği kapılar ve kemerler, su mahzeni tamamen türk ve bilhassa Osmanlı karakterinde yapılmıştır. Yalnız dıştaki birbirine parelel duvarların alt kısımlarıyla, kalenin üzerinde kuzey tarafındaki bahçe denilen kısmın alt duvarları Roma ve Bizans eseridir.Kalede son oturanlar bu mahalleye göç etmişlerdir, böylece kale boşalmış, kaledeki eski ev keresteleri surlar üzerinde aşağı atılırken biri ağacı elinden bırakamamamış ve ağaçla birlikte surdan aşağı düşmüş, bu taşınma 130-140 yıl önce bir cana mal olmuş bu kayalar üzerinde bir sürü kesik oyuk ve delikler var. Bunlar ilk kaleye ait işlerdir. Çok eski zamanlara gider.Boyabat Kalesinin buraya kadar anlattığım kısmı yani eski kale (M.Ö. 600) yıllarında Paflagonyalılar tarafından kurulmuştur.Biz eski kalenin dış görünüşünün nasıl olduğunu kestiremiyoruz. Bugün gördüğümüz sur ve burçlar çok yeni olup bir Türk Kalesidir. Biz Boyabat kalesini eski kesinti, oyma ve tüneli ile 2600 yıllık bir kale ve tarihi eser diye görüyoruz.Kalenin bugunkü haline gelince; Kalenin görünen surları burçları ve önündeki hendek ile iç kısmındaki su deposu Türk İslam eseridir. Bu kalenin Selçukluların son zamanlarında yapıldığı kanaatını vermektedir. Beklide Candaroğullarının Pervanelirin veya Danişmentlilerin eseridir.Kale kapısının önünde bir hendek bulunmaktadır. Bu hendek kaleye hucum edecek düşmanlar için bir engel olarak yapılmıştır.Boyabat Kalesine Döme dağı tarafından avgın ile su getirilmiştir. Yer yer bu eski avgınları rastlanmaktadır. Bu su yolunun İslami devirden öncelere ait olduğu sanılmaktadır.İlçenin batısındaki Kale, çevreye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır. Yakın zamanlarda yapıldığı anlaşılan ve tepenin eteginde güneyden kuzeybatıya doğru çıkan merdivenlerle kaleye ulaşım sağlanmaktadır. Bu bölümde yer alan ağaçlar kale çevresinde bir koruluğun oluşmasına neden olmuştur. Genel hali ile iyi durumda olan duvarların büyük bölümü günümüze gelebilmiştir. Yapının geçmişi olduğu yenileme ve onarımlara ait elde ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak 1991 yılında kalede bir onarım çalışması yapılmış, güney, batı ve doğu duvarların özellikle üst seviyeleri günümüz durumuna bu onarım sonucu almıştır. Onarımla ilgili detaylı bir bilgiye ulaşılamamıştır. Bu onarım sonucu, yukarıda değinilen, duvarların üst bölümleri ve mazgallar, daha çok nehir yataklarında bulanan taş malzeme kullanılarak inşa edilmiştir.Araştırmacıların ön sur olarak değerlendirdikleri bölüm yaklaşık olarak yüksekliklerini korumuş olmakla birlikte kimi yerlere dökümlük ve tahribat izleri görülmektedir.Kaya tabanın hemen her yerde düzeltildiği rahatlıkla izlenebilmektedir. Ancak kimi yerde taban seviyesinde dökülmeler görülmektedir. Bunların büyük bölümüde insan eli ile yapımlaş etkisi yaratmaktadır. Bu durum özellikle doğu cephenin kuzeyinde yoğun olarak hissedilmektedir ki, bu bölümde sonradan açılmış izlenimi yaratan bir de geçit bulunmaktadır.Doğu cephe güneyinde bulunan giriş mekanı kemer ve örtüsünde yer yer dökülmeler söz konusudur. Bu bölüm kısmen moloz dolgudur. Bunlar muhtemelen kale içinde yapılmış bir temizlik sonucu buraya toplanmış olmalıdır. Giriş mekanının kale içindeki batı bölümende yer yer dökülmeler izlenmektedir.Genel özellikler ve araştırmalardan elde edilen veriler ışığında, Boyabat kalesi için yaklaşık olarak bir tarihlendirme önerisi yapmak mümkündür.Kalenin ilk kez ne zaman inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmese de, kayaya bağlı mimari detaylar ve tünelin varlığı, araştırmacılarında belirttiği gibi, erken dönemlerden itibaren iskan edildiğini gösteren delirlerdir. Yakın çeverisnede yer alan kaya mezar ve tapınakları da Paflagonyalıların bölgede etkin olduklarının işaretidir ki M.Ö.7. yüzyılda benzeri bur durumun Boyabat için de geçerli olduğu ortadadır. Ancak bu tarih, bir kalenin varlığı anlamını kesin olarak taşımamamaktadır. Bununla birlikte, 11. yüzyılda Bizans İmparatorlugunun bölgedeki etkinliği göz önüne alındığında Boyabat”ın da bu dönem içesinidne bir kaleye sahip olduğu düşünülebilir. Araştırmacılarının özellikle duvarların alt seviyesini , Roma dönemine tarihlendirmelerine rağmen bunu gösterir bir veril olmaması, erekn dönem için bir kalenin varlığını şüpheli kılmaktadır. Özellikle ön giriş duvarlarında görülen yerel ancak düzenli malzeme-ternik özellikler, bölgedeki diğer bazı kalelerde de karşımıza çıkmaktadır. Muhtemelen erken dönem özelliği olarak bu duvarlar en geç 11. yüzyılda inşa edilmiş olmalıdır. Benzeri teknik özellikler, kuzey duvar ve kuzeyde aşağı doğru uzanan duvar parzalarında izlenmektedir. Güneş ve batıda da burçların iç ve alt seviyedeki malzemeleri daha erken tarihli görünmektedir. Bu durumda en önemli farkılılık, doğu duvarda izlenir ki, hem kalınığı hem de kapı burcunun biçimi ile geç özellikler yansıtır. Bölgede Bizans sonrası, Beylikler idareside söz konusudur. Bu süreçte kale sürekli el değiştirmiş ve onarım geçirmiş görünmektedir. Bağlantısı bugun için tartışmalı olmakla birlikte , özellikle kapı burcu, genel şekli ve kuruluşu itibari ile İstanbul kalelerinin silületine sahiptir. Burç muhtemelen 15. yüzyılın ikinci yarısında bu şekli almış olmalidir. Duvar kalınlığının fazla olması, beklide bu dönemde, aslında mevcut eski duvara bir zarf geçirilmesi sureti ile oluşturulmuştur. Bu bölümün diger bölüme oranla daha savunmasız ve tehlikeye açık olması nedeniyle, diğer duvarlarla yaklaşık olarak 1 metlerilk kalınlık farkı mevcuttur.Belirtilen nedenler ve kale yüzeyinde görülen 11-12. yüzyıllara tarihlendirilebilecek tipik bir seramik buluntusundan haraketle kalenin en geç 11. yüzyılda inşa edilmiş olduğu, değişen siyasi ve askeri yapıya uygun olarak el değiştirdiği, bu süreç içerisinde de çoğu zaman dönemi açık şekilde belirlenemeyen onarımlar geçirdiği, günümüz halini ise muhtemelen 15. yüzyılın ikinci yarısında almış olabileceği söylenebilir.Araştırmacılar tarafından sarnış olarak degerlendirilen yapı kalıntısı, mevcut izlerinin gösterdiğine göre bir mescit olmalıdır. İki katlı olması ve katlar arasında bağlantı bulunmaması dikkat çekicidir. Bununla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi alt kat muhtemelen bir çeşit depo birimidir.

http://www.ulkemiz.com/boyabat-kalesi

Selçuk Efes Müzesi

Selçuk Efes Müzesi

Efes Müzesi, Efes ve yakın çevresinde bulunan Miken, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait önemli eserlerin yanı sıra kültürel faaliyetleri ve ziyaretçi kapasitesi ile de Türkiye'nin en önemli müzelerinden biridir.  Efes Müzesi'nin ağırlıklı olarak bir antik kentin eserlerini sergileyen müze olması nedeniyle kronolojik ve tipolojik bir sergileme yerine eserlerin buluntu yerlerine göre sergilenmeleri tercih edilmiştir. Buna göre salonlar Yamaç Evler ve  Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu olarak düzenlenmiştir. Bu salonların yanı sıra müze iç ve orta bahçelerinde çeşitli mimari ve heykeltraşlık eserleri bahçe dekoru içinde ve uyumlu olarak sergilenmektedir. İki büyük Artemis heykeli, Eros başı, Yunuslu Eros heykelciği, Sokrates başı, Efes Müzesi'nin dünyaca tanınmış ünlü eserlerinden bazılarıdır.  Efes Müzesi koleksiyonlarında halen yaklaşık 50.000 eser bulunmaktadır. Bu sayı her yıl sürdürülen arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan veya çevre halkının bağış yoluyla getirdiği eserler ile artmakta, müze koleksiyonları zenginleşmektedir. Bu eserlerin kısa süre içinde bilim dünyasının ve insanlığın hizmetine sunulması düşüncesiyle Efes Müzesi'nde "Yeni Buluntular Salonu" oluşturulmuştur. Ancak, bu salon her zaman yeterli gelmemekte, diğer salonlardaki sergilemelerin de yeni buluntular ışığında ve çağdaş müzecilik anlayışına uygun olarak yenilenmesi gerekmektedir.  Bu anlayışa uygun olarak Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonunda yapılan yeni düzenlemede buluntu gruplarını bir arada sergileyerek konu bütünlüğü oluşturulması amaçlanmıştır. Salonda günlük yaşam konusu içinde her çağdaki insan için vazgeçilmez gereksinimler olan tıp ve kozmetik aletleri, takıları, ağırlıklar, aydınlanma araçları, müzik ve eğlence buluntuları ve dokuma araçlarından örnekler; ev kültü ve dekorasyonunda kullanılan heykelcikler, imparator ve tanrı heykelleri, büstleri ve mobilyalar sergilenmektedir. Salonun bir bölümünde Efes Yamaç Evler'den "Sokrates Odası" olarak bilinen bir oda fresk, mozaik ve çeşitli mobilyalardan oluşan dekoru içinde foto-mankenler ile düzenlenmiştir.  Efes Müzesi'nin müze, Efes ve Selçuk içinde yeni düzenlemeler sonucu ziyarete açılan yeni bölümleri;  1- Arasta ve Hamam Bölümü: Müzenin orta bahçesine bitişik, müze ile bütünlük oluşturan bölümde eski Türk kasabalarında ticaret hayatı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları canlı olarak sergilenmektedir. Tarıma bağlı yöresel yaşamda önemli yer tutan tahıl öğütme sistemi (değirmenler) gelişimi ve farklı tipleri ile; bakırcılık ve gözboncuğu yapımı; Türk çadırlarının sergilendiği bölüm içinde eski Türk yapısı ve 16. yüzyıla ait Osmanlı hamamı da restore edilerek sergi alanında değerlendirilmiştir.  2- Ayasuluk Kitaplığı: Efes Müzesi'nin arka sokağı içindeki eski bir Türk yapısı (14. yüzyıl) müze tarafından restore edilmiş ve semt halkının günlük gazete veya kitap okuyabileceği küçük bir kitaplık işlevi kazandırılmıştır.  3- Görme Engelliler Müzesi: Efes aşağı Agoradaki antik dükkânlardan biri restorasyonu yapılarak görme engellilerin gezebileceği bir müzeye dönüştürülmüştür. İki bölümden oluşan bu müzede kopya ve orijinal eserler sergilenmektedir.  

http://www.ulkemiz.com/selcuk-efes-muzesi

Mevlânâ Müzesi

Mevlânâ Müzesi

Mevlana Müzesi, Konya'da bulunan, eskiden Mevlâna'nın dergâhı olan yapı kompleksinde 1926 yılından beri faaliyet gösteren müzedir. "Mevlana Türbesi" olarak da anılır.(Yeşil Kubbe) denilen Mevlana'nın türbesi dört fil ayağı (kalın sütun) üzerine yapılmıştır. O günden sonra yapı faaliyetler hiç bitmemiş, 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan eklemelerle devam etmiştir. Osmanlı sultanlarının bir kısmının Mevlevi tarikatından olması Türbe'ye özel bir önem verilmesini ve iyi korunmasını sağlamıştır.Müze alanı bahçesi ile birlikte 6.500 m² iken, yeri istimlak edilerek Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m²ye ulaşmıştır. Bağlı bulunduğu Kültür Bakanlığı'na en çok gelir getiren ikinci müzedir. (Birinci Topkapı Sarayı müzesi.)Mevlana hakkında menkıbelerin anlatıldığı Ahmed Eflaki'nin kitabı "Arifler'in Menkıbeleri"nde[1] Mevlana'nın babası için türbe yaptırmak isteyen devrin sultanına "gök kubbeden daha görkemlisini yapamayacağınıza göre zahmet etmeyin" dediği rivayeti yer alır. Türbe, Mevlana'nın ölümünden sonra inşa edilmiştir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mevl%C3%A2n%C3%A2_M%C3%BCzesi

http://www.ulkemiz.com/mevln-muzesi

III. Ahmed (1703 - 1730)

III. Ahmed (1703 - 1730)

Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa'nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı. Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa'nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. "Necib" mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi'nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi. Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa'daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti'ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahtta kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil isyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi. Sultan Üçüncü Ahmed'in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed'in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed'e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu. Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya'nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar'daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi. Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha.

http://www.ulkemiz.com/iii-ahmed-1703-1730

Tabea Antik Kenti

Tabea Antik Kenti

Denizli-Muğla karayolunun 78.km'sinde bulunan Tabae, doğal bir kalegörünümündedir. Şimdiki Kale İlçesinin 1 km.kadar güney batısında yeralır.30 yıl öncesine kadar eski kale üzerinde iskan sürmekteydi.Tabae, Büyük İskender'den sonra Anadolu'da kurulan kent devletlerindendir. Tabae, Hellenistik dönemden günümüze kadar kesintisiz bir yerleşime sahne olmuştur. Antik dönemde kendi adına sikke bastırmıştır. Sikkeler önceleri gümüş daha sonra bronz olarak basılmıştır.Akropoldeki belli başlı yapılar şunlardır.Akropolün kuzey doğusundadır.Bina kuzey güney doğrultusunda yapılmış olup,Plan bakımından dikdörtgen şeklindedir.Duvarın doğu kanadının iç kısmında kayaya oyularak yapılan dört niş bulunmaktadır.Duvarın batı tarafında nişlere rastlanmaz.Binanın çevresinde ve içinde arşitrav parçası,sunak ve sütun bulunmaktadır.Yapı tarzına bakılarak tarihlendirme yaparsak Roma dönemine vermemiz gerekir. Ama bina Selçuklu ve Osmanlı dönemindede kullanılmıştır. Doğal kayalar oyularak tek odalar halinde yapılmıştır.Ev olarak kullanılmış olmalılardır.Evlerde bulunan kapı nişleri ve sıvanalardan kapılarının ahşaptan olduğu anlaşılmaktadır.Odaların iç kısımlarındada nişler yeralmaktadır.Bu evler genellikle kayalık platonun uçurum ve sarp kısmında yeralır. http://www.pamukkale.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/tabea-antik-kenti

Ufuk Üniversitesi

Ufuk Üniversitesi

Adres: Mevlana Bulvarı (Konya Yolu) No:86-88, 06520 Balgat - ANKARATelefon: 0312 204 40 00Web: www.ufuk.edu.tr/FAKÜLTE VE BÖLÜMLER Ufuk Üniversitesi, Ankara'da, Konya-Eskişehir yolu kavşağı üzerinde bulunan, Eski Trafik Hastanesi yerine kurulan yeni kampüs binası ile Hazırlık Sınıfının ve İngilizce Öğretmenliğinin öğrenim gördüğü Balgat Osmanlı Caddesi'ndeki ek binasında eğitim hizmetlerini vermektedir.Eğitim Fakültesiİngilizce Öğretmenliği(Tam Burslu)İngilizce ÖğretmenliğiRehberlik ve Psikolojik DanışmanlıkRehberlik ve Psikolojik Danışmanlık(Tam Burslu)Fen-Edebiyat Fakültesiİstatistikİstatistik(Tam Burslu)PsikolojiPsikoloji(Tam Burslu)Hemşirelik YüksekokuluHemşirelik (Yüksekokul)Hemşirelik (Yüksekokul)(Tam Burslu)Hukuk FakültesiHukukHukuk(Tam Burslu)İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesiİşletmeİşletme(Tam Burslu)Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkilerSiyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler(Tam Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(Tam Burslu)Tıp FakültesiTıpTıp(Tam Burslu)

http://www.ulkemiz.com/ufuk-universitesi

Sumela (Meryem Ana) Manastırı

Trabzon’un Maçka İlçesinin Altındere Köyü sınırları içinde, Altındere Vadisi’ne hakim Karadağ’ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan Sumela Manastırı, halk arasında “Meryem Ana” adı ile anılır. Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan yapı, bu konumuyla manastırların şehir dışında, ormanlarda, mağara ve su kenarlarında kurulma geleneğini sürdürmüştür. Meryem Ana adına  kurulan manastırın “Sumela” adını “siyah” anlamına gelen “melas” sözcüğünden aldığı söylenmektedir. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar’ dan geldiği düşünülmekte ise de, Sumela kelimesi buradaki Meryem tasvirinin siyah rengine bağlanabilmektedir. Rivayete göre; Bizans İmparatoru  I. Theodosius zamanında (375-395) Atina’dan gelen Barnabas ve Sophranios isimli iki rahip tarafından kurulmuş olan manastır, 6.yüzyılda İmparator Justinianus’un manastırın onarılarak genişletilmesini istemesi üzerine Generallerinden   Belisarios tarafından tamir edilmiştir. Sumela Manastırı’nın şimdiki durumuyla varlığını 13.yüzyıldan itibaren sürdürdüğü bilinmektedir. 1204 tarihinde kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği’nden  III.Alexios (1349-1390) zamanında manastırın önemi artmış ve fermanlarla gelir sağlanmıştır. III.Alexios’un oğlu III.Manuel ve sonraki prensler döneminde de Sumela yeni fermanlarla zenginleştirilmiştir.   Doğu Karadeniz kıyılarının Türk egemenliğine girmesini takiben Osmanlı Padişahları pek çok manastırda olduğu gibi Sumela’nın da haklarını korumuşlar, bazı imtiyazlar vermişlerdir. Sumela Manastırı’nın 18. yüzyılda bir çok bölümü yenilenmiş, bazı duvarlar fresklerle süslenmiştir. 19. yüzyılda büyük binaların ilave edilmesiyle manastır muhteşem bir görünüm kazanmış, en zengin ve parlak dönemini yaşamıştır.  Bu dönemde son şeklini alan manastır pek çok yabancı seyyahın ziyaret ettiği, yazılarına konu edilen bir yer haline gel-miştir. Trabzon’un 1916-1918 yılları arasındaki Rus işgali sırasında manastıra el konulmuş, 1923'den sonra tamamıyla boşaltılmıştır. Sumela Manastırı’nın başlıca bölümleri; Ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ile kutsal ayazma’dır. Bu yapılar topluluğu oldukça geniş bir alan üzerine inşa edilmiştir. Manastırın girişinde su getirdiği anlaşılan büyük su kemeri yamaca yaslanmış durumdadır. Çok gözlü olan bu kemerin bugün büyük bölümü yıkılmıştır. Dar uzun bir merdivenle manastırın ana girişine ulaşılmaktadır. Giriş kapısının yanında muhafız odaları bulunmaktadır. Buradan bir merdivenle iç avluya inilmektedir. Solda, manastırın esasını teşkil eden ve kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli manastır binaları bulunmaktadır. Sağ tarafta kütüphane yer almaktadır. Yine sağda yamacın ön yüzünü kaplayan büyük balkonlu bölüm keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır ve 1860 yılına tarihlenmektedir. Avlunun etrafındaki binalarda odalardaki dolapları, hücreleri, ocakları ile Türk sanatının etkileri de görülmektedir. Manastırın ana ünitesini meydana getiren kaya kilisesinin ve ona bitişik şapelin iç ve dış duvarları fresklerle donatılmıştır. Kaya kilisesinin içinde avluya bakan duvarda III. Alexios dönemine ait fresklerin varlığı tespit edilmiştir. Şapeldeki freskler ise 18. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir ve üç ayrı devirde yapılan üç tabaka görülmektedir. En alt tabakanın freskleri daha üstün niteliktedir. Sumela Manastırı’nda yer yer sökülerek alınmış olan ve oldukça harap bir görünüm taşıyan fresklerde işlenen başlıca konular İncil’den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili tasvirlerdir.

http://www.ulkemiz.com/sumela-meryem-ana-manastiri

IHLAMUR KASIRLARI

IHLAMUR KASIRLARI

Beşiktaş, Yıldız ve Nişantaşı arasında kalan Ihlamur Vadisi’nin, 18. yüzyılda, Tersâne Eminlerinden Hacı Hüseyin Ağa’ya ait olan ve bu yüzden “Hacı Hüseyin Bağları” adıyla tanınan bir mesire yeri olduğu bilinmektedir. Sultan III. Ahmed (1703-1730) döneminde Padişah’a ait bir “Hasbahçe”ye dönüştürüldüğü halde 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar “Hacı Hüseyin Bağları” olarak bilinen bu alan, Sultan I. Abdülhamid (1774-1789) ve Sultan III. Selim (1789-1807) dönemlerinde de ilgi çekmiştir. Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) Osmanlı tahtına geçmesiyle birlikte, Ihlamur Mesiresi’nin bulunduğu bu alanda Ihlamur Kasırları’nın yapımına başlanmıştır. Yer yer yüksek çevre duvarları ve bazı kısımlarda da döküm parmaklıkların sınırladığı 24.724 m²lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan iki yapı; yapıldıkları 1849-1855 yıllarından bu yana kimi zaman “Nüzhetiye” kimi zaman da “Ihlamur Kasırları” adıyla anılmıştır. Ana yapı olan Merasim Köşkü; ön cephesinde, dönemin beğenisini yansıtan Barok çizgiler taşıyan merdiveni, ilginç ve hareketli kabartmalarıyla çarpıcı bir mimarlığa sahiptir. Giriş Salonu ile her iki yanında yer alan birer odadan oluşan kasrın iç süslemelerinde; Osmanlı sanatında 19. yüzyılda tercih edilen Batılı dekorasyon anlayışına uygun bir süsleme programı uygulanmıştır. Avrupa’nın çeşitli üsluplarındaki mobilyalar ve döşeme öğeleriyle belirli bir bütünlük sağlanmıştır. Padişahın maiyeti, kimi zaman da haremi tarafından kullanılan Maiyet Köşkü ise; diğerine oranla daha az süslü bir yapı olmasının yanı sıra, bir orta sofaya açılan köşe odalarından oluşan mekân düzenlemesiyle daha geleneksel bir şema sergiler. Maiyet Köşkü’nün odalarında duvarlar farklı renklerde ve mermer görünümü veren şutuk işçiliği ile kaplanmıştır. Ihlamur Kasırları’nın Merasim Köşkü bir müze-saray olarak ziyarete açık tutulmakta, Maiyet Köşkü ise kışlık kafeterya olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Kasrın bahçesinde; Maiyet Köşkü’nün çevresinde ve iç kısımda bulunan havuz etrafında yazlık kafeterya hizmetleri de verilmektedir. İLETİŞİM BİLGİLERİ Adres :Ihlamur Yolu Beşiktaş 34357 Tel : (0212) 259 50 86 http://www.millisaraylar.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/ihlamur-kasirlari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0