Arama Sonuçları..

Toplam 225 kayıt bulundu.
7. Ulusal Pediatrik Dermatoloji Günleri

7. Ulusal Pediatrik Dermatoloji Günleri

27 Nisan 2016 - 30 Nisan 2016 Sheraton Otel ve Kongre Merkezi Acente:  Valör Web valor@valor.com.trman   Değerli Meslektaşlarım, Kongre Düzenleme Kurulu olarak sizleri, Türk Pediatrik Dermatoloji Derneği ve Hacettepe Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'nın birlikte 27-30 Nisan 2016 tarihleri arasında başkentimiz Ankara'da düzenleyeceği "7. Ulusal Pediatrik Dermatoloji Günleri”ne davet etmekten mutluluk duyuyoruz. Amacımız, daha önceki benzer etkinliklerin her birinde ükseltilen başarı çıtasını daha da yukarı taşımaktır. Bu amaçla, alanlarında uzman olan çok değerli ulusal ve uluslararası bilim insanlarının konferans ve sunumları ile bilimsel düzeyi yüksek bir toplantı gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. En büyük dileğimiz pediatrik dermatoloji alanındaki son gelişmelerin konuşulup tartışılacağı bu platformda hem dermatoloji hem de pediatri uzman ve uzmanlık öğrencilerinin bilgilerinin güncellenmesi ve bu toplantıdan edindikleri bilgilerin günlük pratiklerinde yer bulmasıdır. Siz değerli meslektaşlarımız için özenle ve titizlikle hazırlandığımız toplantımız sizlerin katılımı ve desteği ile çok daha ileri düzeyde bir etkinlik olacaktır. “7. Ulusal Pediatrik Dermatoloji Günleri” ne sizleri davet etmekten onur duyuyor, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Düzenleme Kurulu adına, Prof. Dr. Ayşen Karaduman Kongre Başkanı

http://www.ulkemiz.com/7-ulusal-pediatrik-dermatoloji-gunleri-1

Kuş Gözleminde Kullanılan Malzemeler

Dürbün ve Teleskop Dürbün kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Kullandığımız dürbün ne kadar kaliteli olursa yapacağımız gözlemde o kadar zevkli olur. Gözlemci, dürbününü seçerken bazı noktaları göz önünde bulundurmalıdır. Sonuçta her dürbün ile kuş gözlemi yapılmaz. Eğer bir dürbünümüz yoksa, yapacağımız ilk iş bir dürbün almak olacaktır. Dürbünümüzü, konusunda uzman ve daha sonra bize teknik destek sağlayabilecek yerlerden almalıyız. Aksi takdirde, bir arıza durumda sorun yaşayabiliriz. Satın alacağımız ya da gözleme götüreceğimiz dürbünü seçmeden önce gözlem için en ideal dürbün nasıldır bunu belirleyelim. Gözlem yapacağımız dürbünde arayacağımız ilk özellik görüntü kalitesidir. Peki bir dürbünün kaliteli görüntü verdiğini nasıl anlarız? Bütün dürbünlerin üzerinde bazı sayılar vardır. Örneğin:6x42, 10x50 gibi. Buradaki sayılardan ilki (örneğin 6x42 büyütmedeki 6 rakamı) dürbünün Okülerinin, diğer sayı ise (42) dürbünün Objektif lensinin mm değerinden çapını ifade eder. Bu sayılar kuş gözlem için iyi bir dürbün almamızda bize yardımcı olurlar. Bir dürbünün kuş gözlem için uygun olup olmadığını anlamak için o dürbünün “Büyütme Değeri”ne bakarı. Dürbünün büyütme değerini, Objektif lens çapını Oküler Çapına bölerek bulabiliriz. Büyütme değeri 5-7 arasında olan dürbünler kuş gözlem için idealdir. Yukarıda ki örnek için Büyütme değeri 42/6=7’dir. Objektif lens çapı ne kadar büyük olursa dürbün o kadar çok ışık toplar. Büyük lense sahip dürbünler iyi ışık topladığından güzel görüntü verir. Bu tip dürbünler ışık şiddetinin düşük olduğunu, sabaha karşı, akşama doğru gibi kapalı havalarda gözlem yapmak için idealdir. Büyük mercekli dürbünlerin dezavantajı ise, büyük merceğe sahip oldukları için boyutları büyük ve ağırlıkları fazladır. Bu dürbünler uzun süreli yapılan gözlemlerde, gözlemciyi yorabilir. Eğer ışık şiddetinin düşük olduğu zamanlarda ve yerlerde gözlem yapmayacaksak mercek çapı küçük olan dürbünleri tercih etmeliyiz. Dürbünümüzde arayacağımız diğer özellikler ise şöyle olmalıdır; -Dürbünümüz demir ya da benzeri malzemelerden değil, plastik gibi hafif ve herhangi bir darbe anında merceğe zarar vermeyecek malzemeden yapılmış olmalıdır. Bu tür dürbünler ayrıca hafif oldukları için fazla ağırlık yapmazlar. -Dürbünümüz, elimizin büyüklüğüne uygun olmalı ve parmaklarımız ayar vidalarına rahatlıkla yetişebilmelidir. -Dürbünle baktığımızda nesneleri normal şekillerinde görmeliyiz. Ayrıca dürbünün ışığı halkalar biçiminde gösterip göstermediğine de dikkat etmeliyiz. Teleskoplar dürbünlere göre daha büyük, ağır ve kullanması deneyim isteyen aletlerdir. Teleskopların büyütme gücü x20 ve üzeridir. Bu büyütmeye sahip aletlerin gözlem esnasında titremesi görüntüyü bozar, bunun için teleskoplar, üçayakla (tripod) birlikte kullanılırlar. Bilimsel bir çalışma yapmıyor ve sürekli yerimizi değiştiriyorsak, gözlemimize teleskop götürmeye gerek yoktur. Çünkü bir teleskopu arazide saatlerce taşımak oldukça zordur ve gözlem açısından pratik değildir. Eğer teleskop alacaksak dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: -Teleskopumuz plastik malzemeden yapılmış olmalıdır. -Gözü yoran düz teleskoplar yerine üstten bakmalı teleskopları tercih etmeliyiz.   Arazi Rehberi Arazi Rehberi, dürbün ve not defteri ile birlikte kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Eğer uzman bir ornitolog değilseniz yanınızda mutlaka iyi bir Arazi Rehberi bulundurmanız gerekir. İyi bir Arazi Rehberi nasıl olmalıdır? Arazi Rehberi içinde, kendisine konu edindiği bölgenin kuş türlerine ait resim, fotoğraf, dağılım haritası, boy, kilo gibi özellikleri anlatır. Türkiye, Batı Palearktik Bölge olarak adlandırdığımız Kuzey Afrika’yı, Avrupa’nın tamamını, Asya’nın Batısını ve Ortadoğu’yu içine alan bölgede yer alır. Bir Arazi Rehberi alırken önce bu özelliğe dikkat etmeliyiz. Arazi rehberlerinde kuşların isimleri, Latince ve kitabın yayınlandığı dilde olarak yazılı olmalıdır. Kitap kaliteli fotoğraf ve resimlerle her kuş türünün çeşitlenmesini, yavru, erişkin birey, dişi ve erkekteki tüy dimorfizmini, kuşun uçuş şeklini varsa albino bireyleri ve kuşun doğal ortamını göstermelidir. Bunların dışında kuş türünün çok karakteristik bir özelliği varsa bunu fotoğraf ya da resimle göstermelidir. İyi bir Arazi Rehberi kuşun bulunduğu tehlike statüsünü, türü tehdit eden unsurları da içine alan kısa bir açıklama yapmalıdır. Arazi Rehberleri kuşları familyalar halinde (ya da fiziksel büyüklük sırasına göre) gösterir, çok iyi bir Arazi Rehberi alıp hangi familyanın hangi sayfalarda bulunduğu ve kuş familyalarının özelliklerini iyi biliyorsak yeni gördüğümüz bir kuşu teşhis etmemiz kolaylaşır. Arazi rehberlerinde ayrıca her türün dağılımını gösteren haritalar bulunur. Bu haritalar kuş türünün; -Göç Yolunu -Yerli Olduğu Bölgeyi -Kışı Geçirdiği Bölgeyi -Yazı Geçirdiği Bölgeyi -Populasyonun Tehlikede Olduğu Bölgeyi -Çok Seyrek Uğradı Bölgeyi gösterir. Bu bilgiler harita üzerinde genelde her bilgi bir renk veya şekille ifade edilmiş biçimde gösterir. Bu harita “Dağılım Haritası” olarak adlandırılır ve haritalarla ilgili bilgi kitabın en başında aşağıdaki şekilde olduğu gibi verilir. Arazi rehber kitabımızı çok iyi bir şekilde ciltlemeli ve dış etkilerden korumak için özel bir çanta içerisinde saklamalıyız. Arazide Arazi Rehberimıza çok dikkat etmeliyiz. Yeni gördüğümüz bir türü hemen Arazi Rehberindan bulmaya kalkışmamalı ilk önce türün özelliklerini not defterimize not etmeli gözlem bitince ya da bir boşluk anında Arazi Rehberindan gördüğümüz kuşun hangi tür olduğuna bakmalıyız. Batı Palearktik bölgenin ve Türkiye’nin kuşlarını konu edinen en iyi birkaç Arazi Rehberi şunlardır: -Collins Bird Guide -Parey Vogelbuch -The Raptor of Europe and The Middle East -Türkiye Kuşları -İ.Kiziroğlu III.Elbise Gözlem alanına gitmeden önce, gözlem alanının bulunduğu bölge ile ilgili bilgiler edinmeliyiz. Bu bilgiler gözlememiz öncesinde ve sonrasında çok işe yarayacaktır. Gözlem bölgesi ile ilgili edindiğimiz arazi yapısı ve hava durumu bilgileri elbise seçimimizde bize yardımcı olacaktır. Hava durumu ve arazi yapısı ne olursa olsun, elbiselerimizle ilgili unutmayacağımız temel kurallar şunlardır; -Elbiselerimiz koyu renk tonlarında olmalıdır. Örneğin; koyu yeşil, kahverengi, gri gibi. Çünkü doğadaki birçok hayvan açık ve canlı renklerden ürker. Birçok kuş türünün de gözlerinin çok iyi gördüğünü düşünürsek, açık renkli kıyafetlerimizle kuşlar tarafından hemen fark ediliriz ve biz çok uzakta olsak bile ürküp kaçarlar. Bu durum bizim sağlıklı gözlem yapmamızı engelleyecektir. Ayrıca kuşların bizi fark etmemesi için doğada kamufle olmamız gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı koyu renkli kıyafetler giymeye özen göstermeliyiz. -Elbiselerimizle ilgili ikinci temel ilke ise ayakkabımızdır, seçtiğimiz ayakkabı mutlaka ayağımızı bileklerimizden sarmalı ve tabanı kalın olmalıdır. Terlik, sandalet ve bileğimizi sarmayan ayakkabılar arazi koşullarına ve gözlemin hareketliliğine göre her an ayağımızdan çıkabilir ve yaralanmalara sebep olabilirler. Bu iki temel kural dışında seçim yaparken gözlem alanımızın arazi ve hava şartlarını göz önünde bulundurmalıyız. Hava şartlarını önceden öğrendiğimiz için elbisemizi ona göre ayarlamalıyız. Hava şartları ne olursa olsun seçtiğimiz elbisenin kollarımızı ve bacaklarımızı tamamen örtmesine özen göstermeliyiz. Aksi taktirde gözlem alanında ki böceklerden hastalık kapabiliriz, otlardan ve ağaçlardan kollarımız ve bacaklarımız yaralanabilir. Seçtiğimiz kıyafetlerin bol cepli olması, not defteri ve kalemimizi koyacağımız yerlerin olması arazide bize fayda sağlar. Kayalık alanlarda ve dik yamaçlarda gözlem yapacaksak ayakkabımızın ayağımızı bileğimizden sarması, tabanının kalın ve dişli olmasına özen göstermeliyiz. Gözlemimizi sulak ve çamurlu alanlar da yapacaksak ayakkabımız bir bot olmalıdır ve ayağımızı sıkıca sarmalıdır. Yanımıza bizi yormayacak ve eşyalarımızı koyabileceğimiz küçük bir sırt çantası ile birlikte susuz kalma ihtimaline karşı su ihtiyacımızı karşılayabilecek birde matara almalıyız. Çantamız sağlam ve sırtımızı terletemeyecek şekilde olmalıdır. Sıcak ve yağmurlu havalara karşı şapka olmayı da ihmal etmemeliyiz. IV.Not Defteri Arazide gözlem yaparken elde ettiğimiz verileri kaydetmemiz gerekir, bunun için iyi ve kaplı bir not defteri kullanmalıyız. Not defterimizi yeni gördüğümüz kuş türlerinin çizimini, gözlemlediğimiz türlerin kaydını yapmak ve gözlem raporlarımızı yazmak için kullanırız. V.Ölçüm ve Araştırma Malzemeleri Gözlem yaptığımız bölgede materyal toplamak ve basit ölçümler yapmak için bazı aletlere ihtiyacımız olabilir. Gerekli gördüğümüz bu malzemeleri de almalıyız. Bu malzemelerden pens ve saklama kutuları arazide çok işimize yarayabilir. VI.İlk Yardım Malzemesi Gözlem yapmak için gittiğimiz yerler çoğunlukla doğal hayatın bozulmadan korunduğu yerler olduğu için, çok küçükte olsa bazı tehlikeleri içinde barındırmaktadır. Bu tehlikeler günlük hayatta karşılaşabileceğimiz tehlikeler gibide olabilir ya da ilk defa karşılaşacağımız durumlarda olabilir. Bütün bunlar için önlemimizi önceden almalıyız. Arazide en sık karşılaşılan olaylar; -Hafif yaralanmalar, sıyrıklar -Böcek sokmaları -Eklem incinmeleri -Sıcak havalarda burun kanaması ve tansiyon düşmesi Olarak sıralayabiliriz. Önceliği bu durumlara vererek, gözleme çıkmadan bir ilk yardım çantası hazırlamalıyız. Böcek sokmalarına karşı hassasiyeti fazla olan kişiler gözleme çıkmadan önce mutlaka yanlarına gerekli ilaçlarını da almalılar.

http://www.ulkemiz.com/kus-gozleminde-kullanilan-malzemeler

<b class=red>Pratik</b> Kulak Corbası

Pratik Kulak Corbası

Köftesi icin1 cay bardagı köftelik ince bulgur1 cay bardagi kaynar su200 gr kiyma1 cay kasigi karabiber1 cay kasigi kimyon2 cay kasigi tuzInce bulgurunuzu su ile islatip 10 dakika bekletin icerisine kimyon karabiber tuz ve kiymayi ekleyerek yogurun yuvarlak kofteler yaparak tavada pisirin.Corba icinYarim cay bardagi sivi yag1 tepeleme corba kasigi un1 cay bardagi arpa sehriye1 su bardagi haslanmis nohut10 au bardagi su (yarisi et suyuda olabilir. Sevdiginiz koyuluga gore suyu artirabilirsiniz)TuzYag ile unu bir tencerede kavurun sehriyeleri de ilave ederek biraz daha kavurun uzerine suyu ilave edin ve kaynatin. Kaynayip sehriyeler yumusayinca kofte ve nohutu ilave edip karistirin.Terbiyesi icin1 corba kasesi kadar yogurt1 yumurta sarisi1 tepeleme corba kasigi un2 corba kasigi limon suyuTerbiyesi icin gerekli malzemeleri bir kapta iyice karistirin uzerine kaynayan corbanizdan 2 kepce kadar koyup tekrar karistirin (bu yogurdunuzun kesilmemesini saglayacak)Bu karisimi kaynayan corba tencerenizin icine karistirarak ekleyin ve 5 dakika daha corbanizi kaynatin.Servis yapacaginiz zaman tereyginda nane ve kirmizi biberi kizdirin corbaniza dokun servis yapinAfiyet olsun

http://www.ulkemiz.com/pratik-kulak-corbasi

Skubi Dalış Merkezi

Skubi Dalış Merkezi

Skubi Dalış ve Outdoor Sporları Merkezi 2010 yılında kurulmuştur. 482 numaralı yetki belgesi ile Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’na bağlı olarak çalışan klübümüz, dünyada 140′tan fazla ülkede geçerliliği olan CMAS sertifikasyon sistemi çerçevesinde dalış eğitimleri vermektedir. Skubi, teorik ve pratik beceriler bakımından donanımlı, güvenli dalış becerilerini bilen ve uygulayan, sualtına ve çevreye karşı sorumluluğunu bilen dalgıçlar yetiştirmek, yurtiçi ve yurtdışında dalış, kültür ve doğa sporları aktiviteleri düzenlemek amacıyla hizmet veren bir spor ve hobi merkezidir. Facebookta Skubigiller adıyla da duyuru ve paylaşımlarda bulunmaktadır. İLETİŞİM : Gülbahar Mah. Şekerciler Sk. Önçağ Apt. 1/6 Mecidiyeköy- İSTANBUL (Profile AVM ezcane karşısı) Tel: (212) 2255565Faks: (212) 2255565GSM: (533) 5440501Email: divemasterkb@hotmail.com

http://www.ulkemiz.com/skubi-dalis-merkezi

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar Süt Mamulleri Sanayi A.Ş. Kim Kurdu ? Ne zaman kurdu?

Pınar, Yaşar Holding AŞ, adı ile Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler topluluğu altında kurulmuş bir markadır.

http://www.ulkemiz.com/pinar-sut-mamulleri-sanayi-a-s-kim-kurdu-ne-zaman-kurdu

1. Hematolojik İmmünoloji Kongresi

1. Hematolojik İmmünoloji KongresiYer : Girne / K.K.T.C.Tarih : 24-26.MART.2016Düzenleyen : Hematolojik İmmünoloji DerneğiKongre Merkezi : Elexus Resort OtelOrganizatör : Fortuna EventsWeb Sitesi : http://www.hidkongre.org/index.htmlDAVET.Değerli Meslektaşım;Tıbbi ve teknolojik gelişmelerin inanılmaz hızlarla yol aldığı, değişim ve yeniliklerin baş döndürücü şekilde insan hayatına yansıdığı bir çağda yaşamaktayız. Böyle bir zamanda tıp biliminin temsilcileri ve uygulayıcıları olan bizler hızla akıp giden zamanın sunduğu yenilikleri hastalarımıza sunma sorumluluğunu taşıyor olmanın yanında, insanoğlunun bilimsel havuzuna da önemli katkılar yapmakla sorumluyuz.Dünyanın dengesine binlerce yıldır şekil ve yön veren bir milletin bilim adamları olarak kendi alanımızda evrensel ölçekte çalışmalara ve projelere imza atma zorunluluğumuz olduğunu düşünmekteyiz. Bu zorunluluk batı toplumlarının ulaşmış olduğu bilimsel düzeye katkı veren ülkeler arasında ön sıralarda olamayışımız ve üretkenlik anlamında da ‘bilimsel kısırlık’ yaşıyor olmamız nedeniyle çok daha önem kazanmıştır.Bu nedenle; özellikle akademik camiada tüm dünyanın kabul ettiği prestijli ve bilimsel hayata yön veren işlerin içerisinde olmak, üretkenliğin ön planda olduğu ve teşvik edilerek ödüllendirildiği çalışmalar yaparak kalıcı ve değerli eserler üretmek bugünden sonra artık çok daha fazla sayıda akademisyenin ciddiye alması gerektiği bir gerçek haline gelmiştir.Ülkemizde bu asil görevi yerine getiren birçok önemli ve değerli akademisyen kişiler ve kurumsal organizasyonlar vardır. Bununla beraber; bu alanda yapılacak daha çok işler olduğunu düşünmekteyiz. ‘Hematolojik İmmünoloji Derneği’ olarak ülkemizin akademik ve bilimsel arşivine evrensel eserler ve yayınlar kazandırmak, dünyaya bu alanda yön veren güçler arasında olabilme amacıyla çalışmak ve toplum ile akademik camiada farkındalık oluşturmak derneğin temel hedefi olacaktır. Sanırız ki sadece bu şekilde kalıcı ve etkin bir güç olarak sadece ulusal ölçekte değil aynı zamanda dünya ölçeğinde yer bulabilecektir Türk Hematolojisi.İşte bu hedeflerle; hematolojinin günden güne değeri artan ve gelecekteki tedavi seçenekleri içerisinde yıldızı en çok parlayacak alanların başında gelen immünoterapinin hematolojideki yerini ve önemini sunmak, bilimsel farkındalık ve öncülük açısında sorumluluk alarak hematoloji dünyadasındaki gelişmelerden meslektaşlarımızı ve ülke insanımızı haberdar etmek ve tüm bu süreçlerin sonunda bilimsel ve akademik yayınlarla söz sahibi olmak bizleri biraraya getiren en önemli başlıklardır.24-26 Mart 2016’da Kıbrıs’ta düzenleyeceğimiz ilk kongremizde; birinci gününde hematolojini önemli alanlarından olan ‘Flow Sitometri’ konusunu işliyor olacağız. Hem temel prensipler hem de gerçek vaka örnekleri ile interaktif tartışma ortamında pratik yapmış olacağız.2. günde ise; güncel kanser immünoterapisinin hedefleri ve klinikteki uygulama alanları ile yeni geliştirilen ilaçlardan söz edilecektir.Bütün meslektaşlarımız ve sektörün tüm aktörleri ile birlikte olmayı umduğumuz bu değerli kongrenin ülkemizde bilimsel ve sosyal anlamda yepyeni ufuklar açması dileğiyle..Saygılarımızla..Doç. Dr. Serdar ŞıvgınGenel SekreterProf. Dr. Osman İlhami ÖzcebeBaşkan

http://www.ulkemiz.com/1-hematolojik-immunoloji-kongresi

ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları

ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları

Türkiye'de varolan dağcılık örgütleri içerisinde sürekli olarak önder konumunu korumuş, Türkiye Dağcılık Federasyonu'ndan (TDF) bile daha köklü bir geçmişe sahip olmuş, Türkiye'nin bilimsel ve sistematik bir yaklaşımla dağcılık ve kayak eğitimleri veren ilk ve tek doğa sporları okulu olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Dağcılık ve Kış Sporları Kolu'nun (ODTÜ-DKSK) temel eğitim programı dahilinde her yıl tekrarlanan teorik eğitimlerinin ilk ayağı Dünya dağcılık tarihi, Türkiye Dağcılık tarihi, DKSK tarihi ve de son olarak Dağcılığın etik tarafı, diğer bir deyişle "felsefe" adı altında topladığımız DKSK'nın ilkeleridir. DKSK içinde yürüyüş ve kampçılık ile başlayan ve yıllar süren dağcılık eğitimi sonunda kişi eğer isterse 8000 metrelik Himalaya doruklarına çıkabilecek bir bilgi ve tecrübe seviyesine erişebilmekte veya Türkiye'de bulunan çok ileri zorluk derecesi olan kaya duvarlarına tırmanabilmektedir. Ancak bu somut teorik ve pratik eğitimler ve tırmanışlar dışında, kağıda dökülmesi zor olan bir başka boyut vardır ki, bu da DKSK'da özellikle 1970'lerde şekillenmiş olan dağcılık anlayışı ve pratiğidir. Türkiye'de dağcılık alanında bir "DKSK ekolü" olarak tanımlanan yaklaşımın olması ve diğer tüm dağcılık uygulamalarından farklılık göstermesi de buna bağlıdır. Dolayısı ile DKSK'da yapılan spor anlayışını bu yaklaşım ve ilkeler zincirinden ayırmak imkansızdır. Yaptığımız sporu tek yönlü olarak görmeyip, ekip anlayışı, çevre koruması, yöre insanlarına saygı gibi konularla beraber algılamak gerekmektedir. Olduğu yerde sayan bir dağcılık anlayışını red ettiğimizden dolayı, bireysel dağcılık anlayışımızı ve Türkiye dağcılığını ilerilere taşımak için geçmişi de bilmek gerekir. Her ne kadar yeni başlayan arkadaşlara önemsiz gözükse de, ileride bu bilgilerin anlamı çok daha belirginleşecektir. Aynı şekilde tamamı ile amatör bir şekilde varlığını 32 yıldır sürdüren DKSK'nın iç yapısını ve işleyişini bilmek gerekmektedir. Anlatacaklarım bu çerçevede olacaktır. Ancak dağlara bizleri asıl bağlayan duygulaşımları elbette ki burada sizlere anlatmam imkansızdır. Onları ancak yaşayarak elde edeceksiniz. Yine de o coşkuyu bir parça da koklamanız için anlatımın sonunda sizlere bir dizi slayt göstereceğim. http://dksk.metu.edu.tr

http://www.ulkemiz.com/odtu-dagcilik-ve-kis-sporlari

Sera yapımı <b class=red>pratik</b> ucuz ve çok kolay ( pvc boru ile sera yapımı)

Sera yapımı pratik ucuz ve çok kolay ( pvc boru ile sera yapımı)

Kullanılan malzemeler 18 boy 25 lik boru Boru makası Kaynak makinesi 24 adet (+) istavroz dirsek ( 25 lik) 6 adet (T) dirsek ( 25 lik ) 20 adet 75 cm inşaat demiri 6 mt x 11 mt sera naylonu ( sera boyuna göre naylonunuzu kendiniz ayarlayın ) Yapım : Boruların boyunu 130 cm olamak üzere ( 36 adet ) boru makası ile kesiyoruz. Kalan boruları da 27 adet 100cm şeklinde kesiyoruz. Seranın başlangıcında  3 adet  T dirsek ile 130 cm lik  4 adet boruyu birleştiriyoruz Birinci kolon ; Boru 130cm (T) boru 130cm (T) boru 130cm (T)boru 130cm : 520cm    Bu kolondan iki adet yapıyoruz biricisi seranın başlangıcında diğeri seranın sorunda yer alacak. Seranın orta dikmelerini ise her sıraya 3 adet (+) istavroz dirsek ile 130 cm 4 adet boru birleştiriyoruz İkinci kolon : Boru 130cm (+) boru 130cm (+) boru 130cm (+)boru 130cm :  520 cm Tek sıraya 10 adet  75 cm lik inşaat demirlerini yarısına kadar yere çakın, diğer kalan 10 adet inşaat demirinide karşılarına çakın demirler arasındaki boşluk 100cm  olmalıdır. Karşılıklı mesafe 3 mt dir. ilk sıraya 1. kolondan boruların uçları demire geçiriyoruz ve bir köprü oluşturuyoruz. 2.3.4.5.6.7. sıraya ikinci konlardan yerleştiriyoruz. son sıraya 1. kolondan bir tane daha yerleştirip elimizdeki 1 mt borularla seranın ara bağlantılarını ekliyoruz. Seranız ana hatları ile tamamlanmıştır. Bu ölçülerde bir sera yaptığınızda sera yüksekliği yaklaşık olarak 1.75mt civarında oluyor. Anlatımda zor gibi görünsede videoyu ve fotoğrafları seyrettiğinizde çok daha kolay olduğunu anlayacaksınız.    

http://www.ulkemiz.com/sera-yapimi-pratik-ucuz-ve-cok-kolay-pvc-boru-ile-sera-yapimi

Whatsapp kullananlara 5 ipucu

Whatsapp kullananlara 5 ipucu

Whatsapp kullananlara 5 ipucu700 milyondan daha fazla kullanıcısı olan Whatsapp’ı daha pratik kullanmak mümkün. Her gün saatlerimizi ayırdığımız bu uygulamanın bilmediğimiz özellikleri neler? Sosyal blog sitesi Mashable Whatssapp’ı daha pratik kullanmak için pek fark edilmeyen 5 önemli özelliğini derledi.. GELEN MEDYA DOSYALARINI KAYDETMEYİNWhatsapp’ta size gönderilen bir video ya da fotoğraf açtığınız anda telefonunuza kaydediliyor. Bu telefonunuzda büyük bir hafıza işgaline yol açıyor. Bunu engellemek için Whatsapp`ın "Ayarlar" menüsünden "Sohbet Ayarları"na girip "Alınan Medyayı Sakla" seçeneğini iptal ederek ortadan kaldırabilirsiniz. . MESAJ ÖNİZLEMELERİNİ GİZLEYİNYanınızda birileri varken telefonunuza gelen mesajı birilerinin görmemesini istemiyorsanız bu özelliği durdurmanız gerekiyor. Bunun için "Ayarlar" menüsüne gidip "Bildirimler" kısmına girin ve "Önizlemeyi Göster" seçeneğini iptal edin. Artık ekranınızda mesajın içeriğinden ziyade sadece mesaj var bildirimi gelecek.. KONUMUNUZU PAYLAŞINBirileriyle buluşmanız gerekiyor ve tarif etmekte zorlanıyor musunuz? Hemen Whatsapp’tan konumunuzu gönderin ve zorlanmadan buluşmayı sağlayın. Ancak bunun için Whatsapp’ın konumunuzu bulmasına izin vermeniz gerekiyor.Bu özelliği kullanmak için konuşmalarınızın herhangi birine girin ve mesaj kutusunun üstünde bulunan ataç işaretine tıklayın. Harita işaretini seçin. Eğer hala bu özelliği aktive etmemişseniz telefonun önerdiği adımları takip edin. Çoktan aktive etmişseniz, başka bir Whatsapp kullanıcısına konumunuzu göndermeye izin veren seçeneği göreceksiniz. Artık ister harita bilgisiyle, ister Google Maps`ten yakınınızda bulunan seçili konumlardan birini kullanarak konumunuzu paylaşmaya hazırsınız..`SON GÖRÜLME` SEÇENEĞİNİ KİŞİSELLEŞTİRİNBir çok çiftin kavga etme sebebi olan son görünme zamanını kapatın ya da sadece arkadaşlarınıza görülür durumda açın. Uygulandığı ilk günden beri sevilmeyen ve büyük tepkilere yol açılan son görülme zamanını kapatmak çok kolay. "Ayarlar" menüsüne gidip ve "Hesap"> "Gizlilik"> "Son Görülme" seçeneklerini izlediğinizde bu uygulamayı kolaylıkla kapatabilirsiniz.. OTOMATİK YEDEKLEMEYİ KULLANINWhatsapp istediğiniz takdirde mesajlarınızı yedekleyebilir. Böylelikle birileri söylediğiniz bir şeyi söylemediğinizi iddia ettiğinde karşısına bu mesajlarla çıkabilirsiniz. Bu özelliği kullanmak için Ayarlar>Sohbet Ayarları>Sohbet Yedekleme seçenğine girip Otomatik Yedekleme özelliğini açmanız yeterli.

http://www.ulkemiz.com/whatsapp-kullananlara-5-ipucu

<b class=red>Pratik</b> Menemen Tarifi

Pratik Menemen Tarifi

Malzemeler: -3 adet yumurta -2 adet domates -2 adet biber -1 adet küçük soğan -tuz, pulbiber -tereyağı HAZIRLANIŞI *Soğanı ince olacak şekilde minik minik doğrayın. *Domateslerin kabuklarını soyup biberlerle beraber küçük küçük doğrayın. *Yumurtaları bir kaseye kırıp tuz ve pul biberi ekleyip çok hafif karıştırın. *İlk olarak soğanları tereyağında pembeleşene kadar kavurup kavrulan soğanlara biberleri ekleyip 2-3 dk daha kavurup domatesleri ilave edin ve suyunu çekene kadar pişirin. *Pişen sebzelere hazırladığınız yumurtaları ekleyip kısık ateşte ara ara karıştırarak pişirip sıcak olarak servis yapın. Afiyet Olsun. https://www.facebook.com/yemektarifsitesi

http://www.ulkemiz.com/pratik-menemen-tarifi

6. Uluslararası Sağlık ve Hastane Yönetimi Kongresi, 16-19 Aralık 2015, Antalya

6. Uluslararası Sağlık ve Hastane Yönetimi Kongresi, 16-19 Aralık 2015, Antalya

Tarih: 16 Ara 2016 - 19 Ara 2016 Lokasyon: Spice Hotels & SPA, Belek Şehir: Belek – Antalya Web Sitesi: www.hsyk-antalya.org/tr Gelecek yüzyılda sağlık sistemleri teknolojik gelişmeler başta olmak üzere yeni gelişmelerle birlikte toplumların refah düzeyine daha fazla katkı sağlayacaktır. Özellikle internet ve bilişim alanlarında yaşanan gelişmelerle dünya daha da küçülecek, tüketiciler sağlık ve sağlık hizmetleri ile ilgili bilgileri evlerinden kolayca takip edebileceklerdir. Sağlık hizmeti sunan ve alanlar arasındaki bilgi alış verişi daha da artacaktır. Küreselleşme teknoloji transferi, araştırma geliştirme çalışmaları ile veri ve bilginin yayılması gibi bir takım gelişmelerle toplumlara sağlığı geliştirme yönünde önemli fırsatlar sunmakla birlikte kaynaklara ulaşımdaki eşitsizlikler gibi olumsuz sonuçları da beraberinde getirmektedir.Bu nedenle gelecek yıllarda sağlık sektöründe yaşanacak gloabal değişim ve gelişmelerin “fırsat” ve “tehditler” açısından şimdiden tahmin edilmesi ve ülke sağlık sistemlerinin buna göre yeniden örgütlenmesi gerekmektedir. 21.yüzyılın ilk yirmi yılında sağlık sistemlerinin hem sağlık sisteminin içinden hem de dışından gelen bir dizi yeni baskılarla yüz yüze kalacağı öne sürülmektedir. Dışsal baskıların gelecekteki sağlık sistemlerine şekil vermede en az içsel olanlar kadar güçlü olacağı yönünde çok güçlü göstergeler bulunmaktadır. En güçlü dışsal gerçeğin ise, sağlık sistemlerinin içinde yer aldığı çevrenin artık ayrılmaz bir parçası olarak kalacağı tahmin edilen “piyasaların küreselleşmesi” olgusu olduğu öne sürülmektedir. Küreselleşmedeki trendler yeni olmamasına rağmen 20. yüzyılın sonunda etki alanının büyüdüğü gözden kaçmamaktadır. Bu nedenle Beşinci Uluslararası Hastane ve Sağlık Hizmetleri Yönetimi kongresinin ana teması Geleceğin Sağlık Sistemleri ve Küreselleşme olacaktır.Kongre 16-19 2015 Aralık tarihlerinde Antalya’da gerçekleşecektir. Birçok uluslar arası kurum temsilcisi ve uzmanın katılacağı kongrenin amacı öncelikle Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada sağlık hizmetleri sunumunda gelinen son noktayı, sunumda ve finansmandaki sorunları, bu sorunların kurumsal performans iyileştirme, verimlilik ve kalite üzerine etkilerini ve çözüm önerilerini Türkiye’den ve dünyadan katılacak sağlık profesyonelleri ile birlikte tartışma ortamı yaratmaktır. Amerika Sağlıkta Kalite Enstitüsü (AIHQ) ve Sağlık Akademisyenleri Derneği’nin işbirliği ve sektörde bulunan ilgili pek çok dernek ve kuruluşun desteği ile düzenlenecek olan Altıncı Uluslar arası Hastane ve Sağlık Yönetimi kongresine bildiri özeti ve poster sunumlarınız için davetlisiniz.Altıncı Uluslararası Hastane ve Sağlık Yönetimi Kongresi, siz, sağlık yöneticilerine, sektörde lider olan sizlere yalın yönetim gibi yeni yönetim yöntemleri, etkili ve yeni yönetim becerileri, stratejik yönetim ve ilkeleri ve önemli insan kaynakları kapasiteleri yoluyla geleceği güvence altına alan çözümleri gösterecektir. Kongre süresince şu anki sağlık hizmetlerindeki trendler, gelecekteki yeniliklerin neler olduğu, kurumlarımızda uygulanabilirliliği ve teknolojik yenilikleri takip edebilmek için izlenmesi gereken adımlar, örnek uygulamalar, paneller, sizin katkıda bulunduğunuz sözlü ve poster sunumları ve çalıştaylar şeklinde tartışılacaktır. Ayrıca kongrede sağlık ekonomisinden, hasta akışı ve sağlık turizmine, kalite ve akreditasyon sistemlerinden, yeni ve çağdaş yönetim biçimlerine kadar sağlık yönetimi sorumluluklarının gerektirdiği tüm yönler ele alınacaktır.Bu kongre katılımcılara;    Sağlık Kuruluşlarının verimlilik ve etkinliğini arttırabilmek için pratik fikirlere sahip olmak,    Her düzeydeki sağlık çalışanları ile sağlık hizmetlerinden yararlanan toplum üyelerinin, sağlık sorunları ve çözümleri konusundaki farkındalık ve bilinç düzeylerini geliştirmeye katkıda bulunacak bilgi ve öneriler sunmak,    Sağlık yöneticileri ve uzmanları ile toplumun diğer kesimleri arasında, sağlık ve hastane yönetimiyle ilgili dünya çapında geliştirilmiş bilgi ve deneyim birikiminin paylaşılması için gerekli işbirliğini ve koordinasyonu teşvik etmek gibi pek çok bilgi ve beceri sağlayacaktır.Altıncı Hastane ve Sağlık Hizmetleri Yönetimi Kongresinde (www.hsyk-antalya.org) yer alan ana ve paralel oturumlarda sağlık sektörünün yönetim boyutu, bilgi yönetimi ve bilgi teknolojileri gibi aşağıda sunulan 20’ye yakın ayrı konu başlığı işlenecektir. 16-19 Aralık tarihleri arasında Antalya’ da gerçekleşecek olan kongremize akademik çevrelerden, kamu ve özel sektör uygulayıcılarına, bilim adamlarından, uzmanlara kadar seçkin yaklaşık 40 konuşmacı katılacak, konuyla ilgili ulusal ve evrensel çaptaki bilgi birikimlerini, konunun ilgili tarafıyla tartışmaya imkan sağlayacağı gibi uygulanabilir önerilerin yaşama geçirilmesini de teşvik edici bir zemin yaratacaklardır.Kongrede tartışılacak bazı kongre başlıkları;    Geleceğin Sağlık Sistemleri    Kurumsal Mükemmelik    Kanıta Dayalı Yönetim    Küreselleşme ve Sağlık    Sağlık hizmetlerinde teknolojik gelişmeler    Sağlık Kuruluşları Yönetimi,    Sağlık kuruluşlarında finans yönetimi    Sağlık programı geliştirme    Hastane Organizasyonu ve Yönetimi    Sağlık hizmetlerinde pazarlama,    Sağlık kuruluşlarında stratejik yönetim    İnsan kaynakları yönetimi    Sağlık politikaları    Sağlık hizmetleri mevzuatı ve Etik    Sağlık enformasyon sistemler (sağlık bilişimi)    Sağlık Reformları    Sağlık Ekonomisi    Sağlık yönetiminde tahmin yöntemleri    Sağlık Hizmetlerinde Halkla İlişkiler    Sağlık Ve Sosyal Güvenlik Sistemler, Sağlık Sigortacılığı    Sağlık İletişimi.    Medikal TurizmKongrenin eş başkanları olarak toplumumuzun sağlık sorunları ve çözümleri konusundaki farkındalık ve bilinç düzeyinin de yükseltilmesine katkıda bulunacağına inandığımız, Antalya da gerçekleşecek kongremizde bize katılacağınızı umuyoruz.Sizleri Aralık ayında aramızda görmekten onur duyarız.Saygılarımızla, Prof. Dr. Seval AKGÜNKongre Adı    6. ULUSLARARASI SAĞLIK VE HASTANE YÖNETİMİ KONGRESİAna Tema    “Geleceğin Sağlık Sistemleri ve Küreselleşme”Yeri    Spice Hotels & SPA, Belek, ANTALYA /TÜRKİYETarih    16-19 Aralık 2015Kongre Başkanları    PROF. DR. SEVAL AKGÜN, TÜRKİYE, (Başkan)PROF. DR. A.F. Al ASSAF (Eş Başkan)Düzenleyen Kuruluşlar    SAD – Sağlık Akademisyenleri Derneği, TÜRKIYEAIQH – Amerika Kalite Enstitüsü, USAKongre Sekreteri    Müzeyyen BAYDOĞRUL / muzeyyen@dunyacongress.comWeb Adres; www.hsyk-antalya.org

http://www.ulkemiz.com/6-uluslararasi-saglik-ve-hastane-yonetimi-kongresi-16-19-aralik-2015-antalya

Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü (ANADOSK)

Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü (ANADOSK)

Eğitimlerimize ve etkinliklerimize 1999 yılında Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübünü kurarak başladık. İlk akademik danışmanımız Melih ZEYTİNOĞLU olup, kendisinin önderliğinde ilk eğitimlerimizi üniversite öğrencilerine vermeye başlayadık. Kısa sürede meyvelerini geniş katılımlarla topladığımız eğitimler daha sonradan yüksek dağlara yaptığımız tırmanışlarla kendini gösterdi. Halen aynı ruh ve disiplinle üniversitemize ve şehrimize doğa sporlarını sevdirmeye çalışan bu kulüp, üniversitemizin de büyük desteğini almakadır.  Eğitimlerimiz; hafta içi teorik ve haftasonları pratik eğitimler olarak verilmektedir. Temel eğitimlerde en çok kullanılan bölgeler; Sündiken Dağları’nın Bozdağ, Sakarılıca Hamamları’nın Kızıltepe ve Mayıslar köyü’nün Taştepe bölgesidir. Kaya tırmanışı çalışmaları için ise Kızılinler ve Sivrihisar kayalıklarını kullanmaktayız. Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü (ANADOSK) 5 kişiden oluşan bir Yönetim Kurulu ile yönetilmekte ve 3 kişiden oluşan bir Teknik Kurul tarafından da değerlendirilmektedir. Yönetim Kurulu ve Teknik Kurulda daha önceki yıllarda temel ve ileri eğitimlerini tamamlamış ya da Türkiye Dağcılık Federasyonu (T.D.F.) Eğitim kamplarında eğitimlerini tamamlamış tecrübeli eğitmen ve sporculardan oluşur. Bu sporcular dağcılık eğitiminin gerektirdiği vasıflara sahip ve sorumluluklarının bilincinde olan kişilerden, tüm üyelerin katıldığı bir oylama ile seçilirler. ANADOSK’ta eğitimler Ekim ayı başlarında üniversitemizin açılmasıyla başlar. Yeni eğitim döneminin başlayacağı, kulüpler tanıtım günlerinde ve fakültelerde ilan panolarına asılan ilanlarla duyurulur. Katılımcılar uzun yıllardır başarısı kanıtlanmış 1,5 yıllık bir eğitim programına tabi tutulurlar.  ANADOSK’ta eğitim alan sporcuların çoğunluğu öğrenciler olmasına karşın son 1-2 yıldır üniversitemiz akademik personelinin de bu spora ilgi gösterdiği görülmektedir. ANADOKS’a bugüne kadar eğitim için başvuranların sayısı 300’ü aşmıştır. Şu anda aktif olarak 30 kişi spor yapmaktadır. Bu sayı dönem başlarında 70 civarında olsa da, çoğu eğitimin başlangıç safhası olan yürüyüşlerin ardından gerek dağcılığın zorluğu gerekse malzemelerin pahalı oluşundan eğitimleri bırakmaktadır. Sporcularımız ülkemizin tüm dağlarına tırmanışlar düzenlediği gibi fırsat ve imkan buldukça yurt dışı tırmanışlara da gitmektedir. Ağrı Dağı’na 2000-2001-2003-2005-2006yıllarında ve 5671m’lik Demavend Dağı’na(İran) 2001-2003 yıllarında başarı ile zirveler yapılmıştır. Son söz olarak; “Dağlarda görüşmek dileğiyle”.İletişim: WEB: www.anadosk.anadolu.edu.tr MSN: anadosk@hotmail.com

http://www.ulkemiz.com/anadolu-universitesi-doga-sporlari-kulubu-anadosk

Kuşadası Dalış Merkezi

Kuşadası Dalış Merkezi

Kuşadası dalış merkezi size en iyi şekilde sualtı dünyasını tanıtmak ve her sualtını tanımaya gönül vermiş katılımcıya iyi şartlarda eğitim ve hizmet vermek için kurulmuşturAçıklamaKuşadası Dalış Merkezi dalış kurslarımız kış boyunca en keyifli şekilde devam ediyor.Pratik eğitimlerimiz kapalı sıcak havuzumuzda ve teorik eğitimlerimiz ise dersliklerimizde verilmektedir.Ayrıca kursdaki eğitimlerde çekilecek olan video kayıtlarınız ücretsiz olarak size verilecek aynı zamanda yaz boyu dalışlarınızdan indirim alacaksınız. iyi dalışlar.İletişim için 0536 332 28 85 G.Emrah PAT - GSM: +90 536 3322885 - e-Mail: e.pat@hotmail.com FAX : +90 256 6184163 Adres: Setur Marina, Kuşadası Dalış Merkezi Derinpat Teknesi Kuşadası / AYDINhttp://kusadasidivingcenter.com

http://www.ulkemiz.com/kusadasi-dalis-merkezi

 Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları  ve Kaz Bakım Teknikleri

Kaz Yetiştiriciliği - Kaz ırkları ve Kaz Bakım Teknikleri

Hayvansal kaynaklı protein tüketiminin arttırılması ucuz üretim ile mümkündür. Kanatlı etleri ise bu bakımdan ucuza mal edilebilen hayvansal bir protein kaynağıdır.

http://www.ulkemiz.com/kaz-yetistiriciligi-kaz-irklari-ve-kaz-bakim-teknikleri

Kıyma ve Cevizli <b class=red>Pratik</b> Börek Tarifi

Kıyma ve Cevizli Pratik Börek Tarifi

Malzemeler; 12 adet baklavalık yufka 400 gram kavrulmuş kıyma 5-6 yemek kaşığı eritilmiş tereyağı (Az gelirse ilave yapın) 1 su bardağı ceviz içi 1 yumurtanın sarısı HAZIRLANIŞI *Cevizi robottan ince çekin ve kavrulmuş kıyma ile harmanlayın. *Tuz ve karabiber ile tatlandırın. *Bir adet baklava yufkasını mutfak tezgahına serin ve her tarafını erimiş tereyağı ile iyice yağlayın. *İkinci yufkayı üzerine yayıp yufkanın başlangıç kısmına kıymalı cevizli harcın birazını koyun. ( Uzunlamasına ince bir şekilde harcı yayın. *Yufkayı yanlarından kapatarak rulo şeklinde sıkıca sarın. *Tüm malzemeyi aynı şekilde hazırlayın. *Ruloları yağlı kağıt serili tepsiye dizin. *Üzerlerine yumurta sarısı sürüp beyaz haşhaş serpin. *Önceden ısıtılmış 180 derece fırında kızarıncaya kadar pişirin. *Fırından çıkan börekleri istediğiniz boyda uzunlamasına kesin. *Sıcak veya ılık servis yapın. Afiyet olsun.. https://www.facebook.com/yemektarifsitesi

http://www.ulkemiz.com/kiyma-ve-cevizli-pratik-borek-tarifi

Türk Romatoloji Kongresi 2017, 22 – 26 Mart 2017, Antalya

Türk Romatoloji Kongresi 2017, 22 – 26 Mart 2017, Antalya

Tarih: 22 Mar 2017 - 26 Mar 2017 Lokasyon: Regnum Carya Otel Şehir: Antalya Web Sitesi: turkrom2017.org Değerli meslektaşlarımız, Uluslararası Katılımlı Türk Romatoloji Kongresi 2017, Türkiye Romatizma Araştırma ve Savaş Derneği, İstanbul-Trakya Şubesi tarafından 22-26 Mart 2017 tarihleri arasında Regnum Carya Otel, Antalya’da düzenlenecektir. Ulusal kongreler içinde en önde gelen kongrelerden biri olan Ulusal Kongremizi, her zaman olduğu gibi, destek, katkı ve önerilerinizle “hep birlikte” hazırlıyoruz. Bilimsel yeniliklere, pratik klinik yaklaşımlara yer verilen, konusunda uzman yerli ve yabancı konuşmacıların yer aldığı, tüm meslektaşlarımızın yararlanacağı bir kongre olacağını umuyoruz. Sizleri bu yıl yepyeni bir otel ve kongre merkezinde ağırlayacağız. Özenle hazırlanan bilimsel programın yanı sıra tüm gün süren yoğun çalışma temposunun yorgunluğunu atmanız, uzun süredir göremediğiniz meslektaşlarınızla birlikte iyi vakit geçirmeniz için neşeli, samimi bir sosyal program düzenlemekteyiz. Antalya’nın güzel bahar havasında, yeni bir kongre merkezinde, yenilenen kongre programında, bilgilerimizi güncellemek, sorunlarımızı paylaşmak, beraber olabilmek ve gücümüzü birleştirmek için katılımınızı ve katkılarınızı bekliyor, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Kongre Tarihi Kongre, 22 – 26 Mart 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Kongre Merkezi Regnum Carya Otel, Antalya, Kongre merkezinin Antalya Havalimanı’na uzaklığı 27 km’dir. Kongre Ajandası Bildiri Gönderimi Başlangıç Tarihi  : 14 Ekim 2016 İndirimli Kayıtların Son Günleri : 23 Aralık 2016 Son Bildiri Gönderme Tarihi  : 2 Şubat 2017 Bildiri Sonuçlarının Açıklanması  : 10 Şubat 2017 Otel Giriş Tarihi  : 22 Mart 2017 Otel Çıkış Tarihi  : 26 Mart 2017 Bilimsel Program Başlangıç  : 22 Mart 2017 Bilimsel Program Bitiş  : 26 Mart 2017 Kongre Dili Kongre resmi dili Türkçe’ dir. Stand ve Sergi Alanları İlaç endüstrisi ve ilgili cihaz firmalarının katılımda bulunacağı stand ve sergi alanları, 22 – 26 Mart 2017 tarihleri arasında 08:00 – 19:00 saatleri arasında katılımcıların hizmetine açılacaktır. Yaka Kartı Tüm katılımcı ve refakatçilerin 22 – 26 Mart  2017 tarihleri arasında kongre merkezine girişte, bilimsel oturumlar ve öğle yemekleri sırasında, stand alanlarında ve diğer sosyal programlarda yaka kartlarını takmalarını güvenlik açısından önemle rica ederiz. Katılım Belgesi Katılım belgeleri, kayıt yaptıran tüm katılımcılara 26 Mart 2017 tarihinden itibaren kayıt masasından verilmeye başlanacaktır. Kredilendirme Kongre, Türk Tabibler Birliği (TTB) tarafından ‘Sürekli Tıp Eğitimi (STE)’ kredi puanı ile kredilendirilecektir. Organizasyon Sekreterliği Düzenleme Kurulu, GenX Kongre ve Organizasyon, Kongre Resmi Acentesi olarak belirlemiştir. Kongre çerçevesinde herhangi bir talebinizde GenX Kongre ve Organizasyon’a (turkrom2017@genx.com.tr ) başvurmanızı rica ederiz. İptaller Katılım iptali 23 Aralık 2016 tarihine kadar bildirildiği takdirde kayıt ücretinin %50’si iade edilir. Bu tarihten sonra yapılacak kayıt iptallerinde iade yapılmayacaktır. Konaklama ücretlerinde geri ödeme yapılmayacaktır. Tüm iadeler kongre bitiminden sonra yapılacaktır.

http://www.ulkemiz.com/turk-romatoloji-kongresi-2017-22-26-mart-2017-antalya

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Herbaryum Nedir ? Herbaryum Teknikleri Nelerdir ?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amacı Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanları Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981).  Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular),-Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir.-Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981).Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.

http://www.ulkemiz.com/herbaryum-nedir-herbaryum-teknikleri-nelerdir-

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcın yetiştiriciliği - Bıldırcın büyütme ve bakım teknikleri

Bıldırcınlar tavuk ve sülünlerle yakın bir bağa sahiptir. Bıldırcının evciltilmesi 11. yüzyılda Japonya veya Çin’de gerçekleştirilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/bildircin-yetistiriciligi-bildircin-buyutme-ve-bakim-teknikleri

Kadıköy Sualtı Merkezi

Kadıköy Sualtı Merkezi

Merkezimiz; 11 Nisan 1999'da İstanbul-Kadıköy de Savaş Yapman tarafından kurulmuştur. Merkezimiz;TSSF ( Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu ) yetki belgesine sahip olup, CMAS – NAUI – IAHD -PADI - SSI Sistemlerinde Dalış ve ILS (International Life saving) Standartlarında Cankurtarma Eğitimleri vermektedir.. Uygulamakta olduğumuz tüm kurslar, merkezimiz dershanesinde, ya da isteğe bağlı olarak kurum ve kuruluşların kendi bünyelerinde , teorik ve pratik uygulamalar olarak iki bölümde gerçekleşmektedir.  Teorik uygulamalar, kurs seviyesine göre 8-28 saatlik projeksiyon-bilgisayar destekli akademik öğretiler şeklindedir. Pratik uygulamalar ise havuz ve deniz çalışmaları olarak gerçekleşmektedir.İstanbul  : Fahrettin Kerim Gökay Cad. Yeni Yol. Sok. Çamlık Ap. No.:1 Daire :5Göztepe - Kadıköy - İstanbul Saros Erikli ;  Saros Poseidon Su Sporları Merkeziİşçimen Aqua Resort Hotel  Erikli-Keşan Merkez  (0216) 338 89 90 - (0216) (345 97 24) GSM : (0507) 845 64 00   syapman@gmail.com Kurs bilgi ve kayıt : Selçuk Köse (0216) 338 89 90) - (0507) 845 64 11 ksmselcuk@gmail.com Merkez E-mail : : ksm@kadikoysualtimerkezi.com.tr     syapman@gmail.com Savaş Yapman  (0216) 338 89 90 - (0216) 345 97 24 - (0507) 845 64 00 - (0506) 950 80 31   http://www.kadikoysualtimerkezi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/kadikoy-sualti-merkezi

26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresi, 25-29 Nisan 2017, Antalya

26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresi, 25-29 Nisan 2017, Antalya

Tarih: 25 Nis 2017 - 29 Nis 2017 Lokasyon: Maxx Royal Otel Şehir: Belek - Antalya Web Sitesi: www.ftr2017.org Değerli Meslektaşlarımız, Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği adına 25-29 Nisan 2017 tarihleri arasında Antalya’da düzenleyeceğimiz 26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresinde sizleri ağırlamaktan onur ve mutluluk duyacağız. İnsan sağlığı günümüzdeki bilimsel ve teknolojideki gelişmelerle birlikte toplumların sosyoekonomik değişimleri ile dinamik bir süreç içinde yer almaktadır. Bizler, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon hekimleri olarak sağlık adına bireylerin içinde bulundukları ortamlara bağlı olarak ortaya çıkan aktivitelerdeki kısıtlılıkları veya günlük yaşama katılımdaki yetersizlikleri ile baş edebilmelerini, optimal fonksiyonlarının sağlanması ve yaşamlarını bağımsız sürdürebilmelerini hedefledik. Bu amaca ulaşabilmek için aldığımız temel eğitimi genel sağlık ve rehabilitatif yaklaşım alanındaki güncellediğimiz bilgilerimiz ışığında, zenginleşmiş pratiğimizle profesyonel hayatımızı en etkin biçimde hastalarımızın yararına sunmayı seçtik. 26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresinin teması, “Hastalıktan Sağlığa” olarak belirlenmiştir. Sağlığa geçiş kavramında rehabilitasyon vazgeçilmez bir basamaktır. 2017 yılında düzenleyeceğimiz kongremizin güncel bilgi paylaşımı ile bu paylaşımların sağlığa ulaşmada en önemli basamak olan rehabilitasyondaki gelişmeler adına kullanılabilmesine, yeni bilimsel çalışmalara katkıda bulunacak fikirler üretilmesine ve en verimli eğitimin modellerinin geliştirilmesine dayanak sağlayacak önemli bir kaynak olmasını ummaktayız. Bu kaynak sizlerin katılımı ile gelişecek ve hedefine ulaşacaktır. Bu hedefe yönelik olarak, kongremizde profesyonel ilgi alanlarımızdaki bilgilerimizi güncellemek, yeteneklerimizi geliştirmek, ulusal ve uluslararası koordinasyonu arttırarak beklentileri karşılamak üzere kapsamlı bir program tasarladık. Kongremizin ana konuları bu yıl ‘Kas İskelet Sistemi Hastalıklarında Güncellemeler’’, ‘‘Romatolojik Hastalıklarda Güncellemeler’’ ve “Rehabilitasyonda Güncellemeler’’ kongre sırasında düzenlenecek sempozyumların konuları ise ‘’Algoloji’’, ‘’Klinik Norofizyoloji’’ ve ‘’Geleneksel Tamamlayıcı ve Rejeneratif Tıp Yöntemleri’’ olarak seçildi. Ayrıca meslektaşlarımızın ilgi alanlarına göre tercih edebileceği panel veya kurslarla en güncel bilgilere ulaşabilmeleri amacıyla kongremiz süresince Çalışma gruplarımız düzenleyeceği paneller ve kurslarda da bilgi ve deneyimlerini bizlerle paylaşacaklardır. Bunun yanında alanda uzmanlık yapan meslektaşlarımızın özellikle ilgisini çekebileceğini düşündüğümüz, meslektaşlarımızın zor hastalarını da sorabilecekleri/tartışabilecekleri “Uzmanına Danış-Olgu Tartışması”, “Zor Olgular” oturumları planladık. Bu oturumlarda spesifik sorunlar ve cevabına yönelik özellikli olgular eşliğinde sık karşılaştığımız soruların yanıtlarını hep birlikte bulmaya çalışacağız. Ayrıca pratik hayatta yaşantımızın bir parçası olan “Sağlık Kurulu Raporları ve Düzenlenmesi”, “Genel Sağlık Sigortası ve Sorunlarımız” gibi alanlarda açık oturumlar planlamaktayız. Bilindiği gibi uzmanlık eğitimine devam eden meslektaşlarımızı bir araya getiren, birbirlerini tanımayı, deneyimlerini paylaşmayı ve eğitim standardizasyonunu hedefleyen Yaz ve Kış Okullarımız yılda iki kez uygulanmaktadır. Bu yıl Yaz Okulu programımızı kongremiz ile beraber yapmayı hedeflemekteyiz. Bu amaçla eğitim hastanelerimizin önerdikleri asistanlarımız kongre öncesi iki gün Yaz Okulumuza katılacak ve daha sonra devam eden kongremizde derneğimizin sponsorluğunda bilimsel aktivitelerden yararlanacaklardır. Hepimizin bildiği gibi, ulusal kongrelerimiz birçok farklı kurum ve kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımızın bir araya gelerek hem bilimsel hem de sosyal paylaşımların gerçekleşmesi için önemli fırsatlardır. Kongremizde bilimsel programların yanı sıra ortak hazırlayacağımız sizlerin katılımı ile güçlenecek sosyal programlar da bu kongreyi unutulmaz yapacaktır. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanında bilgi ve deneyimlerimizi paylaşmak adına bir araya gelmeyi arzu ettiğimiz kongremizin camia olarak ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberliğimizin güçlenmesine de katkı sağlamasını arzu etmekteyiz. Kongre Tarihi Kongre, 25-29 Nisan 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Kongre Merkezi MAXX ROYAL OTEL ve KONGRE MERKEZİ İskele Mevkii, Belek – Antalya Tel: +90 242 710 29 10 Bildiri Gönderimi Kongre sırasında sunulacak çalışmaların özetleri sadece www.ftr2017.org adresindeki Online Bildiri Modülü kullanılarak gönderilebilecektir. Ulaşım Kongre merkezinin Antalya Havalimanı’na uzaklığı 35 km, 35 dakikadır. Stand ve Sergi Alanları İlaç endüstrisi ve ilgili cihaz firmalarının katılımda bulunacağı stand ve sergi alanları, 25-29 Nisan 2017 tarihleri arasında 09:00 – 19:00 saatleri arasında katılımcıların hizmetine açılacaktır. Davet Mektubu Kongreye katılım için bağlı bulundukları kurumlardan izin almaları gereken katılımcılara talepleri doğrultusunda davet mektubu gönderilecektir. Yaka Kartı Tüm katılımcılar ve refakatçilerin kongre merkezi, stand alanları ve sosyal aktivitelere katılabilmeleri için kendilerine kayıt esnasında verilmiş olan yaka kartlarını takmaları gerekmektedir. Katılım Belgesi Katılım belgeleri, kayıt yaptıran tüm katılımcılara 27 Nisan 2017 tarihinden itibaren kayıt masasından verilmeye başlanacaktır. Kredilendirme Kongre, Türk Tabibler Birliği (TTB) tarafından ‘Sürekli Tıp Eğitimi (STE)’ kredi puanı ile kredilendirilecektir.

http://www.ulkemiz.com/26-ulusal-fiziksel-tip-ve-rehabilitasyon-kongresi-25-29-nisan-2017-antalya

<b class=red>Pratik</b> Etimekli Prenses Pasta Tarifi

Pratik Etimekli Prenses Pasta Tarifi

Malzemeler; 1 paket sade krem şanti 1 su bardağı soğuk süt 1 kase kuru sayısı (Yumuşaması için 10 dk. sıcak suda bekletilmiş) 100 gr. kuru üzüm 150 gr. antep fıstığı 150 gr. fındık içi 1 paket etimek Üzerine çilek reçeli HAZIRLANIŞI Krem şantiyi soğuk sütle hazırlayıp yarım saat dolapta bekletin. Kayısıları incecik doğrayıp,şantiye ekleyin. Kuru üzüm,irice parçalanmış antep fıstığı ve fındıkları da ekleyin. Etimekleri minik parçalara bölüp şantili karışıma ekleyip iyice karıştırın. Streç filmi düz bir zemin üzerine serin ve etimekli karışımı boşaltın.Yuvarlak olacak şekilde yerleştirip,dondurucuda en az 2 saat bekletip dilimleyerek servis yapın. Afiyet olsun https://www.facebook.com/yemektarifsitesi

http://www.ulkemiz.com/pratik-etimekli-prenses-pasta-tarifi

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi, 26-30 Nisan 2017, Antalya

Tarih: 26 Nis 2017 - 30 Nis 2017 Lokasyon: Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Şehir: Belek Antalya Web Sitesi: www.psikofarmakoloji2017.org Değerli Meslektaşlarımız, Psikofarmakoloji Derneği tarafından düzenlenen 9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi ve 5. Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumu (9. UPK & 5. UÇEPS), 26-30 Nisan 2017 tarihleri arasında Belek, Susesi Otel’ de gerçekleştirilecektir. Psikofarmakoloji Derneği (PD), bölgenin coğrafi, tarihi ve kültürel merkezi olan Türkiye’de, psikofarmakoloji ve nörobilim alanında öncü bir profesyonel topluluktur. “Beyin Aklımızda” sloganı ile,  PD beyin işlevleri ve insan davranışlarını anlamadaki gelişmelerin tedavilere daha iyi  yansıtılması ve bu alandaki  toplumsal  bilincin geliştirilmesi çabalarına bir örnektir. Çünkü,  PD’nin temel amacı psikiyatrik hastalıkların bilimsel temelinin daha iyi anlaşılması için psikofarmakoloji ile diğer ilgili disiplinler arasında iletişim ve işbirliği kolaylaştırmaktır. Bu hedefe ulaşmak için; bilimsel toplantılar düzenlemekte, araştırma ve eğitimi ve  bilimsel dergiler ve kitapların yayınlanmasını teşvik etmektedir. Bu bilimsel toplantılardan en önemlilerinden birisi de Uluslararası Psikofarmakoloji Kongreleri ve   Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumlarıdır. Bu kongrelerden  bu yılki 9. UPK & 5. UÇEPS  kongremizin   teması olarak “Beyni Daha İyi Anlamak için Bilginin Paylaşım” belirlendi. 9. UPK & 5. UÇEPS, seçkin yerel ve uluslararası konuşmacıların katkılarıyla, katılımcılar için psikofarmakoloji, biyolojik psikiyatri, nörobilim, nörogörüntüleme gibi konularda bilgilerini yenileme, güncelleştirme ve geliştirmeleri, ayrıca tüm psikiyatrik bozukluklar için bakım standartlarını geliştirmeleri için olağanüstü bir fırsat sunacaktır. 9. UPK & 5. UÇEPS, en yetkin ulusal ve uluslararası konuşmacılarla interaktif bir platform oluşturarak onların günlük pratikte karşılaşılan sorunlarla ilgili kendi çözüm önerilerini ve deneyimlerini paylaşmalarını, katılımcıların sorular sormasını teşvik ederek tedaviye dirençli olgularda yeni klinik verileri temel alarak özgün yaklaşımlar geliştirilmesine de aracılık edecektir. Ayrıca farmakolojik olmayan psikiyatrik tedaviler ve bunların yönetim standartları ile ilgili sunum ve tartışmalar düzenleyip, psikiyatrik tedavide entegrasyon konusuna katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Daha önceki kongrelerimizde olduğu gibi seçkin ulusal ve uluslararası bilimciler psikofarmakolojideki en son gelişmeleri konferanslar, paneller, ikili/ çoklu tartışmalar ve uydu sempozyumlar ile aktaracaklardır. Ayrıca değerli katılımcılarımız için çeşitli çalıştay, uzmanla buluşma toplantıları ve sertifika kursları düzenlenecektir. Sunum yapmak üzere kabul edilmiş bildiriler ise SCI-E (Science Citation Index-Expanded) ile indekslenen Klinik Psikofarmakoloji Bülteni özel sayısında yayınlanacaktır. Poster jürisi tarafından seçilecek olan 3 poster bildiriye ‘Psikofarmakoloji Derneği   Araştırma Teşvik Ödülleri’ verilecektir. Sizleri  9. UPK & 5. UÇEPS’na davet ederken; bir yandan kongrenin ufuk açan bilimsel programından yararlanmanızı, diğer yandan da antik kalıntılarıyla Antalya’mızın iki bin yılı aşan tarihinin yanında,  Expo 2016 Antalya Fuarı   gibi  postmodern güzelliklerini keşfetme fırsatınız olacağını mutlulukla belirtmek isteriz. Sizleri Türkiye’nin ve Akdeniz’in incisi Antalya’da karşılamayı bekliyoruz. Saygılarımızla, 9. UPK & 5. UÇEPS Düzenleme Kurulu Genel Bilgiler KONGRE TARİHLERİ 26 – 30 Nisan 2017 KONGRE MERKEZİ Susesi Deluxe Hotel & Kongre Merkezi Iskele Mevkii 04450 Belek Antalya, Belek, Serik, Antalya   KONGRE DİLİ Kongre resmi dilleri Türkçe ve İngilizce’dir. Kongre süresince ana salonlarda Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe simultane çeviri yapılacaktır.   RESMİ DAVET MEKTUPLARI Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek kongre davet yazıları Kongre Sekreterliği aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Bu tür davet mektubu sahibi misafirlerin kayıt ve konaklama ücretleri kendilerine aittir.   ÖNEMLİ TARİHLER Online bildiri gönderimi başlangıç : 3 Ekim 2016 Bildiri gönderimi için son tarih : 20 Ocak 2017 Erken kayıtlar için son tarih : 3 Şubat 2017 Bildiri değerlendirme sonuçlarının ilan edilmesi : 17 February 2017 Tam metin gönderimi son tarih : 3 Mart 2017 SUNUMLAR Hazırlanacak olan posterler 70cm genişlik, 90 cm yükseklik ölçülerine göre hazırlanmalıdır. Sözlü sunumlar 10 dakikalık sunum süresine göre ayarlanmalıdır. Sunumun 8 dakikası sunum için ayrılacak olup, 2 dakikası tartışma için kullanılacaktır. * Sunumlar Psikofarmakoloji Derneği resmi dergisi Bulletin of Clinical Psychopharmacology’de kongre ek sayısı olarak yayınlanacaktır. KREDİLENDİRME Kongrenin tüm oturumları Türk Tabipler Birliği Sürekli Tıp Eğitimi Kurulunca kredilendirilecektir. KAYIT VE BİLGİ MASALARI Kongre merkezi Susesi Otel & Toplantı Merkezi’ndeki kayıt ve danışma masası ile Ela Otel’deki danışma masası 26 Nisan 2017 tarihinden itibaren çalışmaya başlayacaktır. Kayıt masamız 26 – 30 Nisan 2017 tarihleri arasında 07:00 – 21:00 saatleri arasında açık kalacaktır. İPTALLER Tüm kayıt iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 100 Euro hizmet ücreti kesildikten sonra iade yapılacaktır. Bu tarihten sonra yapılacak iptallerde iade yapılmayacak olup, ancak isim değişikliği yapılabilecektir. Tüm konaklama iptalleri yazılı olarak Organizasyon Sekreteryası, Global Turizm’e yapılmalıdır. 3 Şubat 2017 tarihinden önce yapılacak iptallerde 1 gecelik konaklama ücreti düşüldükten sonra paket ücretinin kalan kısmı iade edilecektir. Bu tarihten sonra yapılacak iptal taleplerinde iade yapılmayacaktır. KATILIM SERTİFİKALARI Tüm katılımcılar katılım sertifikalarını 29 Nisan 2017 tarihinde saat 13:00 itibariyle kayıt masasından alabileceklerdir. TRANSFER HİZMETLERİ Transfer talebini Global Turizm’e bildiren tüm katılımcılar için havaalanı transfer hizmeti sağlanacaktır. Kongre giriş ve çıkış günlerindeki tek yön havaalanı-otel transfer ücreti 20 Euro + KDV olacaktır. Diğer günlerde talep edilecek havaalanı transferleri tek yön 45 Euro + KDV olarak uygulanacaktır. Lütfen özel talepleriniz ile ilgili Global Turizm ile iletişim kurunuz.   KİŞİSEL SİGORTA Organizasyon Kurulu kişisel yaralanma, hastalık ve diğer kazalar konusunda sorumluluk kabul etmemektedir. Katılımcıların kongre katılım süresince kişisel sağlık sigortalarını yaptırmaları önerilmektedir.   SPONSORLUK VE SERGİ ALANLARI Kongre bu alanda faaliyet gösteren firmalar için farklı tanıtım ve sponsorluk seçenekleri sunmaktadır. Stand ve diğer sponsorluk detayları ile ilgili bilgi almak ve talepleriniz ile ilgili görüşmek için lütfen Global Turizm ile temas kurunuz. icp-2017@globalturizm.com.tr  

http://www.ulkemiz.com/9-uluslararasi-psikofarmakoloji-kongresi-26-30-nisan-2017-antalya

Satranç Eğitimlerinde Teknolojinin Rolü

Satranç Eğitimlerinde Teknolojinin Rolü

“Kralların oyunu” olarak bilinen satranç, kendine özgü bir literatüre, turnuva geçmişine, şampiyonlarına ve efsanelerine sahiptir. Bu dünyanın içinde kalıcı olarak yer almaya çalışan her sporcu, çocukluk ve gençlik yıllarında kendini bu alanda eğitmeye adamaktadır. Gerektiğinde özel hocalar ile, gerektiğinde ise kendi başına oyununu geliştirmek isteyen satranç sporcuları, teknolojinin de gelişmesi ile bir takım pratik uygulamalara kavuşmuşlardır.Bilgisayarlı sistemlere geçilmeden önce, önceki yıllara ait satranç karşılaşmalarının notasyonlarının elde edilmesi ve hızlıca analizinin gerçekleştirilmesi, oldukça zor ve meşakkatli bir uygulamaydı. Şöyle ki, 1940 yılındaki bir şampiyonada oynanan maçın notasyonu, bazı dökümanlardan bulunmaktaydı. Ancak, günümüzde istenildiği kadar geri bir tarihe gidilerek çeşitli veri tabanlarından, istenilen karşılaşmaların notasyon bilgileri bulunabilmektedir. Bu sayede, önemli maçların teknik açıdan değerlendirilmesi, stratejik anlamda farklı yaklaşımların analiz edilmesi gibi uygulamalar teknoloji destekli çalışmalarla oldukça pratik hale gelmiştir.Sadece veri tabanlarından yararlanmak sureti ile değil, aynı zamanda, bilgisayar programları yardımı ile kullanılan sanal satranç tahtaları üzerinde, incelenen oyunun istenildiği şekilde devam ettirilmesi ya da geri alınabilmesi de sağlanabilmektedir. Bu sayede, tekrar tekrar taşları dizmek için harcanan zaman ortadan kalkmakta, bilgisayar hafızasından hamlelerin ileri ve geri alınması işlemleri yapıldığı için yanlış ya da hatalı oynamalar da söz konusu olmamaktadır. Oyuncu ve antrenör, incelenen oyunlar üzerinde istedikleri varyantları denemekte özgürdürler. Buradan yola çıkarak, bilgisayar destekli satranç programlarının, oyuncuların antrenmanları anlamında oldukça önemli ve pratik bir veri kaynağı olduğu söylenebilir.5702_chess-455x310 (1)Sadece veri kaynağı maksadı ile değil, oyun pratiğini artırmak adına da bilgisayar destekli satranç programları, bulunmaz bir nimettir. Satranç oyun pratiğini arttırmak isteyen sporcular, her zaman çevrelerinde maç yapabilecekleri bir rakip bulamayabilirler. Bulsalar da, eğer rakip nispeten sporcunun kendisinden zayıfsa, bu durum da sporcuyu oyundan uzaklaştıracaktır. Halbuki bilgisayar programları, bu sorunu kökten ortadan kaldırmaktadır. Sporcunun seçeceği seviyeye göre, bilgisayar programına karşı mücadele eden sporcu, bu yöntem ile hem maç deneyimi kazanmakta, hem de yapay zekanın yaptığı tüm hamleleri analiz etme ve değerlendirme şansı bulmaktadır.Teknolojinin yayılması ile birlikte, cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlar da, satranç sporu ile ilgili bir takım uygulamalara sahip olabilmektedirler. Örneğin değişen bir kuralın yayınlandığı belge, cep telefonundan rahatlıkla okunabilir ve değerlendirilebilir. Ayrıca, yine telefon aracılığı ile oynanan satranç maçları, kişileri maç pratiği kazanma ve eğlendirme konusunda başarı ile yönlendirebilmektedir. İnternet üzerinden yapılan karşılaşmalarda, Denizli’nin bir ilçesinde oturan mühendis bir satranç oyuncusu ile, Hindistan’da yaşayan tüccar bir satranç oyuncusu maç yapabilmektedir. Bu gibi avantajlar da, bilgi çağı olarak nitelenen çağımızda, teknolojinin sporculara getirdiği bir başka avantajdır.Yine çeşitli yazılımlar ve internet bağlantıları üzerinden, uzaktan yayın yapma yöntemi ile, sporcuların gelişimi sağlanabilmekte ve eğitimin alınabilmesi halledilebilmektedir.Kaynakça: http://www.satrancokulu.com/satranc-makaleleri/1450-satrane-bilgisayar.htmlYazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/satranc-egitimlerinde-teknolojinin-rolu

Freelıfe Dalış Okulu

Freelıfe Dalış Okulu

Adanada faliyette olan dalış merkezimizin, Güvenlik, kaliteli eğitim ve bilinçli dalıcı yetiştirmek birinci önceliği olacaktır.Bundan önce olduğu gibi bundan sonrada yaptığımız işlerle konuşulacak, standartları belirleyen olacağız.İyi bir eğitim merkezi olmanın yanında markalaşmayı kendimize hedef seçtik.Tüm teorik ve pratik eğitimler, eğitim merkezi bünyesindeki yetkili eğitmenler tarafından verilecektir.Tecrübe ve gezi dalışlarında liderlik yapacak dalış liderleri değişik bölge ve deniz şartlarında uzun yıllar dalış yapmış tecrübeli dalıcılardan oluşacaktır.E-mail  :ozgur.kocamaz@yahoo.comTelefon  : 0322 227 00 22Fax       : 0322 227 00 22Cep       : 0541 529 82 91http://adanadalis.com/

http://www.ulkemiz.com/freelife-dalis-okulu

Foça Dalış Merkezi

Foça Dalış Merkezi

Foça Dalış Merkezi 26 Haziran 2010 yılında Ege’nin incisi Foça İlçesinde kurulmuştur.Halen Foça-Yenifoça yolu 12. Km’de bulunan Club Pollen Tatil Köyü içerisinde faaliyetlerini sürdürmektedir.Merkezimiz; TSSF (Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu) yetki belgesine sahip olup, CMAS - PADI Sistemlerinde Dalış Eğitimleri vermektedir. Uygulamakta olduğumuz tüm kurslar, merkezimizde teorik ve pratik uygulamalar olarak iki bölümde gerçekleşmektedir.Tamamlanan eğitimler sonrası Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu yetkisi ile ilgili kurs branşının Uluslar arası sertifika ve broveleri verilmektedir. Tüm bu teorik-pratik uygulamalar merkezimiz bünyesinde çalışmakta olan TSSF ye kayıtlı deneyimli dalış eğitmenleri tarafından uygulanmaktadır.YAZIŞMA ADRESİ: Atatürk Mh. 130 Sok. No:9A / 2 DALIŞ MERKEZİ: Pollen Tatil Köyü, Çanak koyu, Foça-Yeni Foça 12.km.  FOÇA  / İZMİR  35680  TURKİYE  E-mail:      focadive@hotmail.com     Telephone:      +902328124009  Fax:      +902328124009  Mobile : +905054367153  http://www.focadalis.com.tr

http://www.ulkemiz.com/foca-dalis-merkezi

Okan Üniversitesi

Okan Üniversitesi

Adres: Akfırat Kampüsü Formula 1 Yanı, 34959 Tuzla / İSTANBULTelefon: 0216 677 16 30Web: www.okan.edu.tr/FAKÜLTE VE BÖLÜMLER Türkiye'nin en genç ve dinamik üniversitelerinden Okan Üniversitesi, Okan Kültür, Eğitim ve Spor Vakfı tarafından resmi olarak 1999 yılında kurulmuş, eğitim-öğretime ise 2003-2004 akademik yılında başlamıştır. Hızla büyüyen Üniversite, 2006-2007 öğretim yılından itibaren yeni ve modern Akfırat kampüsüne yerleşmiştir."İş Yaşamına En Yakın Üniversite" sloganıyla hareket eden Okan Üniversitesi alanlarında uzman akademik kadrosuyla, eğitime çağdaş yaklaşımıyla, birinci sınıftan itibaren öğrencilerini iş yaşamına hazırlayan, uygulamaya dönük çalışmalarıyla teori ve pratiği bir araya getirmektedir. 2006-2007 öğretim yılında ilk mezunlarının veren üniversite, bu iddiasını kanıtlamıştır. Mezunların hepsi işe yerleşmiştir.Eğitim ile iş dünyası arasında köprü oluşturmayı hedefleyen Okan Üniversitesi, öğrencilerinin birinci sınıftan başlayarak İş Yaşamına Hazırlık Programı kapsamında işletmelerde görev almalarını sağlamaktadır. Böylece öğrenciler iş yaşamını tanımakta, teori ile pratik arasında ilişki kurarak bilgi ve becerilerini artırmanın yanı sıra motivasyon da kazanmaktadırlar. İş Yaşamına Hazırlık Programını başarıyla tamamlayan öğrencilere katılım belgesi verilmekte ve mezun olduklarında diplomalarına iş tecrübesine ilişkin sertifikalar da eklenmektedir.Okan Üniversitesi'nin DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu), Türk Avrasya İş Konseyleri, Telekomünikasyon Kurumu, Türkiye Müteahhitler Birliği, Türkiye Seyahat Acenteleri Derneği, Uluslar arası Nakliyeciler Derneği, Türkiye Turizm Yatırımcıları Birliği, Türk Hava Yolları, Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı, Türk Kızılayı, Festo San. Tic. A.Ş., Akfırat Belediyesi gibi iş hayatına yönelik kurumlarla ve Pekin Kültür ve Dil Üniversitesi, Murray State University, Anadolu Üniversitesi gibi eğitim kurumlarıyla ile işbirliği protokolleri vardır.Çağdaş mimarisiyle öne çıkan Akfırat kampüsü, modern bir üniversitenin sahip olması gereken tüm özelliklere sahiptir. Akfırat kampüsü öğrencilerin en verimli şekilde eğitim almalarını sağlayacak modern derslikler, bilgisayar ve teknik laboratuarlar, kütüphane, konferans salonları, spor merkezleri, kafeterya ve restoranlarla donatılmıştır.Kampüs, Sabiha Gökçen Havaalanı'na, F1 Pisti'ne yakınlığıyla da farklı imkanlar sunmaktadır. 2008 yılında faaliyete geçen Sosyal Merkez'de, cep sineması, sauna, kafeteryalar, kokteyl salonu, alış veriş merkezi, kulüp odaları bulunmaktadır. Ayrıca 400 kişilik spor salonu, yüzme havuzu, tenis kortu, basketbol, voleybol, futbol sahalarının bulunduğu Spor Merkezi de öğrencilerin boş zamanlarını en iyi şekilde değerlendirmeleri için tasarlanmıştır.Okan Üniversitesi'nde bayan ve erkek öğrenciler için yurtlar mevcuttur. Yurtlarda, etüt odaları, yemek salonu, kafeterya ve temizlik servisi, çamaşırhane, gece - gündüz yurt güvenliğini sağlayan güvenlik ekibi, sürekli doktor bulunan reviri, kablolu ve kablosuz internet sistemi bulunmaktadırAyrıca okulun hasanpaşa'da da meslek yüksek okulu bulunmaktadır.Türkiye'de ilk ve tek olarak Fen bilimleri enstitüsünde Patlayıcı Mühendisliği yüksek lisans programını açmıştırOkul bünyesinde rusça ve çince dersleri verilmektedir.İktisadi ve İdari Bilimler FakültesiBankacılık ve Finans (Fakülte)(İngilizce)Bankacılık ve Finans (Fakülte)(İngilizce)(%50 Burslu)Bankacılık ve Finans (Fakülte)(İngilizce)(Tam Burslu)İşletmeİşletme(İngilizce)İşletme(İngilizce)(%50 Burslu)İşletme(%50 Burslu)İşletme(Tam Burslu)İşletme(İngilizce)(Tam Burslu)Sağlık Yönetimi (Fakülte)Sağlık Yönetimi (Fakülte)(%50 Burslu)Sağlık Yönetimi (Fakülte)(Tam Burslu)Uluslararası İlişkilerUluslararası İlişkiler(İngilizce)Uluslararası İlişkiler(%50 Burslu)Uluslararası İlişkiler(İngilizce)(%50 Burslu)Uluslararası İlişkiler(Tam Burslu)Uluslararası İlişkiler(İngilizce)(Tam Burslu)Uluslararası LojistikUluslararası Lojistik(İngilizce)Uluslararası Lojistik(%50 Burslu)Uluslararası Lojistik(İngilizce)(%50 Burslu)Uluslararası Lojistik(Tam Burslu)Uluslararası Lojistik(İngilizce)(Tam Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(%50 Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(Tam Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)(Tam Burslu)Uluslararası Ticaret (Fakülte)(İngilizce)(%50 Burslu)Sağlık Bilimleri YüksekokuluBeslenme ve Diyetetik (Yüksekokul)Beslenme ve Diyetetik (Yüksekokul)(Tam Burslu)Beslenme ve Diyetetik (Yüksekokul)(%50 Burslu)Çocuk Gelişimi (Yüksekokul)Çocuk Gelişimi (Yüksekokul)(Tam Burslu)Çocuk Gelişimi (Yüksekokul)(%50 Burslu)Fizyoterapi ve Rehabilitasyon (Yüksekokul)Fizyoterapi ve Rehabilitasyon (Yüksekokul)(Tam Burslu)Hemşirelik (Yüksekokul)(%50 Burslu)Hemşirelik (Yüksekokul)(Tam Burslu)Hemşirelik (Yüksekokul)Mühendislik-Mimarlık FakültesiBilgisayar MühendisliğiBilgisayar Mühendisliği(%50 Burslu)Bilgisayar Mühendisliği(Tam Burslu)Bilgisayar Mühendisliği(İngilizce)Bilgisayar Mühendisliği (İngilizce) (Tam Burslu) Bilgisayar Mühendisliği(İngilizce) (%50 Burslu)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Elektrik-Elektronik Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Endüstri Mühendisliği Endüstri Mühendisliği(İngilizce)Endüstri Mühendisliği(%50 Burslu)Endüstri Mühendisliği (İngilizce) (%50 Burslu) Endüstri Mühendisliği (Tam Burslu) Endüstri Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Enerji Sistemleri Mühendisliği(İngilizce) Enerji Sistemleri Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Enerji Sistemleri Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Geomatik Mühendisliği(İngilizce)Geomatik Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Geomatik Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Gıda Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Gıda Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Gıda Mühendisliği(İngilizce)İnşaat Mühendisliği(İngilizce)İnşaat Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)İnşaat Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Kentsel Tasarım ve Peyzaj MimarisiKentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi(%50 Burslu)Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi(Tam Burslu)Makine Mühendisliği(İngilizce)Makine Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Makine Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu)Mekatronik Mühendisliği(İngilizce)Mekatronik Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu)Mekatronik Mühendisliği(İngilizce)(Tam Burslu) Mimarlık (İngilizce) Mimarlık (İngilizce) (%50 Burslu) Mimarlık (İngilizce) (Tam Burslu) Otomotiv Mühendisliği(İngilizce)Otomotiv Mühendisliği(İngilizce)(%50 Burslu) Otomotiv Mühendisliği (İngilizce) (Tam Burslu) Uygulamalı Bilimler YüksekokuluBilişim Sistemleri ve Teknolojileri (Yüksekokul)(%50 Burslu)Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri (Yüksekokul)(Tam Burslu)Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri (Yüksekokul)Gastronomi (Yüksekokul)(%50 Burslu)Gastronomi (Yüksekokul)(Tam Burslu)Gastronomi (Yüksekokul)Halkla İlişkiler ve Reklamcılık (Yüksekokul)Halkla İlişkiler ve Reklamcılık (Yüksekokul)(%50 Burslu)Halkla İlişkiler ve Reklamcılık (Yüksekokul)(Tam Burslu)Muhasebe ve Finansal Yönetim (Yüksekokul)Muhasebe ve Finansal Yönetim (Yüksekokul)(Tam Burslu)Muhasebe ve Finansal Yönetim (Yüksekokul)(%50 Burslu)Spor Yönetimi (Yüksekokul)Spor Yönetimi (Yüksekokul)(%50 Burslu)Spor Yönetimi (Yüksekokul)(Tam Burslu)Turizm ve Otelcilik (Yüksekokul)(%50 Burslu)Turizm ve Otelcilik (Yüksekokul)(Tam Burslu)Turizm ve Otelcilik (Yüksekokul)Hukuk FakültesiHukukHukuk(Tam Burslu)Fen-Edebiyat FakültesiMatematikMatematik (%50 Burslu) Matematik (Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık (İngilizce) Mütercim-Tercümanlık(Almanca)Mütercim-Tercümanlık(Rusça)Mütercim-Tercümanlık(Çince)Mütercim-Tercümanlık (Arapça) Mütercim-Tercümanlık (Arapça) (%50 Burslu) Mütercim-Tercümanlık(Almanca) (%50 Burslu) Mütercim-Tercümanlık(Rusça)(%50 Burslu)Mütercim-Tercümanlık(Çince)(%50 Burslu)Mütercim-Tercümanlık(Arapça)(Tam Burslu)Mütercim-Tercümanlık (İngilizce) (%50 Burslu)Mütercim-Tercümanlık (Rusça) (Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık (Almanca) (Tam Burslu)Mütercim-Tercümanlık (Çince) (Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık(İngilizce)(Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık(Rusça)(Tam Burslu)Mütercim-Tercümanlık(Almanca) (Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık (Çince) (Tam Burslu) Mütercim-Tercümanlık (İngilizce) (Tam Burslu) PsikolojiPsikoloji (%50 Burslu) Psikoloji (Tam Burslu)SosyolojiSosyoloji(%50 Burslu)Sosyoloji(Tam Burslu)Güzel Sanatlar FakültesiSanat ve Tasarım YönetimiSanat ve Tasarım Yönetimi (%50 Burslu) Sanat ve Tasarım Yönetimi(Tam Burslu)Sinema ve TelevizyonSinema ve Televizyon(%50 Burslu)Sinema ve Televizyon(Tam Burslu)

http://www.ulkemiz.com/okan-universitesi

Akdeniz Sualtı ve Doğa Sporları Merkezi

Akdeniz Sualtı ve Doğa Sporları Merkezi

Dünya Sualtı Aktiviteleri Konfederasyonu, (Confédération Mondiale des Activités Subaquatiques, CMAS), dünyadaki tüm sualtı organizasyonlarýný ayný çatı altında toplamak amacıyla 1959 yılında Monako'da kurulmuş olan bir konfederasyondur.CMAS su sporlarını hobi olarak yapanlara yönelik gönüllü bir organizasyon olduðundan açtığı kursları pratik dışında teorik olarak ağır geçen (kapsamı fizik, anatomi ve teknoloji olan) dersler içerir.PADIPADI (Professional Association of Diving Instructors) (Profesyonel Dalış Eğitmenleri Birliği), dünyanın en büyük eğlence/sportif amaçlı dalış üyeliklerine sahip bir organizasyondur. Üyeleri; dalış firmaları, sayfiye aktiviteleri, akademik enstitüler, hocalık eğitmenleri, dalış eğitmenleri, dalgıçlar, şnorkelciler ve diğer su sporu hayranlarından oluşmaktadır. Profesyonel PADI Üyeleri (dalış merkezleri, sayfiyeleri, egitim fakülteleri, eğitmenler, asistan eğitmenler ve divemaster'lar), dünyanın büyük bir çoğunluğundaki dalgıçlara eğitimler vererek, her sene yaklaşık 1,000,000 adet sertifika çýkartmaktadır. PADI Profesyonelleri, herkese sualtını keşfetme ve maceraya katılma imkânı sağlarken, dalış eğitimi, güvenlik ve müşteri hizmetleri alanlarında da en yüskek standartları vermeyi hedeflemiştir. PADI'nin birçok uluslararası merkezi bulunmakta, bunlardan üç tanesi (PADI Avrupa, PADI International Ltd ve PADI Nordic) Avrupa Standartları tarafından doğrudan etkilenen 30 ülkeyi kapsamaktadır.Facebook : Akdeniz Sualtı ve Doğa Sporları MerkeziGenel koordinatör Nesrin B. ŞANALİrtibat tel : 0533 616 58 14 - 0533 717 63 36e-mail : nesrinsanal@gmail.com75. Yıl Mahallesi GMK Bulvarı Özsaray Sitesi A Blok Zemin KatMezitli, Icel, Turkeyhttp://www.akdenizscuba.com/

http://www.ulkemiz.com/akdeniz-sualti-ve-doga-sporlari-merkezi

Kütleçekim Mercek Etkisi Ve Eğri Uzay

Kütleçekim Mercek Etkisi Ve Eğri Uzay

Eğer yeterince uzaktan, iyi bir teleskopla bakarsanız, birbirinden milyonlarca ışık yılı uzakta yer alan gökadaların bir araya gelmesiyle oluşan galaksi kümeleri böyle yoğun, böylesine sıkışık görünebilir.Üstte gördüğünüz Abell 1689 isimli bu dev galaksi kümesi, keşfedebildiğimiz en yoğun kümelerden biri olup, bizden yaklaşık 2.4 milyar ışık yılı uzakta yer alıyor. Ön planda üst orta kısımda gördüğünüz dört adet yıldız ise çok yakınımızda, kendi galaksimiz Samanyolu içinde yer alan yıldızlar. Küme ile hiçbir ilgileri yok.Hubble Uzay Teleskobu ile alınmış görüntüye dikkatle bakarsanız, kümeyi oluşturan yüzlerce gökadanın yarattığı devasa kütleçekimi nedeniyle oluşan “kütleçekim merceği” etkisinin sonuçlarını görebilirsiniz. Einstein’ın devrimsel ve bir o kadar da spekülasyona açık görelilik teorisi, evrenin düz olmadığını söyler. Bizim uzay boşluğu olarak nitelediğimiz boşluk, maddenin ve karanlık maddenin yarattığı kütleçekim etkisiyle eğri büğrü bir yapıya sahiptir. Bu da şu anlama gelir: Evrende yeterince uzun bir çizgi hiçbir zaman tümüyle düz, doğrusal olamayacak, eğri bir hat izleyecektir. Nedeni ise, evrende kütleçekimin etkisi altında olmayan hemen hemen hiçbir yerin bulunmuyor olması. Siz düz bir çizgi çekmeye çalışırken, uzaklardaki bir galaksi kümesinin veya yıldızın etkisiyle çizginiz eğrilmek zorunda kalacaktır.Siz bunu farketmeyebilirsiniz, ancak uzaktan bakan bir gözlemci sizin düz sandığınız çizginin eğri olduğunu farkedecektir. Einstein, bu eğri büğrü evren dokusuna “uzay-zaman” adını veriyor. Dikkat ettiyseniz “eğri uzay” değil, “uzay-zaman” demiş. Çünkü, uzay ve zaman birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir. Göreliliğe göre, üç boyutlu evrenimiz aslında zamanın da katılımıyla dört boyutlu bir yapıya sahiptir. Evet, zaman bir boyuttur. Bunu ayrı bir yazıyla ele almamız gerektiği için burada keselim.Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: Biz ne kadar uğraşsak da, yeterince uzun bir mesafe söz konusu ise, evrende düz bir çizgi halinde seyahat etmemiz mümkün değil. Olabildiğince düz gitmek için hızınız çok önemlidir. Eğer yeterince hızlı iseniz, Güneş Sistemi içinde gezegenlerin kütleçekim alanlarını yok sayacak biçimde düz doğrultuda gidebilirsiniz. Çünkü gezegenlerin kütleçekimleri uzay-zamanı çok güçlü biçimde eğip bükemez. Hızınızı artırarak düz doğrultuda hareket etmeniz mümkün olur. Ancak, yıldızlar ve galaksiler söz konusu olduğunda hızınızı ne kadar artırırsanız artırın, bu devasa yapıların muazzam kütleçekimlerinden etkilenirsiniz. Dolayısıyla düz değil, eğri bir doğrultu izlemeye başlarsınız.Yeterince hızlı olmaktan bahsetmiştik. Evrende en hızlı hareket eden şey ışıktır. Işığı oluşturan fotonlar saniyede 300.000 km hızla ilerlerler ve bu sayede düz bir doğrultuda yol alabilirler. Lise fiziği bize bunu söylüyor: Işık, düz bir doğrultuda yol alır. Peki evrensel ölçekler ve kuvvetler söz konusu olduğunda neler oluyor?Her ne kadar durgun halde bir kütlesi olmasa da, ışığı oluşturan fotonların hareket halindeyken kinetik enerjileri nedeniyle oluşan ölçülebilir çok küçük bir kütlesi vardır. Daha net bir ifadeyle; hareketli her “şey” enerji taşır. Enerji ise madde, o da eşittir kütle demektir. Yani ışık, uzay boşluğunda yol alırken, kütlesi olmayan kütleli bir cisim gibi davranır. Evet, kütlesi olmayan kütleli cisim. İşte astrofizik böylesi güzel tanımlamalar yapmaya sizi mecbur bırakan pek şirin bir bilim dalı. Neyse, bu da her kütle sahibi cisim gibi, ışığın da kütleçekimden etkilenmesine yol açar. Kütleçekim mercek etkisi, çok büyük kütlelerin arkaplanlarından gelip yoluna devam etmek isteyen ışığı kırıp gerçek bir mercek gibi odaklaması sonucu oluşur.Evrendeki en büyük kütlesel yapılar galaksilerdir. Galaksiler genellikle 3 ila 10 arası büyük galaksinin bir araya gelmesiyle oluşan küçük kümelerde yer alırlar. Bu küçük galaksi kümeleri diğer küçük galaksi kümeleriyle kütleçekimsel etkileşim halindedirler. Dolayısıyla onlarca, hatta yüzlerce küçük galaksi kümesi geniş ölçeklerde birbirine bağlı “süper küme” dediğimiz oluşumları meydana getirirler. Süper kümeler ise, muazzam kütleçekimleriyle uzay-zamanı başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar güçlü biçimde bükerler.Uzaktaki bir galaksiden gelen ışık, bir süper kümenin yanından geçerken düz bir yol izleyemez ve kırınıma uğrar. Bunun bize pratik faydası şudur: Bir süper küme, arkasından gelen ışığı dev bir mercek gibi davranarak bize doğru odaklayacaktır. Yani, her süper küme aslında yüz milyonlarca ışık yılı çapında bir mercektir. Bu, insan aklının veya teknolojinin yapabileceğinden çok daha muazzam bir teleskop işlevi görür.İşte bilim insanlarının “13 milyar yaşında galaksi keşfettik”, “en yaşlı galaksiyi bulduk” gibi zaman zaman yaptığı duyurularda keşfedilen galaksilerin büyük bir çoğunluğu bu kütleçekim mercek etkisi sayesinde oluyor. Bizden onlarca milyar ışık yılı uzaktaki galaksilerin çok soluk ışıkları dev süper kümelerin etkisiyle kırınıma uğrayarak bize odaklanıyor ve dikkatlice baktığımızda bu çok uzak galaksileri “biraz deforme olsalar da” görebiliyoruz.En üstteki fotoğrafta gördüğünüz ince eğri ipliksi, ışıklı izler, Abell 1689 kümesinden çok daha uzakta, belki de onlarca milyar ışık yılı uzakta yer alan galaksilerin mercek etkisi nedeniyle bize ulaşabilen, deforme olmuş görüntüleridir. Astronomların keşfettiklerini söyledikleri çok uzak gökadaların büyük kısmını bu mercek etkisi olmasaydı, görebilmemiz çok daha zor, hatta imkansız olacaktı.Zafer Emecanhttp://www.kozmikanafor.com

http://www.ulkemiz.com/kutlecekim-mercek-etkisi-ve-egri-uzay

Gezegenler ve Yıldızlar Neden Küre Şeklindedir?

Gezegenler ve Yıldızlar Neden Küre Şeklindedir?

Yalnızca gezegenler ve yıldızlar değil, evrende gördüğümüz birçok gök cismi; yıldızlar, gezegenler, kümeler, gökadalar ya küresel bir yapıya sahipler ya da çembersel bir şekilleri var. Peki neden evrende her şey bir küresel yapı oluşturmaya çalışıyor? Bunun ardında nasıl bir amaç var?Evrende gerçekleşen tüm olaylar, bildiğimiz veya bilmediğimiz fizik yasalarınca gerçekleşiyor. Sadece bazılarının ne olduğunun bulunması zaman meselesi iken, mevcut bilgilerimiz ile de birçok şeyi açıklayabiliyoruz. Küreselleşmeyi açıklamak da oldukça basit bir duruma dayanıyor. Aslında başta sorduğumuz “bunun ardında nasıl bir amaç var” sorusu yanlıştır. İnsanoğlu olarak duygusal düşünme gücümüz, bizim her şeyin temelinde olan bir amacın bulunduğunu düşünmemize sebep olur. Bu, her şeyin sonunda böyle midir bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz şey, evrende gerçekleşen olayların yalnızca fizik yasalarının birer sonucu olduğudur.Küre, merkez noktasından yüzeyine olan uzaklıkların hepsinin eşit olduğu geometrik şekildir. Biz bu uzaklığa yarıçap diyoruz. Merkezden yüzeyin neresine giderseniz gidin, ölçecek olduğunuz mesafe yarıçapın ta kendisidir. Dolayısıyla küre, kusursuz bir geometriye ve simetriye sahiptir.Newton’ın bahsettiği Kütle Çekimi Kanunu bugün hala pratikte işimize yaramakta olduğu için küresel yapıyı açıklamada onu kullanabiliriz.Evrende bulunan kütleler yakınlıklarına bağlı olarak birbirlerine bir çekim uygularlar. Bu çekimin sonucunda en nihayetinde öbeklenerek gruplar, kümeler oluştururlar. Bu gruplar ve öbekler de giderek küresel veya çembere ait bir geometri oluşturur. Bu tamamen çekim kuvvetinin ve kürenin kusursuz simetrisinin bir sonucudur.Kürenin yüzeyinin neresinden bir nokta alırsanız alın, uzaklık yarıçap(r) olacağından her noktaya uygulanan çekim kuvveti de aynıdır.Dolayısıyla kürenin kusursuz simetrisi, basit bir denge durumu oluşturur. Yasalar sürekli olarak gerçekleşmektedir, kütle çekim hala oradadır. Fakat kuvvetler, simetri sayesinde birbirini harika bir şekilde dengelediği için bir etki gözlenmez. Tıpkı duvarı itmeye çalışmak gibi, etkiye karşılık eşit bir tepki vardır.Eğer bu denge durumu yoksa, yasa işlemeye devam ettiği sürece yapı küresel olmaya çalışacaktır. Gezegenin üzerindeki bir dağ, kuvvetler dengesini bozarak jeolojik etkilere yol açacaktır. Bunu da duvara fazla kuvvet uygulayıp yıkmak gibi düşünebiliriz.En nihayetinde, yapının dayanıklılığına bağlı olarak kütle çekim ile bir noktada denge sağlanır. Bu, gezegenlerde pek görmediğimiz bir durum. Hiçbir gezegen kusursuz küre şeklinde değildir. Bunun sebebi, mevcut katı yapıdan ötürü oluşan direnç kuvvetidir. Yani duvarı yıkacak yeterli bir kuvvet uygulanamıyordur (kütle çekim katı maddenin uyguladığı dirençten daha zayıf kalır).Neden gezegenler kusursuz küre biçiminde değildir?Dönen her cisim, ekvator bölgesinden dış yönde savrulur. Ucuna top bağlı bir ipi çevirdiğinizde, yeterli hızlarda çevirirseniz dışarıya doğru fırlamaya çalışacaktır. Bu sebeple ekvator yönünde daha büyük yarıçapa sahip bir yapı ortaya çıkar. Biz bu yüzden gök cisimlerinin yarıçaplarını aşağıdaki gibi iki şekilde ifade ederiz, kutup bölgelerden ve ekvator bölgelerden. Çünkü kutuplarda bu etki en az iken, ekvatorda en fazladır. Bunun için “Disk Oluşumu” ile ilgili yazımızı okuyabilirsiniz.Dünya’nın kutuplardan basık, ekvatordan şişkince olması böylelikle açığa kavuşmaktadır. Bu değerlere baktığımızda ise:Ekvator yarıçapı : 6378,1 km Kutup yarıçapı    : 6356,8 kmBu ortalamaya oranlandığında 1000’de 3’lük bir kusur. Güneş ise neredeyse kusursuz bir küresel yapıya sahiptir. 10 saatte bir dönüşünü tamamlayan Jüpiter’de ise ekvator yarıçapı kutup yarıçapından tam 5000 km fazladır. Bu neredeyse Dünya’nın yarıçapına eşit bir değer.Sonuç olarak, gözlemlediğimiz bu küresel yapının sebebi kütle çekim kuvvetinin kusursuz bir simetriye sahip olan kürede denge durumuna gelmesidir.Ögetay Kayalıhttp://www.kozmikanafor.com

http://www.ulkemiz.com/gezegenler-ve-yildizlar-neden-kure-seklindedir

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

Beyin Nasıl Çalışır? Beynimizin Gizemli Sırları Nelerdir?

İnsan beyni sadece 1,4kg olmasına rağmen biraz karmaşık bir yapıdır. Peki insan beyni nasıl çalışır, nasıl karar verir, belki tüm bu sorulara tamamen bir cevap bulamayacağız ama üzerinde çok konuşacağız gibi görünüyor.Nasıl biri olacağımıza karar vere şey nedir? Genler. Genlerimiz mi ne kadar zeki olacağımız, hangi meslekleri yapacağımızı, akşam yemeğinde ne yiyeceğimizi belirliyor? Nasıl şekilleneceğimizi anne-babamız, akranlarımız ya da hayran olduğumuz yıldızlar mı belirliyor? Genlerin ve çevrenin insan üzerindeki etkisini araştırmanın bir yolu genleri tamamen aynı olan tek yumurta ikizlerini incelemek olmuştur. Bilim adamları tek yumurta ikizlerini matematik kabiliyetinden kansere yatkınlık konularına kadar genlerin etkisini araştırıyorlar. Tek yumurta ikizlerinin çocukluktan erişkinliğe kadar incelenmesi konusunda bugüne kadar sadece bir çalışma yapılmıştır ve sonuçlarını ancak 2066 da öğrenebileceğiz. Beyin fonksiyonları neden durur?Bugün halen Alzheimer, huntington ve masküler distrofi, şizofreni gibi beyinle ilgi hastalıklar çözülememiştir. Henüz beyin fonksiyonlarını geri getirebilecek, ölen beyin hücrelerini yenileyebilecek sihir bir değnek maalesef bulunmamaktadır. Bilim adamlarının beynin neden çalışmayı durdurduğunu öğrenebilmeleri için, öncelikle tam olarak fonksiyonlarını bilmeleri gerekmektedir. Bilim adamları beyinin kısımlarının genel olarak nasıl çalıştığını biliyor olmalarına rağmen, bu bölümlerin günlük hayatta birlikte nasıl çalıştığını tam olarak bilmemektedirler. Nasıl bu kadar hızlı çalışıyor, vücudun diğer organları beyni nasıl kullanıyor ya da beyne cevap veriyor?Nasıl rüya görüyoruz? Rüyamızda neler oluyorHer gece birkaç saat uyuruz ve bilim adamları henüz neden uyuduğumuz bilmiyorlar. Fakat yeterince uyumamanın çok büyük zararları olduğunu biliyorlar. Neden bukadar çok uyuduğumuza dair birkaç teori vardır. Bunlardan biri insan vücudunun yenilenmesidir, uyku buna imkan verir. Fakat amaç dinlenmekse, beyin neden çalışmaya devam ediyor? Biz uyurken beynimiz problem çözmeye ve pratik yapmaya devam ediyor. Yapılan çalışmalara göre uyku olmadan öğrenme gerçekleşmiyor ve bilgi desteklenmiyor.Bu çalışmalar öğrenciler için gerçekten etkili olabilir. Araştırmacılara göre uyumadan önce tekrarlar yapmak ve sonra uyumak iyi bir yöntemdir.Peki uyuyunca neler oluyor? Uyku 1951 yılında bulundu ve beyinde yeni bir içerik olarak tanımlandı. Bilim adamları bu yeni durum için var güçleriyle çalışmış olsalar da gizemler halen daha yerini korumaktadır. Uyku gibi rüyalar da insan beyni için bir çeşit jimnastik anıdır. Rüyalar duygusal konular ve hatıraların pekiştirilmesine izin verir.Ya da hayat bir rüyadır. Uyuduğunuzda beyninizin gerçekleştirdiği görsel bir deneyim yaşıyorsunuz. Uyandığınızda farklı hislerinizde bir canlılık olabiliyor, belki de beyin bu hislerle hep aynı şeyi yapıyor. Eğer beynimiz biz uyurken tıpkı uyanıkmışız gibi çalışmaya devam ediyorsa, belki de hayat gözü açık gördüğümüz bir rüyadır.İnsan hafızasının sırları, hafızamız nasıl çalışıyor? 2004 yılında çekilen ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminde,Türkçeye ‘Silbaştan’ olarak çevrilmiştir, Jim Carrey ve Kate Winslet in canlandırdığı karakterler ilişkilerini birbirlerinin hafızasından sildirmek için bir takım işlemler yaptırırlar. Film hafızanın nasıl silineceğine dair bir çeşit metod kullanır.Gerçekte bilim adamları hafızanın nasıl şekillendiğini, bilginin nasıl geri getirileceğini ve nasıl yok edileceğini bilemiyorlar. Bir çok hafıza çeşidi var, bir çok şeyi hatırlıyoruz. Peki bilgiyi beyne kaydetmeye karar verdiren şeyler neler? Bilgiler nereye saklanıyor ve bazen en ihtiyacımız olduğu zaman neden onları bulamıyoruz?Bilim adamları hafıza çeşitlerinin nasıl kaydedildiğin buldular. Bilgiler kaydedilirken nöronlar harekete geçiyor ve sinaps bağları güçleniyor. Fakat bilgiyi kaydetmek için nöron hücrelerinde neler olduğunu ve bu bilgiyi unutmak istediğimizde bu sinirsel bağların nasıl koparılacağını bilemiyorlar. Yapılan son araştırmalara göre hafızadaki bilgiler geri çağırıldığında ilgili nöronlar o olayın gerçekleştiği zamanda olduğu gibi harekete geçiyor. Yani siz geçmiş anılarınızı gözünüzde canlandırdığınızda beyniniz o olayı ilk kez yaşadığınızda yaptığı işlemi tekrar yapıyor.Bunlarla beraber akıl-idrak beyinde nasıl gerçekleşiyor, ruh beynin içinde mi, bizi oluşturan duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan şey ne, bu gibi metafiziksel konularda beynin çeşitli elektrokimyasal tepkimeleri bir şekilde izlenebilse de asıl gerçekleşen olaylar hakkında henüz sağlam bir bilgi yoktur.http://www.calismaprensibi.com  

http://www.ulkemiz.com/beyin-nasil-calisir-beynimizin-gizemli-sirlari-nelerdir

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL)

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek… Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu. İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.   Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi. Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı . Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı. Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı. 1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu. Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu. Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü. Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu. 1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu. Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu. Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular. 1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… Telefon nasıl çalışır?  Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir: 1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. 2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. 3. Elektrik enerjisi nakledilir. 4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür. 5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür. 6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür. Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır. Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1. Ses alıcı (mikrofon), 2. Mikrofon akım kaynağı, 3. Ses verici (kulaklık), 4. Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar, 6. Çağırma kadranı. Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyle sayılır. Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür. Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar: 1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma). 2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma). 3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma). 4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma). 5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü). 6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma). İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir. Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır. İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir. Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı… olmak üzere çeşitleri vardır (1994). Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir. Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/telefonun-icadi-alexander-graham-bell

Radyonun İcadı (Guglielmo Marconi)

Radyonun İcadı (Guglielmo Marconi)

Radyonun icadı Guglielmo Marconi’nin evinde araştırmalarını sürdürürken radyo dalgalarını kullanarak havadan iletilebilme fikriyle gerçekleşmiştir. Bu yönde çalışmalarını sürdüren İtalyan mucit 1902’de, kablo ya da tel olmadan bir yerden diğerlerine mesaj göndermenin yolunu keşfetti. Bu şekilde telsiz kullanımını resmen başlatan mucit, bu konuda ciddi bir ticari başarı yakalamıştır.Marconi 1894 yılında, radarın mucidi Hertz’ in yapmış olduğu elektrik kıvılcımı jeneratörünü ve Branly’nin icad ettiği bir dalga alıcıyı kullanarak oda içinde bulunduğu yerden 9 metre uzaktaki bir kapı zilini çaldırmayı başardı ve radyo dalgalarının bütün dünyada kullanılacağı büyük bir gelişimin temellerini atmış oldu. Bu dönemde radyoyu Marconi’den önce keşfettiğini söyleyen birçok kişi çıkmış fakat, sadece bu konuda ticari başarısı bulunan Marconi kabul görmüş ve patent alabilmiştir.Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly’nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında Marconi ve Popov’un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile sonlandı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından”Heinrich Hertz”ismi Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi. Sonraki yıllarda Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong Amerika’da radyo teknolojisinde devreler kullanarak çok büyük yenilikler yaptılar.   Televizyon bugün en yaygın elektronik haberleşme şekli olmasına rağmen bir zamanların gözde aleti radyo hala en yaygın yayıncılık aracı olarak yerini korumakta. Radyo olmaksızın, günlük yaşamımızda yer alan birçok hizmet ve konfor mümkün olmayacaktır. Radyo, halkın emniyetinin sağlanmasında, endüstriyel üretimde işletmede, tarımcılıkta, nakliyatçılıkta eğlence dünyasında uzay seyahatlarında deniz aşırı haberleşmelerde kısacası aklınıza gelebilecek birçok noktada kullanılmaktadır.   İtalyan kaşif Guglielmo Marconi radyonun babası olarak kabul edilir. İngiliz bilimadamı James Maxwell 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurmuş ve Alman fizikçisi Heinrich Hertz, 1888 yılında Maxwell'İn teorisini pratik olarak gerçekleştirerek bu konuda öncülük etmişlerdir. Marconi ile birlikte 1898 yılında ilk radyo resmen doğmuş oldu. İlk kullanımı gemiden sahile haberleşme içindi. 1923 yılında yüksek frekans radyo dalgalarının iyonsfer'e çarparak dünyaya döndüğü ispatlanınca radyo, deniz aşırı haberleşme de dahil olmak üzere hızla yaygınlaştı. İlk radyo 3 S 'i iletti.   İlk keşif şu şekilde gerçekleşti: Marconi bir gemide geliştirdiği radyo(!) ile kıyıda bulunan hizmetçisine kablosus telgraf aracılığıyla 3 tane S harfi yolladı. Mignani'nin asistanı da sinyali aldığı zaman ateş edecekti.. Marconi 3 S'i yollama komutunu verdiğinde yeryüzünde ilk defa radyo dalgaları yayıldı, 3 S uzayda dolaştı, dolaştı ve alıcıya ulaştı. Alıcıya ulaştığını gören hizmetçi Mignani tetiği çekti. Deney başarılıydı. Böylelikle ilk radyo da pratik olarak çalışmış oldu . http://www.bilgiustam.com http://ari.cankaya.edu.tr

http://www.ulkemiz.com/radyonun-icadi-guglielmo-marconi

Helikopteri Kim Buldu?

Helikopteri Kim Buldu?

Helikopter dikey iniş ve kalkış yapabilen döner kanatları olan hava taşıtıdır. Helikopter isminin Yunancada heliko pteron yani hareket eden kanatlar anlamına gelmektedir.Helikopterin icadı İskoç bir gemi mühendisi olan William Deny ile beraber anılsa da sanat ve bilim tarihinin en meşhur isimlerinden olan Leonardo Da Vinci dahi benzer çizimler yapmıştır. Pervane yardımıyla uçan bir hava taşıtı üzerine de çalışmalar yapmıştır.Helikopterin mucidi, dikey uçuş ile insanları yerden havalandırabilen ilk helikopter planlarını 6 Ocak 1905 tarihinde E. R. Mumford çizdi. Çizimi kâğıt üzerinde tasarlamış olsa da yaptığı planları hayata geçirilmesi için uzun zaman beklemesi gerekmiştir. İlk yapılan denemelerde motor teknolojisi kısıtlı verim üretebildiğinden dolayı motorlardan istenilen verim alınamamış. Helikopterin gökyüzündeki hâkimiyeti için 10 yıldan fazla bir süre beklenmiştir. Üretimini de İskoçyalı gemi yapımcılarından olan William Deny and Brothers tarafından gerçekleştirilmiştir.Geliştirilen ilk helikopter tasarımda helikopterin altı tane pervanesi bulunmakta idi. 1911’’de denemeler bambu iskelete monte edilmiş 45 beygir gücünde bir motor ile yapılmaktaydı. Kısa zamanda bambunun hafif olmasına karşın hava taşıtı için dayanıksız ir iskelet malzemesi olduğuna karar veren William Deny gövde yapımı için metal kullanımının kaçınılmaz olduğunu fark etti. Yapacakları metal iskelet helikopterin ağırlığını arttırsa da bir sonraki yıl yapılan denemelerde yaptığı ilk denemelerde yerden üç metreye kadar havalanmayı başardı. Ancak bu üç metrelik kalkış için birkaç kişinin yardımı gerekliydi. Helikopterin pek bir manevra kabiliyeti de yoktu.Thomas Edison ’da helikopter ile ilgilendi. Helikopterde elektrik gücünden yararlanmayı düşünüyordu. 20 YY’’ın başında Maurice Leger, Monac ’da iki pervaneli helikopter yaptıysa da bu yapılan helikopter havalanamayarak yerde kaldı.1907’ de Fransız Breguet 300 kiloyu aşkın dikdörtgen biçiminde bir helikopter ile 4,5 metre yükseklikte 22 metre kadar uçtu.Helikopteri İlk Kim Buldu?Amerika ve Avrupa’’da yapılan sayısız helikopter modeli pratik olarak en küçük bir değer taşımamalarına rağmen deneysel olarak bir hayli faydalı oldular. Bu esnada Rusya’da İgor Sikorsky isminde bir genç gerçek anlamı ile helikopter yapmanın ve bu helikopteri uçurmanın hayalini kuruyordu. 1908’’de babasını ikna ederek Paris’’e gitti. Orada bu konu ile ilgili bilmediği şeyleri öğrenmek için çabaladı. Rusya’’ya döndüğü zaman yerden havalanamayan bir helikopter yaptı. Daha sonra ikinci yaptığı helikopter havalandı ama pilotsuz hali ile havalandı. Sikorsky halinden vazgeçti ve sabit kanatlı uçak alanında çalışmalara başladı.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/helikopteri-kim-buldu

Zırhlı Araçların Savunmasında Devrim: Aktif Koruma Sistemleri

Zırhlı Araçların Savunmasında Devrim: Aktif Koruma Sistemleri

Bilindiği gibi tanklar ve diğer zırhlı araçlar savaş meydanlarında aktif bir şekilde yer aldığından beri savaşlar çok daha farklı bir boyutta seyretmeye başlamıştır. 20. yüzyılda yaşanan kanlı savaşlar ve gelişen teknoloji , zırhlı araçların da ciddi bir çıkmazla karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Zırhlı araçların savaşlarda sağladığı birçok üstünlük onları savaş meydanlarında vazgeçilmez kıldıysa da , geliştirilen basit roket ve mayın teknolojileriyle zırhlı araçların birer ceset çukuruna dönmesi, hava araçlarının radar teknolojileriyle zırhlı araçları keklik gibi avlaması nedeniyle birçok askeri tarihçi ve silah tasarımcısı tarafından tanklar 20. yüzyılın kaybedeni olarak ilan edilmiştir. Gelişen teknolojiyle yüklü miktarda bütçelerle imal edilen tanklar, savaş sahasında bir avantaj olmaktan çıkıp ülkeler ve ordular için kaynak ve asker yutan bir girdap haline gelmiştir. İlk olarak tanksavar silahların etkilerini azaltmak için zırhın kalınlaştırılması yoluna gidilmiş, bu yapılınca da zırhlı araçlara üstünlük katan atiklik ve vuruş gücü, hız gibi özelliklerin zayıfladığı görülmüştür. Zayıf zırhlı tankların da çabucak alt edilebilmesi, ordu mühendislerini ve askeri uzmanları bir çıkmaza sokmuştur. Zırhlı araçlara dair bu karamsar ve umutsuz tablo, tank ve zırh uzmanlarını harekete geçirmiş, nihayetinde çeşitli uygulama ve prototipten sonra bugünkü aktif koruma sistemleriyle tanklar yeniden hak ettikleri konuma ulaşmış, savaş meydanlarında düşmanın korkulu rüyası olmaya devam etmiştir. Aktif koruma sistemi olarak adlandırılan teknolojinin içerisinde elektronik, optik, roket, radar ve uydu teknolojisi gibi birçok karmaşık sistem yer aldığından bu sistemler şu an için oldukça pahalıya mal olmaktadırlar. Aktif Koruma Sistemlerinin Geçmişi Aktif koruma sistemiyle kastedilen, daha çok saldırıların yanıltma ya da henüz zırhlı araca ulaşmamışken havada bertaraf edilmesi kast edilmektedir. Dolayısıyla bu sistemler daha çok akıllı teknolojiler temelinde ele alınmaktadır. Aktif koruma sistemlerine teorik olarak 20. yüzyılın başlarında rastlansa da pratik uygulamalar olarak bu sistemlerin ilk örneklerine 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren rastlamaktayız. Henüz test aşamasında olan birçok aktif koruma sistemi ilk kez esaslı ve etkili olarak Rus-Çeçen savaşında Rus tanklarının Çeçen direnişçiler karşısında kolay hedef olup Rus kuvvetlerin yoğun kayıp vermesiyle tanklara entegre edilmiş ve başarılı sonuçlar alınmış. Ümit vaat eden bu ilk uygulamadan sonra aktif koruma sistemleri savaş sahasında köşeye sıkışıp demode olma tehlikesiyle baş başa kalan tanklar için ufukta umut dolu güzel günlerin habercisi olmuştur. Aktif Koruma Sistemleri Nedir? Geçmişten günümüze zırhlı araçlar geliştirilen karşı darbeleyici teknolojilerle birlikte sürekli bir yenilenme ve geliştirilme prosesi içinde olmuştur. İlk önceleri kullanılan klasik zırhlar yani pasif zırhlar günümüzde de etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Pasif zırh teknolojisinde ilk önceleri metal ve güçlendirilmiş metal kaplamalar kullanılarak koruma sağlanırken, zamanla daha da tehditkar ve ölümcül hale gelen roket-füzeler karşısında çeşitli maddeler kullanılarak roket ve füzelere karşı çok daha dayanıklı kompozit zırhlar geliştirilmiştir. Pasif zırh teknolojisinde bor, fayans, karbür gibi maddelerin kullanıldığı zırhlar hala tankların gözde zırhı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Amerikan ve Rus tanklarında kullanılan Reaktif zırh teknolojisi de roketler karşısında büyük bir başarı gösterse de roket teknolojilerinin daha sofistike ve yanıltmalı bir hal almasıyla istikrarlı bir yer edinememiştir. Bütün bu pasif zırh teknolojilerinin tüm gelişmişliklerine rağmen en etkili korumayı sağlayamaması ve gelişen akıllı (sibernitik) elektronik teknolojisinin sunduğu imkanlara da birleşince ortaya Aktif koruma sistemleri çıkmıştır. Zırh teknolojisinde henüz emekleme aşamasında olan bu sistemler geleceğin zırh teknolojisi olmaya ve zırhlı araçları çok daha güvenilir savaş unsurları kılmaya adaydır. Aktif Koruma Sistemleri Nasıl Çalışır? Zırhlı araçlara karşı gelecek tehlikenin saptırma yoluyla bertarafı ya da henüz araca ulaşmamışken havada imhası mantığına dayanan aktif koruma sistemleri, tehlikede aksiyoner müdahaleyi akıllı teknolojik sistemlerle sağlama mantığına göre çalışır. Bu sistemde tehlike iki şekilde ortadan kaldırılır: Soft kill Burada araca yönelen tehlikeler çeşitli saptırma ve karıştırma yöntemleri kullanılarak ortadan kaldırılır. Günümüzde bunun en yaygın kullanımı radar sistemlerinin karıştırılması, ısı güdümlü füzeler için aracın etrafına ısı yayan yanan plastik parçalar savrulması ve böylelikle tehlikenin başka boş-karavana hedeflere yönlendirilmesi, son olarak en son sistem olan lazer güdümlü sistemler için bu ışınları engelleyen sis bulutlarının oluşturulması ilk elden ifade edilebilir. Günümüzdeki bir çok gelişmiş tankta ve modernize edilmiş versiyonlarında bu sistemler mevcuttur. Hard kill Makalemizin bel kemiğini oluşturan 21. yüzyıla damgasını vuran ve zırhlı araçlarda devrim olarak ifade edilen koruma sistemi asıl olarak bu konsepte dayalı olarak çalışmaktadır. Bu konseptte zırhlı araca yönelen roket veya füze gibi tehlikeler aktif koruma sistemlerindeki gelişmiş radar sistemleriyle araca belli bir mesafe yaklaştığında koruma sisteminde yer alan launcherler tarafından imha edilirler. Aktif koruma sistemlerinin en başarılı uygulaması : Tankların koruyucu meleği ‘’ Trophy ‘’ Trophy aktif koruma sistemi bugün dünya ordularında kullanılan en gelişmiş ve başarılı zırh koruma ve saldırı bertaraf sistemidir. İsrailli tank ve zırh mühendisleri tarafından geliştirilen bu sistem hem ağır hem de hafif zırhlı araçlarda yaklaşmakta olan füze veya roketleri etkisiz hale getirmek için üretilmiştir. Bu sistem Rafael ve Elta firmasının ortak çalışmaları sonucu üretilmiştir. Sistemin tasarımcıları, zırhlı araçların korunmasında tasarımlarının bir devrim yaratacağını iddia etmektedirler. Çok geniş yelpazede araçlar için koruma sağlamak üzere tasarlanan bu sistem aslında, İsrail yapımı Merkava ana muharebe tankını tamamlamak üzere üretilmiştir. Tasarımında F/G band ateş kontrol sistemi bulunan düzeneğin araç üzerinde 4 adet düz çelik panel anteni bulunur. Bu antenler 360 derecelik bir açı ile aracın etrafını izlemektedir. Herhangi bir silah ateşlendiğinde, dahili bilgisayar gelmekte olan silahın yaklaşma açısını bulur. Yaklaşan tehlike tamamıyla tanımlandığında bilgisayar tahmini süreyi ve etkisiz bırakmak için gerekli açıyı hesaplar. Aracın iki tarafında dönüşümlü çalışan fırlatıcılar bulunmaktadır. Bu fırlatıcılar içerisinde çok küçük saçmalar bulunan dağıtıcıları fırlatır.Bu sistem araç çevresinde bulunan ve aracı kendisine siper eden piyade birlikleri için çok az tehlike yaratacak şekilde tasarlanmıştır. Bu sistem her türlü tanksavar silahı ve omuzdan atılan RPG türü roket iticili el bombalarına karşı kullanılabilir. Trophy araç hareket halinde iken de kullanılabilir. Yeni türlerinde çok amaçlı dağıtıcılarla doldurulabilmektedir. Trophy’nin ana amacı, özellikle güçlü tanksavar silahları saldırılarında hafif zırhlara sahip ZPT araçlarını korumaktır. Trophy ile donatılmış bir Stryker aracında HEAT mermilerine karşı ağır çıta (kafes) zırh kullanılmasına gerek kalmamaktadır. Bu sayede araç C-130 Hercules model nakliye uçağı ile istenilen çatışma bölgesine gönderilebilir. Çıta veya kafes zırhlar, araçlar nakliye edilmeden önce sökülmekte, varış noktasında tekrar takılmaktaydı. Bu işlem kimi zaman 100 saate yakın zaman alıyor bu da aracın kullanımını geciktiriyordu. Bu sistem sayesinde özellikle kentsel çatışmalar esnasında aracın korunması artmaktadır. Sistem sunduğu bütün yararlarının yanında zırhlı araçları her türlü tehlikeden kurtaracak tam bir korumayı vaat etmez. Bu sistem, tankların ölümcül düşmanı olan kara mayınlarına, tank topu veya tanksavar tüfeği ile ateşlenen mermilere ve topçu bombardımanına karşı herhangi bir koruma sağlayamamaktadır. İsrail Ordusunda son yıllarda kullanılan ve medyada sıkça adı geçen ‘Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi ‘ gibi bu sistem de aktif savaş sahasında hayret uyandıran manzaralar doğurmaktadır. Sanal medyada yayınlanan videolarda İsrail tanklarına hedef alınan füzelerin-roketlerin tanka beş altı metre mesafede havada imha edilerek bertaraf edilmesi, sistemin gelişmişliği hakkında hayret verici gelişmelerin müjdesi gibidir. Kaynakça: http://www.hilalturk.com/Konu-tank-savunma-sistemleri.html http://tr.wikipedia.org/wiki/TROPHY_Etkin_Koruma_Sistemi http://tr.wikipedia.org/wiki/Aktif_koruma_sistemi http://tr.wikipedia.org/wiki/Arena_Etkin_Koruma_Sistemi http://www.trmilitary.com/viewtopic.php?f=7&t=869 http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/zirhli-araclarin-savunmasinda-devrim-aktif-koruma-sistemleri

Dna nedir ?

Dna nedir ?

Kalıtımda rol oynayan organik bir molekül. Bir nükleik asit çeşiti. "Deoksiribo nükleik asit" adını alır. Kısaca DNA olarak gösterilir. Canlılarda yönetici bir moleküldür. Hücrenin protein ve enzim sentezinde rol oynar. Ayrıca yeni bir hücre meydana getirecek gerekli elemanları taşıdığından hücre bölünmesinin esasını teşkil ederdnaİlk defa A.F.Miescwer adlı bir araştırıcı 19. yüzyılın sonlarında hücre çekirdeğini incelerken bu maddeleri fark etmiştir.Ökaryotik hücrelerde DNA başlıca çekirdekte bulunmakla beraber az olarak mitokondri ve kloroplastlarda da vardır. Hücre çekirdeğinde bulunan kromatin, DNA ve buna bağlı proteinlerden yapılmıştır.1953 senesinde Watson ve Crick adlı araştırıcılar hazırladıkları modeller üzerine DNA yapısını açıklamaya çalışmışlardır. Buna göre; DNA teorik olarak sonsuz uzunlukta ve birbirine sarmal olarak dolanmış yanyana iki molekül zinciridir. Bu, hayali bir eksene sarılı bir ip merdivenine benzetilebilir. Merdivenin kenarları bir şeker molekülü (deoksiriboz) ile fosforlu bir molekülden meydana gelir. Merdiven basamaklarının arasında gevşek hidrojen bağlarıyla birbirini çeken pürin ve pirimidin denilen azotlu bazlar bulunur. Bu basamaklar merdivenin kenarındaki şeker moleküllerine bağlıdır.DNA’daki azotlu bazlar iki gruptur: Pürin bazları adenin ve guanin; pirimidin bazları ise sitozin ve timindir. Bunların molekül durumları şöyledir ki, bir adenin ancak bir timinle ve bir sitozin ancak bir guaninle birleşebilir. Bunlar pratikte baş harfleri ile gösterilir. Bu duruma göre her kademede ancak 4 çift baz bulunabilir. A-T, T-A, G-S, S-G. Her DNA molekülünde; adenin (A) molekül sayısı, timin (T) molekül sayısına eşittir ve ancak birbirleriyle karşılıklı bağ yapabilirler. Birbiriyle oranları 1’dir (A/T=1). Aynı durumlar guanin (G) ile sitozin (S) arasında da mevcuttur (G/S=1). Ancak (G+S)/(A+T) oranı 1’e eşit değildir. Bu oran bütün DNA’larda farklı olabilmektedir. Adeninle timin arasında çift hidrojen bağı bulunur. Sitozinle guanin arasında ise üç hidrojen bağı mevcuttur. Bir baz çifti, yapısı itibariyle yakınındaki baz çiftlerini etkilemez. Bu azotlu baz-şeker-fosfat topluluğuna nükleotit>nükleotit denir. DNA, bir nükleik asit olup, temel birimi nükleotit>nükleotittir. DNA’nın bütün nükleotitlerinde şeker ve fosfor grupları aynıdır. Nükleotitlerin farklılığı taşıdıkları bazlardan kaynaklanır. Nükleotitler taşıdıkları azotlu bazlara göre adlandırılırlar: Adenin nükleotit, guanin nükleotit, timin nükleotit, sitozin nükleotit. Bu DNA molekülünü yapan nükleotitlerin belirli bir sıra ve düzenle dizilmeleriyle molekül boyunca gen blokları meydana gelir. Sadece şeker ve bazdan oluşan birleşime ise nükleosit denir. DNA molekülündeki sarmallık sağa doğrudur, her on çift nükleotitte tam bir tur tamamlanır.DNA genetik bilgi deposudur!Mikroskopla bile görülemeyen bu sayılamayacak kadar bilgiler, gayet muntazam olarak yerleştirilmiştir. İnsan vücudunun planını içinde taşıyan bu muhteşem yapı kendisini inceleyen ilim adamlarını hayretler içinde bırakmakta ve DNA’dan bahseden ilmi eserlerin pek çoğunda bunu yaratanın azamet ve büyüklüğü dile getirilmektedir.DNA’nın iki görevi vardır: Birincisi hücre bölünmesinin hazırlıkları sırasında kendi kopyasını yapmasıdır. Kromozomların ikiye bölünmesi sırasında DNA molekülü kendisinin bir kopyasını yapar, buna replikasyon veya duplikasyon denir. Bu olay yavru kromozomda aynı kısımların bulunabilmesi için gereklidir. DNA’nın kendini eşlemesi esnasında, iki sarmal ipliği bir arada tutan hidrojen bağları adeta bir fermuar gibi açılır. Açıkta kalan pürin ve pirimidin nükleotitlerin uçları, hücrede önceden sentezlenmiş nükleotitlerle tamamlanır. Böylece birbirinin aynı olan iki DNA meydana gelmiş olur. Hücre bölünmesinde her biri bir hücreye gider. İkinci görevi, kendinde toplanmış olan bilgiyi RNA’ya (Ribonükleik asit) vermesidir. Bu işleme transkripsiyon denir. Transkripsiyonun esası DNA kalıbı üzerinden RNA’nın direkt olarak sentezlenmesidir. Böylece DNA’daki bilgi RNA’ya aktarılmış olur. RNA’daki toplanan bilgi ribozomlarda tercüme edilerek protein, enzim gibi maddelerin sentezinde kullanılır.Kromozomlarda bulunan genler DNA yapısındadır. Her canlı bireyin ve neslinin hayat planı hücre hafızasını meydana getirir. DNA molekülleri şifrelerle kodlanmıştır. DNA’nın yapısına giren bazların (A,T,G,S) her biri şifre sembolü olarak kullanılır. Hayatın dili bu dört harfli alfabeyle DNA moleküllerinde yazılmaktadır. DNA’nın ipliklerinde ard arda gelen üç nükleotit bazı bir mana (şifre) ifade eder. Dört farklı nükleotitle arka arkaya 64 şifre kodlanabilir (AAA, AAS, AAG, AGS, vb.). Şifrelerin DNA’daki sıralanışlarının değişmesiyle ise binlerce mana ifade edilebilir.DNA’lar, kendilerinin kopyalarını yaparak, üreme hücreleriyle hayat şifrelerini nesilden nesile iletirler. Canlıların vücut yapılarının ve karakterlerinin (mavi gözlülük, kıvırcık saçlılık, çekik gözlülük vs.) cansız bir molekülde şifrelenmesi ve bu molekülün otomatik olarak kendisinin kopyasını yapabilmesi, daha açık bir ifadeyle hayat sırrını kendinde kapsaması özelliğine fen adamları hayretle bakmakta ve bunların ancak ilahi bir kudretle mümkün olabileceğini ifade etmektedirler.Bazı sebeplerden dolayı DNA’daki genlerde yapı değişiklikleri görülebilmektedir. Bu değişmeler yavru hücrelere de aynen geçer. Bu durum bazen kansere sebep olabilmektedir.Kaynak: http://dna.nedir.com

http://www.ulkemiz.com/dna-nedir-

Yarı Başkanlık Sistemi Nedir

Yarı Başkanlık Sistemi Nedir

Başkanlık sistemi bir yürütme erkinin yasama organından bağımsız bir şekilde yönetimde bulunduğu hükûmet sistemidir. Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi fesh etme yetkisi yoktur.Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükûmet sistemidir. Başkanlık sistemi, Başkanlık hükûmeti sistemi olarak da adlandırılmaktadır. Başkanlık sistemiBaşkanlık sistemininin en tanımlayıcı özelliği yürütmenin nasıl ve ne şekilde seçildiğidir. Başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel özellik, yürütme organının biçimi ve rolü ile ilintilidir ve parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:    Devlet başkanı yasa önermez fakat yasama organının (parlamento) yaptığı yasaları veto etme hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir. Bu yöntem İngiliz Monarşi sisteminde herhangi bir yasanın kraliyet onayı olmadan yürürlüğe konamayacağı konseptinden türetilmiştir.    Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler planlanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükûmet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez. Bazı ülkelerde devlet başkanının kanunları ihlal ettiği durumlarda "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi şeklinde istisnalar vardır.    Yürütme erki tektir. Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini tatbik etmek zorundadırlar. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir. Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.    Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkum ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme genelde devlet başkanının elindedir."Başkan" terimi yalnızca başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelere has bir ifade değildir. Örneğin popüler olsun veya olmasın, yasal yollarla seçilmiş olsun veya olmasın bir diktatör de başkan olarak isimlendirilir. Aynı şekilde bunun tersi olarak pek çok parlamenter ve demokratik sistemlerde de devlet başkanı makamına büyük ve şatafatlı törenlerle geçer.Aslî özelliklerBaşkanlık sisteminin özetle aslî ayırdedici özellikleri şunlardır:    Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.    Yürütme organı tek kişiden müteşekkildir.    Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.Tali özelliklerTali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukarıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.[1]    Yürütme yasamayı feshedemez.    Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.    Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz.Devlet başkanının özellikleriBazı ulusal başkanlar monarşilerde olduğu gibi devletin yalnızca sözde başkanı hükmündedirler. Hükûmette aktif değildirler. Tamamen başkanlık sistemiyle yönetilen rejimlerde ise başkan halk tarafından yürütmenin başı olarak seçilir.Bu tür yönetimlerde devlet başkanı ile hükûmet başkanı arasında ayrım yoktur. Bazı parlamenter sistemlerde monarşinin gereği olarak sembolik bir devlet başkanı vardır. İrlanda ve Portekiz buna örnektir.Güney Afrika gibi bazı ülkelerde yasama organı tarafından seçilen güçlü devlet başkanları vardır. Bunlar başbakan gibi aynı yolla seçilirler ve hem hükûmet hem de devletin başıdırlar.[2] Botswana, Marshall Adaları ve Nauru buna örnektir.Yerel yönetimlerYerel yönetimler başkanlık sistemi gibi şekillendirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bütün eyaletleri başkanlık sistemini kullanır. Japonya'da hükûmet parlamenter sistemi kullanır fakat yerel yönetimler yerel kurullarca seçilen vali ve başkanlarca yönetilir. Başkanlık sisteminin avantajlarıBaşkanlık sistemini savunanlar bu sistemin dört ana avantajı olduğunu iddia eder:    Doğrudan yetki — başkanlık sisteminde başkan doğrudan halk tarafından seçilir. Bazılarına göre bu; devlet başkanının gücünü dolaylı yollardan göreve getirilen liderlere kıyasla daha meşru kılar. ABD'de devlet başkanı halk oylamasından hemen sonra toplanan Seçiciler kurulu tarafından seçilir.    Kuvvetler ayrılığı — Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.    Hızlı karar mekanizması — Güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.    İstikrar — Sabit bir görev süresi olan devlet başkanı her an değişebilecek bir başbakana kıyasla daha istikrarlı bir ortam temin edebilir.Doğrudan yetkiBaşbakan genellikle milletvekilleri tarafından, devlet başkanı ise doğrudan halk tarafından seçilir. Buna göre başkanlık sisteminin destekçileri, halk tarafından doğrudan seçilmiş bir liderin herhangi bir yasama organı tarafından dolaylı yollardan seçilmiş bir lidere kıyasla daha demokratik olduğu görüşünü savunurlar.Başkanlık sisteminde oyverenler birden fazla seçiciler kurulu seçeneği sayesinde politik isteklerini daha net bir şekilde belirtmiş olurlar.Devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin onu daha sorumlu kılacağı da belirtilir. Bu argümanın arkasındaki neden olarak da başbakanın devletin aygıtları sayesinde kamuoyundan korunduğu fikri gösterilir. Fakat bunun yanında devlet başkanı kendisini seçen vatandaşların istediği yönde politikalar uygulamazsa şayet yönetimden alınamaz.(ABD'de devlet başkanı yalnızca yasama meclisi soruşturmasıyla görevinden alınabilir.) Kuvvetler ayrılığı    Ana madde: Kuvvetler ayrılığıBaşkanlık sisteminde yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması; her iki birimin birbirini karşılıklı denetleyebilmesinden dolayı avantaj olarak kabul edilir. Parlamenter sistemde yürütme ve yasama birlikte hareket ettiğinden karşılıklı olarak birbirlerinin eleştirisini yapmaları çok nadir görülür. Yasamanın yürütmeyi durdurması güvensizlik oyu ile olur. Bu konuda başkanlık sistemini savunanlar "başbakanın yapacağı bir hatanın asla bilinemeyebileceği" görüşündedirler. Watergate skandalı hakkında yazılar yazan eski bir İngiliz politikacı "Böyle bir skandalın İngiltere'de olmayacağını düşünmeyin, olur ama belki hiç duymazsınız." demiştir.Kritikçiler bu durumun başkanlık sisteminde de benzer şekilde olduğunu söylerler. Buna göre eğer başkanlık sisteminde yasama meclisi başkanın partisindense şayet aynı durum söz konusu olacaktır. Buna cevaben devlet başkanının görevden alınması gibi bir korkusu olmadığından yasama meclisi üyelerinin eleştirilerini yapıcı olarak addecektir denir. Parlamenter sistemlerde parti disiplini çok önemlidir. Bir parti üyesi açıktan parti başkanını ve politikalarını eleştirirse partiden ihraç edilebilir.Güvenoyu yoklamasının varlığına rağmen başbakanın veya bakanlar kurulunun karar almasını durdurmak pratikte çok zordur. Parlamenter sistemde güvenoyu yoklaması başbakan ve kabinesince önerilen çok önemli bir yasanın parlamentonun büyük çoğunluğunca kabul edilmemesi gibi durumlarda gerçekleşir. Bu durumda iktidar partisi ya istifa edecektir ya da erken seçimlere gidecektir. İngiltere gibi bazı ülkelerde güvenoyu yoklaması yüzyılda birkaç kez gerçekleşir. 1931 yılında David Lloyd George seçilmiş bir komiteye: "Parlamentonun yürütme üzerinde hiç kontrolü yok; bu tam bir hikaye." (Schlesinger 1982) demiştir. Hızlı karar mekanizmasıBaşkanlık sistemini savunanlar başkanlık sisteminin sorunlara parlamenter sistemden daha hızlı yanıt verip çözüm ürettiğini iddia ederler. Bir başbakan karar alacağı zaman yasama meclisinin desteğine ihtiyaç duyar, fakat başkan daha az bağlıdır.Başkanlık sistemini savunan farklı bir kesim ise karar verme mekanizmasının başkanlık sistemiyle yavaşladığını ve bunun son kertede sistemin faydasına olduğunu belirtirler. İstikrarBaşkanlık sisteminde, yürütme organını temsil eden başkanın yasama organını fesh etme yetkisi olmadığı gibi yasama organının da başkanı güvensizlik oyu ile düşürme yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle iki organın da görev süreleri bellidir ve bu anlamda bir istikrardan söz edilebilir.Pek çok parlamenter hükûmetler güvenoyu yoklaması olmaksızın uzun süre yönetimde bulunsalar bile İtalya, İsrail ve Fransa (Dördüncü Cumhuriyet) gibi ülkeler istikrarı sağlama konusunda zorluklar yaşamışlardır. Parlamenter sistemin birden fazla partiden oluştuğu ve hükûmetin koalisyon ile kurulmaya zorlandığı durumlarda hükûmeti oluşturan herhangi bir parti koalisyonu her an terk etmekle tehdit edebilir.Pek çok kişi başkanlık sisteminin zor durumlarda daha ayakta kalıcı güçte olduğunu iddia eder. Büyük stres ve sorunlar içindeki bir ülkenin dönerli başbakanlıktansa sabit süresi olan bir başkan tarafından yönetilmesinin daha sağlıklı olduğu belirtilir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşı esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Aynı şekilde Sri Lanka sivil savaş esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Fransa ve Sri Lanka'da yarı başkanlık sistemine geçişin olumlu sonuçlar verdiği ifade edilir.EleştirilerBaşkanlık sistemine getirilen eleştiriler dört ana noktada yoğunlaşır:    Otoriter rejime olan eğilim — bazı siyaset bilimciler başkanlık sisteminin anayasal olarak stabil olmadığını söyler. Fred Riggs gibi bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem otoriter rejime dönüşmüştür. Dana D. Nelson 2008 yılında yayınlanan Bad for Democracy kitabında ABD'deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığını iddia eder.    Kuvvetler ayrılığı — başkanlık sisteminde başkan ve yasama meclisi iki paralel yapı şeklinde çalışır. Eleştirmenler bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara neden olacağını ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağını söylerler.    Liderlik değişiminde engeller — devlet başkanı görev süresi dolmadan görevinden alınamaz. Eleştirmenler bunu çok büyük bir sorun olarak görürler.    Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar — bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir.Otoriter rejime olan yönelimMecliste çoğunluğu sağlayamayan bir başbakan ya koalisyon yahut azınlık hükûmeti (örneğin 1997'de kurulan ANAP-DSP-DTP-Bağımsızlar koalisyonu) kuracaktır. Bir başbakan çoğunluk hükûmetini yönetse bile yine de parti üyelerine (yazılı olmayan kurallar) bağımlıdır. Diğer taraftan başkanlık sisteminde devlet başkanı diğer partileri marjinalize etmekle kalmaz, kendi partisi içindeki hizip grupları da etkisiz hale getirebilir. Hatta isterse mensubu olduğu partiyi terk bile edebilir. Bu sebepten görev süresi boyunca herhangi bir grupla ittifak ve işbirliği duymaksızın tek başına başkanlık durumu pek çok sebepten endişe vericidir. Bu konuda Juan Linz şöyle demiştir:    Başkanlık sisteminde tehlike görev süresinin esnek olmamasıdır. Bu süre boyunca kazananlar ve kaybedenler çok net bir şekilde belirlenir ve kaybedenler 4 veya beş yıl yürütmeye veya yönetime en ufak bir müdahaleleri olmadan beklemek zorundadırlar.Sadece çoğunluğun desteğini gerektiren anayasaların sakıncalı olduğu söylenirken çok büyük yetkilerin tek bir kişiye verilmesi de aynı şekilde sakıncalı kabul edilir.Bazı siyaset bilimciler daha da ileriye giderek başkanlık sisteminin demokrasinin pratiklerini işletmede ve devam ettirmede zorluklar yaşadığını ifade ederler. Buna başkanlık sistemini uygulamaya koyan bazı ülkelerin daha sonra otoriter rejime kaymalarını örnek gösterirler. Seymour Martin Lipset ve başka siyaset bilimciler bu durumun demokrasiye götürmeyen ve ordunun büyük rol oynadığı politik kültürlerde yaşandığını ifade ederler.Başkanlık sisteminde yasama meclisi ve başkan halktan eşit yetkiler alır. Hükûmetin değişik organları arasındaki çıkan anlaşmazlıkları çözmek çok zordur. Başkan ve meclisin anlaşmazlık içinde olduğu ve hükûmetin işlevsiz kaldığı zamanlarda; ek anayasal manevralar yaparak sorunları çözmek için çok güçlü bir insiyak vardır.Ekvador bu demokratik kayba örnek olarak gösterilir. Ekvador siyasi tarihinde bazı devlet başkanlarının yasama meclisini görmezden geldiği ve hatta bir devlet başkanının Millet Meclisi'ne gözyaşartıcı bomba attırması bu örneklerdendir. Diğer bir başkan meclisin isteklerini onaylasın diye askerlerce kaçırıldı. 1979'dan 1988'e kadar Ekvador, yürütme-yasama çatışması içinde kalıcı bir kriz atmosferi içerisinde kaldı. 1984'te devlet başkanı León Febres Cordero meclis tarafından atanan yargıtay üyelerinin koltuklarına oturmalarını fiziksel olarak engellemeye çalıştı. Brezilya'da devlet başkanları meclisin hiçbir söz hakkı bulunmayan yürütme kolları oluşturup hedeflerine ulaştılar. Kuvvetler ayrılığıEleştirmenler başkanlık sisteminin oyverenlere parlamenter sistemdeki gibi hesap sorma hakkı vermedeğini ifade ederler. Devlet başkanı veya meclis karşılıklı olarak birbirlerini suçlayarak mesuliyetten kaçabilirler. Eski Maliye Sekreteri C. Douglas Dillon ABD'yi tanımlarken: "başkan kongreyi suçluyor, kongre başkanı suçluyor, ve halk kafası karışık halde kalakalıyor" demiştir. Liderlik değişiminde engellerBaşkanlık sisteminde görülen başka bir problem de devlet başkanını görev süresi dolmadan görevden alamamaktır. Başkan; verimsiz ve halk tarafında sevilmeyen bir hale gelse ve hatta politikaları halkın çoğunluğu tarafından kabul görmese bile görev süresi dolana kadar görevde kalır. Örneğin ABD'nin dokuncu devlet başkanı William Henry Harrison'ın başkanlığının otuzikinci gününde ölmesiyle yerine geçen John Tyler. Tyler başkan olduktan sonra partisinin karşısında durmaya başladı ve önerilen pek çok yasayı veto etti. Bunun sonucu olarak pek çok kabine üyesi istifa etti ve Tyler partiden ihraç edildi. Başkanlık sisteminde bir başkan sırf sevilmediğinden dolayı görevinden alınamasa da pek çok ülkede askeri darbelerce başkan görevden alınmıştır.Parlamenter sistemlerde beğenilmeyen liderler güvenoyu yoklaması ile kolaylıkla görevden alınabilirler.Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklarBazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir. Aksine, tüm yürütme gücünün başkanın elinde toplanması, demokratik denge unsurlarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda kolayca otoriter rejime yol açabilmektedir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Ba%C5%9Fkanl%C4%B1k_sistemi

http://www.ulkemiz.com/yari-baskanlik-sistemi-nedir

İş Yeri Hemireliği Nedir ?

İş Yeri Hemireliği Nedir ?

6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda İşyeri Hemşiresi, 27.11.2010 tarihli İş Sağlığı ve Güvenliği Hizmetleri Yönetmeliğinde ise Diğer Sağlık Personeli ( Hemşire – Sağlık Memuru – ATT (Acil Tıp Teknisyeni) ve Çevre Sağlığı Teknisyeni ) olarak tanımlanan ve pratikte yardımcı sağlık personeli olarak da adlandırılan sağlık profesyonelleri İş Sağlığı ve Güvenliği’nin ayrılmaz bir parçasıdırlar.İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda İşyeri Hemşiresi şu şekilde tanımlanmaktadır:  ” 25/2/1954 tarihli ve 6283 sayılı Hemşirelik Kanununa göre hemşirelik mesleğini icra etmeye yetkili, iş sağlığı ve güvenliği alanında görev yapmak üzere Bakanlıkça yetkilendirilmiş işyeri hemşireliği belgesine sahip hemşire/sağlık memurunu, ” Gerek son çıkan mevzuat olan 6331 sayılı kanundaki tanımının, gerek esas mesleğinin üzerine ilave bir eğitim ve bu eğitimin sonunda almış olduğu sertifikanın isminin ”İşyeri Hemşireliği Sertifikası ”olması gerekse de 2. veya 3. basamak sağlık tesisleri yerine iş sağlığı ve güvenliği alanında çalışmayı tercih ederek bu alanda gayret sarfeden İş Sağlığı ve Güvenliği Profesyonelleri için en doğru tanımlamanın ”İşyeri Hemşiresi” olduğu kanaatindeyiz.İşyeri Hemşiresinin Görevleri Nelerdir?20.07.2013 tarihli İşyeri Hekimi ve Diğer Sağlık Personelinin Görev, Yetki, Sorumluluk ve Eğitimleri Hakkında Yönetmelik’in 16, 17 ve 18. maddeleri işyeri hemşiresinin görev, yetki ve sorumluluklarını şu şekilde tanımlar;Diğer sağlık personelinin görevleriMADDE 16 – (1) Diğer sağlık personeli işyeri hekimi ile birlikte çalışır.(2) Diğer sağlık personelinin görevleri aşağıda belirtilmiştir:a) İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin planlanması, değerlendirilmesi, izlenmesi ve yönlendirilmesinde işyeri hekimi ile birlikte çalışmak, veri toplamak ve gerekli kayıtları tutmak.b) Çalışanların sağlık ve çalışma öykülerini işe giriş/periyodik muayene formuna yazmak ve işyeri hekimi tarafından yapılan muayene sırasında hekime yardımcı olmak.c) Özel politika gerektiren grupların takip edilmesi ve gerekli sağlık muayenelerinin yaptırılmasını sağlamak.ç) İlk yardım hizmetlerinin organizasyonu ve yürütümünde işyeri hekimi ile birlikte çalışmak.d) Çalışanların sağlık eğitiminde görev almak.e) İşyeri bina ve eklentilerinin genel hijyen şartlarının sürekli izlenip denetlemesinde işyeri hekimiyle birlikte çalışmak.f) İşyeri hekimince verilecek iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili diğer görevleri yürütmek.g) İşyerinde görevli çalışan temsilcisi ve destek elemanlarının çalışmalarına destek sağlamak ve bu kişilerle işbirliği yapmak.Diğer sağlık personelinin yetkileriMADDE 17 – (1) İşyerinde görevli diğer sağlık personelinin yetkileri aşağıda belirtilmiştir:a) Görevi gereği işyerinin bütün bölümlerinde iş sağlığı ve güvenliği konusunda inceleme ve araştırma yapmak, gerekli bilgi ve belgelere ulaşmak ve çalışanlarla görüşmek.b) Görevinin gerektirdiği konularda işveren ve işyeri hekiminin bilgisi dâhilinde ilgili kurum ve kuruluşlarla işyerinin iç düzenlemelerine uygun olarak işbirliği yapmak.(2) Tam süreli iş sözleşmesi ile görevlendirilen diğer sağlık personeli, çalıştığı işyeri ile ilgili mesleki gelişmelerini sağlamaya yönelik eğitim, seminer ve panel gibi organizasyonlara katılma hakkına sahiptir. Bu gibi organizasyonlarda geçen sürelerden bir yıl içerisinde toplam beş iş günü kadarı çalışma süresinden sayılır ve bu süreler sebebiyle diğer sağlık personelinin ücretinden herhangi bir kesinti yapılamaz.Diğer sağlık personelinin yükümlülükleriMADDE 18 –(1) İşyerinde görevli diğer sağlık personeli, bu Yönetmelikte belirtilen görevlerini yaparken, işin normal akışını mümkün olduğu kadar aksatmamak ve verimli bir çalışma ortamının sağlanmasına katkıda bulunmak, işverenin ve işyerinin meslek sırları, ekonomik ve ticari durumları hakkındaki bilgiler ile çalışanın kişisel sağlık dosyasındaki bilgileri gizli tutmakla yükümlüdürler.(2) İşyerinde görevli diğer sağlık personeli, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin yürütülmesindeki ihmallerinden dolayı, hizmet sundukları işverene karşı sorumludur.(3) Diğer sağlık personeli, görevlendirildiği işyerinde iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin tespit ve tavsiyelerini işyeri hekimine iletmekle yükümlüdür.İşyeri Hemşiresi Çalıştırmamanın Cezası Nedir?6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun idari para cezaları ve uygulanması kısmında”İşyeri Hemşiresi (diğer sağlık personeli ) görevlendirmeyen işverene 2500 TL, aykırılığın devam ettiği her ay için aynı miktarda ceza öngörülmektedir.” denmektedir.

http://www.ulkemiz.com/is-yeri-hemireligi-nedir-

Stres Nedir?

Stres Nedir?

Stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanmasıyla ortaya çıkan bir gerginlik durumudur. Tehlike ile karşılaşınca canlı kendini korumaya çalışır. Eğer savaşabileceği türden tehlikeyse savaşır, savaşamayacağı türdense ondan kaçar. Organizmanın tehdit durumunda olduğu stres karşısında insanlarda hem bedensel hem psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. Örneğin: gözbebekleri büyür, kas gerimi artar, kalp atış sayısı artar, kan basıncı yükselir, solunum sayısı artar, endişe vs...Stres, hayatın bir gerçeğidir. Ama stres genellikle olumsuz bir şey olarak düşünülür. Aşırı stres, insanı iş göremeyecek bir duruma getirip, ciddi sorunlar da yaratabilir. Ancak stresin olumlu bir yanı da vardır. Herkes için değişebilen ama belirli dozda stres, varoluşun olumlu bir özelliğidir ve etkili bir işleyiş için gereklidir. Bu tür stres organizmada fiziksel ve ruhsal gelişmelere, büyümeye ve olgunlaşmaya yol açar. Olumlu ve olumsuz stresarasındaki farklılık, kişinin stres oluşturucu olay ya da ortamı nasıl algıladığına ve onunla nasıl başaçıktığına bağlıdır.STRESİN PSİKOLOJİK YÖNÜPsikologlara göre stres, onu zihinde taşıyan kişiye aittir. Stres olgusu incelenirken stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerinin de ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, kişinin olaya verdiği tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Aynı olay farklı kişilerde, hatta bazen aynı insanda farklı zamanlarda farklı tepkiler ortaya çıkarır. Belirli bir uyarana belirli tepkiler verilir diye genelleme yapılamaz. Örneğin, babaları ölen üç çocuğu ele alalım. Bunlardan ikisi evli, birisi babayla yaşıyor olsun. Bu ölüm olayı evlatlar için önemli bir stres verici durumdur, fakat her üç çocuğu da aynı düzeyde etkilemez. Evli çocukları daha az etkilerken babasıyla yaşayanı daha çok etkileyebilir.Burada en önemli değişken bireye özgü farklılıklar gösteren psikolojik mekanizmalardır. Bir olayı algılayışımız ve onunla başaçıkabilecek becerilerimizi değerlendirişimiz, o olayı stres verici ya da vermeyici olarak tanımlamamıza neden olur.STRES ARAŞTIRMALARINDA ÖNCÜLERStres günümüzde çok iyi tanınmasına karşın, sadece modern toplumun insanına özgü değildir. Tarih öncesindeki insanlar bile stresin etkilerinin farkına varmışlardır. Günümüzdekilere benzer stres araştırmaları 20.yy’ın ilk dönemlerine kadar başlamamıştır. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Walter Cannon, insan bedeninin bir sistem olarak incelenmesinin önemini ilk farkeden bilim adamlarındandır. Cannon, 1930’larda “homeostatis” terimiyle sistemin kendi iç dengesindeki sürekliliği koruma özelliğinden söz etmiş; yaşamda gerekli olan dengeyi sürdürebilmek için kullanılan “geribildirim “ süreçlerini incelemiştir. Bedenin stres karşısında gösterdiği “savaş ya da kaç” tepkisine ilişkin ilk araştırmaları yapmıştır. Bugünkü stres bilgimizde bu araştırmaları katkıları vardır.Selye de stresin fizyolojisi üzerinde çalışmalarıyla tanınmıştır. Genel Uyum Sendromu adını verdiği bir süreç tanımlamıştır. O’na göre tepkisi genel utum belirtisi olarak da adlandırılır.Bunun 3 basamağı vardır:1. Alarm dönemi(reaksiyonu): Bu dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Organizma mücadele ederek ya da kaçarak stresten korunmaya çalışır.2. Direnç dönemi: Organizma yüzyüze olduğu stres verici duruma karşı direncini yükseltir. Bu dönemi başarı ile aşarsa beden normale döner, başarısız olursa beden kuvvetten düşer.3. Tükenme dönemi: Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse organizma tükenir, artık organizmada geri dönüşü olmayan izler bırakır.Bu süreçle ilgili bir psikiyatrist araştırma yapmıştır. Bu psikiyatrist öğrenciyken birkaç beyaz fareyi bir kafes içinde buzdolabına koymuş ve orada bırakmıştır. İlk 24 saat gözlerinde kaçınılmaz ölüm korkusuyla, tüyleri bakımsız ve karmakarışık birbirlerine ve kafesin bir köşesine sokulmuşlardır. Ertesi günden itibaren fareler ağır ağır hareket etmeye başlamışlar, çok geçmeden psikiyatristin hayatında gördüğü muhteşem fareler haline gelmişler. Tüyleri yumuşak, tertemiz ve düzgünmüş. Birbirleriyle oynaşıyor, sürekli hareket ediyor ve durmadan yemek yiyorlarmış. Dondurucu ortama tümüyle uyum sağlamışlardı. Ama bir sabah kafesi buzdolabından çıkarmak üzereyken, bu son derece dinç ve sağlıklı fareleri ölü bulmuş.Bu da Selye’nin Genel Uyum Sendromu araştırmalarında ortaya çıkan veriler doğrultusunda sonuçlanmıştır. Fareler başlangıçta alarm tepkisi göstererek ne mücadele ettiler ne de kaçabildiler. Bunun yerine hareketsiz kalarak, beden ısılarını koruyup, streslebaşaçıkmaya çalıştılar. Acil durumlarda bedenlerinin ürettiği yüksek düzeydeki adranalin ve kortizol, onların yeniden canlanmalarında ve gelişmelerinde yardımcı oldu. Ancak, durmaksızın süren soğuk yüzünden daha fazla dayanamayarak, titreyip öldüler.STRESİN ÇEŞİTLERİStres tepkisi yaratan durumlar 3 grupta toplanabilir:1. Fiziki çevreden kaynaklananlar: Hava kirliliği, gürültü, kalabalık, radyasyon, sıcaklık, soğukluk, toz vs... verilebilir.2. İş veya meşguliyet konusundan kaynaklananlar: Ağır iş, gece işi, aşırı yüklenme, karar verme güçlükleriyle dolu büyük sorumluluk getiren işler, zaman baskısı altında çalışma, rollerdeki belirsizlik, kişiler arası çatışmalar vs...3. Psikososyal ögelerden kaynaklananlar: Bunlar da kendi aralarında 3’e ayrılır:a. Günlük stresler: Günlük hayatın basit gerilimleridir. Örneğin, trafikte sıkışmak veya karşılaşılan bir terslik, evde işlerin aksaması, çocuk ağlaması, yemeğin yanması... Bunlar oldukça sık yaşadığımız streslerdir.b. Gelişimsel stresler: Gelişimsel nitelikteki olayların sebep olduğu streslerdir. Burada söz konusu olan çocuk veya yetişkinlerin kronolojik durum ile ortaya çıkan gelişimleridir. Örneğin, çocuğun okula başlaması, 11-13 yaşlarında buluğ çağ, orta yaşın sonlarında menopoz ve andropoz, yetişkinlikte iş hayatına geçiş...c. Hayat krizleri niteliğindeki stresler: Her hayata başlı başına biçim verecek nitelikteki olayların yarattığı streslerdir. Örneğin, ciddi hastalıklar, doğum, aile bireylerinden birinin ölümü, işten çıkarılma...STRESİN KISA DÖNEM ETKİLERİ: Kalp atış sayısında artış, kan basıncında artış, endişe karamsarlık, kızgınlık, unutkanlık, dikkati toplayamama...STRESİN UZUN DÖNEM ETKİLERİ: Kronik hastalıklar( başağrısı, kalp hastalığı), depresyon, fobiler, kişilik değişikliği, ruhsal hastalıklar, düşünce ve hafıza kusurları, uyku bozukluklarıdır.Sonuçta; üretkenliğin azalması, zevk alamama, yakın ilişkilerden uzaklaşma ortaya çıkar.STRESTEN KORUNMA YOLLARIPsikolojik anlamda stres kişiye özgü ve biricik olan bireysel bütünlüğü bozucu ve zorlayıcı etkenlerdir. İnsanlar stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğü korumak amacındadırlar. Bu korumayı hem bilinçdışı mekanizmalar hem de bilinçli çabaları ile yaparlar. Kişiyi koruyan mekanizmalardan birincisi “ben savunma mekanizmaları” denilen bilinçdışı çalışan, gerçeği bozan korunma yollarıdır. En çok kullanılanları: bastırma, unutma, karşı tepki geliştirme, yansıtma, yer değiştirme ve gerilemedir.Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar bilinç ve çaba gerektiren gayretlerdir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin etkisiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, yeni çözümler arama gibi zihinsel süreçler etkinlik gösterir.STRESLE BAŞA ÇIKMA TARZLARIHer insan aynı koşulları altında bile bir birinden çok farklı tepkiler gösterir. Biri kaygılı ve gerilimliyken diğeri soğukkanlı ve sakin olabilir. Bu çok doğaldır. Herkesin kendine özgü bir stresle başa çıkma tarzı vardır. Başaçıkma tarzımızın bazı yönleri sağlıklı ve etkiliyken diğer yönleri daha az etkili ve üstelik sağlığımıza, ilişkilerimize ve performansımıza zararlı olabilir.Stresle başa çıkma tarzları: Sigara içmek, alkol almak, yemek yemektir. Bazıları strese tepki olarak geri çekilir, içine kapanır, pasifleşir, sorunlarıyla yüzyüze gelmekten kaçınır, bazıları aşırı tepki gösterir, bazıları stres karşısında hiç tepki göstermeyip yaşanan sıkıntıyı içinde biriktirir. Stresle başa çıkmada esnek olabilmek önemli bir niteliktir. Esneklik, değişime daha açık olmamıza olanak tanır. Böylelikle stresli olarak algıladığımız olay sayısı azalabilir.Son yıllarda yapılan bazı araştırmalarda “A Tipi” davranışların kalp hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Fredman ve Rosenman yaşam biçimi ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Bu çalışmada derinlemesine gözlem ve görüşme yöntemi ile denekleri davranışlarına göre A tipi ve B tipi olarak sınıflandırmışlardır.A tipi davranışlar tipik olarak sürekli zamanla yarışan ve sabırsızlık duygusu içinde olan insanlarda görülür. A tipleri sabah erken kalkıp, işe gitmek için kapıdan fırlarken kahvesini bir dikişte içen, çoğunlukla bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışan insanlardır. Çoğu zaman ses tonları ve hareketleri yaşadıkları bu telaş duygusunu açıkça sergiler. Hızlı konuşurlar, konuşanın sözünü kesme eğilimindedirler. Konuşmanın gidişini denetlemeye çalışırlar. Yumruklarını sıkabilir ve dişlerini gıcırdatabilirler. A tipleri aynı zamanda aşırı derecede rekabetçidirler. Nitelikten çok niceliğe önem verirler, çoğunlukla güvensizdirler.B tipleri ise daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçi ve daha az saldırgandırlar. A tipleri küçük ayrıntılara takılma eğilimi gösterirken, B tipleri olaylara daha geniş bir bakış açısından bakabilirler. Yaşama karşı daha az telaşlı bir yaklaşımları vardır. B tipleri de stres yaşarlar, ancak zorlamalar ve tehditler karşısında daha az paniğe kapılırlar.STRESLE BAŞA ÇIKMADA KENDİMİZLE OLUMLU DİALOGStresli bir durumla başa çıkmaya çalışırken kişinin kendisine olumsuz şeyler yerine, olumlu ve mantıklı şeyler söylemesinin yararlı etkisi olur. Olaylar karşısında gösterilen olumsuz tutumlar, kişinin kendine söylediği olumsuz sözler, o olay sırasında hissedilen gerginliği artırmaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklayabiliriz; diyelim ki hazırladığımız bir ödevde önemli bir bilgiyi atladığımızı farkettik. Kendi kendimize şöyle söyleyebiliriz. “Berbat bir şey oldu. Böyle devam edersem asla başaramam.” Ya da şunları diyebiliriz “Çok aptalca bir hataydı. Ama yaptığım en kötü hata sayılmaz. Hocayla konuşup eksik kalan kısımları tamamlamayı önerebilirim.” İlk gruptaki düşünce olumsuz ve kişinin kendine zarar veren türdendir. İkinci grup ise daha olumlu ve sorunu çözmeye yöneliktir.GEVŞEME TEKNİKLERİ VE YARARLARIStresli durumlarda gevşemeye ayrılan zaman yoğun stresin fiziksel etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Gevşeye bilen kişiler, birikmiş stresin yarattığı gerginlikten sıyrıldıklarından yeniden enerji üretmek için bedenlerine zaman tanımış olurlar.1) Derinlemesine gevşeme: Sinir sistemi rahatlar, kasların gerginliği azalır. Çok gergin ya da üzüntülü durumlarda gevşeme egzersizleri bu gerilimi tümüyle yok etmez ama azaltabilir. Derinlemesine gevşeme durumunu başarabilmek için biraz pratik yapmak gerekir.Otojenik eğitim: Belli bedensel değişiklikleri yaratmak amacıyla hayal kurmaktır. Bunun için gözleri kapatıp sessizce oturmak ve kendi kendimize komutlar vermek gerekir. Örneğin; sağ kolum gittikçe ağırlaşıyor diyoruz. Kolumuzun ağırlaştığını hissediyoruz. Aynı şeyi sol kolumuz ve bacaklarımız için de yapıyoruz. Sonra sıcaklık duygusu geliştiriyoruz. Kolumuzdaki sıcaklığın arttığını hayal ediyoruz. Daha sonra kalp atışlarımızı sakinleştiriyoruz. Kendimize kalbim daha düzenli ve sakin atmaya başladı diyoruz. Aynı şekilde solunumu da düzenliyoruz. Son olarak bütün gövdem ısınmaya başladı diyoruz. Bunları yaparken alnım giddikçe serinliyor diyerek alnımızı serinletiyoruz. Kendi kendimize tekrarladığımız bu cümleler üzerinde odaklaşarak derinlemesine gevşemeyi gerçekleştirebiliriz.Aşamalı gevşeme: Gevşeme durumunu ortaya çıkarabilmek için gerginlik durumunun iyice anlaşılması ve fark edilmesi gereklidir. Rahat bir pozisyonda oturarak ya da uzanarak başlayın. Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzdaki çeşitli kas gruplarına odaklaşın. Ellerinizdeki kasları gerin ve yumruklarınızı sıkın. Yumruğunuzu sıkı tutmak için ne kadar çaba harcadığınıza dikkat edin. Sonra yumruğunuzu açın ve elinizin bütünüyle gevşemesine izin verin. Gerginlik ve gevşeme durumları arasındaki farkı görün. Bu yöntemi bedeninizdeki her bir kas grubu için izleyin.Meditasyon: Bir sözcük ya da bir renk üzerinde odaklaşarak zihnimizi onu oyalayan çeşitli düşüncelerden sıyırıp sakinleştirmektir.Biyo geri bildirim: Elektronik bir aygıtla beyin dalgalarını, kas hücrelerini ya da kan basıncını izlemektir. Amaç, bedensel tepkileri bazı sinyaller aracılıyla görmemiz ya da uymamızı sağlamaktır.2) Hızlı gevşeme: Strese karşı koymak için, kısa gevşeme araları vermektir. Derin soluk alıp verme, kendimizin rahat bir yerde olduğunu zihinde canlandırma, kas alışkanlıklarını tanıma ve stresli durumlarda kendimizde olup biten fiziksel belirtilerin farkına varabilme.Problem çözme teknikleri de stresle başa çıkmada yararlı olabilir. Aşamalar:1) Problemi saptama: Problemin ne olduğunun açığa kavuşturulması stresin çoğunu hafifletir.2) Seçenekleri gözden geçirme: Problemi saptadıktan sonra olabildiğince çok seçenek üretmektir.3) Bir çözüm yolu seçme.4) Eyleme geçme.5) Sonuçları değerlendirme.Zamanı iyi kullanarak stresi azaltma: zaman iyi kullanıldığında daha çok şey başarılır. Günlük etkinliklerimiz içinden gerekli olmayanları ayırarak öncelik tanıdıklarımıza odaklaşabilirsek yapılamayan şeyler için duyulan kaygı da azaltılmış olur. Etkili bir zaman planlaması için düzenli olmak, yazılı planlar yapmak, işleri uygun kişilere paylaştırmak ve zaman cetveli kullanmak yararlı olabilir.Etkili iletişim: Stresli durumlar genellikle insanlar arası iletişim sorunlarından kaynaklanır. Sorunlarımızı bu kişilerle tartışabilmek çözüm için bir anahtardır. Senli cümleler yerine benli cümleler kullanmak ; senli cümleler insanları genellikle aşağılama eğilimindedir. Senli cümleler kullanıldığında karşı tarafta genellikle olumsuz ve savunmacı bir tepki oluşur. Örneğin; hep sözümü kesiyorsun, çok fazla gürültü ediyorsun, her şeyime karışıyorsun gibi.Benli cümleler ise sorumluluğu kişinin kendi üstünde tutar. Örnek; bana fazla karıştığını düşünüyorum, söylemeye çalıştığım şeyi anlayamıyorum gibi.Soru sorma teknikleri: Açık uclu sorular, karşımızdaki kişiye en üst düzeyde özgürlük sağlar. Yönlendirici sorular, evet ya da hayır şeklinde cevap alınan sorulardır. Neden arayıcı sorular ve belirleyici sorular da bu gruba girer.Stresle başa çıkmada yardımcı olabilecek insanlar: Aile, yakın arkadaşlar, uzman kişiler…STRES KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMALARÜlkemizde çalışan kadınlarda stresle başa çıkma ve psikolojik rahatsızlıklar üzerine Doç.Dr. Perin Uçman bir araştırma yapmıştır. Saraştırmada şu sorulara cevap aranmıştır:1) Psikopatolojik belirtiler açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?2) Stresle başa çıkmada “kendilik kontrolü” veya “öğrenilmiş güçlülük” boyutu açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?3) Stresle başa çıkma yolları açısından cinsiyet ve eğitim düzeylerine bağlı farklılıklar var mıdır?4) Global psikopatoloji düzeyi stresle başa çıkma yollarından hangilerini yordamaktadır?5) Kendilik kontrolü psikopatolojik belirtilerden hangilerini yordamaktadır?Araştırma örneklemini ilkokul mezunu 50 kadın ve 50 erkek ile üniversite mezunu 50 kadın ve 50 erkek oluşturmuştur.Bulgular:1) Çalışan kadınlar çalışan erkeklere kıyasla daha fazla psikolojik sıkıntı ve psikopatolojik belirtiler göstermektedir. Eğitim düzeyinde farklılık bulunamamıştır.2) Kendilik kontrolü gerek cinsiyet gerek eğitim düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık yaratmamaktadır. Eğitim düzeyine göre planlı davranış, çağresizlik, batıl inanç ve düşünce kendini yerme ve ruh halinde anlamlı farklılık bulunmuştur. İlkokul mezunları üniversite mezunlarından daha yüksek ortalamalara sahiptirler.3) Batıl inanç ve düşünce, çağresizlik ve planlı davranışın genel psikopatoloji düzeyine anlamlı düzeyde yordadığı gözlenmiştir.4) Depresyon kendilik kontrolü ile ters yönde ve anlamlı düzeyde yordama göstermektedir.

http://www.ulkemiz.com/stres-nedir

Hidrojenin Depolanması Nedir ?

Hidrojenin Depolanması Nedir ?

Hidrojenin belki de en önemli özelliği, depolanabilir olmasıdır. Bilindiği gibi, günümüzde büyük tutarlarda enerji depolamak için hala uygun bir yöntem bulunmuş değildir. Eğer bugün hidroelektrik santrallerinden elde edilen enerjinin depolanması mümkün olsaydı, enerji sorununu bir ölçüde çözmek mümkün olabilirdi. Ancak, elektrik enerjisi için bilinen en iyi depolama yöntemi hala asitli akümülatörlerden başka bir şey değildir. Hidrojen gaz veya sıvı olarak saf halde tanklarda depolanabileceği gibi, fiziksel olarak karbon nanotüplerde veya kimyasal olarak hidrür şeklinde depolanabilmektedir.Hidrojen uygun nitelikli çelik tanklarda gaz veya sıvı olarak depolanabilir. Ancak gaz olarak depolamada yüksek basınç nedeniyle tank ağırlıkları problem yaratmaktadır. Hidrojen gazını depolamanın belki de en ucuz yöntemi, doğal gaza benzer şekilde yer altında, tükenmiş petrol veya doğal gaz rezervuarlarında depolamaktır. Maliyeti biraz yüksek olan bir depolama şekli ise, maden ocaklarındaki mağaralarda saklamaktır.Hidrojen petrole göre 4 kat fazla hacim kaplar; hidrojenin kapladığı hacmi küçültmek için hidrojeni sıvı halde depolamak gereklidir. Bunun için de yüksek basınç ve soğutma işlemine ihtiyaç vardır. Sıvılaştırılmış hidrojen yüksek basınç altında çelik tüpler içinde depolanabilir. Bu yöntem orta veya küçük ölçekte depolama için en çok kullanılan yöntemdir. Ancak büyük miktarlar için oldukça pahalı bir yöntemdir. Çünkü hidrojen enerjisinin yaklaşık ¼'ü sıvılaştırma işlemi için harcanmalıdır. Bir diğer pratik çözüm ise, sıvı hidrojenin düşük sıcaklıktaki tanklarda saklanmasıdır. Uzay programlarında, roket yakıtı olarak sürekli şekilde kullanılan sıvı hidrojen bu yöntemle depolanmaktadır. Dünyadaki en büyük sıvı hidrojen tankı, Kennedy Uzay Merkezinde olup 3400 m3 sıvı hidrojen alabilmektedir. Bu miktar hidrojenin yakıt olarak değeri 29 milyon Mega Jule veya 8 milyon kW-saat'e karşılık gelmektedir.Son yıllarda yapılan çalışmalar sonucu hidrojen karbon nanotüplerde de depolanabilmektedir. Karbon nanotüpler kısaca grafit tabakaların tüp şekline dönüşmüş halidir. Çapları birkaç nanometre veya 10-20 nanometre mertebesinde, boyları ise mikron seviyesindedir.Hidrojen kimyasal olarak metallerde, alaşımlarda ve arametallerde hidrür olarak depolanabilmektedir. Metal hidrürler hidrojen depolamak için çok uygun bir yöntem olmasına karşın, kendi ağırlıkları ciddi sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle son 10 yıldır yüksek depolama kapasiteleri nedeniyle aluminyum ve bor içeren karmaşık hidrürler yoğun olarak çalışılmaktadır. Bor içeren karmaşık hidrürler sıvı koşullarda kullanılması nedeni ile de önem taşımaktadır. Bor esaslı sistemler ana olarak sodyum bor hidrürü esas almaktadır. NaBH4, katı halde ağırlıkça %10,5 hidrojen içermektedir.Çözelti halinde, sodyum bor hidrür, aşağıdaki reaksiyona göre hidrojenini vermekte ve sodyum metaborata dönüşmektedir.NaBH4(s)+H2O—>4H2 + NaBO2H2O ve NaOH ilavesi ile sodyum bor hidrürün sıvı içerisindeki miktarı ağırlıkça %20-35 arasında olabilmekte, bu da sistemde ağırlıkça % 4.4-7.7 arasında hidrojenin depolanmasına olanak vermektedir.Sodyum bor hidrürde hidrojen depolamanın en önemli üstünlüğü depolanan hidrojenin oda sıcaklığında geri alınabilmesi ve geri alımın katalizör yardımı ile kolaylıkla kontrol edilebilmesidir. Sodyum bor hidrürün hidrojen amaçlı kullanımında en önemli darboğaz, oluşan metaboratın tekrar NaBH4 dönüştürülmesidir.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/hidrojenin-depolanmasi-nedir-

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş Enerjisi ve Teknolojileri Nelerdir ?

Güneş enerjisi, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile (hidrojen gazının helyuma dönüşmesi) açığa çıkan ışıma enerjisidir. Dünya atmosferinin dışında güneş enerjisinin şiddeti, yaklaşık olarak 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzüne ulaşan miktarı atmosferden dolayı 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.                                                    Dünya ile Güneş arasındaki mesafe 150 milyon km'dir. Dünya'ya güneşten gelen enerji, Dünya'da bir yılda kullanılan enerjinin 20 bin katıdır.                                                                       Güneş ışınımının tamamı yer yüzeyine ulaşamaz, %30 kadarı atmosfer tarafından geriye yansıtılır.                                                                       Güneş ışınımının %50'si atmosferi geçerek dünya yüzeyine ulaşır. Bu enerji ile Dünya'nın sıcaklığı yükselir ve yeryüzünde yaşam mümkün olur. Rüzgâr hareketlerine ve okyanus dalgalanmalarına da bu ısınma neden olur.                                                                       Güneşten gelen ışınımının %20'si atmosfer ve bulutlarda tutulur.                                                                       Yeryüzeyine gelen güneş ışınımının %1'den azı bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Bitkiler, fotosentez sırasında güneş ışığıyla birlikte karbondioksit ve su kullanarak, oksijen ve şeker üretirler. Fotosentez, yeryüzünde bitkisel yaşamın kaynağıdır.Güneş, nükleer enerji dışındaki bütün enerjilerin dolaylı veya direkt kaynağıdır.                                                                       Güneş enerjisi teknolojileri yöntem, malzeme ve teknolojik düzey açısından çok çeşitlilik göstermekle birlikte iki ana gruba ayrılabilir: Fotovoltaik Güneş Teknolojisi:  Fotovoltaik hücreler denen yarı-iletken malzemeler güneş ışığını doğrudan elektriğe çevirirler.Isıl Güneş Teknolojileri:  Bu sistemlerde öncelikle güneş enerjisinden ısı elde edilir. Bu ısı doğrudan kullanılabileceği gibi elektrik üretiminde de kullanılabilir.Fotovoltaik HücrelerGüneş hücreleri (fotovoltaik hücreler), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş hücreleri alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,1- 0,4 mm arasındadır.Güneş hücreleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Hücrenin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir.Güneş enerjisi, güneş hücresinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 30 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş hücresi birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş hücresi modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan MEGA Watt'lara kadar sistem oluşturulur.                                                                                                 Fotovoltaik Hücrelerinin Yapımında Kullanılan MalzemelerFotovoltaik hücreler pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır:Kristal Silisyum:  Önce büyütülüp daha sonra 150-200 mikron kalınlıkta ince tabakalar halinde dilimlenen Tek kristal Silisyum bloklardan üretilen güneş pillerinde laboratuar şartlarında %24, ticari modüllerde ise %15'in üzerinde verim elde edilmektedir. Dökme silisyum bloklardan dilimlenerek elde edilen Çok kristal Silisyum güneş pilleri ise daha ucuza üretilmekte, ancak verim de %2-5 kadar düşük olmaktadır. Verim, laboratuar şartlarında %18, ticari modüllerde ise %14 civarındadır.Galyum Arsenit(GaAs):  Bu malzemeyle laboratuar şartlarında %25 ve %28 (optik yoğunlaştırıcılı) verim elde edilmektedir. Diğer yarıiletkenlerle birlikte oluşturulan çok eklemli GaAs pillerde %30 verim elde edilmiştir. GaAs güneş pilleri uzay uygulamalarında ve optik yoğunlaştırıcılı sistemlerde kullanılmaktadır.Amorf Silisyum:  Kristal yapı özelliği göstermeyen bu Si pillerden elde edilen verim %10 dolayında, ticari modüllerde ise %5-7 mertebesindedir. Günümüzde daha çok küçük elektronik cihazların güç kaynağı olarak kullanılan amorf silisyum direkt güneş ışınımı az olan bölgelerde de santral uygulamalarında kullanılmaktadır. Amorf silisyumun bir başka önemli uygulama sahası ise binalara entegre yarısaydam cam yüzeyler, bina dış koruyucusu ve enerji üreteci uygulamalarıdır.Kadmiyum Tellürid(CdTe):  Çok kristal yapıda bir malzeme olan CdTe ile güneş hücre maliyetinin çok aşağılara çekileceği tahmin edilmektedir. Laboratuar tipi küçük hücrelerde %16, ticari tip modüllerde ise %7 civarında verim elde edilmektedir.Bakır İndiyum Diselenid(CuInSe2):  Bu çokkristal hücre laboratuar şartlarında %17,7 ve enerji üretimi amaçlı geliştirilmiş olan prototip bir modülde ise %10,2 verim elde edilmiştir.Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler:  Gelen ışığı 10-500 kat oranlarda yoğunlaştıran mercekli veya yansıtıcılı araçlarla modül verimi %20'nin, hücre verimi ise %30'un üzerine çıkılabilmektedir. Yoğunlaştırıcılar basit ve ucuz plastik malzemeden veya camdan yapılmaktadır.                                             Laboratuarlarda ulaşılan en yüksek hücre verimleri 1 cm 2 'lik hücre alanı için:Kristalsi güneş hücresi için: %24.5Polikristalsi : %19.8Amorfsi : %12.7Çok Katlı Güneş Hücreleri : %40Son Yıllarda Üzerinde Çalışılan Güneş PilleriTicari ortama girmiş olan geleneksel Si güneş hücrelerinin yerini alabilecek verimleri aynı ama üretim teknolojileri daha kolay ve daha ucuz olan güneş hücreleri üzerinde de son yıllarda çalışmalar yoğunlaştırılmıştır.Bunlar; fotoelektrokimyasal çok kristalli Titanyum Dioksit hücreler, polimer yapılı Plastik hücreler ve güneş spektrumunun çeşitli dalga boylarına uyum sağlayacak şekilde üretilebilen enerji bant aralığına sahip Kuantum güneş hücreleri gibi yeni teknolojilerdir.Fotovoltaik SistemlerGüneş hücreleri, elektrik enerjisinin gerekli olduğu her uygulamada kullanılabilir. fotovoltaik modüller uygulamaya bağlı olarak, akümülatörler, invertörler, akü şarj denetim aygıtları ve çeşitli elektronik destek devreleri ile birlikte kullanılarak bir fotovoltaik sistemi oluştururlar. Bu sistemler, geçmiş zamanlarda sadece yerleşim yerlerinden uzak, elektrik şebekesi olmayan yörelerde, jeneratöre yakıt taşımanın zor ve pahalı olduğu durumlarda kullanılırken, artık şebeke bağlantısı olan yerleşim yerlerinde de şebeke bağlantılı olarak evlerin çatılarına ve büyük ölçekli santral uygulamalarında da kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. Bunun dışında dizel jeneratörler ya da başka güç sistemleri ile birlikte karma olarak kullanılmaları da mümkündür.Şebekeden bağımsız sistemlerde yeterli sayıda fotovoltaik modül, enerji kaynağı olarak kullanılır. Güneşin yetersiz olduğu zamanlarda ya da özellikle gece süresince kullanılmak üzere genellikle sistemde akümülatör bulundurulur. Fotovoltaik modüller gün boyunca elektrik enerjisi üreterek bunu akümülatörde depolar, yüke gerekli olan enerji akümülatörden alınır. Akünün aşırı şarj ve deşarj olarak zarar görmesini engellemek için kullanılan denetim birimi ise akünün durumuna göre, ya fotovoltaik modüllerden gelen akımı ya da yükün çektiği akımı keser. Şebeke uyumlu alternatif akım elektriğinin gerekli olduğu uygulamalarda, sisteme bir invertör eklenerek akümülatördeki DC gerilim, 220 V, 50 Hz.lik sinüs dalgasına dönüştürülür. Benzer şekilde, uygulamanın şekline göre çeşitli destek elektronik devreler sisteme katılabilir. Bazı sistemlerde, fotovoltaik modüllerin maksimum güç noktasında çalışmasını sağlayan maksimum güç noktası izleyici cihazda bulunur. Aşağıda şebekeden bağımsız bir fotovoltaik sistemin şeması verilmektedir.                                                             Şebeke bağlantılı fotovoltaik sistemler yüksek güçte-satral boyutunda sistemler şeklinde olabileceği gibi daha çok görülen uygulaması binalarda küçük güçlü kullanım şeklindedir. Bu sistemlerde örneğin bir konutun elektrik gereksinimi karşılanırken, üretilen fazla enerji elektrik şebekesine verilir, yeterli enerjinin üretilmediği durumlarda ise şebekeden enerji alınır. Böyle bir sistemde enerji depolaması yapmaya gerek yoktur, yalnızca üretilen DC elektriğin, AC elektriğe çevrilmesi ve şebeke uyumlu olması yeterlidir.Fotovoltaik sistemlerin şebekeden bağımsız (stand-alone) olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır.- Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri- Petrol boru hatlarının katodik koruması- Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması- Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları- Bina içi ya da dışı aydınlatma- Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması- Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı- Orman gözetleme kuleleri- Deniz fenerleri- İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri- Deprem ve hava gözlem istasyonları- İlaç ve aşı soğutmaYoğunlaştırıcılı Fotovoltaik SistemlerSilisyum bazlı düzlemsel fotovoltaik malzemeden oluşan hücre yüzeyine çarpan güneş ışığı, elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu sistemlerde kullanılan malzeme ve hücre alanı büyük, verim düşüktür bu da maliyeti artırmaktadır. Silisyum olmayan ince film veya CPV (yoğunlaştırıcılı fotovoltaik) teknolojileri ile silisyum veya diğer yarıiletken malzemenin kullanımını azaltmak mümkündür. Böylece, fosil yakıtlardan oluşan geleneksel şebeke elektriği ile güneş santral sistemlerinin ürettiği elektrik rekabet edebilecektir. İnce film teknolojilerinin üretimi ucuz olmasına rağmen, daha nadir kullanılması ve kaynak malzemenin (Ga, In gibi) pahalı olması, verimli ve güvenilir olmalarına rağmen, yaygın kullanımını kısıtlamaktadır.                                                           Diğer yandan, CPV teknolojisi, daha az malzeme kullanılması dolayısıyla daha düşük fiyat, yüksek verim ve daha etkin pratik bir yol sunmaktadır. Optik yoğunlaştırıcılar (CPV), güneş ışınlarını çok küçük bir alan kaplayan (1 cm2) hücrenin üzerine odaklar ve güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. CPV teknolojilerinde pahalı olmayan aynalar ve mercekler gibi optik malzemeler kullanılır.CPV yoğunlaştırıcıdaki ışığın odaklandığı hedef alana bir PV yarıiletken malzeme yerleştirilir, diğer düzlemsel güneş hücrelerine göre daha küçük alana merceklerle sağlanan daha yüksek yoğunluktaki ışık ışınlarının düşürülmesi ile daha yüksek verimde enerji üretimi sağlanmaktadır. Burada kullanılan PV malzeme Si dan 10 kat daha pahalı olmasına rağmen yüksek verim ve az malzeme kullanımından dolayı toplam maliyet daha düşük olmaktadır.CPV sisteminde kullanılan çok eklemli güneş hücreleri, dönüşüm veriminin artmasına yardımcı olmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre; çok eklemli güneş hücrelerinin kullanılmasıyla verimi % 40 ‘a ulaşmıştır. Bu çok eklemli PV sistemler, güneş spektrumunun önemli bir kısmını kullanarak, gelen güneş enerjisini daha verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmektedirler.                                                                  Yukarıdaki resimde geleneksel PV modülden daha küçük, ince, düzlemsel, yüksek performanslı ve düşük fiyatlı bir CPV modül örneği görülmektedir. Bu CPV modüllerin düzlemsel PV ler ile karşılaştırıldığında avantajları:• Verilen bir alana düşen güneş enerjisinden üretilen aynı miktardaki enerji için, diğer PV sistemlere göre aktif yarıiletken malzemenin maliyeti 1/1000 i kadardır.• Güneşten üretilen elektriğin fiyatı günümüzde kullanılanın yarısından azdır.• Düzlemsel PV nin veriminin iki katı verime sahiptir.Fotovoltaik Modül Verimi                                                                                                           Dünyada Önemli PV Pazarına Sahip Ülkeler                                                       Dünyadaki Durum2011 yılı sonu itibarıyla kurulan en büyük PV santrali Hindistan ‘da GUJARAT SOLAR PARK’ta 239 MW, GOLMUD SOLAR PARK ‘ta 200 MW, ayrıca 2019’ da bitirilmesi planlanan; Çin ‘de 2000 MW ‘lık bir PV santral projesi bulunmaktadır.                                                       Kristal PV teknolojisine dayalı bir MW ‘lık santral için, 15- 20 dönüm, ince film PV santral için ise, 25- 30 dönüm alana ihtiyaç vardır.                                                                     Fotovoltaik Hücrelerin Yapısı Ve Çalışma PrensipleriGünümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi fotovoltaik hücreler de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında fotovoltaik hücre yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir.                                                                             Yarı-iletken maddelerin fotovoltaik hücre olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum'un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine 'verici' ya da 'n tipi' katkı maddesi denir.P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de 'p tipi' ya da 'alıcı' katkı maddeleri denir.P ve N tipi katkılandırılmış malzemeler bir araya getirildiğinde yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve N tipi yarıiletkenler bir araya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani P tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, N tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, P tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine 'geçiş bölgesi' ya da 'yükten arındırılmış bölge' denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan 'yapısal elektrik alan (Ey)' olarak adlandırılır. Aşağıda PN eklemin oluşması şematize edilmiştir.                                                           Yarıiletken eklemin fotovoltaik hücre olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır.Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar Valans bandı ve İletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini Valans bandındaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem fotovoltaik hücrenin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde fotovoltaik hücre, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, fotovoltaik hücrenin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun hücre yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar.Isıl Güneş Teknolojileri1-Düşük Sıcaklık SistemleriDüzlemsel Güneş Kolektörleri:  Güneş enerjisini toplayan ve bir akışkana ısı olarak aktaran çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır. En çok evlerde sıcak su ısıtma amacıyla kullanılmaktadır. Ulaştıkları sıcaklık 70°C civarındadır. Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, metal veya plastik absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve bu bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur. Absorban plakanın yüzeyi genellikte koyu renkte olup bazen seçiciliği artıran bir madde ile kaplanır. Kolektörler, yörenin enlemine bağlı olarak güneşi maksimum alacak şekilde, sabit bir açıyla yerleştirilirler. Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılır. Bu sistemler evlerin yanında, yüzme havuzları ve sanayi tesisleri için de sıcak su sağlanmasında kullanılır. Bu konudaki Ar-Ge çalışmaları sürmekle birlikte, bu sistemler tamamen ticari ortama girmiş durumdadırlar. Dünya genelinde kurulu bulunan güneş kolektörü alanı 30 milyon m2'nin üzerindedir. En fazla güneş kolektörü bulunan ülkeler arasında Çin, ABD, Japonya, Avustralya İsrail ve Yunanistan yer almaktadır. Türkiye 18 milyon m² kurulu kolektör alanı ile dünyanın önde gelen ülkelerinden biri konumundadır.                                                     Vakumlu Güneş Kolektörleri:  Bu sistemlerde, vakumlu cam borular ve gerekirse absorban yüzeyine gelen enerjiyi artırmak için metal ya da cam yansıtıcılar kullanılır. Bunların çıkışları daha yüksek sıcaklıkta olduğu için (100- 120°C ), düzlemsel kolektörlerin kullanıldığı yerlerde ve ayrıca yiyecek dondurma, bina soğutma gibi daha geniş bir yelpazede kullanılabilirler.                                                                     Güneş Havuzları:  Yaklaşık 5- 6 metre derinlikteki suyla kaplı havuzun siyah renkli zemini, güneş ışınımını yakalayarak 90°C sıcaklıkta sıcak su eldesinde kullanılır. Havuzdaki ısının dağılımı suya eklenen tuz konsantrasyonu ile düzenlenir, tuz konsantrasyonu en üstten alta doğru artar. Böylece en üstte soğuk su yüzeyi bulunsa bile havuzun alt kısmında doymuş tuz konsantrasyonu bulunan bölgede sıcaklık yüksek olur. Bu sıcak su bir eşanjöre pompalanarak ısı olarak yararlanılabileceği gibi Rankin çevrimi ile elektrik üretiminde de kullanılabilinir. Güneş havuzları konusunda en fazla İsrail'de çalışma ve uygulama yapılmıştır. Bu ülkede 150 kW gücünde 5 MW gücünde iki sistemin yanında Avustralya'da 15 kW ve ABD'de 400 kW gücünde güneş havuzları bulunmaktadır.                                                               Güneş Bacaları:  Bu yöntemde güneşin ısı etkisinden dolayı oluşan hava hareketinden yararlanılarak elektrik üretilir. Güneşe maruz bırakılan şeffaf malzemeyle kaplı bir yapının içindeki toprak ve hava, çevre sıcaklığından daha çok ısınacaktır. Isınan hava yükseleceği için, çatı eğimli yapılıp, hava akışı çok yüksek bir bacaya yönlendirilirse baca içinde 15 m/sn hızda hava akışı-rüzgar oluşacaktır. Baca girişine yerleştirilecek yatay rüzgar türbini bu rüzgarı elektriğe çevirecektir. Bir tesisin gücü 30-100 MW arasında olabilir. Deneysel bir kaç sistem dışında uygulaması yoktur.                                                                                   Su Arıtma Sistemleri:  Bu sistemler esas olarak sığ bir havuzdan ibarettir. Havuzun üzerine eğimli şeffaf-cam yüzeyler kapatılır. Havuzda buharlaşan su bu kapaklar üzerinde yoğunlaşarak toplanırlar. Bu tür sistemler, temiz su kaynağının bulunmadığı bazı yerleşim yerlerinde yıllardır kullanılmaktadır. Su arıtma havuzları üzerinde yapılan Ar-Ge çalışmaları ilk yatırım ve işletme maliyetlerinin azaltılmasına ve verimin artırılmasına yöneliktir.                                                                                   Güneş Mimarisi:  Bina yapı ve tasarımında yapılan değişikliklerle ısıtma, aydınlatma ve soğutma gerçekleştirilir. Pasif olarak doğal ısı transfer mekanizmasıyla güneş enerjisi toplanır, depolanır ve dağıtılır. Ayrıca güneş kolektörleri, fotovoltaik modüller vb. aktif ekipmanlar da yararlanılabilir.                                                                                           Ürün Kurutma ve Seralar:  Güneş enerjisinin tarım alanındaki uygulamalarıdır. Bu tür sistemler ilkel pasif yapıda olabileceği gibi, hava hareketini sağlayan aktif bileşenler de içerebilir. Bu sistemler dünyada kırsal yörelerde sınırlı bir biçimde kullanılmaktadırlar.                                                                         Güneş Ocakları:  Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde, içi yansıtıcı maddelerle kaplanmış güneş ocaklarında odakta ısı toplanarak yemek pişirmede kullanılır. Bu yöntem, Hindistan, Çin gibi bir kaç ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır.                                                                                  2-Yoğunlaştırıcı SistemlerParabolik Oluk Kolektörler:  Parabolik güneş kolektörleri diğer termoelektrik teknolojilerine göre en yaygın kullanılan teknolojidir. Kolektörler, kesiti parabolik olan yoğunlaştırıcı dizilerden oluşur. Kolektörün iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini, kolektörün odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya odaklarlar. Kolektörler genellikle, güneşin doğudan batıya hareketini izleyen tek eksenli bir izleme sistemi üzerine yerleştirilirler. Enerjiyi toplamak için absorban boruda ısı transfer akışkanı olarak ısı transfer yağı kullanılmakla birlikte, çevreye zarar vermeyen ve daha ucuz olan suyun kullanılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Toplanan ısı, elektrik üretimi için enerji santraline gönderilir. Bu sistemlerde yüksek yoğunlaştırma kapasitesi sayesinde yüksek sıcaklıklara (350- 400°C ) ulaşılmaktadır. MW başına maliyet yaklaşık olarak 5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Doğrusal yoğunlaştırıcı termal sistemler ticari ortama girmiş olup, bu sistemlerin en büyük ve en tanınmış olanı 354 MW gücündeki Kramer&Junction eski Luz International santralidir.                                   Parabolik Çanak Sistemlerİki eksende güneşi takip ederek, sürekli olarak güneş ışınlarını odak noktasına yoğunlaştırırlar. Termal enerji, odaklama bölgesinden uygun bir çalışma sıvısı ile alınarak, termodinamik bir dolaşıma gönderilebilir ya da odak bölgesine monte edilen bir Stirling makine yardımı ile elektrik enerjisine çevrilir. Çanak-Stirling bileşimiyle güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesinde % 30 civarında verime ulaşılmaktadır. Diğer teknolojilere göre avantaj ve dezavantajları;• Noktasal odaklama yapan bu teknolojide termik kayıp yoktur.• Güneş yoğunlaştırma oranları yaklaşık olarak parabolik olukta 80 ve kule teknolojisinde 1000 iken, bu teknolojide 15000’dir.• Özel bir Stirling motor kullanılmaktadır. Az üretilen bu motor, içinde receiver ve içi helyum ve hidrojen dolu tüpleri bulundurmaktadır.• 10 kW için 1 milyon €’luk yatırım maliyeti ile oldukça pahalı bir teknolojidir.                                                                           Merkezi Alıcı SistemlerTek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen ve 100 m2 den daha büyük yüzeye sahip aynalar, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş Alıcı denen (Reciever) yüksek ısı absorb katsayısına sahip ısı eşanjörüne yansıtır ve yoğunlaştırır. Alıcıda bulunan ve içinden ısı transfer akışkanı geçen boru yumağı, güneş enerjisini üç boyutta hacimsel olarak absorbe eder. Bu sıvı, Rankine makineye pompalanarak elektrik üretilir. Bu sistemlerde ısı transfer akışkanı olarak sıvı tuz veya hava kullanılmakta ve 800°C sıcaklığa ulaşılmaktadır. Heliostatlar bilgisayar tarafından sürekli kontrol edilerek, alıcının sürekli güneş alması sağlanır. Bu sistemlerin kapasite ve sıcaklıkları, sanayi ile kıyaslanabilir düzeyde olup Ar-Ge çalışmaları devam etmektedir. MW başına maliyet yaklaşık olarak 3,5-4,5 Milyon € olup 35000 m2/MW alan gerekmektedir. Bu sistemlerin faaliyette olanlarından en büyüğü 20 MW gücündeki İspanya’nın Sevilla şehrinde bulunan PS20 santralidir.                                                                                                                       Fresnel Oluk TeknolojisiDoğrusal Fresnel Oluk Teknolojisinde de prabolik oluk teknolojisi gibi doğrusal yoğunlaştırma yapılır. Parabolik oluktan farkı ise alıcı sabit bir yükseklikte olup yansıtma işlemi güneşi takip edebilen sıra sıra dizilmiş düz aynalarla gerçekleştirilir. Sistemde bulunan alıcı (receiver) yansıtıcı aynalardan yaklaşık 10 m yüksekte bulunur. Bu yükseklik, optik verimin parabolik oluk kolektörlere göre düşük olmasına neden olmaktadır. Çünkü yansıma kayıpları, ışınımın dağılması nedeniyle oldukça fazladır. Buna bağlı olarak termik verim de düşük olmaktadır.Parabolik oluk teknolojisine göre daha düşük maliyetli olan bu sistemde, receiver yüksekliğini düşürmek suretiyle verim artırılabilir, ancak bu durumda da, güneş enerjisi toplama alanı küçüleceğinden daha çok panel kullanmak gerekecektir. Bu da, maliyeti yükseltecek bir unsurdur. Yansıtıcı aynaların bir hizada olmaları yerine, yandan boyuna bakıldığında parçalı parabolik oluklu sisteme benzer bir kesit şeklinde dizilmesiyle de verim artırılabilir.Dünyada fresnel teknolojisi ile kurulan en büyük tesis İspanya’nın Murcia bölgesinde bulunan 31,4 MW gücündeki Puerto Errad 1+2 santralidir.                                           Yoğunlaştırıcı Güneş Enerjisi SistemleriGüneş enerjisi uygulamalarında düzlemsel güneş kolektör sistemlerinin yanı sıra daha yüksek sıcaklıklara ulaşmak için yoğunlaştırıcı kolektör sistemleri kullanılmaktadır. Düzlemsel güneş kolektörleri için kullanılan kavram ve tarifler, yoğunlaştırıcı kolektörler için de geçerlidir. Bununla birlikte yoğunlaştırıcı kolektör teknolojisinin daha karmaşık olması nedeniyle, yeni tariflerin yapılması gereklidir.Kolektörlerde güneş enerjisinin düştüğü net alana 'açıklık alanı' ve güneş enerjisinin yutularak ısı enerjisine dönüştürüldüğü yüzeye 'alıcı yüzey' denir. Düzlemsel güneş kolektörlerinde açıklık alanı ile alıcı yüzey alanı birbirine eşittir. Yoğunlaştırıcı kolektörlerde ise güneş enerjisi, alıcı yüzeye gelmeden önce optik olarak yoğunlaştırıldığı için alıcı yüzey, açıklık alanından daha küçük olmaktadır.Güneş enerjisini yoğunlaştıran kolektörlerde en önemli kavramlardan biri 'yoğunlaştırma oranı' dır. Yoğunlaştırma oranı; açıklık alanının alıcı yüzey alanına oranı şeklinde tarif edilir. Yoğunlaştırma oranı, iki boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik oluk) 300, üç boyutlu yoğunlaştırıcılarda (parabolik çanak) 40000 mertebesindedir.Doğrusal YoğunlaştırıcılarParabolik oluk kolektörler, doğrusal yoğunlaştırma yapan ve kesiti parabolik olan dizilerden oluşur. Oluğun iç kısmındaki yansıtıcı yüzeyler, güneş enerjisini paraboliğin odağında yer alan ve boydan boya uzanan siyah bir absorban boruya yansıtır.Orta derecede sıcaklık isteyen uygulamalarda kullanılan bu sistemlerde, güneş enerjisi bir doğru üzerinde yoğunlaştırılacağından tek boyutlu hareket ile güneşi izlemek yeterlidir.                                                         Noktasal Yoğunlaştırıcılarİki boyutta güneşi izleyip noktasal yoğunlaştırma yapan ve daha yüksek sıcaklıklara ulaşan bu tür sistemler, parabolik çanak ve merkezi alıcı olmak üzere iki gruba ayrılır.Parabolik çanak kollektörler iki eksende güneşi takip ederek sürekli olarak güneşi odak noktasına yoğunlaştırırlar.Merkezi alıcı sistemde, tek tek odaklama yapan ve heliostat adı verilen düzlemsel aynalardan oluşan bir alan, güneş enerjisini, bir kule üzerine monte edilmiş ve alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtır. Heliostatlar bilgisayar tarafından kontrol edilerek, alıcının devamlı güneş alması sağlanır.                                                                       Yoğunlaştırıcı Sistemler İle Elektrik ÜretimiBugüne kadar güneş enerjisi ile elektrik üretiminde başlıca iki sistem kullanılmıştır. Birincisi, güneş enerjisini direkt olarak elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemlerdir. Fakat son 20 yıl içerisinde fotovoltaik sistem uygulamalarının artışına rağmen, teknolojisinin karmaşıklığı ve maliyetinin yüksek oluşu, geniş çapta elektrik üretimi için yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. İkinci seçenek ise, güneş enerjisinin yoğunlaştırıcı sistemler kullanılarak odaklanması sonucunda elde edilen kızgın buhardan, konvansiyonel yöntemlerle elektrik üretimidir.Güneş termal güç santralleri, birincil enerji kaynağı olarak güneş enerjisini kullanan elektrik üretim sistemleridir. Bu sistemler temelde aynı yöntemle çalışmakla birlikte, güneş enerjisini toplama yöntemleri, yani kullanılan kolektörler bakımından farklılık gösterirler. Toplama elemanı olarak parabolik oluk kolektörlerin kullanıldığı güç santrallerinde, çalışma sıvısı kolektörlerin odaklarına yerleştirilmiş olan absorban boru içerisinde dolaştırılır. Daha sonra, ısınan bu sıvıdan eşanjörler yardımı ile kızgın buhar elde edilir. Parabolik çanak kolektörler kullanılan sistemlerde de ya aynı yöntem kullanılır ya da merkeze yerleştirilen bir motor ( Stirling ) yardımı ile direkt olarak elektrik üretilir. Merkezi alıcılı sistemlerde ise, güneş ışınları düzlemsel aynalar (heliostat) yardımı ile alıcı denilen ısı eşanjörüne yansıtılır. Alıcıda ısıtılan çalışma sıvısından konvansiyonel yollarla elektrik elde edilir.Güneş Termal Güç Santrallerinin Tasarım İlkeleriGüneş termal güç santrallerinin tasarımında dikkate alınması gereken en önemli parametreler şunlardır;- Bölge seçimi,- Güneş enerjisi ve iklim değerlendirmesi,- Parametrelerin optimizasyonu,- Bölge Seçimi.Santralın tesis edileceği ideal bölge seçilirken aşağıdaki kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.- Yıllık yağış miktarının düşük olması,- Bulutsuz ve sissiz bir atmosfere sahip olması,- Hava kirliliğin olmaması,- Ormanlık ve ağaçlık bölgelerden uzak olması,- Rüzgar hızının düşük olması.Güneş Enerjisi ve İklim DeğerlendirmesiSantralın tesis edileceği bölgenin, yılda en az 2000 saat güneşlenme süresine ve metrekare başına yıllık l500 kWh'lık bir güneş enerjisi değerine sahip olması gereklidir. Ayrıca, 4 saatlik güneşlenme süresine sahip gün sayısının 150 den az olmaması gereklidir. Yukarıdaki şartları sağlayan bir bölgede santral tasarımı için aşağıdaki çalışmaların yapılması gerekir.Uzun Dönem Performans DeğerlendirmesiYoğunlaştırıcı kolektörlerin uzun dönem performans değerlendirmesi için saatlik direkt güneş enerjisi değerleri kullanılır. Bu değerler ölçümlerden elde edilemediği zaman, bir model yardımı ile günlük toplam güneş enerjisi değerlerinden elde edilmelidir. Coğrafi bölge ve kolektör seçiminin yapılmasında uzun dönem yıllık güneş enerjisi değerlerinden faydalanılır. Bu değerler aynı zamanda ekonomik analiz için de gereklidir.İzleme Modülünün SeçimiDoğrusal yoğunlaştırıcı kolektörler, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı doğrultusunda yerleştirilebilir. Yön seçilirken, maksimum güneş enerjisinin hangi doğrultuda alındığı göz önünde bulundurularak yerleştirme yapılır. Genelde Kuzey-Güney doğrultusunda yerleştirmekle en iyi sonuç elde edilir.Parametrelerinin OptimizasyonuDoğrusal yoğunlaştırma yapan ve ısı transfer akışkanı olarak termal yağ kullanılan sistemlerde çalışma parametrelerinin optimizasyonu için aşağıdaki kriterler dikkate alınmalıdır.Isı Transfer Yağının Seçimi: Güneş termal güç santralinin verimli çalışması büyük ölçüde, uygun ısı transfer akışkanının seçimine bağlıdır. Bu akışkanın dolaştığı sistem parçaları, 0 øC ile 300 øC arasında değişen sıcaklık dalgalanmalarına maruz kalırlar. Bu nedenle güç santrallerinde kullanılan ısı transfer akışkanında aşağıdaki özellikler aranır:- Yüksek yanma noktası(500 °C 'ın üstünde)- Düşük buharlaşma basıncı- Düşük sıcaklıklarda yüksek akışkanlık- Yüksek yoğunluk- Yüksek sıcaklıklarda(300 °C) sürekli çalışabilmeBu kriterlerin hepsini sağlayan bir yağda ayrıca 0oC ve 300oC arasında basınç düşmesinin minimum olması gerekir.Basınç Düşmesiİşletme basıncı; santralın önemli çalışma parametrelerinden biridir. İşletme basıncının maksimum ve minimum değerleri, işletme sıcaklığının maksimum ve minimum değerleri ile sınırlanır. Bu basıncın alt limiti ısı transfer akışkanının buharlaşmasını engelleyecek bir değerde olmalıdır.Boru BoyutlandırmasıSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.Kapasite SeçimiSistemdeki sıvının sirkülasyonu için kullanılan boru şebekesi, absorban borulardan ve esnek hortumlardan oluşur. Kolektörlerdeki absorban borular sabittir. Fakat kollektörler arasındaki bağlantıyı sağlayan esnek hortumlar hareketli olduğu için uygun olarak boyutlandırılması önem taşır. Boruların çapının arttırılması, akışkan hızını ve basıncını düşürür. Hızın düşmesi ile artan ısı kayıpları maliyeti olumsuz yönde etkiler. Bunun için boru çapı belirlenirken, sistem basınç düşüşünün minimum olmasına ve çalışma basıncının işletme maliyetini minimum seviyeye getirmesine dikkat edilmelidir.KorozyonSistemin ısı kayıplarını minimum seviyeye getirirken prosesin olduğu kısımlar ve kolektörler korozyondan korunmalıdır. Örneğin ekipman içinde yoğunlaşmasına izin verilen buharın, ısı değiştirgecinde ıslak buhar korozyonuna neden olmaması için, süper ısıtıcılarda kızgın buhar haline getirilir.Parabolik Oluk KonnektörlerParabolik oluk kolektörlü güç santralleri, güneş tarlası, buhar ve elektrik üretim sistemlerinden oluşur. Bu santrallerde proses ısısı için, doğrusal yoğunlaştırma yapılarak, güneş enerjisinden 300 øC'nin üzerinde sıcaklık elde edilir ve ısı transfer akışkanı olarak yüksek sıcaklıklara dayanıklı termal yağ kullanılır.Güneş tarlası; bağımsız üniteler şeklinde birbirine paralel bağlanmış parabolik oluk kolektör gruplarından oluşan alandır. Bu üniteler, gelen güneş enerjisini 4 mm kalınlığında ve yüksek yansıtma oranına (% 94) sahip aynalar vasıtasıyla, odakta bulunan alıcı boru üzerine yansıtırlar. Parabolik oluk kolektörler grupları yatay eksen boyunca dönmelerini engellemeyen metal yapılarla desteklenmiştir. Sistemde aynaların güneşi izlemesini sağlayan bir sensör bulunur.Isı toplama elemanı; cam tüp, yüzeyi yaklaşık % 97 lik bir absorbtiviteye sahip çelik alıcı boru ve cam-metal birleştiricilerden oluşur. Alıcı boru üzerinde meydana gelen yüksek sıcaklık nedeniyle oluşan ısı kayıplarını azaltmak için, cam tüp ile alıcı boru arasındaki hava vakumlanmıştır. Bu boşluk basıncı yaklaşık 0.1 atm dir. Isıya dayanıklı cam tüp, yüksek bir geçirgenliğe ve radyasyon kayıplarını en aza indirgemek için antireflektif bir yapıya sahiptir. Sıcaklık nedeniyle meydana gelen genleşmelerin etkilerini gidermek için körüklü cam-metal birleştiriciler kullanılmaktadır.Güneş tarlası kontrol sistemi; genel kontrol sistemi ve her kolektör grubunda bulunan lokal kontrol ünitelerinden oluşur. Genel kontrol sistemi güneşlenme durumunu izler ve buna göre sistemi tamamen ya da kısmen açar ya da kapatır. Bu işlem, lokal kontrol üniteleriyle iletişim içinde yapılır. Lokal kontrol üniteleri, her kolektör grubunu ayrı ayrı kontrol ederek güneşin takip edilmesini sağlarlar.                                                                 Buhar üretim sistemi; ön ısıtma, buhar üretimi ve süper ısıtma bölümlerinden oluşur. Bu bölümlerden geçirilerek 371 o C ve 100 bar basınca yükseltilen buhar, elektrik üretimi için türbine gönderilir. Üretimden sonra yeterince soğumayan buhar, yeni bir çevrime gönderilmeden, yeniden aynı sıcaklığa kadar ısıtılır ve tekrar türbine gönderilir. Bu ikinci çevrimden sonra artık soğuyan buhar, sıkıştırılıp sıvı hale getirildikten sonra yeni bir çevrime gönderilir.Güneş enerjili güç santrallerinde, güneş enerjisinin yetersiz kaldığı durumlarda, kesintisiz elektrik üretimini sağlamak için ilave ısıtıcılar kullanılır. Petrolle ya da doğal gazla çalışan ilave ısıtıcılar, aynı sıcaklık ve basınçta buhar üretirler. Şekilde gelen güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi ve kaçaklar görülmektedir.Parabolik Oluk Elektrik Santrallerinde Elektrik VerimiSEGS teknolojisi, güneş enerjisini birincil enerji kaynağı olarak kullanan Rankin çevrimli buhar türbin sistemine dayanır. Güneş Santralı, parabolik oluk kolektör gruplarından (Solar Collecting Assemblies-SCA) meydana gelmiştir. Güneşi iki boyutlu olarak takip eden ve yansıtıcı yüzeyleri vasıtasıyla güneş ışınlarını odaklayarak çelik boru üzerinde yoğunlaştıran kolektörler, kolonlar üzerine kurulmuş olup, esnek hortumlarla birbirine bağlanmışlardır. Verimi arttırmak ve ısı kayıplarını en düşük seviyeye getirmek için, absorban olarak kullanılan ve özel bir madde ile kaplı olan bu çelik boru, içi vakumlanmış cam bir tüp içine yerleştirilmiştir. Boruların içinden geçirilen ısı transfer akışkanı (sentetik yağ), 390 o C civarına kadar ısıtılır ve sistem boyunca dolaştırılarak türbin jeneratörü için gerekli olan buhar üretilir.                                                   Güneş enerjisinin yetersiz olduğu zamanlarda, kesintisiz enerji üretimini sağlamak için, doğal gazlı ısıtıcı sistem kullanılmaktadır. Güneş enerjisinin yeterli, yetersiz veya hiç olmama durumuna göre sistem üç değişik şekilde çalışır.Güneş enerjinin yeterli olduğu durumlarda, ısı transfer akışkanı doğrudan güneş tarlasından geçer. Yetersiz veya hiç olmama durumlarında ise doğal gazlı ısıtıcılarla desteklenir veya tamamen bu ısıtıcılar devreye sokulur. Her iki enerji kaynağının da kullanıldığı durumda, hem güneş enerjisinden hem doğal gazdan yararlanabilmek için by-pass valfı açık bırakılır. Bu durumda güneş tarlasında ısınan sıvı, destek ısıtıcılar yardımı ile çalışma sıcaklığına ulaşıncaya kadar ısıtılır.Parabolik Çanak KonnektörlerParabolik çanak kolektörler, yüzeylerine gelen güneş radyasyonunu noktasal olarak odaklarında yoğunlaştırırlar. Bu kolektörlerin yüzeyleri de parabolik oluk kolektörlerin yüzeyleri gibi yansıtıcı aynalarla kaplanmıştır. Gelen güneş enerjisi bu aynalar vasıtası ile odaktaki Stirling motoru üzerine yoğunlaştırılır. Stirling motoru ısı enerjisini elektrik jeneratörü için gerekli olan mekanik enerjiye dönüştürür. Elektrik üretiminden başka, bu kolektörler buhar ya da sıcak hava üretimi için de kullanılır.Parabolik çanak kolektörler ile elde edilen elektrik, diğer yöntemlerle elektrik üreten santrallere destek amacıyla ve maden ocakları, radar istasyonları ya da uzak köylerin elektrik ihtiyacının karşılanmasında kullanılır. Ayrıca, endüstride buhar üretimi, yer altı enjeksiyonu, petrol çıkartılması gibi işlemler için kullanılır.Bu santraller, küçük modüllerden oluştuğu için enerji ihtiyacı duyulan yerlerin yakınında ve ihtiyaç duyulan kapasitede tesis edilebilirler. Günümüzde uygulamaları aşağıda verilmiştir. Günümüzde henüz ekonomik olmayan parabolik çanak kolektörlü sistemlerin araştırma ve geliştirme çalışmaları sürdürülmektedir. Bu çalışmalarda amaç, birim alan maliyetini düşürmek ve verimini artırmaktır.Merkezi Alıcı Güç SantralleriGüneş enerjisini yoğunlaştırarak elektrik üreten diğer bir uygulama da merkezi alıcı güç santralleridir. Bu santrallerde güneş enerjisi, heliostat denen aynalar yardımı ile bir kule üzerine yerleştirilmiş olan alıcıya yansıtılır. Bu yolla 1000 Co'nin üzerinde sıcaklık elde edilir. Heliostatlar, merkezi bir bilgisayar yardımı ile güneşi takip ederek güneş enerjisini kule üzerindeki alıcıya yansıtırlar.Alıcıda ısıtılan akışkan, buhar jeneratörüne gönderilerek buhar üretilir. Bu buhar, buhar türbininden geçirilerek elektrik üretilir. Bu çevrimden sonra buhar, kondansatörde soğutma suyu çevrimi ile soğutulur ve tekrar buhar jeneratörüne döner. Isı transfer akışkanı buhar jeneratöründen geçtikten sonra alıcıya gönderilir.Güneş Kollektörlü Sıcak Su SistemleriGüneş kolektörlü sıcak su sistemleri, güneş enerjisini toplayan düzlemsel kolektörler, ısınan suyun toplandığı depo ve bu iki kısım arasında bağlantıyı sağlayan yalıtımlı borular, pompa ve kontrol edici gibi sistemi tamamlayan elemanlardan oluşmaktadır.Güneş kolektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılırlar. Her iki sistem de ayrıca açık ve kapalı sistem olarak dizayn edilirler.Tabii Dolaşımlı Sistemler:  Tabii dolaşımlı sistemler ısı transfer akışkanının kendiliğinden dolaştığı sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan suyun yoğunluğunun azalması ve yükselmesi özelliğine dayanmaktadır. Bu tür sistemlerde depo kolektörün üst seviyesinden en az 30 cm yukarıda olması gerekmektedir. Deponun alt seviyesinden alınan soğuk (ağır) su kolektörlerde ısınarak hafifler ve deponun üst seviyesine yükselir. Gün boyu devam eden bu olay sonunda depodaki su ısınmış olur. Tabii dolaşımlı sistemler daha çok küçük miktarda su ihtiyaçları için uygulanır. Deponun yukarıda bulunması zorunluluğu nedeniyle büyük sistemlerde uygulanamazlar. Pompa ve otomatik kontrol devresi gerektirmediği için pompalı sistemlere göre biraz daha ucuzdur.Pompalı Sistemler:  Isı transfer akışkanının sistemde pompa ile dolaştırıldığı sistemlerdir. Deposunun yukarıda olma zorunluluğu yoktur. Büyük sistemlerde su hatlarındaki direncin artması sonucu tabii dolaşımın olmaması ve büyük bir deponun yukarıda tutulmasının zorluğu nedeniyle pompa kullanma zorunluluğu doğmuştur.Açık Sistemler:  Açık sistemler kullanım suyu ile kolektörlerde dolaşan suyun aynı olduğu sistemlerdir. Kapalı sistemlere göre verimleri yüksek ve maliyeti ucuzdur. Suyu kireçsiz ve donma problemlerinin olmadığı bölgelerde kullanılırlar.Kapalı Sistemler:  Kullanım suyu ile ısıtma suyunun farklı olduğu sistemlerdir. Kolektörlerde ısınan su bir eşanjör vasıtasıyla ısısını kullanım suyuna aktarır. Donma, kireçlenme ve korozyona karşı çözüm olarak kullanılırlar. Maliyeti açık sistemlere göre daha yüksek verimleri ise eşanjör nedeniyle daha düşüktür.Düzlemsel Güneş KollektörleriDüzlemsel güneş kolektörleri, güneş enerjisinin toplandığı ve herhangi bir akışkana aktarıldığı çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır.Düzlemsel güneş kolektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, kolektörün en önemli parçası olan absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve yukarıdaki bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur.                                                   Üst Örtü:  Kolektörlerin üstten olan ısı kayıplarını en aza indirgeyen ve güneş ışınlarının geçişini engellemeyen bir maddeden olmalıdır. Cam, güneş ışınlarını geçirmesi ve ayrıca absorban plakadan yayınlanan uzun dalga boylu ışınları geri yansıtması nedeni ile örtü maddesi olarak son derece uygun bir maddedir. Bilinen pencere camının geçirme katsayısı 0.88'dir. Son zamanlarda özel olarak üretilen düşük demir oksitli camlarda bu değer 0.95 seviyesine ulaşmıştır. Bu tür cam kullanılması verimi %5 mertebesinde arttırır.Absorban Plaka:  Absorban plaka kolektörün en önemli bölümüdür. Güneş ışınları, absorban plaka tarafından yutularak ısıya dönüştürülür ve sistemde dolaşan sıvıya aktarılır. Absorban plaka, borular ile sıkı temas halinde olmalıdır. Alüminyumda olduğu gibi, akışkan borularının kanatlarla bir bütün teşkil etmesi en iyi durumdur. Bakır ve sacda bu mümkün olmadığı için akışkan boruları ile plakanın birbirine temas problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ya tamamen ya da belli aralıklarla lehim veya kaynak yapmakla çözülebilir.Isı Yalıtım:  Kolektörün arkadan olan ısı kayıplarını minimuma indirmek için absorban plaka ile kasa arası uygun bir yalıtım maddesi ile yalıtılmalıdır. Absorban plaka sıcaklığı, kolektörün boş kalması durumunda 150 °C'a kadar ısınması nedeniyle kullanılacak olan yalıtım malzemesinin sıcak yalıtım malzemesi olması gerekmektedir. Isı iletim katsayıları düşük ve soğuk yalıtım malzemesi olarak bilinen poliüretan kökenli yalıtım malzemeleri tek başına kullanılmamalıdır. Bu tür yalıtım malzemeleri, absorban plakaya bakan tarafı sıcak yalıtım malzemesi ile takviye edilerek kullanılmalıdır. http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gunes-enerjisi-ve-teknolojileri-nelerdir-

Jeotermal Enerji Doğası Ve Dağılımı

Jeotermal Enerji Doğası Ve Dağılımı

Jeotermal enerjinin doğası ve dağılımı ile ilgili üç temel terim vardır; jeotermal gradyan, ısı akışı ve jeotermal anomali.Jeotermal gradyan dünya yüzeyinden derinlere doğru inildikçe sıcaklığın artmasından kaynaklanır. Normal olarak yerin altına doğru inildiğinde her 33 metre'de sıcaklık 1oC yükselir. Fakat jeotermal sahalarda, jeolojik yapının ve kayaç tiplerinin farklı olmalarından dolayı sıcaklık artışı çok daha fazla, örneğin 33 metre'de 5oC olabilir.Isı enerjisi dünya yüzeyine, kayalardan iletim yoluyla geçerek, mağmanın hareketi ile veya jeotermal suyun hareketi ile ulaşır. Isı enerjisinin iletim yoluyla düşey olarak hareket etmesine ısı akısı denir.Bazı jeotermal alanlarda, bazı derinliklerde sıcaklıklar, komşu alandaki sıcaklıklardan farklılıklar gösterirler. Bu düzensizliğe jeotermal anomali denir. Jeotermal anomali küçük bir alan ile sınırlı olabilir ve sadece küçük bir sıcak su kaynağı anomaliyi gösterebilir. Öte yandan anomali binlerce kilometrakarelik bir alanda da oluşabilir. Jeotermal kuyuların sondajı, geliştirilmesi ve işletmesi çok pahalı işlemler oldukları için jeotermal aramalarda pozitif jeotermal anomalilerin (yüzeye yakın ve yüksek sıcaklıklı) yerleri tespit edilmeye çalışılır.Farklı jeolojik yapılarda, jeotermal anomalilere sebep olan beş ana faktör vardır. Bu faktörlerin anlaşılması, jeotermal alanların aranmasında yardımcı olur.Isının farklı bölgelerde yayılması:Isı akısındaki temel farkların sebebinin yerin yaklaşık 30 km altındaki oluşumlarda bulunduğuna inanılmaktadır. Bazı bölgelerde ısı akısı ortalamaya göre düşük, bazı bölgelerde yüksektir.Isı akış miktarının aralığı:Sedimentar bölümdeki her derinlikte, kayaç tipinden bağımsız olarak ısı iletiminin hızı aynıdır. Radyoaktif kaynaklar ısı iletim hızını değiştirir. Normal olarak ısı yeryüzüne sabit hızda iletilir. Fakat, eger ortamın ısıl iletkenliği anormal olarak çok düşük ise, mevcut alandaki sıcaklık komşu alanlardan fazladır. Genel olarak dünyanın heryerinde rastlanan değişik kayaç tiplerinin ısı iletkenliği birbirlerinden farklılık gösterir. Örneğin kuvarsın iletkenliği, pekişmemiş kilin iletkenliğinden altı kat daha fazladır. Yani, eğer ısı akışı sabit ise, bir tabakadaki jeotermal gradyan, değişen ısı iletim hızına bağlı olarak, komşu tabakaya göre altı kat daha fazla olabilir. Kayaçlardaki lateral (yanal) değişiklikler ve bunlara bağlı ısı iletkenliğindeki değişiklikler çarpıcı jeotermal anomaliler yaratabilir.Radyoaktif elementlerin konsantrasyon farkları:Diğer faktörler jeotermal gradyanin büyüklüğünü etkiler. Radyoaktif elementler yoğunlukla üst kabukta bulunurlar fakat en fazla granitik kayalarda bulunurlar. Radyoaktif elementler sığ kabuksal alanlardaki ısı akışını hızlandırırlar. Bazı granitik kayalardaki ısı akışının üçte ikilere varan kısmı radyoaktif elementler olan uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunumundan dolayı oluşur. Bunların arasında uranyum ve toryum aynı önemde iki radyoaktif elementtir ve radyoaktif çürümeden oluşan ısının yaklaşık olarak % 80-90'ını oluştururlar. Bu noktada, yeteri kadar büyük hacimli bir granitik kütle içinde bulunan küçük miktarda uranyumun (milyonda 5-10 parça ve toryumun (20-80 ppm) yeraltı sıcaklığını belirgin biçimde yükselttiğini not etmekte fayda vardır. Radyoaktif elementlerin konsantrasyonundaki lateral (yanal) değişimler, kayalar aynı ısıl iletkenlikte de olsa jeotermal gradyanda farklılıklara yol açar.Tabakalar arasına giren genç mağmatik kayaçlar(Genç mağmatik sokulumlar):Levha tektoniği teorisi (yerkabuğunun, geniş düz parçalarının hareketi) genç mağma aktivitelerinin oluşumunu açıklamaktadır. Mağma, levhaların ayrılma zonları boyunca ve levhalar arasına girerek, sırtlar oluşturur. Kabuğa doğru sokulan mağma yerkabuğuna ısı transfer eder ve bu da yüksek jeotermal gradyanlar yaratabilir. Sonuç olarak ortaya çıkan jeotermal anomaliler değerli jeotermal kaynaklar yaratabilirler.Hidrotermal sirkülasyon:Geçirgen kayaçlardan, kırık veya çatlak sistemlerinden geçen sular, ısıyı kayaçlardan daha hızlı taşırlar. Genç mağmatik sokulum tarafından ısıtılan sular konveksiyon akımları sonucu jeotermal sistemde dolaşır veya dolaşımdaki soğuk su mağmatik bir sokulama yaklaşarak ısınır ve hareketine devam eder. İki durumda da jeotermal enerji kabuktaki sığ derinliklere transfer edilir ve ciddi jeotermal anomalilere sebep olabilir. Termal suların yeryüzüne çıktığı noktalarda doğal sıcak su kaynakları oluşur. Diğer yerlerde termal sulara ulaşmak için kuyu açmak gerekir.Jeotermal Enerji ÜretimiJeotermal enerji çoğunlukla yerkabuğundaki kayaçlarda, ikincil olarak da kayaçlardaki çatlakları, gözenekleri dolduran su, su buharı veya diğer akışkanlarda bulunur. Bu yayılmış enerjiyi kullanılabilir hale getirmek için önce büyük hacimlerdeki kayaç kütlelerinden toplanması ve sonra da bir boşaltım noktasına taşınması gereklidir. Yerkabuğunun en üst bir kaç kilometrelik bölümünde neredeyse bütün kayaçlarda bulunan su, enerjiyi toplamak ve almak için bir mekanizma oluşturulmasını sağlar.Jeotermal suyu ve sahip olduğu ısıl enerjiyi ekonomik olarak elde edebilmek için suyun içinden geçtiği kayaçların çok miktarda su içermeleri ve geçirgenliklerinin fazla olması gerekir. Kayaçın su depolayabilme kapasitesi depolama katsayısı olarak adlandırılır. Suyun geçirgenlik özelliği ise hidrolik iletkenlik veya geçirgenlik olarak adlandırılır. Çatlaklı kuvars, kireçtaşı, kırılmış volkanik kayalar, serbest kum ve çakıl yüksek depolama katsayısına ve yüksek hidrolik iletkenliğe sahiptir ve genellikle büyük miktarlarda su üretimine olanak sağlarlar.Yüksek hidrolik iletkenliğe sahip ve kalınlığı fazla olan kayaçlara, geçirgenliği yüksek kayaçlar denir. Geçirgenliği yüksek kayaçlar ana akiferleri (geçirgen kayalar veya gözenekli ortamlar)ve en üretken jeotermal rezervuarları oluştururlar. Uzun süreli enerji üretimi için bu akiferler geniş alanlara yayılmalı ve su beslenme sahasına hidrolik olarak bağlanmalıdır.Geçirgenliği az olan sahalarda çeşitli çatlatma yöntemleri enerji üretimini teorik olarak arttırır fakat bu tür uygulamalar jeotermal alanlarda çok ender uygulanmaktadır.Gözenekliliği ve geçirgenliği az olan kayaçlardan enerji üretimi, sınırlı sirkülasyon çevrimleri ile sağlanabilir. Bu durumda iki kuyu birbirine kırık ve çatlaklar sistemi ile hidrolik olarak bağlıdır. Soğuk su bir kuyudan aşağıya doğru pompalanır, pompalanan su kayaçlardaki çatlaklardan geçerek iletim yoluyla ısınır ve ikinci kuyudan yukarı doğru pompalanır. Kayaçlardaki çatlakların geçirgenliği az olan kayaçlar tarafından çevrelenmesi, çevrimdeki su kaybının az miktarda kalması için önemlidir. Bu teknolojiye sıcak kuru kayaç 'HDR' teknolojisi denmektedir ve hala deneysel aşamada bulunmaktadır. Bu teknolojinin uygulanabilirliği ve ekonomisi henüz tam olarak kanıtlanmamıştır. Sıcak kuru kayaçlar, hidrolojik ortam çeşitleri arasında en uçta bulunur, çeşitlenme bu uçtan yüksek geçirgenliği olan klasik rezervuarlara ve akiferlere doğru genişler. Dünyanın kabuğundaki kayaçların çoğu sınırlı bir sirkülasyon çevrimi için çok fazla geçirgendir fakat bu geçirgenlik ekonomik olarak jeotermal akışkan üretmeye yetecek kadar fazla değildir.Jeotermal Sistemlerin ÇesitleriGenç Volkanik Sokulumlarla Bağlantılı Hidrotermal Konveksiyon Sistemler:Dünyanın ısısının varolduğuna dair en belirgin kanıtlar volkanik patlamalardır. Bu patlamalardan etrafa yayılan lavlar dünya yüzeyinde hemen soğur fakat yer kabuğu altındaki iç küre(lavın kaynağı) binlerce yıl boyunca ergimiş olarak kalır. Günümüzde bu mağma hücrelerine doğrudan sondaj yapılması pratik değildir. Bununla birlikte mağma sızıntısının etrafındaki kırıklar ve çatlaklar hidrotermal sirkülasyon sistemlerinin oluşumuna elverişli olabilir: yeraltı suyu, soğumakta olan mağma sızıntısının aşağılarında veya çevresinde çevrime girebilir. Bu çevrimde bir miktar ısı alan su tekrar yeryüzüne yakın alanlara döner. Sıcak ve soğuk suyun yoğunlukları arasındaki fark ısınan suyun üste çıkmasını sağlar.Çatlak(Fay) Kontrollü Sistemler:Hidrotermal taşınım(konveksiyon) sistemlerinin çoğu genç volkanik sızıntıların olduğu yerlerde bulunmaz. Bunun yerine bu jeotermal sistemler ısılarını, geçirgen alanlar boyunca suyun derinlere doğru sirkülasyonuna izin veren geniş hacimli kayaçlardan alırlar. Bu alanlar, stratigrafik yataklar veya çatlaklar ve birbirine bağlantılı kırık sistemleri olabilir. Su sıcaklığı birinci olarak bölgesel ısı akımının büyüklüğüne ve su çevriminin derinliğine bağlıdır. Hidrotermal taşınım sistemlerinin kollarına beslenme (reşarj) dağlık alanlarda ve bitişik vadilerde meydana gelir. Kırık ve çatlaklar aşağıdaki şekilde gösterilenden farklı olabilirler, önemli olan kırıkların yükselen sıcak su için yeterli derecede geçirgen olmalarıdır.İletkenliği Düşük Katmanların Altında Gizlenen Radyojenik Isı Kaynakları:Granitik plutonik kayaçlar göreceli olarak yüksek miktarlarda uranyum ve toryum içerirler. Bu elementlerin radyoaktif parçalanması ısı enerjisi açığa çıkarır. Radyojenik pluton içindeki ısı akımı, komşu kayaçtaki (içine sokulunan) kayaç) ısı akımından fazladır. Eğer granitik kayaçlar düşük ısı ilekenliği olan katmanlar tarafından çevrelenmişse bu katmanların tabanında yüksek sıcaklıklar oluşabilir. Jeotermal anomalinin şekli radyojenik kaynağın şekline, kalınlığına ve üstteki tabakaların termal iletkenliğine bağlıdır.Yer Basınçlı(Geopressured)- Jeotermal Rezevuarlar:Yer Basınçlı - jeotermal rezervuarlar, üzerlerindeki kayaçlar tarafından su sütununun basıncını aşan basınç altında bırakılan akiferlerdir. Yer basınçlı jeotermal alanda bulunan ve daha az gözenekli olan katmanlar suyun yukarıya doğru sızmasını ve ısı transferini önler Yer basınçlı katmanlardaki su çok yüksek miktarda ısı içerir, ayrıca bu su çözünmüş metan (Doğal gazın ana bileşeni) açısından da zengindir.Yer basınçlı jeotermal rezervuarlardan jeotermal enerji ve çözünmüş metan üretimi halen gelişmekte olan bir teknolojidir. Temel olarak derin petrol kuyusu sondajında kullanılan yöntemlerin benzerleri kullanılır. Sondaj masrafları ancak çok güçlü finansal yapıları olan kurumlar tarafından karşılanabilir. Günümüzde sadece sıcak su kullanımı için böyle kuyuların açılması ekonomik değildir. Eğer metan üretimi ile birleştirilirse yer basınçlı jeotermal rezervuarlar ekonomik olabilirler.Derin Bölgesel Akiferler:Kabuktaki aşağı doğru eğimli oluklar, yeraltı sularını dağlık alanlardaki beslenme alanlarından toplar. Bu su daha sonra tortul kayaçlardan geçerek aşağı doğru iner ve jeogradyanden dolayı buralarda ısınır.Bu tür havzalarda eğer hidrolik iletkenlik yüksekse veya çatlaklar suyun artezyenik basınç sayesinde yukarı doğru yükselmesine izin veriyorsa, jeotermal su deliklerden yeryüzüne ulaşabilir. Artezyenik basınç termal suyun yüzeye ulaşması için yeterli olabilir. Düşük termal iletkenliğe sahip tortullarda eş sıcaklık eğrileri (izoterm) yüzeye doğru eğilebilirler ve jeotermal suyu yüzeyin çok yakınına getirebilirler.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/jeotermal-enerji-dogasi-ve-dagilimi

Motorlarda Yanma Odaları ve Özellikleri

Motorlarda Yanma Odaları ve Özellikleri

Motorlarda Yanma Odaları Görevi Piston Ü.Ö.N. de iken üst tarafında kalan boşluğa yanma odası denir. Yanma olayı yanma odasında gerçekleşir. Yanma olayının sonucunda yakıttaki kimyasal enerji önce ısı enerjisine dönüştürülür. Ortaya çıkan ısı enerjisi piston biyel mekanizmasıyla da mekanik enerjiye çevrilir. Motorlarda genellikle yanma odası silindir kapaklarında bulunur. Bazı motorlarda ise yanma odasının bir kısmı piston üzerinde mevcuttur. Motorlarda iyi bir karışımın oluşmasında ve iyi bir yanmanın gerçekleşebilmesinde yanma odaları büyük bir rol oynar. Yanma odaları pürüzsüz ve küçük yüzeyli bir hacme sahip olması gerekir. Yanma odasının şekli genellikle supapların konumuna göre belirlenmektedir. Temel Yanma Bir mumdaki alev, motorlardaki yanmanın basit halidir ve temel yanma ile bağıntılıdır. Fakat motorlarda bu daha farklıdır çünkü gaz değişim işlemleri atmosfer basıncının üzerinde gerçekleşir. Motor içinde gerçekleşen yanma biraz karmaşıktır ama temel prensipler geçerlidir. Benzin, hidrokarbon temelli bir yakıttır ve yanma için çok küçük parçalara ayrılması yani bilinen ismiyle atomize edilmesi gerekir. Bu aslında atomlarına ayrışmak demek değildir fakat bu şekilde adlandırılmaktadır. Benzin sıvı haldeyken kendi kendine yanamaz. Benzin atomize edildiğinde laminer bir yanma oluşturur ve bu yanma yaklaşık olarak 0.5 m/sn ‘lik bir hıza sahiptir. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, asetilen-hava karışımı 1.58 m/sn ‘lik bir yanma hızına sahiptir. Bu yavaş yanma hızı, benzin yakıt olarak kullanıldığında içten yanmalı motorlarda ilginç bir soruna yol açar. Metrik ölçülerin kabul edilip kullanılmaya başlandığı zamanda, silindir için 100 mm çap ve yanma için ideal bir bölge verilmişti. Benzin bu mesafeyi 100 milisaniyede katediyordu. Problem şu ki, motor 3000 devirdeyken yanmanın gerçekleşebilmesi için sadece 10 milisaniyelik bir zaman dilimi kalıyordu. Bu durumda çalışmayı sürdürebilmek için farklı bir kuvvete ihtiyaç olduğu çok açıktı. Çünkü benzin motorları büyük ölçüde 3000 dev/dk ‘dan daha yüksek hızlarda çalışıyordu. Bu noktada anahtar cümle: yanma hızının arttırılmasıydı. Zamanla tespit edildi ki, yanma motor içerisinde piston çapı boyunca 10 ila 25 m/sn arası hızlarla hareket ediyordu. Bu hız daha önce tespit edilmiş hızdan çok daha yüksek ve bu da benzinin neden motor yakıtı olarak kullanıldığının en açık cevabıdır. Yanma hızını arttırmak için, mutlaka türbülanslı bir yanma gerçekleştirmek gerekir. Bu türbülansı sağlayabilmek için, başarılı bir yanma odası tasarımına ve sıkıştırma çevrimine ihtiyaç vardır. Yanma sürecinde, türbülanslı hareketin etkisiyle alev yanma olmayan boş bölgeye doğru hızla ilerler. Difüzyon hareketinin büyük ölçüde sıkıştırma ile alakası vardır ve bu dizel motorlarında buji ile ateşleme işlemi olmadığından daha iyi gerçekleşir. İdeal olarak, yakıt çok güzel bir enjektör sistemiyle püskürtülmeli, türbülanslı hava hareketiyle yakıt damlacığındaki buharlaşmış yakıt ve yanma ürünlerini süpürmeli, bu şekilde yanma hızını arttırmalıdır. Gerçek yanma işlemi ön alevle başlar ve pistonla beraber genişler, bu çevrim pratikte çok karmaşıktır. Bu noktada kimyanın bütün inceliklerini kavramaya gerek yoktur fakat termodinamik kanunlarını, enerjiyi ve enerji dönüşümlerini iyi bilmeye ihtiyaç vardır. Birinci kanun, “enerji tamamen yok edilemez sadece hal değiştirebilir” der. Bu motorda basitçe görülür, enerji önce ısıya sonra harekete ve daha sonra tekrar ısıya dönüşür. İkinci kanun çok daha karmaşıktır fakat özetle şunu biliyoruz ki, enerji sabit bir yönergeyi izler ve asla sapmaz. Örneğin, ısı mevcut enerjisi ile dışardan bir kuvvet etkimeden sadece sıcaktan soğuğa doğru hareket eder. Termodinamik kanunları ısı transferinin doğrudan piston kalıbı-kursu ile soğutma sistemi arasında olduğunu ve ısıl verimin bu kalıp içerisindeki sıkıştırma oranıyla değiştiğini kabul eder. Genel ve bilinen motor kıyaslamalarına göre fazla hava pompalanmasının daha büyük bir güç çıkışı sağladığı tespit edilmiştir. Bu inkar edilemez bir gerçektir fakat hava kendi başına bunu başaramaz ve mutlaka verimli bir yanma olayının gerçekleşmesi gerekir. Bu sebeple motordaki yanma odasının etkilerini incelememiz gerekir.Yanma OdasıChristian Huygen, 1673 yılında ilk motoru icat etmiştir. O bunu sadece suyu yaşadığı yerdeki Seine ıramığdan bahçelere taşıyabilmek için geliştirmiştir. İlk zamanlarda yanma odası silindir için basit bir kapak düzeneğinden farklı değildi. Yanma odaları dizaynındaki asıl atılım, sübaplı motorların silindir kafasında oluşan türbülansı keşfeden Ricardo sayesinde gerçekleşmiştir. 1900’lü yılların başında sıkıştırma oranları 6 seviyelerindeydi. O zamanlar yakıtın oktan değerleri 60-70 arasında değişmekteydi. Sonraki 10 yıl içerisinde yanma odası bir motor karakteristiği olarak kabul edildi. En büyük atılım 1951 yılında Chrysler firmasının yarı-küresel yanma odası kullandığı V8 motorunu tanıtmasıyla yaşandı. Günümüzde daha iyi yanma ve güç artışı üzerine çalışmalar belirli bir çizgide ve ufak atılımlarla devam etmektedir. Yanma odası dizaynı gelişimi için birkaç ölçüt vardır. Ön alevin yanma odasını katetmesi için gereken mesafe azaltılarak optimum şekilde ayarlanmalıdır. Bu ayarlama buji elektrodu ile benzin karışımı arasındaki mesafenin azaltılmasıyla gerçekleştirilebilir. Bu sayede daha yüksek potansiyele sahip motor hızları ve daha fazla güç üreten tasarımlar yapılabilmesini mümkündür. Anormal yanma yani daha iyi bilinen ismiyle patlamalı yanma, yanmaya ilave olan ön alevin başlamasını geciktirdiği için yavaş yanmaya neden olur. Her buji piston üzerinde orta pozisyonda ve egsoz subabına yakın yerde konumlandırılmalıdır. Çünkü bu bölgelerde en türbülanslı ve sıcak noktalar oluşmaktadır. Buna ek olarak egsoz subabı, içeri giren taze havanın ısı transferini limitlemesi açısından mümkün olduğunca emme subabından uzak olmalıdır. Burada yanmanın hızlandırılması ve iyileştirilebilmesi için, yeterli derecede türbülansa ihtiyaç vardır. Fakat türbülansın çok fazla olması da, ısının yanma odasından çıkmasına ve gürültülü yanmaya neden olacağından bu dengeli yapılmalıdır. Buradaki türbülans miktarı, dışarıdan ilave bir giriş portu veya içten bir sıkıştırma yastığı-plakası kullanılarak ayarlanabilir. Silindir kafasının üst kısmı ile piston kafası arasındaki mesafe ölü hacim veya sıkıştırma hacmi olarak adlandırılır. Eksantrik dizaynı ve subap sayısı yanma odasında subap yerleşimi ve açık kalma sürelerine bağlı olarak birtakım etkilere neden olurlar. Termodinamik kanunları ile sunulan ideal bir motor, ısıl verim için yüksek sıkıştırma oranına, hızlı yanma gerçekleşen bir oda tasarımına ve ani gaz tepkisine sahiptir. Bunlar, motorun oktan sayısına toleransını ve Nitrojenoksit emisyonları üretiminin limitlendirilmesi özelliğini arttırabilmek için zorunludur. Bu zehirli artık gazın oluşumu için gerekli üç şey vardır; ısı, basınç ve maruz kalma süresi. Yüksek sıkıştırma oranları, silindir basıncını arttırarak ve daha küçük bir bölgeye daha fazla ısı enerjisi yükleyerek, Nitrojenoksit üretimini arttırır. Bu fenomen yüksek yanma hızıyla yani üçüncü elementin(maruz kalma süresinin) dezavantajını yokederek engellenebilir. Bu sayede emisyonlar büyük ölçüde azaltılmış olur. Diğer faktörler bujinin yerleştirildiği bölgede yapılan birtakım değişiklere ve kullanılan materyallere dayanır. Daha önce de belirttiğimiz üzere, alevin silindir kafasının tam orta bölgesinde başlaması daha yüksek basınçla çok daha hızlı bir yanma gerçekleşmesini mümkün kılar. Güç üretiminde emisyonları ve oktan toleranslarını göz önünde bulundurduğumuzda, silindir içi basıncının mümkün olduğunca çabuk artması gerektiği anlaşılır. Bu sayede de pistonun iş zamanında daha hızlı genişleyip, daha fazla kurs hacmi boyunca güç üretimi yapılması sağlanır. Birçok performans tipi silindir kafası alüminyumdan üretilir çünkü hafiftir, kolay işlenir ve port açılabilir bunun yanında ısı dağıtımını daha iyi gerçekleştirir ve yüksek sıkıştırma oranlarını mümkün kılar. Ama mükemmel bir ısıl verimde ve bütün şartlar aynı düşünüldüğünde dökme çelikte güç üretimi daha kolaydır. Çelikten alüminyuma dönüşüm yapılırken aynı ısıl verimi elde edebilmek için sıkıştırma oranını bir kademe arttırmak gereklidir. Bunun nedeni ise, çeliğin ısıyı bünyesinde daha fazla saklaması ve genişleme zamanında bunun kullanılmasıdır. Bu dönüşüm yaparken dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Hidrokarbon emisyonları yanma odasındaki karışımın dış katmanında bulunur ve karışım yanma odası duvarlarında büyük nümerik oranlarda soğumaya uğrarlar. Alev yanma odası duvarına yaklaşırken sönümlenir ve arkasında hidrokarbonlu bir katman bırakır. Yarı-küresel yanma odası en iyi hacimsel oranı sunar. Yanma Odası Çeşitleri ve Yapısal Özellikleriİdeal yanmanın gerçekleştirilebilmesi için motorlarda en çok kullanılan yanma odaları aşağıdadır;– Çatı tipi yanma odası– Yarı küresel tip yanma odası– Kama tip yanma odası– Küvet tip yanma odası kullanılmaktadır. Çatı Tip Yanma OdasıBu tip yanma odaları her silindirde dört supap bulunan motorlarda kullanılmaktadır. Bu yanma odalarında buji yanma odasının tam ortasında yer almaktadır. Bu durum etkin ve hızlı bir yanmanın gerçekleşmesini sağlamaktadır. Ancak supap mekanizması nedeniyle silindir kapağı büyük boyutludur. Bu tip yanma odaları bir binanın çatı arasına benzemesi nedeniyle çatı tip yanma odaları denilmektedir. Çatı tip yanma odaları yarı-küresel tipine benzer olduğundan birbirlerine yakın özellikler gösterirler. Aşağıda Hemi(yarı-küresel) yanma odasının özellikleri verilmektedir. Yarı–Küresel Tip Yanma OdasıBu tip yanma odaları aynı hacimdeki diğer yanma odaları ile karşılaştırıldığında en küçük yüzey alanına, en az ısı kaybına ve en fazla ısıl (termal) verimliliğe sahip yanma odalarıdır. Bu odalar verimlilik kazancı adına diğer unsurlardan en az miktarda ödün verilecek şekilde dizayn edilmiştir. Subaplar, orjinal Chrysler Hemi’de yanma odası çevresinde 58.5 derecelik açıyla ve tam olarak krankmilinin merkez hattına denk gelecek şekilde yerleştirilmiştir. Bu pozisyon, subaplar açıldığında içeriye büyük miktarda hava akışı sağlar. Aynı zamanda karışımın daha efektif bir şekilde çapraz akış hareketi yapabilmesini ve taze karışımın egsoz subabındaki ısı transferinin limitlenebilmesini mümkün kılar. Daha önceden hatırlayacağımız üzere bu tasarım en iyi yüzey/hacim oranını ve soğutma sisteminden ısı çekilimini limitlemek için zorunlu olan en kısa egsoz subap açılma zamanlamasını sağlar. Bu yanma odasında bujinin ortada bulunması, harika bir oktan toleransını beraberinde getirir. Subaplardaki küçük sıkıştırma plakaları, artık gazın buji üzerinden atılmasını ve yanmanın daha hızlı gerçekleşmesini sağlar. Diğer bir avantajı da, emme ve egsoz subapları arasındaki mesafeden dolayı ısı transferinin mümkün olan en az şekilde yapılabilmesidir. Kama Tip Yanma OdasıKama tip yanma odalarında silindir kapağında kama şeklinde bir hazne bulunmaktadır. Bu tip yanma odalarının yapısı da basit olduğu için silindir kapağı daha küçüktür. Yıllar boyunca en çok kullanılmış yanma odası türüdür. Küvet tip yanma odasına benzer. Emme subapları odanın eğimli şeklinde dizayn edilmiş çatı kısmına yerleştirilmiştir. Subapların genel olarak konumu yine eğimlidir. Buji odanın kalın kısmına subapların tam ortasına yerleştirilmiştir. Odanın sivri-dik kenarının görevi, yakıt+hava karışımının yönünü değiştirmek ve bu karışıma silindir ekseninde ve aşağıya doğru spiral bir yol izletmektir. Sıkıştırma kursu boyunca karışım ölü hacim içerisinde dar kısma doğru sıkışıp inceden kalına doğru genişleyen oda duvarlarında sert şekilde itilmeye maruz kalır. Bu da güç oluşumuna olumlu katkı sağlayarak hareketin daha kolay gerçekleşmesine olanak verir. Küvet Tip Yanma OdasıYanma odasının yapısı basit olduğu için silindir kapağı ve supap mekanizmasının yapısı, diğer yanma odalarının kullanıldığı silindir kapaklarına göre daha küçük ve basittir. Ancak bu tip yanma odaları büyük çaplı supaplara uygun değildir. Bu tasarım kama tip veya yarı-küresel tip yanma odalarına pek benzememektedir. Üretici firmaların kullandığı değişik formlarda çeşitleri vardır. Bazı dizaynlarda yanma odası neredeyse oval şekildedir, yeni ve daha verimli olanı ise kalp-şekli olarak adlandırılan tasarımdır. Burada silindir kafasının tepesi ile örtüşen piston kafası söz konusudur ve bu odanın iki sıkıştırma alanına ayrılmasına neden olur. Bu alanların boyutları birbirinden farklıdır. Büyük olan tarafta buji ve emme subabı bulunur. Asıl sıkıştırırmanın olduğu bölgenin karşı tarafı konik bir şekildedir yani kama tipinde olduğu gibi dik bir duvar söz konusu değildir. Bujinin konumu egsoz subabına ve orta kısma doğru mümkün olduğunca yakındır. Subaplar arasındaki az mesafe ise, hacimsel verimi ve oktan toleransını sınırlamaktadır. Bu tasarımların hepsini düşündüğümüzde birtakım avantaj ve dezavantajların olduğunu görüyoruz. Mühendisler yıllar boyunca en ideal tasarımı bulmak için çalışmışlar ve çalışmaya devam etmektedir. En kötü yanma odasında dahi, duvarlarda ve yüzeylerde yapılan bir takım yumuatmalarla sıkıştırmayı artırmak, yanma hızını yükseltmek gibi özellikler kazandırılabilir veya bujinin konumu değiştirerek ve piston kafasında ufak değişiklikler yaparak yanma iyileştirilebilir. Günümüzde bu ufak tasarım hilelerinin etkisi oldukça azaltılmıştır ve artık çok daha iyi yanma odalarının standart olarak tasarlandığı unutulmamalıdır. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/motorlarda-yanma-odalari-ve-ozellikleri

Kepler Yasaları Nedir ?

Kepler Yasaları Nedir ?

Kepler, gezegenlerin hareketlerini açıklayan 3 yasayı açıklayarak bir devrim yarattı. Bu yasalar oldukça basit temellere dayanıyordu. Yüzyıllardır süregelen inanışların dayatmalarıyla uydurulmaya çalışılan abartı yasaların yerine basit ve doğru olanı koydu. Tycho Brahe’den kalan gözlemlerle matematik bilgisini kullanarak bağımsız ve doğru sentezleriyle bulduğu bu 3 yasayı ele alalım.1. Her gezegen, odak noktalarından birinde Güneş’in bulunduğu eliptik yörüngelerde dolanır.Eğer matematikten elips kavramına hakim iseniz gözünüzde canlanacaktır. Lakin eskiden önemsendiği kadar pratik matematik ve geometri bilgisi öğretilmiyor. Bu sebeple elipsin nasıl bir şekil olduğunu hiçbir ezbere dayanmadan ele alalım.Elips, teoride basık bir çemberdir. Bu özelliğinden ötürü ne kadar basık olduğunu belirtmek için “basıklık” (e) değeri tanımlıyoruz. Bir noktasından bastırdığınız çember, artık yarıçap değerinden başka bir değere daha sahip olacaktır. Bu değer basıklık katsayısı ile yarıçapından yola çıkarak bulunur. Peki bir elips nasıl çizilir? Çemberde tek bir noktadan uzaklıkları eşit olan noktalar kümesi söz konusuyken elipste bu nasıl? Biz elipsi çemberi bozarak elde ettiğimiz için bir merkez noktasından ziyade iki odaktan söz ediyoruz. İşte elipsin bu iki odağı adını verdiğimiz noktalardan elipse çizdiğiniz iki doğrunun uzunlukları toplamı eşittir bu sefer. Nasıl olduğunu anlamak için bir elipsin nasıl çizildiğine bakalım.İki odak noktasının etrafından belirli bir uzunlukta ip geçirin, kalemle bu ipi dışarıya doğru gererek çember çizmeye çalışın. Fotoğraftaki kişinin saat yönünün tersine çizdiğini düşünelim. Yeşil raptiyeden(odaklardan birinden) noktaya olan uzaklık azalırken, sarı raptiyeden olan uzaklık artacaktır. Fakat bu ipin uzunluğu sabittir. Dolayısıyla biz odak tanımını buradan yola çıkarak yapıyoruz. Odak noktalarından dış noktasına çizilen uzaklıklar toplamı daima eşittir.İşte Kepler’in bahsettiği de bu odak noktalarından birinde Güneş’in bulunduğudur.2. Gezegenler yörüngeleri etrafında eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tararResimde görüldüğü üzere, odaklarından birinde Güneş bulunan gezegen yörüngesi üzerinde dolanırken “iki eşit zaman aralığı” sırasında taradığı alanlar eşit. Buradan Newton’un kütle çekim yasasına ulaşabiliyoruz, çünkü bu tek koşulda mümkündür, gezegen yörüngesi üzerinde farklı hızlarda hareket etmektedir! Güneş’e yaklaştıkça hızlanır, uzaklaştıkça yavaşlar. Bu Kepler’in gözlemi, Newton’un da kanunudur.3. Gezegenin yörünge periyodunun karesi, elipsin yarı büyük eksen uzunluğunun kübüne eşittir.P: Yörünge dönemia: Elipsin yarı büyük eksen uzunluğuYer için biz bu hesabı yaparken P’yi 1 yıl, a’yı ise 1 AB(astronomik birim) olarak kabul ederiz. Tüm gezegenler için bu basit hesap doğru çıkar. Esasında bu, kütleler arasındaki ciddi farktan ötürü bir ihmal içerir. Gerçek formül;P2 / a3 = kşeklindedir. Bu da yine Newton’un çekim yasasını haklı çıkaran denkleme dayanır.Peki neden çember değil de bir elips?Verilen yasaları tekrar inceleyecek olursak, bunların çembersel bir yörünge için de geçerli olması gerektiğini görürüz. Fakat gezegenler eliptik yörüngelerde dolanmaktadır. Bunun sebebi nedir?Bunun en temel sebebi yörüngede dolanan gök cisminin sahip olduğu hızdır. Hatırlayacak olursanız Güneş etrafında oldukça basık bir yörüngede dolanan kuyruklu yıldız gibi cisimler yörüngeden fırlatılabilmektedir. Bunun sebebi hızlarındaki dengesiz artıştır.Yörüngede kalabilmek kütle çekim tarafından yıldız üzerine düşmemek için belirli bir hıza sahip olmayı gerektirir. Tıpkı uydularımızda olduğu gibi yer çekiminin etkisinde olup, dönüş hızından ötürü yere düşmemekte olduğu gibi. Fakat eğer siz bu iki değeri tam eşitleyecek olursanız en ufak bir hız düşüşünde cisim diğerinin üzerine çekilmeye başlar. Böyle bir durumda orada bir cisim bulunmasını bekleyemezsiniz.Gezegenlerin birbirleri arasındaki kütle çekim etkileşimi sebebiyle bu hızlar değişim gösterir. Eğer birisi tam olarak gerekli hıza sahip olsaydı ve diğeri onun hızını yavaşlatsaydı Güneş’in üzerine doğru çekilmeye başlardı. Bu sebeple bizim artık orada gözleyebileceğimiz bir cisim olmazdı. Bu sebeple olması gerektiğinden biraz daha fazla hıza sahip olurlar ve bu da onların eliptik yörüngelerde dolanmalarına sebep olur.-Ögetay Kayalıhttp://www.kozmikanafor.com

http://www.ulkemiz.com/kepler-yasalari-nedir-

Meta-etik Nedir ?

Metaetik, normatif etik sistemlerini, onların ilk ilkeleri olan ahlak yargılarını ve etiğin ilkel terimleri olan ahlaki kavramları çözümler. Normatif etiğin yargılarına karşı oldukça eleştirel yaklaşan meta-etik; tarihsel, bilimsel, deneyimsel veya normatif yargı gerektiren-ya da ihtiva eden- bir düşünce biçimi olmayıp, ahlaki kavramların anlamını dil ve ahlak ilişkisi içinde analiz eden; analitik bir disiplin türü olan bir etik dalıdır.Normatif etik 'Şu gibi durumlarda ne yapmalıyız?' gibi soruların cevaplarını ararken metaetik 'İyilik nedir?' ve 'Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu nasıl söyleyebiliriz?' gibi soruların cevaplarını arar. Kısacası, meta-etik, etik değerlerin doğasını ve özelliklerini anlamaya çalışır. Bazı teoristler, pratik etik teorilerinin anlamlı olabilmesi için öncelikle sağlam bir meta-etik teorisine sahip olmamız gerektiğini iddia ediyor. Hangi konuda ne yapacağımıza kadar vermeden önce bu kararı hangi ahlaki ölçüte göre almamız gerektiğini kararlaştırmamız gerekiyor. Aksi halde günlük hayatta önemli olaylar için aldığımız önemli kararlar bile belirli bir mantığa oturtulmamış olacaktır. Meta-etik, bu tarz bir mantığı arar.Meta-etik sorularRichard Garner ve Bernard Rosen'a göre üç tip meta-etik problemi veya üç genel meta-etik sorusu vardır:1. Ahlaki ilkeler ve ahlaki yargılar ne anlama geliyor?2. Ahlaki yargıların doğası nedir?3. Ahlaki yargılar herhangi bir şekilde desteklenebilir veya savunulabilir mi?İlk tipten sorulara bir örnek olarak: İyi ve kötü gibi sözcüklerin anlamı nedir? sorusu söylenebilir. İkinci soru tipi; ahlaki yargıların evrensel mi yoksa göreli mi olduğunu tartışır. Üçüncü soru tipine örnek olarak ise: Herhangi bir konuda, tüm seçenekler arasından neyin ''iyi'' olup neyin ''kötü'' olduğunu nasıl bilebiliriz? sorusu örnek verilebilir. Garner ve Rosen bu üç temel meta-etiksel soruyla ilgili: ''Bu sorular birbirleriyle alakasız sorular değiller. Bazen aralarından herhangi bir soru için önerilen güçlü bir cevap; bir diğerini veya hepsini birden cevaplıyor olabilir.'' demiştir.Bir meta-etik teorisinin, bir normatik etik teorisinden farklı olarak, ''daha iyi'', ''daha kötü'', ''iyi'', ''kötü'', ''kötülük'' gibi belirli ahlaki yargılara özel bir anlam-değer vermemesine rağmen normatif etik teorisinin iddialarının sağlamlığını ve anlamını derinden etkileyebilir.

http://www.ulkemiz.com/meta-etik-nedir-

Satranç Nedir ? Kuralları Nelerdir ?

Satranç Nedir ? Kuralları Nelerdir ?

Satranç, iki oyuncu arasında satranç tahtası ve taşları ile oynanan bir masa oyunu. Dünya çapında turnuvaları düzenlenir ve bir spor kabul edilir.Bu oyun satranç tahtası denilen 8×8'lik kare bir alan üzerinde satranç taşlarıyla oynanır. Toplam 64 karenin yarısı siyah, yarısı beyaz renklerden oluşur. Taraflar beyaz ve siyah renkli taşları alırlar, her oyuncunun bir seferde bir hamle yapmasıyla oyun gelişir. Oyunun başında beyaz ve siyahların 16 taşı bulunur. Bunlar bir şah, bir vezir, iki kale, iki fil, iki at ve sekiz piyondan oluşur. Oyunun amacı karşı tarafın şahını mat etmektir. TarihçesiSatranç, MS 6. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıktı. MS 10. yüzyıla gelindiğinde tüm Asya'ya, Ortadoğu ve Avrupa'ya yayılmıştı.[2] En geç 15. yüzyıldan itibaren Avrupa'da soylular arasında çok popüler bir oyun haline geldiğinden "kraliyet oyunu" olarak anılmaya başlandı. Kurallar ve dizilişler zaman içerisinde çeşitli değişiklikler gösterdi ve 19. yüzyılda bugünkü standart halini aldı. 20. yüzyıl Avrupa'sında toplumun entelektüel üst tabakaları arasında yayıldı ve dünyanın en popüler oyunlarından biri haline geldi.Oyunun icadı konusunda birkaç efsane mevcuttur. Bunlardan biri buğday tanesi efsanesidir. 6. yüzyıldan beri satranç Îran'da bilinmektedir. Buradan 7. yüzyılda İslam'ın yayılışıyla birlikte Orta Doğu'da ve Kuzey Afrika'da yayılır. Endülüs Emevîleri, İtalya, Bizans İmparatorluğu ve Rusya yoluyla oyun, 9. ila 11. yüzyıllar arasında Avrupa'nın diğer yerlerine yayılır. Burada bir yandan şövalyelerin yedi yiğit erdeminden sayılırken diğer yandan kilise tarafından uygun bulunmuyordu. 15. yüzyılda oyun kuralları belirleyici şekilde değişir. Bu yüzyıldan sonra bugün oynanana benzeyen modern satrançtan bahsedilebilmektedir. İspanya (16. yüzyıl), İtalya (16./17. yüzyıl), Fransa (18./19. yüzyıl), İngiltere (19. yüzyıl) ve Rusya (20. yüzyıl), sırayla satrançta Avrupa'nın önder ülkelerinden oldular.19. yüzyılın ortasından beri düzenli satranç turnuvaları yapılmaktadır. İlk resmî Dünya şampiyonu Wilhelm Steinitz'tir. 1924'te Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) kurulmuştur.Bilgisayarların icadı ile birlikte 20. yüzyılın sonunda iyi satranç oynayabilen satranç programları piyasaya çıktı. Bu programlardan bazıları günümüzde dünya şampiyonları seviyesinde oynayabilmektedirler.Temel kavramlar ve oyunun hedefiOyunun amacı rakip şahı mat etmektir. Bunun anlamı rakip şahın bulunduğu karenin tehdit altında bulunması ve tehdit altında olmayan bir kareye kaçış ya da tehdîdi engelleyecek başka bir hamlesinin olmamasıdır. Bu da rakîbin diğer taşlarını alarak onu güçsüz bırakma ilkesine dayanır. Ayrıca satrançta hızlı gelişim de önemlidir. Hızlı gelişim göstermek için yapılan en önemli adım gambit, yani piyon fedasıdır. Bu daha fazla taşın merkeze rahatça açılmasına olanak sağlar. Eğer bir oyuncunun şahının bulunduğu kare tehdit altında olmadığı halde bu oyuncunun kalan tek taşı şahı ise ve şahının tehdit altında olmayan bir kareye yapabileceği bir hamlesi yoksa oyun pat olur, yani berabere biter. Ayrıca oyun herhangi bir anda oyunculardan birinin yenilgiyi kabul etmesi veya bir oyuncunun beraberlik teklif etmesi ve diğerinin de bunu kabul etmesiyle de sona erebilir. Oyun sırasında taşları avantajlı yerlere yerleştirerek rakîbin hareketini kısıtlamak ve rakîbin taşlarını almak yoluyla gücünü azaltmak esastır. Her taş, kurallara göre ulaşabileceği bir karedeki rakip taşın bulunduğu kareye yerleşerek, yerinden ettiği taşı oyun dışı bırakma gücüne sahiptir, buna taş almak denir. Alınan taş oyuna bir daha geri dönemez, ancak bulunduğu hattın son karesine varan bir piyon, oyun haricinde bulunsun bulunmasın, arzu edilen piyondan değerli, şahtan değersiz başka bir taşla değiştirilebilir.Oyunun kurallarıOyunun başında satranç tahtası üzerinde toplam 32 taş bulunmaktadır. Bunların 16'sı beyaz (veya açık renk), 16'sı da siyahtır (veya koyu renk). Oyuncuların her birinin (kısaca beyaz ve siyah) şu 16 satranç taşları vardır:Sekiz figür: ŞahSubaylar Ağır taşlar: Bunlar vezir ve iki kaledir,Hafif taşlar: Bunlar da iki at ve iki fildir.Sekiz piyon.Satranç tahtası, oyuncular arasına oyuncu perspektifinden bakıldığında sağ alttaki kare beyaz olacak şekilde yerleştirilir. Taşlar, resimde gösterildiği gibi satranç tahtasının iki tarafına yerleştirilir. Sondan bir önceki sırada piyonlar yer alır. Son sıraya da figürler yer alır. Bunların sırası (beyaz için soldan sağa, siyah için ters yönde) şöyledir: Kale, at, fil, vezir, şah, fil, at ve kale. Vezir, bu arada her iki tarafta oyunculara verilen rengin rengini taşıyan kare üzerindedir. Latince'den gelen bu konudaki kural: Regina regit colorem ya da Vezir (karenin) rengi(ni) belirlerdir.Oyuna beyaz başlar ve oyuncular sırayla bir taşla oynarlar (İstisna: Rok). Böyle iki kişinin arka arkaya birer kere satranç taşlarından birin hareket ettirmelerine hamle denir. Bununla beraber satranç notasyonu, her zaman bir beyaz ve bir siyah taş hareketine bir sayı eşlemekte ve buna bir hamle demektedir. Bu bağlamdan genelde ne ifade edilmek istendiği anlaşılmakla beraber bazen bir oyuncunun yaptığı harekete yarı hamle de denir. Satrançta hamle sırası geldiğinde sıra gelen oyuncunun oynama zorunluluğu vardır (Alm.İng. Zugzwang (okunuşu [tsug tsvang])).Bir karede en fazla bir taş durabilir. Taş, o alanda durduğu sürece bütün diğer taşlar için o kareyi kendi taşları için bloke eder. Karşı tarafın taşları için bu böyle değildir. Bir taşın gitmek istediği hedef karesinde rakibin bir taşı durmaktaysa bu taş, kendi taşını o alana koymak isteyen oyuncu tarafından önce tahtadan uzaklaştırılır, sonra böylece boşalmış olan bu alana kendi taşını koyar. Buna satrançta karşı tarafın taşını almak denir.Bir satranç taşı öbür hamlede vurulabilecek konumdaysa bu taş tehdit altındadır. Eğer akabindeki yarı hamlede onu alan taşı da almak mümkünse bu taş korunmuştur.Şahlardan biri bir hamleyle tehdit altına girerse bu durumu oluşturan oyuncu, karşı tarafa Şah! diyerek îkaz eder. Eskiden karşı tarafı îkaz mecbûriyeti var idiyse de bugünkü turnuvalarda artık bu alışılagelmiş değildir ve FİDE kurallarında bulunmamaktadır. Şah verilince karşı tarafın tedbir alması gerekmektedir. Oyunun hedefi, öyle bir pozisyon oluşturmaktır ki bu pozisyonda karşı tarafa şah verilmiş olsun ve o şahı korumak mümkün olmasın (şah mat).HamlelerSatranç taşları sadece bazı kurallar çerçevesinde yürütülebilir:Birbirlerinin üzerinden prensip olarak taşlar atlayamaz. (İstisnalar at ve roktur). Başka bir ifadeyle ancak kendi taşlarıyla işgal edilmemiş alanlarda ya da düşmanın bir taşının bulunduğu bir kareye kadar hareket edebilirler. İkinci durumda oyuncu önce orada karşı tarafın taşını alıp tahtadan uzaklaştırır, sonra da boşalan alana kendi taşını yerleştirir.Eğer bir şah, karşı tarafın bir satranç taşı tarafından tehdit edilirse (mesela der şahın sonraki hamlede alınma tehlikesi varsa) bu şah, şah tehdîdi altındadır. Böyle bir „şah tehdîdini“ kaale almamak yasaktır. Oyuncu, bu durumda ya şah veren taşı almak, başka bir taşı şah veren düşman taşıyla şahı arasına getirmek (at şah verince mümkün değildir) ya da şahını tehdit altında olmayan bir alana çekmekle yükümlüdür. Şah verilmiş bir şahın kendini rok yaparak kurtarması yasaktır.ŞahŞah, satrançta karşı tarafın mat etmek istediği taş olduğundan en önemli taştır. Mat etmek, karşı tarafın şah en az bir taşla öyle bir tehdit etmesidir ki, tehdit altında kalan şahın ne kaçacak tehdit altında olmayan bir karesi, ne ona şah veren taşlar arasına sokabileceği bir taşı, ne de şah veren taşı vurma imkanı kalmıştır. Bu durumda oyun hemen son bulur. Satrancın karakteristiklerinden biri, satranç tahtasında mat edilen karşı tarafın şahını uzaklaştırmadan oyunu öylece bitirmektir. Bu özelliği, muhtemelen oyunun îcat edildiği zamanlardan kalan kralın haysiyetinin dokunulmazlığından kaynaklanmaktadır. Yenmenin bir jesti olarak mat edilen kralı devirmek mümkündür.Mümkün hamleleri: Şah, her yönde bir kare gidebilir. Her iki şahlar, birbirlerini tehdît edecekleri ve şahın da tehdît edilmiş bir kareye gitmesinin yasak olmasından dolayı hiçbir zaman yan yana duramazlar.Rok: Rok, satrançta bir yarı hamlede iki taşın, yani şah ve kalenin hareket etmesine izin verilen tek hamle çeşitidir. Rok yapılabilmesi için her iki taşın daha önce hareket etmemiş olması gerekir. Şah, rok yapacağı taraftaki kaleye doğru iki kare gider ve o kale de şahın üzerinden geçerek şahın üzerinden geçtiği karede yer alır. Detaylı açıklama için roka bakınız.Açılışta genelde şahı ona bir an önce rok yaptırarak daha emin bir pozisyona götürmek amaca uygundur. Rok pozisyonunda bulunan piyonlar, mümkün olduğunca hareket etmemiş olmalıdır. Oyunun ortasında da şahın emin bir pozisyonda korunulmasının önemi vardır. Oyunun son safhasında şahın etkisi büyük olabilir. Bu safhada şaha aktif ve oyunun kaderini tayîn edecek bir rol düşer. Bunun yanında çoğu zaman şahı satranç tahtasının ortasında bir yerde tutmak gerekir. Bilhassa bir piyonlu oyun sonunda şahın pozisyonu sonucu belirleyicidir. Şahın düşmanın son hattına (beyazda 1. satır, siyahta 8. satır) erişmesi oyunu leyhine çevirir.VezirVezir , satranç taşlarının en kuvvetlisidir. Pratikte bir vezir, kale, fil ve atla beraber güçlü bir saldırı kuvveti oluşturur. Değeri 9 veya daha fazla (satranç ustası Larry Kaufman'a göre 93⁄4) piyon birimidir.Mümkün hamleleri: Vezir, her yöndeki her boş kareye (çapraz, yatay ya da dikey olarak) başka taşların üzerinden atlamamak şartıyla gidebilir. Dolayısıyla kendinde bir kale ve filin özelliklerini toplamaktadır. Böylece vezir çok hareketli bir taştır.Vezir, benzer pozisyonlarda duran iki kale kadar kuvvetlidir. Kelimenin kökeni Farsça: وزير‎, DMG Vezir, Vazir, Türkçe: „kralın danışmanı ve saray strateji uzmanı“dır. Türkçe'ye de geçmiş olan bu ad, Hint-Avrupa dilleri'nde kullanılan Queen'den daha uygundur.KaleKale, satrançtaki ikinci kuvvetli taştır. Muhtemelen Îran'da eski zamanlarda oynanan satranç oyunlarında kale, herhalde birkaç kez çentiklenmiş bir tahta parçası şeklinde canlandırılan bir savaş arabasıydı. Bu sembolü Îranlılardan satrancı gören Avrupalılar, bir kule olarak gördüler. İngilizce'de kaleye rook (Farsça: رخ‎, DMG rukh, Türkçe: „savaş arabası“) denmektedir.Kale, sağa sola, yukarı ve aşağıya boş olan kareler kadar satır veya sütun boyunca hareket edebilir. Temel pozisyonda ve açılışta vezir tarafı ve şah tarafı kaleleri ayırdedilir. Vezir tarafı kaleleri, beyaz tarafta a1, siyah tarafta a8 karesindedir. Şah tarafı kaleleri de beyaz tarafta h1, siyah tarafta h8 karesindedir. Mümkün hamleleri: Bir kale, satır ve sütunlarda her tarafa doğru istediği kadar gidebilirse de başka taşların üzerinden atlamasına izin yoktur. Tek istisna roktur. Burada aynı yarı hamlede şahla kale hareket eder, dolayısıyla bir yarı hamlede iki taşın oynayabileceği tek hamle budur. Kalenin uzanabileceği kareler, ancak satranç tahtasının kenarlarınca sınırlanır. Tahtanın her karesine erişebilmektedir. Sadece kale ve şahla karşı tarafın şahını mat etmek mümkündür.Diğer bakımlardan eşit şartlarda kale, bu yüzden bir at ya da filden hatırı sayılır ölçüde daha kuvvetlidir. Fakat roktan önce pek hareket etme imkanı olmadığından oyunun başında pek etkili değildir. Çok kuvvetli olmasına rağmen bir kale, bir at ve bir filin toplamından biraz daha zayıftır. Kale gibi bir taşla at veya fil arasındaki değer farkına kalite denir. Bir kaleyi bir at ya da fil feda ederek almaya kalite artışı, bile bile başka bir menfaat için daha kıymetli bir taşı vermeye kalite fedası denir.At veya file karşın kale, satranç tahtasındaki pozisyonundan bağımsız olarak boş bir tahtada hep 14 kareyi tehdît eder.Fil Fil, çaprazlar boyunca boş kareler boyunca istediği gibi hareket eder. Partinin başlangıcında her iki tarafın beyaz ve siyah alanlarda giden birer fili vardır. Bunlara vezir tarafı fil ve şah tarafı fil de denmektedir. Genelde bir fil üç piyon biriminden daha değerlidir (Larry Kaufman'a göre 3¼ piyon birimi). Fakat genelde biraz daha düşük olan üç piyon birimi değeri verilir. Açık pozisyonlarda, yani engel olan piyonlar yokken çok etkili olan fil çiftidir. Genelde bir fil çifti, beraberce hareket edebildikleri ve birbirlerini hiçbir zaman bloke etmediklerinden bir at çifti ya da bir fil ve bir attan daha etkilidir. Larry Kaufman'a göre fil çiftini yarım piyon birimiyle değerlendirmek mümkündür. Bu îtibarla iki fil, neredeyse bir kale ve iki piyon gibidir. Oyun sonunda bir şaha karşı şah ve fil çifti olursa ikinci taraf kazanır. Filler, uzaklara kolaylıkla erişebilen taşlardır ve bir hamlede satranç tahtasının bir yanından öbür yanına gidebilirler. Farklı renkli filler dendiğinde taraflardan birinin beyaz, diğerinin siyah çaprazlarda giden birer fili var demektir. Bunlar birbirlerini tehdit edemezler. Kötü fil, kendi piyonlarınca çevrilmiş olup pek hareket edemeyen bir fildir.Mümkün hamleleri: Filler, üzerinde durdukları renkteki çaprazlar üzerinde istedikleri kadar hareket ederler. Başka satranç taşları üzerinden atlamalarına izin yoktur. Filler, genelde çok sayıda kareyi tehdit ederek merkezi kontrol ederlerse etkilidirler.AtAt iki düz bir çapraz, sembolik olarak "L" şeklinde gider. Atın en dikkat çekici özelliği taşların üzerinden atlayabilmesidir. Başlangıç pozisyonu kalelerin hemen yanıdır. At aynı zamanda ortadaki 4 karede çok fazla güç kazanır (Bu bütün taşlar için geçerlidir ancak atta daha belirgindir).PiyonBeyaz piyon ya siyah kaleyi vurabilir, bir kare ilerler ya da siyah atı vurur. Geçerken almak: Siyah piyon iki adımla c7'den c5'e yürümeye başlayıp tehdit altındaki c6 karesini geçtikten hemen sonraki yarı hamlede beyaz piyon c6'da bir taş varmış gibi vurup c5'teki piyonu tahtadan uzaklaştırabilir. Her oyuncu partinin başında sekiz piyona sahiptir. Bunlar, diğer taşların önünde bir duvar oluştururlar. Sınırlı hareket imkanından dolayı piyon, satrancın en zayıf taşıdır. Diğer taşlar gibi geriye doğru hareket edemez. Fakat parti sürdükçe piyonların karşı tarafın en son sırasına erişerek kral hariç daha değerli bir taşa dönüşebileceğinden önemi gitgide artmaktadır.Mümkün hamleleri:Başlangıç pozisyonunda piyon, önündeki alanların boş olması şartıyla bir veya iki kare gidebilir.Piyon başlangıç pozisyonunda değilse (2. ila 7. sıra) her hamlede (bir düşman taşını almadığı sürece) üzerinde bulunduğu sütunda sadece bir kare ilerleyebilir.Piyon çapraz olarak düşman taşını alır. Böylece normal hareketiyle bir taşı alırken yaptığı harekete farklı olan satranç tek taştır.Piyon, hareket ettiği zaman ancak ilerleyebilir. Böylece daha önce durduğu alana dönemeyen tek satranç taşıdır.Piyon en passant olarak düşman piyonu alabilir.Bir piyon karşı tarafın en dipteki satırına geldiğinde (beyaz piyon için 8., siyah piyon için 1. satır) bu yarı hamlenin bir parçası olarak kendi renginde bir vezir, kale, fil ya da ata dönüştürülmek zorundadır. Bu dönüşüm vezirden başka bir taşa olmuşsa değer kaybı olan bir dönüşümdür (Alm. Unterverwandlung). Piyon oyundan çıkarılıp bu kareye yeni taş konur. Yeni taşın özellikleri hemen etkisini gösterir ve îcabında hemen şah mata götürebilir. Dönüşüm, bu taşın oyun esnasında önceden alınmış olup olmamasına bağlı değildir. Dolayısıyla bir oyuncu dönüşümle aynı taştan başlangıç pozisyonunda olduğundan daha fazlasına sahip olabilir. Genelde dönüşüm veziredir. Bazı maçlarda bir vezir yerine tahtaya ters bir kalenin konması, turnuvalarda kurallara aykırıdır. Gerekirse başka oyun taşlarından bir vezir alınması gerekmektedir. Satranç literatüründe taşların değerini sözde piyon birimiyle ölçülmesi yaygındır. Buna göre bir piyonun değeri bir piyon birimi olarak tanımlanır.Îran oyununda bir piyona Farsça: DMG Piyadah, Türkçe: „piyade“ denilmiş ve o şekil verilmiştir.Piyonlar şu şartlarda bilhassa kuvvetlidirler:Hareketli olup özellikle aynı sütünda karşı tarafın piyonlarıyla önlenmeyip bunun yanındaki sütunlarda düşman piyonlarınca alınma tehlikesi olmadığında (Alm. Freibauer).Grup olarak hareket edip karşı tarafın bir taşını kovalayıp birbirlerin koruduklarında (piyon çift veya piyon zinciri).Çok ilerlemiş olup dönüşüm potansiyeli yüksek olduğunda.

http://www.ulkemiz.com/satranc-nedir-kurallari-nelerdir-

Estetik ve Sanat Felsefesi Nedir ?

Duyguya indirgenebilen bağımsız bilgi dalına estetik denir. Estetik “güzel” üzerine düşünme, onun ne olduğunu açıklamadır. Estetik suje ile estetik obje arasındaki ilgiyi gösterir. Estetiğin yöneldiği şey, güzelliktir; duyusal olanın güzellik ile olan ilgisini ele alır. Güzelliğin felsefesi olarak ortaya çıkan estetik, insan tarafından yapılmış olan ya da doğada bulunan güzel şeylere yönelir; bizim güzel diye nitelediğimiz bu şeylerle ilgili tecrübelerimizde ve yargımızda söz konusu olan değerleri, tavırları ve standartları analiz eder. Estetik ile sanat felsefesi arasında bir ayırım yapmak gerekir. Estetik, doğada ve sanatta güzeli konu edinir. Estetiğin, doğa ya da sanat ayrımı yapmadan doğrudan doğruya güzelliğe yöneldiği yerde, sanat felsefesi, yalnızca sanata ve sanattaki güzelliğe yönelir. Sanat felsefesi, insanın meydana getirdiği eserleri ele alan, sanata dair yaratmaların ve zevklerin anlamını inceleyen bir felsefe dalıdır. Doğadaki güzelliği de konu edinen estetiğin bir dalı olmaktadır.  Sanat felsefesi sadece sanattaki güzelle ilgilenir. Estetik hem doğadaki güzel ile hem de sanattaki güzel ile ilgilendiğinden sanat felsefesinden daha geniştir. İnsanda hoş duygular uyandıran, güneşin batışı, kıyıya vuran dalgalar estetiğin konusu olabildiği halde sanat felsefsinin konusuna girmez. Sanat değeri taşıyan bir tablo ise hem sanat felsefesinin hem de estetiğin konusuna girer. Sanat felsefesinin temel kavram ve problemleri, estetiğin de temel kavram ve problemleridir. Sanat felsefesinde, “sanatçı”, “sanat eseri”, “sanat eserini ortaya koyma etkinliği” ve “beğeni” gibi kavramlar göz önünde bulundurulmuştur. Sanatçı, sanat eserini yaratan kişidir; kendi alanına göre bazı maddeler kullanır; onlara biçim verir. Bu etkinlik sonucu bir ürün ortaya çıkar. Bu ürün beğeni taşıyorsa, sanat eseri olma özelliği kazanır. 1. Estetiğin Temel Soruları ·         Güzellik nedir? ·         Güzel olarak nitelediğimiz şeyi güzel yapan faktörler nelerdir? ·         Güzelllik, onu algılayan özneden bağımsız bir değer midir? ·         Sanat nedir? ·         Sanat eserine duyulan estetik tepkiyle, doğadaki güzelliğe duyulan estetik tepki arasında ne fark vardır? ·         Sanat eseri nasıl oluşmuştur? 2. Felsefe Açısından Sanat Felsefe açısından sanata bakıldığında, sanatın ne olduğu, sanat yapıtının nasıl oluştuğu, sanatçının yapıtını nasıl ortaya koyduğu irdelenir. Bu sorulara filozoflar farklı açıklamalar getirmişlerdir. a. Taklit Olarak Sanat Bu anlayışa göre doğanın mükemmelliği ve güzelliği vardır. Sanatçı da doğada varolan bu güzelliği eserinde taklit eder. Taklit, gerçeğine ne kadar yakınsa o kadar güzeldir. Platon ve Aristoteles sanatın taklitten ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir. b. Yaratma Olarak Sanat Bu anlayışa göre doğada ideal güzellik ve mükemmellik yoktur. Mükemmelliği yaratan, değişmeler dünyasında değişmeyene, ölümlülüğün dünyasında ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan, sanatçıdır. Eğer sanatçı çalışmalarına kendi kişiliğinin ve yaratıcı gücünün damgasını vuramamışsa, ürettiği üründe estetik değer yoktur. Bu kurama göre, doğanın ürettiklerinde ancak sanat eserlerine bir benzerlikten söz edilebilir ve sanat eseri, doğa ürünlerinden fazla birşeydir. Sanatçı, hayal gücünü ve yaratıcı yanını kullanarak doğadan aldığı izlenimleri ayıklar, birleştirir ve bir anlatıma dönüştürür. Bu anlatımın sanat eseri olması için de özgün ve tek olması gerekir. Bu görüşün temsilcisi Croce’dir. c. Oyun Olarak Sanat Bu yaklaşım, sanat ile oyun arasındaki benzerlikten dolayı bir bağ kurar. Buna göre oyun da sanat da insanı gerçek dışı bir dünyaya yöneltir. Hayal gücüne dayanır; fayda gütmeyip, bizzat kendileri için yapılan etkinliklerdir. İnsan oyun oynarken de, sanatla uğraşırken de kendisini meşgul eden problemlerden uzaktır, adeta kendisini unutur ve mutlak bir özgürlük içinde varolur. Temsilcisi Schiller’dir Schiller’in, “İnsan oynadığı sürece tam insandır” sözü, insanı gerçek özgürlüğe ancak sanat kavuşturabilir, anlamındadır. 3. Sanat Eseri Bir şeyin sanat eseri sayılabilmesi için belirli özelliklere sahip olması gerekir. ·         Sanat eseri doğal nesnelerden farklıdır. Doğal oluşumlar sonucunda ortaya çıkan varlıklar güzel olsalar bile, sanat eseri olamazlar. ·         Sanatın temel özelliklerinden biri, onun, insanın yaratıcı gücüne bağlı olmasıdır. İnsanın estetik tavır ve değeriyle yaptığı duyusal ya da düşünsel bir etkinliktir. ·         Sanat eseri kendisine yönelen alımlayıcı için bir değer taşır. ·         Sanat eseri, eşsiz, kendine özgü nitelikleriyle biriciktir. Çünkü sanatçı, eserini ortaya koyma sürecindeki duygularını bir kez yaşayabilir; yineleyemez. Mehmet Akif, İstiklal marşını yazarken yaşadığı duygularını bir defalık yaşamıştır. Bu nedenle “İstiklal marşını tekrar ben bile yazamam” demiştir. Buna göre seri olarak üretilen nesneler sanat eseri olarak nitelenemezler. ·         Sanat eserinin estetik haz ve heyecan vermesinin dışında bir amacı yoktur. Pratik amaçlarla kullanılmak için oluşturulmuş nesneler sanat eseri olarak nitelenemezler. 4. Estetiğin Temel Kavramları Güzellik Problemi Güzellik, hemen her filozofta farklı biçimde tanımlanmıştır. Platon, güzelliği bir idea olarak görür. Platon’a göre sanat, güzel ideasını taklit etme olduğundan, yapılan eser ne kadar ideaya yaklaşırsa o oranda güzel olur. Aristoteles’e göre güzellik ahenktir, düzendir, sınırdır. İnsanın algı sınırlarını ve kavrayış gücünü aşan çok büyük bir şey, güzel olamaz. Plotinos’a göre güzellik, Tanrısal aklın evrendeki ışımasıdır. Madde, Tanrısal akıldan (İdeadan) pay almazsa çirkindir. Hegel’e göre güzellik, Mutlak Ruh’un duyularla kavranabilen görünüşleridir. Yani her şeyin ilkesi olan İdea’nın duyulara görünüşüdür. Kant’a göre güzel, çıkar gözetmeksizin hoşlanmanın nesnesidir. Güzellikte, pratik amaç gütmeyen bir düzen vardır. Güzellik problemi, doğada ve sanatta güzelin ne olduğu problemi ile iç içedir. Sanat felsefesinin konusu, sanattaki güzelliktir. Bir kısım filozoflar “Doğa, sanatı taklit ediyor” (Oscar Wilde), “Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti” (Delacroix) gibi sözleriyle sanat güzelliğinin bizi doğayı kavramaya götürdüğünü belirtirler.  5. Estetiğin Temel Sorunlarına Yaklaşımlar a. Estetik Yargıların Yapısı Estetik yargılar, dini, bilimsel ve ahlaki yargılardan farklılar gösterir. Dini yargıların inançla ilgili olduğu, ahlaki yargıların eylemlerle ilgili olduğu yerde, estetik yargılar “güzel” ya da “çirkin” diye nitelenen bir varlıkla ilgili beğeni yargılarıdır. Bilimsel yargıların objektif bir niteliği olduğu yerde estetik yargılar özneldir; İnsanlara göre değişir. b. Ortak Estetik Yargıların Olup Olmadığı Acaba sanat eseri güzel değerini kendisinde mi taşır; yoksa güzellik, bizim ona yüklediğimiz bir şey midir? Bu konuda iki karşıt görüş vardır: Biri nesnelci görüş, diğeri öznelci görüş. Nesnelci görüşe göre, eser, güzellik değerini kendisinde taşır. Güzellik insandan bağımsız olarak vardır. Bir nesne güzel ise, insan onu alımlasa da alımlamasa da güzel olmaya devam eder. Bu görüşte olanlar, ortak estetik yargıların varlığını kabul ederler. Öznelci görüş, insandan bağımsız bir estetik değerin olamayacağını savunur. Bu görüştekilere göre bir eser, değerini, insanda uyandırdığı duygulardan, estetik yaşantıdan alır. Yoksa eser kendi başına estetik bir değer taşımaz. Dolayısıyla bu görüştekilere göre ortak estetik yargılar olamaz. - Ortak Estetik Yargıların Varlığını Reddedenler Her insanın kendine göre bir beğenisi vardır. Tüm insanlarda beğeninin ölçüsü olabilecek bir kural, bir ilke yoktur. Her beğeni aynı derecede geçerlidir. Biri sanat müziğini beğenirken, başkası pop müziğini beğenebilmektedir. Her sanat eseri, sanatçının kendi öz benliğinden kaynaklandığı için, sanatçının ruhunda oluşan estetik beğeni hakkında herkesin kabul edeceği genel geçer yargılara varılamaz. Bireyler, sanatçıların eserlerinden kendi ruhsal yapılarına göre farklı izlenimler alırlar ve farklı senteze ulaşırlar. Bu görüşün önemli temsilcisi Croce’dir. - Ortak Estetik Yargıların Varlığını Kabul Edenler Bu anlayışa göre güzellik, bütün nesnelerde farklı derecelerde bulunmaktadır; bu bireyin kişisel deneyimlerinden, alışkanlıklarından, tercihlerinden bağımsız olarak vardır. Örneğin Selimiye Camisi, dünyada hiçbir insan kalmasa da yine güzellik değerini taşıyacaktır. Platon: Güzel, bir idea olarak gerçekten vardır. İdealar, diğer özellikleri yanında kendinden güzeldir. Asıl güzellik, hiçbir zaman değişmeyen gerçeklik olan güzellik ideasıdır. Akıl sahibi her varlık için güzel ideası ortaktır. Çünkü o akılla kavranır. Aristoteles: Güzellik, uyum, oran ve ölçülülüğün kaynaştığı bütündür. Hegel: Güzellik, Mutlak ruhun duyulur nesnelerde görünür hale gelmesidir. Kant: Güzellik, nesnenin taşıdığı bir değerdir. İnsanlar hoşlarına giden ya da gitmeyen bir şeyi duygularına göre değerlendirirler. Estetik yargı beğeni duygusuna dayanır. Ona göre bu beğeni duygusu her insanda bulunan ortak beğeniyle açıklanır. Kant’a göre bir insan sanat eseri karşısında, “Bu güzeldir” derken, diğer insanların da onu güzel bulmasını ister. “Bir şiire güzel diyorsam, herkesin onu güzel bulmasını beklerim” der. Güzel beğenisi, çıkarsız bir hazdır. İnsanlar çıkar gözetmeden bir nesneye yöneldiğinde aynı güzelliği görecektir

http://www.ulkemiz.com/estetik-ve-sanat-felsefesi-nedir-

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Mekanik nedir?

Mekanik nedir?

Cisimlerin hareket ve denge durumlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Fizik biliminin en önemli kollarından biri olan mekanik, 1. Dinamik ve 2. Statik olmak üzere iki bölüme ayrılır. Dinamik bölümde cisimlerin hareket kanunları, hareket sebepleri incelenir. Statikte ise duran, yani denge halindeki cisimler üzerinde çalışır. Bu ana bölümler de kendi aralarında kollara ayrılır. Cisimlerin hareketleri olduğu gibi, durmaları da çeşitli şartlara bağlıdır. Mekanik bilimi bu şartlan kanunlarla tespit eder. Mekanik biliminin başlıca kavramları şunlardır:Kuvvet: Mekaniğin en önemli kavramlarından biridir. Kuvvet, hareket halindeki bir cismi durdurmak, duran bir cismi harekete geçirmek için gerekli enerjidir. Yörünge: Hareket halindeki cisimlerin harekete ilk başladığı yer ile durduğu yer arasındaki yola denir. Hareketlerin durumuna göre, bir cismin yörüngesi çeşitli şekillerde olabilir. Doğru hareket eden bir cismin yörüngesi doğru, dairevi hareket halinde bulunan bir cismin yörüngesi de daire olur/Hız: Hareketi ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Hız, hareket halindeki bir cismin birim zaman içindeki aldığı yoldur. Mesela bir uçak bir satte 800 km. uçmuşsa hızı 800 km. / saat demektir. Hareket halindeki cisimlerin ortalama hızı aldığı yolun geçen zamana bölünmesiyle bulunur.İvme: Hızın değer değiştirmesinin süratine denir. İvmeli hareketlerde cismin hızı ya gelişigüzel olarak, ya da belirli kurallara göre değişir. Mesela yüksekten bırakılan cisimlerin hızı gittikçe artar. Bu artmanın sürati değişmez. Yani yerçekiminin cisimlere kazandırdığı ivme sabit bir ivmedir. Bu gibi hareketlere «ivmeli hareket» denir.Bir de «Düzgün Hareket» vardır ki, bunda hız bütün yörünge boyunda aynı kalır. Hareket konusundaki en önemli bir kavram da «sürtünme» dir. Sürtünme cisimlerin hareketine büyük ölçüde etki yaptığından bu da mekaniğin kavramları arasına girer. Buraya kadar saydığımız, kuvvet, hız, ivme vb. gibi kavramlar daima bir ölçmeye ihtiyaç gösterir. Bu bakımdan «ölçme» mekanikte büyük bir yer tutar. Mekanikte ölçü birimi M.K.S. ya da C.G.S.'dir. M.K.S. sisteminde uzunluk metre, ağırlık kilogram, zaman da saniye olarak hesaplanır. C.G.S.'de ise uzunluk santimetre, ağırlık gram, zaman da saniye olarak hesap edilir.TarihiEski çağlarda, mekaniğin pratik uygulaması mevcutsa da kaideleri hakkında pek az şey bilinmekteydi. Kaldıraç, eğik düzlem, tekerler ve muhtemelen palanga sisteminin faydaları, eski Mısırlılar ve Babilliler tarafından bilinmekteydi. Eski Yunanlılar, ilk defa hareketi teorik olarak incelemişlerse de, teorilerini gözlemleriyle gerçekleştirmeğe çalışmışlardır. Arşimet (M.Ö. 287-212), balistik, hidrostatik, ağırlık merkezi gibi temel mekanik kavramları kullanması ve bunlardan pratik faydalar sağlaması bakımından bir istisna teşkil eder.Her alanda olduğu gibi mekanik alanında ilk mekanik aletleri Müslüman ilim adamları yapmıştır. Sistemli olarak ilk defa Bağdat’ta yaşayan Beni Musa kardeşler dokuzuncu asırda mekanik aletler yapmışlardır. Beni Musa kardeşlerin ortancası olan Ahmed bin Musa; mekanik olarak çeşitli tartı aletleri yanında yükleri çekmek ve kaldırmakta kullanılan bazı aletler yaptı. Mekanik konular üzerinde titizlikle durdu. Ağabeyi ile birlikte büyük bir bakır saat yaptı. Ayrıca üzerine ateş yaklaştırıldığında fitili otomatik olarak ortaya çıkan kandiller yapmıştı. Kandilin fitili ortaya çıkınca yağ da hemen fitilin üzerine yanacak miktarda fışkırıyordu. Geliştirdiği ziraat ve sulama aleti, tarlada sulama yaparken, tayin edilen sulama miktarını aşınca hemen sinyal veriyordu.mekanikOn ikinci asrın sonlarına doğru Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Cezire bölgesinde yaşıyan Cezeri otomatik aletler yaptı. Cezeri sadece otomatik aletler yapmakla kalmayıp, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı başardı. Sekiz asır gibi bir aradan sonra İngiliz nöroloji profesörü Dr. Ross Ashby ancak 1951 senesinde üstün denge durumunu ortaya koydu. Cezeri; aynı zamanda haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmi olan sibernetiğin ilk kurucusudur. İnsanlarda ve makinalarda bilgi alış-verişi, bunların kontrolü ve denge durumu sibernetiğin esas konusudur. Bu ilmin gelişmesiyle elektronik beyinler ve otomasyon denilen sistemler ortaya çıktı. Bu bakımdan yaptığı mekanik makinalarla bu ilmin temeli Cezeri tarafından atıldı.Batı alemi her alanda yaptığı gibi, Endülüs Emevileri vasıtasıyla tanıdığı İslam alemindeki buluşları mekanik alanında da kendine mal etmiştir. Müslüman ilim adamlarının yaptığı mekanik aletleri ancak on yedi ve on sekizinci asırlarda yapmışlardır. On altıncı yüzyılda İslam alimlerinin eserlerini inceleyen Galileo Galilei (1564-1642), Tycho Brahe (1546-1601) Johanres Kepler (1571-1630) onlardan büyük ölçüde faydalanarak, bazı buluşları da kendilerine mal ederek gök mekaniğinde günümüze kadar gelen temel kuralları koymuşlardır.Galileo, düşen cisimleri ve sarkacı inceleyen, kontrollü deney yapan birisiydi. Simon Stevin (1548-1620) kuvvetlerin bileşke prensibini geliştirmiştir. Bütün bu gelişmelerden sonra Isaac newton (1642-1727); Hareketin Üç Kanunu’nu ortaya koymuştur. Daha sonra mekanikteki gelişmelerin pek çoğu, bu kanun üzerine kurulmuştur. Daha sonra gelenler analiz metodlarını geliştirirken, daha kolay bakış açıları aramışlardır.Jean Le Rond d’Alembert (1717-1783), dinamik problemlerini ilave kuvvetlerle statik problemlere çevirmiş, Siméon Denis Poisson (1781-1840), hareket eden eksen takımında problemleri çözmeyi denemiş, Joseph Louis Lagrange (1736-1813) genelleştirilmiş koordinatları çözüme dahil etmiş, virtüelis kavramını ortaya atmış, Josiah Willard Gibbs (1839-1903), problemlerin çözümünde vektör hesabı kullanmıştır. Diğer bir arayış da, hareket kanunlarının tek bir şekilde ifade edilmesi olmuştur. Bütün bunlar, ekstremum prensiplerine yönelmeği getirmiştir.Tarifler: Mekaniğin anlaşılmasında bir kavram birliğinin sağlanması önemlidir. Cisim, kütlesi olan bir maddesel nesnedir. Kütle, relatif bir kavram olup, ağırlıkla karıştırılmaması gerekir. Bir cismin kütlesi, ataletinin, yani harekete geçirilmesi sırasında veya hareket sırasında, yönü değiştirilmek istendiğinde gösterdiği direncin, seçilen cismin ivmesine oranıdır. Bir cismin kütlesi değişmediği halde yerçekiminin doğurduğu kuvvet olan ağırlığı, cismin, dünyanın merkezinden olan uzaklığına bağlıdır. Cisimler, boyutları ihmal edilebilen "noktasal kütleler"in topluluğudur.Metodları: Mekaniğin problemleri, iki metodundan biriyle veya ikisi beraberce kullanılarak çözülür. Bu iki metodu; analitik ve grafik çözüm yollarıdır. Analitik metod, matematik formülasyonu kullanırken, grafik çözümde diyagramlar kullanılır. Grafik metodda, en çok kullanılan kavramlardan biri de vektörlerdir. Vektörel büyüklüğün özelliği, yönü ve büyüklüğünün olmasıdır. Bunun yanında, bu büyüklükler kendilerine has olan kurallarla hesaplanırlar. Mesela, bir vektörel büyüklük verilen belirli x, y ve z eksenleri doğrultusunda bileşenlere ayrılabilir. Vektörler genellikle boyu, büyüklüğüne eşit olan bir okla gösterilir..DengeMekaniğin bir dalı olan statik, hareketsiz cisimlerin dengesiyle meşgul olur. Bu tür problemler, kararlı denge metodu ve virtüel iş prensibi ile çözülebilir. İlk prensipte, cisme etki eden kuvvetlerin ve momentlerin, her doğrultuda dengede olduğundan hareket edilir. Yani etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfır olmalıdır. Bu, pratik olarak seçilen dik eksen takımında, bütün kuvvetlerin ayrı ayrı bileşenlere ayrılması ve sonra bunların her eksen için toplanarak sıfır eşitliğinin kontrol edilmesinden ibarettir.MomentŞekil değiştirmeyen bir cisim, öteleme hareketi yanında, bir eksen etrafında dönme hareketi de yapabilir. Bu dönme hareketi, birbirine paralel ve eşit büyüklükte kuvvet çifti tarafından doğurulur. Kuvvet çiftinin döndürme etkisi, kuvvetlerin büyüklüğü ve aralarındaki mesafeyle doğru orantılıdır. İşte bu etki, moment olarak isimlendirilir. Böyle dengenin ikinci tür şartına gelinir. Bu şart, cisme etkiyen momentlerin bileşkesinin sıfır olmasıdır. Bu da pratik olarak, cisme etkiyen kuvvetlerin, birbirine dik seçilen eksen takımına göre olan momentlerin ayrı ayrı toplanıp, sıfır etmesi şartıyla kontrol edilir.Dengedeki bir cisme etkiyen kuvvetler, eğer cisim şekil değiştirmez kabul ediliyorsa, etki eksenleri boyunca kaydırılabilir. Bir kuvvetler sistemi, ancak bileşkesi büyüklüğünde ve ters yönde bir kuvvet etkisiyle dengelenebildiği halde, bir kuvvet çifti ancak momenti, yani döndürme şiddeti eşit fakat ters olan bir kuvvet çiftiyle dengelenir. Kütle merkezi ve ağırlık merkezi: Kütle merkezi, cisimdeki bütün maddesel noktaların momentlerinin toplamlarının sıfır ettiği noktadır. Denge şartları bakımından, cismin bütün kütlesi burada toplanmış gibi bakılabilir. Yerçekimi kuvveti, kütle ile orantılı olduğu için, klasik mekanikte, kütle merkezi ile ağırlık merkezi aynı kabul edilir. Eğer cisimde kütle yayılışı düzgünse bu nokta, aynı zamanda cismin geometrik merkezi ile çakışır.Dairesel hareketDairesel (dairevi) hareket, cismi devamlı yön değiştirdiği için, hızın büyüklüğünde bir değişiklik olmasa da, yönü değiştiğinden sürekli ivmelenir. Burada ivme (a), daima dönme merkezine yönelik olup, r dönme yarıçapı, v teğetsel hız ve ¥= ?/r sabit açısal hız olmak üzere a= ¥ 2 = v 2 /r şeklinde belirlidir. Eğer dairesel hareket düzgünse başka ivme mevcut değildir. Ancak dönme hızı zamana bağlı değişiyorsa teğetsel bir ivme mevcut olur. Bu merkezsel ivme, cismi dairesel yörüngede tutmağa yarar. Dairesel hareketin doğması için cisme dönme merkezine doğru kuvvet tatbik edilir. Bu kuvvet, cisimde hasıl olan "merkezkaç kuvveti" ile dinamik dengede bulunur. Bu iki kuvvet, etki-tepki şeklinde olup, m cismin kütlesini göstermek üzere F= mv 2 /r olarak ortaya çıkar. Bir cismi dairesel yörüngede bulundurmak için böyle bir kuvvetin tatbikine ihtiyaç vardır.Basit harmonik hareket: Bir dairesel harekete, bulunduğu düzlemde bakıldığında, ortaya çıkan, gel-git yani titreşim şeklinde bir hareket türüdür. Hareketin periyodu, tam bir devrin yapılması için geçen zamandır. Harmonik harekette maddesel nokta, bir denge konumu etrafında hareket eder. Bu konumdan olan mesafesi, noktanın yerdeğiştirmesidir. Bu tür harekette, ivme yerdeğiştirme ile orantılı fakat ters yöndedir. Harmonik harekete tabiatta çok sık rastlanır. Serbest bırakılan yayların ve sarkaçın hareketi bu türdendir. Bir sarkaçın periyodunun, boyuna ve o yerdeki yerçekimi ivmesine bağlı olduğu çok eskilerden beri bilinmekteydi. Yani titreşim yerdeğiştirme küçük kalmak şartıyla, sarkaçın periyodu, yerdeğiştirme miktarına bağlı değildir. Bu sonucu kullanarak, çeşitli yerlerde yerçekimi ivmesini ölçmek mümkündür. Jeolojide gravimetre adı verilen aletler bu esasa göre çalışır.İşBir kuvvetin yaptığı iş, kuvvet doğrultusunda meydana gelen yerdeğiştirmeyle kuvvetin çarpımına eşittir. Eğer kuvvet doğrultusunda bir yerdeğiştirme meydana gelmiyorsa, iş sıfırdır. Çok büyük bir ağırlığı tutan kimse onu düşey doğrultuda hareket ettirmezse, mekanik bakımından yaptığı iş, sıfırdır. Buna benzer şekilde, eğer sürtünme veya kayma yoksa dönme hareketinde de hiç bir iş yapılmaz. İşin birimi kgm, dyne-cm (erg), Newton-metre (joule) olabilir.Virtuel iş metodu: Bu prensip, "Dengede olan bir sisteme çok küçük yerdeğiştirmeler verildiğinde yapılan iş sıfır"dır şeklinde ifade edilebilir.EnerjiEnerji, iş yapabilme kapasitesidir. Potansiyel ve kinetik diye iki bölüme ayrılır. Potansiyel enerji, depolanmış kullanılabilecek enerjidir. Bütün cisimlerde bu tür enerji mevcuttur. Mesela, gerilen bir yay veya yükseğe kaldırılan bir cisim potansiyel enerji kazanır. Yani, boşaldığında iş yapabilirler. İkinci durumda kazanılan potansiyel enerji, cismin ağırlığı ile yüksekliğin çarpımından ibarettir. Tabii başka tür depolanmış enerjiler de mevcuttur. Mesela, kömürde, dinamitte ve bitkilerde depolananlar gibi. Bir cismin kinetik enerjisi ise kütlesi ile hızının karesinin çarpımının yarısına eşittir.Newton’un ikinci kanunu bu enerjilerin toplamının hareket boyunca korunduğunu ifade eder. Bu sonuç tabiatta enerjinin farklı şekillere girerek değişikliğe uğradığını ortaya koyar. Her ne kadar sürtünme ile enerji azalır, kaybolur gibi görünse de, halbuki bu sadece ısı enerjisine dönüşmektedir. Güç, yapılan işin zamana bağlı değişimidir. Mesela Beygirgücü, saniyede 75 kgm’lik, Watt ise saniyede 1 joule’lük işe karşı gelir. Dönen bir cismin kinetik enerjisi, atalet momenti ile cismin açısal hızının karesinin çarpımının yarısına eşittir. Atalet momenti cismin kütlelerinin, dönme eksenine olan uzaklıklarının kareleri ile çarpımlarının toplamlarına eşittir.SürtünmeBir yüzeyin diğer yüzey üzerinde değerek hareket ederken, karşılaşılan dirençtir. Sürtünme, pekçok işin yapılabilmesini sağlar. Ancak, verimi azaltır. Bir tür enerji, diğer tür enerji şekline dönerken, bir kısmı ısı enerjisi olarak kaybolur. Sürtünme kuvveti, hareketi önleyici yönde ve yüzeye paralel olarak ortaya çıkar. Bu kuvvet, yüzeye tatbik edilen kuvvetle, değen iki yüzeyin özelliğine bağlı bir katsayıyla orantılıdır.

http://www.ulkemiz.com/mekanik-nedir

Farmakoloji nedir ?

Farmakoloji nedir ?

İlaçların tesirlerini ve özelliklerini veya daha geniş manada ilaçlarla canlılar arasındaki etkileşimi inceleyen ilim dalı. Farmakoloji, biyolojinin bir dalı olup, diğer dallarla, özellikle fizyoloji ve biyokimya ile yakından ilgilidir. Biyolojinin çeşitli disiplinleri arasında birbirlerinin sahasına önemli taşmalar olmasına rağmen, ilaçlar ve ilaç tesirleri hakkındaki geniş bilgilerin, ilmi bir şekilde incelenmesi esas olarak farmakolojinin konusudur.Farmakolojinin özel maksadı, kimyasal maddelerin biyolojik fonksiyonlarını tespit etmek ise de, farmakoloji, canlı organizmalar hakkındaki bilgiye de önemli hizmetlerde bulunur. Hayat hadisesinin anlaşılması ile alakalı olan bu hizmet, genel olarak biyolojik ilimler için ve hususen de hekimlik mesleği için büyük önem taşır. Farmakolojinin birçok alt bölümleri vardır:Farmakodinami: İlaçların tesirlerini ve canlı organizmaların ilaçlara olan tepkilerini inceler.Kimyasal maddelerin tesir tarzına ağırlık verilmesi, farmakolojiyi diğer bazı temel tıp bilimlerinden ayırt ettirir.Tıpta kullanıldığı gibi farmakoloji, esas itibariyle farmakodinami ile aynı anlama gelmektedir. Kemoterapi: İnsan vücuduna zarar vermeden, zararlı mikroorganizmaları veya kanser hücrelerini tahrip etmek için kullanılması manasına gelir.Farmakognozi: Diğer adıyla "materia medika" denilen bu bölüm, ilaç hammaddelerinin özellikleri ve teşhisiyle ilgilenir. Bu alt bilim dalı doktorların ilaçlarını bizzat vermeye, hatta hazırlamaya mecbur oldukları zamanlarda önemliydi.Eczacılık: İlaçların yapılması ve dağıtılması ile ilgilenir.Farmakoterapi: Hastalıkların tedavisinde ilaçların uygulanmasıdır.Toksikoloji: Zehirler ve zehirlenmelerle uğraşır.Her ne kadar toksikoloji farmakolojinin özel bir yönü ise de çeşitli sebeplerden ötürü ayrı bir dal olarak gelişmiştir. Toksikolojinin özel teknikleri adli tıpta ve halk sağlığı konularında büyük önem taşır.Farmakolojinin tarihi gelişimi: Farmakoloji tarihinin ilk dönemi çok eski çağlara kadar uzanır ve ilaç hammeddelerinin kullanılmasına dair basit müşahedelerle karakterizedir. İptidai devirlerde yaşayan insanların dahi hastalıklarla ilaçlar arasında münasebetler keşfedebilmiş olması ilgi çekicidir. Tarih boyunca ilaçların kullanımı o kadar yaygın olmuştur ki 1894’te Sir William Osler "İnsan ilaca karşı doğuştan şiddetli bir arzuya sahiptir." demiştir.Elde olan belgelerden farmakolojik konusunda Müslümanlar tarafından çok ciddi çalışmaların yapıldığını anlıyoruz.Müslümanlar Yunanlıların şiddetli yan etkiler meydana getiren ilaçlarını, portakal, limon suları, menekşe kökleri ve diğer başka ilavelerle hafiflettirirlerdi. İbn-i Sina, Galen’in karışık ilaç terkipleri yerine birkaç misli daha zararsız ve basitlerini yaptı. İbn-i Sina’nın Kanun adlı kitabında istisnasız tamamı batı botanik ve eczacılığına geçmiş olan 780 ilaç belirtilmiştir.En meşhur İslam nebatatçısı İbn’ül Baytar, hayvani ve madenileri hariç, 1400’den fazla nebati ilacın ismini, madde ve reçeteleriyle kullanılış tarzını ifade eden eserini yazdı. Bu eser devrinin bütün farmakoloji malzemesini ihtiva ediyordu. Batıda Bizans ve diğer batılı alimlerin faydalandıkları bütün kaynaklar bu eserin etrafında dönüp dolaşır.Kimyayı şuurlu bir şekilde tıbbın hizmetine sunan Er-Razi’dir. Batıda bu ancak Paracelsus ile gerçekleşmiştir. Er-Razi sentetik yollarla elde ettiği cevherleri, tababette kullanmadan önce hayvanlar üzerinde denedi. Böylece cıva bileşikleri ilaç olarak geliştirildiler. Hayvan tecrübeleri anestezi için afyon ve haşhaş farmakolojisini geliştirdi.Müslümanlar ilaçların hazırlanmasına ait faaliyet safhasını, reçete safhasından ayırdılar. Tahsili ve özel mesuliyeti ile bugünkü manada eczacılık Müslümanlar tarafından geliştirildi. Müslümanlar ilk resmi eczaneleri daha 780 yılında El-Mansur’un hükümdarlığı zamanında kurdular. Dokuzuncu asırda El-Memun devrinden itibaren bütün eczaneler resmi muameleye tabi idiler.İbn’ul Baytar uzun zaman Kahire’de eczacıların şefi olmuştu.Eczacılar ilaçların elde edilmesinde resmi talimatlara riayet etmek mecburiyetindeydiler.Onlar resmi olarak yayınlanmış imal talimatlarına, Maseveyh ile batıda Grabadin denilen bir kaideye (Günümüzde buna kodeks denir ve hususi kanunu vardır.) göre çalışıyorlardı.Müslümanların batı farmakolojisi üzerindeki tesirleri, Rönesans’ı da aşarak 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etti. İbnü’l-Baytar’ın farmakolojisi 1758’de yeniden yayınlandı. İslam kaynakları 1830 yılında bile hala Avrupa kodekslerine temel teşkil ediyorlardı.Eski dönemin aksine modern farmakoloji ilaçların tesir yeri şekli hakkında deney ile yapılanincelemelere dayanmaktadır.Bu gibi çalışmalar evvela 18. yüzyılda yapıldı ve 19. yüzyıl esnasında önemli derecelerde genişletildi. Modern farmakolojinin gelişmesi denince, genel olarak akla Osward Schmiedeberg (1883-1921) adı gelir.Modern farmakoloji yeni tedavi ajanları ve yeni vasıtalar sağlayan sentetik organik kimyanın doğuşu ile önemli derecede yol aldı. Son zamanlarda farmakoloji, diğer temel bilimlerdeki hayret verici gelişmelerden faydalandığı gibi bizatihi kendisi de bu bilimlerin gelişmesine yardımcı olmuştur. Farmakolojinin tıptaki önemi: Hekimlik pratiğinde çok sayıda ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar, tesir şekilleri, yan tesirleri, zehir özellikleri (toksisiteleri) ve metabolizmaları (vücutta uğratıldıkları değişiklikler) bilinmeden akıllıca ve emin bir şekilde kullanılamazlar. Yeni ilaçların ortaya çıkması ile, yeter derecede bir farmakoloji bilgisinin lüzumu hekimler için gittikçe artan bir mecburiyet haline gelmektedir. Fakat genellikle ilaçlar böyle bir hazırlık olmaksızın yapılmaktadır ki, bu kısmen de bu sahanın hızlı gelişmesinin bir sonucudur.Farmakoloji bir temel bilim dalı olarak sağlık ve hastalık halinde çeşitli fonksiyonların anlaşılması ile ilgili önemli kavramlara yardımcı olur. Araştırmalarda ve teşhis gayesi ile de ilaçlar kullanılmaktadır. İyi bir farmakoloji bilgisine sahip olan hekim piyasada bulunan ve hergün reklamları yapılan binlerce ilaçtan hangisini kullanacağını iyi değerlendirecektir.Her ne kadar farmakoloji bütün hayvan türlerindeki ilaç tesirleri ile ilgilenirse de insandaki farmakolojik tesirler ile meşgul olan klinik farmakolojiye karşı tıpta artan bir ilgi söz konusudur. Klinik farmakoloji yeni ilaçların faydasının, kuvvetinin ve zehirlilik derecesinin bizzat insanda tayini için ilmi metodlar ortaya koyar.İyi bir tıbbi pratik için lüzumlu olan farmakoloji bilgisi yalnız klinik farmakoloji bulgularını ihtiva etmeyip, ilaç etkilerinin tam bir şekilde anlaşılması için lüzumlu olan ve genellikle hayvan deneylerinden çıkarılan genel prensip ve kavramları da ihtiva eder. Bu prensip ve kavramlar olmaksızın akılcı bir tedavi mümkün değildir.

http://www.ulkemiz.com/farmakoloji-nedir-

Biyoyararlılık Nedir?

Biyoyararlılık Nedir?

Biyoyararlılık” terimi, uygulandığı alana bağlı olarak pek çok şekilde tanımlanır. Beslenme konusu ile bağlantılı bir bakış açısı ile tanımlanacak olursa; bir gıda ürününde bulunan bileşenin vücudumuzda sindirildikten sonra fizyolojik fonksiyonlara katılması için kullanılan yada depolanan miktarın başlangıç değerine oranı şeklinde ifade edilir. Benito ve ark. (1998) tarafından yapılan bir başka tanım ise; vücudun aldığı gıdada bulunan bileşeni kullanma oranı şeklindedir. Biyoyararlılık terimi, besinsel etkiler için anahtar niteliktedir.Beslenmenin bir parçası olarak, polifenoller midede sindirilen gıda matrisinin içinde bulunan kompleks karışımlardır. Midede bulunan epitel hücreler düzenli olarak bu sindirilmiş karışımlara maruz kalırlar. Diyet polifenollerinin, insanlarda mide sağlığı açısından etkilerini anlamak için bu bileşenlerin bağırsaktaki davranışları ve stabilitelerinin ölçülmesi zorunludur. Literatürde, in-vitro sindirim koşullarda yapılacak olan bu biyoerişilebilirlik çalışmalarından elde edilen sonuçlar, in-vivo çalışmalarla karşılaştırıldığında aralarında bir korelasyon bulunduğu tespit edilmiştir. Bu durum, hızlı, kolay ve güvenilir sayılan in-vitro metotların kullanımını arttırmıştır .Meyve ve sebzelerin bileşimindeki çeşitli fitokimyasallar nedeniyle sağlık üzerindeki olumlu etkileri ile son yıllarda daha fazla dikkat çekmektedir. Yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenme konusundaki bilinçlenme ile birlikte sağlık açısından pek çok faydası olduğu yıllardır bilinen ve antioksidan maddelerce zengin olduğu bildirilen meyve ve sebzelerin önemi daha da artmıştır. Meyve ve sebzeler taze olarak tüketilebilmelerinin yanında, meyve suyu ve konserveye işlenebilmekte ya da dondurularak ve kurutularak da tüketilebilmektedir.İnsanlarla yapılan biyoerişilebilirlik ve biyodönüşüm kontrol çalışmalarının tam ve kesin sonuçlar vermesi gerektiği düşünülür. Ancak in-vivo olarak yapılan bu çalışmalar zaman alıcı, yoğun, pahalı, karmaşık ve çalışılan gıda sayısının sınırlı olduğu çalışmalardır. Gıdalarda biyoerişilebilirlik bilgisinin elde edilmesi ve biyoerişilebilirliğe endüstriyel proseslerin ve evde pişirmenin etkilerinin incelenebilmesi, kısa zamanda çok sayıda örneğin analiz edilebilmesini gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda çok sayıda örneğin basit, ekonomik, hızlı ve tekrarlanabilir şekilde analiz edilebilmesini sağlayan in-vitro sindirim yöntemleri uygulanmaya başlanmıştır.Polifenollerin biyoyararlılığıyla ilgili in-vitro çalışmalarda kesin sonuçların alınabilmesi için, in-vivo deneylerle doğrulanması gerekir. In-vitro sindirim analizlerinde bileşenin gıda matrisinden açığa çıkmalarının belirlenmesi ile ilgili çalışmalarda çok kullanışlı ve hızlı sonuçlar alınmasını sağlamaktadır. In-vitro modellerin uygulanmasında in-vivo yöntemlere göre pek çok kısıtlamalar bulunmaktadır, örneğin; in-vitro modellerde sindirimin yalnızca statik modeli uygulanabilmektedir. Buna ragmen in-vitro yöntemler, polifenollerin mide-bağırsak koşulları altındaki stabilitelerini belirlemede kullanılan pratik yöntemlerdir. Fakat tüm bunlara rağmen, pek çok üründe yapılan in-vitro çalışmalarla elde edilen sonuçlar ile insan ve hayvanlar üzerinde yapılan pek çok in-vivo çalışmalar arasında korelasyon elde edilmiştir.İn-vitro sindirim ve diyaliz metotları, hızlı ve güvenilir olduklarından ve in-vivo yöntemlerde karşılaşılan etik problemlerle ilgili sınırlamalar bulunmadığından son zamanlarda daha geniş kullanım imkanı bulmuşlardır. In-vitro mide-bağırsak sindirim koşullarının polifenollerin stabilitesine olan etkisi, nar suyu, brokoli, kuş kirazı ,kırmızı lahana, elma ve dut gibi gıdalarda test edilmiştir.Çalışmada kullanılacak materyallerin antosiyaninler ve fenolik asitler açısından zengin olduğu bilinmekle birlikte, içerdiği fenolik bileşenlerin ve antioksidan maddelerin in-vitro biyoerişilebilirliği konusunda yapılan çalışmalar sınırlıdır. Çalışmanın amacı; ülkemize özgü olan bu yöresel materyallerin sindirim sonrası içeriğindeki antioksidan maddelerin değişimlerinin incelenerek vücutta oluşturdukları fayda düzeyinin belirlenmesidir. Katı gıda matrisinden açığa çıkan polifenollerin biyoerişilebilirliğinin incelenmesi konusundaki araştırmaların önemi gün geçtikçe daha çok artmaktadır, çünkü bir gıda bileşeninin biyoyararlılığından ve vücut için faydalarından söz edebilmek için, o bileşenin sindirim sırasında gıda matrisinden ayrılabilen kısmı önem teşkil etmektedir. Bu çalışma sayesinde farklı ürünlerden ekstrakte edilen fenolik bileşenlerin biyoyararlılığı belirlenerek, gıda matrisinin biyoyararlılığa olan etkisi ile ilgili de bilgi edinilecektir. Türkiye’ ye özgü olan ve kurutulmuş halde tüketilebilen yaban mersini, kızılcık, kara üzüm ve mor erik gibi meyvelerde de in-vivo biyoyararlılık çalışmaları ile in-vitro deneylerin karşılaştırılarak korelasyon olup olmadığının belirlenmesi ve literatürde bu anlamdaki eksikliklerin doldurulması gereklidir.Eğer gıda ve sağlık arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamak istiyorsak, sindirim sırasında gıdaların dönüşümleri ve stabiliteleri ile ilgili net bilgilere sahip olmamız gerekir. Proteinler, peptidler, aminoasitler, antioksidanlar gibi çeşitli gıda bileşenlerinin vücut içinde doğru yerde ve zamanda olabilmesi ve sağlık üzerine etkilerinin maksimum düzeyde olabilmesi için, sindirim mekanizması ile ilgili bilgi ve deneyimlerin artması yeni gıdaların üretilebilmesine olanak sağlayacaktır.Kaynakça:McDougall, G. J., Dobson, P., Smith, P., Blake, A., & Stewart, D. (2005). Assessing potential bioavailability of raspberry anthocyanins using an in vitro digestion system. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 53, 5896–5904.Manach, C., Scalbert, A., Morand, C., Remesy, C., & Jimenez, L. (2004). Polyphenols: Food sources and bioavailability. American Journal of Clinical Nutrition, 79, 727–747.Capanoglu, E., Beekwilder, J., Boyacioglu, D., Hall, R.D., De Vos, C.H.R. 2008. Changes in antioxidants and metabolite profiles during production of tomato paste. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 56(3): 964-973.Bermúdez-Soto, M. J., Tomás-Barberán, F. A., & García-Conesa, M. T. (2007). Stability of polyphenols in chokeberry (Aronia melanocarpa) subjected to in vitro gastric and pancreatic digestion. Food Chemistry, 102, 865–874.Bouayed J., Hoffmann L., Bohn T. (2010). Total phenolics, flavonoids, anthocyanins and antioxidant activity following simulated gastro-intestinal digestion and dialysis of apple varieties: Bioaccessibility and potential uptake , 128 (2011) 14–21Yazar: Buket Sağbasanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/biyoyararlilik-nedir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0