Arama Sonuçları..

Toplam 454 kayıt bulundu.

Kuş Gözlemciliği

Kuş gözlemciliği doğayı kuşların dünyasından tanımayı sağlayan bir gözlem sporudur. Türkiye'deki toplam kuş türlerinin sayısı Avrupa'nın tamamında bulunan kuş türleri kadardır.Ülkemizin kuşlar açısından zengin olmasının en önemli nedenleri, zengin sulak alanlara sahip olması ve kuş göç yolları üzerinde bulunmasıdır. Türkiye'de kuş gözlemciliği son yıllarda dünyadaki gelişmelere paralel olarak hızla yayılmaktadır.Nasıl YapılırKuşlara yeterince yaklaşmak mümkün olmadığı için dürbün, yakın gözlem yapmayı sağlayan en temel araçtır. Açık alanlarda, uzak mesafelerde bu amaca yönelik olarak yapılmış olan teleskoplar da çok yararlı olurlar. Gözlem süresince kayıt tutmaya yarayan bir not defteri unutulmamalıdır. Ayrıca kuş türlerinin bulunduğu bir rehber kitap almak yararlı olacaktır.Gözlem sırasında uyulması gereken bir takım kurallar vardır. Bunların başında kuşları rahatsız etmemek gelir. Yuvalama alanlarına girmemek, yumurta veya yuva malzemesi almamak gerekir. Gözlem sonunda bölgede herhangi bir eşya bırakılmamalıdır.Önemli Kuş Alanları (öka) ProjesiKuşların yaşamları boyunca bulundukları alanların sayısı sonsuzdur. Dolayısıyla tüm bu alanların etkili bir şekilde korunabilmesi imkansızdır. Önemli Kuş Alanları (ÖKA) yaklaşımında, korunmaları ve iyi yönetilmeleri durumunda, kuşların ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına en verimli katkıyı sağlayacak öncelikli alanlar belirlenir. ÖKA, 1989 yılında Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi tarafından başlatılan ve dünyanın birçok ülkesinde yürütülen bir projedir. Doğal Hayatı Koruma Derneği başlangıcından itibaren projenin Türkiye bölümü için gerekli çalışmaları başlatmış, 1997 yılında ÖKA kitabını yayınlamıştır. Halen yeni değerlendirme çalışmaları yapan dernek bir taraftan da izleme çalışmalarını sürdürmektedir.1990 yılında başlayan Türkiye'nin Önemli Kuş Alanları Projesi, Türkiye'deki kuşlar açısından önem taşıyan alanların, -kamuoyu bilinci oluşturma, lobi etkinlikleri ve kampanyalarla- korunmasını, alanlardaki gelişmelerin sürekli izlenmesini ve yeni ÖKA'ların belirlenmesini amaçlamaktadır.Ülkemizde bu proje ve bu projeye yönelik envanter çalışması Doğal Hayatı Koruma Derneği koordinatörlüğünde yürütülmüştürKUŞ GÖZLEM HAVZALARI# Meriç Havzası# Marmara Havzası# Susurluk Havzası# Kuzey Ege Havzası# Gediz Havzası# Küçük Menderes Havzası# Büyük Menderes Havzası# Batı Akdeniz Havzası# Burdur Kapalı Havzası# Antalya Havzası# Akarçay Kapalı Havzası# Sakarya Havzası# Batı Karadeniz Havzası# Kızılırmak Havzası# Yeşilırmak Havzası# Doğu Karadeniz ve Çoruh Havzaları# Konya Kapalı Havzası# Doğu Akdeniz Havzası# Seyhan ve Ceyhan Havzaları# Asi Havzaları# Fırat Havzası# Aras Havzası# Van Kapalı Havzası# Dicle Havzası

http://www.ulkemiz.com/kus-gozlemciligi

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Karbonhidrat Nedir, Hangi Gıdalarda Bulunur?

Beslenme insanların en temel gereksinimidir. Bu gereksinimin karşılanması ile hayati fonksiyonları yerine getirebilmek mümkün olur.

http://www.ulkemiz.com/karbonhidrat-nedir-hangi-gidalarda-bulunur

Leylandi Özellikleri ve Yetiştiriciliği ( Cupressocyparis x leylandii )

Leylandi Özellikleri ve Yetiştiriciliği ( Cupressocyparis x leylandii )

Leyland selvi, sadece leylandii olarak adlandırılan Cupressus x leylandii, başta hedge ve taraklar olmak üzere bahçecilikte çokça kullanılan, hızla büyüyen, kozalaklı, yaprak dökmeyen bir ağaçtır. Nispeten zayıf kültür bölgelerinde bile, bitkilerin 16 yılda 15 metreye (49 fit) yükseldiği bilinmektedir.

http://www.ulkemiz.com/leylandi-ozellikleri-ve-yetistiriciligi-cupressocyparis-x-leylandii-

Prof.Dr. Fahire BATTALGAZİ

Prof.Dr. Fahire BATTALGAZİ

1930'lu yıllar... Genç Türkiye Cumhuriyeti'nde ne elektrik, ne doğru dürüst yol, ne de akademik çekişmeler varken; bir yandan da eskilerin deyimiyle "II. Cihan Harbi başlamıştı. Onlar, bütün imkansızlıklara rağmen; katır sırtında Anadolu ve Trakya'yı karış karış gezip, veri topluyor, çalışma yapıyordu. Fahriye Hanım gibi pek çoğunun hakkında günlerce arama yaptığım halde, uzun yıllardır sahip olduğum makaleleri dışında fazla bir şeye ulaşamamıştım. Küçük bir fotoğraf ve birkaç not ile nihayet O'nu anlatan kısa bir yazı yazabildim. Bu değerli hocamızı herkes tanısın istedim. İlk Türk İhtiyolog [Balıkbilimi uzmanı] ve ilk bayan profesörlerimizden olan Fahire Hanım, 1902 (Kosswig (1948)'e göre 1905)'de İstanbul'da doğmuştur. Müşir Akif Paşa ve Dr. Müşir Ömer Paşa’nın torunu; Adli Tıbbın önemli hekimlerinden Prof.Dr. Etem Akif Bey’in kızıdır. İlk öğrenimini babasının görev yaptığı Şam'da Notre Dame de Sion Fransız Mektebi'nde, orta öğrenimini Bezmi Alem Lisesi'nde yapmış ve buradan 1924'te mezun olmuştur. İstanbul Dârülfünûnu (Fen Fakültesi) Tabii İlimler kısmından 1926'da mezun olmuştur. 1 Nisan 1926'dan 1 Ekim 1927'ye kadar Tercan Kazası İlk Mektep Başmuallimliği'nde bulunmuş ve 1 Haziran 1927'de Fen Fakültesi Teşrih ve Fizyoloji asistanlığına tayin edilmiştir. Aynı yılın Ağustos ayında Hayvanat Enstitüsü asistanlığına nakledilmiş; Haziran 1927'de de başasistanlığı terfi etmiştir. 1931 yılında Hayvanat (Zooloji) Enstitüsü laboratuvar şefliğine tayin edildikten sonra 1931-32 yılında tahsilini tamamlamak üzere Paris'te Sorbonne Üniversitesi Zooloji ve Karşılaştırmalı Anatomi (Zoologie et Anatomie Compareé) Enstitüsü'ne devam etmiştir. 1 Aralık 1932'den itibaren Müderris Muavini vekilliği yapan Battalgazi, Üniversite Reformu ile birlikte 30 Kasım 1933'te hayvanat (zooloji) doçentliğine tayin edilmiştir. 1-12 Kasım 1935 tarihleri arasında Balıkçılık Enstitüsü tarafından düzenlenen bilimsel araştırmalara katılmıştır. Prof. Andre Naville'in verdiği dersleri onun ölümüne kadar Suat Nigâr ile birlikte Türkçe'ye çevirmiştir. Naville'in ölümü ile 31 Mart 1937'den itibaren onun derslerini vermeye başlamıştır. 1938'de doçentlik imtihanının bütün safhalarını başarıyla geçmiş; 1944'te de profesör olmuştur. Hazırlamakta olduğu Türkiye Balıkları'na ait bir eserini bitirmeye uğraştığı bir sırada dimağı yorgunluk neticesi pek genç yaşta vazifesi başında ebediyen gözlerini hayata kapamıştır. Cenazesi, 23.02.1948 Pazartesi günü Beyazıd Camii’nden öğle namazını müteakip, Süleymaniye’de Biyoloji Enstitüsü’ndeki törenin ardından Beşiktaş'ta Kılıçali Yahya Efendi aile kabristanına defnedilmiştir. Fahire Akif Hanım, Soyadı Kanunu'ndan sonra Fahire Battalgil adıyla çalışmalarını yazmış; 1943'ten sonra ise Fahire Battalgazi adını kullanmıştır. Türkiye tatlısu balıkları alanındaki pek çok ilke imza atmış; faunistik çalışmalarında çok sayıda yeni taksonu keşfedip adlandırdığı gibi, Türkiye Zoocoğrafyası'nın ortaya çıkarılmasında önemli çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Adlandırdığı bazı taksonlar Tamamı içsu balıklarından olan 30 takson (tür veya alttür) tanımlamıştır. Bunlardan bazıları: * Alburnus nasreddini Battalgil, 1943 * Gobio gobio intermedius Battalgil, 1943 (geçerli adı: Gobio intermedius) * Alburnus sellal adanensis Battalgazi, 1944 (geçerli adı: Alburnus adanensis) Adına ithaf edilen taksonlar Adına ithaf edilen türlerden bazıları: Phoxinellus fahirae Ladiges, 1960 (geçerli adı: Pseudophoxinus fahirae) Cobitis fahirae Erk'akan, Atalay-Ekmekçi et Nalbant, 1998 Yayınları Yayınlarından bazıları: Battalgil, F. (1940): Eine neue Cyprinidenart [Yeni bir Cyprinid nev'i], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 5 (1-2): 74-77 (1-4). Battalgil, F. (1941): Les poissons des eaux douces de la Turquie [Türkiye'nin tatlısu balıkları], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 6 (1-2): 170-186. Battalgazi, F. (1944): Poissons nouveaux et peu connus de la Turquie [Türkiye'de yeni ve az tanınmış balıklar], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 9 (4): 299-305. Kaynakça Cumhuriyet Gazetesi, 21.02.1948. İshakoğlu-Kadıoğlu, S., 1998: İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), İ.Ü. Yay. No: 4106, İstanbul, s. 191-192. Karataş, A., 2012: "Prof.Dr. Fahire Battalgazi" tr.wikipedia.org/wiki/Fahire_Battalgazi HAZIRLAYAN : Prof Dr. Ahmet KARATAŞ Türkiye'de Biyolojik Çeşitlilik

http://www.ulkemiz.com/prof-dr-fahire-battalgazi

Cem Karaca Kimdir

Cem Karaca Kimdir

Muhtar Cem Karaca (Doğum tarihi 5 Nisan 1945; İstanbul - Ölüm tarihi 8 Şubat 2004; İstanbul), Türk rock müziği sanatçısı, besteci, tiyatrocu, sinema oyuncusu. Anadolu rock türünün kurucularından. Birçok grupla (Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan) çalışmış, kurucu ve yöneticisi olmuş, güçlü bir rock kültü yaratılmasında öncülerden olmuştur.Babası Azerbaycan asıllı Mehmet Karaca ve annesi Ermeni asıllı Toto Karaca (Irma Felegyan) olan Cem Karaca, sanatla iç içe büyüdü. Orta öğrenimini Robert Lisesinde yapan Cem Karaca sanatçı bir çiftin çocuğu olduğundan müziğe doğuştan yetenekliydi. Müzik ile ilk tanışması, annesinin teyzesi Rosa Felegyan'ın Cem Karaca'ya piyano notaları ve piyano nağmeleri öğretmesi ile olmuştur.Kolej yıllarındayken dünyadaki popülaritesini arttıran rock müziğine ilgi duydu. Kız arkadaşlarını etkilemek ve arkadaşlarının isteği doğrultusunda dönemin rock starlarının şarkılarını söyledi. Karaca'nın sesinin keşfedilmesi ise annesi Toto Karaca tarafından olmuştur. 1962'ye girerken Beyoglu Spor Kulübü'nde arkadaşlarının isteği üzerine şarkı söyledi. Arkadaşları ile sahne alan Karaca, daha sonra grup kurmaya karar verir. Gruba o dönemin ünlü sanatçılarından İlham Gencer destek oldu. Cem Karaca'nin ilk grubu 1963'te Dinamikler oldu. Seslendirme sanatçısı Fikri Çöze'nin jübile konserinde performans sergilediler. Babası hâlâ Karaca'nın müzik yapmasına karşıydı. Hatta adam tutup konserlerde onu yuhalatmıştı ancak Karaca bunlara rağmen müziği bırakmadı. Grup olarak Elvis Presley gibi ünlü rock and roll sanatçılarının klasiklerini yorumluyorlardı. 1963'ün sonunda grup dağıldı.Kısa bir süre "Cem Karaca ve Bekledikleriniz" adlı bir grupta çaldı. Bu gruptan kısa bir süre sonra ise Gökçen Kaynatan'ın orkestrasında çaldı ancak bu beraberlik de uzun sürmedi. Aynı sene "Cem Karaca ve Jaguarlar" kuruldu. 1965'te Altın Mikrofon yarışmasına başvurdular ancak ön elemeyi geçemediler.Karaca, 1965'te ilk evliliğini tiyatro sanatçısı Semra Özgür ile yaptı. Evlendikten 3 gün sonra Karaca, askere gitti. Askerliğine 1965 Kasım'ında Antakya 121. Jandarma Er Eğitim Alayı'nda başladı. Bu dönemde Karaca, Anadolu kültürünü tanımaya başladı. Aşık Mahzuni Şerif ile tanıştı.Cem Karaca, askerlik sonrası Şubat 1967'de gitarist Mehmet Soyarslan'ın kurduğu Apaşlar grubu ile tanıştı. Apaşlar daha önceleri batı tarzı müzik yapmaktaydı ancak Karaca ile tanıştıktan sonra müzik daha doğuya döndü. Karaca, grup ile birlikte Altın Mikrofon 1967'ye katıldı. Yarışmaya katıldıkları Emrah şarkısı Erzurumlu Emrah'ın şiirine yapılmış bir Karaca bestesiydi. Yarışmada Karaca ikinci oldu ancak birinci gruptan daha çok ilgi gördüler.Cem Karaca ve Apaşlar, 1968'de Almanya'ya gidip Ferdy Klein Orkestrası ile 45'likler kaydetti. Bu dönemde Soyarslan şarkısı "Resimdeki Gözyaşları", Karaca'nın Emrah'tan sonraki ikinci hit parçası oldu. Bu plak sonrası büyük bir Türkiye turnesi oldu. Ayrıca Almanya'da konserler devam etti. Ayrıca yurtdışına açılmak için İngilizce bir 45'lik kaydedildi. Bunlar Resimdeki Gözyaşları ve Emrah'ın İngilizce versiyonlarıydı. Bu dönemde Cem Karaca, tiyatro sanatçısı Meriç Başaran ile evlendi. Sene sonunda Milliyet'in 1968'in En Sevilen Erkek Şarkıcıları anketinde 4. oldu. Yılın Melodileri anketinde ise "Resimdeki Gözyaşları" Türkçe şarkılar arasında 3. oldu. Türkçe ve yabancılar karışık listede ise Resimdeki Gözyaşları 9., Cem Karaca bestesi Ümit Tarlaları ise 24. oldu.1969'da grup içinde fikir farklılıkları olmaya başladı. Cem Karaca, daha siyasi müziğe kaymak isterken, Soyarslan bu değişime karşıydı. "Bu Son Olsun / Felek Beni" plağından sonra grup dağıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Bunalım grubunun prodüktörlüğünü ve menejerliğini yapmaya başladı. İlk 45'likleri "Taş Var Köpek Yok/Yeter Artık Kadın" şarkılarının ikisinin de söz ve bestesinde Cem Karaca'nın da adı geçmektedir. Bu 45'likten sonra bu işi bırakan Karaca, grubun bateristi Hüseyin Sultanoğlu'nu kendi grubu Kardaşlar'a almıştır.Apaşlar dönemi bittikten sonra grup müziğine devam etmek isteyen Karaca, Apaşlar'ın bas gitaristi Seyhan Karabay ile Kardaşlar grubunu kurdu. 1970'in başında grup üyelerinde birçok değişiklikler oldu. Grup üyeleri sabitlendikten sonra, Almanya'da kayıt yapmaya karar verdiler ancak çıkan bir salgın yüzünden, Karaca ve Kardaşlar birlikte Almanya'ya gidemedi. Bu yüzden Cem Karaca, tek başına Köln'e gitti. Apaşlar sonrası yaşadığı müzikal aradan sonra burada kendi besteleri ve Anadolu türkülerini yine Ferdy Klein orkestrası ile kaydetti. 4 tane 45'lik yayınlandı. Amacı maddi sıkıntı yaşamadan çalışmalar yapmaktı.1970 Kasım'ında ise Karaca ve Kardaşlar "Dadaloğlu/Kalender" 45'liğini yayınladı. "Dadaloğlu", Karaca'nın bir başka hit şarkısı oldu. Bu türkü ayrıca Karaca'nın sola doğru kayışının da bir gösteresi olmuştu. Mart 1971'de Karaca'nın Trabzon'da verdiği bir konserde patlayan 3 bomba ile 30 kişi yaralandı. Aynı yıl Rum piskopos III. Makarios, Kıbrıs Fuarı'nda Türk pavyonunu gezerken, Dadaloğlu şarkısı çalınmıştı. 1971'de Cem Karaca ve Kardaşlar 4 tane 45'lik çıkardı.Cem Karaca, aynı yıl tiyatro müziği çalışması da yaptı. Ben Jonson'un yazdığı Ülkü Tamer'in Türkçeleştirdiği Püsküllü Moruk oyununun müziklerini Cem Karaca besteledi ve Kardaşlar ile kaydetti. Grup, şarkıları kaydetti ve tiyatro oyuncularına örnek olsun diye Cem Karaca ve annesi Toto Karaca tarafından şarkıları okundu. Bu tiyatro oyunu çok tutmadı ve kısa süre sonra gösterimden kalktı. Cem Karaca ve Kardaşlar'ın kaydettiği şarkılar ise 2007'de yayınlandı.1972'ye Cem Karaca ödülle başladı. Hey Dergisi tarafından "1971'in en iyi erkek şarkıcısı" seçildi ve Hey'in turnesine katıldı. Ancak Kardaşlar gitaristi Seyhan Karabay ile anlaşmazlıklar baş gösterdi ve Karaca, Kardaşlar ile yollarını ayırdı. Bu sırada eşi benzeri görülmemiş bir değiş-tokuş meydana geldi. Cem Karaca, Kardaşlar'dan ayrılıp Anadolu Rock'ın güçlü sesi Moğollar'la birleşirken Kardaşlar da Moğollar'la anlaşamayan Ersen Dinleten'i gruplarına dahil etti.Cem Karaca ve Moğollar, birleştikten bir ay sonra Kasım 1972'de Hey dergisi için verdikleri konserde ilk kez sahne aldılar. Yıl sonunda Milliyet'in anketinde Cem Karaca, en iyi erkek şarkıcılar listesinde 2. oldu, Moğollar ise en iyi yerli topluluk seçildi. Hey Dergisi'nde ise ikisi de kendi dallarında 1. seçildiler.1973'e "Obur Dünya / El Çek Tabip" 45'liği yayınlandı. Ancak grubun asıl başarısı 1974'ün başında kaydedilen "Namus Belası" şarkısı ile kazanıldı. Şarkı çok popüler oldu, öyküsü Hey dergisinde çizgi roman olarak yayınlandı. Ancak bu plak sonrası Cahit Berkay çalışmalarını Fransa'da devam ettirmeye karar verince Cem Karaca ve Moğollar yollarını ayırdı.Moğollar'dan ayrılan Cem Karaca, önce Fransa'ya gitmeyen Moğollar elemanları Mithat Danışan ve Turhan Yükseler ile "Karasaban" grubunu kurdu ama uzun ömürlü olmadı. Mart 1974'te Dervişan grubunu kurdu. Grup ilk konserlerinden birini Kıbrıs harekatından sonra Hava Kuvvetleri'ne yardım konserinde verdi.Şubat 1975'te Cem Karaca'nın en önemli eserlerinden biri olan "Tamirci Çırağı" yayınlandı. Bu şarkıdaki "İşçisin sen, işçi kal" söylemi Cem Karaca'nın siyasi duruşunu da ilk kez bu kadar açık gösteriyordu. 1975'in sonunda "Mutlaka Yavrum/Kavga" 45'liği yayınlandı. 45'liğin ilk şarkısı Mutlaka Yavrum, Filistin Kurtuluş Örgütü için hazırlanmıştı ve 2 farklı Türkçe versiyonunun dışında piyasaya yayınlanmamış İngilizce ve Arapça versiyonları da vardı. 1976'nın başında TRT'de yayınlanacak olan "Kavga" şarkısı son anda nedeni açıklanmaya bir şekilde programdan çıkarıldı. Aynı yıl Cem Karaca, Hey dergisi tarafından bir kez daha en iyi erkek şarkıcı olarak seçildi.1977'de Cem Karaca, artan siyasi gerginlikle birlikte, gitgide daha önemli bir figür oluyordu. Aydın'da verdikleri bir konserde CHP İl Başkanı aşırı solcular tarafından dövüldü. Urfa'da verilen bir konserden sonra Dervişan gitaristi Taner Öngür ve bateristi Sefa Ulaştır saldırıya uğradı. Öngür daha sonra bu nedenlerle gruptan ayrıldı. Cem Karaca bu sene tamamı yeni şarkılardan oluşan ilk uzunçaları Yoksulluk Kader Olamaz'ı yayınladı. Bu albümde Karaca besteleri dışında, ünlü şairlerin şiirleri de bulunmaktaydı. Cem Karaca ve Dervişan, 1978'in başında 1 Mayıs plağından sonra yollarını ayırdılar.Cem Karaca, Dervişan sonrası çoğu Kurtalan Ekspres'ten olmak üzere bir müzik grubu kurdu. Adını da Türkiye'nin iki ucu olan Edirne ve Ardahan'dan esinlenerek Edirdahan koydu. Ancak grup 20 gün sonra Kurtalan Ekspres elemanlarının eski gruplarına dönmesiyle eleman değişikliğine uğradı. 1978'de Cem Karaca, Edirdahan ile kaydettiği ilk ve son teklisi Safinaz'ı yayınladı. Bu plak Türkiye'de daha önce hiç görülmemiş olan 18 dakikalık bir rock operaydı. Alt sınıftan Safinaz adlı bir kızın kötü yola düşmesini anlatıyordu. Teklinin diğer şarkıları da Ahmed Arif ve Nazım Hikmet şiirlerinin besteleriydi. Cem Karaca, 1979'da Londra'daki dünyaca ünlü Rainbow Arena'da konser verme başarısı gösterdi.1979'da grup dağıldı, Cem Karaca da uzun yıllar sonra ilk kez yanında bir grup olmadan solo olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde ayrıca Almanya'ya taşındı. Çoğu Nazım Hikmet şiirlerinin besteleri olan Hasret albümünü yayınladı. Mart 1980'de Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Karaca'nın "1 Mayıs" plağı "komünizm progandası" nedeni ile yargılanmaya başladı. Bu davada şarkıcı Cem Karaca, şarkının bestekarı Sarper Özsan ve plak şirketi sahibi Ali Avaz da suçlanıyordu. Cem Karaca, bu dönemde Avrupa turnesine başlamıştı. Dava başladıktan kısa bir süre sonra da babası Mehmet Karaca'yı kaybetti. Cem Karaca, babasının cenaze törenine katılamadı.12 Eylül darbesi sonrası Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından Melike Demirağ, Selda Bağcan, Şanar Yurdatapan ve Sema Poyraz ile birlikte Cem Karaca da yurda çağrıldı. 13 Mart 1981'e kadar süre tanındı. Bonn'da yaşayan Cem Karaca, yurda dönmek için ek süre istedi. 15 Temmuz 1982'ye kadar Cem Karaca'nın süresi uzatıldı ancak Karaca, Türkiye'ye dönmeyeceğini belirtti ve süresi dolduktan sonra ise 6 Ocak 1983'te Yılmaz Güney ile aynı gün Türk vatandaşlığından çıkarıldı.Cem Karaca, bir yandan da müzik hayatına devam etti. Almanya'daki müzisyen arkadaşı Fehiman Uğurdemir ile birlikte 1982'de Bekle Beni albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oğluma", "Alamanya Berbadı" ve "Bekle Beni" gibi şarkılar Karaca'nın ülkesine duyduğu özlemi göstermekteydi. Bu albüm Karaca'nın vatandaşlıktan çıkarıldığı için medyada yer alamamasından dolayı çok fazla bilinmedi. 1984'te ise bir şarkısı dışında tüm şarkıları Almanca olan Die Kanaken albümünü yayınladı. Bu albüm Alman oyun yazarları Henry Böseke ve Martin Burkert tarafından göçmen Türkler'in Almanya'da yaşadıkları zorlukları anlatmaktaydı. Ayrıca albüm bir tiyatro oyununa da çevrildi. Karaca, albüm yayınlandıktan sonra Alman televizyonlarında albümün adı olan Die Kanaken olarak sahne aldı ve albümü tanıttı.1985'te Karaca, arkadaşı Mehmet Barı aracılığıyla Başbakan Turgut Özal ile görüşerek, ülkeye geri dönme isteğini bildirdi ve Münih'e gelen Özal ile konuştu. Özal'ın olumlu yanıt vermesi ile hukuki işlemler başlatıldı. Yıl sonunda vatandaşlıktan çıkarılmasına sebep olan davadan beraat etti. 1987'de de hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı kaldırıldı. 29 Haziran 1987'de Cem Karaca, Türkiye'ye döndü. Aynı yıl Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar albümünü çıkardı. Bu albüm o senenin en çok satan albümlerinden biri oldu. 1988'de bu albümü Töre takip etti. Bu albüm sonrası Cem Karaca, yasaklı olduğu TRT ekranlarına da çıkmaya başladı.Cem Karaca, arkadaşı Uğur Dikmen ve Cahit Berkay ile müzikal ortaklık kurarak Yiyin Efendiler albümünü yayınladı. Bu albümdeki "Oh be" şarkısında, kendisini "dönek" diye adlandıranlara cevap olarak "Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte oh be" diyerek cevap verdi. 21 Temmuz 1990'da sözlerini kendi yazıp, bestesini Cahit Berkay'ın yaptığı Kahya Yahya şarkısı ile Altın Güvercin en iyi şarkı ödülünü kazandı. Bu dönemde SHP için konserlere çıktı.Karaca, 1992'de UNICEF için hazırlanan ve İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan, Muazzez Abacı, Leman Sam, Fatih Erkoç gibi ünlü isimler korosunun seslendirdiği "Sev Dünyayı" şarkısının sözlerini yazdı ve koroda da yer aldı. 22 Temmuz 1992'de annesi Toto Karaca hayatını kaybetti. Yılın sonlarına doğru Dikmen ve Berkay ile ikinci çalışması olan Nerde Kalmıştık? albümünü yayınladı. "Raptiye Rap Rap" ve "Islak Islak" besteleri ile büyük başarı yakaladı.Bu albümden sonra Cem Karaca, bir süre müzikle aktif olarak ilgilenmedi. 1994'te TRT'de Raptiye adlı programı sundu. 1995'te ise Flash TV'de Cem Karaca Show'u, 1996'da aynı kanalda "Efendime Söyleyeyim" programını yaptı. 95'te bir sanatçı grubu ile Bosna-Hersek'e gidip, savaş sonrası zor durumda olan Bosnalılar'a destek verdi.Sanatçının müziğe geri dönüşü 1997'nin sonunda vizyona giren Ağır Roman ile oldu. Filmin yapımcısı, eski Apaşlar gitaristi ve Karaca'nın dostu Mehmet Soyarslan'nın yazdığı, 1968'de Cem Karaca'ya ün getiren "Resimdeki Gözyaşları"nı, Karaca film için yeniden kaydetti. Filmin ana müziği olan parça, Karaca'yı tekrardan müzik piyasasına soktu. Eski plak şirketi, izinsiz olarak "The Best of Cem Karaca" serisini piyasaya sürdü.1999'da Türk rock müziğinin duayenleri olan Cahit Berkay, Engin Yörükoğlu, Ahmet Güvenç ve Uğur Dikmen'in desteğiyle 'Bindik Bir Alamete...' isimli albümünü çıkardı. 2000'de Cem Karaca'nın da rol aldığı Kahpe Bizans'ın müziklerinin bazılarını seslendirdi. Bu filmin de yapımcısı olan Soyarslan'ın yazıp Apaşlar zamanında Dede Korkut'tan esinlenip Sadık Bütünay ile kaydettiği ama yayınlamadığı şarkıları Cem Karaca seslendirdi. Bu eserlerden sonra ölümüne dek birkaç şiir albümünde konuk sanatçı oldu.Cem Karaca, Şubat 2001'de Murat Töz, Barış Goker ve Cengiz Tuncer ile Cem Karaca Trio olarak sahne almaya başladı. Mayıs 2001'de ise Barış Manço'nun ölümü ile vokalistsiz kalan Kurtalan Ekspres ile beraber çalmaya başladı. Harbiye Açık Hava Konserleri'nde sahne aldılar. 2002'de Yol Arkadaşları adlı grubu kurup, onlarla sahne aldı. Son yıllarında barlarda sahne aldı. 8 Şubat 2004 sabahı, solunum ve kalp yetmezliği sebebiyle geçirilen kalp krizi nedeniyle Bakırköy Acıbadem Hastanesi'ne kaldırılan Cem Karaca kurtarılamadı. Karacaahmet Mezarlığı'nda babası ile aynı mezara defnedildi.Ölümünden önce kaydettiği son şarkılar, ölümünden kısa süre sonra yayınlandı. İlk önce "Hayvan Terli" teklisi yayınlandı. Mehmet Eryılmaz'ın bu şarkısına Karaca'nın bir bar programında bu şarkıyı söylerkenki görüntüleri ile klip çekildi. Mayıs 2005'te, ölümünden 10 gün önce (2004) Mahsun Kırmızıgül ile kaydettiği "Hayat Ne Garip?", Kırmızıgül'ün Sarı Sarı albümünde yayınlandı. Karaca ve Kırmızıgül'ün stüdyodaki görüntülerinden oluşan bir klip yayınlandı. Haziran 2005'te ise Murathan Mungan'ın sözlerini yazdığı şarkıların yeni yorumlarından oluşan "Söz Vermiş Şarkılar" albümünde Yeni Türkü'nün "Göç Yolları" eserini yorumladı.2005 yılında Yavuz Bingöl, Edip Akbayram, Manga, Teoman, Deniz Seki, Volkan Konak, Haluk Levent, Suavi, Ayhan Yener, Tuğrul Arseven tarafından yorumlanan Cem Karaca şarkılarından oluşan Mutlaka Yavrum albümü yayınlandı. Bu albüm daha önce yayınlanmamış İngilizce bir Cem Karaca şarkısı da içeriyordu.Ölümünün 6. yılında Beyaz Show'da daha önce kaydedip yayınlamadığı "Karagözlüm" adlı şarkı ilk kez gün yüzüne çıkmıştır.Cem Karaca, 1961'de Hamlet'te oynarayak tiyatroya ilk adımını attı. 1964'te Münir Özkul'un oynadığı General Çöpçatan oyunu ilk büyük tiyatro çalışması oldu. 1965'te askerliği sırasında askeriyede Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toroslar Canavarı oyununu yönetti ve oynadı. Aynı dönem İstanbul Tiyatrosu'nda sergilenen "Anahtarı Bendedir" adlı oyunu Türkçeye çevirdi ve oynadı.Uzun bir süre tiyatroya ara veren ve Püsküllü Moruk oyununun müziklerini yapmak dışında tiyatroyla ilgilenmeyen Karaca, 1987'de Almanya'da çıkardığı Die Kanaken albümündeki şarkıların işlendiği Ab in den Orient-Express oyununun Kuzey Ren Westfalya Eyalet Tiyatrosu'nda oynanan "Die Kanaken" adlı versiyonunda annesi Toto Karaca ile beraber oynadı. Yine Almanya döneminde Münih Halk Tiyatrosu'nda Nazım Hikmet'in Şeyh Bedrettin Destanı oyununu yönetti.Cem Karaca, 1970'de ilk ve tek başrol filmi olan Kralların Öfkesi'nde oynadı. Yücel Uçanoğlu'nun yazıp yönettiği yerli western tarzı bu filmde Murat Soydan ile başrolü oynayan Cem Karaca, Camgöz adlı bir kovboyu canlandırdı. Ancak bu film çok başarılı olmadı. Uzun süre beyaz perdeden uzak duran Karaca, 1999'da Kahpe Bizans da Karaca Abdal adlı bir ozan rolünde rol aldı ve filmin müziklerinden bazılarını seslendirdi.Cem Karaca, 1990'da Bir Milyara Bir Çocuk adlı Müjdat Gezen dizisinde rol aldı. Bunun dışında 2001'de Yeni Hayat adlı dizide onur konuğu olarak yer aldı. Aynı sene Avcı adlı dizide Dem Baba rolünü oynadı.Cem Karaca ilk evliliğini 22 Aralık 1965 yılında Semra Özgür ile yaptı. Özgür, Karaca'nın annesi gibi bir tiyatro sanatçısıydı. Bu evlilik fazla uzun sürmedi. Karaca, 1968'in sonunda yine bir tiyatro sanatçısı olan Meriç Başaran ile bir ilişki yaşamaya başladı. Ekim 1968'de Karaca ikinci evliliğini Başaran ile yaptı. Bu evlilik de 2 yıl sürdü. Üçüncü evliliğini Feride Balkan ile 21 Ağustos 1972'de yaptı. 1976'da çiftin oğulları Emrah Karaca dünyaya geldi. Çift, Cem Karaca'nın Almanya'da zorunlu yaşama döneminde ayrıldı. 5 Temmuz 1993'te Cem Karaca, dördüncü evliliğini ilk eşi Semra Özgür ile yaptı.Cem Karaca'nın son evliliği ise İlkim Erkan ile oldu.Karaca'nın ölümünden sonra Karaca'nın çocuğunun annesi Feride Balkan ve son eşi İlkim Erkan Karaca arasında sorunlar yaşandı. İlkim Karaca, Karaca'nın çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonucu kısır olduğunu, bu yüzden Emrah Karaca'nın onun oğlu olmadığını iddia etti. Mahkeme kararı ile Cem Karaca'nın mezarı açılıp DNA örnekleri alındı. DNA testi sonucu Emrah'ın Cem Karaca'nın oğlu olduğu tespit edildi. Bu olaydan sonra Balkan ve Emrah Karaca, İlkim Karaca'ya açtıkları hakaret davasını kazandı. İlkim Karaca daha sonra Cem Karaca ve Barış Manço kardeştiler iddiası ile medyada yer buldu.

http://www.ulkemiz.com/cem-karaca-kimdir

Kuş Gözleminde Kullanılan Malzemeler

Dürbün ve Teleskop Dürbün kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Kullandığımız dürbün ne kadar kaliteli olursa yapacağımız gözlemde o kadar zevkli olur. Gözlemci, dürbününü seçerken bazı noktaları göz önünde bulundurmalıdır. Sonuçta her dürbün ile kuş gözlemi yapılmaz. Eğer bir dürbünümüz yoksa, yapacağımız ilk iş bir dürbün almak olacaktır. Dürbünümüzü, konusunda uzman ve daha sonra bize teknik destek sağlayabilecek yerlerden almalıyız. Aksi takdirde, bir arıza durumda sorun yaşayabiliriz. Satın alacağımız ya da gözleme götüreceğimiz dürbünü seçmeden önce gözlem için en ideal dürbün nasıldır bunu belirleyelim. Gözlem yapacağımız dürbünde arayacağımız ilk özellik görüntü kalitesidir. Peki bir dürbünün kaliteli görüntü verdiğini nasıl anlarız? Bütün dürbünlerin üzerinde bazı sayılar vardır. Örneğin:6x42, 10x50 gibi. Buradaki sayılardan ilki (örneğin 6x42 büyütmedeki 6 rakamı) dürbünün Okülerinin, diğer sayı ise (42) dürbünün Objektif lensinin mm değerinden çapını ifade eder. Bu sayılar kuş gözlem için iyi bir dürbün almamızda bize yardımcı olurlar. Bir dürbünün kuş gözlem için uygun olup olmadığını anlamak için o dürbünün “Büyütme Değeri”ne bakarı. Dürbünün büyütme değerini, Objektif lens çapını Oküler Çapına bölerek bulabiliriz. Büyütme değeri 5-7 arasında olan dürbünler kuş gözlem için idealdir. Yukarıda ki örnek için Büyütme değeri 42/6=7’dir. Objektif lens çapı ne kadar büyük olursa dürbün o kadar çok ışık toplar. Büyük lense sahip dürbünler iyi ışık topladığından güzel görüntü verir. Bu tip dürbünler ışık şiddetinin düşük olduğunu, sabaha karşı, akşama doğru gibi kapalı havalarda gözlem yapmak için idealdir. Büyük mercekli dürbünlerin dezavantajı ise, büyük merceğe sahip oldukları için boyutları büyük ve ağırlıkları fazladır. Bu dürbünler uzun süreli yapılan gözlemlerde, gözlemciyi yorabilir. Eğer ışık şiddetinin düşük olduğu zamanlarda ve yerlerde gözlem yapmayacaksak mercek çapı küçük olan dürbünleri tercih etmeliyiz. Dürbünümüzde arayacağımız diğer özellikler ise şöyle olmalıdır; -Dürbünümüz demir ya da benzeri malzemelerden değil, plastik gibi hafif ve herhangi bir darbe anında merceğe zarar vermeyecek malzemeden yapılmış olmalıdır. Bu tür dürbünler ayrıca hafif oldukları için fazla ağırlık yapmazlar. -Dürbünümüz, elimizin büyüklüğüne uygun olmalı ve parmaklarımız ayar vidalarına rahatlıkla yetişebilmelidir. -Dürbünle baktığımızda nesneleri normal şekillerinde görmeliyiz. Ayrıca dürbünün ışığı halkalar biçiminde gösterip göstermediğine de dikkat etmeliyiz. Teleskoplar dürbünlere göre daha büyük, ağır ve kullanması deneyim isteyen aletlerdir. Teleskopların büyütme gücü x20 ve üzeridir. Bu büyütmeye sahip aletlerin gözlem esnasında titremesi görüntüyü bozar, bunun için teleskoplar, üçayakla (tripod) birlikte kullanılırlar. Bilimsel bir çalışma yapmıyor ve sürekli yerimizi değiştiriyorsak, gözlemimize teleskop götürmeye gerek yoktur. Çünkü bir teleskopu arazide saatlerce taşımak oldukça zordur ve gözlem açısından pratik değildir. Eğer teleskop alacaksak dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: -Teleskopumuz plastik malzemeden yapılmış olmalıdır. -Gözü yoran düz teleskoplar yerine üstten bakmalı teleskopları tercih etmeliyiz.   Arazi Rehberi Arazi Rehberi, dürbün ve not defteri ile birlikte kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Eğer uzman bir ornitolog değilseniz yanınızda mutlaka iyi bir Arazi Rehberi bulundurmanız gerekir. İyi bir Arazi Rehberi nasıl olmalıdır? Arazi Rehberi içinde, kendisine konu edindiği bölgenin kuş türlerine ait resim, fotoğraf, dağılım haritası, boy, kilo gibi özellikleri anlatır. Türkiye, Batı Palearktik Bölge olarak adlandırdığımız Kuzey Afrika’yı, Avrupa’nın tamamını, Asya’nın Batısını ve Ortadoğu’yu içine alan bölgede yer alır. Bir Arazi Rehberi alırken önce bu özelliğe dikkat etmeliyiz. Arazi rehberlerinde kuşların isimleri, Latince ve kitabın yayınlandığı dilde olarak yazılı olmalıdır. Kitap kaliteli fotoğraf ve resimlerle her kuş türünün çeşitlenmesini, yavru, erişkin birey, dişi ve erkekteki tüy dimorfizmini, kuşun uçuş şeklini varsa albino bireyleri ve kuşun doğal ortamını göstermelidir. Bunların dışında kuş türünün çok karakteristik bir özelliği varsa bunu fotoğraf ya da resimle göstermelidir. İyi bir Arazi Rehberi kuşun bulunduğu tehlike statüsünü, türü tehdit eden unsurları da içine alan kısa bir açıklama yapmalıdır. Arazi Rehberleri kuşları familyalar halinde (ya da fiziksel büyüklük sırasına göre) gösterir, çok iyi bir Arazi Rehberi alıp hangi familyanın hangi sayfalarda bulunduğu ve kuş familyalarının özelliklerini iyi biliyorsak yeni gördüğümüz bir kuşu teşhis etmemiz kolaylaşır. Arazi rehberlerinde ayrıca her türün dağılımını gösteren haritalar bulunur. Bu haritalar kuş türünün; -Göç Yolunu -Yerli Olduğu Bölgeyi -Kışı Geçirdiği Bölgeyi -Yazı Geçirdiği Bölgeyi -Populasyonun Tehlikede Olduğu Bölgeyi -Çok Seyrek Uğradı Bölgeyi gösterir. Bu bilgiler harita üzerinde genelde her bilgi bir renk veya şekille ifade edilmiş biçimde gösterir. Bu harita “Dağılım Haritası” olarak adlandırılır ve haritalarla ilgili bilgi kitabın en başında aşağıdaki şekilde olduğu gibi verilir. Arazi rehber kitabımızı çok iyi bir şekilde ciltlemeli ve dış etkilerden korumak için özel bir çanta içerisinde saklamalıyız. Arazide Arazi Rehberimıza çok dikkat etmeliyiz. Yeni gördüğümüz bir türü hemen Arazi Rehberindan bulmaya kalkışmamalı ilk önce türün özelliklerini not defterimize not etmeli gözlem bitince ya da bir boşluk anında Arazi Rehberindan gördüğümüz kuşun hangi tür olduğuna bakmalıyız. Batı Palearktik bölgenin ve Türkiye’nin kuşlarını konu edinen en iyi birkaç Arazi Rehberi şunlardır: -Collins Bird Guide -Parey Vogelbuch -The Raptor of Europe and The Middle East -Türkiye Kuşları -İ.Kiziroğlu III.Elbise Gözlem alanına gitmeden önce, gözlem alanının bulunduğu bölge ile ilgili bilgiler edinmeliyiz. Bu bilgiler gözlememiz öncesinde ve sonrasında çok işe yarayacaktır. Gözlem bölgesi ile ilgili edindiğimiz arazi yapısı ve hava durumu bilgileri elbise seçimimizde bize yardımcı olacaktır. Hava durumu ve arazi yapısı ne olursa olsun, elbiselerimizle ilgili unutmayacağımız temel kurallar şunlardır; -Elbiselerimiz koyu renk tonlarında olmalıdır. Örneğin; koyu yeşil, kahverengi, gri gibi. Çünkü doğadaki birçok hayvan açık ve canlı renklerden ürker. Birçok kuş türünün de gözlerinin çok iyi gördüğünü düşünürsek, açık renkli kıyafetlerimizle kuşlar tarafından hemen fark ediliriz ve biz çok uzakta olsak bile ürküp kaçarlar. Bu durum bizim sağlıklı gözlem yapmamızı engelleyecektir. Ayrıca kuşların bizi fark etmemesi için doğada kamufle olmamız gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı koyu renkli kıyafetler giymeye özen göstermeliyiz. -Elbiselerimizle ilgili ikinci temel ilke ise ayakkabımızdır, seçtiğimiz ayakkabı mutlaka ayağımızı bileklerimizden sarmalı ve tabanı kalın olmalıdır. Terlik, sandalet ve bileğimizi sarmayan ayakkabılar arazi koşullarına ve gözlemin hareketliliğine göre her an ayağımızdan çıkabilir ve yaralanmalara sebep olabilirler. Bu iki temel kural dışında seçim yaparken gözlem alanımızın arazi ve hava şartlarını göz önünde bulundurmalıyız. Hava şartlarını önceden öğrendiğimiz için elbisemizi ona göre ayarlamalıyız. Hava şartları ne olursa olsun seçtiğimiz elbisenin kollarımızı ve bacaklarımızı tamamen örtmesine özen göstermeliyiz. Aksi taktirde gözlem alanında ki böceklerden hastalık kapabiliriz, otlardan ve ağaçlardan kollarımız ve bacaklarımız yaralanabilir. Seçtiğimiz kıyafetlerin bol cepli olması, not defteri ve kalemimizi koyacağımız yerlerin olması arazide bize fayda sağlar. Kayalık alanlarda ve dik yamaçlarda gözlem yapacaksak ayakkabımızın ayağımızı bileğimizden sarması, tabanının kalın ve dişli olmasına özen göstermeliyiz. Gözlemimizi sulak ve çamurlu alanlar da yapacaksak ayakkabımız bir bot olmalıdır ve ayağımızı sıkıca sarmalıdır. Yanımıza bizi yormayacak ve eşyalarımızı koyabileceğimiz küçük bir sırt çantası ile birlikte susuz kalma ihtimaline karşı su ihtiyacımızı karşılayabilecek birde matara almalıyız. Çantamız sağlam ve sırtımızı terletemeyecek şekilde olmalıdır. Sıcak ve yağmurlu havalara karşı şapka olmayı da ihmal etmemeliyiz. IV.Not Defteri Arazide gözlem yaparken elde ettiğimiz verileri kaydetmemiz gerekir, bunun için iyi ve kaplı bir not defteri kullanmalıyız. Not defterimizi yeni gördüğümüz kuş türlerinin çizimini, gözlemlediğimiz türlerin kaydını yapmak ve gözlem raporlarımızı yazmak için kullanırız. V.Ölçüm ve Araştırma Malzemeleri Gözlem yaptığımız bölgede materyal toplamak ve basit ölçümler yapmak için bazı aletlere ihtiyacımız olabilir. Gerekli gördüğümüz bu malzemeleri de almalıyız. Bu malzemelerden pens ve saklama kutuları arazide çok işimize yarayabilir. VI.İlk Yardım Malzemesi Gözlem yapmak için gittiğimiz yerler çoğunlukla doğal hayatın bozulmadan korunduğu yerler olduğu için, çok küçükte olsa bazı tehlikeleri içinde barındırmaktadır. Bu tehlikeler günlük hayatta karşılaşabileceğimiz tehlikeler gibide olabilir ya da ilk defa karşılaşacağımız durumlarda olabilir. Bütün bunlar için önlemimizi önceden almalıyız. Arazide en sık karşılaşılan olaylar; -Hafif yaralanmalar, sıyrıklar -Böcek sokmaları -Eklem incinmeleri -Sıcak havalarda burun kanaması ve tansiyon düşmesi Olarak sıralayabiliriz. Önceliği bu durumlara vererek, gözleme çıkmadan bir ilk yardım çantası hazırlamalıyız. Böcek sokmalarına karşı hassasiyeti fazla olan kişiler gözleme çıkmadan önce mutlaka yanlarına gerekli ilaçlarını da almalılar.

http://www.ulkemiz.com/kus-gozleminde-kullanilan-malzemeler

Kaunos Tiyatrosu

Kaunos Tiyatrosu

İl: Muğla İlçe: Köyceğiz Köy: Dalyan köyü Bölge: Karia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 31 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 550 kişi Açıklama: Kaunos’un bulunduğu tepenin üç tarafı eskiden denizle kaplıyken günümüzde denizden üç kilometre uzaklaşmıştır. Tiyatronun ön tarafına düşen limanı şimdi yarı bataklık, küçük bir göl halindedir. 1877 ile 1920 de yabancı araştırmacılar bu kente ilgi göstermişler, kazmışlar. Bu günde devam eden kazıya yaklaşık 40 yıl önce Türk arkeologlar başlamışlar.İki kademeli Kaunos tiyatrosu erken dönem tiyatro özelliklerini taşır. İzleyici koyağı sahne binasını biraz kucaklayıp 180 dereceden büyük açı yapar. Oturma sıralarının birçok yerinde izleyicileri güneşten koruyan tentelerin için ahşap direk delikleri görülür. Her iki kademede 17 şer sıra vardır. Yine her iki kademede de 10 ışınsal yol vardır. Dairesel orta yolun genişliği beş ayak altı parmaktır. Ayrıca orta yolun kenarı ile ikinci kademenin üst sırasına sırtlıklı koltuklar dizilmiştir. İkinci kademede her ne kadar 14 sıra görülüyorsa da 30 derecelik eğim göz önüne alındığında daha üç sıra olması gerekir. Tiyatronun yaklaşık 40 ayak kuzeydoğusunda tiyatroların koruyucu tanrısı Dionysos’un tapınağı bulunmaktadır. Orkestra yarıçapı 40 ayaktır. İzleyici koyağında sekiz merdivenli ışınsal yol görülmesine karşın iki baştaki merdivenlerle 10 ışınsal yol olması gerekir. Tiyatronun sol yanının neredeyse tamamı yamaca yaslanmıştır. Kuzeybatı tarafının bir bölümü izleyici koyağını kavrayan destek duvarına yaslanır. Bu duvarın içinden girerek orta yola ulaşan merdivenli, tonozlu geçit büyük oranda sağlamdır. Tiyatro güneybatıdaki antik limana doğru bakar. Sahne binasının büyükçe bölümü ayaktadır. En az iki kez onarılarak değişime uğramış olan bu tiyatronun günümüze ulaşan bölümleri Roma mühendisliğinin izlerini taşır. Uzmanların belirttiğine göre, tiyatronun yanındaki Dionyssos tapınağı İ.Ö. 4. yüzyılda inşa edilmiştir. Bu bağlamda tiyatronun da en azından aynı dönemde inşa edilmiş olması gerekir. Yerinde yapılan ölçüme göre, bu tiyatronun yaklaşık sığarı 5.500 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/kaunos-tiyatrosu

Türkiye’de Kuş Gözlemciliği Turizmi

Türkiye’de kuş gözlemciliği turizmine ilişkin bazı notları sıralamak istiyorum... Özellikle kuş göç yolları üzerinde yer alan sulak alanların kuşlar açısından çok önemli potansiyel içerdiği dikkat çekmektedir. Türkiye’de kuş gözlemciliği son yıllarda hızla yayılmaktadır. Ülkemizin kuşlar açısından zengin olmasının en önemli nedenleri, zengin sulak alanlara sahip olması ve kuş göç yolları üzerinde bulunmasıdır. Türkiye’de kuş gözlemciliği son yıllarda dünyadaki gelişmelere paralel olarak hızla yayılmaktadır.Ülkemizde 1 milyon hektarı aşkın 250 civarında sulak alan mevcuttur. Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda Türkiye’de uluslararası ölçütlere göre 81 sulak alanın uluslararası öneme sahip olduğu belirlenmiştir. Bunlardan 18’i “A” sınıfı nitelikte sulak alandır. Kuş gözlemciliği doğayı kuşların dünyasından tanımayı sağlayan bir gözlem sporudur. Türkiye’deki toplam kuş türlerinin sayısı Avrupa’nın tamamında bulunan kuş türleri kadardır.Sağlıklı bir çevrenin en iyi göstergesi olan kuşlar her türlü yaşam ortamında bulunurlar. Kent içerisinde parkta, sulak alanda, bozkır, orman, çöl gibi hemen her yerde kuş gözlemciliği yapılabilir. Kuş gözlemciliğinin mevsimi, zamanı da sınırlı değildir; 365 gün 24 saat yapılabilir. Türkiye’de şimdiye kadar 502 çeşit kuş türü kaydedilmiştir.Ülkemizin önemli sulak alanlarında (Manyas, İzmir, Göksu Deltası vb gibi) kuş gözlem istasyonları ve gözlem kuleleri kurularak ornitoturizm ile ilgili atılımlar yapılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/turkiyede-kus-gozlemciligi-turizmi

Samsun Ondokuzmayıs Dağcılık Kulübü

Samsun Ondokuzmayıs Dağcılık Kulübü

2001 yılı Aralık ayında Ahmet Yağ, Erdal Tokatlı, Metin Tahir Sungur, Faik Can Özen, Eyüp Sabri Yılmaz, Sedat Kır, Erdoğan Ozoral, Osman Rendeci, A. Cudi İmamoğulları’ ndan oluşan kurucu üyelerin girişimleri ile Ondokuzmayıs Lisesi Spor Kulübü kuruldu.Atletizm, Yüzme, Dağcılık, Kayak, Rafting, Bisiklet, Basketbol, Voleybol, Futbol, Güreş, Satranç, Masa Tenisi, Badminton ve Oryantiring dallarında gençleri yetiştirmek amacı ile faaliyetlere başlandı. Dağcılık branşı aktif spor branşı olarak öne çıkınca 2007 yılında Genel Kurul onayıyla kulübün adı Ondokuzmayıs Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü olarak değiştirildi.Kulübün temel amacı ülkemizde genellikle üniversite döneminde ya da ortamında yapılan bir spor dalı olarak bilinen dağcılık sporunu, gençlere özellikle de lise çağlarında tanıştırmak.Bu amaç doğrultusunda her yıl kulübe başvuran yüzlerce öğrenci hafta sonu yürüyüşlerine çağrılarak Dağcılık Sporu tanıtıldı. Ardından bu yürüyüşlerden zevk alan ve devam etmek isteyen gençlere sporcu lisansı çıkarıldı. Daha sonra bu gençler Kulüp içinde Türkiye Dağcılık Federasyonu Dağcılık Eğitimi Yönetmeliğine uygun olarak eğitildiler. Eğitimlerini tamamlayan tırmanış tekniği uygun gençler Ondokuzmayıs Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübünün düzenlediği yaz ve kış tırmanışlarına davet edildiler. Dağcılık sporunda kendini geliştirmek isteyen gençler daha sonra Türkiye Dağcılık Federasyonu kamplarına gönderilerek daha profesyonelce eğitim almaları sağlandı.Eğitimlerimizle gençlerin kişilik gelişimlerine olumlu katkıda bulunurken sosyal çevresi ve yaşama bakış açısı da olumlu yönde gelişmiştir. Buradaki en büyük avantajımız kulübün kurulduğu günden itibaren eğitimleri veren teknik kurulumuzun tamamına yakınının öğretmen ve eğitimci oluşudur.Ondokuzmayıs Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü gençlerin yanı sıra yetişkin grubu için de eğitim ve tırmanış faaliyetleri düzenlemektedir.Kurulduğu günden itibaren eğitim ve tırmanış faaliyetlerimiz Türkiye Dağcılık Federasyonu Antrenörü Faik Can Özen gözetiminde, Erhan Yaşar Babalık,  Tülay Yalçıntaş Özen, Sibel Seven, Nuriye Yavuz, Hacer Kırca, Cevat Nisbet ve Esin Karademir tarafından gerçekleştiriliyor. Bütün faaliyetlerde Dr. Hayrettin Karademir Sağlık Sorumlusu ve Eğitmen olarak görev alıyor.Çevre Mühendisi İsmail Baş ise kulüp içi faaliyetlerimizde etkin olarak görev almaktadır.Kulübümüz Türkiye Dağcılık Federasyonu - Turkish Mountaineering Federation üyesidir.http://www.omdak.org

http://www.ulkemiz.com/samsun-ondokuzmayis-dagcilik-kulubu


SAİM HALİM PAŞA YALISI

SAİM HALİM PAŞA YALISI

Sait Halim Paşa Yalısı’nın tespit edilen ilk sahipleri Düzoğulları ailesidir. Bilindiği kadarıyla Düzoğulllarından kalan yalıyı Aristarhis Ailesi tamamen yıktırmış ve tahmini 1863 yılında yeniden inşa ettirmişlerdir. Sait Halim Paşa Yalısı, 1876 yılında Prens Abdülhalim Paşa’nın mülkiyetine geçmiştir. Ancak o dönemde yalının harap halde olması ve de istenilen büyüklükte olmaması nedeni ile Çanakkale’li mimar-kalfa Petraki Adamandidis’e bugünkü biçimiyle yeniden yaptırılmıştır. Abdülhalim Paşa’nın 1890 yılında vefatı ile mülkü Paşa’nın dokuz evladına kalmıştır. Sait Halim Paşa, kardeşlerine ait hisseleri satın alarak 1894 yılında yalının tamamına sahip olmuştur.Bina 1968′de Turizm Bankası’na geçmiş ve bir müddet sadece yabancıların girebildiği kumarhane olarak kullanılmıştır. Yangın tehlikesi ve benzeri sebeplerle kumarhane 1972 yılında Hilton’a devredilmiştir. 1974 yılında tadilattan geçen Sait Halim Paşa Yalısı, asıl büyük renovasyonu 1980-1984 yıllarında, Turizm Bankası tarafından TAÇ (Türkiye Anıt ve Çevre Koruma) Vakfı’na yaptırılarak gerçekleşmiştir. 1989′da TC. Turizm Bankası, Türkiye Kalkınma Bankası’na dönüştürülünce Sait Halim Paşa Yalısı’nın sahibi Türkiye Kalkınma Bankası olmuştur. Sait Halim Paşa Yalısı’nın bahçesi yaz aylarında restoran olarak işletilmiş, odalarının bir bölümü müze olarak düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılmış ve zaman zaman resmi toplantılar burada yapılmıştır. Sait Halim Paşa Yalısı, 1995 yılında geçirdiği yangın sonrasında “Başbakanlık Resmi Konuk Evi” adı altında restore edilmiştir. Bu restorasyon 2002 yılında tamamlanmıştır. Sait Halim Paşa Yalısı, yangından önceki haline göre değil de inşa edildiği 1860′lı yıllardaki haline göre restore edilmiş, 2004 yılında Göçtur Turizm A.Ş.’nin işletmesine devredilene kadar da kullanılmamıştır. 2007 yılından itibaren Yeniköy Turizm Yatırımları ve Tic. A.Ş. tarafından işletilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/saim-halim-pasa-yalisi

Nef’i Kimdir ?

Nef’i Kimdir ?

Gerçek adı Ömer olan ve iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden anlaşılan Nef’i, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerindendir. Çok genç yaşlarda şiir yazmaya başlayan Nef’i gelmiş geçmiş en yetkin kaside üstadı olarak kabul edilir. Ayrıca bir kaside türü olan hiciv konusunda oldukça önemli bir isim olup, en güzel ve önemli hicivleri yazan da yine Nef’i’dir. Nef’i tahmini olarak 1570 yılı civarında Erzurum’da doğmuştur. Bu yüzden ona Erzenur’ Rumi de denir. Arapça ve Farsça’ya çok hakim olan Nef’i, Hafız divanı, Şadi’nin Gülistanı gibi pek çok önemli eseri okudu. Nef’i’nin ilk mahlası “zarri”dir. Bu mahlas “zararlı” manasına gelir. Daha sonra Erzurum defterdarı olan Müverrih Ali bey Zarri’nin şiirlerini görmüş, çok beğenmiş ve “sen zarri(zararlı) değil, ancak nefi(yararlı) olursun” demiş ve şairin adı Nef’i olarak kalmıştır. Nef’inin eserleri: Türkçe Divan, Arapça Divan, Siham-ı Kaza (hicivlerini topladığı eser) dır.Nef’i, I. Ahmet döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede tanınmıştır. Maden mukataacılığı, maden katipliği, çeşitli katiplikler gibi çeşitli devlet memurluklarında çalışmıştır. Nef’i, I. Ahmet’in yanı sıra, II. Osman ve IV. Murat’ın padişahlıkları dönemlerini de görmüştür. Özellikle IV. Murat’ın zamanında yazdığı kaside ve hicivlerle bu padişahın gözüne girdi ve ününün doruğuna ulaştı. Özellikle dönemin müftüsünün kendisi için kafir demesinin üzerine yazdığı şu kaside oldukça ünlüdür;Müftü efendi bize kâfir demişTutalım ben O’na diyem müselman(müslüman) Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşereİkimiz de çıkarız orda yalan.Yine bir başka hiciv örneğine bakacak olursak; kendisine köpek diyen biri için söylediği hiciv örneği;Tahir Efendi bana kelp demiş İltifadı bu sözde zahirdir Maliki mezhebim benim ziraİtikadımca kelp tahirdir.Yazdığı hicivler yüzünden Nef’i’nin başı dertten kurtulmamıştır. IV. Murat genellikle onu korusa da pek çok kez zindana atılmaktan kurtulamamıştır. Öyle ki Yaşadığı dönemde Sadrazamlara bile ağır küfürler içeren hicivler yazıp zindanlara atılıp yine dönemin padişahı tarafından affedilmiştir.Nef’i’nin ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur; IV. Murat artık en sonunda Nef’i’ye hiciv yazmayı yasaklamıştır. Nef’i bu durumda, aklına gelen yeni hicivler olsa da bu hicivleri dillendirmemiştir. Fakat bir gün IV. Murat “var mı yeni hiciv?” diye sorduğunda “var padişahım” deyip IV.Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı bir hicvi okur. Aslında padişah bu hicvi çok beğendiyse de Bayram Paşa doğal olarak memnun kalmamıştır ve padişah da Bayram Paşa’nın baskılarına dayanamayıp 1635 yılında Nef’iyi boğdurtarak öldürtmüştür.Nef’i’nin idamıyla ilgili, bir de çok bilinen bir efsane vardır; efsaneye göre, aslında Nef’i’nin idamı son anda iptal edilip Nef’i affedilmiştir. Zenci olan infaz memurunun idamla ilgili kağıdı yazarken kağıda siyah mürekkep damlatması üzerine Nef’i, kendini tutamamış ve “kağıda terinizi damlattınız” demiştir. Artık bu olaydan sonra affedilme şansını kaybeden Nef’i’nin idamı kaçınılmaz olmuştur.Nef’i, oldukça yetkin ve mükemmel kasideler yazmasının, mükemmel bir şair olmasının yanı sıra, kendinin mükemmelliğinin farkndadır ve kendisini oldukça fazla metheder. Kasideler bilindiği gibi birini övmek için yazılırlar. İşte Nef’i kasidelerinde kendisini övdüğü de olmuştur. En azından bir dizede kendisinin mükemmel sanatından bahseder. mesela aşağıdaki şiire baktığımızda bunun bir örneğini görürüz;Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdımGamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi ahır Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdımSeyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdımMa’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdımSihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdımKasidenin açıklamasına bir bakalım;Düşmana yüz vermediğinden naz sanırdım (Meğer) çok lütuf imiş ben az sanırdımGülümsenle cihana beni rezil eyledin Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdımYüzünün aynadaki yansımsını görmesem Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdımYapıcı olduğunu bilmezdim böyle harabat Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdımSihir yaptığı yeni senden işittim Nef’i yoksa sözünü hep icaz sanardım.Özellikle son dizede Nef’i kendini övmüştür. İcaz sözü en mükemmel şeklinde kullanmaktır. Nef’i kendi kendine diyor ki; “şiirlerini icazlı sanırdım ama bunlar meğer sihirmiş” Yani icaz muhteşem ve zor bir sanat olduğu halde Nef’i kendisinin icazı da aştığını, şiirlerinin mükemmeliğinin ancak sihirle açıklanabileceğini söylemiştir.Nef’i ile ilgili bir rivayet daha vardır; IV. Murat, Siham-ı Kaza’yı okurken ayağının dibine yıldırım düşmüş, bu durumu olumsuz yorumlayan padişah, Nef’i’ye bir daha bu kadar kuvvetli hicivler yazmayı yasaklamıştır.Siham-ı Kaza’dan:Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek Kande sen kande nigehbani-i alem a köpekVay ol devlete kim ola mürebbisi anun Bir senin gibideni cehl-i mücessem a köpekNe gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpekNe ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpekHidmet-i devlete sair vüzeradan göreler Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpekBu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpekSattınız iki soysuz bir olup hanlığıKimseyietmedünüz bu işe mahrem a köpekPaymal eylediniz saltanatın ırzını hem Yok yereoldı telef ol kadar adem a köpekHiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpekSen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpekEhl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpekBöyle kalur mu soysuzlar elinde devlet noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpekHak götürdü arabı gitti hele dünyadan Kim götürse akabince seni bilmem a köpekFile nacar meger yükledeler tabutunu Çekemez cife-i murdarunu adem a köpekFiller de çekemezse ne acep laşeni kim Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpekSen soysuz eşek ol Kirliorospu yaraşur Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpekKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nefi-kimdir-

Ankara Dağcılık, Kayak Ve Kış Sporları İhtisas Kulubü Derneği

Ankara Dağcılık, Kayak Ve Kış Sporları İhtisas Kulubü Derneği

Kulübümüz Cumhuriyet’in kuruluşundan 20, Kayak ve Dağcılık Federasyonlarının kuruluşundan 5 yıl sonra 01 Ocak 1944 tarihinde Ankara’da, Ankara Dağcılık ve Kış Sporları İhtisas Kulübü adı ile kurulmuştur. Bu gün sadece bir veya ikisi hayatta olan kurucularımızın çoğu 1920 yıllarında dağ ve kayak sporunu amatör amaçlı bir sevgi bağı olarak görmüş ve o tarihte henüz 20 yaşlarında olan bu gençler yaşamlarında bu sporu ayrılmaz bağ olarak benimsemişlerdir. Kulüpleşme amaçlarını yıllarca yüreklerinde taşımışlar, yaz - kış demeden doğa sporlarının sevdalısı olmuşlardır. Kurucularımızın tamamını minnetle ve şükranla anıyoruz........Ülkemizin yüksek dağları (Hakkari’nin Cilosu, Ağrı Dağı ve Kaçkarlar, Aladağlar, Erciyes, Hasan Dağı, Uludağ) dağcılar ve kayakçılar tarafından dolaşılan spor alanları olmuş. Aladağ’ların Kaldı Bölgesi ve Toroslar’ın Medetsiz bölgesinin yaz ve kış için birer dağ sporu merkezi olmaya layık yöreler olduğu meydana çıkmıştır. Kurucularımız 1930 lu yıllardan itibaren Ankara’da Dikmen, Harbiye sırtlarını, Elmadağı, Ayaş Belini, Çamlıdereyi, Kızılcahamamı, kayak sporuna elverişli alanlar olarak saptamış ve o dönemlerde dağ ve doğa tutkularını birlikte seyahat ettikleri guruplarla paylaşmaya çalışmıştır. Kulüp kurucularımızdan bir kısmı müsabakası yapılmadığı için Dağ sporlarının, spor olmadığı ve ancak Kayak sporunun müsabakası yapılması nedeni ile spor olacağı şeklinde fikir ayrılığına düşmeleri sonucu bir ayrılma olmuştur. Ayrılan bir kaç kurucu, 08 Kasım 1951 tarihinde Ankara’da “Elmadağ Spor Kulübü” adı ile yeni bir kayak kulübü kurmuşlardır.Ancak, Dağ ve doğa severlerin bir çatı altında toplanıp, daha verimli çalışmalar yapabileceği kısa sürede anlaşılmış, bu iki kulübün kısa süren ayrılığı, 08 Kasım 1953 tarihinde yeniden birleşme ile sonuçlanmış ve kulübün adı “Elmadağ Dağcılık ve Kış Sporları Kulübü ” olarak değiştirilmiştir.Daha sonraki yıllarda Kulübümüzün Ankara’da tek kulüp olması dikkate alınarak 1968 yılında kulübün adının “Ankara Dağcılık ve Kış Sporları Kulübü ” olarak değiştirilmesi genel kurulca uygun görülmüştür. Gençlik ve Spor Bakanlığı Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünün amatör kulüplerdeki ihtisas bölümlerinin kulübün adında da yer alması gerektiği şeklinde yasal zorunluluklara uyarak kulübün adına ihtisas kulübü ve kayak ilaveleri de zaman içerisinde yapılmış ve son olarak kulüp "ANKARA DAĞCILIK, KAYAK ve KIŞ SPORLARI İHTİSAS KULUBÜ DERNEĞİ" adını almıştır. ADKK Merkez Gazi Mustafa Kemal Bulvarı Baydar Apt. No: 57/1 Maltepe - Ankara email: adkk@adkk.org.tr facebook: facebook.com/adkk1944 twitter: twitter.com/adkk1944 Kayak Tesisleri Elmadağ Kayak Evi Yakup Abdal Köyü Çankaya/ANKARA Tel: (312) 453 21 96 http://adkk.org.tr

http://www.ulkemiz.com/ankara-dagcilik-kayak-ve-kis-sporlari-ihtisas-kulubu-dernegi

Fuzuli Kimdir ?

Fuzuli Kimdir ?

Türk Edebiyatı, lehçe özellikleri göz önünde tutularak üç kısımda incelenir; Çağatay Edebiyatı, Anadolu Edebiyatı ve Azeri Edebiyatı. Fuzûlî, Azeri Edebiyatına mensup bir şairdir. Fakat Fuzûlî her ne kadar Azeri Edebiyatına mensup olsa da, ünü sınırlarını aşmış, tüm dünya tarafından tanınan bir şair olmuştur.Fuzûlî, 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Fuzûlî’nin asıl adı mehmed ya da mehemmed’dir. Babasının adı Molla Süleyman’dır. Fuzûlî’nin adı kaynaklarda Fuzûlî Mehmed (Mehemmed) bin Süleyman olarak geçer. Bunların dışında Fuzûlî’nin doğum-ölüm yeri, tarihi hakkında bilinenler sınırlıdır. Riyazi Tezkiresi’ndeki “Çün hak-i Kerbelast Fuzûlî makam-ı men” cümleye dayanılarak Fuzûlî’nin Kerbela’lı olduğu söylenmiştir. Müverrih Ali, Künhü’l ahbar adlı eserinde Fuzûlî’nin Bağdat’lı olduğunu söyler. Hasan Çelebi ve Sadıki de tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylerler. Sonuç olarak Fuzûlî’nin doğum yeri tam olarak bilinmese de Kerbela-Bağdat-Orta Doğu civarlarında olduğu anlaşılır.Fuzûlî, eski bir Oğuz aşireti olan Bayat boyundandır. Ve Fuzûlî’nin Farsça Divan’ının öz sözünde belirttiğine göre ana dili Türkçe’dir. Fuzûlî’nin ne derecede bir öğrenim yaptığı tam olarak bilinmese de, Türkçe Divan’ının ön sözünde belirttiği üzere küçük yaşta okula başladığı, önce aşıkane şiirler yazdığı, sonra bunları sığ bulup bilime yöneldiğini, tüm bilimleri öğrenip şiirlerine temel olarak bilimi oturttuğunu ve şiirlerindeki ustalığı göz önünde tutarsak Fuzûlî’nin çok iyi bir eğitim aldığını anlarız. Fuzûlî, çocuk yaşta şiirler yazmaya başlamıştır ve ilk yazdığı şiirler aşıkane şiirlerdir. Daha sonra Fuzûlî kendi şiirlerine baktığında bu tamamen maddi aşka yönelmiş şiirleri beğenmemiş ve kendi deyimiyle hepsini yırtıp atmıştır. Daha sonra Fuzûlî ilim tahsiline yönelmiş, bütün akli ve nakli ilimleri öğrenmiş, şiirlerini bu doğrultuda şekillendirmiştir. Kaynakların Fuzûlî’yi Mevlana diye anmalarından ve eserlerinden de Fuzûlî’nin alim bir şair olduğu anlaşılmaktadır.Fuzûlî, tüm ömrünü Hille-Kerbela-Necef-Bağdat arasında çok dar bir bölgede geçirmiştir. Bunu Türkçe Divan’ının ön sözünde şöyle açıklamıştır; “Menşe’ ve mebde’im Irak-ı Arab olup, tamami-i ömrümde gayrı memleketlerde bulunmadığıma….” Fuzûlî’nin yaşadığı topraklar o devirde Osmanlı ve İran orduları tarafından pek çok kez alınmış, elden ele geçmiş, pek çok savaş görmüştür. Bu karışık devirde Fuzûlî’nin bir koruyucu bulamadan (o devirde iyi ve tanınmış şairler, padişahlar, devlet büyükleri vs tarafından korunup kollanırlardı) yoksulluk içinde bir ömür sürdüğünü hem kendi eserlerinden hem de başka kaynaklardan anlıyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Fuzûlî’nin türbe bekçiliği yaptığından, geçimini bununla sağlamaya çalıştığından söz edilir.Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı aldığı sıralarda Fuzûlî’nin biraz rahata kavuşmuş olduğu söylenebilir. Bu arada şair, padişaha “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Bununla kalmayıp padişaha birkaç kaside daha, İbrahim Paşa ve çeşitli devlet büyüklerine de kasideler, gazeller sunmuştur. Bu kasidelerin karşılığı olarak devlet büyüklerinden, özellikle bir çok kaside yazdığı Ayas Paşa’dan yardım gördüğü anlaşılıyor. Fuzûlî’nin, Hayali Beg ve Yahya Beg gibi tanınmış şairlerle tanışması da bu sefer sırasında olmuştur. Hatta Hayali Beg ve Yahya Beg Fuzûlî’yi Leyla ve Mecnun’u yazmasında teşvik etmişlerdir.Fuzûlî’nin devlet büyüklerine sunduğu bu kadar kasideye karşlık Osmanlı’dan yeteri kadar ilgi görmediği, hayatını güvence altına alamadığı da açıktır. Hatta kendisine vakıf gelirlerinden bağlanan 9 akçe maaşını alamamış ve bunun üstüne Nişancı Celalzade’ye o ünlü “selam verdim, rüşvet değildür deyü almadılar…” beyitli Şikayetname’yi yazmıştır.Fuzûlî ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazlDiyar-ı Rumı gözet terk- baki-i Bağdat etBu beyitlerden anladığımız üzere Fuzûlî çektiği geçim sıkıntısı sebebiyle Anadolu şairlerinin gördükleri saygı ve yaşadıkları rahat hayata imrendiği, vatanı olan Bağdat’ı bırakıp Osmanlı ülkesine gitmek istediğini anlıyoruz. Fuzûlî her ne kadar bunun için uğraşsa da hatta şehzade Bayezid’e mektuplar yazıp kendisini yanına aldırtmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır.Fuzûlî, devrin çeşitli şairlerinin tezkirelerinde “Göçdi Fuzûlî” tamlamasıyla verdikleri parçalara bakarak Fuzûlî’nin 1556 yılı civarlarında öldüğünü anlıyoruz.Fuzûlî, “boş, gereksiz” anlamına gelen bu mahlası niye aldığını Türkçe Divanında açıklamıştır. Fuzûlî önceleri daha güzel mahlaslar almış ve bu mahlaslarla güzel şiirler yazmıştır. Fakat bu mahlasların bir çok şair tarafından da benimsenip kullanılmasından ve ortaya bir karışıklık çıkmasından korkmuş ve kendisine kimsenin beğenip almayacağı Fuzûlî mahlasını almıştır.Fuzûlî, alim bir şairdir. Arap, Fars ve Türk dillerini ve bu dilin edebiyatını çok iyi öğrenmiştir. Zamanının bütün geçerli ilimlerini okumuş, bilgi sahibi olmuştur. Türkçe Divan’ının mukaddimesinde şiir hakkındaki düşüncelerini açıklarken şöyle demiştir: ” ilimsiz şiir esası (temeli) olmayan bir divar (duvar) gibidir. Esassız divar gayette bi-itibar olur (yıkılır)”. Gençliğinde aşk şiirleri yazdığını, ama sonradan gençlik hevesiyle yazılmış bu şiirlerin uzun ömürlü olamayacaklarını ve şiirin ilimle beslenmesi gerektiğini anlayarak ilime yöneldiğini anlatır.Fuzûlî cahilliği asla bağışlamaz. Yine Türkçe Divan’ının mukaddimesinde üç türlü insandan yakınır. birincisi cahil katipleri ikincisi kötü şiir okuyanları üçüncüsü şair geçinenler.Fuzûlî hemen hemen doğrudan hiçbir şairin etkisi altında kalmamıştır. Üstün ve yetenekli bir şairdir. Kendisinin de dediği gibi doğduğu çevreden çıkmamış, başka şairlerle pek fazla etkileşim kurmamıştır. Fakat bununla birlikte, Fuzûlî’nin her üç edebiyatı (Arap, Fars, Türk) da takip ettiği bellidir. Her şair gibi onun da beğendiği şairler vardır. Mesela Habibi Fuzûlî’nin beğendiği bir şairdir. Keza Necati Beg’de öyle. Fakat daha önce dediğim gibi Fuzûlî hiç bir şairden doğrudan etkilenmeyecek kadar üstün bir şairdir.Fuzûlî’nin bu kadar üstün olmasının sebebi ne? Fuzûlî’yi diğer şairlerden farklı kılan ne? Bunları anlamak için Fuzûlî’nin şiirlerinin özelliklerine bakmalıyız. Fuzûlî’nin şiir özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;1) Fuzûlî, her şeyden önce bir aşk şairidir. Tüm şiirlerinde aşkını anlatmıştır. Bu aşk, maddi aşktan başlayarak ilahi aşka doğru gider. Fuzûlî’de aşkın böyle beşeri aşktan yavaş yavaş sıyrılıp ilahi aşka gittiğini en güzel Leyla ve Mecnun mesnevisinde görürüz. Leyla ile Mecnun’un aşkları okulda maddi aşk olarak başlar ve sonunda ilahi aşka dönüşür. Fuzûlî’nin aşkına konu olan sevgili, somut olarak kendini belli etmez.Tasavvuf, Fuzûlî’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur fakat Fuzûlî’de tasavvuf bir gaye değildir. Fuzûlî, tasavvufu sanat yönünden görmüştür. İlk amaç sanattır, tasavvuf bu sanatın içinde eritilmiştir. Yani Fuzûlî’nin şiirlerinde tasavvuf açıkta değil, şiirin derinliklerine gizlenmiştir. Bu durum Fuzûlî’nin eserlerinde benzersiz, girift bir yapı oluşturur. Anlaşılması için okuyucunun hazırlıklı olması gerekir.2) Fuzûlî bir ızdırap şairidir. Aşkı hep hüzün, keder, acı yönüyle görür. Kavuşmayı, neşeyi, mutluluğu istemez. Acı çekmekten hoşlanır. Fuzûlî’ye göre çekilen acılar insanı olgunlaştırır. Bu durumun, yani Fuzûlî’nin bir ızdırap şairi olmasının nedeni, yaşadığı çevre ve hayat koşullarıdır. Fuzûlî’nin bu ızdırap yönü sayesinde, Türk Edebiyatında bir çok kez yazılan Leyla ve Mecnun hikayesin, en mükemmel şekilde Fuzûlî yazmıştır. Çünkü eserin konusu Fuzûlî’ye oldukça uygundur.3) Mazmun bulmak ve kullanmadaki ustalığı, Fuzûlî’yi diğer şairlerden ayırır. Fuzûlî’nin bu konudaki ustalığı, mazmunları şiirinde bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş girift bir yapıda kullanmasıdır. Fuzûlî’nin şiirlerine baktığımızda anladığımız bir ilk anlam vardır. Bunu çoğu kişi ilk bakışında anlar ve beğenir. Fakat şiirlerde bir de derinlere inildikçe anlaşılan, üzerine düşüldükçe idrak edilen başka anlamlar da vardır ki bu anlamları bulabilmek için konuya hakim olmak, belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yani her bilgi ve kültür düzeyindeki insan Fuzûlî’yi kendi seviyesine göre anlar ve sever. Herkes Fuzûlî’nin şiirlerinden kendine göre bir anlam çıkartabilir. İşte bu Fuzûlî nin şiirlerine benzersiz ve değerli kılar.4) Fuzûlî’nin şiirlerindeki dil içten ve samimidir. Lirizm yüksektir. Fuzûlî’nin şiirleri anlam bakımından kusursuzdur fakat beyitlere ilk baktığımızda sanki üzerinde hiç düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söylenmiş gibi hissederiz. Bu sanata sehl-i mümteni denir.Her büyük şair gibi Fuzûlî’nin de kendi devrinde ve daha sonra yaşayan şairler üzerinde şüphesiz ki büyük etkileri olmuştur. Şiirleri çok geniş kesimlere yayılmış, okunmuş ve benimsenmiştir. Çoğu şair kendi örnek olarak Fuzûlî’yi almış ve onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Fuzûlî hiç şüphesiz ki geçmişten beri şairlerin ve şiir tutkunlarının en büyük üstadlarından biri olmuş, okunmuş ve sevilmiştir.Son olarak Fuzûlî’nin bir kaç şiirine örnek verelim:Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handanunca var(Hangi gül bahçesinin gül fidanı senin salınan selvi boyun kadar uzundur? Hangi gül fidanındaki gonca senin gülen dudaklarına benzer)Hansı gülzar içre bir gül açılur hüsnün kimi Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşanunca var(Hangi gül bahçesinde senin yüzün gibi bir gül açılır? Hangi gül yaprağı senin inci saçan kırmızı dudağın gibidir?)Hansı bağun var bir nahli kadün tek bar-ver Hansı nahlün hasılı sib-i zenahdanunca var(Hangi bağın senin boyun gibi meyveli bir fidanı var? Hangi fidanın meyvesi senin çenenin elmasına benzer?)Hansı huni sen kimi cellada olmuşdur esir Hansı celladun kılıcı nevk-i müjganunca var(Hangi idam mahkumu senin gibi bir cellada tutsak olmuştur? Hangi celladın kılıcı senin kirpiklerinin ucu gibi sivri ve keskindir?)Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den Hansı şem’ün şu’lesi ruhsar-ı tabanunca var(Hangi toplantı senin boyun gibi bir mumla aydınlanmıştır? Hangi mumun ışığı senin parlak yanağın gibidir?)Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn Hansı gencün ejderi zülf-i perişanunca var(Sana benzeyen bir hazine nerede bulunur? Hangi hazineyi bekleyen ejderha senin dağınık saçlarına benzer.)Hansı gülşen-i bülbülin derler Fuzuli sen kimi Hansı bülbül nalesi feryad-u efganunca var(Fuzuli, hangi gülbahçesinin bülbülünün sana benzediğini söylerler? Hangi bülbülün iniltisi senin haykırışın gibidir?* * * *Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mıFelekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mıKamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mıŞeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mıGûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mıGâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mıDeğildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mıFuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mıDiğer önemli eserleri ise şunlardır:-Arapça Divanı-Farsça Divanı-Türkçe Divanı-Şikayetname-Leyla vü Mecnun-Hadikatü’s Süeada-Hef-Cam-Su KasidesiYazar: Gazanfer TUFANKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fuzuli-kimdir-

Stratonikeia Tiyatrosu

Stratonikeia Tiyatrosu

İl: Muğla İlçe: Milas karayolu üzeri Konum: Eskihisar köyü Bölge: Karia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 42 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 6500 kişi Açıklama: Kentin güneyindeki yüksek tepenin eteğine 30 derece eğimle yaslanmış olan tiyatro kuzeye bakar. Oturma sıralarının dizildiği izleyici koyağının iki baştaki destek duvarlarının arkası dışında tamamı yamaca yaslanmıştır. İki kademeli tiyatronun birinci kademesinde 26 oturma sırası, üst kademesinde ise 16 sıra vardır. Kademeler arasındaki dairesel orta yolun taban genişliği altı ayaktır. Tiyatronun orkestrası at nalı şeklindedir. Erken Dönem bir tiyatronun Roma Dönem’inde onarım görmüş hali günümüze ulaşmıştır. Orkestra kenarına dizilmiş seçkinlerin, konukların, tapınak yöneticilerinin oturduğu arkalıklı mermer sıranın bir bölümü günümüze ulaşmıştır. Sonradan eklenmiş yönetici bölümünün üst mermer kaplamaları kaybolsa da altındaki dolgu malzemesi yerindedir. Orkestrasının tabanındaki mozaik kaplama mevcuttur. Birinci kademede sıra başları aslanpençesi süslemeli toplam 10 ışınsal merdivenli yol vardır. İkinci kademesi 19 ışınsal merdivenlidir. Orkestra yarıçapı 38 ayak sekiz parmaktır. At nalı biçimli orkestranın derinliği 49 ayaktır. Sahne binasının yüksekliği olasılıkla 52 ayak olarak hesaplanır. Yerinde yapılan değerlendirmeyle tiyatronun yaklaşık sığarı 6.500 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/stratonikeia-tiyatrosu

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : ÇANAKKALE Adı : GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 33.000 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nin batısında, Çanakkale ili Eceabat ilçesindedir. Ulaşım : Çanakkale’den feribot ve motorla ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek ve Rusya’ya yardım amacı ile İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına güvenerek Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçmişlerdi. Burada Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk Milleti’nin güçlü, insanüstü direnmesi ile karşılaştılar. 250.000’i aşan Türk şehidinin kanları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000’i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin kemiklerinin gömülü olduğu alanları içine alan milli park, bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır. Görünecek Yerler : Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kabatepe Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Kanlı Sırt, Conkbayırı’ndaki yazıtlar, anıtlar ve Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer, Conkbayırı’nda İngiliz ve Yeni Zelanda anıt ve mezarlıkları, Mehmet Çavuş Anıtı, tamamı şehit olan 57. Alay Şehitliği, Anzak Koyu Anıtı ve mezarlıkları, Seddülbahirdeki Çanakkale Şehitleri Anıtı ve müzesi, Yahya Çavuş Anıtı, İngiliz Helles Anıtı, Alçıtepe köyündeki özel müze, Kilitbahir Kalesi ve müzesi, siperler, savaş kalıntıları, Seyit Onbaşı Anıtı ve Bigalı köyündeki Atatürk Evi görülebilir. Mevcut Hizmetler : Saha içerisindeki Kabatepe mevkiinde günübirlik piknik yapmak mümkündür. Çadırlı kamp ve denizden faydalanma imkanı da bulunmaktadır. Ziyaretçilere günübirlik kullanım alanı olarak planlanmış sahada kır gazinosu, büfe gibi hizmetler de sunulmaktadır. Konaklama : Kabatepe kamp ve günübirlik kullanım alanında çadır ve karavanla konaklama imkanı mevcuttur. Eceabat ilçe merkezinde oteller, Seddülbahir köyünde motel ve pansiyon bulunur. İrtibat :           Çevre ve Orman Bakanlığı          Çanakkale Çevre Orman İl Müdürlüğü : 0 286 2138141          Çanakkale DKMP Şube Müdürlüğü : 0 286 2123417          Gelibolu Milli Park Müdürlüğü : 0 286 8141025, 0 286 8141128

http://www.ulkemiz.com/gelibolu-yarimadasi-tarihi-milli-parki

ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları

ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları

Türkiye'de varolan dağcılık örgütleri içerisinde sürekli olarak önder konumunu korumuş, Türkiye Dağcılık Federasyonu'ndan (TDF) bile daha köklü bir geçmişe sahip olmuş, Türkiye'nin bilimsel ve sistematik bir yaklaşımla dağcılık ve kayak eğitimleri veren ilk ve tek doğa sporları okulu olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Dağcılık ve Kış Sporları Kolu'nun (ODTÜ-DKSK) temel eğitim programı dahilinde her yıl tekrarlanan teorik eğitimlerinin ilk ayağı Dünya dağcılık tarihi, Türkiye Dağcılık tarihi, DKSK tarihi ve de son olarak Dağcılığın etik tarafı, diğer bir deyişle "felsefe" adı altında topladığımız DKSK'nın ilkeleridir. DKSK içinde yürüyüş ve kampçılık ile başlayan ve yıllar süren dağcılık eğitimi sonunda kişi eğer isterse 8000 metrelik Himalaya doruklarına çıkabilecek bir bilgi ve tecrübe seviyesine erişebilmekte veya Türkiye'de bulunan çok ileri zorluk derecesi olan kaya duvarlarına tırmanabilmektedir. Ancak bu somut teorik ve pratik eğitimler ve tırmanışlar dışında, kağıda dökülmesi zor olan bir başka boyut vardır ki, bu da DKSK'da özellikle 1970'lerde şekillenmiş olan dağcılık anlayışı ve pratiğidir. Türkiye'de dağcılık alanında bir "DKSK ekolü" olarak tanımlanan yaklaşımın olması ve diğer tüm dağcılık uygulamalarından farklılık göstermesi de buna bağlıdır. Dolayısı ile DKSK'da yapılan spor anlayışını bu yaklaşım ve ilkeler zincirinden ayırmak imkansızdır. Yaptığımız sporu tek yönlü olarak görmeyip, ekip anlayışı, çevre koruması, yöre insanlarına saygı gibi konularla beraber algılamak gerekmektedir. Olduğu yerde sayan bir dağcılık anlayışını red ettiğimizden dolayı, bireysel dağcılık anlayışımızı ve Türkiye dağcılığını ilerilere taşımak için geçmişi de bilmek gerekir. Her ne kadar yeni başlayan arkadaşlara önemsiz gözükse de, ileride bu bilgilerin anlamı çok daha belirginleşecektir. Aynı şekilde tamamı ile amatör bir şekilde varlığını 32 yıldır sürdüren DKSK'nın iç yapısını ve işleyişini bilmek gerekmektedir. Anlatacaklarım bu çerçevede olacaktır. Ancak dağlara bizleri asıl bağlayan duygulaşımları elbette ki burada sizlere anlatmam imkansızdır. Onları ancak yaşayarak elde edeceksiniz. Yine de o coşkuyu bir parça da koklamanız için anlatımın sonunda sizlere bir dizi slayt göstereceğim. http://dksk.metu.edu.tr

http://www.ulkemiz.com/odtu-dagcilik-ve-kis-sporlari

Nikon Corporation kimkurdu ?

Nikon Corporation kimkurdu ?

1917 yılında üç büyük Japon optik üreticisinin bir araya gelmesi ile kurulan Nikon, sonraki 60 yıl içerisinde fotoğraf makineleri, fotoğraf makinesi ve mikroskop objektifleri ile optik ölçüm cihazlarının en büyük üreticisi konumuna gelmiştir.

http://www.ulkemiz.com/nikon-corporation-kimkurdu-

Sumela (Meryem Ana) Manastırı

Trabzon’un Maçka İlçesinin Altındere Köyü sınırları içinde, Altındere Vadisi’ne hakim Karadağ’ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan Sumela Manastırı, halk arasında “Meryem Ana” adı ile anılır. Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan yapı, bu konumuyla manastırların şehir dışında, ormanlarda, mağara ve su kenarlarında kurulma geleneğini sürdürmüştür. Meryem Ana adına  kurulan manastırın “Sumela” adını “siyah” anlamına gelen “melas” sözcüğünden aldığı söylenmektedir. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar’ dan geldiği düşünülmekte ise de, Sumela kelimesi buradaki Meryem tasvirinin siyah rengine bağlanabilmektedir. Rivayete göre; Bizans İmparatoru  I. Theodosius zamanında (375-395) Atina’dan gelen Barnabas ve Sophranios isimli iki rahip tarafından kurulmuş olan manastır, 6.yüzyılda İmparator Justinianus’un manastırın onarılarak genişletilmesini istemesi üzerine Generallerinden   Belisarios tarafından tamir edilmiştir. Sumela Manastırı’nın şimdiki durumuyla varlığını 13.yüzyıldan itibaren sürdürdüğü bilinmektedir. 1204 tarihinde kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği’nden  III.Alexios (1349-1390) zamanında manastırın önemi artmış ve fermanlarla gelir sağlanmıştır. III.Alexios’un oğlu III.Manuel ve sonraki prensler döneminde de Sumela yeni fermanlarla zenginleştirilmiştir.   Doğu Karadeniz kıyılarının Türk egemenliğine girmesini takiben Osmanlı Padişahları pek çok manastırda olduğu gibi Sumela’nın da haklarını korumuşlar, bazı imtiyazlar vermişlerdir. Sumela Manastırı’nın 18. yüzyılda bir çok bölümü yenilenmiş, bazı duvarlar fresklerle süslenmiştir. 19. yüzyılda büyük binaların ilave edilmesiyle manastır muhteşem bir görünüm kazanmış, en zengin ve parlak dönemini yaşamıştır.  Bu dönemde son şeklini alan manastır pek çok yabancı seyyahın ziyaret ettiği, yazılarına konu edilen bir yer haline gel-miştir. Trabzon’un 1916-1918 yılları arasındaki Rus işgali sırasında manastıra el konulmuş, 1923'den sonra tamamıyla boşaltılmıştır. Sumela Manastırı’nın başlıca bölümleri; Ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ile kutsal ayazma’dır. Bu yapılar topluluğu oldukça geniş bir alan üzerine inşa edilmiştir. Manastırın girişinde su getirdiği anlaşılan büyük su kemeri yamaca yaslanmış durumdadır. Çok gözlü olan bu kemerin bugün büyük bölümü yıkılmıştır. Dar uzun bir merdivenle manastırın ana girişine ulaşılmaktadır. Giriş kapısının yanında muhafız odaları bulunmaktadır. Buradan bir merdivenle iç avluya inilmektedir. Solda, manastırın esasını teşkil eden ve kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli manastır binaları bulunmaktadır. Sağ tarafta kütüphane yer almaktadır. Yine sağda yamacın ön yüzünü kaplayan büyük balkonlu bölüm keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır ve 1860 yılına tarihlenmektedir. Avlunun etrafındaki binalarda odalardaki dolapları, hücreleri, ocakları ile Türk sanatının etkileri de görülmektedir. Manastırın ana ünitesini meydana getiren kaya kilisesinin ve ona bitişik şapelin iç ve dış duvarları fresklerle donatılmıştır. Kaya kilisesinin içinde avluya bakan duvarda III. Alexios dönemine ait fresklerin varlığı tespit edilmiştir. Şapeldeki freskler ise 18. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir ve üç ayrı devirde yapılan üç tabaka görülmektedir. En alt tabakanın freskleri daha üstün niteliktedir. Sumela Manastırı’nda yer yer sökülerek alınmış olan ve oldukça harap bir görünüm taşıyan fresklerde işlenen başlıca konular İncil’den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili tasvirlerdir.

http://www.ulkemiz.com/sumela-meryem-ana-manastiri

Tınaztepe Mağaraları

Tınaztepe Mağaraları

Bilinenin aksine Tınaztepe Mağarası, bir değil iki mağaradan oluşur. Bu mağaraların girişleri birbirine çok yakındır. Birbirlerine paralel olarak uzanan bu mağaraların, bağlantıları yoktur.

http://www.ulkemiz.com/tinaztepe-magaralari

Disiplinler arası Üroonkoloji Toplantısı, 16 – 18 Aralık 2016, Antalya

Disiplinler arası Üroonkoloji Toplantısı, 16 – 18 Aralık 2016, Antalya

Tarih: 16 Ara 2016 - 18 Ara 2016 Lokasyon: Xanadu Otel, Şehir: Belek – Antalya Web Sitesi: www.disiplinlerarasiuroonkoloji.org 16 – 18 Aralık 2016 Toplantı Dili Toplantı dili Türkçe’dir. Web Sayfası Kongrenin resmi sitesi olan www.disiplinlerarasiuroonkoloji.org adresinden kongre programı, kayıt-konaklama-transfer koşulları ile ilgili tüm bilgilere ulaşabilirsiniz. Katılım Belgeleri Kongre katılım belgeleri 18 Aralık 2016 tarihinde dağıtılacaktır. Yaka Kartı Kongre düzeninin sağlanabilmesi için yaka kartlarının tüm bilimsel ve sosyal aktivitelerde takılması rica olunur. Davet Mektubu / İzin Yazısı Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek davet yazıları Organizasyon Sekreteryası aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Kredilendirme Kongre kredilendirilmesi için TTB onayına sunulmuştur. İptaller Kayıt ve konaklama ücretlerinin iadesi ile ilgili olarak; 13 Haziran 2016 tarihine kadar bildirildiği takdirde ücretlerin tamamı, 13 Haziran – 19 Eylül 2016 tarihine kadar bildirildiği takdirde ücretlerin %50’si iade edilecektir. 19 Eylül 2016 tarihinden sonra iade yapılmayacaktır. Tüm iadeler kongre bitimi yapılacaktır.

http://www.ulkemiz.com/disiplinler-arasi-uroonkoloji-toplantisi-16-18-aralik-2016-antalya

Ayios Konstantinos ve Ayia Eleni Kilisesi ( Beyoğlu)

Tarlabaşında Kalyoncukulluğu caddesindedir. Tanzimat fermanı ile yeni kilise inşa etme izni alındıktan sonra 25 Mart 1856 de inşaata başlanıp 9 Nisan 1861 de Patrik II. Iohakim in (1860-1863) kutsamasıyla ibadete açılış yakın devir Rum kilisesidir. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma İmparatoru olan Konstantinos (306-337) un annesi Elena nın anısına yapılmıştır. Bitinya da doğan Eleni hıristiyanlığı kabul ettikten sonra yoksullara laptığı yardımlar ve kutsal yerleri ziyaretleri ile tanınmış ve ölümünden sonra azize ilan edilmiştir. İmparator Konstantin 312 de taht kavgası nedeniyle Maxentus ile savaşırken gökyüzünde hale ile çeverelenmiş kutsal haç ı görür ve savaşı da onun sayesine kazandığına inanır. Bu olaydan sonra şükran borcunu ödemek üzere Kudüs e giden Eleni oradan Kutsal Haç kabul edilen röligi İstanbul a getirir. Ölümünden sonra azize payesi verilir.Yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun ortasında yer alan kilise bazilika ile Yunan haçı planın birleştirildiği bir plâna sahiptir. Doğu ekseninde yarım yuvarlak üç apsis dışarıya çıkıntılıdır. Batı tarafında ise binanın iki tarafında yüksek çan kuleleri bulunmaktadır. Dış cephede değişik pencere sistemleri kullanılmış olup narteksin üzerindeki yarım kubbenin üstünde bir de saat kulesi yapılmıştır. Cephe mimarisi Barok ile karışık eklektik üsluptadır. İkonastasis bema nın tamamını kaplar mermer,altın varak ve yağlıboya tablolar halinde Aziz tasvirleri çerçeveler içinde bütün yüzeyi doldurur. Despot koltuğu ve ambon da aynı üslupta yapılmıştır. Kubbede Pantokrator İsa,pantantiflerde de dört incil yazarı resmedilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/ayios-konstantinos-ve-ayia-eleni-kilisesi-beyoglu

Homeros

Homeros

Homeros (Grekçe: Ὅμηρος, Hómēros) Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı ozan. İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi olduğu kabul edilir. Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşamış olduğu sanılmaktadır.Yaşamı hakkında çok az bilgi vardır. Homeros Antik Yunancada cins isim olarak “köle” anlamına geliyordu. Kendisinden çok sonra gelen Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında yaşadığı rivayet olunmuştur. Ayrıca MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olduğu da tahmin edilmektedir. İngiliz bilim adamı George Thomson Tarih öncesi Ege adlı eserinde yaptığı incelemeler sonucunda Homeros'un doğduğu yer olarak en yüksek olasılığın Sakız Adası olduğunu belirtir. Sonra ise diğer bir yüksek olasılık olan Smyrna'ya (bugünkü adıyla İzmir) vurgu yapar. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur.EserleriYazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan Edebiyatı'nı ve Mitoloji'sini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce'un Ulysses'i, İngiliz yazar Shakespeare'in Troilus ve Cressida'sı, Roma'lı şair Virgil'in Aeneid'i Homeros'un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendir.Antik dönem Anadolu ve Yunanistan'ında halk İlyada ve Odysseia'yı ezbere bilir, canlı bir ansiklopedi gibi içinde taşırdı. Askerlik, tıp, teknoloji, hukuk ve din bilgilerinin tamamının kaynağı bu kitaplardı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Homeros

http://www.ulkemiz.com/homeros

Ayios Nikolaos Kilisesi (Beyoğlu)

Karaköy ile Tophane arasında Hoca Tahsin ve Mumhane caddesi arasındadır. 1583 ve 1604 listelerinde yer alan bu kilise 1695 deki yangında yanmış 30 sene kadar metruk kaldıktan sonra yeniden inşa edilmiş fakat kısa bir süre sonra çıkan 1731 yangınında bir kere daha yangın geçirerek tamir edilmişse de 1796 da tekrar yanmıştır. 1804 de temelden inşa edilmiştir. IV.üncü yy. da Patara da doğup Myra da piskopos olan,IX.uncu yy. da ise doğu kilisesi tarafından aziz ilan edilen, gemicilerin ve çocukların azizi olarak bilinen Aziz Nikolaos a ithaf edildiği için İstanbul a gelen denizcilerin ibadet yeri olarak tanınan bu kilise 1834 yılında büyük bir onarım geçirmiş ve bazı ilaveler yapılmıştır. 1867 de ise narteks deki ayazma yapılmıştır. Yonu taşı ile yapılıp üzeri sıva ve günümüzde de kiremit rengine boyalı olan kilise üç nefli bazilika plânındadır. Üst örtüsü kiremit kaplı kırma çatıdır. Nefleri ayıran sütunlar iyor başlıklı olup düz bir silme ile bağlanırlar. Ahşap ikonastasis bemanın tamamını kaplar ve çerçevelerin içine aziz,Meryem,İsa ve incil den sahneler yapılmıştır.Naos da orta nefin üzerinde Pantoğrator İsa tasviri vardır. Narteks deki merdivenlerle iki taraftan galeriye çıkılır.e ayrılmış olandır.

http://www.ulkemiz.com/ayios-nikolaos-kilisesi-beyoglu

Bozcaada Neresidir?

Bozcaada Neresidir?

Bozcada, Ege Denizi’nin kuzeyinde, Çanakkale İli’ne bağlı, Çanakkale Boğazı girişinde bir adadır. Çevresinde bulunan 17 adet küçük adacıklarla birlikte sahip olduğu 37,6 km² yüzölçümüyle, Ülkemizin üçüncü büyük adasıdır. Ada bünyesinde 12 koy ve 12 burun bulunmaktadır.Bozcaada tarihte, Leukophrys (Lefkofris) ve Tenedos olmak üzere iki isimle anılmıştır. Leukophrys Latince bir kelime olup Beyaz-yılan anlamına geldiği söylenmektedir. Karşıdan bakıldığında kıyılarında bulunan beyaz taşların etkisiyle beyaz bir yılana benzetilmesinden dolayı bu ismi aldığı düşünülmektedir. Yunan mitolojisinden gelen Tenedos ismi ise Roma döneminde kullanılmıştır. Adaya Bozcaada isminin Türk denizciler tarafından en yüksek boz tepesi olan Göztepe’den geldiği söylenmektedir. Boz tepe nedeniyle Adaya Türk denizciler tarafından Boz ada veya Bozcaada ismini verdikleri belirtiliyor. Adanın boz görünmesinin sebebi rüzgarlara açık kısımlarında ağaç yetişmemesidir. Karşıdan bakıldığında adanın görüntüsü bohçayı andırdığından, Bozcaada ile birlikte Bohçaada isminin de kullanıldığı söyleniyor. Osmanlı Devleti hakimiyetinden sonra İtalya ve Yunanistan hakimiyetinde olan Bozcaada 24 Temmuz 1923’te yapılan Lozan antlaşmasıyla ülkemize bağlanmıştır. Bu tarihten itibaren tekrar Bozcaada adıyla anılmıştır.Yerleşim adanın kuzeydoğusunda bulunan merkezde toplanmıştır. Adanın yükseltisi pek fazla yoktur. Sadece iç kısımlarda birkaç tepecik bulunmaktadır. En yüksek noktası 192 metre ile Göztepe’dir. 2014 yılı verilerine göre ada nüfusu 2.754’tür. Bu değer yaz aylarında tatilcilerin gelmesiyle birlikte 10.000’e ulaşmaktadır.Bozcaada’da Türk ve Rum mimarisi bulunmaktadır. Ada merkezinde Türk (Alaybey) ve Rum (Cumhuriyet) mahallesi olmak üzere iki mahalle bulunmakta olup, mimari yapısı geçmişten günümüze ulaşmıştır. Adanın tamamının doğal ve arkeolojik sit alanı olması, tüm yapı ve onarımların Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca denetlenmesi nedeniyle çarpık yapılaşma görülmemektedir. Rum Mahallesinde sokaklar, antik kentlerin birçoğunda kullanılmış ızgara planına göre, genelde grid sistem denilen genişçe ve birbirini dik kesen yapıdadır. Buna karşılık Türk Mahallesinde, tak katlı taş veya iki katlı cumbalı evler bulunmakta olup sokaklar dar ve girifttir. Sosyal, dini ve kültürel yapılar mahallelerin mimarisine de yansımıştır. Bozcaada’da ada merkezi dışında toplu yerleşim yeri bulunmamaktadır.Bozcaada genel itibariyle Akdeniz ikliminin etkisindedir. Bununla birlikte kuzey rüzgarlarını bolca almaktadır. Rüzgarların bol olması nedeniyle de, rüzgar türbinleriyle elektrik üretimine elverişli coğrafyaya sahiptir. 2000 yılından beri faaliyette olan rüzgar türbinleri ile hem adanın hem de Çanakkale’nin enerji ihtiyacı karşılanmaktadır. Üretilen elektrik turizmi etkilememesi için yeraltı kablolarıyla Çanakkale’ye ulaştırılmaktadır. Diğer taraftan rüzgarın bol olması, nem oranının düşmesini sağlayarak kaliteli üzüm yetiştirilmesinde etkili olmaktadır. Buna bağlı olarak, ada yüzölçümünün 1/3’ü bağlarla kaplıdır. Tarihte kullanılan sikkelerin üzerinde bulunan üzüm şekillerinden ve Homeros’un İlyada’sında, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi gibi yazılı kaynaklarda bahsedilmesi, üzümün Bozcaada’da köklü geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Kuntra, Karalahna, Çavuş ve Vasilaki olmak üzere adaya özgü dört üzüm çeşidi bulunmaktadır. Bağ alanlarının bir kısmında Organik Tarım Projesiyle Organik üzüm üretilmektedir. Kaliteli üzümleri sayesinde Bozcaada şarapları da meşhurdur. Rüzgarın serinletici özelliği özellikle tatile gidenler tarafından daha çok sevilmektedir. Bölge halkının üzüm ve şarap dışındaki geçim kaynakları, balıkçılık ve turizmdir.Ada mutfağı, Kuzey Ege mutfağının izlerini taşımakta olup, mutfakta kullanılan başlıca malzemeler; yabani ot, deniz ürünleri, kırmızı et, zeytinyağı ve üzüm yaprağıdır.Ada içerisinde bulunan, Ayazma ve Habbele plajlarına, Sulubahçe ve Akvaryum koylarına ulaşım motosiklet, taksi ve minibüslerle sağlanmaktadır. Diğer taraftan, rüzgar türbinlerinin bulunduğu mevki, özellikle gün batımında muhteşem manzara sergilemektedir. Bu nedenle, sadece gün batımı için, rüzgar güllerine minibüs seferleri düzenlenmektedir. Bunun haricinde ada merkezinde her yere yürüyerek ulaşım sağlanabilmektedir.Çanakkale Geyikli ilçesi Geyikli Yükyeri Feribot İskelesi’nden hareket eden deniz otobüsü ve feribotlar ile Bozcaada’ya ulaşım sağlanmaktadır. Tatil yeri olduğu için seferler yazın daha sık (saat başı) yapılmaktadır. 19 kişilik deniz otobüsleri ile yeterli sayıya ulaşıldığında İstanbul-Bozcaada arasında havayolu ulaşımı sağlanmaktadır. Bunun haricinde büyük şehirlerden birçok firma yaz aylarında Bozcaada’ya seferler düzenlemektedir.Kaynakça: www.bozcaadarehberi.com tr.wikipedia.orgYazar: Çiğdem Aydınhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/bozcaada-neresidir-1

Priene Tiyatrosu

Priene Tiyatrosu

İl: Aydın İlçe: Güllübahçe Konum:   Bölge: İonia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 36 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 5500 kişi Açıklama: Tiyatronun taş oturma sıraları İÖ 330’ta yapılmıştır. Bu tarihten yaklaşık seksen yıl sonra yenilenen mermerden yapılmış sahne binasının ilk katı günümüze kısmen sağlam ulaşmıştır. İlkin tek kademeli olan tiyatro yeni gereksinimlere göre büyütülüp üç kademeli haline ulaşmıştır. Birinci katı ayakta kalmış sahne binası, süslü onursal koltukları ile Anadolu’nun erken dönem tiyatroları arasında yer alır. Tiyatronun birinci kademesi büyük olasılıkla Anadolu yerli halkı Plasg soylu İyonyalıların yaptığı ahşap bir tiyatroydu. Bu sonuca tiyatronun izleyici koyağının tamamının yamaca yaslanması ve izleyici koyağının 180 dereceden büyük açıya sahip olmasından başka sahne binasının ayrı yapılışından varılmaktadır. Oturma sıralarının mermer kaplama düzeneği Aigai tiyatrosunda da görülmektedir; sıranın ön cephesini kaplayan mermer plakların kilit taşları iki tiyatroda da benzerdir. Orkestra alanının kenarındaki, Dionyssos törenlerinde kullanılan sunak taşı Bodrum tiyatrosununkine benzer. Orkestranın çevresine dizili onursal koltuklara işlenmiş aslan bacağı yorumu dikkat çekicidir.   Tiyatronun birinci kademesinde 14 oturma sırası, altı ışınsal yolu vardır. Sıralar üzerine izleyicileri güneşten koruyan bez tentenelerin gerildiği ahşap direk delikleri günümüze ulaşmıştır. İkinci kademe 21 oturma sıralı 11 ışınsal yolludur. Üçüncü kademede beş oturma sırası sayılmaktadır. Birinci kademenin beşinci sırasında seçkinler ve konuklar için bölüm ayrılmıştır. Bu durum İÖ ikinci yüz yıldan itibaren oyun alanının orkestra düzlüğünden yedi ayak yukarıya kaldırılmasıyla ortaya çıkmıştır. Seçkinler, orkestra kenarından gösteriyi rahat izleyemeyeceği için onların bölümü beşinci sırada sonradan düzenlenmiş olmalıdır. 30 derece eğimli bu tiyatronun orkestra yarıçapı 33 ayaktır. Orkestra düzlüğü at nalı biçimlidir. Sahne düzlüğünü ayakta tutan 14 mermer direğin birbirine uzaklığı beş ayak beş parmak, yüksekliği yedi ayaktır. Sahne binasının yüksekliği yaklaşık 44 ayaktı. Tiyatro 5.500 kişiliktir.   Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/priene-tiyatrosu

İzmir - Agora

İzmir - Agora

Grekçe bir kelime olan Agora, “toplanılan yer, kent meydanı, çarşı, pazar yeri” gibi anlamlara gelmektedir. Antik Çağ’da agoraların ticari, siyasi ve dini fonksiyonlarının yanı sıra sanatın yoğunlaştığı ve birçok sosyal olayların geçtiği veya gerçekleştirildiği kentin odak noktası olduğunu bilinmektedir. Antik Çağ’da her kentte en az bir agora yer almaktadır. Kimi büyük kentler ise genelde iki agora yer alırdı. Bunlardan biri, devlet işlerinin görüldüğü, etrafında çeşitli kamu binalarının toplandığı devlet agorası, diğeri ise ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı ticaret agorasıdır. İzmir agorası, MÖ. 4 yy’da antik Smyrna Kenti’nin taşındığı Pagos (Kadifekale)’un kuzey yamacında kuruludur. Dönemin önemli kamu binalarıyla çevrilmiş olan bu yapı kentin devlet agorasıdır.  Hellenistik Dönem’de kurulmuş olan agorada günümüze gelebilmiş kalıntıların çoğu, MS. 178 depreminden sonra İmparator Marcus Aurelius’un destekleriyle yeniden inşa edilen Roma Dönemi agorasına aittir.  Smyrna agorası, dikdörtgen formda planlanmış, ortada geniş bir avlu ve etrafın sütunlu galerilerle (stoa) çevrili bir yapıdır. Kazılarla açığa çıkarılan kuzey ve batı stoa bodrum katı üzerinde yükselmektedir. Kuzey stoa plan özellikleri açısından bazilikadır.  Bazilika  Bazilikalar ortada geniş ve yüksek, yanlarda ise dar ve alçak birbirine paralel ince uzun koridorlar şeklinde tasarlanmış bir plana sahip olan yapılardır. Plan özellikleri açısından Hıristiyan kiliselerine öncülük eden Roma Dönemi bazilikaları, kentin hukuk işlerinin görüldüğü bir tür adliye sarayıdır. Öte yandan kentin ticari yaşamına yön veren tüccar ve bankerlerin faaliyetleri için de bazilikalar tercih edilmiştir.  Agoranın kuzey kanadında yer alan bazilika, dıştan dışa 165 x 28 m ölçülerinde, dikdörtgen bir plana sahiptir. Ölçüleri itibariyle, Smyrna agora bazilikası, bilinen en büyük Roma Dönemi Bazilikası olma özelliğine sahiptir.  Günümüze ulaşan görkemli bodrum katının doğu ve batı uçlarında görülen çapraz tonozlar Roma Dönemi mimarlığının en güzel örnekleri arasındadır.  Bazilikanın kuzey cephesinde, bodrum katına açılan iki anıtsal kapıdan batı yandaki günümüzde tamamıyla açığa çıkarılmıştır.  Roma Dönemi sonlarına doğru, devlet agorasının giderek ticari bir anlam kazanmaya başladığını gösteren tonozlu dükkan sıraları, bazilikanın kuzey cephesinde gün ışığına çıkarılmıştır.  Batı Stoa  Üç sıra sütun dizisiyle ayrılmış neflerden (galeri) oluşan batı stoa da bazilika gibi bir bodrum kat üzerinde yükselmekteydi. Günümüzde daha çok, kemerli bodrum katları görülen batı stoanın antik dönemde bodrum katı üzerinde yükselen iki katlı bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Avludan üç sıra basamakla çıkılan zemin kat ve ahşap tabanlı ikinci kat,Antik Çağ’da insanların yağmur ve güneşten korunarak gezinti yaptığı yerlerdi.  Olasılıkla Roma Dönemi sonlarında bodrum kat galerilerinin bazı duvarları örülerek yapılan sarnıçlar bunun en güzel örneği olarak günümüze ulaşmıştır.  Batı stoanın avluya bakan cephesindeki birinci kat sütunları, 1940’lı yıllarda ayağa kaldırılmıştır. Mimari bazı hataları tespit edilen bu sütunlar ve onların oturduğu zemin İZTO’nun katkılarıyla yeniden restore edilmektedir.  Faustina Kapısı ve Antik Cadde  Izgara planlı olan Smyrna kentinin, doğu-batı yönlü paralel caddelerinden biri agoradan geçiyordu. Olasılıkla agorayı iki eşit parçaya bölen caddenin batı yandan agoraya giriş yaptığı yerde görkemli bir kapı bulunmaktadır. İki gözlü olduğu düşünülen kapının kuzey kemerinin merkezinde Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina’nın portre kabartması yer alır. Günümüzde kullanımda olan sokağın altında olan ikinci gözde ise olasılıkla Marcus Aurelius’un portresi yer almaktadır. bu iki isim, MS.178’de depremle yıkılan agorayı yeniden inşa ettirdiği için Smyrnalılar vefa borçlarını bu kapı ile ödemiştir.  1940’lı yıllarda hatalı ölçülerle onarılan kemerli kapı 2004 yılında aslına uygun olarak yeniden restore edilmiştir.  Graffitiler  Roma Dönemi’ne ait duvar resimleri ve yazıları olan graffitiler bazilika bodrum katı duvar ve kemer ayaklarında yer alan sıvalar üzerine yapılmıştır. Demir ve Meşe Kökü karışımı bir mürekkeple çizilmiş olanlar dışında kazıma yöntemiyle yapılmış örnekler de vardır.  Graffitiler, özellikle Roma dönemindeki günlük sosyal hayat konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. Graffitilerde aşk oyunlarından gladyatör mücadelelerine, cinsellikten yelkenli resimlerine, sevgili adlarından kuşlara, gemilere, bilmecelere değin çok farklı konulara yer verildiği tespit edilmiştir. Roma Dönemi’nde Batı Anadolu’nun yıldızı parlayan üç kent, Pergamon, Ephesos ve Smyrna arasındaki rekabetin, halktan kişiler arasında bile kendini gösterdiğini graffitilerde görülen kent sloganlarında izlemek mümkündür.  Smyrna Agorası bazilika bodrum katında açığa çıkarılan graffitiler birçok açıdan özgündür. Öncelikle bu buluntular demir ve meşe kökü içeren bir malzeme ile yapılmış en eski grafitiler olma özelliğine de sahiptir. Öte taraftan, Dünya Antik Çağ araştırmalarında bugüne değin ele geçen yazılı kaynaklar genelde resmi ve dini nitelik taşımaktayken Grekçe yazılmış olan Smyrna Agorası graffitileri halkın günlük yaşamına ilişkin izler yansıtmaktadır. Bazilika graffitileri Hıristiyanlığın ilk zamanlarıyla ilgili önemli ipuçları da saklamaktadır. Graffililerin bir diğer önemli özelliği ise tasvir açısından dünyanın en kapsamlı graffitileri olmaları. Bu özellikleri açısından söz konusu grafitiler dünya arkeoloji literatüründe ünik bir yere sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/izmir-agora

İoannes Prodromos Kilisesi (Beyoğlu)

Tophane ile Galata arasında Vekilharç sokağındadır. İoannes Prodromos a (Vaftizci Yahya) atanmıştır. İoannes İsa ile aynı zamanda yaşamış ve Meryem in akrabası olan Elizabeth in oğludur. Çocukları olmadan yaşlanan Elizabeth ve Zekeriya nın ileri yaşlarında bir oğulları olur,hatta Meryem ile Elizabeth in hamilelikleri aynı dönemdedir. İoannes büyüdüğünde insanları Şeria ırmağında kutsayarak günahlarından arındırdığı için İbraniler tarafından beklenen Mesih kabul edilmek istenmişse de o Ben O nun habercisiyim der. Hatta İoannes İsa yı da şeria nehrinde vaftiz etmiştir. Bölgeyi idare eden Kral Herot kardeşinin karısı Herodia ile evlidir. Yahya bunun yahudi yasalarına göre zina sayılacağı etrafta yayması ve taraftar bulması üzerine Herodia onu öldürtmek ister,fakat Kral Herot Yahya yı tutmakta ve onu Herodia nın düşmanlığından korumakta idi. Herodia Kralı ikna edemeyince kızı güzel Salome yi kralın önünde dans ederek kandırması için ikna eder. Saloma tarihte yedi tül dansı adı ile geçen dansı Kral ın önünde yapar. Törelere göre Kral ın önünde çıplak dans eden kadın onun olacağı için Herot Yahya nın öldürülmesine istemeyerek izin verir ve 7 Temmuz günü İoannes başı kesilerek idam edilir. Daha sonra onun ölüm günü Yortu günü olarak kabul edilir. İlk yapılışı Bizans devrine kadar inen bu kilise İstanbul da en çok yangın felaketine uğramış ibadethanedir. 1583 de Çar adına İstanbuldaki Ortodoks kiliselerinin listesini yazan Tryphon ile 1604 tarihli Paterakis listelerinde yer alan bu kiliseyi 1652 de İstanbul a gelen Antakya Patriği Paulus iki kere yanıp yeniden yapıldığını yazmaktadır. 1683-1696 yıllarında kilisenin ibadete açık olduğunu Manuel Gedeon tesbit ederek Galata daki dokuz kiliseden biri olduğunu yazmaktadır. Ne yazık ki 1696 da tekrar yanan kilise Sultan II. Mustafa dan alınan fermanla Sakızlı Rumların verdikleri maddi yardımla temelden inşa edilir ve bu tarihten itibaren onların idaresine geçerek Sakızlıların kilisesi diye de adlandırılır. 1731 de tekrar yanan kiliseyi yine Sakızlı tüccarlar onarırlar ve 29 Eylül 1734 de ibadete açarlar. Galata da 8 Şubat 1771 de çıkan yangında bu kilise bir kere daha tamamen yanar. III. Mustafa dan (1754-1774) alınan fermanla temelden yeniden inşa edilen kilise 1836,1874,1884 ve 1894 yıllarında yapılan onarım ve genişletmelerle günümüze gelmiştir. Üç nefli bir bazilika planına sahip olan yapı nın kuzey cephesi sıvasız kaba yonu taşı arasında tuğla hatıllı ve dikdörtgen pencereli,batı cephesi ise sıvalı ve sağır duvarda tek bir penceresi olan üst örtüsü içeriden beşik tonoz dışarıdan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülü bir yapıdır. Nefleri ayıran sütunlar yuvarlak kemerlerle bağlanmış olup bu kemerlerin iç yüzleri dekoratif motiflerle bezenmiştir. Üç bölümlü apsis in tamamının önünde bulunan ahşap ikonastasis altın varakla süslenmiştir. Burada büyük çerçeveler içinde Meryem.Çocuk İsa,İoannes Prodromos ve incilden sahneler işlenmiştir. Ahşap,ejder figürlü Patrik koltuğu ve üzerinde İncil Yazarlarının portrelerinin bulunduğu ambon ikonastasis ile aynı teknikte yapılmıştır. Naos un bitiminde merdivenle çıkılan galeri U şeklinde olup yarım yuvarlar çıkıntılı olup korkuluğu üzerinde çerçeveler içinde İsa nın yaşamından sahneler işlenmiştir. Çan kulesi 1855 de inşa edilmiştir. Kilisenin avlusunda ,tarihleri 1842-1863 arasında olan Sakızlılara ait mezarlar bulunmaktadır. Kilise günümüzde Türk Ortodoks Başpiskoposluğu nun yönetimindedir.

http://www.ulkemiz.com/ioannes-prodromos-kilisesi-beyoglu

İpekböceği Yetiştiriciliği Nedir  ve İpekböceği Bakımı Nasıl Yapılır ?

İpekböceği Yetiştiriciliği Nedir ve İpekböceği Bakımı Nasıl Yapılır ?

İpekböceği ilk defa İsa'dan 2600 yıl önce Çin'de beslenmeye ve çoğaltılmaya başlanmıştır. Çinliler ipekböceği yetiştirme tekniklerini ve ipekli kumaş üretim sırlarını uzun yıllar saklamışlardır.

http://www.ulkemiz.com/ipekbocegi-yetistiriciligi-nedir-ve-ipekbocegi-bakimi-nasil-yapilir-

Aşıklara en romantik kentler!

Aşıklara en romantik kentler!

Bazı şehirler, belli başlı duyguları karakterize etmede oldukça başarılıdır. Mesela şehre girdiğiniz anda, şehrin romantik yapısı hemen duygularınızı harekete geçirebilir. Prontotour rehberlerinin seyahat tecrübelerinden yola çıkarak Prontotourblog, sonbahar mevsiminde seyahat severlerin daha çok romantik şehirleri tercih ettiğini söylüyor. Bu şehirlerde yaşanan gün batımı ritüelleri, el ele dolaşılan sokak araları ve şık bir restoranda yenen akşam yemekleri diğer şehirlere oranla daha romantik bir atmosfere sahip oluyor. Prontotour blog, Avrupa’nın en romantik 5 şehrini bir araya getirdi;PARİS: AŞK VE ROMANTİZMİN BAŞKENTİBir duygunun bir şehirle bütünleşmiş, iç içe geçmiş haline Paris denir. Bu duygu şüphesiz aşk ve romantizmdir. Muhteşem görünümüyle Eyfel Kulesi, sanatı ruhunun derinliklerinde hisseden ressamları ve sokak sanatçıları, saten masa örtüleriyle donatılmış romantik restoranlar, her sokak köşesinde satılan çikolatalı krepler ve daha birçok ayrıntıyla Paris, aşkın kesinlikle doruklarda yaşanabileceği bir şehir.  Tüm dünya mutfaklarına ait restoranlarının yanı sıra dünyaca ünlü Fransız mutfağının seçkin lezzetlerine varıp, günün çoğunu sokak aralarında geçirmek Paris’te yapılabilecek en iyi şey. Gün batımında Eyfel kulesinin tepesinde el ele tutuşup, şarap yudumlamak gibi bir şansınız da varsa, romantizmin sınırlarını Paris yardımıyla zorlayacaksınız demektir.Paris 12 ay gezilebilecek bir kent. Yaz aylarında turist sayısı hızla artıyor, dikkat.Paris'e Türk Hava Yolları, Air France, Onur Air ve Atlasjet günlük olarak İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan, Pegasus da Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan Paris'e uçuyor. VENEDİK’TE DOLAŞMAKAşık olmak ile şehrin dar sokaklarında kaybolmak arasında derin bir ilişki olduğu düşünülebilir. Tüm İtalyan şehirleri gibi Venedik’te de en rahat bulunabilecek şey kaybolmaya müsait labirent şeklindeki dar sokaklar. Tabi ki Venedik’in en romantik tarafı bu değil. Batmakta olan bir yüzen şehirdir Venedik. Kiralayacağınız gondol ile bu şehrin üzerinde yüzmek, ışıklandırılmış köprülerin altından geçerken şarabınızı yudumlamak ve hafif hafif arka sokaklardan yayılan İtalyan ezgilerine kulak vermek yapabileceğiniz romantik aktivitelerin en iyileri arasında yer alıyor. Her yıl çok sayıda insan dünyanın dört bir tarafından gelip evlilik teklifini Viyana’da yapıyor. Bu tarihi kenti gezmek için yaz aylarına dikkat. Nem çok yüksek olduğu için sokakları dolaşırken sık sık mola vermek zorunda kalabilirsiniz.Venedik'e her gün Türk Hava Yolları İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan karşılıklı uçuyor. Seferler yazın günde 3 uçuş, kışın ise 2 uçuş.BARSELONA: YEMEK, TARİH VE AŞKHafif nemli bir yaz akşamıysa, karanlık plajı aydınlatan tek şey ay ışığı ve önünüzde yanmakta olan kamp ateşiyse ve tutkulu bir İspanyol gencinin gitarından çıkan ezgilerle kendinizden geçiyorsanız tam olarak Barselona’dasınız demektir. Muhteşem tarihi, görkemli binaları, enfes mutfağı ve dünyaca ünlü plajlarıyla Barselona, romantik duyguların en uçlarda yaşanılacağı şehirlerden. Üstelik bir çift olarak Barselona’ya gitmek zorunda değilsiniz. Yaz aşklarıyla ünlü olan Akdeniz’den oldukça etkilenmiş olan Barselona’da başlayan aşkların mutlu sonla bitme olasılığı oldukça yüksekmiş. Şehrin romantik ruhundan kaynaklanıyor olsa gerek. Eğer şanslıysanız, el ele Barselona sokaklarında yürürken yaz yağmuruna dahi yakalanabilirsiniz.Barcelona'ya THY günde 3 kez İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan sefer yapıyor. Pegasus da Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan uçuyor.PRAG’TA SONBAHARRomantizmin başkenti her ne kadar Paris olsa da, bu konuda ona en güçlü rakip kesinlikle Prag. Hitler’in dahi bombalamaya kıyamadığı güzelliklere sahip olan bu Orta Avrupa şehri, Paris kadar romantik olsa da, bohem kimliğini asla bir kenara bırakmıyor. Bu nedenledir ki, Prag’da romantizmin doruklarda hissedileceği mevsim sonbahardır.  İhtişamlı Prag Kalesi’nden aşağı doğru bakarak çikolatalı pasta görünümlü evleri izlerken, Arnavut kaldırımlı sokaklarda oturup sıcak şarabınızı yudumlarken ya da Vltava Nehri üzerinde salınan sarı yaprakları seyrederken eğer yanınızda ruh eşiniz varsa romantizmin sınırlarını zorlayabilirsiniz. Eğer yoksa biten bir aşkın hüznünü doya doya yaşamanız için gereken her şeyi Prag size verecektir. Sonbaharda Prag bir başka güzel…THY Prag'a günde iki kez Atatürk Havalimanı'ndan, Pegasus da Sabiha Gökçen'den uçuyor. ROMA’DA AŞK ÇEŞMESİValentine’s Day yani Sevgililer Günü, Roma’da yaşamış bir din adamı olan Aziz Valentine’e hediye edilmiş bir gündür. Roma’nın ne denli romantik bir şehir olduğunu anlamak için bunu bilmek yeterli olacaktır. Bu şehrin en büyük avantajı, gezip görmeniz gereken yerlerin tamamının birbirine yürüme mesafesinde olması.  Bu tarih ve estetik dolu yapılar arasında sevgilinizin elini tutarak yürüyeceğiniz çok fazla zamanınızın olacağı anlamına geliyor. Bu duraklardan birinin de ünlü Aşk Çeşme’si olduğunu unutmayın. Tabi ki yemek konusunda İtalyan mutfağının doruklarını Roma’da yaşayabilirsiniz.THY ve Alitalia Havayolları İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan günde 3 kez, Pegasus Sabiha Gökçen'den bir uçuş yapıyor.http://kokpit.aero

http://www.ulkemiz.com/asiklara-en-romantik-kentler

Eythrai Tiyatrosu

Eythrai Tiyatrosu

İl: İzmir İlçe: Çeşme, Ild Konum: ---- Bölge: İonia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 34 Sıra olabilir Kapasitesi: Yaklaşıl 5000 kişi Açıklama: Tek orta yollu, iki kademelidir. Işınsal merdivenlerin kenarındaki süslemeler, Menemen’in kuzey doğusundaki Temnos Tiyatrosunun merdiven kenarı süslemesiyle aynı benzerlik gösterir. Orkestra yarıçapı 31 ayak 5 parmaktır. Orta yolun altındaki birinci kademede yaklaşık 24 sıra, üstündeki ikinci kademede 10 sıra olabilir. Birinci kademede sekiz ışınsal yol, ikinci kademede 15 ışınsal yol olmalıdır. Sahne binasının bitmiş hali 42 ayak yüksekliğinde olmalıydı. Erken Dönemde yapılmış bu tiyatronun Halikarnasos (Bodrum) tiyatrosu gibi oturma sıralarının tamamının yamaca yaslanıyorken Roma döneminde iki uçta izleyici koyağının bir bölümü destek duvarlarına yaslandırılarak büyütüldüğü anlaşılmaktadır. Roma İmparatoru Hadrianus döneminde onarım gördüğü bilinmektedir. Anadolu’nun ilk tiyatrolarından biridir. Bu tiyatronun yerinde ölçümle sığarı yaklaşık 5.000 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/eythrai-tiyatrosu

Psidia Antiochia Antik Kenti

Psidia Antiochia Antik Kenti

Hristiyanların Anadolu’daki hac merkezlerinden en önemlisi ve birincisi Antakya ise bir diğer önemli merkez de Isparta il sınırları içinde yeralan Yalvaç ilçesinin hemen üst kısmına konuşlanmış Psidia Antiochia kentidir. Aziz Paul amentüsünü Antakya’da oluşturmuş ve uzun bir seyahat ile Avrupa içlerine doğru yol alırken Psidia Antiochia’ya uğramış burada ikamet etmiş ve daha sonra Efes’e ulaşmıştır. Yine ünlü aziz St.Barnabas buraya uğramış ve şehrin önemini artırmıştır. Şehrin tarihi daha da eskilere gider.Kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte 1.Seleukos veya oğlu olan Antiokhos tarafından M.Ö.200 civarında kurulduğu sanılmaktadır. Kent 1236 metre yükseklikte ve Sultan dağının bir kolu üzerideki hakim bir tepeye oturtulmuştur. Kalıntılar geniş bir alana yayılmaktadır. Kalıntılardan burada da ızgara plan doğrultusunda yerleşimin gerçekleştiği görülmüştür. Bu planın ustaca yamaçlara uygulanması gerçekten ilgi çekicidir. Antik kentin kalıntıları temeller şeklinde izlenebilirken daha sağlam yapılar Hristiyanlık döneminden kalmadır. Antiocheia'yı oluşturan tarihi yapılardan surların tamamı 3000 metre civarındadır ve Helenistik dönemden kalmadır.Fakat sonraki dönemlerde birçok kez onarım geçirmiştir. Kentin iki büyük alanı vardır bunlar Augustus kutsal alanı ile Tiberius alanıdır. Kentin büyükçe bir tiyatrosu,stadyumu,Propylonu (anıtsal giriş mekanı) ,sutunlu caddesi, Nimfeumu (anıtsal çeşme yapısı), hamamı,su kemerleri ve Helenistik ve Roma dönemi yapıları mevcuttur. Hristiyanlık döneminden kalma kiliseler (St.Paul Kilisesi ve küçük kilise ) ile küçük bir sinagogta kalıntılar arasındadır.

http://www.ulkemiz.com/psidia-antiochia-antik-kenti

Command & Conquer: Generals Nedir?

Command & Conquer: Generals Nedir?

2003 yılında piyasaya sürülmüş bir strateji oyunu olan Generals, Command & Conquer Serisinin bir parçasıdır. Generals serinin önceki oyunları karşısında daha gerçekçi grafiklere sahip olmasıyla dikkati çekmiştir. 3D olarak düzenlenen oyun savaş temalı bir strateji platformu olarak tasarlanmıştır. Oyunda birden fazla devlet söz konusudur. Bu devletlerin neredeyse tamamı birbirleri ile düşman konumundadır. Oyun Electronic Arts (EA) Games tarafından üretilmiş ve piyasaya sürülmüştür. Oyunda birden fazla devlet olduğunu vurgulamakla beraber bunlar, Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti ve en son olarak Küresel Özgürlük Ordusu adı altındaki GLA’dir. Oyun online oynanabileceği gibi, bilgisayara karşı da oynanabilmektedir. Skirmish modunda oynanabilen oyunda kendi haritanızı tasarlayarak düşman birlikleri ile savaşılabilmesi mümkündür. Oyun için oyunun yapıcısı olan Electronic Arts şirketi çeşitli yamalar tasarlamıştır. Bu yamalarla beraber oyunun orijinalinde yer almayan birçok özellik sonradan ilave edilebilmektedir. Ancak bu yamaların kurulabilmesi için oyunun orijinal olması gerektiğini belirtmeliyiz. EA Games, korsan oyunla mücadele eden öncü oyun yapımcıları arasında gelmektedir. Oyunun asgari özellikte oynanabilmesi için 16MB ekran kartına ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak 32MB ekran kartı ve 128MB ram tavsiye edilendir.Oyunun özelliklerine gelecek olursak, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin, Küresel Özgürlük Ordusu’na nazaran daha güçlüdür. Öyle ki Küresel Özgürlük Ordusu’nun hava kuvvetleri dahi yoktur. Ancak Küresel Özgürlük Ordusu’nun canlı bombaları oldukça etkilidir. Hatta bomba yüklü kamyonları dahi vardır. Bu Amerika ve Çin savunmasında tahribata yol açabilmektedir. Oyunda Çin’in nükleer silahları dikkati çekmektedir. Oldukça etkili sayılabilecek atam bombasına sahiptir. Hava kuvvetleri Amerika’nın ki kadar gelişmiş olmasa da yine de etkili sonuçlar doğurabilecek bir potansiyele sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri, oyunun en güçlü ülkesi konumundadır. Tankları diğer ülkelerin tanklarına göre bilhassa Küresel Özgürlük Ordusu’nun kilere göre çok daha güçlüdür. Birleşik Devletlerin en etkili silahı kobra tipi helikopterleridir. GLA’in biyolojik ve kimyasal Scud Storm’u ve Çin Nücleer silahi karşısında, Amerika Birleşik Devletleri, Patrical Cannon adı altında bir lazer silahı ile donatılmıştır. Ancak etkisi diğer ülkelerinkine nazaran daha hafiftir. Electronic Arts, oyuna gösterilen ilgi sonrası oyunu geliştirmiş ve yeni versiyonu olan Generals 2’yi piyasaya sürmüştür. Bunun dışında Generals Zero Hour’da kullanıcıların beğenisine sunulan bir diğer versiyondur.Yazar: Emir Karasuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/command-conquer-generals-nedir

Hücre çekirdeği - Nükleus Nedir ?

Hücre çekirdeği - Nükleus Nedir ?

Hücre çekirdeği ya da nükleus, ökaryot hücrelerin çoğunda bulunan zarla kaplı bir organeldir. Hücrenin genetik bilgilerinin çoğu, hücre çekirdeğinin içinde katlı uzun doğrusal DNA molekülleri ile histon gibi birçok proteinin bir araya gelerek oluşturduğu kromozomlarda bulunur. Bu kromozomların içindeki genler hücrenin çekirdek genomunu oluşturur. Hücre çekirdeğinin işlevi bu genlerin bütünlüğünü devam ettirmek ve gen ekspresyonunu düzenleyerek hücre işlevlerini kontrol altında tutmaktır. Çekirdeği çıkarılan her hücre bir süre sonra ölür. Çekirdeğin ana yapı elemanları, organelin tamamını kaplayan çift katmanlı bir zar olan ve içindekileri hücre sitoplazmasından ayrı tutan çekirdek kılıfı ile hücrenin tamamına destek sağlayan hücre iskeletine benzer ve çekirdeğe mekanik destek sağlayan ağ yapısındaki hücre lâminasıdır. Birçok molekülün çekirdek kılıfından geçememesi nedeniyle, moleküllerin hareketini sağlamak için çekirdek gözenekleri gerekir. Bu gözenekler çekirdek kılıfının her iki katmanını da geçer ve küçük moleküller ile iyonların serbest dolaşmasını sağlayan bir kanal oluştururlar. Proteinler gibi daha büyük moleküllerin hareketi daha kontrollüdür ve taşıyıcı proteinler tarafından kolaylaştırılan etkin bir taşıma işlemi gerektirir. Gözenekler sayesinde olan hareket hem gen ekspresyonu hem de kromozom sürekliliği için gerekli olduğundan çekirdek taşınımı hücre işlevi için çok büyük önem taşır.Her ne kadar hücre çekirdeği içinde zarla kaplı cisimler bulunmasa da içindekiler aynı yapıda değildir ve özgün proteinler, RNA molekülleri ve DNA kümeleri gibi daha küçük cisimler bulunur. Bu cisimlerin içinde en çok bilineni ribozomların birleşmesinde görev alan çekirdekçiktir. Ribozomlar, çekirdekte üretildikten sonra sitoplazmaya taşınır ve orada mRNA’yı dönüştürürler.Hücre çekirdeği bulunan ilk organeldir ve 1802’de Franz Bauer tarafından tanımlanmıştır.  Daha sonra 1831 yılında İskoçyalı botanikçi Robert Brown tarafından Linnean Society of London’da yapılan bir konuşmada daha ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Mikroskopla orkideleri inceleyen Brown çiçeğin dış katmanlarındaki hücrelerde gözlemlediği donuk alana areola ya da nükleus (çekirdek) adını vermiştir.  Ancak olası bir işlev önermemiştir. 1838 yılında Matthias Schleiden hücre çekirdeğinin hücrelerin oluşmasında rol aldığını önererek hücre kurucu anlamına gelen sitoblast adını kullanmaya başladı. Sitoblastların etrafında yeni hücrelerin biriktiğini gözlemlediğine inandı. Hücrelerin bölünerek çoğaldığını göstermiş olan ve pek çok hücre tipinde çekirdek olmadığına inanan Franz Meyen bu görüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Hücrelerin sitoblast ya da başka yolla baştan oluşması düşüncesi, hücrelerin yalnızca hücreler meydana geldiği paradigmasını (Omnis cellula e cellula) yayan Robert Remak (1852) ve Rudolf Virchow’un (1855) çalışmaları ile tezat oluşturuyordu. Hücre çekirdeğinin işlevi belirsiz olarak kaldı. 1876 ve 1878 yılları arasında Oscar Hertwig, deniz kestanesi yumurtalarının döllenmesi üzerine yayımladığı çeşitli çalışmalarında sperm çekirdeğinin oosit içine girerek çekirdeğiyle kaynaştığını gösterdi. Bireyin tek çekirdekli bir hücreden gelişebileceği bu çalışmalar ile ilk defa olarak önerilmiştir. Bu teori Ernst Haeckelin, bir türün tüm soyoluşunun (phylogeny) embriyo gelişmesi sırasında tekrarlandığını, ve bu süreçte ilk çekirdekli hücrenin de Monerula adı verilen yapısız öncül mukus kütlesinden (Urschleim) yeniden oluştuğu teorisi ile çelişiyordu. Bu nedenle döllenme için sperm çekirdeğinin gerekliliği uzun bir süre tartışılmıştır. Ancak Hertwig gözlemlerini amfibyumlar ve yumuşakçalar gibi diğer hayvan grupları üzerinde de doğruladı. Eduard Strasburger de aynı sonuçlara bitkiler için ulaştı (1884). Bu çalışmalar hücre çekirdeğine kalıtımda önemli bir görev verilmesi fikrine yol açmıştır. 1873 yılında August Weismann kalıtımda ana ve baba eşey hücrelerinin eşdeğerde olduklarını koyutunu ileri sürdü. Hücre çekirdeğinin genetik bilgiyi taşıma işlevi ancak daha sonraları, mitoz bölünmenin keşfinden ve Mendel yasasının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunarak kalıtımda kromozom teorisinin oluşturulmasından sonra açığa kavuşmuştur.

http://www.ulkemiz.com/hucre-cekirdegi-nukleus-nedir-

Fethiye Müzesi

Fethiye Müzesi

Arkeoloji yönünden zengin olan ilçede, yöreye ait eserlerin bir mekân içerisinde sergilenmesi fikri, 1960'lı yılların başında dönemin yetkililerince tasarlanmış müzenin ilk çekirdeği o yıllarda oluşturulmuştur.  Daha sonra çevreden toplanan büyük boyutlu taş eserler bir depoda korunmuş. 1987 yılında yeni yapılan bina ile, çağdaş müzecilik anlayışı ön plana çıkarak, eserler ziyaretçilere sunulmuştur. Fethiye Müzesi, biri arkeoloji, diğeri etnografya olmak üzere, iki salondan oluşmaktadır. Bu iki salonda sergilenen eserlerin hemen hemen tamamı Fethiye ve çevresinden derlenmiştir. Antik Güvercinli Heykel - Fethiye Müzesi Arkeoloji bölümünde sergilenen eserlerin büyük bölümünü, seramik  eserler oluşturmaktadır. Salondaki eserler, kendi içerisinde belli bir kronolojik sıraya tabi tutulmuştur. M.Ö. 3000'den, Bizans Çağı sonuna kadar olan dönemi kapsayan eserlerden en önemlisi, hiç kuşkusuz Likçe'nin çözümünde büyük katkıları olan steldir. Bu stel üzerinde, üç değişik dilde yazılmış bir metin yer almaktadır. Müzenin önemli bir başka eseride, "Kumrulu Genç Kız Heykeli" ve yanındaki iki kadın heykelidir. Kumrulu kız heykeli Artemis kültü ile ilgili olup, antik dönemde, kent içinde bir Artemis tapınağının bulunduğunu kanıtlaması bakımından önemlidir.  Etnografya salonunda yöreye has çeşitli el dokuma örnekleri, el işlemeleri, kaftanlar, üç etekler, gümüş takılar yer almaktadır. Bu bölümde ayrıca tüm üniteleri ile faal durumda ahşaptan yapılmış dastar tezgâhı sergilenmektedir. Müzenin açık mekânında ise, büyük taş bloklu eserler, lahit mezarlar ile Likya kültürünün bir ürünü olan "Izraza Anıtı" sergilenmektedir. Adres: Kesikkapı Mah. Okul Sok. Fethiye/Muğla Tel: (252) 614 11 50

http://www.ulkemiz.com/fethiye-muzesi

Phaselis Tiyatrosu

Phaselis Tiyatrosu

İl: Antalya İlçe: Kemer Konum: Kemer-Tekirova arası Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 21 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 1700 kişi Açıklama: Phaselis tiyatrosu bir kademelidir. Sağlam oturma sıralarıyla, kısmen ayakta kalmış sahne binasına sahiptir. Tiyatro batıya bakar. İzleyici koyağının tamamına yakın bölümü yamaca yaslanmıştır. Bu nedenle depremler az etki etmiştir. İki limanı birleştiren ana cadde tiyatronun önünden geçmektedir. Bu caddeden tiyatroya merdivenli yolla çıkılır. Orkestrasının yarıçapı 22 ayaktır. Sahne binasının yüksekliğinin yaklaşık 30 ayak olduğu tahmin edilmektedir. İzleyici koyağı altı Işınsal yolludur. Tiyatronun izleyici koyağı 21 sırayı alacak boyuttadır.Kapasitesi yaklaşık 1.700 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/phaselis-tiyatrosu

Pergamon Antik Kenti (Bergama)

Pergamon Antik Kenti (Bergama)

AKROPOLBir tepe yerleşimi olan Pergamon’un şehircilik anlayışı,  büyük ölçüde topografik zorunluluktan kaynaklanan bir kent düzeninin form ve planlama bakımından eşsiz bir örneğini oluşturmaktadır.Pergamon’da doğal bir düzlüğün olmaması yerleşimin en erken evresinden itibaren arazi teraslaması yapılmak suretiyle yer kazanılmasını gerekli kılmıştır. Azalan inşaat alanları yıllar içerisinde artan ihtiyaçlar sebebi ile eski terasların yeni teraslar içerisinde eritilmesine sebep olmuştur. Bu da, şehrin en erken tarihi hakkındaki yeterli ipuçlarının bulunamamış olmasının başlıca sebebidir. Kalede tespit edilen en eski yerleşim yerleri M.Ö 7-6. yy a tarihlenmektedir.Kent, başından beri iki ana kısımdan oluşan bir yapılar bütünü idi. Bunlar dağın en tepesinde yer alan ve  kendi surları olan Kale ile güneyde daha yumuşak ve meyilli yamaçta yer alan keza sur duvarı ile çevrili bir aşağı kent idi.   Konut alanları gerek büyüklük gerekse yayılma açısından siyasal ve ekonomik koşullara göre  birçok değişikliklere uğramıştır.Pergamon’un kent surları, en geniş dönemine II. Eumenes zamanında ulaşmıştır. II. Eumenes Devrinin en önemli yapıları arasında Galatların mağlup edilmesi anısına inşa edilen Zeus Sunağı, Athena Tapınağının propylonu ve onu çevreleyen stoaları; ikiyüzbin kitap rulosunun muhafaza edildiği ünlü kütüphane, Büyük saray ve kent surları yer alır. Bu gelişme dönemi sırasında daha önce inşa edilmiş olan Athena Tapınağı ile onbin seyirci kapasiteli antik çağın en dik tiyatrosu korunmuş, kent bu çekirdeğin üç bir tarafında yelpaze biçiminde açılan bir plan düzeni içersinde gelişmiştir.Yukarı şehir daha çok kral aileleri ile ileri gelenlerin, aydınların, komutanların ikamet ettiği bir merkez idi. Bu nedenle burasının resmi bir karakteri vardır. Kentin orta kesiminde kuzeyden güneye doğru Hera ve Demeter Kutsal alanları, Asklepios Tapınağı, Gymnasionlar ve kent çeşmesi yer almakta idi. Bu yönü ile orta kentte, yönetim ile doğrudan ilgili olmayan yapılarla, halkın rahatlıkla girip çıktığı toplantı yerleri bulunmakta idi.Aşağı kentte Aşağı Agora , orta ve yukarı şehre çıkan  ana yolun iki yanında sınırlanan çok sayıda dükkan, birinin avlusunda halen kazı evi olarak kullanılan, diğeri Attalos evi olarak adlandırılan peristylli evler yer alır.Yukarı şehirdeki agora, konumu ve işlevi bakımından hem çok yükseklikte idi, hem de sadece devlet işlerine ayrılmış idi. Bu bakımdan, II. Eumenes’in yönetiminin ilk yıllarında inşa edilmiş olan aşağı agora kentin ticaret merkezi konumunda idi.Kenti bir baştan bir başa kat eden geniş ve düzgün rampalı yol, aşağı şehirde Eumenes kapısında başlar, birkaç zikzak ve orta kent yerleşim bölgesinde büyük bir kavis yaparak kent dağının güney yamacından yukarı şehre ulaşır.M.S II. yy’da İmparator Traianus ve Hadrianus yönetiminde Pergamon  parlak bir dönem yaşamıştır. Kent artık sur duvarlarının dışına taşıp ızgara planlı bir yapılaşma ile ovaya kadar yayılmıştır. Genişlemenin en önemli yapısı Serapis ( Kızıl Avlu)’ tapınağıdır.  Roma kentine Roma tiyatrosu, amfitiyatro ve stadion da dahil edilmiştir.  ASKLEPİONBergama Asklepion’u Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi. Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında kurulmuştu. Kazılarda kutsal yerin M.Ö 4 yy’dan beri var olduğu ve Hellenistik Dönemde geliştiği saptanmıştır. Ancak Asklepion en parlak devrini M.S II. yy’da  yaşamıştırRoma Çağında şehirden Asklepion’a bir kutsal yol ile gidiliyordu. Kutsal yol propylon avlusunda son bulur. Propylon avlusunun üç yanı Korint tarzında sütunlu galerilerle çevrilidir. Propylon M.S II. yy ‘da bir tarihçi olan Konsül Claudius Charax tarafından yaptırılmıştı.Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus’a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı ile Roma Dönemi’nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi. Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır. Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapına’ğı yer alır.  Bu tapınak Roma’daki Pantheon örnek alınarak M.S 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.  Tapınğın içinde dönüşümlü olarak 7 tane niş sıralanmaktadır. Girişin karşısındaki nişte tanrı Asklepios’un Kült Heykeli bulunmaktaydı.M.S II. yüzyıl ortalarında burada 13 yıl kalmış olan hatip Aelius Aristides’ten tedavi şekillerini ve yöntemlerini öğrenmekteyiz. Burada genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmakta idi. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleri idi. BAZİLİKA (Kızıl Avlu)Binanın tamamının tuğladan yapılmış olması ve büyük ön avlusu sebebi ile tapınak halk arasında “ Kızıl Avlu” olarak adlandırılmıştır. Avlusu, yüksek duvarlarla dışarıya kapalı idi. İç kısmının sütunlu galerilerle çevrili olduğu kabul edilir. Tapınağa, avlunun batı cephesinde yer alan üç adet anıtsal kapıdan girilmektedir. Bu girişin halen bir kısmı ayaktadır.Mısır Tanrılarına verilen önem sebebi ile tapınak Roma Dönemi aşağı Bergama kentinin tam merkezine inşa edilmiştir. Tapınağın avlusu ile bütünleşmesine engel teşkil eden Selinos çayında bugün halen kullanılmakta olan su tünelleri inşa edilmiştir. Tapınağın önünde tapınak ile aynı aks üzerinde avluya doğru çıkma yapan bir propylon ve gerisinde devasa bir tapınak kapısı yer almaktadır. Kutsal mekânın sadece ön tarafı pencerelerle aydınlatılmış, kült heykelinin bulunduğu arka kısmın yarı aydınlık olmasını sağlamak amacıyla pencere yapılmamıştır. Yanlardaki yuvarlak yapıların ve avluların bazı bölümlerinin altında uzayıp giden gizli geçitler ve merdivenler yer almaktadır.. Muhtemelen bu geçitlerden ilerleyen tapınağın başrahibi içi boş olan kült heykelinin baş kısmına yükselerek oradan halka tanrı adına telkinlerde bulunuyordu. Tapınağın üzerini örten, çok sağlam yapıda ahşaptan bir çatı iskeletinin bulunduğu söylenmektedir.Kült ve sanat tarihi verilerine dayanarak tapınağın M.S II. yy’da muhtemelen İmparator Hadrian döneminde inşa edildiği ve Mısır tanrıları hem Serapis hem İsis’e itaf edildiği söylenebilir. Ancak tapınağın iki yanındaki yuvarlak yapıda kült mihraplarının bulunmasına karşılık yan tanrıların kimler olduğu bilinmemektedir. Erken Bizans döneminde kutsal mekânın içine ilaveler yapılan tapınak Anadolu’daki erken yedi kiliseden biri olarak kullanılmaya devam etmiştir.

http://www.ulkemiz.com/pergamon-antik-kenti-bergama

Pınara Tiyatrosu

Pınara Tiyatrosu

İl: Muğla İlçe: Fethiye Konum: Minare Köyü Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 25 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 2000 kişi Açıklama: Pınara tiyatrosu içinde inşa edildiği doğal yapıyla bütünüyle uymuştur. İzleyici koyağı sıralarının tamamına yakını 30 derece eğimle yamaca yaslanıp doğayla bütünleşmiş, bu nedenle günümüze sağlam ulaşmıştır. Sahne binasının yıkıntıları yerindedir. Tiyatro, kentin doğusundaki tepeden batıya bakar. Erken dönem Likya tiyatrosu özelliği gösteren bu yapı Roma Dönemindeki onarım izleriyle günümüze ulaşmıştır. Sıra uçları, destek duvarlarına özel oyulmuş yuvalarına harçsız sokulmuştur. Tek kademeli olan tiyatronun sahne binası boyutları ince uzun bir dikdörtgendir; derinliği 12 ayak iken uzunluğu 95 ayağı bulur. Orkestra yarıçapı 25 ayaktır. Sahne binasıyla izleyici koyağı arasındaki orkestra düzlüğüne ulaşan yollar 10 ayak genişliğindedir. Bu yolların giriş kapılarının kalıntıları yerindedir. Toplam 10 ışınsal merdiveni olan izleyici koyağında 25 oturma sırası vardır. Yerinde yapılan ölçümle, Pınara tiyatrosunun sığarı yaklaşık 2.000 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/pinara-tiyatrosu

Apollonia Tiyatrosu

Apollonia Tiyatrosu

İl: Antalya İlçe: Kaş Konum: Sahil Kılınçlı köyü Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 11 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 650 kişi Açıklama: Apollonia antik kentinde henüz kazı yapılmamıştır. Tiyatro batıya bakmaktadır. İzleyici koyağı eğimi 30 derecedir. Tiyatronun yaklaşık 11 sırasından 10 sırası yüzeydedir. Yapı, erken dönem tiyatro planında yapıldığından yarım daireden büyüktür. Tamamı küçük bir koyağın içine yerleştirilmiştir. Tiyatronun orkestra yarıçapı 20 ayak 5 parmaktır. Işınsal merdiven sayısı beştir. Sahne binasının yıkılmadan önceki yüksekliği yaklaşık 28 ayak olmalıydı. Bu tiyatronun sığarı yaklaşık 650 kişidir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/apollonia-tiyatrosu

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler ve Özellikleri

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için, ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu. Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır. 1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837–1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşuran enzimdir.Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X-ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalışıtığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara ya RNA-enzim veya ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopaylanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat spesifisitesindeki bu genişlik sayensinde yeni metabolik yolların evrimleşebildiği öne sürülmüştür. "Anahtar kilit" modeliEnzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli halen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.İndüklenmiş uyum modeli1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmıyor, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlıyorlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini biraz değiştirir. Substrat tamamen bağlanana kadar aktif merkez şeklini değişitirir, o noktada en son şekil ve yükü belirlenmiş olur.MekanizmalarEnzimler birkaç farklı yolla çalışırlar, bunların hepsi aktivasyon enerjisini (ΔG‡) azaltır:Geçiş durumunu stabilize olduğu bir ortam yaratarak (örneğin, substratın şeklini zorlayarak - substrat/ürün molekülünün geçiş hâl biçimine bağlanarak enzim bağlı substrat(ları) çarpıtır ve geçişin tamamlanması için gerekli enerji miktarını azaltır)Geçiş halinin enerjisini azaltarak, örneğin geçiş halindekinin tersi bir yük dağılımına sahip bir ortam yaratarak.Alternatif bir yol sağlayarak. Örneğin, substratla geçici olarak tepkiyerek bir ES kompleksi oluşturarak.Substratları tepkimeleri için onları doğru yönde bir araya getirerek tepkime entropi değişikliğini azaltarak. ΔH‡ değerine tek başına bakmak bu etkiyi gözardı eder.İlginç bir şekilde, bu entropik etki, temel halin destabilizasyonu ile ilişkilidir ve katalize olan katkısı göreli olarak düşüktür.Geçiş hali stabilizasyonuAktivasyon enerjisi azalmasını anlamak için onun geçiş halinin katalizlenmemiş tepkimenin geçiş haline kıyasla enzim tarafından nasıl stabilize edildiğinin bilmek gerekir. Büyük bir stabilizasyon elde etmenin en etkili yolu elektrostatik etkiler kullanmaktır, özellikle geçiş halinin yük dağılımına doğru yönlenmiş, nispeten sabit polar bir ortam oluşturarak. Suda cereyan eden katalizlenmeyen tepkimede böylesi bir ortam yoktur.Dinamik ve işlevlerYakın zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda enzimlerin iç dinamikleri ile kataliz mekanizması arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Bir enzimin iç dinamikleri onun iç kısımlarının (örneğin bir grup amino asit, bir ilmik bölgesi, bir alfa sarmal, komşu beta yapraklar ve hatta bütün bir bölge) hareketleridir. Bu hareketler femtosaniyelerden saniyelere kadar uzanan zaman ölçeklerinde cereyena edebilir. Bir enzimin yapısının içinde yer alan protein kalıntılarının oluşturduğu ağlar, hareketleri ile katalize katkıda bulunabilirler. Protein hareketleri pek çok enzim için çok önemlidir, ama küçük ve hızlı titreşimlerin mi, büyük ve yavaş hareketlerin mi daha önemli olduğu tepkimenin tipine bağlıdır. Ancak, bu haketler substrat ve ürülerin bağlanma ve salınmaları için önemli olsalar da, protein hareketlerinin enzimatik tepkimelerdeki kimyasal adımları hızlandırdığı belli değildir. Bu bulgular alosterik etkilerin anlaşılmasında ve yeni ilaçların keşfinde önemli uzantıları vardır.Alosterik modülasyonAlosterik enzimler, effektörlerine bağlanmaya cevaben yapılarını değiştirirler. Eğer effektör molekül doğrudan enzimdeki bağlanma yerlerinden birine bağlanırak katalitik aktiviteye etki ederse modülasyon doğrudan olur, allosterik enzimle etkileşen başka protein veya protein alt birimlerine bağlanıyorsa modülasyon dolayı olur.Kofaktörler ve koenzimlerAna maddeler: Kofaktör ve KoenzimKofaktörlerBazı enzimler etkinliklerini göstermek için ek bir bileşiğe gerek duymazlar bunlara basit enzim denir. Ancak bileşik enzim denen bazıları aktiviteleri için, kofaktör denen, protein olmayan moleküllere gerek duyarlar. Kofaktörler inorganik (örneğin metal iyonları ve demir-kükürt kümeleri veya Organik bileşikler (örneğin, flavin ve hem). Organik kofaktörler ya prostetik gruptur, bunlar enzime sıkıca bağlıdır ya da koenzimdir, bunlar tepkime sırasında enzimin aktif merkezinden salınırlar. Koenzimler arasında NADH, NADPH, ve ATP sayılabilir. Bu moleküller enzimler arasında kimyasal gruplar taşımaya yararlar.Kofaktör içeren bir enzimlere bir örnek karbonik anhidrazdır, yukarıdaki şeritli şekilde aktif merkezinin parçası olan çinko kofaktörle birlikte gösterilmiştir. Bu sıkıca bağlı moleküller genelde aktif merkezde bulunur ve katalizle ilişkilidir. Örneğin flavin ve hem kofaktörleri çoğunluklar redoks tepkimelerinde yer alırlar.Kofaktör gerektiren ama bunlara bağlı olmayan enzimlere apoenzim veya apoprotein denir. Kofaktörüyle beraber olan apoenzime holoenzim denir, bu o enzimin aktif halidir. Çoğu kofaktör bir enzime kovalent bağlı değildir ama ona sıkıca bağlıdır. Buna karşın, organik prostetik gruplar kovalent bağlı olabilirler (örneğin pirüvat dehidrojenaz enzimindeki tiamin pirofosfat). Holoenzim terimi birden çok protein altbirimden oluşmuş enzimler için de kullanılabilir; örneğin DNA polimeraz'larda holenzim, aktivite için gerekli olan tüm altbirimleri içeren kompleksin tamamıdır.

http://www.ulkemiz.com/enzimler-ve-ozellikleri

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroid Kuşağından geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa göktaşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder.Peki Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı gerçekte de bu kadar dolu dolu ve tehlikeli bir yer midir?Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroid mevcut. Bunlardan yalnızca 200 e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor. Bu kuşaktaki asteroidlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay’ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz.Bu kuşakta herhangi iki asteroid arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı… O kadar ki Asteroid Kuşağının Mars’a en yakın kenarında yer alan bir Asteroid, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterodin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroid Kuşağının sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroidler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar.Bilim İnsanları 70’li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroidlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler.En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroid Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, Bir asteroidin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroidi hiçbir zaman çok yakından göremeyebiliridik. Aynı durum, Neptün’ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren “Kuiper Kuşağı” için de geçerlidir.Sinan DUYGULUKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/asteroid-kusagindan-gecmek-ne-derece-tehlikeli-olabilir

Boubon Tiyatrosu

Boubon Tiyatrosu

İl: Burdur İlçe: Gölhisar Konum: İbecik köyü Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 22 Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 2300 kişi Açıklama: Kent, yöre halkı arasında Dikmen olarak adlandırılır. Kaçak kazılarla büyük ölçüde zarar görmüştür. Boubon tiyatrosu, denizden 1249 m yükseklikte güneye bakmaktadır. Görünürde 19 sıra sayılabilmektedir. Ancak toplam 22 sıra olasılığı vardır. Küçük bir bölümü dışında tamamı yamaca yaslanmış tiyatronun toplam altı ışınsal merdiveni vardır. Tamamı yamaca yaslandığı için tiyatronun büyük bölümü günümüze ulaşmıştır. Orkestra yarıçapı 24 ayaktır. Buradan hareketle, sahne binasının yüksekliğinin yaklaşık 31 ayak olduğunu söylenebilir.Yaklaşık 2.300 kişi kapasitelidir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/boubon-tiyatrosu

Canon EOS 400D dijital SLR kamera incelemesi

Canon EOS 400D dijital SLR kamera incelemesi

Canon 8 megapiksellik EOS 300D modeli ile dijital kamera sektörünü şok etmişti.

http://www.ulkemiz.com/canon-eos-400d-dijital-slr-kamera-incelemesi

Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Mısır Piramitlerinin Sırrı Nedir?

Dünyanın yedi harikasından biri olup günümüze  kadar zarar görmeden ayakta kalabilmeyi başarabilmiş tek yapı Mısır’daki Gize piramitlerinden Keops piramitidir.Piramit şeklindeki yapılar sadece  Mısır’a özgü olmayıp dünyanın başka yerlerinde de inşa edilmiş örnekleri bulunmaktadır. Fakat sayıca en çok Mısır’da bulunduklarından bölgeyle özdeşleşerek “Mısır Piramitleri” olarak anılmaktadırlar. Dünyadaki Önemli Piramitler: ◦Keops Piramidi (145,75 metre)◦Mikerinos Piramidi(66,5 metre)◦Kefren Piramidi (143,56 metre)◦Sakkara Piramidi (63,17 metre)◦Maldum Snefru Piramidi (93,26 m)◦Dahahur Bent Piramidi (104,85 m)◦Dahahur Snefru P. (103,95 metre)◦Sakkara Pepi II P. (52,555 metre)◦Uxmal Tapınağı (Meksika)◦Teotehuacan (Meksika)◦Tiahuanaco (Bolivya)◦Dohan Tapınağı (Çin Halk Cumhuriyeti)Piramit Nedir?  Tabanı kare şeklinde olup köşelerin tepede tek bir noktada birleşmesiyle oluşan geometrik şekildir. Dört eşit büyüklükte üçgen yüzeye sahip olan piramitler, inşa edildiklerinde mühendislik açısından son derece sağlam bir yapı sergilemektedirler.Piramitlerin Tarihçesi iPiramitlerin firavunun mumyası ile onun değerli hazinelerini ve dönemin eşsiz sanat eserlerini saklamak amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Fakat bugüne kadar hiçbirisinin içerisinde herhangi bir mumyaya veya hazineye rastlanmamıştır. Dünyanın ilk inşa edilen piramidi Sakkara’da olup yapımı M.Ö 2620 yılında tamamlanmıştır. İlk örnekleri basamaklı yapıda olan piramitlerin birçoğu tamamlanamamış veya yapım aşamasında yıkılmıştır. Bunun ilk örneği M.Ö 2570 yılında yapımına başlanan Meidum piramidi olup, sekizinci basamak yapılmak istenirken yıkılmıştır.Piramitleri inşa edenler bundan ders çıkararak daha yüksek piramitler yapabilmek için tabanı mümkün olduğunca geniş tutarak eşkenar bir geometri kullanmanın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Nil nehri yakınlarındaki Dahahur bölgesinde M.Ö 2570 yılında inşasına başlanmış olan Bent piramidi, üçte ikilik bölümü tamamlandıktan sonra daha önceki tecrübeler baz alınarak eğim açısı düşürülmüş ve yükseltilmeye devam edilmiştir. Bu yöntemle M.Ö 2565 yılında başarıyla tamamlanan Bent piramidi çok daha rijit bir yapıya kavuşurken, eşsiz bir görünüme de sahip olmuştur. Bu tarihten sonra yapılan tüm piramitler daha küçük sabit bir açı ile yükseltilerek inşa edilmiştir.Piramitleri Kimler İnşa Etti ?  Önceleri piramitlerin Mısırlı köleler tarafından yapıldığı düşünülmekteyken 1990 yılında bir turistin bindiği atın ayağı bir çukura düşer ve bu çukur gizemli bir mahzene açılır. Burası piramit yapımında çalışan işçilerin ustabaşı olan kişinin mezarıdır. Kubbeli mezar olarak da bilinen mekan, duvarları işlemeli ve ihtişamlı bir yapıya sahiptir. Böylesine güzel bir mezarın işçi sınıfındaki birisine yapılması, çalışanların esir olmadığının göstergesiydi. İşçiler gündüzleri çalışıyor ve geceleri buradaki köylerde bulunan evlerine gidiyordu. Daha sonra bu bölgede yapılan kazılarda 250’den fazla farklı mezar daha bulunmuştur. Ustabaşının çevresindeki mezarlar seçkin işçilerin mezarlarıyken normal işçiler biraz daha uzakta toplu halde bulunmaktaydı.Ölen herkes için bir mezar yapılmakta olduğu anlaşılan bölgedeki kazılarda mezarların girişlerinde işçilerin statülerini gösteren hiyeroglif yazılar bulundu. Bu yazılarda “mezar inşaatı denetçisi”, “mezar inşaatı yöneticisi” gibi ibareler yazmaktaydı. Ayrıca bu mezarlarda işçilerin minyatür heykelleri ve sanat eserleri de yer almaktaydı.Yaklaşık 200.000 işçinin çalıştığı bölgedeki iskeletler incelendiğinde omurganın inanılmaz bir yüke maruz kaldığı ortaya çıkmıştır. Omurgaya binen aşırı yük buradaki taş taşıma işleminin güçlüğüne işaret etmekteydi. Bu kadar özveri ve emekle ortaya çıkan piramitlerin yapımı için binlerce işçi bu bölgedeki şehirlerde yaşamaktaydı. Yapılan kazılarda evler, fırınlar, çömlekler gibi birçok tarihi eser bulunurken duvarlardaki hiyerogliflerde nasıl ekmek yapıldığı ve içecek hazırlandığı gibi detaylar resmedildiğinden dönemin şehir yaşamı hakkında fikir edinmek de mümkün olmuştur.Gize piramitlerinde 15 milyondan fazla kireç taşı kullanıldı. Bu taşlar piramitlerden 300 metre uzaktaki bir taş ocağından çıkartılmış ve yine burada kesilip işlenerek hazır hale getirilmiştir. Kazılarda bu bölgede taşların kesilmesi için gerekli olan oluklu platformlar bulunarak etrafı kazılmaya devam edilmiş ve dev bir taş ocağının enkazı ortaya çıkartılmıştır. Taş ocağından çıkartılan taş miktarı piramitlerde kullanılan miktarla örtüşmekteydi. Ayrıca piramitlerin yapımında kullanılan taş rampalar kil ve kireç taşı tozunun karışımından oluşan bir çamurla sıvanmıştı. Bu yöntem çok dayanıklı ve sert bir yapı oluştururken, ufak bir keski darbesiyle de kolayca koparak çözülebilmekteydi. Taş ocağı bulunduğunda içi bu rampanın enkazı ile doluydu.i1954 yılında Keops piramidinin güney ucunda bir kubbe bulundu ve kalıntılar incelendiğinde burada bir geminin yatmakta olduğu anlaşıldı. Bu gemi, Mısır Firavunu Keops’un gemisiydi ve 13 sene süren yoğun çalışmanın ürünü olarak tüm parçalar birleştirilerek müzede sergilenmeye başlandı. Yılda 300.000 kişinin ziyaret ettiği müzede tamamı sedir ağacından yapılmış dünyanın en eski gemisi gururla sergilenmektedir. Daha sonraları benzer şekilde diğer firavunlar için yapılmış bir kardeş gemi daha bulundu fakat bu gemi zarar görmemesi ve tarihi değerini kaybetmemesi için bulunduğu odadan çıkarılmadı.Firavunların mumyaları bir mağara içerisindeki gizli bir mezarlıkta bulunmuştur. O dönemin mumyalama tekniği sayesinde binlerce yıl sonra bile hala yüzleri tanınabilir şekilde kalan 40 kadar mumya çıkartılmıştır. Mumyalama işleminin nasıl yapıldığı bu mezarlıkta duvarlara çizilen hiyerogliflerden anlaşılmaktadır. Sadece karın bölgesine bir elin girebileceği kadar açılan ufak kesikten bütün organların çıkarıldığı ve içinin özel baharatlar ve yağlarla sıvanarak doldurulduğu gösterilmekteydi. O dönemin insanları öldükten sonra tekrar dirileceğini düşünüyordu ve tüm parasını mumyalama işlemi için  saklıyordu. Çünkü dirildikten sonra bedenlerine ihtiyaçları olacaktı. Bu nedenle bir kişi ne kadar zenginse öldükten sonra o kadar iyi korunacak demekti. Çok pahalı olan mumyalama işlemi sadece önemli kişilere ve zenginlere yapılırken, yoksul insanlar toplu mezarlara gömülmekteydi.Piramitler Nasıl İnşa Edildi?keopsuniciİnşa edilen en önemli piramitler Gize Piramitleri’dir ve Mikerinos, Kefren ve Keops ismindeki üç pramitten oluşur. Gize Platosu’nda bulunan bu piramitlerin en büyüğü ve en gizemli olanı Keops piramididir.Keops piramidi 20 yıl içinde 150 metre yüksekliğe kadar kaldırılan her biri 2.5 ton ağırlığındaki 2.300.000 adet kireç taşı kullanılarak inşa edilmiştir. Toplam ağırlığı 5.5 milyon ton olan bu taşların bu süre zarfında dizilebilmesi için her iki buçuk dakikada bir taşın yerine oturtulmuş olması gerektirmektedir. Bu nedenle günümüzde bu piramidin en anlaşılmaz yönlerinden biri nasıl inşa edildiğidir.Hayranlık verici bir orantıya sahip olan yapı, gizemini taşların suskunluğuna bırakmıştır. 51° 51’ 14” eğimle dizilen bu taşlarda hassasiyetin binde bir oranında bile şaşması durumunda piramit en tepede düzgün birleşemezdi. Günümüzde bu tarz ufak hatalar en seçkin yapılarda bile makul bir tolerans olarak görülmektedir. Ama bundan 4500 yıl önce inşa edilen piramitlerde tepe noktası kusursuzca birleştirilmiştir.Milyonlarca taş nasıl olup da 140 metreyi aşan yüksekliklere kaldırılabilmiştir? Bunun için taş bloklardan yapılma büyük rampalar kullanılmıştır. Bu rampa piramitin yakınına kurulmuş olan taş ocağından başlayarak piramite kadar devam eden ve düzenli olarak kesintisiz taş taşınmasını sağlayan bir yapıda inşa edilmiştir. Aksi halde asla gerçekleştirilen süre içerisinde işi tamamlamak mümkün olmazdı. Fakat bu rampa piramit hacminin %65’i tamamlandıktan sonra 43 metre yüksekliğe ulaşır ve bu noktradan sonra ne kadar etkili olduğu tartışma konusudur. Çünkü piramidin tamamını bu rampa vasıtasıyla yapmak için 43 metreden 140 metreye ulaşmak gerekeceğinden, bunun için piramidin toplam hacminin iki katı kadar daha taşa gerek olacaktı. Bu nedenle bu seviyeden sonra piramidin inşasına içeriden devam edilmiştir.Piramit iki aşamada inşa edilmektedir. Birisi piramidin inşası diğeri ise kral odasının inşasıdır. Kral odası piramit tabanından 43 metre yukarıda bulunmakta olup içerisinde dış ortama açılan hava kanallarının bulunması ve tavanında 60 tonu aşan düz bloklarının kullanılmış olması açısından hayranlık uyandırıcıdır. Tanesi 15 ton olan bu taş blokların nasıl taşındığı ise, kralın odasına giden geniş yolda(büyük galeri) gizlidir. Burada karşı ağırlık mekanizmasıyla çalışan bir sistem bulunmaktaydı ve halatlarla birleştirilmiş olan bu terazi mekanizması sayesinde bloklar istenilen yüksekliğe rahatlıkla kaldırılırdı.Taşlar istenen yüksekliğe kaldırıldıktan sonra koyulması gereken yere götürülmek üzere 10 kişilik insan grupları tarafından piramidin kenarlarındaki tüneller içerisinde çekilirdi. Eğer bir köşe dönülecekse piramidin açık tünel uçlarında resimde gösterilen biçimde yine bir terazi sistemiyle kaldırılarak yön verilir ve diğer yöne gidecek raya oturtulurdu. Daha sonra bu tünelde de 10 kişilik grup tarafından gereken yere kadar çekilerek götürülürdü. Taşlar çekilirken oluşan sürtünme kuvvetini azaltmak içinse, çamur ve su kullanılırdı.Piramit yüzeyi önceleri şu an olduğu gibi basamaklı bir yapıda değildi. Keops piramidi 45 asırlık varolma sürecinde üstten 10 metre kadar aşınmıştır. Yüzeyin üçgen şeklindeki basamak araları özel bir kireçtaşı çamuruyla kaplanarak doldurulur ve pürüzsüz, parlak bir görünüm alırdı. Özellikle son 20 senede piramitler geçtiğimiz 400 seneden daha fazla hasar görmüştür. Gerek güneş ışınları gerekse iklim şartları gibi etmenler piramitlerin varlığını her geçen gün daha fazla tehtid etmektedir.Piramitlerin Gizemi Nedir? İngiliz matematikçi ve astronomist olan John Taylor birtakım çalışmalar yapmış ve elde ettiği sonuçlar Howard Vyse tarafından analiz edilmiştir. Bunlardan bazıları;– Keops piramidinin taban alanı dünyayı yataydan ikiye böldüğümüzde ortaya çıkan kesit alanı gibi düşünülürse ve piramidin tabanı dünyanın yarıçapı üzerine oturtulsa, yüksekliği tam kutup noktasına denk gelirdi. Yani burada kusursuz bir oran mevcuttur.- Keops piramidinin taban çevresini yüksekliğinin iki katına bölündüğünde tam olarak pi=3,1416 sayısı elde edilmektedir.– Keops ve Kefren piramitleri doğu-batı ve kuzey-güney sınırlarına öyle kusursuz yerleştirilmiştirler ki, o günün koşulları düşünüldüğünde hayret verici bir durum olarak görülmektedir.– Keops piramidinin üçgen şeklindeki dört yüzeyinin toplam alanı, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.– Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı tam olarak dünya ile güneş arasındaki mesafeyi(149.504.000km) vermektedir.– Piramitler bir güneş saati olarak işlev görmektedirler. piramitlerin Ekim ayı ortasında ve Mart ayının başlangıcında yre düşürdüğü gölgeler, mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir.– Keops piramidiyle dünyanın merkezi arasındaki mesafe, Kuzey kutbuyla arasındaki mesafeye eşittir.Bilimsel olarak kanıtlanmamış bazı rivayetler ise şunlardır;– Piramitlerin üzerinden geçen meridyen, karaları ve denizleri iki eşit parçaya bölmektedir.– Piramit hangi firavunun adına yapıldıysa, kralın odasına yılda sadece iki kez güneş girmektedir. Bunlar kralın doğduğu ve öldüğü günlerdir.– Piramitlerin içerisinde radar gibi aletler çalışmamaktadır.– Piramit içerisinde bırakılmış kirli bir su, birkaç gün içerisinde arıtılmış hale gelmektedir.– Piramitin içerisine bırakılan süt birkaç gün bozulmadan kalabilirken, beklenmeye devam edilmesi durumunda yoğurt haline gelmektedir.– Piramit içerisine koyulan bir bitki hiç ışık almasa da normale göre daha hızlı büyümektedir.– Açık bir yara, piramit içerisinde çok daha çabuk bir şekilde iyileşmektedir.– Piramitlerin içi yazın serin, kışın ise ılık olur.– Gize Platosu’ndan geçen boylam, denizlerle karaları iki eşit parçaya böler.Sfenks HeykeliGize piramitlerinden Kefren piramidini koruması için yapılmış olan dev bir köpek heykelidir. 70 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğinde olan Sfenks, çakal kafalı Anubis’in heykelidir. M.Ö 2520 yılında yapılmış olan heykel tarih boyunca Nil nehrine bakarak, nehir yoluyla gelenleri karşılamaktadır.Sfenks heykeline Mısır’ı işgal eden Hiksos’lar tarafından büyük zarar verilmiştir. Daha sonra ülkede düzenin sağlanmasıyla beraber dönemin kralı tarafından yüz kısmı değiştirilerek firavunun(Mısır Kralı) sureti yaptırılmıştır.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/misir-piramitlerinin-sirri-nedir

Simena Tiyatrosu

Simena Tiyatrosu

İl: Antalya İlçe: Demre Konum: Kaleköy Bölge: Lykia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : -- Sıra Kapasitesi: Yaklaşıl 210 kişi Açıklama: Kalenin içinde, tamamı taşa oyulmuş yedi sıralı küçük tiyatro, Ortaçağda yenilenmiş Doğu Roma burçlarının üstünden güneye bakmaktadır. Türkiye’deki en küçük antik tiyatromuzun orkestra yarıçapı dokuz ayak beş parmaktır. İzleyici koyağının ortası ile sıra başlarında toplam üç ışınsal merdiveni vardır. Orkestra çukurunun kenarındaki merdiven başlarında ham aslan pençesi benzeri kabartmalar seçilmektedir. Sol taraftaki ışınsal yolun bir bölümü kaybolmuştur. Sahne binası yoktur.Yaklaşık 210 kişiliktir. Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/simena-tiyatrosu

22 Mart 2018 Dünya Su Günü Fotoğraf Yarışması

22 Mart 2018 Dünya Su Günü Fotoğraf Yarışması

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından “22 Mart Dünya Su Günü” nedeniyle “Su için Doğal Çözümler” konulu fotoğraf yarışması ile konunun öneminin genç nesillere benimsetilmesi ve bilgi düzeyinin artırılmasına yönelik hususları sağlamak, ayrıca dereceye girecek eserlerin Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün katılacağı tüm sergi ve fuarlarda sergilenerek su bilincinin genç nesillere ve vatandaşlara aktarılması amacıyla düzenlenmiştir. KATILIM ŞARTLARI: 1. Yarışma seçici kurul dışında tüm profesyonel ve amatör katılımcılara açıktır. Yarışmaya her katılımcı en çok 3 adet fotoğraf çalışmasıyla katılabilir 2. Yapılacak fotoğraf çalışmalarının ebatları; uzun kenarı 40 cm geçmeyecek, kısa kenarı ise 18 cm den küçük olmayacak ayrıca 300 dpi çözünürlükte olacak şekilde baskısı alınarak Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilecektir. Fotoğraflar renkli olacak, söz konusu ölçü dışında fotoğraflar ve siyah beyaz çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır. 3. Eserin dereceye girmesi durumunda ise JPEG halleri CD’ye kaydedilerek posta yolu ile gönderilecektir. 4. Eserler kesinlikle hiç bir tasarım programı ile oynanmamış orijinal hali ile olmayan eserler değerlendirmeye alınmayacaktır. 5. Katılımcı, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ya da sergilenmemiş, fotoğrafın tamamı veya bir bölümü kopya edilmemiş, yayın içerisinde yer almamış eserleriyle katılabilir. 6. Fotoğraf çalışmalarının üzerinde katılımcının ismi ve imzası kesinlikle bulunmayacaktır. Ancak her fotoğraf çalışmasının arkasında katılımcının adı soyadı, açık adresi ve ulaşılabilecek telefonları yazılacaktır. 7. Fotoğraf, paspartu ve çerçeve yapılmadan, sertleştirilmiş ambalajlarda paketlenerek gönderilmelidir. Ücretleri yarışmacılar tarafından ödenecek olan posta ya da kargo ile gönderim sırasında doğabilecek zararlardan ve gecikmelerden Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü sorumlu olmayacaktır. DEĞERLENDİRME: Fotoğraflar 19.02.2018 tarihine kadar Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığına gönderilecektir. Bu tarihten sonra gelecek çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır. Değerlendirme Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce oluşturulacak Seçici Kurul tarafından yapılarak, birinci, ikinci ve üçüncü olan eserler seçilecektir. BİRİNCİLİK, İKİNCİLİK VE ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLLERİ: Ödül töreni, 22 Mart 2018 tarihinde Ankara veya Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün uygun gördüğü yerde yapılacak olup ödül sahibinin ulaşımı ilgili Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüklerince, bir günlük konaklama ise törenin yapılacağı ilgili Bölge Müdürlüğü’nce sağlanacaktır. Birincilik ödülü : Plaket ve 3500 TL İkincilik ödülü : Plaket ve 3000 TL Üçüncülük ödülü : Plaket ve 2500 TL Dereceye girenlerin dışında uygun görülen eser sahipleri; teşvik için mansiyon plaketi ile ödüllendirilebilecektir. TELİF HAKKI: Yarışmada ödül alan ve sergileme amacıyla seçilen fotoğraflar iade edilmeyecek, baskı ve kopyaları, bütün telif haklarıyla Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından satın alınmış gibi işlem görecektir. Katılımcı, yarışmaya gönderdiği fotoğrafların kendisine ait olduğunu ve tüm izinlerini aldığını kabul, beyan ve taahhüt etmiş sayılır. Eseri ödül alan veya sergilemeye değer bulunan katılımcılardan, bu beyan ve kabulleri dışında hareket ettiği anlaşılanlardan bu yarışma ile elde ettikleri ödül, unvan ve her türlü kazanımları geri alınır. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, ödüle ya da sergilenmeye değer bulunan fotoğrafların, orijinalini ve üzerinde değişiklik yapılmış halini; seminer, sempozyum, fuar vb. eğitim ve tanıtım faaliyetlerinde ayrıca afiş, katalog, broşür, ilan panoları, billboard vb. her türlü tanıtım malzemelerinde kullanma ve sergileme, yazılı ve görsel medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere, fotoğraf sahibinin ismi ile birlikte 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndan doğan tüm telif haklarına sahip olacaktır. FOTOĞRAFLARIN İADESİ: Yarışmada ödül alan ve sergileme amacıyla seçilen fotoğrafların dışındaki dereceye giremeyenlerin iadesi; İstek halinde 02.04.2018 tarihinden itibaren 15 gün içinde, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nden elden ya da dilekçe karşılığı ücreti yarışmacı tarafından ödenecek posta veya kargo ile geri alınabilir, bu tarihler arası teslim alınmayan eserler hakkında mesuliyet kabul edilmeyecektir. ADRES: Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı Devlet Mah. İnönü Bulvarı No:16 06100 Çankaya /ANKARA TEL: (312) 454 49 61- 454 49 64 FAKS: (312) 454 49 05 Şartnameler, Genel Müdürlüğümüz web sitesi www.dsi.gov.tr adresinden, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı ve Bölge Müdürlüklerimizden temin edilebilir. Tüm katılımcılar, bu şartname hükümlerini kabul etmiş sayılırlar.

http://www.ulkemiz.com/22-mart-2018-dunya-su-gunu-fotograf-yarismasi

Alp Dağları (Alpler)

Alp Dağları (Alpler)

Alpler, Avrupa’nın başlıca dağ silsilesi olarak bilinir. Avrupa Kıtasının en yüksek noktası Mont-Blanc Alp dağlarında yer alır. Alplerin yaklaşık olarak kapladığı alan 330000 km’ye yakındır. Dağlar Fransa, İtalya, İsviçre, Almanya, Avusturya arasında dağılmıştır. Alp Dağlarının Mont-Blanc dışında başlıca zirveleri; Fransa’da Barre des Ecrins (4103m),İtalya-İsviçre sınırı civarlarında Monte Rosa (4638m ve Matterhorn (4478m), İsviçre’nin Aare kütlesinde Jungfrau (4166m), Finsteraarhorn (4275m) ve Aletschhorn (4182m). İtalya’da Gran Paradise (4061m), Graubünden ile İtalya arasında Bernina (4057m) ve son olarak Avusturya’da Ilohe Tauern’lerin en yüksek noktası olan Glockner (3798m). Alplerden Avrupa’nın üç büyük akarsuyu doğar, bunlar Ren (Rhein) ile Rhöne, İsviçre Alplerinin merkezinden çıkar. Po akarsuyu ise Batı Alplerden başlar. Alp sıradağları, Po’nun başlıca kollarını (Ticino, Adda ve Adige), Ren’in önemli bir kolunu (Aar); Rhöne’un iki büyük kolunu (Is&e ve Durance) ve Tuna’nın yukarı çığırına kendi rejimlerini veren akarsuları (Lech, lnn, Ems) destekler. Yaklaşık olarak uzunluğu 1000km’den fazla olan Alpler hilal şeklinde Akdeniz’den İsviçre’ye ayrılır, buradan batı-doğu istikametinde yol alır. İtalya’da Apennin dağlarıyla kesişir. Bakıldığında bazen iki dağ uzantısı arasında sınır olarak Cenova kuzeyindeki Giovi boğazı gösterilir. Fiziki özellikler: Savona bölgesinde yavaş yavaş farklılık gösterir. Burada İtalya’nın Cenova körfezi ile Po ovası arasındaki mesafe 50km iken dağlar yavaş yavaş genişler ve Tirorde Verona meridyeni doğrultusunda, 200km’ye erişir. Doğu kısımda Alpler, Macar ovasının devamı olan çöküntü havzaları arasında incelir. Güneyde ise Julia (Guilia) Alpleri ile Karawankensler kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundaki Dinar dağlarıyla bütünleşir. Alpler karmaşık tarzlı, kıvrımlı bir dağ sırasıdır. Birinci zamandan itibaren oldukça büyük kıvrılmalar olmuştur.Baktığımızda bunların izleri Fransız Alplerinin merkezi kütlelerinde (Mont-Blanc, Pelvoux) ve Mercantour’da görülür. Bu eski hersinyen dağ sırası aşınım ile tahribe uğradıktan sonra, ikinci zamanda, şimdiki Alplerin yerini alan derin sularda, oldukça büyük tortul tabakalar çökelmişti; sonrasında, İkinci zaman sonunda su yüzüne çıkmalar baş gösterdi ve neticesinde özellikle Doğu Alpler’de, üçüncü zaman başlarında da güneybatıda dağ sıraları oluştu; Pireneler bu dönemde meydana geldi. Üçüncü zaman diliminin ortalarına doğru, Oligosen ve Miyosen devrelerinde şu anki Alplerin yapısını oluşturan büyük orojenik hareketleri başladı. Alplerin geçmişinde bu safin büyük taşıma örtülerinin meydana gelmesi ile belirir: Tortul tabakaların hareketi özellikle İsviçre ve Avusturya Alpleri bölgesinde mevcuttur: Bu örtüler bugünkü dağ silsilesinin hemen tamamını kapsar; Fransa’da ise, ana tabakanın doğusunda bu kütlelerle Mercantour arasında rastlanır. Buna rağmen, merkezi kütlelerin batısında Prealpler sadece kıvrılmış ama uzun mesafeler boyunca taşınmamış tortul tabakalardan oluşmuştur. İnsanın ortaya çıktığı zamana denk gelen Dördüncü zamanda, Alplerin tarihini, çevredeki ovalara kadar uzanan büyük buzulların oluşumunu tescil eder. Derinliği geniş tekne şeklinde kazdıkları büyük vâdilere ve içinde bugün İsviçre ve Kuzey İtalya göllerinin yerleştiği çanakları oluşturan bu buz tabakalarıdır. Buzulların yayılmış olduğu alanlarda, örnek olarak Fransız Alplerinin güney kısmında yer alan vâdiler oldukça dardır, yumuşak olan kayalar içinde oyulmuş çanaklar da aşılması zor boğazlarla birbirlerinden kopmuştur. Güneyde yer alan güneşli yamaçlar yaşamaya elverişlidir. Ekilebilecek türde tarlalar ve köyler, daha yukarılarda da çayırlar mevcuttur bu yamaçların özel isimleri vardır. Kuzeydeki yamaç oldukça soğuktur ve genellikle ormanlarla örtülüdür. Rüzgârın havayı bozmadığı derin vâdilerde kış aylarında soğuk hava toplanır, yazın da sisli olan bu çukurlarda ağır bir sıcak görülür; bazı durumlarda dağlar güneş ışınlarını kesmektedir. Bu sebeple köyler için yamaçların en üst kısmındaki düzlükler, sel riskiyle de karşı karşıya olan vâdi diplerine tercih edilir. O halde Alp iklimi çok değişkendir, birkaç kilometrede bir değişir. Yazar: R. Karasu Kaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/alp-daglari-alpler

İskandinavya’nın Jeolojik Yapısı Nasıldır?

İskandinavya’nın Jeolojik Yapısı Nasıldır?

İskandinavya, Kuzey Avrupa yarım adaları tamamı; Baltık denizi, Kuzey denizi, Norveç ve Barents ile sınırlıdır; İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya’yı içine alır.Coğrafyası: Kıtaya kuzeydoğuda merkezden uzak bir kıstakla bağlanan, büyük kısmı Batı Avrupa’dan Hollanda boğazlarıyla ayrılan İskandinavya’nın kendine has özellikleri vardır. Ortasındaki çöküntü, Botten körfeziyle örtülü geniş bir çanak olan «iskandinav kalkanı» üzerinde uzanır.Yüzey şekilleri, ya bazı sırttaki alp yükselmesi ve buzul aşındırması sonucunda iyice gençleşmiş peneplenin kalıntıları olan kayalık oluşumlar veya dördüncü zaman buzullarının vadilere yığdığı buzul-taş birikintileriyle nitelenir. Buzul döneminden sonra çarpılan ve yeniden pek iyi bir şekilde düzenlenemeyen hidrografya şebekesi, çağlayanla kesilmiş bir akarsu ve göller karmaşasıdır. Fin-İskandinav kratogeni yaşlı kütle (Ur-berg), Prekambriyum çağında birbirini izleyen üç evrede (sviyonik, gotik ve kareliyen) meydana geldi; bu evrelerin her birinin özelliği dev dağ kütlelerinin ortaya çıkması ve dengelenmesidir. Algonkiyen’de, peneplenleşme tamdır ve kambrosilüryen çağdaki deniz ilerlemesi batı jeosenklinalinin doldurulmasına ve güneyin alçak kesimlerinde kalker, kumtaşı ve şist birikmelerine yol açmıştır. Kaledonyen kıvrılma, arkeyen kratogeni doğuda yükseltmiş ve batıda biriken tortulları kıvırmıştır. Böylece meydana gelen sıradağlar ikinci zamanda düzeylenmiş, Scania ve Danimarka’da ise ikinci ve üçüncü zaman tortulları yerleşmiştir. Üçüncü zaman başındaki (Neyojen) dağoluş hareketleri, arkeyen kratogenin çarpılmasına ve parçalanmasına yol açmış, aynı zamanda, yeniden yükselen kaledonyen sıradağlar parçalanarak batı kısmı çökmüştür.Deniz kenarında fay basamaklarıyla yükselen bu gençleşmiş kütlenin arkasında, kalınlıkları 3000 metreyi bulan dördüncü zaman buzulları yığılmış, bu buzullaşma yüzey şekillerini büyük ölçüde değiştirerek dağlık bölgelerde alp tipi buzul aşındırması biçimleri (çanaklar, buzul yatakları v.b.) çizmiş, bu biçimlerin aşınma kalıntılarını ovalarda çeşitli oluşumlar halinde (dip buzultaşları; buzultaşlı vallumlar, ırmak buzul yığışımları veya ose’ler) yığmıştı. Buzulun geri çekilmesi üç evrede (dani-buzulsal; goti-buzulsal; fini-buzulsal olarak) gerçekleşti. Bu üç evre, birbirinden duraklama dönemleriyle ayrılır; bu dönemlerde cephe buzultaşları yerleşmiştir (gothi buzulsal dönem sonunda Salpauesselka dönemi, M.Ö. 7780’e doğru).Buzulların çekildiği ovalarda denizin yükselmesini (Yoldia’da deniz) kratogenin güney kısmında izostatik bir yükselmenin izlemesiyle, Baltık çöküntüsünde (Ancylits’de göl) Büyük İsveç gölleri aracılığıyla Kattegat’a dökülen bir tatlı su gölü ortaya çıktı. Daha sonra orta kısmı yükselen kratogen, güneye doğru alçalarak yeni bir deniz yükselmesine yol açtı (littorines denizleri, M.Ö. 1700-1500’e doğru.). Botten körfezi bölgesinde kratogenin yükselmeğe devam etmesiyle, körfezin düzeyi devamlı olarak alçaldı ve kıyılar boyunca uzanan kayalık bir takım ada (skargard) meydana geldi. İskandinavya, Labrador ve Grönland ile aynı enlemde olduğu halde, Atlas okyanusunun rüzgarları ve akıntıları iklimini yumuşatır. İklim sayesinde ormanlar bol-dur (barrskog) ve güneydeki tortul ovalarda en verimli hale ulaşan tarım, killi çanaklarda kutup dairesine kadar uygulanabilir.Beşeri coğrafya: Buzların çekilmesinden hemen sonra bitki örtüsü gelişti (Finlandiya’da M.Ö. 4400’e doğru çamın ortaya çıkışı), Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen ren avcıları (Laponlar) ülkeye yerleşti. Kuzey ırkının ataları olan ilk yerleşik çiftçiler, M.Ö. 3000’e doğru. Danimarka’da ortaya çıktılar ve Finlandiya’ya kadar yayıldılar (M. O. 1800-1600’e doğru.). Fakat iklimin sertleşmesi (M.Ö. 500’e doğru.), yayılmalarını geriletti ve güney ovalarında kalmalarına yol açtı; Finler ise Milattan itibaren kuzey ve doğudaki ormanlara yerleştiler, önce güney ve merkezdeki verimli ovalarla, Norveç’in deniz kıyısı ovalarında sınırlanan yerleşme, yavaş yavaş Botten körfezinin kıyı ovalarına, sonra da göçebe Laponlar’ı gerileterek iç vadilere yayıldı; bugün ormanlık bataklıkların sistemli bir şekilde değerlendirilmesiyle iç kısımlarda yeni yerleşme alanları yaratılmaktadır.Bununla birlikte tarım imkanları, verimli toprakların azlığı ve enlemin sebep olduğu elverişsiz iklim şartları yüzünden sınırlıdır. Buna karşılık hayvancılık, süt ürünleri imalatı, orman zenginlikleri ve deniz balıkçılığının ürünleri mahalli tüketimin ihtiyacından çok daha fazladır. Ucuz hidroelektrik enerjinin kullanılması, dünya pazarlarında önemli yer tutan zengin bir sanayinin (elek-trometalürji, çeşitli metalürji, selüloz kimyası, besin konserveleri) gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dört İskandinav ülkesi iktisadi zenginlikleri, kültürel ve sosyal seviyelerinin yüksekliği ile batı milletleri arasında en ön planda yer alır.Geç bir tarihte başlayan şehirleşme hareketi pek az yerde kendiliğinden olmuş, Danimarka ve Norveç dışında başlıca şehirlerin çoğu (Stockholm, Helsinki, Göteborg, Kariskrona v.b.) kraliyet fermanlarıyla kurulmuştur. 1850’de İsveç’te şehir nüfusu toplam nüfusun ancak yüzde 19’uydu. Ama 20. yüzyılda sanayinin kalkınması, köylerden şehir ve sanayi merkezlerine doğru büyük bir göç hareketine yol açtı.Yazar: Rahman KarasuKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/iskandinavyanin-jeolojik-yapisi-nasildir

Tuhaf Gökada: Hoag Nesnesi

Tuhaf Gökada: Hoag Nesnesi

İçinde milyarlarca yıldızı barındıran tuhaf bir sistem..Arthur Allen Hoag 1950 yılında şans eseri bu nesneye rastladı ve onun zarif yapısını gören ilk kişi oldu. Tuhaf yapısıyla Hoag Nesnesi halkalı bir gökadadır ve galaksimiz Samanyolu'ndan biraz daha büyüktür. Kendisini keşfeden gökbilimci Hoag'ın adını almıştır. 600 milyon ışık yılı uzaklıkta, Yılan Takımyıldızı'nda yönündeki nesne, bize güneş sistemimizin incisi Satürn'ü anımsatıyor. Benzersiz yapısı birçok gökbilimciyi etkilemiştir.Halka kısmında genç, mavi, sıcak, parlak yıldızlar daha yoğun iken, merkeze yakın bir konumda daha yaşlı ve daha kırmızı yıldızlardan oluşan sarı bir çekirdek mevcut. İkisinin arasında ise karanlık görünen bir boşluk var (Boşluktan, şans eseri daha uzakta olan bir gökada görülebiliyor.) Hoag Nesnesi'nin nasıl oluştuğu henüz bilinmiyor. Ancak bu nesneye benzer başka cisimlerde tespit edilmiştir (Örnek olarak Araba Tekeri Gökadası). Bu nesnelerin tamamı "Halkalı Gökadalar" sınıfında toplanmaktadır.Peki nasıl oluşmuş olabilir? Yapılan gözlemlerde nesnenin son 1 milyar yıl içerisinde hiçbir gökada ile etkileşime geçmediği görülmüştür. Gökada milyarlarca yıl önce olan bir gökada çarpışmasından arta kalmış olabilir ya da şimdiye kadar çoktan yok olmuş gitmiş merkezi bir çubuğun kütleçekimsel etkisi olabilir.Taner GöçerKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/tuhaf-gokada-hoag-nesnesi

Tripolis Tiyatrosu

Tripolis Tiyatrosu

İl: Denizli İlçe: Buldan Konum: Yenicekent Bölge: Lydia Bölgesi Antik Tiyatroları Oturum : 34 Sıra Kapasitesi: Yaklaşık 6.500 kişi Açıklama: Deniz düzeyinden 188 m yukarıdaki Tripolis tiyatrosunun izleyici koyağının aşağı yukarı tamamı bir yamaca 30 derece eğimle oyularak yapılmıştır. Tiyatroya sahne gerisindeki dereden bakıldığında sağ taraftaki büyük destek duvarının ayakta olduğu görülür. Yine izleyici koyağının sağ ve soldaki kemerli girişlerin bazı parçaları belirgindir. İzleyici koyağında, 30 derece eğime uyumlu (yarım kesik konik, yüzeysel toprak kaymasını önleyecek biçimde) sıra altı beton takviyelerinin uçları yüzeyde görülmektedir. Birkaç oturma sırası toprak üstündedir. Sahne bölümünde yapılmış küçük kazıdan, sahne binasının cephesinin oldukça süslü, özenli olduğunu anlaşılmaktadır. Yapı güneybatıya bakmaktadır. İki kademelidir. Tiyatronun tahminen toplam 34 sırası vardır. Sahne binası boyutları 24 x 132 ayak boyutundadır. Birinci kademesi 6, ikinci kademesi 11 ışınsal merdivene sahip olabilir.   Antik kentin mevcut yerleşiminin merkezi bir bölgesine inşa edilmiştir. Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun inşa edilmiş, Roma mimari tarzında yapılmıştır. Tiyatro üç bölümden oluşmaktadır.   -Cavea : Yarım daire şeklinde olup, üç diazoma ile bölünmüştür. Oturma kademeleri tamamen orkestra bölümüne doğru tahrip olmuştur. Tonoz çıkışları caveanın üst kısımlarında ve yanlarda yer almaktadır. Oturma kademeleri büyük mermer taşlardan yapılmıştır. -Orkestra: Cavea’nın oturma kademeleri ve malzemeleri ile tamamen toprak altındadır.   -Scene ( Sahne ve Sahne Binası ): Sahne binasının üst yapısı iç ve dış kısımlara doğru yıkılmış harap durumdadır. Sahne binasına ait sağ ve sol istinat duvarlarının az bir kısmı yüzeyde görülmektedir. Kapasitesi yaklaşık 6.500 kişiliktir Fotoğraflar: Yaşar YılmazKaynak: http://www.mimarlikmuzesi.org  

http://www.ulkemiz.com/tripolis-tiyatrosu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0