Arama Sonuçları..

Toplam 491 kayıt bulundu.
Barış Manço Kimdir

Barış Manço Kimdir

Mehmet Barış Manço (2 Ocak 1943; Üsküdar, İstanbul - 1 Şubat 1999; Kadıköy, İstanbul), Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı ve TV programı yapımcısı. Türkiye'de rock müziğin öncülerinden, Anadolu Rock türünün kurucuları arasında sayılır. Müziğe başlangıcı Galatasaray Lisesi'nde oldu. Yüksek öğrenimini Belçika Kraliyet Akademisi'nde tamamladı. Bestelediği 200’ün üzerindeki şarkısı, kendisine 12 altın ve bir platin albüm ve kaset ödülü kazandırdı. Bu şarkıların bir bölümü daha sonra Arapça, Bulgarca, Flemenkçe, Almanca , Fransızca, İbranice, İngilizce, Japonca ve Yunanca olarak yorumlandı. Hazırladığı televizyon programıyla Dünya'nın pek çok ülkesine gitmiş, bu nedenle "Barış Çelebi" olarak adlandırılmıştır. Barış Manço 1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı Unvanı'na layık görüldü.Devlet konservatuarı klasik Türk sanat müziği hocası, sanatçısı ve yazar Rikkat Uyanık ve Hakkı Manço çiftinin ikinci çocuğu olan Mehmet Barış Manço 2 Ocak 1943 tarihinde Üsküdar Zeynep Kâmil Hastanesi'nde doğdu. II. Dünya Savaşı yıllarında doğduğu için ailesi Mehmet Barış adını verdi. Oğlu Doğukan Manço katıldığı bir söyleşi de "Babam 1943'te İstanbul'da doğdu ve Türkiye'de ilk Barış ismini aldı, esasında isim babası. Barış ismi, 1941'de dünya savaşlarının ardından barışa duyulan özlemden doğdu. Amcam da 41 doğumludur, savaşın başlangıç tarihi. Ancak 1941 yılında babamın hiç görmediği amcası Yusuf vefat etmiş, lakabı Tosun Yusuf imiş. Bunun verdiği hüzünle Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço koymuşlar adını. Babam ilkokula başladığı zaman da Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço'yu nüfus kaydından sildiriyorlar sadece Mehmet Barış Manço ismi kalıyor" açıklamasıyla babasının Türkiye'de ilk Barış isimli kişi olduğunu ve adının Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço olduğunu söylemiştir. Dört çocuklu ailede Savaş, İnci ve Oktay adlarında üç kardeşi vardı. Konservatuardaki çalışması sırasında Zeki Müren'in de hocalığını yapan Rikkat Uyanık daha sonraları Barış Manço'yla beraber televizyon programlarına da katıldı, şarkı söyledi. Aile kökenleri İstanbul'un fethinden sonra Konya'dan Selanik'e göç etmiş ve savaş yıllarındaki zorluklar nedeniyle I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a göç etmişti. Üç yaşındayken anne babasının ayrılığından sonra Barış Manço, babası ile yaşamaya başladı. Babasıyla birlikte sık ev değiştirdi ve Cihangir'de, Üsküdar'da, Kadıköy'de ve kısa bir süre için Ankara'da yaşadı. İlkokula abisi Savaş ve ailenin en küçük ferdi olan kız kardeşi İnci'nin de okuduğu Kadıköy Gazi Mustafa Kemâl İlkokulu'nda başladı. 4. sınıfı Ankara Maarif Koleji'nde okudu ve ilkokulu Kadıköy'deki başladığı okulda tamamladı. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi'nin orta bölümüne devam etti. 1957'de amatör olarak müzikle ilgilenmeye başladı. 4 Mayıs 1959'da babasının ölümü üzerine Galatasaray Lisesi'nden ayrılarak, eğitimini Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı.1957'de amatör olarak müzikle ilgilenmeye başlayan Manço, 1958 yılında ilk grubu Kafadarlar grubunu kurdu. Ortaokul yıllarında kurulan bu grup rock'n roll coverları yaparken, Barış Manço'da ilk bestesi Dream Girl'ü bu dönemlerde yaptı ve Ankara'da küçük bir müzik ödülünün de sahibi oldu. İkinci grubu Harmoniler'de yine Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşları vardı. 1959'da Galatasaray Lisesi konferans salonunda ilk konserini verdi.Barış Manço ve Harmonilerin ilk 45'likleri Grafson şirketinden 1962 yılında yayınlandı. Barış Manço, Harmoniler ile 3 tane 45'lik yaptı. Bu 45'likler 1962 yılında yayınlanan Twistin Usa / The Jet ile Do The The Twist / Let's Twist Again ve 1963 yılında yayınlanan Çıt Çıt Twist / Dream Girl idi. Manço, liseyi bitirdikten sonra Türkiye'den ayrılıp Belçika'da öğrenim hayatını sürdürmek isteyince Harmoniler dağıldı.Barış Manço, 1963 yılının Eylül ayında Belçika Kraliyet Akademisi'nde yüksek öğrenim görmek için Türkiye'den ayrıldı ve Belçika'ya gitmeden önce karayoluyla bir kamyonla Fransa'nın başkenti Paris'e giderek daha önce konuştuğu ünlü Fransız şarkıcı Henri Salvador'la buluştu. Henri Salvador Barış Manço'nun Fransızcasını ve fazla kilosu nedeniyle dış görünüşünü yetersiz buldu ve anlaşma yapamayan Manço, Belçika'daki abisi Savaş Manço'nun yanına gitti. Belçika Kraliyet Akademisi'nde resim, grafik ve iç mimarlık eğitimi görürken bir yandan da garsonluk, otomobil bakıcılığı işlerinde çalıştı. Bu sırada Belçikalı şair André Soulac ile tanıştı. Soulac sayesinde Fransızcasını ilerletti ve yaptığı besteleri değerlendirme imkânı buldu. Soulac, Manço'nun bestelerine söz yazdı.1964'te müzik hayatına devam etmek isteyen Barış Manço Rigolo plak şirketiyle anlaşarak "Jacques Danjean Orkestrası" ile beraber çalışmaya başladı. Twist'ten Rock and Roll'a dönen Barış Manço'nun kayıt şartları da iyileşmiş oldu. 1964'ün Eylül ayında dört şarkılık Fransızca iki EP çıkardı. ilk EP'de Baby Sitter ve Quelle Peste, diğer EP'de Jenny Jenny ve Un auire amour que toi şarkıları yer aldı. Plakların başarısı sonucu Fransız radyosunda yayınlanan "Salut les copins" adlı pop müzik içerikli bir programa konuk oldu. Bu EP Türkiye'ye geldiğinde radyocular Manço'yu Fransız bir sanatçı olarak düşünüp sundular.12 Ocak 1965'te Fransa'da, Paris'in dünyaca ünlü en eski konser salonu Olympia'da Salvatore Adamo ve France Gall'den önce sahne alarak kendi bestesi olan Babysitter'ı daha sonra Jenny Jenny, Quelle Peste, Un autre Amour que toi ve Je veux savior adlı Fransızca ve ingilizce şarkılarını söyledi. Manço'nun sahne performansı Henri Salvador tarafından tebrik edildi. Aynı yıl Liège'de "Golden Rollers" adlı bir grupla konser verdi. 1966'da ise bir festivalde "The Folk 4" grubu ile Türk müziğinden örnekler sergileyerek dikkat çekti. Ancak Fransız bir müzisyenin Barış Manço'nun aksanını beğenmediği için onun plağının çalınmasını yasaklaması Barış Manço'yu derinden etkiledi ve Avrupa kariyerini sona erdiren nedenlerden biri oldu. Aynı yıl "L'Alba" adlı bir grup Barış Manço ve André Soulac tarafından yazılan ilk parçayı seslendirdi.1966'da Olympia'daki konser sırasında vahşi kedi anlamına gelen "Les Mistigris" adlı Belçikalı grupla tanıştı ve onlarla çalmaya başladı. Grupla beraber Fransa, Belçika, Çekoslovakya, Belçika, Almanya ve İsveç'te konser verdi. Sahibinin Sesi şirketiyle anlaşan Barış Manço, Les Mistigris ile birlikte 1966 yılında II Arrivera / Une Fille ve Aman Avcı Vurma Beni / Bien Fait Pour Toi 45'liklerini çıkardı. 1967'de Hollanda'da geçirdiği bir kaza yüzünden dudağında bir yarık oldu ve bıyık bırakmaya başladı.1967 yılının yaz aylarında yine Les Mistigris ile Türkiye'ye gelen Manço As Klüpte de bir konser verdi. Manço'nun Les Mistigris ile yaptığı son kayıtlar, 1967 sonlarına doğru bir EP'de toplanarak piyasaya sürüldü. Bu EP'de sonradan Kol Düğmeleri olarak bilinecek olan ve Manço'nun ilk Türkçe bestesi Bizim Gibi'nin yanı sıra Big Boss Man, Seher Vakti, Good Golly Miss Molly adlı şarkılar yer alıyordu. Ancak vize problemleri, yasal sorunlar ile uğraştıkları için Barış Manço ve Les Mistigris'in yolları ayrıldı. Türkiye'deki ilk psychedelic rock şarkıları Manço ve Les Mistigris grubuna aittir.Barış Manço Les Mistigris ile ayrıldıktan sonra 1968 başında Kaygısızlar grubu ile çalışmaya başladı. Genç gitaristler Mazhar Alanson, Fuat Güner, baterist Ali Serdar ve bas gitarist Mithat Danışan'dan oluşan grup daha önceden kendi konserlerini veren genç bir gruptu. Barış Manço'nun Kaygısızlar ile birleşmesi üzerine İngilizce olan parçalar eski haliyle bırakılmak üzere Türkçe eserler Kaygısızlar eşliğinde yeniden kaydedilerek yayınlanacaktı. Barış Manço'nun Sayan'dan çıkardığı bu ilk plakta Bizim Gibi adlı şarkı Kol Düğmeleri olarak yeniden kaydedilecekti.Barış Manço ve Kaygısızlar'ın Sayan'dan çıkardığı, Kol Düğmeleri / Big Boss Man / Seher Vakti / Good Golly Miss Molly parçalarını içeren bu ilk plak 1968'de yayınlayıp oldukça geniş bir popülarite elde etti. Manço'nun Liege kentinde eğitimine devam etmesi nedeniyle yaz aylarında bir araya gelebilen topluluk üçüncü 45'likleri Bebek / Keep Lookin'le birlikte psychedelic öğeleri Anadolu'nun mistizmiyle birleştirerek vermeye başladılar. Günümüzde yaygın algılanışı manevi değerlere zarar vermeyen bir popülist olan Manço, 68 yılında şarlatan, ukala bir beatnik olarak lanse ediliyordu. Barış Manço ise Kaygısızlar'la "Trip / Karanlıklar İçinde", "Kirpiklerin Ok Ok Eyle / Ağlama Değmez Hayat", "Kağızman / Anadolu", ve Paris'te doldurulan "Flower of Love / Boğaziçi" plaklarını yaptı. Psychedelic tınıların içerisine serpiştirdiği doğu müziğiyle kendine özgü bir east & west soundu oluşturdu. Aralıklarla plak çıkaran grup hem Anadolu temalarına, hem de doğu motiflerine yakınlığı ile bilinen yavaş yavaş yükselmekte olan psychedelic müzik akımından etkilendi. Barış Manço'nun Kaygısızlar ile yaptığı 45'liklerden Ağlama Değmez Hayat 1969 yılında 50.000'in üstünde satış yaparak Manço'ya ilk altın plağını kazandırdı. Manço, 1969 Haziran'ında Belçika Kraliyet Akademisi'ni birincilikle bitirdi ve İstanbul'a nişanlısı ile döndü.1969 yılı sonunda Kaygısızlar ile yollarını ayıran Manço. 1970 yılı itibariyle psychedelic rock'tan tipik anadolu pop sularına açıldığı bir yıl oldu. Kaygısızlar olmadan girdiği bu yeni yılda Barış Manço, Türkiye'de "...Ve" diye bilinen yurtdışında ise"Etc" adıyla lanse ettiği yeni bir grupla çalışmaya başlamıştı. Bu grup ile "Derule / Küçük Bir Gece Müziği" adlı plağı kaydeden Manço, bu grupla Türkiye'de Akdeniz ve Karadeniz bölgesini kapsayan bir turneye çıkmıştır.1970 yılının Kasım ayında, o güne kadar Batı enstrümanlarını kullanan Manço, Dağlar Dağları yayınladı. Barış Manço'nun gitarı ve Kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon'un kemençesi ile kaydedilen şarkı, Barış Manço'nun sadece rock ile sınırlı kalmayan kendi müzik tarzının başlangıcıdır. 700.000'den fazla satan Dağlar Dağlar plağı Manço'ya kariyerindeki tek Platin Plak Ödülü'nü kazandırdı. Sayan Plak tarafından verilen ödülü sinema oyuncusu Öztürk Serengil, İstanbul Fitaş sinemasında Manço'nun bir konseri sırasında takdim etti.Dağlar Dağlar'ın başarısı ile Türk müziği piyasasında büyük ses getiren Barış Manço, 1970'te Türkiye'de ender görülen bir işe imza atıp zaten ünlü olan Moğollar ile güçlerini birleştirme kararı aldı. Çünkü iki grubun da hedefi, Türk müziği ile Avrupa'da ün kazanmaktı. Manço, o zamana kadar Batı etkisinde, Moğollar ise Anadolu pop tarzında müzik yapıyordu. Manço, bu konuyla ilgili bir röportajında şunları söylemiştir: "Artık biz bir bütünüz. Ne ben Moğollar'ın şarkıcısıyım, ne de onlar benim grubum. Yepyeni bir grup olduk. Adımız MançoMongol. Kafaca anlaşan, aynı fikir seviyesine gelmiş olan bizler, yaptıklarımızın daha iyi olması için, sesimizi bütün Dünya'ya kuvvetlice duyurabilmek için, başbaşa vermenin zamanı geldiğini anladık." Manchomongol adlı grubun ilk Türkiye konseri ise 1971 Nisan'ında Manço'nun Platin Plak ödül töreninde gerçekleşti. Mayıs ayına kadar olan süreçte Barış Manço Moğollar ile "İşte Hendek İşte Deve", "Katip Arzuhalim Yaz Yare Böyle" ve "Binboğanın Kızı"'nı kaydettiler. "İşte Hendek İşte Deve", de tıpkı Dağlar Dağlar gibi büyük beğeni topladı ve adını Barış Manço klasikleri arasına yazdırdı. Çıktıkları Anadolu turnesinin Kütahya ayağında Manço'ya göre uzun saçları yüzünden tehdit edildikten sonra tur otobüslerine dinamitle saldırı düzenlendi. Konserin hemen sonrasında meydana gelen patlamada kimse yara almadı. 1971'de kabakulak olan Barış Manço'nun hastalığının da etkisiyle Fransa'da çalışan bu grup, dört ay değişik yerlerde konserler verdikten sonra oradan ayrıldı. Manchomongol 1971'in Haziran ayında gruptaki anlaşmazlıklar ve Barış Manço'nun sağlık sorunları nedeniyle dağıldı.1971 ve 1972 yılları Barış Manço'nun birçok sanatçı ile çalışarak Kurtalan Ekspres'i kurma çalışmalarıyla geçti. 1971 yılında, 1969 Türkiye Güzellik Kraliçesi Azra Balkan ile nişanlandı. Nişan 1972'nin Mayıs ayında ayrılmalarıyla sonuçlandı. 1972'de Kıbrıs'a giderken asker kaçağı olarak yakalandı ve Belçika Kraliyet Akademisi diploması sayesinde yedek subaylık hakkı kazandı. Askerlik öncesi, 1972 yılı Şubat ayında, adını İstanbul'dan Güneydoğu'ya giden trenden alan Kurtalan Ekspres'i kuran Manço, 1972 Mayıs'ında grupla stüdyoya girerek "Ölüm Allah'ın Emri" ve "Gamzedeyim Deva Bulmam" adlı şarkıları kaydetti. Manço, Engin Yörükoğlu, Celal Güven, Özkan Uğur, Nur Moray ve Ohannes Kemer'in oluşturduğu orkestra ile Anadolu'da konserler verdi. Bu grupla kaydettiği Ölüm Allah'ın Emri ve Gamzedeyim Deva Bulmam şarkılarının yer aldığı ilk plağı 1972 yılının başında yayımladıktan sonra Barış Manço askere gitti. Türküola tarafından yayımlanan Barış Manço ve Kurtalan Ekspresin ilk plağı "Ölüm Allah'ın Emri-Gamzedeyim Deva Bulmam" adlı plakta Kurtalan Ekspres kadrosu şu şekildeydi; Ohannes Kemer (yaylı tambur, gitar), Nur Moray(davul), Engin Yörükoğlu(davul), Celal Güven(perküsyon), Özkan Uğur(bass), Nezih Cihanoğlu(gitar). 1972 yılının Mayıs ayı sonunda ise grup, veda konserini vererek Manço'yu askere uğurladı. Kurtalan Ekspres ise dağılmayacağını ve Manço'nun askerden dönmesini bekleyeceğini açıkladı.1972 yılının Nisan ayında altı ay süren Polatlı Topçu ve Füze Okul Komutanlığı’nda yedek subay öğrenciliğine başladı. Daha sonra topçu batarya takım komutanı asteğmen olarak bir yıl Edremit'te askerliğini yaptı. Bıyıklarını ve saçlarını kesen Manço, bundan sonra hep bıyıklı ve uzun saçlı olacaktı. Askerliği sırasında rahatsızlanması üzerine getirildiği Ankara Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde fistül ameliyatı oldu. Polatlı'da ve Edremit'te orduevlerinde konserler verdi. Terhisine az bir süre kala Harbiye Orduevi'ne atandı. 19 ay 26 gün askerlik yapan Manço, bu sürede orduevi dışında sahne almadı.Barış Manço, eğitim dönemi biter bitmez konser ortamından uzak kalsa da plak ile dinleyiciye ulaşma yollarını denedi. Kurtalan Ekspres ile "Küheylan" ve "Lambaya Püf De" adlı şarkıları kaydederek uzaktan çekilmiş peruklu fotoğrafının bulunduğu bir zarfla piyasaya sürdü. Şubat 1973'te yayınlanmış olan Küheylan, Manço'nun isminin sağcıya çıkmasına neden olan ilk eserdi. Parçada geçen Aslıhan, Neslihan, özümüze dönelim gibi sözler Orta Asya özlemi olarak algılanmıştır. Bu plağı 1973 yılının Ağustos ayında yayınlanan, Manço'nun askerliğinin sonlarında tamamlamış olduğu Hey Koca Topçu/Genç Osman plağı takip etti. Genç Osman'ın da bir serhat türküsü olması Manço'nun ülkücü olarak eleştirilmesine neden olacaktı.Askerlik sonrası ilk konserini Ankara Dedeman Sineması'nda verdi. Askerlik sonrasında ilk defa bir gazinoda sahne almaya başladı. Ancak Ankara'daki Lunapark Gazinosu'nda sadece dört gün sahne aldı ve işi bıraktı. İşi bırakmasıyla ilgili "Programlarımızı çeşitli şekillerde kısıtlamak istediler, kabul etmeyip çıktık" açıklamasını yaptı. İlk video klibini yine bu dönemde Hey Koca Topçu parçası için çekti. Bu klipte Kurtalan Ekspres üyeleri Yeniçeri ve Mehter kıyafetleriyle, Barış Manço ise Mülâzim-i Evvel Barış Efendi olarak asker kıyafetiyle göründü. 70'lerin ortalarına doğru Cem Karaca solun Barış Manço ise sağın sembolü olarak görülüyordu. Ancak konserlerinde kendisine bozkurt işareti yapanlara biz sadece sizin için gelmedik buradaki herkes için geldik diyerek Hey Koca topçuyu istek yapanları sol yumruğunu havaya kaldırarak protesto edecekti.Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1974 yılı içerisinde "Nazar Eyle-Gülme Ha Gülme" adlı 45'liklerini kaydetti. Bu iki çalışma, hikayesi, sözü ve müziği Barış Manço tarafından yazılan Baykoca Destanı adlı bir konsept çalışmadan alınma şarkılar olmakla birlikte ilk etapta 45'lik olarak yayınlanmak zorunda kalındı. Daha sonra Nazar Eyle adlı çalışma, Baykoca Destanı'ndan çıkartıldı. Öte yandan Destan, Manço'nun etc. grubuyla yıllar önce kaydettiği "Gelinlik Kızların Dansı" gibi temalarla zenginleştirilerek 1975 sonlarına doğru bambaşka bir şekil alacaktı. Manço, o sene Hey Dergisi tarafından yılın erkek şarkıcısı seçildi. 1974 yılında Avusturalya turnesine çıkan Barış Manço ve Kurtalan Ekspres'in orada verdiği konserlerin kaydedilerek kaset olarak yayınlanması tasarısı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Aynı yıl 27 Haziran'da İnönü Stadı'nda düzenlenen "Hey Müzik Festivali-74" kapsamında sahne aldı.1975 yılında Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile birlikte hazırlamakta olduğu ilk uzunçalarına lokomotif olarak çıkarılan, bir yüzü askerde yazdığı "Ben Bilirim Ben Bilirim" bir yüzü ise gelmekte olan uzunçaların isim parçası olan enstrümantal "2023"’ten oluşan 45'lik yayınlandı. Aynı yıl bir yıllık bir çalışmanın ardından kariyerinin ilk uzunçaları olan 2023ü yayımladı. Manço'nun daha önceki psyhedelic rock ya da yakın dönemdeki Anadolu kökenli şarkılarından çok farklı olarak progressive rock denecek bir tarza sahip beş parçadan oluşan 13 dakikalık Baykoca Destanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına yazılmış senfonik bir eser olan 10 dakikalık "Kayaların Oğlu" ile "2023" ikilisi gibi epik eserlere sahip sıra dışı bir albüm olarak sanatçının diskografisinde yer aldı. Bu dönemde Barış Manço, kariyerinin tek sinema filmi Baba Bizi Eversene'de oynadı.1975 yılında Kurtalan Ekspreste Özkan Uğur'un gruptan ayrılması üzerine 1976'da eski Bunalımlar ve Erkin Koray elemanı Ahmet Güvenç gruba katıldı. Kurtalan'ın yeni klavyecisi ise Dadaşlar'dan gruba geçen Kılıç Danışman idi. O sene Barış Manço ve Kurtalan Ekspres, "Barış Manço'nun Yeni Plağı" adıyla bir 45'lik yayımladı. 45'liğin bir yüzünde "Rezil Dede", diğer yüzünde ise "Vur Ha Vur" yer almaktaydı. Rezil Dede" adlı parça, "Çay Elinden Öteye" adlı bildik Karadeniz türküsünün Barış Manço'nun esprili sözleriyle bir rock-komediye çevrilmiş haliydi. Vur Ha Vur ise "2023" uzunçalarının epik parçası Baykoca Destanı'ndan bir bölüm olan şarkının funk ve jazz-rock tınılı yeni bir düzenlemeyle elden geçirilmiş haliydi.1976'nın Mart ayında dünya çapında bir firma olan CBS ile anlaşan Manço, Baris Mancho ismiyle lanse edileceği ve Avrupa pazarına yönelik olarak tamamen İngilizce şarkılardan oluşacak olan proje için 1976 yılının sonuna kadar Kurtalan Ekspres ve 30 kadar Belçikalı müzisyen ile 4 bayan vokalistten oluşan Georges Hayes Orchestra'nın eşliğinde dönem teknolojisinin tüm olanaklarını kullanan bir stüdyoda Belçika'da çalıştı. 2 milyon tl'ye mal olan ve 1976 yılının sonlarına doğru Baris Mancho adıyla Avrupa'nın birçok yerinde satışa sunulan uzunçalar, Romanya ve Fas gibi doğu ülkelerinde liste başı olsa bile genel olarak beklediği başarıyı yakalayamadı. Albüm Türkiye'de ise 1977 yılının başında Nick the Chopper olarak yayınlandı ve büyük başarı elde etti.1977 yılında Barış Manço ve Kurtalan Ekspres'in 1972-1975 arasında 45'lik olarak yayınlanmış plaklarındaki şarkılardan oluşan Sakla Samanı Gelir Zamanı yayımlandı. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1977'de 45 günlük bir Anadolu turnesine çıktı. Turnenin Balıkesir ayağında konser ekibi saldırıya uğradı ve grup üyelerinden Oktay Aldoğan ve Caner Bora yaralanarak hastaneye kaldırıldı. Bu olaya rağmen turne devam etti ve tamamlandı. Aynı yıl CBS firmasının desteğiyle Londra'da Rainbow Tiyatrosu'nda Kurtalan Ekspres ile birlikte konser vererek İngilizce ve Türkçe şarkılarını seslendirdi. Konserden sonra karaciğer enfeksiyonu geçirdi ve karın boşluğunda bağırsağına yapışık bir tümör nedeniyle Belçika'da ameliyat oldu.Bir süredir sağlık problemleri nedeniyle müzikten uzak kalmış olan Manço, 1978 yılının Haziran ayında Türkiye'ye dönerek yeni plağını hazırlamaya başladı. 1975'te tanıştığı Lâle Çağlar ile 18 Temmuz 1978 tarihinde evlendi. Ohannes Kemer'in gruptan ayrılmasından sonra Kurtalan Ekspres'e Bahadır Akkuzu gitarist olarak girdi. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1978 sonuna doğru yayınlanan Yeni Bir Gün adındaki yeni uzunçalarlarının tanıtım konserini 1978 yılının Aralık ayında Şan Sineması'nda verdikleri konser ile gerçekleştirdi. Barış Manço, albümde yer alan şarkılardan "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa" ve "Aynalı Kemer İnce Bele"'yi 31 Aralık 1978 yılbaşı günü TRT'de seslendirdi. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres 1979 yılı içerisinde TRT'de İzzet Öz'ün hazırladığı "Sihirli Lamba" adlı müzik programına da iki kez konuk olup albüm parçalarını tanıtmışlardır. Programda gösterilmek üzere bazı parçalara klip de çekilmiştir. "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa", "Bir Selam Sana", "Ne Ola Yar Ola", "Yeni Bir Gün" parçaları bunlardan bazılarıdır.Yeni Bir Gün, Barış Manço'nun uluslararası kariyer anlamındaki savaşı sırasında ihmal ettiği Türkiye cephesine dönüşünü ve yerini sağlamlaştırmasını sağlamıştır. Manço, pek çok röportajında bu dönemi yeniden doğuş ve ustalığa geçiş olarak nitelendirmiştir. 1979 yılnda Cem Karaca'nın Türkiye'de etkinliğini yitirmeye başlaması da Manço'nun yeniden doğuşunu hızlandıran önemli bir faktördü. Barış Manço, bu albümle progresif rock'ın Türkiye'deki en iyi örneklerinden birini verdi. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Aynalı Kemer gibi parçalar Barış Manço'nun halk deyişlerini kullanıp Türk müziğini, progressive müzikle başarıyla harmanlayarak bestelediği ve bu dönemde hit olan şarkılarındandır. Barış Manço, 1979 yılında Yeni Bir Gün adlı şarkısı ile Altın Kelebek Ödüllerinde yılın erkek sanatçısı unvanını kazandı. Bu şarkı ile ayrıca yılın bestecisi, yılın albümü ve yılın düzenlemesi ödüllerini de alırken Kurtalan Ekspres de yılın grubu ödülünü kazandı. 1979'da çıktığı Anadolu turnesinin tüm gelirini sağır ve dilsiz çocukların eğitimi ve tedavisi için bağışladı. Aynı yıl Hollanda, Belçika, İngiltere, Almanya'da ve Kıbrıs'ta Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin 5. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında Lefkoşa ve Magosa'da konserler verdi. Belçika'daki konserden dönerken 24 Ağustos 1979 tarihinde Edirne'de aracının lastiği patladı ve bir otomobille çarpıştı. Kazada bel kemiği çatlayan Manço, boynunda boyunluk belinde çelik korse ile dolaşmak zorunda kaldığından uzun süre sahnelerden uzak kaldı.1980 yılında Manço ilk kez başka bir sanatçıya beste verdi. Barış Manço’nun sipariş üzerine bizzat Nazan Şoray için yaptığı ve kaydında yine Kurtalan Ekspresin çaldığı ve 45lik olarak yayınlanan "Hal Hal" yılın şarkısı ödülünü kazanırken Nazan Şoray'a da altın plak kazandırdı. Manço o sene Bulgaristan Altın Orfe Müzik Festivali'ne katıldı ve Nick The Chopper ve Ben Bir Şarkıyım şarkılarıyla festivalde Bulgar şarkılarını en iyi yorumlayan şarkıcı dalında birinci seçildi.1980 yılının Eylül ayında Barış Manço sanat yaşamındaki 20. yılını "20. Sanat Yılı Disco Manço"yu yaparak taçlandırdı. Kasetin Almanya'daki Türk işçileri eliyle Türkiye'de korsanının çıkarılması ise Türkiye'de bu albümün plaklaştırılmaması için bahane oldu. Bu albüm kaset formatında Yeni Bir Gün uzunçalarından şarkılarla desteklenmiş, yeni kayıt olarak Eğri Büğrü ve Barış Manço'nun eski şarkılarının potbori olarak stüdyo ortamında Kurtalan Ekspres ile birlikte yeniden kaydedilmiş ve seslendirilmiş hali yer almaktadır. Manço, Kurtalan Ekspres'le beraber 8 Ekim'de Emek Sineması'nda ve 9 Ekim'da Suadiye Atlantik Sineması'nda olmak üzere "Özlenen Randevu" adıyla İstanbul'da iki konser verdi. 1980 Ekim'inde ise daha önce Nazan Şoray tarafından plak yapılmış olan Hal Hal arka yüzünde önce Disko Manço'da yer alan Eğri Büğrü ile birlikte 45 lik olarak yayınlandı. Bu plak 45lik olarak yayımlanan son Barış Manço & Kurtalan Ekspres plağıydı. Gerek Nazan Şoray yorumu gerek Barış Manço yorumu ile büyük ilgi gören şarkı 80lerin en popüler şarkıları arasında yer almasının yanı sıra bu takının Barış Manço ile özdeşleşmesini sağlayacaktı. 19 Mayıs 1981'de Barış ve Lâle Manço çiftinin ilk çocukları Doğukan Hazar Manço, Belçika'nın Liège şehrinde doğdu.Barış Manço 1981 yılının sonunda "Sözüm Meclisten Dışarı" albümünü yayınladı. Albümde yer alan "Arkadaşım Eşek" bir anda küçük büyük herkesin beğenisini kazandı. Fakat albümdeki 9 şarkıdan 6 tanesi TRT denetleme kuruluna takıldı. O tarihe kadar hemen hemen her şarkısı denetleme kurulundan geçen Barış Manço bu sefer TRT denetleme kurulundan sadece "Arkadaşım Eşek", "Şehrazat" ve "Dönence"'nin geçmesi üzerine 4 Kasım 1981 tarihinde albümdeki diğer şarkıların da radyoda ve tv de yayınlanabilmesi için TRT genel müdürü Macit Akman'ı ziyaret ederek albümün denetim kurlu tarafından tekrar değerlendirilmesini rica etti.Manço 1982 yılında iki kez TRT'de İzzet Öz'ün hazırladığı Teleskop programına katılarak, "Arkadaşım Eşek", "Şehrazat", "Dönence", "Ali Yazar Veli Bozar" ve "Hal Hal" şarkılarını seslendirdi. Arkadaşım Eşek ile birlikte "Ali Yazar Veli Bozar" gibi halk deyişlerine yer veren alışılagelmiş Barış Manço hitlerinin yanı sıra en başarılı Türk progressive rock şarkılarından biri olarak kabul gören "Dönence" ve Manço'nun günümüzde Dağlar Dağlar'dan sonra en popüler şarkısı olarak kabul edilen "Gülpembe"'nin yer aldığı Sözüm Meclisten Dışarı albümü ile birlikte Barış Manço 80'li yıllar boyunca devam edecek olan popülerliğinin doruk noktasına ulaştı. 1982 yılında önce Anadolu turnesi, daha sonra da Amerika konserleri ile büyük başarı elde etti. Manço, bu dönemde yurt dışında birçok TV programına konuk olarak katıldı, birçok ülkede konserler verdi. 28-29 Ekim 1982 tarihlerinde Almanya, Avusturya, İsviçre, Belçika ve Hollanda'da televizyon programlarına katıldı. Altın Kelebek ödüllerinde Türk pop müziği dalında 1982 yılının en iyi erkek sanatçısı seçilen Barış Manço 1983 Eurovision Şarkı Yarışması'nın TRT tarafından yapılan Türkiye elemelerine Kazma adlı şarkısıyla katıldı. Barış Manço favori olarak gösterilse de jüri tarafından ön elemede elendi ve "Aslında benim jürim elli milyondur. Esas kararı onlar verecektir. Döneceğim ve parçayı plak yapacağım. O zaman her şey ortaya çıkacak" açıklamasını yaptı.Barış Manço, 1983 yılının Temmuz ayında Estağfurullah... Ne Haddimize! albümünü yayınladı. Manço, bu albümle "Halil İbrahim Sofrası" ve "Kazma" gibi ahlaki sözler içeren şarkılarla zorlu bir dönem yaşayan Türk halkının sözcüsü oldu. Sanatçının 60'lı yıllarda önce Les Mistigris ile "Bizim Gibi" adıyla, daha sonrada Kaygısızlar ile kaydetmiş olduğu "Kol Düğmeleri", bu albümde Kurtalan Ekspres ile birlikte kaydedilen yeni düzenlemesiyle yer alıp büyük beğeni toplamıştır. 1984 Altın Kelebek ödüllerinde altıncı kez yılın erkek sanatçısı seçilen Manço, 1984 yılının Temmuz ayında ikinci oğlu Batıkan Zorbey Manço'nun doğumu ile ikinci kez baba olma sevincini yaşadı. 1985 tarihinde yayınlanan 24 Ayar albümü ile birlikte Barış Manço'nun soundu değişmeye başlamıştır. Synthesiser ve elektronik ritm ağırlıklı bir tarza sahip albüm, dönemin dünyada oldukça rağbet gören tarzları elekronik pop, synht pop ve new wave etkileşimiyle dikkat çekse de Türkiye'de o yılların en rağbet gören müziği taverna ve arabesk'ten de bir o kadar uzak durmaktaydı. Kurtalan Ekspres, o sırada askerde olan Bahadır Akkuzu dışında, Manço'nun 60'lı yıllardan arkadaşı ve Belçika'lı eski bir progresif rock grubu olan Recreation'ın lideri Jean Jacques Falaise ile birlikte bu albümde de Mançoya eşlik etmiştir. Jacques Falaise'in Kurtalan Ekspres'e farklı ve uyumlu bir sound anlayışı getirdiği bu albüm ustaca yazılmış sözler itibarıyla mutasavvıf bir üslubun benimsendiği "Dört Kapı" çocukların favorisi "Bugün Bayram", "Söyle Zalim Sultan" ve "Gibi Gibi" şarkılarıyla dikkat çekmeyi başardı. Manço'nun diğer albümlerinde de rastladığımız epik eserlerden biri de bu albümde bulunmaktadır. "Lahburger" adı altındaki parça batılılık ve doğululuk konusuna damga vurur. Manço, aynı yıl bir ameliyat geçirdi. Karın boşluğunda bulunan üç tane tümör başarılı bir ameliyat ile alınır.Barış Manço, 1986 yılı sonunda Değmesin Yağlı Boya albümünü yayınladı. 24 Ayar albümü ile başlayan müzikal değişim bu albüm ile kendini daha da belli etmekteydi ve Manço'nun grup müziğinden uzaklaştığı görülmekteydi. Şarkıların düzenlemeleri Garo Mafyan tarafından yapılan albüm, 80'lerin ruhuna uygun olarak elektronik pop efektleriyle süslenmiş bir albümdü. Manço bu dönemden itibaren şarkılarına çektiği video klipler ile bu alanda birçok sanatçıya öncü olmuştu. Manço, Değmesin Yağlı Boya albümünden birçok şarkısını kliplendirdi. Video klibi ile büyük ilgi gören "Süper Babaanne" ve adını Barış Manço klasikleri arasına yazdıran "Unutamadım" büyük ilgi gördü. Barış Manço, gelişen kayıt teknolojileri nedeniyle Kurtalan Ekspres'i albüm kayıtlarından çekmeyi düşünse de Kurtalan Ekspres ismini sahnede yaşatmaya devam etti. Ancak Caner Bora, Celal Güven ve Ahmet Güvenç'in(1991 yılında geri döndü) Kurtalan Ekspres'ten ayrılmaları ile grup klasik yapısını büyük ölçüde kaybetti. 1988 yılında, bir önceki albümde Barış Manço'nun müziğine giren Garo Mafyan'ı, Hüseyin Cebeci'nin yanı sıra klavyede Ufuk Yıldırım ve vokalistler Özlem Yüksek ve Yeşim Vatan takip etti. Kurtalan Ekspres'ten Bahadır Akkuzu'nun süpervisorlüğünü üstlendiği ve bu kadronun ürünü olan 1988 tarihli Sahibinden İhtiyaçtan ve 1989 tarihli Darısı Başınıza albümleri ile bu albümlerde yer alan "Domates Biber Patlıcan", "Kara Sevda", "Can Bedenden Çıkmayınca ve "Nane Limon Kabuğu" gibi hitler döneme damgasını vurdu. Barış Manço daha önceden ülkemizde öncüsü olduğu video klip çalışmalarına bu dönemde hız vermiştir. Sahibinden İhtiyaçtan ve Darısı Başınıza albümlerindeki bütün şarkılara klip çeken Manço eski hitlerinide kliplendirmeyi ihmal etmemiştir. Barış Manço, 1989 yılında Sezen Aksu ile birlikte yılın en başarılı pop müzik sanatçısı seçildi.1988 yılının Ekim ayında TRT 1’de çocuk ve aileye yönelik bir eğitim kültür ve eğlence programı olarak başlayan "7'den 77'ye" adlı televizyon programı, 1998 yılının Haziran ayında 378. kez ekrana gelerek Türk televizyonculuğunda ulaşılması zor bir rekoru kırdı. “Ekvatordan Kutuplara” isimli programında ekibiyle birlikte beş kıtada 100’den fazla değişik yöreye giderek 600.000 km.’ye yakın yol kat etti. Ayrıca “4 × 21 Doludizgin” adında bir talk-show programının yapımcılığını yaptı.2 Ocak 1975 tarihli Baba Bizi Eversene, sanatçının tek sinema filmidir. Barış Manço bu filmde başrol oynamış ve filmin müziklerini Kurtalan Ekspres ile beraber yapmışlardır. Sinan Çetin'in yönettiği 1985 yılı yapımı 14 Numara adlı filmin müziklerini yine Kurtalan Ekspres'le, 1982 yılı yapımı Çiçek Abbas filminin müziklerini de Cahit Berkay'la beraber yaptı. 1963 yılında Yeni Sabah Gazetesi'nde Sami Sibemol takma adıyla müzik içerikli yazılar yazdı. 1993 yılında Milliyet Gazetesi'nde Oku Bakiim başlığıyla konularını günlük hayattan alan köşe yazısı yazmaya başladı ve 1995 yılına kadar yazmaya devam etti. Ölümünden önce müzik hayatının 40 yılını kitap haline getirmeyi planlıyordu.1998 yılında turizm sektörüne girerek Muğla'nın Bodrum ilçesi Akyarlar köyünde Club Manço adında devre tatil ve otelden oluşan 600 kişi kapasiteli bir tatil köyü açtı. Tesisin açılışını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yapmıştır.31 Ocak 1999 gece saat 23:30 civarında İstanbul'un Moda semtindeki evinde kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı Siyami Ersek Göğüs-Kalp-Damar Cerrahisi Hastanesi'nde aynı gece saat 01:30'da hayatını kaybetti. Daha önce 1983 yılında bir kalp spazmı geçirmişti. 1991 yılında Devlet sanatçısı ünvanı aldığından dolayı  cenazesi için devlet töreni düzenlendi. Bu töreni, TRT, KANAL D, KANAL 6 canlı olarak kesintisiz yayınladı.  STV ve STAR televizyonları Manço Köşk'ten sevenlerinin düşüncelerini gün boyunca aralıksız paylaştı. Ayrıca STAR TV vefatın hemen öncesinde çekilen bir roportaj yayınladı. 3 Şubat 1999 tarihinde üzerinde Galatasaray bayrağı da bulunan Türk bayrağına sarılı naaşı Atatürk Kültür Merkezi'ne getirilerek tören düzenlendi, akabinde Levent Camisi'nde cenaze namazı kılındı ve Kanlıca'daki Mihrimah Sultan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Mezarına "Gesi Bağları" yorumundan ötürü Kayseri'nin Gesi beldesinden getirilen toprak da kondu. Ölümünün duyulmasının ardından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve bazı siyasetçiler başsağlığı mesajı yayınladılar.     « Ayrıca sanatçı olduğumu da iddia etmiyorum. Ben öldükten sonra torunlarım ansiklopedilerde Barış Manço'yu "sanatçı" diye okurlarsa, galiba sanatçı olduğum da tescil edilmiş olacak. Geleceğe ne bıraktığınız önemli. Yoksa insan yaşarken kendi kendine "Ben sanatçıyım" dememeli. »    (Bir röportajı sırasındaki sözü)Barış Manço ölmeden önce müzik hayatının 40 yılını anlatan 40. yıl şarkısını bestelemişti. Ancak sözlerini yazamadan hayatını kaybetti. Bu şarkının da bulunduğu Mançoloji 1999 yılında yayımlandı ve 2,6 milyon satarak o yılın en çok satan albümü oldu. Daha sonra 2002 yılında Yüreğimdeki Barış Şarkıları adında bir anma albümü yayınlandı. 2006 yılında Barış Manço'nun anısını sürdürmek için "Barış Manço Rock Derneği" kuruldu.Manço'nun ölümüyle Kurtalan Ekspres yeni albüm çalışması yapmayarak yaklaşık iki yıl boyunca Barış Manço için düzenlenen birçok anma konserine katıldı. Önemli bir solisti kaybeden grup, 2003'ün Ekim ayında ilk solo albümü olan 3552'yi çıkardı.

http://www.ulkemiz.com/baris-manco-kimdir

Antibiyotik Direnci Daha Karmaşık Hale Geldi

Antibiyotik Direnci Daha Karmaşık Hale Geldi

Video kayıtlarının zaman bazlı fotoğrafları. Yeşil floresan proteini ile etiketlenmiş olan Staphylococcus bakterileri, kloramfenikol antibiyotiği için bir direnç geni ifade eder.

http://www.ulkemiz.com/antibiyotik-direnci-daha-karmasik-hale-geldi

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Frajil X Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Teşhis Ve Tedavi Yöntemi Nedir?

Nörogelişimsel bir bozukluk olan Frajil X Sendromu, zeka geriliğinin bilinen en önemli nedenlerinden biridir. X kromozomuyla ilişkili olan bu sendrom, X kromozomunun uzun kolundaki FMR1 geninde C-G-G tekrarı ve DNA polimeraz enziminin kaymasından kaynaklanmaktadır.6-50 CGG CCG GCC tekrarları taşıyan bireyler normaldir ancak 200-1000 tekrar taşıyan bireylerde Frajil X sendromu gözlenir. Bu sendroma bağlı olarak gelişen zeka geriliği, erkeklerde 3600 de 1, kadınlarda 6000 de 1 görülmektedir. 2000 kişide 1 ise daha hafif problemler görülür. (Bu oranlar yaklaşık olarak hesaplanmıştır.)Her iki cinsiyette de görülmektedir. Frajil X sendromu yaklaşık olarak erkeklerde 1/4000, kızlarda ortalama 1/7000 görülür. Farkında olmadan birçok insan bu geni taşıyor.Hastalık ancak ortaya çıktıktan sonra anlaşılabilmektedir. FMR1 genindeki bozukluklar nedeniyle oluşan bu hastalık babada herhangi bir sorun yapmazken çocukta bu sendrom görülebilmektedir. Erkeklerde ortalama 3 yaşında, kızlarda ise 8 yaş civarında hissedilmektedir. Frajil X Sendromlu kişilerde zihinsel davranışsal ve fiziksel farklılıklar gözlenmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde (Özellikle Erkeklerde) Fiziksel Farklılıklar :Erkek çocuklarda büyük testisler (macroorchidism), kaslarda hipotoni (anormal derecede düşük kas direnci) ve otizm görülmektedir. Yüz şekilleri farklı olan bu bireylerde büyük kulaklar, uzun yüz yapısı,geniş alın, yüksek kemerli damak gözlenebilir. Ayrıca lordosis (Omurganın konveksliği öne bacak şekilde arkaya bükülmesi, kamburluk, bel kemiğinin eğriliği ) kalp defektleri (mitral prolapsus, kalpte üfürme) düz tabanlılık, el kemiklerinin kısalığı ve şaşılık gözlenebilir. Erkekler bilişsel olarak geniş bir yelpazede etkilenirler. Zeka geriliği orta düzeydedir. Bu özellikler erkeklere oranla daha hafif olarak kadınlarda da görülebilmektedir.Frajil X sendromu olan erkeklerde psikiyatrik etkilenme gözlerini kaçırma ve sosyal anksiyete şeklinde olabilmektedir.Frajil X Sendromlu Kişilerde Mental Ve Bilişsel (Kognitif) Farklılıklar:Kognitif (Bilişsel): IQ seviyesinde önemli ölçüde düşüklüğe sebep olan sendrom, öğrenme güçlüğü,ağır bilişsel bozukluk ve otizme sebep olmaktadır. Daha çok yürüme, konuşma,tuvalet eğitimi gibi temel işlevlerde bozukluk görülebildiği gibi bu çocuklarda dikkat eksikliği,matematiksel konularda zorlanma ve hiperaktivite görülmektedir. Ayrıca konuşmada gecikme,hızlı konuşma, kelimeleri tekrarlama ve heceleyerek söyleme gibi dilsel problemler de görülmektedir. Frajil sendromlu kişiler duygusal bilgileri algılamakta ve uygun yanıt vermekte zorluk çekerler. Kendilerine dokunulmasına tepki verirler. Göz teması kurmakta zorlanırlar. Sinirli ve hırçın oldukları gözlenirken el sallama,el ısırma gibi davranışlar gösterirler. Frajil Sendromlu kişilerde otistik davranış bulguları hakimdir.Kız Çocukları Ve Yetişkin Kadınlarda Frajil X Sendromu Özelikleri :Kızlarda 8’li yaşlarda farklılıklarını hissettiren Frajil X sendromu, kız çocuklarının hemen hemen yarısında (tam mutasyon taşıyanlarda) zeka geriliği ve entelektüel bozulmaya sebep oluyor. Kalan yarısında ise normal zeka ya da öğrenme problemi olmaktadır. Özellikle matematik ile ilgili ders ve konularda düşük başar performansı gözlenmektedir. Erkeklerdeki görülme oranından daha az olmakla birlikte motor öğrenme ve konuşma bozuklukları görülmektedir.Frajil X Sendromlu kızların bazıları otistiktir bazılarında ise normal IQ ile birlikte sosyal anksiyete, depresif duygu durumu, sosyal çekilme, dikkat sorunları, kronik depresyona eğilim yaratan duygu durum bozuklukları görülebilmektedir.Frajil X Sendromu Kimlerde Görülebilir? Nasıl Tanı Konur?– Nedeni açıklanamayan zeka geriliği veya otizmi olan kişiler– Hiperaktivite, öğrenme güçlüğü, hafif bilişsel geriliği olan kişiler– Yukarıda bahsetmiş olduğumuz Frajil X sendromuna ait fiziksel yada davranışsal özellikleri taşıyan herkes– Ailesinde Frajil X tanısı konmuş ya da ailesinde zeka geriliği öyküsü olan herkesEğer yukarıda bahsettiğimiz belirtilere siz ya da çocuğunuz sahipse Frajil X sendromu için kan testi yaptırmanız gerekmektedir. Bu test Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda Genetik Bölümünde yapılabilmektedir. Alınan kandan DNA analizi PCR ve Southern Blot metotlarıyla tespit edilmektedir. Bu yöntemle ailesinde Frajil X Sendromu olan kişilere doğum öncesinde erken tanı olanağı sağlanabilmektedir.Frajil X Sendromu Tedavi Yöntemi Nasıldır?Frajil X Sendromunun etkin ve rahatsızlığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavisi maalesef bulunmamaktadır. Ama tedaviye yönelik özel eğitim, konuşma ve dil terapisi, fizik tedavi ve farklı beceriler kazandırma amaçlı terapiler uygulanabilmektedir. İlaç tedavisi sendromun belirtileri olan hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı üzerinde ayrıca anksiyete bozukluğu ve depresyon tedavisinde kullanılmaktadır.Farajil X Sendromlu çocuklar belli konularda potansiyel sahibi,sevilen,birlikte zaman geçirmekten hoşlanabileceğiniz, hassas ve zarif kişilikleri olması gibi yönleriyle dikkat çekerler.Sevimli,duyarlı,cana yakın, sosyal ilişkilerinde pozitif, taklit yetenekleri çok kuvvetli ve esprili kişiliğe sahiptirler. Hayal güçleri çok zengindir. Sözel ve okumaya dayalı çalışmaları severler. Müzik, sanat ve spordan çok hoşlanırlar. Bu aktiviteler gelişimlerini hızlandırır ve potansiyellerini en üst düzeyde kullanmalarına yardımcı olur.En iyi tedavi iyi bir terapi ve Frajil X Sendromunda gelişim gösteren fiziksel,davranışsal ve bilişsel durumların yakın takibi ile mümkün olabilmektedir. Bu tür rahatsızlıklarda ailenin çok iyi bilgilendirilmesi ve aile bireylerinin de araştırıcı, bilinçli, donanımlı olması çocuğun hayatını kolaylaştıracak faktörlerden en önemlisidir.Unutmamak gerekir ki, çocuğunuzun hayatını kolaylaştırmanız, onu nasıl mutlu edeceğinizi ve mutsuz olduğu anlarda ona nasıl destek olacağınızı bilmeniz sizi de endişelerinizden uzaklaştıracak ve yüzünüzün gülmesini sağlayacaktır.Sağlıklı,mutlu,umut dolu yarınlar için bilinçli bir birey olabilmek adına yapacağımız ilk şey; hastalıklar konusunda bilinçlenmeyi o hastalık başımıza gelmeden önce gerçekleştirmemiz diye düşünüyorum.Kaynakça:www.rehabilitasyon.com/ct/Frajil_X_Sendromutr.wikipedia.orgwww.turkpsikiyatri.org/blog/2012/03/…/frajil-x-sendromuYazar: Eda Şahanhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/frajil-x-sendromu-nedir-belirtileri-nelerdir-teshis-ve-tedavi-yontemi-nedir

Sandoz  İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir

Sandoz İlaç kim kurdu ? Sektördeki yeri nedir

İlk olarak Basel’de Dr. Alfred Kern (1850 – 1893) ve Edouard Sandoz (1850 – 1893) tarafından Kern & Sandoz Kimya Şirketi kurulur.

http://www.ulkemiz.com/sandoz-ilac-kim-kurdu-sektordeki-yeri-nedir

Tech Neck Nedir, Kimlerde Görülür?

Tech Neck Nedir, Kimlerde Görülür?

Günümüz teknolojisinin inanılmaz ölçüde gelişmesi, insanların akıllı telefon ve tablet kullanım oranın genişlemesi nedeniyle insanların çok büyük bir çoğunluğu gün içerisinde en az iki saat boyunca bu cihazlara bağımlı yaşaması sonucunu doğurdu. Bu süre zarfında başın daima öne doğru eğik durması nedeniyle sırt ağrısı boyun rahatsızlıkları gibi sağlık problemlerine neden oldu. Tech neck nedir diye sorulan hastalık işte bu nedenlerle 10 yıldan uzun süredir teknolojik aletlerin kullanımından kaynaklanan bir yeniçağ hastalığıdır.Bir gün içinde ortalama iki saatini boynunu eğerek geçiren insanlar 15 Derecelik bir eğimde boyna 13 kilo, çenesine dokunacak kadar eğilen insanlarda ise 27 kilo fazladan yük bindirmekteler. Bu da boyun ve sırt ağrılarına, Ciltteki elastik yapının bozulmasına, çene altlarında sarkmalara ve kalıcı olan kırışmalara neden olmaktadır.Tech Neck En Çok Kimlerde Görülür?18 ile 40 yaş arasındaki insanların bu teknolojik ürünlere daha çok düşkün olmasından dolayı bu yaşlarda daha çok yaşanan bir hastalık olan Tech Neck, genç nesli daha fazla tehdit eden bir hastalıktır.Kırışıklar Vücudun Hangi Kısımlarında Daha Çok Görülür?Tech Neck hastalığının neden olduğu vücut kırışıklıkları çoğunlukla alt çene bölgesinde görülür. Bunun yanında yüzdeki oval yapı kaybolmakta ve boyun ile çenenin birleşik görünmesi olarak belirtiler gösterebilir.Tech Neck Nedeniyle Oluşan Kırışıklıklardan Korunma YollarıEn akla yatkın yol bu teknolojik ürünlerin kullanımını en aza indirgemek olarak görünüyor. Büroda çalışanlar bilgisayar ekranının göz ile aynı seviyede olmasına dikkat etmelidir. Sürekli olarak boynu rahatlatacak egzersizler de bu kırışıklıklardan korunma yolları arasında sayılabilir. Bilgisayar kullanırken arada sırada ekrandan uzak durmak ve tablet kullanırken tablet destekleri kullanmayı tercih etmek de faydalı olacaktır.Tech Neck Nasıl Tedavi Edilir?Bu terim orijinal bir hastalığı andırıyor gibi dursa da Tech Neck tedavisi uygulamasında normal cilt tedavilerinden faydalanılmaktadır. Ciltte uygulanabilecek metotlar arasında dolgu, botoks ve mezoterapi gibi uygulamalar kullanılabilir. Sarkmaların ve kırışıklıkların tedavisinde en çok tercih edilen yöntemlerden ikisi ise HIFU ve Radyofrekans metotlarıdır.Yazar: Ensar Türkoğ http://www.bilgiustam.com/tech-neck-nedir-kimlerde-gorulur/

http://www.ulkemiz.com/tech-neck-nedir-kimlerde-gorulur

Sdyma Antik Kenti

Sdyma Antik Kenti

Muğla ili Fethiye - Kaş yolunda , Eşen’i geçtikten sonra, ayrılan sapaktan 17 km sonra Dodurga köyünü takiple Sidyma antik kentine ulaşılır. Fethiye'ye 55 km uzaklıktadır. Sidyma'nın kuruluşu ile ilgili bilgilerimiz sınırlıdır.Ancak Roma Devri'nde büyük bir gelişme gösterdiği bilinmektedir. Bizans Çağı'nda da önemini kaybetmeyen kent sonraki yıllarda kaderine terk edilmiştir.. Roma döneminde İmparator Marcus (450 - 457) daha imparator olmadan Perslere karşı yapılan savaşta Lykia Bölgesi'nde hastalanmış ve Sidyma'lı iki kardeş evlerini açarak tedavisini üstlenmiştir. Marcus, iyileştikten sonra kardeşlerden biri "eğer imparator olsaydın bize nasıl bir iyilik yapardın" diye sorar. Marcus da "bu olması imkansız olay olsaydı sizi şehrinizin en önde gelen kişileri yapardım" diye yanıtlar. Daha sonra II. Theodosius'un ölmesi ile imparatorluğu eline geçiren Marcus sözünde durur ve Sidyma'dan ilgisini eksik etmez. Kendisine bakan iki kardeşi de yüksek makamlara getirerek ödüllendirir. Köyün kuzeyinde bulunan akropol iki bölüm halindedir. Güneydoğu eteği boyunca 365 m uzunluğunda, yer yer 3 m yükseklikte erken döneme ait bir duvar uzanmakta, Sidyma'nın erken dönemde de var olduğunu kanıtlamaktadır. Polygonal biçiminde olan duvarda kapı ve gözetleme kulesi de bulunmaktadır. Buranın biraz ilerisinde geç dönemde yapıldığı belli olan tiyatrosu vardır. Diğer kalıntılar toprak altında kalmıştır. Sur, sonraki devirlerde de kullanıldığı için yer yer harçlı duvarlar ve kuleleri ile görülmektedir. Akropolde, birkaç küçük kalıntı sarnıçlardan başka eser görülmez. Asıl ören yeri, bu akropolün kuzey eteğindeki vadide bulunmaktadır. Sidyma'nın güneybatı tarafında birçok devirde kullanılmış bir mezar bulunur. Stoanın güneyinde, şimdi düz bir alan halindeki agora, kuzeyinde ise yine Cladius döneminde yapılan ve cella duvarlarının kuzey kısmından birazı ayakta kalmış Artemis’e adanmış bir tapınak yer alır. Harabenin üzerine yapılan köy evleri nedeniyle bazı kalıntılar zor seçilebilir hale gelmiştir.

http://www.ulkemiz.com/sdyma-antik-kenti

22. Ulusal Kanser Kongresi, 19 – 23 Nisan 2017, Antalya

22. Ulusal Kanser Kongresi, 19 – 23 Nisan 2017, Antalya

Tarih: 19 Nis 2017 - 23 Nis 2017 Lokasyon: Regnum Carya Şehir: Antalya Web Sitesi: www.ukk2017.org Değerli Meslektaşlarımız; Onkoloji alanında en eski ve en çok katılımlı kongrelerden olan Ulusal Kanser Kongresi’nin (UKK) 22. sini Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği ile birlikte 19 – 23 Nisan 2017 tarihinde Antalya’da düzenleyeceğiz. Günümüzde kanser ikinci sıklıkta ölüm nedeni olmakla birlikte erken tanı, kanser genetiğindeki gelişmeler ile kişisel tedavilerin gündeme gelmesi ve multidisipliner yaklaşımlarla doğru tedavilerin uygulanması sonucu erken evrelerde kür edilebilir, daha ileri evrelerde ise kronik hastalıklar grubuna girmiştir. Tedavide elde edilen bu iyi sonuçlar bir anda ortaya çıkmamış, teşhis ve tedavideki disiplinlerin ortak çalışma kültürünün başlaması, gelişmesi, verilen doğru kararların uygulanması, birikim ve deneyimlerin yoğunlaşması gibi bir sürecin sonunda elde edilmiştir. UKK, 2005 yılından beri üç derneğin ortak katılımı ile düzenlenmekte olup kanserin tanı ve tedavisine katkıda bulunan tüm disiplinlerin desteğinin sağlanmasıyla birlikte ulusal olarak en çok katılımcısı olan kongre olmuştur. Kongremize hekimlerimizin yanı sıra genetik uzmanları, hemşire, teknisyen, psikolog gibi günlük hayatımızda ekibin bütünlüğünü sağlayan ve başarısını arttıran disiplinlerin katılımı da artmaktadır. Bilimsel yeniliklerin yanı sıra sosyal sorunların da tartışılacağı kongremizde sosyal aktivitelerle de birlikteliğimizin her yönde güçleneceğini ümit ediyoruz. Ülkemizdeki en önemli bilimsel çalışmaların sözel, poster sunumu şeklinde yapılacağı kongremize katkılarınızı bekliyor, Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Pediatri Onkoloji Grubu Derneği adına sizleri kongremize davet etmekten onur duyuyoruz. KONGRE TARİHİ VE YERİ 22. Ulusal Kanser Kongresi, 19 – 23 Nisan 2017 tarihlerinde Regnum Carya, Antalya’ da gerçekleştirilecektir. KONGRE DİLİ Kongre dili Türkçe’dir. Yabancı konuşmacıların olduğu oturumlar İngilizce olacaktır. YAKA KARTI Kongre süresince tüm bilimsel ve sosyal aktivitelerde yaka kartı bulundurulmalıdır. KONGRE KAYIT Kayıt masası 19 – 23 Nisan 2017 tarihlerinde 08:00 – 21:00 saatleri arasında açık olacaktır. Yaka kartı, kongre çantası, katılım belgesi ve toplantı dokümanlarını kayıt masasından alabilirsiniz. SEKRETERYA HİZMETLERİ Kongre merkezindeki danışma masası aracılığı ile sekretarya hizmetleriyle ilgili müracaatlarınız cevaplandırılacaktır. WEB SAYFASI Kongrenin resmi internet sayfası olan www.ukk2017.org’ dan kongre programı, kayıt koşulları, bildiri gönderme koşulları ve tarihiyle ilgili tüm bilgilere ulaşabilirsiniz. KATILIM BELGESİ Kongreye kayıt yaptıran tüm katılımcılara 22 Nisan 2017 tarihinde katılım belgeleri verilecektir. Katılım belgelerini kayıt masasından alabilirsiniz. KREDİLENDİRME Kongrenin tüm oturumları Türk Tabipler Birliği Sürekli Tıp Eğitimi Kredilendirme Kurulu tarafından kredilendirilecektir. DAVET MEKTUBU Kongre katılımı için kurumlara verilmek üzere talep edilecek olan kongre davet yazıları Kongre Sekreterliği aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Fazla sayıda hekim istihdam eden kurumlara merkezi izin yazısı yazılacaktır. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Bu tür davet mektubu sahibi misafirlerin kayıt ve konaklama ücretleri kendilerine aittir. BİLDİRİLER Tüm bildiriler on-line bildiri sistemiyle web sayfası üzerinden toplanacaktır. ÖNEMLİ TARİHLER İndirimli kayıt ücreti tarihi: 14 Ekim 2016 İndirimli konaklama ücreti tarihi : 14 Ekim 2016 Son bildiri gönderim tarihi : 13 Ocak 2017  

http://www.ulkemiz.com/22-ulusal-kanser-kongresi-19-23-nisan-2017-antalya

Şükrü Saracoğlu

Şükrü Saracoğlu

Mehmet Şükrü Saracoğlu (1886, Ödemiş – 27 Aralık 1953, İstanbul), Türk siyaset ve devlet adamı. 1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1938-42 arasında Türkiye Dışişleri Bakanı, 1948 ile 1950 arasında da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Saracoğlu, bu görevler dışında 1924 ile 1938 arasında da değişik hükümetlerde Milli Eğitim, Maliye ve Adalet bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934 ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.Babası, Trabzon'un Akçaabat ilçesinden göç ederek Ödemiş'e yerleşen saraç Mehmet Tevfik, annesi ise ev hanımı Şerife Hanım'dır. Ailesinin ilk çocuğudur. İlk ve orta okulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. İzmir İdadisi'ni birincilikle bitirerek, İstanbul'da Mekteb-i Mülkiye’de eğitimini sürdürdü. 1909 yılında Mekteb-i Mülkiye’yi bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisi'nde matematik öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü görevine getirildi.1914 yılının Ocak ayında bir devlet bursu kazanan Saraçoğlu, Belçika'ya öğrenime gitti. Kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı patlayınca hemen İzmir'e döndü. 1915 Mayısı'nda Cenevre Siyasi İlimler Akademisi’nde okumak için İsviçre’ye giderek burada dört yıl kaldı ve bu fakülteyi çok iyi bir dereceyle bitirdi (1918). Mondros Mütarekesi’nden sonra Cenevre’de yakın arkadaşı Mahmut Esat ile birlikte Cenevre Türk Yurdu Derneği’ne üye oldular. Saracoğlu bu cemiyet adına Fransızca bir derginin yayınlanmasını üstlendi, Avrupa kamuoyunda Mondros şartlarının olumsuzluğuna tepki yaratmak için uğraşlar vererek Osmanlı Devleti’nin haklarını savundu.O günlerde İzmir işgal edilince (15 Mayıs 1919) Mahmut Esat'la birlikte Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Milli Mücadele'ye katılmak için yola çıktıkları Anadolu'ya vardıklarında, İttihatçı olduklarından şüphelenen Demirci Mehmet Efe tarafından önce gözaltına alındılar, sonra da hapsedildiler. Onları bu durumdan İttihat ve Terakki Ticaret Mekteb-i Müdürlüğünden tanıdığı Celal Bayar kurtardı. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-yi Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Meclisi Mebusanı’na İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, İstanbul'un İtilaf Devletleri'nce işgal edilmesi nedeniyle meclise katılamadan Kuşadası'na geri döndü.Siyasi yaşamıSaraçoğlu, üç ay kadar bir süre yaptığı Ödemiş belediye başkanlığından sonra, 1923’te ikinci dönem İzmir mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) katıldı.Fethi Okyar hükümetinde Maarif Vekilliği yapan Saraçoğlu, 1926’da Türk-Yunan Mübadele Komisyonu'nda Türk delegasyonuna başkanlık etti. 1927 ile 1930 arasındaki İsmet İnönü hükümetlerinde maliye vekilliğini üstlendi. Vekilliği sırasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Lozan Antlaşması'nın getirdiği sınırlamaların bitmesinden sonra yeni gümrük tarifelerini uygulamaya koydu. Dış ticarette "kota sistemini" getirdi. Dünyadaki Büyük Bunalım'ın etkilerini azaltmak ve ulusal ekonominin altyapısını oluşturmak amacıyla yürütülen bir dizi millileştirmede önemli rol oynadı.Vekillikten ayrıldıktan Türk hükümeti adına ekonomik konularda temaslarda bulunmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ne gönderildi. Dönüşünden sonra hazırladığı bir rapor, Türk pamuk sanayisinin yeniden düzenlenmesine temel oluşturdu. Saraçoğlu, 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelerini Türkiye adına yürüttü. 1933’te bir antlaşma imzaladı. Saraçoğlu’nun imzaladığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.1933-1938 arasında İsmet İnönü ve Celal Bayar hükümetlerinde de Adliye Vekili olarak görev aldı. Adliye vekilliği döneminde genç cumhuriyet’in devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu, bakanlıkları sırasında avukatlık, hakimlik, icra iflas kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı Cezaevi’nin kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında oluşturulmuştur.Dışişleri BakanlığıYakın dostu olan ve aralarında oynadıkları satranç maçlarının ünlü olduğu İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde siyasal yaşamının en önemli görevlerine atandı. Bu görevlerden ilki 1938 ile 1942 arasında, Celal Bayar ve Refik Saydam hükümetlerinde üstlendiği dışişleri bakanlığı oldu. Bu görevi ve daha sonra geldiği başbakanlık görevinde Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'nın (1939-1945) dışında tutulması politikasında önemli rol oynadı.Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi Britanya ve Fransa ile işbirliği görüşmeleri yaparken, Kurtuluş Savaşı'ndan beri yakın ilişkiler içinde olduğu Sovyetler Birliği'nin de Batılı devletlerin yanında yer alacağını umuyordu. Ancak Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanınca Türkiye, Britanya-Fransız bağlılığında kalmakla Sovyetler Birliği ile ilişkilere devam etmek arasında zor bir seçim yapmak zorunda kaldı. Türkiye imzaya hazır hale gelen Üçlü İttifak'a (Britanya-Fransa-Türkiye) ters düşmeyen bir Sovyet ittifakı kurmak istiyordu. Sovyetler Birliği de, tamamen değişen uluslararası ortamda ilişkileri yeniden değerlendirme taraftarıydı. Bu doğrultuda Dışişleri Bakanı Saracoğlu 15 Eylül 1939'da resmen Sovyetler Birliği'ne davet edildi.Sovyet tarafının istekleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanacak görüşmeler üç gün olarak planlanmasına rağmen 25 Eylül ve 1, 13 ve 15 Ekim tarihlerinde dört oturum halinde yapıldı ve 23 güne yayıldı. Josef Stalin ve Vyaçeslav Molotov'un da yer aldığı 25 Eylül'de yapılan ilk görüşmeden sonra Ankara'ya çektiği telgrafta görüşmeyi "boğuşma" olarak nitelendirdi.Sovyet tarafının başlıca dört maddede özetelenen talepleri (Türk Boğazlarının Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulması, Montreaux Boğazlar Rejimi'ne Karadeniz'e sahili olmayan devletlerin Boğazlardan geçemeyeceği garantisinin eklenmesi, Türkiye'nin Britanya ve Fransa ile giriştiği ittifak müzakerelerinin istişareye çevrilmesi ve Britanya ile Fransa'nın Sovyetler Birliği ile savaşa girmesi durumunda Üçlü İttifak'ın geçersiz sayılması) Türk tarafınca reddedildi. Görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını gören Saracoğlu 17 Ekim'de Moskova'dan ayrıldı ve 20 Ekim 1939'da Türkiye'ye döndü.Saracoğlu bu gezi sırasında yediği bir yemekte kaptığı virüs nedeniyle beyin iltihabına yakalandı. Tedavi edildiği zannedilen hastalık yıllar sonra Saracoğlu'nun ölümüne neden oldu.1 Eylül 1939'da Polonya'ya giren Almanya, Britanya ve Fransa'nın savaş ilanına da aldırış etmeyerek Belçika, Hollanda, ardından da Fransa'ya saldırdı (Haziran 1940). Alman güçlerinin Balkan ülkelerini de işgal etmesiyle Türkiye savaşın eşiğine geldi. Almanya, asıl hedefi Sovyetler Birliği olduğu için, Türkiye'ye saldırmayacağını açıklayarak Ankara'ya bir saldırmazlık paktı önerdi. Türkiye'nin de Alman tehdidini savuşturmak amacıyla bu öneriyi kabul etmesi üzerine iki ülke arasında Türk-Alman Dostluk Paktı imzalandı (18 Haziran 1941).1942 yılında Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başkanlığa atanarak hükumeti kurmakla görevlendirildi. 5 Ağustos 1942'de hükümet programını okurken "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız." demişti.Saracoğlu, başbakanlığı sırasında izlediği dış politika da bazı çevrelerce Alman yanlısı olarak nitelendirildi. Almanya'nın savaş yıllarındaki Ankara elçisi Franz von Papen ve onunla yakın ilişkide olan Türk hükümetinde yetkili ekipteydi. Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu ve Numan Menemencioğlu'nun da dahil olduğu bu ekip Almanya'yı destekledi, Almanya ile dış ticareti Alman para birimi "Reichsmark" ile yaptı, Türk banknotlarını Almanya'da bastırdı, Almanya'ya paslanmaz çeliğin hammaddesi olan krom sevkiyatı yaptı ve Sovyetler Birliği'nin işgal ettiği Kırım ve Kafkasya'daki Türk topraklarında askeri harekat yapmakta olan Alman ordusunu cephede takip etmek için komutanlar yolladı.II. Dünya Savaşı'nın dönümü olan 1942-1943'te Müttefik ordularının Kuzey Afrika'ya çıkması, ardından da Almanların Stalingrad'da aldığı yenilgiyle savaşın ibresi Müttefik Devletler'in lehine döndü. Türkiye de Müttefiklere yakınlaşmaya başladı. Şükrü Saracoğlu da 12 Haziran 1943 tarihinde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin yanında olacağına karar verdiği gerekçesiyle ünlü Time dergisine kapak oldu. Saraçoğlu Mustafa Kemal Atatürk (1923, 1927) ve İsmet İnönü'den (1941) sonra Time kapağında yer alan 3. Türk'tür.Saracoğlu'nun Başbakanlığı döneminin ekonomik alanda belki de en fazla akılda kalan ve tartışmaları bugüne değin sarkan girişimi, Kasım 1942'de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu oldu. II. Dünya Savaşı sırasında yaygınlaşan karaborsa nedeniyle ortaya çıkan savaş zenginlerinin elde ettikleri servetler, temel gıda ürünlerinin bile zor temin edilebildiği savaş döneminde halkın tepkisini çekmişti. Bunun üzerine CHP Meclis Grubu, 12 Kasım 1942'de Varlık Vergisi'ni kabul ederek hem devlet gelirlerini artırarak enflasyonla mücadele etmeyi hem de karaborsayla mücadele etmeyi amaçlamıştı. Servetlerin bir defaya mahsus vergilendirildiği ve vergisini ödemeyenlerin bedensel çalışmaya tabi tutulduğu bu uygulama özellikle gayrimüslim azınlıklara yönelik bir baskı aracı gibi uygulandığı ileri sürülerek büyük tartışmalara yol açmış ve sonuçta 1944 yılı başlarında kaldırılmıştır.Topraksız köylülere bazı arazileri dağıtmaya yönelik Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da başbakanken yürürlüğe kondu (11 Haziran 1945). Saracoğlu'nun ısrarla takipçisi olduğu bu kanun özel ormanların ve büyük toprak sahibi ailelerin bir kısmının arazilerinin kamulaştırılmak istenmesi nedeniyle büyük toprak sahiplerinin itirazlarıyla karşılaştı. Milletvekilleri Cavit Oral, Emin Sazak, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Adnan Menderes köylüyü toprak sahibi yapacak bu reformlara tümden karşı çıktılar. Başlangıçta CHP'nin Toprak Reformu ve dolayısıyla ekonomi politikasına karşı oluşan bu muhalefet hareketi, siyasi bir harekete dönüştü. Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün, 7 Haziran 1945'te verdikleri Dörtlü Takrir, CHP içinden çıkacak yeni bir siyasi partinin (Demokrat Parti) işaret fişeği oldu.Saraçoğlu'nun başbakanlığı döneminde, 1946 seçimleri öncesi seçim kanunu değiştirildi, 5 Haziran 1946 tarih ve 4918 sayılı kanunla tek dereceli seçim sistemine geçildi. "Açık oy-gizli sayım" esaslarına göre hazırlanan bu kanuna göre her seçmenin hangi partiye oy verdiği herkes tarafından görülebilecek, fakat oy sayımı gizli yapılacaktı. Bu usule göre yapılan 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazandı. Demokrat Parti (DP) kurulduktan hemen sonra yapılan bu "erken seçim"de DP sadece 16 ilde seçime girebilmişti.1946 seçimlerinden sonra hem yaşadığı sağlık sorunları hem de CHP içinde kan değişikliğine gitmek isteyen İsmet İnönü'nin kararıyla başbakanlığı Recep Peker'e bıraktı (7 Ağustos 1946). 1 Kasım 1948 ile 22 Mayıs 1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. 1950 genel seçimleriyle milletvekilliği sona erdi ve siyaseti bıraktı.Dini bakış açısıBazı kesimler Saracoğlu'nun kendisi dine hayat hakkı tanımayan, baskıcı, dayatmacı laiklik anlayışını benimsediğini nitelendirmiştir.Öyle ki, merhum Eşref Edip kitabında Saracoğlunun "Otuz sene daha işi böyle sürdürebilirsek, din meselesini tamamen bertaraf etmiş oluruz" dediğini yazmıştır. Said Okur ise kendi kitabında ''Dine ve terbiye-i Muhammediyeye zehir diyen Saraçoğlu'' ifadesini kullanmıştır.Son yıllarıSon yıllarında parkinson hastalığı ile mücadele etti. Fransa'da yapılacak tedavisi için verilecek ödenek konusunda Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın isteksiz kalması üzerine, İzmir İttihat ve Terakki Ticaret Mektebinden öğrencisi olan Başbakan Adnan Menderes'in araya girmesiyle ödenek çıkarıldı. Fransa'daki tedavisinin de bir sonuç vermemesi üzerine Türkiye'ye döndü. Eşi Saadet Hanım'la birlikte İstanbul'a yerleşti. Teşvikiye'deki evinde 27 Aralık 1953'te, 66 yaşında yaşamını kaybetti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.Eski Maliye Nazırlarından Ahmed Zühdü Paşa'nın torunu olan Saadet (Oraloğlu) Saracoğlu (ö. 1980) ile evliliğinden üç çocuk babası olmuştur. 1987 ile 1993 arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanlığında bulunmuş olan Rüşdü Saraçoğlu'nun dedesidir.Şükrü Saracoğlu ayrıca 1934 ile 1950 arasında 16 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü'nün başkanlığını yapmıştır. İttihatspor Sahası olarak bilinen Kuşdili Çayırı'ndaki arazi 1932 yılında onun çabalarıyla Fenerbahçe Kulübü'nün oldu. Hem bugün üzerinde kendi adını taşıyan stadyumun yükseldiği araziyi Fenerbahçe'ye kazandırması, hem de 23 Şubat 1934 günü oynanan olaylı geçen Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra Fenerbahçe'nin kapatılmasına kadar gidecek cezaların gündeme geldiği sırada kulübe sahip çıkmış olması nedeniyle, 22 Temmuz 1998 günü alınan kararla Fenerbahçe Stadı'nın adı Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir.Hakkındaki eserler2006 yılında, Gürkan Hacır tarafından yaşamöyküsünün anlatıldığı Efe başvekil: Şükrü Saraçoğlu'nun romanı yayımlandı. 2007'de de Fenerbahçe Spor Kulübü'nün kuruluşunun 100. yılı nedeniyle Saracoğlu'nun yaşamını anlatan yine Gürkan Hacır'ın hazırladığı Efe Başvekil adlı bir belgesel film yapıldı. Hakkında basında çıkan yazılardan bazılarının Şükrü Saracoğlu ve Dönemi isimli kitap oğlu Yılmaz Saracoğlu tarafından derlenmiştir.

http://www.ulkemiz.com/sukru-saracoglu

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Nöropsikiyatride OPTOGENETİK

Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor.Işık ve genetik ile beyin hücresini araştıran, beyin hücrelerini ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni bilim alanı optogenetik sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz olanaklar sunuyor. Kanıtlar da gösteriyor ki Optogenetik yöntemi dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlıyor. NPİSTANBUL Hastanesi'nden Moleküler Biyolog Esmanur Özkan ve Psikolog Gaye Kağan, Optogenetiği ve Nöropsikiyatrideki yerini anlattı. "Beyin, on milyarlarca nöronun birbiri bağlantılı olduğu karmaşık bir sisteme sahiptir. Çok sayıda farklı karakteristik özellikleri ve elektriksel sinyallerin milisaniye hızındaki trafiği doğru bir zamanlama ile tespit etmek, ayrıca biyokimyasal iletilerin zengin çeşitliliği de işe katılmasını düşünürsek sistemin karmaşıklığı daha iyi hesaplanabilir. 1979 daki Scientific American dergisindeki makalesinde Nobel ödüllü Francis Crick nörolojik bilimlerin karşılaştığı ana zorluğun, diğer hücrelerde değişime neden olmadan, beyindeki bir hücrenin incelenebilmesi olduğunu belirtmişti. Crick sonradan yazdığı makalesine, ışığın hücrede arzulanan incelemeyi yapabileceğini, çünkü ışık ile net zamanlı uyarılar verilebileceğini speküle etti. Ancak, o zaman ışığa spesifik cevap alınabilecek hücre modellemesi henüz bilinmiyordu. Elektriksel stimulus ile yapılan deneyler bu zorluğu yenemez; çünkü elektrotlar çok basit bir teknik sunmaktadır. Elektrik stimulus ile farklı hücre tipleri arasında ayırım yapamadan tüm devre stimule edilir. Onlarla oluşturulan sinyaller tam bir kesinlikle nöronların fonksiyonu değerlendirme imkanı sağlayamaz. İlaçlarla yapılan deneyler de yeteri kadar spesifik değildir. İlaçlar beynin doğal işlem hızından çok daha yavaş reaksiyona girerler. Optogenetikle belirli bir zaman diliminde, belirli bir hücredeki tek bir olayı inceleme şansı ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında optogenetik ile ilgili çalışmalara Kaliforniyada Stanford üniversitesinde başlanmıştır. 2010 yılında Nature methods dergisinde yılın metodu olarak yayınlanmıştır. Çalışmalara meyve sineği ile başlanmış.Hücre kültürü ve farelerde yapılan çalışmalara ek olarak yöntem şimdi primatlarda, sıçan ve kuşlarda denenmektedir. http://www.e-psikiyatri.com OPTOGENETİK NEDİR? Optogenetik: Işık ve genetik ile beyin hücresini araştırma. Genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri ışık ile kontrol etmeye yarayan yeni gelişmekte olan bilim alanı. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin (bacteriorhodopsin,halorhodopsins, channelrhodopsin)  kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Genetik, viroloji ve optik teknikler kullanılarak elektrofizyoloji veya diğer standart metodların yapamadığı nöronların spesifik gruplarının belli aralıklarda hassasiyet içinde aktive edilmesi veya susturulması sağlanır. Bu sayede işleyişinin anlaşılması oldukça güç olan karmaşık yapıdaki beyinde spesifik hücrelerin kontrolü sağlanabilir. Hücre tiplerine spesifik, ışığa duyarlı, mikrobiyal iyon iletimi düzenleyici proteinler olan channelrhodopsin-2 (ChR2)  ve halorhodopsin (NpHR)  gibi moleküler nöronal aktivite araçları kullanılarak farklı nöral populasyonların aktivitesi kontrol edilebilir. Bu hücresel araçlar, genetik olarak kodlanarak önceden seçilmiş hedeflenen nöronal devrelerin aktive edilmesi veya inhibe edilmesi amacıyla ilgili hedef nöronlara aktarılırlar.  OPTOGENETİK'İN NÖROPSİKİYATRİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ MD. PhD. Karl Deisseroth “Yeni olsa da, optogenetik son derece güçlü bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. İnsan beynindeki milyonlarca nöronların ve sayısız alt gruplar ve birbirinden ayrılan farklı hücre popülasyonları bulunur. Optogenetik gibi teknikleri kullanarak bu tip nöronların ne zaman, nasıl ve niçin kullanacağını haritalayabiliriz. Bu bulgular gününüzde bize beynin sırlarını çözmede, hastalıkların, davranışların ve belleğin kökenini daha iyi anlamada bir adım daha ileri götürmektedir.” der. SOCİETY FOR NEUROSCİENCE-2009 CHICAGO- Araştırmacılar öğrenme, geriçağırma ve duygularındaki gizemli beyin mekanizmalarını; ışık ve genetik kullanılan yeni bir yöntem olan optogenetik araştırılıyor.  Sonuçlar neuroscience dergisinde yayınlandı. Antidepresan tedavisi ile tam olarak iyileşemeyen bölgelere lazer ışığı uygulanarak hücrelerin uyarılmasıyla depresyon semptomlarını rahatlatılmasına yardımcı olduğu görülmüştür. (Herbert Covington, PhD, abstract 286,18, see attached summary) - Yeni ışığa duyarlı proteinlerin keşfi ile birlikte beyin aktivitelerindeki döngü ve beyin hastalıkların arasındaki ilişkiyi anlamakta yeni anlayışlar geliştirmiştir. (Feng, Zang, PhD, abstract 806.1, see attached summary) - Bağımlı olan farelerde bu şekilde davranmalarına neden olan spesifik nöral bağlantıları keşfetmişlerdir.  (Garret Stuber, abstract  686.8, see attached summary) - Şu anda henüz tartışmada olan konu da optogenetikde karmaşık bellek işlevlerinden sorumlu beyin hücrelerinin küçük kısmını reaktivite edildiği keşfedilmiştir. (Michael Hausser, PhD, abstract 388.8, see attached summary) Bazı deneylerde; optogenetik ile fMRI kullanılarak lokal nöronal akitivite ve fMRI’da ölçülen BOLD sinyalleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Aynı zamanda araştırmacılar göstermiştir ki; optogenetikde fMRI kullanımı ile BOLD sinyalleriyle bulunan yapılar arasındaki bağlantılar aydınlatılabilmiştir. (Eberling JL, Jagust WJ, Christine CW, et al. Results from a phase I safety trial of hAADC gene therapy for Parkinson disease. Neurology 2008;70:1980-1983). - Normalde elektiriksel uyarım bazlı methodlara kıyasla optogenetik az problemle daha hızlı haritalama (mesela kortikal haritalama) yapılmasını sağlamaktadır. (Ayling OG, Harrison TC, Boyd JD, Goroshkov A, Murphy TH. Automated light-based mapping of motor cortex by photoactivation of channelrhodopsin-2 transgenic mice. Nat Methods 2009;6;219-224.) - Optogenetik çalışmalarının sonuclarıyla, derin beyin yapılarının nöronal aktivitelerini uyaran DBS, TMS gibi tekniklere göre optogenetik daha hassas bir tekniktir. - Optogenetik beyne verilen uyarım yöntemlerinde  (Deep Brain Stimulation -DBS gibi) mekanizmalarının etkileri  konusunda  ipucu sunuyor. Psikiyatrik hastalıkların semptomlarına nasıl fayda sağladığına yardımcı olabilir.  DBS’de istenen bölgede tüm hücreleri ve sinir liflerini uyarırken, optogenetikde sadece belli nöronlarda uyarım yapabiliyor. Bu da son araştırmalarla birlikte gösteriyor ki DBS’deki gibi uyarım beyne uyarım verilen yöntemlerde kan akışı PH değişimi gibi yan etkiler optogenetik de görülmüyor. “A new technique for controlling the brain: optogenetics and its potential for use in research and the clinic” Ryan T. LaLumiere - Herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalıklarda nöronal-network aktivitesindeki değişiklikler sonucu fonksiyon bozuklukları gözlenir. Spesifik nöronlarda ya da büyük networklarda foto kontrolün sağlanması bu bozuklukların semptomlarını azaltılabilir ya da ortadan kaldırabilir. Ancak bir tedavi olarak tamamen geçirebileceği söylenemiyor. - DBS ile STN (subthalamic nucleus) üzerinde sağlanan dopamin artışı aynı zamanda optogenetik ile sağlanabilir. Kanıtlanmış araştırmalar gösteriyor ki; dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi rahatsızlıklarda dikkat ve odaklanmada tedavi sağlanabiliyor. (Sohal VS, Zhang F,  izhar O, Deisseroth K. Parvalbumin neurons and gamma rhythms enhance cortical circuit performance. Nature 2009;459:698-702). (Cardin JA, Carlen M, Meletis K, et al. Driving fast-spiking cells induces gamma rhythm and controls sensory responses. Nature 2009;459:663-667). - Optogenetik’in doğrudan klinik kullanımı olmaksızın, insan hastalıklarının giderilmesi için hayvan modellerinde nöronların optikal kontrolünde yapılması ile daha kesin sonuçlar üretiyor. - Son 5 yıldır araştırmalar gösteriyor ki; optogenetik nöronal aktiviteyi çözmek ve kontrol etmek için klinik amaçlarda kullanım üzerinde önemli bir tekniktir. OPTOGENETİK’İN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Sinir hücrelerinin denetimi konusunda benzersiz bir olanak sunmasına karşın, genlerle oynamayı gerektirdiğinden şimdilik yalnızca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar kapsamında uygulanıyor. Nöropsikiyatrik hastalıklarda (Parkinson, Depresyon, Şizofreni gibi) için farmakoterapide veya elektriksel stimülasyonlara güçlü bir alternatif sağlayacağı açısından önem teşkil etmektedir."

http://www.ulkemiz.com/noropsikiyatride-optogenetik

İnsanoğlunun Genetik Şifresi

İnsanoğlunun Genetik Şifresi

Günümüzde çoğu uzman bu konu üzerinde durmakta ve ortak çalışmalar ile çıkan sonuçlara göre çözümler üretmektedirler. Teknoloji ile gelişen insan beyni, evrenin sırlarını çözmeye başlamıştır.Hatta şimdilerde insanın genetiğini ele verecek ip uçlarını çözerek, birçok hastalığın tedavisini mümkün kılacak yöntemleri geliştirmeye başlamışlardır. Geçmişten bu yana gizli kalan her şeyi gün yüzüne çıkartan bilim, şimdilerde bu mucizenin ışığında çalışmalara başlamıştır. Şizofren, depresyon, dikkat bozukluğu ve çocuklarda sıklıkla görülen hiperaktivite, bipolar bozukluk, zihin geriliği, ruhsal gelişim bozukluğu gibi psikolojik olayların temelinde yatan gerçekleri ortaya çıkartan bilim adamları, aslında birçok hastalığın nedenini bulmaya zemin oluşturmuşlardır.33 bin 332 kişiyi denetim altına alan uzmanlar, elde ettiği bulgulara göre bu ruhsal bozuklukların aynı nedenlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırmışlardır. Ve çoğu kişide görülen benzerlik bu hastalıkların,  aynı nedenlerden ortaya çıktığını ortaya koymuştur. Bu çözülen şifre ise psikolojik sorunu olan insanları daha kısa sürede tedavi edebilme olanağı sunmuştur. Amerika’da yapılan bu deney, gendeki bulunan bazı eksikliklerin ruhsal sorunlarına yol açtığını ve hastalığın ilerleyen boyutlara ulaşması, dengenin giderek bozulmasından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır.Modern çağın hastalığı haline gelen psikolojik problemler, teknolojinin hayatımızda daha çok yer alması ile artış göstermektedir. Stres, yoğun iş temposu, maddi manevi kayıplar kişileri içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Bu sorunlarda beyne hasar vererek, psikolojik hastalıklara davetiye çıkartıyor. Yıllardır bu ruhsal problemlerin nedeni araştırılmış ve sonunda elle tutulur ve bir neticeye kavuşulmuştur. Uzmanlar bu hastalıkların temelinde yatan en önemli kavramı teşhis etmiştir. 2 ve 10 kromozomlar ve beyinde bulunan hücrelerin kalsiyum oranını dengelemede görev alan iki gendeki bozulmadan kaynaklandığı ortaya çıkartılmıştır. Kromozomlar, kalıtımsal bilgileri elde etmede kullanılan en faydalı yöntemdir. 46 kromozom sayısına sahip olan vücut, ayrı görevler üstlenmekte ve genetik olan kavramları bünyesinde taşımakta ve cinsiyet bilgilerine kadar bizimle alakalı her şeyi öğrenmeye yardımcı olmaktadır. 46 kromozom tamamen dengeyi korumaktadır. Yani birinin eksik olması hastalıklara yol açar ve öğrenme, beceri, konuşma gibi kavramları etkilemede büyük rol oynar.Kromozom sayısı anne ve babanın kromozom sayısı ile de ilgisi vardır. Çünkü bu etken, kalıtımsal olduğu için çocuğa da geçmektedir. Ebeveynlerin kromozomları normal ise bebekte bütün olguları normal olur. Kromozom az ya da eksik olması fiziksel açıdan da etki oluşturmaktadır. Dengeli Robertsonian transkolasyonu kromozom sahip anne babanın çocukları, zihinsel ve fiziksel açıdan sağlıklı bir bireydir. Fakat dengesiz bir biçimde ise çocuk sağlıksız bir kişi olur ve bu etkenler düzelmeyeceği için kişi, ömür boyu zihinsel ya da bedensel olan eksiklikleri ile hayata devam ederler.Bu kavramlardan da anlaşılabileceği gibi ruhsal hastalıklar kalıtımsal olarak devam etmektedir. Kromozom sayısından kaynaklanan bozukluk psikolojik rahatsızlık yaşamayı zemin oluşturmaktadır. Uzmanlar bu araştırmanın neticesinde, bu tür sorunların tedavisinde farklı yöntemler kullanmaya başlamışlardır. Bilime ışık tutan bu deney, uzmanları da harekete geçirmiş ve kromozom sayılarını dengeleyecek çözümler üretmeye başlamışlardır. Ve hastaları tedavi etmeye ilk önce 2 ve 10 kromozom dengesizliği gidermek ile başlamışlardır.Yazar: Elif Acıkgözhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/insanoglunun-genetik-sifresi

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Sevimli dostlarımızın en çok geçirdiği rahatsızlıklardan biri de iç parazitlerdir. İç parazitler, dış parazitlere göre daha tehlikelidir. Ancak iç parazitlerin oluşması yine dış parazitlerin etkisiyle oluşur. Yani dış parazitler ağız yoluyla iç organlara taşınır. Bunlara örnek olarak pire, kene dış parazitlerini göstermek çok doğrudur. Bu dış parazitlerin köpeklerin vücudunda bıraktığı yumurtalar köpeğe ağız yoluyla bulaşır. Köpeklerde görülen iç parazitler, hayvanın farklı iç organlarına girerek organların faaliyetlerini yerine getirmesini engeller. İç parazitler genellikle mide ve bağırsaklarda daha yoğun rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra kalp ve akciğer gibi organlarda çok az olsa da görülerek solunumu etkilediği görülür. İç parazitlerin oluşumda köpeklerin yaşam alanı olduğu kadar beslenmesi de büyük önem taşımaktadır. İç parazitler köpeklerde tedavi edilmediğinde köpeklere ciddi problemlere yol açabilmektedir.İç parazitler, vücudun içinde yaşayarak ve canlının organlarından beslenir. Bu durum ölüme bile sebebiyet verecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden köpeklerde parazitlerin erken teşhisi önem teşkil etmektedir. Köpeklerde Parazit Belirtileri Nelerdir?Parazitlerin köpekleri ele geçirdiğinin kanıtı olarak birçok belirti vardır. Bu belirtilerden bir kaçı köpeğinizde bulunuyorsa derhal bir veterinere götürmeniz tavsiye edilir. Köpeklerde görülen iç parazit etkileri olarak karın şişkinliği ve buna bağlı olarak aşırı gaz üretimi görülmektedir. Bazı köpeklerde kötü kokulu ishal gözlemlenir. Parazitlerin yapısına ve sıklığına göre bazı köpeklerde kanlı dışkılara rastlanmaktadır. Birçok köpek iç parazitler yüzünden kilo kaybı yaşamaktadır. Bununla birlikte köpeklerde özellikle parazitlerin verdiği sorundan kaynaklanan bir tüy azalması ve tüy kuruluğu görülmektedir. Hayvanı rahatsız edici öksürüklere nedende olan parazitler solunum yollarını da zorlamaktadır. Hayvan rahatsız edici iç parazitini kusma ya da dışkı yardımıyla dışarı atmaya çalışır. Elbette parazite yakalanmış köpeklerde göz içlerinde enflamasyon izlenir.Köpeklerde İç Parazit TürleriBirçok parazit çeşidi vardır. Bunlardan başlıca tehlikeli olanlar sevimli dostların ölümüne neden olacak derecede etkilidir. İç parazit türlerini genellikle bağırsak yollarından bulunurlar.1.Askaritler ( İnce bağırsak kıl kurtları) : Bu parazit türleri köpekten köpeğe geçebileceği gibi anneden doğmamış yavrulara da geçebilir. Bu yüzden oldukça rahatsız edicidir. Bu parazitleri rahatlıkla görebilmek mümkündür. Bu parazite maruz kalan köpeklerde gelişim bozuklukları görülmektedir. Ayrıca kusma, ishal en önemli belirtilerinden biridir.2.Kancalı Kurtlar: Bu parazit türleri genellikle yavru köpeklerde daha sık görülmektedir. Bu parazit türü bağırsaklarda faaliyet gösterir. Kancalı dişleri sayesinde bağırsak duvarlarını deşerek kanamaya sebep olurlar. Bu tür parazit cinsi hayvanların ölümüne sebebiyet verebilir. Bu yüzden acilen önlem alınması gereken türlerdir. Bir yavru köpek bulunan 50 ile 100 arası kancalı kurt rahatlıkla yavrunun ölmesine neden olur. Dışkıda kan, ishal, kusma belirtileridir. Bu parazitler mikroskobik inceleme sonucunda tespit edilmektedir.3.Tenyalar ( Yassı Kurtlar ): Bu parazit türleri anüs çevresindeki kıllardan tespit edilebilir. Buradan bağırsak sistemine yerleşerek hayvanda kilo kaybına ve ishale yol açar. Köpeğinizin gezindiği alanda, yattığı yerde göze çarpması muhtemelen parazitlerdir. Hareket halinde beyaz renkli olan bu parazitler hayvandan temizlense bile döküldüğü yerler temizlenmedikçe kurtuluşu mümkün olmayan cinstendir. O yüzden hem hayvanın temizliği hem de ev temizliğinin önemi büyüktür.4. Kalın Bağırsak Kurtları: Ağız yoluyla alt sindirim sistemine etki eden parazit türleridir. Mikroskobik inceleme yapılmadan anlaşılması mümkün değildir. Köpeklerde kusma, ishal ve bunlara bağlı olarak kilo kaybına neden olurlar.5. Kalp Kurtları: Parazit türleri arasında en korkutucu sonuçlara yol açan parazit türleridir. Sivrisineklerin ısırması sonucu hayvan vücuduna giren bu parazitler kalbe yerleşerek kalbin fonksiyonlarını yavaşlatır. Solunum yollarını etkileyerek birçok soruna neden olurlar. Tedavisinde başarı oldukça düşüktür.Tedavi Yöntemleri nelerdir?Köpeklerinizi parazitlere karşı korumak için alınacak ilk önlem dış parazitlerden uzak tutmaktır. Bunun için veterinerinizin önereceği anti parazit ilaçlarını üç aylık periyotlarda uygulamak oldukça önemlidir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopeklerde-ic-parazit-nedir-turleri-nelerdir

Miami Nasıl Bir Yerdir?

Miami Nasıl Bir Yerdir?

Miami, Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletine bağlı en büyük ve modern şehirlerinden biridir. Atlantik kıyısı boyunca uzanan Miami, güneydoğu Florida’da yer almaktadır. Şehir merkezinde yaklaşık olarak 420,000 kişi resmi olarak ikamet etmektedir. Ancak Miami şehrinin sınırları ve çevresinde yaklaşık olarak 5,5 milyon insan yaşamaktadır. Bu da Miami’yi Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık 10 şehrinden biri yapmaktadır. Miami, Amerika Birleşik Devletleri’nin en kozmopolit şehirlerinden biridir.Miami, Florida eyaletinin en büyük şehridir ve şehir, finans, reklam, kültür, medya, sanat ve eğlence alanında bir dünya markasıdır. Dünyanın en yaşanılabilir 30 şehri arasında yer alan Miami, eğitim alanında da oldukça lider bir şehirdir. Bölgede çok sayıda dünya çapında eğitim veren üniversiteler vardır. En meşhuru Florida State University’dir. Florida Eyalet Üniversitesi, dünyanın en iyi 40 üniversitesinden biri olarak kabul edilir. Bölgede yaşayan insanların alım gücü Amerika Birleşik Devletleri’nin ortalamasından yüksektir.Alım gücü açısından ilk 5’te yer alan Miami’ye özellikle Alman turistler büyük ilgi göstermektedirler. Downtown Miami, en çok turistin uğradığı yer olma özelliğine de sahiptir. Miami Beach’in de yer aldığı bu bölge kumsalıyla meşhurdur. Miami, ”Kurvaziyerlerin Başkenti” olarak adlandırılan bir yer olmasından ötürü, dünya çapında kurvaziyer limanlarına sahiptir. Dünyanın en işlek kurvaziyer limanı Miami Limanı’dır.  Oldukça yoğun bir kurvaziyer trafiğine sahip bölgeye dünyanın her tarafından gelen kurvaziyerler demir atmaktadırlar.Düz bir coğrafyaya sahip olan Miami, Florida’nın burun kısmında yer alır ve Küba’ya sadece 160km’lik bir mesafede bulunmaktadır. Uçakla yaklaşık olarak 15dk süren bir yolculukla Küba’nın başkenti Havana’ya ulaşılması mümkündür. Oldukça sıcak bir iklime sahip olan Miami, yazları oldukça sıcak ve yağışlı geçirmektedir. Yazları sıcaklık 35 ila 40 derece arasında değişen aralıklarda olmaktadır. Ancak kışları da oldukça ılık geçen bölgede Noel zamanı denize girilmesi mümkündür. Miami, South Beach ve Miami Beach’i ile ünlüdür. Birçok Hollywood yıldızının bu bölgede yer alan Bayside’da malikanesi bulunmaktadır. Bu ünlüler arasında Madonna, Donald Trump, Jennifer Lopez, Kevin Costner gibi isimler de yer almaktadır.Şehir deniz seviyesinden yalnızca 10cm yüksektedir. Buda bölgenin 2070 ila 2120 yılları arasında kısmı olarak sular altında kalacağını göstermektedir.Bölgede canlı yaşamı hat safhadadır. Özellikle plajlarda Karetta Karetta yumurtuları sebebiyle karantina altına alınan birçok alan vardır. Sağlık alanında da oldukça gelişmiş bir şehir olan Miami, özellikle fizik tedavisinin yoğun olarak yapıldığı yerlerden birisidir. Oldukça tropikal bir iklime sahip olan Miami, özellikle kasırga mevsimlerinde ciddi yıkımların yaşandığı bölgelerin başında gelmektedir.Kasırga sezonu Miami için 1 Haziran ile 30 Kasım arasındadır. Bu tarihler arasında ortalama olarak 15 yılda bir 3 ya da 4 şiddetinde kasırgaların vurduğu Miami’de ciddi anlamda ölümlü yıkımlar görülmektedir. Bölgede genel olarak gökdelenler dışında yerleşim yerleri tek ya da en fazla 3 kattan oluşmaktadır. genel olarak yerleşim yerleri 2 katlı evlerden oluşmaktadır. Apartman tarzı yapıların pek rastlanılmadığı Miami’de yerleşim yerleri müstakil evlerden oluşmaktadır. Miami’de en çok İspanyolca ve İngilizce konuşulmaktadır. Özellikle İspanyolca konuşan zengin birçok insan yaşamak için Miami’yi seçmektedir.Yazar: R. Emir Karasuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/miami-nasil-bir-yerdir

Akharaka Antik Kenti

Akharaka Antik Kenti

Aydın İlinin Sultanhisar İlçesinin hemen kuzeyinde bulunan Nysa antik kenti ile yaklaşık 4 kilometre batısında yer alan Salavatlı beldesinin kuzeydoğusunda bulunan Akharaka ören yeri, günümüzde turistik yönden çok önemli olan arkeolojik yapı kalıntılarına sahiptir. ‘Ulu su ülkesi’ anlamındaki Akharaka’nın kuruluşu ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Akharaka (Salavatlı) eski çağlarda bir termal tedavi merkezi olarak kullanılmıştır. Bugün buradaki Sarı Su olarak adlandırılan derenin suyunun içerdiği kükürt ile yeraltındaki kükürtlü gazın varlığı eski çağlarda bu Antik yerleşimin çok önemli ve gizemli (mistik) bir tedavi merkezi olmasını sağlamıştır.Ayrıca burada yapılan tedavi yöntemleri arasında kuluçka ve şok tedavisinin de olduğu Antik kaynaklarca bildirilmektedir. Bunun sonucunda da dinsel bir hüviyet kazanan Akharaka, tanrılara şükran için yapılan çeşitli dinsel törenlerinde yeri olmuştur. Akharaka Nysa antik kentine kutsal bir yol ile bağlanmıştır. Salavatlı, özellikle, Hellenistik devirden (yaklaşık M.Ö.330–30) Roma İmparatorluk dönemi ve onu takip eden yıllardaki Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bu jeotermal ve dinsel özellikleri nedeni ile hastane, büyük, küçük havuzlar ve şifa hamamlarına gelen konuklar için yapılan evlere iskan edilmiştir. Böylece önemli bir sağlık merkezi olan ören yeri ayrıca buradaki Pluto (Hades) – Persephone (Kore) tapınağı ile de Helenistik ve Roma dönemlerinde bu Antik yerleşimdeki tedavi merkezinin yanında onunla ilişkili olan dinsel merkez olarak gelişmiş ve kentin sosyal ve eğitim alanında büyük katkılarda bulunmuştur.

http://www.ulkemiz.com/akharaka-antik-kenti

İnsomnia - Uyku Bozuklukluğu Nedir ?

İnsomnia - Uyku Bozuklukluğu Nedir ?

İnsomnia (Uyuyamama Hastalığı)Uykuya dalamama veya gece boyunca uykuyu sürdürmede zorlanma, normalden daha erken uyanma ve gün boyunca yorgun olmakla tanımlanan insomnia çoğunlukla başka problemlerin belirtisidir. Uyuma zorluğu çekenlerin çoğu uygunsuz durumlarda uykuya dalmaz (örneğin direksiyon başında), eğer böyle bir durum gerçekleşirse, insomnianın sebebi uyku apnesidir. Uyku ApnesiUyku apnesi belirtileri; gündüzleri aşırı uyuklama, yorgunluk, uyurken horlama ve/veya soluksuz kalma, sabahları baş ağrısıdır.NarkolepsiNarkolepsi belirtileri gündüzleri aşırı uyku eğilimi ve kısa süreli uyku ataklarıdır. Bu uyuklamalar esnasında rüya görmek ve rüya benzeri halüsinasyonlar görmek narkolepsi uyarı işaretidir. Diğer belirtiler; gülme veya öfke gibi hislerle beraber oluşan kasların kontrolünün kaybı (katapleksi) ve uyku paralizi adı verilen, uyandıktan sonra hareket edememe halidir.Huzursuz Bacak SendromuUyku ya da istirahat esnasında (otururken veya yatarken) bacaklarda hissedilen rahatsızlık, huzursuzluk, hareket ettirme ihtiyacı olarak tanımlanır. Uyuşma, karıncalanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir his oluşur. Oturma ya da uzanma gibi hareketsiz durumlarda ortaya çıkar veya daha da kötüleşir.  Yürüme, germe gibi hareketlerle kısmen ya da tamamen düzelir.Şu durumlarda, uyku probleminiz için doktorunuza başvurmanız gerekir:•Banyo yapmak, kafein alımını kesmek, egzersiz ve rahatlama teknikleri gibi yöntemler işe yaramadığı zaman•Uyku probleminizin altında depresyon veya kalp rahatsızlığı gibi sebepler yattığına inanıyorsanız•Uyurken aşırı horluyorsanız ya da nefessiz kalıyorsanız•Konuşmak ya da araba kullanmak gibi normal aktiviteleri yaparken uyuya kalıyorsanız•Uyandığınızda kendinizi sürekli yorgun hissediyorsanız•Kullandığınız ilaçların uyku bozukluklarına yol açtığını düşünüyorsanızUyku bozuklukları için ne tür tedaviler uygulanır?Doktorunuz size uyku probleminizin teşhisi için bir uyku kliniğine gitmenizi önerebilir. Uyku klinikleri özellikle uyku apnesi, narkolepsi ve kalp rahatsızlıklarıyla ilişkili uyku problemleri için faydalıdır. Bir veya iki gecenizi, uyurken kalbinizin, beyninizin ve nefes alıp vermenizin gözlemlendiği bir uyku laboratuvarında geçirmeniz gerekebilir. Uyku uzmanı test sonuçlarınızı gözden geçirerek, neyiniz olduğunu söyleyebilir. Uyku probleminiz stres veya bir hastalıktan, fazla kafein veya alkol almaktan, fiziksel veya duygusal problemlerden, kullandığınız ilaçlardan veya yaşam stilinizden kaynaklanabilir. Uzman doktor neden uyku problemi çektiğinizi anlamaya çalışır, bu da nasıl daha iyi uyuyabileceğinizin belirlenmesine yardımcı olur.Sirkadiyen ritim bozukluklarıHem gecikmiş uyku fazı sendromu (gece uykuya dalmada ve gündüz uyanmada zorluk) hem de erken uyku fazı sendromu (çok erken uyumak ve sabah çok erken saatte uyanmak) tedavisinde parlak-ışık terapisinin kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Araştırmacılar bu tedavi şeklinin, jet-lag (uzun süreli uçuşlarda bedenin saat farkına uyum sağlayamayarak rahatsızlanması) veya vardiya değişiklikleri ile ilgili uyku problemlerinin tedavisindeki faydasını incelemektedir. Sirkadiyen ritim bozukluklarının tedavisinde melatonin de kullanılır, bununla beraber araştırmalar parlak-ışık tedavisinin daha faydalı olduğunu göstermiştir.İyi bir uyku için:•Düzenli bir uyku programına bağlı kalın. Hafta sonu ve tatillerde bile, sabahları aynı saatte kalkın.•Gün içinde kısa uykulardan kaçının.•Yatmadan iki saat önce stresli aktivitelerden ve ağır idmanlardan kaçının. Günün erken saatlerinde düzenli egzersiz yapın.•Yatmadan biraz önce derin nefes alma, yoga, meditasyon gibi rahatlama tekniklerini deneyin.•Yatak odanızın karanlık, sessiz ve serin olmasına dikkat edin. Gerekirse kulak tıkacı ve göz maskesi kullanın.•Eğer uyuyamıyorsanız yatak odanızdan çıkın, başka bir odaya gidin ve kitap okuyun ya da sessiz ve rahatlatıcı bir şey yapın.•Kahve, çay, aperatif içki veya diyet hapı gibi kafein, tein içeren şeylerden uzak durunHorlamaEğer horlamanız hafifse, şunlar faydalı olur:•Yana dönerek yatın•Alerji veya burun tıkanıklığınız varsa doktorunuzdan yardım isteyin•Kafein ve alkolden kaçının•Uyku ilaçları ve yatıştırıcılardan kaçınınUyku apne sendromuKilo vermek, uyku apnesini tam olarak iyileştirmese de, hafifletebilir. Alkol ve uyku ilaçlarından kaçının. Ameliyatlar sadece hafif şiddette uyku apnesi vakalarını tedavi etmeye olanak sağladığından, doktorunuz hava yolunun gece sürekli açık kalmasını sağlamak için CPAP (continuous positive airway pressure = kesintisiz pozitif havayolu tazyiki) tedavisi uygulayabilir. Her gece uygulanan bu işlem, havayı doktorunuz tarafından belirlenen basınçla burun maskesi aracılığıyla hava yoluna ileterek, kasların gece boyunca çökmesini engeller. Böylece bütün gece kesintisiz uyumanız sağlanır. Bazı kişilerde, alt çeneyi önde tutmaya yarayan bir diş teli hafif veya orta dereceli uyku apnesinde ve horlamada faydalı olabilir.Hamilelik ve uykuHamilelikleri esnasında uykusuzluk çeken kadınlar akşamüstleri kısa süreli uykularla, sıcak süt içerek veya yatmadan önce sıcak bir banyo yaparak rahatlayabilirler. Egzersizin de yardımı olabilir. Bebek bekleyen anneler yan dönerek, başlarını, karınlarını ve dizlerini yastıkla destekleyerek daha rahat uyuyabilirler.NarkolepsiÇoğunlukla kısa uyuklamalar rahatlatıcıdır. Ayrıca doktorunuz gün boyunca daha canlı olmanız için uyarıcılar verebilir. Yeni, daha az güçlü ve diğer uyarıcılardan daha az alışkanlık yapma riski olan bazı ilaçların uyanık kalmayı sağlamada oldukça etkili olduğu saptanmıştır. Antidepresanlar katapleksi veya uyanır uyanmaz yaşanan felç hissini tedavi etmede yardımcı olabilir.Huzursuz Bacak SendromuHuzursuz bacak sendromu tedavi edilebilir bir durumdur. Kafein alımını kesmenizin, yatmadan önce sıcak bir banyonun veya rahatlama egzersizlerinin faydası olabilir. Bacağınıza uygulayacağınız sıcak veya soğuk torbalar rahatlamanızı sağlayabilir. Bazı etkili ilaçlar da vardır, fakat bunların ciddi yan etkileri olabilir.Kabuslar ve KarabasanlarEğer çocuğunuz kabus görmüşse, en iyi ilaç onu rahatlatmaktır. Eğer bu kabuslar veya karabasanlar sık sık tekrarlanıyorsa, bu problem hakkında çocuğunuz doktoruyla konuşun.YaşAraştırmalar, düzenli olarak egzersiz yapan, aktif yaşlıların diğerlerinden daha iyi uyuduğunu göstermiştir. Geceleri iyi uyuyamayan yaşlılar, akşamüstü uyuklamalarıyla bu açığı kapatabilirler. Yine de aşırı uyuklamaların gece uykusunu bozacağını da unutmamak gerekir. Gün boyunca, özellikle sabahları, kafi derecede güneş ışığı faydalı olabilir.Yaşam Stiliİyi bir uyku düzenine sahipseniz, alkol, kafein ve nikotin kullanmıyorsanız ve geceleri yatmadan önce ağır yemekler yemiyorsanız, daha iyi uyursunuz. Düzenli egzersiz de uykuya faydalıdır, fakat idmanlar en geç yatmadan 2 saat önce bitmiş olmalıdır.İlaçlarHer gün kullanmanız gereken ilaçlar uyku düzeninizi bozabilir. Böyle bir durum oluştuğunda, doktorunuzla görüşünüz. Yeni doz ayarlamaları veya ilaç değişikliği çözüm olabilir.Depresyon ve anksiyeteDepresyon veya anksiyete sebebiyle birkaç günden fazla uykusuz kaldıysanız, tedavi için doktorunuzla görüşün.Kalp rahatsızlıkları ve akciğer problemleriEğer yatağa uzandığınızda nefessiz kalıyorsanız veya gece zor nefes alarak uyanıyorsanız, hemen bir doktora görünün. Kalbinizde veya akciğerlerinizde bir problem olabilir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/insomnia-uyku-bozukluklugu-nedir-

Jeotermal Enerji Kullanım Alanları

Jeotermal Enerji Kullanım Alanları

1-JEOTERMAL ENERJİ İLE ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİMİİlk çağlardan yakın geçmişe kadar sadece sağlık amacıyla kullanılan jeotermal kaynaklardan günümüzde; doğrudan ısıtmada ya da başka enerji türlerine dönüştürülerek yararlanılmaktadır.20. yüzyıl başına kadar sağlık ve yiyecekleri pişirme amacı ile yararlanılan jeotermal kaynakların kullanım alanları gelişen teknolojiye bağlı olarak günümüzde çok yaygınlaşmış ve çeşitlenmiştir. Bunların başında elektrik üretimi, ısıtmacılık ve endüstrideki çeşitli kullanımlar gelmektedir. Hazne sıcaklığı 200 °C ve daha fazla olan jeotermal akışkandan elektrik üretimi gerçekleşmektedir. Ancak günden güne gelişmekte olan yeni teknolojilere göre 150 °C'ye kadar düşük hazne çıkışlı akışkandan da elektrik üretilebilmektedir. Son yıllarda geliştirilen ve ikili (binary) çevrim olarak adlandırılan bir sistemle, buharlaşma noktaları düşük gazlar (freon, izobütan vb.) kullanılarak 70°CDünyada halen kurulu gücü 8912 MW (2005 yılı verileri ile) olan jeotermal enerjiden elektrik üretimi gün geçtikçe artmaktadır. Buhar ve sıvı baskın sistemlerin elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi için çeşitli sistemler mevcuttur.                                                                                                                                                     Jeotermal enerji kaynaklı elektrik üretim santrali-21.1 Buhar Baskın SahalarKullanımı en kolay olan sahalar kuru buhar sahalarıdır. Kuyudan alınan buhar filtreden geçirilerek bir yoğuşturmalı türbine gönderilir. Kondensere ilave olarak doğal ya da mekanik soğutma kulesi kullanılır. Sistem şematik olarak aşağıda gösterilmiştir.                                                                                                                                                                                                   Buhar baskın sahadan elektrik üretimi1.2 Sıvı Baskın Sahalar- Atmosferik Ekzozlu Konvansiyonel Buhar Türbinleri- Yoğunlaştırmalı Konvansiyonel Buhar Türbinleri- Çift Kademeli Buharlaştırma- Çoklu Buharlaştırma- İkili Çevrim Santalleri- Hibrit Fosil Jeotermal Sistemler- Toplu Akış 1.2.1. Atmosferik egzozlu (back pressure) konvansiyonel buhar türbinleriEn basit ve ilk yatırım masrafları açısından en ucuz türbinlerdir. Bu tip bir santralde, jeotermal akışkan önce seperatöre gelir. Burada sıvı ve buhar fazları ayrılır. Buhar fazı bir buhar türbinini besler ve çürük buhar direkt olarak atmosfere atılır. Atmosferik egzozlu santrallerin basitleştirilmiş şematik gösterimi aşağıda verilmiştir.                                                                                                                                                                                                   Atmosferik egzozlu buhar çevrimi1.2.2. Yoğuşturmalı konvansiyonel buhar türbinleriAtmosferik egzoz tasarımının termodinamik olarak gelişmişidir. İki fazlı akışkan önce seperatörde sıvı ve buhar fazlarına ayrılır. Buhar, türbinden direkt atmosfere atılmak yerine çok düşük bir basınçta tutulan (yaklaşık 0.12 bar) bir kondensere atılır.1.2.3. Çift kademeli buharlaştırmaKuyubaşı akışkanı önce seperatöre gider, buhar ve sıvı fazlarına ayrılır. Buhar bir yüksek basınç türbinine, su ise bir buharlaştırıcıya (flaş tankı) gönderilir. Burada düşük bir basınca flaşlanan sıvının kalanı enjeksiyona, elde edilen buhar alçak basınç türbinine gönderilir. Böylece sistem verimi arttırılmış olur.                                                                                                                                                                                                                     Çift buharlaştırmalı1.2.4. Çoklu buharlaştırma (multi-flash)Seperatörden ayrılan sıvı ikinci bir seperatöre gönderilir, seperatör sayısı ekonomik kısıtlar çerçevesinde arttırılabilir. Bu tip bir uygulama Wairakei Jeotermal Santrali, Yeni Zelanda'da gerçekleştirilmiştir.1.2.5. İkili çevrim santralleriJeotermal sahalarda en önemli atık ısı kaynağı seperatörde ayrılmış sıvıdır. Konvansiyonel buhar türbinleri sadece buhar kullandıkları için kalan büyük miktarlardaki sıvı genelde yerüstü sularına atılmakta yada yeraltına enjekte edilmektedir. Binary teknolojisi, orta-düşük sıcaklıklı kaynaklardan elektrik üretmek, termal kaynakların kullanımını arttırarak atık ısıyı geri kazanmak amacıyla geliştirilmiştir.Binary sistemlere ait basitleştirilmiş şematik gösterim aşağıda verilmiştir. Binary sistemler, düşük kaynama sıcaklıklı ve düşük sıcaklıklarda yüksek buhar basıncına sahip ikincil bir çalışma akışkanı kullanırlar. Bu ikincil akışkan, konvansiyonel bir Rankine çevrimine uygun olarak çalışır. Uygun bir çalışma akışkanı ile binary sistemler, 80-170°C aralığındaki giriş sıcaklıklarında çalışabilirler.                                                                                                                                                                                                                     İkili çevrim 1.2.6. Hibrid fosil-jeotermal sistemlerBu sistemlerde jeotermal enerji, ya ön ısıtıcı olarak, ya da kızgın buhar eldesinde kullanılır.1.2.7. Toplu akış İki fazlı buhar/su karışımlarından doğrudan enerji elde etmek amacıyla geliştirilmiştir. Bu tip santrallerin ekonomisi henüz iyi belirlenememiştir. Çünkü işletme tecrübesi 5 yıldan fazla değildir. Tek örnek Desert Peak, Nevada, ABD'ndeki 9 MW t 'lik iki fazlı rotary seperatörlü turbo-alternatörlü santraldir.2-JEOTERMAL AKIŞKANIN SICAKLIĞINA GÖRE KULLANMA YERLERİ 180 - Yüksek Konsantrasyonlu solüsyonun buharlaşması, Amonyum absorpsiyonu ile soğutma170 - Hidrojen sülfit yolu ile ağırsu eldesi, diyatomitlerin kurutulması160 - Kereste kurutulması, balık vb. yiyeceklerin kurutulması150 - Bayer’s yolu ile alüminyum eldesi140 - Çiftlik ürünlerinin çabuk kurutulması (Konservecilikte)130 - Şeker endüstrisi, tuz eldesi120 - Temiz su eldesi, tuzluluk oranının arttırılması110 - Çimento kurutulması100 - Organik madde kurutma (Yosun, et, sebze vb.), yün yıkama90 - Balık kurutma80 - Ev ve sera ısıtma70 - Soğutma60 - Kümes ve ahır ısıtma50 - Mantar yetiştirme, Balneolojik banyolar (Kaplıca Tedavisi)40 - Toprak ısıtma, kent ısıtması (Alt sınır) sağlık tesisleri30 - Yüzme havuzları, fermantasyon, damıtma, sağlık tesisleri20 - Balık çiftlikleri                                                                                                       Jeotermal Enerjinin ısı kaynağı olarak kullanıldığı durumları gösteren fotoğraflar - 1                                                                                                       Jeotermal Enerjinin ısı kaynağı olarak kullanıldığı durumları gösteren fotoğraflar - 2 http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/jeotermal-enerji-kullanim-alanlari

Kanser ve Kanserojen Maddeler Nelerdir ?

Kanser ve Kanserojen Maddeler Nelerdir ?

Hücre muazzam matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, işte o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece eski ve yeni hücreler arasında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip etrafa zarar verirler habire.  Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığ ı yenme adına hücreyle ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk.  Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel bir kod dünyasının varlığını fark ediverdik. Öyle ki; DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücrelerine gayrinizamî bir yol takip etmesi hasebiyle yaramaz asi evlat rolünde anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır.  Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Neyseki T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir.           Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması,  hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifreler üzerinde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesi sonucu gerçekleştirdiği çoğalmayla kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir.  Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve gayri nizami bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor.  Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket edip arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne alır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden özellikle bu organın sıhhatli bir şekilde korunmasında sayısız faydalar var. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse artık bu noktadan sonra vücut hızla bölünüp çoğalabilen veya bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Derken kanser hücreleri itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır.      Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup,  bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünden dem vururken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalar (defektler)  veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüsler, kronik iltihaplar ve bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz:        Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir.        Dioksan- Kozmetik sanayi ve deoderan da kullanılır.       Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesanekanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır.     Naftilamin-Cam sanayisi ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur.        Floranilasetilamin- Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir.        Dimetil fenilizoanilin- Gıda renklendirici olarak kullanılır.        Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır.       Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp, sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır.        Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir.       DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir.       Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır.       Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir.  Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor.       Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir.       Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir.      Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir.  Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin ediliyor. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Karsinojenik ajanlar fiziksel, kimyasal, biyolojik kökenli olabilir. 1.KİMYASAL KARSİNOJENLER En büyük grubu oluşturan karsinojenlerdir. Karsinojenik etki yapan kimyasal maddeler birbirinden farklı yapı gösterirler. Polisiklik aromatik hidrokarbonlar; 1-2 benzenzantrasen, 3-4 benzpyrene Aromatik aminler; Bunların karsinojenik etkisi anilin boya endüstrisinde çalışan işçilerle mesane kanserlerinin görülmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Asıl karsinojenik etkinin 2 naftilamin olduğu anlaşılmıştır. Azo Bileşikleri; Sanayide boya maddesi olarak kullanılan bu bileşikler hangi yolla verilirse verilsin genelikle karaciğerde tümör oluştururlar. Kimyasal karsinogenezisde 2 basamak vardır.İnisiasyon ve Promosyon İnisiasyon; Karsinojenik ajanın yeterli dozunun alınmasıyla başlar. Sadece inisiasyon tümör oluşumu için yetmez.İnisiasyon kalıcı DNA hasarı yani mutasyon yapar. Hızlı ve irreversibldir.Promosyon; İnisiasyondaki hücreleri indükler ama kendileri nontümörojeniktir. Promoterler DNA’yı direkt etkilemez ve reversibldir. Bunlar hücresel proliferasyon yoluyla ek mutasyonlara duyarlı olurlar. İnisiasyona uğramış hücrelerle multipl promoter uygulanımı arasında yeterince uzun süre gelişirse tümör oluşmaz. Karsinogenezisin İnisiasyonu:Karsinogenezi başlatan kimyasallar yapısal olarak değişiktir. 2 kategoriye ayrılır.Direkt etkili bileşikler ve İndirekt etkili veya prokarsinojenler.Her ikisinin ortak özelliği yüksek reaktif elektrofillerdir. Hücrenin nükleofilik bölgesiyle reaksiyona girebilir. Elektrofilik reksiyonlar hedef hücrede bazı elektron zengin bölgeleri etkiler ki bunlar DNA,RNA dır.Kimyasal karsinojenlerin moleküler hedefi DNA’dır.DNA’da tamir edilemeyen değişiklikler inisiasyon proçesinin ilk basamağında gereklidir. Değişikliğin kalıtsal olabilmesi için hasarlı DNA’nın replike olması gerekir.Bu nedenle inisiasyon olması için karsinojenin değiştirdiği hücrelerin en az bir siklus proliferasyon göstermelidir ki DNA değişiklikleri kalıcı olsun. Karsinogenezisin Promosyonu;Bazı kimyasal maddelerin karsinojen etkisi proöoter uygulanımı sonucu oluşur. Kendileri tümörijenik değildir. İnisiasyon uygulanım ile preneoplastik veya hiperplastik lezyona zemin hazırlar. Bunu takiben promoter uygulanımı mutant hücrenin klonal ekspansiyonunu sağlar. Proliferasyona zorlanan inisiasyondaki hücrelerde ek mutasyonlar olur. Ve malign tümör gelişir. Direkt etkili Karsinojenler;Alkilleyici ajanlar, Acylating ajanlar. İndirekt etkili ajanlar;Polisiklik aromatik hidrokarbonla,Aromatik aminler,Mikrobiyal ürünler 2.FİZİKSEL KARSİNOJENLER Güneş Işını ve Ultraviyole;Karsinojenik etkinin nedeni olarak ultrviyole ışınlarının DNA molekülünde yol açtığı mutasyonlar gösterilmektedir. Radyasyon;Güçlü onkojendir. Kromozom kırığı, translokasyon ve nokta mutasyonu olur. Latent periyot uzundur. Ek mutasyonlar ve çevresel faktörler olaya eklenir. 3.VİRAL KARSİNOJEN AJANLAR Viruslerin hepsi onkojenik etki göstermez. Hayvanlarda tümörlere yol açan 150 kadar virus bulunmuş. Bunlardan 1/3’ü DNA yapısında diğerleri RNA yapısındadır. DNA virusleri arasında papova ve herpes virusleri, Epstein Barr Virusu (EBV), Hepatit B virusu, Papilloma virusü sayılır. RNA Virusleri ise HTLV-1, fare meme kanseri, fare lösemi virusu. Transforme olan DNA virusu konakçı hücre genomu ile stabl bağlantı kurar. İntegre virus replikatif siklusunu tamamlayamaz. 4.HORMONLAR Uzun süre yüksek dozda verilen hormonların tümöre yol açtığı gösterilmiştir. İnsan tümörleri etyolojisinde hormonal etkiyi gösteren en iyiörnek yüksek östrojen salgılanması ile birlikte bulunan granuloza hücreli tümörlerde, endometriyumda önce hiperplazi daha sonra kanser gelişimidir. Genel kanıya göre hormonlar kokarsinojenik etkiye sahiptir.

http://www.ulkemiz.com/kanser-ve-kanserojen-maddeler-nelerdir-

Safran Nedir ?

Safran Nedir ?

Safran (Crocus sativus), süsengiller (Iridaceae) familyasından, sonbaharda çiçek açan, 20–30 cm boyunda, çiğdem (Crocus) cinsinden soğanlı bir kültür bitkisi ve bu bitkiden elde edilen baharat. Bitkinin yaprakları şeritimsi, mor çiçekleri üç tepeciklidir. Çiçeği ve tepecikleri bitkiye bağlayan yaprak sapı da dahil olmak üzere erkek organları kurutularak özellikle gıda boyası ve tat verici olarak kullanılan safran bitkisi daha çok İspanya, Fransa, İtalya ve İran'da yetiştirilir. Türkiye’de ise safran Safranbolu’da üretilmektedir. Ağırlığına göre dünyanın en pahalı baharatı, (bir gramı 5 ile 6 € arası), olan safranın anavatanı Güneybatı Asya’dır. Yetiştiriciliğine ilk olarak Yunanistan civarında başlanmıştır. Yarım kilogram safran 80.000 çiçekten çıkarılabilir. Kendi ağırlığının 100.000 katı suyu sarı renge boyar.Safran baharatının keskin bir tadı ve iyodoform ya da saman benzeri bir kokusu vardır. Bunların sebebi bileşiminde bulunan pikrokrosin ve safranal kimyasallarıdır. Aynı zamanda içine konduğu yemeklere altın gibi sarı bir renk katan, krosin adı verilen karotenoit bir boya maddesi de içerir. Bu özellikler safranı dünya çapında çok aranan bir baharat yapar. Ayrıca tıpta da kullanılır.Kültür bitkisi olan safran C. sativus, sonbaharda çiçek açan ve doğal yaşamda kendi başına bulunmayan çok yıllık bir bitkidir. Sonbaharda çiçek açan Doğu Akdeniz’in Crocus cartwrightianus bitkisinin kısır bir triploid mutantıdır. Botanik araştırmalarına göre C. cartwrightianus bir zamanlar düşünüldüğü gib i Orta Asya’da değil Girit’te ortaya çıkmıştır. Safran bitkisinin ortaya çıkışı ise C. cartwrightianus yetiştiricilerinin daha uzun tepeciklere sahip bitkiler üretebilmek için yaptıkları aşırı yapay seleksiyonun sonucudur. Kısır olmaları nedeniyle safran bitkisinin mor çiçekleri üretken tohum üretemez ve çiçeğin üremesi insana bağlı kalır. Toprak altında kalan ve üreme organı görevini yapan soğanlar toprak kazılarak çıkarılmalı, bölünerek ayrılmalı ve tekrar dikilmelidir. Bir soğan yalnızca bir mevsim yaşar, bölünerek yaklaşık on tane soğancık üretir ve bu soğancıklardan yeni bitkiler ürer. Soğanlar yaklaşık 4,5 cm. çapında küçük kahverengi yuvarlardır ve sık bir hasır şeklinde paralel lifçiklerden oluşmuştur.Bir yaz uykusu geçirdikten sonra topraktan, 40 cm.’ye kadar büyüyen, beş ila onbir adet dar ve dik yeşil yaprak çıkar. Sonbaharda mor tomurcuklar kendini gösterir. Ekim ayında, diğer tüm çiçekli bitkiler tohumlarını bıraktıktan sonra açık pastel leylak renginden daha koyu bir mor renkte parlak renkli çiçekleri açar. Çiçek verdiği sırada bitki 30 cm.’den daha yüksek değildir. Her çiçeğin ucunda üçlü bir erkeklik organı bulunur ve bunların ucunda 25 – 30 mm.’lik koyu kırmızı tepecikler yer alır. Safran bitkisi, Akdeniz maki ve Kuzey Amerika chaparral bitki örtüsünün yaşadığına benzer, sıcak ve kuru yaz rüzgârlarının estiği yarı kurak iklimlerde büyür. Bitki, soğuk kışları da atlatabilir ve kısa süre kar altında kalabildiği gibi -10 °C’lik donlara da karşı koyabilir. Ancak Keşmir gibi yıllık 1000–1500 mm yağış alan nemli iklimlerde yetiştirilmediği takdirde sulama gerektirir. Yıllık 500 mm yağış alan Yunanistan’da ve yıllık 400 mm yağış alan İspanya’da sulama olmadan yetiştirilemez. Yağmurların zamanlaması da önemlidir. Cömert bahar yağmurlarının ardından gelen kuru yazlar optimal koşullardır. Buna ek olarak çiçek açmasından hemen önce yağan yağmurlar safran mahsulünü artırır. Ancak tam çiçek açarken soğuk ve yağmurlu hava ile karşılaşınca hastalığın artması nedeniyle üretim miktarı düşer. Sürekli nem ve sıcak hava ile  tavşan, sıçan ve kuşların toprağı kazmaları da üretimi kötü yönde etkiler. İplikkurdu ve yaprak mantarı gibi parazitlerle soğan çürümesi de önemli tehditlerdirSafran bitkisi güçlü ve doğrudan güneş ışığını ne kadar severse, gölgede kalmaktan da o kadar hoşlanmaz. Dolayısıyla günışığı alan yamaçlar (Kuzey Yarımküre’de güneye doğru) safran bitkisi dikimi için en elverişli yerlerdir ve buralarda çiçek en yüksek oranda güneş ışığı alır. Kuzey Yarımküre’de soğan dikimi 7–15 cm derinlikte olmak üzere Haziran ayında yapılır. Soğanların dikildiği derinlik, aralık ve iklim, ürün miktarını etkileyen kritik faktörlerdir. Daha derine dikilen ana soğanlar daha yüksek kaliteli safran üretir ama daha az çiçek tomurcuğuna ve yavru soğancığa sahip olurlar. Bu bilgilerin ışığı altında İtalyan yetiştiriciler soğanları 2–3 cm aralıklarla 15 cm derinliğe diktiklerinde mahsül kalitesini artırırlar. 8–10 cm derinliğe diktiklerinde ise hem çiçek hem de soğancık üretimini optimize ederler. Yunan, Faslı ve İspanyol yetiştiriciler ise kendi iklim koşullarına uygun olan farklı derinlik ve aralıklarda dikim yapmaktadır.Safran bitkisinin en severek yetiştiği toprak gevrek, gevşek, düşük yoğunluklu, iyi sulanmış ve iyi akaçlanmış, yüksek organik içerikli killi ve kalker topraktır. Kabartılmış dikim yatakları iyi akaçlamayı sağlamak için kullanılan geleneksel bir yöntemdir. Toprağın organik içeriğini sağlamak için tarihsel olarak hektar başına 20–30 ton gübre kullanılır. Ama daha sonraları, daha fazla gübre kullanmadan soğanlar dikilmiştir. Yaz mevsimini uyuyarak geçiren soğan, sonbaharın başında dar yapraklarını yukarı gönderir ve tomurcuklanmaya başlar. Bitki ancak sonbahar ortasında çiçeklenmeye başlar. Çiçeklerin hasatı çok hızlı yapılmak durumundadır çünkü gün ağarırken açan çiçekler gün ilerledikçe solmaya başlar. Üstelik safran bitkisi bir ilâ iki haftalık çok kısa bir dönem içinde çiçeklenir. Yaklaşık olarak 150 çiçek 1 g kuru safran lifi verir. 12 g kuru safran ya da 72 g taze toplanmış safran elde etmek için 1 kg çiçek gerekir. Ortalama olarak taze toplanmış bir çiçek 0,03 g taze safran ya da 0,007 g kuru safran verir.Safran 150’den fazla uçucu ve aroma taşıyan bileşik içerir. Bunların çoğu aralarında zeaksantin, likopen, ve değişik α- ve β-karoten de bulunan karotenoidlerdir. Ancak safran altın sarısı – turuncu rengini α-krosine borçludur. Bu krosin trans-krosetin di-(β-D-gentiyobiyosil) ester dir (sistematik (IUPAC) adı: 8,8-diapo-8,8-karotenoik asit). Yani safranın aromasının altında yatan karotenoit krosetinin digentiobioz esteridir. Krosinler, krosetin esterlerin monoglikosil ya da diglikosil olmayan hidrofilik bir grup karotenoiddir. Aynı zamanda krosetin bir konjüge polien dikarboksilik asittir, ayrıca hidrofobiktir ve dolayısıyla da yağda çözünür. Krosetin iki suda çözünen gentiobioz ile (yani şekerlerle) birleşince ortaya çıkan ürün de suda çözünür. Ortaya çıkan α-krosin kuru safranın kütlesinin %10’undan fazlasını oluşturan bir karotenoit pigmentidir. Bu iki esterleşmiş gentiobioz, suda çözünür hâle gelmiş olan α-krosini, pirinç pilavı gibi su bazlı yemekleri renklendirmek için ideal bir ürün yapar.Safranın tadı keskin glükozit pikrokrosinden gelir. Pikrokrosin (Kimyasal formülü: C16H26O7; sistematik adı: 4-(β-D-glükopiranosiloksi)-2,6,6- trimetilsikloheks-1-en-1-karboksaldehit) safranal (sistematik adı: 2,6,6-trimetilsikloheksa-1,3-dien-1- karboksaldehit) diye bilinen bir aldehit alt elemanı ile bir karbonhidratın bileşiminden oluşur. Böcek öldürücü özellikleri olan pikrokrosin kuru safranın %4’ü kadarını oluşturur. Özellikle pikrokrosin, zeaksantin karotenoit (oksidatif parçalanma ile) kısalmış bir seklidir ve terpen aldehit olan safranalın bir glükozit türevidir. Kızıl renkli zeaksantin insan gözünde retinada doğal olarak bulunan birkaç karotenoitten birisidir.Safran hasattan sonra kurutulduğunda sıcaklıkla birleşen enzim etkisi sonucunda pikrokrosin D-glükoz ve serbest bir safranal molekülüne ayrışır. Uçucu bir yağ olan safranal, safranın ayırtedici aromasının önemli bileşenlerinden biridir. Safranal pikrokrosinden daha az keskindir ve bazı örneklemelerde kuru safranın uçucu bölümünün %70’ini oluşturur. Safran’ın aromasının altında yatan ikinci bir bileşen, kokusu "safran ya da kurumuş saman gibi" tarif edilmiş olan, 2-hidroksi-4,4,6-trimetil-2,5-sikloheksadien-1-on’dur. Safranaldan daha az bir oranda bulunmasına rağmen bu bileşen kimyacılar tarafından safranın kokusuna en önemli katkıyı sağlayan bileşen olarak tanımlanmıştır. Kuru safran pH değişmelerine karşı çok hassastır ve ışık ile oksitlendirici etmenlerin etkisiyle kimyasal olarak hemen parçalanır. Atmosferdeki oksijen ile temasını minimize etmek için hava geçirmez kaplarda saklanmalıdır. Safran ısıya karşı biraz daha dayanıklıdır.Safran yetiştiriciliğinin tarihi 3.000 yıl öncesine kadar uzanır. Kültür bitkisi olan safranın doğada bulunan öncülü Crocus cartwrightianustur. İnsan yetiştiriciler, aşırı uzun tepeciğe sahip olan örnekleri seçerek yetiştirdi. Bunun sonucunda C. cartwrightianusun kısır bir mutant formu olarak C. sativus Bronz Çağı’nda Girit’te ortaya çıktı. Uzmanlara göre safrandan bahseden ilk doküman MÖ 7. yüzyıldan kalma Asurlular döneminde Asurbanipal tarafından toplatılan bir botanik kaynakçasıdır. Bundan sonra 4.000 yıl boyunca safranın 90 kadar hastalığın tedavisinde kullanıldığına dair dokümantasyon ortaya çıkarılmıştır. O tarihlerden beri Akdeniz bölgesinde hem baharat hem de ilaç olarak kullanılan safran yavaş yavaş Avrasya’nın diğer bölgeleriyle Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’ya kadar yayılmıştır. Son yıllarda safran üreticiliği Okyanusya kıtasına da uzanmıştır.AkdenizMinos uygarlığı zamanında MÖ 1500–1600 yılları arasında safranın tedavi amaçlı ilaç olarak kullanıldığını gösteren saray freskleri bulunmuştur. Sonraları Yunan efsanelerinde Kilikya’ya yapılan deniz yolculuklarından bahsedilir. Maceraperestlerin oraya dünyanın en değerli safranı olduğuna inandıkları safranı bulma ümidiyle gittiği aktarılır. Başka bir efsanede Crocus ve Smilax’tan bahseder. Büyülenen Crocus ilk safran bitkisine dönüşür. Antik Akdeniz ulusları; Mısırlı parfümcüler, Gazalı doktorlar, Rodoslu kasabalılar, ve Yunan hetaerae adı verilen saray kadınları parfümlerde, merhemlerde  potpurilerde, maskaralarda, kutsal sunaklarda, ve tıbbi tedavilerde safran kullanmıştıHelenistik Mısır döneminin sonlarında Kleopatra'nın, sevişmelerinin daha zevkli geçmesi için banyosunda safran kullandığı bilinir. Mısırlı sağlıkçılar her türlü gastroentestinal tedavi için safranı kullanırdı. Sidon ve Tyre gibi şehirlerde de safran dokumaların boyanmasında kullanılmıştır. Romalılar safranı o kadar çok seviyordu ki Romalılar güney Galya kolonilerinde yanlarında getirdikleri safranı Roma yıkılıncaya kadar oldukça yaygın bir biçimde yetiştirmişlerdir. Farklı teoriler safranın Fransa’ya tekrar dönmesini 8. yüzyılda Endülüslüler’e ya da 14. yüzyılda Avignon papalığına bağlar.Uzmanlar safranın kokusunu otsu ya da samansı bir etkiyle karışık metalik bal rengini andırır diye tarif eder. Tadı da biraz keskin ve samansıdır. Safran yiyeceklere parlak sarı bir renk katar. Sıradışı tadı ve yemeklere kattığı sarı renk nedeniyle safran Arap, Orta Asya, Avrupa, Hint, İran, Fas ve Cornwall mutfaklarında oldukça yaygın olarak kullanılır. Şekerlemeler ve likörlerde de sıklıkla safran bulunur. Safranın yerine genellikle aspir (Carthamus tinctorius, "Portekiz safranı" ya da "yalancı safran") veya zerdeçal (Curcuma longa) kullanılır. Geleneksel tedavi yöntemi olarak çok eski bir tarihe sahip olan safranın antikarsinojenik (kanser bastırıcı), anti-mutajenik (mutasyon-önleyici), immünomodüle edici, ve antioksidan benzeri özellikleri olduğu modern tıp tarafından bulunmuştur. Safran özellikle Çin ve Hindistan’da kumaş boyası olarak ve parfümeride kullanılır.Safran üretiminin çoğu batıda Akdeniz’den doğuda Keşmir’e kadar uzanan bir kuşakta yapılır. Dünya çapındaki safran üretimi yıllık 300 ton civarındadır. Sırasıyla İran, İspanya, Hindistan, Yunanistan, Azerbaycan, Fas, ve İtalya önemli ölçüde safran ürete ülkelerdir. Yarım kg kuru safran elde etmek için 55,000–80,000 çiçek gerekir ki bu bir futbol sahası büyüklüğündeki bir alandan toplanır. 150.000 çiçeği toplayabilmek için kırk gün boyunca gece gündüz çalışmak gerekir.Çiçeklerden çıkarılan tepecikler hemen kurur ve hava sızdırmaz kaplarda saklanır. Safranın toptan ve perakende satış fiyatı kilogram başına US$1100–US$11,000 arasındadır. Canlı kızıl renk, hafif bir nemlilik, esneklik, yeni hasat tarihi ve kırılmış liflerin olmaması taze safranın özelliklerindendir.Dünya çapında çeşitli safran kültivarları üretilmektedir. 'Spanish Superior' ve 'Creme' ticari adlarını taşıyan İspanyol varyeteleri genel olarak daha yumuşak bir renk, tad ve kokuya sahiptir, ve hükümetin belirlediği standartlara göre sınıflandırılır. İtalyan varyeteleri daha güçlü olsa da en yoğun varyeteler Yunanistan’ın Makedonya bölgesinde, İran’da ve Keşmir’de yetişir. İran ve Hindistan safranının batı ülkelerine ulaşması çok zordur. Amerika Birleşik Devletleri İran safranının ithalatını yasakladığı gibi, Hindistan da üst sınıf safranın ihracatını yasaklamıştır. Bunların dışında Yeni Zelanda, Fransa, İsviçre, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerden de az miktarlarda safran alınabilir. Bir tepecik lifinin yakın çekimi. Gerçek uzunluğu 20 mm.’dir.Tüketiciler bazı kültivarları en üst kalite sınıfından olarak görür. İtalya’nın Abruzzo bölgesinde, L’Aquila yakınlarında Navelli Vadisi’nde sekiz hektarlık bir alanda yetiştirilen "Aquila" safranı (zafferano dell'Aquila), oldukça yüksek oranda safranal ve krosin içerir, kendine has şekli, sıradışı keskin kokusu ve yoğun rengiyle en üst kalite safrandan sayılır. İtalya’ya İspanyol Engizisyonu’ndan kaçan Dominiken bir keşiş tarafından getirilmiştir. İtalya’da hem miktar hem de kalite açısından en önemli safran üretimi Sardunya adasında San Gavino Monreale’de 40 hektarlık bir alanda yapılır. İtalya genelindeki safran üretiminin %60’ı bu bölgeden sağlanır. Diğer bir varyete, tüketicilerin kolaylıkla ulaşamadığı Keşmir "Mongra" ya da "Lacha" safranıdır (Crocus sativus 'Cashmirianus'). Keşmir’de süregelen kuraklıklar, hastalıklar ve mahsül alamama nedeniyle ve Hindistan’ın ihracat yasağı nedeniyle bu safranın fiyatı oldukça yüksektir. Keşmir safranın dünyanın en koyu renkli safranları arasındadır ve koyu kestane rengi-mor rengiyle tanınır. Koyu renk safranın güçlü aromasını, tadını ve renklendirme etkisini gösterir.

http://www.ulkemiz.com/safran-nedir-

Bioenerji Nedir?

Bioenerji Nedir?

Biyoenerjinin kelime anlamı; doğal olan enerjidir. Bilim; insan organizmasının yalnız moleküllerden oluşan, fiziksel bir yapıya sahip olmadığı, tüm kainatta olduğu gibi,bir enerji alanına sahip olduğunu doğrular.Vücut içerisindeki, devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım vardır. Elektromanyetik akım; fiziksel bedenle sınırlanmamıştır. Böylece, bir bedenden diğerine akış yapılabilir. Bu elektromanyetik akım; bedenin sağ tarafında toplanmıştır. Biyoenerji akışı insanla sınırlı değildir. Tüm maddeye akar. Bitkilerin insanlarınkine zıt bir kutbu vardır. Onlarla aramızda hür bir kanal açılır. Sağlıklı bir vücutta negatif bir enerji bulunmaz. Vücudun herhangi bir yerinde problem varsa; o bölge negatif enerji üretmeye başlar. Daha doğrusu; beyin ile o bölgenin iletişimi kopmuş demektir. Bun nedenle; bedenimizin tümünü ayakta tutan beyinin düşünce ve yapılandırma bölümü ile aradaki bağı kopartmamak gerekir. Biyoenerji insanlarda bulunan doğal enerjidir. Vücut içerisinde devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım; bireysel enerji alanımız ve enerji sistemimiz vardır. Kısacası fiziksel, zihinsel ve ruhsal üç enerji alanımızın bileşkesiyiz. Evrenden aldığımız, içselleştirdiğimiz bu enerjiye yaşam enerjisi biyoenerji diyoruz. Prana; Sanskrit dilinde kelime anlamı yaşam gücü demek olan, iyi sağlık durumunu muhafaza eden ve bedeni canlı tutan görünmez biyoenerji ya da yaşamsal enerjidir. Japonlar; bu esrarengiz enerjiye Kİ, Çinliler CHİ, Yunanlılar PREVMA, Polonyalılar MANA, İbraniler RUAH derler. Yaşam nefesi anlamında pranik şifacılık, çok çeşitli hastalıkların tedavisinde, yaşamsal enerji yada enerji şifacılığının (ki Prana’nın kullanımıdır) bir çeşididir.Görünmez Enerji Nedir?Bilimsel kanıt, biyoenerjinin varlığını ve fiziksel bedenin iyi ve sağlıklı oluşuyla ilgisini anlaşılır şekilde ispatlar. Seçkin Rus bilim adamları tarafından yönetilen bilimsel deneylere dayanarak, Semyon Kirlian; fotoğrafladığı insanların, hayvanların ve bitkilerin ultrahassas bir kamera yöntemiyle fiziksel bedenin etrafındaki renkli ışık enerji alanını göstermiştir. Bu tekniğe Kirlian Fotoğrafçılığı adı verilmektedir. Enerji alanı (Aura) görülebilir fiziksel bedene nüfuz ederek, cilt yüzeyinden yaklaşık 8 yada 10 cm yayılır. Kirlian fotoğrafçılığındaki deneyler, fiziksel olarak hastalık ortaya çıkmadan beden enerjisindeki ilk görünen hastalıklı enerjileri de ortaya çıkarmıştır. Bir kişinin düşünceleri ve hisleri, beden enerjisini önemli ölçüde etkilemektedir.NazarDin kitaplarında,değişik tarzlarda ifade edilen bir negatif enerjidir. Nazarı iki türlü incelemek gerekir:Birincisi: İnsanın kendi kendine veya çocuğu gibi çok yakınına hiç bir kötü amaç taşımadan ürettiği negatif enerji şeklidir. Beyinde sürekli kodlanan bir kelime mevcuttur: Maşallah Bu kelime söylendiği anda nazar değmeyeceğine beyin şartlandırılırsa veya başka bir deyimle kodlanırsa, beyin bu kelime söylendiğinde negatif enerji üretimini yapmamaktadır. Ama o Maşallah kelimesi söylenmediği anda negatif enerji üretmeye başlıyor. Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğiz; nazara kesinlikle inanmayan insanlarda bu enerji üretim tarzı harekete geçmeyecektir. Dolayısıyla böyle insanlara nazar değme olasılığı çok zayıf olacaktır. İkincisi: İnsanın bir başkasına nazar etmesi. Beyin kıskançlık duygusu ile hareket ettiğinde yine negatif enerji üretimine yol açar. Bazı insanlarda bu türde kıskançlık duygusu çok yüksek olduğundan o insanların nazarı daha çok değer. Daha doğrusu yaydıkları negatif enerji çok yoğun olur. Bir hayli maddi veya manevi zarar verebilirler. İnsan beyni negatif veya pozitif enerjiyi sadece %50 kadar üretir. Pozitif Enerjiİnsanda mevcut olan olumlu bir enerjidir. Yalnız; zaman, zaman bu enerjinin de çok olması çeşitli hastalıklara da yol açabilir. Örneğin bu insanların vücutlarındaki yüksek pozitif enerji manyetik kartları, pilleri bozmakta bu şahıslar bu türde cihazlar kullanamamaktadırlar. Bu şekilde yüksek pozitif enerjiye sahip olanlar; eğitim alarak şifacı olarak çalışabilirler veya üzerlerinde mevcut bu yüksek pozitif enerjiyi atmak zorundadırlar. Pozitif enerjisi normal düzeyde olan insanlar; son derece ılımlı ve kesinlikle hem sağlıkları yerinde, hem de etraflarına neşe saçan insanlardır. Bu insanların, stres problemleri yoktur. Zihinsel olarak ta son derece sağlıklılardır.Negatif EnerjiVücutta; hastalıklı olan bölgelerin ürettiği olumsuz enerjidir. Bu türde enerji; nerede olursa o nokta sürekli olarak negatif enerji üretmektedir. Hatta negatif enerji üretmeye başladıktan 1-2 ay sonra hastalık ortaya çıkabilir. Travma sonucu ortaya çıkan enerji de negatif bir enerjidir. Çok stresli insanlar da sürekli negatif enerji üretirler. Çoğunlukla bu türde insanlar; çeşitli ağrı ve psikolojik rahatsızlıklar duyarlar. Negatif enerjinin yok olması insanların ya kendi kendilerine meditasyonla gerçekleşir, ya da tıbbi tedavi ile ortadan kalkar. Negatif enerjinin ortadan kalkması için; her türlü şartlarda ilk önce tıbbi tedaviye, eğer çare yok ise alternatif tıbba başvurulmalıdır.Enerjiyi HissetmekRahat bir yere oturun. Gözlerinizi kapatın ve gevşeyin. Hiç bir şey düşünmeyin. Ellerinizi; 15-20 saniye kadar birbirine sürtün. Avuç içleri birbirine bakacak şekilde 10 cm den çok olmamak şartı ile, karşılıklı tutun. Yirmi saniye sonra biraz ellerinizi uzaklaştırın. Hemen ellerinizi yavaş, yavaş yaklaştırmaya çalışın. Ellerinizin arasında çok hafif bir basınç hissedeceksiniz. İşte, en açık bir biçimde sizin enerji sınırınız.Enerjiyi GörmekLoş bir odaya gidin. Çok rahat bir şekilde oturmaya çalışın. Ellerinizi hızla 20 saniye kadar birbirine sürtün. Ellerinizi, yine avuç içleri birbirine bakacak şekilde 5-6 cm de tutarak avuç içlerini ileri geri oynatmaya başlayın. Bu ara, ellerinizin arasına odaksız bir şekilde bakın .Enerji sınırını, dumanlı bir şekilde göreceksiniz.ŞakralarEvrenden gelen enerjinin canlı vücuduna girdiği noktalardır. İnsanda 7 ana şakra mevcuttur:1- Taç şakra’sı mor renkte olup bıngıldağın olduğu yerde,2- Üçüncü Göz şakra’sı lacivert renkte iki kaşın ortasında,3- Boğaz şakra’sı mavi renkte boğazın olduğu yerde,4- Kalp şakra’sı yeşil renkte,5- Karın şakra’sı sarı renkte, mideyle omurga arasındaki boşlukta yanlarda,6- Hara şakra’sı turuncu renkte, göbekte hafif solda,7- Kök şakra’sı kırmızı renkte, omurilikte kuyruk sokumunda.Yeni doğan bebekte; mavi-grimsi renktedir. Şakra kapanması o bölgeye enerji gelmesinin önlenmesi ve dolayısıyla de bölgede negatif enerji oluşmasına yol açar. Daha sonrada o bölgede fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Ölümde ise Parlak ışık taç şakrağından çıkar.İnsanın enerji alanı, kullandıkça çoğalır. Kaynak sonsuzdur.

http://www.ulkemiz.com/bioenerji-nedir

Moleküler biyoloji nedir ?

Moleküler biyoloji nedir ?

Moleküler biyoloji, canlılardaki olayları moleküler seviyede tetkik eden biyoloji dalıdır.Moleküler biyoloji son yıllarda önem kazanan genetik, biyokimya, hücre biyolojisi ve biyofizik gibi dalların gelişmesiyle ortaya çıktı. Canlı organizmada hayati önemleri oldukça fazla olan nükleik asitler, proteinler ve enzimlerin yapılarının tamamen aydınlatılması moleküler biyolojinin ilgi alanıdır. Bu maksatla X ışınları difraksiyonu ve elektron mikroskobu gibi ileri tekniklerden faydalanılırdı. İnsan ve diğer canlıların genomlari aydınlanmaya başladıktan sonra moleküler biyolojinin genel ilgi alanı canlılardaki proteinleri ve onlarin üstlendikleri görevleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri anlamaya yönlenmiştir.Bu günlerde moleküler biyoloji ortaya çıkan yeni yöntemlerin yardımıyla hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve hem hastalıkların gerçek nedenleri anlaşılmaya başlanmış hem de biyoteknolojik ve biyonik gelişmelerin yolu açılmıştır. DNA mikroçipleri ile genlerin ifade profillerinin alınması olası hale gelmiş, gerçek zamanlı PCR ile gen ifadesinin incelenebilmesine olanak vermiştir. Floresan antikor ve protein teknolojileri, bu floresan proteinlerin hücre içinde sentezlenmesiyle veya ilgilenilen proteinlere kaynaştırılmasıyla proteinlerin hücre içinde takibi mümkün olmuş ve hangi hücrelerin hangi şartlar altında bu proteinleri nasıl ve nerede kullandığının anlaşılmasını sağlamıştır.Birçok hücre türünün kültüre edilmesi genetik hayvan deneylerinde hangi genetik etkenlerin hangi sorunlara yol açtığını anlamayı kolaylaştırmıştır. Rekombinant DNA teknolojileri ile canlılar arası gen alış verişi mümkün olmuş ve birçok alanda yeni ürünlerin üretilme yolu açılmıştır. Kök hücre ve transgenik hayvan modellerindeki çalışmalar birçok hastalığın tedavisi için umut vermektedir.

http://www.ulkemiz.com/molekuler-biyoloji-nedir-

Kök hücre nedir ?

Kök hücre nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;    Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.    Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.    Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:    Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.    Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:    Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.    Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Yetkinlik tanımlaması    Ana madde: Hücre yetkinliğiPluripotent kök hücreler, plesanta haricinde vücudun herhangi bir dokusuna dönüşebilirler. Sadece embriyonun erken evrelerinde morula olarak bilinen hücreler totipotenttir ve ekstraembriyonik yapıları ve vücuttaki tüm dokuları oluşturabilirler.Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.    Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.    Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.    Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.    Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.    Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.Besleyici fibroblast tabakasının üstünde yetiştirilen fare embriyonik kök hücre kolonileriTanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir.Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik    Ana madde: Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır.[10] İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin    Ana madde: Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları, karaciğer sirozu, knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır. Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadır Uyarılmış pluripotent    Ana madde: Uyarılmış pluripotent kök hücrelerİnsan embriyonik kök hücreleriA: Henüz farklılaşmamış hücre kolonileriB: Sinir hücresiBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak  insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28) transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür.Hücre hattı    Ana madde: Kök hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi)Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir.    Ana madde: Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir-

Farmakoloji nedir ?

Farmakoloji nedir ?

İlaçların tesirlerini ve özelliklerini veya daha geniş manada ilaçlarla canlılar arasındaki etkileşimi inceleyen ilim dalı. Farmakoloji, biyolojinin bir dalı olup, diğer dallarla, özellikle fizyoloji ve biyokimya ile yakından ilgilidir. Biyolojinin çeşitli disiplinleri arasında birbirlerinin sahasına önemli taşmalar olmasına rağmen, ilaçlar ve ilaç tesirleri hakkındaki geniş bilgilerin, ilmi bir şekilde incelenmesi esas olarak farmakolojinin konusudur.Farmakolojinin özel maksadı, kimyasal maddelerin biyolojik fonksiyonlarını tespit etmek ise de, farmakoloji, canlı organizmalar hakkındaki bilgiye de önemli hizmetlerde bulunur. Hayat hadisesinin anlaşılması ile alakalı olan bu hizmet, genel olarak biyolojik ilimler için ve hususen de hekimlik mesleği için büyük önem taşır. Farmakolojinin birçok alt bölümleri vardır:Farmakodinami: İlaçların tesirlerini ve canlı organizmaların ilaçlara olan tepkilerini inceler.Kimyasal maddelerin tesir tarzına ağırlık verilmesi, farmakolojiyi diğer bazı temel tıp bilimlerinden ayırt ettirir.Tıpta kullanıldığı gibi farmakoloji, esas itibariyle farmakodinami ile aynı anlama gelmektedir. Kemoterapi: İnsan vücuduna zarar vermeden, zararlı mikroorganizmaları veya kanser hücrelerini tahrip etmek için kullanılması manasına gelir.Farmakognozi: Diğer adıyla "materia medika" denilen bu bölüm, ilaç hammaddelerinin özellikleri ve teşhisiyle ilgilenir. Bu alt bilim dalı doktorların ilaçlarını bizzat vermeye, hatta hazırlamaya mecbur oldukları zamanlarda önemliydi.Eczacılık: İlaçların yapılması ve dağıtılması ile ilgilenir.Farmakoterapi: Hastalıkların tedavisinde ilaçların uygulanmasıdır.Toksikoloji: Zehirler ve zehirlenmelerle uğraşır.Her ne kadar toksikoloji farmakolojinin özel bir yönü ise de çeşitli sebeplerden ötürü ayrı bir dal olarak gelişmiştir. Toksikolojinin özel teknikleri adli tıpta ve halk sağlığı konularında büyük önem taşır.Farmakolojinin tarihi gelişimi: Farmakoloji tarihinin ilk dönemi çok eski çağlara kadar uzanır ve ilaç hammeddelerinin kullanılmasına dair basit müşahedelerle karakterizedir. İptidai devirlerde yaşayan insanların dahi hastalıklarla ilaçlar arasında münasebetler keşfedebilmiş olması ilgi çekicidir. Tarih boyunca ilaçların kullanımı o kadar yaygın olmuştur ki 1894’te Sir William Osler "İnsan ilaca karşı doğuştan şiddetli bir arzuya sahiptir." demiştir.Elde olan belgelerden farmakolojik konusunda Müslümanlar tarafından çok ciddi çalışmaların yapıldığını anlıyoruz.Müslümanlar Yunanlıların şiddetli yan etkiler meydana getiren ilaçlarını, portakal, limon suları, menekşe kökleri ve diğer başka ilavelerle hafiflettirirlerdi. İbn-i Sina, Galen’in karışık ilaç terkipleri yerine birkaç misli daha zararsız ve basitlerini yaptı. İbn-i Sina’nın Kanun adlı kitabında istisnasız tamamı batı botanik ve eczacılığına geçmiş olan 780 ilaç belirtilmiştir.En meşhur İslam nebatatçısı İbn’ül Baytar, hayvani ve madenileri hariç, 1400’den fazla nebati ilacın ismini, madde ve reçeteleriyle kullanılış tarzını ifade eden eserini yazdı. Bu eser devrinin bütün farmakoloji malzemesini ihtiva ediyordu. Batıda Bizans ve diğer batılı alimlerin faydalandıkları bütün kaynaklar bu eserin etrafında dönüp dolaşır.Kimyayı şuurlu bir şekilde tıbbın hizmetine sunan Er-Razi’dir. Batıda bu ancak Paracelsus ile gerçekleşmiştir. Er-Razi sentetik yollarla elde ettiği cevherleri, tababette kullanmadan önce hayvanlar üzerinde denedi. Böylece cıva bileşikleri ilaç olarak geliştirildiler. Hayvan tecrübeleri anestezi için afyon ve haşhaş farmakolojisini geliştirdi.Müslümanlar ilaçların hazırlanmasına ait faaliyet safhasını, reçete safhasından ayırdılar. Tahsili ve özel mesuliyeti ile bugünkü manada eczacılık Müslümanlar tarafından geliştirildi. Müslümanlar ilk resmi eczaneleri daha 780 yılında El-Mansur’un hükümdarlığı zamanında kurdular. Dokuzuncu asırda El-Memun devrinden itibaren bütün eczaneler resmi muameleye tabi idiler.İbn’ul Baytar uzun zaman Kahire’de eczacıların şefi olmuştu.Eczacılar ilaçların elde edilmesinde resmi talimatlara riayet etmek mecburiyetindeydiler.Onlar resmi olarak yayınlanmış imal talimatlarına, Maseveyh ile batıda Grabadin denilen bir kaideye (Günümüzde buna kodeks denir ve hususi kanunu vardır.) göre çalışıyorlardı.Müslümanların batı farmakolojisi üzerindeki tesirleri, Rönesans’ı da aşarak 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etti. İbnü’l-Baytar’ın farmakolojisi 1758’de yeniden yayınlandı. İslam kaynakları 1830 yılında bile hala Avrupa kodekslerine temel teşkil ediyorlardı.Eski dönemin aksine modern farmakoloji ilaçların tesir yeri şekli hakkında deney ile yapılanincelemelere dayanmaktadır.Bu gibi çalışmalar evvela 18. yüzyılda yapıldı ve 19. yüzyıl esnasında önemli derecelerde genişletildi. Modern farmakolojinin gelişmesi denince, genel olarak akla Osward Schmiedeberg (1883-1921) adı gelir.Modern farmakoloji yeni tedavi ajanları ve yeni vasıtalar sağlayan sentetik organik kimyanın doğuşu ile önemli derecede yol aldı. Son zamanlarda farmakoloji, diğer temel bilimlerdeki hayret verici gelişmelerden faydalandığı gibi bizatihi kendisi de bu bilimlerin gelişmesine yardımcı olmuştur. Farmakolojinin tıptaki önemi: Hekimlik pratiğinde çok sayıda ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar, tesir şekilleri, yan tesirleri, zehir özellikleri (toksisiteleri) ve metabolizmaları (vücutta uğratıldıkları değişiklikler) bilinmeden akıllıca ve emin bir şekilde kullanılamazlar. Yeni ilaçların ortaya çıkması ile, yeter derecede bir farmakoloji bilgisinin lüzumu hekimler için gittikçe artan bir mecburiyet haline gelmektedir. Fakat genellikle ilaçlar böyle bir hazırlık olmaksızın yapılmaktadır ki, bu kısmen de bu sahanın hızlı gelişmesinin bir sonucudur.Farmakoloji bir temel bilim dalı olarak sağlık ve hastalık halinde çeşitli fonksiyonların anlaşılması ile ilgili önemli kavramlara yardımcı olur. Araştırmalarda ve teşhis gayesi ile de ilaçlar kullanılmaktadır. İyi bir farmakoloji bilgisine sahip olan hekim piyasada bulunan ve hergün reklamları yapılan binlerce ilaçtan hangisini kullanacağını iyi değerlendirecektir.Her ne kadar farmakoloji bütün hayvan türlerindeki ilaç tesirleri ile ilgilenirse de insandaki farmakolojik tesirler ile meşgul olan klinik farmakolojiye karşı tıpta artan bir ilgi söz konusudur. Klinik farmakoloji yeni ilaçların faydasının, kuvvetinin ve zehirlilik derecesinin bizzat insanda tayini için ilmi metodlar ortaya koyar.İyi bir tıbbi pratik için lüzumlu olan farmakoloji bilgisi yalnız klinik farmakoloji bulgularını ihtiva etmeyip, ilaç etkilerinin tam bir şekilde anlaşılması için lüzumlu olan ve genellikle hayvan deneylerinden çıkarılan genel prensip ve kavramları da ihtiva eder. Bu prensip ve kavramlar olmaksızın akılcı bir tedavi mümkün değildir.

http://www.ulkemiz.com/farmakoloji-nedir-

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

Karabuğday Nedir Ve Yararları Nelerdir?

İçerdiği gluten vücutta kimyasal reaksiyona girmediğinden dolayı özellikle çölyak hastalarının tüketiminde ön planda olan karabuğday, tahıl benzeri bitki olup Polygonaceae (kuzukulağıgiller) familyasına aittir. 15 civarında türü olmakla birlikte sadece iki türünün tarımsal üretimde kullanımı yaygındır. Bunların içinde yaygın karabuğdayın tarımsal üretimdeki payı %90’dır. Diğer çeşit tatar buğdayı olup, tadının acı olmasından dolayı üretimde ikinci plandadır. Çölyak hastaları; gluten sindiremediklerinden, gluten içeren besin tükettiklerinde bağırsak duvarları kızarıp kabararak tahriş olabilir. Hastalığın daha ileriki safhalarında, glutenli gıda tüketilmeye devam edilirse, ishal, şişkinlik, kramp, ağrılı kramplara neden olabilir. Bu nedenle bu hastalar glüten içermeyen veya daha az miktarda glüten içeren gıdalar tüketmeleri gerekmektedir.  Karabuğday, Orta Asya kökenli bir bitki olup, geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. İlk olarak Çin ve Japonya’da yetiştirilmeye başlanan bu bitki daha sonra Rusya ve Avrupa’ya yayılmıştır. Bu bitkinin büyümesinin ve gelişmesinin hızlı olması (yılda iki ürün alınabiliyor), olumsuz şartlara dayanıklı olması, soğuk ve/veya kurak iklimlerde yetiştirilebilmesi ve zor (engebeli araziler) koşullara uyum sağlayabilme özelliği, yoğun girdi kullanılmaması, münavebeye uygun bir bitki olması sayesinde farklı coğrafyalara yayılmış ve buralarda yetiştiriciliği yapılmıştır. Amerika Kıta’sının keşfinden sonra, Avrupa’dan göçle birlikte 17. yüzyıl başlarında Amerika Kıta’sına taşınmıştır. 7. yüzyılda yayınlanmış eski kaynaklardan olan Çince yemek kitabı “Shokumotsuhonso”ya göre bilinen ilk karabuğday ürünü “Senkinyoho”dur.Karabuğday tek yıllık geniş yapraklı bitkidir. Bitki boyu yetiştirme koşullarına göre değişmekle birlikte 60-120 cm arasında değişmektedir. Karabuğday bitkisi, üzerinde küçük yan kökler bulunan kazık köke sahiptir. Yapraklar düz olmayan, geniş yapraklı olup, kalp şeklinde üçgen görünüme sahiptir. Çiçekler ise salkım şeklinde renkleri ise beyazdan pembeye kadar değişen tonlardadır. Hızlı büyüme özelliği sayesinde Nisan ve Temmuz ayında ekilerek, yılda iki kez yetiştirilebilmektedir.Karabuğdayda hasat dönemine kadar çiçeklenme devam ettiği için çiçeklenme dönemi uzun sürmektedir. Ayrıca çiçekleri kokulu olduğundan arıların ilgisini çekmektedir. Bu özellikler sayesinde, arılar bal yapımında, uzun süre karabuğday çiçeği özütü kullanabilmektedir.Karabuğday bitkisi çok yönlü kullanım alanına sahip olmasının etkisiyle dünya genelindeki üretim alanı günden güne artmaktadır. Ülkemizde günümüzde karabuğday üretimi bulunmamakla birlikte, araştırma enstitüleri ve üniversiteler tarafından karabuğday üzerinde çeşitli araştırmalar yapılmakta, ülkemiz iklim koşullarımıza uygun çeşitler geliştirilmektedir. Renk ve lezzet, karabuğdayın en önemli kalite kriterleridir. Yeni hasat edilmiş karabuğday tohumları açık yeşil renkli olup, eski tohumların rengi kırmızımsı kahverengidir. Tadı iştah açıcıdır, yeni hasat edilmiş olan tanelerde tipik karabuğday tadı vardır, eski tanelerde ise acımsı tat oluşur.Diyabet kontrolünü sağlamada ve kan şekerini yükseltme potansiyelini düzenlemede, düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar etkili olmaktadır. Dolayısıyla; düşük glisemik indeksine sahip olan gıdalar sağlık açısından daha yararlıdır. Yüksek düzeyde dirençli nişasta içeren gıdalar genellikle düşük glisemik indeksine sahiptir. Buğday ununun glisemik indeksi 100 kabul edilmektedir. Buğday unu ile karabuğday ununun karıştırılmasıyla yapılan ekmeğin glisemik indeksi daha düşük olmaktadır. Karabuğday (Fagopyrum esculentum Moench); bileşiminde yüksek düzeyde protein, temel aminoasitlerden biri olan lisin, diyet lif, vitamin (B ve E), mineral madde, temel çoklu doymamış yağ asitlerinim (linoleik asit) içermektedir. Bunların yanında, rutin, quercetin, antosiyanin, orientin, iso-orientin, viteksin ve isoviteksin karabuğdayda en yaygın bulunan flavanoidlerdir. Rutin ve quercetin önemli antioksidanlardandır. Karabuğday tohumunda bulunan rutin içeriği 12.6-35,9 mg/100g (% 2-4) olup, bitkinin ot kısmında da yeterli miktarda bulunduğu söylenmektedir. Rutin ve quercetin kronik toplardamar yetersizliği hastalığının tedavisinde etkilidir. Damarları korur ve genişletir. Rutin, pirinç, buğday, fasulye gibi pek çok buğdaygil ve baklagilde bulunmasına rağmen karabuğdayda daha yüksek oranda bulunmaktadır. Karabuğdayda yağ oranı oldukça az olduğundan, vücutta yağ depolanmasını engelleyerek zayıflama diyeti uygulayanlar için vazgeçilmez bir besindir. Karabuğday tohumunda yüksek seviyede bulunan tokoferol, fenolik asit ve flavanoit gibi antioksidanların dolayı karabuğday ürünlerinin raf ömrü uzundur.Biyolojik değer, vücuda alınan besin maddelerinin yüzde kaçının vücut tarafından kullanıldığını belirten değerdir. Bu değer, yağ ve karbonhidratın aksine proteinin fazlası vücutta depolanmadığı için, daha çok protein için kullanılmakta ve buna protein biyolojik değeri denilmektedir. Protein biyolojik değeri en yüksek 100 olarak kabul edilmekte olup, bu değere yakın besin maddelerinde proteinin tamamına yakını vücut tarafından kullanıldığı anlaşılır. Anne sütü ve bütün yumurta 100’e yakın değere sahiptir. Lisin ve arginin bakımından zengin olan aminoasit kompozisyonu etkisiyle karabuğdayın protein biyolojik değerinin 90’ın üzerinde olduğu söylenmektedir. Proteinlerin yapısını değiştirerek vücut tarafından kullanılmasını sağlayan lisin oranı karabuğdayda %5-7 arasındadır. Bu yüzden, karabuğday proteinleri hemen hemen tüm meyve-sebze ve tohumların proteinlerine göre besleyicilik ve insan sağlığına yarayışlılık bakımından daha kalitelidir.Karabuğday; başta ekmek, makarna, şehriye, kraker, kurabiye, kek, krep, dondurma külahı, tortilla gibi temel gıda maddelerinde olmak üzere; sirke, bira, çay, bal ve ispirto gibi çok sayıda gıda sanayisi ürününün üretiminde kullanılmaktadır. Pilav, çorba gibi çeşitli yemeklerin yapımında da karabuğday kullanılabilmektedir. Bunların dışında yeşil otu, kuru otu, silajı, tohum kabuğu hayvan beslenmesinde kullanılmaktadır. Gıda maddesi dışında, Çiçekleri kahverengi boya yapımında kullanılmaktadır.Karabuğdayın sağladığı diğer yararlar; * İnsan vücudunda bağırsakların çalışmasını desteklemektedir. * Kolesterolün azalmasını sağlıyor. * İçerdiği lignan maddesi sayesinde kalp hastalıklarına ve kansere karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır. * Safra taşı oluşumunu engelleme¬de yardımcı görev üstlenmektedir. * Kan şekerinin daha iyi bir biçimde kontrolünü sağlamaktadır. * İçerdiği P vitamini sayesinde damarlara esneklik ve güç kazandırır. * Karabuğdayın, iltihaplanmayı, aşırı terlemeyi ve burun kanamasını önlediği Japon araştırmacılar tarafından belirlenmiştir. * Karaciğerin çalışmasını kolaylaştıran choline ihtiva ediyor. * Böbreklerin çalışmasında yararlı etki gösteriyor. * Yüksek tansiyon ve kansızlıkta çok önemli olan potasyum, magnezyum, fosfor ve demir karabuğdayda bol miktarda bulunuyor.Karabuğdayın bu yararlarının yanında, bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara da neden olmaktadır. Bu alerjik reaksiyonların temel belirtileri; astım, cilt hastalıkları, harıltı, anaflaktik şok, hazımsızlık, ürtiker (kurdeşen), karın ağrısı, kusma gibi mide-bağırsak semptomlarıdır. Bu nedenle tüketilmeden önce doktora danışılması önerilmektedir.Kaynakça: Dizlek, H., Özer, M. H., İnanç, E., Gül, H., 2009, Karabuğday’ın (Fagopyrum esculentum moench) Bileşimi ve Gıda Sanayiinde Kullanım Olanakları.Kan, A., 2014, Türkiye İçin Yeni Bir Bitki; Karabuğday (Fagopyrum esculentum). Kara, N., Yüksel O., 2014, Karabuğdayı Hayvan Yemi Olarak Kullanabilir miyiz?Yazar: Çiğdem Aydın http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/karabugday-nedir-ve-yararlari-nelerdir

Lityum Nedir Özellikleri nelerdir ?

Lityum Nedir Özellikleri nelerdir ?

Lityum sembolü Li atom numarası 3 olan kimyasal elementtir. Periyodik tabloda 1. grupta alkali metal olarak bulunur ve yoğunluğu en düşük olan metaldir. Lityum doğada saf halde bulunmaz. Yumuşak ve gümüşümsü beyaz metaldir. Havada bulunan oksijenle reaksiyona giren lityum, lityum oksit (Li2O) oluşturur. Bu oksitlenme reaksiyonunu engellemek için yağ içinde saklanır. Hava ve su tarafından hızlı bir şekilde oksitlenip kararır ve lekelenir. Lityum metali doldurulabilir pillerde (örnek olarak cep telefonu ve kamera pili) ve ağırla yüksek direniş göstermesi sebebiyle alaşım olarak hava taşıtlarında kullanılır. Li+ iyonunun nörolojik etkilerinden dolayı, lityumlu bileşikler farmakolojik olarak sakinleştiricilerde kullanılır.Birinci grup elementi olmasına rağmen,lityum aynı zamanda 2. grubun toprak alkali özelliklerini de gösterir. Bütün alkali metaller gibi bir tane değerlik elektronu bulunur ve bu elektronu hemen kaybederek pozitif iyon haline geçer. Bu sebeplerden dolayı lityum su ile çok kısa sürede reaksiyona girer ve doğada doğal halinde bulunmaz. Ancak kendisiyle benzer kimyasal özellikler taşıyan sodyum elementi lityuma göre daha aktiftir ve daha çok insanların midelerinde yer alırLityum bıçakla kesilebilinir, sodyumdan bir az daha sert olduğu için, onu kesmek veya bölmek çok daha zordur. Reaksiyona girmemiş Lityum gümüşi bir renge sahiptir, ancak kısa sürede rengi kararır. Düşük yoğunluğu sayesinde hidrokarbonlar üzerinde batmadan durabilir.Alev üzerine konulduğunda lityumda göz alıcı bir kırmızı renk gözlenir, ancak yanmaya başladığında parlak beyaz bir alev gözlemlenir. Lityum suda ve su buharında bulunan oksijen ile tutuşur ve yanma reaksiyonu gösterir. Oda sıcaklığında azot ile reaksiyona giren tek metaldir. Yüksek özgül ısısı, 3582 J/(kg·K), ve sıvı haldeki geniş sıcaklık değerleri lityumu kullanışlı hale getirmektedir.Lityum hava ve su ile yanması ve potansiyel patlama tehlikesine rağmen diğer alkali metallere göre daha az tehlikelidir. Oda sıcaklığındaki Lityum-Su reaksiyonu aktif ve çabuk gerçekleşen bir reaksiyon olmasına rağmen çok tehlikeli bir reaksiyon değildir. Lityum alevlerini söndürmek zordur ve bunun için özel kimyasallardan oluşan söndürücüler kullanılır.Lityum, ten ile temasını engellemek için özel koruma gerektirir. Lityumu toz olarak ya da alkalinli bileşimlerinin solunması, burun yollarında ve boğaz da tahriş ve zarara neden olur.TarihçeLityum ilk olarak 1817 yılında Johan August Arfwedson tarafından keşfedilmiştir. İlk saf olarak izolasyonu ise William Thomas Brande ve Humphrey Davy tarafından lityum oksitten elektroliz yolu ile gerçekleştirilmiştir. Spodumen cevheri ,LiAl(SiO3)2, Lityum içeriği nedeniyle ticarı olarak çok önemlidir. Öncelikle 1100 °C’ de a formu ısıtılarak daha yumuşak b formuna dönüştürülür. b formu sıcak sülfürik asit ile reaksiyona sokularak Li2SO4L2So4H5rt5 elde edilir. Elde edilen bu çökelek çözeltiden ayrılarak Na3CO3 ile yıkanır. Böylece suda çözünmeyen LiCO3 elde edilir. Manik depresif tedavisinde ve pillerde kullanılır.Li2SO3 + Na2CO3 → Na2SO4 + Li2CO3 (katı)Elde edilen Li2CO3 çökeleği HCl ile reaksiyona sokularak LiCl elde edilir.Li2CO3 + 2 HCl → 2 LiCl + CO2 + H2OLiCl erime noktası 600 °C den fazla olduğu için elektroliz ile saflaştırılması zor olduğundan LiCl (55%) ve KCl (45%) karışımı kullanılarak erime noktası 430 °C’ye düşürülür. Bu karışımın elektrolizi ile Li saf olarak elde edilir.    Katot: Li+ (s) + e- → Li (s)    Anot: Cl- (s) → ½ Cl2 (g) + e-

http://www.ulkemiz.com/lityum-nedir-ozellikleri-nelerdir-

Sodyum ve Sodyumun Özellikleri

Sodyum (Latince: Natrium) periyodik cetvelde Na simgesi ile gösterilen ve atom numarası 11 olan element. Sodyum yumuşak ve kaygan bir metal olup alkali metaller grubuna aittir. Doğal bileşiklerin içinde (özellikle NaCl) bol miktarda bulunur. Yüksek oranda reaktifdir, sarı bir alevle yanar, su ile şiddetli reaksiyon verir ve havada hızla oksitlenir. Dolayısıyla, vazelin, gazyağı vb. gibi hava ve su ile temasını kesecek inert bir ortamda saklanması gerekir.Genel özellikleriDiğer alkali metaller gibi sodyum da, hafif, yumuşak, gümüşümsü beyaz renkte ve reaktif bir metaldir. Yüksek reaktif özelliğinden dolayı, doğada hiçbir zaman saf ve elementel halde bulunmaz. Sodyum metali suda yüzer; şiddetli bir şekilde reaksiyona girerek ısı çıkışına, yanıcı hidrojen gazı çıkışına ve kostik (NaOH) çözeltisi oluşumuna yol açar. Kan ve vücut sıvılarının sinir uyarılarının nakli, kalp faaliyetleri ve bazı metabolizma fonksiyonlarının düzenlenmesi için sodyum iyonları gereklidir. Pek çok insanın sodyumu, (sodyum klorür: NaCl) mutfak tuzu formunda gereğinden fazla tükettiği ve bunun da sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu düşüncesi oldukça yaygındır.Çok kolay yükseltgendiği için ametallerin birçoğuyla, özellikle hidrojenle, halojenlerle, kükürtle birleşir. Bileşiklerinde +1 değerlik alır. İçinde belirli birçok bileşiğin bulunabildiği bir malgama vererek civa içinde çözünür.Ayrıca ECF'da bol miktarda bulunur ve Impuls iletiminde en etkin elementlerden biridir. Sodyum ve Sodyumun ÖzellikleriKaya tuzunda sodyum klorür halinde, bazen nitrat halinde Şili güherçilesi(NaNO3) veya deniz bitkilerinde organik asitlerle birleşmiş halde çok yaygın olarak bulunur.Meterol. Sodyum bulutu, çok yükseklerdeki rüzgarları, belli bir yükseltide bir füze tarafından yayılan sodyum kütlesinden yararlanılarak ölçme metodu; yayılan sodyum kütlesi flüorışıl hale gelir; bunların yer tarafından izlenen evrimi, atmosferi yer tarafından izlenen evrimi, atmosferin en yüksek bölgelerindeki rüzgarların veya iyonosfer rüzgarlarının evrimini incelenmesini sağlar. (Bu usulle ancak alaca karanlıkta ölçüler yapılabilir. İyonosfer rüzgarlarının ölçülmesi için 1964’de ortaya çıkartılan yeni bir usul, ölçümleri “Centaure” füzeleri tarafından püskürtülen trimetil alüminyum yardımıyla, gece yapılmasını sağlamıştır.)Sodyumun Atom numarası 11,atom dizilişi 2-8-1dir ve kararlı hale geçerken 1 elektron verir ,atom ağırlığı Na = 22,99 olan kimyasal elementtir.Alkali madenler grubunda, lityum ile potasyum arasında yer alır. 1807’de, sodyum hidroksidin elektrolizi sayesinde Davy tarafından keşfedildi. Dövülgen ve yumuşak bir madendir; kırık yüzeyleri yeni olduğu zaman parlak beyaz renktedir, fakat havada hızla oksitlenerek donuklaşır. 0.97 g/mL, yoğunluğundadır, 98 °C’ta erir. 880 °C’ta kaynar hava etkisinden korumak için vazelin yağı veya gaz yağı içinde saklanır.Çok kolay yükseldiğinden ametallerin birçoğuyla, özellikle hidrojenle, halojenlerle, kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgendir: soğukta, hidrojen ve sodyum hidroksit vererek suyu ve birçok oksijenli ve halojenli bileşiği ayrıştırır. İçinde belirli birçok bileşiğin bulunabildiği bir amalgam vererek civa içinde çözünür.Ergemiş sodyum klorürün veya sodyum hidroksitin elektrolizinden veya sodyum karbonatın kömürle indirgenmesinden elde edilir. Sodyum, indirgen olarak kullanılır, mesela silisyum ve borun hazırlanmasını sağlar ve organik kimyada birçok uygulaması vardır. Ayrıca sodyum peroksitin (oksilit) üretiminde de kullanılır. Malgaması hidrojenleyici olarak işe yarar.Sodyum bileşikleri. Sodyum, oksijenle birleşerek Na2O oksitini ve Na2O2 peroksitini verir. Sodyum oksit suyla tepkimeye girdiğinde NaOH (kostik soda veya sud kostik) veren bazik bir oksittir. Sodyum peroksit oksijen vererek su etkisi ile ayrışır (Bk.Oksilit) ve asitlerle oksijenli su (Hidrojen peroksit) verir. Sodyum hidroksit veya kostik soda (sud kostik) NaOH 320 °C’te a eriyen beyaz bir katıdır; akkor derecede uçucudur, suda ısı yayarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Potasyum hidroksitle aynı özellikleri gösteren fakat ondan daha az yakıcı olan güçlü bir bazdır. Sodyum klorür çözeltisinin elektrolizi ile elde edilen, maddelerin birbirine etki etmesinden sakınarak, klor ile birlikte hazırlanır. Kirecin sodyum karbonata etkilemesiyle de elde edilebilir.Günümüzde kullanılan solvey usulünde , derişik sodyum klorür çözeltisi amonyum hidrojen karbonatla (veya bileşenleri olan karbon dioksit veya amonyakla) birleşerek erimiş amonyum klorür ve çözünürlüğü az olan sodyumbikarbonat verir; dibe çökelen sodyum bikarbonat kavrularak nötür karbonat halinde dönüşür. Bu tepkimeler formülle şöyle gösterilebilir.NaCl + CO2 + H2O + NH3 → NaHCO3 + NH4Cl2NaHCO3 → Na2CO3 +H2O + CO2Amonyum klorürü kireçle işleyerek amonyağı toplamak mümkündür. Kireç, işlem için karbon dioksit gerektiği zaman, kireç taşının kavrulması ile elde edilebilir.Sodyum karbonat 10 mol su alarak, havada çiçeklenen klinorombik prizmalar halinde billurlaşır. Ayrışmadan erir. Sudaki çözeltisi güçlü bir alkali tepkime verir. Ayrıca sodyum karbonat, sanayide daha pahalı olan sodyum hidroksidin yerini almıştır. Camcılıkta ve birçok sodyum bileşiğinin üretiminde, çamaşırcılıkta, boyacılıkta, suların hazırlanmasında kullanılır. Sodyum hidrojen karbonat veya bikarbonat’a NaHCO3 “Vichy tuzu” da denir. Ve karbon dioksidin nötür sodyum karbonata etkimesi ile hazırlanır. Isıtılınca notür sodyum karbonat ile karbon dioksidin ayrışır. Tıpta ve seltz hazırlanmasında kullanılır.Nötür sodyum sülfür NaS ve asit sodyum sülfür Na HS, kükürtlü hidrojenin sodyum hidrokside etkimesi ile meydana gelir. Kükürt ile ısıtılınca, suni kükürt banyolarının hazırlanmasında kullanılan polisülfürleri verir.Sodyum sülfata NaSO bazı inorganik kaynaklarda rastlanır. 10 mol su alarak renksiz ve hacimli klinorombik prizmalar halinde (Glauber tuzu) billurlaşır ve havada çiçeklenir ayrışmadan erir. Pencere camlarının hazırlanmasında kullanılır; tıpta mushil olarak da kullanılır. Sülfüroz asit gibi, bu bileşiklerde indirgen ve renk gidericidir. Sodyum hidrit NaNO sodyum nitrattan hazırlanır ve 217 derece C’te eriyen renksiz bir katıdır. Diazon boyar maddelerinin hazırlanmasında kullanılır. Boratlar arasında, en önemlisi borakstır. NaBO.Sodyum tuzlarının özellikleri. Hemen hemen hepsi suda çözünür; az çözümlenenler arasında, ancak periyodat ile proantimonyat sayılabilir. Hepsi Bunsen bekinin alevini sarıya boyar.Biyokim. Sodyum, hücrelerde ve dokulardaki su metobolizmasında ve organik sıvıların asit-bas dengesini sağlamakta önemli bir rol oynar. Dokulardakine yakın bir derişilikte, böbrekler tarafından organizmadan atılır. Potasyum iyonları ile sodyum iyonları arasında bir denge vardır ve bu denge sayesinde potasyum sodyumu etkisiz hale getirir ve sodyumun dışarı atılmasını yol açar: bu sidik söktürünce etkiden, birçok hastalığın tedavisinde veya bazı ilaç tedavileri sırasında yararlanılır.Eczc. Tedavide birçok sodyum tuzu kullanılır.Zayıf asitlerin sodyum tuzları (bikarbonat, karbonat, borat) alkalidir ve alkali oldukları oranda kullanılır. Öbür sodyum tuzlarının tıpta kullanılma özellikleri asit köklerine bağlıdır boptik. (L)(Y)TarihçeSodyum, 1807'de Sir Humphry Davy'nin kostik sodayı elektroliz ederek elementel formda ayrıştırmasına kadar uzun süre bileşikleri halinde kullanılmıştı. Ortaçağ Avrupa'sında bir sodyum bileşiği (Latince adıyla sodanum) başağrısı ilacı olarak kullanılmaktaydı. Sodyumun simgesi, Na, yeni Latince natrium adı verilen bir sodyum bileşiğinden gelmektedir. O da Yunanca doğal bir tuza verilen nítron adından gelmiştir.BulunuşuSodyum yerkabuğunun ağırlıkça %2,6'sını oluşturur ve bu oranıyla en çok bulunan dördüncü element, ve en çok bulunan birinci alkali metaldir.19. yüzyılın sonlarında, sodyum; sodyum karbonat ile karbonun birlikte 1100 °C ye ısıtılması ile kimyasal olarak elde edilmiştir.    Na2CO3 (sıvı) + 2 C (katı, kok) → 2 Na (buhar) + 3 CO (gaz).Günümüzde sodyum ticari olarak, sıvı sodyum klorürün elektrolizi yoluyla üretilmektedir. İşlem Down hücresi içinde gerçekleşir ve NaCl, erime sıcaklığının 700 °C nin altına düşürülmesi için kalsiyum klorürle (CaCl2) karıştırılır. Kalsiyum, sodyumdan daha elektro-pozitif olduğu için, katotta kalsiyum toplanmaz. Bu metot, yukarıda bahsedilen sodyum hidroksitin elektrolizi metoduna göre daha ekonomiktir.

http://www.ulkemiz.com/sodyum-ve-sodyumun-ozellikleri

Çinko ve Çinko Elementinin Özellikleri

Çinko mavimsi açık gri renkte, kırılgan bir metal. Elementlerin periyodik tablosunda geçiş elementleri grubunda yer alır. Düşük kaynama sıcaklığı dikkat çekicidir. Bu değer özellikle pirometalurjik metal üretiminde çok belirleyici bir etmendir. Dökülmüş halde sert ve kırılgandır. 120 °C'de şekillendirilebilir. Elektrokimyasal potansiyel dizisinde demirden daha negatif değerdedir. Böylece çinko anot olarak katodik korozyon korumada önemli bir kullanım bulur. Galvanizleme bu tür uygulamalardan biridir.Çinko, yerkabuğunda en çok bulunan elementler arasında 23. sıradadır. En çok kullanılan cevheri sfalerit (ZnS) olup %40-50 çinko ve yaklaşık %10 demir içerir. Çinkonun ayrıştırıldığı diğer mineraller smitsonit (çinko karbonat), hemimorfit (çinko silikat) ve franklinit ((Fe,Mn,Zn)(Fe,Mn)2O4) dir. Çinko, bileşiklerinde +2 değerlikli olarak bulunur ve oluşturduğu bileşiklerde genelde iyonik bağ yapar. Amonyak, amin, siyanür ve halojen iyonları ile kompleks bileşikler meydana getirir. Mineral asitlerinde H2 çıkışıyla çözünür. Ancak nitrik asitte NOx çıkışı olur. Dolayısıyla çinko, özellikle toz halde çok etkili bir ingirdeyicidir. Normal sıcaklıkta havada bırakılan metalin yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluştuğundan bu sıcaklıkta halojenlere bile dayanıklıdır. HCl gazı çinkoyu çok çabuk korozyona uğratır. Toz çinkonun reaksiyona girme kabiliyeti oldukça fazla ise de yanıcı değildir. Yüksek sıcaklıkta oksijen, klor ve kükürt gibi elementlerle şiddetle reaksiyona girer. Civa ile sert bir amalgam meydana getirir. Klorür ve sülfat tuzları suda yüksek miktarda çözünür. Buna karşılık çinko oksit, silikat, fosfat ve organik kompleksleri ya suda hiç çözünmezler ya da çok az çözünürler. Bileşikleri arasında çinko oksitin teknik ve ekonomik değeri vardır. Organik bileşikleri arasında çinko sabunu en önemli kullanıma sahiptir.Çinko, antik çağlardan beri bilinen ancak üretimi ve kullanılması tam anlaşılamadığından diğer metallerle karıştırılan bir elementtir. Metalin ilk tarifi, Strabos'un yazdığı Mysia adlı eserin Andriera adlı bölümünde "Sahte gümüş" (False silver, Yunanca: Pseudargyros) olarak yapılmıştır.Bilinen en eski çinko parçası Dakya medeniyetine ait Transilvanya'daki Dortaş harabelerinde bulunan ve %87.52 Zn + %11.41 Pb + %1.07 Fe içeren bir idoldür. MÖ 500 yıllarına ait Comeros harabelerinde çinkodan yapılmış iki bileziğe ve 79'da yıkılan Pompei harabelerinde ise çinkoyla kaplanmış bir musluğa rastlanmıştır.MÖ 200 yıllarında pirinç, özellikle Roma'lılar tarafından iyi bilinen bir alaşımdı. Yapım tekniği ZnO içerikli hammaddenin redüksiyonu, çinko buharlarının metal bakır üzerinde kondanse edilmesi ve ergitme kademelerinden oluşuyordu. Özellikle simyacılar pirinç yapımını çok iyi biliyorlardı ve amaçları bu alaşımı bakıra, bakırı da altına dönüştürmekti.Avrupa'da ilk kez Basilius Valentinius metalik çinkoyu tariflemeden "Zinck" terimini kullandı. "Zinck" isminin bir metal olduğu ve bu metalin fiziksel özellikleri Paracelsus (1490-1541) tarafından yazıldı. "Doğunun Plinius'u" (Romalı tabiatçı ve yazar Goius Plinius Secundus'a (23-79) benzetme) olarak tanınan Kazwiui (ölümü 630) Çinlilerin çinkodan sikke ve aynalar ürettiklerini söyler. Hintler 1000-1300 yılları arasında çinkoyu ticari boyutta üretmişlerdir. Mewar eyaletinin racalarından olan Ranu Laksh Singh'in Zawar madenlerini işlettiği (1382) bilinmektedir. Ancak bu cevher çıkarma ve izabe işlemleri feodal savaşlar nedeniyle ara sıra durmuş ve en sonunda Moğollarla yapılan Maratha savaşlarından sonra 1830'dan 1940 yılına kadar tamamen kapanmıştır.17. ve 18. yüzyılda önemli miktarlarda külçe çinko doğudan Portekiz gemileri ile getiriliyor ve Hollandalılar tarafından dağıtılıyordu. Ürün; "Spelter", "Hint kalayı", "Caloaem" ve "Tutaney" gibi değişik isimler altında pazarlandı. 1745 yılında, doğudan gelen ve İsveç açıklarında batan bir gemiden çıkarılan külçeler %98.99 Zn, %0.765 Fe ve %0.245 Sb içeriyordu.1730 yılında çinko izabe bilgisi Çin'den İngiltere'ye geldi ve 1739'da aşağıya doğru distilasyon tekniği ile ilgili ilk patent alındı. 1740-1743 yıllarında Bristol'de üretime başlandı. Üretim yılda 200 ton civarında idi. Proseste, cevher + odun kömürü karışımı sızdırmaz kil potalarda işleniyordu. Potanın dibi bir boru ile aşağıdaki toplama kabına bağlıydı. Gazdan yoğuşan olan metal bu kaba damlıyordu. 1758'de alınan bir patentten sonra sülfürlü cevherlerden izabik çinko üretimine başlandı.1798'de Silezya - Wessola'da demir yüksek fırınında elde edilen çinkolu artıklar (Zincky Crust = Skafold) odun ısıtmalı bir cam fırınında İngiliz yöntemi ile işlendi. Yine 18. yüzyılın sonlarına doğru kurulan Corinthia çinko izabe fırınında ilk dikey retort uygulamasına başlandı. 19. yüzyılın başlarında geliştirilen "Belçika prosesi" reverber fırınında izabe ve potada yoğuşmayı kapsıyordu [1]. 1836'da Stolberg'te Belçika ve Silezya fırınlarının kombinasyonu olan "Renisch" fırını yapıldı. Fırın dikey retortlar, tek kondansatör ve dışarıdan ısıtma ile çalışıyordu.Sheffield'da 1805 yılında 100-150 °C'ye tavlanan çinkonun saç haline geleceği keşfedildi. İlk sac haddesi 1812'de Belçika-Liege'de, ilk çinko levha ise 1857'de Philadelphia'da yapıldı. Endüstriyel üretime 1866 yılında La Salle-Illinois'de Matthiessen ve Hegeler tarafından başlandı.ABD'de ilk üretim 1835 yılında Arsenal-Washington, DC'dedir. Amerikan hükümeti bu tesiste Belçika'lı uzmanlarca eleman yetiştirilmesini ve çinko metal ve alaşımlarının standartlaşmasını sağlamıştır. İlk ticari üretim ise Belçika prosesine göre 1850'de New Jersey'de başlamıştır. Bununla beraber 1856'da Friedensville-Pennsylvania'da Silezya prosesi ve 1860'da La Salle-Illinois'deki Belçika prosesi ile yapılan üretimler de önemli boyutlardaydı. 1850-1860 yıllarında kondensasyonun fırın üstünde pik plakalar üzerinde yapılmasını kapsayan Wetherill-American prosesi geliştirildi. 1860-1880 arasında Avrupa'da sekonder hava ısıtmalı ve gaz yakmalı fırınlar yapıldı ve ilk ısı değiştiriciler kullanıldı. Dikey mufla fırınlarındaki ilk uygulamalar 1878'de Fransa'da ve A.B.D.'de gerçekleştirildi.Yatay retort işlemi ise ilk kez 1872'de, ABD'de La Salle-Illinois'de denendi. Gaz ısıtmalı bir tünel fırında toplam 408 retort bulunuyordu. 1880'lerde sülfürlü cevherleri kavurmak ve H2SO4 üretimi için mekanik karıştırmalı muflalı fırın (Hegeler) geliştirildi. 1881'de asidik ZnSO4 çözeltisinden katodik çinko üretimi denendi ve başarısız oldu. Kavurma-Liç-Elektroliz'le çinko üretimini amaçlayan ilk tesis 1914'den sonra gerçekleştirildi. 1895'te çinko izabesinde ilk defa doğal gaz kullanıldı. 20. yüzyılın başlangıcında flotasyon devreye girdi ve 1920'lerde sfalerit'in (ZnS) selektif flotasyonu gerçekleştirildi. I. Dünya Savaşı çok sayıda fabrika kurulmasını teşvik etti. 1917'de sinterleyici kavurma uygulaması çinko üretimini arttırdı. 1920'den itibaren Japonya, İtalya ve Fransa'da küçük; Norveç'te Odda'da, Kanada Manitoba'da (Flin Flon) ve Almanya'da Magdeburg'ta büyük kapasiteli elektrolitik çinko tesisleri kuruldu. Dikey retort + sürekli distilasyon işlemi 1925'den sonra Almanya ve İngiltere'de uygulandı. Ancak en başarılısı A.B.D.'deki New Jersey prosesi idi.II. Dünya Savaşı'ndan sonra çinko izabesinde en büyük gelişmeler kavurmada akışkan yatak ve üretimde ISP (Imperial Smelting Process 1950-1960) uygulamalarının başlamasıydı. 1960-1980 yılları arasında ise nötr liç artıklarının değerlendirilmesi konusundaki çalışmalar tamamlandı.Günümüzün en büyük çinko cevher üreticileri Avustralya, Kanada, Çin, Peru ve ABD'dir. Avrupalı üreticiler arasında ise; Belçika'da Vieille Montagne, İrlanda'da Tara ve İsveç'te Zinkgruvan sayılabilir. Çinko metali ekstraktif metalurji yöntemleri ile elde edilir. Çinko sülfür minerali, flotasyon tekniği kullanılarak zenginleştirilir ve ardından pirometalurjik yöntemlerle kavurma işlemi uygulanarak çinko sülfürün, çinko okside kavrulması sağlanır. Çinko oksit daha sonra sülfürik asitte liç edilir ve elde edilen çözelti çinko tozu ile arındırılır. Nihayet çinko metali, bu temiz çözeltiden elektroliz yoluyla katot levhalar halinde kazanılır. Çinko katotlar ya doğrudan dökümhaneye gönderilerek ingotlar halinde dökülür ya da alüminyum ile alaşımlandırılır.Bir diğer çinko üretim prosesi de pirometalurjik bir proses olan flaş ergitme yöntemidir, ancak bu yöntemle elde edilen çinko oksit, hidrometalurjik alternatifine göre daha düşük safiyette çinko üretimine yol açar.Kullanım alanlarıÇinko, dünyada yıllık kullanım miktarı açısından demir, alüminyum, ve bakırdan sonra gelir. Çinko:    korozyondan korunma amacıyla, çelik gibi diğer metallerin galvanize edilmesinde,    pirinç, nikelli gümüş, değişik lehimler, alman gümüşü gibi alaşımların yapımında,    genellikle otomotiv endüstrisinde döküm kalıplarında,    pillerin gövdelerinin yapımında kullanılır.    Çinko oksit, sulu boyalarda beyaz pigment olarak ve lastik sanayiinde aktivatör olarak kullanılır. Reçetesiz satılabilen bazı merhemlerin bileşiminde bulunur ve ince bir tabaka halinde uygulandığında cildin su kaybetmesini önler. Yazın güneş, kışın da soğuk yanıklarına karşı koruyucudur. Bebeklerin bez bağlanan bölgelerinde çok az miktarda kullanılarak ciltte meydana gelebilecek kızarıklıklar önlenebilir. Yaşa bağlı göz hastalıklarının tedavisinde de kullanılır.    Çinko klorür, deodorantlarda ve ahşap koruyucu olarak kullanılır.    Çinko sülfür, karanlıkta parlayan pigment olarak saatlerin akrep ve yelkovanlarında kullanılır.    Çinko metil, (Zn(CH3)2) pek çok organik maddenin sentezinde kullanılır.    Çinko, pek çok günlük vitamin ve mineral ilaçlarının bileşenidir. Cildin ve kasların erken yaşlanmasını önleyen anti-oksidan özellikler taşıdığına inanılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/cinko-ve-cinko-elementinin-ozellikleri

Bor Elementinin Özellikleri

Bor, atom numarası 5 ve kimyasal sembolü B olan kimyasal elementtir. Bor bir yarı metaldir. Gerek Güneş Sistemi'nde gerek Dünya'nın kabuğunda düşük miktarlı bir elementtir. Buna rağmen, doğada rastlanan bileşiklerinin (borat minerallerinin) suda çözünürlüğü nedeniyle belli yerlerde yüksek yoğunlukta bulunabilir. Bu mineraller boraks ve kernit olarak topraktan çıkarılır.Elementel bor doğada bulunmaz. Endüstride yüksek saflıkta bor zorlukla elde edilebilir çünkü bor, karbon ve başka elementlerle bileşikler oluşturur. Borun çeşitli allotropları vardır: amorf bor koyu kahverengi bir tozdur; kristal bor ise siyah, son derece sert (Mohs sertlik skalasında yaklaşık 9,5) ve oda sıcaklığında düşük iletkendir. Elementel bor, yarı iletken endüstrisinde bir dopant olarak kullanılır. Yüksek saflıkta elementel bor süperiletken MgB2 teknolojisinin en önemli bileşenidir. Dünyada 4 önemli elementel bor üreticisi vardır: H.C. Starck (Almanya), S.B. Boron (A.B.D), Thronox (A.B.D) ve Pavezyum Kimya (Türkiye).Bor bileşiklerinin ana kullanım alanları, çamaşır tozunda beyazlatıcı olarak (sodyum perborat) ve ısı yalıtımında kullanılan cam elyafının boraks bileşeni olaraktır. Bor bileşklierinin ayrıca, yüksek kuvvetli düşük ağırlıklı yapısal malzemelerde özelleşmiş rolleri vardır. Camlar ve seramiklerde onların ısı şokuna dayanıklı olması için kullanılır. Boron içeren reaktanlar organik bileşiklerin sentezinde kullanılırlar, ve boron içermeyen bazı ilaçların yapımında ara ürün olurlar.Biyolojide boratlar memelilere düşük düzeyde toksiktir (sofra tuzu kadar) ama eklem bacaklılarda çok daha etkilidirler. Boron içeren doğal bir antibiyotik bilinmektedir. Bitkilerde az miktarda boron hücre duvarının sertleşmesi için gereklidir, bu yüzden toprakta boronun varlığı bitki büyümesi için gereklidir. Deneylerde boronun hayvanlarda da eser seviyede dahi olsa gerekli bir element olduğu bulunmuştur, ama hayvan fizyolojisindeki rolü bilinmemektedir.Kullanım YerleriBor mineralleri, sanayide sayısız denecek kadar çok çeşitli işlerde kullanılmaktadır. Bor minerallerinden elde edilen boraks ve borik asit; özellikle nükleer alanda, savunma sanayisinde, jet ve roket yakıtı, sabun, deterjan, lehim, fotoğrafçılık, tekstil boyaları, cam elyafı ve genellikle kâğıt sanayinde kullanılmaktadır.Savunma sanayii'Boron Carbide (B4C)' bileşeninin olağanüstü sertliğinden dolayı tank zırhında ve kurşun geçirmez yeleklerde kullanılmaktadır. Mohs sertlik skalasında 9,5 derecesi vardır, elmastan sonra bilinen en sert malzemelerden biridir.[kaynak belirtilmeli]"Titan diborür" (TiB2) yeni nesil bor tabanlı zırh malzemesi olarak kullanılmaktadır. Cam sanayiiBor; pencere camı, şişe camı vb. sanayilerde ender hallerde kullanılmaktadır. Özel camlarda ise borik asit vazgeçilemeyen bir unsur olup, rafine sulu/susuz boraks, borik asit veya kolemanit/boraks gibi doğal haliyle kullanılmaktadır. Çok özel durumlarda potasyum pentaborat ve bor oksitler kullanılmaktadır. Bor, ergimiş haldeki cam ara mamulüne katıldığında onun viskozitesini, yüzey sertliğini ve dayanıklılığını artırdığından ısıya karşı izolasyonunun gerekli görüldüğü cam mamüllerine katılmaktadır. Cam elyafıErgimiş cama % 7 borik oksit verecek şekilde boraks pentahidrat veya üleksit- probertit katılmaktadır. Maliyetine bağlı olarak sulu veya susuz tipleri kullanılmakta, bazı hallerde de borik asitten yararlanılmaktadır. Arzulanan yalıtım derecesine göre çeşitli spesifikasyonlar tanımlanır: R-1, R-7 vb. gibi. Roll, loft veya sünger halinde imal edilmektedir. Binalarda yalıtım amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Hafifliği, fiyatının düşüklüğü, gerilmeye olan direnci ve kimyasal etkilere dayanıklılığı nedeniyle plastiklerde, sınai elyaf vb. de, lastik ve kağıtta yer edinmiş olan cam elyaf, kullanıldığı malzemelere sertlik ve dayanıklılık kazandırmaktadır. Böylece sertleşmiş plastikler otomotiv, uçak sanayilerinde, çelik ve diğer metalleri ikame etmeye başlamıştır. Ayrıca spor malzemelerinde de (kayaklar, tenis raketleri vb.) kullanılmaktadır. Yapılmakta olan araştırmalar yeni kullanım alanlarının da olacağını göstermektedir. Trafik işaretleri, karayolu onarımı birer örnek olarak verilebilir. Bu gibi mamullerde E camı kullanıldığından, rafine kolemanit tercih edilmektedir. E tipi cam elyafı, en çok kullanılan tür olup % 90 uygulamada tercih edilmektedir. İngiltere'de oto başına 75 kg cam yünü tüketilmektedir. Fransa'da Renault firması, üzerine poliyester paneller monte edilen metal şasi imalatına girişmiştir. B2O3'e olan toplam talebin ABD'de % 13'ü, B. Avrupa'da % 7'si bu tür elyaftan karşılanmaktadır. Otomobillerde borun kullanılması, arabaların ağırlığını azaltmakta ve dolayısıyla yakıt tüketimini azaltmaktadır. Ayrıca, araçlarda paslanmayı geciktirmektedir. Optik Cam ElyafıIşık fotonlarının etkin biçimde transferini sağlamaktadır. İngiliz Felecon'un ürettiği yeni bir elyaf saniyede 140 milyon baytı 27 km. uzağa taşıyabilmektedir. Bu lifler % 6 borik asit ihtiva etmektedir. Phillips'in Hollanda'daki fabrikasında bu lifler üretilmektedir.Borosilikat Camlar: Camın ısıya dayanmasını, cam imalatı sırasında çabuk ergimesini ve devitrifikasyonun önlenmesini sağlayan bor; yansıtma, kırma, parlama gibi özelliklerini de arttırmaktadır. Bor, camı asite ve çizilmeye karşı korur. Cam tipine bağlı olarak; cam eriğinin % 0.5 ile % 0.23'ü bor oksitten oluşmaktadır. Örneğin Pyrex'de % 13,5 B2O3 vardır. Genellikle cama boraks, kolemanit, borik asit halinde karma olarak ilave edilmektedir. Otolar, fırınlar, çamaşır makinaları, çanak/çömlek vb. de bu tür camlar tercih edilmektedir. ABD'de bu tür cam üreten 100'e yakın firma vardır. Biri de Corning Glass Works'dur. General Electric, Andron Hocking önemliler arasında yer almaktadır. Seramik SanayiiEmayelerin vizkozitesini ve doygunlaşma ısısını azaltan borik oksit  % 20'ye kadar kullanılabilmektedir. Özellikle emayeye katılan hammaddelerin % 17-32'si borik oksit olup, sulu boraks tercih edilir. Bazı hallerde borik oksit veya susuz boraks da kullanılır. Metalle kaplanan emaye onun paslanmasını önler ve görünüşüne güzellik katar. Çelik, aluminyum, bakır, altın ve gümüş emaye ile kaplanabilir. Emaye asite karşı dayanıklılığı arttırır. Mutfak aletlerinin çoğu emaye kaplamalıdır. Banyolar, kimya sanayi teçhizatı, su tankları, silahlar vb. de kaplanır. 1997 yılında Batı 'nın seramik endüstrisinin borat tüketimi 69.000 ton civarında gerçekleşmiştir. Seramiği çizilmeye karşı dayanıklı kılan bor, % 3-24 miktarında kolemanit halinde sırlara katılır. Temizleme ve Beyazlatma SanayiiSabun ve deterjanlara mikrop öldürücü (jermisit) ve su yumuşatıcı etkisi nedeniyle % 10 boraks dekahidrat ve beyazlatıcı etkisini artırmak için toz deterjanlara  % 10-20 oranında sodyum perborat katılmaktadır.Çamaşır yıkamada kullanılan deterjanlara katılan sodyum perborat (NaBO2H2O2.3H2O) aktifbir oksijen kaynağı olduğundan etkili bir ağartıcıdır. Perboratların çamaşır yıkamada klorlu temizleyicilerin yerini alması sıcak veya soğuk su kullanımına bağlıdır. Çünkü perboratlar ancak55 °C'nin üstünde aktif hale geçerler. Ancak, ABD’de kullanılan aktivatör(tetracetylethylenediamine) kullanımı ile bu sorun giderilmeye çalışılmıştır. 1997 yılı deterjan sanayiindeki bor tüketimi; Batı Avrupa’da 242.000 ton ve Kuzey Amerika’da ise 21.000 ton’dur. Batı Avrupa’da tüketilen borun  % 35’i, Doğu Avrupa’da ise  %5’i deterjan sanayiinde kullanılmaktadır. Dünya perborat talebinin %86’sı Batı Avrupa tarafından tüketilmektedir. Yanmayı Önleyici (Geciktirici) MaddelerBorik asit ve boratlar selülozik maddelere, ateşe karşı dayanıklılık sağlarlar. Tutuşma sıcaklığına gelmeden selülozdaki su moleküllerini uzaklaştırırlar ve oluşan kömürün yüzeyini kaplayarak daha ileri bir yanmayı engellerler.Ateşe dayanıklı madde olarak selülozik yalıtım maddelerinin kullanımı borik asit artmasına yol açmıştır. ABD'de kullanılmakla birlikte, son yıllarda çok fazla yaygınlaşmamıştır.Bor bileşikleri plastiklerde yanmayı önleyici olarak giderek artan oranlarda kullanılmaktadır. Bu amaç için kullanılan bor bileşiklerinin başında çinko borat, baryum metaborat, borfosfatlar ve amonyum fluoborat gelir. Tarım SektörüBor mineralleri bitki örtüsünün gelişmesini artırmak veya önlemek maksadıyla kullanılmaktadır. Bor, değişken ölçülerde, birçok bitkinin temel besin maddesidir. Bor eksikliği görülen bitkiler arasında yumru köklü bitkiler (özellikle şeker pancarı) kaba yoncalar, alfaalfalar, meyve ağaçları, üzüm, zeytin, kahve, tütün ve pamuk sayılmaktadır. Bu gibi hallerde susuz boraks ve boraks pentahidrat içeren karışık bir gübre kullanılmaktadır. Bu da, suda çok eriyebilen sodyum pentaborat (NaB5O8.5H2O) veya disodyum oktaboratın (Na2B8O13) mahsulün üzerine püskürtülmesi suretiyle uygulanmaktadır.Bor, sodyum klorat ve bromosol gibi bileşiklerle birlikte otların temizlenmesi veya toprağın sterilleştirilmesi gereken durumlarda da kullanılmaktadır. Metalurji SekrötüBoratlar yüksek sıcaklıklarda düzgün, yapışkan, koruyucu ve temiz, çapaksız bir sıvı oluşturma özelliği nedeniyle demir dışı metal sanayiinde koruyucu bir cüruf oluşturucu ve ergitmeyi hızlandırıcı madde olarak kullanılmaktadır.Bor bileşikleri, elektrolit kaplama sanayiinde, elektrolit elde edilmesinde sarf edilmektedir. Borik asit nikel kaplamada, fluoboratlar ve fluoborik asitler ise; kalay kurşun, bakır, nikel gibi demir dışı metaller için elektrolit olarak kullanılmaktadır. Alaşımlarda, özellikle çeliğin sertliğini artırıcı olarak kullanılmaktadır. Bu konuda ferrobor oldukça önem kazanmıştır. Çelik üretiminde 50 ppm bor ilavesi çeliğin sertleştirilebilme niteliğini geliştirmektedir. Nükleer Uygulama AlanlarıAtom reaktörlerinde borlu çelikler, bor karbürler ve titanbor alaşımları kullanılır. Paslanmaz borlu çelik, nötron absorbanı olarak tercih edilmektedir. Yaklaşık her bir bor atomu bir nötron absorbe etmektedir.Atom reaktörlerinin kontrol sistemleri ile soğutma havuzlarında ve reaktörün alarm ile kapatılmasında (B10) bor kullanılır.Ayrıca, nükleer atıkların depolanması için kolemanit kullanılmaktadır. Enerji Depolama AlanıTermal storage pillerindeki, Sodyum Sülfat ve su ile yaklaşık %3 ağırlıktaki boraks dekahidratın kimyasal karışımı gündüz güneş enerjisini depolayıp,gece ısınma amacıyla kullanılabilmektedir. Ayrıca, binalarda tavan malzemesine konulduğu takdirde güneş ışınlarını emerek, evlerin ısınmasını sağlayabilmektedir.Ayrıca, bor, demir ve nadir toprak elementleri kombinasyonu (METGLAS) % 70 enerji tasarrufu sağlamaktadır. Bu güçlü manyetik ürün; bilgisayar disk sürücüleri, otomobillerde direk akım- motorları ve ev eşyaları ile portatif güç aletlerinde kullanılmaktadır.Otomobil Havayastıkları, antifriz Bor hava yastıklarının hemen şişmesini sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Çarpma anında, elementel bor ile potasyum nitrat toz karışımı elektronik sensör ile harekete geçirilir. Sistemin harekete geçirilmesi ve hava yastıklarının harekete geçirilmesi için geçen toplam zaman 40 milisaniyedir. Ayrıca otomobillerde antifriz olarak ve hidrolik sistemlerde de kullanılmaktadır. Atık Temizleme SanayiiSodyum borohidrat, atık sulardaki civa, kurşun, gümüş gibi ağır metallerin sulardan temizlenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Yakıt SanayiiSodyum tetraborat, özel uygulamalarda yakıt katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Daha önce Amerikan Donanması tarafından uçak yakıtı olarak kullanılmıştır.Karboranlar için Amerikan Deniz Araştırma Ofisi ve Amerikan Ordusu tarafından katı roket yakıtı olarak kullanılması için araştırmalar yapılmıştır. Şu anda Amerikan askeri ihtiyacı ise Callery Chemical Co. tarafından işletilmekte olan tesisten karşılanmaktadır. Dibor, B2H6 ve B5H9 gibi bor hidratlar; uçaklarda yüksek performanslı potansiyel yakıt olarak araştırılmışlardır. Boraneler Hidrojenle karşılaştırıldığında daha yüksek performansla yanmaktadır. Fakat onlar, pahalı, toksik ve yakıldığında açığa çıkan bor oksit çevresel açıdan uygun değildir. Amerikan Hükümeti, 1950 sonlarında borlu yakıtlar için 300 milyon US $ ayırmıştır, ancak program 1960 başlarında iptal edilmiştir. Sağlık Sektöründe KullanımıBNCT (Boron Neutron Capture Therapy) kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Özellikle; beyin kanserlerinin tedavisinde hasta hücrelerin seçilerek imha edilmesinde kullanılmakta ve sağlıklı hücrelere zararının minimum düzeyde olması nedeniyle tercih nedeni olabilmektedir. Ayrıca, insan vücudunda normalde bulunan bor, bazı ülkelerde tabletler şeklinde üretilmeye başlanmıştır. Diğer Kullanım AlanlarıAhşap malzeme korunması için sodyum oktaborat kullanılır. % 30'luk sodyum oktaborat çözeltisi ile muamele görmüş tahta malzeme yavaş yavaş kurutulursa bozunmadan ve küllenmeden uzun süre kullanılabilir.Silisyum üretiminde bor triklorür, polimer sanayiinde, esterleme ve alkilleme işlemlerinde ve etil benzen üretiminde bor trifluorür katalizör olarak kullanılmaktadır.Bor karbür ve bor nitrür; döküm çeperlerinde yüksek sıcaklığa dayanıklı (refrakter) malzeme püskürtme memelerinde de aşınmaya dayanıklı (abrasif) malzeme olarak kullanılan önemli bileşiklerdir.Araçların soğutma sistemlerinde korozyonu önlemek üzere boraks, antifiriz karışımına katkı maddesi olarak da kullanılır.Tekstil sanayiinde, nişastalı yapıştırıcıların viskozitlerinin ayarlanmasında, kazeinli yapıştırıcıların çözücülerinde, proteinlerin ayrıştırılmasında yardımcı madde boru ve tel çekmede akıcılığı sağlayıcı madde, dericilikte kireç çöktürücü madde olarak boraks kullanılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/bor-elementinin-ozellikleri

Kükürt Elementinin Özellikleri

Kükürt, limon sarısında ametal, yalın katı cisimdir (simgesi S olan kimyasal bir elementtir). Kükürt doğada yaygın olarak bulunan bir elementtir (yer kürenin % 0,06'sını oluşturur). Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Louisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınında, alçı taşı ya da kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Çoğunlukla metallerle birleşmiş olarak görülür. Demir, bakır, kurşun, ve çinko sülfürler, bu metallerin en önemli cevherleridir. Kalsiyum sülfatı ya da başka deyişle alçıtaşını saymak gerekir.Doğada çeşitli bileşikler halinde bulunan kükürt dahilen hafif laksatif olarak kullanılır. Dıştan sürüldüğü zaman (losyonlar, merhemler) asalakları öldürücü seboreyi giderici ve keratin eritici nitelikler gösterir. Pek çok maddelerin moleküllerinde bir ya da birçok kükürt atomu bulunur. Kükürdün varlığı bu maddelere sülfamit örneğinde olduğu gibi bakteri öldürücü özellikler kazandırır. Kükürt gidermek bir maddeyi bileşiminde bulunan kükürtten ya da bir sülfürden arındırmak (dökme demirde bulunan kükürt kireç ferromanganez ya da sodyum karbonat katılarak giderilir). Kükürt sütü bir asidin hiposültid üzerine etkimesi sonunda oluşan kolodal kükürt asıltısıdır. Çubuk kükürt, silindir biçiminde dökülmüş kükürttür.Hidrojenle kükürt giderme bir benzinin bir mazotun kükürdünü bir katalizör eşliğinde gidermek için hidrojen kullanan arıtma yöntemidir. Kükürt taşı aşırı derecede kükürtlenmiş şaraplarda duyulan hoşa gitmeyen taddır.Kükürt, antikçağda bilinen dokuz yalın cisimden biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğu 1777'de Lavoisier'dan ortaya attı. 1810'a doğru Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı. Kükürt tatsız, kokusuz bir katıdır, ısı ve elektriği iyi iletmez. Sıcak suya bir parça kükürt atıldığında hafif çatırtılar çıkar ısıtıldığında 113° dereceye doğru eriyerek açık sarı bir sıvı verir, bu sıvı daha yüksek sıcaklıkta ağdalı bir kıvama erişerek esmerleşir. 220° dereceye doğru kararır ve akışkanlığını yitirir. Daha sonra akışkanlığını yeniden kazanmasına karşın rengini korur ve 446,6° derecede kaynar buharının yoğunluğu sıcaklığa göre değişir. Kükürt molekülündeki atom sayısının değiştiğini de gösterir. Suda çözünmemesine karşın benzende hafifçe çözünür ama en önemli çözücüsü karbon sülfürdür.Kükürt kimyasal olarak oksijenle birçok benzerlik gösterir ve bileşmelerde oksijenin yerine geçer. Ama daha az elektronegatifdir; Metaller, oksijenle olduğu gibi kükürt buharında yanarak sülfürleri meydana getirir. Nitekim demir talaşı ve kükürt çiçeği hafifçe ısıtıldığında akkor hale gelerek yapay demir sülfürüne dönüşür. Kükürt oksijen ve halojenlere karşı elektropozitiftir. KükürtKükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. Arı kükürt, kara barut ve havai fişeklerin bileşimine girer. Kükürtten ayrıca kibrit yapımında, kauçuğun kükürtlenmesinde, ebonit üretiminde yararlanılır. Bu aralarda bağlarda görülen külleme hastalığına karşı yapılan kükürtleme ile deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan pomat ve şampuanların hazırlanmasında kükürtten yararlanıldığını özellikle belirtmek gerekir. Kükürt dioksit, amfizemin ve süreğen bronşitlerin oluşumunda önemli rol oynar, çocuklarda solunum hastalıklarının sayısını artırır. Bitkilerde oldukça kısa süreli temaslarda yaprak nekrozlarına neden olur. Daha düşük yoğunlukta, ama daha uzun süreli temaslarda metabolizma etkinliğinde azalma yapar.Kükürt, hem dahilen hem de haricen kullanılan bir halk ilacıdır. Uyuz ve egzamada mangal külüyle karıştırılan kükürt, zeytin yağıyla pomat yapılarak hasta bölgeye sürülür. Alerjiye karşı toz kükürt, leblebi unu ya da balla karıştırılarak hastaya yedirilir. Yanıklarda bir miktar kükürt kireçle karıştırılıp pomat haline getirilerek deriye sürülür. Kulak hastalıklarını sağaltmak için, çocuk düşürmek içinde kullanılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde hayvan uyuzunda ve hayvanların mide bağırsak parazitlerini düşürmek üzerede dahilen kükürt kullanılır. Kükürt ve insan vücuduKükürt Minerali’ nin Görevi: Bağ dokusu, deri, tırnak üretimi, kan şekeri seviyesinin kontrolu, vücudun zehirlerden temizlenmesi, safra üretimi.Sağlıklı saç,cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur,bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur. Kükürt yataklarıKükürt, doğada bol bulunan bir elementtir; taş kürenin %0,06'sını oluşturur. Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Luisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınlarında, alçı taşı, kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Türkiye'de Keçiborlu'da Etibank tarafından kapatılan ocaklar 2008 yılında tekrar açılmıştır. Kükürt izotoplarıKükürtün 23 bilinen izotopları vardır. Bunların dördü kararlıdır: 32S (% 95,02), 33S (% 0,75), 34S (% 4,21), ve 36S (% 0,02). 35S dışında, kükürtün radyoaktif izotopları oldukça kısa ömürlüdür. 35S atmosferde 40Ar'un kozmik ışınlarla parçalanmasıyla oluşur. Bunun yarılanma süresi 87 gündür. Bir sonraki uzun ömürlü radyoizotop, 170 dakikalık bir yarılanma süresi ile, kükürt-38'dir. Yarılanma süresi 200 nanosaniye ile en kısa ömürlü radyoizotop, kükürt-49'dur.

http://www.ulkemiz.com/kukurt-elementinin-ozellikleri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

En önemli organlarımızdan olan ve yaşam boyunca durmadan çalışan kalp, hastalıklara karşı oldukça duyarlıdır. Kalpte en sık görülen sorun damar sertliğidir; ama bunun yanında, daha değişik kalp hastalıkları da vardır.

http://www.ulkemiz.com/kalp-hastaliklari-ve-belirtileri

Migren Nedir? Nasıl Oluşur? Tedavi Yolları Nelerdir?

Migren Nedir? Nasıl Oluşur? Tedavi Yolları Nelerdir?

Migren günümüz insanlarında yaygın bir şekilde bulunan bir hastalıktır. Genel anlamda baş ağrısı olarak ifade edilmektedir. Bu baş ağrısının tekrarlanması sonucu insan vücudu çok zarar görmektedir. Bir süre sonra migren hastalığı yüzünden insanlar iş yapamamaktadır. Migren hastalığı kişilere kalıtsal yollarla da gelebilmektedir. Migren atağının bir çok belirtisi bulunmaktadır. Başımızın bir bölümünde meydana gelen ağrılar en önemli belirtisidir. Ayrıca bulantı ve gözümüzün önünden siyah benek ve lekelerin uçuşması migren atağının belirtilerindendir. Ayrıca migren hastalarında konuşma güçlüğü bulunmaktadır. Migren Atağı Aşamaları Migren atağı genel anlamda dört ana döneme ayrılmıştır. Hastalar bazen bu dört dönemi sırasıyla yaşamaktadır. Ancak bazı hastalar dört dönemin hepsini yaşamaz. Bu dönemleri sayacak olursak; a) Uyarı Dönemi Uyarı döneminde migrenin belirtileri ortaya çıkmaktadır. Bu belirtiler gün içinde bizi uzun bir süre etkileyebilmektedir. Bu belirtiler uyarı döneminde bir kaç saat vücudumuzu rahatsız etmektedir. Ancak bazen bu uyarılma günlerce sürebilmektedir. Bu dönemde insan vücudunda yorgunluk baş gösterir. Yorgunlukla birlikte esneme durumu oluşmaktadır. İnsanda bir durgunluk oluşmaktadır. Bununla birlikte psikolojik olarak etkilenen insan değişken ruh hallerine bürünebilmektedir. Ayrıca ışık, koku, ses gibi dış uyarıcılar insan vücuduna daha çok tesir etmeye başlamaktadır. b) Aura Belirtisi Bilindiği gibi migren hastasının sık sık baş ağrısı olmaktadır. Aura, baş ağrısından yaklaşık 1 saat öncesinden başlayan bu bir migren belirtisidir. Genel anlamda göz ile ilgili meydana gelen aksaklıklardır. Gözümüzün önünden zik zak şeklinde geçen çizgiler oluşabilmektedir. Ayrıca baktığımız nesnelerin rengini tam olarak ayırt edemeyip onları gri bir tonda görmemiz aura belirtilerindendir. Ayrıca zihinde bulanma ve yüzümüzde meydana gelen karıncalanmalar migrenin baş ağrısı döneminden kısa bir süre önce meydana gelebilmektedir. c) Baş ağrısı Başlangıcı Aura belirtilerinden sonra sıra baş ağrısına gelmektedir. Bu migren hastasının en sıkıntı çektiği dönem olarak bilinmektedir. Ağrı başımızın her tarafında olabilmektedir. Vücudumuzu yoracak bir iş yaptığımızda bu ağrılar artmaktadır.Migren basit bir baş ağrısı değildir. Migren hastaları migren atakları başladığında sessiz ve ışık olmaya bir yere kaçma eğilimi göstermektedir. Çünkü bu durum onları rahatlatmaktadır. d) Migreni Atlatma Dönemi Baş agrısı geçtikten sonra migrenin diğer belirtileri devam edebilmektedir. Bu migren ataklarının şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Bazen migren atakları insanları iş yapamaz hale getirebilmektedir. Bazen ise çok hafif bir baş ağrısıyla birlikte kısa sürede geçmektedir. Migren ataklarının ne zaman geleceği bilinememektedir. Migren hastaları ortalama olarak 1 ayda bir ya da iki migren atağı yaşamaktadır. Bazı durumlar migreni tetiklemektedir. Bunun için şu uyarılara dikkat etmeliyiz : – Stres yapmamalıyız – Gürültülü ortamlardan uzak durmalıyız – Beynimizi fazla yormak – Her şeye sinirlenmemeliyiz Bazı besinlerin tüketimi de migreni tetiklemektedir. Özellikle sucuk, çikolata ve domuz eti migren hastalığına sebep olmaktadır. Yapılan araştırmalar alkol tüketiminin migren hatalığının şiddetini arttırdığını göstermektedir. Aşağıda verilmiş olan beslenme tablosu migren hastaları için düzenlenmiştir.Bu programdan yararlanarak migrenin zararlarını en aza indirebilirsiniz. Migren tedavisi farklı metodlarla yapılabilmektedir. Ancak en yaygın tedavi yöntemi ilaç ile yapılandır. İlaç tedavisi atak tedavisi ve önleme tedavisi olarak ikiye ayrılmaktadır. Atak tedavisi, migren hastalığı hastanın yaşamını çok fazla etkilemediği zaman yapılmaktadır. Çok nadiren görülen migren atakları basit ağrı kesiciler yardımıyla atlatılmaya çalışılır. Önleme tedavisinde ise durum biraz daha farklıdır. Çok sık migren atakları geçiren hastalara uygulanmaktadır. Migren atakları artık kronikleşmiş kabul edilmektedir. Bu yüzden bu hastalar her gün düzenli olarak ilaç almaktadır. Bu sayede gelebilecek migren atağının zararları önlenmektedir. Hatta bu migren ataklarının oluşması engellenmektedir. Rahatsızlığı psikoloji olan migren hastaları iyi planlanmış bir dinlenme programına alınmaktadır. Sistematik bir şekilde tedavi görmektedir. Migren hastalığı ilaç tedavisi haricinde başka yollarla da tedavi edilebilmektedir. Bunlardan biriside Fizik tedavidir. Bu tedavi süresince akupunktur ve el masajları yapılmaktadır. Özellikle Kafkas ülkelerinde bu tedavi yöntemi gelişmiştir. Bitkisel karışımlar migren hastalığına iyi gelmektedir. Biberiye , kuşdili otu, melisa otu migren tedavisinde bitkisel kürlerin yapımında kullanılmaktadır. Bazı insanlarda migren hastalığı çok ilerlemiştir. Yukarıda saydığımız klasik yöntemler fayda vermemektedir. İşte bu aşamada olan kronik migren hastaları üzerinde yeni tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Çalışmaları süren bir tedavi yöntemine göre; Hastanın beyinine ve saç köklerine elektirik veya manyetik alan yayan mıknatıslar yerleştirilmektedir. Oksipital sinir stimülasyonu uygulanan hastalarda  bu şekilde migrenin neden olduğu ağrılarda azalma görülmüştür. Görüldüğü gibi migren basit bir baş ağrısı değildir. Beraberinde bir çok yan etkisi bulunmaktadır. Bu yüzden insanlar migren hastalığı için yapılan uyarıları dikkate almalıdır. http://www.bilgiustam.com/migren-nedir-nasil-olusur-tedavi-yollari-nelerdir/

http://www.ulkemiz.com/migren-nedir-nasil-olusur-tedavi-yollari-nelerdir

Gümüş Elemetinin Özellikleri

Gümüş, elementlerin periyodik tablosunda simgesi Ag (Ag sembolü Latince argentum kelimesinden gelir) olan, beyaz, parlak, değerli bir metalik element. Atom numarası 47, atom ağırlığı 107,87 gramdır. Erime noktası 961,9 °C, kaynama noktası 1950 °C ve özgül ağırlığı da 10,5 g/cm3'tür. Çoğu bileşiklerinde +1 değerliklidir.Gümüş çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte yine de altın ve bakırdan sonra keşfedilmiştir. Altın az olmasına rağmen, dünyanın her yanına yayılması sebebiyle daha önce kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca tabii halde gümüş az olup, çok derinlerde bulunuyordu. Gümüşün MÖ 3100 yıllarında Mısırlılar ve MÖ 2500 yıllarında Çinliler ve Persler tarafından kullanıldığı belirtilmiştir. Yunan tarihinde Atina'daki gümüş madenlerine rastlanır. MÖ 800 yıllarına doğru gümüş, Nil nehri havalisinde para olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gümüşü ilk olarak Romalıların işlemeye başladıkları iddia edilmektedir. Endüstri ilerledikçe daha karışık ve saf olmayan gümüş filizleri üzerinde çalışılmaya başlandı. Bugün gümüş büyük bir nisbette bakır, kurşun ve çinko üretimindeki yan ürünlerden elde edilir. BulunuşuÇok eskiden gümüş, dünyanın birçok yerlerinde az miktarda bulunan doğal gümüş kaynaklarından elde ediliyordu. Doğal gümüş; saf veya daha çok altın, bakır, civa ve diğer metallerle alaşımlar halinde bulunuyordu. Norveç’te, Güney Peru’da, Colorado’da kazılarda işlenmiş büyük külçeler bulunmuştur. İspanya’da 1860’ta sekiz tonluk bir külçe çıkartılmıştır. Gümüş, daha çok yer kabuğuna dağılmış bileşikler halinde bulunur. En çok rastlanan gümüş filizleri; argentit (Ag2S) ve gümüş klorür (AgCl) olmaktadır. Arsenik veya antimonla karışmış sülfür filizleri de vardır.ÜretimiGümüş, tarihte çeşitli yöntemlerle cevherlerinden ayrılmıştır. En eski metotlardan biri, kurşunla karıştırma yöntemidir. Bu yöntemde gümüş cevherleri veya saf olmayan gümüş ürünleri kurşun veya kurşun filizleriyle basit bir fırında eritilir ve gümüş-kurşun karışımı elde edilir. Buradan da kolay bir şekilde saf gümüş kazanılır.Diğer bir yöntem de, amalgama metodudur. Çamur haline getirilen gümüş cevherleri, tuz ve civayla muamele edilerek, elementel gümüş elde edilir. Bundan başka, siyanat yöntemi gibi başka gümüş elde etme yöntemleri de geliştirilmiştir.Gümüş, ışığı çok iyi yansıtan, dövülebilen, sünek bir metaldir. Bir gram gümüşten 2 km uzunluğunda ince tel çekilebilir. Elektrik sistemde küp ve altıgen olarak kristallenir. Koordinasyon sayısı altı olduğu hallerde, yaklaşık atom çapı 1,444 ansgtröm değerini alır.Atmosferde oksitlenmeye karşı büyük bir mukavemet gösterir. Bakırdan daha zor, altından ise daha kolay oksitlenir. Standart elektrot potansiyeli 0,7978 V dur. Asitlere ve birkaç organik maddeye karşı dayanıklıdır. Fakat nitrik asit ve derişik sıcak sülfürik asitte kolayca eritilir. Ayrıca kükürt ve birçok kükürt bileşikleriyle hemen birleşir. Gümüş eşya üzerindeki kararmanın sebebi, havadaki hidrojen sülfür ve yumurta gibi bazı yiyeceklerde bulunan kükürttür.Periyodik tabloda ağır metaller grubu içinde yer alan gümüşün, çoğu özellikleri bakırın özelliklerine benzemekle beraber bakır, çoğu bileşiklerinde iki değerlikli olması ile gümüşten farklıdır.Alaşımları Periyodik tabloda gümüşün yeriSaf gümüş kolay paslanmaz. Elektrik ve ısıyı çok iyi iletir. Fakat, çok yumuşak olup, mekanik kuvvete karşı direnci azdır. Ayrıca atmosferde parlaklığını kaybederek donuklaşır. Bu sebepten daha sert diğer metallerle alaşımları halinde kullanılır.Gümüşün kadmiyum ve çinko ile yaptığı alaşımlar, parlaklığını çok daha yavaş kaybeder. Buna antimon ve kalay ilave edilirse, bu parlaklık ve dayanıklılık daha da artar. Gümüşün diğer metallerle yapmış olduğu daha birçok alaşımları vardır. Bunlar endüstride saf gümüşten çok daha fazla kullanılır,çok pahalı olması bunun en büyük nedenlerindendir. BileşikleriGümüş, bileşiklerinde ekseriyetle bir (+1) değerlidir. Bilinen pek çok bileşiğinden önemlileri şunlardır.Gümüş oksit (Ag2O): Gümüş nitrat çözeltisi, sodyum veya potasyum hidroksit ile muamele edilirse, kahverengi bir çökelti meydana gelir. Dayanıklı değildir ve 300 °C'nin üzerine ısıtılırsa, tamamen gümüşe dönüşür.Gümüş sülfür (Ag2S): Doğada argentit minerali halinde bulunur. Gümüş tuzunun çözeltisi üzerinden hidrojen sülfür geçirmekle elde edilen kararlı bir bileşiktir.Gümüş nitrat (AgNO3): En önemli gümüş tuzudur. Renksiz ağır kristaller teşkil eder. Tıpta dağlamak maksadıyla kullanılır. Siğil tedavisinde çok iyidir. Ayrıca deriyi ve organik maddeleri karartmada tercih edilir. Deriyi kararttığından "cehennem taşı" ismini almıştır. Suda ve alkolde kolayca çözündüğünden, birçok gümüş bileşiklerinin elde edilmesinde ilkel madde olarak kullanılır. En çok kullanıldığı yerler; başta fotoğrafçılık olmak üzere, mürekkepler, saç boyası yapımı ve gümüş kaplamacılığıdır.Gümüş siyanür (AgCN): Gümüş tuzuna sodyum veya potasyum siyanürün ilave edilmesiyle meydana gelen zehirli beyaz bir tuzdur. Alkali siyanürlerle kompleks siyanürler teşkil eder. Bu tuzlar da kaplamacılıkta önemlidir.Gümüş halojenürler: Gümüş klorür (AgCl), gümüş bromür (AgBr), gümüş iyodür (AgI); gümüş nitrat çözeltisine halojen tuzları ilavesiyle elde edilirler. Hepsi de ışığa karşı hassas olup, fotoğrafçılık endüstrisinde önemli yerleri vardır. Altın atomunun yarıçapı, gümüş atomu yarı çapından daha küçük olduğu için gümüş daha bir iletkendir. Kullanıldığı yerlerGümüş’ ün kullanıldığı alanları sıralayacak olursak; fotoğraf sanayii, elektronik,a para imali, süs eşyası ve takı yapımı ,alaşımlar, dişçilik ‘tir. Ayrıca, yapay yağmur yağdırmakta, ayna sırlarının yapımında, bilgisayar röle kontaklarında, pil yapımında da kullanılmaktadır.Gümüş elektriği çok iyi geçirdiğinden ve kolayca tel haline geldiğinden, elektrik teli olarak kullanılmaktaydı. Fakat nadir bulunması ve kıymeti dolayısıyla, artık bu amaçla kullanılmamaktadır. Bugün daha ziyade süs eşyası üretiminde, ayna yapımında, fotoğrafçılıkta, bazı ilaçlar ve alaşımların hazırlanmasında kullanılır. Bazı gümüş paralar, %90 gümüş, %10 bakır alaşımından yapılmıştır. Gümüş eşyada (%92,5 gümüş + %7,5 bakır) kullanılır.Saf gümüş, aynı zamanda asetik asit, boyalar ve fotoğraf maddeleri elde etmede de kullanılır. Keza toz halinde gümüş, cam ve ahşabı elektrik iletkeni yapmak için yeni seramik tipi kaplama işlerinde kullanılmaktadır.Gümüş zeolitler, acil durumlarda, deniz suyundan içilebilir su elde etmek için kullanılabilmektedir. Gümüş kaplama nedirGümüş kaplanacak parçalar, anodu gümüş olan elektrolitik banyoda katoda bağlanırlar. Banyodaki elektrolit, sodyum arjantisiyanür, NaAg(CN)2 veya benzeri bir kompleks gümüş tuzudur. Bu tür elektrolitler diğerlerine, mesela gümüş nitrata (AgNO3) göre kaplanacak yüzeyin daha düzgün kaplanmasını sağlarlar.

http://www.ulkemiz.com/gumus-elemetinin-ozellikleri

Antimon Elemetinin Özellikleri

Antimon, periyodik tablonun 5-A grubunda yer alan element. Simgesi Sb dir. Periyodik tablonun 51. elementidir. Atom numarası 51'dir. Erime noktası 630, kaynama noktası ise 1380 derecedir.Doğal antimon sülfürden (Sb2S3) elde edilir. Metale benzeyen, kırılabilen ve kolayca toz durumuna getirilebilen gümüş beyazı renginde bir katıdır. Antimon türevleri tıpta balgam söktürücü olarak kullanılır.Kimyada da alaşımlarda kullanılır. Organik tuzları layşmaniyoz ve bilharzyoz hastalığının tedavisinde etkili maddelerdir.Sıvı antimon dondurulduğu zaman donmuş antimonun ortasında yıldız gibi bir şekil çıkar.Türkiye'de Balıkesir, Kütahya, Bursa, Sivas, İzmir ve Tokat'ta çıkarılır. Cephane yapımında, cam ve seramik sanayinde ve renklendirmede kullanılır.Dünya üzerinde akü yapımında hammadde olarak kullanılmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/antimon-elemetinin-ozellikleri

İyot Elemetinin Özellikleri

İyot (Yunanca "mor" anlamına gelen iodes 'ten), sembolü I, atom numarası 53 olan bir elementtir. Kimyasal olarak iyot halojenlerin en az reaktif olanı, astatin'den sonra en elektropozitif olanıdır. İyot başlıca tıpta, fotoğrafçılıkta ve boya imalatında kullanılır. Çoğu canlının eser miktarda iyota gereksinimi vardır.Diğer halojenler (periyodik tablonun Grup VII üyeleri) gibi iyot da iki atomlu moleküller oluşturur, dolayısyla moleküler formülü I2'dir.İyodür, iyot elementinin -1 yüklü hâlidir ve alkali elementlerle tuzlar oluşturur (potasyum iyodür, sodyum iyodür gibi.) İyot çevrede başlıca deniz suyunda çözümüş iyodür olarak mevcuttur, ayrıca bazı topraklarda, minerallerde ve bazı deniz ürünlerinde de bulunur. Potasyum iodürün bakır(II) sülfat ile reaksiyonu ile son derece saf halde iyot elementi elde edilebilir. Bu elementi saflaştırmanın birkaç başka yöntemi daha vardır. Element deniz suyunda seyrek bulunmasına rağmen kelp ve bazı başka deniz bitkileri iyodu bünyelerinde biriktirme yeteneğine sahiptirler. Bu sayede iyot gıda zincirine girer, ayrıca ucuz yoldan da saflaştırılabilir, ve ayrıca balıkta da bulunur.Kullanım alanlarıİyot ilaç yapımında, tuzlarda, antiseptiklerde, gıda katkılarında, boyalarda, katalizörlerde ve fotoğrafçılıkta kullanılır. Ayrıca tentürdiyotta da iyot vardır. Eskiden apikal apseli dişlerin tedavisinde kullanılan iyot bu dişlerde renklenmeye yol açmaktadır. İzotoplarıİyotun 37 izotopu vardır, bunlardan bir tek 127I kararlıdır.129I pek çok bakımdan 36Cl'ya benzer. Çok az çözünür, az reaktiftir, ve nükleer reaksiyonlardan meydana gelir. Hidrolojik çalışmalarda 129I yoğunluğu genelde 129I'un toplam iyota (hemen hemen sırf 127I) olarak ifade edilir. 36Cl/Cl oranı gibi, doğadaki 129I/I oranı da çok düşüktür, 10-14-10-10 arası.36Cl'dan farklı olarak 129I'un yarı ömrü daha uzundur (15,7 milyon yıl), canlılara alınma eğilimi yüksektir ve farkli kimyasal özelliklere sahip çeşitli ionik şekillerde mevcuttur (başlıca I- ve IO3-). B yüzden 129I kolaylıkla biyosfere girebilir.Meteorlarda bulunan 129Xe, supernovalarda üretilen 129I'ın yıkımından kaynaklandığı, bunun da güneş sistemini oluşturan toz ve gazlarda yer aldığı gösterilmiştir. Güneş sistemimizin erken evrelerinde var olduğu gösterilmiş olan 129I'nin yıkımı I-Xe radyometrik tarihleme yönteminde kullanılır. Bu yöntem güneş sisteminin ilk 50 milyon yılının tarihlenmesinde kullanılır. İlginç özellikleriKoyu gri-koyu mor bir katı olan iyot, ısıtıldığı zaman süblimleşme ile burnu tahriş edici, pembe-mor bir gaza dönüşür. Bu halojen diğer pek çok elementle bileşik oluşturabilir, ama grubundaki diğer elementlerden daha az etkindir ve metalik bazı özellikleri de vardır. İyot; kloroform, karbon tetraklorür ve karbon disülfürde kolaylıkla çözünüp mor çözeltiler oluşturur. Suda az çözünüp sarı bir çözelti oluşturur. Nişasta-iyot komplekslerinin koyu mavi rengi serbest elementten kaynaklanır. Ayrıca deniz suyundaki iyot bazı yollarla saflaştırılabilir. Reaksiyonları Hava ile reaksiyonuİyot havadaki oksijen ve azot ile reaksiyon verecek kadar reaktif bir element değildir. Fakat ozon (O3) ile reaksiyona girerek I4O9 bileşiğini oluşturur.Su ile reaksiyonuİyodun su ile reaksiyonu ile hipoiyodit OI- oluşur. Reaksiyonun denge yönü ortamın pH’sına bağlıdır.I2 (s) + H2O (s) OI- + 2H+ + I- Halojenler ile reaksiyonİyodun (I2) oda sıcaklığında flor (F2) ile reaksiyonu sonucunda iyot pentaflorür bileşiği oluşur. Aynı reaksiyon 250 °C de gerçekleştiği zaman iyot heptaflorür bileşiği oluşur. Reaksiyon -45 °C CFCl3 çözücüsü içerisinde gerçekleştirilirse iyot triflorür bileşiği oluşur.I2 (k) + 5F2 (g) → 2IF5 (s) (renksiz)I2 (g) + 7F2 (g) → 2IF7 (g) (renksiz)I2 (k) + 3F2 (g) → 2IF3 (k) (sarı)İyodun brom ile reaksiyonu sonucunda çok kararsız bir yapıya ve düşük erime noktasına sahip olan interhalojen IBr bileşiği oluşur:I2 (k) + Br2 (s) → 2IBr (k)İyodun -80 °C’de sıvı klorun fazlası ile olan reaksiyonu sonucunda iyot triklorür daha doğrusu I2Cl6 oluşur. İyot, su ve klor reaksiyonu sonucunda iyodat asidi oluşur:I2 (k) + 3Cl2 (s) → I2Cl6 (k) (sarı)I2 (k) + 6H2O (s) + 5Cl2 (g) → 2HIO3(k) + 10HCl (g)Asit ile reaksiyonuİyodun sıcak derişik nitrik asit ile reaksiyonu sonucunda iyodat asidi oluşur:3I2 (k) + 10HNO3 (s) → 6HIO3 (k) + 10NO (g) + 2H2O (s)  

http://www.ulkemiz.com/iyot-elemetinin-ozellikleri

Platin Elemetinin Özellikleri

Platin, periyodik cetvelde Pt simgesi ile gösterilen kimyasal bir element olup atom numarası 78'dir. Ağır, dövülebilir, sünek, grimsi beyaz renkli, geçiş metalleri grubunda, kıymetli metallerdendir. Korozyona dayanıklı olup bazı bakır ve nikel cevherlerinde bulunur. Kuyumculukta, laboratuvar cihazlarında, elektrik kontaktlarında, diş hekimliğinde ve otomobil egzoz kontrol cihazlarında kullanılır.Platin saf hâldeyken gümüşümsü beyaz renklidir. Korozyona dayanıklıdır. Platin grubu metallerin altı üyesinin de (rutenyum, rodyum, paladyum, osmiyum, iridyum, ve platin) katalitik özellikleri çok üstündür. Bu nedenle platin, otomobillerin egzoz sistemlerindeki katalitik dönüştürücülerde ve bujilerin uçlarında kullanılır. Platin, yüksek aşınma ve kararma direncinden ötürü ideal bir hassas kuyumculuk metalidir. Platin altından daha kıymetlidir. Platin fiyatları, piyasadaki arz-talep dengesine göre değişmekle birlikte normalde altının iki mislidir. Dünya'da bilinen en değerli 2. maden olduğu bilinmektedir. 18. yüzyılda platinin nadir bulunur oluşu, Kral XV. Louis'nin onu, "krallara layık tek metal" olarak tanımlamasına neden olmuştur.Göze çarpan diğer özellikleri arasında; kimyasallara karşı direnç, çok üstün yüksek sıcaklık özellikleri, ve kararlı elektriksel özellikler sayılabilir. Platin havada hiçbir sıcaklıkta korozyona uğramaz, ancak siyanür, halojenler, kükürt, ve alkaliler tarafından korozyona uğratılır. Hidroklorik asit (HCl) ve nitrik asit (HNO3) içerisinde çözünmez fakat kral suyu (aqua regia) olarak bilinen karışımda kloro-platinik asit oluşturarak çözünür. Bilinen oksidasyon kademeleri +2, +3, ve +4'tür.Kullanım alanlarıLaboratuvar kaplarının, bozunmaya dayanıklı gereçlerin, tellerin ve ısıluçların yapımında, kuyumculukta, diş hekimliğinde ve elektrik kontaklarında kullanılır. Platin-kobalt alaşımları güçlü manyetik özellik gösterir. Platin rezistans telleri, çok yüksek sıcaklıklarda çalışan elektrikli fırınların yapımında kullanılır. Arabalarda hava kirliliğini önleyici donanımların yapımında, füzelerin uç konilerinin ve jet motorlarının ağızlıklarının kaplamasında, büyük gemilerin, denizaltı boru hatlarının ve çelik desteklerin katodik koruma sistemlerinde de platinden yararlanılır. Sülfürik asit eldesinde ve petrol ürünlerinin işlenmesinde katalizör olarak platin kullanılmaktadır. Platin dirençli termometreler, elektrolizde kullanılan elektrotlarda da yer alıyor.Platin bileşiklerininse daha da yaygın kullanım alanları bulunur. Örneğin sisplatin, karboplatin ve okzaliplatinin DNA yapısı arasına girme özelliklerinden dolayı kanser tedavisinde kemoterapi sırasında kullanılabiliyor. Hekza kloroplatin asitse fotoğrafçılık, aynalar, mürekkep, porselen renklendirmesi, çinkonun aşındırılmasında kullanmaktadır.Doğal hâlde bulunan platin ve platin alaşımlarının varlığı uzun zamandan beri bilinmektedir. Platin, Kristof Kolomb öncesi Amerikan yerlileri tarafından kullanılmışsa da Avrupalıların bu metalden ilk defa söz etmeleri 1557 yılına rastlar: bir İtalyan hümanisti olan Julius Sezar Skaliger (1484-1558), Panama ve Meksika arasındaki bir Orta Amerika madeninde bulunan bu gizemli metalden bahsederken onu, "şimdiye dek bilinen hiçbir İspanyol sanatıyla ergitilemeyen" olarak tanımlamıştır.İspanyollar metali ilk olarak Kolombiya'da bulduklarında ona "platina" veya "küçük gümüş" adını vermişlerdir. Platini gümüş cevherleri içerisinde istenmeyen bir empürite olarak görmüşler ve çoğunlukla da atmışlardır.Platin ilk olarak Antonio de Ulloa ve Don Jorge Juan y Santacilia adlı iki astronom tarafından keşfedilmiştir. Her ikisi de İspanya Kralı V. Felipe tarafından 1735-1745 arasında Peru'daki bir keşif gezisi için görevlendirilmişti. Ulloa, platina"yı, New Granada'da (Kolombiya) altınla birlikte bulunan ve işlenemeyen metal olarak tanımladı. Ulloa'nın gemisine dönüş yolculuğunda İngilizler tarafından el konuldu ve İngiltere'ye götürüldü. Kendisine iyi davranıldı, hatta Royal Society'ye üye bile yapıldı. Ancak bu bilinmeyen metalden bahsetmesi, hakkında yayın yapması 1748'e kadar yasaklandı. Oysa Charles Wood bu gelişmelerden bağımsız olarak 1741'de metali ayrıştırmıştı.Uzun yıllar boyunca uzunluk ölçüsü birimi "metre"nin tanımı, Sevr'deki (Fransa) Bureau International des Poids et Mesures'de bulunan platin-iridyum alaşımından yapılmış bir çubuk üzerindeki iki işaret arasındaki mesafe olarak tanımlanmıştır. Yine aynı şekilde platin-iridyum alaşımından yapılmış bir silindir de kilogram standardı olarak aynı yerde bulunmaktadır. Platin, standard hidrojen elektrodunun tanımında da kullanılmaktadır.Platin genellikle saf ya da iridyum ile alaşım halinde bulunur. Platin arsenik (sperilit minerali (PtAs2)), Kanada'daki Sudbury cevher yataklarında nikel cevherleriyle bir arada bulunan ana platin kaynağıdır. Daha nadir bulunan sülfürlü minerali kuperit ((Pt,Pd,Ni)S) ise platini, paladyum ve nikel ile birlikte içerir. Kuperit'e genellikle Transvaal'de (Güney Afrika) rastlanır.Platin daha çok diğer platin grubu metallerle (PGM) birlikte ve Witwatersrand (Güney Afrika), Kolombiya, Ontario, Ural Dağları, ve bazı batı Amerika eyaletlerindeki alüvyal plasiyer cevher yataklarında bulunur.Platin ticari anlamda Sudbury cevher yataklarındaki nikel cevherlerinin işlenmesi sırasında yan ürün olarak elde edilir. Bu cevherlerde platinin yalnızca 0,5 ppm (1 ppm = milyonda bir) mertebesinde bulunması bile platinin ne kadar kıymetli ve işlenmeye değer olduğunun bir göstergesidir.İzotoplarıPlatinin beş adet kararlı izotopu ve bir de yarılanma ömrü 6 milyar yıl olan radyo-izotopu vardır: Pt-190. Platinin başka radyo-izotopları da vardır ve bunlardan en kararsızı yarılanma ömrü 50 yıl olan Pt-193'tür. ÖnlemlerPlatin reaktif bir metal olmadığından herhangi bir sağlık problemi yaratmaz. Bazı platin kompleksleri (cis-platin), anti-tümör aktivitelerinden dolayı kemoterapi alanında kullanılmakta iseler de böbreklerde geri dönüşümü olmayan tahribata yol açarlar.

http://www.ulkemiz.com/platin-elemetinin-ozellikleri

 Lazer Nedir ? Nerlerde Kullanılır ?

Lazer Nedir ? Nerlerde Kullanılır ?

Çok şiddetli, koherent ve tek renk ışık elde etmek için geliştirilmiş optik düzeneklere maser ve lazer denir. İlk kez C. H. Townes (1953) tarafından mikrodalga bölgesinde geliştirilen ve Microwave Amplification by Stimulated Emission of Radiation (Uyarılmış Işıma ile Mikrodalga Yükseltici) kelimelerinin ilk harflerinden yararlanarak kısaca maser adı verilen düzenekler daha sonra T. H. Maiman (1960) tarafından Laser (Lazer) (İngilizce LASER (Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation) olarak adlandırılmıştır. Lazerler, fotonları uyumlu bir hüzme şeklinde oluşturan optik kaynaklardır.İlk olarak 1917 yılında Albert Einstein tarafından stimüle ışımanın varlığı öne sürüldü. 1960 yılında Theodore Maiman optik frekansta lazer hereketini gerçekleştirdi ve yakut lazerinin varlığını kanıtladı. Bu olaydan sonra lazer kullanımında oldukça önemli gelişmeler oldu. Lazer ışını endüstriyel süreçlerde, mühendislik alanında, tıpta, bilimsel araştırmalarda, meteorolojide, iletişimde, holografide ve savunma donanımlarında kullanılmaktadır.Çalışma prensibiLazerin temeli atom veya molekül enerji düzeyleri arasındaki elektron geçişleri ile oluşan ışık fotonlarına dayanır. Bir atomun iki enerji düzeyi E_2 ve E_3 olsun ve E_3 > E_2 farzedelim. Minimum enerji ilkesine göre atom veya moleküller düşük enerji seviyesinde olmak istediklerinden E_3 seviyesindeki elektron kendiliğinden E_2 seviyesine inecektir. Ama bu sırada enerjisi E_3 - E_2 = h\nu olan bir foton salar. Burada \nu fotonun frekansıdır. Eğer elektron bu salınımı kendiliğinden yaparsa salınan fotonun yönü tamamen rastgeledir. Ancak eğer E_3 düzeyindeki elektron E_3 - E_2 enerjisindeki başka bir fotonla etkileşerek E_2 düzeyine inerse bu şekilde salınan fotonun yönü ve fazı geçişe etki eden fotonla aynı olacaktır. Bu ikinci geçiş biçimine uyarılmış ışıma (stimulated emmision) denir ve lazerin çalışmasının ana ilkesidir.Şimdi çok sayıda atomdan oluşan bir sistem ele alalım. Başlangıçta atomlar en alt enerji düzeyinde bulunduklarından bir şekilde atomların E_3 düzeyine çıkarılması gerekir. Bu pompalama(pumping) olarak adlandırılır. Ayrıca E_3 ve E_2 arasındaki geçişten lazer ışığı elde edebilmek için atomların E_3 düzeyinde kalma süreleri E_2 düzeyinde kalma sürelerinden uzun olmalıdır. Ancak bu şekilde E_3 düzeyinde bulunan atomların sayısı daima artacaktır (population inversion.Class 1 ile 4 arasında değişen risk dereceleri mevcuttur.En basit tür üç düzeyli lazerdir.Lazerler, günlük yaşamda sıklıkla kullanılmaktadırlar. Örneğin, süper marketlerde ürün fiyatlarını, CD'lerden müziği, DVD'lerden de veri okumakta lazerlerden faydalanılmaktadır. 15 mW'ın üstündeki lazerler göze anında zarar verebilir.100 mW'nin üstü ise kibrit yakabilir ve değişik yüzeylere yazı yazabilir.koherns:Lazer ışığı, hem zamanca aynı zamanlı hem de uzaysal olarak aynıdır.Bu özelliğinden dolayı lazer ışığı, metalleri milimetrik olarak kesme, kaynatma gibi işlerde üstün avantaj saglar.Alışık olduğumuz kohernt(tek fazlı)değildir, elektromanyetik dalgayı oluşturan fotonlar genellikleaynı fazda değildir. Tarihin Gelişimiİlk pratik lazer 1960 yılında pembe renkli yakut ile yapıldı. Atif bölgenin çeşitliliği çok arttı. Hatta pompalanmaya uygun her şeyden lazer olabileceği düşüncesi hakim oldu. Kullanılan aktif ortamın fiziksel doğasına bağlı olarak lazerleri, yalıtkan lazerler, yarı iletken lazerle, gaz ve boya lazerleri olmak üzere dört gruba ayırabiliriz.    Katkılanmış Yalıtkan lazer: Burada aktif ortam bir katı içine gömülmüş safsızlık iyonlarından ibarettir.Normal olarak mevcut yapıdaki iyonlar yerine girerler.Mevcut örgü de önemlidir, çünkü ısısal iletim, ısısal genişleme lazerin oluşturacağı güç düzeyleri belirlemek için önemlidir.Bunun dışında mevcut yapı safsızlık iyonlarının enerjisini etkiler, öyle ki aynı iyon farklı örgülere katkılandığı zaman biraz farklı dalga boylarında lazer elde edilir.Bizim açımızdan en önemli iyonlar geçiş metal iyonları ve nadir toprak elementi iyonlarıdır    Yakut Lazer: Tarihte ilk başarılı lazerdir.Lazer geçişi 694 nm arasındadır.Buna göre yakut üç düzeyli bir lazer sistemidir.Toplam iyonların sayısının yarısından fazlası E kare düzeyine pompalanır ve nüfus terslenmesi oluşturulur.Pompalama, parıltı tüpüyle yapıldığı zaman hızlı bozunumlar geniş bandlardan geçer.Yüksek basınçlı civa ark lambası pompalama için sıkça kullanılır    Alexandrite Lazer: Yakut ile aynı spektroskopiye sahiptir ve 1973 yılında 680 nm dalgaboyunda lazer ışığı veren üç düzeyli lazer olarak yapıldı.Bununla birlikte, son zamanlara daha uzun dalgaboylu lazer elde edildi ve dört düzeyli lazer pompalama belirtgenleri gösterdi.Bundan başka , lazer dalgaboyu 700-820 nm arasında değiştirilebildi.Bu özellik ayarlanabilen lazerin ilk örneği oldu.    Nd:YAG Lazer: Nd iyonu örgüde yttrium iyonunun yerine geçer.Katılama, maksimum 0,015 eV düzeyindedir.Dört düzeyli bir lazerdir.    Yarı İletken Lazer: Katı maddelerden yapılmış olmasına rağmen yarı iletken lazer hem enerji hem de pompalama mekanizmaları bakımından yalıtkan katkılı lazerleri oldukça farklıdır.Yalıtkanlardaki atomların tek enerji düzeyleri gözlenirken yarı iletkenlerdeki elektonlar geniş bandlı enerji düzeylerini işgal eder.Her band yakın biçimde ilgili değil, fakat bütün olarak maddeye aittir.Katının, başlangıçta birbirinden iyice uzak atomları, birbirine yakın getirmek ve bir topluluk elde etmek olarak düşünülebilir.    He-Ne Lazer: Günümüzde de en yaygın atomik lazer He-Ne lazerdir.Bu lazer aktif ortamı 10 kısım helyum ve 1 kısım neondan oluşur.Bu karışım, birkaç milimetre çapında dar delikli ve 0.1–1 m uzunluğunda 10 torr basıncında bir borudur.Bir boşalma oluşturulur.Boşalma başladığında tüpün direnci azalır, akımı sınırlandırmak için güç kaynağına seri bir diren. ilave edilir.Lazer geçişleri neon enerji düzeyleri arasında olur.Dört temel lzer geçişi 3.39 μm, 1.15 μm, 632.8 nm , 543.5 nm dalgaboylarına sahiptir.Her geçişin başlama veya sonlanma düzeyleri ortaktır.Buna göre geçişler birbirleriyle adeta yarışırlar, istenmeyen dalgaboylarına karşı dikkatli önlemler alınmalıdır.Çoğu kez amaçlanan hedef, gerksinene lazer hücresini, sadece istenen dalgaboyunda yansıtıcı yapmaktır.Lazer ışınının yönüYönü sabit olan lazer ışını çok düşük alıcılıdır. Lazer ışınının yönlülüğü önemli avantaj sağlar. Bunlar;    Düşük çaplı ışınlarda yüksek enerjiler oluşması    Mesafeye göre ışın açısının az değişmesi    Işının ortamda az miktarda dağılması    Odaklanmanın istenilen bölgelerde kolay oluşması.Lazerden gönderilen ışının yön açısı ɑ lazerin yapısındaki malzemenin cinsine bağlıdır. Bu açı lazer çeşitlerine göre değişim göstermektedir. Lazerin yapısında özel optik elemanlar kullanılırsa ɑ açısı birkaç sekunde kadar düşürülebilir.Cisim üzerine odaklanan lazer ışınının çapı birkaç mikrometre kadardır.Kullanım alanlarıGünlük hayattaki ilk kullanımı 1974 yılında oldu.Süpermarketlerin barkod okuyucuları, daha sonra 1982 yılında tanınan lazer disk okuyucu ve kompakt disk çalarlar ilk lazer donanımlı cihazlardır. Çoklu ortam sunumlarında, reklamcılıkta, açık hava mekanlarının vitrin düzenlemesinde, oyunların özel efektlerinde, müzelerde, kulüplerde, konserlerde, tıpta, iletişim alanlarında lazer kullanılır. Lazer yazıcı, CD çalar yaygın kullanım alanlarındandır.Endüstride kullanımıLazerin endüstride kullanılması için çeşitli özelliklerden yararlanılır. Tek yönde gitmesiLazerin en önemli özelliği tek yönde gitmesidir. Küçük dağılma açısı lazer ışınının taşıdığı enerjinin kolaylıkla toplanıp bir alan üzerine odaklanabileceği anlamına gelir. Şerit genişliğiLazer ışını tek renkli olmasına rağmen lazer spektral içeriği lazer ortamının şerit genişliği kadar olabilir. Spektral olarak saf olan lazer ışınları bilimsel araştırmalarda kullanılır. Işının uyumluluğuUyarılan dalga, uyarıcı dalga ile aynı fazdadır. Buna göre her iki dalganın uzay içerisinde elektrik alanlarının değişmesi aynıdır. Başka bir uyumluluk ise zamana bağlı uyumluluktur.Işık spektrumu spektrometre adı verilen bri aletle ölçülür.ParlaklıkLazer ışınının önemli bir özelliği, diğer tüm kaynakların ışınlarına göre daha parlak olmasıdır. Odaklanma özelliğiLazer ışınlarının odaklanması dalga boylarına göredir. Bu özellik, CW lazer ile kesme işlerinde, etiket okuyan cihazlarda kullanılır. Tıpta kullanımıHastalıkların teşhis ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Göz hastalıklarının tedavisi, mikro cerrahi uygulamalarında yaygın kullanılır.Cerrahide lazerin en başarılı olduğu kullanım alanlarından biri de göz hastalıklarının tedavisinde kullanılan ışıkla pıhtılaştırma yoludur.Ağ tabakadaki kan damarları bozulunca, küçük ve çok zayıf yeni damarlar oluşur.Bu damarlar kolay kopabileceği için kanamalara sebep olur.Işıkla pıhtılaştırma yöntemi ağ tabakanın ilgili yerlerini yakarak yeni damarların oluşmasını engeller.

http://www.ulkemiz.com/lazer-nedir-nerlerde-kullanilir-

Şifa Deposu Tuz Mağaraları

Şifa Deposu Tuz Mağaraları

Son yıllarda dünya nüfusunun % 4 – 10’u solunum yolu hastalıklarına yakalanmaktadır. Bu hastalıkların ilk sıralarında ise astım ve bronşit gibi solunum rahatsızlıkları gelmektedir. Çocuklarda ise bu hastalığın artışı % 10 – 15’e kadar yükselmektedir.Astım, maalesef tedavisi olmayan bir hastalıktır. Astım hastalarına karşı genellikle ilaç tedavisi uygulanır. Bronşial astım hastalığı tedavisinde ise ilaç tedavisine ek olarak speleoterapi yani Yunan sözünde “spelo” ( mağara ) tedavisi yapılmaktadır. Bu tedavi 2000 yıldan fazla süredir uygulanmaktadır.Tuz bilinen en eski antiseptik`tir. Avrupa’da, Asya’da ve Anadolu’da özellikle kaya tuzu mağaralarının insan sağlığına çok katkıları olduğu, yaşadığımız şu günlere kadar aktarılmıştır. Tuz mağaralarının keşfi, ilk olarak ikinci dünya savaşı sonrasına dayanmaktadır. Bir grup insanın savaş sonrası bombardımandan korunmak için sığındıkları bir tuz mağarasında, aylarca yaşadıkları halde, bir süredir gözlemledikleri astım hastalarının atak geçirmediklerini fark ederler.Bunun üzerine tuz çıkarmak için madende çalışan işçileri incelemiş ve başta akciğer olmak üzere birçok hastalığa yakalanma olasılıklarının diğer kişilerden çok çok daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmalar devam ederken, mağara içerisindeki tuz ve nem partiküllerinin birleşmesi nedeni ile ortaya çıkan havanın, nefes açıcı, temiz ve ferahlatıcı bir sprey özelliği taşıdığı görülmüştür. Tuz kayalarının etrafa yaydığı negatif iyonlar vardır. Bu iyonların alerjik etkenleri nötralize ettiği ve broşlarda genişletici özelliğinin olduğu görülmüştür. Ayrıca vücudun bağışıklık sistemini de sağlamlaştırdığı görülmüştür.Tuz terapi merkezlerinde bazı ortak uygulama çeşitleri vardır. Günlük maksimum 120 dakika ile minimum 60 dakika arasında solunum tedavi yöntemi uygulanır. Bu terapi hastanın klinik seyrine göre 15 ile 20 günlük seanslar olarak değişir.Tuz Mağaraları Hangi Hastalıklara İyi Gelir? * Alerjik rinit ve sinüzite * Üst solunum yolu hastalıklarında kronik rinit ve sinüizite * Alt solunum yolu enfeksiyonlarına * Alerjik ve kronik bronşitlerde * Astım hastalıklarlarında * KOAH * Amfizem * Hırıltı * Öksürük * Tonsilit * Saman nezlesi * Soğuk algınlığı ve grip * Burun tıkanıklığı * Otitis media ( Orta Kulak İltihabı ) * Pnomoni ( Zatürre ) * Kistik fibrozis * Cilt hastalıklarında * Egzamalar da, psöriazis ( sedef ) hastalıklarında * Alerjik dermotitlerde * Psikotik hastalıklar da ve depresyonda * Organik kaynaklı uyku bozukluklarında * Yorgun uyanmaHangi Hastalıklarda Uygulanmaması Gerekir?* Kalp yetmezliği hastalıklarında * Refüle edilemeyen hipertansif ( Kontrol edilemeyen yüksek tansiyon ) hastalarında * Kanserli hastalarda * Aktif tüberkülozlu hastalarda * Ateşli enfeksiyonlardaKaynakça: Helsinki Üniversite Hastanesi, Jouni Hedmen MD, Timo Hugg ve Tari HoahtelaYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sifa-deposu-tuz-magaralari

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı nedir ? Biz bağımlımıyız ?

İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg'in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.İBR her ne kadar yerici bir şaka olarak ortaya çıkmışsa da bazı kişiler bu olgunun gerçek bir duruma karşılık geldiğini savunmaktadırlar. Bu kişiler İBR'yi genellikle alt türlere ayırırlar. Bu türlerden bazıları pornografi, coşkun ve mantık dışı oyun tutkusu, sosyal iletişim siteleri ya da web güncelerinde aşırı zaman tüketimi ve İnternet üzerinden alışveriş takıntısıdır. Dayanılmaz bir kumar oynama ya da alışveriş yapma isteği gibi kişide sorun yaratması olası olgular zaman zaman İnternet içtepileri olarak adlandırılır. Bilgisayar oyunları karşısında aşırı zaman geçirme ise bu olgunun etkilerinin günlük yaşama etkisi olmadığı sürece tehlikeli sayılmaz.Nedensiz bilgisayar kullanımı günlük yaşama etkiyen aşırı bilgisayar kullanımına örnek olarak verilebilir. Bu terimler bağımlılık terimini özellikle içermemekte ve oluşma nedenleri tek bir etmene bağlı bulunmamaktadır.Birçok çevrenin olumsuz tavrına karşın ruhbilimci Kimberly Young İBR'nin DSM'nin yeni sürümü DSM-V'e eklenmesi için çaba harcamaktadır. Young'a destek verenler rahatsızlığın resmi orunlarca tanınması durumunda sigorta şirketlerinin İnternet bağımlılığı danışmanlığı için ödenek ayırmalarının kolaylaşacağını düşünüyorlar. Ne var ki, karşı görüşteki birçok uzman İBR'nin gerçek bir bağımlılık ya da özel bir rahatsızlık olmadığını ve bu nedenle DSM-V'te yer almaması gerektiğini savunmaktalar. Ayrıca, tedavi gerektiren durumların ele alınmadığı da gerçek dışı ve hastalık genellikle başka adlar altında (ADD ve depresyon) ele alınarak tedavi ediliyor.Amerikan Medikal Kurumu Haziran 2007'de Amerikan Ruhbilim Kurumu'na ilettiği mektupta İBR'nin DSM'nin 2012 sürümüne eklenmeyeceğini bildirdi. Bunun yanında kurum, "uzun süreli oyun oynama" olgusunun daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesini salık vermiştir. Amerikan Bağımlılık İlaçları Topluluğu üyeleri aşırı İnternet kullanımı ve uzun süreli video oyunu oynamanın gerçek bir bağımlılık olduğu yargısına karşı çıktı. Bu aşamadaki araştırma konuları "aşırı kullanım"ın tanımlanması, "İnternet bağımlılığı"nın takıntı, depresyonda ilaç alımı ve içtepiden ayrılmasıdır.İnternet bağımlılığının kabul edilebilir bir rahatsızlık olup olmadığı tartışıladursun bu rahatsızlığı yaşadığını söyleyen kimi kişiler mahkemelerde tazminat davaları açmaktadırlar. Yakın tarihli bir Amerikan davasında (Pacenza - IBM Corp.) davacı Amerikan Engellilik Yasasına aykırı biçimde engellendiğini (Vietnam Savaşı ile ilintili Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yol açtığı İnternet bağımlılığına bağlı olarak) savunmuştur. Dava, New York'un güney kesimindeki başka bir davanın sonucunu beklemektedir.Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Bilgisayar Bağımlılığı Çalışma Merkezi müdürü Maressa Orzack'e göre İnternet kullanıcılarının %5 ila 10'unda İnternet bağımlılığı görülmektedir.Başka bir destekleyici İnternet Davranışları Merkezi müdürü olan David Greenfield'dır. Greenfield, 1999 yılında ABC News.com ile bir çalışma yürütmüştür ve halen Virtual Addiction yazarlığı görevini sürdürmektedir. Bu uzmana göre bazı İnternet hizmetleri sunduğu özellikler kullanıcıların kişilik çözünmesi, zaman algısı yitimi ve anlık zevk gibi bozukluklara yakalanma risklerini artırıyor ve tüm kullanıcıların %6'sı bu olguların doğrudan sonuçlarını gündelik yaşamlarında duyumsuyor. Ne var ki, bu olgunun bağımlılık yerine bir içtepi olarak kabul edilmesinin daha doğtu olacağını savunuyor. Greenfield, İnternet ortamında seks, oyun, kumar ve alışverişin kişilik bozukluklarına yol açabileceğini düşünüyor.İnternet Bağımlılığı Merkezi'ne göre İnternet bağımlıları depresyon ve kaygı bağlantılı rahatsızlıklar yaşamakta ve hoş olmayan düşünce ve stres yaratan durumlardan kaçmak amacıyla İnternet'in düşlemsel ögelerini kullanmaktadırlar. İBR tedavisi gören insanların yaklaşık %60'ı pornografiye karşı aşırı ilgi ve seks içerikli konuşmalarda bulunma gibi uygunsuz buldukları davranışları sergiliyor. Bu kişilerden yarıdan fazlasının ise alkol, uyuşturucu, tütün ve seks bağımlısı olduğu gözleniyor."Çoğu danışman ve uzmana göre bilgisayar karşısında geçirilen süre İnternet bağımlılığı tanısına katkı sağlayamaz. Asıl sorulması gereken İnternet kullanımının iş yirimi, evlilik sorunları, depresyon, içe kapanma ve kaygı gibi ciddi sorunlara yol açıp açmadığıdır. Proctor Hastanesi'nden Dr. Zehr İnternet bağımlılığı sınırını İnternet kullanımının kişinin denetiminden çıktığı nokta olarak kabul ediyor. Dr. Cash ve diğer terapistler bilgisayar oyunları ve anlık iletiler nedeniyle eskiye oranla daha fazla sayıda gencin karşılarına bağımlı olarak çıktığını söylüyorlar. Bu kişilerde ilgi eksikliği ve sosyal beceri bozukluğu sorunları gözleniyor."Amerikan Ruhbilim Dergisi'nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu'nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor. Bu uzmana göre İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)Engellenme karşısında geri çekilmeHoşgörüde artışOlumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86'sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.İBR öncelikli olarak yanıltıcı bir ada sahiptir. Ruhbilimci Dr. Goldberg'e göre İnternet bağımlılığı gerçek bir bağımlılık olmamasının yanı sıra diğer rahatsızlıkların belirtisi olabilir. Bağımlılığın ucu açık bir tanımı herhangi bir dengeleyici davranışın bağımlılık olarak tanımlanması olasılığına açık kapı bırakıyor. Örneğin, hoş olmayan bir durumun oluşmasını engellemek isteyen bir kişinin yaptığı uzun süreli bir telefon konuşması bu kişinin "telefon bağımlısı" olarak adlandırılmasına yol açabilir.Carol Potera ve Jonathan Bishop da İnternet bağımlılığının yanlış adlandırıldığını savunuyorlar. İnternet'in bir nesne değil sosyal bir ortam olması insanların ona bağımlı hale gelmelerini engeller. Bu olgu şu benzerliklerle açıklanabilir: Bir kişi çok sevdiği bir kentte, bir Japon balığı havuzda yaşamaya bağımlı olamaz.Daha sık kabul gören bir görüşe göre ise "İnternet bağımlıları"nın büyük bir kısmı bilinen diğer rahatsızlık ulamları altında sınıflandırılabilmektedirler. İnternet'in aşırı ya da uygunsuz kullanımı çoğu hasta için depresyon, kaygı, içgüdü denetimi rahatsızlıkları ve nedensiz kumarın göstergesidir. Bu görüşe göre İBR yemek bağımlılığıyla benzeştirilmektedir (yemek bağımlısı olduğu düşünülen insanların gerçekten yemeğe bağımlı olmadıkları bağlamında).Bir kişinin çevrimiçi açık artırmalarda fiyat bildirimlerine katılması, porno içerikli siteleri görüntülemesi, İnternet üzerinden oyun ve kumar oynaması gibi durumlara konu olması İnternet ortamının bağımlılık yaratan bir doğası olduğunu göstermez. Şu sorunlar İBR etiketi altında sunulmaktadırlar: Bir nedene bağlı olmaksızın kumar oynayan bir kişi bu eylemi bilgisayar karşısında ya da yüzyüze yapmasına bağlı olmaksızın kumar tutkunu olarak nitelendirilir.İçgüdü denetimi zayıf bir kişinin bilgisayar oyunları ya da İnternet'te gezinme nedeniyle uykusuz kalması bu kişinin sürükleyici bir roman ya da çok sevdiği bir televizyon izlencesi nedeniyle uykusuz kalabileceği gerçeğini değiştirmez.Seks takıntısı bulunan bir kişiye ait bu gerçek pornografik ürünlerin bilgisayarda ya da kâğıt üzerinde izlenmesine bağlı olarak değişmez.Alışveriş çılgını bir kişi bu özelliğini satın aldığı ürünlerin sergilendiği ortama bağlı olmaksızın koruyacaktır.Borsada sürekli işlem yapan bir kişinin bu alışkanlığının bulunduğu ortama bağlı olmadığı anlaşılmıştır.Ayrıca, İBR'nin üzerinde çok durduğu İnternet etkinlikleri (e-posta, yazışma, gezinme, kumar oynama) arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Kumara atfedilen toplumsal yaşam çemberinin dışına çıkma eğilimi İnternet için kesinlikle kabul edilebilir değildir. Sözde İnternet bağımlıları genelgeçer bağımlılık türleri ile ilgili tedavi gören kişilerin yaşadığı sağlık ve ilişki sorunlarıyla karşılaşmamaktadırlar.Bir araştırma sonucuna göre dokuz milyon Amerikalı nedensiz bilgisayar kullanıcısı olarak nitelendirilebilirler.Britanyalı ruhbilimcilerin geçen yıl Advances in Psychiatric Treatment dergisinde yayımlanan raporda "önemli azınlık" (tüm İnternet kullanıcılarının yüzde 5 ila 10'u arasında olduğu tahmin ediliyor) olarak adlandırılan kullanıcı öbeğinin İnternet bağımlısı olduğu belirtiliyor. Ayrıca, önceki bulgulara göre İnternet bağımlılarının içe dönük erkekler olan büyük bir kısmının evlerinde bilgisayar kullanan orta yaşlı kadınlar olduğu gözlenmiştir.Çin, Güney Kore ve Tayvan'ın da içinde bulunduğu birçok Asya ülkesi genç kuşakta İnternet bağımlılığına en sık rastlanan ülkelerdir.Konuyla ilgili hükümet destekli bir araştırmayı kısa süre önce sonuçlandıran Hanyang Üniversitesi çocuk ruhbilimi uzmanı Ahn Dong-hyun Güney Koreli gençlerin yaklaşık %30'unun (2.4 milyon insanın) İnternet bağımlısı olma riski taşıdığını belirtmektedir.Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi (CNNIC) 30 Haziran 2006 tarihi itibariyle 123 milyon kişinin İnternet'e girdiğini, bunların %14.9'unun 18 yaşından küçük olduklarını açıklamıştır. Chou ve Hsiao'ya göre hastalığın Tayvan üniversite öğrencileri arasında görülme sıklığı %5.9'dur. Wu ve Zhu Çinli üniversite öğrencilerinin %10.6'sının İnternet bağımlısı olduğunu ortaya koymuştur.Pekin savcısı Shan Xiuyun kentteki gençliğe özgü suçların %85'inin İnternet'le ilintili olduğunu vurgulamaktadır. Çin Komünist Gençlik Birliği 2007 yılında yaptığı bir açıklamada 13-17 yasları arasındaki Çin yurttaşlarının yüzde 17'sinin İnternet bağımlısı olduğunu öne sürmüştür.Block son araştırma sonuçlarına dayanarak yaptığı açıklamada Çinli yetişkinlerin %13.7'sinin İnternet bağımlılığı tanısına ait ölçütlerle uyumluluk gösterdiğini belirtmiştir. Bu durum Çin hükümetince başlatılan günde üç saatlik bilgisayar oyunu kısıtlamasına yol açmıştır.Tümünde olmamakla birlikte çoğu durumda sorun kendi kendine düzelir. Profesör Kiesler İnternet bağımlılığını moda bir hastalık olarak adlandırmaktadır. Kiesler şöyle diyor: "Televizyon bağımlılığı daha kötü. İnternet'te uzun süre geçiren kişiler üzerinde bir araştırma yapmaktayım ve ilk bulgular deneklerin büyük bir kısmının İnternet kullanımını azalttığını gösteriyor. Bu bana ciddi durumların bile kendi kendine düzelebildiğini düşündürüyor."

http://www.ulkemiz.com/internet-bagimliligi-nedir-biz-bagimlimiyiz-

Bir İnsan Hiç Uyumadan Kaç Saat Durabilir?

Bir İnsan Hiç Uyumadan Kaç Saat Durabilir?

En temel ihtiyaçlarımızdan olan uyku, hayatımızda büyük bir yer kaplar. Normal bir insanın vücut sağlığı ve düzeni için günün dörtte biri kadar, yani 6-7 saat uyuması gerekir. Fakat herkes bu düzeni sürekli olarak sağlayamaz. Uykusuz kaldığımız günler olmuştur elbet. Hatta  24 saatten fazla uyumadık mı? 1 saatlik uykunun bizi kendimize getireceğini düşünmedik mi? Az uyumak bile sağlığımızı ve vücut dengemizi bozarken,  hiç uyumadan kaç saat durabiliriz?Bunun net bir cevabı bulunmamaktadır. Fakat deneysel verilere göre 264 saat, yaklaşık olarak 11 gün. 1965 yılında, 17 yaşındaki Randy Gardner bir bilim fuarında bu dünya rekorunu elde etti. Başka araştırmalara göre, normal bireylerin sekiz ile on gün arasında uyanık kaldığı sonucuna varılmıştır. Bu deneklerin hiçbirinde ciddi tıbbi, psikiyatrik ya da sinirsel bozukluklar görülmemiştir. Fakat uzun süreli uykusuzluğun, bireylerde hafıza kaybına neden olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda uykusuzluğu artan deneklerin hepsinde, konsantrasyon eksikliği artmış, motive olmada zorluk çekmişlerdir. Algılamada ve zihinsel süreçlerde zayıfladıkları görülmüştür. Chicago Üniversitesinde, Allan Rechtschaffen’in uyku laboratuarında sıçanlar ile yaptığı deneyler sonucunda, iki hafta boyunca sıçanlar uykusuz bırakılmıştır. Deneklerin beyin dalgaları cihazlarla izlenmiş, uyuduklarında uyartılar ile uyandırılmışlardır. 15 gün sonunda uykusuzluk bu hayvanlarda ölümle sonuçlanmıştır. Ölüm sebepleri tam olarak açıklanamamıştır.,Bunun yanında “Morvan sendromu” olarak bilinen çok nadir görülen uykusuzluk hastalığı bulunmaktadır. Öyle ki 49 yıldır geceleri uyuyamayan birisi bile var. Bunun gibi yıllardır uyuyamadığını söyleyen insanlar bulunmaktadır.Morvan Sendromu: Morvan Sendromu, nöromiyotoni, otonom ve santral sinir sistemi tutulumu ve endokrin fonksiyonu bozukluğu ile karakterize olmuş nadir bir hastalıktır. Bu sendromun görüldüğü hastalarda uykusuzluk problemi bulunur ve tam olarak bir tedavisi yoktur.Kaynakça:http://biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=2&soru_id=567http://www.bilimania.com/bilimania-cocuk/makaleler/3425-bir-insan-uyumadan-kac-guen-durabilirhttp://www.habervitrini.com/haber/49-yildir-uyumayan-adam-doktorlari-bile-pes-ettirdi-404154/http://gundem.milliyet.com.tr/uyku-nasil-bir-duygu-bilmiyor-/gundem/gundemdetay/11.12.2012/1640248/default.htmYazar: Hasan Can Bozkurthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/bir-insan-hic-uyumadan-kac-saat-durabilir

Ülkemizde Turizm

Ülkemizde Turizm

Turizm; insanların dinlenme, eğlenme, gezip görme, kültürel, sanatsal ve sportif etkinliğe katılma amacıyla yaptıkları gezilere ve bunlardan doğan ilişkilere denir. Turizm, ülkeye canlılık ve gelir getirir. Günümüzde bir sanayi dalı haline gelmiştir. Ülke sınırları içinde insanların turizm faaliyetlerine katılmasına iç turizm, bir ülkeden başka ülkelere yapılan turizm faaliyetlerine de dış turizm denir.–    İklim–    Yerşekilleri–    Bitki ve hayvan türleri–    Su kaynakları–    Tarihi eserler–    Kültürel değerler–    Ulaşım Son yıllarda ülkemizde gelişen turizm dallarından biri de yat turizmidir. Turistler yatlarda konaklamakta ihtiyaçlarını da gittikleri yerlerden karşılmaktadır.Türkiye’nin Turistik Değerleri Türkiye tarihi zenginlikleri ve doğal güzellikler bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alır. Yine çeşitli iklim, bitki ve yer şekillerine sahip olması Türkiye’nin turizm potansiyelini artırmaktadır. Türkiye’nin turistik değerlerini doğal güzellikler ve tarihi zenginlikler olarak iki gruba ayırabiliriz.a. Doğal Güzellikler pamukkaleÜlkemizde turizm potansiyelinin önemli bir kısmını oluşturan doğal güzellikler içerisinde deniz turizmi önde gelir. Yazların erken başlaması ve uzun sürmesi, doğal ve temiz kumsalların varlığı deniz turizminin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu güzelliklere maki, meşe ve çam ormanları ile masmavi körfezler eklenince bir çok yer turizm merkezi haline gelmiştir. Başta Antalya olmak üzere Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Çeşme, Manavgat, Side, Kemer, Kaş, Fethiye deniz turizminin en fazla geliştiği yerlerdir.Son yıllarda ülkemizde gelişen turizm dallarından biri de yat turizmidir. Turistler yatlarda konaklamakta ihtiyaçlarını da gittikleri yerlerden karşılmaktadır.Çoğu kez dar ve derin vadiler içerisinde akan akarsularımızın bazı eşsiz güzellikte manzaralara sahip çağlayanlar (Düden, Kurşunlu, Manavgat, Tortum) oluşturmaları ve rafting, kano gibi akarsu sporlarına elverişli olmaları nedeniyle (Çoruh, Dicle, Fırat, Sakarya, Seyhan, Ceyhan, Dalaman, Göksu) turizm bakımından önemli potansiyel oluşturmaktadır.Ülkemize turist çeken yerlerden bir diğeri de göllerdir. Özellikle çok sayıda kuş türünü barındıran ve kuş cenneti olarak adlandırılan Manyas Gölü gibi sulak alanlar turistik açıdan önemlidir.Türkiye’de yer yapısının kırıklı olması nedeniyle oluşan termal kaynaklar yaygındır. Bir çok hastalığın tedavisinde yararlanılan ve termal turizmin gelişmesinde etkili olan bu kaynakların başlıcaları; Bursa, Denizli, Afyonkarahisar, Balıkesir, Yalova, Ankara ve Sivas’ta bulunur. Akdeniz Bölgesi’nde yaygın olarak görülen mağaralar (Karain, İnsuyu, Damlataş vb) ile Mersin’deki Cennet ve Cehennem obrukları ile Pamukkale travertenleri gibi karstik süreçler sonucunda oluşan yer şekilleri turistik doğal güzellikler arasında yer almaktadır. Ürgüp, Göreme ve Avanos çevresinde, yaygın olarak görülen peribacaları Türkiye’de en çok turist çeken yer şekillerindendir. Ülkemizdeki dağlar bir çok bakımdan olumsuzluklara neden olsa da doğal güzellikler ve kış turizmi açısından önemli potansiyele sahiptir. Kış sporlarının yapıldığı başlıca merkezler; Bursa (Uludağ), Bolu (Kartalkaya), Kayseri (Erciyes), Kastamonu (İlgaz), Erzurum (Palandöken), ve Kars (Sarıkamış) tır.b. Tarihi Değerler Tarih öncesi ve tarihi devirler boyunca ülkemizde çok çeşitli medeniyetler kurulmuştur. Bu medeniyetlerden kalan eserler Türkiye’yi dünyanın tarihi eserler bakımından en zengin ülkelerden biri haline getirmiştir.Hititler döneminden kalma şehir kalıntılarına, Alacahöyük (Çorum), Kültepe (Kayseri), Aslantepe (Malatya)’da rastlanır. Ayrıca Van Gölü civarında Urartular’a, İç Batı Anadolu’da Friglere, Batı Anadolu’da İyonlar’a ait tarihi kalıntılar yer alır.Selçuklular ve Osmanlılar’dan kalma eserler (camiler, hanlar, hamamlar, ve kümbetler) ülkemizin hemen her tarafında yaygın olarak görülür. Selçuklu eserleri Konya, Kayseri, Sivas, Diyarbakır ve Erzurum’da, Osmanlı eserleri ise istanbul, Bursa ve Edirne’de yoğunlaşmıştır. Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen askerlerimiz anısına yapılan şehitlikler ile Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı alanlar çok sayıda turist çeken yerlerin başında gelmektedir.Türkiye’de Turizmin Gelişmesi ve Turizmin Ekonomideki YeriÜlkemizde turizmin gelişmesini sağlamak amacıyla 1923 yılında Atatürk’ün isteği ile kurulan ve günümüzdeki adı “Türkiye Turing ve Otomobil Kanunu” olan “Türk Seyyahin Cemiyeti” kurulmuştur. Eski eserlerin onarılması ve hizmete açılmasında bu kurumun büyük katkısı olmuştur.Özellikle 1985’den sonra turizm yatırımlarının artırılması, turizm sektörüne verilen krediler, ulaşım şartlarının geliştirilmesi ve tanıtım kampanyaları ile birlikte Türkiye’ye gelen turist sayısında ve elde edilen gelir miktarında ciddi artışlar olmuştur.2006 yılında turizmden elde edilen gelir 14 milyar doları geçmiştir.Turizmin gelişmesi;–    Ülkeye giren döviz miktarında,–    İstihdam oranında,–    Milli gelirin artmasında,–    Alt yapı imkanlarının gelişmesinde,–    Bankacılık, ticaret, ulaşım, gıda, hediyelik eşya gibi bir çok sektörünün gelişmesinde etkili olmuştur.

http://www.ulkemiz.com/ulkemizde-turizm

Lens Nasıl Takılır? Lens Bakımı Nasıl Olmalıdır?

Lensler genel anlamda göz kusurlarının tedavisinde kullanılan bir araçtır. Lensler, ışık kırma özelliği sayesinde miyop, hipermetrop gibi göz hastalıklarını düzeltmektedir. Bu özelliği sayesinde gözlük kullanımına alternatif olarak günümüzde oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır.Lensler göz hastalıkları tedavisinde kullanıldığı gibi estetik aracı olarak da kullanılan bir ürün haline gelmiştir. Oldukça geniş renk skalası sayesinde, insanlar için oldukça cazip bir estetik aracı olmuştur. Lens temizliği oldukça önemli bir konudur. Öyle ki iyi temizlenmemiş bir lens, gözün hastalık derecesini ilerletebilir. Sağlıklı gözün ise bozulmasına neden olabilir. Ayrıca iyi temizlenmemiş bir lens oldukça fazla göz yaşı dökülmesine ve göz ağrılarına neden olur.Lenslerin kendi lens kabında içinde lens solüsyonu dolu iken muhafaza edilmesi gerekir. Lensi içinden çıkarmak için özel, plastik lens cımbızları vardır.Lens takmak için ilk adım ellerin büyük bir titizlikle yıkanmasıdır. Eller kurulanırken lif bırakmayacak bir havlu tercih edilmelidir. Çünkü elde kalan lifler lens üzerine yapışır ve gözde batma hissi yaratarak rahatsız eder. Eller kurulandıktan sonra, yağlı kozmetik ürünleri, krem, losyon gibi ürünler kullanılmalıdır. Bu ürünler hem lense hem de göze zarar verebilir. Eğer makyaj yapılacaksa önce lensin takılması daha sonra makyajın yapılması gerekir.Lensi takmak için, lens orta parmağa alınır. Üzerinde yırtık veya toz olmamasına dikkat edilir. Eğer yırtık varsa kesinlikle kullanılmamalıdır. Toz varsa avuç içine alınıp üzerine lens solüsyonu dökülür ve tozdan arındırılır. Lensin tersi ve düzü kontrol edilip orta parmağa bir çanak şeklini alacak şekilde alınır. Önce sağ göze takılması tavsiye edilir. Yüzük parmakla göz aşağı doğru açılır, diğer elle de üst göz kapağı yukarı doğru açılarak lens göze yerleştirilir. Bu adımda tam gözün üzerine yerleştirebilmek zordur fakat gözün beyaz kısımlarına gelmesinde bir sakınca yoktur. Göz birkaç kez kırpıldığında lens zaten olması gereken yere kendiliğinden yerleşir. Lensin merkezlenmesi için göz kapakları kapalı durumdayken göze hafifçe masaj yapılabilir.Lensi çıkarmak içinde ilk adım yine temizliktir. Eller lens takılmadan önceki el temizliği tekrarlanır. Alt göz kapağı aşağı doğru biraz açılır. İşaret parmağıyla lens ucundan hafifçe tutulur ve gözün beyaz kısmına doğru çekilir. Daha sonra çimdik yöntemiyle işaret parmağı ve başparmağının arasına alınarak çıkartılır.Lens bakımından kesinlikle musluk suyu kullanılmamalıdır. Sadece özel lens solüsyonları kullanmak gereklidir. Lens kadar lens kutusu bakımı da önemlidir. Lens kutusu da özel solüsyon ile yıkanarak kapağı açık biçimde kurumaya bırakılır. Lens kutusunda kalan solüsyonun asla tekrar kullanılmamalıdır.Yazar: Özge Yıldırımhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/lens-nasil-takilir-lens-bakimi-nasil-olmalidir

Boy Uzunluğu Kanser İle Bağlantılı Mıdır?

Boy Uzunluğu Kanser İle Bağlantılı Mıdır?

En son yapılan çalışmalar, kanser gelişiminin bir kişinin boyu ile doğrudan orantılı olduğunu göstermektedir. Bu bağlantı hakkında daha fazla bilgi edinmek için makaleyi okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?“British Journal of Cancer” dergisine göre 182 cm’ den daha uzun olan erkeklerin prostat kanseri olma riskleri çok daha fazladır.“Cancer Epidemiology, Biomarkers and Prevention” dergisinde (kanser araştırmaları yapan aylık bir dergi) yapılan yeni bir çalışmaya göre araştırmacılar 20.928 menopoz sonrası kadın ile ilgili veri topladı. Yapılan bu yeni çalışmaya göre, boy uzunluğu kadınlar için o kadar da değerli değildir. Bu çalışma menopoz sonrası, uzun boylu kadınların kansere yakalanma riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir. Yani bir kadının boy uzunluğu kansere yakalanma riski ile doğrudan orantılı görülmektedir. Boy ve Kanser Arasındaki Korelasyon:Çeşitli kanser tiplerinden müzdarip yaşları 50-79 arasında değişen kadınlar araştırmaya katıldı. Bu kadınlar boylarına göre 5 gruba ayrıldılar. Örneğin, 154 cm veya daha kısa olan kadınlar birinci gruba dahil edildi. Veriler her grupta boy ve kansere yakalanma sıklığının haritalanması ile analiz edilmiştir.Verileri 12 yıl boyunca inceledikten sonra, araştırmacılar uzun boylu kadınlarda daha yüksek kanser riski olduğunu ortaya koymuşlardır. Yaş, kilo, eğitim, sağlıksız alışkanlıklar (sigara ve aşırı alkol alımı) ve hormon tedavisi gibi kanser riskini etkileyen diğer faktörler de göz önüne alınarak araştırmacılar iki faktör arasındaki bağlantıyı anlamaya çalıştılar.Kadınlar söz konusu olduğunda her 10 cm’lik boy artışının kanser riskini %13 arttırdığı gözlenmiştir. Bu oranın tüm kanser tipleri için hemen hemen aynı olduğu düşünülmektedir. Çalışma belirli kanser türlerine daraltıldığında araştırmacılar kalın bağırsak, endometriyum, yumurtalık ve meme kanserlerinin uzun boylu kadınlarda %13-17 daha fazla görüldüğünü tespit etmişlerdir. Tiroid, rektum, böbrek ve kan kanserlerinde ise riskin %23-29 daha fazla olduğu düşünülmektedir.Araştırmacılar aynı zamanda bu çalışmada, kanser görülme sıklığının vücut kitle indeksinden çok boy uzunluğundan etkilendiğini belirtti. Toplamda 19 kanser türü araştırmaya katılmış ve her birinin boy uzunluğu ile yakından ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışma uzun boylu kadınların kansere yakalanma riskinin daha yüksek olma eğiliminde olduğunu bildirmektedir.1 milyon kadının katılımı ile İngiltere’de yapılan bir çalışmada da boy uzunluğu ve kanser riskinin ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada boy uzunluğundaki her 10 cm’ lik artışın kanser riskini %16 arttırdığı söylenmiştir.Vaka kontrollü bir çalışmada erkeklerde prostat kanseri görülme sıklığının boy uzunluğu ile doğrudan orantılı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma uzun boylu erkeklerin prostat kanserinin saldırgan bir formunu geliştirme riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir.Boy Uzunluğu Kanser Gelişimini Nasıl Etkilemektedir?Araştırmacılar boy uzunluğu ile kanseri ilişkilendiren faktörleri henüz belirleyememişlerdir. Boy uzunluğunun kanser gelişimini nasıl etkilediği henüz bilinmemektedir. Araştırmacılar boy uzunluğunu etkileyen büyüme hormonlarının kanser gelişimini etkileyebileceğine inanmaktadır. Boy uzunluğunu etkileyen genetik özellikler ve çocukluktaki çevresel faktörlerin de bu olayda rol oynayabileceği düşünülmektedir. Başka bir spekülasyon ise hücresel düzeyde, uzun boylu insanların daha fazla hücreleri olduğu bu nedenle doğal olmayan bölünme yani kanser hücresi geliştirme risklerinin daha fazla olduğudur.Bu çalışma uzun boylu kadınların mutlaka kansere yakalanacakları anlamına gelmez. Bu araştırma sadece boy uzunluğu ile kanser ilişkisine dikkat çekmeye çalışmakta ve boy uzunluğunun bir kanser etkeni olduğunu göstermez. Uzun boy ve kanser ilişkisini kesin olarak ortaya koymak için henüz çok erken, bu ilişkiyi açıklamak için bu konuda daha fazla çalışmanın yapılması gerekmektedir.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/how-is-height-linked-to-cancer.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/boy-uzunlugu-kanser-ile-baglantili-midir

Genetik bozuklukların <b class=red>tedavisi</b>nde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Genetik bozuklukların tedavisinde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Spesifik yüzey belirteçleri aracılığıyla farklı hedef hücrelere kontrollü gen transferi mevcut diğer yöntemlere göre daha etkili bulundu. Yeni yöntemle hedef hücrelere gen transferi, ilave toksisite olmaksızın yapılabiliyor. Genetik bilginin lentiviral transfer kullanılarak gerçekleştirilen gen terapileri böylece optimize edilebilir. Biomaterials Dergisi’nde yayımlanan çalışmaya göre, Retrovirüs ailesine ait Lentivirüsler, hücrelerdeki genetik materyali değiştirmek için vektör olarak kullanılabiliyor ve gen terapisi tarafından belirlenen kusurlu bir genin değiştirilmesi için ciddi bir yöntem haline gelebilir. Bu tip bir tedavinin etkililiğini artırmak, majör bir tıbbi güçlük ortaya çıkarmaktadır: Virüs spesifik olarak hedef hücreyi izlemelidir ve kullanılan virüs sayısı mümkün olduğu kadar düşük olmalıdır.Fraunhofer Enstitüsü ve Münih’teki Radyasyon Biyolojisi Enstitüsü’nden Dr. Ines Höfig tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, virüs transdüksiyonunun etkisini artıran bir adjuvan geliştirdi. Böylece hedef hücrelere transfer, ilave toksisite olmaksızın optimize edilmiş oldu. Çalışmadan elde edilen bulguların gen transferi ve hasarlı genlerden kaynaklanan hastalıkların tedavisinde önemli bir gelişme sağlayacağı belirtiliyor.Yüzey molekülleri virüsleri hedef hücrelerle birleştirir Bilim insanları virüsleri, virüslerin hedef hücrelerine tutunmasını kolaylaştıran ilave yüzey molekülleriyle donattı. Yüzey molekülleri, bir antikor fragmanıyla birleşen glikoproteinlerden oluşmaktadır. Bu antikor fragmanı, EGFR+ veya CD30+ gibi, spesifik hedef hücrelerin yüzey reseptörlerini tespit eder ve bunlara bağlanır. Yüksek transdüksiyon oranı – daha az virüs kullanımıAraştırma grubu lideri Dr. Ines Höfig, yürüttükleri çalışma ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Hedef hücrelere bu spesifik bağlanmayla, transdüksiyon oranını (virüslerin hedef hücrelere transferini) üç kat artırabiliriz. Böylece, trasndüksiyon etkililiği artırılır ve aynı zamanda daha az transfer virüsüne ihtiyaç duyulur.”Daha ileri çalışmalarda, yerleşik sisteme benzer, uygun antikor fragmanları çeşitli hedef hücrelerin, örn. kemik iliği kök hücreleri ve immün hücrelerin, spesifik yüzey belirteçleri için değerlendirilmelidir. Gen terapisi böylece spesifik genetik bozuklukların (örn. metakromatik lökodistrofi, Wiskott-Aldrich sendromu) tedavisi olarak kullanılabilir.Kaynak: Systematic improvement of lentivirus transduction protocols by antibody fragments fused to VSV-G as envelope glycoprotein. Höfig, I. et al. Biomaterials, March 2014 DOI: 10.1016/ j.biomaterials.2014.01.051Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilir:http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24529898Abstractgen-transferi-dnaLentiviral vectors (LV) are widely used to successfully transduce cells for research and clinical applications. Lentiviral vectors pseudotyped with the vesicular stomatitis virus glycoprotein (VSV-G) can be produced to high titers and mediate high transduction efficiencies in vitro. For clinical applications the need for optimized transduction protocols and the limited activity of retronectin as LV enhancer, results in the application of a high multiplicity of infection (MOI) to achieve effective transduction efficiencies for a number of therapeutically relevant cells, e.g. CD34(+) hematopoietic stem cells, T- and B-cells. Our study describes an optimized LV infection protocol including a non-toxic poloxamer-based adjuvant combined with antibody-retargeted lentiviral particles, improving transduction efficiency at low MOI. Cell specificity of lentiviral vectors was increased by displaying different ratios of scFv-fused VSV-G glycoproteins on the viral envelope. The system was validated with difficult to transduce human CD30(+) lymphoma cells, and EGFR(+) tumor cells. Highly efficient transduction of lymphoma cells was achieved, >50% of cells were transduced when MOI 1 was used. The scFv displaying lentiviral particles gained relative specificity for transduction of target cells. Preferential gene delivery to CD30(+) or EGFR(+) cells was increased 4-fold in mixed cell cultures by presenting scFv antibody fragments binding to respective surface markers. A combination of spinoculation, poloxamer-based chemical adjuvant, and LV displaying scFv fragments increases transduction efficiencies of hard-to-transduce suspension lymphoma cells, and promises new chances for the future development of improved clinical protocols.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.ulkemiz.com/genetik-bozukluklarin-tedavisinde-yeni-bir-secenek-gen-optimizasyonu

Kadınlarda Yumurta Sayısı Neden Azalır?

Kadınlarda Yumurta Sayısı Neden Azalır?

Kadının anne olmasını sağlayan yapılardır yumurtalıklar. Kız çocuğu anne karnında 5 aylıkken, 6-7 milyon kadar yumurtaya sahiptir. Doğumla bu sayı 1-2 milyona kadar düşer. Ergenlikten menopoz dönemine kadarsa; ortalama 400 yumurta harcanır. Menopoz döneminde yumurta üretimi tamamen durur. Bazı kişilerde bu gerilemeler; normalin dışında seyreder. Bu durumun çeşitli sebepleri vardır. Endometriozis ve çikolata kistleri; yumurta rezervini erken tüketen sebeplerin arasında yer alır. Kanser tedavisi uygulanmış, erken yaştaki kişilerde de üreme sistemi etkilenir. Hormonlar değişime uğrar. Yumurtalar daha hızlı dökülür ve tükenir. Cerrahi uygulamaları yumurta sayısı azaltan durumlardandır. Ufak bir kist çıkarma ameliyatında dahi; yumurtalık sayıları azaltıldığı gözlenmiştir.   http://tahlil.com

http://www.ulkemiz.com/kadinlarda-yumurta-sayisi-neden-azalir

Brugada sendromu nedir

Brugada sendromu nedir

Brugada sendromu, kalp içinde elektriksel uyarıların iletilmesi ile ilişkili, ani kalp ölümlerine yol açan bir hastalıktır. İlk olarak 1992 yılında Pedro Brugada ve Josep Brugada kardeşler tarafından tanımlanmıştır.Tanımı ve etkileriKalp dokusu temel olarak miyokard adı verilen ve kasılmayı sağlayan özel kas hücrelerinden oluşmuştur. Miyokard hücrelerinin kasılabilmesi için hücreden hücreye yayılan elektriksel uyarının ritmik olarak bulunması gerekmektedir. Düzenli elektriksel uyarıların oluşturulamaması kalbin kasılmasında durmaya ve bunun ile ilişkili olarak bayılma ve ölüme kadar giden klinik problemlere yol açmaktadır. Elektriksel uyarıların kalp kası hücresinde kasılmayı sağlayacak şekilde yayılmasında anahtar rolü miyokard zarı üzerinde yer alan ve temel olarak sodyum, potasyum ve kalsiyum elementlerinin hücre içi/dışı geçişini düzenleyen kanallar tarafından yapılmaktadır. Brugada sendromu genetik geçiş gösteren bir hastalıktır. Genetik geçiş özelliği otozomal dominant şekildedir. Temel olarak anomali gösteren gen SCN5A olup bu gen miyokard üzerinde bulunan sodyum kanalının alfa subunitesinin düzenlenmesinden sorumludur. Toplumlarda görülme sıklığı değişkendir. Batı toplumlarında görülme sıklığı 5/1000 civarında iken uzakdoğu özellikle Japonya ve Tayland gibi ülkelerde görülme sıklığı 20/1000'i bulmaktadır. Erken bebeklikten, ileri yaşa kadar her yaş grubunda saptanmakla beraber en sık 20-40 yaş grubunda görülmektedir. Erkeklerde, kadınlara göre 8 kat daha fazla rastlanmaktadır.Brugada sendromunun temel özelliği ritm bozuklukları, çarpıntı, bayılma ve bunun ötesinde ani ölüm ile kendisini göstermektedir. Ani ölüm nedeni ventriküler fibrilasyon denilen ve kalbin olağan ritmik düzeninin bozulduğu ve kalp kasılmasının olanaksız olduğu kaotik ve ölümcül bir ritm bozukluğudur.Teşhis ve tedavisi ( BU BÖLÜM HEKİM ARKADAŞLAR İÇİN HAZIRLANMIŞTIR.)Brugada sendromunu için tanı koydurucu tetkik kalp elektrokardiyogramıdır (EKG). EKG'de göğüsün orta kısmındaki kayıtları alan V1-2 derivasyonlarında sağ dal bloğu ve beraberinde çadır tipi 2 mm'den fazla ST yükselmesi tipiktir. Bu EKG paternine tip 1 adı verilmektedir. Bazı durumlarda sağ dal bloğu, bununla beraber yine 2 mm'yi geçen anacak çadır tipi değil eyer tipi ST yüksekliği saptanmaktadır ki bu EKG görünümü tip 2 olarak adlandırılmaktadır. Mevcut ST yükselmesi eyer ya da çadır olsın 2 mm'den azsa tip 3 olarak adlandırılmaktadır. Bu EKG görünümlerinden tip1 tanı koydurucu iken tip 2 ve 3 tanı koydurucu değildir. Bununla birlikte Brugada sendromu bazan minimal bozukluk gösteren EKG görünümlerinin arkasında gizli olarak bulunmaktadır. Tip 2 ya da tip 3 görünümlü EKG'lere sahip olan hastalarda özellikle bayılma gibi klinik durumlar ya da aile fertlerinde açıklanamayan ani ölümler mevcut ise gerçekte Brugada sendromunun varlığını araştırmak için özel testler yapılmalıdır. Bu testlerde flecainid ajmaline, prokainamid, propafenon, disopyramide gibi sodyum kanal blokerleri hastalara verilerek bu ilaç uygulaması sırasında EKG bulgularındaki değişikliklere bakılır. Eğer EKG değişiklikleri tip 2 veya 3'den tip 1'e değişim gösterir ise Brugada sendromu düşünülmelidir. Bu test sırasında tehlikeli ritm bozuklukları gelişebileceğinden hastanın ritmi monitör ile yakın takip edilmelidir.Brugada sendromu tanısının konulabilmesi için klinik özelliklere de dikkat edilmelidir. Özellikle ritm bozukluğu nedeni işe bayılması olan ya da genç yaşta ani kalp ölümü olan kişilerin yakın akrabalarında yakın gözlem yapılmalıdır. Bayılma öyküsü, açıkça gösterilmiş Ventriküler Fibrilasyon şeklindeki ritm bozukluğı, Polimorfik Ventrüküler taşikardi şeklindeki ritm bozukluğu, ailede 45 yaş altında ani ölüm hikâyesi,aile bireylerinde tip1 EKG görülmesi, geceleri nefes darlığı olması gibi durumların olması tanı koymada yardımcıdır. Bunun yanında mevcut şüpheli EKG değişikliklerinin varlığında kateter laboratuvarında yapılan elektrofizyolojik çalışmada tehlikeli ritm bozukluklarının saptanması tanı koydurucudur. Brugada Sendromu ile ilişkili klinik durumlar uykuda meydan gelmektedir. Bu nedenle hastaların bir kısmı çarpıntı yakınmalarını hissedememektedir. Bunun da ötesinde uykuda gelişen ventriküler fibrilasyon, "uykuda ani ölüm" gibi dramatik tablolara yol açmaktadır. Bunun yanında Brugada Sendromunda klinik bulguların orta çıkışını kolaylaştıran bazı durumlar vardır. Bunlar sodyum kanal blokerleri, beta ve alfa blokerler gibi hipertansiyon ve ritm bozukluklarında önerilen ilaçlar, ateşli durumlar, antidepresanlar, glukoz ve insülin kombinasyonu, alkol ve kokain toksisitesidir. Brugada sendromu tanısı ile takip edilen hastaların herhangi bir durum nedeni ile ortaya çıkan ateşli hastalıklara karşı dikkatli olması önerilmektedir. Sıradan bir hasta için önem harzetmeyen ve yüksek ateş ile seyreden gribal bir hastalık Brugada sendromlu hasta için hayati tehdit edici olabilir.Brugada sendromlu hastalar klinik durumlarına göre yüksek, orta ve düşük risk olarak sınıflandırılırlar. Herhangi bir EKG'sinde tip1 EKG görünümü ve bayılmaları olan hastalar yüksek risk grubunda, bayılmaları olmaması durumunda ise orta risk grubunda tanımlanır.Brugada senromunda özellikle riski belirgin tanımlanmış hastalar ani kalp ölümünü önlemek amacı ile tedavi edilmelidir. Tedavi hayatı tehdit edici bir ritm bozukluğu geliştiğinde bu ritmi tanıyıp gereğinde kalp içinden elektriksel şok akımı vererek bu ritm bozukluğunu düzeltecek otomatık yerleştirilebilir defibrilatör adıverilen bir cihazın kalbı yerleştirilmesidir. Bu cihaz bölgesel uyuşturucu kulanılarak sol veya sağ köprücük kemiklerinin alt kısmına yerleştirilmektedir. Bu yerleştirme işlemi güvenilir olup bu cihaz ömür boyu kalmaktadır. Bu cihazın hastalara yerleştirilmesi ani kalp ölümlerini önleyen, etkinliği ve güvenilirliği kanıtlanmış bir yöntemdir.

http://www.ulkemiz.com/brugada-sendromu-nedir

Fibromiyalji nedir?

Fibromiyalji nedir?

Fibromiyalji, osteoartritten sonra en yaygın olan arterit ilişkili hastalıktır. Halen günümüzde çoğunlukla yanlış teşhis konur ve yanlış anlaşılır. Karakteristikleri arasında yaygın kas ve eklem ağrısı, yorgunluk ve diğer semptomlar vardır. Fibromiyalji depresyona ve sosyal izolasyona neden olabilir.Fibromiyalji sendromunu (FMS) anlatırken, semptomlara değineceğiz, teşhisi ve tedavisinden bahsedeceğiz. Fibromiyaljinin hayatımızdaki etkilerinden de bahsedeceğiz. Bu etki FMS ile gelen büyük fiziksel ve psikolojik zorlanmadan dolayıdır. Bu zorlanmalar çalışma saatlerimizi azaltarak, gelir ve hatta iş kaybına yol açabilir.  Fibromiyalji sendromu semptomlar topluluğudur. Bu semptomlar bir arada oluştuğunda, belirli bir hastalığın veya hastalığın gelişme ihtimalinin çok yüksek olduğunun habercisidir. Fibromiyalji sendromunda şu semptomlar çoğunlukla gerçekleşir:”    Anksiyete veya depresyon”    Düşük acı eşiği veya hassas noktalar”    Aciz bırakan yorgunluk”    Geniş alana yayılmış ağrı12 milyon Amerikalıda Fibromiyalji vardır. Çoğunluğu yaşları 25-60 arasında değişen kadınlardan oluşur. Kadınlar erkeklere nazaran 10 kat daha fazla bu hastalığa yakalanırlar.Fibromiyalji her yerinizin ağrımasına neden olur. Felç edici yorgunluk semptomlarına sahip olabilirsiniz-hatta uyanırken bile. Vücuttaki belirli noktalara dokunulması bile acı verir. Şişlik, yoğun seviyede rahatsızlık veya dinlendirici olmayan uyku ve ruh hali rahatsızlıkları veya depresyon deneyimleyebilirsiniz. Hiçbir egzersiz yapmadan ve hatta herhangi bir nedeni olmadan, kaslarınız sanki aşırı çalışmış veya çekilmiş gibi hissedebilirsiniz. Bazen kaslarınız seğirir, yanar veya bıçak gibi bir ağrı saplanır.Bazı Fibromiyalji hastalarının boyun, omuz, sırt ve kalça eklemlerinde ağrı ve acı olur. Bunlar uyumalarını ve egzersiz yapmalarını engeller. Diğer Fibromiyalji semptomları şunlardır:”    Abdominal ağrı”    Anksiyete ve depresyon”    Kronik baş ağrısı”    Uyuyamama veya uykusu hafif olma”    Ağız, burun ve gözlerde kuruluk”    Kalkar kalkmaz yorgunluk”    Soğuğa ve/veya sıcağa karşı aşırı hassasiyet”    Konsantre olamama (fibro fog denir)”    İnkontinans”    Irritabl Bağırsak Sendromu (Bowel Sendromu)”    Parmaklarda veya ayakta uyuşma veya karıncalanma”    Ağrılı adet görme”    TutuklukFibromiyalji osteoartrit, bursit (kesecik iltihabı) ve tendinit (tendon iltihabı) benzeri işaretler ve hislere neden olur. Bazı uzmanlar bunu arterit ve benzeri rahatsızlıklar grubuna koyar. Fakat bursit ve tendinit ağrısı belli bir bölgede olur, oysa Fibromiyalji geniş alana yayılan ağrı ve acıdır.FİBROMİYALJİ TANIFibromiyalji teşhisinde belirli bir laboratuvar testi yoktur. Doğru bir teşhis koyabilmek için doktorunuz kapsamlı bir fiziksel muayene yapacaktır ve tıbbi geçmişinizi inceleyecektir. Genellikle fibromiyaljiye eleme yöntemiyle teşhis konur. Yani doktorunuz benzer semptomları olan diğer hastalıkları eleyerek teşhis koyacaktır.Daha ciddi hastalıkları elemek için, doktorunuz belirli kan testleri yapacaktır. Örneğin, doktorunuz tam kan testi isteyebilir. Glikoz, tiroit gibi testler de isteyebilir, çünkü bunlar da benzer semptomlara sebep olur. Yorgunluk, kas ağrıları, halsizlik ve depresyon semptomları arasındadır.Diğer hastalıkları elemede kullanılabilecek diğer laboratuvar testleri şunlardır: lyme titer, antinükleer antikorlar (ANA), romatoid faktör (RF), eritrosit sedimentasyon oranı (ESR), prolaktin seviyesi ve kalsiyum seviyesi.Ayrıca doktorunuz bir inklüzyon teşhisi yapacaktır. Yani American College of Rheumatology tarafından belirtilen Fibromiyalji sendromunun tanısal kriterlerine semptomlarınızın uyduğundan emin olacaktır. Bu kriterler en az üç ay boyunca geniş bir bölgede-bedenin hem sağı hem solu, belin üstü ve altı, göğüs, ense, sırtın ortası veya altı-süre gelen ağrı, bedenin çeşitli yerlerinde hassas noktalar bulunmasıdır.Doktorunuz yorgunluk, uyku bozukluğu ve ruh hali bozukluğu gibi semptomların şiddetini değerlendirecektir. Bu, FMS’nin yaşam kalitenizde, fiziksel ve duygusal fonksiyonunuzdaki etkisinin ölçülmesine yardımcı olacaktır.FİBROMİYALJİ TEDAVİFibromiyaljinin ve tüm semptomlarının tedavisi yoktur. Bunun yerine, çok sayıda geleneksel ve alternatif tedavilerin bu zor sendromu tedavi etmede etkili olduğu görülmüştür. Bir tedavi programı ilaçları, egzersizi-güçlendirici kondisyon hareketleri ve aerobik-ve davranışsal teknikleri kapsar.American College of Rheumatology’ ye göre, birincil olarak fibromiyalji ilaç terapisi semptomları tedavi eder. FDA üç ilacı fibromiyalji tedavisi için onaylamıştır: Lyrica, Cymbalta ve Savella. FDA’ ya göre Lyrica-aynı zamanda zona veya diyabet nedeniyle oluşan sinir ağrılarının tedavisinde de kullanılır-bazı hastalarda fibromiyalji ağrısını hafifletir. Cymbalta ve Savella serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRIs) sınıfındandır.Flexeril, Cycloflex, Flexiban, Elavil veya Endep gibi Trisiklik ilaçların düşük dozların FMS ağrılarının tedavisinde etkili oldukları saptanmıştır. Ayrıca, dual geri alım inhibitörleri olarak bilinen antidepresanlar da (Effexor) pozitif etki gösterir. Neurontin de fibromiyalji tedavisi için umut vericidir.Doktorunuz Prozac, Paxil veya Zoloft gibi antidepresanlar yazabilir. Bu ilaçlar depresyon, uyku bozukluğu ve ağrı hissini hafifletebilir. Yakın zamanda araştırmacılar antiepileptik ilaç Neurontin’in ümit vaat edici bir fibromiyalji tedavisi olduğunu saptamıştır.Steroid yapıda olmayan antienflamatuar ilaçların (NSAIDS), Cox-2 inhibitörler dahil olmak üzere, FMS ağrısı tedavisinde etkili olmadıkları saptanmıştır. Opioid ilaçlardan kaçınılmalıdır, hem uzun vadede işe yaramazlar hem de alışkanlık yaparlar.Alternatif tedaviler, her ne kadar yeterince denenmemişlerse de, fibromiyalji semptomlarıyla başa çıkmada kullanılabilirler. Örneğin; terapötik masaj kasları ve yumuşak dokuları hareket ettirerek derin kas ağrılarını hafifletir. Hassas noktalardaki ağrıların hafiflemesine, kas kasılmalarının ve gergin kasların gevşemesine de yardımcı olur. Miyofasyal gevşeme terapisi bağ dokularını nazikçe gererek, yumuşatarak, uzatarak ve tekrar düzene koyarak rahatsızlığı hafifletir.Amerikan Ağrı Cemiyeti en azından haftada iki üç kez orta yoğunlukta aerobik önerir. Ayrıca hipnoz, akupunktur, terapötik masaj ve kiropraktik uygulamayı da önerir. Alternatif terapilerin yanında, her gün dinlenmek ve rahatlamak için zaman ayırmak da önemlidir. Relaksasyon terapileri-derin kas relaksasyonu veya derin nefes egzersizi-fibromiyalji semptomlarını tetikleyen ilave stresi azaltmaya yardımcı olabilir. Düzenli uyku saatleri de önemlidir. Bedenin kendini onarabilmesi için uyku gereklidir.Kaynak: http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/fibromiyalji-nedir

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon Nedir? Depresyon Türleri Nelerdir

Depresyon; evet gerçekten de nedir depresyon? Artık herkes “Depresyondayım” diyor. Aslında depresyon, temel belirtileri  isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Hastalığın üzerine basarak söylemek gerekirse, bir beyin bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır.Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler. Uzm. Dr. Oğuz TAN   Uzm. Psk. Zehra EROLDepresyon TürleriTüm depresyon türleri aynı değildir. Aynı zamanda klinik depresyon olarak bilinen majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.Majör Depresif Bozukluk nedir?Majör depresif bozukluk belirtileri şunlardır:•Çalışamama•Uykusuzluk•Yemek yiyememe•Bir zamanlar keyif alınan aktivitelerden artık zevk alamama•Depresif ruh hali•Çevrede gelişen olaylara karşı ilgisiz kalmaMajör depresyon veya klinik depresyon, normal günlük yaşamınızı engelleyebilir. Depresif semptomlar ıstıraba veya fonksiyon bozukluğuna sebep olur. Klinik depresyonda belirtiler kendiliğinden oluşur, ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı ya da hipotiroit gibi tıbbi durumlar sonucu ortaya çıkmaz.Kronik Depresyon veya Distimi nedir?Kronik depresyon veya distimi uzun süredir devam eden (iki sene veya daha fazla) depresif ruh halidir. Kronik depresyon majör depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..Atipik Depresyon nedir?Atipik depresyonun belirtileri şunlardır: Aşırı yeme, aşırı uyuma, yorgunluk, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet, olaylara karşı verilen reaksiyon olarak kötüleşen veya iyileşen ruh hali. Sıradan depresyonda ise yaygın üzüntü dikkati çeker.Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon nedir?Bipolar bozukluk -bazen manik depresyon olarak da adlandırılır- klinik depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen karmaşık bir ruh hali bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II. Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişi vardır.Mevsimsel Depresyon diğer depresyon türlerinden ne kadar farklıdır?Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılan mevsimsel depresyon, her sene aynı zamanda oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. “Kış sıkıntısı” veya “kapalı yerde kalma sıkıntısından” daha fazla şey ifade eder. Bunun nadir bir türüne “yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.Psikotik Depresyon ciddi bir şey midir?Psikotik depresyonda, psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer semptomlarına depresyon semptomları eşlik eder. Psikotik depresyonla gerçeklikten kopulur. Hastalar halüsinasyon ve sanrılar deneyimler.Postpartum (doğum sonrası) Depresyon nedir?Yeni anne olanların % 75’i “bebek melankolisi” çeker. Fakat 10 anneden birinde postpartum depresyon adı verilen daha ciddi bir durum gelişir. Anne doğumdan sonraki bir ay içinde majör depresif dönem yaşadığı zaman postpartum depresyon tanısı konur. Ne tür depresyon semptomu gösterirseniz gösterin, doktorunuzla konuşmak önemlidir. Doğru bir tıbbi teşhis ve etkili bir tedavi depresyonla başa çıkmanızı sağlar.Majör Depresyon (Klinik Depresyon)Mutsuz ve umutsuz mu hissediyorsunuz? Klinik depresyon olarak bilinen majör depresyonunuz olması muhtemeldir. Majör depresyonu olanlar derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içindedir. Majör depresyonda, çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve arkadaşlar ve aktivitelerden zevk almanızı zorlaştıran semptomlara sahip olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya gelebilir.Majör veya klinik depresyon nedir?İnsanların çoğu hayatlarında bir yere kadar üzgün veya kötü hissedebilir. Fakat klinik depresyonda günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olunur, DSM-IV’e göre -ruhsal sağlık durumlarına tanı koymakta kullanılan kılavuz- majör depresyonla beraber başka belirtilere de sahip olabilirsiniz. Bu belirtiler aşağıdakileri içerebilir:•Hemen hemen her gün yorgunluk veya enerji kaybı•Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu•Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık•Hemen hemen her gün insomnia (uykusuzluk) veya hipersomnia (aşırı uyuma)•Hemen hemen her gün hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması (anhedoni [haz yitimi•Psikomotor ajitasyon veya retardasyon (huzursuzluk veya yavaşlama)•Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil)•Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5’inden fazla bir değişiklik)Durumunuzun majör depresyon olarak görülmesi için, belirtilerinizden biri ya depresif ruh hali ya da ilgi kaybı olmalıdır. Belirtiler hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.Kimler majör depresyon riski altındadır?Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Cemiyeti’nin bildirimlerine göre, majör depresyon Birleşik Devletler’deki 18 yaş üstü nüfusun % 6.7’sini etkilemektedir. Toplamda, % 20-25 arası hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon devresi geçirmiştir. Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler.Kadınlar daha yüksek depresyon riski mi altındadır?Kadınlar erkeklerden yaklaşık iki kat fazla majör depresyona sahiptir. Buluğ çağı, menstruasyon, hamilelik, düşük ve menopoz esnasında kadınlarda hormonal değişikliklerin majör depresyon riskini arttırdığı düşünülür. Majör veya klinik depresyon riskini arttıran diğer faktörler arasında evde veya işte artan sorumluluklar vardır. Çocuklarla, kariyerle, bağlılıklarla uğraşmak ve yaşlı anne veya babanın bakımıyla uğraşmak majör depresyon riskini arttırabilir. Tek başına çocuk büyütmek de riski arttıracaktır.Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir?Erkeklerde depresyon bildirimi daha azdır. Klinik depresyondan mustarip erkeklerin yardım istemesi veya deneyimleri hakkında konuşmaları bile düşük bir olasılığa sahiptir. Erkeklerde depresyon işaretleri; asabiyet, öfke, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır. Duygularını bastırmaları, hem evde hem de dışarıda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Majör depresyon hastalıklara, intihara ve hatta cinayete bile yol açabilir.Majör depresyonu ne tetikler?Herkesin bir klinik depresyon tetikleyicisi yoktur. Bununla beraber bazı genel majör depresyon tetikleyicileri şunlardır:•Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü•Sosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi•Büyük yaşamsal değişiklikler—taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik•Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma•Fiziksel, seksüel veya duygusal istismarBazı ailelerde majör depresyon nesilden nesile geçer. Bununla beraber aile geçmişinde depresyon olmayanlarda da majör depresyon görülür.Majör depresyon nasıl teşhis edilir?Bir sağlık uzmanı -doktorunuz veya bir psikiyatrist- tam bir tıbbi değerlendirme yapacaktır. Uzman sizin ve ailenizin psikiyatrik geçmişi hakkında sorular soracaktır. Muhtemelen bir depresyon görüntüleme testi de yapabilirsiniz. Kan testi, röntgen veya diğer laboratuvar testleri majör depresyona tanı koyamaz. Bununla beraber, doktorunuz depresyon belirtileri gösterebilecek başka bir durum olup olmadığına açıklık getirmek için bazı kan testleri isteyebilir. Örneğin, hipotiroidizm depresyonla benzer belirtilere sahiptir. Alkol kullanımı veya bağımlılığı, bazı ilaçlar, felç veya yasa dışı ilaçların kullanımı da depresyon belirtilerine neden olabilir.Majör depresyon nasıl tedavi edilir?Majör veya klinik depresyon ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doktorunuz muhtemelen size antidepresan reçetesi yazacaktır. Aynı zamanda bir konuşma terapisi olan psikoterapiyi de önerecektir. Bazen antidepresanın etkisini arttırmak için diğer ilaçlar da ilave edilir. Belirli ilaçlar bazı insanlara daha yararlıdır. Doktorunuzla beraber yaşam tarzınıza uyan bir tedavi bulmak için konuşmak önemlidir. Doktorunuzun sizin için hangisinin daha iyi olacağını anlaması için farklı ilaçları farklı dozlarda denemesi gerekebilir. İlacın yetersiz olduğu zamanlarda, depresyon için başka tedavi yolları da vardır; Elektrokonvulsif Terapi gibi, buna EKT veya şok terapi de denir.Majör depresyon önlenebilir mi?Bir kez bir majör depresyon dönemi yaşadıysanız, bir sonraki için yüksek risk altındasınızdır. Bir başka depresyon dönemini önlemenin en iyi yolu, tetikleyicilerin veya majör depresyon sebeplerinin bilincinde olmaktır. Ayrıca majör depresyon belirtilerini bilmek ve bu belirtilerden herhangi biri sizde varsa erkenden doktorunuzla konuşmak oldukça önemlidir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/depresyon-nedir-depresyon-turleri-nelerdir

Sosyal Fobi – Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir ?

Sosyal Fobi – Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir ?

Sosyal fobi adı da verilen sosyal anksiyete bozukluğu, kişinin sosyal durumlara karşı aşırı ve akıl almaz derecede korku duyduğu bir tür anksiyete rahatsızlığıdır. Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme ve yargılanma korkusundan kaynaklanır.Sosyal fobisi olan kişi hata yaparak başkalarının önünde rezil olacağından veya utanç duyacağından korkar. Belki de korku sosyal beceri eksikliği veya başkalarının önünde yaşanan bir deneyimle kötüleşebilir, anksiyete patik atağa dönüşebilir. Korkunun bir sonucu olarak, kişi aşırı sıkıntı içinde bazı sosyal durumlara katlanır veya hepsinden kaçınabilir. Sosyal fobisi olanlar henüz gerçekleşmemiş olaylar nedeniyle günlerce hatta haftalarca korku çekerler. Sosyal fobisi olanların çoğu korkusunun yersiz olduğunu bile bile bunun üstesinden gelemez. Sosyal durumlar ve diğerlerinin negatif fikirleri hakkında yanlış inançlara sahiptirler. Tedavi edilmeyen sosyal fobi kişinin okul, iş, sosyal aktiviteler ve ilişkiler de dahil olmak üzere günlük rutinini bozabilir. Topluluk önünde konuşmak gibi belirli durumlardan korkarlar. Fakat çoğunlukla tek korkuları yoktur, birçok sosyal durumdan rahatsız olurlar. Anksiyeteyi tetikleyen diğer durumlar şunlardır:•Başkalarının önünde yemek veya içmek•Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak•Dikkatin odağı olmak•Buluşmak veya bir partiye gitmek gibi insanlarla etkileşime girmek•Toplulukta soru sormak veya rapor vermek•Umumi tuvaletleri kullanmak•Telefonda konuşmakSosyal anksiyete panik, obsesif-kompülsif bozukluk ve depresyon gibi diğer zihinsel rahatsızlıklarla bağlantılı olabilir. Gerçekten de çoğu insan doktora sosyal fobi belirtileri nedeniyle değil de diğer rahatsızlıklar yüzünden gider.Sosyal fobi belirtileri nelerdir?Sosyal anksiyete rahatsızlığı olan çoğu insan bir şeylerin ters gittiğinin farkındadır, fakat bu hissi bir hastalık işareti olarak görmez. Belirtiler şunlardır:•Sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete•Sosyal durumlardan kaçınma•Kafa karışıklığı, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi, mide ekşimesi ve ishal gibi anksiyete belirtileriÇocuklar ağlayarak, ebeveyne yapışarak veya öfke nöbetiyle anksiyetelerini ifade edebilirler.Sosyal anksiyeteye ne sebep olur?Bilinen tek bir sebebi yoktur. Araştırmacılar biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bu fobinin gelişiminde rol oynadığını ileri sürmektedir.•Biyolojik: Sosyal anksiyete serotonin dengesizliğiyle ilişkili olabilir. Serotonin bir nörotransmiterdir. Nörotransmiterler, sinir hücreleri arasındaki haberleşmeye yardımcı olan kimyasallardır. Eğer dengeleri bozulursa, bilgiler beyinde gerektiği gibi iletilmez. Bu da stresli durumlarda beynin reaksiyonunu değiştirebilir, örneğin anksiyeteye sebep olabilir. Sosyal anksiyete genetik de olabilir.• Psikolojik: Sosyal fobinin gelişimi geçmişte gerçekleşmiş utanç verici veya küçük düşürücü bir olay sonucu gerçekleşmiş olabilir.•Çevresel: Sosyal anksiyete bozukluğu olanlar başkalarının davranışlarının sonucunda başlarına geleni (örneğin; alay konusu olma gibi) gözlemleyerek bu fobiyi geliştirmiş olabilirler. Ayrıca ebeveynleri tarafından aşırı korunmuş çocuklar normal gelişim sürecinde öğrenilen bazı sosyal becerileri yeterince geliştiremeyebilirler.Sosyal fobi tanısı nasıl konur?Eğer sosyal anksiyete belirtileri varsa, doktorunuz sorular sorarak tıbbi geçmişinizi değerlendirecek ve tam bir fiziksel muayene yapacaktır. Böylece herhangi bir fiziksel rahatsızlığın bu belirtilere sebep olup olmadığını anlayacaktır. Fiziksel bir rahatsızlık bulmadığı taktirde, sizi psikiyatrist veya psikoloğa yönlendirecektir. Psikiyatrist ve psikologlar özel olarak dizayn edilmiş testlerle anksiyetenizi değerlendirecektir. Tüm bunların sonucunda belirtilerinizin sosyal anksiyete rahatsızlığına uyup uymadığına karar vereceklerdir.Sosyal fobi nasıl tedavi edilir?Sosyal fobi, çoğunlukla doğru tedaviyle tamamen iyileştirilebilir bir rahatsızlıktır. En etkili tedavi bilişsel-davranış terapisidir. İlaç tedavisi de belirtilerin azalmasına sebep olarak bilişsel-davranış terapisini daha etkili hale getirebilir.•Bilişsel-davranış terapisi: Bu terapinin amacı kişinin düşüncelerini daha akılcı bir yere yönlendirmek ve daha önceden anksiyeteye sebep olmuş durumlardan kaçınmasını engellemeye yardımcı olmaktır. Kişinin anksiyete belirtilerini tetikleyen durumlara karşı farklı reaksiyon vermesini öğretir. Terapi sistematik duyarsızlaştırmayı veya korkulan duruma gerçek hayatta maruz kalmayı içerebilir. Sistematik duyarsızlaştırmada kişi ürkütücü durumu hayal eder ve korkularıyla güvenli ve rahat bir çevrede başa çıkmayı öğrenir (örneğin terapistin ofisi). Gerçek hayatta maruz kalmada ise; terapistin desteğiyle kişi aşamalı olarak kendisi için ürkütücü olan durumla karşı karşıya gelir.•İlaç tedavisi: Bazı antidepresanlar, sakinleştiriciler (benzodiazepinler) ve beta-blokerler belirli anksiyete belirtilerini hafifletmek için kullanılabilir.Özsaygının ve sosyal becerilerin geliştirilmesi için danışmanlık ve nefes egzersizi gibi rahatlama teknikleri de sosyal fobiyle başa çıkmada kişiye yardımcı olabilir.http://www.e-psikiyatri.com

http://www.ulkemiz.com/sosyal-fobi-sosyal-anksiyete-bozuklugu-nedir-

Akciğer kanseri nedir ? Belirtileri Nelerdir ?

Akciğer kanseri nedir ? Belirtileri Nelerdir ?

Akciğer kanseri, akciğer dokularındaki hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı bir hastalıktır. Bu kontrolsüz çoğalma, hücrelerin çevredeki dokuları sararak veya akciğer dışındaki organlara yayılmaları ile (metastaz) sonuçlanabilir. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) raporuna göre akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1,3 milyon ölüme neden olmaktadır.Ölüm oranı (mortalitesi) oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak alttiplerinde ve kadınlarda görülme oranlarında değişimler olmuştur. Akciğer kanserinin en sık nedeni uzun süreli olarak tütün dumanına maruz kalmak olmakla beraber, tüm akciğer kanserli hastaların %15'e ulaşan bir oranı sigara içmeyenlerden oluşmaktadır. Akciğer kanseri birçok faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu nedenler arasında; genetik faktörler, radon gazı, asbest ve hava kirliliği gibi faktörler sorumlu tutulmaktadır.Akciğer kanserinin belirtileri hastalığın nerede başladığına, nasıl yayılmış olduğuna, ve vücudun hastalığa tepkilerinin varlığına bağlı olarak fark edebilir. En sık görülen belirtileri, nefes darlığı (dispne), öksürme (kanlı öksürme da dahil) ve kilo kaybıdır. Bu belirtiler sadece akciğer kanserine özgü olmadıklarından hastaların tanı almaları gecikebilir. Akciğer kanseri, göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile görülebilir. Kesin tanı, biyopsi ile konmaktadır. Biyopsi genelde bronkoskopi veya BT-yardımlı biyopsi ile yapılır. Tedavi ve prognozu belirleyen faktörler; kanserin histolojik tipi, kanserin evresi, ve hastanın genel performans durumudur. Akciğer kanserinin birçok histolojik alttipi olmasına karşın, klinikte genellikle küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olmak üzere iki başlıkta incelenir, çünkü tedavide izlenecek yolu bu gruplandırma belirler. Küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi tercih edilirken, küçük hücreli dışı kanserlerde ilk tercih cerrahidir.Akciğer kanserinin görülme oranı yaşla artar, genelde 50-70 yaşlarında görülür. Akciğer kanserinin erken evrelerde beş yıllık sağkalımı %60-70 iken, ileri evre olgularda bu oran %5'in altına düşmektedir. Tüm alttipler ve evreler göz önüne alındığında, tedavi ile beş yıllık sağkalım oranı %14'türTüm kanser türleri arasında en ölümcül kanser türü olan akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür, ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1.3 milyon ölüme neden olmaktadır. Bununla beraber ABD'de hem kadın hem de erkeklerde ölüme sebep olan kanser türleri arasında 1. sıradadır. Günümüzde akciğer kanseri, ABD'de kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanser türleri arasında en önde gelenidir ve meme kanseri, yumurtalık ve yumurtalık tüpü kanserleri toplamından daha yaygındır. Ancak ABD'de sigara içiminin azalması ile akciğer kanseri sıklığı da azalmaya başlamıştır. Buna karşılık Türkiye'de sigara içimi arttığı için artmaya devam etmektedir. Ancak, başka yönlerden sağlıklı olan ve hayatı boyunca sigara kullanmamış olan insanlar da akciğer kanserine yakalanabilmektedir.Akciğer kanseri, 20. yüzyılın başlarında nadir bir hastalık iken, bugün her iki cinsiyette de kanserden ölümlerinin başında yer almaktadır. Mortalitesi oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak histolojik alttiplerinin oranında değişiklik yaşanmış ve kadınlar sigara kullanımının zamanla artmasının sonucunda kadınlarda görülme sıklığında artma gözlenmiştir. Tarihsel olarak çoğunlukla erkeklerde görülen bu kanser türü zaman içinde meydana gelen sosyolojik değişiklikler sonucunda, kadınların da sigara kullanma alışkanlıklarının artması sonucunda kadınlarda bu kanser türünün görülme sıklığı artmıştır.Akciğer kanserinin küresel insidans artış hızı yılda %0,5 iken, özellikle kadınlarda her yıl %4,1 artış söz konusudur. Gelişmiş ülkelerde önceleri kanserden ölümlerin %34'ünden akciğer kanserleri sorumlu iken, günümüzde %28'inden sorumludur. Bu azalmaların nedeni gelişmiş ülkelerde sigara kullanımında belirgin azalma ve sigara içeriğinde yapılan değişikliklere bağlanmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanımında azalma olmaması bilakis artması sonucunda hem erkeklerde hem de kadınlarda tüm kanser ölümleri içinde önemli yerini korumakta ve belirgin artış gözlenmektedir.Türkiye'de de akciğer kanserine sık rastlanmaktadır. Ancak Türkiye'de kanserli hasta verilerinin toplanmasındaki sorunlar sebebiyle, bu konuda istatistik sonuçlarının güvenilirliği azdır. Verilerin yetersizliği, çeşitli araştırmalarda çelişkili sonuçlar bulunmasına sebep olmakta bu da akciğer kanserinin sıklığı ve yaygınlığı konusunda sağlıklı bilgi edinmeyi engellemektedir. Örneğin, Sağlık Bakanlığı Kanser Kontrol ve Kanser İstatistiği Kurumu'nun verilerine göre, 1999 yılı akciğer kanseri insidansı sadece 14,2/100.000'dir (erkeklerde 7,8/100.000, kadınlarda 1,2/100.000). Bu verilere göre, akciğer kanseri erkeklerde en sık görülen kanser türüyken, kadınlarda 6. sırada yer almıştır. Bununla beraber İzmir'de 1993-94 yıllarını kapsayan bir araştırmada, akciğer kanseri insidansı 61,6/100.000 bulunmuştur. Bu sonuca göre Türkiye, dünyada akciğer kanseri insidansı en yüksek ülke olarak kabul edilebilir.T.C. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 1983-89 yılları arasında Türkiye'de kanser insidansı 32/100.000 olarak hesaplanmış, bunun %26'lık bölümü ise aynı zamanda en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri vakaları oluşturmaktadır. 1991-1992 verilerine göre solunum sistemi kanserlerinin oranı, tüm kanserler içinde %43 olarak bulunmuştur. Yine aynı verilere göre yapılan tahminlerde, Türkiye'de gerçek kanser insidansının 120-130/100.000 civarında olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de akciğer kanserinin bölgelere göre görülme sıklığı sırayla; Akdeniz Bölgesi %41, Ege Bölgesi %39,5, Marmara Bölgesi %26,9, İç Anadolu Bölgesi %23, Doğu Anadolu Bölgesi %21, Güneydoğu Anadolu Bölgesi %18,2 oranındadır. Türkiye'de, akciğer kanserinden ölüm oranını da kesin olarak bilinmemekle beraber, her yıl tütün ile ilgili hastalıklardan 35.000 kişinin kaybedildiği düşünülürse, yaklaşık 25.000 kişinin akciğer kanserinden öldüğü tahmin edilmektedir Akciğer Kanseri Belirti ve bulgularıAkciğer ve bronş sisteminin ağrı duyusu içermemesi ve ilk semptom olan öksürüğün sigara içenler tarafından bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilmemesi nedeniyle, akciğer kanseri vakalarının tanısı çoğunlukla ileri evrelerde konulmaktadır. Semptomlar tümörün lokal büyümesine bağlı olabileceği gibi metastatik hastalığa veya metastatik olmayan kanserli hücrelerin vücudun diğer dokularına dolaylı etkilerine (paraneoplastik sendromlara) bağlı olabilir.Akciğer Kanseri SemptomlarıAkciğer kanserinin semptomları birincil (primer) tümör tipine, tümörün göğüs kafesi içinde (intratorasik) dağılımına yayılımına, metastazlara veya paraneoplastik sendromlara bağlı olarak ortaya çıkar. American Thoracic Society (ATS) ve European Respiratory Society'nin (ERS), çeşitli araştırmaların verilerine göre yaptığı ortak araştırmaların sonucunda; öksürük %8-75, kilo kaybı %0-68, nefes darlığı (dispne) %3-60, göğüs ağrısı %20-49 ve öksürükle kan tükürme (hemoptizi) %6-35 oranlarında görülebilmektedir.Tanı konan hastaların %10 ile 25'e varan oranlarda asemptomatiktir yani herhangi bir semptom göstermez. Böyle hastalarda kanser tanısı, tesadüfen çekilen akciğer röntgeni veya bilgisayarlı tomografide saptanan soliter pulmoner nodüllerin incelenmesiyle tanı konmaktadır. Kanserin büyümesi ve akciğer dokusuna yayılması sonucunda öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum (wheezing), göğüs ağrısı, hemoptizi semptomları görülür. Akciğer kanserinin metastazları ise yayılım gösterdiği organa bağlı olarak bulgu verir. Bu kanserin, beyine yaptığı metastaz nörolojik semptomlara neden olurken, kemiğe metastazıyla ağrı şikayetleri görülür. Tümör hücrelerinden salınan hormonlara dolaylı olarak paraneoplastik sendromlar gelişebilir. Çeşitli hormonların salınımı sonucunda, salınan hormona bağlı olarak çeşitli bulgular görülebilir. Ayrıca akciğer kanserli hastaların çoğunda kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk gibi nonspesifik (özgül olmayan) semptomlar bulunabilir.Semptomlar, primer tümörlerin lokalizasyonuna göre değişebilir. Bronş içi (endobronşial) merkezi tümörlerde daha çok öksürük, nefes darlığı, hemoptizi; çevresel olanlarda ise sıklıkla plevra kaynaklı göğüs ağrısı ve dispne gibi semptomlar görülür. Bununla beraber hastaların %5-10'nda hiç semptom olmayabilir.Akciğer kanserine bağlı ortaya çıkan semptomlar primer tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, tümörün yayılım yeri ve yayılma derecesi gibi parametrelere göre çeşitlilik gösterebilir. Nefes darlığı genellikle merkezî yerleşimli tümörlerin, bronş içi havayolu tıkanması ile akciğer hacimlerinin azalmasına; göğüs ağrısı ise akciğer çevresi tümörlerde plevra veya göğüs duvarının istilası, brakial pleksusa sızma ve tümöral kitlenin büyümesine bağlıdır. Öksürük merkezî yerleşimli olan tümörlerde çevresel olanlara göre daha sıktır ve havayollarının tıkanması, sıkışması, tümörün içine sızması ve enfeksiyonlarına bağlıdır. Hışırtılı solunum (wheezing) veya stridor hava yolu (trakea veya ana bronş) kısmî tıkanması ile meydana gelir. Ses kısıklığı, özellikle merkezi tümörlerde rekürren larengeal sinir tutulumu ile ilgili; yutma güçlüğü (disfaji) ise, özefagus sıkışması ile ilgili olarak ortaya çıkar. Ayrıca akciğer kanserinde nonspesifik bir bulgu olan ateş; obstrüktif (tıkanmalı) pnömoni ve karaciğer metastazları ile ilgili olup, sıklıkla pürülan (irinli) balgam ve hemoptizi ile birliktedir.Görülen belirtiler sıklıkla birincil tümörün sebep olduğu belirtilerdir. Birincil tümöre bağlı belirtilere; göğüs ağrısı, öksürük, dispne, hemoptizi örnek verilebilir. Bununla beraber hastaların %40'ında göğüs kafesi içi (intratorasik) yayılıma bağlı semptomlar görülür. İntratorasik yayılıma bağlı olarak bası yaptığı yerlere göre değişik semptomlara sebep olabilir. Boyundaki sempatik sinirlere bası yaptığında horner sendromu; plevraya doğru yayılım gösterdiğinde plevral efüzyon; özafagusa bası yaptığında özafagiyal belirtiler; superior vena cava tıkanması sonucunda superior vena cava sendromu gibi çeşitli klinik bulgulara neden olabilir. Göğüs kafesi dışı (ekstratorasik) yayılımda ise metastaz yapılan organa göre belirtiler ortaya çıkar. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde ekstratorasik yayılıma bağlı belirtiler görülür. Bunlar arasında; kemik ağrısı, kırıklar, akıl bulanıklığı (konfüzyon), kişilik değişmesi, alkalin fosfataz seviyelerinde yükselme, sınırlı konumlu (fokal) nörolojik hasar, baş ağrısı, bulantı, kusma, ele gelen lenfadenopati, zayıflık, halsizlik, bayılmalar gibi belirtiler bulunmaktadır. Yaklaşık %10 hastada ise paraneoplastik sendrom görülür.Kronik öksürük veya olağan öksürük şeklinde değişiklikNefes darlığı ve nefes almada zorlanmaKanlı balgam çıkarma ve kan tükürmeEgzersiz yapmada zorlanmaGöğüs ağrısıSes kısıklığıKol ve omuz ağrısıYutarken zorlanma ve takıntı hissiKemik ağrısıAnemi (kansızlık)Düzensiz kalp atımlarıLenfadenopatiBaş ağrısı SarılıkCilt ve ciltaltı nodülleriİştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybıHışıltılı solunum (Wheezing)Sık tekrarlayan zatürrelerYutma güçlüğüYüzde dolgunluk ve kızarmaGöğüs kafesi içinde lenf sıvısı birikimiAteşÇarpıntı ve bayılma (senkop)Omuz ve kol ağrısıGöz kapağında düşme, gözün içine çökmesi vb. Paraneoplastik sendromParaneoplastik Sendrom, bir tümör veya tümörün metastazları ile doğrudan ilgili olmayan, ancak tümörün varlığına bağlı olan ve dolayısı ile tümörün çıkarılmasından sonra gerileyebilen belirtilerdir. Tümör hücrelerinin biyolojik olarak aktif bileşenler salgılaması sonucu meydan gelir. Salgılanan etmenlere (hormon gibi) göre çeşitli belirtilere yol açabilirler. Bunlar arasında; kan sodyum miktarının azlığı (hiponatremi), Cushing sendromu, normalin üstünde kan kalsiyumu (hiperkalsemi), erkek göğüsünde normalden fazla büyüme (jinekomasti) sayılabilir.Paraneoplastik sendromlar, küçük hücreli akciğer kanserlerinde genellikle daha fazla görülür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde daha sık görülen paraneoplastik sendromlar arasında, hiperkalsemi ve hipertrofik osteoartropati sayılabilir. Hipertrofik osteoartropati, en sık akciğer adenokarsinomlarına eşlik eder.Akciğer Kanserinde Fiziki bulgularİn situ tümör aşamasında fizik bulgu yoktur, tümör büyüdükçe lokal ve genel bulgular ortaya çıkmaktadır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile birlikte ise fizik muayenede hışıltılı solunum (wheezing), her iki akciğerde dağınık ronküsler ve ekspiryum uzaması gibi bulgular bulunabilir. Herhangi bir lenf bezini tutacak şekilde tümör yayılmış ise tutulan lenf bezleri muayenede elle hissedilebilir. Lenf bezlerine metastaz oranları; hiler %90, bronşial %40-60, skalen %85, supraklaviküler %15-20 ve hiler-mediastinal %50'dir. Muayenede nadir olarak karina düzeyinde ana bronşların daralmasına ikincil stridor, daha derindeki hava yollarında yerleşmiş tümörlerde ise hışıltılı solunum (wheezing) ve yerelleşmiş ronküs duyulur. Radyolojik tetkiklerde tek taraflı atelektazi, pnömoni ve plörezi görülebilir, fizik muayenede de bu patolojilere bağlı bulgular saptanabilir. Bu bulgular, muayenede göğüsün yarısındaki solunum hareketlerinde kısıtlılık, solunum sırasında göğüsteki titreşimlerde artma veya azalma, perküsyonda tok ses, stetoskopla dinlemede (oskültasyonda) solunum seslerinde azalma ve hırıltı (ral) duyulması gibi bulgulardır. Karaciğer metastazı halinde karaciğer büyümesi (hepatomegali) görülebilir. Serebral yayılım varsa, seyrek olarak vücudun tek tarafında duyu azalması (hemiparezi) veya hareketsizlik hemipleji, veya nöropatiye neden olabilir. Vena cava superior sendromu, Horner sendromu bulguları, çomak parmak ve cilt altında nodüller saptanabilir.Akciğer Kanserinin NedenleriTütün ürünleri, endüstriyel ürünler (uranyum, radyasyon, asbest), hava kirliliği, beslenme eksiklikleri kanserin oluşmasında rol alan faktörlerdendir. Son araştırmaların ışığında, akciğer kanseri riskini artıran en önemli faktör kanserojen maddelerin uzun süre boyunca solunumundan kaynaklanmaktadır. Akciğer kanserinin oluşumunda şu faktörler yer alır:Tütün ürünleri (sigara v.b.) kullanımı (% 90'dan daha fazla)Radon (% 10-15)AsbestAkciğerde skar, fibrozisKronik İntertisyel PnömonitisHalojen eterler (klorometileter)İnorganik arsenik RadyoizotoplarHava kirliliğiAğır metallerKromNikelHardal gazıVitamin A ve E eksikliği Moleküler genetik ve patogenezSolunum yolları mukozasının karsinojen etkenlerle uzun süre karşılaşması sonucunda dokularda bir takım değişiklikler olur. Karsinojenler hücre içinde protein, lipid gibi birçok moleküle ve DNA'ya bağlanır. Kronik karsinojen teması ile genetik malzemede hasar oluşur. Bu hasar hücre çoğalmasından sorumlu, c-myc, ras gibi onkogenlerin aktivasyonu ve hücre büyümesini baskılayan Rb, p53 gibi tümör supresör genlerin inaktivasyonuna yol açabilir.Kronik karsinojen maruziyeti sonucunda genetik yapıda hasar oluşmaktadır. Hücre çoğalmasını kontrol eden genlerdeki hasar, kanser oluşumundaki temel unsurdur. Diğer kanser türlerine benzer olarak, akciğer kanserinde de onkogenlerin aktivasyonu ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktivasyonu sonucunda gelişir. Son yıllarda proto-onkogen olarak adlandırılan normal ve genellikle hücrenin bölünmesi ile ilgili işlevlerde rol alan genlerin; belirli karsinojenlerle onkogen haline geçerek, karsinogeneziste rol aldıkları anlaşılmıştır. Küçük hücreli karsinomda genellikle c-myc ve Rb; küçük hücreli dışı karsinomda ise genelde ras ve p16'de sorun vardır.Akciğer kanseri ile ilgili etkinleşmiş onkogenlerin 6 familyası vardır; en önemlileri ras (H-ras, K-ras, N-ras) ve myc (N-myc, C-myc, Lmyc)dir. K-ras proto-onkogenindeki mutasyonlar akciğer adenokarsinomlarının %10-30'undan sorumludur.Epidermal büyüme faktörü (EGF) reseptörünü kodlayan ERBB1 geni ve RAS protoonkogenleri daha çok küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularında izlenen mutasyonlardan sorumludur. Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) hücrelerin profilerasyon, apoptoz, anjiogenezis ve tümör invazyonunda rol alır.Tümör supresor genlerin inaktivasyonuna neden olacak kromozomal hasarlar da akciğer kanserinde rol alır. İnsan kanserlerinde en sık bulunan tümör supresör geni kromozom 17'de bulunan p53 ve kromozom 13'deki Rb genidir. Rb, hücre siklusu boyunca ilerlemeyi bloke edip, büyümeyi kontrol eder. p53 mutasyonları büyümeyi hızlandırarak kanser oluşumunda rol oynar. Tüm akciğer kanserli hastaların yarısında bu mutasyonlar gözlemlenmektedir. Baskılayıcı genler içinde en fazla araştırılanı p53 geni mutasyonlarıdır. Bir nükleer fosfoprotein olan p53, özellikle DNA hasarına cevap olarak hücre siklusunu, DNA sentezi ve onarımını, hücre farklılaşmasını ve apoptozisi kontrol eden genleri düzenler. p53 tümör supresör geninin mutasyonları akciğer kanseri vakalarının ise %60-75'inde görülür. 3p, 5q, 13q, ve 17p konumlarında meydana gelen kromozom hasarları, bilhasa küçük hücreli akciğer kanserleri olmak üzere akciğer kanserlerinde görülür. Küçük hücreli akciğer kanseri olgularının %90'ında ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularının ise %50'sinden fazlasında, 17p konumunda mutasyonlar bulunmuşturEvrelendirmeAna madde: Akciğer kanserinde evrelendirmeAkciğer kanseri tanısı konduktan sonra, hastanın prognozu hakkında sağlıklı bir yaklaşımda bulunmak, en etkili tedavi yöntemini belirleyebilmek ve alınan tedavi sonuçlarının bilimsel kıyaslamasını yapabilmek için, hastalığın anatomik yaygınlığının saptanması yani evrelendirilmesi gerekir. Akciğer kanseri için birincil tümörün büyüklüğü ve yayımına (T), bölgesel lenf bezi (nodu) tutulumuna (N), uzak metastaz varlığına (M) dayanan TNM evrelendirmesi yapılmıştır. Sonraki yıllarda daha sağlıklı evrelendirme yapabilmek amacıyla TNM sisteminin yeniden geliştirilmesi ile skuamöz, büyük hücreli ve adenokarsinomlu (Küçük hücreli dışı, Non-small cell, NSCLC) hastalar yapılacak tedavi ve prognoz yönünden Evre IA, IB, IIA, IIB, IIIA, IIIB ve IV şeklinde sınıflandırılmaktadır. Küçük hücreli kanserli hastalarda TNM sistemi yerine VALG (Veterans Administration Lung Cancer Group) tarafından önerilen evreleme sistemi kullanılmaktadır. Buna göre hastalığın konumu göğüs kafesinin yarısında (bir hemitoraksta) ise "sınırlı" ve hemitoraksın dışında daha yaygın ise "yaygın" olarak evrelendirilmektedir. Bununla beraber TNM evreleme sistemi küçük hücreli hastalarda da kullanılabilmektedir.Akciğer kanserlerinde evreler:Evre 1: Tümör, sadece akciğerin küçük bir bölümünde görülme halidir. Evre 1A: Kanser sadece bir akciğerdedir.Evre 1B: Kanser ya (a) akciğer içinde büyür, ya (b) akciğerin ana bronşa yayılır ya da (c) akciğeri kaplayan plevranın iç tabakasına yayılır.Evre 2: Hastalık, en yakın lenf bezelerine atlamış durumdadır. Evre 2A: Kanser, göğüste bulunduğu taraftaki lenf bezlerine yayılırEvre 2B:Kanser ya Evre 1B'deki gibidir ve aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır; veya kanser lenf bezlerine yayılmamıştır ama şunlardan bir veya daha fazlasına yayılmıştır: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3: Tümör, plevra veya iki akciğer arasındaki mediasten denen boşluğa veya buradaki bezelere yayılmışsa bu durum 3. evredir. Evre 3A: Kanser kendisiyle aynı taraftaki lenf bezlerine yayılmıştır. Ayrıca şunlardan bir veya daha fazlasına da yayılmış olabilir: (a) Göğüs duvarına (b) Diyaframa, veya (c) akciğerler arasındaki plevraya, (d) kalbin etrafındaki zara (perikardiyum) ve/veya (e) ana bronşa.Evre 3B:Kanser köprücük kemiğinin üstündeki lenf bezlerine veya göğsün karşı tarafındaki lenf bezlerine yayılmıştır ve.veya şunlardan biri veya daha fazlasına yayılmıştır: (b) kalbe, (c) aşağı vena kava ve aorta, (d) göğüs duvarına, (e) diyaframa, (f) trakeaya, (g) sternum ve yutağa. Kanser ayrıca plevra tabakaları arasındakı sıvıya da yayılmış olabilir.Evre 4: Karaciğer, kemik, böbrek üstü bezi gibi uzak organlara yayılmış durumudur.Histopatolojik sınıflamaAkciğer kanserlerinin büyük bir çoğunluğu karsinomdur (epitel hücrelerinden köken alan tümör). Akciğer karsinomlarının iki ana grubu vardır: küçük hücreli dışı (%80,4) ve küçük hücreli (%16,8). Histolojik kriterleri baz alan bu sınıflama, klinik yaklaşım ve hastalığın prognozu açısından önemlidir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının tek bir grupta toplanmasının nedeni, bu gruptaki karsinom tiplerinin prognozları ve tedavi yaklaşımlarının benzer olmasıdır. Başlıca üç alttipi şunlardır: Skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve büyük hücreli karsinom.Birincil (primer) akciğer kanserinde tümör tipinin bilinmesi tedavi yönteminin seçilmesi ve prognoz açısından önemlidir. Erkeklerde en sık epidermoid kanser (skuamöz hücreli karsinom) görülürken, kadınlarda en sık görülen tümör adenokarsinomdur. Adenokarsinom daha çok çevresel (periferik) yerleşimlidir. Skuamöz hücreli karsinom ise tipik olarak santral bronş yerleşimli olduğu için hilus ve mediasten civarında izlenir. Büyük hücreli karsinom genellikle periferik yerleşimlidir. Küçük hücreli karsinom, proksimal hava yollarındaki yerleşimi ile yine hilus ve mediasten bölgesinde yerleşir ve olguların %78'inde santral yerleşimli radyolojik lezyon ile karşımıza çıkar. Santral tümörler sıklıkla küçük hücreli veya skuamöz hücreli, periferik tümörler ise adenokarsinom veya büyük hücreli tiptedir.Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri alttiplerinin sigara içen ve içmeyenlere göre sıklık oranlarıHistolojik alttiplerKüçük hücreli dışı akciğer kanserilerinin sıklığı (%)Sigara içenlerHiç sigara içmemiş olanlarSkuamöz hücreli karsinom 42 33 Adenokarsinom Adenokasinom (bronkioalveolar olmayan) 39 35 Bronkioalveolar Karsinom 4 10 Karsinoid 7 16 Diğer 8 6 Akciğer kanser tipleri:Bronkojenik karsinom %90-95Nöroendokrin tümörler %5Mezenkimal tümörler %2Metastatik tümörler

http://www.ulkemiz.com/akciger-kanseri-nedir-belirtileri-nelerdir-

Kök Hücre Nedir ?

Kök Hücre Nedir ?

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne ektoderm, mezoderm, endoderm farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar. İnsanlarda erişilebilir olan otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;1.Kemik iliği; femur ya da leğen kemiğinden biyopsi ile alınması ve hücrelerin saflaştırılmaları gerekir.2.Yağ (adipoz) doku (yağ hücreleri) ; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.3.Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadırKök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.ÖzellikleriBir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da,kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.Kendini yenilemeBir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır:1.Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.1.Stokastik farklılaşma : bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.Hücre yetkinliğiYetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler  ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler . Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.TanımlamaBir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vivo yöntemlerle gösterilebilir Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vivo hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreEmbriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki herşeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın;embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog, ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilr.Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.FetalFetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır.Yetişkin kök hücresiYetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord kanı gibi dokuların bazılarında çok küçük miktarda bulunurlar. Kemik iliği, omurilik yaralanmaları , karaciğer sirozu , knik uzuv iskemisi , son aşamadaki kalp yetmezliği  gibi hastalıkların tedavilerde kullanılan yetişkin kök hücrelerin bulunduğu zengin kaynaklardan biridir. Kemik iliği kök hücrelerinin miktarı, yaşlanmayla azalır, ayrıca aynı yaş grubundaki üreyebilir dişilerde erkeklere kıyasla daha azdır . Günümüze kadar olan yetişkin kök hücre araştırmalarının büyük kısmı, hücrelerin bölünme veya süresiz olarak kendini yenileme ve farklılaşma eğilimlerininin sınırlarını belirlemek üzerine olmuştur.Farede, pluripotent kök hücreler doğrudan yetişkin fibroblast kültürlerinden elde edilebilirler. Ne yazık ki, birçok fare, kök hücreden yapılan organlarla fazla uzun yaşayamamıştır.Çoğu yetişkin kök hücresi,soy-kısıtlı yani multipotentdir ve genellikle kendi doku kökenlerine aittir (örn. mezenşimal kök hücre, adipoz-kökenli kök hücre, endoteliyal kök hücre, diş özü kök hücresi, vb. gibi). Yetişkin kök hücre tedavileri, uzun zamandır lösemi ve ilişkili olan kan/kemik iliği kanserlerinde kemik iliği nakli uygulamasıyla başarıyla kullanılmaktadır. Yetişkin kök hücreler ayrıca yaralanmış atlarda tendon ve ligamentlerin tedavisinde de kullanılmaktadır. Erişkin kök hücrelerin araştırmalarda ve tedavilerdeki kullanımları, embriyonik kök hücrelerde olduğu gibi tartışmalı değildir, çünkü yetişkin kök hücrelerin eldesi için bir embriyonun yok edilmesi gerekmez. Ayrıca, uygun alıcıdan (otograftdan) erişkin kök hücrelerin elde edildiği koşullarda, doku reddi riski neredeyse yoktur. Bu nedenle, erişkin kök hücre araştırmaları için daha fazla ödeneğin ayrılması gerekiyor gibi görünmektedir.Yetişkin mezenşimal kök hücreler için son derece zengin başka bir kaynak da, alt (mandibular) üçüncü azı dişinin özüdür. Bu kök hücreler, sonunda diş minesi, dentin, peridontal bağ, kan damarları, diş özü, sinir dokuları ve en az 29 farklı organı oluştururlar. 8-10 yaşlarında, kemikleşmeden ve hastalanmadan önce elde var olan bu büyük koleksiyon sayesinde belki de kişiye özgü işlemler, araştırmalar ve şimdiki ve gelecek tedaviler şekillendirilecektir.Bu kök hücrelerin ayrıca hepatositleri de üretme yeteneğinde oldukları bulunmuştur.Yağ dokusu kök hücrenin en bol bulunduğu ve en kolay elde edildiği kaynaktır. Time dergisi 2011 yılında yağ dokusundan kök hücre elde edilmesini yılın en önemli 50 icadından birisi olarak seçmiştir. Özellikle estetik cerrahide yağ dokusu kökenli kök hücre çok kullanılsa da giderek diğer alanlara yayılma potansiyeline sahiptir. "Human adipose tissue is a source of multipotent stem cells".AmniyotikMultipotent kök hücreler ayrıca amniyon sıvısında da bulunur. Bu kök hücreler oldukça etkindirler ve besleyici ortam olmaksızın oldukça genişleyebilirler ve ayrıca tümorojenik değildirler. Amniyotik kök hücreler multipotenttirler ve adipojenik, osteojenik, miyojenik, endoteliyal, hepatik ve ayrıca nöronal hatlardaki hücrelere farklılaşabilirler.Dünya çapında bütün üniversite ve araştırma merkezleri, amniyotik sıvıyı amniyotik kök hücrelerinin bütün niteliklerini öğrenmek üzere araştırmaktadırlar. Ve Anthony Atala gibi araştırmacılar bu konuda oldukça iyi veriler elde etmiştir and Giuseppe Simoni. Amniyotik sıvıdan elde edilen kök hücrelerin kullanımıyla, insan embriyosundan elde edilen kök hücrelerdeki gibi sorunların üstesinden gelinecek gibi görünmektedir.Roma Katolik Kilisesi, embriyonik kök hücrelerin deneylerde kullanımını yasaklarken, Vatikan gazetesi amniyotik kök hücreler için geleceğin tıbbı olarak başlık vermiştir . Donörlerden ya da kendi kullanmak isteyenlerden amniyotik kök hücreleri biriktirmek mümkündür; bu nedenle dünya genelinde kurulan ve ortaklaşa çalışan amniyotik kök hücre bankaları bulunmaktadırUyarılmış pluripotentBu hücreler erişkin kök hücreleri ya da normal yetişkin hücreleri (eptirel vb. gibi) değildir, yeniden programlanmış ve pluripotent yetisi kazandırılmışlardır. Protein transripsiyon faktörleri ile genetik programlama kullanılarak, insan derisinden köken alan pluripotent kök hücreler embriyonik kök hücrelere eşdeğer şekilde tanımlanırlar.Kyoto Üniversitesi'ndeki Shinya Yamanaka ve arkadaşları transkripsiyon faktörleri Oct3/4, Sox2, c-Myc, ve Klf4'ü kullanarak [49] insan yüzünden aldıkları hücrelerde deneylerini gerçekleştirmişlerdir. Wisconsin–Madison Üniversitesinden Junying Yu, James Thomson ve arkadaşları farklı bir grup (Oct4, Sox2, Nanog ve Lin28)  transkripsiyon faktörü kullanarak insan sünnet derisinden aldıkları hücrelerle çalışmalarını yapmışlardır. Bu başarılı deneylerin sonucu olarak, ilk klon koyun Dolly'nin kopyalanmasına yardımcı olan Ian Wilmut, somatik hücre çekirdeği transferininden vazgeçeceğini açıklamıştır  Bu uyarılmış pluripotent kök hücrelerin eldesi için, yeni bir yolla donmuş olan kan örneklerinin kaynak olarak kullanılması mümkündür Hücre hattıKendini-yenilemeyi sağlamak için kök hücreler iki farklı hücre bölünmesine gider. (Bkz: Hücre bölünmesi ve farklılaşması çizimi) Kök hücrenin bölünmesi ve farklılaşması. A: kök hücre; B: öncül hücre; C: farklılaşmış hücre; 1: simetrik kök hücre bölünmesi; 2: asimetrik kök hücre bölünmesi; 3: öncül bölünme; 4: son farklılaşmaSimetrik bölünme, her ikisi de kök hücre özelliklerini taşıyan iki özdeş evlat hücreye bölünmeyi sağlarken, asimetrik bölünme; sadece bir kök hücre ve kendini-yenileme yeteneği kısıtlı olan bir öncül hücrenin oluşumunu sağlar. Bu öncül hücreler, farklılaşmış olgun hücreye dönüşmeden önce birkaç bölünme döngüsüne girebilir. Simetrik ve asimetrik hücre bölünmesi arasında moleküler ayrımın yapılması; kardeş hücrelerin bile farklılaşmış hücre yüzey proteinlerini (örn. reseptörler) taşımasından dolayı mümkündür . Başka bir farklı görüş de, kök hücrenin kendi çevresel özgül nişlerinde farklılaşmadan kaldığıdır. Kök hücreler kendi nişlerinden ayrıldıklarında ya da burdan aldıkları sinyalleri kaybettiklerinde farklılaşırlar. Drosophila sineğinde yapılan çalışmalar, "dekapentaplejik sinyalleri"n ve germaryum kök hücrelerini farklılaşmaktan koruyan yapışma noktalarının (adherens junctions) varlığını göstermiştir. Uyarılmış Pluripotent Kök HücreYeniden programlanmış hücrelerin embriyonik-kök hücre gibi davranması için sinyaller de günümüzde ayrıca bulunmuştur. Bu sinyal yolakları, c-Myc gibi onkogenler de bulunduruan bazı transkripsiyon faktörlerini kapsamaktadır. İlk çalışmalar, fare hücrelerinin bu anti-farklılaşma sinyalleri kombinasyonlarıyla farklılaşmayı geri döndürebildiklerini ve yetişkin hücrelerin tekrar pluripotent hale getirilebileceklerini göstermektedir. Ancak, bu hücrelerin geri dönüştürmesinde yer alan süreçte onkogenlerin de bulunması, bu tarz çalışmaların tedavideki kullanımlarını engelleyecek gibi gözükmektedir.Hücresel farklılaşmanın ve bu hattın bütünlüğünün doğasındaki uç çekicilik, kombine edilmiş transkripsiyon faktörlerinin diğer somatik hücrelerin de kaderlerini etkileyecebileğini düşündürttü ve yakınlarda bazı araştırmacılar nöral-hatt-özgü olan üç transkripsiyon faktörünün, fare fibroblastları (deri hücreleri) doğrudan işlevsel nöronlara dönüştürebileceğini gösterdi.

http://www.ulkemiz.com/kok-hucre-nedir--1

Bağışıklık sistemi nedir ?

Bağışıklık sistemi nedir ?

Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı koruma yapan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden işleyişlerin toplamıdır. Sistem, canlı vücudunda geniş bir çeşitlilikte, virüslerden parazitik solucanlara, vücuda giren veya vücutla temasta bulunan her yabancı maddeye kadar tarama yapar ve onları, canlının sağlıklı vücut hücrelerinden ve dokularından ayırt eder. Bağışıklık sistemi, çok benzer özellikteki maddeleri bile birbirinden ayırabilir, örneğin; bir amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir. Bu ayrım, patojenlerin konak canlıdaki savunma sistemine rağmen enfeksiyon yapmaları için yeni yollar bulmalarına, bazı uyumlar sağlamalarına neden olacak kadar karmaşıktır. Bu mücadelede hayatta kalmak için patojenleri tanıyan ve onları etkisizleştiren bazı mekanizmalar gelişmiştir. Doğadaki tüm canlılar kendilerinden olmayan doku, hücre ve moleküllere karşı savunma sistemlerine sahiptirler. Hatta bakteriler gibi basit tek hücreli canlılarda da onları viral enfeksiyonlara karşı koruyan enzim sistemleri bulunur. Yüksek canlılardaysa çok daha karmaşık bir bağışıklık sistemi vardır. Omurgalılarda bağışıklık sistemi özel işlevlere sahip çok sayıda farklı hücre ve molekül içermektedir.Geçmiş çağlardaki ökaryotik canlılarda diğer basit bağışıklık mekanizmaları gelişmiş ve günümüzdeki bitkiler, balıklar, sürüngenler ve böcekler gibi torunlarına miras kalmıştır. Bu mekanizmalar, defensinler olarak adlandırılan antimikrobiyal peptidleri, fagositleri ve kompleman sistemi kapsar. Daha tecrübeli sistemler omurgalıların evrimiyle, nispeten yakın zamanda gelişmiştir. İnsan gibi omurgalılardaki bağışıklık sistemleri dinamik işleyiş sırasında birbirlerini etkileyen, seçilmiş proteinlerin, hücrelerin, organların ve dokuların bazı çeşitlerinden oluşur. Daha karmaşık bağışıklık yanıtının bir parçası olan omurgalıların sistemi, zamanla patojenleri daha etkili tanımaya uyum sağlamıştır. Uyum süreci bağışıklık belleğini yaratmış ve bu da patojenlerle gelecek karşılaşmalarda daha etkili bir koruma sağlamaya izin vermiştir. Edinilmiş bağışıklığın bu süreci aşılamanın temelini oluşturmaktadır.Bağışıklık sistemindeki bozukluklar hastalıklara neden olabilir. Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, bağışıklık sistemi normalden daha az etkin olduğunda meydana gelir, tekrarlayan ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanır. Bağışıklık yetmezliği ayrıca X-SCID gibi genetik hastalıkların bir sonucu ya da farmosötikler veya HIV retrovirüsünün neden olduğu AIDS gibi bir enfeksiyonun sonucu olarak da görülebilir. Buna zıt olarak, kendinebağışık (otoimmün) hastalıklar, normalden fazla etkin olan bir bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokularını yabancı olarak algılayıp, onlara saldırmasıyla sonuçlanır. Yaygın kendine bağışık hastalıklar; romatoid artrit, diyabet tip 1 ve sistemik lupus eritematozus'dur.Bağışıklık sistemi, eski çağlardan bu yana ilgi çeken bir konu olmuş, insanlar tarih boyunca bazı bağışıklık yöntemleri bile geliştirilmiştir.Günümüzde bağışıklık sisteminin çok geniş ölçüde aydınlatılabildiği söylenebilir, bu sistemi oluşturan unsurlardan, hastalıkların tanı ve tedavisinde geniş ölçüde yararlanılmaktadır. Günümüzde "bağışıklık bilimi" olarak bilinen "immünoloji", Eski Roma’da askerlikten muaf (korunmuş) asillere denilen immunitas sözcüğünden gelmektedir. İmmünoloji günümüzdeki rolüyle bilimsel çalışmalarının oldukça önemli alanlarını oluşturmaktadır.

http://www.ulkemiz.com/bagisiklik-sistemi-nedir-

Aziz Sancar Kimdir

Aziz Sancar, (d. 8 Eylül 1946, Savur), Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik bölümü öğretim üyesi Türk-Amerikalı bilim insanı. Hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı. Ödüle ABD'li Paul Modrich ve İsveçli Tomas Lindahl ile birlikte layık görülen Sancar daha önce de kanser tedavisinde sirkadiyen saat kullanımıyla ödüller almıştı. Kanser oluşumunda ve tedavisinde önemli bir unsur olan DNA onarımı üzerinde yıllardır çalışan Sancar bu mekanizmayı 35 yılda çözdüklerini, ancak bunun hastalara ulaşmasının biraz zaman alacağını ifade etti. Aziz Sancar, Nobel Ödülü alan ikinci, bilim alanında bu ödülü alan ilk Türk vatandaşıdır. Prof. Dr. Aziz Sancar; İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi tarafından verilen 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü "DNA onarımı" hakkındaki bilimsel çalışmasıyla kazandı. Sancar ödülünü aynı dalda Tomas Lindahl ve Paul Modrich ile paylaştı. Aziz Sancar, DNA çalışmalarıyla tanınan bir bilim insanı. Şu anda Kuzey Carolina Üniversitesi Üniversitesi Tıp Okulu'nda Biyokimya ve Biyofizik profesörü. Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşı olan Orhan Pamuk, Sancar gibi İstanbul Üniversitesi mezunudur ve ödülünü edebiyat alanında almıştır.Mardin'in Savur ilçesinde, orta gelirli bir çiftçi ailesinin sekiz çocuğundan yedincisi olarak dünyaya geldi. Anne-babasının okuma yazma bilmediğini söyleyen Sancar "Ancak eğitimin önemini biliyorlardı ve çocuklarının tümünün eğitim alması için ellerinden geleni yaptılar" diyor. İlk eğitimini Mardin'de tamamladı. İyi bir öğrenci olmasının yanısıra lise futbol takımında kalecilik de yaptı ve Genç Milli Futbol takımı denemelerine çağrıldı.1963'te girdiği İstanbul Tıp Fakültesi'ni 1969'da bitirdikten sonra Savur'da iki yıl sağlık ocağında hekimlik yaptı. Daha sonra Dallas'a giderek Dallas Texas Üniversitesinde Moleküler Biyoloji dalında doktora yaptı. Yale Üniversitesi'nde DNA onarımı dalında doçentlik tezini tamamladı. Daha sonra DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarını sürdürdü. 415 bilimsel makale ve 33 kitap yayınladı.Kendisi gibi biyokimya profesörü ve öğretim üyesi olan Gwen Boles Sancar ile evlidir. Eşiyle birlikte ABD'de okuyan Türk öğrencilerine yardım etmek ve Türkiye-Amerikan ilişkilerini geliştirmek amacıyla Aziz&Gwen Sancar Vakfı'nı kurmuştur. Vakfın ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinde "Carolina Türk Evi" isimli bir öğrenci misafirhanesi de bulunmaktadır. ''Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA'yı tahrip ediyor ve vücutta bulunan DNA onarım mekanizmaları, o kanser hücrelerinin yaşamasını sağlıyor. Biz bu mekanizmayı anlamak, aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu 'inhibe' edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlamaya çalışacağız. DNA onarımı mekanizmasını aydınlatmak, kanser tedavisi noktasında çok önemli. Gayemiz bu mekanizmayı açıklamak.'' ABD Ulusal Bilim Vakfı (National Science Foundation) Genç Araştırmacı Ödülü (1984)Amerikan Fotobiyoloji Derneği (American Society for Photobiology) Ödülü (1990)ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health) Ödülü (1995)TÜBİTAK Ödülü (1997)ABD Fen ve Sosyal Bilimler Akademisi (American Academy of Arts and Sciences) Ödülü (2004)ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesi (2005)TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Ödülü (2006)Vehbi Koç Ödülü (2007)7 Ekim 2015'te Nobel Kimya ÖdülüKaynak:1.^ "Nobel Kimya Ödülü'nü Türk asıllı Aziz Sancar kazandı". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2015.2.^ "The Nobel Prize in Chemistry 2015" (İngilizce). nobelprize.org. 7 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2015.3.^ "TÜBA Şeref Üyesi Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Kansere Karşı ‘Sirkadiyen Saati’ Buluşu". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.4.^ a b "Chapell Hill Üniversitesi Aziz Sancar Profili". 7 Kasım 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.5.^ "Nobel kazanan Sancar, kanser hastalarına umut veren çalışmasını anlattı". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.6.^ "Nobel'i kazanan Aziz Sancar'dan ilk açıklama". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.7.^ a b "Profile of Aziz Sancar" (İngilizce). Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.8.^ "Savur'dan Nobel'e... Prof. Dr. Aziz Sancar kimdir?". 8 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.9.^ a b "Carolina Türk Evi". 7 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 07 Ekim 2015.

http://www.ulkemiz.com/aziz-sancar-kimdir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0