Arama Sonuçları..

Toplam 289 kayıt bulundu.
Coca-Cola Şirketini Kim Kurdu

Coca-Cola Şirketini Kim Kurdu

1892 yılında Asa Candler The Coca-Cola Company şirketini kurdu ve ürünü geliştirmek için çaba sarf etmeye başladı. 12 Mart 1894 tarihinde Coca-Cola ilk kez şişede satılmaya başlandı.

http://www.ulkemiz.com/coca-cola-sirketini-kim-kurdu

Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison, yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti. İlköğrenimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı bir kişiliğe sahip olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi. Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı. Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison, Michael Faraday’ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868′de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin isteği üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Sattığı patentlerle kısa sürede önemli miktarda para kazandı. Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park‘ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı. 1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf(telefon) üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu. 1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı. 1887′de Menlo Park’tan New Jersey’deki West Orange’a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890′lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892′de ise Edison General Electric Company’nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti. İki kez evlenen Edison’un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi. Ampulün İcadı Edison bir dinleme gezisi sırasında metal fabrikatörü ve Amerika dinamo makinesinin imalatçısı Willam Wallace’ın yaptığı yeni elektrik lambasını gözden geçirmeye davet edildi. Edison tahta çerçeveyle hareket eden iki koldan ibaret basit cihazın karşısına grafit plaka iliştirilmişti. Her iki plakayı birleştiren elektrik akımı ve mavi ışık yayı gibi görünüyordu. Gözleri kamaştıran bu alev, grafit plakaları çabucak eritiveriyordu. Edison’un 40-50 iş arkadaşıyla işe koyulma tarzı, bilim araştırmaları tarihinde eşsizdir. Ara vermeden çalışıyorlardı. Atölyede yapılan ufak cam ampullerin içerisindeki hava, elektrik akımının kızgın hale getireceği maddenin yanmasına engel olmak için boşaltıyordu. Fakat esas mesele bu maddenin ne olacağı konusundaydı. Kimi maddeler çok az dayanabiliyor, kimileri çok pahalıya mal oluyordu. Halbuki Edison öylesine ucuz bir lamba yapmak istiyordu ki, herkes alıp evine takabilsin.Kömürleştirme işleminden geçmiş mukavva, hindistan cevizi kabuğu, mantar, hatta laboratuarı gezmeye gelen bir misafirin kızıl sakalından bir iki tel bile denendi. Durmadan çalışmak yüzünden Edison’un gözleri yanıyor, dayanılmaz sancılar veriyordu. Ama o bunları kimseye söylemiyor, sadece hatıra defterine kaydediyordu. Peşpeşe deneylerin sürdüğü bir gün asistanı “Artık bu işten vazgeçsek, çünkü şu ana kadar bine yakın deney yaptık ve hiçbirinden sonuç alamadık!” dedi. Edison hemen itiraz etti ve: “Bu doğru değil! Evet, amacımıza ulaşamadık ama hiçbir netice elde edemediğimiz doğru değildir. Çünkü aradığımız şeyin bin farklı yapılamama şeklini öğrenmiş olduk.” dedi. Bu Edison’un tarihe geçmiş en önemli sözüdür. 1879 Kasım’ında Edison bir gece yazı masasının başına oturmuş, sönük bir puroyu emerek ne yapacağını düşünüyordu. Dalgın dalgın ceketinin düğmelerinden birini çevirirken düğme koptu. Üstünden bir iplik parçası sarkıyordu. Birden yerinden fırladı, laboratuvara geçti ve teknisyenlerine iplik parçasını gösterdi. Bir yumak ip alıp, ufak parçalar halinde bölmelerini ve kömürleştirip lambaya takmalarını söyledi. Asistanları sonuç ummamakla beraber hemen söylenileni yaptılar. Edison’un bu fikri, çalışmalarından vazgeçmeden önce başvurulacak son çare gibi görülüyordu. Kömürleştirilen iplikler her seferinde kırılmasına rağmen bir tanesi kırılmadan lambaya takılabildi. Lambanın havası hemen boşaltıldı. Lambaya elektrik verildiğinde iplik kızdı ve tatlı sarı bir ışık meydana geldi. Edison ve arkadaşları ışığa büyülenmiş gibi bakıp, acaba ne kadar sürecek diye kara kara düşünüyorlardı. Ampul saatlerce sönmedi. Süren çalışmalar sonunda elektrik santrali yapmak, 900 binada elektrik şebekesi kurmak, binlerce sayaç yerleştirmek,duylarıyla beraber 14.000 ampul yapmak gerekti. 4 eylül 1882’de meşhur mucidin bir işareti üzerine akım verildiği zaman, bütün mahallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik hallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik ampulü yandı ve etrafa parlak, tatlı ışıklar saçılmaya başladı. Edison devrinin en büyük meraklısı ilan edildi. Herkes sadece lambaları değil, onu da görebilmek için akın etti. Edison’u tanımayan kimse kalmadı. Edison’un en önemli yeri Menlo Park, New Jersey’deki ilk endüstriyel araştırma laboratuarıydı. Sürekli olarak teknolojik keşifler ve geliştirmeler-iyileştirmeler yapmak gibi özel bir amaç için kurulmuş ilk kurumdu. Edison birçok icadını resmi olarak bu laboratuarda üretmiş, birçok çalışanı onun direktifleri doğrultusunda icatların araştırma ve geliştirmesinde görev almıştır. Elektrik mühendisi William Joseph Hammer, 1879 Aralık’ında Edison’un laboratuar asistanı olarak görevine başlamıştır. Telefon, fonograf, elektrikli tren, demir madeni ayıracı, elektrikli aydınlatma ve diğer birçok icatta büyük katkılarda bulunmuştur. Hammer’ı özel kılansa elektrik ampulünün icadındaki ve bu aletin geliştirme ve testleri sırasındaki çalışmalarıdır. Hammer 1880’de Edison’un lamba çalışmalarının şef mühendisi olmuş, bu mevkiideki ilk yılında Francis Robbins Upton’ın genel müdürlüğünü yaptığı fabrika 50.000 ampul üretmiştir. Edison’a göre Hammer elektrik ampulünün bir öncüsüdür. http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/thomas-alva-edison-kimdir-ampulun-icadi

Kuşlar neden göç ederler?

Bu sorun, hala ornitolojide en zorlu sorulardan birisi. Genellikle kuş göçleri üreme ve üreme dışı dönemlerin aynı bölgede geçirilmesinin avantajlı ya da mümkün olmadığı durumlarda görülür. Ancak, bazen daha yakında elverişli kışlama alanları varken türün neden binlerce kilometre öteye göç ettiğini açıklamak her zaman kolay değil. Göç, olanca risklerine karşın hala vazgeçilmediğine göre kuşlara hatırı sayılır yararlar sağlıyor olmalı. Uzun göç yolculuğu, tamamlamak için harcanan enerjinin yanısıra yorgunluk, kaybolma, yırtıcılara yem olma gibi riskleri nedeniyle tehlikeli bir girişim. Kuzey Yarımküre'den güneye göçen küçük kuşların yarısından fazlası asla geri dönmüyor. Örneğin diğer akrabalarının aksine çok daha geç, Ağustos ayında yuva yapan Ada Doğanı (Falco eleonorae) bu gibi küçük göçmenlerle beslenerek yaşamak için evrilmiş bir yırtıcı. Buna, insanoğlunun ve olumsuz hava koşullarının etkilerini eklersek göç ve kışlama sırasında ölüm oranının yüksekliği bizi şaşırtmamalı. Kuşların, kış aylarının olumsuz çevre koşullarından güneye kaçmaları kolay anlaşılsa da belki de daha ilginç bir soru neden uygun koşullar tropikal bölgelerde yıl boyu hüküm sürdüğü halde tekrar kuzeye döndükleri. Burada önemli nokta, her ne kadar kış boyunca düşmanca koşullar hüküm sürse de, kuzey enlemlerinde ilkbahar ve yaz ayları boyunca üremek için tropikal bölgelere göre daha uygun özelliklerin bulunması. Tropikal enlemlerde gece-gündüz uzunluğu neredeyse sabit olduğu halde, ilkbahar ve yaz boyunca kuzey enlemlerinde gündüzler gecelerden belirgin derecede uzun. Diğer taraftan ılıman ve tropikal bölgelerde yerli kuş populasyonlarının yoğunluğu özellikle üreme sırasında yüksek rekabet oluştururken, daha az türe sahip sahip kuzey enlemlerinde bu rekabet daha düşük. Bu bakış açısına göre, kuzey enlemlerdeki çoğu göçmen kuş türleri (kuzeyin zorlu kışından kaçıp tropik bölgeye tahammül eden ılıman kökenli kuşlar değil) kuzeydeki geçici yaz bolluğundan faydalanan tropikal kökenli kuşlardır. Aynı türün farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları göç davranışını sonradan kazanabilir ya da kaybedebilirler. Örneğin Küçük İskete (Serinus serinus) son yüzyıl içinde Akdeniz havzasından kuzeye, Avrupa'ya yayıldı. Atasal Akdeniz toplulukları yerliyken, yeni kuzey populasyonları artık göçmen oldular. Tam tersi bir gelişme, Güney Afrika'da kışlayan Kara Leylek (Ciconia nigra) ve Arıkuşu (Merops apiaster) gibi bazı göçmen türlerin bir kısmının artık orada üreyen yerli türlere dönüşmeleri. Genel olarak, tropikal bölgeye göç eden kuşlar geride ılıman bölgede kalanlara göre kışı daha iyi atlatırken, geride kalan yerli türler üreme açısından göçmenlerden daha başarılı olurlar. Tropikal bölgedeki yerli türler ise uzun yaşamayı düşük üremeye feda ederler. Kurdukları yuvaların pek azı başarılıdır, yavru sayıları düşüktür ve her çift yılda birçok kere üremeyi dener, ama erginler uzun ömürlüdürler. Göç, yerel koşullar yakındaki yörelere fırsatçı hareketleri teşvik ettiği durumlarda evrilir. Populasyonun sadece bir kısmında başlayan bu davranış eğer avantajlı ise, bir süre sonra göç etmeyen toplulukların yeryüzünden silinmesi sonucunda o türün tüm bireyleri için bir kural haline gelir. Farklı göç şekilleri Farklı türlerin kışlama ve üreme alanları arasında izledikleri rota ya da kışlama alanlarında yerleşme şekilleri değişik göç şekilleri oluşturuyor. En belirgin farklılıklardan biri süzülen kuşlarla, kanat çırpan aktif uçucular arasında. Uçabilmek için termallere bağımlı süzülen kuşlar, geniş su kitlelerini aşamadıklarından kıyı kenarını izleyerek gündüzleri uçarlar ve denizleri karaların birbirlerine en çok yaklaştıkları bölgelerden geçerler. Diğer taraftan pek çok ötücü kuş, yağmurcun ve su kuşu yer şekillerine bağlı kalmaksızın geniş bir cephe şeklinde geceleri göç ederler. Bazı durumlarda ilkbahar ve sonbahardaki göç rotası aynı olmaz. Örneğin, Sibirya’da üreyen Kara Gerdanlı Dalgıç (Gavia arctica) toplulukları sonbaharda doğrudan bir uçuşla Karadeniz’e iner, ancak ilkbaharda aynı rotadan geri dönmek yerine önce batıya Baltık Denizi’ne, sonra doğuya uçar. Havalanabilmek için donmamış su yüzeyine gerek duyan dalgıçların, buzu geç çözülen gölleri ilkbaharda kullanamaması nedeniyle bu tip bir göçün ("halka göç") daha avantajlı olduğu sanılıyor. Pek çok ötücü kuş türünde erkek bireyler, dişilere göre daha kısa mesafe göç eder. Bu durumun, erkeklerin ilkbaharda en iyi üreme alanlarını ele geçirmek için giriştikleri yoğun rekabetin sonucu olduğu sanılıyor. Yine muhtemelen aynı nedenden dolayı sonbahar göçü neredeyse aylar süren bir sürede gerçekleştiği halde, ilkbahar göçü çok daha dar bir zaman aralığında gerçekleşir. Süper yakıt: İçyağı Göç eden kuşların büyük çoğunluğu bir seferde uzun mesafeleri aşabilmek için deri altında yağ depolar. Yağ parçalandığında, aynı miktarda karbonhidrat veya proteinle karşılaştırılırsa onların iki katı enerji ve su üretir. Biriktirilen yağ, bazen vücut ağırlığının iki katına çıkmasına neden olabilir. Bu denli çok yağın kısa sürede biriktirilebilmesi için uygun metabolik ve davranışsal değişiklikliklerin oluşması gerekiyor. Bu değişiklikler arasında aşırı yeme (hiperfagi), metabolizmalarının nitelik değiştirmesi, iç organların bazılarının küçülmesi sayılabilir. Yağ, normal zamanlarda küçük kuşların vücutlarının %3 ila %5'ine karşılık gelir. Oysa göç sırasında bu değer %25'e, bazı kıyı kuşlarında % 45'e ulaşabiliyor. Ötücü kuşlar tipik olarak bir seferinde birkaç yüz kilometre uçtuktan sonra 1 ila 3, bazı durumlarda daha da uzun süre dinlenip azalan rezervlerini yeniden tamamlarlar. Uzun mesafeler kateden kıyıkuşları da göçlerini üç veya dört ayakta gerçekleştirirler. Her yolculuk ayağı sırasında dinlendikleri bu mola noktaları birçok tür için yaşamsal önem taşır. Yapılan araştırmalar, küçük kuşların bir saatlik bir uçuş sırasında vücut ağırlıklarının yaklaşık %1'ini kaybettiklerini göstermiş. Ünlü göç araştırmacısı Peter Berthold, ağırlığının %40'ı yağ olan bir göçmen kuşun 100 saat boyunca durmadan uçabileceğini ve bu süre zarfında 2500 km. yol katedeceğini hesaplamış. Yakıtı tasarruflu kullanma açısından hiçbir insan yapısı motor kuşların metabolizmasıyla baş edemez!

http://www.ulkemiz.com/kuslar-neden-goc-ederler

Şehrin Sancısı

Şehrin Sancısı

Gece tehlikelidir, gece sokakları mesken edinenler ise daha da tehlikelidir. Yanınızdan geçen insandan korkarsınız. Ya sarhoşsa, ya haplanmışsa, ya katilse diye geçirirsiniz içinizden. Ama gündüz öyle değil! Gündüz sokakta yürürken başına hiçbir şey gelmeyeceğini düşünür insan. Bence bu büyük bir yanılgı! Manyağın biri elinde tuttuğu bıçakla onlarca insanın içinde boğazınızı kesip öldürebilir sizi mesela. Ya da karşınızdan size doğru gelen çok güzel bir kadın çantasından çıkardığı silahı kafanıza doğrultup tetiği çekebilir. Gündüz geceden daha güvenli değil. Bu şehirde sokaklar her zaman tehlikelidir... Ya aldatılmışsam? Yok lan olur mu öyle şey? Olmaz deme, herkes herkesi aldatır... Saçma sapan düşünme, biri çocukluk arkadaşım biri beni seven kız. Salaksın sen, biraz mantıklı ol. Kimseye güvenme!... Hayır hayır, ikisine de güveniyorum. Güvenmek mi? Hep en sevdiklerin aldatmadı mı seni? En sevdiğin insanlar tarafından ihanete uğramadın mı? Zaten bir insana annesi ihanet ediyorsa herkes ihanet eder..."Şehrin Sancısı" kalabalıkların içerisine sıkışmış, çevresiyle, sistemle, insanlarla ve en çok da kendisiyle anlaşamayan, hayata başkaldırmış uyumsuz insanların romanı... (Tanıtım Bülteninden)

http://www.ulkemiz.com/sehrin-sancisi

Hermes Hırsızlık, şifa, yolculuk ve iletişim Tanrısı

Hermes Hırsızlık, şifa, yolculuk ve iletişim Tanrısı

Hermes (Yunanca: ʽἙρμῆς ), Yunancada "Hermes Trimegustus" (üç kere kutsanmış hermes) anlamına gelmektedir. Zeus ve Maia'nın oğludur. Zeus'un habercisidir. Tanrıların en kurnazı sayılır, tanrıların en hızlısıdır. Bir de Caduceus adında büyülü bir altın değnek taşır. Gigantlar arasındaki karşıtı Hippolytos'dur.EtimolojiÜstün nitelikleri olan Hermes, efsaneye göre daha bir günlükken ayağa kalkar, beşiğinden çıkar, kaplumbağa kabuğundan yaptığı bir liri çalıp ondan çıkan seslerle eğlenir. Bir gün kırlarda dolaşırken tanrı Apollon'un koruması altındaki inekleri çalar. Apollon olayı öğrenince çok kızar; cezalandırılması için Hermes'i kolundan tutup Zeus'a götürür. Ne var ki, Hermes'in lirinden çıkan sesler Zeus'u ve Apollon'u büyüler. Zeus, cezalandıracağı yerde Hermes'e kanatlı bir başlıkla bir çift ayakkabı vererek onu tanrıların habercisi yapar. Haberci Hermes ölülerin ruhlarını yeraltına götürür; çobanlarla, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder. Yaşlı Kral Priamos'u, Hektor'un ölüsünü almak için Aşil'in barınağına götüren de odur. Ayrıca Odysseus'a Moly isimli bir bitkiyi vererek Kirke'nin tuzağından kurtaran da odur.Hermes'in İo efsanesinde de önemli bir görev üstlendiği görülür. Zeus, sevgilisi su perisi İo'yu kıskanç karısı Hera'dan kurtarmak için, onu ineğe dönüştürür. Hera ineği armağan olarak ister ve alır. Kocasının kendisini aldattığından kuşkulandığı için, başına da bekçi olarak 100 gözlü canavar Argos'u diker. Argos uyurken bile birkaç gözü açık kaldığından, her şeyi görür. Bu yüzden ona yanaşmak çok tehlikelidir. İo'nun kurtarılması için Zeus, Hermes'i görevlendirir. Hermes canavarın yanına oturarak eline lirini alıp tatlı tatlı çalmaya başlar. Bu hoş müzikle Argos'un gözlerinin tümü ağır ağır kapanır, giderek derin bir uykuya dalar. Hermes de uyuyan canavarın kafasını keser.Çevik haberci Hermes tüm atletlerin koruyucusu olduğu gibi akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların da koruyucusudur. Liri, kavalı, notaları, astronomiyi, ölçü birimlerini ve sporu icat etmiştir. Hermes mitolojistlerce eril öğenin temsilcisi olarak kabul edilir.Farklı mitolojilerde HermesHermes Roma mitolojisinde Merkür olarak anılır. Güneş'e en yakın gezegene onun adı verilmiştir. Hermes'in aslen Mısır Mitolojisi'ndeki Thot olduğu iddia edilmektedir. Bazı düşünürler Hermes'in islam mitolojisindeki İdris olduğu kanaatindedirler. Hermes veya İdris geleneği Babil, Mısır ve Yunan düşüncelerinin temeli olmakla birlikte İslam düşüncesi'nin de temelini oluşturan yabancı kaynaklardan sayılır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Hermes

http://www.ulkemiz.com/hermes-hirsizlik-sifa-yolculuk-ve-iletisim-tanrisi

En <b class=red>Tehlikeli</b> Yılanlar

En Tehlikeli Yılanlar

Çoğumuzun rüyalarındaki kabusu olanlar yılanları geniş bir açıdan ele alan belgeselde , belki yılan korkunuz bir nebze daha artabilir. İyi Seyirler...  

http://www.ulkemiz.com/en-tehlikeli-yilanlar

Fotosentez Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Fotosentez Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Klorofil taşıyan bitkilerin ışık enerjisinden yararlanarak besin bireşimi yapmasıdır. Doğada canlılar beslenme açısından iki gruba ayrılır. Kendi besinini, kendi yapabilenler (ototroflar), kendi besinini dışarıdan hazır alanlar (heterotroflar).Ototrof bitkilerde güneş enerjisini kimyasal enerjiye çevirebilecek bir sisteme gereksinme vardır.Bu nedenle bu, bitkilerde güneş enerjisini yalnızca soğuran değil, aynı zamanda onu gelişmekte olan ototrofun kullanabileceği kimyasal enerjiye dönüştürebilen bir yapının gelişmiş olması gerekir. Ayrıca enerjinin seçimli olarak soğurulması da gereklidir.Bitkilerde enerjinin soğurulup dönüştürülmesi bir bakıma radyoların çalışmasını andırır.Bir istasyona ayarlı radyo alıcısı belirli bir dalga uzunluğunu seçer ve alır. Alıcı radyonun lambaları radyo dalgalarını ses enerjisine dönüştürür. Bugün yaşayan ototrofların çözümlemesi (analizi) bir radyo alıcısındaki lambalar gibi iş gören bir grup kimyasal bileşiğini gelişmiş olduğunu göstermektedir.Fotosentez konusunda araştırma yapmak oldukça güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, bu olayı ayrıntılarıyla açıklayacak bilgileri sağlayamamıştır. Bununla birlikte tüm araştırmaların birleştikleri nokta, fotosentezin karmaşık bir olay olduğudur.Fotosentez konusunda en eski bilgilerden biri, birçok karmaşık tepkimeleri özetleyen aşağıdaki denklemdir.6 CO+ H,0 + Işık + Klorofil – CHu>0i + 60> Bu formülde görül-düğü gibi yeşil yaprakların soğurduğu ışık enerjisi, karbondioksit ve suyu (hammaddeler), karbonhidratlara ve oksijene (ürünler) çevirmek için kullanılır.Oluşan karbonhidratlar, daha sonra bir ototrofun amino asitleri, proteinleri, yağları ve hücrelere gerekli öteki maddeleri sentezlemesi için hem hammadde, hem de enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Ancak bu formül olayın karmaşık basamakları konusunda bir bilgi vermemektedir. Fotosentez olayının hızı ve miktarı birçok etkenin denetimi altındadır. Fotosentezin hızını ölçmek için en etkin yöntem, kullanılan C0,miktarının ya da dışarıya verilen oksijen miktarının saptanmasıdır. Fotosentezde ışık enerjisinin artırılması olayı hızlandırmaktadır. Bir bitkinin üstüne giderek artan şiddette ışık enerjisi verilirse fotosentezde açığa çıkan oksijenin giderek arttığı ancak bir noktadan sonra ışık şiddeti ne kadar artarsa artsın oksijen miktarının artmadığı görülür. Aynı deneyler ortamdaki karbondioksit miktarını artırarak da yinelenebilir. Artan karbondioksit miktarıyla fotosentez hızı arasındaki ilişki de ışığın etkisiyle ben¬zerlik gösterir. Karbondioksit oranı arttıkça. fotosentez hızıda bir noktaya kadar artar, bir noktadan sonra değişme olmaz.Fotosentez-Resimleri-photosynthesis-image-1Işık ve karbondioksit oranlarının fotosentez üzerine etkileri ayrı ayrı birbirlerine benzemekle birlikte ortamda her ikisi birlikte artarsa fotosentezde elde edilecek ürün öncekilerden çok daha fazla olur. Işık şiddetinin yanında değişik dalga boylarındaki ışıkların da olaya etkisi değişiktir. Çünkü klorofil tüm renkleri (değişik dalga boyundaki ışıkları) aynı oranda soğurmaz. Örneğin, klorofil çok büyük oranda bu ışığı yansıttığından en az yeşil ışığı soğurur.Gerçekte klorofil taşıyan bitki dokularının yeşil görülebilmesinin nedeni de budur.Klorofil, en fazla kırmızı ve mor Işıkları soğurduğu için en fazla enerjiyi bu dalga boylarında almış olur. Bunun sonucu olarak da fotosentez kırmızı ve mor ışıklarda en fazladır. Fotosentezin hızını etkileyen bir başka etmen de, ortamın ısısıdır. Bu ısı artıkça fotosentezi hızlanır; 40 derece civarında en fazladır.50 dereceden yüksek ısılardaysa fotosentez giderek düşer ve sıfıra doğru iner. Isının olayı bu ölçüde etkilemesinin nedeni fotosentezde enzimlerin görev almasından kaynaklanmaktadır. Yüksek ısı enzimlerin etkenliğini bozarak onların işlevlerini yapmasını engeller. Fotosentez birçok ayrı tepkimelerin karmaşık bir biçimde birbirlerini izlemesi olayıdır. Karbon, karbondioksit durumunda bir ototrofa girdiği zaman, çok karışık bir yol izler.Bu yolun ayrıntılı olarak ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmaların büyük bir bölümü Kaliforniya Üniversitesinde, bir hücreli yeşil algler üzerinde çalışan ve başında “Melvin Calvin” adlı bilim adamının bulunduğu bir araştırıcı grubunca yapılmıştır. Calvin ve grubunca ele alınan temel sorun, ototrofların aldığı karbondioksit molekülüyle, olayın sonunda ortaya çıkan karbonhidrat molekülü arasındaki ana basamakları izlemekti.Bu çalışmalarından dolayı Dr.Calvin’e 1961’de Nobel ödülü verildi.Calvin, fotosentezdeki karbonun geçtiği yolları radyoaktif karbon kullanarak saptadı. Bu yöntemlerle fotosentezde ilk oluşan bileşiğin foglisenkosit (PGA) olduğunu saptadılar. Fotosentez sırasında karbondioksiti yakalayan molekül beş karbonlu bir i şeker olan ribüloz difosfattır. Ribuloz difosfata karbondioksitin eklenmesiyle ortaya çıkaran ara bileşik kararsızdır ve hemen iki molekül PGA’’ya parçalanır. Daha sonra PGA, üç karbonlu şeker fosfat olan Triozfosfata dönüşür. Triozfosfatın oluşması karbonhidratların sentezinde çok önemli bir basamaktır. Bunu izleyen tepkimeler sırasında triozfosfat moleküllerinin bir bölümü ikişer, ikişer birleşerek hegsoz difosfatları oluştururlar. Bu hegsozdi fosfatlardan hegroslar bir başka deyişle 6 karbonlu şekerler oluşurken ayrılan fosfatlardan da hücre enerjisi yani ATP (Adenosüntrifosfat) sentezlenir.Klorofilin ışık enerjisini soğurması fotosentezin çok önemli bir bölümüdür. Klorofil molekülündeki elektronlar bir birim ışık enerjisi soğurdukları zaman molekülden ayrılır. Elektrotların klorofil molekülünden ayrılması, gerçekte bir başka maddenin moleküllerince alınması demektir. Bu elektronlar ışık enerjisini soğurduklarından yüksek enerjili durum alırlar. Elektronunu kaybeden klorofil molekülüyse elektron alıcı bir molekül durumuna gelmiştir. Klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronların arabileşikler yoluyla yeniden klorofile dönerken ATP sentezlerler. Burada elektronları taşıyan bir sistem vardır Başlangıçta yüksek enerjili olan elektronlar elektron taşıma sistemi aracılığıyla yeniden klorofile döndüğünde eski enerji düzeyine inmiş olur. Kimi zaman klorofilden ayrılan yüksek enerjili elektronlar klorofile geri dönmeyebilir. Bu durumda elektronu başka moleküller alır. Bu durumda klorofilin kaybettiği elektronları bir başka kaynaktan sağlanması zorunludur. Tüm bu olaylar bitkilerde klorofilin içinde yer aldığı kloroplastlarda gelişir. Fotosentez olayı doğadaki tüm canlıları ilgilendiren en önemli olaydır.Canlıların evriminin ilk dönemlerinde de günümüzde de fotosentez olayı ve onun ürünleri yaşamı belirleyen bir etki gös-termiştir.Yapılan çalışmaların sonucu ileri sürülen varsayıma göre dünyanın ilk döneminde atmosferde metan, su buharı, hidrojen ve amonyak bulunuyordu. Buna karşılık atmosferde ser-best oksijen yoktu.Uzun süreli biyokimyasal evrim sonucu oluşan canlılardan fotosentez yapan canlılar gelişince bunların yaptıkları fotosentez sonucu yavaş yavaş atmosferde oksijen gazı birikmeye başladı. Bu biriken oksijen gazının bir bölümü güneşten gelen ultraviole ışınların etkisiyle ozona dönüştü. Ozon gazı hafif gazlardan olduğu için atmosferin en üst bölgesinde toplandı. Ozon birikimi sonucuysa canlıların yaşamı için tehlikeli düzeylerde olabilecek ultraviole ışınlarının dünyaya ulaşması engellendi. Oksijenin atmosferde birikme süreci sırasında, mutasyonların birikmesi sonucu ortaya çıkan oksijenli solunum yapan canlıların temelini oluşturdular. Günümüzde de fotosentez yapan bitkiler, doğadaki bazı dengelerin korunmasında en önemli rolü oynamaktadırlar. Etkili oldukları birinci denge olayı doğadaki oksijen dengesidir. İnsanlar ve tüm hayvanlar doğadan oksijeni aldıktan sonra onu kendileri için zararlı bir gaz olan karbondioksit biçiminde dışarı atarlar. Dünyanın oksijen depoları belirli oranda olduğu için bu olayın sonucunda canlıların oksijen açlığı çekmesi beklenir. Ancak, fotosentez olayı sonucu oluşan oksijenin yardımıyla doğada hiçbir canlı oksijen açlığı çekmez. Böylece doğada oksijen ve karbondioksit dengesi korunmuş olur. Fotosentezin ikinci etkisi dünya besin dengesi üzerinedir. Dünyada besinleri kendi kendilerine sentezleyen canlılar bitkilerdir..Bitkilerin besin yapımı işleminde en önemli bölümse fotosentezdir. Bitkisel organizmalar içinde besin üretebilenler kemosentez yapan canlılardır, ancak bunların oluşturdukları besin çok az miktardadır. Dünya besin zinciri incelendiğinde en altta bitkilerin bulunduğu görülür. Zincirin öteki hal kalarında otyiyiciler, onun üstünde etyiyiciler, en üstteyse bizlerin de bulunduğu hem ot hem de etyiyiciler yer alırlar. Tüm bu olayların sonucu bize doğadaki bitkilerin ve onların yaptıkları fotosentezin ne kadar önemli olduğunu gösterir.Yazar: Doğan Bülbülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/fotosentez-nedir-nasil-meydana-gelir


Sahne Fotoğrafçısı Olmak

Sahne Fotoğrafçısı Olmak

Bu güne değin fotoğraf konusunda çok şey yazıldı ve söylendi. Sergiler, paneller, seminerler, sempozyumlar yapıldı. Yeterli olmasa da fotoğraf albümleri yayınlandı.

http://www.ulkemiz.com/sahne-fotografcisi-olmak

Dünya’ya Dönmek Mi, Yoksa Düşmek Mi?

Dünya’ya Dönmek Mi, Yoksa Düşmek Mi?

Uzay araçları, yeryüzüne dönerken güçlü ısı kalkanlarına ihtiyaç duyarlar. Bu kalkanlar olmasa, atmosfere girişte yanıp kül olmaları kaçınılmaz olur. Peki, uzaya çıkarken de aynı atmosferi geçiyorlar ama yanmıyorlarsa, dönüşte niçin başlarına bu geliyor?Öncelikle, uzay araçlarının yeryüzüne “iniş” adı altında gerçekleştirdikleri yolculuğun gerçekte “bodoslama düşüş” olduğu gerçeğini kabullenerek işe başlayalım.Hem uzay mekikleri, hem de Soyuz, Apollo gibi kapsüller; dünyaya dönerken atmosfere çok sınırlı bir yönlendirme kontrolüyle, fakat büyük bir hızla girerler. Saatte 30.000 km’yi bulan bu düşüş hızı , mekiğin veya kapsülün atmosferin seyrek dış katmanlarıyla sürtünmesine ve 1.500 santigrat derecenin üzerine ulaşabilen bir sıcaklıkta ısınmasına neden olur. (Araç uzaya çıkarken, atmosfer içinde bu hıza ulaşmaz, hatta yaklaşmaz bile. O nedenle tehlikeli derecede ısınması söz konusu değil.)Atmosferin bu seyrek üst katmanı, uzay aracını yavaşlatamayacak kadar düşük yoğunluklu gazlardan oluşuyor. Buna karşın, aracın çok yüksek hızı nedeniyle oluşan sürtünme böylesi büyük ısıların oluşması için yeterli. Araç, ısı kalkanı sayesinde bu düşük yoğunluklu atmosfer katmanını geçip, yeryüzüne yakınlaştıkça atmosferin artan kalınlığının oluşturduğu baskı ile yavaşlar ve giderek soğur. Ardından inen cisim bir kapsül ise paraşütleri açılır, bir uzay mekiği ise uçak gibi normal iniş gerçekleşir. Sadece birkaç dakika önce 1.000 derecenin üzerine çıkmış olan ısı kalkanı sıcaklığı, araç yeryüzüne indiğinde elle dokunulabilecek kadar düşmüş olur. Bu arada ısı kalkanı dediğinimiz şey öyle über süper teknolojik bir sistem değil. Kapsüllerde bildiğimiz şişe mantarına benzer bir kaplama kullanılıyor. Mantar atmosfere girişte yanarken ısıyı dağıtıyor ve kapsülün yanması engelleniyor. Uzay kapsüllerinin dönüşte alev topuna dönüşmelerinin nedeni aslında bu. Mekiklerin dış katmanları ise inşaatlarda görebileceğiniz hafif tuğlalar gibi seramik bir malzemeyle kaplı. Bu kaplamanın dış kısmı bin dereceye kadar ısınsa bile, içte bulunan mekiğe bu ısının çok azını iletiyor.Zafer EmecanKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/dunyaya-donmek-mi-yoksa-dusmek-mi

Akrepler ve Özellikleri

Akrepler ve Özellikleri

Akrep, örümceğimsiler sınıfının Scorpiones takımını oluşturan genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan eklembacaklılara verilen ad.2009 yılı rakamlarına göre akreplerin yaşayan 1753 türü bulunur. Türkiye'de[1] 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Heterometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.Habitat ( Yaşama Alanı)Karlı bölgeler hariç hemen hemen her yerde, ormanlık bölgelerde, çöllerde, taşlık ve kayalık yerlerde yaşarlar. Genellikle tropikal ve tropik altı iklim kuşaklarında yaygındır. Akrepler fazla sıcaklığa duyarlı ve neme bağımlı olduklarından her zaman ılık ve ıslak bölgeleri tercih ederler. Gündüz, taşların altında, duvar yarıklarında, kurumuş ağaç kabukları altında ya da yer altında kazdıkları dehlizlerde rastlamak mümkündür. Geceleri aktiftir. Kaygan yüzeylere tırmanamaz. Habitatına göre akrep sınıflandırması:Topraküstü akrepleri Ağaç akrepleri (arboreal akrepler) : Ağaç yarıklarında ve ağaçların kabukları arasında bulunurlar. Avustralya'da Liocheles australiensis türünden akrepler bir kozalıklı ağaç türünün (Araucaria huntsteinii) 40 m üstünde yaşarlar.Taşaltı akrepleri (litofilik akrepler) : Taş altlarında kaya yarıklarında yaşarlar.Toprakaltı akrepleri Kumcul akrepler (psammofil akrepler) : Çöl gibi yumuşak kumlu ortamlarda yaşarlar ve geniş tarsal tırnaklar ile birçok sert uzun kıl (macro-setae) taşırlar. Uroplectes, Opistophtalmus ve Parabuthus cinslerinden akrepler bu gruptandır.Kazıcı akrepler (fossorial akrepler) : Yengeç benzeri geniş chela bulunur. Kısa sert ve kuvvetli bacaklara sahiptir. Cheloctonus, Karasbergia ve Lisposoma cinslerinden akrepler kazıcıdr.Morfoloji ve FizyolojiKarakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.BaşlıgöğüsBaşlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.Pedipalp[değiştir | kaynağı değiştir]Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak ( = kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium’un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela’ yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.KeliserKeliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yeralan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.BacakBacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.GözlerGözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösteririler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.KarınKarın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.PreabdomenPreabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. oluşmuştur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.PostabdomenKuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır . Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.CinsiyetEşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxa’ya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabarsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.TarakTarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. Pektin üç parçadan oluşmuştur; proksimal parça en uzunu, orta parça ise an kısasıdır. Bu tarakların kemoreseptör olarak çiftleşmede rol aldığı ve yüzey titreşimlerini algılayarak mekano-reseptör olarak görev yaptığı sanılmaktadır. Her iki cinste de bulunan taraklar, erkeklerde daha geniş olup daha fazla sayıda küçük diş taşırlar. Yörüklerin kıl keçeden yapılma çadırlarında, keçenin tüyleri akrebin hassas tarak organına itici etki yaptığından, akrepten korunma malzemesi olarak keçenin adı geçer.SternumSternum : Üçüncü ve dördüncü coxa arasındaki çok küçük plaklardan oluşur. Bazı cinslerin sternum, kitinin eni dar şeritler halinde dizilmesi ile oluşmaktadır. Bazılarında bir küçük üçgen plak ve geri kalan kısmında ise bütün genç bireylerde olduğu gibi beşgen şekildedir. Sternumun şekli familyaların tanımlanmasında önemlidir. Buthidae familyasında boyu eninden fazla, üçgen şeklinde ve öne doğru oldukça daralmıştır. Chactidae familyasında boyu ekseriya genişliğinden uzun değildir. Bothriuridae familyasında çok belirgin olmasa bile iki ayrı parçalıdır. Sternumu oldukça geniş ve belirgindir. Scorpionidae familyasında genellikle beş köşeli, yan kenarları birbirine paralel ve boyu eninin yarısı kadardır.Sindirim sistemiPedipalpler ile 1. ve 2. yürüme bacaklarının dip parçaları arasında, atriyumun içinde ve bir üst dudağın altında çok küçük ağız bulunur. Emici yutaktan sonra içerisine tükürük bezleri açılmış kısa yemek borusu gelir. Median hatta dar ve uzun bir orta bağırsak bulunur. Orta bağırsak boyunca uzanan büyük bir bezden ayrılan beş çift kanal orta barsağa açılır. Son bağırsak kısadır. Akrepler böcek, örümcek, çıyan, kırkayak, tespih böceği ve bazen de küçük kemirgenlerle beslenirler. Pedipalpleriyle avlarını canlı halde yaralayarak, yakalar ve ezerler. Birinci ve ikinci yürüme bacaklarının başlıgöğse bağlandığı yerde çiğneyici eklentiler arasında ezilir, sonra da yutak vasıtasıyla emilir.Boşaltım sistemiBoşaltım organları Malpighi tüpleri ve koksa bezleridir. Malpighi türlerinin sayısı bir veya iki çift olabilir. Bunlar preabdomenin son segmenti içinde bulunur ve orta bağırsağın son kısmına açılırlar. Koksa bezleri bir çift olup başlıgöğüste diyaframın hemen önünde yer alırlar. Bu bezlerde bir başlangıç kesesi ile bir toplama kanalı ve bir de bu kanalın son kısmını oluşturan, boşaltım kanalı ayırt edilir. Boşaltım kanalları üçüncü yürüme bacaklarının diplerinden dışarı açılır.Dolaşım sistemiAkrepler, örümceğimsiler sınıfı içinde dolaşım sistemleri en iyi gelişmiş olan eklembacaklılardır. Dolaşım sistemi; kalp, kan damarları, sinüslerden meydana gelmiştir. Kalp, sırt tarafta bütün karın (preabdomen) boyunca 7. segmentten 13. segmente kadar uzanan sekiz çift ostiyumlu bir boru biçimindedir. Ön ve arka uçlarından ayrılan birer büyük aorttan başka yanlarından da yedi çift arter çıkar. Ön aortta birçok kanallara bölünür. Bu kanallardan ikisi yemek borusunun yanlarından aşağı inerek, karın sinir sisteminin yanlarından, arkaya uzanır. Kan renksizdir. Lenf sıvısı yoğun granüllü yuvarlak kan hücreleri ile granülsüz ve merkezi olmayan nükleuslu lökositleri içerir. Kontraksiyonda kan, kalp tarafından altı ön damardan aorta cephalica içine itilir. Arterlerin hepsi vena lakünlerinde sonlanır. Lakünlerin içindeki kan, karın tarafta bir sinüste toplandıktan sonra solunum organlarına gider. Burada temizlenir ve perikard boşluğuna geri döner.Sinir sistemiSinir sistemleri; iki loplu bir beyin ile büyük bir göğüs gangliyonu kitlesi ve 7 - 8 karın gangliyonundan oluşmuştur. Karın (abdomen) gangliyonlarından son dördü post abdomende bulunur. Yemek borusunun başlangıç kısmında da küçük bir gangliyon vardır. Sinirlerle beyne bağlı olan bu gangliyondan sindirim borusuna giden ve viseral sinir sistemini oluşturan sinirler ayrılır. Ayrıca, vücudun ön kısmındaki yutak gangliyonundan çıkan, lateral ve ana gözler ile mandibulalara bağlanan sinirler bulunur.Solunum sistemiAkreplerde solunum organları preabdomen’in 3. - 6. sternitlerinde, eliptikal veya sirkular açılımlı dört parçadan ibaret kitap trakeleridir. Kitap trakeleri, vücudun orta kısmının ventral yüzünde bulunurlar; ince kütikula tabakasından oluşan yüzü ve iki akciğer boşluğunun iç yüzleri farklı kalınlıktadır. Akreplerin değişik gruplarında farklı amaçlar ve özellikler gösterirler. Bu yüzden sistematikte önemleri çok büyüktür. Ayrıca kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği (stigma) vardır. Bunlar yelpaze şeklinde olup ana solunum organına bağlıdırlar. 5. ve 6. halkalarda stigma yoktur. Stigmaların her biri ayrı olarak vücut boşluğuna açılır.Salgı sistemiAkreplerin salgı sistemleri koksa bezleri ile lymphatik ve lymphoid bezlerden oluşur. Koksa bezleri, üçüncü yürüme bacaklarının vücuda bağlandığı yerde bulunur. Lymphatik bezler; tam halka, yarım halka ve küçük oval olmak üzere üç şekilde görülür. Lymphoid bezler bir çifttir. İki kısa keseden oluşmuş olup ön uçları ile diyaframa bağlanmışlardır. Vücut boşluğu içinde serbest olarak sallanır. Lymphatik ve lymphoid bezlerin salgıları, akrebin vücudundaki yabancı maddeleri absorbe etme ve bakterileri de zararsız hale getirme özelliğindedirler.Duyu sistemiDuyu organı olarak dokunum tüyleri, bacaklardaki ince tüyler, abdomenin ikinci sternitindeki taraklar ve başlıgöğüsteki median ve lateral gözlerdir. Akrepler yürürken etrafı kollamak üzere pedipalplerini biraz yukarıda tutarlar. Pedipalplerin üzerinde bulunan küçük duyu tüyleri (trichobothrium) ile havadaki titreşimleri algılar. İkinci sternitin ve eşey açıklığının ön tarafında bulunan taraklar yüzeydeki, bacaklar üzerinde bulunan ince tüyler ise yerdeki titreşimleri algılar.Üreme ve yaşam döngüsüÇiftleşmeİlkbaharda çok kısa bir dönemde erkekler, dişileri arayıp döllemeye çalışırlar. Spermler, genellikle eşey açıklığından dışarı çıkmış durumda bir kese içerisinde bulunurlar. Bu kese içerisindeki spermleri kıskaçları ile alır ve bir dişiyi gördüğü anda onu oyalayarak ya da ansızın yakalayarak, kıskacı ile taşıdığı sperm kesesini dişinin eşey açıklığına yapıştırır. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra hemen kaçar. Çiftleşmeleri erkek açısından oldukça tehlikelidir. Akrepler yamyamdır ve çiftleşme teşebbüsü erkeğin dişi tarafından yenmesiyle sonuçlanabilir.DoğumGebelik süreleri yaklaşık 7 - 12 aydır. Her bir dişi akrep 10-60 larva doğurur (vivipar). Genelde yavrular baş önde, kuyruk önde ya da sağ yan geliş pozisyonunda doğarlar. Türüne bağlı olarak yavru sayısı 34 ilâ 110 arasında değişir.Pro-juvenilNeonatal veya birinci instar yavruları, doğdukları an akrepten ziyade, toplu beyaz cisimcikler gibidirler. İnce kıskaçlı, bacaklı ve bir kuyruklu büyük sinek kurtçukları gibi görünürler. Annelerinin bacakları yardımıyla sırtlarına tırmanırlar. Anne akrep yavrularını bir süre sırtında taşır. Bu dönem içerisinde annelerinin sırtından düşen yavrular tekrar annelerinin sırtına çıkamazlarsa su kaybı sonucu ölürler. İlk deri (= kabuk) değişimini annelerinin sırtında yaparlar.JuvenilBirinci deri değişimini tamamlayan yavrular juvenil olarak kabul edilir. Yenilenen kabuklarıyla pembe renkli görünen ikinci instar yavruları erginlerin minik versiyonları gibidirler. Ancak birkaç gün sonra renkleri giderek grimsi kahverengine dönüşür ve annelerinin sırtında kalmaya devam ederler. Birkaç hafta içerisinde yavrular bulundukları çevreyi keşfetmek için annelerinden ayrılarak kısa geziler yaparlar. Geziden sonra annelerinin pedipalpleri yardımıyla sırtına tekrar çıkarlar. Zamanla kısa geziler uzun gezilere dönüşür. Sırttan inen yavrular yaklaşık 6-7 ay kadar annelerinin arkasında dolaşırlar. Bağımsız hayat sürmeye başladıktan 3-4 yıl sonra yetişkin hâle gelirler. Akreplerin yaşam süreleri 3-8 yıldır. Yetişkin hâle gelinceye kadar 6-9 kere deri (= kabuk) değiştirirler.BesiniGeceleri aktiftirler. Yırtıcı ve yağmacı tabiatlı olmakla birlikte, avlanmada uzmanlaşmamış ve yemek konusunda titiz olmayan hayvanlardır. Havadan ve yerden gelen titreşimlerle algıladıkları avlarını, peşine düşmek yerine, sabırlı bir şekilde pusuda bekleyerek avlarlar. Başlıca besinleri eklembacaklılar olup, daha çok böcekler, örümcekler ve kırkayaklardır. Ayrıca büyük akrepler, küçük yılanları, kertenkele ve fareleri dahi yiyebilir . Yamyamlık, akreplerde sıklıkla görülmektedir.Avlarını kıskaçlarıyla yakalayarak sıkan ve kuyruğunu avına uzatarak sokan akrep, zehri ile böcekleri hemen öldürür. Akrepler, ne kadar zehir enjekte edeceklerini avlarına göre belirleyebilir. Büyük kıskaçlara sahip akrepler, küçük avlarını güçlü kıskaçlarını kullanarak öldürürken, ince ve zayıf kıskaçlı akrepler avlarını yakalar, çok etkili zehirlerini kullanarak avı sokar ve felç ederek öldürür. Birinci bacakların altındaki boşlukta bulunan keliserini avına tamamen yerleştirir. Tükürük ve sindirim enzimleri salgılayarak dokuları sıvılaştırıncaya kadar bekler ve oluşan sıvıyı emer.Soğukkanlı hayvanlar arasında metabolik hızları en düşük hayvanlar olduğu için az yiyecekle yetinebilir ve aylarca hatta iki yıl kadar uzun bir süre açlığa dayanabilirler. Besinlerden aldığı sıvıdan dolayı uzun süre susuz da yaşayabilirler.

http://www.ulkemiz.com/akrepler-ve-ozellikleri

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece <b class=red>Tehlikeli</b> Olabilir?

Asteroid Kuşağı’ndan Geçmek Ne Derece Tehlikeli Olabilir?

Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroid Kuşağından geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa göktaşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder.Peki Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı gerçekte de bu kadar dolu dolu ve tehlikeli bir yer midir?Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroid mevcut. Bunlardan yalnızca 200 e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor. Bu kuşaktaki asteroidlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay’ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz.Bu kuşakta herhangi iki asteroid arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı… O kadar ki Asteroid Kuşağının Mars’a en yakın kenarında yer alan bir Asteroid, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterodin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroid Kuşağının sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroidler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar.Bilim İnsanları 70’li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroidlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler.En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroid Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, Bir asteroidin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroidi hiçbir zaman çok yakından göremeyebiliridik. Aynı durum, Neptün’ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren “Kuiper Kuşağı” için de geçerlidir.Sinan DUYGULUKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/asteroid-kusagindan-gecmek-ne-derece-tehlikeli-olabilir

Dünyadaki En <b class=red>Tehlikeli</b> 12 Canlı Türü

Dünyadaki En Tehlikeli 12 Canlı Türü

1. Balon balıklarının tetrodotoxin isimli zehri yetişkin bir insanı dakikalar içinde öldürebilir. 2. Su aygırı saldırıları her yıl Afrika'da yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep oluyor. 3. Ornitorenkler dünyanın tek ve en zehirli memelisidir. 4. Gergedanlar düşmanlarını acımasızca öldürebilecek boynuzlara ve cüsseye sahiptirler. 5. Kutu Denizanası bu gezegendeki en zehirli hayvandır. 6. Zehirli ok kurbağasının zehri bazı kabileler tarafından avlanmak amacıyla kullanılıyor.   7. Aslanların ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya bile gerek yok. 8. Boomslang yılanının zehri sizi direkt olarak öldürmez. Fakat zehrindeki bir madde kanamanızın durmamasını ve kan kaybından ölmenizi sağlar. 9. Siyah yüzgeçli köpekbalıkları okyanusun en çevik ve en hızlı yırtıcılarından biridir. 10. Akbabalar insanlara tehdit oluşturmuyor. Fakat leşlerin etleri kemiklerden ayıran bir çete gibiler. 11. Sırtlanlar da leşçildir fakat leş bulamadıklarında avlanmaktan da geri kalmazlar. Yetişkin bir sırtlan en kalın kemiklerinizi rahatlıkla kırabilir. 12. Timsahlar da en tehlikeli canlılar listesinde üst sıraları zorluyorlar.

http://www.ulkemiz.com/dunyadaki-en-tehlikeli-12-canli-turu

İsmet İnönü

İsmet İnönü

Mustafa İsmet İnönü (24 Eylül 1884, İzmir - 25 Aralık 1973, Ankara), Osmanlı döneminde albay, Türkiye döneminde orgeneral ve eski Genelkurmay Başkanı olan, cumhuriyetin ilanından sonraki Türkiye'nin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanı olan, İstiklal Madalyası sahibi asker ve siyasetçidir. Atatürk'ün vefatından sonra Genel Başkanı olunca, CHP Kurultayı tarafından kendisine "Milli Şef" unvanı verilmiştir. Mevhibe Hanım'ın eşi, Ömer İnönü, Erdal İnönü ve Özden Toker'in babasıdır.İnönü, Kurtuluş Savaşı'na katılmış ve Lozan Antlaşması'nı imzalamış, birçok defa başbakanlık görevini üstlenmiştir. 1925-1937 yılları arasında 12 yıllık kesintisiz başbakanlık süresi olmakla birlikte, toplam 16 yıl 4 ay ile Türkiye'de cumhuriyet tarihinin en uzun süreli başbakanlık yapmış kişisidir1884 yılında İzmir'de Reşit Efendi ile Cevriye Temelli Hanım'ın ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit Efendi aslen Bitlis'in tanınmış Kürt ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. Reşit'in babası Abdülfettah Efendi Malatya'ya yerleşmiştir. Annesi Cevriye (1867-1959) ise aslen Razgrad'lı (Bulgaristan) olup babası Razgrad ulemasından Müderris Hasan Efendi 1870'li yıllarda İstanbul'a göç etmiştir. Cevriye ile Reşit 1880'de İstanbul'da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat (1882-1960) ve ikincisi İsmet'in dışında Hasan Rıza (ö.1972) ve Hayri Temelli adlı iki oğulları ve Seniha Okatan (ö.1964) adlı bir kız çocukları olmuştur. Öğrenim hayatıİlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. Bir yıl Sivas'ta Mülkiye İdadisi'nde okuduktan sonra, 1897 yılında İstanbul'daki Mühendishane İdadisi'ne gitti. 14 Şubat 1901'de Mühendishane-i Berr-i Hümâyun'a (topçu okulu) girip 1 Eylül 1903 tarihinde topçu teğmeni olarak mezun oldu. 26 Eylül 1906 tarihinde Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Topçu Alayında 3. Batarya Bölük komutanı olarak kurmay stajını yaptı.Orduda ilk yılları1908 yılında 2. Süvari Fırkasının kurmayı oldu ve 31 Mart İsyanı'nda Hareket Ordusu karargâhında görev aldı. 1910'da 4. Kolordu kurmaylığına getirildi ve 1911'de Yemen Kuvayi Mürettebe Komutanlığı kurmayı ve 26 Nisan 1912 tarihinde binbaşı rütbesine terfi etti ve Yemen Kuva-yi Umumîye Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevine atandı.1912-1913 yılları arasında Harbiye Nezareti'nde Başkomutanlık Karargâhı 1. Şubede bulundu ve İkinci Balkan Savaşı'nda Çatalca Ordusu Sağ Cenah Komutanlığı kurmaylığına getirildi. Savaştan sonra İstanbul Antlaşması'nın bağıtlanmasında Bulgarlar ile müzakere eden heyete askerî danışman olarak katıldı.1914 yılında Harbiye Nazırlığı ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği'ne atanan Enver Paşa'nın başlattığı ordunun yenileştirilmesi hareketinde etkin rol oynadı.Askeri yaşamıI. Dünya SavaşıAyrıca bakınız: I. Dünya Savaşı29 Kasım 1914 tarihinde kaymakam rütbesine terfi etti ve 2 Aralık 1914 tarihinde Genel Karargâh 1. Şube Müdürü olarak atandı. 2 Aralık 1915 tarihinde 2. Ordu Kurmay Başkanlığı'na getirildi ve 14 Aralık 1915 tarihinde Miralay rütbesine terfi etti.I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalıştı. Bu sırada Mustafa Kemal bu ordunun 16. Kolordu komutanlığına atandı. 1916 yılının yaz aylarında bir süre çarpışmaları yönetti. 2. Ordu Komutan Vekili Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle, 12 Ocak 1917 tarihinde 4. Kolordu Komutanlığı'na atandı.Bir süre sonra İstanbul'a geri çağrıldı ve Halep'te 7. Ordu'nun oluşturulmasında görev aldı. 1 Mayıs 1917 tarihinde Filistin Cephesi'nde 20. Kolordu komutanlığına, 20 Haziran'da 3. Kolordu komutanlığına atandı. Bu sırada 7. Ordu'nun komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal Paşa ile yeniden yakın ilişki içinde oldu. Ancak Megiddo Muharebesi sırasında yaralanınca İstanbul'a gönderildi.Kurtuluş SavaşıAyrıca bakınız: Kurtuluş SavaşıMondros Mütarekesi'nin imzalanmasından az önce Sina ve Filistin Cephesi'ndeki Yıldırım Orduları Grubu'nun General Edmund Allenby karşısında uğradığı Nablus Bozgunu sırasında yaralanarak İstanbul'a döndü. 24 Ekim 1918 tarihinde Harbiye Nezareti Müsteşarlığı'na atandı. 29 Aralık 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı'na hazırlık için kurulan komisyonda askeri müşavir oldu. 4 Ağustos 1919 tarihinde yalnızca sekiz gün için Askeri Şûra Muamelat-ı Umumiye Müdürlüğü'ne, bir ara da jandarma ve polis örgütünün iyileştirilmesi için kurulan komisyona üye olarak atandı. Bütün bunlar genellikle birkaç günlük görevlerdi.İlk kez 8 Ocak 1920 tarihinde Ankara'ya gitti ve kısa bir süre Mustafa Kemal Paşa ile çalıştı. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinde harbiye nazırı olan Fevzi Paşa'nın çağrısı üzerine şubat sonlarında İstanbul'a gitti. 9 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı üzerine tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul ile bütün resmî bağlarını kopardı.23 Nisan 1920 tarihinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Edirne milletvekili olarak katıldı. 6 Haziran 1920 tarihinde İstanbul'daki Divan-ı Harp tarafından gıyabında idam cezasına çarptırıldı. Erkân-ı Harbiye Reisi ve Garp Cephesi Komutanı Mirliva İsmet Paşa10 Kasım 1920 tarihinde milletvekilliği ve vekillik görevi saklı kalmak üzere Garp Cephesi (Batı cephesi) Kuzey Kesimi Komutanlığı'na atandı. Çerkez Ethem ayaklanmasının ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol oynadı. Batı Cephesi Kuzey Kısım Komutanı olarak, Ocak 1921 tarihinde Yunan ilerlemesini durdurunca 5 senedir bulunduğu Miralay rütbesinden Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. 4 Mayıs 1921 tarihinde Batı Cephesi Komutanlığına atandı. Ancak 17 Temmuz 1921 tarihinde Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde aldığı mağlubiyet üzerine TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevinden azledildi. Yerine 3 Ağustos 1921 tarihinde aynı zamanda Başvekil ve Milli Savunma Vekili de olan Fevzi Paşa getirildi.Daha sonra Sakarya Meydan Muharebesi sırasında TBMM tarafından Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın Başkomutanlığa getirilmesi üzerine onun maiyetinde Mirliva rütbesi ile Batı Cephesi Komutanlığı görevinde bulundu. Büyük Taarruz'dan sonra başarılarından dolayı Ferik rütbesine terfi etti. İzmir'in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından ateşkes görüşmelerinde bulunmak üzere görevlendirilerek Mudanya'ya gönderildi.29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanı ile sonuçlanan süreçte, Mustafa Kemal'le yakın siyasal işbirliği içindeydi. 30 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk hükümetini kurdu ve aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi, veya CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi.İlk başbakanlık döneminde Cumhuriyetin ilk devrimleri yapılmaya başlandı. Öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması (3 Mart 1924) bu dönemde gerçekleşti. Muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Çankaya'ya olan aşırı muhalefetini hükümet üzerinden yürütmesi üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in isteğiyle 8 Kasım 1924 tarihinde başbakanlıktan istifa etti. 21 Kasım 1924 tarihinde yeni hükümeti Fethi Bey kurdu. Fethi Bey'in doğudaki Şeyh Said İsyanı'na müdahalede geç kalması ve istifa etmesi üzerine, 3 Mart 1925 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ayaklanmanın bastırılmasında Başbakan olarak önemli rol oynadı. 6 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu'nu yürürlüğe sokarak İstiklâl Mahkemeleri'nin tekrar kurulmasını gerçekleştirdi. Bu kanuna dayanarak tüm muhalefet partilerini ve muhalif gazeteleri kapattırdı. 1926 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti. 1927 yılında kendi isteğiyle askerlikten emekli oldu. Bu tarihten sonra, yeni devletin oluşumunda Mustafa Kemal ile birlikte en önemli siyasal kişilik olarak belirdi.1934 yılında Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından İnönü soyadı verildi. 1924 yılında 1937 yılına kadar başbakanlık görevini aralıksız sürdürdü. Bu dönemde ülkedeki bütün önemli siyasal gelişmelerde; devrimlerin duyurulmasında ve uygulanmasında, iktisat politikasında Devletçilik ilkesinin kabulünde ve uygulanmasında, yeni devletin kurulmasında çok önemli rolü oldu.1936 yılında Faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri (Katib-i Umumi) Recep Peker'in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören raporu onaylayıp imzalaması üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" dedi ve kararı reddetti. Bu değerlendirmeye "Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?" diye yanıt verince aralarında gerginlik çıktı. Dersim İsyanı'nın bastırılması sırasında da düşünce ayrılıkları çıkınca Eylül 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından başbakanlık ve CHP Genel Başkan Vekilliği görevlerinden alındı ve yerine Celâl Bayar atandı. Bu dönemde yalnızca TBMM'de Malatya milletvekili olarak görev yaptı.Cumhurbaşkanlığı ve çok partili dönem10 Kasım 1938 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü üzerine, 11 Kasım 1938 tarihinde olağanüstü toplanan TBMM tarafından oy birliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP I. Olağanüstü Kurultayı'nda partinin "değişmez genel başkanı" seçildi ve kendine "Milli Şef" unvanı verildi.30 Aralık 1925 tarihli 701 sayılı yasa ve 16 Mart 1926 tarihli 3322 sayılı kararname ile 50, 100, 500 ve 1.000 liralık banknotların ön yüzlerinde cumhurbaşkanının resminin bulunması kararı alınmıştı. Buna dayanarak, para ve pulların üzerindeki Atatürk resimleri kaldırılıp yerine İsmet İnönü'nün portreleri kullanıldı.Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı döneminde, ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Varlık Vergisi uygulaması hayata geçirildi. Yine bu dönemde Hasan Âli Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu. Bu enstitüler yıllar sonra kapatılana kadar 20.000 öğrenci köy öğretmeni olarak eğitildi. Ayrıca cumhurbaşkanlığı döneminde müziğe özel yeteneği olan küçük yaştaki çocukların bu konuda iyi bir eğitim almasını sağlamak için çıkardığı Harika Çocuklar Yasası ile İdil Biret ve Suna Kan gibi sanatçıların yetişmesinde önemli rolü olmuştur.II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi. Savaşın galiplerinden olan Sovyetler Birliği'nin lideri Josef Stalin'in Türkiye'den Kars, Ardahan, Artvin ve Sarıkamış'ı istemesi, Türkiye'yi, savaşın diğer galipleri ABD ve Birleşik Krallık ile daha yakın ilişkilere mecbur etti. Bazı çevreler SSCB'nin böyle bir talepte bulunmayıp yalnızca bazı akademisyenlerin eski anlaşmalar üzerinde yorumlarda bulunmuş olduklarını, bu propagandanın Türk kamuoyunu NATO saflarına katılmaya ikna etmek için düzenlenmiş bir ABD siyasal operasyonu olduğunu iddia etseler de [kaynak belirtilmeli] askeri ve ekonomik destek vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile öngördüğü yardımın karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve "Milli Şef"lik, "5 yıllık kalkınma planları", Köy Enstitüleri gibi Sovyetler Birliği benzeri uygulamaların kaldırılmasını talep etti.1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisi'nden sonra 1946 yılında kurulan Demokrat Parti (DP) ile çetin bir seçim yarışına girdi. 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimde "açık oy, gizli tasnif" metodu kullanıldı ve CHP bu seçimlerde iktidarını devam ettirdi. Ancak seçimlerde kullanılan sistem yüzünden seçimlerin bir şekilde şaibeli olduğu iddia edilmektedir.[kaynak belirtilmeli] Tek başına iktidarda bulunduğu 1938-1950 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %1.8 oranında büyüdü. Bununla birlikte Türkiye'nin GSMH'si dünya toplamının binde 6.52'sinden binde 6.43'üne düştü.1950 seçimleri ve sonrası14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde CHP %40, DP ise %52 oy aldı. Bunun üzerine CHP iktidarı DP'ye bırakırken, İsmet İnönü de cumhurbaşkanlığından ayrıldı ve ana muhalefet partisi genel başkanı olarak siyasal yaşamını sürdürdü. On yıllık muhalefet döneminde, 1954 ve 1957 seçimlerini de kaybetmesine karşın partisinin başında kaldı ve iktidarın siyasal baskılarına rağmen, CHP'nin yeniden güçlenmesine katkıda bulundu.27 Mayıs DarbesiAna madde: 27 Mayıs Darbesi1960'lara gelindiğinde CHP ile DP arasındaki tartışmalar daha da arttı. Ayrıca İnönü başta olmak üzere CHP'nin ileri gelen üyelerine saldırılar düzenlendi. CHP'yi destekleyen gazeteler art arda kapatıldı, muhalif gazeteciler tutuklandı. Bunun üzerine Nisan 1960 tarihinde DP, basını soruşturmak amacıyla Tahkikat Komisyonu kurulmasını öneren kanun teklif etti. Bu kanunda komisyona gazete kapatma ve gazeteci tutuklama yetkisi tanınması öneriliyordu, bu yüzden CHP'li vekiller sert bir biçimde bu yasaya karşı çıktı. Görüşmeler süresince CHP'li vekillere bazı kısıtlamalar getirildi. İnönü'nün kendisine ise 12 oturumda katılım yasağı verildi. İnönü de DP'nin bu antidemokratik tavrı karşısında meclisteki tarihi konuşmasını yapmıştır: (27 Mayıs 1960 tarihinde sonra "sizi ben bile kurtaramam" olarak atıf yapılan ama eksik aktarılmasından ve eklenen 'bile' vurgusundan dolayı bağlamından farklı algılanan sözü bu oturumda söylendi.)“ Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzu bahis olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. „ — İsmet İnönüDP, 1960 yılında 27 Mayıs Darbesiyle iktidardan uzaklaştırıp yeni anayasa kabul edildikten sonra, 15 Ekim 1961 genel seçimleri'nden CHP tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamasa da, birinci parti olarak çıkınca, 24 yıl sonra yeniden başbakan olarak hükümeti kurmakla görevlendirildi. Bu dönemde CHP-AP, CHP-YTP-CKMP ve CHP-Bağımsızlar koalisyon hükümetlerine başkanlık etti. Yeni kurulan siyasal sistemin sağlıklı biçimde işlemesi için çaba gösterdi.27 Mayıs Darbesinin doğurduğu sorunlarla da uğraşarak 22 Şubat 1962 ayaklanması ve 20 Mayıs 1963 ayaklanması girişimlerinin önlenmesi çabalarında cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile birlikte yardımcı oldu. 1964 Kıbrıs olayları sırasında ABD'nin Türkiye'nin adaya müdahalesini engellemesi üzerine dış politikada çok yönlü arayışlara girdi.İlk Devlet Araştırma Kütüphanesi ve Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu'nun kurulması, planlı ekonomiye geçiş, 5 yıllık kalkınma planları, sendikalar, grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması, Ankara Anlaşması ve takip eden sene Ortak Pazar üyeliği, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurulması, Millî İstihbarat Teşkilatı yasası ve düzenlemesi, Millî Güvenlik Kurulu'nun başlangıç ve geliştirilmesi, Türk Ordusu'nun modernizasyonu; İran ve Pakistan ile birlikte bölgesel kalkınma organizasyonunun kurulması, Avrupa ve Orta Asya memleketlerini bağlayan mikrodalga radyo iletişim ağı kurulması, Devlet İstatistik Enstitüsü ile Turizm Bakanlığı'nın kurulması, Güneydoğu Anadolu'nun kalkınma ve geliştirilmesi planları, Basın Yayın Yüksek Okulu'nun ilk kuruluşu başbakanlık yaptığı dönemde gerçekleştirildi.İnönü hükümeti mecliste yapılan bütçe oylamasında ret oylarının kabul oylarından fazla çıkması üzerine istifa etti ve 20 Şubat 1965 tarihinde yerini Suat Hayri Ürgüplü hükümetine bıraktı. 10 Ekim 1965 seçimlerinde partisinin seçimi kaybetmesi üzerine, parti içi görüş ayrılıkları derinleşti. İnönü'nün desteklediği "ortanın solu" politikasının CHP tarafından benimsenmesine rağmen parti 1969 yılında yapılan genel seçimleri de kaybetti.Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Mart 1971 tarihindeki müdahalesinden sonra, CHP'nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi ve CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile anlaşmazlığa düştü. Ecevit'e göre, müdahalenin amacı, CHP içinde egemen olan "ortanın solu" politikasına son vermek ve partinin iktidar olmasını önlemekti. İnönü ise müdahaleyi onaylamıyordu ve müdahaleden 2 gün sonra CHP grubunda çok sert bir konuşma yaptı; ancak yine de ortamın yumuşaması için yeni kabineye bakan vermeyi kabul etti. Yeni kurulacak hükümete partinin üye verip vermeyeceği konusunda beliren anlaşmazlık sonucunda Ecevit istifa etti. Ecevit ile yoğun bir mücadeleye girdi. Mayıs 1972 tarihinde toplanan V. Olağanüstü Kurultay'da, politikasının partisince onaylanmaması durumunda istifa edeceğini açıkladı. Kurultayda parti meclisi Ecevit'in yanında yer alınca da 8 Mayıs 1972 tarihinde 34 yıldır görev yaptığı CHP genel başkanlığından istifa etti. Türk siyasal yaşamında parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan oldu. 4 Kasım 1972 tarihinde CHP üyeliğinden, 14 Kasım 1972 tarihinde de milletvekilliğinden istifa etti. Başvurusu üzerine Eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla tabii senatör olarak Cumhuriyet Senatosu'nda görev aldı.Ölümü25 Aralık 1973 Salı günü, Pembe Köşk'te, saat 16.05'te vefat etti. 28 Aralık 1973 tarihinde devlet töreni ile Anıtkabir'de toprağa verildi. Anılarının bir bölümünü Hatıralarım, Genç Subaylık Yılları, 1884-1918 (1968) adı altında toplamış, ayrıca çeşitli tarihlerdeki söylev ve demeçlerini içeren İsmet Paşa'nın Siyasi ve İçtimai Nutukları, 1920-1933 (1933), İnönü Diyor ki (1944), İnönü'nün Söylev ve Demeçleri I, 1920-1946 (1946) gibi kitapları yayımlanmıştır.

http://www.ulkemiz.com/ismet-inonu-1

Anten Galaksisi

Anten Galaksisi

Hayır, bu gördüğünüz tek bir gökada değil. Evrende sıkça görülen "çarpışan gökadalar"a bir örnek. Tam olarak uzaklığını henüz hesaplayamamış olsak da, bizden 45-65 milyon ışık yılı uzakta olduğunu düşündüğümüz bu ilginç gökcismi, NGC 4039 ve NGC 4038 isimli iki gökadanın birleşmesinin ileri safhadaki bir görüntüsüdür. Yapılan tahminler iki galaksinin yaklaşık 1 milyar yıl önce çok yaklaşarak birleşmeye başladıklarını, bundan 500-600 milyon yıl önce ise birbirlerinin içinden geçerek bünyelerindeki gaz ve yıldızların böylesine anten biçimli iki uzantı oluşturarak saçılmaya başlamalarına neden olduğu şeklinde. Bu galaksiler, önümüzdeki 1.5-2 milyar yıl boyunca bu şekilde birkaç iç içe geçiş yaşadıktan sonra, momentumlarını (hızlarını) kaybedip kütleçekimsel denge aşamasına geçerek tek ve dev bir sarmal galaksi haline gelecekler. Galaksi birleşmelerinin en önemli "faydası", iki galaksinin kütleçekiminin içerdikleri gazı sıkıştırarak çok yoğun ve şiddetli bir yıldız oluşumunu tetiklemesidir. Sol üstteki yakın çekim fotoğrafta da bunu net biçimde görüyorsunuz. Bu kaotik birleşme döneminde, her iki galakside de hemen her çeşit yıldız meydana gelir. Ayrıca milyonlarca kısa ömürlü, 1 ila 15 milyon yıl yaşayabilen dev yıldız oluşur ve bunlar süpernovalar halinde yok olurlar. Bu süpernovalardan saçılan malzeme, yıldızlararası gazı ağır elementler (demir, bakır, silisyum, karbon vs) bakımından zenginleştirir ve daha küçük uzun ömürlü yıldızları oluşturacak bulutsularda yıldız oluşumunu tetikler. Buralarda oluşan Güneş benzeri ve daha küçük yıldızların çevrelerinde böylece karasal gezegenler oluşumu kolaylaşır, hızlanır. Bu birleşme, belki de milyarlarca hayat dolu yıldız sisteminin oluşmasına neden olacak. Kimbilir, belki bu milyarlarca sistemin yüzbinlercesinde gelişkin, hatta zeki canlılar meydana gelecek. Bizim Güneşimiz de, Samanyolu'nun geçmişte yaşadığı böylesi birleşmelerden birinde oluşmuş olabilir.Peki o "anten"lerde uzay boşluğuna savrulan eski yıldızlara ne olacak? Merak etmeyin, eğer oralarda yaşayan zeki canlılar varsa, şu an ne olduğunun farkında bile değillerdir. Bu birleşme o kadar yavaş gerçekleşiyor ki, canlıların ömürleri bunları gözlemlemeye yetmez. Onlara göre, (eğer yüz milyonlarca yıldır kayıt tutmuyorlarsa) galaksileri kendilerin bildiklerinden beri böyle. Hiç değişmedi. Zaten galaksi birleşmelerinde yıldız çarpışmaları veya tehlikeli biçimde yakınlaşmalar çok nadir gerçekleştiği için, pek azı hariç herkes hayatından memnun. Kimbilir, belki şanslılarsa, birkaç milyar yıl içinde tekrar yeni oluşacak dev galaksinin çekim gücüne kapılarak eski yerlerine dönerler.KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/anten-galaksisi

Milet Antik Kenti

Milet Antik Kenti

Milet, Aydın ili, Söke ilçesi sınırları içerisinde Söke’ye 30 km. uzaklıkta ve Akköy yakınlarındadır. Hellenistik ve Roma Çağı boyunca birçok önemli yapının inşa edildiği Miletos, antik kenti dünyanın önde gelen kentlerinden birisi haline gelmiştir. Miletos sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı yoktur. Hitit tabletlerinde ismi geçen, Aizawa kentlerinden Milawada’dan dönüştüğü sanılmaktadır.”Ana Tanrıça’ya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamındadır. Miletos’un kuruluşu ile ilgili bazı mythoslar vardır. Bunlardan birine göre Delone ismi ile tanınan Akakallis, Girit kralı Minos’un kızı idi. Apollon ile beraberliğinden üç oğlu dünyaya gelmiştir. Bu çocuklardan biri olan Miletos’u annesi, babasının korkusundan ormana bırakmıştır. Bu çocuğa kurtlar süt vermiş, çobanlar da büyütmüştür. Miletos, genç bir delikanlı olduğunda dedesinin kendisini öldüreceğini anlamış ve Anadolu’ya kaçmıştır. Orada Miletos’u kurmuş. Maiandros’un (Menderes nehrinin tanrısı) kızı Kyane ile evlenmiştir. Bu evlilikten Kaunus ve Byblis isimlerinde çocukları olmuş, onlar da büyüdüklerinde kendi kentlerini kurmuşlardır. Başka bir mythosa göre Atina kralı Kadros’un oğlu Pyloslu Neleus’un önderliğinde bir grup insan M.Ö. X-XI.yüzyılda Miletos’un bulunduğu yere gelmiş, oradaki erkekleri öldürerek eşleri ile evlenmişlerdir. Böylece çoğalan insanlar Miletos kentini kurmuşlardır. M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti. Böylece Milet İyon şehirleri arasında metropol düzeyine ulaştı. M.S. 3. yüzyıldan başlayarak, bu parlak dönem yavaş yavaş kötüye gitmeye başladı. Şehir, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı. Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. Miletos Hellenistik çağda (M.Ö.300-M.S.30) Seleukos ve Pergamon krallıklarının yönetiminde kalmıştır. Bu arada birkaç kez el değiştirmiş, Magnesia savaşında Seleukoslar’ın yenilmesinden sonra (M.Ö. 188) bir süre bağımsızlığını kazanmışsa da Apamea barışından sonra Pergamon krallığına bağlanmıştır. Milet kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla liman doldurulduğu için bugün denizden içeride bulunmaktadır. Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro, M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion, Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2. yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S. 2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır. M.Ö.133’de Roma İmparatorları Miletos’la ilgilenmiş, kentin yeniden yapılanmasında büyük payları olmuştur. Özellikle İmparator Claudius buraya İon üslûbunda Stoalar ile Capitol hamamını yaptırmıştır. Miletos’un mimari yapılanması İmparator Taryanus ve Hadrianus’un zamanında da sürmüş ve bu dönemde Miletos’dan Didyma’ya kadar uzanan yol,anıtsal çeşme, Delpinion, Güney Agora kapısı ve Faustina hamamı yapılmıştır. Ne var ki, M.S.III.yüzyılda doğa Miletos’a acımasızca davranmaya başlamıştır. Latmos körfezinin dolması, kıyıların bataklığa dönüşmesi Miletosluları kentten göç etmeye zorunlu kılmıştır. Miletos Bizans döneminde sönükleşmiş ve oldukça küçük bir kent durumuna girmiştir. M.S.VI.yüzyılın sonunda ise önemini bütünüyle yitirmiş, 1261’den sonra Kariada kurulan Menteşe Beyliği yöredeki diğer kentlerle birlikte Miletos’u topraklarına katmıştır. Menteşe beyi Orhan Bey 1333 de adına bastırdığı sikkelerde şehrin adını Palatia olarak yazdırmıştır. 1424’de Sultan II.Murad’ın Menteşe Beyliğini ortadan kaldırmasıyla birlikte çok daha önce önemini yitiren ve harabeye dönen Miletos Osmanlı topraklarına katılmıştır. B.Zafer http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/milet-antik-kenti

Nevada Nasıl Bir Yerdir?

Nevada Nasıl Bir Yerdir?

Nevada, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan bir eyalettir. Eyalet Amerika Birleşik Devletleri eyaletleri arasında en büyük 33. eyalet konumundadır. Nevada’nın başkenti Carson City’dir ve en büyük şehri Las Vegas’tır. Eyaletin valisi ise, Kenny Guin’dir. Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında yer alan Nevada, ülkenin en soğuk ve en sıcak iklimsel hareketlerinin yaşandığı yer olma özelliğine de sahiptir. Yüzölçümü yaklaşık olarak 285.000km kare olan Nevada, neredeyse hiç su yoktur. Su ile kara parçasının birbirlerine oranları %0.7’lık bir orana sahiptir. Nevada’nın toplam nüfusu 3 milyon civarındadır ve bu onu en kalabalık 35. Amerika Birleşik Devletleri eyaleti kılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin en eski eyaletleri arasında yer alan Nevada, 31 Ekim 1864 tarihinde resmi olarak eyalet adını almayı başarmıştır. 1864 yılında eyalet kimliğini kazanan Nevada, Amerika Birleşik Devletleri’nin 36’ıncı eyaleti olarak kayıtlara geçmiştir. Eyaletin genişliği 520km iken uzunluğu ise 788km’dir. Bölgenin en yüksek noktası 4 bin metre civarında iken en alçak noktası ise deniz seviyesinden 146m daha yukarıdadır. Batı Amerika’da yer alan Nevada, ülkenin çöl ikliminin en fazla görüldüğü yer alarak da bilinmektedir. Bu alanda birçok vahşi hayvanın da yaşaması bölgeyi zaman zaman tehlikeli bir hale de sokmaktadır. Bölgede yerleşim yerleri arasında ciddi mesafeler bulunmaktadır. Bu anlamda Nevada topraklarının %90’a yakın bir kısmı Amerika Birleşik Devletleri’nin malı konumundadır.Nevada’da birçok çöl bulunmaktadır; bunlar arasında en popüler olanları Tahoe ve Mojave çölleridir. Bu iki çölde bölgenin en geniş ve canlı yaşamının fazla olduğu alanlar olarak kabul edilmiştir. nevadaAmerika Birleşik Devletleri’nin batı eyaletleri arasında yer alan Nevada’da, birçok etnik millet yaşamaktadır. Bunalar arasında İspanyollar başı çekmektedirler. Bölge özellikle Amerika Meksika savaşına da ev sahipliği yapmış bir alandır. Burada yer altı zenginlikleri olması bölgenin değerini daha da artırmaktadır. Özellikle Las Vegas gibi dünyaca ünlü bir şehrin burada yer alıyor olması bölgeye zaman zaman sahip olduğu nüfustan daha fazla turistin ziyaret etmesi gibi bir sonucu da beraberinde getirmektedir. Nevada’da kumarın yasak olmaması bölgeyi ciddi anlamda bir kumar cennetine çevirmiştir. Las Vegas’ın çektiği turist sayısı Amerika Birleşik Devletler ortalamasının üzerindedir. ”Silver State” olarak adlandırılan Nevada yer altı zenginlikleri ile ün salmış bir eyalettir. Özellikle bölgede bulunun gümüş rezervleri dünya rezervlerinin yaklaşık olarak %38’ine tekabül etmektedir. Buda bölgeyi ciddi anlamda değerli bir noktaya taşımaktadır. Nevada neredeyse çöl ve dağ dışında herhangi bir şeye sahip değildir.Bölgenin ağırlıklı olarak çöl iklimine sahip olması burada yaşanılmasını kimi zamanlar imkansızlaştırmıştır. Bölgede bu güne kadar 50 santigrat derecenin üzeri ölçümler yapılmıştır. Sıcaklık değerleri yazları oldukça yüksek ve minimumda 39 santigrat derecede seyrederken kışları ise, ortalama olarak -20’ler görülmektedir. Bölgede ölçülmüş en düşük sıcaklık ise 47 santigrat derecedir. Nevada’nın en büyük ve en popüler şehri Las Vegas’tır; şehir gelirinin neredeyse tamamını kumar turizminden sağlamaktadır.Yazar: R. Emir Karasu      http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/nevada-nasil-bir-yerdir

Mexico City Nasıl Bir Yerdir?

Mexico City Nasıl Bir Yerdir?

Mexico City, Orta Amerika ülkesi Meksika’nın başkentidir. Mexico City aynı zamanda bir eyaletler ülkesi olan Meksika’nın 31 eyaletinden biridir. Mexico City, Meksika’nın en büyük ve en şöhretli şehri olmasının yanı sıra da aynı zamanda ülkenin en kalabalık şehridir. Mexico City’de yerleşik olarak ikamet eden kişi sayısı yaklaşık olarak 21.2 milyon civarındadır. Bu aynı zamanda da şehri dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri kılmaktadır. Şehirde ikamet eden 21.2 milyon kişiden yaklaşık olarak 8.6 milyonu merkezde yaşamaktadır. Merkezde yaşayan 8.6 milyon insan bu şehri dünyanın merkezleri bazında en kalabalık 2’nci şehri kılmaktadır. Ancak şehrin metrekareye düşen insan sayısı nazara alındığında dünyadaki diğer bütün şehirleri geride bırakıp 1’nci sırada yer aldığını da belirtmemiz gerekir. Mexico City’nin belediye başkanlığını Miguel Angel Mancera yürütmekte iken, Mario Martin Delgado, Alejandra Barrales ve Pablo Escudero Morales’te senatörlük görevlerini üstlenen isimler arasında yer almaktadır. Şehir dünya yüzeyinde en eski yerleşim yerlerinin başını çekmekte olup, ilk resmi keşfin 13 Mart 1325 tarihinde yapıldığını da belirtmek gerekir. 3 farklı medeniyete ev sahipliği yapmış olan Mexico City, 3 kez de fethedilmiştir. Meksika’nın kalbi konumundaki Mexico City, ülkenin ekonomik bazda lokomotifi konumundadır. Şehrin ülke ekonomisine katkısı yıllık bazda 412 milyar doları aşmış vaziyettedir. Bu anlamda şehir Meksika ekonomisinin neredeyse %25’lik bir payına sahip olmaktadır. Buda şehrin stratejik önemini daha da artırmaktadır.Orta Amerika ve Güney Amerika’nın en popüler şehirleri arasında kabul edilen Mexico City, ”Küresel Şehir” olarak adlandırılmaktadır. Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında yer alan şehirler de dahil olmak üzerinde Mexico City, bölgenin en önemli 10 finans şehri arasında kabul edilmektedir. Mexico City, Meksika’da yer alan Meksika Vadisi üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Şehrin içinde 16 adet büyük ilçe bulunmaktadır. Bu anlamda şehir bir ülke olarak da kabul edilmektedir. Mexico City, komşu ülkeler Peru ve Kosta Rica nazara alınacak olursa, bir şehir olmasına karşın bu iki ülkenin toplam ekonomisinden daha büyük bir ekonomiye sahiptir. Mexico City, bir dönem İspanya’nın kolonisi haline de gelmiş bir şehirdir. Ancak sonrasında 1824 yılında yapılan bağımsızlık savaşı sonrasında şehir İspanya sömürgesinden kurtulmayı başarmıştır. Şehir aynı zamanda da eyalet olması sebebiyle Meksika’dan yarı bağımsız bir yapıya sahip olmasından oldukça değişik uygulamaları da bünyesinde barındırabilmektedir. Bu anlamda çoğu Avrupa Birliği ülkesinde yasak olan  eşcinsel evliliklerine ve ötenazi gibi çeşitli uygulamalara izin veren Mexico City, Kuzey ve Güney Amerika kıtasının en modern şehirleri arasında kabul edilmektedir.Bir dönem Aztek ve İspanyollara ev sahipliği yapmış olan Mexico City, günümüz itibariyle İspanya kökenli Meksikalılar ve yerlilerin kontrolü altındadır. Şehir 1900’lü yılların başında bir ayaklanma yaşanmış ve bu sayede bir siyasi devrim gerçekleştirilmiştir. Bölge 1900’lü yıllarla beraber tam anlamıyla baştan inşa edilmiştir. Son derece modern bir altyapı ve ulaşım sistemine sahip olan Mexico City, her yıl milyonlarca turistin de uğrak noktası konumunda yer almaktadır. Şehir genel olarak birçok büyük organizasyona da ev sahipliği yapmasıyla da bilinmektedir. Bunlar arasında en önemlileri 1968 yılında düzenlenen Yaz Olimpiyatları ve 1986 yılında gerçekleştirilmiş olan FIFA Dünya Kupası Finalleri’dir. Anca 2000’li yıllara doğru nüfusun hızla artması çeşitli sorunları da beraberinde getirmiştir. Özellikle hava kirliliği açısından halen ciddi bir sorun yaşayan Mexico City, bu sorunu çözmek için milyarlarca dolar harcama yapmaya bir türlü yanaşmamaktadır. Hava kirliliğinin yanı sıra zaman zaman da olsa su kirliliğinin de görüldüğü Mexico City’de her iki sorunun çözümü için çalışmalar yürütülmektedir. Bölge ayrıca yer altı hareketliliği bağlamında Güney Amerika ülkesi Şili’nin ardından en tehlikeli yerleşim yeri olarak kabul edilmektedir. 19 Eylül 1985 tarihinde merkez üssü Mexico City olan 8.1 büyüklüğündeki depremde birçok kişi hayatını kaybetmiştir. Bu depremde hafızalarda kalan yollarda oluşan devasa yarıklar olmuştur.Mexico City deniz seviyesi ya da bölgede yer alan iki büyük deniz yatağı yanı Pasifik ve Atlas Okyanusu nazara alınacak olursa oldukça yüksek bir bölgede yer alan şehir olarak tanımlanmaktadır. Mexico City’nin en alçak noktası deniz seviyesinden 2200m daha yüksekte yer almaktadır. Bunun yanı sıra birçok dağ silsilesinin de bulunduğu Mexico City’nin en yüksek noktası ise deniz seviyesinden yaklaşık olarak 5000m yüksektedir. Bu durum çoğu zaman bölgede solunum yolu hastalıklarının aşırı bir şekilde görülmesini tetiklemektedir. Bölgede rakım yüksek olduğunda 12 aylık sıcaklık ortalaması 12 ila 16 santigrat derece arasında farklılık göstermektedir. Bölgede sıcaklığının 3 santigrat derecenin altında düştüğü nadiren görülmekte iken aynı şekilde 30 santigrat dereceyi aştığı da pek rastlanılan bir durum değildir. Bölgede bugüne kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklık değeri 33.9 en düşük sıcaklık değeri ise -4.4 santigrat derece olarak kayıtlara geçmiştir. Bölgeye kar yağdığı son yüzyılda sadece 2 kez tespit edilebilmiştir. Şehir merkezinin bulunduğu noktalara 5 Mart 1940 ve 12 Ocak 1967 tarihlerinde kar yağışı gerçekleşmiştir. Bu iki tarih dışında kar yağışının gerçekleştiği kayıtlara geçmemiştir. Hava kirliliğinin Çin Halk Cumhuriyeti’nden son en fazla yaşandığı bölgelerden biri olarak kabul edilen Mexico City, buna sebep olarak trafiğe çıkan araçlar göstermektedir. Mexico City’de 1 günde trafiğe çıkan araç sayısı 4 milyondan fazladır.Yazar: R. Emir Karasuhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/mexico-city-nasil-bir-yerdir

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

1800’lerin ortalarında insan yiyen bir ağaç hikayesi büyük ilgi çekiyordu. Güney Avustralya’da yaşayan Alman bir kaşif olan Carl Liche Madagaskar’ı keşfederken “gördüğü” bir olayı şöyle rapor ediyor: Bir kadın, bir büyük bitkinin gövdesine tırmanıp nektarını içti, kadının varlığını hisseden bitki, dokunaçlarıyla kadını vücudunun içine çekti.Bundan yaklaşık yüzyıl sonra, 1950’lerde bir bilim insanı bu efsaneye son noktayı koydu. Böyle bir ağaç hiç olmamıştı ve Carl Liche adında hiç kimse  Madagaskar’ı keşfetmemişti.Dokunaçlarını kullanarak insan yiyen bir ağaç hiçbir zaman yaşamamış olsa da bunun bir düşük versiyonları varlığını sürdürmekteler. Madagaskar’daki insan yiyen ağaç hikayesi, Madagaskar, Endonezya, Avustralya, Malezya ve diğer sıcak ve nemli bölgelerde yetişen etçil bitkilerin abartılması ile oluşmuş olabilir. Bu bitkilerin en büyüğü Nepenthes olarak bilinir ve küçük sürüngenleri, böcekleri avlar.Bu bitkiler dokunaçlarında bir sıvı biriktirir. Bu sıvı bitkinin köklerinden aldığı suyla karıştırılır. Böcekler ve bazı küçük hayvanlara bu kokulu su çok cazip gelir. Suyu içmeye geldiklerinde bitkinin ibriğinden içeri düşerler ve kaçamazlar. Bitki yakaladığı avındaki besinleri emer.Sinekkapanların boyutu insanlara göre çok çok küçük olduğundan bu bitkilere av olacağınızı sanmıyoruz fakat bazı bitkilerin yaydığı hastalıklara yem olabilirsiniz. İşte sizi öldürebilecek 10 tehlikeli bitki.   Aconitum plicatumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: MagnoliophytaSınıf: MagnoliopsidaTakım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeCins: AconitumTür: A. plicatumAconitum plicatum, düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından zehirli bir bitki türü.Orta Avrupa'da yayılış yapar. Bohemya, Silezya, Bavyera ve Kuzey Avusturya'nın dağlık bölgelerinde görülür.Subalpin çayırlar, dere ve orman kenarları yetişme ortamlarıdır.30-150 cm yüksekliğinde dik gövdeli otsu bir bitkidir. Saplı yaprakları elsi parçalıdır ve segmentler 3-5 mm genişliğindedir. Çiçekler 2-3 cm uzunlukta koyu menekşe renginde olup hazirandan eylüle kadar olan dönemde çiçekli kalır. Folikül tipi meyve görülür.Adam otuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Eudicots (İki çenekliler)Klad Core eudicotsKlad RosidsKlad Eurosids ITakım: SolanalesFamilya: Solanaceae (Patlıcangiller)Cins: Mandragora Adam otu (Mandragora), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından Mandragora cinsini oluşturan sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türleridir. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.Kökleri % 0,3 oranında Hiyosiyaminlerle Skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Halen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında zararlı olur.Japon anasonuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms(Kapalı tohumlular)Takım: AustrobaileyalesFamilya: IlliciaceaeCins: IlliciumTür: I. anisatum Japon anasonu ya da Japon yıldız anasonu (Illicium anisatum), yıldız biçiminde meyvesi olan, Çin yıldız anasonuna (Illicium verum ) benzeyen ve Japonya'da yetişen bir bitkidir. Meyveleri Çin yıldız anasonundan daha küçük ve daha az kokuludur, kokusu anasondan çok kakuleyi andırır. Çin yıldız anasonunun aksine meyveleri oldukça zehirlidir ve yenilmez.Zehirli olmasına rağmen Çin tıbbında bazı cilt sorunlarını tedavi etmek için harici olarak kullanılır. Japonya'da ise tütsü olarak kullanılır. Yenildiğinde krizler gibi ciddi nörolojik etkiler ve hastalıklar yaratır.Japon anasonu, şiddetli böbrek, idrar yolu ve sindirim sistemi iltihabına yolaçan anisatin, shikimin ve sikimitoksin maddelerini içerir.Kurutulduğunda yapı olarak birbirine benzeyen Çin ve Japon yıldız anasonunu görünüm olarak birbirinden ayırt etmek imkânsızdır. Japonya'da birkaç vakada yanlışlıkla bu iki türün karıştırılarak ürünlere konulması sonucu bazı ürünler piyasadan toplatılmıştır. Bu ürünleri tüketenler ise nörolojik belirtilerle hastaneye sevkedilmiştir.ManşinelÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: MalpighialesFamilya: EuphorbiaceaeOymak: HippomaneaeCins: HippomaneTür: H. mancinella Manşinel (Hippomane mancinella), sütleğengiller (Euphorbiaceae) Batı Hindistan ve tropik Amerika’ da yetişen bir ağaçtır. Boyu 3 metreden 15 metreye kadar uzanabilir. Düz ve açık kahverengi bir kabuğu; uzun dalları vardır. Yumurta şeklindeki yaprakları 10 cm uzunluğundadır ve dişli kenarlara sahiptir. Küçük ve pembe çiçeklere sahiptir. Elma şeklinde meyveleri vardır.Sütlü sapı ve sarı-yeşil meyveleri oldukça zehirlidir. Hatta meyvelerden sıçrayan yağmur damlaları ya da çiğ deride yaralanmalara sebep olabilir. Yanan odundan gelen dumanı ise geçici körlüğe neden olabilir.MügeÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Monocots (Bir çenekliler)Takım: AsparagalesFamilya: RuscaceaeCins: ConvallariaTür: C. majalis Müge (Convallaria majalis), çiçekli bitkilerin Ruscaceae familyasına dahil cinslerden Convallaria içindeki tek türdür. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimli tüm bölgelerinde (Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da) yaygındır.Çok yıllık bir bitkidir. İlkbaharda,topraktan 15-20 cm yukarıya kadar uzayan koyu yeşil geniş yapraklar verir. Yaprakların arasından aynı sap üstünde sıralanmış küçük çan şeklinde beyaz çiçekler açar. Çiçeklerin çok güzel kokusu olduğundan parfümeride yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitki, köklerinden çoğalarak bulunduğu alanı kaplamaktadır. Giderek daha az rastlanmaktadır. Türkçede inci çiçeği de denilmektedir.Nemli, gölge ağaç altlarını çok seven müge, iri yaprakların arasında çıtı pıtı beyaz kokulu çiçekleriyle çok zarif bir bitkidir. Köksap denen etli kökleri toprak altında dallanarak çoğalır. Gölge alanlarda yer örtücü olarak kullanılabilir. Çizgili yapraklı ve pembe çiçeklileri de mevcuttur. Kökleri kasım ile mart arası 2,5 cm. derinlikte ve 10 cm. aralıklarla dikilir. İlkbaharda çiçek açar. Suyu çok sever.ZakkumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: ApocynaceaeCins: NeriumTür: N. oleander Zakkum (Nerium oleander), Apocynaceae familyasından Haziran-Eylül ayları arasında beyaz, pembe, kırmızı, sarı ve krem renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde zehirli bir bitki türü.Dere yataklarında ve su kenarlarında yetişir. Susuzluğa en dayanıklı bitkilerdendir ve kışın yapraklarını dökmez. Ayrıca bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dairesel durumlarda dizilmiştir. Çiçekler, yalancı şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dahilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Haricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen, ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir.Beyaz YılanköküLatince adı Ageratina Altissima olan beyaz yılankökü, Kuzey Amerika’da yetişen oldukça zehirli bir bitki. Beyaz çiçekleri açıldıktan sonra, küçük ve tüylü tohumları rüzgar etkisiyle etrafa dağılırlar. İçerdiği yüksek miktarda tremetol toksininin, insanları doğrudan değil fakat dolaylı olarak öldürdüğü bilinmektedir. Bu toksin, bitkiyle beslenen bir sığırın etine ve sütüne geçer ve bu sığırın etiyle veya sütüyle beslenen insanlarda, titreme, istifra etme ve ağır bağırsak ağrılarıyla ortaya çıkan bir zehirlenmeye sebep olmaktadır ve oldukça ölümcüldür. 19. yüzyıl başlarında Amerika’ya yerleşen binlerce Avrupalı göçmen, bu zehirden dolayı hayatlarını kaybettiler. Ayrıca Abraham Lincoln’un annesi Nancy Hanks’in de bu zehirden ölmüş olduğu söylenmektedir. Katil Gözlü BitkiDoğu ve Kuzey Amerika’da yetişen bu bitkinin adı, 1 cm çapındaki beyaz meyvesinin üzerindeki siyah lekenin adeta bir gözü andırmasından gelmektedir. Bu bitkinin tümü insan için zehirli olmakla birlikte en zehirli kısmı toksinlerin en yoğun olduğu meyvesidir. Meyvelerinin tatlı olması sebebiyle malesef bazı çocuk ölümlerine sebep olmuştur. Kalp kasları üzerinde ani olarak yatıştırıcı etkisi gösteren karsinojenik toksin içeren bu meyveler, kolaylıkla hızlı bir ölüme sebep olabilmektedirler. Melek BorularıMelek boruları, Brugmansia türlerine verilen genel isimdir. Anavatanı Güney Amerika’nın tropikal bölgeleri olup genel olarak tüm dünyada bulunmaktadırlar. Melek borusu, ismini trompet şeklindeki sarkık ve çok ince tüylerle kaplı çiçeklerinden almıştır. Çiçekleri farklı boyutlarda (14-50cm) ve beyaz, sarı, turuncu, pembe gibi farklı renklerde olabilir. Bitkinin tüm kısımları tropan alkaloidleri, skopolamin ve atropin gibi toksinler içermektedir. Çayı yapılarak halusinojenik olarak tüketilebilmektedir. Zehir seviyesinin bitkiden bitkiye farklılık göstermesi sebebiyle, ne miktarda toksin tüketilmiş olduğunu belirleyebilmek neredeyse imkansızdır. Buyüzden bir çok kullanıcı aşırı dozdan dolayı hayatını kaybetmiştir. Kargabüken Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: LoganiaceaeCins: StrychnosTür: S. nux-vomica Kargabüken (Strychnos nux-vomica), Loganiaceae familyasında sınıflanan ve ana vatanı güneydoğu Asya olan her dem yeşil bir ağaç ve bu ağacın çok zehirli bir alkaloid olan striknin eldesinde kullanılan tohumlarının ortak adıdır.Striknin ağacı (İng. Strychnine tree) ya da Nux vomica olarak da bilinen kargabükenin kabuğunda da brusin gibi başka zehirli bileşikler bulunur.Kargagözü, Baykuşgözü ve Kusmacevizi olarak da bilinen Kargabüken, orta boylu bir ağaç olup anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yeşil portakala benzeyen meyvelerinde bulunan küçük tohumlar, zehirli alkaloidler olan strikinin ve brusin içermekte olup oldukça zehirlidirler. Bu toksinlerden 30mg almak bile omurgadaki sinirleri stimule edip kasılmalara yol açarak bir yetişkin için ölümcül olabilmektedirPorsukAnavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya olan porsuğun tohumları yumuşak, kırmızı ve üzümsü bir kabukla kaplıdır. Bu kabuk kısmının, bitkinin zehirli olmayan tek kısmı olması, meyvenin kuşlar tarafından yenmesi halinde zehirlenmeksizin tohumları farklı yerlere taşıyabilmelerine olanak sağlamaktadır. Yaklaşık 50g dozda insan için ölümcül olup, semptompları arasında nefes darlığı, titreme, kasılma ve son olarak kalp durması görülmektedir. Su BaldıranıSu Baldıranı, Kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunan oldukça zehirli bir bitki grubuna verilen addır. Bu bitkilerin tamamında bulunan şemsiye biçimindeki küçük beyaz ve yeşil çiçekleri ayırt edicidir. Su Baldıranı insan için aşırı derecede zehirli olup Kuzey Amerika’nın en zehirli bitkisi olarak kabul edilmektdir. Nöbetlere sebep olan sikutoksin isimli bir toksin içermektedir. Bu zehir bitkinin tamamında bulunmakla beraber en çok kök kısmında yoğunlaşmıştır. Neredeyse anında gerçekleşen nöbetlerin yanısıra, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı ve titreme de görülmektedir. Ölüm genellikle solunum durması veya ventriküler çırpınım ile birkaç saat içerisinde gerçekleşmektedir. Kurtboğan Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeJuss. Cins: Aconitum Kurtboğan (Aconitum), düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından çok zehirli bir bitki cinsidir.Kurtboğan, 50-199 cm yükseklikte, çok yıllık, otsu bitkilerdir. Çiçekleri sarı, morumsu ya da koyu mavi renkte olabilir. İçerdikleri alkoloitlerden dolayı çok zehirlidirler.Türkiye'de 4 türü bulunur: A. anthora, A. cochleare, A. nasutum, A. orientale.Kültürü yapılan türleri (A. × cammarum, A. carmichaelii, A. hemsleyanum, A. henryi, A. napellus), gösterişli çiçeklerinden dolayı bahçecilikte kullanılır.Boğan otu, kaplanboğan otu veya miğferotu olarak da bilinir. Kuzey yarımkürenin dağlık yörelerinde yetişmektedirler. Büyük miktarda Psödo akonitin denen bir alkaloid içermekte olup bu madde Japonya’daki Ainu halkı tarafından avlanma amacıyla oklarının ucuna sürülen bir zehirdir. Tüketilmesi durumunda miğde ve karında yanma görülmekte olup yüksek dozlarda, 2-6 saat içerisinde ölüm gerçekleşebilmektdir. 20ml kadarı yetişkin bir insanı öldürmeye yeter.İlginç olarak, Kurtboğan mitolojide kurtadam/likantrofları uzaklaştırma özelliği göstermekte olup adını buradan almaktadır.AbrusLatince ismi Abrus precatorius olan ve argoda Abruz olarak adlandırılan Abrus, ağaçların ve çalıların etrafında dolanan ince ve uzun ömürlü bir sarmaşıktır. Hemen heryerde yetişebilen bu bitkinin anavatanı Endonezya’dır. Boncuk olarak kullanılan parlak kırmızı ve siyah renkli tohumlarıyla tanınırlar. Bitkinin içerdiği zehir (abrin), diğer bazı zehirli bitkilerde bulunan risin zehrine benzemekle beraber risinden yaklaşık 75 kat daha güçlüdür. Bazı durumlarda 3 mikrogram abrin yetişkin bir insanı öldürmek için yeterli olmaktadır. Tohumları boncuk olarak kullanmak bile oldukça tehlikelidir. Tohumların delinmesinde kullanılan matkaba parmaklarıyla dokunarak hayatlarını kaybetmiş insanlar olduğu bilinmektedir. Güzel Avrat Otuİtüzümü olarak da bilinen bitkinin anavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’dır. Tropan alkaloidleri içeren bitki, sayıklama ve halüsinasyon başta olmak üzere, ses kaybı, ağız kuruması, baş ağrıları, titreme ve nefes darlığına sebep olmaktadır. Bitkinin tamamı zehirli olmakla beraber meyveleri, tatlı olmaları ve çocukların ilgisini çekmeleri sebebiyle daha tehlikelidir. 10-20 meyvesi veya sadece bir yaprağı, bir yetişkini öldürmeye yetmektedir. Tuhaftır ki, Elizabeth döneminde (16. yy.) yaşamış olan atalarımız, bu bitkiyi günlük kozmetik rutinlerinin bir parçası olarak kullanıyorlardı. Bitki özsuyundan yapılan göz damlaları kullanarak gözbebeklerini büyütmeleri onları daha çekici hale getirmekteydi. O zamanda fazla bilgi sahibi olunmaması sebebiyle bazı kadınlar siyanit içmek veya kendilerini “kanatmak” yoluyla daha soluk ve yarısaydam bir deri rengine kavuşmakta ve bunun üzerine yüzlerini kurşun bazlı bir boya ile boyamaktaydılar. Hintyağı Bitkisi Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım: MalpighialesFamilya: Euphorbiaceae (Sütleğengiller)Cins: Ricinus Tür: R. communis Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü.Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk satı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın incebağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikde, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktada kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.Hintyağı bitkisi, Akdeniz havzasının, Doğu Afrika ve Hindistan’nın yerlisi olsa da dekoratif amaçla yaygın olarak yetiştirilmektedir. Risin adlı toksin tüm bitkide bulunmakla beraber tohumlarda (hintyağının üretiminde kullanılan kısım) yoğunlaşmıştır. Tek bir tohum bir insanı iki gün içerisinde öldürmek için yeterlidir ve bu ölüm uzun, oldukça acı verici ve durdurulamaz bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk semptomlar bir kaç saat içerisinde kendisini gösterir. Ağız ve boğazda yanma hissi, karın ağrısı, kanlı ishal ve kusma bu semptomlar arasındadır. Zehirlenme başladıktan sonra engellenmesi imkansızdır ve son olarak dehidrasyon sebebiyle ölüm gerçekleşir. Bu tohumlara karşı en büyük hassasiyeti insanlar göstermektedir, zira 1-4 tohum ile yetişkin bir insan, 11 tohum ile bir köpek ve 80 tohum ile bir ördeği öldürmek mümkündür.

http://www.ulkemiz.com/dogada-bulunan-zehirli-bitki-turlerinden-bazilari

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mamba Yılanları Nasıl Canlılardır?

Mambalar, bazı başka türler ölümle sonuçlanan vakalardan daha çok sorumlu olsa da, Afrika’da insanları en çok korkutan yılanlardır.Mambalar, özellikle de kara mamba, saldırganlığı, saldırısının hızı ve çabuk etki eden güçlü zehriyle ün salmıştır. Bununla birlikte zehirleri gerçekten çok güçlü de olsa ve hatta gerektiğinde bölgesini geri adım atmadan koruyacak da olsa, mambalar genellikle gizlenen ve insanlarla karşılaşmaktan sakınan yılanlardır.Ağaçlarda yaşayan türler -Doğu yeşil mambası (Dendroaspis angusticeps), Batı yeşil mambası (D. virdis), Jameson mambası (D jamesoni) zamanlarının çoğunu nadir görüldükleri ağaç tepelerinde geçirir. Kara mambalar, özellikle Doğu ve Güney Afrika’daki savanlarda bulunan taş yığınları, içi boş ağaç gövdeleri, termit tepeleri ve benzer yerlerde yaşarlar. Bununla birlikte, nedensiz bir saldırı gerçekleştirmektense güvenli bir yerde olmayı daha çok tercih ederler.Ölümcül IsırıklarMamba ısırıkları son derece tehlikelidir ve acil tıbbi müdahale sağlanmadığında ölümle sonuçlanabilir. 1960’larda panzehiri yaygınlaşana kadar bütün kara mamba ısırıkları ölümle sonuçlanmıştı! Bugün tıbbı yardımın çok uzak olduğu kırsal bölgelerde hala ölümcüldür.Tüm mambaların çabuk etki eden ve kurbanının kaslarını felç eden nörotoksik zehirleri vardır. Semptomları arasında göğüs ve gırtlak daralması, yüz kaslarında kademeli felç, göz kapaklarının hissiz kalarak kapanması örnek verilebilir. Zehir üretimi, iri kara mambalarda 100-400 mg arasında değişebilir ki insanlar için ölümcül doz sadece 10-15 mg’dır. Her yılanda birçok insanı öldürecek miktardan fazla zehir bulunur. Kötü ısırıklar dakikalar içinde yaşamsal tehlike yaratabilir ve kurban tedavi edilmezse solunum yetmezliğinden dolayı ölüm gerçekleşir. Yeşil mambaların her üç türü de daha az saldırgandır ve daha az zehir üretir; bundan dolayı ısırıkları mutlak ölümcül değildir. Aslında yeşil mambaların ısırma ihtimali daha azdır, bunun sebebi; bir ölçüde ağaçta yaşıyor olmaları ve insanlarla daha az temas kurmaları ve bir ölçüde kara mambalardan daha çekingen olmalarıdır. Mambalar kolaylıkla zararsız yılanlarla karıştırabilirler. Genç dönemlerinde; özellikle yeşil türlerinin, bazı zararsız çalı yılanları (mesela Phılothamnus) türlerinden ayırt edilmesi olanaksızdır; ayrıca yetişkinleri ağaç yılanlarına (Pkpholidus typus) benzemektedir. Kara mambalar yetişkinken çok uzun olduklarından dolayı kolayca ayırt edilir, ancak gençken aynı bölgede yaygın olan Psammophis türü kum yılanlarıyla benzerlik gösterir. Mambaların tanımlanmasındaki karışıklıklar genellikle onlara çok benzeyen yılan türlerinin aleyhine çalışır. İnsanlar, bazen Afrika’da her yeşil ve siyah yılanın yeşil mamba ya da kara mamba (bununla birlikte yaygın isimlerine rağmen mambalar asla siyah olmazlar) olduğuna inanır. Bu karışıklık, turist safarilerini etkilese de; maalesef genelde zararsız bir yılanın ölümüyle sonuçlanır.İnce ve ZayıfMambalar, pürüzsüz pulları olan ince ve uzun yılanlardır. Kara mambalar Afrika’daki en uzun, zehirli yılan türüdür. Bir kara mambanın ortalama uzunluğu 2m’dir. Kafası ince, uzundur, dikey yanlıdır ve grafiksel olarak sıklıkla “tabut şekilli” olarak tasvir edilir. Renkleri, gizlenmiş yılanlardan bekleneceği şekilde, arka planlarına uyum sağlamalarına yardımcı olur: Ağaçta yaşayan üç tür yeşildir, yerde yaşayan tür ise kahverengi veya gridir (asla siyah değildir). Ağaçta yaşayan türler dalların arasında seri hareket ederler, ancak kara mamba muhtemelen tüm yılanlar arasında en hızlı olanıdır. Tek seferde kısa mesafede saatte 11 km hıza ulaştığı görülmüştür. Bu, insanlar için en yüksek tempolu koşu hızıdır. Daha dikkat çekici bir noktaysa mambaların insanların sıklıkla yapamayacağı şekilde kayalık ve çalılık alanlarda çabuk hareket edebilmeleridir. Mambalar sıklıkla kafa ve boyunlarını yukarı kaldırarak gezinirler. Kendilerini tehdit edilmiş hissettiklerinde ileri doğru şaha kalkar, bazen de vücutlarının yarısını yerden kaldırarak dar bir başlık açarlar. Aynı zamanda ağızlarım genişçe açıp tıslar. Kara mambaların kolaylıkla 2.7 m uzunluğa ulaşabildikleri göz önünde bulundurulursa, kızgın bir mamba ortalama bir insanla göz göze gelebilir. Canlı bir tane yakalayıp onunla başa çıkmak çok az sürüngen bilimcinin hoşuna giden bir önermeye göre, kara mambalar üreme dönemleri boyunca daha saldırgan olurlar, ancak bu evrensel olarak kabul görmemektedir. Erkekler birbirleriyle, vücutlarının ön kısmını yerden kaldırarak, birbirlerini yere bastırmak suretiyle güç uygulayarak dövüşürler. Erkek doğu yeşil mambaları ve muhtemelen diğer iki türü de birbirleriyle dövüşür. Tüm mambalar yumurtlayan türlerdir, ancak üreme davranışının detayları yalnızca kara mamba ve doğu yeşil mambası için bilinmektedir. Dişi kara mambalar 12 -17 arasında yumurtayı, çoğunlukla uygun gördükleri termit tepeciklerine bırakır. Daha küçük olan yeşil mambalar daha az sayıda (10 yumurtaya kadar) yumurtayı içi boş ağaçlara, kütüklere ve yaprak yığınlarına bırakır, iki türün de yumurtaları yaklaşık 80 gün içinde çatlar ve yavrular 40-60 cm boyundadır. Kara mambalar özellikle hızlı büyüyen türlerdir ve bir yıl içinde 1,8 m uzunluğa erişebilirler.Baskı Altındaki MambalarAğaçlarda yaşayan mambalar, özellikle Afrika’nın kıyı bölgelerindeki yağmur ormanlarında sınırlı kalmışlardır. Doğu yeşil mambası Doğu ve Güney Afrika’da bulunur, Jameson yeşil mambası Orta Afrika’dan gelir, batı yeşil mambası ise Batı Afrika’dandır. Bu bölgelerdeki ormanların çoğu hızla yok olmaktadır. Koloniler halinde birbirlerinden izole olduklarından, uzun vadede ortadan yok olmaktadırlar. İnsan topluluklarına yakınlaşmalarına rağmen, ısırma vakalarının yaygın görülmemesi hayret vericidir. Aslında ormansızlaştırmadan en çok etkilenen iki tür o kadar nadir görünürler ki, biyolojileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmaz Üzerinde diğerlerine göre daha çok araştırma yapılan doğu yeşil mambası, 1 hektarda 2 veya üç, 1 km2’de ise 200 ile 300 adet kadar bulunur Aynı ağaçta en fazla beş adet yılan yaşayabilir.Kaynakça: BBC: Vahşi DoğaYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/mamba-yilanlari-nasil-canlilardir

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobra Familyası Nasıl Canlılardan Oluşur?

Kobragiller familyasındaki kobralar çoğunlukla Güney Yarımküre’de Güney Amerika, Afrika, Güneydoğu Asya ve Avustralya’da görülür. Kobragiller, kırbaç yılanlarının soyundan gelmektedir. Yüzeysel olarak; dar kafalarının üzerini kaplayan büyük pulları ve az çok silindirik vücutlarıyla birbirlerine benzerler. İçsel olarak fonksiyonel bir sağ akciğerden yoksundurlar, ancak sağ ve sol yumurta kanalına sahiptirler. Yalnızca sucul türlerde nefes borusunda akciğer vardır (daha verimli oksijen emilimi için).Çoğu kobragilin yuvarlak göz bebekli, büyük gözleri vardır. Bazı Avustralya türlerinin vücutları tıknaz, gözbebekleri de dikey çizgi şeklindedir. Kobraları kırbaç yılanlarından ayıran en temel özellik, ağzın ön kısmındaki zehir dişleridir. SınıflandırmaKobragiller familyası kobralar, Mambalar, mercan yılanları ve ölüm engerekleri gibi çok iyi bilinen ve kötü şöhrete sahip yılanları içermektedir. Ayrıca deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları da bu familyanın içinde yer alır, buna rağmen bu türler bazen ayrı bir familya olan Hydrophiidae’ye dahil edilir. Bu mantıklı bir sınıflandırma gibi gözükse de, taksonomik olarak bunun sağlam bir gerekçesi yoktur. Kobragiller iki ayrı alt familyaya ayrılmıştır. Kobragiller yalnızca karasal (bir başka deyişle denizsel olmayan) olan ve Amerika, Afrika ve Asya’da yaşayan kobralar, Mambalar, bungarlar ve mercan yılanlarını kapsamaktadır. Hydrophiinae ise Avustralya’daki karasal türler de dahil olmak üzere, deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanlarını da kapsayan tüm deniz yılanı türlerini içerir. Soy ağaçları hakkında hala yanıtlanamamış cevaplar vardır, bununla beraber sınıflandırma sisteminin bir noktada değişmesi de olasıdır.Alt familya Elapinae Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da Elapinae, mercan yılanları tarafından temsil edilir. Bu grup arasında Micruroides yalnızca Arizona, New Mexico ve Kuzey-Orta Meksika’da yaşayan M. Euryxanthus türü ile temsil edilir. Daha geniş bir alana yayılan Micrurus cinsinin ise 65 türü vardır. Bunların hepsi parlak renkli yılanlardır ve çoğunun vücudunda beyaz, kırmızı ve siyah halkalar bulunur. Birçoğu yağmur ormanlarında yaşasa da, bazıları Güneybatı Amerika ve Kuzey Meksika çöllerinde de görülür. Bir türü yarı sucudur ve yılan balıklarıyla beslenir, ayrıca tüm türleri insanlar için tehlikelidir. Mercan yılanları yarı-kendini gömen türlerdir ve çoğunlukla kendini gömen diğer sürüngenlerle beslenirler. Bunlar Kuzey ve Güney Amerika’nın tek karasal kobra türleridir.Karasal kobragiller en çok Afrika’da bulunmakta ve çok iyi bilinen bazı türleri içermektedir. Dendroaspis cinsinden olan Mamba’lar, genellikle ağaçta yaşayan türlerdir, ancak kara Mamba (D. Polylepsis), yerde avlanır. Mamba’lar Afrika’da en çok korkulan yılanlardır, ancak verdikleri zarar, şişen engerek (Bitiş arietans) ve halı engerekleri (Echis sp.) ile karşılaştırıldığında önemsizdir. Afrika’daki en kalabalık kobragil cinsi; sekiz kobra türünü içeren Naja’dır.Kobra BaşlığıKobralar pürüzsüz pulları ve parlak kafalarıyla çok güçlü yılanlardır. Tehdit edildiğinde vücudunun ön kısmını yerden yukarı kaldırır ve bir başlık (kaburga kemiklerinin çıkıntıları boyunca gerilmiş deri parçası) açar. Normalde, kaburgalarını vücutlarının üst kısmı boyunca katlanmış durumda tutar, ancak tepeliği açmak için bunları dışarı doğru hareket ettirir. Tüküren kobra (Hemachatus haemachatus) gibi bazı Afrika türleri tükürücüdür, zehir dişlerinin on kısmındaki açıklıklardan ince bir zehir püskürtürler Kobragiller arasında pürüzlü pullara ve yavruların canlı doğrulmasına pek sık rastlanmaz. Kurbağaları yeme konusunda uzmanlaşmışlardır ve saldırıya uğradığında ölü taklidi yapan birkaç yılandan türünden biridir. Aspidelaps cinsi; Afrika mercan yılanı (A. lubricus) ve zırh burunlu yılan (A.scutatus) türlerinden oluşmaktadır. Küçüktürler ve burunlarının ucunda büyükçe bir pul vardır, tehdit edildiklerinde başlıklarını açarlar. Afrika jartiyer yılanları -Amerika’daki jartiyer yılanlarıyla karıştırmamak gerekir- küçüktürler ve özellikle gençken şerit şeklinde desenleri vardır. Elle tutulduklarında bile ısırmaktan kaçındıklarından dolayı, oldukça zararsız olarak anılırlar. Afrika’da yaşayan dört tür elapid, karasal yaşam tarzını geride bırakmıştır: Afrika su kobraları (Boufengenna cinsi) büyük göllerin kıyı şeritlerinde yaşayıp balıkla beslenirken; ağaç kobraları (Pseudohaje cinsi) ağaççıldır ve kurbağalarla beslenir. Her iki cinsin de ikişer türü bulunur. Asya’da tüküren türleri de kapsayan birkaç Naja (kobra) türü vardır. Aynı zamanda Bungarlar (Bungarus) ve mercan yılanları (Maticora) gibi diğer yılanlarla beslenen başka cinsler de bulunmaktadır. Kesitleri üçgen biçimindedir ve üzerleri büyük pullarla kaplı, belirgin bir belkemiğine sahiptirler. Bungarlar ölümcül yılan ısırmalarının büyük kısmından sorumlu, ancak bunun sebebi agresif olmaları değil; üstlerine kolayca basılabilmesi ve gececi olmalarıdır.Alt familya Hydrophiinae, Avustralya’daki tüm yılan türleri bu alt familyaya aittir.Aralarında çok farklı şekil, boyut, huy ve yaşam alanına sahip yılanlar yer alır. Deniz yılanları ve Doğu Asya deniz yılanları denizdi yılanlar olarak uzmanlaşmıştır. Avustralya’da az sayıda kırbaç yılanı bulunması ve hiç engerek bulunmaması, kobragilleri bu türlerin nişine de taşımıştır. Kahverengi yılanlar (Pseudonaja) ve Avustralya kırbaç yılanları (Demansia) gibi cinsler; kayda değer bir biçimde Eski ve Yeni Dünya’daki kum yılanları, kırbaç yılanları ve karayılanlara benzer davranırlar ve görünüme sahip olsalar da bunlardan farklı olarak zehirlidirler. Diğerlerinin benzer yapıları vardır, ancak daha küçük ve gizemlidirler. Bunlar arasındaki taçlı yılanlar (Cathopis cinsi): Kuzey Amerika’daki karabaşlı yılanlar (Tantilfa ferden), halka boyunlu yılanlar (Diadophis punctatus) ve Avrupa’daki tepeli yılanlar (Macroprotodon cucullatus) gibi türlere karşılık gelirler. Avustralya bakır kafasının (Austrelaps superbus). Natrix (su yılanları) ve Nerodia (Amerika su yılanları)’ları andıran kısa ve kalın bir şekli vardır. Aynı onlar gibi bataklık ve batak zeminli yerin yakınında bulunurlar. Taypan’ların kral kobra ve kara Mamba’ya benzer bir yaşam tarzı vardır. On iki kadar türe sahip küçük mercan yılanları, Sımoselaps; kendilerini gömen türlerdir ve yalnızca geceleri yüzeyde bulunurlar. Kertenkelelerle beslenirler ve kuru, kumlu bölgeleri severler. Bantlı yılan (Vermicella annulata) ve onun yakın akrabası kuzey bantlı yılanı (V. Multifasdata) türlerinin ikisi de siyah ve beyaz renkte, koyu bantlara sahiptirler ki yaygın isimleri buradan gelmektedir. Küçüktürler ve esas olarak diğer yılanları yerler. Yeraltı tünellerinde yakaladıkları Tylophidae familyasına ait kör yılanlarla beslenirler. Alarm durumuna geçtiklerinde; vücutlarının büyük bir kısmını yerden kaldırarak rakiplerine karşı tokmak gibi kullanabilecekleri bir ilmik oluştururlar. Son olarak, ağır cüsseli ölüm engerekleri (Acanthopis) vardır. Yaygın isimleri, bu cinsi Eski Dünya’da yaşayan ve davranışları ile görünüşleri birbirine yakın olan engereklerle ilişkilendirmektedir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kobra-familyasi-nasil-canlilardan-olusur

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Köpeklerde İç Parazit Nedir, Türleri Nelerdir?

Sevimli dostlarımızın en çok geçirdiği rahatsızlıklardan biri de iç parazitlerdir. İç parazitler, dış parazitlere göre daha tehlikelidir. Ancak iç parazitlerin oluşması yine dış parazitlerin etkisiyle oluşur. Yani dış parazitler ağız yoluyla iç organlara taşınır. Bunlara örnek olarak pire, kene dış parazitlerini göstermek çok doğrudur. Bu dış parazitlerin köpeklerin vücudunda bıraktığı yumurtalar köpeğe ağız yoluyla bulaşır. Köpeklerde görülen iç parazitler, hayvanın farklı iç organlarına girerek organların faaliyetlerini yerine getirmesini engeller. İç parazitler genellikle mide ve bağırsaklarda daha yoğun rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra kalp ve akciğer gibi organlarda çok az olsa da görülerek solunumu etkilediği görülür. İç parazitlerin oluşumda köpeklerin yaşam alanı olduğu kadar beslenmesi de büyük önem taşımaktadır. İç parazitler köpeklerde tedavi edilmediğinde köpeklere ciddi problemlere yol açabilmektedir.İç parazitler, vücudun içinde yaşayarak ve canlının organlarından beslenir. Bu durum ölüme bile sebebiyet verecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden köpeklerde parazitlerin erken teşhisi önem teşkil etmektedir. Köpeklerde Parazit Belirtileri Nelerdir?Parazitlerin köpekleri ele geçirdiğinin kanıtı olarak birçok belirti vardır. Bu belirtilerden bir kaçı köpeğinizde bulunuyorsa derhal bir veterinere götürmeniz tavsiye edilir. Köpeklerde görülen iç parazit etkileri olarak karın şişkinliği ve buna bağlı olarak aşırı gaz üretimi görülmektedir. Bazı köpeklerde kötü kokulu ishal gözlemlenir. Parazitlerin yapısına ve sıklığına göre bazı köpeklerde kanlı dışkılara rastlanmaktadır. Birçok köpek iç parazitler yüzünden kilo kaybı yaşamaktadır. Bununla birlikte köpeklerde özellikle parazitlerin verdiği sorundan kaynaklanan bir tüy azalması ve tüy kuruluğu görülmektedir. Hayvanı rahatsız edici öksürüklere nedende olan parazitler solunum yollarını da zorlamaktadır. Hayvan rahatsız edici iç parazitini kusma ya da dışkı yardımıyla dışarı atmaya çalışır. Elbette parazite yakalanmış köpeklerde göz içlerinde enflamasyon izlenir.Köpeklerde İç Parazit TürleriBirçok parazit çeşidi vardır. Bunlardan başlıca tehlikeli olanlar sevimli dostların ölümüne neden olacak derecede etkilidir. İç parazit türlerini genellikle bağırsak yollarından bulunurlar.1.Askaritler ( İnce bağırsak kıl kurtları) : Bu parazit türleri köpekten köpeğe geçebileceği gibi anneden doğmamış yavrulara da geçebilir. Bu yüzden oldukça rahatsız edicidir. Bu parazitleri rahatlıkla görebilmek mümkündür. Bu parazite maruz kalan köpeklerde gelişim bozuklukları görülmektedir. Ayrıca kusma, ishal en önemli belirtilerinden biridir.2.Kancalı Kurtlar: Bu parazit türleri genellikle yavru köpeklerde daha sık görülmektedir. Bu parazit türü bağırsaklarda faaliyet gösterir. Kancalı dişleri sayesinde bağırsak duvarlarını deşerek kanamaya sebep olurlar. Bu tür parazit cinsi hayvanların ölümüne sebebiyet verebilir. Bu yüzden acilen önlem alınması gereken türlerdir. Bir yavru köpek bulunan 50 ile 100 arası kancalı kurt rahatlıkla yavrunun ölmesine neden olur. Dışkıda kan, ishal, kusma belirtileridir. Bu parazitler mikroskobik inceleme sonucunda tespit edilmektedir.3.Tenyalar ( Yassı Kurtlar ): Bu parazit türleri anüs çevresindeki kıllardan tespit edilebilir. Buradan bağırsak sistemine yerleşerek hayvanda kilo kaybına ve ishale yol açar. Köpeğinizin gezindiği alanda, yattığı yerde göze çarpması muhtemelen parazitlerdir. Hareket halinde beyaz renkli olan bu parazitler hayvandan temizlense bile döküldüğü yerler temizlenmedikçe kurtuluşu mümkün olmayan cinstendir. O yüzden hem hayvanın temizliği hem de ev temizliğinin önemi büyüktür.4. Kalın Bağırsak Kurtları: Ağız yoluyla alt sindirim sistemine etki eden parazit türleridir. Mikroskobik inceleme yapılmadan anlaşılması mümkün değildir. Köpeklerde kusma, ishal ve bunlara bağlı olarak kilo kaybına neden olurlar.5. Kalp Kurtları: Parazit türleri arasında en korkutucu sonuçlara yol açan parazit türleridir. Sivrisineklerin ısırması sonucu hayvan vücuduna giren bu parazitler kalbe yerleşerek kalbin fonksiyonlarını yavaşlatır. Solunum yollarını etkileyerek birçok soruna neden olurlar. Tedavisinde başarı oldukça düşüktür.Tedavi Yöntemleri nelerdir?Köpeklerinizi parazitlere karşı korumak için alınacak ilk önlem dış parazitlerden uzak tutmaktır. Bunun için veterinerinizin önereceği anti parazit ilaçlarını üç aylık periyotlarda uygulamak oldukça önemlidir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kopeklerde-ic-parazit-nedir-turleri-nelerdir

Kediler Niçin Pirelenir Ve Pirelerden Nasıl Kurtarılırlar?

Kediler Niçin Pirelenir Ve Pirelerden Nasıl Kurtarılırlar?

Kediler, evin neşesi sevimli hayvanlardır. Birçok nedenden ötürü kedilerin insanlar üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Kedilerin evde beslenmesi oldukça yararlıdır. Bu sevimli evcil hayvanların kâbusu olan en temel sorunlardan biride pire sorunudur. Pireler en yakın dostlarımızı musallat olup onları müthiş derecede rahatsız etmektedir.Pire Nedir?Pirenin sevimli dostlarımızda nasıl bir etki bıraktığını bilmemiz açısından kısaca “pire nedir” bilmekte fayda vardır. Pireler kızıl kahverenginde, yaklaşık 2 ila 4 mm boyunda yassı yapıda bulunan parazitlerdir. Özellikle kedi ve köpek tüyleri arasında çok rahatlıkla yaşayabilirler. Zıplayarak hareket ederler. Bir zıplayışlarında en az 20, en çok 40 cm uzaklığa gidebilirler. Hızla çoğalabildiğinden hayvanlar üzerinde oldukça kötü sonuçlar doğurmaktadır. Pireler çoğalabilmek için hayvanların kanını emer. Buda oldukça tehlikelidir. Ev hayvanlarına pire bulaşması dış mekânlar da gerçekleşmektedir. Pireler sıcak ortamları seven parazitlerdir. Pirelerin en sevdiği hayvanlar kedi ve köpeklerdir. Bu hayvanları tüy yapıları pireler için çok elverişlidir.Kediler Niçin Pirelenir?Bilindiği gibi pireler sıcak ortamları seven parazit çeşididir. Özellikte sokak kedilerinde kış aylarında pireden yana rahat ettikleri bir gerçektir. Ancak yaz aylarında bu tam tersi bir durumdur. Pirelerin yumurta ve larvaları insanlar tarafından taşınabilir. Böylece pireler evlerimize sinsi bir şekilde girer. Uygun ısı ortamı bulduğunda ise yumurtaları çatlar. Olgun pireler canlılarda da sıcaklığı sever. Evimizde bulunan evcil hayvanlarımız bu konuda oldukça şanssız konumdalar. Tüylerinin pireler için elverişli bir ortam olması, kanlarının emilerek çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır. Eğer evcil kedinizde tesadüfen bir pire gözünüze çarptıysa bilmeli ve endişelenmelisiniz ki binlerce pire hayvanınızı esir almıştır. Pire her ne kadar kedilerden insana geçmesi mümkün olsa da insan vücudunda yaşayabilme olanağı yoktur. Bir pire insanlara ısırarak ve kan emerek rahatsızlık verirken, kedilerde birçok rahatsızlık oluşturabilirler. Bu yüzden hayvanlar üzerinde istenmeyen bir durumdur.Pireler, kediler üzerinde birçok alerjik ve bakteriyel hastalıklara sebep olmaktadır. Bunun yanında iç parazitlere de sebebiyet veren pireler, kedilerin kendini temizlemesiyle birlikte ağız yoluyla hayvana geçmektedir.Bir kedinin pirelendiğini anlamak hem çok kolay hem çok zordur. Özellikle açık rengi kediniz varsa pireyi gözle görmek oldukça rahattır. Ancak koyu bir kediye sahipseniz ne yazık ki hayvanın pirelendiğini anlamak zordur. Kedinizde pire var mı yok mu öğrenmenin bir başka yolu ise ıslak bir mendili kedinizin alt kısmına koyun. Daha sonra kedinizin tüylerini yavaşça ovuşturun. Eğer kahverengi bir şeyler dökülüyorsa ve bu kahverengilikler parmağınızı bastırdığınızda yayılıyorsa kediniz pireyle karşı karşıyadır. Bu dökülen kahverengimsi dokular pirelerin dışkılarıdır. Pireler hayvanınızda kaşıntıya sebep olmaktadır. Bu kaşıntının sebebi pirelerin hem hayvanları ısırması hem de pirelerin varlığından ötürü yarattığı alerjik reaksiyonlardır.Kedilerinizi Pirelerden Nasıl Kurtarırsınız?Evinizin neşesi sevimli kedilerinizi pirelerden kurtarmak için yapılması gereken en önemli şeylerden biri sıvı pire ilacı kullanılmasıdır. Bir damla ensesine damlatılan pire ilacı kedinizin rahatlamasına ve kısa zamanda pireleri yok etmekle birebirdir. Bunun yanı sıra her ne kadar kediler kendini temizleyen hayvanlar olsa da pire durumuyla karşılaşıldığında kedinizi pire şampuanlarıyla yıkamakta fayda vardır. Bununla birlikte Veterinerinizin tavsiye ettiği pire ilaçlarını düzenli olarak kullanmak pire ihtimalini yok edecektir. Elbette ki pirelerin yumurta ve larva bırakmış olabileceği ihtimallerini de düşünerek evin genel temizliği için gerekirse profesyonel bir ilaçlama boyutuna geçilmesi yerinde bir davranış olacaktır.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/kediler-nicin-pirelenir-ve-pirelerden-nasil-kurtarilirlar

Alageyik Nasıl Bir Hayvandır ?

Alageyik Nasıl Bir Hayvandır ?

Geyikgiller familyasının göçmen olamayan ve sürü halinde yaşayan, kürek tip boynuzlu ve benekli bir türüdür. Diğer bir adı Yağmurca olan Alageyikler, Dünya’da en fazla ve saf kan haliyle Antalya civarında yaşamaktadırlar. Yörede yaşayanlar tarafından Benekli Geyik olarak tanınırlar. İnsanlar tarafından Avrupa ve Asya kıtasının değişik yerlerine götürülerek saf kan olmayan, yeni yaşam kolonileri oluşturulmuştur. Evcil ya da yarı evcil olarak, Avrupa’daki değişik coğrafyalarda, doğal park veya avlanma bölgelerinde, yaşamlarını sürdüren nadir bir geyik türüdür. Doğal şartlarda yaklaşık olarak 12 yıl yaşarlar. Genetik olarak iki farklı türden söz edilebilir. Bunlar, dama dama (anadolu alageyiği) ve dama mesopotamica (iran alageyiği) dır. İran alageyiğinin nesli tehlike altındadır. Anatomik YapılarıAlageyikler, yaz aylarında açık sarı ve beyaz lekeler ile beneklenir. Kış mevsiminde açık gri ve siyah tonların hakim olduğu bir renk alırlar. Erkeklerinin boyu 140 ila 160cm ve omuz yüksekliği 90 ile 100cm’ye ulaşmakta, ağırlıkları ise 100kg civarına ulaşır. Dişi alageyikler 130 ila 150cm uzunluğa, 75 ile 85cm omuz yüksekliği ve 50kg ağırlığa ulaşabilirler. Boynuz yapıları ağaç gibi dallara ayrılan diğer geyik boynuzlarından farklı olarak, kürek biçiminde gövde ve uç kısımlarında çatallaşarak farklı bir görüntüye sahiptir. Erişkin bir alageyiğin boynuzları, yaklaşık 5-7kg ağırlığındadır. Gençliklerinde çatallı ve bilinen boynuzlara sahipken 3 yaş sonrasında alageyiğe özgü küreksi yapıya dönüşürler.Doğal Yaşam AlanlarıYüksek ağaçlıklı ormanlar ve bu alanlardaki geniş açıklıklar, genel yaşam alanlarıdır. Genel olarak çamlık alanları tercih etseler bile, geniş yapraklı ağaçlara sahip alanlarda da yaşayabilmektedirler. Diğer akrabaları gibi iyi bir tırmanıcı değiller ve kayalık alanlarda görülmezler. Gelişmiş görme duyuları sayesinde, hareketsiz bir nesneyi rahatlıkla görür ve tehlikeli olup olmadığını değerlendirebilirler. Hızlı koşar ve 1 metreden fazla yüksekliğe zıplayabilirler. Doğada izlerini sürmek oldukça zordur. Ana besin kaynakları taze otlardır. Yaprak ve yeşil çalılar ile beslenebilirler. Sert kış aylarında yarı evcil yapıları gereği insanlar tarafından yemleme ile hayatlarını sürdürürler.ÜremeÇiftleşme zamanları Ekim ayı içerisindedir. Erkek alageyik bu dönemde kuvvetli şekilde bağırır ve sesini yaklaşık 3km öteye ulaştırabilir. Diğer zamanlarda alageyik oldukça tiz ve ince bir ses çıkarır. Dişi alageyikler çiftleşmeden sonra Haziran ayında tek yavru doğurur. Yeni doğan yavru, 30cm boyunda yaklaşık olarak 4,5kg ağırlığında olur. İlginç bir şekilde alageyik yavrusu doğumdan sadece 15dk içerisinde ayağa kalkar ve 1 saat içerisinde koşmayı öğrenirler.Kaynakça:Wikipedia.orgYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/alageyik-nasil-bir-hayvandir-

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun Kimdir?

Uzayı Fetheden Adam: Wernher von Braun Kimdir?

İnsanoğlunun doğayı anlama ve dönüştürme merakının başladığı ilk günden bu yana en büyük tutkusu ve korkusu daima sonsuz genişliği ve bilinmezliğiyle gök yüzü olmuştur. Gök yüzüne hakim olmak ve uzayı fethetmek, mitolojik eserlerin ve sonsuz gücün kaynağı olarak görülmüştür. Uçağın icadıyla başlayan gökyüzü hakimiyeti, her zaman olduğu gibi savaşların bilimsel gelişmeleri tetiklemesiyle uzayın da fethine kapı aralamıştır.Bu makalemizde insanlığın uzayı fethetme serüvenini ve bu serüvenin mimarı Von Braun’u masaya yatıracağız.Wernher Magnus Maximilian von Braun 23 Mart 1912, Wyrzysk, şimdi ki Polonya’da doğan Von Braun tüm hayatını verdiği füze ve uzay macerasıyla geçen yaşamını 16 Haziran 1977, Alexandria, Virginia, ABD’’de noktalamıştır. İnsanlığı kendinden önceki çalışmaları bir adım daha ileriye götürerek uzaya taşıyan teknolojiyle tanıştırmıştır. Her alanda olduğu gibi Almanya öteden beri dünya insanlık bilim , teknoloji, sanat mirasının gübreli toprağı olmuştur.Almanyadaki bu zengin bilim ve teknoloji mirası İkinci Dünya Savaşı boyunca insanlığı çok daha ileri taşıyacak sayısız gelişmeye de ev sahipliği etmiştir. Her ne kadar şavaşa ve dünya hakimiyetine dönük hümanist olmayan bir nitelik taşısa da daha önce de ifade edildiği gibi şavaş daima bilimsel atılım ve ilerlemelerin taşıyıcı annesi olmuştur. İkinci dünya savaşı boyunca teknolojiye, dolayısıyla insanlığa kazandırılan en büyük icatlardan biri de Roket ve füze teknolojisi alanında kaydedilen gelişmeler olmuştur. Almanya’daki KariyeriRoket ve füze teknolojisine yönelik keskin zekası ve ilk bakışta farkedilen dizginlenemeyen merakı von Braun’u kısa zamanda Alman roket teknolojisinin başına getirmiştir. 1932’den itibaren Silahlı Kuvvetler Silahlar Dairesi’nde memur (Kummersdorf Deneme Merkezi) olarak çalışan von Braun as yrıca sıvı füzelerin geliştirilmesinde öncü çalışmalarıyla o zamanın bütçesiyle muazzam bir yatırım olan Peenemün deneme tesislerinde füze geliştirme teknik yöneticisi olarak çalıştı. Bu çalışmalarının yanında Nazi Partisi’ne girdi.Almanya’da füze teknolojisi, von Braun’un çalışmalarıyla daha önce hayal edilemeyen bir aşamaya ulaşmış, yapılan deneme ve çalışmalar savaşın Almanlar aleyhine gelişmesi nedeniyle sekteye uğramıştır. Savaşın son yıllarında gerçekten de modern bir füzeye yaklaşan özelliklere sahip olan V-1-2 roketleri savaşın kötü gidişatının eseri olarak durmuş ve yılların birikimi olan bu çalışmalar savaştan sonra Rus ve Amerikalıların yıllar süren çalışmalarından sonra istenilen seviyeye ulaşmıştır. Alman askeri uzmanları savaşın kaderini değiştirecek Harika silahlar (Wonderwaffe) olarak baktıkları bu silahlar, altı yedi aylık zaman yetersizliğinin eseri olarak beklenen mucizeleri sağlayamamıştır.Savaşın Kaybedilmesi ve Von Braun’un Abd KariyeriSavaşın Almanlar aleyhine gelişmesi bilindiği gibi Müttefikleri hayalleri büyüleyen Alman teknolojisini ve bu teknolojinin mucit ve mühendislerini ele geçirmeye yönelik efsanevi operasyonlara sevk etmiştir. Bu operasyonlar Ruslar ve Almanlar arasında adeta bir yağmaya dönüşmüştür. Müttefik kuvvetler Almanya’nın derinliklerine ilerledikçe Nazi ileri gelenleri bilim ekibinin düşmanın eline geçmemesi için Alman komandolar tarafından korunan, Bavyera Alpleri’nde, Oberammergau’daki kasabaya trenle taşınmasını emretti. Ancak, von Braun, ABD bombardıman uçaklarına kolay hedef olacaklarını, bilim adamı grubununun yakın köylerin içine dağılmasını emretmesi için SS Binbaşısı Kummer’i ikna etmeyi başardı. 2 Mayıs 1945 tarihinde, ABD 44. Piyade Tümenine ait bir Amerikan birliğine yaklaşan von Braun’un kardeşi ve arkadaşı roket mühendisi Magnus von Braun, bisiklet üzerinde ki bir askere yaklaştı ve kırık İngilizce ile seslenerek: “Benim adım Magnus von Braun. Kardeşim V-2’yi icat etti. Biz teslim etmek istiyoruz…” dedi. Teslimden sonra von Braun basına bir konuşma yaptı.Bilim adamı grubu daha sonra Nordhausen’a aktarıldı ve ertesi gün güneybatı Witzenhausen’de, Amerikan Bölgesinde küçük bir kasabadan tahliye edildi. Von Braun Kransberg Kalesi’nde sorgulama merkezinde, Üçüncü Reich ekonomisinin elit, bilim ve teknoloji ABD ve İngiliz istihbarat yetkilileri tarafından sorguya alındı. Wernher von Braun, Amerikalıların gizli Paperclip Harekâtı ile yüksek rütbeli çalışma arkadaşları ile birlikte kaçırılarak ABD’ye götürüldü. Tüm Nazi geçmişi silindi ve 1955 yılında Amerikan vatandaşlığına geçirildi. ABD’de silah geliştirme çalışmalarına katıldı. 1960’ta, Teksas’da, Huntsville’deki George C. Marshall Space Flight Center’in müdürü oldu. ABD kıtalararası balistik füze programında ve Uzay Yarışı başladıktan sonra Amerikan uzay programında çalıştı. Ay’a insan gönderilmesini sağlayan Apollo projesinin roketi Saturn V, kendisi tarafından tasarlandı. 1970’te NASA planlama Bölümü Başkanı oldu.Von Braun’un Son YıllarıWernher von Braun, NASA’dan ayrıldıktan sonra, 1 Temmuz 1972 tarihinde havacılık şirketi, Maryland, Germantown’daki Fairchild Sanayi Mühendislik ve Geliştirme’nin Başkan Yardımcısı oldu. 1973 yılında, geçirdiği rutin sağlık kontrolünde, sonraki yıllarda cerrahi ile kontrol edilemeyen böbrek kanseri saptandı. Von Braun, insanlı uzay uçuşu ve roketler ile ilgi yeni nesil yetiştirmek için, kolej ve üniversitelerde konuşmalara davet edildi ve mümkün olduğu ölçüde kendi çalışmalarını sürdürdü.Von Braun, kurulmasına yardımcı olarak, Ulusal Uzay Enstitüsü, günümüzde Ulusal Uzay Derneği öncüsü olarak 1975 yılında bu kurumun ilk başkanı oldu. 1976 yılında, Lutz Kayser, OTRAG CEO’su bilimsel danışmanı oldu ve Daimler-Benz’in yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Ancak, kötüleşen sağlığı nedeniyle 31 Aralık 1976 tarihinde Fairchild’den emekliliğe zorlandı.Uzay Yolculuğunu Mümkün Kılan Teknolojinin MacerasıBarutun icadıyla enerjinin daha etkili ve kontrollü kullanımı hertürden teknolojinin itici gücü olmuştur. Füzelerin veya başka bir ifâdeyle roketlerin târihi, oldukça eskidir. Târihte ilk füzeyi Çinlilerin 1200 yılları civârında yaptığı bilinmektedir.Çinliler bu teknolojiyle daha çok gösteri ve eğlence kültürünü canlandırmaya çalışıyorlardı. Çinliler, barutu kullanarak havai fişeğe benzeyen küçük füzeler yapmışlardı. Bu fişekler aynen günümüzün modern füzeleri gibi gerilerinden alev fışkırtarak uçuyorlar ve Çinlilerin bayram gecelerini süslüyorlardı. Bu buluş, Araplara daha sonra da Avrupalılara geçmiştir.Modern Füze ve Uzay Teknolojilerinin EvrimiTüm modern füzelerin atası ve Ay’a gönderilen Saturn V roketinin doğrudan öncüsüdür. Alman Wehrmacht tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik hedeflerine 3.000’den fazla V-2 ateşlenmiştir. V-2’lerin inşasında çalışırken 20.000 kişi ölmüş, V-2’ler ise 7.000 kişiyi öldürmüştür.Füzelerin tarihi her ne kadar antik medeniyetlere kadar dayandırılsa da gerçek ve bilimsel anlamda Füze teknolojisi Von Braun’un V-2 (Almanca: Vergeltungswaffe 2, anlam: “İntikam silahı”, resmî adı: Aggregat 4, kısaca: A4) füzeleriyle başlar. Hitler´in ölümcül V 2 silahı menzili uygun yerden atılırsa Londra´ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler´den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. Keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını‚ maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya´daki bir kasaba olan Nordhausen kasabasında‚ bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. Fiziken 14 m uzunluğunda‚ 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile‚ yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided Missile uygulaması sayılırSıvı yakıtlı füzeler: İlk önce teorik olarak büyük füzeler için sıvı yakıta ihtiyâç olduğu belirlenmiştir. Rus öğretmen Konstantin E.Tsiolkovsky (1857-1935)nin bu teorik çalışmasını Amerikan Robert Hutchings Goddard (1882-1945)ın deneysel çalışmaları tâkib etmiştir. 1923’teki Alman matematikçisi Hermann Oberth (1894- ); teorik çalışmaları yanında, 1929’da Rudolf Nebel (1897- ), Klaus Riedel (1910-1944) isimli mühendisler ve Wernher von Braun (1912-1977) isimli öğrenci ile sıvı yakıt kullanan füze motoru üzerinde çalışmalara başladı. 1932’de Almanya, füzenin askerî faydasını görerek, üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Wernher von Braun’un idâresinde kurulan laboratuvarda A-1, A-2 ve A-3 isimli füzeler geliştirildi. 8 m boyunda 75 cm çapında olan son füze, 800 kg civârında ve 1,5 tonluk bir itme gücüne sâhipti. Önce A-5 füzesi ve daha sonra geciken A-4 füzesi denendi. Üçüncü denemesi başarılı oldu. Ancak Adolf Hitler, bu füzelerin İngiltere’ye erişemeyeceğini düşünerek gelişmeyi desteklemeye yanaşmamıştı. Bu zamâna kadar gizli kalan füze teknolojisi, İsveç kıyılarına vuran bir füze ile İngiltere’ye geçti.Londra’ya ilk füze, 8 Eylül 1944’te Hollanda’dan atıldı. V-2 adıyla bilinen bu füzenin 300 kilometrelik bir menzili vardı. Devâmında 1300 füze Almanlar tarafından ateşlendi. 1115’i İngiltere’ye erişerek 2724 kişinin ölümüne sebeb oldu. Harpten sonra 80 civârındaki A-4 füzesi ve Almanların füze işiyle uğraşan kurumunda çalışanlar, general Dornberger ve Dr. Von Braun da dâhil olmak üzere ABD’ye getirildi. Füze teknolojisi geliştirilerek menzili uzatılmaya çalışıldı. 1956 yılında 400 km’lik yüksekliğe erişen füzeler yapılmıştı. Bu arada iki devreli füzeler yapıldı. Küçük olan ikinci ateşleme kısmı büyük olan kısmın bitiminden sonra devreye girmekteydi. 1957’de ABD hava kuvvetleri, 1650 kilometreye erişen X-17 füzesini geliştirdi. Daha sonra dört devreli ve X- 17’nin üç katı yüksekliğine erişen füzeler yapıldı.Amerikan uzay füzeleri: Bunlardan küçüğü 24 m boyunda, 18 ton ağırlığında ve 450 tonluk itme gücüne sâhip Scout füzeleridir. Bunu Thor-Agena D ve Delta füzesi tâkib eder. Delta 30 m boyunda 80 tona varan itici güce sâhiptir. Titan füzeleri bir seri olup, bunlardan Titan III-C iki çok büyük katı yakıt deposuna sâhiptir. Her biri 500 tonluk itici güç verebilecek kapasitededir. Saturn seride daha kuvvetli itici güce sâhiptir. Meselâ Saturn I 60 m yüksekliğinde, 500 tonluk bir ayrılma itici kuvvete sâhip füzedir. Özellikle Von Braun’un inşâ ettiği Uz füzeleri Ay’a gitmek için kullanılan Saturn füzelerinin temelini meydana getirmiştir. Nitekim Almanya’yı batıdan ve doğudan işgâl eden Amerikalılar ve Ruslar, Almanları füze endüstrilerinde çalıştırarak bugünkü dev uzay sanâyiini meydana getirmişlerdir. Zamânımızda gerek klasik, gerekse nükleer patlayıcı başlıklar taşıyan füzeler, büyük gelişmeler göstermesine rağmen, füze denildiğinde akla daha çok uzaya gönderilenleri gelmektedir. Gerçekten de 20. yüzyılın son çeyreğinde harp başlığı taşıyan füzeler, dehşetli bir uçuş ve tahrip gücüne erişmişlerdir. Amerikalıların orta menzilli nükleler başlık taşıyan ve hedefini bünyesindeki bilgisayar sâyesinde, pilotsuz bir uçak gibi bulan “akıllı füze” Cruiseleri ve Pershingleri ve Rusların SS-20 füzeleri bunlardandır.Akıllı füzeler diğerleri gibi hareketli bir noktanın tâkib ettiği yolda gitmemektedir. Jet motoruyla donatılan füzeler, havadan, denizden veya karadan kara hedeflerine doğru fırlatılmaktadır. İçinde bir pilot varmış gibi, çeşitli yükseklikler alarak çeşitli istikâmetlere doğru uçarak, radarlardan kaçabilmekte, böylece uzaktaki hedefini rahatlıkla vurabilmektedir. Bu hareketinden dolayı hangi hedefe gönderildiği anlaşılamamaktadır. Çok gelişmiş bir bilgisayar donanımına sâhiptir. Tercon ismi verilen elektronik tertibatı ile uçuş sırasında üzerinden geçtiği arâzinin topografyasını bilgisayardaki kayıtla karşılaştırmakta gerekirse gerekli rota düzeltmelerini yaparak hedefini arayıp bulmaktadır. Ayrıca, fırlatıldığı andan îtibâren uçuş yoluna rastlayan tabiî engelleri içine yerleştirilen sistemle görmekte, gerekli hesapları yaptıktan sonra, yönünü Uçaktan atıldıktan sonra, yere paralel olarak çeşitli yüksekliklerden uçabildiğinden, radarlar tarafından tesbit edilememektedir. Önlerine çıkan mânilerin üzerinden aşarak veya dolanarak hedefe ulaşmaları mümkün olduğundan tam isâbet sağlanmaktadır.Buna karşılık insanoğlunu Ay’a götürmekte kullanılan Saturn roketleri, gerek motorlarının müthiş gücü ve gerekse büyüklükleriyle ne İkinci Dünyâ Savaşındaki V-2 roketleriyle, ne de Cruise füzeleriyle kıyaslanabilir. Apollo-11 uzay aracını taşıyan Satürn-5 roketi, 35 katlı binâ yüksekliğinde olup, motorlarının gücü New York gibi bir şehrin enerji ihtiyâcını karşılıyabilecek şekildedir. Füzelerin çalışma prensibi, en basit şekliyle, balon deneyiyle açıklanabilir. Şişirip, elimizle ağzını tuttuğumuz bir balonu, serbest bırakırsak, hava şiddetle ağzından çıkarak balonu ileriye iter. Füzelerin çalışma şekli böyledir. Bu çalışma şekli, füze motoru incelenirse daha basit yapıda sayılabilir.İki deposu vardır: Birincisi yakıt, ikincisi oksitleyici madde içindir. Yakıt, oksitleyici madde yardımıyla yanma odasında yanarak gaz hâline gelir ve huni biçimindeki egzozdan dışarı fışkırarak, füzeyi ileri iter. Özellikle uzaya gönderilen füzelerde bulunan oksitleyici maddenin önemli bir fonksiyonu vardır: Uzayın oksijensiz ortamında motoru ateşlemek. Uzayda atmosferin, yâni havanın bulunmaması füzenin hareketi yönünden önemli bir fayda da sağlar. Yâni havanın yokluğu bir kayıp değil, aksine kazanç olmaktadır. Çünkü füze hareket ederken havanın direnci gibi bir güçlükle karşılaşmamaktadır. Yukarıda da açıklandığı gibi füzeler katı yakıtlı ve sıvı yakıtlı füzeler olmak üzere başlıca ikiye ayrılır. Sıvı yakıtla çalışan motorlarda yakıt olarak genellikle rafine edilmiş petrol (kerosen), oksitleyici olarak da sıvı oksijen kullanılmaktadır. Kerosen kullanılmayıp, sıvı hidrojen kullanılabilir. Yalnız sıvı hidrojenin verimli olmasına karşılık, yanıcı özelliği tehlikeli olmaktadır. Sıvı yakıtla çalışan füze motorlarının yapısı yukarıda îzâh edildiği gibidir. Buna karşılık katı yakıtla çalışan füzelerin içi, içi çıkarılmış bir kurşun kaleme benzer. Bu füzelerde vâsıtânın bütün gövdesi, hem yakıt deposu, hem de yanma odası görevini görmektedir. Katı yakıtlar, aslında küçük tânecikler hâlinde sıvı yakıttan başka bir şey değildir. Katı yakıtların enerjisi sıvı yakıta göre düşüktür. Ancak füzenin içinde yıllarca saklanabilmekte ve derhâl harekete geçirilebilmektedir.Yakın zamanlarda nükleer güçle çalışan füzeler de yapılmıştır. Özellikle, uzayda çok uzaklara gönderilen insansız keşif araçları bu çeşit füzelerle donatılmıştır. Günümüzde uzay mekiği gibi kompleks (karmaşık) bir uzay gemisi yapılmasına rağmen, yerçekiminin dev gücünün yenilmesi, yine füzelere ihtiyâç göstermekte ve füze teknolojisi zaman geçtikçe gelişmektedir.Sonuç Olarak von Braun ve Uzay MacerasıGünümüzde uçakların gökyüzünde hiçbir sorunla karşılaşmadan her türlü hava koşullarında uçabilmesi, navigasyon teknolojileriyle dünyanın en ücra yerlerinin dahi avuca sığan teknolojilerle bulunur ve ulaşılabilir olması , internet teknolojileri ve şaşırtıcı insansız araçlarla ilgili gelişmeler ve daha bağlantılı sayısız teknoloji günümüzde insanlığın hizmetine varlığını von Braun’a borçludur.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Roket_ve_f%C3%BCze_teknolojisi_zaman_%C3%A7izelgesi http://www.yeniansikloped…verner-von/#ixzz2orzks9fj http://www.ilkkimbuldu.com/fuzeyi-kim-buldu/ http://tr.wikipedia.org/wiki/Wernher_von_BraunYazar: Erdal Uğurhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/uzayi-fetheden-adam-wernher-von-braun-kimdir

Balon Balığı

Balon Balığı

Balon balığı, son zamanlarda ürkütücü haberlere konu olarak, bir kabus gibi ortaya çıkan, zehirli bir balıktır.Genellikle Akdeniz, Ege ve Marmara Denizleri’nde, taşlı ve yosunlu alanlarda yaşamlarını sürdüren balon balıkları, su diplerinde yatarak, kafasının üst bölümünde yer alan gözleri ile küçük canlıları ya da diğer balıkları avlamaktadırlar. Baharın gelmesi ile beraber, daha çok Nisan ve Mayıs aylarında, kışı geçirdikleri derin sulardan sahil bölgelerine, kimi zaman da acı su bölgelerine yönelerek, Temmuz ile Eylül arasındaki süreçte üremelerini gerçekleştirmektedirler. Bir üreme döneminde, yaklaşık olarak 10 ile 20.000 adet yumurta arasında yumurta döken balon balıklarının özel olarak avcılığı yapılmamaktadır. Eti zehirli ve bu nedenle de değersizdir. Balon balıkları, Tetraodontidae familyasına aittir. Bilimsel ismi, Lagocephalus sceleratus’tur. Balon balıkları, kimi zaman 110 cm’lik bir boya kadar ulaşabilmektedir. Ağırlıkları ise, en fazla 7 kg olabilmektedir. Balon balıklarının fiziksel özellikleri ise, sırtının koyu renkli olması ile açıklanırken, ek olarak ise siyah, kahverengi, ve üzerinde siyah ya da koyu yeşil renkli noktaların sırt kısımda bulunduğu bilgisi verilebilmektedir. Bu tür balıkların karın bölgeleri beyaz renklidir. Yan taraflarında iki adet gümüş renkli şerit bulunan balon balıkları, bu yönleri ile ayırt edilebilmektedir.Balon balıkları, tetradoksin adı ile bilinen, güçlü bir zehirli madde içermektedirler. Bilhassa kas kasılmalarına yol açan ve felce bile neden olabilen tetradoksin maddesi, neredeyse tüm kurbağa balıkları türlerinde (balon balıkları) bulunmaktadır. Her ne kadar zehirli olmasından dolayı avlanmasa ve yenilmese de, Japonya’da bu balık türü bir takım işlemler geçirmesinin ardından yemek için hazır hale getirilebilmektedir. Balon balığının zehrinin kaynağı olan tetradotoksin maddesi, 300 dereceye kadar ısıtıldığında bile bozunmamaktadır. Aynı zamanda bu zehir, tatsız, kokusuz ve renksizdir.Japonya’da ve bu balıktan yemek yapılan ülkelerde, balon balığı yemeğinin hazırlanması, belirli yasalar ile kontrol altında tutulur. Ayrıca, bu balığın yemeği, konusunda çok iyi bir eğitim almış ve uzman aşçılar tarafından yapılmaktadır. Yanlış bir işlem, balığı tüketen insanı öldürmeye yetmektedir.1984 yılında, Japonya’daki tüm restoranlarda satışı yasak olan bu balığın, en lezzetli yerinin karaciğer bölgesi olduğu rivayet edilse de, aynı zamanda en zehirli yerinin de karaciğer olduğu bilinmektedir. Balon balığı, suda karşılaşılması halinde zehirli ya da zararlı değildir. Bu balığın zehirli özelliği, yenildiği anda ortaya çıkmaktadır. Yani, denizde yüzerken ya da balığın ellenmesi hallerinde, kişilere herhangi bir tehlikeli durum yaratmamaktadır.Kaynakça:http://kimyaca.com/balon-baligi/Yazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/balon-baligi

Zırhlı Araçların Tarihçesi ve Günümüzdeki Rolü

Zırhlı Araçların Tarihçesi ve Günümüzdeki Rolü

Savaşların insan hayatına bir hakimiyet mücadelesi olarak girmesinden bu yana, düşmana karşı en etkili darbeleri en güvenli araçlarla vurma isteği, geliştirilen çeşitli icatlarla sürekli kendini yenileyerek karşımıza çıkmıştır.Ateşin doğa karşısında bir hakimiyet aracı olarak kontrol altına alınmasından itibaren insanoğlunun hayatında devrimsel nitelikte gelişmeler yaşanmış, gıdaların kurutulup saklanabilmesi ve satılmasıyla doğan takas ve mülk ilişkileri, iktidar mücadelesini doğurmuş ve bu mücadelede savaşma kuvvet ve kabiliyeti iktidarın sahibini belirlediğinden, zamanla profesyonelleşen bir meslek olan askerlik ve buna bağlı gelişen savaş sanatı tıpkı din kurumu gibi insanlığın gelişimine eşlik etmiş ve yön vermiştir.Zırhlı araçların tarihi çok eskilere dayandırılsa da, gerçek ve işlevsel anlamda zırhlı araçların ortaya çıkışı içten tahrikli motorların icadını müteakibendir. Geliştirilen ilk araçların mobilyadan ve sert işlenmiş kumaştan imal edilen kaportalarının dayanıklılıkları çok az olduğu için bu araçların askeri amaçlı olarak zırh teknolojisiyle donatılmasını gerektirmiştir. Zırhlı araçlar terimiyle daha çok tanklar anlaşılsa da, bu terimin kapsamı askeriyede kullanılan her türden saldırı ve savunma aracı için geçerlidir.Tanklar ve diğer savaş araçları savaş sahasına girdikten sonra savaşların kaderinde muazzam değişimler yaşanmış kısa sürede orduların aslı silahı ve unsuru haline gelen tanklara binlerce yıllık süvari sınıfı geleneği tarihe karışarak yerini zırhlı birliklere bırakmıştır. Ancak, hayatın her sahasında olduğu gibi savaşlarda da geliştirilen teknolojilerin antilerinin yani onu bertaraf edecek araçların ortaya çıkması uzun sürmemiştir. Kimya ve metalürji alanındaki ilerleme ve buluşlar zırhların çok basit teknolojilerle alt edilebilmelerine imkan sunmuştur. Amerikalı Kimyacı Edward Charles Munroe’nin keşfettiği patlama tekniğiyle, bakır huninin altına yerleştirilen patlayıcıların ateşlenmesiyle bakır huninin binlerce derecelik ısıyla eriyip ileri doğru tıpkı bir sıvıymış gibi akışkan bir halde karşısına çıkan her şeyi delmesiyle zırhlı araçların geleceğine kara bulutlar çökmüştür. Munroe etkisiyle geliştirilen anti-tank roketleriyle heybetli tanklar savaş sahasında kedinin avucuna düşmüş fareler kadar aciz hale düşmüşlerdir. Tankların İkinci dünya Savaşıyla birlikte demode olması ya da gözden düşmesinde tek sebep anti tank roketlerinin gelişimi değildir. Radar sistemlerinin gelişmesi ve savaşların kaderinde hava gücünün daha etkili olması gibi sebepler savaş tarihçileri ve askeri uzmanlar tarafından öne sürülen en yaygın argümanlar arasındadır. Yine tanklara karşı taarruz helikopterlerinin ulaştığı düzey bazı helikopterler için ‘’ Tank katili ya da tank avcısı’’ gibi bazı isimlerle anılmaları tankların hava gücünün üstünlüğü karşısında düştüğü durumu özetler aslında. Özelde tankların, genelde zırhlı araçların çeşitli sebepler nedeniyle maruz kaldığı bu çaresizce durum nedeniyle tanklar, savaşan askerler için yürüyen çelik tabutlar olarak anılmaya başlamıştır. Araçların Sıcak Savaştaki Yeri ve RolüYukarıda anılan bütün olumsuz gelişme ve icatlara karşın sıcak savaşta ülkelerin birbirleri üzerindeki hakimiyetlerinin esas belirleyici unsuru kara birlikleri olmuştur.Bu açıdan denilebilir ki kara birlikleri ve spesifik olarak kara unsurlarının ayrılmaz oyuncusu zırhlı araçlar gerçek üstünlüğü ortaya koymasa da son sözü söyleyen unsur olma açısından savaşlar için vazgeçilmez önemdedir.Nitekim İkinci Dünya Savaşında Almanlar, zırhlı birlikleri kara unsuru içerisinde iyi disipline edilmiş ve etkili bir tarzda domine edilen birlikler olarak aktif savaşta öne sürdüklerinde savaş ve medeniyet tarihinin askeri seyrini değiştirmişlerdir.Ancak hava birlikleri ve lojistik desteğin önemi yeterince iyi anlaşılmadığından muazzam bir yıkım ve felaket de tarihe bu görkemli ve destansı zaferle birlikte kaydedilmiştir. Özellikle şehir ve siper savaşlarında bugün hala tanklar asıl öldürücü darbeyi vurmakta, sağladığı ateş desteği ve manevra kabiliyetiyle mücadelenin seyrini değiştirmekte , tehlikeli ortamlarda askerler ve gerekli lojistik destek de zırhlı askeri araçlarla taşınarak olası kayıplar en aza indirilmektedir.Kaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Z%C4%B1rhl%C4%B1_sava%C5%9F_arac%C4%B1https://tr-tr.facebook.com/events/545119942177040/?ref=22http://rewreward.blogspot.com/2010/04/turk-silahl-kuvvetleri-zrhl-personel.htmlhttp://www.hilalturk.com/Konu-tank-savunma-sistemleri.htmlhttp://www.trmilitary.com/viewtopic.php?f=7&t=869Yazar: Erdal Uğurhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/zirhli-araclarin-tarihcesi-ve-gunumuzdeki-rolu

F-16 Savaşan Şahinin Genel Özellikleri

F-16 Savaşan Şahinin Genel Özellikleri

F-16 Savaşan Şahin Lockheed Martin üretimi çok amaçlı, tek motorlu jet savaş uçağı. General Dynamics şirketi tarafından, ABD Hava Kuvvetleri için geliştirilmiştir. Hafif avcı olarak tasarlanmış, başarılı birçok amaçlı avcı uçağıdır. Geniş kullanım alanı, olağanüstü manevra kabiliyetiyle kendini kanıtlamış ve başarısıyla birçok ülkeye ihraç edilmiştir. F-16 büyük Batı kökenli avcı projesi sonucunda üretimi 1976 yılında onaylanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası uçaklar içinde MİG-21'den (10,000+) sonra en çok üretilen savaş uçağıdır. En güncel bilgilere göre 4.400 adetten fazla üretilmiştir.Bugün dünyada 24 ülkenin hava kuvvetleri F-16 savaş uçağının değişik modellerini kullanmaktadır.[2] Günümüzde ABD Hava Kuvvetleri için olmasa da ihracat için geliştirilmiş sürümleri üretilmektedir. 1993 yılında General Dynamics uçak üretim hakkını Lockheed firmasına satmış, Lockheed firması, Martin Marietta firması ile birleşerek Lockheed Martin adını almıştır. F-16 it dalaşı için sayısız yenileştirmeye girmiş, daha iyi bir görüş için kanopi su damlası şeklinde yapılmış, yüksek G kuvvetiyle yapılan dönüşlerde pilota kolaylık sağlaması için kontrol kolu sağa alınmış ve pilota etki eden G kuvvetini azaltmak için pilot koltuğu arkaya doğru eğik yapılmıştır. Silahları gövde içindeki M61 Vulcan top ve on bir yükleme noktasına takılabilen çeşitli füzelerden oluşmaktadır. Ayrıca 9G'ye dayanabilen ilk avcı uçağıdır. İtiş-ağırlık oranı 1'den yüksek olmamak koşuluyla güçlü tırmanabilmekte ve gerektiğinde dik olarak da hızlanabilmektedir. F-16'nın resmi adı Savaşan Şahin olmasına rağmen, pilotlar ondan Viper diye bahsederler.F-16'nın ABD Hava Kuvvetleri'nde 2025 yılına kadar serviste kalması düşünülmektedir. F-16'lar ile değiştirilecek F-35 Lightning II uçakları 2011'de servise girmeye başlayacak ve kademeli olarak F-16'lar, F-35 Lightning II uçaklarıyla yer değiştirecektir.F-16 çok amaçlı bir av-bombardıman uçağıdır. Silahlarını hava ve kara hedeflerine çok yüksek hassasiyetle sevk edebilir. F-16 nın yapımında F-15 ve F-111 gibi kendini ispatlamış uçakların teknolojilerinden yararlanılmıştır. F-16 güçlü radarı sayesinde alçaktan uçan uçakları bile tespit edebilir. F-16 dünyada ilk Elektronik Kumandalı Uçuş (İngilizce: Fly By Wire) yani uçuş kontrol mekanik aksamı elektronik sistemlerle yönetilen ilk savaş uçağıdır. F-16'nın manevra kabiliyeti çok yüksek ve atiktir. Bu da F-16'yı kullanımı zor uçaklar kategorisine sokar. F-16'da HUD, HOTAS, "Cam" Kokpit gibi özellikler de kullanılmıştır. F-16 tam yüklü olarak yaklaşık 9g'ye dayanabilir (hava yer görevlerinde azami 5.5g).Çok yönlü taktik ve avcı uçağı olan F-16 uçakları havadan havaya ve havadan yere savaş kabiliyetine sahiptir. F-16C serisi tek kişilik F-16D serisi ise çift kişiliktir. F-16 uçağında turbofanlı tek motor mevcuttur. Hava alığı yere çok yakın olduğu için YAMAHA (motora giren yabancı maddelerin yarattığı hasar) alması çok kolaydır. Bu nedenle uçağın bulunduğu ve taksi yaptığı yerlerin en ufak maddelerden dahi arındırılması gerekir. Ayrıca bu hava alığı uçak üzerinde çalışan personel için son derece tehlikelidir. Uçak en düşük seviyede çalışırken bile motor bir insanı çekebilecek kadar emiş gücü oluşturup bir kazaya neden olabilir. Bu tür kazalar ülkemizde de yaşanmıştır ve maalesef ölümle sonuçlanmıştır.F-16 uçağının tek motorlu olması nedeniyle uçağa elektrik ve hidrolik takat gelmediği zamanlarda acil olarak takat sağlayan ünite (EPU) devreye girer. Bu sistemde yakıt olarak kullanılan Hidrazin insan vücuduna temas ettiğinde veya buharına maruz kalındığında sağlık açısından zararlı etkilere sahiptir. Bundan dolayı kaza/kırım olaylarında ya da acil durumlarda uçağa yaklaşmadan önce uçağın sağ yan tarafında bulunan gösterge ve dedektörler iyice kontrol edilir, uçağa herhangi bir müdahelede bulunmadan önce EPU sistemi emniyet pimi takılarak ve pilot kabininden OFF edilerek devreden çıkartılır.Boyut Doneleri Uzunluk: 15.03 m (49.31 ft)Kanat Genişliği: 9.45 m (31.00 ft)Yükseklik: 5.09 m (16.70 ft)Kanat Alanı: 27.88 m2 (300 ft2)Ağırlık Doneleri Boş Ağırlık: 8.495 kg (18.725 lb)Tipik Yükleme: 10.780 kg (23.765 lb)Azami Ağırlık: 17.010 kg (37.500 lb)Yakıt Kapasitesi : Dahili: 3.105 kg (6.846 lb)Harici: 3.066 kg (6.760 lb)Azami Faydalı Yük: 7.800 kg (17.200 lb)Güç Kaynağı Motor: 1 x General Electric F110-GE-100Motor Gücü: 17.155 lbf (76.3 kN)Performans Azami Hız: 12.000 metrede 2.175 km/s (1.350 mph) - 2.05 MachDeniz Seviyesinde 1.460 km/s (915 mph) - 1.2 MachTırmanma Hızı: 254 m (834 ft) /snServis Tavanı: 15.240 m (50.000 ft)Menzil: Yüksüz ve azami yakıt ile 3.890 km (2.100 nm)Tipik yükleme ile 1.000 km (540 nm)Kanat Hücum Açışı: 40°Kanat Açıklık Oranı: 3.0Planlanan Hizmet Ömrü: 8.000 saatPersonel F-16A/C/E: 1 PilotF-16B/D/F: 2F-16I : 1 Pilot + 1 Silah/Radar Sistem Operatörü http://tr.wikipedia.org

http://www.ulkemiz.com/f-16-savasan-sahinin-genel-ozellikleri

Yanardağ (Volkan) Nedir?

Yanardağ (Volkan) Nedir?

Yanardağ ya da diğer bir adıyla volkan, dünyanın katmanlarında yer alan magmaların yeryüzüne çıktığı, genelde şekil olarak koni biçimine benzeyen ve magma maddelerin havaya püskürtülmesini sağlayan, bir ağzı bulunan dağdır.Dünyanın fizyolojisine bakıldığında, dünyanın çeşitli katmanları bulunmaktadır. Bu katmanların bazılarında radyoaktif elementler ayrışır ve burada çok yüksek derecede bir ısı açığa çıkar. Öyle ki, bu ısı bazen binlerce derece seviyesine çıkabilmektedir. Derin katmanlarda yüksek basınç bulunduğu için, kayaçlar erime işlemine uğrayamazlar ve bu nedenle sıvı hale dönüşemezler. Bu kayaçlar oldukça kızgın haldedir ve yeryüzünün zayıf noktalarından yukarıya doğru çıkmaya başlarlar. Dünyanın daha üst katmanlarında basınç oranı azalır ve kayaçlar bu nedenle yukarıya doğru çıkarken erimeye başlar. Ve bu kayaçlar yeryüzüne, lavlar halinde çıkmış olur. Bu lavlar, volkanik dağlardan yeryüzüne püskürülmektidir. Yeryüzüne yanardağlardan çıkan lavlar, dünyanın katmanlarını incelemek ve bu katmanlardan bilgi almak için bilim insanlarınca incelenmektedir.Dünya geneline bakıldığında,  yeryüzünde oldukça fazla yanardağ bulunmaktadır. Bu alanlar aynı zamanda, volkanik bölge olarak adlandırılırlar. Bu yanardağların çoğu sönmüşken, yaklaşık 700-800 kadar yanardağ aktif olarak lav püskürmeye devam eder. Fakat bu lav püskürme işlemi, sık sık yaşanan bir eylem değildir. Çok nadir olarak yaşanır. Yaşandığında ise, hayatı felç edebilir. Sönmüş yanardağlar ise, hiç beklenmedik şekilde tekrar aktif hale gelebilme özelliğine sahiptirler. Burada magmanın rolü büyüktür.Dünyada yer alan etkin yani aktif yanardağların çoğu, dar kuşaklarda toplanmış bulunmaktadır. Buralar volkanik alanlardır. Bu kuşaklar içerisinde, Pasifik Çevresi Kuşağı, en bilinenlerden ve aynı zamanda en tehlikelilerinden biridir.  İkinci büyük yanardağ bölgesi ise, Atlas Okyanusu Bölgesidir. Bu bölge, okyanus ortalarındaki ve anakarada yer alan fay bölgelerini içermektedir. Bu okyanus bölgelerinin dışında, bir de volkanik bölge olarak Akdeniz Bölgesi bulunmaktadır. Bu bölgedeki yanardağlar, Akdeniz çevresinde bulunan kıvrımlı dağların iç bölgelerinde bulunur ve jeolojik yapıdan incelendiğinde, Akdeniz Bölgesinin özelliklerini taşımaktadır.Anakarada bulunan yanardağların, oldukça görkemli görüntüleri bulunmaktadır. Ama bu görkemli yanardağlar, deniz ve okyanus bölgelerinde yer alan yanardağlarla karşılaştırıldıklarında, görkemlerini kaybetmiş olmaktadırlar. Okyanus ve denizlerde yer alan yanardağların, sadece tepeleri su yüzeyindedir. Bu türden yanardağlara bilinen en iyi örneklerden birisi, Kanarya Adaları’nda bir ada olan tenerife adasndaki “Pice de Teide” yanardağ’dır. Bu volkanın doruk noktası deniz yüzeyinden 3.718 metre yüksekte, dibiyse su yüzeyinden 3000 metre aşağıda yer alır. Bu volkanın toplam yüksekliği, Ankaradaki yanardağlardan oldukça fazladır. Ki Hawai Adalarında yer alan Volkanik dağların, tüm yükseklikleri 9 kilometreyi aşmaktadır. Bu yükseklik ise, yeryüzünün en büyük dağı olan Himalayalar’dan daha fazladır.Yanardağlar aktif hale geçtikleri zaman, yeryüzüne çok kızgın lavlar iner ve havaya da kül ve toz bulutları dağılır. Bu kül bulutları o kadar şiddetli büyüklükte olabilir ki, dünyadaki hava yolu ulaşımını rahatlıkla aksatabilir. Lavların da çevreye zararları oldukça geniş çaplıdır.Yazar: Erdoğan GÜLKaynak: http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/yanardag-volkan-nedir

<b class=red>Tehlikeli</b> Madde Güvenlik Danışmanlığı Nedir ?

Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Nedir ?

Üniversite mezunumusunuz, kariyerinize yeni bir sayfa mı açmak istiyorsunuz? Bunun için 49 Saat Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı eğitimi alarak ve bakanlığın yapacağı sınavlarda başarılı olarak güvenlik danışmanı istihdam etmek zorunda olan 5 farklı işletmenin güvenlik danışmanı olabilirsiniz.Tehlikeli maddeleri; taşıyan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan işletmelerin  yaptıkları işlemleri, insan sağlığına, diğer canlı varlıklara ve çevreye zarar vermeden, güvenli bir şekilde taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalar ve ilgili mevzuat hükümleri kapsamında yapmaları için işletmelere yardımcı olmak amacıyla tehlikeli madde güvenlik danışmanı (TMGD) istihdam etmeleri zorunludur.Tehlikeli Madde Güvenlik DanışmanıBu kapsamda Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Hakkında Tebliğ yayınlanmış ve bu tebliğ ile güvenlik danışmanlarının (TMGD) nitelikleri, eğitimleri ve belgelendirilmeleri ile görev, yetki ve sorumluluklarına dair usul ve esasları belirlenmiştir.Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı ( TMGD ) olabilmek için;  lisans mezunu olmak,  kaçakçılık, dolandırıcılık, dolanlı iflas, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kaçak insan taşımacılığı veya ticareti, hırsızlık, rüşvet suçlarından hürriyeti bağlayıcı ceza ile hükümlü bulunmamak,  yetkili yangın söndürme eğitim merkezlerinden uygulamalı yangın söndürme eğitimine katıldığına dair belgeye sahip olmak, TMGDEYB sahibi eğitim kuruluşlarında, tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimine katılarak, tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimi tamamlama belgesini almak ve açılacak sınavda başarılı olmak  gerekir. 22.05.2014 tarihli Yönetmelik öncesi Bakanlığın düzenlemiş olduğu ADR kapsamında eğiticilerin eğitimi programına katılıp sınavda başarılı olmuş kişiler 31/12/2015 tarihine kadar kurstan / eğitimden muaf olarak doğrudan açılacak tehlikeli madde güvenlik danışmanı sınavına girebilirler. Tehlikeli madde güvenlik danışmanı olabilmek için Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Eğitimi Yetki Belgesi (TMGDEYB) sahiplerinden Tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimi alması ve neticesinde Bakanlığın düzenleyeceği sınava girmek gerekecektir. TMGD eğitimi, tehlikeli maddelerin aşınması konusundaki yürürlükteki mevzuat, taraf olduğumuz uluslararası anlaşma ve sözleşmeler ile AB müktesebatı düzenlemeleri esas alınarak verilir.  Yönetmelik gereği her bir eğitim programında en fazla 20 kursiyer bulunabilir. Eğitimlerde her bir ders saatinin süresi 50 dakika olacak şekilde, günlük ders programı 3 ders saatinden az, 7 ders saatinden fazla olamaz.  Eğitimde devam zorunludur. Düzenlenecek eğitimlerin müfredatı, şu ders konularını içerecektir:  Tehlikeli madde taşımacılığına ilişkin ulusal mevzuat ile uluslararası anlaşma ve sözleşmeler, tehlikeli maddelerin sınıflandırılmaları (çözelti ve karışımların sınıflandırma prosedürleri, tehlikeli madde listesinin yapısı, tehlikeli maddelerin sınıfları ve bu sınıflandırmanın prensipleri, taşınan tehlikeli maddelerin yapısı, tehlikeli maddelerin fiziksel, kimyasal ve zehirlilik özellikleri ve benzeri,  genel ambalajlama, tank ve tank-konteyner kuralları (tip, kod, etiketleme, yapımı, başlangıç ve periyodik muayene ve testler),  işaretleme, etiketleme, ikaz levhası ve turuncu plakaların takılması kuralları,  taşıma evrakı hakkında bilgiler,  sevkiyat yöntemi ve gönderimdeki kısıtlamalar (tam yük, dökme halinde taşıma, orta boy hacimli konteynerlerde taşıma, konteynerlerde taşıma, sabit veya sökülebilir tanklarda taşıma),  yolcuların taşınması ile ilgili kurallar,  karışık yüklemeye ilişkin yasaklar ve tedbirler,  tehlikeli maddelerin ayrıştırılması kuralları,  taşınan madde miktarlarının sınırlandırılması ve miktar muafiyetleri,  elleçleme ve istifleme kuralları,  yükleme öncesinde ve boşaltma sonrasında temizleme veya gazdan arındırma kuralları,  araçta bulundurulması gereken belgeler (taşıma evrakı, yazılı talimatlar, araç onay sertifikası, sürücü eğitim sertifikası, özel izin belgesi ve benzeri.),  trafikte araçların seyri ve park etme kuralları,  tehlikeli madde taşımacılığı ile ilgili trafik mevzuatı ve kısıtlamalar,  tahliye işlemleri veya bu işlem sırasında meydana gelebilecek sızıntılara müdahale etme kuralları, taşıma teçhizatları ile ilgili gereklilikler,  tehlikeli maddelerin taşınmasıyla ilgili işletmeye yönelik güvenlik planlarının hazırlanması,  tehlikeli madde kaynaklı bir kazanın, kaza nedenleri ve çeşitleri hakkında bilgilendirme ile bu kazaların raporlanması,  işletmeler için hazırlanacak yıllık raporların hazırlanma usul ve esasları.Tehlikeli madde güvenlik danışmanı sınavları,  sınav tarihinden en az 60 gün önce kurumun internet sitesinden (www.tmkt.gov.tr) ilan edilecektir.  Sınavlar, kurum tarafından belirlenir ve Ulaştırma Bakanlığınca yapılır.  TMGD sınavı yılda en az bir kez yapılır. Sınavlara katılabilmek için;  T.C. vatandaşları için T.C. kimlik numarası olan nüfus cüzdanı fotokopisi, yabancılar için pasaport örneği, yabancılar için öğrenim durumunu gösterir belgenin Türkçeye tercüme edilmiş noter onaylı sureti,  tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimi tamamlama belgesi,  yetkili yangın söndürme eğitim merkezlerinden uygulamalı yangın söndürme eğitimine katıldığına dair alınan belgenin aslının ibrazı veya noter onaylı sureti,  sınav ücretinin yatırıldığına dair  makbuz ile Bakanlığa başvurulur. TMGD sınavı, ADR/RID ‘a uygun, uluslararası anlaşma ve sözleşmeler kapsamında yazılı olarak yapılır. Sınav 100 puan üzerinden değerlendirmeye tabi tutulur. Sınav sonunda başarılı olabilmek için en az 70 puan almak gereklidir.  Sınavlarda, tehlikeli madde taşımacılığına ilişkin ilgili uluslararası sözleşme/anlaşma dokümanlarının haricinde başka dokümanların kullanımına izin verilmez. Söz konusu dokümanların güncel hallerini sınav esnasında bulundurmak adayın sorumluluğundadır. Söz konusu uluslararası mevzuat Türkçe olabileceği gibi İngilizce, Fransızca, Almanca veya Rusça olabilir. Ancak, sınav Türkçe olarak yapılır.  Sınav, test veya açık uçlu sorular ile vaka çözümünden oluşur.  Sınav, eğitim içeriğinde verilen konuları içerir. Sınav sonuçları, sınavı takip eden en geç 15 iş günü içerisinde Bakanlığın internet adresinde yayımlanarak ilan edilir. Sonuçlara itiraz yapılacak ise sonuçların yayınlanmasına müteakip 10 iş günü içerisinde kuruma dilekçe ile müracaat edilerek yapılır.Sınavlarında başarısız olanlara, bir sonraki sınav döneminden itibaren takip eden 3 sınava girme hakkı tanınır. Bu sınavlarda da başarılı olamayanların TMGD eğitim programlarına yeniden katılması, sınav ücretini tekrar ödemesi gerekecektir.  Sınavlarda başarılı olan TMGD adaylarına, Bakanlıkça 5 yıl geçerli TMGDS (Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Sertifikası) düzenlenir. TMGD’ler sertifikalarının sürelerinin son yılında sertifikalarını yenilemek için  tekrar Bakanlıkça düzenlenen tehlikeli madde güvenlik danışmanı sınavına girmek zorundadırlar. TMGDS’yi yenilemek için en fazla 3 sınava girme hakkı verilir. Yenileme sınavlarında başarısız olanların veya sertifika süresi dolanların yeniden eğitim almaları gerekir.  TMGD süresi geçmiş bir sertifikayla faaliyette bulunamaz. Söz konusu kişilerin geçersiz sertifikayla faaliyet gösterdiğinin tespit edilmesi halinde, bu kişilerin Bakanlığın yapacağı sınavlara 2 yıl süreyle girmelerine müsaade edilmez. Perakende satış yapan akaryakıt, LPG, CNG ve LNG istasyon işletmeleri ile LPG, CNG tüp satışı yapan, liman tesisleri ile hava yolu kargo terminallerinde tehlikeli maddeleri; gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan işletmelerin, kamu kurum ve kuruluşlarında ve K1, K2, C1, C2, L1, L2, R1, R2 Yetki belgesine sahip olup, Tehlikeli Maddelerin Karayoluyla Taşınması Hakkında Yönetmelik kapsamında faaliyet gösteren taşımacıların TMGD bulundurma zorunluluğu 01/01/2018 tarihine kadar aranmaz. TMGD olmaya hak kazanmış kişi en fazla 5 işletmeye danışmanlık yapabilir.  Tehlikeli madde güvenlik danışmanlığı tebliği aşağıdaki kişi ve kurumları kapsar;Tehlikeli madde taşımacılığı sürecinde yer alan ve bir takvim yılı içerisinde net elli ton ve üstü miktarlarda işlem yapan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan olarak faaliyette bulunan işletmeler ile toplam araç taşıma kapasitesi elli ton ve üzerinde olan taşımacılık işletmelerin Miktarına bakılmaksızın ADR Bölüm 1.1.3.6.3’te yer alan tablodaki taşıma kategorisi sıfır olan tehlikeli maddelerle iştigal eden ve tehlikeli madde taşımacılığı sürecinde yer alan, gönderen, paketleyen, yükleyen ve dolduran olarak faaliyette bulunan işletmeler letmeler tarafından istihdam edilecek veya danışmanlık hizmeti alınacak TMGD’leri Tehlikeli madde taşımacılığında görev alacak TMGD’lere yönelik eğitim verecek kuruluşlar ile yapılacak eğitim ve sınavlar Güvenlik Danışmanı Olmanın Genel Şartlarını Öğrenmek İçin Tıklayınız>>> Sertifikalı Yangın Eğitimi İçin Tıklayınız>>> 2.Dönem TMGD eğitimlerini tamamladık>>> Tehlikeli madde güvenlik danışmanlığı tebliği aşağıdaki kişi ve kurumları kapsamaz;Türk Silahlı Kuvvetlerine (Jandarma Genel Komutanlığı dahil) ait olan ya da Türk Silahlı Kuvvetlerinin temsilcilerinin refakat ettiği taşıtlarla yapılan taşıma işlemleri Emniyet Genel Müdürlüğüne ait olan ya da Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcilerinin refakat ettiği taşıtlarla yapılan taşıma işlemler. 13 Aralık 2014 TMGD Sınavı13 Aralık tarihinde yapılan Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı (TMGD) sınavında başarılı olan kursiyerlerimizi tebrik eder, iş hayatlarında üstün başarılar dileriz. Güvenlik Danışmanı Sertifikası için gerekli işlemleri görmek için tıklayınız>>>Güvenlik Danışmanlığı ile İlgili Bazı KavramlarADR: Tehlikeli Malların Karayolu ile Uluslararası Taşımacılığına İlişkin Avrupa Anlaşması Bakanlık: Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı IATA DGR: Tehlikeli Maddelerin Havayoluyla Taşınması Düzenlemeler IMDG Kod: Uluslararası Denizcilik Tehlikeli Yükler Kodu İdare: Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Tehlikeli Mal ve Kombine Taşımacılık Düzenleme Genel Müdürlüğü İşletme: Kamu kurum ve kuruluşları da dahil olmak üzere, kâr amacı bulunup bulunmadığına bakılmaksızın bu Tebliğ kapsamında faaliyetlerde bulunan gerçek veya tüzel kişiler RID: 1/6/1985 tarihli ve 18771 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası Demiryolları Taşımalarına İlişkin Sözleşmenin (COTIF) C ana eki olan Tehlikeli Eşyaların Demiryoluyla Uluslararası Taşınmasına İlişkin Yönetmeliği Taşıt/Araç: Tehlikeli mal taşımacılığı alanında kullanılan ADR ve RID’da yer alan karayolu ve demiryolu taşıtları Tehlikeli madde güvenlik danışmanı (TMGD): Bakanlık tarafından tehlikeli madde güvenlik danışmanı sertifikası düzenlenerek yetkilendirilen gerçek kişi Tehlikeli madde güvenlik danışmanı sertifikası (TMGDS): Bakanlığın yetkilendirdiği eğitim merkezlerinde tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimini alarak Bakanlıkça yapılan sınavda başarılı olmuş kişilere verilen veya ADR üyesi herhangi bir ülkeden alınmış tehlikeli madde güvenlik danışmanı belgesine istinaden düzenlenen sertifika Tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimi yetki belgesi (TMGDEYB): Tehlikeli madde güvenlik danışmanı yetiştirmek amacıyla Bakanlık tarafından yetkilendirilen eğitim kuruluşlarına düzenlenen belge Tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğiticisi (TMGDE): Tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğitimi yetki belgesine (TMGDEYB) sahip eğitim kuruluşlarında görev yapan İdare tarafından yetkilendirilmiş eğiticiler Tehlikeli madde güvenlik danışmanı eğiticisi belgesi (TMGDEB): TMGDEYB’ye sahip eğitim kuruluşlarında görev yapacak eğiticilere İdare tarafından düzenlenen belge Yönetmelik: 24/10/2013 tarihli ve 28801 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tehlikeli Maddelerin Karayoluyla Taşınması Hakkında Yönetmelik Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı ile ilgili Ulaştırma Bakanlığına başvuru yapan eğitim kurumumuzun başvurusu sonucunda en kısa sürede yetki belgemizin hazır olacağı ve Eylül ayı içerisinde güvenlik danışmanı eğitimlerimiz başlayacaktır.Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Eğitimlerine Lisans mezunu herkes katılabilir.Siz de henüz ülkemizde çok yeni ve prestijli bir iş alanı olan Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı eğitimlerine katılarak çok az sayıdaki  Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlarından biri olabilirsiniz.Sınırlı Kontenjandaki Ocak 2015 eğitimimize katılmak için aşağıdaki evraklar ile birlikte LOGIMEX’ e email ya da telefon ile ön kayıt yaptırabilirsiniz.Kayıt için gerekli evraklar:1. Nüfus Cüzdanı Fotokopisi 2. 4 Yıllık Lisans Diploması Fotokopisi 3. Savcılık Kaydı (www.turkiye.gov.tr adresinden e-devlet şifreniz ile alabilirsiniz.) 4. Uygulamalı Yangın Eğitimi Katılım BelgesiTehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Eğitimleri günde 7 saat üzerinden 7 günde tamamlanmaktadır. Eğitimlerini tamamlayan adaylar Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının belirleyeceği tarihteki sınavlarda başarılı olarak Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Belgesi almaya hak kazanacaklardır. Tehlikeli Madde Danışmanlığı Eğitimi müfredatı ise şu şekilde belirlenmiştir:1. Tehlikeli Madde Taşımacılığına İlişkin Ulusal Mevzuat ve Uluslararası Anlaşma ve Sözleşmeler-2 Saat 2. Tehlikeli maddelerin sınıflandırılmaları (çözelti ve karışımların sınıflandırma prosedürleri, tehlikeli maddesinin yapısı, tehlikeli maddelerin sınıfları ve bu sınıflandırmanın prensipleri, taşınan tehlikeli maddelerin yapısı, tehlikeli maddelerin fiziksel, kimyasal ve zehirlilik özellikleri)-4 saat 3. Genel ambalajlama, tank ve tank konteyner kuralları-4 saat 4. İşaretleme, etiketleme, ikaz levhası ve turuncu plakaların takılması kuralları-4 saat 5. Taşıma evrakı hakkında bilgiler-2 saat 6. Sevkiyat yöntemi ve gönderimdeki kısıtlamalar-3 saat 7. Yocuların taşınması hakkında kurallar-1 saat 8. Karışık yüklemeye ilişkin yasaklar ve tedbiler-2 saat 9. Tehlikeli maddelerin ayrıştrılması kuralları-2 saat 10. Taşınan madde miktarlarının sınırlandırılması ve miktar muafiyetleri- 4 saat 11. Elleçleme ve istifleme kuralları-2 saat 12. Yükleme öncesinde ve boşaltma sonrasında temizleme veya gazdan arındırma kuralları-2 saat 13. Araçta bulundurulması gereken belgeler -2 saat 14. Trafikte araçların seyri ve park etme kuralları-2 saat 15. Tehlikeli Madde taşımacılığı ile ilgili trafik mevzuatı-2 saat 16. Tahliye işlemleri veya bu işlem sırasında meydana gelebilecek sızıntılara müdahale etme kuralları-2 saat 17. Taşıma teçhizatları ile ilgili gereklilikler-2 saat 18. Tehlikeli maddelerin taşınması ile ilgili işletmeye yönelik güvenlik planlarının hazırlanması-2 saat 19. Tehlikeli madde kaynaklı bir kazanın kaza nedenleri ve çeşitleri hakkında bilgilendirme ile bu kazaların raporlanması-2 saat 20. İşletmeler için hazırlanacak yıllık raporların hazırlanma usul ve esasları-2 saat 21. Uygulama eğitimi-1 saat

http://www.ulkemiz.com/tehlikeli-madde-guvenlik-danismanligi-nedir-

Biyologlara Yetkiler Veren Yönetmelikler ve Tebliğler Nelerdir

Biyologlara Yetkiler Veren Yönetmelikler ve Tebliğler Nelerdir

1) 25.08.2011 tarih ve 28036 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı –Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı’ndan) “TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ” ne göre kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarlarda Biyologlarda çalışabilmektedir.2) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” ne göre toplama-ayırma tesislerinin sağlaması gereken kriterler arasında tam zamanlı olarak en az bir çevre görevlisi istihdam etmesi zorunluluğu getirilmiştir. Çevre görevlisi belgesini alan Biyologlarda toplama-ayırma tesislerde çalışabilmektedir. 3) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından)” TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre yeterlilik belgesi alınması için, gerekli meslek grupları arasında Biyologlarda yer almaktadır. 4) 21.05.2011 tarih ve 27940 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇLAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre mesul müdür olarak çalışabilirsiniz (Sağlık Bakanlığı tarafından açılan eğitimlere katılıp yapılan sınavda başarılı olanlara mesul müdürlük diploması verilmektedir, mesul müdürlük eğitimi için bulunduğunuz İl Sağlık Müdürlüğü’ne başvurularınızı her zaman yapabilirsiniz). 5) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” ne göre tehlikeli atıkların dışındaki ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak Biyologlarda çalışabilmektedir. 6) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereği yüzme havuz sularının analizleri Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda da yapılabilmektedir. Bu yönetmeliğe göre Biyologlarda yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda çalışabilmektedir. 7) 04.12.2010 tarih ve 27775 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “ZEYTİNYAĞI LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Zeytinyağı Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 8 ) 12.11.2010 tarih ve 27757 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” doğrultusunda atık çıkaran tesis, fabrika, hastane v.b. yerlerde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz (Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yapılan sınav sonucunda başarılı olanlara Çevre Görevlisi Belgesi verilmektedir). 9) 12.11.2010 tarih ve 27757 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak (Ulaştırma Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığından) yürürlüğe giren “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE İLİŞKİN TEBLİĞDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ” kapsamında, petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarında Biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 27.10.2010 tarih ve 27742 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSAN DOKU VE HÜCRELERİ İLE BUNLARLA İLGİLİ MERKEZLERİN KALİTE VE GÜVENLİĞİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre kapsama giren merkezlerde, merkezin faaliyeti ile ilgili alanda doktora düzeyinde eğitimini tamamlamış olan Biyolog merkezde tam gün görev yapmak kaydıyla merkez sorumlusu olarak çalışabilmektedir. 11) 01.10.2010 tarih ve 27716 Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereği kontrol laboratuvarlarında müdür, laboratuvar birim sorumlusu veya laboratuvar personeli olarak çalışabilirsiniz. 12) 04.08.2010 tarih ve 27662 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİNE, İTHALATINA VE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” e göre üretim yerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 13) 17.06.2010 tarih ve 27614 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI VE BİLDİRİM ESASLARINA DAİRTEBLİĞ” kapsamında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 14) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 5996 nolu Kanun “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” kapsamında gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 15) 06.03.2010 tarih ve 27513 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre tüp bebek merkezlerinde laboratuvar sorumlusu ve diğer personel statüsünde çalışabilirsiniz. 16) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan şirketlerde çalışabilirsiniz. 17) 06.06.2009 tarih ve 27250 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Dış Ticaret Müsteşarlığından) “TİCARİ KALİTE DENETİM YETERLİK BELGESİ VERİLMESİNDE UYGULANACAK ESASLARA İLİŞKİN TEBLİĞ” e göre imalatçı-ihracatçılar kimyasal ve fiziksel analiz gerektiren ürünler için firmaların, laboratuvar elemanı olarak ürünün özelliğine göre biyolog olarak çalışabilirsiniz. Ayrıca bu laboratuvar elemanı yani Biyolog şartları uygun olması halinde sorumlu denetçi olarak da görev yapabilmektedir. 18) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 19) 02.08.2006 tarih ve 26247 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “FINDIK LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Fındık Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 20) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 21) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “PAMUK LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Pamuk Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 22) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “HUBUBAT, BAKLAGİLLER VE YAĞLI TOHUMLAR LİSANSLI DEPO YÖNETMELİĞİ” ne göre Hububat, Baklagiller ve Yağlı Tohumlar Depolama Tesisi açılabilmesi için ilgili Bakanlıktan lisans alınma zorunluluğu getirilmiştir. Bu işletmelerin lisans alıp faaliyete geçebilmeleri için istihdam etmeleri gereken personeller arasında Biyologa da yer verilmiştir. 23) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda kozmetik ürünler üreten imalathane ve fabrikalarda Sorumlu Teknik Eleman olarak çalışabilirsiniz. 24) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” e göre peloid üretim tesislerinde biyologlar mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. İmalatçı-ihracatçılar kimyasal ve fiziksel analiz gerektiren ürünler için firmaların, laboratuvar elemanı olarak ürünün özelliğine göre Biyolog olarak da çalışabilirsiniz. Ayrıca bu laboratuvar elemanı şartları uygun olması halinde sorumlu denetçi olarak da görev yapabilmektedir. 25) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİĞİ”ne göre içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 26) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından)“DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” kapsamında doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 27) 30.06.2004 tarih ve 25508 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLER İMALATHANELERİ YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK” kapsamında biyoteknolojik ürün imalat yerlerinde, ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 28) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN DENEY HAYVANLARININ KORUNMASI, DENEY HAYVANLARININ ÜRETİM YERLERİ İLE DENEY YAPACAK OLAN LABORATUVARLARIN KURULUŞ, ÇALIŞMA, DENETLEME, USUL VE ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” kapsamında çalışabilir, deney hayvanları üretim merkezi açabilirsiniz. Yalçın DEDEOĞLU www.biyologlar.com

http://www.ulkemiz.com/biyologlara-yetkiler-veren-yonetmelikler-ve-tebligler-nelerdir

M60 Patton Tank

M60 Patton Tank

M60 Patton Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri'ndeki Patton serisi tankların 2. ve son ana muharebe tank tipidir. M48 Patton'dan geliştirilmiştir. Soğuk Savaş sırasında Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri'nin ana savaş tankıdır. Soğuk Savaş'ta NATO ve ABD'ye yakın ülkeler tarafından kullanılmıştır.Yerini M1 Abrams aldığı halde M60 dünya boyunca halen servistedir. Şu anda en büyük kullanıcısı 1.700 kadar tankla Mısır, sonraki kullanıcı 900'den fazla geliştirilmiş tankla Türkiye, sonraki ise 700 geliştirilmiş türevleri ile İsrail'dir.1957'de, Amerika'da 105 mm top ve daha iyi gövde zırhıyla planlanmıştır. M60 Patton büyük ölçüde M48 Patton tankını temel alır. Aralarında önemli farklar ise; M60 Patton'da 105 mm top M48'de ise 90 mm top olmasıdır. M60 Patton'da gövde ile eğimli bölge düz, M48'de ise bombelidir, M48'de 5 istikamet makarası bulunmaktadır, M60'da ise 3 tanedir. Bunun dışında M-60’ların kulesi biraz daha büyüktür. Bir Continental V-12 750 hp hava soğutmalı çift turboşarjlı motor ve yaklaşık 500 kilometreye kadar uzayan menzil. Bir çapraz hareketli transmisyon, bir birleştirilmiş transmisyon, bir kombine transmisyon, diferansiyel, direksiyon sistemi ve fren sistemi sayesinde hız azaltılarak güç iletilir. Mürettebat ön tarafta motor ise arkadadır. Koruma sağlamak amacıyla M60 tankı M85 Makineli tüfeği kullanır.Başlangıçta M60 Patton'a M48'in tareti düşünülmüştü, fakat yapılan değişikliklerle birlikte düşman ateşinin etkisini mümkün olduğu kadar azaltması için özgün "needlenose" taret tasarımı uygulanmıştır.İlkin M68 olarak ismi belirlenen M60 tankı, 1959'da üretime girmiş ve adı M60 olarak değiştirilmiştir. Ordu envanterine ise 1960'da girmiştir. 15.000 adetin üzerinde (tüm türevleriyle) üretimi yapılmıştır.ModelleriM60/XM60    Kökeni M48 Patton'un da esin kaynağıu olan M26 Pershing'e kadar dayanır. 1957 yılında ABD 105 mm'lik topa sahip ve daha iyi zırh koruması sağlayacak bir tank planlanmıştır. Bu fikir doğrultusunda ilk M60 tankları 1959'da M68 ismiyle üretime alınmış fakat sonradan ismi M60 olarak değiştirilmiştir.Sonuç olarak temel alındığı M48 tankına büyük ölçüde benzerdir. Her ne kadar da benzer olsa aralarında bazı önemli farklar vardır. Bunlar;    M48'in ilk modellerinde 90 mm top bulunurken M60 tankında 105 mm'lik top vardır.    M60'ın gövdesinin ön tarafı düz iken düz, M48'de ise bombelidir.    M60'da 3 istikamet makarası bulunmaktadır ancak M48'de ise 5 tanedir. Bunun dışında M-60’ların kulesi biraz daha büyüktür.Mürettebatı ön tarafta motoru ise arkadadır. Bu tasarım tankın menzilini 300 milin üzerine çıkmasına olanak tanıyan çift turboşarjlı Continental AVDS-170-92 motoruyla tamamlanmıştır.M60 homojen zırh kullanan son Amerikan tankıdır. İlk nesil tasarım 1963'te yerini geliştirilmiş M60A1'e bıraktı. Üretilen tüm M60 Patton'lar M60A1'e dönüştürüldü. İlk nesil tankların bir kısmı ABD'de halen müzelerde sergidedir.1963'te, M60 M60A1 olarak geliştirilip 1980 yılına kadar üretimde kalan yeni bir sürümüdür. Geliştirilmiş darbe emici zırh korumasıyla ve taretinin büyük ve iyi tasarlanmış olmasıyla ön plana çıkmaktadır. M60A1'in ana topu için stabilizasyon sistemiyle teçhiz edilmiştir.M60A2 tamamen yeni bir alçak kule profili ve komutana daha iyi bir görüş ve ateş sahası veren komutanın üstteki makineli tüfek kubbesi ön plana çıkmaktadır. Bir de M551 Sheridan hafif tankının 152 mm'lik ana topuna benzer olması ön plana çıkmaktadır. Shillelagh güdümlü anti-tank füzesi kadar düzenli bir şekilde mermileri ateş eder.M60A2 modernizasyonu hayal kırıklığına uğratsa da gelecek nesil tanklara geçişi kolaylaştıran bazı teknik ilerlemeleri sağladı. Shillelagh/M60A2 1981'de servisten çıkarıldı ve taretler hurdaya ayrıldı. M60A2'lerin çoğu M60A3'e çevrildi ya da gövdeleri köprücü tanklara çevrildi.1978'de M60A3 varyantına çalışma başladı. Öne çıkan özellikleri arasında teknolojik geliştirme amacıyla yapılan ilavelerdir. Bunlar sis havanları, yeni bir mesafe bulucu ve balistik bilgisayar stabilize edilmiş taret ve M240 eşeksenli silah sayılabilir. Sonunda bütün Amerikan M60'ları A3 modeline çevrilmiştir.M60A3'ler ABD kuvvetlerinden 1990'ların başlarında servis dışı edilmiştir, ancak diğer ülkelerin servislerinde halen ön sıralarda yer almaktadır.M60A3 modelinin M1 Abrams tankına karşı bazı avantajları:    21. yüzyıl içlerinde M60A3 M1 Abrams'dan özellikle daha iyi bir termal ize sahiptir. Bununla birlikte epey sessizdir.    M60A3'ta telefonla piyade ile mürettebat arasındaki doğrudan iletişim için harici telefon vardır. Bir de bu özellik Irak'ta ki bazı M1 Abramslara uygulanmıştır.    Dizel motor performansı düşürmüştür, ancak; fiyat, bakım masrafları ve benzinin hızlı ve verimli çalışması gibi artıları vardır.    M1 Abrams'ın türbinin egzozunun ısısı çok büyük olduğu için arkasından gelen piyadeler için tehlikeli bir durum oluşur, M60A3'te ise dizel motora sahip olduğu için M1 kadar tehlikeli olmaz.    Firar kaportasının konumu M60A3 gövdesinin altındadır. M1 Abrams'ta ise mürettebatın ateş altında kendilerini dışarı atması M60A3'ünkine oranla daha zordur.    M60 serisi tankların M68A1 105mm ana topunun mühimmat çeşitliliği, şu anki M1 serisindekilerin 120 mm yivli topundan daha fazladır. HE mermisi, flechette mermileri ve beyaz fosforlu sis bombası ve birçok çeşidi kapsamaktadır.    M60 serisi eğer ihtiyaç olursa obüs atışı yapabilir.M60-2000Mevcut M60 tanklarını yenilemek isteyen üçüncü ülke pazarları için General Motors tarafından gerçekleştirilmiş bir modernizasyon paketidir. Bu geliştirmeler yakıt tüketimi düşük hibrid motor ve M1 Abrams'dan alınan taret, top ve yeni zırh seçeneklerini kapsamaktadır.Uluslararası varyantlarıM60T(Sabra) Türk tank modernizasyon için büyük ölçüde geliştirilen bir ihraç modelidir. Bu geliştirmeler IMI 120 mm'lik tank topu, yeni ateş kontrol sistemleri ve yeni pasif zırh seçenekleridir.Ağırlık     52 tonUzunluk     9,309 mGenişlik     3 mYükseklik     3,213 mNamlu Çapı     105mm (M60A1/A3)Mürettebat     4Yolcu     yokZırhı     Çelik Döküm 155mmAna silahı     105 mm (4.1") M68 yivli top (M60/A1/A3)152mm (6 in) M162 Top/fırlatıcı (M60A2)Diğer silahları     1xM85 50 BMG, 1x eşeksenli M73 7,62 mm (M60A1)Motor     Continental AVDS-1790-2 V12 hava soğutmalı,çift turboşarj dizel560 kWSüspansiyon donanımı     Burulma çubuğuDepo kapasitesi     1.419 litreHarekat menzili     480 kmAzami hızı     48 km/s

http://www.ulkemiz.com/m60-patton-tank

ABS fren sistemi

ABS fren sistemi

ABS fren durumunda her bir tekerleğin devir sayısındaki değişikliği bir kontrol ünitesi aracılığı ile denetleyen bir sistemdir. Dönüş sayısının ani düşmesi (örneğin kaygan zeminde fren yapma durumunda) ve tekerleğin kilitlenmesi durumunda kontrol ünitesi otomatik olarak fren basıncını düşürür. Tekerlek tekrar hızlanınca fren basıncını tekrar yükselterek tekerlek frenlenir. Bu aşama saniyede birçok kez gerçekleşir. Sağ ve sol tarafın ayrı zeminlerde olması halinde bile (örneğin sağ tekerlekler ıslak sol tekerlekler kuru zeminde) herhangi bir kilitlenme veya kayma söz konusu değildir. Bu sayede direksiyona hakimiyet tam, fren mesafesi oldukça kısadır. Fizik kanunlarının dışına asla çıkılamaz, yani çeşitli fizik kanunları her zaman mevcuttur. Islak zeminde ABS söz konusu olsa bile fren mesafesi kuru zeminden daha fazladır. Fren sırasında çeşitli doğal kanunlar her zaman söz konusudur. Bunları hiçbir şey önleyemez. Amaç bu kanunların optimal olarak kullanmaktır. Bir sürücü eğer bir viraja mümkün olan en yüksek sınır süratinden daha yüksek bir süratle girerse ABS ona ancak otomobilin buzda kaymamasına yardımcı olacağı kadar yardım edebilir. Sensörler devamlı olarak yavaşlamanın her anında tekerleklerin doğru devir sayısında olup olmadıklarını hassas olarak kaydeder. Tekerleklerden birisinin devir sayısının çok düşük olması halinde kilitlenme tehlikesi fren basıncı o tekerlekteki sensör tarafından azaltılır bu suretle tekerlek tekrar normal dönüş süratine ulaşır tehlikeli duruş hali ortadan kalkar fren durumundaki normal hızıyla dönmeye başlar bu anda tekrar o tekerlekteki fren basıncı sensör tarafından yükseltilir. Yeniden kilitlenme olursa aynı olay tekrarlanır. Tekerleklerdeki kilitlenme (kayma) olayı Fren kuvveti uygulanan tekerlek aracın hızına uygun olmayan şekilde yavaş dönerse bu olaya kayma denir. Serbest dönen tekerlek %0 kaymalıdır . Kilitlenmiş olan tekerleğin kayması %100'dür. En ideal fren durumu tekerleğin durduğu anda değil lastik ve zemin durumuna göre %10 veya %50 kayma durumudur. İstenilen kaymanın elde edilebilmesi için gerekli fren basıncı lastik ile yol arasındaki bağlantı kuvvetine bağlıdır. Bu kuvvet katsayısı kuru zeminde yüksek , ıslak zeminde daha düşük , buzlu zeminde çok düşük bir değerdir. ABS bütün bu zemin durumlarına uyum sağlayarak tekerlekleri istenilen kayma aralığında tutmayı amaçlar. ABS ile fren durumunda tekerlek hızı ve fren basınç karakteristiği - Kumanda aleti kuvvetli bir tekerlek yavaşlama sinyali alınca fren basıncını yükseltmeye devam etmez o ana kadar erişilen düzeyde tutar. - Eğer tekerleğin dönüş sayısı azalmaya devam ederse fren silindirindeki basınç düşürülür. - Tekerlek daha zayıf frenlenir Tekerlek daha hızlı dönmeye başlayınca basınç tekrar yükseltilerek tekerlek devir sayısının düşmesi amaçlanır. ABS fren sisteminin gelişim aşamaları ABS fren sisteminin mazisi 1920'li yıllara kadar gitmektedir. Almanyada Voisin firması "Frenlemenin tekerlekleri kilitlemesini önleyici donanım" tanımıyla hidrolik sistemle çalışan ilk örneğini yapmışlar ve 671925 Almanya nosuyla ilk patentini de almışlardır. 1950'li yıllarda bazı sivil uçaklar mekanik / pnömatik ABS'yle donatılmışlardır. 1960'lı yıllarda Alman silahlı kuvvetleri ilk transistörlü ABS'yi kullanmaya başlamışlardır. Sistem bir otomobilde ilk kez 1967 yılında İngiliz üretici Jensen tarafından hayata geçirilmiştir. Tümleşik devre sistemlerinin seri olarak üretilebilmesi 70'li yıllarda gerçekleşince ve otomobillerin tekerleklerine yerleştirilen devir sayaçlarınında geliştirilip hatasız çalışmaları sağlanınca atılım gerçekleşmiştir. 1978 yılında Mercedes S serisinde daha sonra da BMW 7 serisinde ABS sistemini kullanmaya başlamıştır. Elektronik endüstrisindeki gelişmeyle ABS fren sistemi daha küçük, daha ucuz ve daha kolaya doğru gelişmiştir. Örneğin Bosch firmasının ABS 5,3 kodlu 5. kuşak fren sisteminin ağırlığı sadece 2,6 kilogramdır (başta 6 kg ağırlığındaydı), bir öncekinden yarı yarıya daha az yer kaplar aynı zamanda 1989 yılındaki sistemlerden 5 kat daha küçüktür. Yakalanan son teknolojiyle ABS'nin Smart gibi küçük otomobillerde bile kullanılabilirliği oluşmuştur.

http://www.ulkemiz.com/abs-fren-sistemi

Gazlaştırma Nedir ?

Gazlaştırma Nedir ?

Yenilenebilir biyokütle ve biyokütleden elde edilen yakıtlar çevresel fayda sağlaması sebebiyle günümüz enerji kullanımında kolaylıkla fosil yakıtların yerine geçebilecektir.Biyokütlenin gazlaştırılması; katı yakıtların ısıl çevirim teknolojisiyle yanabilen bir gaza dönüştürülmesi işlemidir. Sınırlandırılmış oksijen, hava, buhar veya bunların kombinasyonları reaksiyonu başlatmaktadır. Üretilen gaz karbonmonoksit, karbondioksit, hidrojen, metan, su ve azot'un yanısıra kömür parçacıkları, kül ve katran gibi artıkları da içermektedir. Üretilen gaz temizlendikten sonra kazanlarda, motorlarda, türbinlerde ısı ve güç üretilmek üzere kullanılmaktadır. Gazlaştırma tekniği ile biyokütleden, yüksek bir randımanla petrolle çalışan güç ve ısı sağlayan tirbünlerde kullanılacak bir gaz yakıt elde edilebilir.Biyokütle kaynaklarının sağlanması fosil kaynak sağlanmasından daha pahalıdır. Fakat biyokütle yenilenebilir bir kaynak olmasıyla tükenmekte olan fosil yakıtların yanında sürdürülebilir global enerjinin önemli bir unsurudur. Buna ilaveten sera gazları emisyonu ve karbon döngüsünü azaltıp, kırsal ekonominin gelişimiyle yeşil endüstriyi desteklemektedir. Biyokültenin gazlaştırılması ile elde edilen gaz yakıt doğal gazın kullanıldığı yerlerde küçük modifikasyonlar yapılarak kullanımı yaygınlaştırılabilir ve gelecekte kolaylıkla doğal gazın kullanıldığı yerlerde enerjinin büyük bir kısmı bu yakıttan sağlanabilir.Biyokütleden gazlaştırılma ile elde edilen temizlenmiş gaz yakıt ısı ve buhar üreten kazanlarda direk yakılarak veya Stirling motorlarda %20-30 verimlilikte elektrik üretimi için kullanılabilmektedir. Basınçlı gazlaştırma tirbünlerinde ise %40 veya daha fazla verimlilikte elektrik üretimi yapılabilmektedir.Gazlaştırma 18. yy'ın sonlarından bu yana bilinen bir teknolojidir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için günümüzden geleceğe önemli bir rol oynayan biyokütlenin kullanılabilir olduğu o yıllardan bu yana ispatlanmıştır. Bilinen bir husus da bir enerji kaynağı olarak kullanılan biyokütlenin birçok dezavantajının olduğudur. Düşük enerji yoğunluğuna sahip ( yaklaşık 16-20 MJ/kg ) ham biyokütle kaynakları direk olarak yakıldığı takdirde, çok düşük randıman sağlar ve iç ve dış mekanlarda yüksek sevyede hava kirliliği oluşmasına neden olur.Gazlaştırma biyokütleden gaz yakıt elde edilen termokimyasal bir dönüşüm prosesidir. Diğer bir deyişle biyokütle termokimyasal bir dönüşümle gaz yakıta dönüştürülür. Modernize edilmiş biyokütle enerjisi teknolojilerinin amacı üretim ve kullanım sırasında emisyonları azaltırken yakıtın yoğunluğunu arttırmaktır.Gazlaştırmanın KimyasıKatı yakıtların temelinde karbon, oksijen ve hidrojen kompozisyonları yer almaktadır. Gazlaştırıcılar ise biyokütleyi yüksek ısı altında yakmaktadırlar.Gazlaştırma Prosesi Dört Safhaya Ayrılır:a) OksidasyonC + O2 = CO2 + HeatH + O2 = H2O + HeatBiyokütlenin organik mollekülleri karbon (C) ve hidrojen (H), yukarıdaki reaksiyonlar gereğince, okside olarak ısı enerjisi açığa çıkarırlar. Bu reaksiyonlar sıcaklığın dışarıya verildiği ekzotermik reaksiyonlardır. Bunlar sırasıyla karbondioksit ve su buharına dönüşürler. Yanma sonucu yanmayan inorganik minerallerin bulunduğu kül de açığa çıkmaktadır.b) Piroliz (Distilasyon) Organik maddeler oksijensiz ortamda ısıtılırsa ortaya çıkan termal parçalanma sürecine piroliz adı verilir. Oksijensiz ortamda 500-600 °C' a kadar yapılan ısıtmada; gaz bileşenleri, uçucu yoğuşabilir maddeler, mangal kömürü ve kül açığa çıkar. Yüksek sıcaklığa çıktığında ise gaz bileşenleri ve odun gazı açığa çıkar.Piroliz süreci şu şekilde gerçekleşmektedir: Oksijensiz ortamda karmaşık organik moleküller 400-600 °C sıcaklık bölgesinde parçalanarak yanabilir, yanamaz gazlar, katran ve zift açığa çıkar.c) Reaksiyon (Karbonlaştırma) Karbonlaştırmada; odun, turba, maden kömürü gibi organik maddeler havasız ortamda kimyasal parçalanmaya uğrarlar. Bu işlem de farklı sıcaklık bölgelerinde gerçekleşir ( 150 - 500 ºC ). Karbonlaşma işlemi sonucu açığa çıkan gaz bileşenleri: %50 CO2 , %35 CO, %10 CH4 , %5 diger hidrokarbon ve H2'dir.Gaz karışımının yaklaşık kalori değeri 8.9 MJ/m3'tür. Odunun karbonlaştırılmasındaki sıvı ürünler ise sulu kısım ve katrandır.d) Gazlaştırma (İndirgenme)Organik maddelerin gazlaştırılmasında yaklaşık 500 °C sıcaklığa kadar olan süreç piroliz safhası olup burada; karbon, gazlar (kalorifik değeri 20 MJ/m3'e kadar çıkabilir) ve katran elde edilir. Isıtma 1000 °C'a kadar çıkıldığında karbon da su buharıyla tepkimeye girerek CO ve H2 üretilir. Ham maddedeki değişken oksijen oranına bağlı olarak gazlaştırma işlemi için ilave oksijen girdisi gerekmeyebilir.Gazlaştırmada önemli olan biyokütlenin nem oranının % 30'u geçmemesidir. Nem oranı arttıkça gazın kalorifik değeri düşmektedir. Ayrıca hacimsel olarak yanabilir gaz olan CO miktarı düşerken CO2 miktarı da artmaktadır. Bitkisel atıklar yakılırsa kısmi yanmada kalori değeri 4.5-6 MJ/m3 olan gaz üretilir.Oluşan karbondioksit ve hidrojen reaksiyonları gereğince indirgenme reaksiyonu olan ikinci bir işleme tabii olarak karbon monoksit ve hidrojene dönüşürler. Bunun yanı sıra kömür ve katran da oluşur teknoloji gereğince katrana dönüşen kömür gazlaştırılır. Oluşan gazlar yanıcı gazdır ve üründeki partikül madde konsantrasyonu azalmıştır.Gazlaştırıcı Tipleri a) Sabit Yataklı GazlaştırıcılarSabit yataklı gazlaştırıcılar oldukça kolay tasarlanır ve çalıştırılır. Bu yüzden küçük ve orta ölçekli güç ve termal enerji kullanımları için uygundurlar. Fakat çalışma sıcaklıklarını her bölgede aynı tutmak ve reaksiyon bölgesindeki gaz fazını yeterli oranda karıştırmak zordur. Sonuç olarak ortaya çıkan gaz ürün miktarı önceden tahmin edilemez ve bu yüzden büyük ölçekli güç kullanma maksatlı tercih edilmez.I. Yukarı akışlı gazlaştırıcılarYukarı akışlı gazlaştırıcılarda yakıt, tepeden verilirken hava akımı aşağıdan yukarı doğru verilir. Yakıt, aşağı doğru inerken kurur; pirolize uğrar; gazlaşır ve yanar Bu gazlaştırıcı tipinin başlıca avantajları basitliği, gaz çıkış sıcaklığının düşük olmasına bağlı olarak internal ısı değişimi ve yüksek gazlaştırma verimidir. İnternal ısı değişimi sayesinde yakıt, gazlaştırıcının tepesinde kurur ve buna bağlı olarak da yüksek nem miktarına sahip yakıtlar da kullanılabilir. Yani hiçbir ön kurutma işlemine gerek olmaksızın gazlaştırma yapılabilir. Dahası, bu tip gazlaştırıcılar küçük boyutlardaki yakıt parçacıklarıyla da çalışabilir. Bu da, çok geniş bir boyut aralığına sahip olan biyokütlenin, farklı parçacık boyutları ve nem miktarlarıyla gazlaştırılmaya uygun olduğunu gösterir. Yukarı akışlı sabit yataklı gazlaştırıcının dezavantajları ise yüksek miktardaki katran miktarı ve piroliz gazı yakılmadığı için piroliz ürünleridir. Bununla beraber, yüksek katran miktarı, enerji uygulamaları açısından istenmeyen bir durumdur çünkü büyük ölçüde katran temizliği gerektirir.II. Aşağı akışlı gazlaştırıcıAşağı akışlı gazlaştırıcılarda hava/oksijen ve biyokütle tepeden beslenir. Yakıt ve gaz hareketi aynı yönlü olur ve gaz reaktörü alt kısımdan terk eder. Üretilen gaz reaktörün alt kısmından çıkar. Yukarı akışlı gazlaştırıcının tersine, aşağı akışlı gazlaştırıcıda, biyokütle ile gaz arasındaki ısı transferi çok düşüktür. Bu yüzden çıkış gaz sıcaklığı oldukça yüksek olur, aşağı akışlı gazlaştırıcının en önemli avantajı, üretilen gazın oldukça düşük miktarda katran içermesidir.Aşağı akışlı gazlaştırıcının dezavantajları ise;• Gaz, yüksek oranda toz ve kül içerir ve bu yüzden oksidasyon bölgesini kül parçalarıyla geçmek durumunda kalır.• Yakıt konusunda nispeten katı kuralları vardır. Düzenli akışın sağlanabilmesi, dar kısımlarda birbirlerini engellememeleri, piroliz gazlarının aşağı akışı için yeterli boş alanın olması ve ocak bölgesinden yukarı ısı taşınımı olması için kullanılacak maddelerin boyutu 4-10 cm arası yaklaşık birbirinin aynı olmalıdır. Bu yüzden biyokütle boyutunun ayarlanması gereklidir.• Biyokütlenin nem içeriği %25’ten düşük olmalıdır.• Çıkış gazlarının yüksek sıcaklığı, düşük gazlaştırma verimine sebep olurIII. Karşıt akışlı gazlaştırıcıKarşıt akışlı gazlaştırıcılar odun kömürü kullanımı amaçlı tasarlanmışlardır. Odun kömürünün gazlaştırılması, ocak bölgesinde çok yüksek sıcaklıklarda sonuç vermiştir. Karşıt akışlı gazlaştırıcıda besleme aşağı doğru inerken hava yan taraftan verilir. Oluşan gazlar ise karşı tarafta aynı seviyedeki noktadan çekilir ve çıkış sıcaklıkları 800-900°C arasındadır. Ocak bölgesi gaz çıkışı ile hava girişinin gerçekleştiği bölgenin ortasında yer almaktadır. Kül gazlaştırıcının alt kısmından alınır. Bu tip gazlaştırıcılar düşük katran içerikli yakıtlar için uygundur. Çünkü çıkan katran miktarı yüksektir. Sistemin avantajı düşük ölçülerde de üretim yapılabilmesidir. Dezavantajı ise yüksek kalitedeki odun kömürü ihtiyacına karşılık düşük katran dönüşümüdür.IV. Açık akışlı gazlaştırıcıAçık akışlı gazlaştırıcılar, özellikle düşük yoğunluğa sahip saf maddeler (örn. Pirinç kabukları) için dizayn edilmiştir. Düşük yoğunluk yüzünden, yakıtın geçişinde tıkama ya da akışı engelleme durumunu ortadan kaldırmak için darboğaz yapılmaz. Döner ızgaralar gibi özel makinalar külün arındırılması ve yakıtın karıştırılması için sisteme eklenebilir. Özellikle pirinç kabukları, yüksek kül içerikleri yüzünden sürekli kül giderici sisteme ihtiyaç duyar. Gazlaştırıcının üstü açıktır ve hava buradan sisteme verilir alt kısımda külün giderildiği bir su havuzu mevcuttur.b) Akışkan Yatak Gazlaştırıcılar• Yatağın iç yüzeyi hareketsiz granül parçacıklarla kaplıdır (silika veya seramik)• Küçültülen biyokütle parçalarının gazlaştırma yatağına girişi alttandır.• Belli bir sıcaklıkta ısıtılan yatak biyokütlenin kısmi yanması ve gazlaştırılması için yeterlidir.• Yatağın her yerinde piroliz ve yanarak dönüşüm işlemi gerçekleşir.• Biyokütle parçaları akışkan olmasına rağmen biyokütle parçacıklarının boyu 10 cm’den küçük, nem içeriği %65’ten fazla olmamalıdır.• Akışkan yataklarda üretilen gaz düşük miktarda katran içermesine karşın, sabit yataklılara göre partikül içeriği daha fazladır.• Eğer gazlaştırıcı basınçlı ise üretilen basınçlı gaz,gaz türbinlerinde elektrik ve güç üretiminde kullanılmaya daha uygundur.I. Kabarcıklı Akışkan Yatak GazlaştırıcıBu tip gazlaştırıcılarda,yatağı oluşturan katı parçacıkların yükselmesi için gazın hızı yeterince yüksek olmalıdır. Böylece yatak genişler ve bir sıvı gibi kabarcıklanır. Gaza nispeten büyük kütleli olan kum, yatak sıcaklığını dengede tutar. Kabarcıklanan akışkan yatak gazlaştırıcılar tüm külü taşımak için tasarlanmıştır ve bu durum, parçacık kontrolü için siklonların ya da elektrostatik çöktürücülerin kullanımını zorunlu kılar.II. Dolaşımlı Akışkan Yatak GazlaştırıcıDolaşımlı akışkan yatak gazlaştırıcının en önemli bir avantajı, değişik bileşim ve nem içerikli hammaddeleri işleme kapasitesidir. Ancak, kabarcıklı yataklarda olduğu gibi topaklanma söz konusudur. Yüksek alkali içerikli yakıtlar parçacıkların yatak içinde topaklanmasına sebep olur ve bunun sonucunda sistem akışkan özelliğini yitirir. Bu sistemlerde kapasitenin üst limiti yoktur. Kapasite tamamen biyokütle veya yerel enerji ihtiyacının kullanımına göre tespit edilebilir.• Gazlaştırma ajanı genellikle atmosferik basınçta ki havadır, fakat 100MW'dan daha büyük gaz türbinlerinde basınçlı gazlaştırma avantajlı olabilecektir.• Düşük sıcaklıktan dolayı (850°C civarında) tam yanma olmaması ve az miktardaki kül içeriği tehlikelidir.Biyokütlenin GazlaştırılmasıFosil yakıtlar, nükleer enerji ve büyük ölçekli hidrolik projeleri gibi geleneksel enerji kaynakları dünya enerji piyasasına hakim durumdadırlar. Diğer enerji kaynakları bu geleneksel kaynaklarla rekabet edecek yeterlilikte değillerdir. Son yıllarda biyokütle enerjisinin kullanımı araştırma ve geliştirme birimleri ve hükümetler tarafından büyük ilgi görmektedir. Biyokütle enerjisinin farklı yollardan enerji sağlayabilmesi için birçok formları oluşturulmaktadır.Güvenilirliği sağlamak ve işlem verimliliği için biyokütle yakıtların gazlaştırılmasında proses ayrıntılarının kesinleştirilmesi gerekmektedir. Tüm gazlaştırıcı tiplerinde biyokütlenin boyutu, nem ve kül içeriğinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Eksik yakıt hazırlığı gazlaştırma prosesinde teknik problemlerin sıkça oluşmasına sebep olur. Bu yüzden güzel bir organizasyon ve kontrol yakıt hazırlama yöntemi çok önemlidir.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gazlastirma-nedir-

Gazlaştırmanın Dezavantajları Nelerdir ?

Gazlaştırmanın Dezavantajları Nelerdir ?

Buna istinaden biyokütle gazlaştırmasının dezavantajlarına da bakmak gerekmektedir. Çevreyi ne kadar güvene alıyorsa da sağlığa zararları açısından açıklanan dezavantajları vardır. Bu dezavantajlar;• Koku• Gürültü• Yanma/patlama riski• CO zehirlenmesi• Atık gaz• Pis su çıkışı (gazın temizlenme prosesinden kaynaklı)Biyokütle gazlaştırmasında çıkan koku hidrojen sülfür, amonyak ve carbon oxy-sulphide kokularına benzer. Katran da sert bir kokuya sahiptir. Gazdan çıkan koku pis su, katran ve uçuşan küllerden de kaynaklanabilir. Gürültü ise işlem sırasında makinaların çalışmasından kaynaklanır. Sistemden atmosfere sızan gaz yakıt veya duman eğer ortamda ateşleme yapılırsa patlama olabilir.Biyokütle gazlaştırma prosesinde katı yakıt deposu, yanabilen tozlar, yakıtın kurutulması ve üretilen gaz temel risk faktörlerini oluştururlar. Renksiz ve kokusuz olan karbon monoksit gazı solunduğunda tehlikeli bir toksik etki yaratır.• Daha az kullanılmasındaki en önemli faktör; petrol ürünlerine göre üretimi ve depolanmasının daha zahmetli olması, gaz üretim sistemlerinin çalıştırılması için farklı üniteler gerektirmesidir.• Gazlaştırıcı bir sistem başlıca; bir gazlaştırıcı ünite, temizleme sistemi ve enerji dönüşüm sisteminden (yakma veya içten yanmalı motor) oluşur.• Gazlaştırmada en önemli problem gaz üretmek değildir. Üretilen gazın içten yanmalı motorların kullanabileceği şekilde fiziksel ve kimyasal özelliklerini sağlamaktır.• Gazlaştırıcıda üretilen yanabilir gazlarda homojen bir karışım yoktur ve zamana bağlı olarak da gazın fiziksel ve kimyasal özellikleri (bileşimi, enerji miktarı, kirliliği) değişebilir.• Gazlaştırıcı ile içten yanmalı makina arasında bir depolama tankı yoktur. Bu nedenle depolama problem oluşturmaktadır. Üretilen gaz motorda yakılmadan önce ise çok iyi temizlenmelidir.http://www.eie.gov.tr

http://www.ulkemiz.com/gazlastirmanin-dezavantajlari-nelerdir-

Petrol’ün Oluşumu, Tarihçesi ve Kullanım Alanları

Petrol’ün Oluşumu, Tarihçesi ve Kullanım Alanları

Petrolün Tanımı ve TarihçesiPetrol kavramı, latince bir kelime olan ve taş anlamını gelen “petra” ile, yine latince bir kelime olan ve yağ anlamına gelen “oleum” kelimelerin birleşmesiyle oluşmuştur ve ingilizce karşılığı Petroleum’dur. Bileşiğinde yoğun olarak metan, etan ve propan gazları bulunur. Petrol, ham yani işlenmemiştir. Petrolün işlenmesiyle Benzin, Dizel, Gaz yağı, Fuel Oil ve Motorin elde edilmektedir.Petrol ilk olarak 4.yüzyılda çinde ısınma ve aydınlatma amacıyla kullanılmıştır. Bilindiği gibi o dönemlerde aydınlatma aracı olarak genellikle gaz yağı kullanılırdı. Özellikle denizlerden güçlükle yakalanan balinaların yağı gaz lambalarında kullanılırdı. Ancak 1853 yılında polonyola Ignacy Lukasiewicz’in petrolü gaz lambalarında kullanmasıyla bir dönüm noktası olmuştur. Bu tarihten sonra petrolün önemi her geçen gün artmış bir nevi petrol çılgınlığının başlangıcı olmuştur. 1861 yılında ise  Mirzoeff adındaki bir iş adamı  Azerbaycan-Bakü’de ilk petrol rafinerisini kurmuştur. 19.yüzyılın sonlarına doğru petrolle çalışan motorun bulunmasıyla petrolün önemi de ikiye katlanmıştır.Petrolün OluşumuPetrolün nasıl oluştuğu tam olarak bilinmemektedir. Ancak milyonlarca yıl önce denizlerle kaplı olan yerküre içerisindeki binlerce bitki ve hayvan artıklarının çürümesiyle yer tabanında birikmesi ve zaman içerisinde deniz sularının çekilmesiyle bu artıkların üzerinin kum ve toprakla kapanmış olabileceği ve daha sonra ise yerin altında oluşan sıcaklık ve basıncın etkisiyle petrolün oluşmuş olabileceği düşünülmektedir. Milyonlarca yıl süren bu oluşum sonucunda yerin altında sıkışan petrol, bazen yerkabuğundaki çatlaklardan dışarı çıkarak havuzları ve katran çukurlarını oluşturmakta bazen de yerin altındaki geçirgen tabakalarda birikerek rezervuar olarak adlandırılan yerlerde birikmektedir.Petrolün Kullanım AlanlarıHam petrolün kullanım alanı sınırlıdır ancak petrol işlendikten sonra elde edilen ürünlerin değeri ve kullanım alanıda artmaktadır. Petrolün işlendiği yere rafineri denir. Ham petrol işlendikten sonra elde edilen ürünler önem sırasına göre; Benzin, Fuel Oil, Motorin, Lipit Petrol Gazı (LPG), Jet Yakıtı ve Asfalttır.Günümüzde petrolün işlenmesiyle 80 bin’e yakın ürün elde edilmektedir. Ancak en çok kullanıldığı alanlar ulaşım ve enerjidir.Bir bölgede petrol çıkarmak için çalışmalarına başlamadan önce o bölge teknolojik aletlerle uzun bir süre gözlemlenir. Çünkü petrol çıkarmak maliyeti yüksek olan bir iştir. Petrol araması yapılan bölgenin öncelikle havadan ve karadan fotoğrafları çekilir ve yer yapısı incelenir. Yeryüzünden ve yerin altından alınan kayaç örneklerine X ışınları yardımıyla kimyasal çözümleme yapılır ve oluşumu belirlenir. Daha sonra yer hareketlerini belirlemek amacıyla sismograf gibi sismik cihazlar kullanılır ve genellikle dinamit patlatılılarak yer hareketleri belirlenir. Eğer herhangi bir rezervuara rastlanırsa sondajlama yapmadan önce rezervuar içerisindeki petrol miktarı ölçülür, eğer bulunan petrol maliyeti karşılayamayacak durumda ise kuyu terkedilir. Ancak rezervuardaki petrol oranı fazla ise sondajlama yapılır ve yer kabuğunu delecek güçteki araçlardan faydalanılır. Kullanılan sondajlama araçlarının ağırlığı yüz tondan fazladır. Böylece yer kabuğu kolayca delinebildiği gibi, rezervuara ulaşıldığında da petrolün dışarı fışkırmasını engeller. 1980 yılında İran’da açılan ilk petrol kuyusundan çıkarılan petrol yaklaşık 350 metre yüksekliğe kadar fışkırmıştır. Günümüz teknolojisiyle karşılaşılan böyle bir durum kaza sayılmaktadır ve tedbiri alınmazsa çok tehlikelidir. Rezervuar içerisindeki petrole ulaşıldığında ise kuyunun ağzına basınca dayanıklı bir kapak takılır.En Çok Petrol Rezervine Sahip Ülkeler Petrolün ölçü birimi Varil’dir. Petrol ilk keşfedildiğinde tahta varillere doldurulduğu için o günden bu güne ölçü birimi olarak varil kabul edilir. 1 varil 159 litreye tekabül etmektedir.Dünya’daki Petrol Rezervleri Tükenebilir mi?Tabloyu incelediğimizde aklımıza gelen ilk soru ileride petrolün tükenip tükenmeyeceğidir. Petrolde bir yenilenemez enerji kaynağı olduğu için elbette petrol rezervleri de tükenir. Ancak bu öyle kısa süreli bir olay değildir. 2002 yılında yapılan araştırmalara göre dünyaya 40 yıl yetecek kadar petrol rezervi kalmıştır. Ancak bu 40 yıl sonra petrolün tükeneceği anlamına gelmez. Çünkü hala yerin altında keşfedilmeyi bekleyen binlerce petrol rezervuarı bulunkatadır.

http://www.ulkemiz.com/petrolun-olusumu-tarihcesi-ve-kullanim-alanlari

ABS(Anti-Lock Brake System) Nedir? Nasıl Çalışır?

ABS(Anti-Lock Brake System) Nedir? Nasıl Çalışır?

ABS genel olarak, kaygan zeminlerde ani ve stabil bir şekilde durmayı sağlayan fren sistemi olarak tanımlanır. Kaygan bir zeminde acemi bir sürücü eğer aracında ABS sistemi varsa, ABS olmayan usta bir sürücüye göre çok daha rahat ve erken durabilir. Sistem bilgisayar kontrollü çalıştığından sürücü sadece frene basılı tutar, gerisini sistem otomatik halleder.Bu sistemde tekerleklere bağlı sensörler yardımıyla tekerleğin kızaklamaya başladığı hissedilir ve hemen fren gücü kesilir. Yani ABS bir nevi basınç sınırlaması esasına göre çalışır. ABS’siz bir araçla panik freni denilen, tam frenleme yaptığınızda aracın ağırlık merkezi öne doğru kayıp ön tekerlekler üzerine binen yük kat be kat arttığında, eğer aynı kuvvetle frene basmaya devam ederseniz tekerlekler tamamen kitlenir ve kızaklama dediğimiz olay başlar. Kızaklama çok tehlikelidir çünkü araç düz bir çizgi üzerinde direksiyondan bağımsız hareket etmeye başlar. Direksiyon kontrolünün sürücüden çıkması da, muhtemel bir kazanın habercisidir.ABS sistemi tekerleğin kızaklayacağını farkettiği anda gücü keser ve freni boşaltır, ardından pompa ile hidroliği tekrar basarak frene yüklenir. Bunu 1 saniye içerisinde tam 15 kez yapar ve bu sayede araç direksiyon kontrolünden çıkmadan yavaşlayıp, güvenli biçimde durabilir.ABS Fren Sisteminin Bölümleri:◦Hız Sensörü◦Valflar◦Pompa◦KontrolcüHız Sensörü Aracın dört tekerleğine de bağlı olan bu sensörler, tekerleğin kitlenmesini hissedip kontrolcüye veri olarak göndermekle görevlidir.Valflar Sistemdeki fren hattında yer alan valflar, ABS fren sistemi tarafından kontrol edilir.Valflar üç halde çalışırlar, bunlar:◦Birinci pozisyon, valf açık; kaliper içerisindeki pistonlara tam güç verilerek frenleme yapılır.◦İkinci pozisyon, valf hattı keser; pistona giden hat üzerinde hidrolik akışını keser ve pedala ne kadar basılsa da güç iletilmez.◦Üçüncü pozisyon, yarı açık; bu modda bir miktar hidroliğin geçişine izin verilip pistona basınç uygulanırken bir yandan da fren gücü kontrol altında tutulur yani hat tamamen açılmaz.Pompa Valftan hat kesildiğinde kaybedilen basıncı tekrar kazanmak için pompa aracılığıyla hidrolik sıvısı basılır. Bu durum valf her hattı kestiğinde tekrar ve tekrar gerçekleştirilir.Kontrolcü Araba içerisine yerleştirilmiş, hız sensörünü ve valfları izleyip kontrol eden bilgisayar beynidir. Sistem eğer bir hata bulursa kendini kapalı pozisyona alıp, normal fren gibi çalışma komutunu da yine buradan alır. Sonuç olarak ABS, tekerleklerin ani frenleme esnasında kızaklamasını engelleyip maksimum fren gücünün sağlanması için görev yapan bilgisayar kontrollü bir frenleme sistemidir.http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/absanti-lock-brake-system-nedir-nasil-calisir

Varoluşçuluk Nedir ?

Varoluşçuluk Nedir ?

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir. Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak, Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Akım, felsefenin yanında, teoloji, drama, resim, edebiyat ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.   Varoluşçu felsefeciler tarz ve içerik olarak, geleneksel sistematikçilere veya akademik felsefecilere benzemektedir. Bu iki tarz ve içerik de, soyuttur ve insanın somut varlığından oldukça uzaktır. Scholars generally consider the views of existentialist philosophers to be profoundly different from one another relative to those of other philosophies. Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri, kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve akım içinde terim tutarlılığının sağlanamadı iddia edilmiştir.Tanımsal sorunlarVaroluşçu felsefeye ait terimlerin tanımlanmasında genelleşmiş tanımlar bulunmamaktadır. Yarattığı terimlerin kabul gördüğü ilk önemli varoluşçu ise Jean-Paul Sartre'dir. Bu nedenle, ancak bir terim olarak varoluşçuluğun ortaya çıkmasıyla birlikte, bu akım filozoflarca kabul görmeye başlamıştır. Düşünür Steven Crowell, bu nedenlerden dolayı varoluşçuluğun tanımlanmasının nispeten zor olduğunu söylemiştir. O sistematik felsefeyi tamamen reddetmek yerine, gerçel bir sistematiği olan genel yaklaşım çerçevesinde akımın en güzel tanımının yapılabileceğini söylemiştir.Kavramlar"Varoluş özden önce gelir" önermesiAna madde: Varoluş özden önce gelir"Varoluş özden önce gelir." önermesi varoluşçuluğun merkezini oluşturur. Bu, bireysel anlayışın en anlamlı bütünü olarak görülmüştür. Kişinin varoluşu dışında gelişen bireysel yapı "o" ile ifade edilmektedir. Bu durumda diğerlik ifade eden bu yapı; bağımsız edimler ve sorumluluk bilincini kapsayarak varoluş olarak tanımlanmaktadır. Yaftalar, roller, kalıplaşmış davranışlar, tanımlar veya diğer önyargılar kişi bazında toplumsal bir maske görevi görmektedir. İşte bu yapının içindeki dışa vurulamayan temel, "öz"ü oluşturmaktadır. Bireyin yaşantısının ne olduğu ve nasıl adlandırılması gerektiği "gerçek öz"ü oluşturmaktadır. Bunun yerine keyfiyet addedilen öz, "onun" tabiriyle diğer tanımlamalarda kullanılmıştır. Böylece insan varlığı, kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren ve bunları yaparken ortaya irade koyan bir üçüncü kişi olarak algılanmıştır. Bu kavramın ortaya atılması her ne kadar Sartre'ye dayandırılsa da, bu tür görüşler Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerde de bulunabilir.İnsan ve insan dışı evren sık sık mevcut şartlar ekseninde açıklanmıştır. Bu algı ekseninde açıklanmaya çalışılan bir olgudur. Öyle ki bir kuş veya herhangi bir varlığın var olan algı ile değerlendirilmesi gerektiği ortak bir görüştür. Yine de birçok varoluşçu düşünüre göre, bu pek de gerçekçi olmayan bir var oluşu teşkil edecektir. Bunun yerine, insanın tanımlanmasındaki ölçütün bireysel devinim (1) ve bireyin kendi hareketleri için edindiği sorumluluk (2) olduğu, bazı düşünürler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin, insanlara karşı acımasızca davranışlarda bulunan kişiler, bu davranışları ile bir zalim olarak tanımlanır. Ayrıca, acımasızca davranışlarda bulunan bu tür insanlar kendilerini yeni bir kimlikten sorumlu tutar (acımasız bir insan). Bu da insan doğasının aksine suça tahammül etmek biçiminde ortaya çıkar.Sartre "Varoluşçuluk ve Hümanizm" adlı yapıtında der ki: "Tüm var oluşun başlangıcı insandır, insan kendi ile yüzleştiğinde, dünyadaki varlık hissi insanın içini kaplar ve daha sonra birey bu algının içerisinde kendini tanımlar. Tabii ki, bu iyimser düşünüşü kastediğimizde: Birey, zalim bir insan olmak yerine birçok farklı yol içinde hareket etmeyi seçebilir. Burada açık olan şudur ki, insanların iyi veya kötü olmayı seçebilmeleri için, aslında onların elinde zoraki bir esas olabilecek hiçbir şey yoktur. Gerçeğin yitimiAna madde: AbsürdizmAbsürt içeriklerdeki kavramlar, bizim onlara vermiş olduğumuz anlamların ötesinde, dünyada mevcut olabilecek bir anlama sahip değildir. Bu anlamsızlık da dünya üzerindeki "ahlaksızlık" veya "adaletsizliği" kapsamaktadır. Bu "Kötü şeyler iyi insanların başına gelmez." biçimindeki "karmik" düşünce ile çelişmektedir. Çünkü dünyada ve imgesel algılarda; belirli paradigmaları oluşmuş bir iyilik veya kötülük algısı yoktur. Bunun için diyebiliriz ki, iyi bir insandan bahsedilemez. Burada "diğerlerine göre" daha iyi bir insandan bahsedilebilir.Dünyadaki anlam yitimi nedeni ile, herhangi bir zamanda, her şey herkes için geçerli olabilir. Bu kaybolan gerçeğin içinde birey; hiç hesapta olmayan trajik bir olay ile karşı karşıya kalabilir. Absürt kavramı tarih boyunca edebiyatta önemli bir yerde olmuştur. Søren Kierkegaard, Franz Kafka, Fyodor Dostoyevski, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus'a kadar birçok kişi, dünyadaki belirsizleşen gerçeği tanımlayan edebî çalışmalarda bulunmuştur.Anlamsızlığın insan yaşamındaki yıkıcı etkileri, "anlamsızlık" sorunu ile paralel olacaktır. Nitekim Albert Camus, yaşamın temel sorununu intihar olarak göstererek Sisifos Söyleni adlı yapıtında: "Felsefenin gerçekten ciddi olan yegâne sorunu intihardır." demiştir. Bu düşünceye karşı olarak, insan yaşamında rastlanılan yıkıcı sonuçların birçok biçimiyle yüzleşmesi intihar ile ilişkilendirilir. Varoluşçu düşünürlerin birçoğu "anlamlılık" kavramının yıkıldığı ve bu durumda her şeyin tehlikeli bir korku hâline geldiğini savunmuştur. Böylece varoluşçu düşüncenin temellerinde var olan anlamsızlık yani absürt yapı ortaya çıkmıştır. Her şeyin anlamlılığının çözülmesi olasılığı varoluşçuluğa tabiatı itibariyle karşıt olan dinginciliğe/kabulleniciliğe bir tehdittir. İntiharın mümkünlüğünün bütün insanları varoluşçu yaptığı da söylenir.Olgusal gerçeklikAna madde: FacticityOlgusal gerçeklik Sartre'nin "Varlık ve Hiçlik" olarak tanımladığı bir kavramdır. Ancak bu kavramın içine insanın kendi öz varlığı dâhil değildir. Geçmişin birçok zamansal boyutu dikkate alındığında bu kavram daha kolay anlamlandırılabilmektedir.

http://www.ulkemiz.com/varolusculuk-nedir-

Adrenalin nedir?

Adrenalin nedir?

Heyecan, coşku, stres ve korku… İnsan vücudu için olağanüstü durumlar da alarm durumuna sebep olur. Metabolizma hızlanır, kan basıncı yükselir, kalp daha hızlı artar, vücut daha çok oksijene ihtiyaç duyar.Vücuttaki tüm kaslar bir tehlikeden kaçarcasına koşmaya hazırdır. İnsan beyni olağanüstü durumlarda birkaç saniye içinde devreye girebilecek bir acil durum sistemine sahiptir. Tehlikeli bir durum ortaya çıktığında beyin tüm vücudu, topyekun alarm durumuna geçirir. İnsanın daha güçlü, daha dayanıklı ve hızlı olmasını sağlar.Peki! Bunu nasıl yapar? Adrenalin denilen bir hormonla. Beyin acil durumda vücudun her zamankinden farklı çalışmasını sağlamak üzere harekete geçer. Gönderdiği sinyaller yıldırım hızındadır. Sinyallerin hedefi tüm sistemi harekete geçirecek olan böbreküstü bezleridir. Külâh şeklindeki bu bezler, böbreklerin hemen üzerinde yer alır. Sadece 5 gr. ağırlığındadırlar. Böbreküstü bezleri beynin talimatıyla adrenalin salgılamaya başlar. Adrenalin, bezlerin öz katmanı olan medula da üretilir. Hormon üretimi için böbreklerden toplardamarlar aracılığıyla kandan gelen kolesterolü kullanır ve atardamarlar aracılığıyla adrenalin direk olarak kana gönderilir. Salgılanan adrenalin molekülleri, önemli organlara gıdan damarları genişleterek kan akışını çoğaltır. Bu organlar kalp, beyin ve kaslardır. Adrenalin molekülleri, acil durumda daha az önemli olan karaciğer ve deriye giden damarlarıysa daraltır ve kan akışı azalmış olur. Aşırı heyecan karşısında yüzdeki solgunlaşmanın nedeni de budur. Aynı hormon kalbe ulaştığında kalp kasları daha hızlı kasılır ve daha çok kan pompalar. Karaciğer daha çok şeker üretmeye başlar.Kaslar, üretilen ekstra şekerlerle daha hızlı kasılacak enerji kazanır. Görüldüğü gibi adrenalin, her organda farklı etkilere sebep olur. Göz bebeklerini genişletir, vücut ısısını ve oksijen tüketimini arttırır. Bu etkilerin sonucunda çarpıntı ve ellerde terleme gibi şikâyetler ortaya çıkabilir. Tüm bu değişiklikler, aslında stres karşısında vücudun tepeden tırnağa organize bir şekilde çalışmasını sağlar. Metabolizma da % 100 oranında bir güç artışı görülür. Böylece insan, saniyeler içinde daha hızlı düşünüp karar verebilen, daha dayanıklı, daha hızlı koşabilen bir hale bürünür.

http://www.ulkemiz.com/adrenalin-nedir

Lityum Nedir Özellikleri nelerdir ?

Lityum Nedir Özellikleri nelerdir ?

Lityum sembolü Li atom numarası 3 olan kimyasal elementtir. Periyodik tabloda 1. grupta alkali metal olarak bulunur ve yoğunluğu en düşük olan metaldir. Lityum doğada saf halde bulunmaz. Yumuşak ve gümüşümsü beyaz metaldir. Havada bulunan oksijenle reaksiyona giren lityum, lityum oksit (Li2O) oluşturur. Bu oksitlenme reaksiyonunu engellemek için yağ içinde saklanır. Hava ve su tarafından hızlı bir şekilde oksitlenip kararır ve lekelenir. Lityum metali doldurulabilir pillerde (örnek olarak cep telefonu ve kamera pili) ve ağırla yüksek direniş göstermesi sebebiyle alaşım olarak hava taşıtlarında kullanılır. Li+ iyonunun nörolojik etkilerinden dolayı, lityumlu bileşikler farmakolojik olarak sakinleştiricilerde kullanılır.Birinci grup elementi olmasına rağmen,lityum aynı zamanda 2. grubun toprak alkali özelliklerini de gösterir. Bütün alkali metaller gibi bir tane değerlik elektronu bulunur ve bu elektronu hemen kaybederek pozitif iyon haline geçer. Bu sebeplerden dolayı lityum su ile çok kısa sürede reaksiyona girer ve doğada doğal halinde bulunmaz. Ancak kendisiyle benzer kimyasal özellikler taşıyan sodyum elementi lityuma göre daha aktiftir ve daha çok insanların midelerinde yer alırLityum bıçakla kesilebilinir, sodyumdan bir az daha sert olduğu için, onu kesmek veya bölmek çok daha zordur. Reaksiyona girmemiş Lityum gümüşi bir renge sahiptir, ancak kısa sürede rengi kararır. Düşük yoğunluğu sayesinde hidrokarbonlar üzerinde batmadan durabilir.Alev üzerine konulduğunda lityumda göz alıcı bir kırmızı renk gözlenir, ancak yanmaya başladığında parlak beyaz bir alev gözlemlenir. Lityum suda ve su buharında bulunan oksijen ile tutuşur ve yanma reaksiyonu gösterir. Oda sıcaklığında azot ile reaksiyona giren tek metaldir. Yüksek özgül ısısı, 3582 J/(kg·K), ve sıvı haldeki geniş sıcaklık değerleri lityumu kullanışlı hale getirmektedir.Lityum hava ve su ile yanması ve potansiyel patlama tehlikesine rağmen diğer alkali metallere göre daha az tehlikelidir. Oda sıcaklığındaki Lityum-Su reaksiyonu aktif ve çabuk gerçekleşen bir reaksiyon olmasına rağmen çok tehlikeli bir reaksiyon değildir. Lityum alevlerini söndürmek zordur ve bunun için özel kimyasallardan oluşan söndürücüler kullanılır.Lityum, ten ile temasını engellemek için özel koruma gerektirir. Lityumu toz olarak ya da alkalinli bileşimlerinin solunması, burun yollarında ve boğaz da tahriş ve zarara neden olur.TarihçeLityum ilk olarak 1817 yılında Johan August Arfwedson tarafından keşfedilmiştir. İlk saf olarak izolasyonu ise William Thomas Brande ve Humphrey Davy tarafından lityum oksitten elektroliz yolu ile gerçekleştirilmiştir. Spodumen cevheri ,LiAl(SiO3)2, Lityum içeriği nedeniyle ticarı olarak çok önemlidir. Öncelikle 1100 °C’ de a formu ısıtılarak daha yumuşak b formuna dönüştürülür. b formu sıcak sülfürik asit ile reaksiyona sokularak Li2SO4L2So4H5rt5 elde edilir. Elde edilen bu çökelek çözeltiden ayrılarak Na3CO3 ile yıkanır. Böylece suda çözünmeyen LiCO3 elde edilir. Manik depresif tedavisinde ve pillerde kullanılır.Li2SO3 + Na2CO3 → Na2SO4 + Li2CO3 (katı)Elde edilen Li2CO3 çökeleği HCl ile reaksiyona sokularak LiCl elde edilir.Li2CO3 + 2 HCl → 2 LiCl + CO2 + H2OLiCl erime noktası 600 °C den fazla olduğu için elektroliz ile saflaştırılması zor olduğundan LiCl (55%) ve KCl (45%) karışımı kullanılarak erime noktası 430 °C’ye düşürülür. Bu karışımın elektrolizi ile Li saf olarak elde edilir.    Katot: Li+ (s) + e- → Li (s)    Anot: Cl- (s) → ½ Cl2 (g) + e-

http://www.ulkemiz.com/lityum-nedir-ozellikleri-nelerdir-

Judo Nedir? Judonun Kuralları

Judo Nedir? Judonun Kuralları

Bazı bakımlardan güreşe benzeyen judo, eski bir Japon dövüşü olan jiu jitsu'dan doğmuştur. Dövüş sanatı denen öbür Uzak­doğu sporları da judo ve karate gibi jiu jitsu tekniklerine dayanır.Jiu jitsunun Japonya'ya 12. yüzyılda Çin'den geldiği sanılmaktadır. Bu dövüş yöntemi­ni Japonlar'a, silahlı haydutlara karşı korun­makta ustalaşan keşişler tanıtmıştı. Samuray denen Japon savaşçıları savaş sırasında silah­sız kaldıklarında, kendilerini jiu jitsuyla savu­nurlardı. Ayrıca silahsız bir düşmana karşı, silah kullanmayı yiğitliğe yakıştırmadıkların­dan, silahsız düşmanlarına karşı da aynı yön­temle mücadele ederlerdi. Jiu jitsuda yumrukla, tekmeyle, dizle vu­ruşlar, kemik ve eklemlere uygulanan kilitle­me ve tutuşlar, fırlatma ve kısa süreli baygın­lığa neden olan boğma gibi yöntemler vardır. Jiu jitsuyu güreşten ayıran temel özellik rakibe karşı konmaması, direnilmemesidir. İki kişinin birbirini ittiğini düşünelim. Bu durumda büyük bir olasılıkla, güçlü olan kazanacaktır. Ne var ki, rakiplerden biri birdenbire arkaya ya da yana doğru çekilirse, hâlâ ilerlemesini sürdüren kişi, hızını alama­yarak kolaylıkla düşecektir. Jiu jitsudaki te­mel ilke, bu örnekte olduğu gibi, rakibin hamlesini kendi yararına kullanmaya dayanır.Judoyu geçen yüzyılda Japon jiu jitsu ustası Kano Cigoro (1860 - 1938) geliştirdi. Bir spor olarak jiu jitsunun olanaklarını gören Kano, atış ve tutuş tekniklerini gözden geçirerek tehlikeli olanları çıkardı. Böylece Çince'de "ince yol ya da yumuşak yöntem" anlamına gelen judo bir spor dalı olarak ortaya çıktı. Kano Cigoro 1886'da da Tokyo'da bir judo okulu kurdu. Uluslararası Judo Federasyonu ise 1952'de kuruldu.1964'ten beri olimpiyatlarda yer alan judo, pek çok ülkede yaygın bir spor dalıdır. Bunun yanında kendini savunma yöntemi olarak da öğrenilmektedir. Amaç rakibi, omuzdan ya da kalçadan savurmak, yerde hareketsiz bı­rakmak, kol eklemlerine ya da boynuna basınç uygulamak gibi tekniklerle yenmektir.Judocuların yetenekleri olağandışı görünse de bu sporda gizemli bir yan yoktur. Aynı becerileri edinmiş iki kişiden güçlü olan zayıfı yener. Ama zayıf olan daha ustaysa dövüşü kazanma şansı yüksektir. Judoda beceri, an­cak sürekli eğitim ve çalışmayla kazanılır.Judoda ilk önce "düşüş" öğrenilir. Bunun için bedenin yere çarpmasından hemen önce, kolun parmak uçlarından koltuk altına kadar olan iç yanı üzerine düşülür. Böylece düşüşün şoku bütün vücut yerine, kola kaydırılır ve acı duyulmaz.Judo eğitimi üç basamaktan oluşur. İlk basamakta, öğrenilen atma teknikleri, rakibi gerçekten fırlatmadan geliştirilir. İkinci aşa­mada judocular öğrendikleri çeşitli atma, tutma ve kilitleme tekniklerini kullanarak birbirlerini yenmeye çalışırlar. Gerçek karşı­laşmalar üçüncü aşamada başlar.Judo karşılaşmalarında kullanılan minder 16x16 metredir; ortasında 10x10 metrelik bir dövüş alanı bulunur. Judoka adı verilen judocular, ikisi de dayanıklı beyaz kumaştan yapılmış pantolon ve önü açık bol ceketten oluşan bir giysi giyerler. Judogi denen bu giysinin beline bir kuşak bağlanır. Judocular dövüşe başlamadan önce birbirlerini Japon geleneklerine göre eğilerek selamlarlar. Sırtı­nı yere getirdiği rakibini 30 saniye öylece tutan ya da boğma ve kilitleme gibi yöntem­lerle pes ettiren judocu maçı kazanır. İppon denen tuş durumunun gerçekleşmemesi ya da rakibin pes etmemesi durumunda maç normal süresinde biter ve kimin kazandığı alınan puanlara göre belirlenir.Judo öğreniminde varılan başarı derecesi, bele bağlanan kuşağın rengiyle belirtilir. Us­talaşana kadar altı derece vardır. Yeni başla­yandan ustaya doğru kuşakların renkleri be­yaz, san, turuncu, yeşil, mavi ve kahverengi­dir. Bundan sonra ustalık belirtisi olan siyah kuşak gelir. Siyah kuşağın üzerindeki ustalık derecelerine dan adı verilir.Türkiye'de JudoÜlkemizde ilk kez askeri okullarda öğretilen judo 1960'larda yaygınlık kazandı. Özellikle subay öğretmenlerin öncülüğünde yürütülen judo çalışmaları önce Güreş Federasyonu'na bağlandı; 1966'da ise Judo Federasyonu ku­ruldu. İlk Türkiye şampiyonası 1967'de yapıl­dı. Hollandalı, Japon ve Koreli antrenörlerin katkısıyla 1970'te kurulan ulusal judo takımı aynı yıl Uluslararası Judo Şampiyonası'na katıldı. 1983'e kadar özellikle Balkan şampi­yonalarında önemli başarılar elde eden Türk judocular o yıldan sonra gerilediler. Ama 1988 Balkan Judo Şampiyonası'nda 4 altın, 3 bronz madalya kazanarak yeniden başarılı oldular.Tarihçe ve felsefeJudonun ilk dönemlerinin ve onun temellerini atmış olan matematik öğretmeni Jigoro Kano (1860-1938) (Japonca'da soyadı önce gelir) tarihçesi birbirinden ayrı düşünülemez. Kano yapılacak işi olan bir ailede doğmuştu. Dedesi Japonya merkezindeki Shinto Bölgesinde kendi geçimini sağlayan bir sake üreticisiydi. Kano'nun babası en büyük evlat olmağı için işi devralmadı ve bir Shiton Rahibi ve Devlet Memuru olup, oğlunun Japonya İmparatorluk Üniversitesindeki ikinci senesine devam etmesini sağlayacak yeterli feyzi oğluna verdi.Geleneksel Judo' nun karakteristiklerinden biri mutlak itaat ve resmiyetKano 17 yaşında iken Jujutsu ile başladı, o zamanlarda bayındır bir sanattı, ama kendisini ciddiye alacak bir hoca bulmanın da zorluğu ile az bir ilerleme gösterdi. 18 yaşında edebiyat öğrenmek için gittiği üniversitede, dövüş sanatı çalışmalarını sürdürdü, sonunda yaşayan en yaşlı Kano öğrencisi ve sayılı bir Japon/Amerikalı Judoka olan Keiko Fukuda'nın Atası ve Tenjin Shinyo Ryu ustası Hachinosuke Fukuda'nın öğretilerini benimsedi. Fukuda Judo'da biçimsel idmanların üzerine önemli bir tekniğe sahip olmanın, Kano'nun vurguladığı randori veya serbest judo çalışmanın tohumlarını ektiğini söylemiştir.Kano, Fukuda'nın Okuluna katıldıktan bir yılı aşkın bir süre sonra Fukuda hastalandı ve öldü. Sonrasında Kano, biçimsel katalara Fukuda'dan daha çok önem veren Masatomo Iso'nun Tenjin Shinyo okuluna katıldı. Kano kendisini adayıp kısa zamanda shihan yani usta unvanını alıp Iso'nun yardımcısı olduğunda 21 yaşında idi. Iso'nun da hastalanması üzerine daha öğrenmesi gereken çok şey olduğunu düşünen Kano, başka bir stil daha edindi, Kito Ryu hocası Tsunetoshi Iikubo'nun öğrencisi oldu. Fukuda gibi likubo da serbest çalışmadan daha önemli olduğuna inanıyordu ve diğer yandan Kito Ryu fırlatma tekniklerine Tenjin Shinyo Ryu dan çok daha üst derecede önem veriyordu.Bu zaman içinde, Kano, kata guruma, uki goshi gibi teknikler geliştiriyordu. Fikirleri çoktan Kito ve Tenjin Shinyo Ryu' nun ilkelerini genişletmenin ötesine geçmişti, yeni gayeler ile doluydu, kısmen eğitiminin bir sonucu olarak, sağlam bilimsel ilkelere dayanan tekniklerle ve dövüş sanatlarındaki ilerlemeye ilaveten genç insanların kafa, karakter, vücut gelişimine önem vererek, kafasında jujutsuyu yeniden biçimlendirmişti. Kano 22 yaşında üniversiteyi bitirdikten hemen sonra, Eishoji Tapınağında kendi himayesinden jujutsu çalışmak için Iikubo'nun okulundan 9 öğrenciyi yanına aldı. Yerleri bu isimle anılmadan önce iki yıl geçti, Kano henüz Kito ryu da usta unvanını almamıştı, Iikubo öğretime yardım için haftada üç gün tapınağa geldi. Kodokan veya "yolu öğrenmek için mekân" böyle kuruldu.Judo kelimesi, nazik olmak veya yol vermek anlamına gelen "ju" ve yaşamın yolu anlamına gelen "do", kanjilerinden türetilmiştir. Kelime karşılığı "nezaket yolu" veya "yol verme yolu" dur, "esneklik yolu", "uyum yolu", "bükülme yolu" şeklinde isimlendirildiği de olur.

http://www.ulkemiz.com/judo-nedir-judonun-kurallari

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Nedir ? Voleybol Oyun Kuralları Nelerdir?

Voleybol Sahası Hakkında Bilgi Oyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve her yönde en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahası yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır. Sahayı çevreleyen çizgiler 5 cm kalınlığındadır.   Oyun Sahasının Yüzeyi: Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır. FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır.Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır. Oyun Alanının Üzerindeki Çizgiler: Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminin ve diğer çizgilerin renklerinden farklı ve açık renkte olmalıdır. Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir. Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler ; bununla beraber orta çizgi kalınlığının, bütünüyle, her iki oyun alanının da sınırları içerisinde olduğu kabul edilir. Bu çizgi filenin altından iki yan çizgi arasında uzanır. Hücum çizgisi: Her oyun alanında, arka kenarı, orta çizginin tam ortasından 3 m geride çizilmiş bir hücum çizgisi, ön bölgeyi belirler. Ön bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka kenarıyla sınırlıdır. Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır. Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindeki sahadır.Bu bölgenin yan sınırları, dip çizgilerden 20 cm geriye, yan çizgilerin uzantısı olarak çizilen 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder. Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisinin yazı hakemi masasına kadar olan uzantısı ile sınırlıdır. Libero değişim bölgesi: Libero değişim bölgesi, serbest bölgenin, takım sıraları tarafındaki bir bölümü olup, hücum çizgisi uzantısından dip çizgiye kadar olan alanla sınırlandırılmıştır. Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır. Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası, her bir dip çizgi uzantısının dışında olacak şekilde, kontrol sahası içinde yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler. File: File, düşey olarak orta çizginin üstünde yer alır ve erkekler için 2.43 m, bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 ile 10 m uzunluğundadır ve 10 cm lik karelerden oluşan siyah iplerden yapılmıştır. Anten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapındadır. Antenlerin her birinin 80 cm lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder. Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler. Voleybolun Tarihi Gelişimi 1891'de gene bir YMCA öğretmeninin, James Naismith'in bulduğu basketbol oyunundan yararlanabilirdi, ama bu oyun koşuya dayanan, çarpışmalara yol açan, gençlere yönelik bir oyundu, yaşlılara göre değildi. Tenis vardı, ama ona da, raket, çevresi telli düzgün bir alan gibi, her zaman, her yerde bulunmayan şeyler gerekliydi. Üstelik de, tenisi iki, en çok dört kişi oynuyordu. William G. Morgan daha çok sayıda insanı, daha kısa bir sürede, topluca, fazla yorucu olmayan bir hareketliliğe sokmak istiyordu. Yeni bir oyun düşündü. Tenis ağını yükseltip yerden 1.80-1.90 metreye gerdi. uzun boylu bir insanın başı hizasında. Basket topunun iç lastiğini çıkarıp top olarak kullandı. (O zamanki basket toplarının dışı deri olur, içlerine lastik kese sokulup şişirilirdi.) Filenin iki yanına geçen iş adamları bu lastiği kendi alanlarında yere düşürmemeye, filenin öbür yanına atmaya çabalıyor, parmakları, avuçları, yumrukları, kollarıyla istedikleri gibi vuruyorlardı. İç lastiğin hafif geldiği görülünce, basket topu denendi, ama o da hem çok büyük, hem de ağırdı. Bunun üzerine bir firmaya özel bir top yaptırıldı. Gene dışı deri, içi lastik keseli, daha küçük, daha hafif bir top. (Ölçüleri bakımından günümüzdeki voleybol toplarına çok yakın bir toptu bu.) İşadamları filenin iki yanından güle oynaya bu topu öbür yana atmaya, kendi alanlarında yere düşürmemek için sağa sola koşuşmaya giriştiler. Ne oyun alanı sınırlıydı ne de oyuncu sayısı. gelenler ikiye ayrılıyor, oyun alanını istedikleri gibi belirliyor, başlıyorlardı oynamaya.William G. Morgan amacına ulaşmış, çarpışması, itişmesi olmayan, tehlikesi az, çok temiz, yoruculuğu ise, oyuncu sayısını azaltıp çoğaltarak, oyun alanını küçültüp büyüterek istendiği gibi ayarlanabilen, son derece eğlenceli bir oyun bulmuştu.Kısa sürede Mintonette'e merak salanların arasında bir doktor (Dr Frank Wood), bir de itfaiye şefi (John Lynch) vardı. bu iki Mintonette'çi, William G. Morgan'la birlikte, oyuna kurallar koymaya başladılar.Ertesi yıl, 1896'da, Springfield koleji'nde düzenlenen bir YMCA beden eğitimi öğretmenleri toplantısında, Mintonette'den söz açılınca, oyunu tanıtmak amacıyla bir gösteri maçı yapılması önerildi. William G. Morgan hemen gidip Holyoke'dan beşer kişilik iki takım getirerek delegeler önünde oynamalarını sağladı, o güne kadar konan kuralları açıkladı. Takımlardan birinin kaptanı Belediye başkanı J.J. Curran, öbürünün kaptanı itfaiye şefi John Lynch'di.Eğlence voleybolu kısa sürede bütün dünyada yayıldı. Çok sevildi, durmadan gelişti. Çin'de balıkçılar balık ağlarından file yapmış voleybol oynuyorlar. Soldaki takımda altı kişi olduğu görülüyor. File önü sıçramaları, smaç, blok bilinmektedir.1896'da Springfiald Koleji'nde yapılan gösteriden sonra, istek üzerine, William G. Morgan o güne kadar geliştirdikleri kuralları yazarak toplantı yöneticilerine sundu. Bunun üzerine bir komite kurulup voleybol oyununu incelemek, geliştirmek, kurallarını belirlemekle görevlendirildi. YMCA dernekleri voleybolu kısa sürede bütün Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada'ya yaydıkları gibi, misyonerler aracılığıyla başka ülkelere de götürdüler. J. Howard Crocker Çin'e, Franklin Brown Japonya'ya Dr. J.H. Gray Burma'ya, Hindistan'a, daha başkaları Güney Amerika, Avrupa, Afrika Ülkelerine bu eğlenceli oyunu yarışırcasına yaydılar. 1910 Yılında Filipinlere giden Elwood S. Brown ise orada voleybolu tanıtmakla kalmadı, üç yıl sonra, 1913'de, yapılmasına öncülük ettiği Manila Uzak Asya Oyunları'nda voleybolunda yer almasını sağladı.İlk Smaç Ne zaman Atıldı 1913 Manila Uzak Asya Oyunları'nın voleybol tarihinde önemli bir yeri vardır. Daha önce parmaklarla, ellerle, yumruklarla, kollarla, avuçlayarak, okkalayarak topu karşı alana atmaktan başka bir özelliği bulunmayan eğlence voleyboluna bu tarihte ilk olarak "Smaç" hareketi girmiştir. günümüzün insanı "voleybol" denince her şeyden önce smaç hareketini düşünür. 1913'e Kadar ise voleybolda böyle bir hareket yoktu. Amerikalılar voleybolu bulmuş, geliştirmiş, dünyaya yaymış, ama oyuna smaç hareketini Filipinliler sokmuştur. Demek ki "Eğlence voleybolu"nun bulucusu Amerikalılar; günümüzün çok sevilen sporu "Güç voleybol"una geçişi sağlayan "smaç" hareketinin bulucusu da Filipinlilerdir.Servis karşılamada, yer savunmasında, parmaklar yerine manşetin kullanılmaya başlanması, dünya voleybolunun görünümünü kısa bir sürede değiştirdi.Eller kendi alanında tutularak yapılan blok, "pasif blok", yalnız yüksek paslarla voleybol oynandığı sürece smaçla eşit durumdaydı, smaç karşısında "çaresiz" değildi. Pas yüksek atılıyor, ikili blok vuruş yerine gidiyor, smaçör sıçrayıp vuruyor, blok da topun geçeceği alanı kapatıyordu. Sonra, file önüne birdenbire gelip alçak ya da kısa paslarla vurulan smaçlar başlayınca, ikili blok kurulamaz oldu. Tekli blok ise, tam yerinde, tam zamanında çıkılsa bile, eller kendi alanında tutulacağından, "çaresiz" kalıyordu. Smaçör tekli bloğun sağından, solundan kolayca geçebiliyordu.Burada sözünü ettiğimiz "kısa" smaçlar, aşağıda özelliklerini anlatacağımız Asya voleybolunun erken sıçramayla vurulan kısa smaçları değildir. Bazı antrenörler, Asya voleybolunu küçümsemek, yeni bir şey olmadığını belirtmek amacıyla, "Biz vurmuyor muyduk, bizde vuruyorduk kısa, hem de ne biçim vuruyorduk !" gibi sözler ederler. Oysa Asya voleybolunun kısa smaçı ile Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaç aynı şey değildir.Top filenin üstünden çok yüksek geçmiyor, ama Japon oyuncular ellerini karşı alana sokmadan pasif blok yapmışlar. 1964'den önce bu uygulama, kurallara göre bir zorunluluktu.Avrupa voleybolunun eskiden kullandığı kısa smaçta, oyuncu fileye hızla yaklaşır, top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz sıçrayıp vurur. Vurulduğu anda top ölü noktadadır, yükselişi bitmiş bir an havada durmuştur. Karşıdaki blokçu da top pasörün parmaklarından çıkar çıkmaz, smaçörle birlikte sıçrar. Blokçu ellerini kendi alanında tutup eski kurala göre, pasif blok yaparsa, smaçör fileye dik vurmadığı kadar hep geçecektir. Pas fileye çok yakın atılmamışsa, top fileye değmez bile. İşte eller karşı alna sokularak yapılan aktif blok smaçörün bu kesin üstünlüğünü ortadan kaldırmıştır. Pasörün elinden top çıktıktan sonra sıçrayan bir smaçörün, aynı anda sıçrayarak ellerini karşı alana sokan, topa yaklaştıran bir aktif blokçuyu geçmesi kolay değildir. Bu durumda başarı oyuncuların üstünlüğüne, ustalığına kalır.Blokta ellerin karşı alana geçebileceği kuralı, kısa paslardaki gelişmeyle birlikte bozulan smaç ile blok dengesini yeniden sağlamak için kabul edilmişti. Ama bu kural değişikliğinin voleybol üzerindeki etkileri inanılmayacak kadar büyük oldu. Dünya voleybolu iki ayrı oyun tarzına yöneldi.1970 Dünya Şampiyonası'nda en büyük smaçör seçilen Dimitar Zlanatov'a yüksek toplarda aktif blok yapmak olanaksızdı. Topa iyice yukardan vuran bu smaçörü Doğu Alman blokçular çok geç pasif blok çıkarak durdurmaya çalışıyorlar.1966'da Çekoslovakya'da yapılan altıncı Erkekler Dünya Şampiyonası'nda Japonlar bu yeni anlayışlarıyla oynadılar. Üstün teknik isteyen, çok hata yapma olasılığı yaratan, sürekli sıçradığı için son derece yorucu olan, uzun çalışmaları gerektiren, bu yeni, izlenmesine doyulmayan voleybol, dereceye giremedi. Beşincilikte kaldı. Çekler hatasız yüksek voleybolları ile birinci olurken, kısa smaçlarla süslenen bir yüksek voleybol oynayan Rumenler ikinci oldular. Ancak on birinci olabilen Amerika Birleşik Devletleri'nin yetkilileri ise antrenörlerine Avrupa voleybolunu inceleme görevini vermek gereğini duydular.Ertesi yıl, 1967'de, Türkiye'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda, Sovyetler Birliği, Polonya, Romanya, Çekoslovakya, Fransa, Arnavutluk, İsrail, Hollanda takımlarının, azda olsa, Japonları taklit eden hareketler yaptıkları görüldü. Bir yandan bu hareketler deneniyor, bir yandan da herkes birbirine Japon voleybolunu anlatıyordu.Gene 1967'de, Tokyo'da yapılan beşinci Kızlar Dünya Şampiyonası'nda, Japonya'nın arkasından Amerika Birleşik Devletleri'nin ikinci olduğu görüldüyse de, bu silkinme o kadarla kaldı.1966 Dünya Şampiyonası'nda ilgileri üstüne çeken Doğu Almanya erkek takımı, 1972'ye kadar, çok yüksek blokları, blok üstü smaçları az hatalı voleybolları ile hep söz sahibi göründülerse de, 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları'nda gene Sovyetler Birliği öne çıktı. Japon erkekleri ise ikinci oldular. Çok önemli iki maçı 3-2 veren Japon takımı ilk iki set karşısındakileri şaşkına çeviriyor, ama arkasını getiremiyor, kendi hızına, insan dayanıklılığını aşan hızlı oyununa yenik düşüyordu.Kızlarda da ilk iki dereceyi aynı ülkeler aldı :1. Sovyetler Birliği; 2. Japonya1970'de, Sofya'da yapılan yedinci Erkekler Dünya Şampiyonası'na Japonya'nın uzun boylu bir takımla geldiği görüldü. Turnuvanın boy ortalaması en yüksek takımıydılar. Artık yalnız hızlı oynamıyor, araya yüksek paslar da sokuyorlardı.1968 Olimpiyat Oyunları'nın şampiyonu Sovyetler Birliği takımı. Voleybola Japonların getirdiği manşet benimsenmiş, çok güzel bir stille uygulanıyor. Üç metre içini almış olan oyunculardan ikisi de pas atacak yetenekteler, top ne yana gitse sağlıklı bir yüksek pas çıkacak. Arkadan kaçan 1 numaralı pasör pas atarsa öndeki 12 numaralı oyuncu bir kısa sıçraması yapacak. Vurmak için köşeleri tekli bloğa bırakmak gibi bir kaygısı yok. Çünkü köşelere kule pas atılacak. Uzun boylu, uzun kollu, çok güçlü iki dev smaçör, yatay hızdan yararlanarak iyice yükselmek, bloğun üstünden vurmak için oyun alanının dışına açılmışlar. Doğu Avrupa voleybol anlayışının en üst düzeyde bir uygulaması.Hızlı, aldatıcı hareketlerle oynanan voleybol fizik yetersizliğinin, daha doğrusu boy kısalığının yarattığı bir tarzdır, ama uzun boylular hızlı oynayamaz diye bir kural yoktur. Yukarda da söylediğimiz gibi, 1970'de Sofya'ya gelen Japon takımı uzun boylu bir takımdı.1972 Münih Olimpiyat Oyunları'nda, beklendiği gibi, erkekler şampiyonu Japonya oldu. Kızlarda ise Sovyetler birinci, Japonlar ikinci sırayı aldılar. İşin çok ilginç yanı, üçüncü ile dördüncünün de Asya takımları, Kuzey Kore ile Güney Kore kız takımları olmasıydı.Voleybolda bir "Asya okulu" kurulduğu, ayrıca bu anlayışın bütün dünyayı etkisinde bıraktığı, voleybol oyununa yepyeni bir görünüm verdiği artık yadsınamazdı. Oysa alışkanlıkları içinde rahat eden, değişiklikten hoşlanmayan, yeni şeyleri araştırmanın, öğrenmenin yorgunluğuna katlanmak istemeyen tembel kafalar, "Asya voleybolu" nu gelip geçici bir yenilik saymak, küçümsemek yanılgısına düşmüş, uzun süre direnmişlerdir.Çağdaş Voleybolun Gelişimi 1974'de Meksika'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası'nda takımlar şöyle sıralandı : 1-Polonya; 2-Sovyetler Birliği ; 3-Japonya ; 4-Doğu Almanya. Bu sıralama ilk bakışta "Asya voleybolu" nun üçüncülüğe itildiği izlemini verebilir, ama gerçek şudur : Asya voleybolu artık şaşırtıcı bir yenilik değildi, getirdiği üstünlükler, 1974 yılında, bütün dünyaca biliniyordu. Örnekse, Doğu Avrupa takımları yeniden öne çıkarken, ilk olarak Japonlarda gördükleri hareketleri de kullanıyorlardı. Yani artık iki anlayış çarpışmıyor, iki anlayışı da özümleyen çağdaş voleybol, birtakım değişiklikler, çeşitlemelerle, bütün takımlarca oynanıyordu.( Bu arada Polonyalıların üç metre dışından smaçları gibi ilginç yenilikler de görülmekteydi).1974 Dünya Şampiyonası'nda kızların sıralaması ise şöyle oldu: 1-Japonya 2-Sovyetler Birliği 3-Güney Kore. Burada da yanlış bir izlenime kapılmamak, "Kızlarda Asya voleybolu üstünlüğünü sürdürüyordu," diye düşünmemek gerekir. Anlayışlar arasında artı öylesine bir uzaklık kalmamıştı.Bu değişik servis bekleyişlerinin arkasında uzun çalışmaların, birtakım deneylerden alınan sonuçların yattığı bir gerçektir. Asya voleybol anlayışını, bir ülkenin uygulamalarından olduğu gibi kopya etmek söz konusu değildir günümüzde. Her ülke çağdaş voleybola kendi yenilikleriyle katkıda bulunmaktadır.Servis bekleyişleri de değişik bu takımların. Japonlar genellikle beşli kırık hat W bekleyişi yapıyorlar. Polonyalılar U bekleyişi denen dörtlü bekleyişi yapıyorlar. Sovyetlerin, çeşitli bekleyişler arasında, L bekleyişi denen, üç smaçörü sol başta toplayıp birden açılarak fileye saldırmalarını sağlayan bir bekleyişleri var.Görüldüğü gibi, günümüzde artık yatık voleybol mu, yüksek voleybol mu bir tartışma yapılamaz. Hızlı voleybolu, her türlü pasıyla çağdaş voleybolu çeşitli ülkeler nasıl oynuyorlar, bunu araştırıp incelemek gerekir.Voleybolun Dünyaya Yayılışı 1976'daki Montreal Olimpiyatları'nda gene Polonya birinci, Sovyetler Birliği ikinci sırayı aldılar. Japonya dördüncülüğe indi. Üçüncülüğü ise yeni bir takım, Küba kazandı. Kızlarda sıralama değişmedi : 1-Japonya; 2-Sovyetler Birliği; 3-Güney Kore. Burada üstünde durulması gereken şey, Doğu Avrupa ile Asya takımlarının arasına bir Amerika takımının girmesidir. Önceleri yalnız Doğu Avrupa'da oynanan yüksek düzeydeki voleybola, sonradan Doğu Asya ülkeleri katılmıştı, şimdiyse ortaya bir de Amerika takımı çıkıyordu. Demek ki çağdaş voleybol bir yayılmayı getirmekteydi.1978'de Roma'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası bu bakımdan çok ilginç bir görünümle sona erdi:1-Sovyetler Birliği; 2-İtalya; 3-Küba; 4-Güney Kore. Yörelere göre sıralarsak:1-Doğu Avrupa; 2-Batı Avrupa; 3-Orta Amerika; 4-Doğu Asya. Oldukça şaşırtıcı bir sonuç.Gerçi voleybolun çok yaygın bir spor olduğu hep bilinirdi, dünyanın her yanında voleybol oynanmaktaydı, ama yüksek düzeydeki voleybol belli yörelerin sporuydu. Anlaşılan bu durum artık değişiyordu.1978'de Sovyetler Birliği'nde yapılan Kızlar Dünya Şampiyonası'nda da değişik bir görünüm çizildi: 1-Küba; 2-Japonya; 3-Sovyetler Birliği;4-Güney Kore; 5-A.B.D 6-Çin.Kızlar dünya şampiyonalarına daha önce yalnız bir kez, 1974'de, katılıp yedinci olan Küba birinciliği kazanmış; 1967 yılı ikincisi A.B.D. on birincilik, on ikincilik gibi derecelerde dolaşırken, yeni bir atılımla beşinciliğe yükselmiş; 1956 yılı altıncısı Çin, 1962'de dokuzunculuk, 1974'de on dördüncülük gibi iki dereceden sonra yeniden altıncılığa ulaşmıştı.1980'deki Moskova Olimpiyatları'na bazı ülkeler siyasal nedenlerle sporcularını göndermediler. Bu arada, A.B.D.'nin uzun emeklerle hazırlanan, ne yapacakları merakla beklenen kız voleybolcuları da yarışmalara katılamadı.İlk dereceleri, başlangıç yıllarında olduğu gibi, Doğu Avrupa ülkeleri paylaştılar.Dünya voleybolunu zorlayan yeniler. 1982 Kızlar Dünya Şampiyonası: Altın Çin'in, Gümüş Peru'nun, Bronz A.B.D.'nin.Görüldüğü gibi, ilk on beş dereceye giremeyen, şimdilik, yalnızca Afrika ülkeler.Bu düzeyde takımlar, gelip geçici çalışmalarla yetiştirilemeyeceğine göre, dünyanın dört bir yanında, durmadan yaygınlaşan bir "güç voleybolu" etkinliğinin sürdürülmekte olduğunu söyleyebiliriz.Voleybol Kronolojisi    1895: William G. Morgan voleybol oyununu yarattı.    1900: Oyun için özel bir top kullanılmaya başlandı.    1916: Filipinler'de, hücüma dönük pas ve smaç organizasyonu tanıtıldı.    1917: Set sayıları 21 sayıdan 15 sayıya değiştirildi.    1920: Üç vuruş ve arkadan hücum kuralları eklendi.    1930: İlk iki kişilk sahil oyunu oynandı.    1947: Uluslararası Voleybol Federasyonu (Federation Internationale De Volley-Ball - FIVB) kuruldu.    1948: İlk 2 kişilik sahil turnuvası düzenlendi.    1949: İlk Dünya Şampiyonası Çekoslovakya, Prag'da gerçekleşti. Çekoslovakya şampiyon oldu.    1952: Bayanlar arası ilk Dünya Şampiyonası Moskova'da yapıldı ve Sovyetler Birliği şampiyon oldu.    1964: Voleybol Tokyo Olimpiyatlarında oyunlara eklendi.    1983: Profesyonel Voleybol Birliği (AVP) kuruldu.    1986: Bayanlar Profesyonel Voleybol Birliği (WPVA) kuruldu.    1990: Dünya Ligi oluşturuldu.    1995: Voleybol 100 yaşına girdi!    1996: 2 kişilik sahil voleybolu Olimpiyat Sporu olarak kabul edildi.    2002: Sahil voleybolu ölçüleri 8m x 8m boyutuna indirildi.Voleybolun Kısa Tarihçesi Voleybol'un atası diyebileceğimiz "Mintonette" adlı oyun ilk olarak 1885 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nde oynandı. Massachusetts'in Holyoke kentinde, okulu yeni bitirmiş genç bir beden eğitimi öğretmeni, William G. Morgan, YMCA*'de işadamlarına beden eğitimi yaptırmakla görevlendirilmişti. 1895'de, eğitmen William G. Morgan, YMCA' da (Young Men's Christon Association), işadamları sınıfları için basketbol, beysbol, tenis ve hentbol öğelerini harmanlayarak basketboldan daha az fiziksel güç gerektiren bir oyun geliştirmeye karar verdi. Amacı toplumsal çalışmalarla Hıristiyanlığı yaymak olan bu kuruluş, o yıllarda bütün dünyaya kol sarmış bulunan çok geniş bir misyoner derneğiydi. Willam G. Morgan bu derneğin Holyoke kentindeki şubesinde işadamlarına önceleri kuru kuruya beden eğitimi yaptırırken, bir süre sonra, çalışmaları sıkıcılıktan kurtarmak, sağlık için katlanılan bir eziyet durumundan uzaklaştırmak gerektiğini gördü. Eğlendirici, oyun niteliği olan bir çalışma yolu aramaya başladı.Voleybol oyunu mintonette adıyla yarattı. Morgan tenisten fileyi aldı ve bunu zeminden ortalama bir erkeğin boyunun biraz üstünde kalacak şekilde 2.10 m yüksekliğe yerleştirdi. Mintonette oyunu, en kısa söyleyişle, "topu yere düşürmeden karşı alana atmak" diye tanımlanabilirdi. Yani topa havadayken vurmak. Oyunu izleyenlerden Profesör Albert T. Halstead "Mintonette" yerine "volley Ball" adını önerdi. "Volley " tenis ile futbolda kullanılan bir terimdi. "Topa yere değmeden vurmak" anlamına Mintonette oyununun temel özelliğine çok uygun düştüğü için bu ad hemen benimsendi. (1952 yılında, yani elli altı yıl sonra, ABD Voleybol Birliği bu iki sözcüğü birleştirerek "Volleyball" diye yazılmasına karar vermiştir.)OYUN KURALLARI NELERDİR Voleybol , file ile ikiye bölünmüş bir oyun alanı üzerinde iki takım tarafından oynanan bir salon sporudur. Oyunun çok yönlülüğünün herkese sunulabilmesi için özel durumlar için farklı uyarlamalar uygulanır. Oyunun amacı ise topu filenin üzerinden geçirmek suretiyle rakip alana göndermek ve rakip takımın aynı amaca ulaşmasını engellemek. Takımların rakip alana gönderirken topa üç kez vurma hakkı vardır (blok teması dışında). Top oyuna servis ile sokulur. Servisi atan oyuncu topu filenin üzerinden rakip alana gönderir .Oyun topun oyun alanına değmesi, harice gitmesi veya bir takımın hata yapmasına kadar devem eder.Voleybolda bir rally kazanan takım bir sayı alır (rally sistemi). Servisi karşılayan takım rally'i kazandığında bir sayı ve servis kullanma hakkı kazanır ve oyuncuları saat yönünde bir pozisyon döner. Yasaklı Malzemeler: Herhangi bir sakatlığa sebep olacak veya rakibe oranla avantaj sağlayacak her türlü eşya yasaktır. Oyuncular gözlük veya lens takabilir ancak sorumluluk kendisine aittir. Kaptanlar: Kaptanlar kendi takımlarından sorumludurlar. Maç öncesi takım cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder. Sayı Kazanmak: Bir takım 3 şekilde sayı elde edebilir. Rakip sahanın zeminine top temas ettiği zaman Rakip takımın bir hatası sonucu(oyun kurallarına aykırı bir davranış yapılması) Rakip takım herhangi bir ihtar (uyarı) aldığında Setler: Bir takım en az 2 sayı farkla 25 sayıda olduğu zaman seti kazanmış olur. 24-25 olduğu durumlarda set 2 sayı fark oluşana kadar devam eder. 3 set alan takım maçı kazanmış olur. 2-2’ lik durum eşitliğinde 5. Set oynanır. 5. Set 2 sayı farkı kuralıyla birlikte 15 sayı üzerinden oynanır. Saha seçimi ve ilk servisi atacak takımın seçimi Oyunun başında baş hakem tarafından kura atışı yapılır. Bu şekilde saha ve ilk servisi atacak takım belirlenir. Kurayı kazanan takımın iki seçeneği vardır. Ya ilk servisi kullanmayı seçer ya da sahayı seçer. İlk servisi kullanacak takım filede ilk ısınacak takımdır. Oyundaki Oyuncu Sayısı: Her takımın oyunda 6 oyuncusu bulunur. Dönüşler: Dönüşteki sıra başlangıç dizilişi ile başlanır. Set bitene kadar ve oyuncuların pozisyonları ile kontrol edilir. Bir takım servis karşılıyorsa eğer servis atma hakkı kazanırsa o takımın oyuncuları saat yönünde bir pozisyon dönerler. Voleybolda Pas Çeşitleri Uzun Pas: Genellikle 4 ve 2 numaralı oyunculara atılan yüksek pastır. Kurşun Pas: 4 ve 2 numara oyuncularının hücumlarını hızlandırmak amacıyla atılan, file köşelerine doğru ve fileye paralel olarak atılan kısa ve hızlı pastır. Kısa Pas: 3 numara oyuncularına atılan pastır, hızlı hücumu sağlar ve karşı takımı savunması yerine yerleşmeden yakalama amacı taşır. Yüksekliği ve zamanlamasına göre; 3 çeşidi vardır. Erken kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre ulaşmadan önce hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda havada olur. Normal kısa: 3 numara oyuncusu, top pasöre giderken hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda zıplar,topla en yüksek noktada buluşup, topa vurur. Geç kısa: 3 numara oyuncusu, topa düşmeye başladığı noktada vurur.   Bazı Voleybol Taktikler 4–2: İki pasör, iki smaçör ve iki orta oyuncu ile sahaya çıkılan taktiktir. Pasörler arka alanda savunma oyuncusu olarak sayılırken öne geldiklerinde pas atmakla görevlidirler. Hücum görevinin sürekli olarak iki oyuncuda olması, bu taktiğin zayıf yönüdür. 5-1: Tek pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ve bir pasör çaprazıyla sahaya çıkılan taktiktir. Pasör arka alana geçtiğinde, öncelikli olarak bir savunma oyuncusudur. Top pasöre gelirse, pasör topu karşılar ve pası atmakla yükümlü olan oyuncu pasör çaprazı olur, aksi takdirde pasör 3 metre içine kaçarak pasını atar ve yeniden savunma pozisyonunu alır. Pasörün arkada olduğu pozisyon takımın 3 oyuncusunun hücum edebildiği, dolayısıyla güçlü oldukları pozisyondur. Modern 4-2: İki pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ile oynanır. 4-2′den farkı, pasörlük görevinin arka alanda bulunan pasöre ait olmasıdır, öne geçen pasör, pasör çaprazı gibi oynar ve takım sürekli olarak 3′lü hücum yapabilir.OYUN ALANI VE GEREÇLERİ1. OYUN SAHASIOyun sahası, oyun alanı ve serbest bölgeden oluşur. Bu saha dikdörtgen ve simetrik olmalıdır. ÖLÇÜLEROyun alanı, 18x9 m ölçülerinde bir dikdörtgendir ve en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir.Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır.FIVB Dünya Müsabakalarında serbest bölge yan çizgilerden ölçüldüğünde en az 5 m ve dip çizgilerden ölçüldüğünde en az 8 m genişliğinde olacaktır. Serbest oyun boşluğu ise oyun sahasının yüzeyinden ölçüldüğünde en az 12.5 m yüksekliğinde olacaktır.2. OYUN SAHASININ YÜZEYİ Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır. Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5 mm’lik bir eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır.3. OYUN ALANININ ÜZERİNDEKİ ÇİZGİLER Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminden ve diğer çizgilerden farklı ve açık renkte olmalıdır.Sınır çizgileri: İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir.Orta çizgi: Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m boyutlarında iki eşit alana böler. Bu çizgi, filenin tam altından iki yan çizgi arasında uzanır.Hücum çizgisi: Her oyun alanında arka ucu orta çizginin tam ortasından 3 m geriye çizilen bir hücum çizgisi ön bölgeyi belirler.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında hücum çizgisi yan çizgilerden itibaren toplam 1.75 m’lik kesik çizgilerle uzatılmıştır. 5 cm eninde, 15 cm boyundaki bu 5 adet kısa çizgi 20 cm aralıklarla çizilmelidir.4. BÖLGELER VE SAHALARÖn bölge: Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka ucuyla sınırlıdır.Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest bölgenin sonuna kadar uzandığı varsayılır.Servis bölgesi: Servis bölgesi, her dip çizginin gerisinde 9 m genişliğindedir.Bu bölgenin yan sınırları, yan çizgilerin uzantısı olarak dip çizgilerden 20 cm geride ve bunlara dik 15 cm uzunluğunda iki kısa çizgiyle belirlenir. Her iki kısa çizgi de servis bölgesinin genişliğine dahildir.Servis bölgesinin derinliği serbest bölgenin sonuna kadar devam eder.Oyuncu değiştirme bölgesi: Oyuncu değiştirme bölgesi, her iki hücum çizgisiyle sınırlanan ve yazı hakeminin masasına kadar olan bölgedir.Isınma sahası: FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında ısınma sahaları yaklaşık 3x3 m boyutlarında, serbest bölgenin dışında ve oturma sıralarının bulunduğu taraftaki köşelerde yer alır.Ceza sahası: Yaklaşık 1x1 m boyutlarında olan ve 2 sandalye bulundurulan bir ceza sahası kontrol sahasında, dip çizginin uzantısının dışında yer alır. Bu sahalar 5 cm genişliğinde kırmızı bir çizgiyle sınırlandırılabilirler.5. ISIEn düşük ısı 10° C’nin (50° F) altında olmayacaktır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında maksimum ısı 25° C’den (77° F) daha yüksek ve minimum ısı 16° C’den (61° F) daha düşük olmayacaktır. 2. FİLE VE DİREKLER FİLENİN YÜKSEKLİĞİ File, orta çizginin üstünde ve buna dik olarak yer alır; erkekler için 2.43 m ve bayanlar için 2.24 m yüksekliğindedir. Filenin yüksekliği oyun alanının ortasından ölçülür. Filenin iki kenar yüksekliği kesinlikle aynı olmalı ve buradaki yükseklik kuralda belirtilen yüksekliği 2 cm’den fazla geçmemelidir.File, 1 m genişliğinde, 9.50 m uzunluğundadır ve 10 cm’lik karelerden müteşekkil siyah iplerden yapılmıştır.Filenin üst kısmında 5 cm genişliğinde, iki kat beyaz çadır bezinden yapılmış yatay bir bant file boyunca dikilmiştir. Bandın her iki ucunda onu direklere bağlayan ve gergin durmasını sağlayan bir ipin geçtiği bir delik bulunur.Bandın içinden geçen elastiki kablo fileyi direklere bağlar ve üst kısmının gergin durmasını sağlar.Filenin alt kısmında (yatay bantsız) kareler arasından geçen bir ip onu direklere bağlar ve filenin alt kısmının gergin durmasını sağlar.İki adet beyaz bant, her iki yan çizginin üzerinde yer alacak şekilde fileye dik olarak bağlanır.Bunlar 5 cm genişliğinde ve 1 m uzunluğunda olup filenin bir parçası olarak kabul edilir.ANTENLERAnten, 1.80 m uzunluğunda ve 10 mm çapında, fiberglas ya da benzeri bir maddeden yapılmış esnek bir çubuktur.Anten yan bandın dış tarafına bağlanır. Antenler karşılıklı olarak filenin ters yönlerine yerleştirilir.Antenlerin her birinin 80 cm’lik üst kısımları filenin üzerinde devam eder ve bu kısımlar zıt (tercihen kırmızı ve beyaz) renkte 10 cm’lik şeritlerle işaretlenir.Antenler filenin bir parçası sayılır ve geçiş boşluğunun yan sınırlarını belirler.DİREKLERFilenin bağlandığı direkler, yan çizgilerin dışından 0.50 m ile 1.00 m mesafede yerleştirilmiştir. Direkler 2.55 m yüksekliğinde ve tercihen ayarlanabilir olmalıdır. Bkz. Şekil 3Tüm FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında fileyi taşıyan direkler, yan çizgilerin dışından 1 m mesafede yerleştirilir.Direkler düzgün ve yuvarlak olmalı, zemine tel kullanılmadan tutturulmalıdır. Tehlikeli ve engelleyici unsurlar taşımamalıdır.İLAVE DİĞER MALZEMELERBütün ilave malzemeler FIVB yönetmelikleriyle belirlenir.TOPLARTop, içinde lastik veya benzeri bir maddeden bir kesenin bulunduğu esnek deri ya da sentetik deriden yapılmış ve küresel olacaktır.Tek bir açık renk ya da renk kombinasyonu kullanılabilir.Uluslararası Resmi müsabakalarda kullanılan topların sentetik deri maddesinin ya da renk kombinasyonlarının FIVB standartlarına uyması gerekir.Çevresi 65-67 cm ve ağırlığı 260-280 gr’dir.İç basıncı 0.30-0.325 kg/cm²’dir (294.3-318.82 mbar veya hPa).Bir müsabakada kullanılan tüm toplar çevre genişliği, ağırlık, basınç, cins ve renk olarak aynı özellikte olmalıdır.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarının yanında Ulusal ya da Lig Şampiyonalarının, FIVB tarafından aksi kabul edilmedikçe, FIVB onaylı toplarla oynanması gerekir.FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında üç top kullanılacaktır. Bu durumda birer tane serbest bölgenin her bir köşesinde, birer tane baş ve yardımcı hakemlerin arkasında olmak üzere altı top toplayıcı bulunurTAKIMIN OLUŞUMU Bir takım en fazla 12 oyuncu, bir koç, bir yardımcı koç, bir masör ve bir tıp doktorundan oluşur. Oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.FIVB’nin Dünya Müsabakaları’nda tıp doktoruna FIVB tarafından önceden yetki verilmiş olmalıdır.Her takımın 12 oyuncudan oluşan nihai listesinde bir (1) “Libero” belirtme hakkı vardır. Libero dışıdaki oyunculardan biri müsabaka cetvelinde takım kaptanı olarak belirtilmelidir.Sadece müsabaka cetveline kayıtlı oyuncular oyun alanına girebilirler ve müsabakaya iştirak edebilirler. Koç ve takım kaptanı müsabaka cetvelini imzaladıktan sonra kayıtlı oyuncular değiştirilemez.TAKIMLARIN YERLEŞİMİ (Sahaya Dağılım) Oyunda olmayan oyuncular takımın oturma sıralarında oturmalı veya kendi ısınma sahalarında bulunmalıdırlar (Kural 1.4.4). Koç (Kural 5.2.3) ve takımın diğer mensupları da takımın oturma sıralarında oturmakla birlikte buradan geçici olarak ayrılabilirler. Takımların oturma sıraları yazı hakemi masasının yan taraflarına, serbest bölgenin dışına yerleştirilir.Müsabaka esnasında sadece takım mensuplarının takımlarının sırasında oturmalarına veya ısınma sahasında bulunmalarına müsaade edilir (Kural 4.1.1).Oyunda olmayan oyuncular oyun esnasında ısınma sahasında (Kural 1.4.4), molalarda ise kendi oyun alanlarının arkasındaki serbest bölgede topsuz olarak ısınabilirler.Oyuncular set aralarında serbest bölge içinde ısınma amacıyla top kullanabilirler.MALZEMELERBir oyuncunun malzemeleri forma, tort, çorap ve spor ayakkabısından oluşur.Bir takımın forma, şort ve çorapları tektip, temiz ve aynı renkte olmalıdır.Ayakkabılar hafif, esnek, lastik veya deri tabanlı ve topuksuz olmalıdır.FIVB’nin Büyükler Dünya ve Kıta Müsabakaları’nda bir takımın ayakkabı renkleri aynı olmalıdır; ancak marka ambleminin rengi ve dizaynında farklılık olabilir. Forma ve şortların FIVB homologasyon standartlarına uyması gerekir.”Oyuncuların formaları 1’den 18’e kadar numaralandırılmış olmalıdır.    a) Numaralar formanın ön ve arka ortasında bulunmalıdır. Numaraların renk ve parlaklığı formanın renk ve parlaklığına zıt olmalıdır.    b) Numaraların yüksekliği göğüste en az 15 cm., sırtta en az 20 cm. olmalıdır. Numaraların yazıldığı bandın genişliği ise en az 2 cm. olacaktır.Takım kaptanının formasında, göğüs numarasının altında 8 x 2 cm.’lik bir şerit olmalıdır.Diğer oyunculardan farklı renkte olan (Kural 4.3.1) (Libero oyuncusuharicinde - Kural 8.5) ve/veya kurallara uygun olmayan şekilde numaralandırılmış (Kural 4.3.3) formaların giyilmesi yasaktır.FIVB Dünya Müsabakaları’nda oyuncuların numaraları şortun sağ paçasında tekrarlanacaktır. Numaranın yüksekliği 4 ile 6 cm. arasında ve numaranın yazıldığı bant minimum 1cm. olmalıdır. TAKIM KAPTANI MAÇ ÖNCESİ takım kaptanı müsabaka cetvelini imzalar ve kurada takımını temsil eder.MAÇ ESNASINDA takım kaptanı oyun alanında olduğu sürece oyun kaptanı olarak görev yapar. Takım kaptanı oyunda olmadığı zaman koç veya bizzat kendisi oyun kaptanı rolünü üstlenmek üzere bir başka oyuncuyu tayin eder. Bu oyun kaptanı; değiştirilene, takım kaptanı oyuna dönene veya set bitene kadar takım kaptanının sorumluluklarını üstlenir. Topun oyun dışı olduğu zamanlarda tüm takım mensupları içerisinde sadece oyun kaptanı hakemlerle konuşma hakkına sahiptir:Kuralların uygulanması ve yorumu hakkında açıklama ister ve aynı zamanda takım arkadaşlarının istek veya sorularını da iletir. Eğer oyun kaptanı baş hakemin açıklamalarına katılmazsa, bu karara itiraz edebilir ve derhal hakeme maçın sonunda müsabaka cetveline resmi bir itiraz kaydettirme hakkını saklı tuttuğunu belirtir (Kural 23.2.4);Şu konularda yetki ister:    Malzeme değişikliği    Takımların pozisyonlarının tetkiki    Zemin, file ve top, vs. kzntrolü;    Mola ve oyuncu değişikliği talebinde bulunur (Kural 16.2.1).    Hakemlere tetekkür eder ve sonucu tasdik etmek için müsabaka cetvelini imzalar.    Eğer takım kaptanı (veya yerine tayin edilen oyun kaptanı) daha önce baş hakeme herhangi bir uyuşmazlık bildirmişse, uyuşmazlık teyit edilebilir ve müsabaka cetveline resmi bir itiraz olarak kaydedilebilir (Kural 5.1.2.1).OYUN DÜZENİOyun HatalarıNe zaman takım bu kurallara uymayan bir harekette bulunur veya bir şekilde bu kuralları çiğnerse, hakemlerden biri oyun hatası için düdük çalar. Hatalara hakemler karar verir ve kurallara göre cezalarını tayin ederler.eğer art arda iki veya daha fazla hata yapılırsa, sadece ilk yapılan hata dikkate alınır;eğer iki ya da daha fazla hata rakipler tarafından aynı anda yapılırsa, bu bir ÇİFT HATA’dır ve rally tekrarlattırılır.Bir hatanın sonuçları;    Her hata rally’nin kaybedilmesiyle sonuçlanır.    Eğer hatalı takımın rakibi servis attıysa, bir sayı alır ve servis atmaya devam eder.    Eğer hatalı takımın rakibi servis karşıladıysa, bir sayı alır ve servis kullanma hakkı kazanır. KAYNAKLAR https://tr.wikipedia.org/wiki/Voleybol    

http://www.ulkemiz.com/voleybol-nedir-voleybol-oyun-kurallari-nelerdir

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit Nasıl Bir Spordur ?

Cirit, at üzerinde oynanan spor dallarından biridir. At üzerindeki sporcunun süngü veya mızrağını (ciridini) rakibe karşı isabetli bir şekilde atmasını, muharebe anında kendisine ve bineğine olan hakimiyetini ve bu yolla rakibine üstün gelmesini amaç edinen, kuralları olan bir spordur.Cirit, Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya geldikleri dönemden beri oynadıkları savaş oyunu olarak bilinmektedir.Daha sonraki dönemlerde Anadolu 'da oynanan ve atlı spor olarak da anılan cirit , başlangıçtan beri nesilden nesile intikal ederek günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Alparslan döneminde Anadolu 'da oynanan bu spor dalı, özellikle Doğu ve İç Anadolu’nun farklı yörelerinde daha yaygındır. Anadolu 'da 11-16. yüzyıllarda bir savaş oyunu olarak oynanan cirit, sonraki dönemlerde özellikle 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ülkesi ve sarayında en büyük gösteri sporuydu. Müsabakalarda yaşanan hayati tehlike nedeniyle II. Mahmut döneminde bu oyunun oynanması yasaklanmış, daha sonra tekrar bir gösteri oyunu olarak Anadolu 'da oynanmaya başlanmıştır. Türkiye 'de Cirit sporuna günümüzde yoğun ilginin Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlarca gösterildiği gözlemlenmektedir.Bu bölgede yer alan Erzurum İlinde ilk Atlı Spor İhtisas Kulübü 1957 yılında kurulmuştur. Bu ile bağlı ilçe, belde ve köylerindeki Atlı Spor Kulübü sayısı toplam 11 dir.Oyunun özellikleriSavaşta düşmanı takım halinde alt etmeye, mağlup etmeye yönelik davranışlar ve sonuçta güçlü olanın galibiyeti cirit müsabakalarının ana temasıdır. Hal böyle iken , hiçbir spor müsabakasında bulunmayan sadece ciritte olan ‘rakibi affetme, bağışlama’ davranışı, ciride farklı bir anlam yüklemektedir. Rakibini bağışlayan sporcuya ve takımına puan kazandırmaktadır. Zayıf düşene el kaldırmamanın, güçsüze vurmak yerine onu bağışlamanın gerekliliğini ifade eden bu davranış, adeta spor ve erdemin bir arada sergilenişidir. Hasmının önünü kesip, ona ciritle vurma fırsatı varken vurmayan, rakibini affeden sporcuların bu anlamlı davranışları onların asaletini ortaya koymaktadır.Özellikle Erzurum , Bayburt ,Erzincan , Sivas , Tokat ve Söğüt yörelerinde Cirit müsabakaları yapılırken insanların bu spora karşı ilgisi yoğundur. Anadolu 'da günden güne sayısı artan Cirit (Atlı Spor) Kulüpleri hem kendi aralarında yöresel olarak ve hemde zaman zaman Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu işbirliği ile yılın her mevsiminde müsabakalar düzenlemektedirler. Federasyon olarak Türkiye'de oynanan cirit oyunları Türkler 'in ciride verdikleri önemin göstergesidir.Kullanılan özel ifadelerHer spor dalında olduğu gibi ciritte de kullanılan özel ifadeler vardır. Bunlar hem oyunla alâkalı ve hem de nesnel ifadelerdir.Oyunla ilgili olanlar : Cirit oynanan saha için Alan , ahaliyi oyundan haberdar etmek için davul ve zurna ile oyun öncesi ve oyun oynanırken de oyuna renk katması maksadıyla özel ritimlerde çalınan müziğe Cirit Havası, oyundan önce atları oyuna motive etmek maksadıyla oyunun oynandığı yöreye özel olarak yine davul-zurna ile çalınan müziğe At Oynatma Havası, beş kişiden oluşan takıma Bölük , yedi kişiden oluşan takıma da Alay denir.Atlarla ilgili olanlar : Atın iki ayakla koşuyormuş gibi aynı tarafta bulunan ayaklarını eş zamanlı atarak yaptığı, düzenli yürüyüş şekline Rahvan , binicisini sarsmadan koşan ata Rahvan At, atın arka kalçalarına yüklenerek yaptığı yavaş yürüyüşüne Aheste , atın çapraz olarak ayak atmak suretiyle hızlı ve sert yürüyüşüne Tırısa Kalkmak, atın süratli koşma şekline Dörtnal , atın dörtnal koşmasının en hızlı olanına Hücum Dörtnal , iki atın aynı hizada oluşuna At Başı , atların baş kısmına takılan başlığa Dizgin , atın bel kısmına üstten keçe veya post üzerine konan kolon kayışları ile bağlanan ve kesici olmayan üzengilerden oluşan teçhizata da Eyer denir.Sporcularla ilgili olanlar: Atlı askere süvari anlamında Osmanlı, cirit oyununda iyi at binenler ve at oyunlarında becerisi olan oyunculara Sipahi, at üzerinde hâkimiyet sağlamak, ve hüner göstermek eylemine At Oynatmak, kendi içlerinde hiyerarşik bir düzende atlı olarak cirit oyununa katılan takım gücüne Seğmen, at üzerinde beceri ve hüner gösteren oyuncuya, biniciye At Cambazı , cirit oyununda at üzerinde sıra halinde duranlara Menzil, bir kolunda işaret bulunan takım kaptanına Takım Kolbaşısı , attığı ciridi rakibinin atına isabet ettiren oyuncuya Acemi, oyun esnasında isabet alıp ölen kişilere Şehit denir.Oyun ve kurallarıHakemler üzengileri kontrol ederek maçı başlatırlar. Kolbaşı, takımındaki bütün sporcuların olumlu olumsuz tüm hareketlerinden sorumludur. Takımına oyun taktiklerini o verir. Kolbaşı vakitli-vakitsiz çıkış yapan veya aynı anda çift çıkan oyunculara engel olur, saftaki oyuncuların ileri veya geriye doğru 5 m mesafede, alay durağında durmalarını sağlar. Takımlar bölük düzeninde ise 2 'şer, alay düzeninde iseler 3 'er yedek oyuncuları bulunur. Yedek oyuncular saha hakeminin arkasında ve kendi sahasında açıkta beklerler. Oyuncu değişiklikleri oyunun duraklama anında saha hakemi tarafından baş hakem bilgilendirilerek yapılır. Bir oyunda en fazla 3 oyuncu değişikliği yapılabilir.Oyundan çıkan oyuncu bir daha oyuna alınmaz. Her oyuncunun arkasında ve atlarının üzerine konulan kumaşın her iki tarafında yazılı numaralar bulunur. (sporcu ile atının numarası aynıdır..) Takımların formaları aynı renkte ise: takım numaraları; A takımında 1’den 10’a kadar, B takımında ise 11’den 20’ye kadardır. Oyuna başlama ve ilk çıkış hakkı kur’a sonunda sahayı kaybeden takıma verilir. Alay çıkışları alay durağından yapılır. Erken çıkış ihlâli, yasak saha olarak; çift çıkış ihlâli ise atış sahası dışından atış olarak değerlendirilir. Her iki hatalı duruma düşen oyuncular alay durağına geldikten sonra başka bir oyuncu ancak o zaman hamle yapabilir. Bir ciritçi oyun sahasında rakip sporculardan birine yarım veya tam çark yapmak suretiyle ciridini atar. İki defadan fazla tam çark yapılamaz. Cirit genelde gösteri mahiyetinde oynanır. Cirit oyununda, sporcu rakibinin kendisine atacağı ciritten sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına veya boynuna yatar. Bazı sporcular rakiplerini kaçış çizgisine ulaşana kadar kovalar ve ardından cirit atarlar.İsabet ettirebildikleri için puan kazanırlar. Oyun esnasında baş ve yüz kısmına cirit isabet eden oyuncuların yaralanmaları muhtemeldir. Bu tür isabetler nedeniyle ölüm hadiseleri muhtemeldir.Bu durumda ölen sporcu, sporun geleneğine göre, er meydanında ölmüş sayılır.Ölen sporcu yakınlarının şikâyetçi ve davacı olmadığı sporun kendi geleneğindendir.Hatta bunu yiğitlik sayıp övünürler. Cirit, puan üzerinden oynandığında; oyun öncesi takımlarca birlikte tespit edilen kurallar çerçevesinde, puanı en fazla olan takım cirit oyunun galibi sayılır. Her iki takım ve o esnada orada bulunanlarca; cirit oyununun kurallarını iyi bildiğine inanılan kişilerin hakemliği ile cirit oynanır.Bu kişinin (hakemin) verdiği kararlara ve puanlamaya hiç kimse itirazda bulunmaz.PuanlamaPuanlamada, oyunda sergilenen hareketler dikkate alınır ve puan kazandıran veya kaybettiren özellikleri ile sayısal olarak değerlendirilir. Oyun puanlaması kriterleri takımlarca müsabakadan önce kararlaştırılır ve bu değerlere göre müsabaka sonuçlandırılır. Puan farkları takımların oyun puanını belirler. Toplam puanı yüksek olan takım galip sayılır.Hareketler ve sayısal değerleriPuan kazandıran hareketler : Alay durağında rakibe cirit isabet ettirme ve oyun alanında çelme yapma (kamçı ve sopa ile) karşı takıma isabet sayılır bu hareketlerinin her biri 4 puan olarak değerlendirilir. Rakibe alan içinde cirit isabetettirme, rakibe cirit atmaktan vazgeçme( bağışlama), rakibinin hamlesini bozma, atılan ciridi oyun alanında havada tutma (alay durağı yasaklanan bölgede hariç), tehlikeli durumda puandan vazgeçme hareketlerinin her biri ise 3 puan olarak değerlendirilir.Puan kaybettiren hareketler : Yasak saha ihlali, atı ile karşı alaya bölgesine girme , yan çizgiyi ihlal etme, atış sahası dışına çıkıp atış yapma, cirit atma (hamle) hakkını kullanmama, sahasından erken veya çift çıkış yapma, attan inme (izinsiz), yasak sahada 3 veya daha fazla, oyuncu bulunması, hamle hakkı doğan sporcunun yan çizgiden oyuna girmesi ve ciridini atış alanında sporcunun kasten yere atması ve sporcunun ciridini elinden düşürmesinin fena puan değeri 1 , sporcunun ciridi rakibinin atına kasten vurması, yakın mesafede rakibine cirit atması, atını rakip atlıya kasten çarptırması, attan düşmesi, karşı alaya kasten dalması, rakibi yakalayıp bağışlaması beklenen ve gereken pozisyonda onu bağışlamaması, (ikinci kez) attan düşmesinin fena puan değeri 3 dür. https://tr.wikipedia.org/wiki/Cirit

http://www.ulkemiz.com/cirit-nasil-bir-spordur-

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

Kalp Hastalıkları ve Belirtileri

En önemli organlarımızdan olan ve yaşam boyunca durmadan çalışan kalp, hastalıklara karşı oldukça duyarlıdır. Kalpte en sık görülen sorun damar sertliğidir; ama bunun yanında, daha değişik kalp hastalıkları da vardır.

http://www.ulkemiz.com/kalp-hastaliklari-ve-belirtileri

Rodyum Elementinin Özellikleri

Rodyum, periyodik tabloda Rh sembolüyle gösterilen atom numarası 45 olan elementtir. Az bulunan beyaz-gümüş renkte ve platin grubuna aittir. Alaşımlarda platinle birlikte katalizör olarak kullanılır. Kıymetli metaller arasında dünyada en pahalı olanıdır.Katı, gümüşümsü beyaz, dayanıklı ve yansıma oranı yüksektir. Yüksek ısıya maruz kaldığında bile oksitlenmez. Platinden daha yüksek bir erime noktasına sahip olmasına karşın yoğunluğu daha düşüktür. Nitrik asit tarafından çözülemez. Hidroklorik asit ve nitrik asit karışımı tarafından çok az miktarda çözülebilir. Pudra hâlindeki rodyumun çözülebilmesi sadece sülfürik asitle mümkündür.Bu elementin başlıca kullanımı otomobil sektöründe katalizör dönüştürücüdür: motordan çıkan zehirli gazları daha az zehirli gazlara dönüştürür. Diğer kullanım alanları ise: platin ve paladyumun katılaşması ve korozyona karşı dirençli olmaları içindir.     Düşük elektrik direnci, düşük ve sabit kontak direnci ve yüksek korozyon direnci sebebiyle elektrik kontaklarında kullanılır.    Elektrolizle kaplanmış ya da buharlaşmayla elde edilen levha hâlindeki rodyum son derece sert olduğundan optik aletlerde kullanılır.    Bu metalin mücevher yapımında dekor amacıyla kullanımı da mevcuttur. Beyaz altına ve platine yansıtıcı bir yüzey kazandırır. Bu da kuyumculukta "rodyum yansıması" olarak bilinir. Saf rodyum takılar, bu metalin yüksek fiyatı, yüksek erime noktası ve şekil verilebilmesi çok zor olması sebebiyle çok nadirdir.    Endüstriyel oluşumlarda sıkça kullanılan bir katalizördür. Çoğunlukla arabaların katalitik sistemlerinde ve asetik asit üretmek üzere metil alkolün katalitik karbonlaşması için Monsanto süreci için kullanılır.    Ürettiği karakteristik X-ray ışınları sebebiyle mamografi sistemlerinde kullanılır.    Faber-Castell, Pelikan, Mont-Blanc, Monte Grappa, Pensan, Caran D'Ache gibi kaliteli kalem üreticileri tarafından çok dirençli bir metal olması sebebiyle de kullanımı mevcuttur.Rodyum, (Yunanca'da "rhodon", Türkçe ise "gül" anlamına gelmektedir) 1803 yılında William Hyde Wollaston tarafından paladyumun keşfinin hemen ardından bulunmuştur. Wollaston bu keşfi İngiltere'de işlenmemiş ve muhtemelen Güney Amerika'dan aldığı platini kullanarak yapmıştır. Onun yöntemi maden cevherini hidroklorik asit ve nitrik asit karışımında çözmek ve asidi (NaOH) ile birlikte nötralize etmektir. Daha sonra amonyum kloroplatinat gibi platini de amonyum klorite ekleyerek çökeltti. Kalan metal kırmızı rodyum(III) klorürdü. Rodyum metali hidrojen gazının azalmasıyla birlikte izole edilir.Palladyum, gümüş, platin ve altın gibi metallarle karıştığı için endüstriyel özü çok komplekstir. Platinin içinde erimesi çok zor olan beyaz atil bir metal olarak elde edilir. Bu elementin en önemli kaynağı Güney Afrika,Ural Dağları yakınları ve Kuzey Amerika'dır. Rodyumun en önemli ihracatçısı Güney Afrika olup (>%80) bunu Rusya takip eder. Dünyada yıllık rodyum üretimi 20 ton civarındadır ve rodyum mineralleri çok az bulunmaktadır. Bir kaya örneğinde platin grubu elementlerin bulunup bulunmadığını anlamak çok zordur. Bu sebeple rodyum altından 6 kat daha değerlidir. Rodyumun nükleer faaliyetlerde de kullanımı mümkündür. Ortalama olarak 1 tonda 400 gr kullanılır. Yüksek oranda radyoaktif izotoplar içerdiğinden en az 20 yıl (yarısı 2.9 yıl boyunca var olur) güvenli bir alanda tutulup durağan olması sağlanır. Her 2.9 yılda bir izolasyonu %50 oranında azalır. Fizyona uğramış rodyum 5 yıllık izolasyondan sonra 8.1 küri radyasyon içerir. Hangi izotop 1 ci radyasyon yayarsa o sağlık için zararlıdır. 8 yıldan sonra aktifliği 4 ci'ye, 11 yıldan sonra 2,2, 14 yıldan sonra 1,1, 17 yıldan sonra 0,55, 20 yıldan sonra 0,27 ci'ye düşer. 30 yıldan sonra ise 2,702E-4 ci'ye düşer ki bu da sağlık için önemli bir tehdit oluşturmaz. Rodyumdaki radyoaktivitenin bu kadar hızlı düşmesinin sebebi içindeki Rh-102 oranı iyileşmiş rodyumda çok küçük bir miktar olması ve metalin geri kalanı açığa çıkan enerjiyi emmesidir. "Rodyumun onsu Ocak 2007 itibariyle 5.350 $, kilosu ise 172.025,7 $'dır." Rodyum yüksek derecede zehirli ve kansorejen bir yapıya sahiptir. İnsanın karşısına sıkça çıkan bir madde değildir fakat insan hayatı için çok tehlikeli olduğu dikkate alınmalıdır. 12.6 mg/kg rodyum klorür (RhCl13) bir insanı öldürür.Rodyum zenginliği temsil etmek, itibar için altın platin gibi metallerin yeterli olmadığı yerlerde kullanılmıştır. 1979'da Guinness Rekorlar Kitabı Paul McCartney'e en çok satan şarkı yazarı olması sebebiyle rodyum kaplama bir disk vermiştir. Ayrıca Guinness Rekorlar Kitabı'nda "dünyanın en pahalı kalemi" ve "dünyanın en pahalı board oyunu" içeriğinde rodyum bulunması sebebiyle mevcuttur.

http://www.ulkemiz.com/rodyum-elementinin-ozellikleri

Cıva Elemetinin Özellikleri

Sembolü "Hg" ve atom numarası 80 olan kimyasal element. "Hg" sembolü, Latince'deki hydrargyrum (sulu/sıvı gümüş) sözcüğünden gelir. Cıva için İngilizcede ise iki sözcük kullanılır: "mercury" ve "quicksilver" (akıcı gümüş).Cıva, hava, su ve toprakta birkaç şekilde bulunur. Bunlar, elementel cıva, inorganik ve organik cıva bileşikleri şeklindedir.Gümüş renkli, ağır bir metal olan cıva, oda sıcaklığında (25oC)sıvı halde bulunan 5 elementten (galyum, brom, sezyum, cıva ve fransiyum) birisidir. Cıva zehirli ve pahalı bir maddedir. İnhibitör (enzimlerin çalışmasına olumsuz etkide bulunur) olduğu için çok tehlikelidir. Kullanıldığı Alanlar    Termometre (sıcaklık ölçer) ve barometre (basınç ölçen alet) gibi bilimsel aygıtlarda kullanılır. Ancak bu uygulamadan günümüzde vazgeçilmektedir.    Cıva, platin ve demir hariç diğer metallerle "amalgam" adı verilen alaşımlar yapar. Gümüş, kalay, bakır, çinko ve cıva kullanılarak üretilen amalgam alaşımı dişleri doldurmakta kullanılır. Bu alaşım hazırlandığında elle şekil verilir bir durumdayken zamana bağlı olarak kısa zamanda sertleşmektedir.Cıvadan yapılmış bir devre anahtarı    Kırmızı cıva "(2)" sülfür (HgS) vermilion adı altında kırmızı boya olarak kullanılır. Gemi teknelerinin su altındaki kısmı, bu boyayla boyanarak midye ve istiridyelerin tekneye yapışarak toplanmaları önlenir.    Cıva buharlı lambalarda kullanılır. Cıva buharlı lambalar, beyaz parlak bir ışık verir. Cıva buharı çok zehirlidir. Koklamak tehlikelidir.    Ayrıca, aynaların sırlanmasında, altın ve gümüş üretiminde, tıpta tedavi maddesi olarak cıvadan faydalanılır.    Bazı elektrik devre anahtarlarının yapımında da cıva kullanılır.Canlılar üzerine etkileriİçinde cıva bulunan amalgam diş dolgusuCıva, doğada mevcut olan bir elementtir. İnsanlar cıvayı; yiyeceklerden, çevresel ve endüstriyel ortamlarda ve amalgam bileşiklerinden alırlar. Bazı mikroorganizmalar cıvayı daha zehirli bir hali olan metilcıvaya dönüştürür. Bu bileşik, çevrede en çok karşılaşılan organik cıva bileşiğidir ve besin zincirinde birikir.Ayrıca birinci derece cıvaya maruz kalınan besin maddesi, metilcıva içeren balık etidir. Metilcıva, mikroorganizmalarla birlikte, besin zincirinin daha üst organizmalarında birikir.Cıvanın buharını solumak, insanlarda gelişmekte olan sinir sistemlerine zarar verir. Çoğu insan çevrede dağılmış bulunan cıva nedeniyle, dokularında eser miktarda cıva taşır. Cıvaya maruz kalan insanın zarar görüp görmeyeceği birçok faktöre bağlı olmakla birlikte genelde zehirleyicidir.

http://www.ulkemiz.com/civa-elemetinin-ozellikleri

Polonyum Elemetinin Özellikleri

Polonyum. Atom numarası 84, atom ağırlığı 210 olan, ilk radyoaktif element. Fizikçi Marie Curie ve Pierre Curie'nin 1898'te bulduğu polonyum, uranyumdan 400 kat daha radyoaktif ve en tehlikeli radyasyon türü olan alfa radyoaktivite saçmaktadır. Sanayide kullanılan ve sigarada bulunan polonyum, böbrek, karaciğer ve dalakta onarılamaz zarar yaratır. Çürümesi halinde büyük enerji ortaya çıkar. Bir gram polonyum, 140 watt ısı enerjisi üretir. İnsan vücudunda çok az miktarda olan polonyum-210, parçacık hızlandırıcı veya nükleer reaktörden elde edilebilir. Simgesi Po'dur. İsmi Polonya'dan gelmektedir.

http://www.ulkemiz.com/polonyum-elemetinin-ozellikleri

Radyum Elemetinin Özellikleri

Radyum, 1898 yılında Fransız fizikçileri Pierre Curie ve eşi Marie Curie tarafından bulunan, atom numarası 88, atom ağırlığı 226,05 olan, 700 °C de eriyen, soğukta suyu ayrıştıran, ışın etkinliği çok bir element. Kısaltması Ra dır. Radyumu tedbir almadan kullanmak tehlikelidir; çünkü sürekli olarak içe işleyen öldürücü ışınlar çıkarır; radyumun bu özelliğine radyoaktiflik denir.Radyumu karı-koca olan, Fransız Pierre Curie ve Polonya asıllı Marie Curie keşfetmişlerdir. 1898'de bir uranyum filizi olan pekblend üzerinde çalışırken bu madenden 900 defa daha radyoaktif bir cismin varlığını saptamışlardır. Buna radyum adını vermişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/radyum-elemetinin-ozellikleri

Periskop nedir?

Periskop nedir?

Bir optik alettir. Denizaltıların daldıktan sonra suyun altından dışarısını gözetlemelerine yarar. Işınları toplayan merceklerden, bu ışınları yansıtan prizmalardan meydana gelmiştir. Bütün bu optik sistem bir uzun tüp içine yerleştirilmiştir. Denizaltı, periskop tüpünün uzunluğundan daha derine dalarsa, bu araçtan yararlanamaz. Periskop, ekseni etrafında 360°'lik bir dönüş yapabilir. Bu aletten geceleri de yararlanılabilir. Modern tanklarda da aynı araçtan istifade edilir. Periskop sayesinde, hedef görülmeden yapılan atışlarda isabet de sağlanılır. Teknisyenler, nükleer araştırmaları da tehlikeli bölgeye yaklaşmadan periskopla gözler. Periskopun en çok kullanıldığı saha denizaltılardır. Periskopta iki yansıtıcı ayna veya prizma bulunur. Birinci ayna hedeften gelen ışıkları doksan derece kırarak aşağı doğru yansıtır. İkincisiyse bu gelen ışıkları tekrar doksan derece kırarak yatay yönde göze iletir. Periskopun bu özelliği teleskop yapı ile güçlendirilir. Periskop, mercekler yardımı ile hedefi yaklaştırma, büyütme özelliği kazanır.   Periskop, prensip olarak ters ve doğru yerleştirilmiş iki dürbünün bir tüp içine yerleştirilmesinden ibarettir. Ters dürbünde cisimler olduğundan daha küçük görülmesine rağmen görüş açısı çok büyüktür. Ters dürbünle genişletilmiş görüş sahası doğru dürbünle tekrar büyütülüp yaklaştırılarak gözlenir. Bu duruma göre görüntüyü büyütmek için üst (ters) dürbün görüntüsünün küçültülmesi; alt (doğru) dürbün görüntüsünün ise büyütülmesi gerekir.   Bu işlemler periskop kafasına monte edilmiş kolların elle döndürülmesiyle yapılır. Periskopta görüntüye ve kullanıma tesir eden birçok husus vardır. Fiziki olarak periskopun ince ve uzun olması istenir. Periskop boyunu uzatmak için ara mercek düzenleri ilave edilir. Boy uzayıp çap daraldıkça ışık kaybı artar. Görüntü büyütme ve görüş açısı mercek çaplarına bağlıdır. Periskopla yalnız cisimlerin şekli incelenmekle kalmaz, ayrıca hedef, mesafe ve açı göstergeleri ilavesiyle hedefle ilgili daha geniş bilgi de toplanır. İleri periskoplarda fotoğraf makinaları, ekran görüntüleme, hafıza sistemleri de mevcuttur. Bütün bu parçalar basit bir silindirik tüp boru içerisine monte edilmiştir. Boru çapı küçüldükçe görüş açısı küçülür. Periskop Birinci Dünya Savaşında kullanılmaya başlanmıştır. Önceleri siperlerden gözükmeden hedefin incelenmesi maksadı ile yapılan periskoplar, daha sonraları tanklara, büyük kara ve gemi toplarına, denizaltılara da monte edilmiştir. Fiber optiğin gelişmesiyle çok ince çaplı ve uzun periskoplar yapılmıştır. Fiber optik periskoplar insan vücudunun çeşitli yerlerine sondaj yapılarak incelenmesini mümkün kılmaktadır. Denizaltı periskopları Periskopların en yaygın olarak kullanıldığı alan denizaltı gemileridir. Periskop, denizaltının gözüdür. Denizaltılar su altında satha yakınken gözükmeden su üstü gemisi gibi seyir yapabilmek için periskop kullanırlar. Denizaltı periskopları hem ince hem de uzun olmalıdır. İnce ve uzun periskoplarda görüş açısı ve ışık şiddeti azdır. Bu eksiklikleri gidermek üzere denizaltı periskoplarına boru boyunca kuvvetlendirici mercekler ilave edilmiştir. Denizaltı periskobunun bir özelliği de dikey ve eksenel yönde hareketli olmasıdır. Dikey hareketle su derinliğine göre periskop boyu ayarlanır. Eksenel döndürme hareketiyle de her açıdaki hedefi görmek mümkün olur. Bu hareketler hidrolik ve mekanik kuvvetlerle sağlanır. Denizaltı periskoplarında genellikle iki tip büyütme oranı vardır. Birinci tip büyütme oranı 112 değerinde olup, görüntüye normal cisim intibaı verdirir. Bu değerdeki büyütmede görüş açısı 40° civarındadır. Daha büyük büyütme oranı 6 değerinde olup, görüş açısı 8° civarındadır. Denizaltı harekatı sürat istediği için, periskop hareketlerini sağlayan mekanizmalar kolay kullanılabilir özelliktedir. Mesela periskopun alt gözetleme kafasında bulunan eksenel döndürme kolları, aynı zamanda mesafe ayar ve görüş açısı ayar görevlerini de yapar. Bu kollardan birine bağlı makaralı tel düzeniyle yukardaki prizma ve mercek donanımına dikey eksen yönünde hareket verdirilerek yatay ile 45° açı yüksekliğindeki hedefler de görülebilir. Modern denizaltı periskoplarında mesafe ölçümü ayrı bir cihazla kendiliğinden hesaplanarak kayıt ve gösterge olarak tespit edilir. Bu cihaza stadimetre denir. 1980’lerde geliştirilen denizaltı periskoplarında ise periskop gözetleme kafasının su üzerinde uzun müddet kalmasına gerek kalmamaktadır. Böylece düşman gemilerinin radarlarına yakalanma ihtimali azaltılmıştır. Periskop bir an satha süzülerek, ekseni etrafında 360°döndürülüp tekrar aşağı çekilir. Periskop merceğinden giren ışık hafızalı ekranda görüntülenerek ekrandan hedef analizi yapılır. Periskoplardaki diğer özellikler Periskop optik düzeninde ışık kırılma kayıplarını azaltmak için hedef merceğinin havaya bakan yüzeyi kimyevi olarak ince bir film tabakası ile kaplanır. Bu şekilde yüzeyi kaplanmış mercekli periskopta ışık geçirgenliği % 30-50 arası artar. Görüntü genliği ise % 100 oranında büyür. Bu görüntüde puslanma ve leke olmaz. Periskop imalatında dikkat edilecek hususlardan biri de, periskop borusunun su ve hava sızdırmamasıdır. Periskop borusu içindeki nemli hava boşaltılarak yerine kuru hava, yani azot gazı doldurulur. Bu şekilde suyun yoğunlaşması önlenerek merceklerde ve prizmalarda buğulanmanın önüne geçilmiş olur. Sözlükte "periskop" ne demek? 1. ( peri dolay, skopein gözetlemek) denizaltılarda, tanklarda, siperlerde kullanılan, gözlemcinin gözünü çevirmeksizin çevreyi araştırmasını sağlayan optik araç. Periskop kelimesinin ingilizcesi [Periskop (der) ] n. periscope, optical scope that allows one to see objects that are located above one's line of sightn. periscopeKöken: Fransızca Kaynak: http://periskop.nedir.com/#ixzz3taIpkoz7

http://www.ulkemiz.com/periskop-nedir

Süt Nedir? Çeşitleri, Yararları ve Özellikleri Nelerdir?

Süt Nedir? Çeşitleri, Yararları ve Özellikleri Nelerdir?

Süt, literatür araştırmalarının genelinde açıklanmak üzere oluşturulmuş tanımı olarak, geniş anlamda “bütün memeli hayvanların yavrularından sonra meme bezlerinde oluşturdukları biyolojik sıvı” olarak nitelendirilmektedir. Yavrular, belirli bir süre büyümeleri için zorunlu bütün besin öğelerinin yanı sıra, immünolojik olarak korunmalarını da annelerinin meme bezlerinden salgılanan sütle sağlamaktadır.Süt üretimi 6000 yıl önce, hatta daha öncelerinde başlamıştır. Günümüzün süt hayvanları binlerce yıl boyunca farklı enlem ve boylamlarda yaşamış, doğal yaşamda ve çoğu zamanda güç ve kötü koşullara maruz kalmış evcil olmayan hayvanlardan elde edilmiştir. Hayvanların sütlerinin insanlar tarafından kullanılmaya başlaması, medeniyetin doğuşuyla başlamış denebilir. Diğer bir ifade ile, insanların hayvanları evcilleştirmesiyle başlar.İnsanoğlu tarafından çok amaçlı kullanılan otçul (herbivor) hayvanlar, insanlığın gereksinimi olan süt, et, giyinme ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak için tercih edilmiştir. Otçul hayvanlar, etçil hayvanlardan daha az tehlikeli olmaları ve idare edilmeleri daha kolay olmaları nedeniyle seçilmişlerdir. Kısrak, eşek ve katır dışındaki bütün otçul hayvanlar ruminanttır (Geviş getirenler grubu). Ruminantlar, hızlı bir şekilde ve çok büyük miktarda yiyebilirler ve daha sonra geviş getirirler. Günümüzde, bu hayvanlardan hala süt verimi için yararlanılmaktadır.Süt, porselen beyazı renginde, kendine has tat ve kokusu olan son derece besleyici bir üründür. Polidispers, yani birbirinden farklı büyüklükteki taneciklerin oluşturduğu kolloidal bir bileşime ait üründür. Bu bileşimi oluşturanlar ise, süt yağı (emilsyon), protein (kolloidal dispersiyon), laktoz ve mineral maddeler ( gerçek çözelti) ‘dir. Tüketim için, yavru doğduktan sonra beslenmesi için gerekli olan, ilk ağız sütü adı verdiğimiz kolosturum haricinde, yani ilk bir haftanın sonundaki durumdan sonra kullanılabilecek sütler uygundur.Sütün birçok yararı bulunmaktadır. Bunlardan bazıları :– Yavrunun beslenmesinde gerekli olan tüm besin maddelerini içeren eşsiz bir üründür.– Temel gıda maddesidir.– Özellikle kalsiyum ve fosfor başta olmak üzere, mineral madde kaynağıdır.– Riboflavin, yani B2 vitamini başta olmak üzere, vitamin madde kaynağıdır.– Süt proteini, amfoter olma özelliği nedeniyle zehirli ağır metalleri bağlama özelliği bulunur.– Doğadan almanın zorunlu olduğu ve vücutta üretilemeyen esansiyal yağ asitlerini ve esansiyel aminoasitleri içerir.– Sadece sütte bulunan bazı önemli bileşenleri bulundurur. Örneğin, Laktoz, süt yağı, kazain proteini, laktoalbümin ve laktoglobülin.– Asit ve baz buharlarını tamponlar. Bu nedenle kimya endüstrisi, kömür ocakları, hava gazı fabrikalarında çalışanlara, zehirlenmelere karşı korumak için, yasal olarak içme zorunlulukları getirilmiştir.Dünya üzerinde en yaygın süt veren sağım hayvanı “inek” tir. Genel anlamda süt denildiğinde, akla gelecek olan ilk şey inek sütü olduğudur. Eğer başka bir hayvandan elde edilmiş süt varsa, örneğin keçiden elde edilmişse, keçi sütü diye özel olarak adlandırılması gerekmektedir.İnek bütün kıtalarda ve hemen hemen bütün ülkelerde bulunmaktadır. Bununla beraber, lokal popülasyonlar için oldukça önemli olan diğer hayvan sütlerinin, oldukça değerli hayvansal protein ve diğer bileşenler açısından önemli bir kaynak olduğu da unutulmamalıdır. Bu grup içerisinde “koyun”, özellikle Akdeniz ülkeleri ile Afrika ve Asya’nın bazı bölgeleri için istisnai bir öneme sahiptir. Dünyadaki koyun sayısı 1 milyarın üzerindedir ve böylece bütün süt ve et üreten evcil (domestik) hayvanların en çoğunu oluşturmaktadır.Koyunlara, çoğunlukla keçiler eşlik etmektedir. Keçilerin fakir bölgelerdeki süt ve et üretimine katkıları göz ardı edilmemelidir. Koyun ve keçi ucuz ve yüksek kalitede protein kaynağıdırlar ve çoğunlukla klimatik, ekonomik, teknik ve sosyolojik faktörlerin daha karmaşık protein üretiminin geliştirilmesini sınırlandırdığı şartlarda üretilmektedir.Süt, genç memelinin yaşamının ilk periyodundaki tek gıda maddesidir. Sütün içerisindeki bileşenler enerji verdiği gibi, canlının büyümesi için gerekli yapı bileşenlerini de içerir. Ayrıca, genç memelileri enfeksiyonlara karşı koruyan antikorları da içermektedir. Bir buzağının büyümesi için 1000 litre süte ihtiyacı vardır. Bu ise, bir ineğin bir buzağı için ürettiği sütü temsil etmektedir.İnsanoğlunun ineği kendi hizmetleri için kullanmaya başlamasından bu yana çok önemli değişimler meydana gelmiştir. Seçici gebelik ile, buzağı başına 6000 litreden ( normalin 6 katı) daha fazla süt verimine sahip süt ineklerinin dünyaya gelmesine neden olmuştur. Bazı inekler 14 000 litre ya da daha fazla süt verebilmektedir.Bir inek süt verebilmeye başlamadan önce doğum yapmalıdır. Düveler (doğurmamış genç inekler) seksüel ergenliğe 7-8 aylık olduklarında ulaşmaktadır, fakat genellikle 15-18 aylık oluncaya kadar gebe kalmamaktadır. Gebelik periyodu yaklaşık 300 gündür. Bu durum ineğe göre değişim göstermektedir. Böylece bir düve ilk buzağısını 2 yaşlarında dünyaya getirmektedir.Süt Çeşitleri:1- İnek Sütü: * Başta içme sütü olmak üzere, birçok ürünün hammaddesidir. * Doğal bileşenleri açısından % 87,4 ü su, kuru madde açısından % 12,6 değere sahiptir. •* Kuru madde içerikleri içerisinde, % 4,7 laktoz, % 3,7 yağ, % 3,4 azotlu maddeler (protein içeriği), % 0,75 mineral maddeler ve kalanı da diğer maddeler (gazlar, vitaminler, enzimler) olmak üzere dağılım göstermektedir. * Asitliği 6,2 – 8,9 SH arasındadır. * Yoğunluğu ise 1,028 – 1,039 g/ml arasındadır.2- Koyun Sütü: * Protein, yağ ve mineralce zengindir. * Doğal asitliği diğer türlerine göre daha yüksektir. * İçindeki yoğun doymamış yağ asitleri içeriğinden dolayı, peynir mayası pıhtılaşmalarında daha çok mayaya ihtiyaç duyar. * Kazein ve yağ oranı yüksek olduğu için peynir, yoğurt, tereyağı ve kazein üretimi yoğunluklu çalışmalar yapılır. * Sindirimi daha güç bir süt türevidir. * İnek sütüne göre daha beyazdır. * Asitliği 8 – 12 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,030 – 1,045 g/ml arasındadır.3- Keçi Sütü: * Bileşim açısından inek sütüne benzerdir. * Karoten miktarı (renk pigmenti) az olduğundan dolayı rengi daha beyazdır. * Alerjik reaksiyonlara sebep olan proteinler daha az bulunduğundan, anne sütüne alternatiftir. Yani, anne sütüne en yakın süt olduğu söylenmektedir. * Yağ globülleri küçük olduğundan sindirilmeleri daha kolay olmakla birlikte, kaymak bağlaması zordur. * B12 vitamini ve demir açısından fakirdir. * Peynir mayasıyla küçük pıhtı verir. Bu nedenle sindirim problemli insanlar ile bebeklerin beslenmesinde kullanımı önerilmektedir. * Asitliği 6,4 – 10 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,028 – 1,041 g/ml arasındadır.4- Manda Sütü: * Kuru madde ve yağ oranı oldukça fazladır. * Tereyağı, lüle kaymağı ve yoğurt üretiminde kullanılır. * Mandalar, yeşil yemlerle aldıkları karoteinin tamamını A vitaminine çevirdikleri için sütlerinin rengi daha beyazdır. Bu nedenle kaymak üretiminde kullanım tercihi ilk sıradadır. * Asitliği 6,7 – 10 SH arasındadır. * Yoğunluğu 1,027 – 1,040 arasındadır.5- Kısrak Sütü:* Su ve laktoz oranı yüksek olduğundan mavimsi beyaz renktedir. * Daha tatlımsı bir tat aroması vardır. * “Kımız” adı verilen fermente bir ürünün üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. * Sindirimi kolaydır.Sütün miktar ve bileşimi üzerine etki eden bazı unsurlar bulunmaktadır. Bu unsurlar, süt verimliliğini doğrudan etkilediğinden dolayı çok büyük önem arz etmektedir.1- Hayvanın ırkı2- Yaşı3- Kalıtım ve yetiştirme şekli4- Mevsimler5- Sıcaklık, hava nemi ve ışık6- Laktasyon7- Meme dilimleri (Bir inek memesi 4 dilimli yani 4 haznelidir.)8- Hareket9- Sağım süresi ve sayısı10- Yem11- Mastitis Hastalığı (Meme iltihabı)12- Hayvan bakım ve psikolojik durumuSüt tüketimi, tüm canlılar için çok önemlidir. Bu nedenle insan diyetlerinde mutlaka yer almaş gereken son derece besleyici bir üründür. Çocukların gelişim çağlarında kemik gelişimlerini oldukça etkileyen süt ve süt ürünleri, özellikle kadınlarda menopoza girildiğinde görülen osteoporoz yani kemik erimesi hastalığının önlenmesinde büyük rolü bulunmaktadır. Özellikle 30 yaşına kadar olan sürede, yani metabolizma olarak yıkımdan çok yapım reaksiyonlarının görüldüğü yaş aralıklarında tüketilmeleri ayrı bir önem taşımaktadır. Süt ve süt ürünleri hayatımızın her döneminde yer almalı ve çocuklara sevdirilmelidir. Sağlıklı yaşam için süt içme alışkanlığını her bireyin kazanması gerekmektedir.Kaynakça: Dr.O.Gürsoy Süt Teknolojisi Ders NotlarıYazar: Gökçe Cömerthttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/sut-nedir-cesitleri-yararlari-ve-ozellikleri-nelerdir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0