Arama Sonuçları..

Toplam 64 kayıt bulundu.
Telmessos Antik Kenti

Telmessos Antik Kenti

Fethiye’nin antik dönemlerdeki ismi; Telmessos'tur. Bu kentin Likya ve Karya uygarlıklarının sınırında İ.Ö. 5. yy. da kurulduğu bilinmektedir. Günümüze ulaşan kalıntılardan, Helenistik ve Roma dönemlerinde, kentin zengin ve yüksek bir kültüre sahip olduğu, Tanrı Apollon’a adanmış ünlü bir kehanet merkezi olduğu biliniyor.  Antik Telmessos’un Likya’ya özgü kaya mezarları, lahitleri, kale ve tiyatrosu bütün görkemiyle Fethiye’yi süslüyor. Telmessos antik tiyatrosu ticari iskelenin hemen arkasında, Fethiye kent merkezinde bulunuyor. Tipik bir Roma özelliği gösteren tiyatronun 2. yy'da daha önce Yunan tarzında yapılmış başka bir tiyatronun üzerine inşa edildiği biliniyor.  1993 yılında Fethiye Arkeoloji Müzesi tarafından yapılar kazılarla ortaya çıkartılan yapının, oturma ve sahne bölümlerinin restore edilmesi için çalışmalar sürdürülüyor. Fethiye Belediyesi ve Müze Müdürlüğünce yürütülen bir proje kapsamında, restore edilecek antik tiyatronun çevresinde açık bir hava müzesinin oluşturulması için çalışmalar sürdürülüyor. Projenin tamamlanmasından sonra, yeniden biçimlenecek olan kent merkezinin, doğal ve kültürel çevrenin korunarak yaşatıldığı örnek bir alana dönüşmesi amaçlanıyor. Akdeniz kıyı bandında kurulduğundan günümüze kadar yerleşimin kesintisiz sürdürüldüğü tek merkez konumundaki Fethiye veya antik ismi ile Telmossos kentinin geçmişi filolojik bazı tespitlere göre MÖ 3. binlere kadar gitmesine karşın o dönemleri teyid edecek eserlere henüz rastlanmış değildir. Antik dönemden itibaren karşılaşılan pek çok deprem ve yeni yerleşim anlayışı antik dönem yapılarının zaman içerisinde kaybolmasına neden olmuştur. Ancak modern kentin güneyindeki kayalıklara oyulmuş mezarlar ile şehrin çeşitli noktalarında yer alan lahit mezarlar antik çağdan günümüze ulaşan en eski kalıntılar olarak değerlendirilmektedir. Kaya mezarlarından en ünlüsü ve en görkemlisi hiç şüphesiz sol ante duvarı üzerindeki yazıta göre Amyntas mezarıdır. Son yıllarda müzenin yaptığı kazılarda ortaya çıkarılan tiyatro kalıntısı, kentin Antik Dönemdeki yerleşimi ve teşkilatı hakkında bazı bilgiler vermektedir.

http://www.ulkemiz.com/telmessos-antik-kenti

Niğde Müzesi

Niğde Müzesi

Bir İç Anadolu Bölgesi kenti olan Niğde, Paleolitik Çağdan günümüze değin kesintisiz bir yerleşime tanık olmuştur. Bu binlerce yıllık kültür birikiminin oluşumunda onlarca toplulukların ve uygarlıkların katkısı vardır. Bu kültür ve medeniyetlerin oluşturduğu çok zengin ve ünik eserlerin; onarılması, tanıtılması ve muhafaza edilmesi hiç kuşkusuz müzelerle mümkündür. Bu bağlam da, Niğde Müzesi Anadolu Arkeolojisini çok zengin ve ünik eserlerle temsil etmektedir. Niğde’de ilk Müzecilik faaliyetleri 1939 yılında Akmedrese’de başlamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin deposu olarak kullanılan medrese, 1957 yılında Niğde Müzesi’nin kurulmasıyla onarılmış, teşhir-tanzimi yapılarak ziyarete açılmıştır. 1977 yılında yeni binasına taşınan müzenin 20 Kasım 1982 yılında da ilk teşhir tanzimi yapılmıştır. Bu durum 16 Şubat 1999 tarihine kadar sürmüştür. Kazılardan gelen yoğun ve ünik eserlerin sergilenme ihtiyacı ve çağdaş bir anlayışla yaşayan müze tarzında yapılması gereken sergileme müzedeki, onarım ve teşhir-tanzim çalışmalarının tamamlanmasından sonra, 20 Kasım 2001 tarihinde, yeniden hizmete sunulmuştur.  Yapılan son teşhir-tanzimi ile Bakanlığımızca “2003 YILINA AVRUPA’DA YILIN MÜZESİ” ne aday gösterilmiş, Almanya ve Fransa’dan gelen komite üyeleri tarafından elemeyi geçmiş ancak ödül alamamıştır. Bu yılda ABD Dünya Kültür Mirasını Koruma Fonu Müzemizi pilot müze seçmiş olup, proje dâhilinde tüm eserlerin dijital ortama aktarılarak yeniden yapılandırılması amaçlanmaktadır. Bu uygulama Türkiye Müzelerinde ileriye dönük çalışmalara örnek teşkil edecektir.   Niğde Müzesi’nde, Orta Anadolu arkeolojisinin kronolojik düzenle sunulduğu 6 teşhir salonu bulunmaktadır. Eserlerin büyük bir çoğunluğu bölgede yapılmakta olan kazılardan elde edilen buluntular oluşturmaktadır. 1.SALON: Bölgede, Neolitik Çağa tarihlenen Pınarbaşı Höyük, Köşk Höyük, Tepecik Höyüğü ve Kaletepe Obsidiyen Atölyesi kazılarında bulunan Obsidiyen aletler ile Neolitik ve Kalkolitik Çağ'ın önemli merkezi durumundaki Köşk Höyük kazılarından ele geçirilen ünik eserler, mezar buluntuları, tanrı ve tanrıça heykelcikleri, antropomorfik vazo ile M.Ö. 4883 yılına tarihlenen “Köşk Höyük Kalkolitik Ev”inin birebir kurgusu teşhir edilmektedir.Bu nedenle de salon, “Köşk Höyük Salonu” olarak adlandırılır. II. SALON: I.büyük vitrinde, Eski Tunç Çağına (M.Ö. III. Bin yıl) tarihlenen Çamardı İlçesi, Celaller Köyü, Göltepe Höyüğü kazılarında ele geçen madencilere ait buluntularla, höyüğün karşısında yer alan Kestel antik kalay maden ocağındaki galeri girişinin kurgusu teşhir edilmektedir. Yine, Acemhöyük kazıları ile Ulukışla, Darboğaz Kasabası’ndan getirilen eserler de bu vitrindedir. İkinci büyük vitrinde ise; Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nın önemli merkezi olan Acemhöyük (Puruşhanda) kazısında açığa çıkarılan saray buluntuları sergilenmektedir. III. SALON: “Geç Hitit- Frig Salonu” (M.Ö. I.Bin yıl) Hitit İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Anadolu’da ortaya çıkan Geç Hitit şehir devletlerinden Nahita ve Tuvanuva krallıklarına ait fırtına ve bereket tanrısı stelleri, Hitit Hiyeroglifiyle yazılmış kitabeler, Kaynarca Tümülüsü buluntuları, Frig dönemi seramikleri ve “Göllüdağ Aslanı” sergilenmektedir. IV. SALON: Helenistik, Roma ve Bizans Dönemi buluntularına ayrılmıştır. Salonun bir bölümünde, il sınırları dâhilinde olan Tepebağları, Porsuk Höyük ve Acemhöyük kazılarında ele geçirilen buluntular ile satın alım ve zor alım yoluyla kazandırılan pişmiş toprak ve cam eserler, mühür baskıları, Roma Dönemi Heykelcikleri ve Bizans Dönemi eserleri yer almaktadır. Salonun diğer bölümünde ise, Tyana’da açığa çıkarılan ve M.S. II. yy. Roma İmparatorluk Dönemine tarihlenen heykeltıraşlık ürünleri ile mezar stelleri sergilenmektedir. V.SALON: Sikke ve mumyalar teşhir edilmektedir.A-Sikke Bölümü: Sikke basım tekniği ve genel tanımlar, iki pano halinde tanıtılmış, 6 büyük duvar vitrini içerisine, kronolojik sırayla Grek, Helenistik, Roma, Bizans ve İslami-Osmanlı dönemi sikkeleri ile Selçuklulardan kalma gümüş define ile Kapadokya Krallığına ait Tepebağları definesi yer alır.  B-Mumya Bölümü: Aksaray Ihlara Vadisi’nde bulunan “Rahibe Mumyası” (X.yy.) ile Çanlı Kilise’den çıkarılan 4 adet bebek mumyası (XIII. yy.) sergilenmektedir. VI. SALON: “Etnoğrafik Eserler Salonu”: Bölgenin kaybolmaya yüz tutmuş etnoğrafik kültürünün tanıtıldığı salonda silahlar, el yazmaları, yazı takımları, aydınlatma araçları, halılar, kilimler, âlemler, takılar ve İlhanlı Döneminden kalma eserlerin yanında Kaçar Türklerine ait bir sini teşhir edilmektedir. Salonda birde şark köşesi oluşturulmuştur.

http://www.ulkemiz.com/nigde-muzesi

Ege’nin Pırlantası: Ayvalık

Ege’nin Pırlantası: Ayvalık

Balıkesir’in ilçesi olan Ayvalık, ilin Ege Denizi’ne bakan sahil bölgesinde bulunmaktadır. İlçenin kuzeyinde Gömeç, güneyinde Altınova, doğu bölümünde Bergama, batısında ise Ege Denizi konumlanmıştır. Ayvalık’ın en belirgin özelliği, coğrafi konum itibariyle Ege Bölgesi’nde yer almasına rağmen, yönetimsel ve idari açıdan Marmara Bölgesi’ne bağlı olmasıdır.Yaz aylarında ilçenin nüfusu, yerli ve yabancı turistlerin bölgeye akın etmesiyle birlikte büyük artış göstermektedir. Kış mevsiminde ise nüfusta ciddi bir azalma gözlemlenmektedir. Türkiye’deki belli başlı turizm merkezleri göz önüne alındığında, Ayvalık hem coğrafi hem de tarihsel açıdan önemli bir tatil yöresidir. İlçenin kuruluş tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmasa da, bölgede yer alan bazı yerleşim alanlarının antik çağlardaki uygarlıklara kucak açtığı bilinmektedir. Modern Ayvalık’ın kuruluşunun ise yaklaşık 600 yıl öncesine dayandığı tahmin edilmektedir. Bu yönüyle Ayvalık, tarihi iliklerinize kadar hissedebileceğiniz manevi değerlere sahip olmasının yanında, misafirlerine muazzam bir görsel şölende sunmaktadır.Ayvalık’ta bulunan camiler görülmeye değerdir ki “Saatli Cami” bunların en önemlilerinden biridir. Birçok eski medeniyete ev sahipliği yapan ilçede, günümüze kadar korunarak gelmiş kiliseler de boy göstermektedir. Ancak belki de yörenin en çok dikkat çeken özelliği, her bir noktasından misafirlerine bakan tarihi Rum evleridir.Uzun bir süre Rumlara ev sahipliği yapan ilçede halen çok sayıda Rum vatandaşı yaşamaktadır.Genelde bitişik nizamda inşa edilmiş olan yığma taş evlerin çoğunluğu ahşap giriş kapılıdır. Söz konusu evler, dar ve engebeli Ayvalık sokaklarına öyle bir sıcaklık katar ki, sanki tüm sokaklar “sizindir”. Ayvalık, özellikle apart ve butik tarzındaki şirin otelleri ve de zengin Ege mutfağını güzel bir şekilde temsil eden sayısız restoranı ile tanınmaktadır. Dünya çapında üne sahip olan Ayvalık tostu, kalamar dolması ve deniz börülcesi mutlaka tadılması gereken lezzetlerdendir.ayvalıkAyvalık’la özdeşleşmiş olan Cunda Adası ya da diğer adıyla Alibey Adası; bölgede bulunan yel değirmenleri ve “Taş Kahvesi” ile oldukça önemli bir turizm beldesidir.İlçeye bağlı 20’den fazla ada mevcut olmakla birlikte, Cunda Adası yerleşime açık olan tek ada olarak varlığını sürdürmektedir. 10 kilometreyi geçen uzunluğu ile Sarımsaklı plajı ve tüm Ayvalık’a tepeden bakan yüksek kayalıklarda konumlandırılmış “Şeytan Sofrası” mutlaka görülmesi gereken doğal güzelliklerdir.Kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/AyvalıkYazar: Barış Atarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/egenin-pirlantasi-ayvalik

İzmir Arkeoloji Müzesi

İzmir Arkeoloji Müzesi

İzmir'de ilk arkeoloji müzesi üç senelik eser toplama ve derleme çalışmalarından sonra 1927 yılında Basmane semtinde bulunan Ayavukla (Gözlü) Kilisesi'nde ziyarete açılmıştır. 1951 yılında Kültür parkta ikinci bir arkeoloji müzesi daha hizmete girmiştir. Çevresindeki antik kentlerden gelen eserlerin yoğun olmasından dolayı yeni bir müzeye ihtiyaç duyulmuştur.     Bunun üzerine Konak'ta Bahribaba Parkı içinde 5000 m²lik bir alanda yeni ve modern bir müze binası inşa edilerek 11 Şubat 1984 yılında ziyarete açılmıştır.    Müze teşhir salonları, laboratuvarları, depoları, fotoğrafhanesi, kitaplığı, konferans salonu ile her türlü ihtiyaca cevap verebilecek şekilde düzenlenmiştir. Eserler müze binası içinde ve bahçede olmak üzere 1500 üzerindedir.     Üç katlı olan müze binasında teşhir, bölümler halinde hazırlanmıştır.    En Üst Kat Teşhir Salonları:    Müzenin bu salonun birinci galerisindeki eserler Batı Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunmuştur. Cam, bronz, yüzük taşları ve pişmiş topraktan yapılmış heykelcik, çanak çömlek ve kandil gibi küçük boydaki eserler gruplandırılarak vitrinlerde sergilenmiştir. Bunlar tarih öncesi çağlardan Bizans dönemi sonuna kadar kronolojik bir düzen içerisinde yer almıştır. Eserlerin buluntu yerleri kesin olarak bilinmemektedir. Bu eserler müzeye bağış, müsadere, satın alma yollarıyla kazandırılmıştır.    Teşhir salonunun galerisindeki eserler kesin olarak bilinen ve bilim adamları tarafından yapılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkmış eserlerdir. Bunlar da eğitici ve öğretici olması amacıyla kendi içindeki kronolojik düzen içerisinde sergilenmiştir. Bu kısımdaki eserler, Eski İzmir, Çandarlı, Myrina, Foça, Erythrai, Lasos antik kentlerinde yapılmış olan arkeolojik kazılarda ortaya çıkmış eserlerdir.    Ayrıca aynı katta hazine dairesi bulunmaktadır. Bu bölümde ise altın mezar hediyeleri cam ve bronz eserleri Halikarnas’da bulunmuş olan bronz Demeter’i görebiliriz. Vitrinlerin bir kısmı Yunan ve Roma devirlerine ait altın sikkeler ile Venedik Düka’lığı sikkeleriyle düzenlenmiştir.     Orta Kat Teşhir Salonu:    Müzenin giriş katı olan bu katta mermerden yapılmış heykel ve büstler ile heykel başı portreler sergilenmektedir. Salondaki bu eserler üst katta olduğu gibi kronolojik bir düzen içerisindedir. Salonlarda bulunan 8 adet vitrin içerisinde, yine mermerden yapılmış küçük boyutlardaki eserler kendi aralarında gruplandırılarak teşhir edilmiştir.    Salonun girişindeki Erythrai’de bulunmuş olan Kore Heykeli antik çağdaki büyük boy mermer heykellerin ilk örneklerinden olması nedeniyle Kyme’de bulunmuş olan Bronz Atlet Heykeli ise, bulunan ender bronz örnekler olduğundan ayrı bir önem taşımaktadır. Bu salon eserleri ile Batı Anadolu’yu tam anlamıyla temsil etmektedir.    Alt Kat:    Bu katın bir bölümü mezar kültürlerine ayrılmıştır. Diğer bölümlerde çeşitli tarihlerde pişmiş toprak ve mermerden yapılmışlahitler ve mezar stelleri sergilenmektedir. Lahitler arasında antik dünyada lahitleriyle ün yapmış, pişmiş toprak Klazomenai lahitleri görülebilir. Salondaki geç Helenistik mezar stelleri dünyanın en zengin koleksiyonlarındandır. Helenistik devrin önemli yapılarından ‘’Belevi Mezar Anıtı’’ tavan kaset kabartmaları da bu salondadır. Salon sonunda artık tamamen İzmir kentinin merkezinde kalmış olan, Agora Ören Yeri’nde bulunan Poseidon, Demeter ve Artemis’den meydana gelen yüksek kabartma heykel grubu güzel olduğu kadar İzmir’de bulunmuş olması nedeniyle salonun çarpıcı örnekleri arasında yer alır. Bu görünümü ile İzmir Arkeoloji Müzesi, Batı Anadolu’nun Prehistorik çağlardan bugüne kadar geçirdiği uygarlıklar ve kültür dönemleri hakkında yeterince bilgi vermektedir. Ayrıca antik devirlerin sanat anlayışını ve bu alandaki üstünlüğünü de örnekleriyle sergileyen Türkiye’nin belli başlı müzeleri arasında yerini alır.

http://www.ulkemiz.com/izmir-arkeoloji-muzesi

Obsidyen Nedir? Faydaları Nelerdir?

Obsidyen Nedir? Faydaları Nelerdir?

Obsidyen, volkan camı olarak bilinen, doğal yollarla oluşan, volkanik kökenli bir kayaçtır. Yanardağ lavlarının hızlı bir şekilde soğumasıyla oluşur. Kristalleşme gerçekleşmeden donduğundan kenarları ince ve keskin bir yapıya sahiptir. Bu özelliği nedeniyle eski uygarlıklar ve yerliler tarafından silah,süs eşyası yapımında kullanılmıştır. Maya Uygarlığının obsidyeni ayna yapımında kullandığı bilinmektedir. Ayrıca eski uygarlıklar tarafından ok ucu olarak kullanılmıştır. Obsidyen bugün, özellikle cerrahların kullandığı neşterin kesici kısımlarında kullanılıyor.Genellikle siyah renkte ve camsı bir parlaklığa sahip olan bu kayaçlar, geçirdikleri doğal evreler sonucunda gri, yeşil, kırmızı ve kahverengi, altın sarısı ve mavi renklere sahip olabiliyorlar.Bu kayaçlardan en çok bilineni üzerinde beyaz lekeler olan kar taneli obsidyendir. Yeşil obsidyen, Nemrut Dağı – Tatvan bölgesinde; kırmızı obsidyen, Rize – İkizdere bölgesinde daha fazla bulunmaktadır. Ayrıca Hasan Dağı obsidyenlerinde yapılan incelemelerde yoğun miktarda demir mineralleri, İkizdere obsidyenlerinde ise altın mineraline rastlanmıştır. Görünümlerinin benzer olması nedeniyle Hematitle karıştırılabilir.Ülkemizde Hasan Dağı, Nemrut Dağı, Rize – İkizdere, Sarıkamış, Kars, Iğdır, Ağrı Dağı ve çevresi, Pasinler ve çevresinde bulunmaktadır. Avrupa ülkelerinden İtalya’da (Eolie Adaları, Stromboli) civarında, Yunanistan’da Milos Adası’nda, Macaristan ve Slovakya’da, (Tokaj Dağları) ayrıca Ermenistan’da obsidyenin yoğun varlığından bahsedebiliriz.Akrep, Oğlak ve Kova burcunun uğurlu taşı olan obsidyenin insan vücudu üzerinde etkili olduğu çakralar sinirağı, kalp ve kuyruk sokumudur.Çeşitli Kültürlerde Obsidyen Ve İsimleriAztekler obsidyeni gecenin ve karanlığın tanrısı kabul ettikleri için “tanrısal taş” diye adlandırmışlardır. Siyah renkliler, daha çok Meksika’nın Apache Tears bölgesinde çıktığından, siyah obsidyene “Apaçinin Gözyaşları” ve Kara Kadife adı verilmiştir. Kahverengi-kırmız renkte olan ve üzerinde siyah lekeler bulunan cinsine Mahogany Obsidyen, sarı – mavi – yeşil – kırmızı renk karışımına sahip olanlarına Rainbow (gök kuşağı) obsidyen; siyah veya koyu yeşil zemin üzerine kar yağmış gibi görünüme sahip olanlara Snowflake (kar tanesi) obsidyen adları verilmiştir. Snowfla-ke obsidyenin alt türüdür ve “Saflık Taşı” olarak da adlandırılmıştır. Kahinler bu taşı kehanet taşı olarak adlandırmışlardır.Obsidyenin Vücudumuza Faydaları Nelerdir?Hepimizin geçmişimizde yaşadığı ve bugünümüzü etkileyen olaylar vardır. İşte obsidyen burada devreye girip vücuttaki negatif elektriği alarak rahatlamanızı,olumlu duygularınızın harekete geçmesini sağlar.Kendinizi tanımanızı ve sahip olduğunuz gücü ortaya çıkarmanızı sağlar. Obsidyen özellikleri nedeniyle gerginliğe de sebep olabilir. Bu durumda duygularınızın üzerine korkusuzca gidebilirseniz bu etkiyi hayatınız için olumlu adımlara çevirebilirsiniz.Terapi gücü çok yüksek olan obsidyen stresi azaltır. Aşırı duyarlılığı ve heyecan duygusunu dengeler.Kişiye espri gücü verir. Özellikle erkekler üzerinde daha fazla enerji sağlar.Mantıklı düşünmenizi ve karar verme mekanizmanızı kontrol etmenizi sağlar.Özellikle fazla alkol alan ve karaciğerinin temizlenip tazelenmesine ihtiyaç olanlar; karaciğerleri üzerine yumruk büyüklüğünde bir obsidyen koyarak 20 dakika beklerlerse obsidyenin o güzel şifası sayesinde karaciğerleri kendini temizlemeye başlayacaktır. 20 dakikalık süre aşılmamalı ve uygulayıcılar bu süre içerisinde uyumamalıdır.Diz ve bacak ağrılarında ağrıyı çekmek için kullanılır.Geleceği okumaya yarayan rüyalar görmeyi sağladığına, doğaüstü özellikler taşıdığına,çevreden gelen duygu ve düşünceleri yansıttığına bu nedenle taşıyan insanın çevresindeki insanların duygu ve düşüncelerini okuyabildiğine inanılmaktadır. Eski çağlarda kahinler bu taşı kehanet taşı olarak adlandırmışlardır.Obsidyen bir değil bir çok şifayı bünyesinde barındırıyor. Obsidyen kullanarak sunduğu faydalarla hayatınızı ruhsal ve bedensel olarak sağlıklı ve mutlu bir şekilde geçirmenizi sağlayabilirsiniz.Obsidyen Nasıl Kullanılır?– Vücuttaki negatif enerjiyi almak için doğal siyah obsidyeni ayaklarınızın altına koyabilirsiniz. Yuvarlatılmış ve kenarlarındaki keskinlik giderilmişse ayaklarınızın altında yuvarlayabilirsiniz.– Ağrı taşı olarak da kullanılan bu kayacı boyundan yukarı bölgelerde kullanmak sakıncalıdır. Kalp hizasının altında kullanılmalıdır. Ağrıyan yere koyabilir, yuvarlatılmış bir obsidyense ağrıyan bölgeye masaj yapabilirsiniz. Masajı hiç işlenmemiş doğal kayaç ile yaparsanız keskin kenarları cildinizi yaralayabilir, bu nedenle sadece uygulamak istediğiniz yerin üzerine koymanız yeterli olacaktır.-Uygulamalar en fazla yarım saat yapılmalıdır. Taşlar uygulamadan evvel ve uygulamadan sonra mutlaka bol suda yıkanmalıdır. İlk defa alınan kristaller deniz suyu/deniz tuzu yada toprakla 24 saatlik arındırma işlemine tabi tutulmalıdır. Sahibinden başkasının dokunmasına izin verilmemelidir.Kaynakça:www.degerlitaslar.gen.tr/obsidyen-volkan-cami tr.wikipedia.org/wiki/Obsidyen http://www.bilgiustam.comYazar: Eda Şahan

http://www.ulkemiz.com/obsidyen-nedir-faydalari-nelerdir

Trans Neptunıan (Neptün Ötesi) Objeler

Trans Neptunıan (Neptün Ötesi) Objeler

Bir zamanlar “10. gezegen” saçmalıklarıyla ünlerine ün, paralarına para katan komplo teorisyenlerinin ve UFO’cuların sesi, bilim insanlarının bırakın onuncuyu, 17, 18, 19, hatta 20. gezegeni bulması ile kesildi.“Eski uygarlıklar çok gelişmişti, bizden çok daha fazlasını biliyordu” diye alttan alttan konuşmayı sürdürseler de, son Marduk 2012 ve Foton Kuşağı safsatası elde patlamasaydı ne iyi olacaktı…Fotoğrafta, Trans-Neptunian (Neptün ötesi) objeler de denilen ve dış Güneş Sistemi’ni sarmalayan Kuiper Kuşağı’nda yer alan Pluton benzeri gezegenler listelenmiş. Bunların sayıları böylesine çok olunca ve daha keşfedilememiş onlarcasının olduğu farkedilince, “Cüce gezegen” denilen yeni bir sınıf oluşturularak Pluton’la birlikte bu sınıfa dahil edildiler. Dolayısıyla Güneş Sistemi artık 8 gezegen ve onlarca cüce gezegenin yer aldığı bir yer olarak tanımlanıyor.Komplo teorilerini merak ve takip edenler için şimdiden müjdeyi vereyim; önümüzdeki yıllarda, “kuiper kuşağının ötesinde” Güneş’in bir kahverengi cüce eşinin bulunduğu söylentileri ve bu söylentinin üzerine geliştirilen mitler ortalığı sarmaya başlayacak.Zafer EmecanKOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/trans-neptunian-neptun-otesi-objeler

Phokaia - Foça Antik Kenti

Phokaia - Foça Antik Kenti

İzmir ili, Foça ilçesinde yer alan Antik Phokaia’daki ilk kazılar, 1913-1914 yılları arasında Fransız arkeolog Felix Sartiaux tarafından yürütülmüştür.Araya 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve 2. Dünya Savaşı’nın girmesiyle, 1920 yılından sonra kesintiye uğrayan Phokaia kazıları, 1952 yılında Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal tarafından yeniden başlatılır. Akurgal, ilk bakışta, Phokaia’daki Athena Tapınağı’nı bulur. Tapınak alanı, üzerindeki okul inşaatından dolayı kazılamayan alanın hemen yanında yapılan kazı çalışmaları sırasında birçok sütun tamburları ve mimari buluntular ele geçer. 1952 yılından 1957 yılına kadar kesintisiz sürdürülen kazı çalışmaları, 1970 yılına kadar aralıklarla devam eder.Üçüncü kuşak kazıları olarak da bilinen son dönem kazıları, 1989 yılında başlar ve günümüzde de devam eder. İlk kazı çalışmalarına, belki de dünyanın en büyük seramik çöplüklerinden biri olan alanın da inşaata açılması ile başlanır. Bu dönemde alanı korumak adına sürdürülen sıcak savaşlar 1993 yılına kadar sürer. Sonunda Phokaia sit alanına çevrilir ve korumaya alınır.Antik yazarlara göre, Atinalı önderlerin idaresinde gelen Hellenler, Kymeliler’in verdiği yerde ilk yerleşmelerini kurarlar. Her ne kadar antik yazarların bu ifadesi, Phokaialılar’ın Yunanistan’da Phokis’te oturan halkla bir tutmak yanlışında ve Ion kolonizasyonunu Attika’ya bağlamak gayretinde olduğunu gösterse de, Prof. Dr. Ekrem Akurgal, kazılarda bulunan gri seramiklerle, ilk gelenlerin Aioller olduğunu belirtir. Pausanias ise Ionların Teos ve Erythrai’dan gelerek Phokaia’ya yerleştiklerini anlatır. Antik kaynaklardan anlaşıldığına göre Phokaia’ya önce Aioller, daha sonra da Ionlar gelmiştir; ancak yapılan son dönem kazıları, bunların kentin ilk yerleşenleri olmadığını göstermektedir. Antik kaynakların bildirdiklerinin tersine, kent çok daha eskilerde mevcuttur; çünkü kentin güneyindeki yamaçlarda, Herodotos’un sözünü ettiği surlardan daha da güneyde, Phokaia’nın ilk yerleşim alanı bulunmaktadır. Bu alanda 1996-2004 yılları arasında bilimsel nitelikte arkeolojik kazılar yapılmış olup bu kazılar esnasında ortaya çıkan bulgular İlk Tunç Çağı’nın geç evresini, yani MÖ. III. binin ikinci yarısına ilişkin çanak çömlek parçalarının Foça’da en eski buluntular olduğunu ortaya koyar.Arkaik Dönem’de oldukça ünlü olan Antik Phokaia’da görsel malzeme ile karşılaşmak çok zordur. Buna karşılık 1991 yılında, MÖ 340-330 yıllarına ait olan ve Anadolu’nun en eski tiyatrosu; 1992 yılında ise ünlü tarihçi Herodotos’un sözünü ettiği ünlü kent duvarları yoğun geçen kazı çalışmaları ile ortaya çıkarılmıştır. MÖ 6. yüzyıl başlarında Phokaia’nın en görkemli zamanında yapılmış olan bu sur duvarları, bütün görkemiyle bir tümülüs dolgusu altında bulunmuştur. Kent içerisinde devam eden sonraki kazı çalışmaları ile kentin asıl yerleşim alanının yarımadada olmadığını, bu yerleşimin yarımadanın arkasındaki anakarada olduğunu ve bugünkü kentin altında kaldığını ortaya çıkarmıştır.Phokaia’nın kuruluşu çok eskiye gitmez. İonlar tarafından kurulduğu düşünülse de Prof. Dr. Ekrem Akurgal yürüttüğü kazılar sırasında ortaya çıkan gri renkli Aiol seramiklerine bakarak buranın MÖ 11. yüzyılda Aiollar tarafından kurulduğunu söylemiştir. Ancak üçüncü dönem kazıları, kentin kuruluşunun çok daha eskilere, günümüzden beş bin yıl önceye, yani İlk Tunç Çağına kadar dayandığını ortaya çıkarmıştır. Yerli seramiğin yanı sıra karşılaşılan Miken seramikleri, buraya gelen Mikenler’in yerli halkla kaynaştıklarının bir kanıtıdır.Aynı bölgede bulunan yarım yuvarlak bir teras üzerindeki demirci atölyeleri, at nalı biçiminde birçok demirci ocağını içinde barındırır. MÖ 11. yüzyılın başlarında kurulan ve yüzyılın sonuna kadar kullanılan bu atölyelerde, aynı zamanda çelik üretildiği de anlaşılmıştır. Bu atölye tarihte dünyanın en erken çelik üreten demirci atölyelerinden biridir.MÖ 11. yüzyılın sonlarında buraya gelip yerleşen İonlar, buralarda oval evler inşa etmişlerdir. Güneye bakan evlerin temelleri, 1 metre yüksekliğe kadar taştan sonra ise kerpiçten yapılmıştır. Evlerin içindeki ocaklardan dolayı evlerin bacaları da vardır. İonlar yerel halkla kaynaştıktan sonra, MÖ 8. yüzyılda gemiler yapmışlar ve bu gemilerle denizlere açılmışlardır. MÖ 7. yüzyılda yoğunlaşan bu deniz yolculukları sonunda doğuya Mısır ve Mezopotamya Uygarlıklarına giden İonlar, buralarda öğrendikleri sanat, astronomi, tıp, edebiyat bilgilerini yurtlarına taşımışlar ve gelişerek büyük bir uygarlık haline gelmişlerdir. Deniz seferleri sayesinde, İonların kurduğu kolonilerin sayısı 30’a ulaşır.MÖ 650 ve Perslerin bölgeye geldiği MÖ 546 yılları arası, Phokaia’nın en görkemli zamanlarıdır. Phokaialılar kolonileri kurarken, doğunun büyük gücü Medler, batıya doğru akmaya başlar ve batının büyük gücü Lidya ile savaşır. Bu zamanlarda ticari ilişkilerle İspanya’da Andalucia Bölgesi’nde Tartessos kentine giden Phokaialılar, ülkelerine geri dönüp korumak isterler. Phokaialılar ile çok iyi anlaşan, Tartessos kralı Arganthonios, kentlerinin surlarını inşa etmeleri için Phokaialılar’a para vermiştir. İon işçiliğinin kalitesini ortaya koyan bu görkemli surlar, Medlerin yerine geçen Pers sülalesine karşı koyamamıştır.Herodotos’tan aldığımız bilgiye göre, Perslerin MÖ 547’de Sardes’i vurduktan sonra ilk saldırdıkları yer Phokaia olmuştur. Phokaialılar’ın Perslere karşı yaptıkları büyük savaşının izleri, 1992 yıllarında çalışmalar yürütülen sur duvarlarında karşımıza çıkmıştır. Yanmış kent kapısı ve bu kapının içinde karşılaşılan Pers ok uçları önemli bir kanıttır. Ayrıca taban üzerinde görülen kırık amphoranın ise savaş sırasında çıkan yangını söndürmek için kullanıldığı anlaşılmıştır. Sonuç olarak MÖ 546 yılında Phokaia’yı Persler ele geçirmiş ve Phokaia MÖ 5. yüzyılda önemini kaybetmiştir. A.Ü.-STAT http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/phokaia-foca-antik-kenti

Ravanda Kalesi

Ravanda Kalesi

Ravanda Kalesi Kilis'in 24 km. kuzeybatısında Polateli ilçesine bağlı Belenözü (Ravandan) Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Afrin Çayı’nın doğusunda oldukça geniş bir açısı olan kale yüksek konik bir tepe üzerine kurulmuştur. Kale, dağın sivri tepesi oyulmak suretiyle yapılmıştır.             Kaleye ait yapılar zirvedeki düzlüktedir. Surlar ve birbirinden farklı uzaklıkta köşeli ve yarım yuvarlak biçimindeki burçlarının bir kısmı hala ayaktadır. Surun büyük bölümü yıkılmış ve toprakla örtülmüş durumdadır.             Kalenin iç kısmının doğu bölümünde ön  tarafında merdivenler bulunan iki büyük su sarnıcı vardır. Sarnıçlardan gizli bir yolla Afrin Çayı'na inilebildiği sanılmaktadır. Kuzey bölümünde ise, saray olduğu düşünülen bir yapı kalıntısı bulunmaktadır.             Kalenin giriş kapısı güneydedir. Kapının çeşitli tarihlerde onarım gördüğü, yapı tarzından ve kullanılan malzemenin farklılığından anlaşılmaktadır. İç kale kapısının genişliği 2.20 m., yüksekliği 3.10 metredir. Kalenin kaç kat olduğunu tespit etmek mümkün olmamıştır.             Ravanda Kalesi ve çevresinde günümüze kadar arkeolojik kazı gerçekleştirilmediğinden kalenin geçmişi hakkındaki bilgiler tahmine ve bölgede eğemenlik kuran uygarlıklara dayanmaktadır.             Yesemek Heykel Atölyesi'nin Ravanda Kalesi'ne olan yakınlığından ve  kalede görülen Hitit mimarisine ilişkin izlerden dolayı Hititler tarafından kullanıldığı görüşü ağır basmaktadır. Memlukluların uzun süre egemen olduğu kale Bizans döneminin ardından Arap akınları sırasında ve Osmanlı Döneminde de kullanılmıştır. Bu dönemde kaleye yeni ilaveler yapılarak genişletilmiştir. Bugün ayakta kalan kısım iç kaledir. Dış kale duvarlarından ancak bazı yerlerde döküntüler ve temeller kalmıştır. İslami devirlerde de ilaveler yapılmış, tahkim edilmiş ve genişletilmiştir.             Kaleye ait kesin bilgiler XI. yüzyıla ve bu yıllardaki Haçlı Seferleri’ne dayanmaktadır. İslam ve Latin kaynakları kalenin varlığından ilk kez Haçlı Seferleri sırasında söz etmektedirler. İslam kaynaklarında “er-Ravendan”, Haçlı kaynaklarında “Ravendel/Ravandal/Ravenel”, Ermeni kaynaklarında “Aréventan” olarak geçen kale, tarihsel süreç içerisinde bölgeye egemen olan tüm devletlerce kullanılmıştır. Özellikle VII. yüzyılın ortalarında bölgede yaşanan hristiyan-müslüman çatışmasında “avasım, sügur” adı verilen bölge içerisinde bulunan Ravanda Kalesi İslam Devletlerince hristiyan Bizans’a karşı verilen savaşlarda önemli bir askeri üs olmuştur. Bölge ilk islam devletlerini koruduğu için avasım şeklinde adlandırılmıştır. Söz konusu bölge; Halep ile Antakya arasında yer almaktaydı. Yâkût el-Hamevî, Yezîd İbn-i Muaviye zamanındaki avasım beldelerini sayarken şu isimleri yazar; Kınnassarin, Antakya, Menbic, Dülük, Raban, Korus, Tizin. Sayılan yerlerde bulunan kaleler de avasımdan idi ki, bunlardan birisi de Ravandan'dır.             Ravanda Kalesi, 1097 yılından itibaren adından oldukça sık söz ettirmiştir. I. Haçlı Seferi'ne katılan Baudouin de Boulogne ile ön planda olmuş ve ünlenmiştir.

http://www.ulkemiz.com/ravanda-kalesi

Vega Yıldızı

Vega Yıldızı

Yaydığı parlak mavi ışıkla, yaz gecelerinin en parlak gökcisimlerinden biri olan Vega, yaklaşık 25 ışık yılı uzaklığı ile bize oldukça yakın bir yıldızdır. Şu anda, yaz üçgenini oluşturan 3 yıldız arasında, üçgenin en üst köşesindeki yıldız olarak onu görebilirsiniz. Spektral (ışınım rengi) sınıflandırmasına göre A sınıfı bir yıldız olan Vega, bizim güneşimizden yaklaşık 2.1 kat daha fazla olan kütlesiyle bir anakol yıldızı. Yani, henüz ömrünün sağlıklı döneminde ve tıpkı her sağlıklı anakol yıldızı gibi çekirdeğindeki hidrojeni yakarak enerji üreterek dengeli bir ömür sürüyor. Vega'nın fazla olan kütlesi, çekirdeğindeki hidrojeni daha hızlı ve yüksek miktarda yakmasına yol açtığı için, yüzey sıcaklığı Güneş'in iki katına yakın, yaklaşık 9.400 santigrat derece. Çapı da Güneş'in iki katından fazla, yaklaşık 3.4 milyon km kadar. Tüm bu büyüklük değerlerine bağlı olarak, yaydığı ışık ve enerji de Güneş'in 35 katından fazla. Tüm A sınıfı yıldızlar gibi (Güneş G sınıfıdır) Vega da pek uzun ömürlü değil. Bu tip yıldızların yaşam süreleri 300 milyon ila 1 milyar yıl arasında değişiyor. Kıyas yapmanız için söyleyelim; Vega'dan daha küçük kütleli olan Güneş benzeri G sınıfı yıldızlar yaklaşık 10-12 milyar yıl, K sınıfı yıldızlar 20-50 milyar yıl, M sınıfı yıldızlar ise 60 milyar ile 1 trilyon yıl arasında ömre sahipler. Vega'nın şu anda yaklaşık 450 milyon yıl yaşında olduğu hesaplanıyor. Kütlesiyle orantıladığımızda, önümüzdeki 50 ila 250 milyon yıl içinde çekirdeğindeki hidrojeni tüketerek helyum yakmaya başlayacağı ve bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği tahmin ediliyor. Bu şu anlama geliyor; bugün gökyüzündeki en parlak beşinci yıldız olan Vega, belirttiğimiz sürenin sonunda bir kırmızı deve dönüştüğünde çok ama çok parlak bir yıldız olarak gece göğünde yerini alacak. Kırmızı dev aşamasına dönüşmüş olan Vega kütlesindeki yıldızların parlaklığı, kırmızı dev aşamasındaki sürece göre normal parlaklıklarının onlarca ile yüzlerce katı arasında değişiyor. Bu da, Vega'nın şu anda gördüğümüz en parlak yıldız olan Sirius'tan bile çok daha parlak hale geleceğinin göstergesi. Ama bunun olmasına daha milyonlarca yıl var. Bu yıldızın insanları ilgilendiren ilginç bir özelliği de var. Dünya'nın eksenindeki 26.000 yıllık "salınım" döngüsü nedeniyle, bir zamanlar, atalarımızın mamut avladığı dönemlerde "Kutup Yıldızı"nın bulunduğu konumdaydı. Yaklaşık 11.000 yıl sonra salınım döngüsü tekrar başa dönerken, Vega yıldızı da farkedemeyeceğimiz kadar yavaşça kayarak Polaris'in yerine Kutup Yıldızı haline gelecek. Çok genç, fakat kısa ömürlü bir yıldız olan Vega'nın çevresinde bir gezegen oluşum kuşağı bulunuyor. Bu kuşak içinde oluşumunu tamamlamış veya halen oluşma aşamasında olan gezegenler bulunabilir. Buna yönelik ciddi şüpheler var. Fakat, birkaç yüz milyon yıl sonra Vega bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği için, bu gezegenlerin bir gelecekleri yok malesef. Bu gezegenler, Vega'nın yaydığı çok büyük miktarda radyasyona rağmen şu an mikroskobik düzeyde bir yaşam oluşmasına fırsat bulmuşsalar dahi, hepsi birkaç yüz milyon yıl içinde kavrularak yok olup gidecekler. Zaten Vega da 500-600 milyon yıl içinde dış katmanlarını uzaya saçıp, bir gezegenimsi bulutsunun merkezindeki beyaz cüceye dönüşerek ömrünü sonlandıracak. Özetle; Vega'dan gelen bir uzaylı yok. Vega'nın çevresindeki gezegenlerde yaşayan uygarlıklar yok. Vega, olası çok gelişmiş uygarlıkların turistik geziler yapıp fotoğraf çektirdiği bir yer olmaktan öte özelliğe sahip değil. KOZMİK ANAFOR

http://www.ulkemiz.com/vega-yildizi

Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri ve Özellikleri

Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri ve Özellikleri

COĞRAFYA BÖLGELERİMİZTürkiye'miz çok geniş bir ülkedir. Yurdumuzun doğal yapısı, iklim özellikleri her yerde aynı değildir. Bazı yerler dağlık, bazı yerler düzlüktür. Bazı yerler deniz kenarı, bazı yerler denizden uzaktır. Bazı yerle çok yağışlı, bazı yerler kuraktır. İşte yurdumuz yeryüzü şekilleri, iklim özellikleri ve yetişen ürünlere göre  " Yedi Coğrafya Bölgesi " ne ayrılmıştır. Bunlar :KARADENİZ BÖLGESİ MARMARA BÖLGESİ EGE BÖLGESİ AKDENİZ BÖLGESİ İÇ ANADOLU BÖLGESİ DOĞU ANADOLU BÖLGESİ GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ  YURDUMUZUN COĞRAFYA BÖLGELERİ  AKDENİZ BÖLGESİÜlkemizin güneyinde Akdeniz boyunca uzanan bir bölgemizdir. Kuzeyde Konya havzası, doğuda Uzunyayla ve batıda Köyceğiz ile sınırdır. FABRİKALARIÇimento, sigara, şeker, iplik, dokuma, demir-çelik, un ve besin maddeleri fabrikaları ile petrol rafinerileri vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, pirinç, pamuk, susam, yerfıdstığı, tütün, muz, turunçgiller (mandalina, portakal, limon, greyfurt) ve her çeşit sebze ve meyvecilik ile turfandacılık önemlidir. NEHİRLERİSeyhan, Ceyhan, Göksu, Dalaman ve Manavgat çayı bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİBeyşehir, Burdur, Eğridir, Suğla. DAĞLARIToroslar'da Akdağ, Bozdağ, Nurhak ve Amanos dağları en önemli dağlarıdır. OVALARIÇukurova ve Amik ovaları.  LİMANLARIİskenderun, Mersin, Antalya ve Fethiye. ŞEHİRLERİAdana, Antalya, Antakya, Burdur, Isparta, Kahraman Maraş, Mersin. TURİZMAntalya ve Antakya çevresindeki eski eserler ile bölgenin şelaleleri ve plajları turizm bakımından önemli yerlerdir. Antalya ve Alanya yöresi son yıllarda önemli birer turizm merkezi haline gelmiştir. Gerek yurt içinden ve gerekse yurt dışından çok sayıda turist yılın her ayında bu bölgeyi ziyaret etmektedir. Ayrıca bölgede yapılan film festivalleri ve benzeri etkinlikler her geçen gün artmaktadır. Bölge tarihi, doğası, güneşi, denizi ve konukseverliği ile dünyanın önde gelen turizm merkezlerinden biri haline gelmiştir.      MARMARA BÖLGESİTürkiye'nin kuzeybatısında yer alır.Türkiye'nin nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgesidir. Bölge ekonomik olarak, en gelişmiş bölge özelliğini taşır.FABRİKALARIÇimento, kumaş, deri, dokuma, iplik, konserve, şeker, içki, elektrikli ev aletleri, şişe-cam, rafineri, ilaç ve kibrit. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, pirinç, pancar, tütün, zeytin, üzüm, incir, sebze ve meyveler, ayçiçeği, ayrıca ipekböceği ve hayvancılıkta önemlidir.NEHİRLERİMeriç, ergene, Gönen, Susurluk GÖLLERİSapanca, İznik, Manyas, Ulubat, Çekmece ve Terkos DAĞLARIIstranca, samanlı, Kozdağ, Alemdağ, Uludağ OVALARISakarya ve Bursa ovaları.     LİMANLARIİstanbul, İzmit, Bandırma ŞEHİRLERİBursa, Balıkesir, Çanakkale, Edirne, İstabul, Kırklareli, Kocaeli (İzmit), Sakarya (Adapazarı), Tekirdağ TURİZMİstanbul, Edirne, İzmit, Bursa gibi şehirlerdeki tarihi eserler ve bölge doğal güzellikleriyle turizm bakımından önemlidir.     EGE BÖLGESİTürkiye'nin batısında yer alan Ege Bölgesi, kuzeyde Edremit Körfezi kıyılarından güneyde Köyceğiz'e kadar uzanır.Bu bölgemizin Ege Denizi kıyıları çok girintili çıkıntılıdır. FABRİKALARIÇimento, tuğla-kiremit, sabun, yağ, boya, un, konserve, sigara, dokuma, bira, şeker, rafineri ve çeşitli besin maddeleri fabrikaları vardır. TARIM ÜRÜNLERİ Buğday, arpa gibi tahıllar, tütün, haşhaş, pamuk gibi tarım ürünleriyle her çeşit sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık bölgede yaygındır. NEHİRLERİGediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes önemli akarsularıdır. GÖLLERİBafa ve Marmara Gölü bölgenin önemli gölleridir.LİMANLARIİzmir, Bodrum, Marmaris. DAĞLARIBabadağ, Aydın ve Demirci dağları. OVALARIAydın, Manisa ve Akhisar ovaları.   ŞEHİRLERİAydın, Afyon, Denizli, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak TURİZMİzmir, Bergama ve Efes dolaylarındaki eski eserleri ve Ege kıyıları doğal güzellikleriyle ünlüdür.  Yurdumuza tatil amacıyla giden turistlerin büyük bölümü bu bölgede tatillerini geçirirler.  İÇ ANADOLU BÖLGESİİç Anadolu Bölgesi, ülkemizin ortasında yer alır. Kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege, doğuda Doğu Anadolu bölgeleriyle çevrilidir. Doğu Anadolu'dan sonra en büyük bölgemizdir. FABRİKALARIÇimento, un, tuğla, şarap, makina, vagon, yağ, rafineri, dokuma, şeker ve çeşitli maddeleri üreten fabrikalar vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, arpa, yulaf, çavdar, pirinç, baklagiller, şekerpancarı, patates, çeşitli sebze ve meyvelerdir. Hayvancılık da yaygın olarak yapılmaktadır. NEHİRLERİKızılırmak, sakarya, Porsuk bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİTuz gölü, Akşehir ve Eber gölleri vardır. DAĞLARIErciyes, Elmadağ, Akdağ, Tecer ve Hasan dağı. OVALARIEskişehir ve Konya ovaları önemli ovalarıdır.  ŞEHİRLERİBaşkent Ankara, Aksaray, Çankırı, Eskişehir, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas, Yozgat. TURİZMAnkara, Sivas, Kayseri, Konya tarih eserler bakımından, Ürgüp ve Avanos çevresi ise peribacalıyla ünlüdür. KARADENİZ BÖLGESİTürkiye'nin kuzeyinde yer alır. Karadeniz boyunca uzanır. Bölge ormanlarla kaplıdır. DAĞLARI Canik, İsfendiyar, Köroğlu, Ilgaz, Bolu ve Doğu Karadeniz dağları en önemli dağlarıdır. NEHİRLERİ Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Filyos ve Çoruh, önemli akarsularıdır. İKLİMİ Bölgede Karadeniz iklimi hakimdir. Kışlar soğukça, yazlar serince geçer. Yağışlar her mevsimde görülür. ŞEHİRLERİ Zonguldak, Sinop, Bartın, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Bolu, kastamonu, Çorum, Amasya, Gümüşhane, Tokat, Artvin ve Bayburt illeri bulunmktadır. TARIM ÜRÜNLERİ Fındık ve çay bölgenin önemli tarımsal ürünleridir. Ormancılık oldukça yaygındır. Balıkçılık da halkın önemli geçim kaynaklarındandır. MADENLERİ Bölgede bakır, linyit ve maden kömürü yatakları mevcuttur. Bu bölge, Fatih döneminde Osmanlı yönetimine katılmıştır. TURİZM Abant, Borabay gölleri ve Havza kaplıcaları gerçekten görülmeye değer yerlerdir. DOĞU ANADOLU BÖLGESİEn büyük coğrafi bölgemizdir. Kuzeydoğuda Gürcistan, Ermenistan, Nahcivan, güneydoğuda İran ve Irakla sınır komşusudur. FABRİKALARIÇimento, şeker, yağ-peynir, şarap, sigara, dokuma ve iplik fabrikaları vardır. TARIM ÜRÜNLERİTahıl, patates, pirinç, şekerpancarı, tütün, kaysı, şeftali, üzüm ve benzeri ürünler üretilmektedir. Hayvancılık da bölgenin önemli bir geçim kaynağıdır. NEHİRLERİDicle, Fırat, Aras, Murat ve Karasu bölgenin önemli akarsularıdır. GÖLLERİVan ve Çıldır gölleri. DAĞLARIAğrı, Nemrut, Süphan. Ağrı, 5165 metre ile ülkemizin en yüksek dağıdır. Ağrı, Avrupanın da en yüksek dağıdır.  OVALARIMalatya ve Muş ovaları önemlidir.  ŞEHİRLERİAğrı, Bitlis, Bingöl, Elazığ, Erzurum, Erzincan, Hakkari, Kars, Malatya, Muş, Tunceli ve Van'dır. TURİZMKars ve Erzurum çevresi kış sporları yönünden önemlidir. Harput ve Van dolayları eski uygarlıklardan kalma eserler bakımından önemlidir. Van gölü dolayları  görülmeye değer yerlerden birisidir. GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİEn küçük coğrafi bölgemizdir. Bölgenin güneyinde Irak ve Suriye yer alır. Bölgenin batısında Akdeniz Bölgesi vardır. FABRİKALARIÇimento, yağ, sabun, iplik, dokuma, içki, besin maddeleri üreten fabrikalar, petrol arıtma tesisileri vardır. TARIM ÜRÜNLERİBuğday, mercimek, nohut, burçak, zeytin, antepfıstığı ve kenevir bölgede yetişen önemli ürünlerdir.  NEHİRLERİDicle, Fırat bölgenin önemli akarsularıdır. DAĞLARIToroslar ve Karacadağ. OVALARIHarran ve Antep ovaları.  ŞEHİRLERİAdıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, siirt, urfa, Batman ve Şırnak'tır. Batman ve Şırnak son yıllarda şehir statüsüne kavuşmuştur. TURİZMUrfa ve Adıyaman dolayları ile Mardin eski uygarlıklardan kalma eserler bakımından zengindir.

http://www.ulkemiz.com/turkiyenin-cografi-bolgeleri-ve-ozellikleri

Keramos Ören Yeri

Keramos Ören Yeri

Muğla ili Milas ilçesi Keramos günümüzde Muğla iline bağlı Ören sınırları içinde yer almaktadır. Keramos, Yunancada çömlek, kiremit anlamına gelmektedir. Yunanlı antik çağ tarihçisi Strabon’a göre Keramos kentinin çok fazla köyü bulunmaktadır.. Antik dönemden Osmanlıların son yıllarına kadar yüzyıllar içinde yapılarda ve mahallelerde görülen yerleşim sürekliliği Keramos’un en önemli özelliğidir. Karia’nın önemli kentlerinden biridir. Günümüzde kısmen korunabilmiş surları, (i.ö.4.yy) birbirini izleyen tüm uygarlıklara barınak sağlamıştır Kentin kuruluş tarihi ile kesin bir bilgi yoktur ama kentin İ.Ö.2.yüzyıldan çok önce kurulmuş olduğunu kentteki kalıntılardan anlıyoruz. Kent Roma döneminde gönençe ulaşmıştır. Bizanslılar döneminde kent Piskoposluk Merkezi olmuştur. Kentte ilk madeni para yapımı m.ö.2.yy dan başlayarak Roma İmparatorluk dönemine dek sürmüştür. Madeni paralar üzerinde görülen kısa etekli, elinde çift ağızlı balta ve kalkan tutan tanrı kabartması, yerel Karia tanrılarındandır. Kentin baş tanrısı Zeus Khrysaor’dur. Osmanlı döneminde kenti gezen Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde “mamur abadan, safi bağlık ve bahçelik” bir köy olarak bahseder. Antik dönemde eski yunanda Olympia yöresinde başlanan Olimpiyat oyunları şölenlerine Keramosdan katılan Polites isimli sporcu, ünü kent sınırlarını aşan en ünlü Keramosludur. Aynı gün içinde stadium, dialos ve uzun mesafe koşularının tümünü birden kazanmıştır. http://www.anadolugezirehberi.com

http://www.ulkemiz.com/keramos-oren-yeri

Afrodisias Antik Kenti

Afrodisias Antik Kenti

Aydın İli'ne bağlı Karacasu ilçesinde yer alır. Adını aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’den alan Aphrodisias özellikle Roma çağında Aphrodithe tapınımı ile ünlenmiş antik bir kent olup, günümüzde de çok iyi korunmuş anıt yapıları ile Türkiye’nin en önemli arkeolojik yerlerinden biridir.  Sonraki devirlerde üzerine tiyatro yapılan höyük, M.Ö. 5000’lere kadar giden Prehistorik bir yerleşmedir. M.Ö. 6. yüzyılda Aphrodisias küçük bir köydür. İlk Aphrodithe tapınağı da bu devirde yapılmıştır. Bu görünüm M.Ö. 2. yüzyılda ızgara planlı kentin kuruluşu ile değişmiştir. Bu devirde kentte, yaklaşık bir kilometrelik bir alana yayılmış 15000 civarında insan yaşamaktaydı. M.Ö. 1. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus Aphrodisias şehrini kişisel koruması altına aldı. Bugün ayakta kalan anıtlar ondan sonraki iki yüzyıl içinde yapıldı. Tiyatro ve tapınak arasında etrafı sütunlarla çevrili iki meydan planlandı (Tiberius Portikosu ve Agora). Antik dünyanın en iyi korunmuş stadyumu ise kentin kuzey ucunda yer alıyordu. M.S. 3. yüzyılın sonlarında Aphrodisias Roma İmparatorluğunun Karia Eyaletinin başkenti oldu. M.S. 4 yüzyılın ortalarında da kentin etrafı surla çevrildi. M.S. 6. yüzyıldan itibaren bayındır halini ve önemini kaybetmeye başladı. Aphrodithe Tapınağı kiliseye dönüştürüldü. Küçük bir kasabaya dönen kent 12. yüzyılda tamamen terk edildi.   Bu kent antikçağın önde gelen mimarlık, sanat, heykeltıraşlık ve tapınma merkezlerindendir. Bizanslı yazar Stephanos, kentin kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar dayandırmaktadır. Karacasu ilçesinin 12 km. güneydoğusunda bir Karia kenti olarak kurulan Aphrodisias, altın çağını Roma döneminde yakalamıştır. Bu dönemde olağanüstü güzellikte mermer heykeller ve yapılar inşa edilmiş ve Aphrodisias stili olarak bilinen bir sanat ekolü de gelişmiştir. Yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda kentte mimarlık ve heykeltıraşlığın yanı sıra tıp ve astronomi alanlarında da çalışmalar yapıldığı belirlenmiştir. Kentte görülebilecek başlıca yapı kalıntıları, M.S. 2. yüzyılda İmparator Hadrianus zamanında yapılan hamam, büyük havuzlu agora, M.Ö. 1. yüzyılda Tanrıça Aphrodite için yapılan tapınak, stadyum, tiyatro, tiyatro hamamı, odeon, piskopos sarayı, felsefe okuludur. Bölge Bronz Çağı içinde önemli bir yerleşim alanıdır. Afrodisias Ören yeri içinde bulunan ve Arkeolojik araştırmalar yapılan Akropol ve Pekmez Tepe höyükleri, Bronz Çağının bütün tabakalarını kapsayan önemli buluntular vermişlerdir. İç Anadolu Bronz Çağı uygarlıkları ürünleriyle bir arada çıkan bu buluntular, bölgede gelişmiş ticaret ve kültür alışverişi olduğunu belgelemektedir. Ayrıca, Güzelbeyli Köyü sınırları içinde bir erken Bronz Çağı Nekropolü de tespit edilmiştir. Afrodisias kazılarında, Akropol Tepe Höyüğü ve Afrodit Tapınağı çevresinde Demir Çağı, Lidya tipi seramik veren tabakalar, Arkaik ve Klasik Dönem yerleşimi tespit edilmiştir. M.Ö. birinci bin yıl içinde bölgenin en önemli Antik Kenti olan Afrodisias’ta Ön Asya kökenli Tanrıça İştar, Asterte, Anadolu kökenli Tanrıça Kybele ve Grek kökenli Tanrıça Afrodit kültlerinin birleşmesinden oluşan doğa ve bereket tanrıçası nitelikli ‘Afrodisias Afrodit’i kültü gelişmeye başlamış ve Afrodit Tapınağı kurularak şehir bir kült (inanç) merkezi haline gelmiştir. Geç Helenistik Dönemde bölgede iki antik şehir gelişmeye başlamıştır. Afrodisias ve Plarasa Antik Kentleri Roma Döneminde, özellikle Julius Claudius ailesinden gelen imparatorlar döneminde hızla gelişmişlerdir. Roma tarafından ayrıcalık ve özerklik tanınmış ve iki şehir ortak sikke basmışlardır. Afrodisias, yakın çevresinde bulunan mermer ocaklarının kullanımı ile önemli bir plastik sanatlar merkezi haline gelmiştir. Öyle ki, kent sanatçıları kendilerine özgü “Manierist Stil” denilen yontu ekolünü yaratmışlardır. Bölge M.S. 4. yüzyıla kadar gelişmeye devam etmiş ve önemini korumuştur.  Bizans Dönemi’nde Afrodisias Karia Bölgesi Baş Piskoposluğu haline getirilmiştir. M.S. 6–11. yüzyıllarda bölge siyasi, dini ve ekonomik sıkıntılarla Vizigot ve Arap akınları yüzünden önemini yitirmiştir. Bizans kaynaklarına göre 11–13. yüzyıllar arasında bölgeyi dört kez Selçuklular ellerine geçirmişler ve Karacasu toprakları Türkmen boylarınca iskân edilmiştir. Böylece bir süre Menteşe Beyliği, daha sonra da Aydın Oğulları egemen olmuşlardır. 1413 tarihinde II. Murat Karacasu topraklarını Osmanlı İmparatorluğuna katmıştır. 1867 tarihinden itibaren de Karacasu İlçesi olarak Aydın’a bağlanmıştır.

http://www.ulkemiz.com/afrodisias-antik-kenti

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji nedir ? Kazı Nasıl Yapılır ?

Arkeoloji, kazı bilimi veya kazıbilim; kazı vb. yöntemlerle ortaya çıkarılan tarihî yapıtları kültürel, sanatsal ve tarihsel yönden inceleyen bir bilimdir. Türkçeye yanlış bir şekilde "kazıbilim" olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler.Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında tarihöncesi (prehistorya) arkeolojisi, klasik arkeoloji, protohistorya ve önasya arkeolojisi, mısır arkeolojisi, tevrat arkeolojisi, ortaçağ arkeolojisi sayılabilir. Arkeoloji, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, araç, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpiç) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler Türkiye'de höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakındoğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır.Ülkemizdeki Alacahöyük,Yalıhüyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler birer höyüktür. Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. İnler, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer alır.Tarihöncesi arkeolojisi yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Bu incelemede kazılar çok büyük bir dikkatle yürütülür. Tarihöncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, taş araçlar, mimari kalıntılar ya da organik kalıntılar çok önem taşımaktadır.Tarihler ve ÇağlarArkeologların yapması gereken en önemli işlerden biri, ulaştıkları buluntuların hangi dönemden kaldığını saptamaktır. Bu buluntular arasında ele geçen yazılı belgeler, bu iş kolaylaştırır; ama yazılı bir belge yoksa, örneğin binlerce yıl öncesinden kaldığı tahmin edilen bir eşyanın kesin yapım tarihini bulmak çok zordur. Arkeolojinin eski yerleşmeleri ve buluntuları tarihlendirmede yararlandığı yazılı tarih öncesi dönemleri, ilk kez Danimarkalı bir arkeolog sınıflandırmıştır. Bu yazılı tarih öncesi dönem, Prehistorya ya da Tarihöncesi olarak adlandırılır. İnsanların çok sert bir taş olan çakmak taşından alet ve silah yaptıkları ilk dönem Taş Devri'dir. Alet ve silahların tunçtan yapıldığı bir sonraki döneme Tunç Çağı denmiştir. Demirin kullanılmaya başlandığı son dönemsse Demir Çağı olarak adlandırılır. Çağdaş arkeologlar bu üç çağı da kendi içinde daha kısa süreli dönemlere ayırırlar.Bir arkeolog, ortaya çıkardığı aygıtların hangi çağdan kaldığını saptasa bile bu aygıtların yapıldıkları tarihe ilişkin bilgi edinmesi her zaman kolay olmaz; çünkü bir bölgede yaşayan insanlar taştan aygıtlar kullanırken aynı dönemde başka bir bölgede insanların tunçtan aygıtlar kullandığı bilinmektedir.İlk BuluntularBir bilim dalı olarak arkeolojinin geçmişi çok eski değildir. Büyük çaplı ilk kazılar 18. yüzyılda 79 yıӀında patlayan Vezüv Yanardağı'nın püskürttüğü lavların ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Herkulaneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin ortaya çıkarılması, eski Roma kentleri konusunda yeni bilgilere ulaşılmasını da sağladı.Aynı yüzyılda İngiliz arkeolog John Frere, taştan yapılmış aygıtlarӀa soyu tükenmiş bazı hayvanların kemiklerini bir arada buldu. Frere, bu aygıtları yapmış olan insanlar ile soyu tükenmiş hayvanların aynı dönemde yaşadıklarını gösterdi; ama hiç kimse, yeryüzünde on binlerce yıl önce yaşamış insanların olabileceğine inanmak istemedi. Daha sonra bu bilgi bilim adamlarınca da doğrulandı.Eski Mısır yazısı olan hiyeroglifin 1822'de arkeologlar ve yazı uzmanları tarafından çözülmesi, arkeoloji için bir dönüm noktası oldu. Hiyeroglifin çözülmesinde kilit rol oynayan Rosetta Taşı’nda aynı sözcükler hem hiyeroglif hem de Eski Yunan yazısı ve başka bir tür Mısır yazısıyla yinelenmişti. Bu gelişme çok sayıda arkeologun Mısır'a ilgi göstermesine yol açtı. Yapılan kazılarla Eski Mısır’daki yaşama ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı. Arkeolojinin en önemli buluşlarından olan Rosetta Taşı, günümüzde Londra'da British Müzesi'nde sergilenmektedir.Ortadoğu'daki BuluntularArkeolojinin en zengin kaynakları Ortadoğu'da bulunmaktadır.Truva ve GiritEski Yunan şairi Homeros şiirlerinden birinde, 10 yıllık bir kuşatmadan sonra ele geçirilen Troya kentinin öyküsünü anlatır. Ama bu kentin nerede olduğu kesin olarak bilinmiyordu. Troya’nın gerçek yerini 1871'de Alman arkeolog Heinrich Schliemann saptadı. Schliemann, kazılarda ortaya çıkardığı buluntuları gizlice yurtdışına kaçırmasına karşın Osmanlı hükümetinden 1876'da yeniden kazı izni aldı ve Wilhelm Dörpfeld ile birlikte Troya’daki kazıları sürdürdü. Eski krallıklara ilişkin bir başka önemli kazının yapıldığı yer Akdeniz'deki Girit Adası'ydı. Arkeolog Sir Arthur Evans, 1900'da Knossos'ta yaptığı kazılarda eski Girit krallarının yaşadığı büyük bir sarayı ortaya çıkardı. O tarihe kadar yalnızca Yunan mitolojisinin bir kahramanı sanılan Minos'un gerçek bir kral olduğu anlaşıldı. Bulunan sarayın duvarları, boğa güreşlerinin, çiçeklerin ve hayvanların sanki 3.000 yıl önce değil de, bir gün önce yapılmış gibi duran parlak renkli resimleriyle bezenmişti.Su Altındaki KalıntılarToprak altındaki eski kentler, binlerce yıl dayanmış ve kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Su da toprak gibi Tarih öncesi’nde yaşamış olan insanların evlerini ve eşyalarını zamana karşı korumuştur. Bundan dolayı suyun altında da arkeoloji için pek çok zengin malzeme bulunmaktadır. Arkeolojinin su altındaki kalıntılarını incelen dalı sualtı arkeolojisi olarak adlandırılır. 1854'te, İsviçre'nin Zürich kentindeki gölün suları çok azalınca, dibindeki eski ev kalıntıları ortaya çıktı. Arkeologlar evlerin bulundukları katmanları inceleyerek yapıldıkları dönemleri saptadılar. Bulunan tahta aygıtlar, keçeler, sepetler ve hatta elma, armut ve ekmek artıkları o insanların günlük yaşamlarına ilişkin önemli bilgiler sağladı. Türkiye'de de Bodrum ve Antalya yöresinde su altı çalışmaları yapılmış ve çok sayıda buluntu ortaya çıkarılmıştır ki bunlar Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedirGünümüzde ArkeolojiEskiden zengin hazineler, saraylar ve tapınaklar bulma umuduyla kazı yapılırdı. Sıradan insanların yaşadıkları yerler definecileri ilgilendirmiyordu. Oysa arkeologlar geçmişi iyi anlayabilmenin yolunun, bulunabilen her şeyi incelemekten geçtiğini bilirler. Arkeologlar buluntuları incelerken, o topluluğun ekonomisini, değişik işleri ve görevleri olan insanlar arasındaki ilişkileri ve dinsel inanışlarını da araştırıyorlar. Yetiştirdikleri bitkilere ve hayvanlara bakarak insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerini, kendilerinin de çevreden nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyorlar.Ortadoğu'da bazı arkeologlar çöllerde araştırmalar yaparak, kentlerin henüz kurulmadığı ve uygarlıkların yerleşmediği dönemlerdeki göçebe topluluklara ilişkin bilgi edinmeye çalışıyorlar. Çok kısa bir süre öncesine kadar kitaplarda, elyazmalarında ve iyi korunmuş yapılarda ortaçağa ilişkin yeterince bilgi bulunduğu sanılıyordu. Yakın tarihlerde bu alanda da yepyeni gelişmeler oldu. Birçok araştırmacı son 200 yılda yapılmış kanalları, demiryollarını, fabrikaları konu alan sanayi arkeolojisi alanında çalışıyor. Günümüzde kısaca, geçmişe ilişkin her şey arkeolojinin kapsamına girmektedir.Alan AraştırmasıHavadan çekilen fotoğraflar arkeologların çalışmalarına büyük katkı sağlamaktadır. Bu fotoğraflar, araştırılacak alanı yere serilmiş bir harita gibi gösterir. Örneğin, birbirine bağlı kısa, düzenli yollar ya da setler Roma dönemini işaret eder. Güneş ışınlarının eğik olduğu saatlerde çekilmiş fotoğraflarda görülen hafif tümsekler ve çukurlar ise buralarda eski yerleşmelerin izlerini gösterir. Bunlar hisar, hendek ve yapı kalıntıları olabilir.Yılın belli zamanlarında çimenlerin ya da ekinlerin renginde ve boyunda gözlenen bazı değişiklikler de arkeologlara önemli ipuçları verir. Örneğin, bir tarlanın genelinde tahıllar yeşilken bir bölümü kısa zamanda olgunlaşıp sararmış olması, o toprağın altında taştan dayanakların bulunduğunu gösterir. Eğer tarlanın altında doldurulmuş çukurlar ya da hendekler varsa, buralarda su birikeceği için, ekili ürünün olgunlaşması gecikir. Bu yerler fotoğraflarda yeşil çizgiler ya da noktalar olarak göze çarpar. Bu tür belirtilerden birçok eski yerleşme yeri saptanmış ve gün ışığına çıkartılmıştır.Toprak altında kalmış çanak çömlek ocakları, pişmiş kilde bulunan magnetik güçten dolayı, duyarlı magnetometrelerle (magnetik güç ölçme aleti) saptanabilir. Bir zamanlar canlıların yaşamış olduğu ve organik maddelerin bulunduğu yerlerde de, çevrelerine göre daha çok magnetizma vardır. Arkeologlar magnetometreyle çanak çömlek ya da çini gibi eşyaların bulunduğu ve insanların yaşadığı yerleri kolayca saptayabilirler.Alan araştırmasında kullanılan bir başka yöntem de, topraktaki direncin elektrikle ölçülmesidir. İçi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterir.Ekili tarlalarda toprak sürülürken ortaya çıkmış bir çömlek ya da çini parçası ile tümsek ya da çukurlar, bir arkeologun buradaki eski kalıntıları bulmasına yardımcı olur. Ayrıca, eski haritalardan, belgelerden, yer adlarından ve yerel geleneklerden de yeni ipuçları çıkarılabilir ve dünya da pek çok yerleşme kalıntısı bu yolla bulunmuştur.Kazı Nasıl Yapılır?Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü daha iyi anlayabilmek için, Roma dönemi bir evin yapılış öyküsünü örnek almak iyi bir yol olabilir. Çünkü arkeologlar günümüzde Roma dönemi bir evi ortaya çıkarmak üzere kazıya başladığında, bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurmaktadır. Roma dönemin yapı ustası, bir evi yapmaya giriştiğinde önce toprağı temizler, ardından temel çukurlarını kazar. Sonra, mozaiklerle resimler ya da motifler yaparak zemini döşer. Duvarları örüp üstünü bir çatıyla kapatır.Ev artık oturulacak hale gelmiştir ve insanlar gelip yerleşirler. Ustanın cebinden düşen bir metal para evin temelinde kalabilir. Evde yaşayanlar bazı küçük eşyalarını evde yitirebilir. Kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede kalabilir. Arkeolojide bu süreç yerleşme dönemi olarak adlandırılır. Daha sonra bir savaştan dolayı insanlar yaşardığı evi terk etmek zorunda kalabilir, ev bir depremde çökebilir. Artık içinde insanın yaşamadığı evin zamanla tamamen çöker; ahşap kısımları çürür, duvarlar yıkılır. Aradan uzun yıllar geçince de ev bütünüyle toprağın altında kalır. Aradan yüzyıllar geçince üzerindeki toprak dümdüz olur. Burası ekili bir alan haline gelebilir ya da üzerine yine bir ev yapılabilir.Arkeologlar önce toprak altında böyle bir evin varlığını saptar. Kazı alanının tümünü ya da çevresini ince çelik çubuklarla çevirir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çıkarılacak plan ve sonuçların güvenilirliği için gereklidir. Artık sıra, çatıdan temele doğru bütün tabakaları tek tek özenle kaldırmaya gelmiştir.İlk tabakaya ulaşıncaya değin kazı makineleri kullanılabilir. Ama ilk tabaka kaldırılınca, artık kazıda yalnızca sivri uçlu mala, kürek ve kova kullanılır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan duvarlar, ocaklar, fırınlar ve insan yapımı öbür yapılar örselenmeden birbirinden ayrılır. Arkeologlar bütün bunları inceler ve ayrıntılı notlar tutar. Ele geçen eşyalar tek tek özenle temizlenir ve bulundukları tabakayı belirtecek biçimde numaralanır. Eşyaların üzerinde o dönemin hükümdarının resimleri varsa, bu eşyanın yapılış tarihini saptamayı kolaylaştırır. Ama buluntular daha eski dönemlerden kalmış, yazısız ve resimsiz de olabilir. Ayrıca başka döneme ait eşya o tabakadaki eşyayla karışmış olabilir. Böyle durumlarda kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmamış olması gerekir.Kazıyı yapan kişi, bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkılmaya bırakıldığı tarihleri saptar. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğunu ve yaşam biçimlerini ortaya çıkarabilir. Örneğin bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağını bilir. Buradaki bitki, tohum, polen ve tahıl kalıntıları, çevrenin o zamanki bitki örtüsünü gösterir. Hayvan kemikleri, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsini anlamamızı sağlar. Kullandıkları araç gereçler insanların günlük yaşamları hakkında bilgi verir.Kentlerde kazı çalışmaları, açık alanlardaki kazılardan daha zor ve karmaşıktır. İnsanların yüzyıllardır yaşamakta oldukları kentlerde kazılar yıllarca sürebilir. Öte yandan bir kalıntının varlığı saptansa bile, bu mevcut yapıların ya da sokakların altında bulunacağından kazı yapma olanağı da yoktur. Bu gibi nedenlerden dolayı büyük kentlerde daha az kazı yapılmaktadır. Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz. Bu tür kazılarda birbiri üzerine binen bütün katmanların görülebileceği bir kesit elde edilmeye çalışılır.Bilimsel YöntemlerArkeolojide günümüzde tarihlendirmede çeşitli bilimsel yöntemler kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan radyokarbonla tarihlendirme yönteminin bulunması, arkeolojide büyük bir gelişme sağladı. Bu yöntemle odunun, kömürün ve eski yerleşim bölgelerinde bulunan kemiklerin yaşlarını saptamak olanaklı hale geldi. Her canlıda karbon bulunur ve bunun neredeyse tamamı karbon-12'dir. Belli bir oranda da radyoaktif ve "ağır" olan karbon-14 vardır. Örneğin bir ağaç kesilince, artık yeni karbon-14 atomları alamaz ve var olan radyoaktif karbon atomları da belli bir hızla yok olmaya başlar. Böylece yaklaşık 5.500 yıl sonra bu atomların yarısı karbon-12 atomlarına dönüşür. Radyoaktif karbonun karbon-12'ye oranı ölçülerek, canlının ne kadar zaman önce öldüğü saptanabilmektedir. Ne var ki bu yöntem, tarihi belli olan Mısır buluntularına uygulandığında, saptanan tarihlerin çok kesin olmadığı anlaşılmıştır.Bir başka tarihlendirme yöntemi de ısıyla ışıldamadır (ısıl ışıldama). Bu yöntem yalnızca pişmiş kile uygulanabilmektedir. Kilde radyoaktif atomlar içeren elementler vardır. Kil pişirilmeden önce bunlar çevrelerine ışık biçiminde parçacıklar saçarlar. Pişme işleminin sonunda, atomların saçtığı bu parçacıklar kristalleşmiş yapının içinde hapsolur. Isıyla ışıldama yönteminde çömlekten alınan bir örnek, parçaların yeniden serbest kalacağı noktaya kadar ısıtılır. Bu parçacıklar ışık biçiminde (ışıldayarak) açığa çıktıkları için fotometre aygıtıyla ölçülür. Çömlek ne kadar çok ışık verirse, o kadar eskidir.Bir ağacın yaşının, gövdesindeki yıllık büyüme halkalarına göre saptanmasına dendrokronoloji denir. Ağaç gövdesinin kesitinde iç içe ince ve kalın halkalar görülür. Havaların iyi gittiği yıllarda ağaç daha çabuk büyüyeceğinden halkaların kalınlığı artar. Bu yöntemle ağacın yaşadığı dönemdeki iklim koşulları bile anlaşılabilir. Bir çam türünün 4.000 yıl önceki ve günümüzde yaşamakta olan örnekleri bu yöntemle karşılaştırılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-nedir-kazi-nasil-yapilir-

Doping Nedir? Nasıl Yapılır?

Doping Nedir? Nasıl Yapılır?

Doping, sporcuların yarışta kendilerine avantaj saplamaları için kullandıkları performans arttırıcı ilaç veya yöntemlerin genel adıdır. Bir doping çeşidi olan kandaki oksijen miktarının yapay olarak arttırılması, bireyin hemoglobin konsantrasyonunu normal düzeyin üzerine bir seviyeye attırılması ile sağlanır ve bu doping çeşidine kan dopingi denilmektedir.Kan dopingi genel olarak İlki kan nakli veya kişinin toplardamarlarına kan transferi olmak üzere iki metotla yapılır. Her iki metotta kandaki hemoglobin hemoglobin seviyesini arttırır. Hemoglobin seviyesinin arttırılması maksimum oksiyen taşınımını arttırır çünkü ekstra hemoglobin molekülleri, ekstra oksijenin vücutta taşınımını gerçekleştirmektedir. Bu sayede sporcunun dayanıklılığı ve performansı artmaktadır. Yapay oksijen taşıyıcılar hemoglobin çözeltileri ve perflorokimyasallar olarak iki alt gruba ayrılmaktadır. Bunlar kan dopinginde olduğu gibi, oksijenin vücutta dolanımı için üretilen kimyasallardır. Dünyadaki her spor dalında mücadele veren sporcuların performans arttırıcı ilaç veya tekniklerin kullanımı son yıllarda çok daha sık karşımıza çıksa da, bunların kullanımı eski Yunan uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. O dönemin atletleri güçlerini arttırmak için mantar, ginseng ve morfin gibi maddeler kullanmışlardır. Bazı sporcular bu tarz maddeleri veya yöntemleri kullanmayı tercih etmeyip spor ahlakına uygun davranış sergilerken, bazıları teknoloji ve tıp dünyasının nimetlerinden faydalanarak üstünlük kurmaya çalışmışlardır.Vücuttaki oksijen taşınımının yapay olarak arttırılması kan nakli, özelleştirilmiş yüksek irtifa antreman teknikleri ve son teknoloji ürünü ilaçlar ile gerçekleştirilebilmektedir. Bu ilaç veya teknikler ile sporcu hem hızlanır hem de daha az yorulur. Bir çok spor dalında kan dopinginin kullanımı yasak olsa da, kullanılan tekniklerin fazlalığı ve ayrıntılı bir şekilde planlanarak yapılması, tespit edilmelerini zorlaştırmaktadır. Örneğin atlette tespit edilen hormon seviyesinin yüksek düzeyde çıkması atletin vücut kimyasından doğal olarak da kaynaklanıyor olabilir veya yapay olarak atlete veriliyor da olabilir. Bunun tespiti her zaman çok kolay olmamaktadır. Aynı zamanda, “doğal” (ilaçsız) yollardan kandaki oksijen miktarını etkin bir şekilde arttıran teknikler kabul edilebilir mi? Bu tarz uygulamalar spor ahlakına uygun mudur? Bu gibi sorular günümüzde halen belirsizliklerini korumakta olsa da birçok dalda faaliyet gösteren sporcular bu uygulamaları hayatlarına dahil etmişlerdir.Kaslar Nasıl ÇalışırKaslarda glikojen adıyla şeker formunda bulunan karbonhidratlar, egzersiz halindeyken vücudun temel yakıtı görevini görür. Gllikojen, glikoliz adı verilen ve şeker moleküllerinin parçalanıp pürüvik asit ve adenozin tri-fosfat (ATP) formunda enerjinin açığa çıktığı metabolik bir proses sonrasında mekanik enerjiye dönüştürülür. Eğer hücrede yeterli miktarda oksijen bulunursa, açığa çıkan pürüvik asit mitokondriye geçiş yapar ve daha fazla ATP sentezlenmesini sağlar. Ancak ortamda yeteri miktarda oksijen olmazsa, ortamda bulunan pürivik asit farklı bir kimyasal form olan laktik aside dönüşür. Kas hücrelerinde aşırı miktarda laktik asit birikirse bu asitler kana karışır ve kas kasılmalarını geciktirir. Bu nedenle hücrelerdeki oksijen miktarının az olmasının sonucu olarak ortaya çıkan laktik asit kas yorulmalarının birincil nedenidir.Kan sadece plazma, trombosit, beyaz ve kırmızı kan hücrelerinden oluşmaktadır. Bunlardan kırmızı kan hücreleri (eritrositler) kandaki oksijenin zenginleşmesi ile doğrudan alakalıdır çünkü eritrositler vücut içersindeki dolaşımı esnasında oksijen taşıyıp karbondioksiti atmakla görevlidir. Kırmızı renklerini hemoglobin adı verilen kimyasal bir proteinden alırlar ve bu protein kendisine gazları taşıma kabiliyeti kazandırır. Kan akciğerlere ulaştığında, oksijen molekülleri hemoglobine bağlanır ve kan dolaşımı esnasında ulaştığı dokulara bağlanan bu oksijenleri bırakır. Dokulara ulaşan bu oksijen molekülleri de pürüvik asidin laktik aside dönüşümünü engeller ve sporcunun performansını arttırmasına yardımcı olur.Doping Nedir?Genel olarak doping, sporcuların yarış veya müsabaka esnasında kendilerine avantaj sağlamaları amacıyla kullandıkları ilaç veya tekniklerin genel adıdır. Kullanılan metotlar sporcuların dokularında bulunan oksijen miktarının arttırılmasına yöneliktir. Bunun için temel olarak iki metot vardır. Birincisi yapay oksijen taşınımı ve ikincisi de kan dopingidir. Dünya Anti Doping Ajansı’na (WADA) göre, yapay oksijen taşıyıcılar “kanda ekstra oksijen taşınımı kabiliyetini arttırmak amacıyla kullanılan kimyasallar” olarak tanımlanır. Bunlar modifiye edilmiş hemoglobin çözeltileri ve perflorokimyasallar olarak bulunabilir. Kan dopingi de “vücuttaki kırmızı kan hücresi sayısının arttırılması için kan veya kanla ilgili ürünlerin alınması” olarak belirtilmiştir. Bu işlem ya kan nakli ile yada vücutta kırmızı kan hücrelerinin üretilmesini yapay olarak uyaran eritroprotein gibi sentetik hormonların verilmesi ile gerçekleştirilebilir.Yapay Oksijen TaşıyıcılarYapay oksijen taşıyıcılar, oksijenin vücut içerisinde taşınımını arttırmak için dizayn edilen maddelerdir. Daha önce belirmiş olduğumuz gibi vücutta bu işlemi doğal olarak yapmaktan sorumlu olan birimler hemoglobinlerdir. Bu bilginin ışığında bilim adamları hemoglobinleri eritrositten izole ederek vücuda doğrudan vermenin oksijen taşınımını arttıracağını düşünmüşlerdir. Ancak izole hemoglobinlerin vücuda verilesi, kimyasal bir bozulma oluşturarak vücutta toksinlerin oluşmasına neden olmuştur. Bu konu üzerinde çalışmalar devam etmekte olup, doping olarak kullanımı gelecek için umut verici niteliktedir!Yapay oksijen taşıyıcılar kategorisinin ikinci bölümünü perflorukimyasallar (PFC) oluşturmaktadır. Bu sentetik sıvılarda oksijen çözünmüş halde bulunmaktadır. Çözünmüş halde bulunan bu oksijen molekülleri kan dolaşımı esnasında dokulara geçmektedir ve vücutta doğal olarak bulunan hemoglobinin taklidi gibi düşünülebilir. Bununla birlikte bir hemoglobin molekülü sadece dört oksijen molekülü taşıma kapasitesine sahipken, PFC’lerin oksijen taşıma kapasitesi, yükleme ve boşaltma işlemini difüzyon ile gerçekleştirdiği için gazın çözünürlüğüne bağlı olup hemoglobinden çok daha fazladır. PFC’lerin kullanımı 1980’li yıllardan sonra başlayıp kısa sürede yaygınlaşmış ve hemen yasaklanmıştır.Kan DopingiKan dopinginin uygulanmasının iki temel metodu bulunmaktadır: eritrosit nakli ve vücudun eritrosit üretmesi için uyarılması. Nakil işlemi bir kişinin toplardamarına kanın transfer edilmesidir. Yapılan araştırmalara göre kan nakli vücuttaki hemoglobin konsantrasyonunu normal düzeyin üzerine taşımaktadır. Hemoglobin miktarındaki artış, maksimum oksijen taşınımı ile doğrudan alakalıdır çünkü eklenen her hemoglobin molekülü ekstra oksijen molekülünün vücut içerisinde taşınımını sağlamaktadır. Vücudun dokularına taşınan her oksijen molekülü de sporcunun performansını daha iyi ve daha uzun sürelerde sergilemesine yardımcı olmaktadır. Bu tarz doping uygulamasını gerçekleştirebilmek için sporcular kendisinin veya başkasının birkaç ünite kanını müsabakalardan önce biriktirerek vücutlarına transfer ettirirler. Bunun en bilinen uygulamalarından biri 1968 Meksika olimpiyatlarında açık hava bisiklet rekorunu kıran ve müsabakalara 2 kardiyolog ve kanına uygun olan sekiz genç kişi ile birlikte gelen atlet tarafından gerçekleştirilmiştir.İkinci kan dopingi uygulaması, normalde eritropoiz olarak isimlendirilen biyolojik bir reaksiyon olan  eritrosit üretiminin uyarılmasıdır. Vücutta oksijen yetmezliği oluştuğunda, böbreklerde bulunan sensörler harekete geçerler ve eritropoietin (EPO) hormonu üretimini arttırırlar. Üretilen bu EPO kemik iliğinde daha fazla eritrosit üretilmesine neden olur. Buna bağlı olarak da artan eritrosit miktarı ile orantılı şekilde vücuda oksijeni taşıyan hemoglobin seviyesi artar.Eritropoiz iki şekilde uygulanabilir. Bunlardan ilki vücuda sentetik EPO verilmesi ve ikincisi vücudun oksijen yetersizliği olduğu yönünde uyarılmasıdır. Sentetik EPO prematüre bebeklerde, kanser, AIDS ve kronik böbrek rahatsızlığı yaşayan kişilerde kansızlık giderici ilaç olarak geliştirilmiştir. Sentetik EPO vücutta doğal formu ile aynı etkiyi göstermekte ve devamlı etki göstermesi için vücuda haftada birkaç kez verilmesi gerekmektedir.Oksijen yetersizliği, havanın “daha ince” veya oksijen derişiminin az olduğu yüksek rakımlarda oluşmaktadır. Böyle yüksek yerlerde her nefes alış verişte vücuda giren oksijen miktarı düşük olduğundan sporcunun kaslarına giden oksijen de bir o kadar azalmaktadır. Bu durum hipoksi olarak da bilinen oksijen yetersizliğine neden olup eritropoiz üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle günümüzde birçok atlet ve koçları yüksek rakımlı bölgelerde yaşayıp antreman yapmaktadır. Hatta bu amaçla özel olarak kurulan antreman sahaları bulunmaktadır.SonuçGünümüzde sporcuların vücut performanslarını yapay yollardan arttırabilecekleri birçok metot bulunmaktadır. Dayanıklılığa bağlı sporlarda, kandaki oksijen miktarının arttırılması atletik performansın arttırılması için hayati önem taşımaktadır. En basit kan naklinden, genetik mühendisliğinin son ürünü bileşiklerin kullanımına kadar birçok uygulama sporcuların vücut gelişimlerini veya dayanıklılığını arttırmak için seçenek oluşturmaktadır. Özellikle atletizmin çoğu dalında doping uygulamaları yapılmakta fakat bunların bazısı bulunabilmekte, bazısı da kamuoyu ile farklı nedenlerle paylaşılmamaktadır. Temennimiz her ne kadar ütopik olsa da dopingin her türlü spor dalından uzaklaştırılması ve müsabakalarda adaletin sağlanmasıdır.Kaynakça: http://www.wada-ama.org/ http://sln.fi.edu/ http://www.uoregon.edu/~iishp/Vannat.htmlYazar: Nihat Keleş http://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/doping-nedir-nasil-yapilir

Ankaranın ilçesi "Beypazarı" hakkında bilgi

Ankaranın ilçesi "Beypazarı" hakkında bilgi

Beypazarı, İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara'ya bağlı bir ilçedir. Ankara'nın 98 km. batısında, denizden ortalama 700 m. yüksekliktedir.

http://www.ulkemiz.com/ankaranin-ilcesi-beypazari-hakkinda-bilgi

Frigyalılar

Frigyalılar

Frigya Uygarlığının başkenti olan Gordion' un bilinen tarihi M.Ö. 3000 yılına (eski tunç çağı) kadar gitmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 3000'li yıllara (M.Ö. 3000-2000) rastlayan Eski Tunç Çağı, Gordion'da yerleşimin bilinen ilk safhasıdır.Kurucusu Kral Gordios’un ismini alan Gordion şehrinin kalıntıları; Ankara’ya 94 km uzaklıkta,  Sakarya (Sangarios) Irmağı kıyısında, Polatlı’nın Yassıhöyük köyündedir.Başkenti Gordion olan Frig ülkesi Ankara, Afyon ve Eskişehir'in tümünü, Konya, Isparta ve Burdur illerinin kuzey, Kütahya'nın ise doğu bölümünü kapsamaktaydı.Midas, Frig ülkesinin Gordios tan sonra bilinen ikinci kralıydı.Kent en parlak dönemini, Kral Midasın dönemi olan İ.Ö. 725 ve 675 yılları arasında yaşamış, bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır.Frigler M.Ö. 676 yılında yıkılarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. MÖ 7. yüzyılın başında Frigya Devleti'ne son veren Kimmerler'ce işgal edilen kent yakılıp yıkıldı. Daha sonra bölgeye egemen olan Lidyalılar'ca kent yeniden kuruldu. Sonradan Pers kralı Kyros (Keyhüsrev), son Lidya kralı Kroisos’u (Karun) yenince (İ.Ö. 547)  Gordion Pers’lerin egemenliğine geçti. Sonradan Makedonya Kralı Büyük İskender güçlü ordusuyla yola çıkmış, Pers kralı III. Dara'yı (III. Darius) yenerek Gordionu ele geçirmiş bu zafer Helenistik çağın başlangıcı olmuştur ( İ.Ö. 300-100).Gordion un bulunduğu bölge, Sakarya Irmağı kıyısında, Polatlı’nın 20 km batısında yer alır. Büyük (10-12 hektarlık) bir kale höyüğü ile güneydoğuda yer alan ve Küçük Höyük olarak bilinen daha küçük (3-4 hektarlık) başka bir höyük ve Sakarya Irmağı’nın bugünkü yatağı boyunca batıya doğru uzanan büyük bir dış şehir yerleşiminden oluşmuştur. Kaledeki yerleşim İlk Tunç Çağından Orta Çağa kadar uzanır. Gordion, yıllarca aynı yerde, yıkılan kerpiç ev ve duvarların üzerine yeni yapıların kurulmasıyla oluşmuş 350 x 500 metre boyutunda yassı bir höyük durumundadır. Dokuz metrelik bölümü günümüze kadar ulaşan kentin güneydoğusundaki anıtsal kapı en önemli kalıntıdır. Kent Kapısı yumuşak kireç taşından yapılmıştır. İÖ 8. yüzyıla tarihlenen bu kapıdan dokuz metre genişliğinde 23 metre uzunluğunda bir koridorla kente ulaşılırdı. Kapının iki yanında yer alan kulelerin avlusu silah deposu olarak kullanılırdı. Ayrıca avluda kralın özel koruma birliklerinin kaldığı ahşap evler vardı. Kuzey avlu tamamen açılmış, güney avlu ise Pers kapısının duvarını korumak için kazılmamıştır. Gordion'un merkezinde saray yer alıyordu. Saray yapılarını, halkın oturduğu evlerin bulunduğu bölümden kerpiç bir duvar ayırıyordu. Teras, yüksek bir salon ortasında sabit bir ocak yanlarında ahşap galeriler bulunan dikdörtgen biçiminde her biri 11x14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış bir oda olan 8 adet megaron dan oluşmaktaydı. Bu odalarda yanık arpa ve buğday taneleriyle, değirmen taşları,ekmek pişirmede kullanılan seramik ve toprak kaplar, bulunmuştur. Arkeologlar bu teraslarda sarayın günlük işlerinin yapıldığı görüşündedirler. Bunlar Friglerin Anadolu’da buğday tarımıyla ilgisini göstermektedir.Halen Güneydoğu Anadolu’da kullanılan tarlada olgunlaşmadan yakılarak elde edilen Firik buğdayı da buradan gelmektedir.Megaron 3’ün yanına yapılan bir merdivenle terasa geçiş sağlanmıştır. Gordion’daki Frig yapılarının tamamında Kimmer istilasının yangın izlerine rastlanır. Damları, önceleri kamış ve sazla örüldükten sonra üstüne yayılan toprakla kapatılırken İÖ 6. yüzyıldan sonra damları örtmek için pişirilmiş topraktan yapılan kiremitler kullanılmaya başlandı. Yapıların duvarlarının dış yüzleri kabartmalı toprak levhalarla bezenirdi. Kapının hemen girişinde tabanı çakıltaşından yapılmış mozaikle kaplı bir megaron bulunuyordu. Ondan sonraki megaronun tabanı da kırmızı, mavi ve yeşil çakıltaşından yapılmış mozaikle bezenmişti ki bunlar tarihteki en eski mozaik örnekleridir.Saraydaki Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıltaşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesi’nde sergilenmektedir. Girişteki bu iki megaronun karşısında iki megaron daha vardı. Bunlardan en büyüğü, arkeologların "Megaron 3" diye adlandırdığı yapıdır. Gordion' un en büyük yapısı olan bu megaron yaklaşık 18 X 30 metre boyutlarındadır. Yapı, tabanın altında bulunan kalaslarla iki sıra ahşap direk üzerine oturtulmuştur. Burasının bir tapınak olduğu sanılmaktadır. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan birisidir. Ayrıca höyükte sarayın günlük işlerinin görüldüğü birçok yapı daha vardır. Gordion’da bulunan kireç taşından iki aslan başı Ankara’da Anadolu Uygarlıkları Müzesi’ndedir.Frigyalılar yada tarih kitaplarında bilinen adıyla Frigler, Sakarya nehri boylarına Milattan Önce 1000-1100 yıllarında ulaşarak Anadolu'ya gelen ancak Milattan Önce 750 yılında ortaya çıkan anadolu medeniyetinin adıdır.Milattan Önce 8. yüzyılın ortalarında Gordion (Yassıhöyük-Polatlı) bölgesinde bir krallık kurmuşlardır. Gordion bugünkü Ankara ili yakınlarıdır. Frigyalılar "Midas" döneminde bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır. Frigyalıların güçlü bir krallık düzeyine ulaşması Milattan Önce 725 yılı ile 695 yada 675 yıllarına rastgelir.Frigyalıların esas yerleşim bölgesi Gordion merkez olmak üzere Sakarya bölgesi olup Afyon, Kütahya, Eskişehir bu bölgeye bağlıdır. Gordion müstahkem bir şehir olup güçlü inşa edilmiş surlarla çevrilidir.Frigyalılar nedir?Bronz Çağı Çöküşü Güneybatı Asya’da ve Doğu Akdeniz’de, Bronz Çağı sonları, Demir Çağı başlarında yaşanan hızlı, yıkıcı ve kültürel dağılmalara yol açan bir dizi toplumsal çöküştür. Bu çöküşün nedenlerinden biri olarak Frigyalıların anadoluya yerleşmeleri olarak gösterilir.Frigyalılar flüt, simbal gibi müzik aletlerinin de bulucusudurlar. Frigyalılar bu bezemeci döşeme yönteminin mucididirler. Maden ve ağaç işlemeciliğinde de gelişmişlerdi. Kazılarda makara kulplu bronz tabaklar, kazanlar, altın, gümüş ve bronz yaylı çengelli iğneler, değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli dokuma ürünleri, ahşaptan ve seramikten hayvan heykelcikleri ve geometrik desenlerle süslü ev eşyaları bulunmuştur. Özellikle çengelli iğne (fibula) yapımında kullandıkları teknolojinin o döneme göre çok ileri olduğu görülür. Frigyalılar dokumacılıkta çok ustaydılar. Günümüzde Anadolu kilimlerindeki ve diğer Türk devletlerindeki binlerce yıllık motiflerin, Frigyalıların Motifleri'nde de var olmasının nedeni,halen çözülememiştir. Frigyalıların müzik alanında da ileri oldukları ve birçok müzik aleti geliştirdikleri bilinmektedir.Frigya nedir?Frigyalıların medeniyetinin yaşadığı Sakarya Irmağı ile Büyük Menderes'in yukarı bölgeleri arasında kalan bölgenin eski çağdaki adıdır.Frigyalılar tarihte nasıl tanınırdı?1. Homeros'a göre Frigler, cesur, savaşçı bir topluluktu.2. Arrianos'a göre Onlar, çok mutlu insanlardı.3. Strabon'a göre Onlar, çok barışsever bir topluluktu.4. Livius'a göre Cesaretten yoksun, köle ruhlu topluluklardı.Kibele nedir?Frigyalıların tanrıçalarına "kibele" denir.Gordion adı nereden gelir?Frigyalıların ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır. Gordion adı buradan gelmektedir.Tümülüs nedir?Frigyalılar tarafında yapılmış yapay mezarların adıdır. Sayıları yüz civarındadır. Frigyalılardan önce bu yapılar Anadolu’da görülmemiştir. Büyük olasılıkla Frigyalılar Avrupa’daki ölü gömme geleneklerini Frigya'ya yerleşince de devam ettirdiler. Tümülüslerin içindeki oda mezar, ana zemin üzerine inşa edilmiştir.Friglerin en meşhur kralları kimdir?Frigyalıların en çok bilinen ve meşhur kralı Midas'tır. Ancak yapılan bazı araştırmalara göre Frigyalıların bütün krallarına Midas adını verdiği de söylenmektedir.Megaron nedir?Frigyalıların başkenti Gordion'da görülen dikdörtgen planlı, taş kerpiç ve ağaçla inşa edilmiş yapılara "Megaron" denir.Frigyalılarda dini inanışFrigyalılar da Hititler gibi çok tanrıya inanırlardı.Frigyalıların tanrıları1. Kibele2. Attis3. Sabazios4. MenFrigyalılar geçim kaynakları1. Tarım2. HayvancılıkFrigyalılar tarım ve hayvancılığa verdiği önem nereden anlaşılır?Frigyalılarda öküz kesmenin ve saban kırmanın cezası ölümdü, ayrıca ekili araziye zarar vermenin cezası da ağırdı. Frigyalıların tarım ve hayvancılığa verdiği önemi buradan anlayabiliriz.Frigyalılardan günümüze ulaşan tarihi yapıtlar1. Frig Vadileri2. Kümbet Asar Kale3. Ballık Kale4. Yapıldak Asar Kaya5. Köhnüş Kale6. Demirli Kale7. Çukurca Kale8. Üçler Kaya9. Kırk Merdiven Kale10. Nallı Kaya11. Döğer Asar Kaya12. Delik Taş13. Fındık Asar Kaya14. Doğuluşah KalesiFrigyalıların çöküşüMilattan Önce 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Kimmerler'in, önce bölgedeki Urartular’ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak’a kadar gelmeleriyle barış dönemi bozulur. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Milattan Önce 676 yılında Kral Midas yaşanan bu hezimet üzerine yaşamına son verir. Batıya kaçan Frigyalılar, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler.Frigya Uygarlığına ait eserlerin muhafaza edildiği müzeler- Gordion Müzesi- Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi- İstanbul Arkeoloji Müzeleri- Afyon, Eskişehir, Kütahya, Burdur Arkeoloji Müzeleri’nde görülebilir.

http://www.ulkemiz.com/frigyalilar

Urartular

Urartular

Urartular, Milattan Önce birinci yüzyılın başında, Anadolu’da, Van Gölü çevresinde kurulan bir devlettir. Bu bölgeye yerleşen kavimler, beylikler ve aşiretler halinde yaşamaktansa, bir devlet kurarak kendilerini koruyabilmek adına, zaman içinde bir araya gelmiş ve Urartu Devleti’ni kurmuştur. Başkenti Tuşpa (Van) olan Urartu Devleti, Milattan Önce 8. ve 7. yüzyılda en güçlü olduğu dönemi yaşamıştır. Bu dönemde devletin sınırları içinde İran’ın kuzeybatısı, Aras Vadisi ve Doğu Anadolu yer almaktaydı. Mezopotamya ve Asur sanatının etkisini barındıran bir kültüre sahip olan Urartular, çivi yazısı ve Hitit hiyeroglif yazısını kullanan bir devletti. Urartular’ın siyasi ilişkilerinde öne çıkan devlet, Asurlular’dı. Asurlular ve Urartular birçok kez savaşmıştır. Asurlular’ın kayıtlarında Urartular’ın adı geçmektedir. Bu kaynaklarda, Asurlular’ın Urartular’a karşı savaştığından bahsedilmektedir. Bu savaşların da etkisiyle, Urartular’ın yapılarında savunmada kolaylık öne çıkarılmıştır. Bulundukları dağlık, kayalık bölgenin avantajı ile dik yamaçlara yapılan yapılar, savunma için bir kolaylık sağlamıştır. Maden işlemede gelişen Urartular, bulundukları bölge ve çevresinde metal işlemecilik üzerine önemli çalışmalar yapmış ve diğer uygarlıkları da etkilemiştir.

http://www.ulkemiz.com/urartular

Geç Hitit Devletleri

Geç Hitit Devletleri

Anadolu tarihinde, Demir Çağı Uygarlıkları arasında yer alan Geç Hititler (Geç Hitit Devletleri olarak da bilinir) Tuz Gölü ve Fırat Nehri arasında kurulmuş devletlerin oluşturduğu uygarlıktır. M.Ö 1200’lü yıllarda, Ege’den göç eden toplulukların, birbirlerinden bağımsız halde kurdukları devletlerden oluşmuştur. Yıllar içinde çevre kültürlerden etkilenen Geç Hititler, M.Ö 11. yüzyıldan sonra Aramiler’in siyasi ve kültürel etkisi altında kalmış, sonucunda da Aramileşlerdir. Kargamış kenti, bir ticaret kenti olarak Geç Hititler’in en önemli ve ünlü kenti olmuştur. Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’ı birbirlerine bağlayan bir kavşak kenti konumundadır. Kendilerinden önceki Hitit kültürü ve sanatını yaşatan Geç Hititler, mimari açıdan da bu etkiyi sürdürmelerine karşın, kendilerine ait “hilani” isimli bir malikane tarzını mimarilerine katmışlarıdır. Bir diğer sanat olan heykeltıraşlık ise mimari ile iç içe geçmiştir. Ancak bir süre sonra heykeltıraşlık, mimari için yapılır hale gelmiştir. Ayrıca oymacılık da bu uygarlıklarda öne çıkan bir diğer zanaattır. Geç Hititler, dini törenleri ve sembolleri bakımdan da Hititler’e bağlı kalmışlardır. Geç Hititler, tüm krallıklarda Hitit hiyeroglif yazısını kullanarak ortak bir kültür yaratmıştır. Geç Hititler, uzun bir süre Urartu ve Asurlular’a bağımlı halde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak sonunda, Asurlular tarafından yıkılmışlardır.   Geç Hitit Devletleri varlıkları sürdürmeye başladığı günden yıkıldıkları zamana kadar Urartu ve Asurlular’a bağımlı olmuşlardır. Ayrıca bu devletler Asurlular’a vergi vermektedir.   Milattan önce 730 yılında kendine Büyük Kral ünvanını veren ve Asurlular’a vergi vermeyi reddeden Tabal hükümdarı Wassusarma Asurlular tarafından tahttan indirilmiştir. Onun yerine krallık soyundan olmayan Hulli, Asurlular tarafından Tabal kralı yapılmıştır. Daha sonra Asurlular Sam’al kentini aldı ve kenti yaktı, yıktı. Bu olaydan sonra Asur valileri tarafından yönetildi ve Asur iradesi orada kalıcı olmuştur.   II. Şarrukin zamanında Asurlular; Elam, Frigya, Mısır ve Urartularla ittifak kuran Geç Hitit Devletleri’yle mücadele etmiştir. Bu dönemde Que ve Hilakku Devletleri II. Şarrukin zamanında fethedilmiştir.   Tabal’ın yerel krallarından Kiakki, Muşki Kralı Mita tarafından kendi tarafına çekilince, II. Şarrukin Tabal’a milattan önce 718 yılında bir sefer düzenlemiştir. Bu sefer sonrasında Kiakki’nın yerine Atunalı Matti’yi tahta geçrimiştir. Daha önce Asurlular’a isyan eden Tabal Kralı Hulli’nin hakları II. Şarrukin tarafından geri verilmiştir. Hulli’de buna karşılık olarak Asurlular’a sadık kalmıştır. II. Şarrukin, Hulli’den sonra yerine geçen Ambaris’le kızını evlendirir. Ayrıca Asurlular Hilakku Devletini de alarak Tabal’a vermiştir. Bunun tek nedeni, kendileriyle Frigya ve Urartu Devletleriyle bir tampon bölge oluşturmaktır. Bu tampon bölge ile ayrıca ittifak kurmalarını engellemişlerdir.   En güçlü Geç Hitit Devleti olan Kargamış Friglerin desteğiyle Asurlular’a karşı ayaklanmıştır. Kendisine vergi veren Kargamış’ın bu ayaklanmasına karşılık Asurlular savaş başlatmıştır. Bu savaşta Frigya ve Urartu Devletleri destek vermeyince Kargamış, Asurlular’a mağlup olmuş ve tarihe karışmıştır.   II. Şarrukin milattan önce 715 yılında Frigler’e karşı Batı Que’a düzenlediği seferden galip çıkmıştır. Bu sonuçla Que’da Asur alehine olan düzeni tekrar lehine çevirmiştir. Bununla birlikte Hilakku’da tekrar Asur denetimine girmiştir. Bu olaydan 2 sene sonra yani milattan önce 713 yılında, Tabal Kralı Ambaris Frigler ve Urartular’la işbirliğine gitmiştir. Bunu öğrenen II. Şarrukin Tabal Devleti’ni ilhak eder. Bununla birlikte Hilakku Devleti de alınır. Bu olaylar sonucunda Hilakku ve Tabal direkt olarak Asurlular’a bağlanmıştır.   Milattan önce 712 yılında II. Şarrukin Melid ve Kammanu’ya bir sefer yapmıştır. Bu iki devlet kral Gunzinanu döneminde birleşmiştir. II. Şarrukin başa geldiğinde Gunzinanu’nun yerine Tarunazi’yi tahta çıkarmıştır. Ancak Tarunazi’nin çıkarttığı isyan milattan önce 712’de düzenlenen seferin nedenidir. Asurlular’ın saldırısı sonucunda Melid düşmüştür. II. Şarrukin, Melid’in idaresi Kummuh Kralı Mutallu’ya vermiştir.   Milattan önce 711 yılında Gurgum Devleti Asur egemenliğine girer ve bir Asur eyaleti olur.   II. Şarrukin milattan önce 708 yılında Kummuh’a saldırdı. Bu saldırı sırasında Mutallu ailesi ile birlikte kaçtı. Bunun sonucunda Kummuh ve Melid Asur egemenliğine girdi.   Bu olaylar sonrasında Geç Hitit Devletleri teker teker Asur egemenliğine girdi ve bu bölgeler Asur valileri tarafından yönetildi. Asurlular’ın egemenliği ile siyasal kimliklerini yitiren ve göç ettirilen krallıklar zamanla kültürel kimliklerini kaybetmişlerdir.

http://www.ulkemiz.com/gec-hitit-devletleri

Dünden Bugüne ”Dericilik”

Dünden Bugüne ”Dericilik”

Dericiliğin kelime anlamı, belli bir amaçla kullanmak için hayvan derisini işleme olarak sözlüklerde geçmektedir. Dericiliğin tarihsel geçmişine bakacak olursak, insanlık tarihi kadar eski olduğunu görmekteyiz.İlkel toplumlarda insanların avladıkları hayvan derilerinden örtünerek giysi olarak yararlandıkları bilinmektedir. Yirmi bin yıl öncesine tarihlenen Pirene Dağlarındaki mağaralarda yapılan kazı ve araştırmalarda bulunan resimlerde avcılık dönemindeki insanların sırtlarında deri olduğu saptanmıştır.O dönem insanlarının en önemli gereksinmelerinden biri olan derinin, kokuşup çürümeden korunması konusunda gerekli yöntemlerin bilindiği ve zamanla bu bilgilerin geliştirildiği bu çağın kalıntılarından açıkça anlaşılmaktadır.Çin, Asur, Sümer, Hitit, Eski Mısır uygarlıklarında derinin işlendiği, bu yöntemin Eski Yunan ve Roma dönemlerinde Akdeniz Bölgesinde yayıldığı bilinmektedir. Durum, Aztek ve iöka uygarlıklarında da aynıdır. Romalı Dilinus’un dericiliğin ilk bulucusu olarak, Boyotyalı Tİkhus’u göstermesi,kimi kaynakların da bu konuda Çinli Sing-Tang’ın adını öne sürmesi bilimsellikten uzaktır.Bu konuda hiçbir ülke, ulus, kavim, kişi öncü olarak gösterilemez.Orta Asya’da yaşayan çeşitli Türk kavimlerinde dericilik, oldukça gelişmişti. Araplarda da durum aynıdır. İspanyollara Araplar aracılığıyla geçen bu sanat Avrupa’nın öteki ülkelerinde de giderek gelişip yaygınlaşmıştır. Dericilikten ciltçilik, sandık, perde, ayakkabı, giysi, silah, süs eşyası, yelken, semer, eğer, koşum vb. eşya yapımında geniş ölçüde yararlanılmıştır. Karahanlılarda dericilik sanatı Horasan çevresinde bilinmekteydi.Anadolu’da dericiliğin piri olarak Ahi Evran kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda dericilik oldukça üst düzeye erişmişti. 1812’’de II.Mahmut’’un buyruğuyla ordunun ayakkabı,kayış,saraç eşyası vb. gereksinimini karşılamak amacıyla Beykoz’da büyükçe bir deri işleme atölyesi kuruldu.Buna karşın, 18.yy Türk dericiliğinin gerilediği bir dönem oldu. Oysa aynı süreç içinde Avrupa’ da deri işlemeciliği makineleşmeye yönelmiş, boyama ve yağlama konusunda yeni teknikler geliştirilmişti. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Beykoz’da Beykoz Teçhizat-1 Askeriye adını taşıyan kamu kuruluşu Sümerbank’a devredildi. 1965 yılı programından başlanarak deri üretimi konusuna yer verilişi,Türk dericiliğinin son yıllarda giderek gelişmesine yol açtı.1983’’te 1250 milyon desimetre küçükbaş hayvan derisi, 680 milyon desimetre büyükbaş hayvan derisi, 6.000 ton kösele, 2.682.000 parça deri giyim eşyası,27 milyon çift deri ayakkabı, 33.7 milyon terlik üretilmiştir. Deriden yapılmış çeşitli ürünlerin dışsatım malları arasında yer alması bu alanda büyük gelir yarattı. 1983’te ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İsviçre, Finlandiya, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelere yapılan işlenmiş deri eşya (ceket,palto,pantolon) dışsatımından 196.6 milyar dolar, kürk mamullerinden 56.4 milyon dolar gelir elde edildi.Dericiliğin girdileri arasında %60-70 arasında bir payı olan ham deri,türlerine göre şöyle sınıflandırılır: Büyükbaş hayvan derileri (öküz,inek,manda,malak,at,deve);küçükbaş havyan derileri (koyun, kuzu, kılkeçisi, tiftik, oğlak); av hayvanlarının derileri (tilki, kurt, tavşan, sincap, karaca,yaban kedisi,vaşak,vizon, çinçila);öteki deriler (timsah,yılan,kertenkele,fok balığı). Bu hammaddeler türlü yöntemlerle (bitkisel sepileme, madensel sepileme, yağ sepileme, formaldehit sepileme, kombine sepileme) işlenerek taban astarı, kösele,vidala, rugan, güderi, antilop, süet, yüzlük, astar, mutondere, kürk vb. yarı mamul maddeler ve bunlardan da istenilen ürünler elde edilir. Son yıllarda dericilikte hayvan derilerinin yanı sıra yapay derinin de kullanılması oldukça yaygınlık kazanmıştır.Kaynakça:www.istanbul.edu.tr/?p=13532,tarihicihan.blogcu.com/dericilik/10366927Yazar: Doğan Bülbülhttp://www.bilgiustam.com

http://www.ulkemiz.com/dunden-bugune-dericilik

Şihabeddin Sühreverdî Kimdir

Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek ' . Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, bir Kürt köyü olan Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır. İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir. Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.Düşüncesiİşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibariyle Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt  öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.İnsanın DoğasıSühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.EserleriKısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitablarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyel (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir..Başlıca EserleriHikmet'ül-İşrâkPertev-NâmeHeyâkilu'n-NûrElvâhu'l-İmâdiyye

http://www.ulkemiz.com/sihabeddin-suhreverd-kimdir

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Namibya’nın çim düzlüklerinin üzerinde 80 metreye kadar yükselen bir dizi sarp tepecik görülüyor. Bu tepeler, çok eski tarih öncesine ait olayların izlerini bugün de taşıyormuş gibi görünür

http://www.ulkemiz.com/kambriyen-patlamasinin-ardindaki-nedenler

Gökyüzüne Bakış

Gökyüzüne Bakış

Geceleri gökyüzünün görünümü doğanın en muhteşem manzaralarından biridir. Sayısız yıldız kadifemsi karanlıkta parlarken, gezegenler yıldızlar arasında gezinir ve uzun kuyruklu yıldızlar yaklaşıp uzaklaşırlar.

http://www.ulkemiz.com/gokyuzune-bakis

Arkeoloji, Tarih ve Doğayı Birleştiren Yürüyüş Rotaları

Arkeoloji, Tarih ve Doğayı Birleştiren Yürüyüş Rotaları

Türkiye’de arkeoloji, tarih, kültür ve doğayı birleştiren birçok uzun mesafeli yürüyüş rotası olmasına rağmen, bunların çoğu pek bilinmemekte.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-tarih-ve-dogayi-birlestiren-yuruyus-rotalari

Pi Sayısı Nedir

Pi Sayısı Nedir

Pi, her türlü matematik işlemince büyük önem taşıyan çok ilginç bir sayıdır. Matematiğin birçok hesaplamasında örneğin; daireler, yaylar, pendulumlar gibi… pi sayısına rastlarız.

http://www.ulkemiz.com/pi-sayisi-nedir

Dünya ve Ülkemiz Hakkında Bazı İlginç Bilgiler

Dünya ve Ülkemiz Hakkında Bazı İlginç Bilgiler

Gökyüzünde bulutların aldığı enteresan bir şekil Dünya ve Türkiye hakkında detay bazı bilgileri yazının devamından okuyabilirsiniz.   Dünya’nın sonu konusunda çeşitli modeller geliştiren Amerikan Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) araştırmacılarına göre, 250 milyon yıl kadar önce tek bir süper kıta olan Dünya, 250 milyon yıl sonra yine tek bir kıta haline gelecek. Yeraltı suyu kirlenmesinin en büyük sebebi, evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmadan alıcı ortamlara verilmesidir. Katı, sıvı ve gaz atıklar alıcı ortama verildikten sonra; iklim durumuna, toprağın yapısına, yeryüzü şekline, atığın cinsine ve zamana bağlı olarak yeraltı sularına karışır. Denizaltı bozunması veya halmiroliz, sedimanların denizsuyu ile glokonit, fıllipsit ve kil mineralleri oluşturmak üzere reaksiyona girmesidir. Alüminyum, doğada bileşik halde (oksit halinde ) bulunur ve yerkabuğunun yaklaşık %8’ini oluşturur. Alüminyum üretiminin en önemli hammaddesi olan Boksit minerali %30-60 alüminyum oksit içerir. Dünyada boksit rezervlerinin en fazla olduğu ülkeler Avustralya, Jamaika, Gine ve Brezilya olarak sıralanabilir. Lületaşının, beyaz, sarımtrak, gri ya da kırmızımsı ve mat renklileri vardır. Sertlik derecesi 2 – 2.5 olup, hafif yapışkan ve gözeneklidir. Toprağın 20- 60-130 metre derinliklerinde, irili ufaklı yumrular halinde bulunur. Küçük yumrular, derinlere açılan kuyular ve kuyulara bağlı tüneller kazılarak toplanır. Plaser yataklarında; elmas, monazit, sillimanit, disten, andaluzit, granat ve korund gibi minerallere ait son derece büyük zenginleşmeler meydana gelir. Minerallerin aşınmaya ve çizilmeye karşı gösterdikleri direnç sertlik olarak bilinir. Minerallerin sertliği Avusturyalı mineralog Friedrich Mohs tarafından 1822 de ortaya konulan ve Mohs sertlik dizisi adı verilen bir ölçek yardımıyla nisbi olarak ölçülür. Deprem dalgaları yüzey ve cisim dalgaları olmak üzere iki ye ayrılır. Rayleigh dalgaları yüzey dalgaları olup, S ve P dalgalarına göre daha yavaş fakat genlikleri daha büyüktür. Love dalgaları yüzey dalgalarıdır. Bu dalgalar raylegh dalgalarına göre daha hızlıdır. Madenlerimizin gerekli jeoloji ve madencilik yöntemleriyle sistemli olarak araştırılması ve işletilmesi amacıyla 22 Haziran 1935 tarihinde 2804 sayılı yasayla Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuştur. Bor madenleri yeryüzünde mineral tuzları şeklinde bulunmaktadır. Bor madenleri içindeki B2O3 oranına göre değerlendirilir. Dünyadaki bor madeni rezervlerinin % 66’sı Türkiye’dedir. Dünyada işletilen toplam 488 milyon tonluk rezervin 320 milyon tonu Türkiye’dedir. Depremler levhaların birbirlerini dokunduğu sınırda oluşan deformasyon ve kırıklarla ilişkili olduğundan deprem odakları levha sınırlarını belirler. Şekilde görülen deprem odaklarının belirgin sınırlar boyunca oluşturduğu diziler ‘Deprem Kuşakları’ olarak adlandırılır. Ülkemizin üzerinde bulunduğu deprem kuşağına ‘Alp-Himalaya deprem kuşağı’ denir. Levha tektoniği açısından, volkanların çoğunluğu levhaların birbirinden uzaklaştığı yerkabuğunun tansiyon bölgelerinde ve levhaların birbiri altına daldığı kompresyon zonlarında sıralanmışlardır. Ülkemizde lületaşı, yüzyıllardan beri bilinen ve geleneksel ihraç ürünlerimizden olan bir mineral olmasına karşılık, sedimanter oluşumlu, tabakalı tip sepiyolit yataklarına yönelik araştırmalar son yıllarda başlatılmış ve kullanım alanlarının tespitine yönelik teknolojik çalışmalar yürütülmüştür. Atapulgit ise, ülkemizde halen üretimi olmayan, ancak jeolojik olarak çeşitli yörelerde bulunması muhtemel bir kil mineralidir. Deniz suyu hacimsel olarak buharlaşma nedeniyle %50’nin altına düştüğünde, deniz suyu çözeltisinden itibaren jips çökelimi gerçekleşmektedir. Tarihsel zamanlardan beri yeryüzünde faaliyet halinde bulunan volkanların sayısı yaklaşık olarak 500 kadardır. Birkaç on bin yıllık bir dönem boyunca, bir magmatik sokulum 200 metre kalınlığındaki bir örtü tabakasını 600°C kadar ısıtabilir. Fanerazoyik devir, yeryüzü yaşamının son 545 milyon yıllık dilimini içine alır. Fanerazoyikte yaşam önce suda çeşitlenip yaygınlaşmış, daha sonra karaya çıkıp kıtalara yayılmıştır. Yağmur, özel şekilde yapılmış ve bugün standart hale getirilmiş aletlerle ölçülür. Bunlara “Yağmur Ölçen” (Raingage, Pluviometer, Pluviograph) adı verilir. Yağmurölçerler, ölçme açısından ağırlık ve yükseklik ölçen, kaydetme açısından her yağıştan sonra deposunda toplanan su miktarını kaydeden ve yağış süresince devamlı kayıt yapan olarak sınıflandırılır. Kaldera, Portekizcede ve İspanyolcada kazan anlamına gelmektedir. Kraterin büyük boyutlusudur. Bir volkanın doruk kesiminin bir patlama ile parçalanarak dağılması, ya da bacayı dolduran magmanın yerkabuğu içinde geri çekilmesi ve kraterin çökmesiyle oluşur. Van gölü batısındaki Nemrut Dağı üzerinde bir kaldera vardır. Bu çanağın içinde birkaç göl, küçük volkan konisi, genç lav yığınları, ılık su ve gaz kaynakları vardır. Başkalaşım kayaçları veya metamorfitler olarak da adlandırılan ve yerkabuğunun yaklaşık % 27’sini oluşturan metamorfîk kayaçlar, önceden mevcut kayaçların, sıcaklık, basınç ve kimyasal olayların etkisi altında metamorfizmaya (başkalaşma olayı) uğraması sonucu meydana gelirler ve metamorfizma derecesi ile oluştukları kayacın kimyasal bileşimine göre çeşitli tip ve özellikte bulunurlar. Magmatik kayalar, yüksek sıcaklığa sahip, basınç altında çözelti halinde bulunan çeşitli silikatlar, oksitler, sülfürler ve uçuculardan oluşmuş magma adı verilen doğal eriyiklerin soğuyarak katılaşması yoluyla meydana gelir. Magma yerkabuğu içinde farklı derinliklerde yerleşir. Plütonik kayaçların çevre kayaçlarla temasta olması durumunda, ısı aktarımı ve hidrotermal çözeltiler, beril, bor mineralleri, pirit, apatit, grafit, asbest ve talk minerallerine ait kontak metasomatik veya skarn yataklarını oluştururlar. Dünyanın en kurak kıtası olan Avustralya’nın en önemli su kaynağı Murray-Darling Nehri yükselen tuz seviyesinin tehdidi altında. 60 milyon yıl önce, üçüncü jeolojik devirde Toroslar yükseldi, kuzeydeki Anadolu platosunun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes ve Hasandağı ile ikisinin arasında kalan daha küçük Göllü dağ lavlar püskürttüler. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakası ile örtüldü. Bazalt çatlayıp, parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgârlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı. “Peribacası” dedi. Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakaları ise erozyonla vadilere dönüştü, ilginç şekilli kanyonlar oluştu. Dedolomitleşme (kalsitleşme), dolomitin kalsit tarafından metasomatik olarak ornatılması veya MgCO3’ın dolomitten seçimli olarak uzaklaşmasıdır. İlk defa 1669 yılında, Steno adında Danimarkalı bir doğa bilimci, karasal alanlarda denizel tortullar ve bu denizel tortullar içindede, oluştukları zamanı simgeleyen deniz canlıları kalıntılarını fark eder ve dünyamızı oluşturan kayaçların bir anda değil de, zaman içinde denizlerde üst üste yığışarak oluşmuş olmaları gerekliliğine işaret eder. Tabakaların üst üste bulunuşlarından hareketle de, altta bulunan tabakanın daha yaşlı, onun üzerinde de bulunanın, daha genç olması gerekliliği ilkesini (superposition) ortaya atarak, yeryuvarı tabakalarının göreli, olarak yaşlandırılabilmesi prensibinin temelini atar. Türkiye’nin tatlı su potansiyelinin yaklaşık %10’luk bölümünü yeraltı suları oluşturur. Yeraltı suları aynı zamanda sulak alanları besleyen önemli kaynakların başında gelmektedir. Pek çok işlevi olmasıyla birlikte, özellikle denizin etkisini azaltarak kıyıdaki ve lagünlerdeki tuzlanmayı önler. Kıyılardaki aşırı yeraltı suyu çekimi bu işlevi sona erdirir ve tuzlanma başlar. Dipten yerkabuğunun içine çok büyük kütleler, yığınlar halinde sokulmuş, fakat yer yüzeyine ulaşamadan derinlerde katılaşmış mağmatik derinlik kayaçlarına batolit denmektedir. Batolitlerin kökleri dipsiz derinliklerdedir. Uludağ bir batolittir. Anglo-Saxon ülkelerinde “stock” batolit yerine kullanılır. Sedimanları kayaç haline getiren fiziksel ve kimyasal süreçlere (metamorfizma hariç) diyajenez adı verilir. Diyajenez de birbirini izleyen olaylarla gerçekleşir. MTA Genel Müdürlüğü, Tabiat Tarihi Müzesi’nin yanı sıra, Türkiye’nin ilk Jeoloji Parkı’nı da oluşturmuştur. Genel Müdürlük kampüsü içinde, yaklaşık 10.000 m2lik bir alanda bir Türkiye haritası yapılmıştır. Bu harita üzerinde büyük fay hatları, belli başlı volkanlar gibi ülkemizin önemli jeolojik yapıları ile birlikte, önemli yeraltı kaynakları ve jeolojik süreçlerle oluşmuş doğal anıtları sergilenmektedir. Ziyaretçiler, Türkiye’nin jeolojik yapısını çeşitli özellikleri ile tanırlarken, ülke ekonomisine katkıda bulunan yeraltı kaynaklarının nerelerde bulunduğunu, fiziksel özelliklerini doğrudan görerek, dokunarak ve açıklayıcı bilgilerden yaralanarak öğrenmiş olacaklardır. Yerkabuğundaki birçok faktör yaşamımızı etkilemektedir. Günümüzde milyonlarca insan radon, toryum, uranyum, arsenik, cıva, kurşun, kalay, kobalt, nikel, molibden, silisyum, bakır, kadmiyum, kükürt, magnezyum, talyum, flor, iyot, vb. elementlerin azlığından veya çokluğundan dolayı sağlık sorunları yaşamıştır ve yaşamaktadır. Bununla birlikte insanlar binlerce yıl boyunca veba, çiçek, humma gibi hastalıkların tedavisinde bazı kayaçlar ve minerallerden yararlanmışlardır. Yeni gelişen ve giderek önem kazanan bu gibi konular Tıbbi Jeolojinin ilgi alanına girmektedir. Jeoloji Mühendislerini, Tabipleri, Epidemiologları, Diş Hekimlerini, Patologları, Veteriner hekimlerini, Ziraatçıları, Biyologları, Hidrojeologları, Mineralogları ilgilendiren Tıbbi Jeoloji; insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerine ortam jeolojisinin etkilerini inceleyen bir bilim dalıdır. Minerallerin çizilmeye karşı gösterdikleri direnç sertlik olarak bilinmektedir. Minerallerin sertliği doğrudan kristal yapıları ve atomlar arasındaki bağ kuvvetleri ile ilintilidir. Bağ kuvvetleri arttıkça minerallerin sertliği de artmaktadır. Sertlik bağıl bir kavram olup, sertlik derecesinin saptanması sertliği bilinen bir mineral veya çakı, iğne vb malzemelerle deneme yoluyla yapılır. Bunun için en yaygın olarak kullanılan skala (çizelge) Mohs’un geliştirdiği çizelgedir. Mohs sertlik dizisinde 10 mineralin sertliği en yumuşak olandan en sert olana doğru sıralanmıştır. Bu çizelgeye göre en yumuşak olandan sert olana doğru yapılan sıralama şöyledir; 1. Talk, Grafit, Kaolin (Mg3 (Si4O10) (OH)2) tırnakla çizilebilir 2. Jips, Antrasit, Kayatuzu (Ca SO4 2H2O) 3. Kalsit, Dolomit (Ca CO3) çakı veya iğne ile çizilebilir 4. Flüorit (Ca F2) 5. Apatit (Ca5 F (PO4)3 6. Feldispat (Ortoklaz) (K Al Si3O8) 7. Kuvars, Agat (SiO2) 8. Topaz (Al2 (SiO4) (OH F)2 camı çizebilenler 9. Korindon (Al2 O3) 10. Elmas (C) Metalik madenler genellikle kristalin derinlik kayaları ile metamorfik serilerin egemen olduğu bölgelerde , kömürler karasal tortulların yaygın olduğu yörelerde petrol ise özel nitelikte denizel tortuların birikmiş olduğu sahalarda oluşup geliştirler. Yeraltı suyu kirlenmesinin en büyük sebebi, evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmadan alıcı ortamlara verilmesidir. Katı, sıvı ve gaz atıklar alıcı ortama verildikten sonra; iklim durumuna, toprağın yapısına, yeryüzü şekline, atığın cinsine ve zamana bağlı olarak yeraltı sularına karışır. Aletle depremlerin ölçülmesine yönelik ilk aygıt; M.S. 132 yılında Çinli filozof Chang Heng tarafından icat edilmiştir. Bu aygıt ayaklı bir vazo üzerine eşit aralıklarla yerleştirilmiş 8 tane ejderha başı ile vazonun ayağı üzerine yerleştirilmiş 8 tane kurbağadan oluşur (Şekil.16). Kurbağların açık olan ağızları ejderhalara doğru dönüktür. Deprem sırasında ejderlerden bazıları ağızlarındaki bilyeyi kurbagaların ağzına düşürür. Hangi ejderin bilyesi düşmüşse sarsıntının doğrultusu o yödedir. Aletin kendi bulunduğu yerde hissedilemeyen yaklaşık 750 km uzaklıklardaki depremleri algılayabildiği söylenmektedir. Türkiye’nin en eski fosilleri erken Paleozoik zamanda Kambriyen dönemde (544-505 milyon yıl önce) yaşamış TRILOBİTLER’dir. Fosfat kayaları, çoğunlukla glokonit ve koprolitler ile birlikte, Kambriyen, Permiyen, Geç Jura, Erken Kretase ve Tersiyer dönemlerinde olduğu gibi geniş transgresyon dönemleri esnasında denizlerde oluşurlar. Dünya toplam işletilebilir altın rezervi 49 bin tondur ve dünya altın üretimi, son 25 yılda yaklaşık olarak ikiye katlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda, bilinen altın cevherleri işletmeye alınırken, yeni altın yataklarının bulunması için tüm dünyada yoğun bir arama ve yatırım dönemi başlamıştır. Dünya altın üretiminin %53’ü dört sanayileşmiş ülke tarafından yapılmaktadır. Bu dört ülke ABD-Kanada-G.Afrika Cum.-Avustralyadır. Tsunami kelimesinin kökeni Japonca’dır. Bu dev okyanus dalgaları ilk defa Japon balıkçılar tarafından “tsunami” olarak isimlendirilmiştir. Etimolojik olarak incelendiğinde “tsu” liman, “nami” dalga anlamlarına gelmektedir. Bu tür dalgalar rüzgar dalgalarından farklıdır. Deprem, toprak kayması, meteor düşmesi, volkanik patlamalar gibi nedenlerle oluşan uzun periyotlu deniz dalgalarıdır. Baraj mühendisliği, uygarlığın bir parçası olarak 5000 yıldan beri insanlığın hizmetindedir. Çin’de Hindistan’da ve Mısır’da eski uygarlıklardan kalma birçok baraj kalıntısına rastlamak mümkündür. Türkiye’de Romalılar zamanından kalma iki adet baraj kalıntısı vardır. Bunlardan birincisi, Ankara’nın 190 km kuzeyindeki Örükkaya’daki barajı olup yüksekliği 16 m, uzunluğu 40 m dir. Diğeri ise İstanbul’un 210 km güneyinde Çavdarhisar’da Kocasu üzerinde 7 m yüksekliğinde ve 80 m uzunluğundaki barajdır. Her iki baraj da iki taş duvarla kaplanmış toprak çekirdekten oluşmaktadır. Türkiye jeoloji haritasına bakıldığında yurdumuzun hemen her tarafında çeşitli büyüklükte Paleozoyik hatta Alt Paleozoyikden Tersiyer başlarına kadar olan dönem içerisinde çeşitli derecede metamorfizmaya uğramış masifler görülmektedir. Bir bakıma ülkemizin temel taşlarını oluşturan bu masifler üç gurup altında incelenebilirler: 1. Tamamen yüzeyde görülen Batı Anadolu Masifleri, 2. Neojen örtüleri altından adacıklar şeklinde yüzeye çıkan İç Anadolu Masifleri, 3. Büyük ölçüde volkanik örtü altında kalmış olan Doğu Anadolu Masifleri http://www.bilgiustam.com/dunya-ve-ulkemiz-hakkinda-bazi-ilginc-bilgiler/

http://www.ulkemiz.com/dunya-ve-ulkemiz-hakkinda-bazi-ilginc-bilgiler

Ürdün Hakkında Bilgi - Ürdün Haşimi Krallığı

Ürdün Hakkında Bilgi - Ürdün Haşimi Krallığı

Ürdün ya da resmi adıyla Ürdün Haşimi Krallığı, Ortadoğu'da bulunan bir Arap ülkesidir. Kuzeyinde Suriye, kuzeydoğusunda Irak, güneyinde ve doğusunda Suudi Arabistan, batısında İsrail ve Batı Şeria yer almaktadır.

http://www.ulkemiz.com/urdun-hakkinda-bilgi-urdun-hasimi-kralligi

Tayland hakkında bilgi

Tayland hakkında bilgi

Tayland resmi adıyla Tayland Krallığı, eski adıyla Siyam, Hindiçin yarımadasının orta kısmında bulunan Güneydoğu Asya ülkesi.

http://www.ulkemiz.com/tayland-hakkinda-bilgi

Kelt Uygarlığı ve Bilinmeyen Özellikleri

Kelt Uygarlığı ve Bilinmeyen Özellikleri

Kelt kelimesi ilk kez Yunanlı tarihçi Hecataeus tarafından M.Ö. 517 yılında yunan mitolojilerinde geçmektedir. Kelt kelimesi; cesur, savaşçı, erdemli anlamına gelmektedir.

http://www.ulkemiz.com/kelt-uygarligi-ve-bilinmeyen-ozellikleri

Keops Piramidinin Tarihçesi

Keops Piramidinin Tarihçesi

Onlar granitten yapı kurdular, bir divane ördüler piramidin içinde, Onlar bu güzel işle güzellikler koydular ortaya…Kurban taşları da ırmak kenarındaki sette, geride kimseleri kalmadan ölen yorgunlarınki gibi boş.-Eski Mısır Aforizmalarından- Sıcak kumlar ile Akdeniz’in serin sularının tarihle dans ettiği yer; Khemet ya da bizim bildiğimiz adıyla Mısır. Nil deltası üzerindeki verimli topraklarda ve Nil Nehri boyunca kurulmuş olan Mısır, antik çağ tarihinin en görkemli ülkelerinden biri olmakla birlikte, gerek mimarisi, gerek mitolojisi, gerekse Atlantis’ten aldığı rivayet edilen Osiris öğretisiyle çağımızın en müthiş ve gizemli yerleşim yerlerinden biridir. Mısır deyince akla ilk gelen tabi ki Dünya’nın yedi harikasından biri olan Giza Piramididir. Giza adını Mısır’ın başkenti Kahire’nin bir parçası olan El Giza bölgesini çevreleyen antik Giza mezar kentinden alır. Asıl adı Khufu Piramidi olan Giza, Eski Yunanca’da Herodotos’un deyimiyle Kheops olarak bilinir. Khufu adını dönemin firavunu olan ve adı “Tanrı Khnum(Nil nehrinin kaynağı) beni korusun.” anlamına gelen Firavun Khnum-Khufu’dan almaktadır. Firavun Khnum-Khufu, Eski Mısır’da dördüncü hanedanda, İ.Ö 2551 ile 2528 yılları arasında hüküm sürmüş olan firavundur. Giza’daki üç büyük piramidin yapımını başlatan ve babası Snefru’yu taklit eden Firavun Khufu’dur. Keops için mezar olarak inşa edilen piramidin inşasının 30 yıl sürdüğünü söylüyor, Herodotos. Yer altı odaları ve taşı çekmek için yolların yapımı on yıllık emeğe mal olmuş; piramit için de ayrıca 20 yıl harcanmıştır. Piramidin kenar uzunluğu aşağı yukarı 230 metreydi ve M.S 1889’da Fransa’da Eifel Kulesinin inşasına kadar Dünya’nın en büyük, insan eliyle yapılan eseri kabul edilirdi. Peki piramit nasıl inşa edilmişti? Günümüzdeki en tartışmalı konu aslında bu olsa gerek. Kimilerine göre majik asalar ile doğa güçlerinin kullanımı, kimilerine göre papirüs büyüsü, kimilerine göre kaldıraçlar, makara sistemleri ve sabit rampa teorisidir. “Herodotos’un kayıtları ile Arap tarihçi Abu Zeyd el Balkhy’nin anlattıkları birbiriyle paralellik gösterir.” demiştir yazar Ergun Candan, Antik Mısır Sırları adlı eserinde. Herodotos, kayanın, üzerine konulan bir papirüs sayesinde levite edilerek (havaya yükseltilerek) taşındığına kendisinin bizzat şahit olduğunu tuttuğu tarihi kayıtlarına geçirmiştir. En mantıklı ve akla yatan teori ise sabit rampa teorisidir. Bu teoriyi ortaya atan Fransız Mimar Jean-Pierre Hodin’e göre, halen piramidin içinde var olan rampa bu blokların tepe noktasına kadar taşınmasına yardımcı olmuştur.”http://www.archaeology.org/0705/etc/pyramid.html” Herodotos, Histories adlı eserinde ise piramidin yapılışında makinelerin kullanıldığını kaydetmiştir. Taşların kısa kesilmiş ağaçlardan yapılma makinelerle yukarıya çıkarıldığını söylüyor. Peki, Piramit için gereken taşlar nereden sağlanmıştı? Kheops, herkesi kendisi için çalıştırmıştır, diyor Herodotos. Hatta kimisini Arabistan’daki taş ocaklarından Nil’e kadar taş çekmeye yollamış. “(…) Bir öyküde, onun,projelerine daha fazla para bulabilmek için kendi kızını bile geneleve gönderdiğini anlatır. Öyküye göre, kız, her müşteriyle bir taş karşılığında yatar ve bu alışverişte öyle başarılı olur ki, kendisine küçük bir piramit inşa ettirecek kadar taş biriktirmeyi başarır.(…) Defin odalarına ve bazı piramitlerin alt yollarına dizilen elli tonluk granit blokların, yüzlerce kilometre uzaklıktaki Assuan’dan getirilmesi gerekiyordu. Başlıca kaplama malzemesi olan kireçtaşına ulaşmak daha kolaydı. ” (ayrıntılı bilgi için Bknz, Charles Freeman, Mısır,Yunan ve Roma Antik Deniz Uygarlıkları, Dost Kitabevi Yayınları,2010 s. 35) Onca taşı taşıyacak iş ve insan gücü hakkında neler diyor, ünlü Tarihçi Herodotos? Firavun Khufu’nun çok acımasız olduğundan bahseden tarihçi, kimilerini Arabistan’daki taşları gemilere yükleyip karşı kıyıya geçirmek, oradan da Libya dağlarına kadar taşımak işini vermiştir. Charles Freeman eserinde, böylesine bir piramidin Giza’da yapılan deneyler sonucunda 25.000 kişilik bir iş gücünden bahseder. Herodotos, bunca işçinin ne kadar bayırturbu, ne kadar sarımsak, ne kadar soğan yediğini piramitte yazılı olduğunu söyler. Mısır için gizemli tabirini kullanmıştık. Peki aynı tabiri büyük piramit Kheops için de kullanmak mantıklı olmaz mı acaba? Örneğin Keops Piramidinin konumu. Dünya haritası üzerinde bakılacak olursa piramidin tam uç noktasından geçen meridyen, kara ve denizleri iki eşit parçaya böler. Yani piramid, hem Dünya’ya göre hem de Mısır’a göre merkezî bir noktada yer almaktadır.Bunu ilk farkeden kişi 19. yüzyılda Keops Piramidi’nde incelemeler yapan İngiliz Astronom Prof. Piazzi Smyth olmuştur. Bir rivayete göre ise piramidin bir enerjisi olduğu ve içindeki kalıntılara zarar vermediğidir. “1900’lü yıllarda (…) Andre Bovis isimli bir Fransız araştırmacı piramidin içindeki odalarda ölü hayvan ve artıkların normalden çok farklı bir görüntüye sahip olduğunu farketti.” (Bknz. Ergun Candan, Antik Mısır Sırları,Sınır Ötesi yayınları,2005) Keops, diğer iki büyük piramit olan Mykerinos ve Kefren ile birlikte kuzey yıldızının doğuş ve batış pozisyonları arasındaki orta nokta alınarak yerleştirildiği görülüyor. Hala gizemlerini koruyan piramitlerin, belki de bilinenin ötesinde bir anlamı vardır… “http://www.bilgiustam.com/misir-piramitlerinin-sirri-nedir/” Yazar: Şenkal KİLECİ http://www.bilgiustam.com/keops-piramidinin-tarihcesi/  

http://www.ulkemiz.com/keops-piramidinin-tarihcesi

Astronomi tarihi hakkında bilgi

Astronomi tarihi hakkında bilgi

Astronomi tarihöncesi varolan nadir bilimlerdendir. Mitolojik, dini ve astrolojik yorumlarda yoğunca kullanılmıştır. Hatta Rönesans ve sonrasına dek; astroloji ve astronomi bazı toplumlarca aynı kabul edilmiştir.

http://www.ulkemiz.com/astronomi-tarihi-hakkinda-bilgi

Piri Reis ve Haritası

Piri Reis ve Haritası

Pîrî Reis tarafından çizilen H.S. 919 Muharrem ayı tarihli (M.S. 1513 baharına denk gelir) harita aykırı edebiyatta oldukça iyi bilinir.

http://www.ulkemiz.com/piri-reis-ve-haritasi

Ley Hatları Nedir ?

Ley Hatları Nedir ?

Ley Hatları, ilk kez 1921 yılında Batı dünyasında gündeme gelmiştir. Arkeolog Alfred Watkins eski Roma yollarını incelerken, bu yolların aslında daha eski uygarlıkların kullandığı yollar üzerine kurulduğunu görmüştür.

http://www.ulkemiz.com/ley-hatlari-nedir-

Astrabiyoloji Nedir ?

Astrabiyoloji Nedir ?

ASTROBİYOLOJİ (Fransızcada Astrobiologie), Evren’de Yer dışında canlı varlıkların bulunma olasılığını araştıran bilim dalı.

http://www.ulkemiz.com/astrabiyoloji-nedir-

Fermi Paradoksu

Fermi Paradoksu

Fermi Paradoksu olarak sözü edilen düşüncelerin aslında Fermi’ye ait olmadığını ve ortada paradoks denilecek bir şey de olmadığını biliyor muydunuz?

http://www.ulkemiz.com/fermi-paradoksu


Gizemlerle Dolu 7 Antik Uygarlık

Gizemlerle Dolu 7 Antik Uygarlık

Tarih bilgimiz araştırmalar ışığında her alanda kendini geliştirmiş olsa da hala gizemleriyle karşımızda duran onlarca uygarlık var. O uygarlıklarından birkaçını sizler için derledik.

http://www.ulkemiz.com/gizemlerle-dolu-7-antik-uygarlik

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Türkiye’den ve Dünyadan 10 Öncü Kadın Arkeolog

Dallarında öncülük yapmış ve arkeolojinin gelişimine katkı sağlayan, hem dünyadan hem Türkiye’den 10 kadın arkeoloğu sizlere tanıtıyoruz.

http://www.ulkemiz.com/turkiyeden-ve-dunyadan-10-oncu-kadin-arkeolog

Astroloji Nedir? Tarihteki Gelişimi Nasıldır?

Astroloji Nedir? Tarihteki Gelişimi Nasıldır?

Astroloji, bir diğer adıyla yıldız falıdır. Gökcisimlerinin özellikle gezegenlerde yıldızların hareketlerini ve varsayılan etkilerini göz önüne alınarak insanların ve ülkelerin yazgısı üzerine sonuç çıkarma savında olan, hiçbir bilimsel temele dayamayan uğraş dalıdır.

http://www.ulkemiz.com/astroloji-nedir-tarihteki-gelisimi-nasildir

Türkiye’nin En Çok Ziyaret Edilen 10 Örenyeri

Türkiye’nin En Çok Ziyaret Edilen 10 Örenyeri

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü internet sitesinde yer alan bilgilere göre Türkiye’nin 2014 yılında en çok ziyaret edilen örenyerlerini kabaca tanıtarak derledik. Siz Türkiye’nin en çok ziyaret edilen örenyerlerinden kaçını gezdiniz?

http://www.ulkemiz.com/turkiyenin-en-cok-ziyaret-edilen-10-orenyeri

Arkeoloji, Tarih ve Doğayı Birleştiren Yürüyüş Rotaları

Arkeoloji, Tarih ve Doğayı Birleştiren Yürüyüş Rotaları

Türkiye’de arkeoloji, tarih, kültür ve doğayı birleştiren birçok uzun mesafeli yürüyüş rotası olmasına rağmen, bunların çoğu pek bilinmemekte.

http://www.ulkemiz.com/arkeoloji-tarih-ve-dogayi-birlestiren-yuruyus-rotalari-1

Sümerlerde Atasözleri ve Özdeyişler

Sümerlerde Atasözleri ve Özdeyişler

Toplumlar ve yaratılan uygarlıklar varolduğu çağı değiştirdiği gibi geleceği de değiştiriyor. Medeniyetler doğar, büyür, ölür gibi değişim süreçleri adeta bu toplumlar için bir istisna oluşturuyor.

http://www.ulkemiz.com/sumerlerde-atasozleri-ve-ozdeyisler

Arkeologlar Tarafından Kazı Yapılacak Alanların Tespiti

Arkeologlar Tarafından Kazı Yapılacak Alanların Tespiti

Arkeoloji bilimi her bilim dalı gibi hedefe ulaşmak için belirli bir rota izler. Yapılan işin doğasından dolayı izlenecek metot oldukça zahmetli olabilir.

http://www.ulkemiz.com/arkeologlar-tarafindan-kazi-yapilacak-alanlarin-tespiti

İnisiyasyon Nedir ?

İnisiyasyon Nedir ?

İnisiyasyon, etimolojik olarak Lâtince "initiatio"dan gelir. Türkçe'ye Fransızca'dan girmiş olup orijinali "initiation"dur. Karşılığı ise "tedris, irşat" olarak genel bir anlamı ifade etse de özel de tasavvuf ile de karşılanabilir.

http://www.ulkemiz.com/inisiyasyon-nedir-

Höyük Nedir?

Höyük Nedir?

Tarih boyunca çeşitli nedenlerden dolayı(deprem, yangın, savaş) yıkılan yerleşme bölgelerinde, yıkıntıların üst üste birikmesiyle meydana gelen ve genelde içinde yapıt kalıntılarının gömülü olduğu yayvan tepecikler’dir.

http://www.ulkemiz.com/hoyuk-nedir

Ninova Neresidir ?

Ninova Neresidir ?

Ninova; Dicle Nehri’nin batı yakasının kıyısına kurulmuş ve zamanının Asur Devleti’ne başkentlik yapmış, bir eski çağ şehridir. Günümüzün Musul kentinin hemen yanı başında yer almaktadır.

http://www.ulkemiz.com/ninova-neresidir-

Ege’nin En Şirin 10 İlçesi

Ege’nin En Şirin 10 İlçesi

Ege Denizi, tarih boyunca birçok önemli olaya tanıklık etmiştir. Dünya denizcilik tarihinin başlangıç taşları Ege Denizinde atılmıştır.

http://www.ulkemiz.com/egenin-en-sirin-10-ilcesi

Türkiye’nin En Şirin Şelalelerinden Tarsus Şelalesi

Türkiye’nin En Şirin Şelalelerinden Tarsus Şelalesi

Tarsus Şelalesi, konumu, tarihi ve çevresindeki gezi alanları ile turistlerin uğrak mekanı. Eğer siz de Tarsus Şelalesi’ni merak ediyorsanız, öncelikle size bulunduğu yer hakkında biraz bilgi verelim.

http://www.ulkemiz.com/turkiyenin-en-sirin-selalelerinden-tarsus-selalesi

Pi Sayısı Nedir?

Pi Sayısı Nedir?

Pi, her türlü matematik işlemince büyük önem taşıyan çok ilginç bir sayıdır. Matematiğin birçok hesaplamasında örneğin; daireler, yaylar, pendulumlar gibi… pi sayısına rastlarız.

http://www.ulkemiz.com/pi-sayisi-nedir-1

Şanghay İşbirliği Örgütü Nedir

Şanghay İşbirliği Örgütü Nedir

Şanghay İşbirliği Örgütü adını örgütün ilk toplandığı yer olan Şanghay'dan almaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın 1996'da yılında oluşturdukları yapılanma Şanghay Beşlisi olarak anılıyordu.

http://www.ulkemiz.com/sanghay-isbirligi-orgutu-nedir

Bale Sanatı ve Tarihçesi

Bale Sanatı ve Tarihçesi

Koreografi(baleyi oluşturan adım, figür ve anlatımların bütünü) kurallarına göre düzenlenen, dans ve jestlerin müzik ritmine uydurulması temeline dayanan ve çok fazla vücut esnekliği ve narinlik gerektiren sahne gösterilerine bale denilir.

http://www.ulkemiz.com/bale-sanati-ve-tarihcesi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0